Türkiye uzun süredir ifade ve basın özgürlüğü sınavı veriyor. Gazeteciler haber peşinde koşuyor, devlet onları durdurmak için sansür, gözaltı, tutuklama, dava ve adli kontrol mekanizmalarını devreye sokuyor.
Son haftalarda gazeteciler Alican Uludağ ve İsmail Arı’nın gazetecilik faaliyetleriyle bağlantılı olarak tutuklanması, Pınar Gayıp ve Elif Bayburt’un ETHA’da çalıştıkları için hapse atılması zaten ağır olan tabloyu bir kez daha görünür kıldı.
Fakat basın ve ifade özgürlüğüne yönelik baskıyı yalnızca bu son tutuklamalar anlatmıyor. Asıl hikaye, mahkeme koridorlarında, karakol imza defterlerinde, el konulan pasaportlarda, ev hapsi kararlarında ve bitmek bilmeyen soruşturmalarda yazılıyor.
Bu hikayeyi anlatmak için üç gazeteciyle konuştum: bianet’ten Tuğçe Yılmaz, Mezopotamya Ajansı’ndan Mehmet Aslan ve Medyascope’tan Furkan Karabay.... Üçünün de deneyimleri farklı ama anlattıkları baskı düzeni aynı. Türkiye’de gazeteciler artık yalnızca haber yazmıyor. Aynı zamanda ifade veriyor, duruşma tarihlerini takip ediyor, haklarında açılan dosyaları saymaya çalışıyor ve her yeni haberin ardından kapılarının çalınabileceğini hesap ediyor.
Yılmaz: Anlattığımız sizin hikayeniz

Tuğçe Yılmaz, mesleğe başladığı günden beri kolluk şiddeti ve hukuki tehditlerle karşı karşıya kaldığını söylüyor. Onun anlatımına göre 2024’ten bu yana baskı daha sistematik, daha yorucu ve daha kuşatıcı.
Hakkında biri aldığı telif ücretleri, diğeri de Türkiyeli Ermeni gençlerle ilgili bir haberi nedeniyle iki ayrı dava açıldı. Bir yılı aşkın süre boyunca her hafta aynı karakola gidip imza verdi. Şehir dışına çıkamadığı günler oldu. Yurt dışına çıkış yasağı devam ediyor. Pasaportuna el konuldu. Mesleğinin doğal bir parçası olması gereken uluslararası toplantılar, paneller ve seyahatler artık onun için hukuki izinlere bağlı:
“Mesleğe başladığım günden itibaren, çoğu zaman kolluk kuvveti şiddetiyle ve hukuki tehditlerle karşı karşıya kaldım. 2024 yılından beri ise bitmek bilmeyen hukuki bir sürecin içindeyim. Hakkımda, emeğim karşılığında aldığım telif ücretleri nedeniyle bir ‘kendini fesheden örgüte yardım etmek’ iddiasıyla ve bir de Türkiyeli Ermeni gençlerle ilgili bir haberim nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi uyarınca dava açıldı.
‘Örgüte yardım’ davasının ilk duruşmasında karakola imza verme zorunluluğum kalktı. Fakat bir yılı aşkın bir süre her hafta aynı karakola imza vermeye gittim. Bu süreçte çoğu zaman şehir dışına bile çıkamadım. Yurt dışına çıkış yasağım ise hâlâ devam ediyor, pasaportuma el konuldu. Mesleğim gereği davet edildiğim uluslararası panellere uzun süredir katılamıyorum, seyahat özgürlüğüm zaten keyfi biçimde engelleniyor. Ancak zaten baktığımızda Türkiye’de adli kontrol tedbiri olmayan gazeteci neredeyse yok.
Tüm baskılara rağmen kalemini düşürmeyen, işini ilk günkü heyecan ve motivasyonla yapmaya devam eden meslektaşlarımızın çok daha fazla baskıya maruz kaldığı bir gerçek, bu hakikâti eğip bükmeye lüzum yok. Haberlerini heyecanla takip ettiğim bazı arkadaşlarım tutuklu, bazıları ev hapsinde. Bizleri yargılayanların da bildiği üzere, bu ağır. Fakat ne yazık ki artık bize sıradan gelen uygulamaların hiçbir hukuki tarafı yok.
Eğer bugün barışa dair haberler yapıyorsak, devletin en üst kademesindeki isimler ‘bir arada ve huzur içinde yaşamak’tan söz ediyorsa, demokrasi ve çözümden bahsediyorsak gazetecilere yönelik baskıların derhal sona ermesi şart.
Ama bu mücadeleyi tek başımıza sürdürmemiz oldukça güç. Haber kaynaklarımızın, okurlarımızın, siyasi parti temsilcilerinin ve hak savunucularının yanımızda durması gerekiyor ki mesleğimizi özgürce icra edebilelim ve ifade özgürlüğümüzü koruyabilelim.
Haberlerimizi okuyun, paylaşın, duruşmalarımızı takip edin, tutuklu arkadaşlarımızın sesini duyurmalarına destek olun, onları cezaevinde yalnız bırakmayın. Ancak bu dayanışmayla, hayalini kurduğumuz gazeteciliği ve başka bir dünyayı inşa edebiliriz. Çünkü anlattığımız sizin hikâyeniz.”
Yılmaz’ın sözleri, Türkiye’de gazetecilere yönelik baskının yalnızca tutuklamayla sınırlı olmadığını gösteriyor. Bazen ceza, hapis kararı olmadan da veriliyor. Bazen devlet bir gazeteciyi cezaevine koymuyor, onun yerine hareket alanını daraltıyor, zamanını tüketiyor, gelirini ve mesleki dolaşımını zedeliyor. Yılmaz’ın ifadesiyle bugün Türkiye’de “adli kontrol tedbiri olmayan gazeteci neredeyse yok.” Bu cümle, tek başına bir ülkenin basın rejimini tarif edecek kadar ağır.
Aslan: Artık örgüt yok ama davaları var

Mehmet Aslan’ın anlattıkları ise baskının Kürt medyası boyutunu gösteriyor. Aslan, devletin kendisini 2015’te, henüz 20 yaşındayken, adliye, mahkeme ve cezaevi üçgeniyle tanıştırdığını anlatıyor. Mezopotamya Ajansı’nda çalışmaya başlamasıyla birlikte polis tacizinin çevresine de yayıldığını, görüştüğü insanların, hatta bulunduğu mekânların sahiplerinin bile tehdit edildiğini söylüyor:
"Devlet, 2015’ten beri yani henüz 20 yaşında iken beni adliye, mahkeme ve cezaevi üçlüsü etrafında yaşanabilecek tüm ihtimaller ile zor kullanarak tanıştırdı. Roboski Katliamı’nı protesto ettiğim için işkenceyle gözaltına alınıp tutuklandım. İlk duruşmada tahliye oldum. Sonrasında da beraat ettim.
İletişim fakültesinde gazetecilik okurken, son sınıfta bu gün hala çalıştığım Mezopotamya Ajansı’nda gönüllü muhabir olarak çalışmaya başladım. Zaten ajansta çalışmaya başlamak ile polis tacizi, etrafımdaki insanlar, hatta oturduğum mekan sahiplerine dahi sirayet etmeye başladı. Kimileri tehdit edildi ve bir daha benimle görüşmek istemedi.
2021’de bir kez daha gözaltına alınıp tutuklandım. Yaklaşık 5 ay cezaevinde, görmeden, yaşamadan tam anlamıyla yaratığı hissi anlatamayacak koşullarda tutuldum. Bu kez tutuklamaya gerekçe bu kez yaptığım haberlerdi. Haberler Abdullah Öcalan ve siyasi tutsakları konu ediniyordu. ‘PKK’ye üye olduğum’ iddia edildi. Benim bile haberimin olmadığı üyelikten... Tabii, daha sonra tahliye oldum, beraat de ettim. Buna karşılık cüzi bir tazminat da ödedi devlet.
En son ise 2024’te benzer haber içerikleri üzerinden aynı suçlama ile tekrar tutuklandım. Kısa bir süre sonra tekrar tahliye oldum ve bu tutuklama sonrası açılan dava hala sürüyor. Henüz bu dava sonuçlanmadan aynı suç iddiasıyla yeni bir soruşturma açıldı hakkımda ve davaya dönüştü. Bu iki dava birleşti ve hala görülüyor. Aynı suçlamadan iki defa beraat etmeme rağmen iki dava daha...
Bence devlet, PKK’ye üye olmadığımı zaten biliyordur. Bilmiyorlarsa da ben söyleyeyim; haber yapmak, örgütü üye olmak demek değildir. Kaldı ki şu an PKK diye bir örgüt yok, kendini feshetti. Ama davalarım devam ediyor.”
Mehmet Aslan’ın hikayesi, Türkiye’de gazeteciler için beraatın bile güvence olmadığını gösteriyor. Bir dosyadan aklanmak, çoğu zaman yeni bir dosyanın açılmasını engellemiyor. Mahkemenin verdiği beraat kararı, devletin vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Süreç başa sarıyor, suçlama değişmiyor, yalnızca tarih değişiyor.
Aslan’a göre burada asıl mesele, devletin neyin görüleceğine, neyin söyleneceğine ve hangi gerçeğin kamusal alana taşınacağına karar vermek istemesi. Kürt meselesini, siyasi tutsakları, şiddeti, yıkımı ve inkârı haberleştiren gazeteciler, onun anlatımında, tam da bu yüzden hedefe konuyor. Devlet yalnızca bir haberi susturmaya çalışmıyor, o haberin işaret ettiği toplumsal hafızayı da bastırmak istiyor.
Karabay: Yargı hukuka değil siyasi erkin ihtiraslarına bağlı

Furkan Karabay’ın hesabı ise bu baskının rakamlara dökülmüş hali gibi. Daha önce beş kez gözaltına alındı, üç kez tutuklandı, yaklaşık sekiz ay cezaevinde kaldı. Son olarak hakkında ev hapsi ve yurt dışı çıkış yasağı kararı verildi. Açılan tazminat ve ceza davalarının sayısı ise kendi ifadesiyle 50’yi bulmuş durumda.
Karabay bütün bu dosyaların karşısına gazetecilik faaliyetlerinin “suç” diye çıkarıldığını anlatıyor. Onun tarif ettiği manzara net: Yargı, siyasi iktidarın elinde araçsallaşmış bir silaha dönüşmüş durumda ve bu silahtan en çok etkilenenlerden biri gazeteciler:
“Daha önce beş kez gözaltına alındım üç kere de tutuklandım. Toplamda yaklaşık sekiz ay tutuklu kaldım. Son gözaltımdan ev hapsi kararı ve yurt dışı çıkış yasağı verilerek serbest bırakıldı. İki ay ev hapsinde tutuldum.
Tam sayısını bilmemekle birlikte yaklaşık hakkımda açılan tazminat ve ceza davaları 50’yi buldu. Tüm bu süreçlerde de yaptığım haberler karşıma “suç” diyerek çıkarıldı. Yargı artık siyasi erk için araçsallaşan bir silaha dönüştü. Bunun da şiddeti son yıllarda arttı. Bu yargı şiddetinden de en çok etkilenenlerden biri de gazeteciler. Siyasallaşan ve araçsallaşan yargı, insanlar hakkında çok kolay tutuklama kararı verebiliyor. Çünkü karar vericiler, hukuka değil birilerine bağlı insanlara dönüştü. Bunu son olarak Alican Uludağ ve İsmail Arı’da gördük. Gazeteciler, sadece haber yaptığı için üstelik doğruluğu kanıtlanan, ödüllendirilen haberleri gerekçe gösterilerek ‘yanıltıcı bilgiyi yayma’ suçundan tutuklanıyor.
Hakaret veya yorum içermemesine rağmen, haberleri, yayınları gerekçe gösterilerek ‘cumhurbaşkanına hakaret’ ettiği iddiasıyla hapse gönderiliyor. Çünkü yargı mekanizması hukuka, anayasaya değil siyasi erkin ihtiraslarına bağlı olarak işliyor.”
Baskı rejiminin göstergesi
Tuğçe Yılmaz, Mehmet Aslan ve Furkan Karabay’ın tanıklıkları bir araya geldiğinde, ortaya yalnızca bireysel mağduriyetler değil, bütünlüklü bir baskı rejimi çıkıyor.
Türkiye’de gazeteciyi cezalandıran şey çoğu zaman yalnızca mahkûmiyet kararı değil, sürecin kendisi. Gözaltı bir mesaj oluyor. Tutuklama bir gözdağına dönüşüyor. Adli kontrol gündelik hayatı boğuyor. Pasaport yasağı mesleki dolaşımı kesiyor. Ev hapsi haber takibini imkânsızlaştırıyor. Hakkında açılan her yeni dosya, gazetecinin enerjisini habere değil savunmaya harcamasına neden oluyor. Sonunda dava beraatla bitse bile, yıllar çoktan kaybedilmiş oluyor.
(HA)















