Araba devrilirken gülmek: Deniz Göktaş mizahı ve karnaval alanı
Modern dünyada politika, kendi ciddiyet zırhına bürünmüş, steril ve yukarıdan aşağıya dikte edilen bir anlatı alanı olarak kurgulanır. İktidar, doğası gereği asimetriktir; yöneten ile yönetilen arasındaki mesafe, kurumsal ritüellerle sürekli yeniden üretilir. İşte tam bu noktada komedi, sahneye yıkıcı ve özgürleştirici bir unsur olarak girer. Geçtiğimiz haftalarda Türkiye stand-up sahnesinde Deniz Göktaş’ın ortaya koyduğu performans, mizahın sadece bir eğlence sektörü aparatı değil, tam anlamıyla “politik bir eşitlenme” pratiği olarak okunabileceğini gösterdi. Göktaş’ın gösterisi ve sonrasında gelişen tartışmalar, toplumsal muhalefetin ve sivil cesaretin estetik bir biçimde nasıl yeniden inşa edilebileceğine dair güçlü ipuçları barındırıyor.
Mekaniklik, öküzün isyanı ve karnaval alanı
Bu politik tavrın teorik zeminini anlamak için Henri Bergson, Mikhail Bakhtin ve mizahı egemen tarihi altüst eden bir güç olarak gören Barry Sanders’ın rehberliğine başvurmak gerekir. Bergson, klasik yapıtı Gülme’de komiğin temeline “canlılığın karşısında mekaniklik” fikrini yerleştirir. Ona göre toplum; katılaşmış, esnekliğini kaybetmiş, otomatikleşmiş davranışları kahkahayla cezalandırarak hayata ve esnekliğe geri çağırır. Kendi söylemlerinin mutlaklığına inanan, jestleri ve retorikleri kemikleşmiş siyasi figürler, Bergsoncu anlamda komiğin en saf nesneleridir.
Barry Sanders ise Kahkahanın Zaferi adlı yapıtında bu fikri yapısökümcü bir üst aşamaya taşır ve mizahın doğasındaki o evcilleştirilemez gücü “öküzün arabayı devirmesi” metaforuyla açıklar. Sanders’ın teorisinde araba, muktedirlerin toplumu belli bir hiyerarşik disiplin içinde yürütmek için inşa ettiği o tıkır tıkır işleyen, rasyonel ve buyurgan devlet mekanizmasını temsil eder. Öküz ise o yükü sırtlanmaya zorlanan sokağın, halkın ve bastırılmış olanın ta kendisidir. Düzen, arabanın hep belirlenen bürokratik rotada gitmesini beklerken mizah, tam da o ağırbaşlı gidişatın ortasında öküzün aniden huysuzlanması, uysallığı reddetmesi ve arabayı içindekilerle birlikte çamura devirmesidir. Sanders’a göre kahkaha, resmî anlatıyı unufak eden gayriresmî bir yıkıcı tarih yazımıdır.
Mizahın bu yıkıcı tarih yazımı, Rus düşünür Mikhail Bakhtin’in “karnavalesk” kuramıyla kurumsal bir meşruiyet kazanır. Bakhtin, Orta Çağ feodalitesinin o katı, dogmatik ve korku dolu atmosferinde halkın nefes alabildiği yegâne alanın karnavallar olduğunu söyler. Karnaval pazarında resmî hiyerarşiler, unvanlar ve sınıfsal mesafeler tamamen askıya alınır. Kralın soytarı, soytarının kral tacı giydiği bu ters yüz oluş, her türlü dikey gücü yatay bir düzleme çeker. Bakhtin’e göre karnavalın özü, grotesk bir kurtuluş ve mukaddes olanın dünyevileştirilmesidir. Kahkaha, sarayın ve kilisenin o insanı ezen ciddiyet pelerinini yırtar; geçici de olsa mutlak bir eşitlik meydanı açar.
Sahnedeki eşitlik meydanı
Deniz Göktaş sahneye çıktığında tam da bu kurumsal mekanikliğe, resmî anlatının fiyakalı ciddiyetine ve günümüzün modern feodalizmine odaklanır. Onun mizahı, yukarının kibirli hâlini aşağıya indirgemekle kalmaz; o hâlin kurgusallığını ifşa ederek tam anlamıyla siyasetin o ağır arabasını sahneden aşağıya yuvarlar. Seyirciyi modern bir karnaval meydanında toplayan Göktaş, politikacıya gülmeyi bir lüks olmaktan çıkarıp kolektif bir hakka dönüştürür. Politikacıya gülmek, onun üzerindeki kutsallık ve dokunulmazlık zırhını sorgulanabilir hâle getirmektir.
Solun tarihsel olarak savunduğu radikal eşitlik ilkesi, tam da bu Bakhtinci karnaval anında vuku bulur. İktidar sahibi ne kadar güçlü veya yetkileri ne kadar geniş olursa olsun, sahnedeki bir şakanın öznesi hâline geldiği an sıradan bir ölümlüye dönüşür. Araba devrildiği, karnaval tacı ters giydirildiği an hiyerarşi askıya alınır; üsttekiler zemine çakılır. Kahkaha, yöneten ve yönetilen arasındaki statü farkını sıfırlar; o an için sadece iki insan vardır ve zayıflığı ifşa olan taraf yukarıdakidir.
Komedinin bu altüst edici işlevi, apolitizmin konforuna sığınan ya da yılgınlığa düşen kitleler için bir uyarı fişeğidir. Çünkü mizahın en mucizevi taraflarından biri, onun evrensel ve partilerüstü doğasıdır. Komik olanın karşısında partizan aidiyetler ve ideolojik bloklar esner. İyi kurgulanmış, hakikate parmak basan bir ironiye, parti ayrımı yapmaksızın tüm seçmenler güler. Bir siyasi figürün çelişkisi sahneden dile getirildiğinde, o figüre oy veren seçmen bile —belki gizli bir mahcubiyetle— o kahkahaya ortak olur.
İşte bu ortaklaşma anı, sol siyasetin her zaman arzuladığı o yatay kesişimselliği sağlar. Kahkaha, ideolojik gettoların duvarlarında delikler açar ve insanları en çıplak insani paydada, yani gerçeği görmenin yarattığı o estetik hazda birleştirir. Resmî tarihin ve ideolojilerin ayırdığı, kutuplaştırdığı kitleleri, kahkahanın o eşitleyici pratiği yan yana getirir. Araba devrilirken savrulan seçkinlerin çaresizliğine, o esnada arabayı çekmekten vazgeçen tüm seçmenler hep birlikte, aynı karnaval neşesiyle güler. Resmî ciddiyet, karnavalın bitmesinden ve pazar yerindeki o tehlikeli eşitliğin sokağa taşmasından korkar; çünkü bilir ki bir kez gülen kitlenin eskisi gibi kalması güç hâle gelir.
Cesaretin sirayeti ve solun dili
Deniz Göktaş’ın gösterisi sonrasında yaşananlar, toplumsal hafızada ve dijital kamusal alanda bir kırılma yarattı. İktidar aygıtlarının veya statükonun bu tür sanatsal çıkışlara verdiği baskılama ve kriminalize etme refleksleri, aslında mizahın gücünün dolaylı bir itirafıdır. Düzen, öküzün her zaman uysal kalmasını ve arabayı sessizce çekmesini ister; huysuzlanma belirtilerini ise hemen cezalandırmaya çalışır.
Buradaki en kritik nokta, Göktaş’ın tüm bu süreci, başına gelebilecekleri ve sistemin vereceği refleksleri net bir şekilde öngörerek yönetmesidir. Karşımızda sadece sezgileriyle hareket eden bir komedyen değil; attığı her adımı, kurduğu her cümleyi ve bu cümlelerin yaratacağı politik sarsıntıyı baştan hesaplamış, son derece bilinçli sosyalist bir perspektif durmaktadır. Dolayısıyla onun performansı, anlık bir popüler kültür çıkışı değil; muktedirin kodlarını iyi okumuş ve olası bedelleri göze almış entelektüel bir politik eylemdir.
Göktaş, her türlü sansür ve otosansür iklimine rağmen, sözünü esirgemeyerek ve bunu yüksek bir entelektüel ama bir o kadar da samimi bir dille yaparak “cesareti sirayet ettirme” misyonunu üstlendi. Sivil itaatsizlik sadece sokakta barikat kurmakla olmaz; bazen mikrofon başında, herkesin düşündüğü ama yüksek sesle söylemeye çekindiği bir çelişkiyi, dünyanın en doğal şeyiymiş gibi telaffuz etmekle de olur. Bu dik duruş, izleyicide bir arınma yaratmanın ötesine geçer. “O söyleyebiliyorsa biz de düşünebiliriz; o gülebiliyorsa biz de korkmayabiliriz” duygusunu yayar. Korku, insanı yalnızlaştırıp evcilleştiren bir zindan yaratırken paylaşılan cesaret toplumsallaştırır. Göktaş’ın tutumu, kamusal alandaki o sinsi korku duvarına indirilmiş neşeli ve bilinçli bir balyoz darbesidir.
Eşitliğe ve adalete inanan bir perspektif, sanatı hiçbir zaman sadece bir ajitasyon aracı olarak görmez. Aksine mizah, toplumsal reflekslerin, dayanışma ağlarının ve eleştirel aklın diri tutulduğu organik bir alandır. Göktaş’ın performansı, sıklıkla düştüğümüz o “aşırı ciddi, didaktik ve buyurgan” dil tuzağına da muazzam bir alternatif sunar. Halka ders veren değil; halkla birlikte muktedirlerin acizliğine ve o devrilen arabanın çaresizliğine gülen bir söylem, gerçek anlamda demokratik ve samimidir. Bu samimiyet, izleyici ile sanatçı arasında hiyerarşik olmayan, tamamen yatay bir yoldaşlık ilişkisi kurar.
Sonucu etkileyen tam da bu bilinçli tercih. Deniz Göktaş’ın gösterisi ve sonrasında yaşanan toplumsal dalgalanma, bize mizahın estetik bir lüks değil, hayati bir politik ihtiyaç olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bergson’un katılıkları esneten toplumsal önerisi, Sanders’ın “arabayı deviren öküz”ü ve Bakhtin’in hiyerarşileri unufak eden “karnaval”ı birleştiğinde, en karanlık dönemlerde bile tünelin ucundaki ışığı görebilmemizi sağlar. Bir kez o arabanın devrilebildiğini gören, kralın aslında çıplak ve gülünç olduğunu anlayan ve buna ortaklaşa gülen bir kitle, bir daha asla eskisi gibi uysallaştırılamaz. Deniz Göktaş’ın gösterisi, bu ülkenin kurak kamusal alanına bırakılmış neşeli, bilinçli ve eşitlikçi bir tohumdur ve o tohumun kamusal alana bıraktığı özgürleşme arzusu, her türlü baskı rejiminden çok daha kalıcı ve bulaşıcıdır.
Ezcümle: Deniz Göktaş yalnız değildir.
(NK/NÖ)
Korkunun gölgesinde yaşamak: blueScat
Yorgun olabilirsin, çıkışsız hissedebilirsin ama vazgeçemezsin
Somut siyaset: Türkiye’de görüntü, ahlak ve algı rejimi
The Drama ve modern ahlakın riyakârlığı
Sırtınızdaki dünya: Joko, Topor ve bir dayanışma sahnesi