DBP EŞ GENEL BAŞKANI KESKİN BAYINDIR İLE SÖYLEŞİ
“Haklı şüphelerinin yanında halkın sürece inandığını görüyoruz”
“Süreç iki yıla yakındır asimetrik bir düzeyde ilerliyor. Sürecin bu şekilde ilerlemesi halkta bir tedirginlik yaratıyor.”
“Hiçbir müzakere süreci tam güven üzerine inşa edilmez. Mesele güvenip güvenememe meselesi değildir. Devletin bize özgürlük vermeyeceğini; ama özgürlüğün demokrasi mücadelesi ile bizler tarafından elde edileceğini biliyoruz.”
“Kürtçe konuşma oranının genç nesillerde giderek düştüğünü görüyoruz. Şu an önümüzde duran en acil ve kutsal görevin anadilimizi korumak ve geliştirmek olduğuna inanıyorum.”
“Kürt halkı yaşadığı tecrübelerden hareketle yaşanan tüm hukuksuzlukların özü itibarıyla demokrasi sorunu olduğunun farkında ve kabul edilemez buluyor. CHP’ye yönelik baskıların karşısında yer aldık, almaya devam ederiz.”
“Bizim en başından beri iki temel stratejimiz var. Biri, Kürt sorununun demokratik temelde çözümünde ısrarcı olmak, diğeri Türkiyeli demokrasi güçleri ve sol-sosyalist güçlerle ittifak kurmak. Zaman zaman taktiksel gerilimler yaşansa da ittifak stratejimiz hiçbir zaman değişmedi, değişmeyecek. Devlet de her zaman Kürt hareketinin bölgeye sıkışmasını bir strateji olarak belirledi. 7 Haziran seçim sonuçlarının devleti tedirgin etmesinin nedeni budur.”
“Son 10 yıllık dönemde özellikle topluma yönelik gerçekleşen baskılara karşı yetersiz bir siyaset geliştirdiğimizin farkındayız.”
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) ile Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü talebiyle 27-28 Haziran tarihlerinde Diyarbakır, İstanbul, Van ve Mersin’de “Özgürlük Mitingleri” düzenlemeye hazırlanıyor.
Öte yandan DBP Eş Genel Başkanları Keskin Bayındır ve Çiğdem Kılıçgün Uçar, “Barışın Sözünü Halkla Kuruyoruz” buluşmaları kapsamında 16 Haziran’dan bu yana Kürt kentlerindeki köylerde, mahallelerde, tarlalarda, üretim alanlarında, kahvelerde ve pazar yerlerinde halkla bir araya geliyor.
Halkla doğrudan temas kurmayı, sorunları yerinde dinlemeyi ve barışın toplumsal zeminini güçlendirmeyi amaçlayan buluşmalarda, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin beklentiler, tarım ve hayvancılıkta yaşanan sorunlar, ekonomik kriz, genç işsizliği ve madde bağımlılığı, ekolojik yaşam alanlarına yönelik tehditler, inanç topluluklarının karşılaştığı sorunlar ile sınır bölgelerinde yaşayanların yaşadığı güçlükler ele alınıyor.
Temmuz ayı ortasına kadar sürmesi planlanan saha çalışmasının sonunda kapsamlı bir rapor hazırlanması da hedefleniyor.
Çalışmalarını ve mevcut süreci konuştuğumuz DBP Eş Genel Başkanı, Batman Milletvekili ve eğitimci Keskin Bayındır, halkın en yakıcı sorununun ekonomik kriz olduğunu söylüyor.
Bayındır’a göre Kürtlerin en önemli sorun ve kaygılarından bir diğeri ise, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde devletin hâlâ somut adımlar atmaması ve bunun yarattığı belirsizlik.
DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır ile yürüttükleri saha çalışmalarını, sürecin geldiği noktayı, gözlemlerini ve halkın beklentilerini konuştuk.

“Bölgede yaşanan güncel sorunların kaynağında ekonomik kriz yatıyor”
“Barışın Sözünü Halkla Kuruyoruz” buluşmalarına başlarken motivasyonunuz neydi? Bu fikrin ortaya çıkmasına hangi ihtiyaçlar neden oldu? Süreç bağlamında sahada nasıl bir boşluk ya da beklenti gördünüz?
Aslında bu tür buluşmaları sıkça yapıyoruz. Hem sürecin toplumsallaşması hem de halkın yaşadığı sorunları konuşmak için halk toplantılarını çok önemsiyoruz. Son olarak Van’da 27 Haziran’da yapacağımız Özgürlük Mitingi öncesi özellikle bölgede yoğun bir çalışma içine girdik ve köy köy, mahalle mahalle her düşünceden herkesle buluşmalar gerçekleştirdik. Süreci canlı tutmak, halkın sürece daha fazla katılımını sağlamak için özellikle bölgede her yerde halkla temas kuruyoruz. Çok olumlu geri dönüşler alıyoruz. Halkın yaşadığı çok ciddi sorunlar var, barış beklentisi içindeler; ancak yaşanan çok büyük ekonomik sorunlar var. Ekonomik olarak iflasın eşiğinde olan Türkiye’de toplumsal çürümenin boyutları da ortada. Bu yoksulluk hâlinin sürdürülmesi mümkün görünmüyor, ki bölgede yaşanan güncel toplumsal sorunların kaynağında temelde bu yatıyor.
Öte yandan Türkiye halkları gerçekten çok kritik bir süreçten geçiyor. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına nasıl devam edeceğimizin belirleneceği bir süreç bu. Şiddetin olmadığı demokratik bir Cumhuriyet’i inşa etme hedefini önümüze koyduk. Barış ve Demokratik Toplum Süreci, müzakerelerin toplum lehine gelişmesi için demokrasi mücadelesini şart koşar. Barış, müzakereleri simgelerken demokratik toplum ise inşa sürecinin önemini gösterir. Çünkü içinde halkın olmadığı herhangi bir barış sürecinin başarıya ulaşması mümkün değildir. Demokratik toplumun gücü, müzakerelerin seyrini belirler.
Barışın sözünü halk kurduğunda, halk barışın arkasında sağlam durduğunda devlet ve iktidar hem adım atmak zorunda kalır hem de süreci bitirmeyi göze alamaz. Biz kendimizi demokratik toplumu inşa etmekle yükümlü siyasetçiler olarak görüyoruz, böyle tarihi bir sorumluk aldık. Bu yüzden, süreci halkımızla tartışıyoruz, değerlendiriyoruz. Yeni sürecin dilini, eylemini konuşuyoruz.
“İktidar da süreci halka anlatsaydı çok daha farklı bir aşamada olabilirdik”
Burada eksik ve sorun olan iktidarın süreci toplumsallaştırmaktan uzak durması. Televizyonlarda maalesef aynı kirli dil ile konuşmaya devam ediyorlar. Zihinsel bir dönüşüm içine girmek istemedikleri görülüyor. İktidar sözcüleri ve medyası da bizim gibi bu süreci halka anlatsalardı şimdi çok daha farklı bir aşamada olabilirdik. Biz sadece Kürt halkına değil; herkese süreci anlatmaya çalışıyoruz; ama imkânlarımız ortada. Şunu unutmamak gerekiyor: Demokrasi ve barış mücadelesi birbirini besleyen ve büyüten mücadelelerdir. Sayın Öcalan’ın PKK’yi feshetmesi demokratik siyasete zemin sağlamak içindi. Aynı şekilde devletin de buna yanıt olarak yasa çıkarması, demokratik siyasete zemin hazırlaması gerekiyor. Barış olduğunda her şey güzel olacak demiyorum. Ancak barışın tam olarak sağlanmasıyla oluşacak şiddetsiz Türkiye’de ülkenin enerjisi boş yere gitmeyecek Kürt sorunu bahane edilerek “güvenlik” bir sorun olmaktan çıkacaktır. Yoksul halk vergilerin nereye gittiğini sorduğunda kurşuna, mermiye yanıtı verilemeyecektir. Toplum hakkını alacak, bunun mücadelesini verecektir. Barışta ısrarcı olmamız bu yüzden.

“Süreç iki yıla yakındır asimetrik bir düzeyde ilerliyor”
Mevcut süreçle ilgili devletin somut adımlar atmamasının sahadaki yansımalarını nasıl gözlemliyorsunuz? Halkın sürece dair umutları ve kaygıları arasında nasıl bir denge görüyorsunuz?
Kürtler, yüzyıl boyunca yaşadıkları acılara, uğradıkları korkunç zulümlere rağmen ikinci yüzyılda Türklerle birlikte ortak bir yaşamı inşa etmek istediklerine karar verdiler. Bunun için burada tekrarlamak istemiyorum, atılması gereken adımları fazlasıyla attılar. Sayın Öcalan ve PKK samimiyetlerinin en büyük göstergesi olarak dünya müzakere tarihinde görülmemiş bir yöntemle önce PKK’yi feshettiler ve sürecin ilerlemesi için kimsenin hayal bile edemeyeceği adımlar attılar. Üstelik bunu Ortadoğu’nun yeniden dizayn edildiği bir süreçte yaptılar. Ancak sıra devletin atması gereken adımlara gelince jeopolitik dengelerin gözetildiğini, birtakım hesaplar içine girildiğini görüyoruz.
Kürt halkı örgütlü ve politik bilinci yüksek bir halktır. Devletin bu tutumu karşısında haklı olarak sürece olan güvensizliğini ifade ediyor. Bunun temelde iki nedeni var: Birincisi, süreç iki yıla yakındır asimetrik bir düzeyde ilerliyor. Sürecin bu şekilde ilerlemesi halkta bir tedirginlik yaratıyor. Sayın Öcalan’ın özgür yaşar ve çalışır konumda olması, hukuki statüsünün belirlenmesi halkın en büyük beklentisi. “Devletin ciddi olduğunu o zaman anlayacağız,” diyorlar. Zaten Sayın Öcalan’ın müzakereleri bu koşullarda daha fazla sürdürmesi mümkün görünmüyor. İkincisi, çerçeve yasanın hâlâ çıkmamış olması. “Bir taraf adım atarken devlet niye hiç adım atmıyor?” ve “Çerçeve yasada Sayın Öcalan’ın statüsü ne olacak?” sorusunu sıkça soruyorlar. Aynı şekilde kayyımlar, cezaevlerindeki siyasetçi arkadaşlarımızın serbest bırakılmaması gibi sorunların halkta şüphe uyandırması normal.
“Devlet bu kolaylığı avantaja çevirmeli ve yasal adımları atmalı”
Ancak şunu ifade etmek isterim. Bu haklı şüphelerinin yanında halkın bu sürece inandığını görüyoruz. Kürtler en başından beri sorunun demokratik çözümünden yanalar. Bu değerli bir şey ve devletin bunu görmesi gerekir. Devlet bu kolaylığı avantaja çevirmeli ve yasal adımları atmalı. Demokratik siyaset alanı ardına kadar açılmalı ve dileyen herkes bu hakkını kullanabilmelidir. Çerçeve yasa gündemde. Çıkacak olan çerçeve yasanın kapsayıcı olması ve demokratik siyasetin önünü açması gerekiyor. Birilerini dışarıda bırakan kategorinin olmadığı, herkesin dahil olabileceği kapsamlı ciddi bir çerçeve yasa süreci oldukça hızlandıracaktır.
Öte yandan şunun görülmesi gerekir: Hiçbir müzakere süreci tam güven üzerine inşa edilmez. Mesele güvenip güvenememe meselesi değildir. Güven karşılıklı atılacak adımlarla inşa edilir ve pekişir. Bu sürece müzakere ve mücadele süreci olarak yaklaşım geliştirmemiz bundandır. Devletin bize özgürlük vermeyeceğini; ama özgürlüğün demokrasi mücadelesi ile bizler tarafından elde edileceğini biliyoruz.
Bölgede yoğunca süren kriz hâli devam ediyor. Devlet bu sefer, bu fırsatı kaçırmamalı. Kürt halkı umutlu fakat kaygılı. Bu iki duygu içinde hangisinin ağır basacağı demokrasi mücadelesinin düzeyine ve devletin atacağı adımlara bağlı olacak.
“CHP’ye yönelik baskıların karşısında yer aldık, almaya devam ederiz”
Halk, ana muhalefet partisine yönelik operasyonlara nasıl tepki gösteriyor? Ya da buluşmalarda bu meseleyi nasıl değerlendirdiklerine tanıklık ediyorsunuz?
Kürt halkı politik bilinci yüksek, neyin ne olduğunu gören ve politik özne olmaya devam eden bir halk. Yıllarca varlık mücadelesi verdi, Türkiye’de demokrasi mücadelesinin öncülüğünü yaptı. Bir ülkenin ana muhalefet partisine polisle girilmesinin kendi başına da geldiği için ne demek olduğunu çok iyi görüyor. CHP’ye yönelik butlan kararı da ülkenin demokrasiden ne kadar uzak olduğunu, sorunun Cumhuriyet’in kökenlerinde olduğunu bir kez daha gösterdi. Türkiye’de iktidarlar gücü ele geçirdikçe türlü araçlarla muhalefeti bastırma eğilimine sahip oluyorlar, kendilerinden olmayanı ya da iktidara hizmet etmeyeni ötekileştiriyorlar. Cumhuriyet tarihi bunun örnekleriyle dolu. Kürt halkı yaşadığı tecrübelerden hareketle yaşanan tüm hukuksuzlukların özü itibarıyla demokrasi sorunu olduğunun farkında ve bunu kabul edilemez buluyor. Herkes için adalet, herkes için demokrasi dedik hep. CHP’ye yönelik baskıların karşısında yer aldık, almaya devam ederiz.
CHP, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin aynı zamanda bir demokratikleşme süreci olduğunu görmelidir. Hep söyledik, CHP bu ülkenin kurucu partisidir. CHP’nin varlığını önemsiyoruz. Siyasi ajandalara sığmayacak kadar büyük, ülkeyi felç eden bir sorunu çözmek CHP’nin önceliği olmalı ki, Demokratik Cumhuriyet’i hep birlikte inşa edebilelim.
DEM Parti’den CHP’ye ziyaret: "Partilerin kaderi mahkeme koridorlarında belirlenmez"
“Yaş ortalaması en genç olan partiyiz”
Siz Meclis’in genç milletvekillerinden birisiniz. Gençlerle kurduğunuz ilişkiyi nasıl tarif ediyorsunuz? Kürt gençlerinin bugün karşı karşıya olduğu en temel sorunlar neler ve mevcut süreç bu sorunların çözümüne nasıl katkı sunabilir?
Partimizde çok sayıda genç vekil arkadaşımız var. Gururla söyleyebilirim ki, yaş ortalaması en genç olan partiyiz. Ben çok genç yaşta eş başkanlık görevine geldim. Toplumsal değişim dinamiklerini anlamak gençliğin içinde bulunduğu durumu iyi analiz etmekten geçiyor. Toplumsal değişimin dinamo gücü her toplumda tarih boyunca gençler ve kadınlar olmuştur. Bizim hareketimizde bu durum çok daha belirgin ve yeni Kürt toplumu bu sayede ortaya çıkabildi. Ancak son 10 yıllık dönemde özellikle topluma yönelik gerçekleşen baskılara karşı yetersiz bir siyaset geliştirdiğimizin farkındayız. Gençlere yönelik çalışmalarda eksik kaldığımız şu an ortaya çıkan tabloya bakıldığında görülmektedir.
Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri gençlerin içinde bulunduğu krizdir. Bu krizin temelinde ekonomi var. İşsizlikten bunalmış, “ev genci” olarak tarif edilen gençlerin sayısı 6 milyonun üzerinde. Bu gençler iş bulamadıkları için hiçbir şey yapmadan evde oturuyorlar. Kısa yoldan zengin olmaya çalışan bu gençler, sanal bahis ve kumar çetelerinin eline düşmüş durumda. Türkiye’de her dört gençten biri işsizken Kürdistan coğrafyasında neredeyse her üç gençten biri işsiz ya da düzenli olarak bir yerde çalışmıyor. Bunlar resmî rakamlar. İş bulamayan gençler gelecekten umudu kalmayınca maalesef birtakım silahlı çetelerin tetikçiliğine soyunuyorlar. Yani ortada kayıp bir gençlik, kayıp bir jenerasyon var.
"Ev gençlerinin dörtte biri Kürtlerden oluşuyor"
Son 10 yıllık savaşta özel savaş politikalarının doğrudan hedefi olan gençler sistemin ezici ve yok edici çarkları arasında sıkışmış durumda. Gençler umutsuz bir gelecek yaşamaktansa mülteci olarak dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşamayı göze alıp gidiyorlar. Genç nüfus oranının yüksek olduğu bir ülkede gençlerin içinde olduğu bu tablo demokratik siyaset yapan bizler için ürkütücüdür. Gençlere yönelik politikalar geliştiriyor, bunu tartışıyoruz. Gençliğin dinamizmi toplumsal değişimi sağlayacak, bunu başarmamız gerekiyor.

“Anadilinizde siyaset yapabilmek, insana ayrı bir güven ve samimiyet alanı sunuyor”
Buluşmalarınızın önemli bir kısmı Kürtçe gerçekleşiyor. Anadilinde konuşmanın, kamusal alanda söz üretmenin ve eğitim görmenin Kürtler açısından anlamını nasıl tarif edersiniz? Anadili hakkının, sloganların ve tartışmaların ötesinde, Kürtlerin yaşamındaki karşılığı nedir?
Evet, benim anadilim Kürtçe ve kendimi bu dille ifade edebilmeyi büyük bir şans olarak görüyorum. Anadilinizde siyaset yapabilmek, insana ayrı bir güven ve samimiyet alanı sunuyor. Eş Genel Başkanımız Çiğdem Kılıçgün Uçar da Kürtçenin Dimilkî, yani Zazakî lehçesini esas alarak, kendi anadilinde siyaset üretiyor. Böylece Kürdistan coğrafyasının bütününde, halkımızın konuştuğu ortak diller üzerinden herkesle en yalın ve en sıcak şekilde anlaşabiliyoruz. Çiğdem Başkanımız da benim gibi şanslı. Şans diyorum, çünkü Kürtçe konuşma oranının genç nesillerde giderek düştüğünü görüyoruz. Kürt halkı yüzyıl boyunca bir imha ve asimilasyon politikalarına maruz kaldı. Bu da anadilini konuşamayan, anlamakta zorlanan bir Kürt kimliği yarattı. Şu an önümüzde duran en acil ve kutsal görevin anadilimizi korumak ve geliştirmek olduğuna inanıyorum.
Dile sahip çıkılmadığında kimlik bir süre sonra aşınmaya uğrar. O dili konuşmak o halkın dünyasına girmek anlamına gelir. Dil, halkla temasta bir anahtar gibidir. Kürtçe konuşmak kimliğe sahip çıkmak anlamına geliyor. Bizde üç anahtar var.
“Her evi bir okul yapmak elimizde”
Anadili konusunda Kürt halkı olarak bizim yapmamız gereken, anadilimize gerçekten sahip çıkmak, bu dili kurumsal güvence altına almak olmalıdır. Kurumlarımızı büyütmek ve dil çalışmalarına özellikle eğilmemiz gerekiyor. Her evi bir okul yapmak da elimizde.
Anadili mücadelesini demokrasi mücadelemizin bir parçası olarak görüyoruz. Anadili konusunda halkta oluşacak hassasiyet devletin adım atmasını zorunlu kılacaktır. Anadili hakkı tüm devlet kurumları için tanınmalıdır. Devletin yüz yıl boyunca Kürtlerden esirgediği temel hak ve özgürlükler içinde anadili hakkı çok önemli bir yerde duruyor.

“Türkiyeli sol-sosyalist çevrelerin de aynı kaygıyla sürece yaklaşması gerekiyor”
Kürtler, barış sürecinde sosyalistlerin nerede olduğunu düşünüyor?
Bizim en başından beri iki temel stratejimiz var. Biri, Kürt sorununun demokratik temelde çözümünde ısrarcı olmak, diğeri Türkiyeli demokrasi güçleri ve sol-sosyalist güçlerle ittifak kurmak. Zaman zaman taktiksel gerilimler yaşansa da ittifak stratejimiz hiçbir zaman değişmedi, değişmeyecek. Devlet de her zaman Kürt hareketinin bölgeye sıkışmasını bir strateji olarak belirledi. 7 Haziran seçim sonuçlarının devleti tedirgin etmesinin nedeni budur.
Biliyorsunuz DEM Parti; biz de dahil olmak üzere sol-sosyalist, demokrat, Alevi, muhafazakâr ve gençlerin bir arada yer aldığı geniş tabanlı bir bileşen partisi. 90’lı yıllardan bu yana demokrasi güçleri ile ittifak arayışlarımız hep devam etti. Bunun yansıması 2007 seçimlerine Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku’yla girip ardından TBMM’de grup kurmak oldu. Biz bir muhalefet partisiyiz. Amacımız kötü olduğunu düşündüğümüz yönetimi değiştirmek ve yönetimi devralmaktadır. Bunu amaçlayan tüm demokrasi güçleri ve partilerle ittifaka hep açık olduk.
Tuncer [Bakırhan] Başkan da ifade etti, bizim sol-sosyalist güçler başta olmak üzere parti olsun olmasın tüm demokrasi güçleriyle mücadele ortaklığımız stratejiktir. İttifak, mücadele ve güç birliğini tartışmaya açmak niyet ne olursa olsun iktidara hizmet eder. Bu tür tartışmalar muhalefeti zayıflatır sadece. Bileşeni olduğumuz DEM Parti bu anlamda zaten bir bileşen partisi olarak tüm çevrelerle ilişkisini büyütecek ve ortak mücadeleyi esas almaya devam edecektir. İlkelerimiz, ittifak siyasetimiz biliniyor. Türkiyeli sol-sosyalist çevrelerin de aynı kaygı ve hassasiyetle sürece yaklaşması gerekiyor.
“Anlam gücümüz devlet erkinin hayal dünyasından çok daha büyük”
Son olarak eklemek istediğiniz bir husus, okurlarımıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Şunu söylemek isterim: Bizim hareket olarak anlam gücümüz devlet erkinin hayal dünyasından çok daha büyüktür. Bu yüzden kendimize güveniyoruz. Yaşamı anlama ve algılama gücümüz demokratik olduğu için, erkek egemen ataerkil devlet aklından çok daha esnek ve yaşamsal kararlar verebiliyoruz.
Bu yeni Kürt aklı, varlık mücadelesi verilirken gösterilen destansı kahramanlıklarla yoğrularak türlü acı ve deneyimlerden süzülerek bugüne geldi. Şimdi de bu akılla demokratik bir ülke inşa etmek istiyoruz ve dediğim gibi, kendimize güveniyoruz.

(TY)
“İktidarların kalıcı olmadığını biliyoruz; ama LGBTİ+’lar her zaman vardı”
Pilates bandının cinsiyeti
“Herkül’ün Marifetleri” ya da Onurr’un bizimle kurduğu bağ
“Sürecin halka indirilmesini istiyoruz”
CUMHURİYET’İN DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMÜ KONFERANSI
Buluştuğumuz yer neresi?