Yasaklar, gözaltılar, gözetim: Trans Pride’ın ısrarı neden sürüyor?
Türkiye’de LGBTİ+ hareketi uzun yıllardır yalnızca görünürlük talebi etrafında değil, kamusal alanın kimler için mümkün olduğuna dair daha derin bir mücadele hattı içinde şekilleniyor.
Trans Onur Yürüyüşleri ise bu hattın en yoğun karşılaşma alanlarından biri olarak, her yıl sokakta ve gündelik yaşamda yeni sınırlar, yasaklar ve ısrar biçimleriyle yeniden kuruluyor.
Son yıllarda artan polis müdahaleleri, gözaltı ve tutuklamalar, dijital gözetim uygulamaları ve mekânsal kısıtlamalar, yalnızca bir etkinlik pratiğini değil, bir arada olma biçimlerini de doğrudan etkiliyor. Buna rağmen farklı kentlerde, mahallelerde ve çevrimiçi ağlarda kurulan dayanışma hatları; görünürlüğü, örgütlenmeyi ve politik üretimi sürekli yeniden mümkün kılmaya çalışıyor.
Tüm bu deneyimlerin içinde, “bir araya gelmek” fikri yalnızca bir eylem anına değil, yılın tamamına yayılan politik bir ısrara dönüşüyor. Bu ısrar, hem baskının biçim değiştiren karakterine hem de buna karşı geliştirilen yaratıcı kolektif üretim ve dayanışma pratiklerine işaret ediyor.
12. İstanbul Trans Onur Haftası Komitesi’nden Ahmet Soykarcı ile hem geçmiş yıllarda karşılaştıkları baskıları hem de bu yıl nasıl bir yürüyüş tahayyül ettiklerini ve Türkiyeli transların öncelikli taleplerini konuştuk.
12. İstanbul Trans Onur Haftası’nın teması: Trans Tahayyül
Yapay zekâ destekli takip iddiaları
Geçtiğimiz yılki Trans Pride yürüyüşünde neler yaşandı? Genel olarak son yıllarda Trans Onur Yürüyüşleri sırasında ne tür baskılarla karşılaşıyorsunuz?
Geçen yılki yürüyüşte ciddi engellemelerle karşılaştık. Polis müdahalesi ve tacizi çok yoğundu, üç arkadaşımız daha yürüyüş başlamadan gözaltına alındı. Zaten özellikle 2021’den bu yana yoğun bir baskı politikasıyla karşı karşıyayız. 373 gözaltının yaşandığı dönemden itibaren şehir adeta ablukaya alınıyor. Açıkça ifade etmek gerekirse, bu kadar müdahalenin nedeninin devletin bu görünürlükten ve dayanışmadan çekinmesi olduğunu düşünüyoruz. Geçen yıl da yapay zekâ destekli takip iddiaları ve dijital izleme yöntemleri gündeme geldi. Bir arkadaşımız bu yöntemle “tespit edilip” gözaltına alındı. Maalesef bu sırada telefonu hukuksuzca elinden alındı. Böyle olunca son dakika tüm planlarımızı yeniden şekillendirmemiz gerekti.
Zaten bir süredir karşılaştığımız bu kapatmaya karşı merkezler çevrilse de “İstanbul bizim” diyerek farklı alanlarda bir araya geliyorduk. Yine süreçte mahallelerde, farklı noktalarda örgütlenmeye devam ediyorduk. Trans Pride kapsamında planlanan yürüyüşte de sabah saatlerinden itibaren yoğun bir polis hareketliliği başladı.
Yaşanan bir diğer durum ise bizimle herhangi bir bağlantısı olmayan kişilerin de “şüpheli” görülerek gözaltına alınmasıydı. Saç rengi, görünüş ya da sadece sokakta bulunmak bile kriminalize edildi. O gün birçok kişi kentin farklı yerlerinden sırf “trans” olabileceği gerekçesiyle gözaltına alındı. Önceden belirlenmiş bir yürüyüş rotası olmamasına rağmen, insanların bulunduğu sokaklara müdahaleler yapıldı ve kısa süreli gözaltılar gerçekleşti. Yine de devletin bu müdahalesine rağmen neredeyse 100 kişilik Trans Pride aktivistlerinden oluşan bir grup bu yürüyüşü gerçekleştirebildi. Ama bu durum, yalnızca eylem alanlarının değil gündelik yaşamın da gözetim altında tutulduğunu gösteriyor. Kadıköy’de de resmî bir yürüyüş çağrısı olmamasına rağmen, önceden takip edilen kişilere, arkadaşlarımıza yönelik gözaltılar yaşandı.
Tabii ki Trans Pride olarak tüm bunlara rağmen örgütlenme biçimimizi yatay ve açık bir şekilde devam ettiriyoruz. Her yıl yeni katılımlarla büyüyen komiteler kuruyoruz. Güvenlik kaygıları elbette var; ancak aşırı kapalı yapılar yerine daha açık, katılıma dayalı bir örgütlenme tercih ediyoruz. Sosyal medyada da yeni hesaplar ve ağlar üzerinden insanlarla iletişim kuruyoruz, doğrulanabilir bağlantılar üzerinden güven inşa etmeye çalışıyoruz.
11. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü'ne polis müdahalesi: En az 60 gözaltı
Mücadelede ısrar
Sosyal medyada bazen eleştirildiğinizi de görüyorum “Neden yürüyüşte ısrar ediyorsunuz, zaten her yıl gözaltına alınıyorsunuz” gibi yorumlar yapılıyor. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Kişisel fikrimce bu eleştiriler, görünürlük ve ısrar meselesini kaçıran eleştiriler. Ben mücadelemizi aslında tam da bu ısrar üzerinden tanımlanıyorum. Yaşamak istediğimiz dünyada ısrar etmek, yalnızca yürümek değil; var olma hakkını, görünürlüğü ve yaşamı savunma mücadelesini sürdürmek. Bu yüzden ısrar ediyoruz.
Bu yıl da taleplerimizin merkezinde başka bir dünya hayali, yaşam hakkı ve eşitlik yer alıyor; ancak tabii ki bunlarla sınırlı değil. Yürüyüşe ve genel olarak Trans Onur Haftası’na hazırlık sürecimiz bir trans politikası üretmeyi de kapsıyor. Benzer eleştirileri yıl içerisinde yaptığımız eylemlerde de duyuyoruz; fakat burada trans politikalara dair temel bir talebimiz var. Örneğin hormon erişimi ve sağlık hizmetlerine erişimdeki kısıtlamalar üzerine failleri işaret eden eylemler düzenliyoruz. Bu ve benzeri eylemlerde de, zaten kırılgan durumda olan hormon meselesini daha kötüye götüreceği endişeleri de vardı; ama belki de birbirimize şunu ısrarla hatırlatmamız gerekiyor: Bu koşulları üreten biz değiliz, tüm bu yaşananların faili devlet; bizlerse sadece bu sorunları görünür kılmaya çalışıyoruz.
Arkadaşlarımızın metroda gerçekleştirdiği eylem de bu politikanın bir parçası. Toplumdaki “yalnızlaştırma” politikalarına karşı, birlikte olduğumuzu ve yalnız olmadığımızı birbirimize hissettirmek için mücadele ediyoruz. Ve nefret söylemlerinin arttığı bir ortamda, gündelik yaşamda karşılaşmalar bazen düşündüğümüzden daha karmaşık hâle gelebiliyor. Ancak bir yanda artan nefret politikaları varsa diğer yanda o gün o metrodaki arkadaşımızı alkışlayan amcaların gerçekliği de var.
“‘I’m not here to fit into your world, I’m here to fight for mine’ dövizini taşıdınız mı?”
Kesişen örgütlenmeler
İktidarın LGBTİ+fobik politikalarına karşı muhalefetin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Hangi tutumu?” diyerek başlamak isterim aslında. LGBTİ+ hareketi çoğu zaman görünmez kılınıyor ya da sembolik temsillerle varlığımız “geçiştiriliyor”. Elbette daha açık, daha doğrudan bir destek beklentimiz var. Her sene çeşitli partiler, özellikle CHP, TİP ve DEM Parti gibi muhalefet partileri, taleplerimizi kendi içlerinde gündemleştireceklerini ve buna yönelik çalışma yürüteceklerini söylüyorlar. Dahası, toplantılarımıza katılıp dertlerimize ortakmış gibi davranıyorlar. Meclis’te temsil edilen diğer partilerden de zaman zaman benzer açıklamalar geliyor. Ancak sokakta bunun karşılığı daha çok sembolik desteklerle sınırlı kalıyor. Bu meseleye emek veren birkaç kişiyi bunun dışında tutmak gerekiyor tabii ki.
Sokak ayağına bakıldığında ise daha organik ilişkiler öne çıkıyor. Feminist hareketle kurulan bağlar bu açıdan en güçlü alanlardan biri. Newroz gibi büyük alanlarda da farklı mücadelelerin yan yana gelmesi, ortak bir temas zemini yaratıyor. Sosyalist ve anarşist hareketlerle de zaman zaman kesişen örgütlenmeler var; ancak bu alanlarda LGBTİ+ politikasının her zaman merkezde yer aldığını söylemek zor. Son yıllarda bu hareketlerle daha fazla temas kurulsa da, LGBTİ+ meselesi çoğu zaman ikinci plana atılıyor ancak orada örgütlenen arkadaşlarımızın varlığı bu alanları da dönüştürüyor. Bütün bunlara rağmen, özellikle genç kuşak aktivistler içinde daha güçlü bir sahiplenme ve katılım var.
Meslek örgütleriyle de belirli düzeyde temas var. Barolar ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) gibi kurumlar zaman zaman açıklamalar yapıyor. Özellikle gözaltı süreçlerinde kötü muameleye karşı ve sağlık hizmetlerine erişim konusunda ortak çağrılar gündeme geliyor. Buradaki tutumunuzu nasıl açıklıyorsunuz?
Evet, son yıllarda artan hak ihlâllerine karşı İstanbul Protokolü’nün uygulanmaması ve gözaltında sağlık hakkının ihlâli gibi durumlar için hekimlere ve sağlık çalışanlarına çağrı yapıyoruz. Amacımız özellikle gözaltına alındığımızda acil servislerde bu konuda daha duyarlı ve hazırlıklı bir yaklaşımın sağlanması. Bizim için LGBTİ+ hareketi yalnızca “dışarıdan desteklenen” bir yapı değil; meslek örgütlerinin içinden de dönüşüm yaratan bir mücadele alanı. Barolar ve sağlık meslek örgütleri içinde kurulan komisyonlar da bu dönüşümün parçası. Trans hareketin politik mücadeleyle ilişkisi ise çok katmanlı. Barış, yoksulluk, sağlık, göç ve ekonomik kriz gibi başlıklar doğrudan transların gündelik yaşamına temas ediyor. Bu nedenle mücadele de yalnızca kimlik temelli değil, kesişimsel bir hat üzerinden ilerliyor.
Transların yaşadığı sorunlar, göçmenlerin, yoksulların, sağlık hizmetine erişemeyenlerin ya da barınma sorunu yaşayanların deneyimleriyle doğrudan kesişiyor. Bu nedenle mücadelemiz daha geniş bir eşitlik ve yaşam hakkı talebi. Her zaman fiziksel olarak aynı alanda olunamasa da farklı kentlerde ve örgütlenmeler içinde ortak bir politik hatta buluşulabiliyor.
İstanbul Onur Haftası Komitesi’nden hekimlere çağrı
“Yasakların hiçbir dayanağı yok”
Sizin de belirttiğiniz gibi Trans Pride Komitesi de yalnızca yürüyüş gününe değil, yıl boyunca süren bir örgütlenmeye odaklanıyor. Bu yıl gerçekleştirmek istediğiniz etkinliklerden bahseder misiniz?
Bu yıl açık çağrılar dışında trans buluşmalar da gerçekleştirmek istemiştik; ancak bu konuda pek başarılı olamadık. Yine de yıl içerisinde bir araya gelebileceğimiz başka alternatifler üretmeye odaklanıyoruz. Bunun temel nedeni, az önce de söylediğim gibi, Pride’ın bizim için sadece bir günden ibaret olmaması. Biz onu aynı zamanda bir mücadele alanı ve trans politikalarının üretildiği bir zemin olarak görüyoruz. Yakın zamanda etkinlik takvimimizi de açıklayacağız. Katılmak isteyen arkadaşlar sosyal medya hesaplarımızı takip edebilirler.
Ama bahsi açılmışken, her yıl karşılaştığımız mekânsal yasaklardan bahsetmek iyi olabilir. Özellikle Taksim ve Kadıköy çevresinde getirilen idari yasaklar, etkinliklerimizi doğrudan etkiliyor. Buna rağmen açılan davalarda çoğu zaman ifade ve örgütlenme özgürlüğü lehine kararlar çıkıyor. Ama bu süreçte, yasak kararlarının fiilen uygulanması, kısa süreli de olsa etkinliklerimizi engelliyor. Yasaklar zaman zaman absürt biçimler de alabiliyor. Örneğin kamusal alanda bir araya gelip çay içmemizin engellenmesi gibi. Tüm bu baskılara rağmen hareket, farklı yöntemlerle bir araya gelmeye devam ediyor. Bunlardan bahsediyorum çünkü etkinliklerimize katılmak isteyen; ancak yasaklar nedeniyle bundan vazgeçen arkadaşlarımız olabiliyor. Oysa bu yasakların hiçbir dayanağı yok.
Bir araya gelmek için bulduğunuz yöntemler son derece yaratıcı da oluyor. Buna dair ne söylemek istersiniz?
Süreç bir tür kolektif üretime dönüşmüş durumda. Ben de her yıl kendimize daha fazla şaşırıyorum. Her yıl yeni fikirler, yeni yöntemler ve yeni dayanışma biçimleri ortaya çıkıyor. Yürüyüşleri ve etkinlikleri takip etmek, biraz ipuçlarını birleştirmek gibi. Bu fikirler şöyle bir sürecin sonunda açığa çıkıyor gibi bir şey söylemem çok zor. Bu seneye gelecek olursam güvenlik gerekçesiyle çok fazla detay veremeyeceğim; ama lubunyalar bu ipuçlarını birleştirmeyi her defasında başarıyor.
Barış, yoksulluk, sağlık, göç ve ekonomik kriz
Peki neden translar ayrı bir örgütlenme alanı yaratıyor?
Bu esasen tarihsel bir ihtiyaçtan doğuyor. Türkiye’de transların görünürlüğü doğrudan hedef halinde ve haliyle, ayrı bir politik özneleşmeye ihtiyaç duyuluyor. Erken dönem yürüyüşlerden bugüne, transların hem görünürlük hem de örgütlenme alanında daha bağımsız bir hatta ihtiyacı oldu. Bu görünmezlik, yalnızca temsil eksikliği değil; aynı zamanda yaşamın birçok alanına yayılan yapısal bir eşitsizlik. Barınma, istihdam, sağlık ve kamusal alanda var olma hakkı gibi alanlarda yaşanan ayrımcılık, bu ihtiyacı daha da görünür kılıyor.
Günümüzden de bakacak olursak son yıllarda trans intiharlarında ciddi bir artış var. Doğrudan yaşadığı baskılar ve hatta son dönemde hormona erişim sorunlarını not düşerek yaşamına son veren trans arkadaşlarımız oldu. Özellikle hormon tedavisine erişimle ilgili yaş sınırlarının yükseltilmesi gibi uygulamalar, fiili bir kısıtlama yaratıyor. Hapishanelerde ise durum daha da ağır. Trans mahpusların hormon tedavisine erişimi büyük ölçüde prosedürlere bağlı, bu da sürecin sürdürülebilirliğini zorlaştırıyor.
Söz konusu ihlâllere karşı insan hakları örgütleri, meslek örgütleri ve sivil toplum zaman zaman açıklamalar yapıyor; ancak tüm bu açıklamalara rağmen sistematik bir çözüm mekanizması oluşmuyor. Bu noktada ise trans hareket içinde en güçlü hayatta kalma mekanizmalarından biri olan dayanışma ağları öne çıkıyor. Yine de yalnızca dayanışma değil, aynı zamanda politik bir mücadele gerekiyor ve bizler de bunu örmeye çalışıyoruz. Haliyle, tüm bunlarla beraber ayrı bir örgütlenme alanına ihtiyaç duyuyoruz.
LGBTİ+ dernekleri: Zeynep’i hayattan koparan nefretiniz ve sistematik şiddetinizdir
“Barış bizler için yaşam hakkı ve eşitlik meselesi”
Baskılar nedeniyle çok fazla göç eden arkadaşınız oldu mu?
Elbette, son yıllarda yurt dışına göç eden transların sayısında artış var; ancak bunun tek nedeni doğrudan baskılar değil. Lubunyaların, özellikle de transların ekonomik koşulları ve yoksullaşması da önemli bir etken. Buna rağmen Türkiye’de örgütlenme ve mücadele içinde kalan çok sayıda trans aktivist de bulunuyor. Ceza davaları ve gözaltı süreçleri, zaten hareketin gündelik bir parçası haline gelmiş durumda. Eylemler sonrası açılan davalar çoğu zaman beraat ile sonuçlansa da, tabii ki sürekli bir baskı mekanizması yaratıyor. Buna rağmen Trans Pride ve İstanbul Pride, hem yıl boyunca süren politik üretim hem de görünürlük alanları yaratmaya devam ediyor.
Az evvel barış, yoksulluk, sağlık, göç ve ekonomik kriz gibi başlıkların doğrudan transların gündelik yaşamına temas ettiğini söylediğiniz. Bu bağlamda son olarak, mevcut çözüm sürecine dair kurduğunuz hattı da merak ediyorum. Translar için barış neden önemli?
Translar bu coğrafyada yaşanan savaş ve çatışma ortamından doğrudan etkilenen gruplardan biri, dolayısıyla kendimizi doğrudan bu tartışmaların içinde konumlandırıyoruz. Bizler için barış yalnızca siyasi bir süreç değil, aynı zamanda yaşam hakkı ve eşitlik meselesi. Bu nedenle de trans hareket, barış sürecini kendi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor tam da bu yüzden trans politikamızı kesişimsellik üzerine kuruyoruz.
Kürt hareketiyle kurduğumuz ilişkiyi de bu kesişim üzerinden tanımlanıyoruz. Her iki hareket de benzer baskı biçimleriyle karşı karşıya, devlet bizleri benzer mekanizmalarla dışlıyor. Bu nedenle barış mücadelesi, yalnızca tek bir kimliğin değil, farklı ezilen grupların ortak zemini. (TY)
1993 Nijeryası’na bir yolculuk: Babamın Gölgesi
Aras Yayıncılık kitap panayırı başladı
“Türkiye-Ermenistan normalleşmesi Bakü’nün iradesine bağlı”
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
Bir mektubun izinde: Telekli Sincap ve türler arası bağ
Eylem Sıla Bayram için açıklama: Hedef sosyalistler, kadınlar ve LGBTİ+’lar