“NATO Zirvesi’nde, sosyalistlerin olduğu her yer direniş alanına dönüşmeli”
“Savaşlardan en büyük kârı NATO ülkeleri ve onların savaş sanayisi elde ediyor. Filistin’deki soykırıma karşı tutumları da bunun en güncel örneği. Bir yandan insan hakları, çevre, LGBTİ+ haklarından söz ederken diğer yandan savaş politikalarının parçası olmaya devam ediyorlar. Türkiye de bu paylaşım savaşlarının dışında değil ve bölgedeki emperyalist planlarda aktif rol üstleniyor.”
“Kendimize sosyalist, Marksist diyorsak bizim farkımız tam da burada ortaya çıkmalı. İnsanları dönüştürebilmek, onlarla konuşabilmek ve politik olarak kazanabilmek gerekiyor.”
“Solun 19 Mart sürecine daha hazırlıklı girmesi gerekiyordu.”
“Gençlik açısından, en azından AKP iktidarı sona erene kadar Özgür Özel’in temsil ettiği hat ile eylem alanlarında taktiksel yan yana gelişler olabilir. Elbette bunu siyasal bir birleşme olarak değil, toplumsal muhalefeti büyütme açısından değerlendiriyoruz.”
“Aynı hedefe inanan insanlarla yan yana durduğunuzda gözaltı ya da tutuklama korkusu eskisi kadar belirleyici olmuyor. Çünkü haklı olduğunu biliyorsun.”
“Marksistler olarak tarihsel gelişmelere şöyle bakarız: Bir olgu diğerinden daha ileri bir noktadaysa onu tercih ederiz. Böyle bir sürecin başlamasını ilkesel olarak elbette olumlu buluyoruz; ama geçmiş deneyimler nedeniyle de bu iktidarın Kürt sorununu kalıcı biçimde çözeceğine inanmıyoruz.”
Ankara’nın ev sahipliği yapacağı 36. NATO Zirvesi’ne dört gün kaldı.
Başkent, zirve öncesinde adeta yeniden düzenleniyor. Yol çalışmaları hızlandırılırken, gecekondular brandalarla kapatılıyor, sokakta yaşayan köpekler toplatılıyor, atlı polisler kent merkezinde devriye geziyor.
Ancak hazırlıklar yalnızca fiziki düzenlemelerle sınırlı değil. Kamuoyunda “NATO operasyonları” olarak anılan gözaltı ve tutuklama dalgası da zirve hazırlıklarının bir parçası olarak sürüyor. Söz konusu operasyonlar kapsamında 2 Temmuz 2026 itibarıyla en az 170 kişi tutuklandı, 36 kişi ise ev hapsi de dahil olmak üzere adli kontrol tedbirleri ile serbest bırakıldı.
Son olarak 29 Haziran’da Dolmabahçe’de düzenlenen NATO Parlamenter Zirvesi öncesinde 89 sosyalist, kötü muamele ile gözaltına alındı.
Gözaltına alınan ve hastanedeki sağlık kontrollerinin ardından serbest bırakılan gençlerden ikisi Dilan Köse ve Hejar Al ile gözaltı süreçlerini, neden NATO’yu protesto ettiklerini, sosyalist gençlerin bugünkü siyasal atmosferi nasıl okuduğunu konuştuk.
Gençlik Devirecek’te örgütlü olan Köse ve Al’a göre 19 Mart süreci gençlik hareketine bir ivme kazandırmış durumda.
Gençler, Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yönelik “mutlak butlan” kararının da sosyalist hareketin hanesine bir artı olarak yazılacağını, çünkü CHP’nin sola yaklaşabileceğini düşünüyorlar.
“Eylem yapma şüphesi”
Neden Dolmabahçe’de gözaltına alındınız?
Hejar: Aslında bizimle başlayan bir süreç değil bu. Bizden önce de birçok devrimciye operasyon düzenlendi. Bizim gözaltına alınmamızın nedeni ise NATO Parlamenter Zirvesi’ne karşı planladığımız yürüyüştü. Yürüyüşü farklı gençlik örgütleriyle birlikte planlıyorduk; ancak henüz eylem gerçekleşmeden gözaltına alındık. Zaten mesele tam da bu. Son dönemde hukuka uyduramadıkları bir uygulama var: Sosyalistler daha eyleme çıkmadan, “Eylem yapabilir,” denerek gözaltına alınıyor ya da fiilen alıkonuluyor. “Gözetim altında tutma”, “eylem yapma şüphesi” gibi hukukta karşılığı olmayan gerekçeler üretiliyor.
Biz de polise bunu söyledik. Ortada gerçekleşmiş bir eylem yoktu. Kaldı ki eylem yapsak bile bu gözaltı gerekçesi olamaz. NATO’ya karşı pankart açabilirim, bunun onlara göre hukuki karşılığı varsa hakkımda soruşturma açılır ya da idari yaptırım uygulanır. Ama doğrudan gözaltı süreci işletilemez. Son dönemde özellikle devrimcilere yönelik operasyonlarda dosyaları kabartmaya çalışıyorlar. Eski soruşturmalar, yıllar önceki eylemler, hatta onlarca yıl önce feshedilmiş örgütlerle ilişkilendirmeler dosyalara ekleniyor. Böylece tutuklama için zemin oluşturulmaya çalışılıyor.
Dolayısıyla gözaltına alınmamız, Türkiye’deki mevcut hukuk pratiği açısından şaşırtıcı değildi. Ama bu, söz konusu keyfi uygulamaları kabul ettiğimiz anlamına gelmiyor. Gözaltına alınırken de buna direndik. Sonrasında buna “polise mukavemet” diyorlar ama hukuksuz bir gözaltıyı sorgulamak ve buna karşı çıkmak en doğal hakkımız.
NATO'ya karşı yapacağımız eylem öncesinde arkadaşlarımız gözaltına alındı.
— Sosyalist Mücadele İnisiyatifi (@sminisiyatif13) June 29, 2026
Yoldaşlarımız gözaltına gelen polislerin yüzüne devrimcilerin kararını okudu: Siz NATO'nun bekçisisiniz.
Biz 6.filoya karşı direnen Mahirlerin, Denizlerin yoldaşıyız.
Bu topraklarda NATO'cular… pic.twitter.com/Fqfdx2ZHXe
Size yönelttikleri suçlama neydi?
Hejar: Bize somut bir suçlama yöneltmediler. İlginç olan da bu zaten. Gözaltına almaya geldiklerinde kendilerine “Hakkımda yakalama kararı mı var?” diye sordum. “Yok,” dediler. “Gözaltı kararı var mı?” dedim, yine “Yok,” cevabını verdiler. Ben de “O hâlde çıkıp gidebilirim,” dedim. Buna rağmen sağlık kontrolüne, ardından karakola, sonra tekrar hastaneye götürüldüm ve sonunda serbest bırakıldım. Fiilen gözaltına alınmış oluyorsunuz; ama bunu farklı isimlerle meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Gözaltında şiddet de artık normalleştirilmeye çalışılıyor. Örneğin biz ters kelepçeyi işkence olarak görüyoruz. Polisler ise bunun “normal bir uygulama” olduğunu anlatmaya çalışıyor. Biz de her gözaltında bunun normal olmadığını söylemeye devam ediyoruz. Çünkü bu normalleşmeyi kabul edersek, hukuksuzluk daha da yaygınlaşacak.
“Emperyalist bir savaş örgütü”
NATO’ya neden karşı çıkıyorsunuz? Sosyalist gençler açısından NATO neyi temsil ediyor?
Hejar: NATO yalnızca iktidar tarafından değil, muhalefetin önemli bir bölümü tarafından da bir “güvenlik örgütü” olarak sunuluyor. Toplumda da bunun karşılığı var. Eylem çağrısı yaptığımızda insanlar “Neden NATO’ya karşı çıkıyorsunuz, ülkeyi o koruyor,” diyebiliyor. Eğer iddia ettikleri gibi gerçekten yalnızca bunun için kurulmuş olsaydı, Sovyetler Birliği dağıldığında kendisini feshetmesi gerekirdi. Ama tam tersi oldu ve NATO emperyalist bir savaş örgütü hâline geldi. Yugoslavya’dan Afganistan’a, Irak’tan bugün Ortadoğu’daki savaşlara kadar NATO’nun doğrudan ya da dolaylı rolünü görüyoruz.
Bugün de savaşlardan en büyük kârı NATO ülkeleri ve onların savaş sanayisi elde ediyor. Filistin’deki soykırıma karşı tutumları da bunun en güncel örneği. Bir yandan insan hakları, çevre, LGBTİ+ haklarından söz ederken diğer yandan savaş politikalarının parçası olmaya devam ediyorlar. Türkiye de bu paylaşım savaşlarının dışında değil ve bölgedeki emperyalist planlarda aktif rol üstleniyor. Bunun bedelini ise halk ödüyor. Derinleşen yoksulluk, düşük ücretler, öğrencilerin yetersiz burslarla yaşamaya çalışması bu politikaların sonucu.
Diğer yandan, zirve için Ankara’da olağanüstü “güvenlik önlemleri” alındı. Yollar düzenleniyor, milyonlarca lira harcanıyor. Ama aynı süreçte halk açlıkla mücadele ediyor. Sosyalistler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.
Bir üniversite öğrencisine “Neden NATO’ya karşı çıkmalıyım?” diye sorsa, nasıl yanıt verirsiniz?
Dilan: Gençliğe NATO’yu anlatmanın en etkili yolu, meseleyi doğrudan onların hayatına dokunan bir yerden kurmak. Bugün üniversiteler NATO için mühendisler, askerler ve teknik personel yetiştiriyor. Bizim gençlik çalışmamızın önemli ayaklarından biri de tam olarak bunu görünür kılmak. Dediğiniz gibi öğrencilerin büyük bölümü bunun farkında değil. NATO onlara bir savaş örgütü olarak değil; kariyer, prestij ve iş imkânı sunan bir kurum olarak gösteriliyor. Onlar da doğal olarak “Oraya girersem başarılı olmuş olurum,” diye düşünüyor.
Biz ise NATO’nun ezilen halklar üzerindeki etkisini, emperyalist savaşlardaki rolünü ve üniversitelerle kurduğu ilişkinin ne anlama geldiğini anlatmaya çalışıyoruz. Gençlerin NATO ile ilişki kurduğunda, arkasında nasıl bir “parmak izi” bırakacağını izah etmeye çabalıyoruz. Amacımız yalnızca eylem yapmak değil, öğrencilerle sürekli temas kurarak bu gerçekliği tartışabilmek.
Zirveye siz nasıl “hazırlanıyorsunuz”?
Hejar: Biz uzun süredir 14 gençlik örgütünün yer aldığı NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Gençlik Birliği içinde çalışıyoruz. Birliğin amacı hem zirveyi teşhir etmek hem de NATO’nun üniversitelerle kurduğu ilişkileri görünür kılmak. Son aylardaki yoğun gözaltılar ve tutuklamalar ister istemez çalışmalarımızı etkiledi. Buna rağmen özellikle üniversitelerde NATO’nun işbirliklerini teşhir etme konusunda önemli bir karşılık aldığımızı düşünüyoruz.
Zaten zirveye çok az zaman kaldı. Bundan sonra yapılması gereken, bugüne kadar kurulan örgütlülüğü büyütmek ve yalnızca Ankara’da değil İstanbul’da ve diğer şehirlerde de NATO karşıtı itirazı görünür kılmak. Bu zirvenin sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi sessizce gerçekleştirilemeyeceğini göstermek gerekiyor. Gençliğin temel sorumluluklarından biri de bugün bunu örgütlemek. O gün, sosyalistlerin olduğu her yer bir direniş alanına dönüşmeli.
Polislerin aileleri araması: “Benim kızım da bu işlere bulaşmıştı, zor kurtardım”
Sosyalist gençlerin ailelerinin polis tarafından aranması uzun süredir gündemde. Emek Partisi Milletvekili Sevda Karaca da bunu Meclis gündemine taşımıştı. Siz bu hukuksuzluğu nasıl deneyimliyorsunuz?
Dilan: Bu çok yaygın bir uygulama. Hem yakın zamanda benim başıma geldi hem de mücadele arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın başına sürekli geliyor. Çok yakın zamanda bu nedenle İlayda Zorlu’yu kaybettik.
İlayda öldürüldü; ancak olay kamuoyuna intihar gibi yansıtıldı. Politik gençlerin aileleri aranırken bu ülkenin toplumsal gerçekliği de biliniyor. Aile baskısının fiziksel şiddete, eve kapatılmaya, hatta ölümle sonuçlanabilecek noktalara varabileceğini biliyorlar. Bu telefonları da bunu bilerek açıyorlar. İlayda Zorlu, bu hukuksuzluğun sonuçlarının nereye varabileceğini gösteren en ağır örneklerden biri oldu. İlayda için yapılan eylemlerde gözaltına alınan arkadaşlarımız, polislerin sloganlarla alay ettiğini, güldüğünü, İlayda’nın fotoğraflarının üzerine bastığını anlattılar.
Ama bunun dışında da birçok arkadaşımız aile baskısıyla mücadeleden uzaklaştırılmaya çalışılıyor, eve kapatılıyor ya da ajanlaştırma girişimlerine maruz kalıyor. Amaç çok açık: Gençlerin örgütlü mücadeleden vazgeçmesi.
“0551 354 82 83, Ankara Emniyeti’nin numarası mı?”
Ne diyor peki polis ailelerinize?
Dilan: Ailelerimizi korkutmaya çalıştıkları için ekseriyetle yalan söylüyorlar. Kendilerini “Benim kızım da bu işlere bulaşmıştı, zor kurtardım,” gibi ifadelerle güvenilir göstermeye çalışıyorlar. Politik mücadele yürüten gençleri ise beyni yıkanmış insanlar gibi anlatıyorlar. Bu yalnızca ailelere değil, kamuoyuna da böyle yansıtılıyor.
Hejar: Aslında yeni bir yöntem değil. Ben lisede örgütlenmeye başladığım dönemde de ailem aranıyordu. Üniversitede de devam etti. Fakat toplumsal muhalefetin yükseldiği dönemlerde bu uygulama belirgin biçimde artıyor. 19 Mart sonrasında da bunu gördük. O süreç özellikle gençlik örgütlerini büyüttü. Buna karşılık neredeyse örgütlenen her genç arkadaşımızın ailesi arandı. Bunun yalnızca bizim örgütümüzde değil, birçok sosyalist yapıda da yaşandığını biliyoruz. Dolayısıyla eski bir yöntem; ama son dönemde çok daha yoğun uygulanıyor.
19 Mart süreci
19 Mart protestolarında solun yeterince görünür olamadığı yönünde eleştiriler vardı. Siz o süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hejar: Bence solun bu sürece daha hazırlıklı girmesi gerekiyordu. Böylesine geniş bir kitlenin sokağa çıktığı bir dönemde, buna uygun bir kitle çalışması ve siyasi akılla hareket edilmeliydi. Elbette verilen her emek, mücadeleyi büyüten her faaliyet kıymetlidir. Ama bazı yaklaşımlar siyasi bakışın darlığını da gösteriyor.
Bizi çıkmaza sokan iki temel eğilim vardı. Birincisi, alana sadece dar bir sol söylemle yaklaşmak. Bu, hem sağ eğilimli gençleri hem de henüz siyasi olarak netleşmemiş binlerce öğrenciyi daha baştan uzaklaştırıyor. İkinci yanlış ise alana gelen milliyetçi ya da cinsiyetçi eğilimleri olduğu gibi kabul etmek. O insanlarla temas kurup onları dönüştürmeye dönük bir çaba gösterilmediğinde, o anlayış olduğu gibi kalıyor.
Bizim doğru bulduğumuz yaklaşım ise bunun tam tersiydi. Alana gelen insanlarla temas kurmak gerekiyordu. Çünkü eylem alanının kendisi zaten öğreticiydi. İlk gün polisle karşı karşıya gelmekten çekinen insanların, polis şiddetiyle karşılaşınca devlete ve polise bakışlarının değiştiğini gördük. Elbette bu dönüşüm her zaman doğru bir yerden olmuyordu, ırkçı ve cinsiyetçi sloganlar ya da küfürler de duyuyorduk. Ama kendimize sosyalist, Marksist diyorsak bizim farkımız tam da burada ortaya çıkmalı. İnsanları dönüştürebilmek, onlarla konuşabilmek ve politik olarak kazanabilmek gerekiyor. Biz bunu yapmaya çalıştık. Dar bir ekiple çalışmamıza rağmen bu süreçte milliyetçi fikirlerle gelen ama bugün Kürt meselesine, Kemalizme ve başka pek çok konuya bambaşka yerden bakan birçok genç arkadaşımız oldu. Sosyal medyada daha çok olumsuz örnekler görünüyordu; ama sahada bunun tam tersine de tanık olduk.
“Hiçbir devrimci ‘Bugün gözaltına alınacağım,’ diye sokağa çıkmıyor”
Türkiye’de giderek yaygınlaşan baskı, sansür ve otosansür ortamına rağmen mücadeleyi sürdürüyorsunuz. Bu ısrarın kaynağı ne?
Dilan: Çünkü yürüdüğümüz yola inanıyoruz. Bu yalnızca NATO meselesiyle ilgili değil. Devrimciler uzun yıllardır gözaltı, tutuklama ve baskı tehdidiyle mücadele ediyor. Bunların normalleşmesini istemiyoruz; ama bu ihtimalin var olduğunu da biliyoruz. Eğer ödenmesi gereken bedel buysa bunu göze alıyoruz. Hiçbir devrimci “Bugün kesin gözaltına alınacağım,” diyerek sokağa çıkmıyor. Bir gün onlarca arkadaşımız tutuklanıyor, ertesi gün yine insanlar onların özgürlüğü için sokağa çıkıyor.
Mücadeleye yeni katılan insanların çekinmesi, korkması çok doğal. Ama bu sürecin içine girdikçe yalnız olmadığını ve mücadele ederek korkuyla başa çıkabileceğinizi görüyorsunuz. Aynı hedefe inanan insanlarla yan yana durduğunuzda gözaltı ya da tutuklama korkusu eskisi kadar belirleyici olmuyor. Çünkü haklı olduğunu biliyorsun. Bunun yalnızca duygusal değil, tarihsel ve siyasal olarak da doğru bir mücadele olduğunu düşünüyorsun.
Bugünkü siyasi tabloya baktığınızda sizi umutlandıran nedir?
Hejar: AKP çok derin krizler yarattı ama bunları yönetmekte giderek zorlanıyor. Bir yandan ekonomik kriz büyüyor, diğer yandan kendi içinde de ciddi gerilimler yaşanıyor. Bu çatlaklar dışarıdan her zaman görünmese de var olduğunu düşünüyoruz. Baskının giderek artmasının nedeni de biraz bu. İktidar sıkıştıkça daha saldırganlaşıyor. Biz de tam bu nedenle Türkiye’nin artık açık bir cezaevine dönüştüğünü söylüyoruz. İçeride olmakla dışarıda olmak arasındaki fark giderek azalıyor. Ya bugün bunun bedelini ödeyip mücadele edeceğiz ya da ülke tamamen kapalı bir cezaevine dönüşecek.
Çünkü bugün yalnızca sosyalistler ya da Kürtler değil; gazeteciler, sanatçılar, komedyenler, akademisyenler de hedef alınıyor. Konserler yasaklanıyor, sanatçılar yargılanıyor, yaşam tarzına sürekli müdahale ediliyor. Öte yandan işçi hareketinde de önemli gelişmeler yaşanıyor. Son yıllarda maden işçilerinden öğretmenlere kadar birçok direniş önemli kazanımlar elde etti. İktidarın eskisi kadar kolay bastıramadığı mücadeleler ortaya çıkıyor. Bu bizim açımızdan umut verici. 19 Mart’ta yaşanan toplumsal hareketlilik de iktidarın aşırı baskıcı siyasetinin sonucuydu. Benzer koşulların yeniden çok daha büyük toplumsal tepkiler doğurabileceğini düşünüyoruz.
NATO'ya ve işbirliçilerine karşı mücadele çağrılarımıza devam ediyoruz.
— Nato ve Emperyalist Savaş Karşıtı Gençlik Birliği (@neskgb1) July 3, 2026
Gençlik olarak her koşulda NATO'ya ve emperyalizme karşı mücadeleyi sürdürecek, geleceğimize sahip çıkacağız. pic.twitter.com/dqv90rFV49
“CHP’nin sola yaklaşabileceğini düşünüyoruz”
CHP’de yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hejar: Biz bu tartışmaları biraz daha tarihsel bir yerden okuyoruz. Türkiye’de bunun birçok örneğini gördük. Yıllarca birbirine en ağır sözleri söyleyen siyasetçilerin kısa süre sonra aynı safta yer alabildiğine defalarca tanık olduk. Dolayısıyla bugün yaşananları şaşırtıcı bulmuyoruz.
Ancak tabii ki şu ayrımı yapmamız gerekiyor: Kemal Kılıçdaroğlu dönemi boyunca CHP, toplumsal muhalefeti sürekli pasifize eden bir siyaset izledi. İnsanlar, onu sokağa çağırdığında geri durdu. En somut örneklerinden biri seçim süreciydi. YSK önünde toplanma çağrıları yapılırken “Sabredin” dendi. O dönem Ankara’da yaptığımız çağrı sonrasında 20 arkadaşımız gözaltına alındı; ama CHP yönetimi yine sokağa gelmedi. Bu “sabredin” siyaseti aslında AKP’nin iktidarını uzatan etkenlerden biri oldu.
Özgür Özel’le birlikte ise CHP’nin kendi sınırlarını zorlayan yeni bir dönem başladı. Özellikle 19 Mart sonrasında partinin daha önce alışık olmadığımız bir tutum aldığını gördük. Elbette bunda Ekrem İmamoğlu’nun da etkisi büyük. İmamoğlu özellikle yoksulluk meselesini görünür kılan bir siyaset yürüttü. Kent lokantaları gibi uygulamalar da bunun önemli örneklerinden biri oldu. Biz bugün CHP’deki ayrışmanın tabanın bir bölümünü daha sola yaklaştırabileceğini düşünüyoruz. Özellikle gençler arasında kendi siyasal konumunu sorgulayanların sayısının artacağını öngörüyoruz. Bunun bir kısmı daha sosyal demokrat yapılara, bir kısmı ise doğrudan sosyalist örgütlere yönelebilir.
Gençlik açısından, en azından AKP iktidarı sona erene kadar Özgür Özel’in temsil ettiği hat ile eylem alanlarında taktiksel yan yana gelişler olabilir. Elbette bunu siyasal bir birleşme olarak değil, toplumsal muhalefeti büyütme açısından değerlendiriyoruz.
“Bugün konuşulan başlıkların Kürt halkının bütün taleplerini karşıladığını düşünmüyoruz”
Son olarak, Türkiye’nin bir diğer önemli başlıklarından biri olan çözüm süreci hakkındaki fikirlerinizi merak ediyorum.
Hejar: Böyle bir sürecin başlamasını ilkesel olarak elbette olumlu buluyoruz; ama geçmiş deneyimler nedeniyle de bu iktidarın Kürt sorununu kalıcı biçimde çözeceğine inanmıyoruz. Dolmabahçe Mutabakatı bunun en yakın örneklerinden biri. Buna rağmen devlet tarafından bir çağrı yapıldığında Kürt hareketinin masaya oturması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü orada temsil edilen yalnızca bir siyasi hareket değil, aynı zamanda Kürt halkının talepleri.
Elbette masadan ne çıkacağını bilmiyoruz. Ki süreç de şeffaf yürümüyor. Ancak Marksistler olarak tarihsel gelişmelere şöyle bakarız: Bir olgu diğerinden daha ileri bir noktadaysa onu tercih ederiz. Bu nedenle müzakerenin hiç olmamasındansa başlamış olmasını daha ileri bir durum olarak görüyoruz. Bununla birlikte devletin sürece salt kendi çıkarları doğrultusunda yaklaştığını da görüyoruz. Rojava’ya yönelik politikalar bunun göstergelerinden biri. Bize göre devletin hedefi Kürt halkının statü kazanması değil, kontrol edilebilir bir siyasal düzen oluşturmak.
Bugün konuşulan başlıkların Kürt halkının bütün taleplerini karşıladığını düşünmüyoruz. Öte yandan bu sürecin kazananlarının Kürt ya da Türk emekçileri değil, sermaye çevreleri olacağını düşünüyoruz. Suriye’nin yeniden inşası, yeni yatırım alanları ve sermaye ilişkileri üzerine yapılan tartışmalar bunu gösteriyor. Yine de Kürt sorununun belirli bir düzeyde çözülmesi hem gençlik hareketi hem de işçi sınıfı mücadelesi açısından önemli. Bugün hâlâ en temel örgütlenme çalışmalarında bile önce Kürt meselesini tartışmak zorunda kalıyoruz. Dolayısıyla Kürt sorununun demokratik zeminde çözülmesini, gençlik ve işçi hareketinin güçlenip büyümesi açısından da değerli görüyoruz. Ancak nihai çözümün kapitalist düzen içinde değil, halkların kendi kaderini özgürce belirleyebildiği, emekçilerin söz sahibi olduğu bir toplumsal düzende mümkün olacağına inanıyoruz. Buna rağmen bugün atılan her demokratik adımı, mücadeleyi ileri taşıdığı ölçüde önemli görüyoruz.
(TY)
AYM, cinsiyet uyum sürecine ilişkin düzenlemeyi Anayasa’ya uygun buldu
Sosyalistlerin Onur Yürüyüşü pankartına “Cumhurbaşkanına hakaret”ten adli kontrol tedbiri
“Travesti” gibi dövüşmek, savaşmak, hayatta kalmak
DBP EŞ GENEL BAŞKANI KESKİN BAYINDIR İLE SÖYLEŞİ
“Haklı şüphelerinin yanında halkın sürece inandığını görüyoruz”
“İktidarların kalıcı olmadığını biliyoruz; ama LGBTİ+’lar her zaman vardı”