LGBTİ+ hareketinin simge isimlerinden biri olan Marsha P. Johnson, bir demecinde “Çünkü istisnasız herkesin sahip olmadığı hakka, hiç kimse sahip değildir,” diyordu.
Johnson, 1945 doğumlu, siyah trans bir kadın, drag queen ve LGBTİ+ hakları aktivisti olarak tarihe geçti. 1960’lar ve 1970’lerde New York’ta LGBTİ+ topluluğunun görünürlüğünü artırmak ve “marjinalleştirilenlerin” haklarını savunmak için mücadele eden Johnson, Stonewall Direnişi esnasında ön saflarda yer aldı ve Sylvia Rivera ile Street Transvestite Action Revolutionaries (STAR) örgütünü kurarak evsiz translara ve seks işçilerine barınma ve sosyal destek sağladı.
Johnson’ın bu sözü, günbegün daraltılan hak alanlarını savunmanın önemini hatırlatıyor ve kimin hakkının, ne ölçüde ve hangi öncelikle savunulabileceği sorularını yeniden tartışmaya açıyor.
Mart ayında Türkiyeli LGBTİ+’lar, özellikle iki farklı alanda ayrımcılığa maruz kaldı ve görünürlükleri silinmeye çalışıldı.
Bunlardan ilki, “Özgürlük ve Demokrasi Newrozu / Newroza Azadî û Yekîtiya Demokratîk” sloganıyla 22 Mart’ta Yenikapı’da düzenlenen İstanbul Newrozu’nda gerçekleşti. Feministlerle birlikte Newroz alanına giren LGBTİ+’lar, farklı gruplar tarafından en az beş kez saldırı girişimine maruz kaldı. Alanın güvenliği büyük ölçüde Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) görevlileri tarafından sağlansa da, kitlenin yoğunluğu ve yer yer heterojen politik bileşimi LGBTİ+’lar açısından alanı görece güvensiz kıldı. Newroz alanına giriş öncesinde feminist ve LGBTİ+’lara, DEM Parti görevlileri ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki eşlik etti, oluşturulan koruma hattı gün boyu devam etti.
Newroz’dan yaklaşık 10 gün sonra, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ise partisinin grup toplantısında Newroz’a katılanlara şükranlarını sunarken LGBTİ+’ları da andı ve 1 Mayıs İşçi Bayramı vesilesiyle LGBTİ+’lara da çağrıda bulundu. Saldırıları girişimlerinin görülmesi, LGBTİ+’ların adlarının açıkça anılması ve bu görünürlüğün Hatimoğulları üzerinden sağlanması son derece önemliydi.

Feministler ve LGBTİ+’lar Newroz’da Yenikapı’daydı
“Nerdesin Aşkım?”
Mart ayındaki ikinci “silme” vakası ise İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 45. İstanbul Film Festivali’nin 23 Mart’ta The Marmara Taksim’deki basın toplantısında gerçekleşti. 9-19 Nisan tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak festivalin Altın Lale Yarışması, Yeni Bakışlar ve Kısa Film Yarışması olmak üzere üç yarışmalı bölümünün yanı sıra, altı tematik seçkisi açıklandı. Ancak kuir filmlere ayrılan “Nerdesin Aşkım?” bölümü, 2025’te yaşanan sansür tartışmalarının ardından bu yıl da programa dahil edilmedi.
Festival, geçen yıl Instagram üzerinden yaptığı açıklamada “Birçok izleyicimiz için özel bir anlam taşıyan ‘Nerdesin Aşkım?’ bölümünün bu yıl festivalde görülememiş olması, bir temsil eksikliği ve geri adım olarak değerlendirildi. Bu duyguyu ve gelen tepkileri içtenlikle önemsiyor, önümüzdeki yıl bu bölümü yeniden programa almayı planlıyoruz,” demişti. Ancak bu söz tutulmadı ve bu yıl tekrarlanan “temsil eksikliği” ve “geri adım”, LGBTİ+ topluluğu ile kültür-sanat emekçileri tarafından sansür olarak değerlendirildi. 24. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, festivalin tutumunu boykot çağrısı ile yanıtladı.
Türkiye’nin tek kuir film festivali olan Pembe Hayat KuirFest’in küratörü Furkan Yurt, seçkinin kaldırılmasını kurumsal bir sansür ve otosansür örneği olarak değerlendirdi. Yurt’a göre, söz konusu tavır yalnızca bir film seçkisinin programdan çıkarılmasıyla sınırlı değil; aynı zamanda sansürün kurumlar tarafından içselleştirilip yeniden üretildiği kültürel bir iklimin parçası.
İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nin konuya ilişkin açıklamasında ise şunlar vurgulandı: “‘Nerdesin Aşkım?’ yine yok. Bu bir tesadüf değil, açık bir sansürdür. İstanbul Film Festivali’nin yıllardır kuir sinemaya alan açan bu bölümü bir kez daha programdan çıkarılmıştır. Geçtiğimiz yıl verilen ‘yeniden programa alınacak’ sözü de yerine getirilmemiştir. Bu durum yalnızca bir film seçkisi meselesi değil; LGBTİ+’ların kültürel üretimden sistematik biçimde dışlanmasının ve siyasi gündemin hayatlarımıza yansımalarının bir tezahürüdür. Kuir sanat susturulamaz, sansüre boyun eğmiyoruz. Festival yönetimini sansür ve otosansür politikalarına son vermeye çağırıyoruz.”

İstanbul Film Festivali’ne sansür eleştirisi: “Nerdesin Aşkım?” yine yok
“Bakur”a uzanan yol
İKSV’nin tercihi, Yurt’un da belirttiği üzere, başta politik riskleri bertaraf etmeye yönelik kurumsal bir strateji olarak okunabilir; ancak bu stratejinin uygulanmasına, ülkedeki en kırılgan ve en yoğun saldırı altındaki topluluklardan biriyle başlanması, meseleyi yalnızca “risk yönetimi” ile açıklamanın yetersiz olduğunu ve aksine seçici bir görünmezleştirme pratiğine işaret ettiğini gösteriyor. Kurum, görünürde teknik ya da organizasyonel gerekçelere yaslansa da, esasen kamusal eleştiriden imtina eden bir geri çekilme refleksi sergiliyor.
Söz konusu pratik, sansürün artık yalnızca dışsal bir müdahale olarak değil, kurumsal aklın içine sızmış, içselleştirilmiş ve böylelikle kendini yeniden üreten bir mekanizma olarak işlediğini gösteriyor. Dolayısıyla burada vuku bulan, açık bir yasaktan ziyade, hangi anlatıların dolaşıma girebileceğini tayin eden daha incelikli bir sınır çizme pratiği. Zira görünürlük rejimini belirleyen şey, çoğu zaman tam da bu tür “yokluk” hâlleridir.
İstanbul Film Festivali’nin pratiğinin tarihsel bir süreklilik arz ettiğini söylemek de mümkün. Nitekim 2014 yılında “Bir Gerilla Belgeseli: Bakur” belgeselinin programdan çıkarılması, Kürt kimliğinin ve siyasal/toplumsal temsiliyetinin kültürel alandaki görünürlüğünün nasıl sınırlandırıldığını açık biçimde ortaya koymuştu. Bugün “Nerdesin Aşkım?” seçkisinin program dışı bırakılmasıyla birlikte, Kürt ve LGBTİ+ temsilleri etrafında şekillenen sansür pratiklerinin kesişimselliği daha görünür hâle geliyor. Her iki örnek de, farklı toplumsal grupların kültürel üretimlerinin, kurumsal konfor ve politik hassasiyetler uğruna nasıl geri plana itildiğini, başka bir deyişle, hangi hayatların ve hikâyelerin kamusal alanda yer bulmaya “daha az layık” görüldüğünü açığa çıkarıyor. Johnson’ın işaret ettiği eşitlik fikri tam da bu noktada önem kazanıyor; çünkü Johnson bizi hak mefhumunu, dağıtılan bir ayrıcalık olmaktan ziyade, eşit erişim üzerinden düşünmeye davet ediyor.

YÖNETMEN ALİ KEMAL ÇINAR İLE SÖYLEŞİ
“Festivalde 'Bakur' sansürlendikten sonra sansür, adım adım her yere bulaştı”
İstanbul Film Festivali üzerinden gözlenen tablo, bu çerçevede yalnızca bir film seçkisine ilişkin teknik bir tercih değil; LGBTİ+’ların, Kürtlerin ve genel olarak “marjinalleştirilmeye çalışılan” tüm öznelerin kültürel üretim ve görünürlük alanlarına dair daha geniş bir mücadelenin parçası olarak okunmalı. Her festival kararı, kaçınılmaz olarak, toplumsal normlarla kurumsal konfor arasında bir tercih anına işaret ediyor. Sansürlenen her yapım, programdan çıkarılan her seçki, yalnızca bir eksiklik değil; aynı zamanda bastırılan, ertelenen ya da görünmez kılınan toplumsal bir hikâyenin izini taşıyor. Kürt ve LGBTİ+ temsillerinin pejoratif anlamda kesişmesi ise Türkiye’de ifade özgürlüğünün yalnızca hukuki değil, aynı zamanda kültürel ve kurumsal düzeyde nasıl aşındırıldığını gösteren kritik momentler.
Ve belki de asıl soru tam burada beliriyor: Bugün “riskli” görülen anlatılar bu şekilde dışarıda bırakılırken, yarın başka hikâyelerin aynı akıbete uğramayacağını kim garanti edebilir? Kadınların, işçilerin ya da iktidarın makbul görmediği herhangi bir direniş biçimini anlatan filmlerin de benzer gerekçelerle program dışı bırakılmayacağını söylemek mümkün mü?
🌈 “‘Nerdesin Aşkım?’ın kaldırılması, İKSV’nin baskıya teslim olduğunu göstermektedir”
— bianet (@bianet_org) March 31, 2026
👉 İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, kuir seçkiye yer vermediği gerekçesiyle 45. İstanbul Film Festivali’ni boykot etmeye çağırdı. https://t.co/n1MqDAdUdO pic.twitter.com/k3NSHlWfBe
(TY)












