Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar, bianet’in sorularını yanıtladı.
Çandar, Heyet-i Tahrir’uş Şam (HTŞ) ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında 30 Ocak’ta varılan mutabakatın sahadaki karşılığına, ABD’nin Suriye ve bölge politikasındaki yön değişikliğine, Kürtlerin Washington açısından konumuna ve Şam merkezli yeni güç dengelerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Çandar, söyleşide, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) liderlerinin süreçteki rolünden, Türkiye-Suriye hattında çatışma ve çözüm dinamiklerinin birbirinden ayrılıp ayrılamayacağı tartışmasından DEM Parti’ye yöneltilen uluslararası diplomasi eleştirilerine dek pek çok başlığa değindi.

SDG ile Şam anlaştı: Üç tugaydan oluşan askeri tümen kurulacak
“Daha bu pilav çok su kaldırır”
30 Ocak’ta HTŞ ile SDG arasında varılan mutabakat, çatışma sonrasında kamuoyuna “aksaksız işleyen” süreç olarak sunuldu. Ancak uygulama aşamasında sahada ciddi zorlukların konuşlandığını görüyoruz. Bu sorunları aşmak için garantör ülkeler bu kez gerçekten sorumluluk üstlenecek mi? Bu anlaşma sahiden nihaî mi?
Suriye, oluşum ve bir anlamda “yeniden inşa” halinde. Suriye’ye ilişkin hiçbir anlaşma şu aşamada “nihaî” diye nitelenemez. Daha bu pilav çok su kaldırır. Nihaî mi değil mi, buna ancak belirli bir süre geçtikten sonra hükmedebiliriz. Bununla birlikte, 30 Ocak’ta imzalanan anlaşma, Şam rejimi ve SDG –daha doğru bir deyimle YPG– arasında Halep’te olan bitenler ve rejim güçlerinin Fırat’ın doğusuna geçmeleri, yıllardır SDG ile hareket etmiş olan Arapların SDG’yi terk etmeleri sonucunda oluşan yeni güç dengesini yansıttığı anlamda, daha önce varılan ya da varıldığı varsayılan mutabakatlardan daha gerçekçi bir duruma işaret ediyor. Garantör ülke yok ki sorumluluk üstlensin. Varılan anlaşma, çok büyük ölçüde Amerika’nın empoze ettiği bir şey ve Amerika, ağırlığını Şam yönetiminden yana koymuş, Suriye’deki ittifak önceliğini Kürtlerden Ahmet eş-Şara’ya çevirmiş durumda zaten.
Anlaşmaya dek SDG’nin Suriye’deki fiili kontrol alanlarının yaklaşık yüzde 40’ını kaybettiğini, Barrack’ın açıklamalarıyla birlikte ABD’nin desteğini açık biçimde geri çektiğini gördük. Dış politikada “maliyet-fayda” hesabının öne çıktığı bir atmosferde, Kürtler sizce Washington açısından hâlâ stratejik bir ortak mı, yoksa kolayca vazgeçilebilecek güçler mi?
SDG’nin Kürt unsuru Suriye’deki fiili kontrol alanlarının yüzde 40’ını değil, yüzde 80’ini kaybetti. Suriye topraklarının yaklaşık yüzde 27-30’unu kontrol ederken, bu oran şimdi yüzde 5-10. Amerika tarafından tümüyle gözden çıkarılmamış olsalar bile stratejik ortak değiller. Hiçbir zaman da olmadılar. Olduklarına dair iddialar ve argümanlar bir illüzyondan ibaretti. Ayrıca, Amerikan şemsiyesi altında Suriye toprakları üzerinde elde ettikleri kontrol, sürdürebilir nitelikte değildi. Bir pazarlık kozu olabilirdi; bu önemli kart artık ellerinde değil.
Bir de dikkatten kaçmaması gereken husus, demografik olarak ve yerleşim bakımından Suriye Kürtleri, Irak ve Türkiye Kürtlerinden farklı bir konumdalar. Afrin ve Serekaniye’yi de eklemek kaydıyla, şu anda elde tuttukları yerler, gerçekçi. Yeter ki Afrin ve Sereraniye’den göç edenler dönebilsin ve Kobanî, Kamışlı dahil Haseke vilayetinde çoğunlukta bulunduğu yerleri koruyabilsinler.
“Abdi ve Ahmed’in edinecekleri sıfatlar, Türkiye’ye gelmelerinin yolunu açabilir”
ABD’nin bu tercihini siz nasıl okuyorsunuz?
ABD’nin tercihi, Ortadoğu’nun Trump’ın kafasına göre yeniden tasarımının bir yansıması. İran’ın ve Hamas’tan Hizbullah’a devlet-olmayan aktörlerin devre dışı kalacağı, başta İsrail olmak üzere, ABD’nin devletler ile –ki buna başta Suudi Arabistan ve Türkiye ve belli ölçülerde Katar, BAE ve Ürdün dahil– iş tutmaya öncelik verdiği bir tasarım. Bu kapsamda ABD, başkenti Şam olan, güneyi zımnen İsrail’in, kuzeyi ise yine zımnen Türkiye’nin nüfuz alanında mütalaa edileceği bir Suriye devleti ile iş görmeyi, onu var etmeyi ve güçlendirmeyi önceliyor.
Duhok’ta katıldığınız zirveden sonra “Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’i yakın dönemde Türkiye’de görmek şaşırtıcı olmayabilir” demiştiniz. Bu öngörünüzü hâlâ koruyor musunuz, yoksa tablo köklü biçimde mi değişti?
Duhok’ta 2025 Kasım ayının ikinci yarısında Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’i gördükten sonra onları “yakında Türkiye’de görmek şaşırtıcı olmaz” sözüm bazı bilgilere ve işaretlere dayanıyordu. O günden bu yana çok önemli değişiklikler oldu. Özellikle 6 Ocak’ta ABD gözetiminde Suriye rejimi ve İsrail arasında varılan anlaşma ve sonrasında sahada yaşanan gelişmelerden sonra, Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’i yakında Türkiye’de görme ihtimali çok yüksek görünmüyor. Baksanıza, Türkiye’deki iktidar, Kobanî’ye gönderilecek insanî yardım malzemesi için Mürşitpınar sınır kapısını açmak yerine, bunu Kobanî’yi kuşatmış olan Şam rejimi üzerinden yapmak, Şam rejiminin meşruiyetini güçlendirmek amacıyla değerlendiriyor. Kürtlerin Şam rejimine entegrasyonunda Ankara’yı tatmin edecek bir aşama, –eğer olursa– Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in bu çerçevede edinecekleri sıfatlar, resmen Türkiye’ye gelmelerinin yolunu açabilir.

“Öcalan’ın bu ‘Süreç’te doğrudan rolü olup olmadığına dair bir bilgim yok”
SDG-Şam anlaşmasında IKBY liderlerinin de aktif bir rol üstlendiğini gördük. Kürtlerin farklı coğrafyalarda birlik arayışlarıyla birlikte düşünüldüğünde, IKBY liderlerinin süreçteki rolünü Kürt siyasal hareketi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu birlik, Kuzey ve Doğu Suriye’deki özerk siyasal çizgiyi nasıl etkiler?
Gelişmeler, başta Mesut Barzani’nin ve yine Neçirvan Barzani ve Mesrur Barzani’nin ve hatta Bafıl Talabani’nin ulusal Kürt şahsiyetler olarak temayüz etmiş olmalarını beraberinde getirdi. Barzani’nin öne çıkması, Rojava’da ENKS ya da Kürt Ulusal Konseyi içinde bir araya gelmiş olan Kürt kuruluşlarını ve şahsiyetlerini şimdiye kadar olmadığı kadar rol sahibi yapabilir. Özellikle Kamışlı’da var oldukları zaten biliniyordu. Nitekim, bir ENKS heyeti yakın geçmişte Şam’a gitti. ENKS ile PYD ve YPG arasındaki ilişkiler geçmiştekinden farklı bir hüviyet kazanabilir. Bunların Kuzey ve Doğu Suriye’de “özerk siyasi çizgi”yi nasıl etkileyeceğini görmek için zamana ihtiyaç var. Bu konuda kehanette bulunmak yanıltıcı olur.
Bu kritik dönemde Abdullah Öcalan’ın rolü kamuoyuna oldukça sınırlı şekilde yansıdı. İmralı Heyeti üzerinden aktarılan son değerlendirmelerinden biri Golan Tepeleri-Süveyda eksenindeydi. Sizce bu süreçte Öcalan’ın düşünsel ve politik etkisi bilinçli biçimde mi daraltıldı? Örneğin, bu süreçte kendisiyle görüşülemedi mi?
Öcalan’ın bu “Süreç”te doğrudan rolü olup olmadığına, olduysa bunun ne olduğu ve nasıl olduğuna dair benim bir bilgim yok. Bu konuda bugüne dek dışarı yansıyanlar ise bana bu konuda güvenli bir cevap verecek ölçüde yeterli değil.

Abdullah Öcalan’dan Suriye yorumu: Bu, ikinci bir 15 Şubat’tır
“DEM Parti’den nasıl bir diplomatik hamle bekleniyordu da yapmadı ki?”
DEM Parti’ye bu süreçte yöneltilen eleştirilerden biri, uluslararası diplomasi alanında yeterince etkili olamadığı yönündeydi. Partinin uluslararası arenada en tanınan isimlerinden biri olarak bu eleştirileri siz nasıl değerlendiriyorsunuz? ABD’nin yanı sıra Avrupa’nın da Kürtlere yönelik saldırılar karşısında neredeyse sessiz kaldığı bir konjonktürde DEM Parti’nin hangi diplomatik hamleleri eksik kaldı?
DEM Parti’ye bu yönde yapılacak eleştirilerin haklı bir yanı olamaz. DEM Parti’den nasıl bir diplomatik hamle bekleniyordu da yapmadı ki? Kobanî kuşatması ve Haseke’ye yönelik tehditlerin Türkiye’den Van’dan Diyarbakır’a, Mardin’den Batman’a, hatta İstanbul’a her yerde sokağa dökülen insanların en önünde, kimileri milletvekili olan DEM Partililer vardı. Suriye Kürtlerini temsilen Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in Tom Barrack ile, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile ve Irak Kürdistan Yönetimi’nin cumhurbaşkanı ve başbakanı ile bizzat yüz yüze görüştükleri bir ortamda, DEM Parti’nin yerine getirmesi gereken bir uluslararası diplomatik hamleden söz etmek haksızlık olur. Kaldı ki Avrupa Konseyi Parlamentosu toplantısında yer alan DEM Partili milletvekilleri bu konuyu Strasbourg gündemine getirdiler.
Saldırılar sonrasında gündeme gelen tartışmalardan biri de artık Suriye ve Türkiye’deki çatışma ve çözüm süreçlerinin birbirinden ayrı düşünülmesi gerektiği yönündeydi. Sizce bu ayrım, hem politik hem de etik olarak mümkün mü?
Türkiye ve Suriye’deki gelişmelerin, Türkiye’deki ‘Süreç’ bakımından ayrı düşünülmesi gerektiğini ben hep savunageldim. Aradaki bağlantının elbette farkındaydım ama Türkiye’deki süreci, Suriye’deki gelişmelere rehin kılmanın, Süreç açısından çok olumsuz sonuçlar doğuracağı; Türkiye’de Süreç’te sağlanacak sonuçların, Suriye’ye olumlu izdüşümünü bırakacağı görüşüne sahip oldum. Bu görüşümde bir değişiklik yok ama işler benim görüşüme göre yol almadı. Türkiye’deki iktidar çevreleri, sürecin ritmini, hızını, hatta içeriğini Suriye’ye bakarak tayin etmeyi yeğlediler. İstesek de istemesek de Türkiye ve Suriye’deki gelişmeler birbirine bağlandı. Şimdi gelinen noktada, Türkiye’deki sürecin önceki haftalara oranla daha hız kazanacağını öngörebiliriz. Türkiye konusunda her zaman çok gerekli olan “ihtiyatlı iyimserlik”ten vazgeçmeden, bekleyelim görelim diyorum.
“Kürt sorununun çözümünün eşiğine gelmiş sayılmayız”
Siz, Kürt meselesini uzun erimli bir siyasal ve entelektüel mesele olarak izleyen nadir isimlerden birisiniz. Yıllar içinde tanıklık ettiğiniz kırılmalar düşünüldüğünde, bugün gelinen noktayı bu tarihsel seyir içinde nereye yerleştiriyorsunuz? Kürt meselesinde farklı dönemlerde yaşanan “umut” ve “çöküş” anlarıyla kıyasladığınızda, mevcut süreç size ne söylüyor?
İçinde bulunduğumuz “Süreç”, uluslararası çatışma çözümü örnekleri bakımından olsun, Türkiye’deki çözüm arayışlarının tarihçesi ve tecrübesi açısından bakıldığında olsun, buraya uygulanabilecek dersleri pek içermeyen –sui generis– nevî şahsına münhasır, kendine özgü özellikler taşıyan bir Süreç. Dikkat ederseniz, ben, buna hiçbir zaman “çözüm süreci” etiketi takmadım. Değil çünkü. “Süreç” diye muğlak bir kavramla ifade ediyorum. 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın gerçekten tarihî nitelikteki “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı, benim nezdimde, Cumhuriyet tarihinin en uzun, en derin, en boyutlu Kürt isyanına son verilmesini ifade ediyordu. Kürt isyanının taşıyıcı kuruluşu PKK, 5-8 Mayıs 2025 tarihleri arasındaki 12. Kongresi’nde çağrıya uydu ve kendisini feshetti.

İSTANBUL'DA TARİHİ ÇAĞRI
Öcalan: Tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmeli
11 Temmuz’daki çarpıcı biçimde simgesel silah yakma eylemiyle de Türkiye devletine karşı silahlı mücadelesine son verdiğini ilân etti. Bütün bunlar, benim başından beri altını çizdiğim ‘Kürt isyanına son verme’ ile ilgili adımları ortaya koyuyor. TBMM’de Komisyon’un kurulması da buna dahil –ki, Komisyon daha asıl yapması gerekeni yerine getirmiş değil. Bütün bunlar, Kürt sorununun çözümü demek değil; Kürt sorununun çözümüne giden yolların döşenmesi demek. O, eşit vatandaşlıktan anadilinde eğitim hakkına, Kürtlerin statü kazanmasına, Türkiye Cumhuriyeti’ni başka arayışlara yer bırakmayacak şekilde gerçekten kendi devletleri sayacak ve öyle hissetmelerini sağlayacak yasal düzenlemelerin ve pratiklerin gerçekleşmesi demek. Henüz Kürt sorununun çözümünün eşiğine gelmiş sayılmayız. O yönde yol almaya çalışıyoruz.
Osman Cengiz Çandar hakkında

DEM Parti Diyarbakır Milletvekili.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi. 1970-1971 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) İdari İlimler Fakültesinde uluslararası ilişkiler asistanı olarak görev yaptı.
1971-1973 yılları arasında Suriye ve Lübnan’da yaşadı. Filistin kurtuluş hareketine katıldı. 1976 yılında başladığı gazetecilik mesleğini 40 yıl sürdürdü. 1999-2000 yıllarında Washington’da düşünce kuruluşlarında uzman olarak bulundu. İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Modern Orta Doğu Tarihi ile Orta Doğu Politikası dersleri verdi.
1991-1993 yılları arasında 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a danışmanlık yaptı. Yeni Demokrasi Hareketi adlı siyasi partinin kurucu üyeleri arasında yer aldı. İlki 1976’da yayımlanmış, Türkçe ve İngilizce dillerinde çok sayıda kitabın yazarı. 2016 yılında İsveç’te Stockholm Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Enstitüsünde araştırmacı, 2018’den başlayarak İsveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde kıdemli uzman sıfatıyla çalıştı.
TBMM Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu ve Asya Parlamenterler Asamblesi Üyesi ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi yedek üyesi.
Çok iyi düzeyde İngilizce, Arapça ve Fransızca bilen, Kürtçe dersleri alan Çandar, evli ve bir çocuk babası.
Kaynak: TBMM. (TY)














