“Anne seni çok özledim.”
“Iraz, kedilerin seni bekliyor.”
“Ramazan, Maya ‘baba’ dedi.”
“Hak, hukuk, adalet.”
“Cumhurbaşkanı İmamoğlu.”
Bu cümleler, İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasında yargılananlara ailelerinden, yakınlarından, duruşma salonunun önünde bekleyenlerden geliyor.
Bazen bir davayı adıyla anmak yetiyormuş gibi yapılıyor. “İBB davası” deniyor ve sanki tek bir dosyadan, birkaç siyasi figürden, bir başlıktan ibaretmiş gibi konuşuluyor. Oysa bu dosyada yargılanan kişi sayısı 402. Buna aileleri, çocukları, eşleri, anne babaları, kardeşleri, arkadaşları eklendiğinde “İBB davası” diye anılan şeyin yüzlerce insanın hayatına doğrudan temas ettiği görülüyor.
Gündelik hayatlarını, duygularını, bekleyişlerini, gelecek duygularını etkileyen çok geniş bir alandan söz ediyoruz. Bu nedenle “İBB davası” derken yalnızca bir dava dosyasını değil, o dosyanın içine çekilmiş bütün bir çevreyi, hatta onun etrafında örülen toplumsal halkayı görmek gerekiyor.
Bu davada kimler yargılanıyor?
En başta CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu. Onunla birlikte yakın çalışma arkadaşları, korumaları, yıllardır birlikte siyasi mücadele yürüttüğü isimler, asistanı Kadriye Kasapoğlu, İBB Muhtarlar Daire Başkanı Yavuz Saltık, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık da yargılananlar arasında.
Kamuoyunun daha çok tanıdığı isimler arasında Nazan Başelli, Iraz Bayrak, Kadriye Kasapoğlu, F. Pınar Türker, Elif Atayman, Ekrem İmamoğlu, Murat Ongun, Fatih Keleş, Ertan Yıldız, Murat Gülibrahimoğlu, Adem Soytekin, Hüseyin Gün, Buğra Gökce, Tuncay Yılmaz, Murat Abbas, Aykut Erdoğdu, Bulut Aydöner, Sırrı Küçük ve Ümit Polat bulunuyor. Ama tekrar etmek gerekiyor: mesele yalnızca bu isimler değil. Mesele, 402 kişinin aynı dava başlığı altında yargılanıyor olması ve bu sayının gerisinde yüzlerce ailenin, çocuğun, bekleyişin, endişenin, dayanışmanın bulunması.
Dava 9 Mart’ta başladı, ama neredeyse başladığıyla kaldı demek yanlış olmaz. Toplasanız, bütün güne yayılan gerçek bir yargılama yapılamadı. Dün örneğin duruşma yaklaşık 7-8 dakika sürdü. Mahkeme heyeti duruşmayı açtı. Bazı milletvekili avukatların – Turan Taşkın Özer, Mahmut Tanal, Mahmut Erbey – oturduğu kısım nedeniyle tartışma çıktı. Tartışmanın ardından duruşmaya ara verildi. Oysa savunmaların yapılması bekleniyordu.
Gazetecilik ve dava takibi
Benzer bir tablo ilk gün, yani 9 Mart’ta da yaşandı. Usule ilişkin tartışmalar, asıl meseleye geçilmesini engelledi. Dava ilerlemedi, savunmalar alınamadı, dosyanın esasına girilemedi.
Oysa hem aileler hem de yargılananlar bir an önce savunmaların tamamlanmasını, yargılamanın gerçek anlamda ilerlemesini bekliyor. Belirsizlik uzadıkça yıpranma artıyor. İnsanların hayatı, işi, uykusu, çocuklarıyla ilişkisi, yakınlarıyla kurduğu gündelik bağ, kısacası tüm yaşamı bu bekleyişin içinde aşınıyor.
Geçen perşembe de gazetecileri mahkeme salonundaki “kör nokta”ya almak istemişlerdi. Gazeteciler buna itiraz edince, mahkeme başkanı “düzeni sağlayamıyorum” diyerek duruşmayı düne ertelemişti. Bugün ne olacağı ise tam olarak bilinmiyor. Ama gazetecilere yönelik bu muamelenin kendisi ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Neyi kaçırıyorsunuz? Neyi görünmez kılmaya çalışıyorsunuz?
Basın odasında da jandarma kontrolü
Çünkü bu davanın bir başka önemli boyutu, gazetecilerin duruşmayı izleme ve kamuoyunu bilgilendirme koşulları. İlk gün duruşmaya gittiğimizde kurum kartlarımızı gösterdik. Bize, haberi takip edebileceğimiz bir basın odası olduğu söylendi. Ancak mahkeme salonundaki kör nokta ne kadar sorunluysa, basın odası da o kadar sorunluydu. Odada bir ekran vardı duruşmayı o ekrana yansıyan görüntü ve ses üzerinden takip etmeye çalışıyordunuz. Fakat ses net değildi, kimin konuştuğunu her zaman anlamak mümkün değildi.
Üstelik basın odasında internet çekmiyordu. İki farklı GSM operatörüne ait bağlantı olmasına rağmen pratikte bağlantı yoktu. Duruşma takibi gibi zaten yoğun dikkat gerektiren bir işin ortasında, bir yandan sesleri anlamaya çalışıyor, bir yandan haber yazıyor, bir yandan bağlantı kurmaya uğraşıyordunuz. Oda kalabalıktı canlı yayına çıkanlar, gelen gidenler, bilgi almak için konuşmak zorunda kalanlar derken tam anlamıyla bir keşmekeşin içindeydiniz.
Diyanet değil bianet
Bunun üzerine bir de sürekli denetim hali ekleniyordu. Haber yazarken bir jandarma gelip “Sizin kurum neydi?” diye soruyor. “bianet” diyorsunuz, “Diyanet mi?” diye sorarken kendisi bile duraksıyor. Odaya girerken söylemiş olduğunuzu hatırlatıyorsunuz ama yetmiyor; tekrar tekrar soruluyor. Odada üç jandarma var ve siz haber yazarken sürekli başınızda duruyorlar. Hakkını teslim etmek gerekir: doğrudan bir baskı ya da açık bir müdahale yok. Ama telefonunuzu çıkardığınız anda gözler üzerinizde. Oysa basın odasında ekranın fotoğrafını çekmek de yasak. Yani fiili bir baskı olmasa da, sürekli gözetlendiğinizi hissediyorsunuz.
Ekrem İmamoğlu’nun “Gelmeyenler zaten görmüyor, yazmıyor; buradakilere de sansür mü uyguluyorsunuz?” sözü tam da bu yüzden haksız sayılmaz.
Çünkü gazetecinin işini yapabileceği fiziksel koşullar sağlanmıyor. Basın odasında pencere yok, nefes almak zor. İnternet yok. Ekrandan sesi ancak şanslıysanız duyabiliyorsunuz. Kimin konuştuğunu seçemiyorsunuz. O anda kamuoyunu bilgilendirmekle yükümlü gazetecinin içinde bulunduğu koşullar tam olarak bunlar.
Bir başka önemli mesele de gazetecilere yapılan “turkuaz kart” dayatması. “Turkuaz kart” diyorsak gazetecilikte kastedilen şey genelde turkuaz basın kartı. Bu kart için başvuru Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın sistemi üzerinden e-Devlet ile yapılıyor; usul ve esaslar da Basın Kartı Yönetmeliği kapsamında yine İletişim Başkanlığı tarafından yürütülüyor. Ama turkuaz kart gazetecilik açısından “olmazsa olmaz” bir belge değil.
Türkiye’de çalışan pek çok gazetecinin turkuaz kartı yoktur ve bu durum onların gazetecilik yapma hakkını ortadan kaldırmaz. Gazetecilik hakkı, bir yürütme organının verdiği karta indirgenemez. Bir gazetecinin kurumu tarafından görevlendirilmiş olması, meslek örgütü kartı taşıması, fiilen sahada çalışıyor olması, haber üretmesi başlı başına bir gerçekliktir. Bunu görmezden gelip yalnızca turkuaz kartı ölçü almak, gazeteciliği teknik bir filtreye indirgeyen son derece sorunlu bir yaklaşım.
IFJ kartı ve ailelerin hakkı
Turkuaz kartı olanların mahkeme salonunda tutulduğu, olmayanların ise daha kötü koşullara itildiği bir düzen kurulmuş durumda. Görünen o ki bu kararı verenler, turkuaz kartın gazetecilik açısından ne ifade ettiğini, neyi ölçtüğünü, neyi ölçmediğini çok da bilmiyor. Ben 25 yıllık gazeteciyim. İktidarın bir kurumundan alınan bir kartın gazetecilik yapmanın asıl ölçütü olduğuna bir kez bile inanmadım. bianet’e başvurusu geldiğinde yaptık çünkü gazeteci sigortamız var. Ama meslek hayatım boyunca haber takibinde en çok kurum kartımı ve IFJ kartımı kullandım.
Dün ise basına yönelik muamele daha da özeldi. Kurum kartı da kabul edilmedi. Telefonda konuşurken bir anda “Turkuaz kartını göster” denildi. Yok dediğinizde, “Basın odasına gidemezsin” cevabını alıyorsunuz. Kör noktaya zaten gidemezsiniz. O zaman size izleyicilerin yanına geçmeniz söyleniyor. Telefonunuzu da bırakmanız isteniyor. Buradaki çelişki çok açık: “İzleyici” denilenler aslında aileler. Bir ailenin hakkı olan yeri niye işgal edeyim? Ayrıca neden aileler telefon bırakmazken ben bırakayım?
Turkuaz da turkuaz
Çünkü aynı anda diğer gazeteciler de turkuaz kartları olmadığı gerekçesiyle binaya bile alınmamaya başlanmıştı. IFJ kartımı gösterdim. Bu kartın ne olduğunu, ne anlama geldiğini anlattım. Kurumumdan, bu mahkemeyi izlemek üzere görevlendirildiğime dair resmi yazıyı da gösterdim. O da kabul edilmedi. Milletvekilleri, aralarında Mahmut Tanal’ın da bulunduğu isimler meseleye dahil oldu. Tartışma çıktı. Milletvekili IFJ kartını anlattı. “Turkuaz kart” denmişti ve herkes o kelimeye tutunmuştu. Sonuçta, söylediğim gibi, duruşmayı takip etmeye zaten çok da gerek kalmadı; çünkü yaklaşık 7-8 dakika sürdü.
Burada asıl mesele yalnızca gazetecilere dönük ayrımcılık değil. Sadece turkuaz kartı olan az sayıdaki gazetecinin davayı takip edebilmesi, gazetecileri sınırlamakla kalmıyor, doğrudan halkın haber alma hakkını kısıtlıyor. Her gazeteci bir davayı farklı açıdan değerlendirir. Bir gazetecinin önemli gördüğü ayrıntıyı başka bir gazeteci görmeyebilir. Biri usule dikkat eder, biri salondaki siyasi gerilimi öne çıkarır, biri ailelerin duygusunu yazar, biri savunmadaki hukuki ayrıntıyı yakalar, biri de iddianamedeki çelişkiyi görür.
Bu nedenle farklı kurumların gazetecilerinin duruşmayı takip etmesi hem çok sesliliği hem de haberciliğin niteliğini güçlendirir. Bu, mahkeme heyeti açısından da olumsuz değil; tersine olumlu bir durumdur. Çünkü basının düzgün koşullarda çalışması mahkeme heyetinin de hayrınadır. İşleyişi kolaylaştırır. Gerilimi azaltır. Şeffaflığı artırır. Yapılan işlemlerin, alınan kararların, söylenen sözlerin topluma doğru biçimde ulaşmasını sağlar.
Gazeteciler olanı biteni olduğu gibi aktarır. Usulsüzlük varsa onu da, hukuka uygun bir işleyiş varsa onu da yazar. Bu nedenle gazetecilerin varlığı bir yük değil, tersine kamusal denetimin ve meşruiyetin unsurlarından biridir.
Üstelik bu davalar aleni duruşmalardır, yıllardır böyledir. Böyle bir davaya sayılı gazeteci almak, “Ben sadece turkuaz kartı olanları alacağım” demek, öyle sıradan bir ayrımcılık değil, topluma karşı yapılan bir eksiklik. Çünkü gazeteciler orada kendileri için değil, toplum adına bulunur. Toplumun gözü, kulağı olurlar. Mahkeme salonu ile toplum arasındaki köprüyü kurarlar.
Çelişkileri görmek, duymak, kayda geçirmek gerekiyor

Nitekim burada asıl meselenin Ekrem İmamoğlu’nun sesini, sözünü görünmez kılmak olduğu hissi de güçleniyor. Belki de asıl hedef, yalnızca onu değil, duruşma boyunca ortaya çıkan çelişkilerin görülmesini, duyulmasını, yazılmasını engellemek.
Çünkü örneğin Ağaç A.Ş.’den Ümit Polat’ın ifadesinde çok sayıda çelişki vardı. Bir tablo gösteriliyor; iddianamede de yer aldığı söyleniyor. Bu tablonun Ağaç A.Ş.’nin gelir ve giderlerini gösterdiği, 2019’dan sonra bir anda arttığı iddia ediliyor. Fakat miktarlar sorulduğunda “bilmiyorum” diyor, “ben bilmem bunları” diyor. Sonra gelirler sorulunca, gösterilen rakamdan çok daha düşük miktarlar söylüyor. Yani Ağaç A.Ş.’nin hiçbir zaman iddia edilen kadar gelir ve gideri olmadığı ortaya çıkıyor.
Tablo neye göre hazırlanmış, hangi kaynağa dayanıyor, belli değil. Altına bir not düşülmüş: “Şüpheli Ümit Polat’ın ifadeleri ile.” Ama Ümit Polat bu verileri açıklayamıyor.
Bir yerde “Tahliye olmak isteyenler bana iftira attı, hiç alakam yok” dedi. Mahkeme başkanı da “Sen de başvurdun ya Ümit” dedi. Kendisinin 1994’ten bu yana İBB bünyesinde çalışan, yani işleyişi bilen biri olduğu da ayrıca akılda tutulmalı. Buna rağmen tabloya dair sorulara yanıt veremeyince avukatı devreye girdi; “Soruları böyle sormayın, o bu şekilde anlamaz, şöyle şöyle sorun” dedi. Sanık avukatlarının ve CHP’lilerin söylediği gibi, iddianamenin daha en başından çöktüğünü gösteren bir tablo çıktı ortaya. Tam anlamıyla bir “iftiraname” eleştirisinin neden yükseldiği anlaşılıyordu.
Ümit Polat sürekli kendisinden emin olmayan bir halde konuştu. “Biliyorum”, “gördüm”, “eminim” diyemedi. “Öyle dediler”, “çantalarda ne var bilmiyorum”, “duydum” çizgisinde kaldı. Yolsuzluk var diyemedi, para çaldılar diyemedi. Dışarıdan bakıldığında görünen buydu: net bir suç isnadı kuramıyor, ama kurulmuş bir isnadın içinde konuşmaya zorlanıyordu.
Tam da burada basının neden önemli olduğu yeniden ortaya çıkıyor. Çünkü bu çelişkileri görmek, duymak, kayda geçirmek gerekiyor. Bir mahkeme salonunda yalnızca sonuç değil, süreç de haberdir. Yalnızca karar değil, kararın oluşma biçimi de kamunun meselesidir. Gazeteciler de tam bunun için oradadır.
Ergenekon ve KCK davaları
Ergenekon davasını gazeteci olarak takip ettim, Silivri’yi gördüm. Sonrasında KCK davalarını takip ettim. Yargılananlarla aileleri birbirine el sallayamasın diye jandarmanın araya girdiği, insanların ayak ayaküstüne atmasının bile mesele edildiği dönemleri gördüm. Şimdi İBB davası için yapılmış bu salon var. Bir de daha büyük yeni bir salon yapılıyor. İnsanın aklına istemeden o söz geliyor: Kime niyet, kime kısmet. Dün hukuk dışı süreçleri kuranların, bugün hukuka sığınacak yer aradığı bir memlekette yaşıyoruz. O yüzden bugün söylenmesi gereken çok basit: Yapmayın, hukuka uyun.
Dava sonunda Dilek İmamoğlu çok net bir şey söyledi: “Duygusal değil, hukuk yaklaşımı bekliyoruz.” Bu yalnızca İmamoğlu’nun ve ailelerin talebi değil. Hukuk hepimize lazım. Mahkemelerde sıkça duyduğumuz bir sözü yeniden hatırlamak gerekiyor: Bizim aradığımız adalet size de lazım olacak. O nedenle bu davayı herkesin yakından takip etmesi gerekiyor.
Özellikle muhalefet partilerinin temsilcilerinin bu duruşmaları yerinde izlemesi önemli. Gazetecilik meslek örgütlerinin ötesinde, barolar, tabip odaları, mühendis odaları, demokratik kitle örgütleri, hak savunucuları, hukuk komisyonları, toplumun bütün örgütlü kesimleri bu duruşmalara tanıklık etmeli.
Çünkü bu dava artık yalnızca bir ceza davası değil; memlekette hukukun nasıl işlediğine, şeffaflığın nasıl sınandığına, kamunun haber alma hakkının nasıl daraltıldığına dair bir göstergeye dönüşmüş durumda.
(EMK)













