Dr. Mehdi Davut, arkadaşı Suriyeli hekim Şamaa'nın "Siyasete biraz uzaktı ama hep bana sorardı: 'Yakında dönecek miyiz' Mehdi? Biz kravat takmazsak kimse bizi doktor saymıyor, o yüzden takıyorum" sözlerini paylaşıyor.
2011’de Suriye’yi terk ederek önce Katar’a, ardından Türkiye’ye göçmek zorunda kalan Mohammad Şamaa pandemi sürecinde Türkiye’de gönüllü çalışan hekimlerden biriydi.
Kaybı, özellikle İstanbul’daki Suriyeli hekimler arasında derin bir üzüntü yarattı. Katar’da son derece konforlu ve güvenli bir şekilde çalışabilecekken, annesi İstanbul’u çok sevdiği için burada kalmayı tercih eden Şamaa, İstanbul Göçmen Sağlığı Merkezi’nde çalışıyordu.
Koronavirüs şüphesiyle merkeze gelen göçmenlerin ilk tetkiklerini yapıyor, durumu kritik olanları hastanelere yönlendiriyordu. Bu esnada Covid-19’a yakalandı ve on beş günlük hastane sürecinin ardından, 16 Nisan 2020’de hayatını kaybetti.
Türkiye’de kısa bir süre yaşamasına rağmen Suriyeli göçmenler onu iyi, yardımsever ve dayanışmacı bir doktor olarak tanıdı, sevdi. Şamaa hastalığa yakalanmadan önce yaptığı Arapça yayınlarla, göçmenleri virüs ve hastalığın seyri konusunda bilgilendirmeye çalıştı.
“Mohammad Hoca’nın hikâyesi tam bir göç hikâyesi esasen. Katar’da çok iyi bir şekilde, iyi bir maaşla çalışabilirdi. Ama annesinin isteği üzerine her şeyden vazgeçip Türkiye’ye gelmişti.
Suriye’de de Esad zulmüne boyun eğerek yaşayabilirdi ama onu da yapmadı. Bir insanlık hikâyesi, bir fedakârlık var burada.”
Şamaa’nın hikâyesi bir göç hikâyesi olduğu kadar bir ayrımcılık hikâyesi de. Nihayetinde doktorluk mesleğine devam etmek isteyen Şamaa, ciddiye alınmak -belki bir çeşit saygı da görmek- için mesleğini icra etmediği zamanlarda dahi kravatını çıkarmıyordu: “Kravat takmazsak kimse bizi doktor saymıyor.”
Mohammad Şamaa’nın hikâyesini arkadaşı ve aynı zamanda Suriye Dernekler Platformu Başkanı da olan Dr. Mehdi Davut’tan dinliyoruz.
Arkadaşı Mehdi Davut anlatıyor
Türkiye’deki Suriyeli doktorlar, Esad zulmünden kaçan doktorlar. Esad zulmünden kaçtılar, çünkü Esad ya “Sana insani bir şekilde gelen, muhalif herkesi bana teslim etmen lazım,” ya da “Ben bunu tedavi etmeni istemiyorum,” diyordu.
Buradaki Suriyeli doktorlar insani olarak bu durumu kaldıramadığı için, kendi görevlerini yerine getiremedikleri için ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar.
Çünkü bu doktorların hayatı tehlikeye girdi, bazıları gözaltına alındı, bazıları hapishanelerde kayıplara karıştı.
Sığınma limanı
Türkiye zaten bir sığınma limanıydı. Sığınma limanlarında böyle zorlu bir süreç olunca, Suriyeli doktorlar bunu biraz olsun hafifletmeye çalıştılar.
Biz hemen gönüllü doktorlar olarak listelerimizi hazırlayarak Sağlık Bakanlığı’na, AFAD’a ve Kızılay’a gönderdik. İhtiyaç halinde biz de çalışmak, dayanışmak istiyoruz, dedik.
Bu çok insani bir süreç. Sonuçta insan misafir olduğu evde bir yangın çıktığında o yangını söndürmeye çalışır.
Ben Türkiye’de okudum ve çalıştım. Ancak diğer Suriyeli doktorlar denklikleri olmadığı için ya sahada ve evlerde ya da Sağlık Müdürlükleri ve valiliklerin çizdiği planlar içinde çalıştılar.
Bu da ilden ile değişti. Örneğin Antep’te şehir dışından gelen yolcuların sağlık kontrolleri sürecinde çalışırken, İstanbul’da evlerdeki hastaların tedavi süreçlerinde çalışılabildi. Sığınmacı doktorlar pandemi sürecine böyle dahil oldu.
Katar’dan Türkiye’ye geliş
Mohammad Hoca maddi durumu iyi olan bir hocaydı. Türkiye’den önce Katar’da çalışıyordu ve maaş olarak da bir sorun yaşamıyordu. Ama Mohammad Hoca’nın annesi İstanbul’u çok sevmiş ve burada kalmasında ısrar etmişti.
Mohammad Hoca da Katar’ı bıraktı ve burada, Fatih’te bir ev kiraladı. Birkaç kuruluşta gönüllü olarak çalışmaya başladı.
Hastalarından biri de babamdı. Babam Suriye’den yeni gelmişti o zaman ve bana şey demişti.
“Bu doktor ne kadar iyimser, acaba beni Doktor Mehdi gönderdi dediğim için mi öyle iyi davrandı bana?” Ben de “Yok, o herkese öyle iyidir,” demiştim. Babamın bu sözü kaldı aklımda.
Mohammad Hoca’nın vefatından sonra bir sürü insan gelerek onunla olan anılarını paylaştı.
“Yakında dönecek miyiz Mehdi?”
Suriye’de yapmıştı uzmanlığını ama ben burada tanıştım Mohammad’le.
Mohammad, bizim derneğin Türkçe kurslarına geliyordu. Ben onu birkaç kez karşıladım. Sürekli kravatla geldiğini gördüm ve gülerek “Hocam sen buraya öğrenci olarak geliyorsun, kravata gerek yok,” dedim.
O da “Biz kravat takmazsak kimse bizi doktor saymıyor, o yüzden takıyorum,” dedi. Kalemini kitabını toplayarak geliyordu kursa, Türkçeyi bayağı öğrenmişti. Siyasete biraz uzaktı ama hep bana sorardı: “Yakında dönecek miyiz Mehdi?”
Vatandaşlık
İç açıcı bir şekilde sorardı ama bunu. Özlem ve kaybedişle beraber, sürekli Suriye’deki durumu sorardı. Ben toplantılara ve Birleşmiş Milletler oturumlarına da katıldığım için muhtemelen hep bana soruyordu.
Üçüncü bir gündemi de vatandaşlık almasıydı. “Bana vatandaşlık çıksa da resmi olarak çalışabilsem keşke,” diyordu.
Mohammad Hoca’nın hikâyesi tam bir göç hikâyesi esasen. Katar’da kayıtlı ve çok iyi bir şekilde, iyi bir maaşla çalışabilirdi. Ama annesinin isteği üzerinden her şeyden vazgeçip Türkiye’ye gelmişti.
Suriye’de de Esad zulmüne boyun eğerek yaşayabilirdi ama onu da yapmadı. Bir insanlık hikâyesi, bir fedakârlık var burada.
Covid-19
Ben kliniğe geldiğimde söylemişlerdi, Mohammad Hoca’nın durumu iyi değil diye. Kliniğin kapısından sormuştum ona iyi olup olmadığını, o da iyi olduğunu söylemişti. Misafirleri vardı ama, sonra anlatır diye düşündüm.
Çıkarken de bana “Mehdi Hoca kapıyı açık bırak, hava biraz sıkıcı geliyor bana,” dedi. Ben çıktım, içeriden biri fırladı. Mohammad bana kalp krizi geçirdiğini söyledi.
İlk müdahaleyi yaptım, biraz kendine geldi.
Ancak o dönem Covid yeniydi, protokoller ve hastalık bu kadar bilinmiyordu. PCR ve diğer testleri de negatif çıktı maalesef o zaman. Akşam aradı beni, aynı süreci tekrar yaşıyorum Mehdi hocam, dedi.
Ambulans gönderdik. Çapa’ya yatırabilmiştik ancak Mohammad özel hastaneye geçmesinin daha iyi olacağını düşündü, dediğim gibi maddi olarak da bir sorun yaşamıyordu.
Ben Çapa’nın en köklü hastanelerden biri olduğunu söylesem de şansını denemek istedi. Abisi aradı Katar’dan, sonrasında bir hastane ayarladık.
Oraya geçtikten sonra iki gün kadar iyi bir süreç yaşadı, sonrasında solunum cihazına bağlandı. Arada bana ses kaydı atıyordu; ancak cihaza bağlandıktan sonra iletişimimiz kesildi.
Psikolojik aşama
Aynı evde annesi de yaşıyordu. 70 yaşında, astım ve tansiyon hastasıydı annesi. Hanımı ve çocuğu da aynı evdeydi. Mohammad’den bir hafta sonra annesi ve hanımı da Covid’e yakalandı.
Maalesef o ilk dönemlerde Covid’e yakalanan insanların üzerine bir de psikolojik yük biniyordu. Mohammad Hoca benim kanaatimce psikolojik olarak bayağı yıprandı. Kendini tedavisi konusunda epey yoruyordu. “Bana bu cihazı almanız lazım, bana bunu bağlamanız lazım,” diyordu.
Sürecin sonunda maalesef biz arkadaşımızı kaybettik. Buradaki sığınmacıların çoğu onun eksikliğini hissediyor.
Türkiye Arap Doktorlar Birliği verilerine göre Türkiye’deki Suriyeli doktor sayısı 2 bin civarında, mesleğini icra edemeyen doktorlar hesaplandığında bu sayı 2500’e çıkıyor.
Göçmen doktorların Türkiye sağlık sistemine entegre edilmesini Covid-19 pandemisi hızlandırdı. Çoğu Göçmen Sağlığı Merkezlerinde çalışan doktorlar, pandemi sürecinde çalışmak için gönüllü oldular.
Gönüllü listeleri Urfa, Kilis, Antep ve İstanbul gibi göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı kentlerde oluşturuldu ve Türkiye Sağlık Bakanlığı’na iletildi. Suriye Dernekler Platformu Başkanı Mehdi Davut’un ifadelerine göre pandemi sürecinde Türkiye genelinde gönüllü olan Suriyeli hekim sayısı 400.
Mohammad Şamaa
Tıp Fakültesi’ni Suriye’de okudu. Dahiliye uzmanıydı. Savaş yüzünden 2011’de Suriye’den ayrılmak zorunda kaldı. 2017’de, Katar’dan Türkiye’ye geldi.
İstanbul Göçmen Sağlığı Merkezi’nde çalışıyordu. Evliydi, 11 aylık bir kızı vardı. 1975 Suriye doğumlu.
(TY/APK/YK)
Covid-19 nedeniyle hayatını kaybeden sağlıkçıların yakınları anlatıyor YAŞAYAMAZLAR MIYDI? Video-Söyleşiler: Tuğçe Yılmaz
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından...
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından beri "Küba" isimli köpekle ev arkadaşı.
Cezaevinde yalnız olmadığınız hissi gerçekten çok mühim. En önemli kısım: NEŞE! Neşeniz size yardım edecek. Neşenizi, kahkahanızı kaybetmeyin, ağız dolusu gülün!
Çiğdem Mater’in mektubu, ilk olarak BirGün’de yayımlanmıştır.
Sevgili herkes,
Aslında cezaevi adeti yeni tutuklanana postayla mektup, kart göndermek, ismiyle cismiyle “merhaba” demek. Ama son altı yedi ayda o kadar kalabalıklaştınız ki, çareyi sizlere içeriden içeriye mektup yazarak, BirGün üzerinden “merhaba” demekte buldum. Sizlere isimlerinizle hitap etmeyi çok isterdim ama hepinizin adını yazmaya kalksam, birkaç gün tam sayfaya ihtiyacım olurdu, mazur görün!
İlk tutuklandığımız günlerde, gelen giden herkese “biz hızlıca çıkamazsak, hepiniz ufak ufak yanımıza gelirsiniz” diyordum, muhtemelen benden önce tutuklanan pek çok kişinin kurduğu bir cümleydi bu. Kehanetim, kehanetimiz doğru çıktı diye sevinecek değilim ama bir yandan hapse girmenin “normalleşmesi”ni saçma ve tuhaf olsa da iyi buluyorum. Eskiden utanılan fısıldanan bir şeydi, şu anda nerdeyse gurur duyulan bir hal oldu.
Geçen de şunu düşündüm: Cumhurbaşkanı seçilme koşullarından (-bence epeyce manasız olan) üniversite mezuniyeti şartı kaldırılsın yerine hapse girmiş olma şartı konsun. Önümüzdeki 20-30 yıl siyasi yelpazenin herhangi bir kanadında aday sıkıntısı yaşamayız. Biz, 2022 Nisan’ında tutuklandığımızda Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerinden “merhaba”lar almıştık, tanıdık, tanımadık, aynı hukuksuzluğu paylaştığımız bir sürü insandan kartlar, mektuplar…
Cezaevlerinden gelen “merhabalar”ın kıymeti çok, yalnız olmadığınız hissi paha biçilemez, ayrıca “yeni girdiğiniz” ortama dair mekanın sahiplerinden gelen öneriler altın değerinde! Eminim sizler de böyle çok mektup alacaksınız, son birkaç ayın tutuklanma sayılarındaki delirmeye bakarsak, muhtemelen almaya başladınız bile! Bu mektupların bir kıymeti de bence tarihin bizimle “bizim başımıza gelenle” başlamadığını kanıtlamaları.
Sadece bugünlerden bahsetmiyorum, hadi Osmanlı'yı geçelim, cumhuriyet tarihini esas alalım, 100 yıldır herkese oldu, herkese olabilir, herkese olacak…
Son birkaç aydır pek çok yerde sarı öküz göndermeleri çıkıyor karşıma. Doğrudur sarı öküzü kestirmeyeydik iyiydi de, herkesin de anlaşılan sarı öküzü kendine, İstiklal Mahkemeleri’nden Takrir-i Sükun’a, Varlık Vergisi’nden Yassıada’ya, Deniz Gezmiş-Hüseyin İnan-Yusuf Aslan’a, 12 Mart’a, 12 Eylül’e, 28 Şubat’a, Cumhuriyet davasına, ilk kayyımlardan Gültan Kışanak’la Fırat Anlı’ya, ilk parti eş genel başkanları Selahattin Demirtaş’la Figen Yüksekdağ’a, Kobanî’den Gezi davasına, aradaki sayısız kayyıma, öyle çok sarı öküz kestirdik ki “senin sarı öküzün hangisi?” diye test yapsak, şıklar A’dan Z’ye yol olur, bu andıklarım bir avazda aklıma gelenler…
Ama biz, “içerdekiler”e , bize dönersek, gerçekte aslolan sade bize olmadığı, herkese her zaman olduğu, ve ne yazık ki böyle giderse, olmaya devam edeceği bilgisi, bu bilgi, tuhaf ve saçma ama insanı ayakta tutuyor.
Cezaevinde yalnız olmadığınız hissi gerçekten çok mühim. Bir de, bence, gündelik hayatın akmasını sağlayan rutin! İlk aldığım mektuplarda, herkes “rutinini yarat” diyordu. İlk günler far görmüş tavşan, sudan çıkmış balık gibi olduğumdan çok anlamamıştım. (-merak etmeyin, o şaşkın haliniz, çok çabuk geçecek, “telefonum nerede?” falan diye düşünmeyi hızlıca terk edeceksiniz!), sonra anladım. Cezaevinde zaman, rutininizi oturttuğunuzda şaşırtıcı ama epeyce hızlı akıyor. Rutin kırılırsa, ki memleket sağolsun, rutini kıracak malzeme üretme manasında dünya markası, o günler saatler geçmiyor, o yüzden rutine sarılın!
Benim için rutinin bel kemiği okumak ve yazmak, dolayısıyla en mühim yer kütüphane. Neden belli değil, memleketteki her cezaevinin kuralı, kaidesi farklı, yıllarca akademi özerk olsun dedik, meğer cezaevleri özerkmiş. Her cezaevinin kitap kaidesi,kuralı da farklı ama yolunuzu, yönünüzü hemen bulacaksınız, eminim. Okuma ritmimi oturttuğumda, en şaşırdığım şey cezaevinin doğası gereği, hemen hemen hiç dış uyaran olmadığından, ne kadar hızlı ve içselleştirerek okuduğumdu. Yani, durduk yere cezaevi övmek istemem ama dikkatinizi dağıtacak hiçbir şey olmayınca, okumak bambaşka bir ritim kazanıyor.
Gündelik hayatta en dikkat etmeniz gereken şey elbette sağlığınız. Aslolan kendinizi iyi tutmanız. İlk zamanlar kilo vereceksiniz, panik olmayın ama yeme-içmenize (-elbette koşullar dahilinde, mümkün olduğunca!) dikkat edin. Koğuşların ve hücrelerin efsaneleri semaver ve kettle’ların neler pişirebildiğine inanamayacaksınız! Hem mutfakta hem de gündelik hayatta o kadar yaratıcı fikirler bulacaksınız ki, kendinizle gurur duyacaksınız.
Hakkınızdır, duyun! Kendinize imkanlar ölçüsünde “alanlar” yaratın, kendinize ait bir masa, bir kenar, köşe, kalabalıkta zor biliyorum ama deneyin!
Sırrı Süreyya Önder: “Uzun bir geleceği düşünüyoruz”
Kürt sorununda çözüm tartışmalarının en önemli isimlerinden biri olarak İmralı Heyeti’nde yer alan Sırrı Süreyya Önder ile barış süreçlerinde çoğu zaman göz ardı edilenleri konuştuk.
Sırrı Süreyya Önder, nereli? Kürt mü, Alevi mi? Hangi filmleri çekti? Dijital bilgi kaynaklarında adını arattığınızda onun hakkında en çok merak edilen sorular bunlar. Ama onun hikâyesi, arama motorlarına sığmayacak kadar derin ve virajlı.
1962’de Adıyaman’da başlayan hayatı, uzun yol şoförlüğünden cezaevi yıllarına, sinemadan siyasete uzanan bir yolculuk oldu. Türkiye’nin her köşesinde bir hikâye biriktirdi; o da hikâyeleri hem perdeye hem de meydanlara taşıdı. Siyasete adım attığında da hikâye anlatıcılığını bırakmadı —bu kez barışın, ortak bir geleceğin mümkün olduğunu haykırarak. Çözüm Süreci döneminde, 21 Mart 2015'te milyonlarca insana barış mektubunu okuyan yine o oldu.
Sırrı Süreyya Önder, şimdi yine “Yüreğimiz elimizde, barış için geziyoruz,” diyerek yollarda. Kürt sorununda çözüm tartışmalarının en önemli isimlerinden biri olarak, İmralı Heyeti’nde.
Uzun yolların ve ağır kelimelerin insanı Sırrı Süreyya Önder’le, barış süreçlerinde çoğu zaman göz ardı edilenleri ve sürecin halet-i ruhiyesini konuştuk.
Öcalan’la yeniden görüşme
Abdullah Öcalan’la görüşen heyette olmak sizin için nasıl bir his? Onu yıllar sonra gördünüz. İlk anda aklınızdan neler geçti?
Bu soruya kişisel bir bağlam ekleyerek cevap vermek isterim.
Benim için öncü siyasetçiler, birçok özelliğinin yanında hakikat arayışında olan kişilerdir ve bu hakikat de herkese alenidir. Siyasette kişinin konumu değil, dile getirilenin, konuşulanın, çözülmek istenenin içeriği daha çok dikkatimi çeker. Yani hedef ya da amaç benim için birincildir. Söz konusu ettiğimiz şey, toplumsal barıştır. Bunun için küçük ya da birileri tarafından basit olabilecek kanaatler bile, değerler kadar kıymetlidir. Kürt sorunu, barış gibi konular, hep düşünülen ama hissetme noktasında tıkanan konular olmuştur.
Hissetmek denildiğinde bir şeyi ya da bir fikri temsil etme anlaşılmıştır. Aynı zamanda his, kavramsız bir görüyle sınırlandırılarak duygusal bir alana hapsolunca ya bir yanda kalakalmış ya da içeriksizleştirilmiştir. Bu anlamda Öcalan, neredeyse şirazesi kopmuş bir kitabı, Kürtler ve Türkler bahsini yeniden ele alıyor ve ben de tanıklık ediyorum; aklıma gelen ilk şey, bu tarihi bir an ve fırsattır. Uzun bir geçmişten geliyoruz ve uzun bir geleceği düşünüyoruz, buradan da diri, eşit, adil ve özgür bir insan soyu duygusu… Kurutulmuş bir dalı yeniden yeşertme çabası. Bu, aklımdan geçen bu…
*İmralı Heyeti üyeleri, Abdullah Öcalan ve İmralı’da bulunan diğer mahpuslar Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş, 27 Şubat 2025. (Fotoğraf: DEM Parti)
Görüşmelere giderken heyette nasıl bir duygu paylaşımı vardı? Yol boyunca sizi hangi düşünceler meşgul etti? Üstelik dozu bir hayli yüksek eleştiri, kaygı ve sitem sağanağı altında.
Bir şeyi çözemediğimizde burkuluruz. Toplumsal ve siyasal olarak kimi sorunlar babında bir demans tutumumuz vardır. Kimi ilaçlar alıyoruz ancak ilaçlar kadar (öneri, çözüm ve söz) yürümek de önemlidir. Biz ikinci keredir yola çıktık… Bizi ‘boş yapanlar’dan ayıran da budur: Hareket etmek. Hareket ettikçe beynimiz ve kalbimiz açılır; algılarımız artar, bilinç düzeyimiz yükselir; böylece ruhsal erozyona karşı durulur. Biz yürümek istiyoruz ve birileri de elbette durdurmak isteyecektir.
Bu anlamda Schopenhauer’ın bir zamanlar felsefe için söylediği kimi imaları siyaset için de söyleyebilirim: “Siyaset çok kafalı bir canavardır ki her biri ayrı bir lisanla konuşur… Siyasetçi ise gece vakti nara atıp insanları rahatsız eden külhanbeyleri gibidir…” İşte biz, yola çıkmıştık, elimizdeki tek harita da İmralı’ydı… Yol burayı gösteriyordu ve bizim idealimizdeki siyasetçi sürekli yolda olan kimseydi… Biz de yoldaşlarımızla beraber yoldaydık yine… Herkes tarafından anlaşılmak önemli, kendimizi de bu yolda anlamak ve geliştirip dönüştürmek daha önemli. Önümüzdeki yol da arkamızdaki yol da bizimdi. Üstelik arkamızda bin yıllar vardı ve Öcalan, egemenler tarafından yıllarca derinleştirilen bir kuyudan çıkmak için ip örüyordu…
Ben ve Pervin Buldan, bu yolculukta bunları konuşuyorduk durmadan.
“Tarih meleği”
Bunca yıl sonra hem ilk sürecin içinde bulunmuş hem de bugün yeniden bu sürecin parçası olmuş biri olarak, barış mücadelesini insan ömrü üzerinden nasıl tanımlarsınız?
Barış için savaşmak insanı genç kılar, sonuç alınırsa da mutlu olunur. Tarih Meleği diye Walter Benjamin’den bize kalan bir metafor vardır. Bu meleğin yüzü geçmişe çevrilidir… Bize bir olaylar zinciri olarak görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Burada biraz daha kalmak istiyor melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek için. Ben de şu üç günlük dünyada bu melek gibi çekip gitmeden bunları yapmak istiyorum ve bunları yapmak isteyenlerle de bir arada olmak mutlu ediyor beni. Melek bunu başaramıyor, çünkü cennete çağrılıyor ve ölüm diye bir şey yok onun hayatında. Bense, barışı görmek istiyorum… Yürüdüğüm yol da bana daha çok yürü diyor. Türküdeki gibi.
Ömür bir nefes arası…
Her kişi hayatını anlamlandırmaya çalışır. Barışla ve özgürlükle anlamlandırmak hoştur. İnsana yakışandır. Bazen bir insan ömrünü aşar. Bizden önce hayatını buna adayanlara da borcumuzdur.
*Önder ve kızı Ceren, Kocaeli 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi'ndeki görüşte.
İlk Çözüm Süreci’ndeki hislerinizle bugünküler arasında nasıl bir fark var? O dönemki umutlarınızla bugünkü beklentileriniz arasında nasıl bir değişim oldu? Bir kıyaslama yapacak olsanız, neyin daha zor/kolay ya da daha farklı olduğunu söylersiniz?
Tarih meleğinden bahsettim, tekrara düşmek istemem; hislerimi de dile getirdim zaten. İki dönem ya da iki süreç arasındaki fark, tarafların değişimiyle ilgili bir durumdur ki fark zaten değişim demektir ve her değişim hareketi üretir; her taraf kendince farkı belirler, karşılaştırma ve anlamlar yükleme dönemi diyebiliriz belki buna. Nihai çözüm ise farkların ortadan kalkıp bir çözüme ulaşmaktır…
“Çağların günahından arınmaya çalışıyoruz”
Geriye dönüp baktığınızda “Keşke şunu daha farklı yapabilseydik” dediğiniz bir şey var mı?
Yapabilseydik, ya da olmadı, oldu gibi ifadelerin açıldığı tek kapı suçluluktur ve bu kapıdan içeri girdiğiniz zaman sizi iki şey karşılar: Pişmanlık ve günahkârlık. Benim pişman olduğum ve günahını üstüme aldığım bir durum yok. Çağların günahından arınmaya çalışıyoruz. Bu meselede de tarihte, felsefe ve sanatta gördüğümüz bir şeyler vardır: Bağışlama ve bağışlanma. Amaç da acının ortadan kalkması… Acı ortada var oldukça ceza ve suç da büyüyor. Denedik, bir daha deniyoruz, hayatımızı buna verdiğimiz için de keşkelerim yoktur. Ne zaman ve ne kadarını yapabiliriz derdindeyim…
Bu süreçte en çok zorlandığınız ya da yalnız hissettiğiniz anlar hangileriydi?
Ahmaklıktan başka beni yalnız hissettirecek hiçbir şey yoktur. Onunla baş etmek zordur. Mesela Nevşin Mengü benim İran’da ya da Suudi Arabistan’da irtica deneyimleme stajına gönderilmemi istedi. Üstelik de çok lümpen bir dille talep etti bunu. Ertuğrul Özkök hep gülen yüzüme taktı kafayı ve tam üç yazı yazdı. Bir gün bile yerinden kıpırdamadığı hak mücadelesi kulvarında benim hakkı yenenler arasında bir hiyerarşi oluşturduğumu söyledi. Bence takıldığı gülümsememdi. Bir gün ona ameliyata girerken, cezaevine girerken, hep gülümseyen fotoğraflarımı göndereceğim. Beni tanıyanlardan dinleyebilir, anılarını yazanlardan okuyabilir, ben işkencelerde ve ölüm oruçlarında bile gülmeyi unutmayan birisiyim. İşte bu ve benzeri ahmaklıkların karşısında zorlanıyorum bazen.
Ne yaparsınız böyle zamanlarda?
Sakinlik ve cesaret limanına demirlerim. Orada bileşimi çok sağlam bir dip kayalığı vardır çünkü. Gerisi tarihin hükmüdür. Birlikte ya da birkaç eksikle birlikte göreceğiz.
*Önder, Pervin Buldan ve Ahmet Türk. (Fotoğraf: DEM Parti)
Barış
Barışı sadece bir müzakere süreci olarak mı görmek gerekir, yoksa barış aynı zamanda bir toplumsal hafıza ve duygu değişimi mi?
Barışı barış olarak görmek gerekli…
Sizce bu tür süreçlerde en büyük yanılgılar neler oluyor?
Hatalı bilgilerden, bu mesele çözülmez gibi dogmatik söylemlerden kaçınmak gerekli. En büyük yanılgı, hatalı bilgiler ve hatalı bilgileri kategorize ederken kullanılan kimi ölçütlerdir, buradan bir fikir çıkmaz. Şimdi Öcalan üzerinden bir fikir ortaya çıktı ve hepimiz bu fikrin ete kemiğe bürünme aşamasındayız. Fikri olgunlaştıran da sabır ve zamandır…
Daha önce yaşanan sürecin nasıl sonuçlandığını düşündüğünüzde, sizi en çok endişelendiren ihtimal ne?
Olumsuzlukları ve kötü sonları düşünmek istemem ve şimdiden endişeden söz etmek de pek yerinde değildir. Korku ve endişe, bir fikir olmadığı zamandır ama şimdi, bir fikir var.
Devlet Bahçeli ile görüşmelerinizde nasıl bir psikolojik ortam vardı? Sizinle konuşurken samimi miydi, yoksa daha çok politik bir mesafe mi hissediyordunuz? Ve şunu da merak ediyorum, Habertürk yayınında onu “övdüğünüz” için eleştirildiniz, bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Eleştiri ciddi bir şeydir; olduğu zaman değil, olmadığı zaman üzülmek gereklidir. Bir soruyu yanıtlamak, bir sorunu çözmek için de eleştiri şarttır ve hatta, deminden beridir dile getirdiğim yürümek bahsi için de yol göstericidir, haritadır; yeter ki tutarlı, uygun ve yeterli olsun… Sayın Bahçeli bir fiskeyle birçok tabuyu yerle bir etti. Neler bunlar hatırlayalım. Bu cumhuriyet Kürdün de cumhuriyetidir dedi, ve ‘Kürt kökenli’ inkarını dil ve resmi söylem alanından defetti. Sayın Öcalan’ı Meclis'e davet etti. “Kurucu Önder” kavramını kullandı. En önemlisi “Geleceği birlikte kuralım,” dedi. Bunun yarısını söyleyen herkese teşekkürü bir borç bilirim.
Barış, sizin için siyasi bir mesele olduğu kadar da…
Soruyu bir cümleyle tamamlayayım: Barış, herkesin kendi hayatını yaşamasıdır… (TY)
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından...
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından beri "Küba" isimli köpekle ev arkadaşı.