SİLAH YAKMA TÖRENİNİN BİRİNCİ YILI
Prof. Janroj Yılmaz Keleş: Sözün yerini artık hukukun alması gerekiyor
PKK’nin 11 Temmuz 2025’te düzenlediği silah yakma töreninin üzerinden bir yıl geçti. Middlesex Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Janroj Yılmaz Keleş, 2013-2015 sürecinin demokratikleşme odaklı olmasına karşın bugünkü sürecin güvenlik eksenli yürütüldüğünü vurguluyor. PKK silah bırakmasına rağmen devlet tarafından güven artırıcı hukuki reformlar atılmadığını, sürecin şeffaflık ve hesap verebilirlikle desteklenmediğini belirten Prof. Keleş'e göre, "Siyasi söylem büyük ölçüde Öcalan’ın açıklamaları ile Bahçeli’nin çıkışları arasında şekillendi. Bu durum DEM Parti’nin kendi siyasal inisiyatifini geliştirmesini zorlaştırdı."
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve milletvekilleriyle tokalaşmasıyla görünürlük kazanan yeni süreçte yaklaşık 22 ay geride kaldı.
PKK’nin, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı Süleymaniye’nin Dukan ilçesi kırsalında bulunan tarihî Casene Mağarası’nda (Şikefta Caseneyê) 11 Temmuz 2025’te düzenlediği silah yakma töreninin üzerinden ise bir yıl geçti.
Barış ve Demokratik Toplum Grubu: Silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz
Bu dönemde TBMM bünyesinde “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu. Komisyonun silahsızlanma, topluma yeniden katılım ve demokratikleşme başlıklarında öneriler içeren raporu, 18 Şubat’ta oy çokluğuyla kabul edilerek yayımlandı. Ancak raporda öngörülen hukuki düzenlemeler henüz yasalaşmadı. Silah bırakan örgüt mensuplarının durumu başta olmak üzere, sürecin hukuki çerçevesini belirlemesi beklenen düzenlemelere ilişkin hazırlık ve değerlendirmeler sürüyor.
Çözüm komisyonunun ortak raporunun tamamı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ihlal kararlarına rağmen Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın yanı sıra Kobanî davasında hüküm giyenler ile farklı davalardan tutuklu veya hükümlü Kürt siyasetçiler cezaevinde tutulmaya devam ediyor.
Abdullah Öcalan ve DEM Parti temsilcileri, sürecin hukuki güvenceye kavuşturulması, cezaevindeki siyasetçilerin durumunun yeniden değerlendirilmesi ve gerekli yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi yönündeki çağrılarını sürdürüyor. Sürecin takvimi, kapsamı ve şeffaflığına ilişkin tartışmalar ise devam ediyor.
‘Çerçeve yasa’nın kapsamı ne olacak?: İktidarın hazırlığı ve DEM Parti’nin talepleri
Barış süreçleri ve çatışma çözümü alanında çalışan İngiltere Middlesex Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Janroj Yılmaz Keleş, sürecin güvenlik eksenli bir çerçeveden çıkarılarak hukuki reformlar, şeffaflık ve hesap verebilirlikle desteklenmedikçe kalıcı barışa dönüşemeyeceği görüşünde.
bianet’in sorularını yanıtlayan Prof. Keleş, “Toplum artık propaganda değil, gerçekçilik ve hesap verebilirlik bekliyor. Bu nedenle hem devletin hem de Kürt hareketinin daha açık, daha dürüst ve daha şeffaf bir siyasal iletişim kurması gerekiyor” diyor.
“Bahçeli’nin başlattığı süreç, sıradan bir siyasi manevra değil”
Türkiye’deki geleneksel milliyetçi hafızayı temsil eden MHP lideri Devlet Bahçeli’nin başlattığı bu süreci, çatışma çözümü perspektifinden ve “Nixon Çin’e gitti” etkisi bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çatışma çözümü literatüründe buna gerçekten “Nixon goes to China” (Nixon Çin’e gitti) etkisi denir. Bir barış sürecini, yıllarca en sert güvenlik söylemini savunmuş bir aktör başlattığında, kendi siyasi tabanından gelebilecek eleştirileri daha kolay yönetebilir ve sürece daha yüksek bir meşruiyet kazandırabilir. Richard Nixon’ın Soğuk Savaş’ın en kritik döneminde Çin ile diplomatik ilişkileri başlatması ya da Kuzey İrlanda’da uzun yıllar uzlaşmaya karşı durmuş birlikçi (unionist) liderlerin sonunda müzakere masasına oturması bu olgunun klasik örnekleri arasında gösterilir.
Bu açıdan bakıldığında Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te başlattığı süreç, sıradan bir siyasi manevra olarak değerlendirilemez. Bana göre bu adım, Ortadoğu’da hızla değişen jeopolitik dengeler karşısında Türk devletinin kendi güvenlik mimarisini ve bölgesel konumunu yeniden tahkim etmeye yönelik dikkatle tasarlanmış stratejik bir hamledir. Suriye’deki yeni güç dengeleri, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) bir yıl önceki konumu, Irak’taki gelişmeler, İran’ın zayıflayan bölgesel etkisi ve İsrail-İran ekseninde yaşanan gerilimler, Ankara’nın Kürt meselesini yalnızca bir iç güvenlik sorunu olarak ele alamayacağını göstermiştir.
Bu durum, devletin Kürt meselesine ilişkin güvenlik paradigmasının tamamen değiştiği anlamına gelmiyor. Ancak klasik askeri yöntemlerin tek başına sürdürülebilir olmadığı ve güvenlik politikalarının yeni bölgesel gerçekliklere göre yeniden değerlendirilmesi gerektiği yönünde devlet aklında önemli bir farkındalık oluştuğunu gösteriyor.
SDG ile Şam anlaştı: Üç tugaydan oluşan askeri tümen kurulacak
“Bugünkü süreç tamamen farklı bir zeminde ilerliyor”
Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. 2013-2015 çözüm sürecinde kullanılan temel söylem; demokratikleşme, Avrupa Birliği normları, yeni anayasa, insan hakları ve siyasal reform ekseninde şekilleniyordu. O dönemde tartışılan temel mesele, Kürt meselesinin demokratik yöntemlerle nasıl çözülebileceğiydi. Bugün ise süreç tamamen farklı bir zeminde ilerliyor. Artık temel soru “Kürt sorununu nasıl çözeriz?” değil; “Ortadoğu’da değişen jeopolitik dengeler Türkiye’nin güvenliğini nasıl etkiler ve bu yeni ortamda devletin bekası nasıl korunur?” sorusudur. Dolayısıyla iki süreç arasında yalnızca aktörler değil, süreçlerin felsefesi de farklıdır.
2013 süreci büyük ölçüde hak temelli bir yaklaşıma dayanıyordu. Kürtlerin ulusal kimliklerinin tanınması, anadili hakları, demokratik vatandaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yeni anayasal düzenlemeler tartışılıyordu. Bugünkü yaklaşım ise ağırlıklı olarak güvenlik ve jeopolitik risk yönetimi ekseninde ilerlemektedir. Kürt meselesi, daha çok Suriye, Irak ve bölgesel güç dengeleri bağlamında ele alınmaktadır. Bu nedenle bugün devlet aklında köklü bir demokratik paradigma değişiminden ziyade, güvenlik merkezli stratejik bir yeniden konumlanmadan söz etmek daha isabetli olacaktır.
Çözüm Sürecinin Kronolojisi
“Tarihi bir fırsat ortaya çıkabilir”
Ancak burada cevabı henüz verilmemiş temel bir soru bulunmaktadır: Bu süreç, Türkiye’nin Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında zaman kazanmasını hedefleyen taktiksel bir güvenlik politikası mıdır, yoksa gerçekten Kürt meselesinin temel nedenlerini çözmeye yönelik uzun vadeli stratejik bir dönüşümün başlangıcı mıdır?
Bugün hem akademik çevrelerde hem de Kürt toplumunda en çok tartışılan konu budur. Çünkü çatışma çözümü literatürü bize gösteriyor ki, güvenlik kaygıları barış süreçlerini başlatabilir; ancak kalıcı barışı sağlayan şey, güvenlik politikaları değil, hukuki ve siyasal reformlardır.
Eğer süreç yalnızca bölgesel tehditleri yönetmeye yönelik geçici bir araç olarak kalırsa, silahlar sussa bile çatışmayı doğuran yapısal nedenler varlığını sürdürmeye devam edecektir. Buna karşılık süreç demokratik reformlar, hukukun üstünlüğü, eşit vatandaşlık ve Kürtlerin kolektif haklarını güvence altına alacak kurumsal düzenlemelerle desteklenirse, Türkiye’nin en uzun süreli çatışmasının kalıcı biçimde sona ermesi için tarihi bir fırsat ortaya çıkabilir.
Dolmabahçe’den Bugüne: Neler Oldu?
“ABD’nin bölgedeki rolü dönüşüyor”
Sürecin arkasındaki temel motivasyon demokratik uzlaşı mıydı, yoksa Suriye ve Irak merkezli jeopolitik gelişmeler miydi?
Ben ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Çünkü zamanlama tesadüf değildir.
Ortadoğu son yıllarda belki de Soğuk Savaş sonrasının en büyük yeniden yapılanma sürecinden geçiyor. Suriye yeniden şekilleniyor, Irak’ta siyasi dengeler değişiyor, İran son 40 yılın en kırılgan dönemlerinden birini yaşıyor. ABD’nin bölgedeki rolü dönüşüyor, İsrail-İran gerilimi ise yeni güvenlik mimarilerinin oluşmasına zemin hazırlıyor. Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ve bunların Avrupa’ya taşınmasına ilişkin projeler de bu jeopolitik denklemin önemli parçalarıdır.
Bu gelişmeler Kürt meselesini de doğrudan etkiledi. Irak Kürdistan Bölgesi’nin kurumsallaşması, Suriye’de Rojava’da fiili bir özerk yönetimin ortaya çıkması, tabii bu özerklik şimdilik belirsiz bir duruma düştü ve İran Kürtlerinin uluslararası aktörlerle daha görünür ilişkiler geliştirmesi, Türkiye açısından Kürt meselesini yalnızca bir iç politika konusu olmaktan çıkardı. Ankara artık meseleyi sınır ötesi güvenlik, bölgesel güç dengeleri ve devletin uzun vadeli stratejik çıkarları çerçevesinde değerlendirmeye başladı.
Sancar: SDG-Şam uzlaşmasında Öcalan temel aktörlerden biriydi
“Kamuoyuna açıklanmış bir yol haritası yok”
Benim değerlendirmeme göre Ankara’nın öncelikli hedeflerinden biri, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt özerk yapılanmasının uzun vadeli siyasal ve uluslararası meşruiyet kazanmasını engellemekti. Türkiye, diplomatik, askeri ve bölgesel ittifaklar aracılığıyla bu yapının hareket alanını daraltı ve önemli ölçüde bunu başardı. Bugün Rojava’nın geleceği, önceki yıllara kıyasla çok daha belirsiz bir noktadadır ve Şam merkezli yeni siyasi yapı içerisinde yeniden tanımlanmaktadır.
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bu süreç taktiksel bir güvenlik politikası mı, yoksa stratejik bir barış politikası mı?
Eğer amaç yalnızca Suriye dosyasını yönetmek, bölgesel riskleri azaltmak ve Türkiye’nin güvenlik kaygılarını geçici olarak hafifletmekse, bu taktiksel bir süreçtir. Ancak amaç Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yılı aşkın Kürt meselesini demokratik, hukuki ve barışçıl yöntemlerle çözmekse, o zaman stratejik bir dönüşümden söz edebiliriz. Bugün bunu söyleyebilmek için elimizde yeterli veri bulunmuyor. Çünkü kamuoyuna açıklanmış bir yol haritası, hukuki takvim veya siyasi reform programı yoktur. Kürt toplumunun bugün en çok sorduğu soru da tam olarak budur: Devlet gerçekten Kürt sorununu çözmek mi istiyor, yoksa Ortadoğu’daki değişim tamamlanıncaya kadar zaman mı kazanıyor? Bu soruya verilecek cevap, sürecin geleceğini belirleyecektir.
Tayip Temel: Bir yıla yazık edildi, süreç uzadıkça tehlike artıyor
“Anayasal ve yasal reformlar şart”
PKK silah bıraktığını açıkladı. Devlet ise Meclis’te kurulan komisyon dışında önemli bir adım atmadı. Dünyadaki çatışma çözümleriyle kıyasladığınızda temel fark nedir?
Burada uluslararası barış süreçleriyle Türkiye arasındaki en önemli fark ortaya çıkıyor. Başarılı barış süreçlerinde taraflar yalnızca birbirleriyle müzakere etmezler. Aynı zamanda gelecekte barış anlaşmasını birlikte uygulayacakları muhataplarının kendi toplumu içerisindeki meşruiyetini de korumaya çalışırlar. Çünkü hiçbir siyasi aktör kendi tabanının desteğini kaybettiği bir ortamda kalıcı bir anlaşmayı hayata geçiremez.
Kuzey İrlanda’da İngiliz hükümeti sadece IRA’nın silahsızlanmasını istemedi; aynı zamanda Sinn Féin’in demokratik siyasette güçlenmesini sağlayacak reformları da gerçekleştirdi. Siyasi Mahkûmların kademeli serbest bırakılması, polis reformu ve güç paylaşımı mekanizmaları bunun parçalarıydı.
Kolombiya’da FARC üyelerine siyasal katılım güvenceleri verildi. Güney Afrika’da ANC yasallaştırıldı ve siyasal sistemin meşru aktörü haline getirildi.
İZLENİM
DEM Parti konferansından dünya deneyimleri ve ‘sabır’
Türkiye’de ise bugüne kadar benzer güven artırıcı adımlar göremiyoruz. PKK’nin örgütsel yapısını feshetmesi ve silahlı mücadeleyi sona erdirme iradesini açıklaması önemli ve olumlu bir gelişmedir. Ancak buna karşılık devlet tarafından Kürt kamuoyunda güven oluşturacak hukuki ve siyasi reformlar henüz gündeme gelmedi. Örneğin Selahattin Demirtaş başta olmak üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına konu olan siyasetçilerin, sivil toplumcuların durumunun yeniden değerlendirilmesi, kayyum uygulamalarının sona erdirilmesi, seçilmiş yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve Terörle Mücadele Kanunu’nun uluslararası insan hakları standartları doğrultusunda gözden geçirilmesi, devletin barış konusundaki samimiyetini gösterecek önemli güven artırıcı adımlar olabilirdi.
Bugün Kürt toplumunda sıkça dile getirilen temel soru şudur: “PKK kendisini feshetti. Peki devlet, Kürt meselesini bugüne kadar şekillendiren inkârcı, aşırı merkeziyetçi ve tek kimlik eksenli devlet anlayışını değiştirmek için hangi adımları attı?” Burada mesele yalnızca bir PKK’nin silah bırakması değildir. Kalıcı barış, devletin de kendi hukukunu, kurumlarını ve vatandaşlık anlayışını demokratikleştirmesini gerektirir.
Sözün yerini artık hukukun alması gerekiyor. Eğer devlet gerçekten kalıcı barış istiyorsa, bundan sonraki aşama mutlaka anayasal ve yasal reformlar olmalıdır.
Ayşegül Doğan: Israrlarımıza rağmen çerçeve yasa taslağını görmedik
“DEM Parti’nin kendi siyasal inisiyatifini geliştiremedi”
DEM Parti tabanında da sürece yönelik soru işaretleri ve güven tartışmaları dikkat çekiyor. Bundan sonrasını nasıl okuyorsunuz?
Bu aslında beklenen bir gelişmeydi. Çünkü bütün barış süreçlerinin en önemli sermayesi güvendir. Bugün ise süreç büyük ölçüde kapalı kapılar ardında yürütülüyor. Kamuoyu gelişmeleri somut bilgiler üzerinden değil, yorumlar ve niyet okumaları üzerinden takip ediyor. Bu durum uzun vadede sürdürülebilir değildir.
DEM Parti’nin de burada ciddi bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. DEM Parti zaman zaman kendi siyasal öznesi olma kapasitesini ikinci plana iterek süreci daha çok İmralı’dan gelen mesajların taşıyıcısı gibi yürüttü. Oysa DEM Parti’nin temsil ettiği toplumsal taban son derece geniş, çoğulcu ve farklı siyasal eğilimleri içinde barındırıyor. Bu topluma sürecin hedeflerini, risklerini ve olası sonuçlarını anlatmak konusunda yeterince başarılı olunamadı.
Siyasi söylem büyük ölçüde Abdullah Öcalan’ın açıklamaları ile Devlet Bahçeli’nin çıkışları arasında şekillendi. Bu durum DEM Parti’nin kendi siyasal inisiyatifini geliştirmesini zorlaştırdı. Diğer taraftan Kürt siyasi hareketleri de kendi toplumu karşısında daha güçlü bir hesap verebilirlik kültürü geliştirmesi gerekiyor.
Abdullah Öcalan’dan Suriye yorumu: Bu, ikinci bir 15 Şubat’tır
Örneğin Rojava konusunda yaşanan büyük yenilgi kamuoyuna açık ve eleştirel biçimde tartışılmadı. Uzun yıllar boyunca önemli bir tarihsel kazanım olarak anlatılan siyasal model bugün önemli ölçüde anlamını kaybetti ve yarı-devlet konumunda olan Rojava, cihatçıların kontrolündeki Suriye Arap Cumhuriyeti’nin yönetiminde bir il haline geldi. Bunun nedenleri, yapılan stratejik tercihler, yanlışlar ve ortaya çıkan sonuçlar Kürt toplumuyla yeterince paylaşılmadı. Siyasette güven sadece başarılarla değil, başarısızlıklarla yüzleşebilme cesaretiyle de oluşur.
Her geri çekilmeyi stratejik zafer olarak sunmak uzun vadede güven üretmez. Toplum artık propaganda değil, gerçekçilik ve hesap verebilirlik bekliyor. Bu nedenle hem devletin hem de Kürt hareketinin daha açık, daha dürüst ve daha şeffaf bir siyasal iletişim kurması gerekiyor. Aksi halde belirsizlik büyüyecek ve toplumsal destek giderek zayıflayacaktır.
DEM Parti’de değişim kongresi: “Yeni bir Kürt orijinli parti kurma arayışında değiliz”
“Kalıcı barış yalnızca silahların susması değil”
Diasporadaki Kürtler sürece nasıl yaklaşıyor? Geleceğe yönelik temel endişeleri nelerdir?
Öncelikle şunu söylemek gerekir ki diaspora tek tip değildir. Avrupa’daki Kürtler arasında farklı siyasi eğilimler ve farklı öncelikler bulunmaktadır.
Ancak ortaklaştıkları önemli bir nokta var: 40 yılı aşkın süren savaşın sona ermesi ve silahların susması genel olarak olumlu karşılanmaktadır. Fakat bu olumlu yaklaşım ciddi kaygılarla birlikte yürümektedir.
Birinci endişe, silahların susmasına rağmen Kürtlerin kolektif hakları konusunda hiçbir somut ilerleme sağlanmamasıdır.
İkinci önemli kaygı Suriye Kürtlerinin geleceğidir. Diasporadaki birçok Kürt, Suriye’de Kürtlerin anayasal güvence altına alınmış bir özerk statüye sahip olmasını, kendi siyasi temsil mekanizmalarını korumasını ve uluslararası meşruiyetlerinin devam etmesini önemli görmektedir. Rojava’da yaşanan “yenilgi” ve yeni Suriye denkleminde Kürtlerin hangi statüye sahip olacağı ciddi bir belirsizlik kaynağıdır.
Üçüncü endişe ise bütün bu sürecin esas olarak Ortadoğu jeopolitiğinin bir parçası olmasıdır. Yani birçok kişi şu soruyu soruyor: “Bu gerçekten bir barış süreci mi, yoksa bölgesel dengeler değişinceye kadar yürütülen geçici bir güvenlik politikası mı?”
Sonuçta en temel soru şudur: PKK silah bıraktı. Bu önemli ve olumlu bir gelişmedir. Peki 40 yıllık bir çatışmadan onurlu barışcıl bir evreye ve eksene geçilecek mi? Çünkü çağdaş çatışma çözümü literatürü bize şunu öğretmektedir: Kalıcı barış yalnızca silahların susması değildir. Kalıcı barış; adalet, eşit vatandaşlık, hukukun üstünlüğü, kolektif hakların güvence altına alınması, demokratik temsil ve siyasal katılımın kurumsallaşmasıyla mümkündür. Eğer bu alanlarda somut ilerleme sağlanamazsa, çatışma sona erse bile çatışmayı üreten siyasal sorunlar farklı biçimlerde varlığını sürdürmeye devam edecektir.
(FY)
TGS, 74’üncü yaşını AFP grev çadırında kutladı: "Hakkımızı alana kadar grevimiz devam edecek"
ÖHD’den Marmara hapishaneleri raporu: Ayrımcı infaz politikalarına ve tecride son verilsin
İHD’den ‘kuyu tipi’ hapishaneler için kapatma çağrısı: "Bu mimari bir işkencedir"
ANKARA ABLUKADA, GÖZLER KÜLLİYE’DE
NATO 3.0 dönüşümü bölgesel ve küresel dengeleri nasıl etkileyecek?
ANKARA-SÜLEYMANİYE İLİŞKİLERİNDE YENİ DÖNEM
YNK Liderlik Konseyi Üyesi Xeylanî: Bafıl Talabani Ankara'yı ziyaret edecek