Somut siyaset: Türkiye’de görüntü, ahlak ve algı rejimi
Mutlak butlan sürecinin toz dumanı arasında birkaç gün önce karşıma çıkan haber, ilk bakışta sıradan bir siyasi görüntüydü: Bir parti genel merkezinin önüne konmuş iki araç ve üzerlerine yazılmış “satılık / haram” ifadeleri.
Türkiye’deki siyasal gündeme ve ahlak düzeyine alışkın biri için bu sahneler artık şaşırtıcı değil. Ama yine de bazı görüntüler, yalnızca politik değil, bilişsel bir soruyu da gündeme getiriyor: Biz siyasal olanı nasıl anlıyoruz ve bize nasıl gösteriliyor?
Türkiye seçmeni bilişsel olarak nerede? X'te gördüğüm “Bu ne ya, ilkokul düzeyi!” minvalindeki eleştiriler, beni bu yazıyı yazmaya motive eden asıl şey oldu. Kendime, "Bunu neden yapıyorlar?" diye yeniden sordum.
Bu olaylara bilişsel gelişim ve ahlaki muhakeme çerçevesinden bakmanın faydalı olacağını düşündüm. Referans aldığım düşünsel arka plan, Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı ile Lawrence Kohlberg’in ahlaki gelişim modeli. Ancak bu modelleri topluma uygulamam bir teşhis değil; sadece bir okuma biçimi ve anlama çabasıdır.
Asıl mesele şudur: Toplum gerçekten daha “somut mu düşünüyor”, yoksa siyasal alan giderek toplumu daha “somut düşünmeye zorlayan” bir yapıya mı dönüştü?
Somutluk Rejimi
Piaget’ye göre “somut işlemler dönemi” (7-11 yaş), bireyin düşünmeyi büyük ölçüde gözle görülen nesneler üzerinden kurduğu bir evredir. Çocuk mantık yürütür ancak soyut sistemleri (hukuk, ekonomi, kurum) zihninde tam olarak bağımsızlaştıramaz; düşünce “şeyler” üzerinden ilerler.
Türkiye’de siyasal tartışmalar uzun süredir bu somutluk rejimi içinde akıyor. Siyaset; araçlar, binalar, kalabalıklar ve lider görüntüleri üzerinden konuşuluyor. Soyut olan —kurumlar, anayasal düzen, güçler ayrılığı— geri plana itiliyor (Özellikle “Türk Tipi Başkanlık Modeli” ile bu durum daha da görünür hale geldi).
CHP önünde sergilenen araçlar meselesi bu bağlamda açık bir örnektir. Burada tartışma kurumsal yapı veya süreç üzerinden değil, doğrudan nesne üzerinden yürütülüyor. Araba artık bir araç değil, bir anlam taşıyıcısıdır. “Haram” ve “yolsuzluk” gibi ifadelerle birlikte nesne, doğrudan ahlaki bir hükme dönüşür.
Bu dönüşüm önemlidir çünkü nesne, yapının yerini alır. “Bu araç neden burada?” sorusu, “Bu kurum nasıl işliyor?” sorusunun cevabını kısa yoldan verir. Bu sadece bir iletişim tercihi değil, siyasal algının nasıl kurulduğuna dair yapısal bir göstergedir.
Ahlaki çerçeve: Kohlberg ve aidiyet siyaseti
Kohlberg’in ahlaki gelişim modelinde ise “geleneksel ahlak” düzeyi, bireyin doğru ve yanlışı aidiyet ilişkileri üzerinden değerlendirdiği aşamadır. Burada ahlak, evrensel ilkelerden çok “grubun normları” ve “otoritenin sözü” üzerinden şekillenir.
Türkiye’de siyasal davranışın önemli bir kısmı bu düzeyle paralellik taşır. İnsanlar bir aktörü değerlendirirken önce şu soruyu sorar: “Bizden mi?” Bu soru cevaplanmadan diğer tüm bilgiler ikinci plana düşer. Bu nedenle aynı olay, farklı gruplar için tamamen farklı anlamlar taşır. Bir taraf için “yolsuzluk göstergesi” olan durum, diğeri için “siyasi manipülasyon” olarak okunur. Referans noktası ilke değil aidiyet olunca, seçmen "bakar kör" haline gelir ve bu kararlar sonrasında pişmanlığa da dönüşebilir.
Burada kritik bir hata da yapmamak gerekir: Bu durum basit bir “toplumun bilinçsizliği” ile açıklanamaz. Bu, insan zihninin doğal işleyiş biçimidir. Ancak bu doğal eğilim, siyasal özneler tarafından sürekli beslenir ve istismar edilir. Evrensel ahlaki ilkelere geçilmesinin önündeki engeller (eğitim sistemi, kutuplaşma, kültür kodları) ise tabloyu daha da ağırlaştırır.
Medya rejimi ve somutlaştırma siyaseti
Son yirmi yılda kurulan siyasal iletişim düzeni, soyut tartışmaları sistematik olarak somut görüntülere indirgemiştir. Ekonomik model yerine “maaş artışı”, kurumsal reform yerine “büyük proje”, hukuk devleti yerine “lider müdahalesi” öne çıkarılmıştır.
Bu süreç yalnızca bir iletişim stratejisi değil, bilişsel bir yönlendirme biçimidir. İnsan zihni somut olanı daha hızlı işler; görüntü, anlatının önüne geçer. Siyaset giderek bir “görsel kanıt üretimi” alanına dönüşür. CHP önündeki araçlar meselesi de bu mantığa oturur. Amaç, güçlü bir bilişsel kısa yol üretmektir.
Bu tür semboller özellikle kararsız seçmen üzerinde hızlı etki bırakır. Uzun analizler gerektirmez, doğrudan ahlaki bir yargı üretir. Hatta kafası karışık olan iktidar seçmeni için iç rahatlatıcı bir kestirme sunar: “Öyle ya, birbirlerini yediklerine göre bu doğru olmalı.”
Yalan, çerçeveleme ve siyasal gerçeklik
Türkiye’de siyasal iletişim yalnızca “çerçeveleme” değil, doğrudan yanlış bilgi ve zaman zaman çarpıtma üzerinden de işlemektedir.
Olayların bağlamı eksiltilir, anlamı değiştirilir ya da tamamen farklı bir hikâyeye dönüştürülür. Dolayısıyla mesele yalnızca algı yönetimi değil, post-truth (hakikat sonrası) bir gerçeklik üretimidir. Bu, seçmenin bilişsel kapasitesinden bağımsızdır; çünkü kişi çoğu zaman nesnel gerçekliğe değil, kendisine sunulan bilgi çerçevesine göre karar verir.
Pierre Bourdieu bu yapıyı “habitus” kavramıyla açıklar: Bireyler tamamen bağımsızca düşünmezler; hangi tür düşüncenin mümkün olduğunu sosyal alan belirler. Habitus, dünyayı “doğal” ve “kendiliğinden doğru” algılamayı sağlayan görünmez bir çerçevedir. Bu çerçevede bazı sorular hiç sorulmaz, bazı cevaplar da sorgulanmadan kabul edilir. Dolayısıyla sorun bireysel algıda değil, toplumsal üretim biçimindedir.
Muhalefetin yapısal açmazı
Bu çerçevede CHP ve özellikle Özgür Özel liderliğinin karşı karşıya olduğu zorluk daha net görünür. Muhalefet, doğası gereği daha soyut bir dil kullanmak zorundadır: Hukuk devleti, kurumsal çürüme, ekonomik model, demokratik gerileme… Ancak bu dil, somutlaştırılmadığı sürece geniş kitlelerde hızlı karşılık üretmez.
Siyasal rekabet iki farklı dil arasında sıkışır:
- Biri: Hızlı, görsel ve duygusal,
- Diğeri: Yavaş, yapısal ve analitiktir.
Bu asimetri, muhalefeti sürekli “açıklama yapmaya” zorlarken iktidarı ise konforlu bir “gösterme” pozisyonunda tutar.
Kılıçdaroğlu ve siyasal dilin sınırları
Kemal Kılıçdaroğlu’nun "mutlak butlan" kararı sonrasında yeniden partinin ana aktörlerinden biri olarak konumlanma sürecine bakıldığında, muhalefet içi siyasal iletişim açısından ayrı bir gerilim hattı ortaya çıkmaktadır. Bu dönüş, yalnızca örgütsel bir hamle değil, aynı zamanda siyasal dil ve temsil biçimi açısından da önemli bir kırılmadır. Bu, son derece hesaplı bir planlama gibi okunabilir.
Bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun benimsediği söylem; büyük ölçüde “devlet aklı”, “düzenin korunması” ve kurumsal süreklilik vurgusunun örtük mesajlarını içerir. Eski yol arkadaşlarına ahlaki eleştiriler getirmesi, Kohlberg’in modelinde “geleneksel ahlak” düzeyine (yasa ve düzen eğilimi) yakın bir çizgide okunabilir; yani evrensel-eleştirel bir ilkeden ziyade, mevcut yapının korunmasını ve devletin sürekliliğini önceleyen bir çerçeve. Kılıçdaroğlu bir “devlet adamı”dır.
Bu durum, muhalefetten beklenen radikal eleştirel pozisyon ile daha korumacı ve düzen merkezli refleks arasındaki çatışmadır ve bilinçli olarak üretilmiştir. Sonuçta ortaya çıkan iletişim biçimi, muhalefetin yapısal eleştirisini bozarak, mevcut siyasal düzenin dilini benimsemekte ve bu yolla bir etki yaratmak istemektedir; yani iktidarın kurduğu iletişim rejimiyle örtüşen bir siyasal zemin üretmektedir. Kemal Bey’in partiye döndürülmesinin altındaki ana mesele de zannımca budur. İktidarla aynı dili üreten ve aynı ahlaki düzleme gelen bir CHP asla iktidar olmamalıdır ve zaten olamaz.
Siyaset bir düşünme biçimi midir?
Tüm bu çerçevede temel soru şudur: Türkiye’de siyaset bir “düşünme alanı” mıdır, yoksa bir “görme ve tepki verme alanı” haline mi gelmiştir?
Ezcümle, CHP önündeki araçlar tartışması, bu sorunun turnusol kâğıdı niteliğinde bir örneğidir. Bize nesnelerin yalnızca nesne olmadığını, doğrudan birer siyasal yargı üretim aracı olduğunu gösterir. Nitekim Kemal Bey'in basın sözcüsü tarafından yapılan "Bu araçlar semboliktir" açıklaması hem siyasal ahlakın pragmatizmini hem de seçmenin somut olan üzerinden nasıl manipüle edilmek istendiğinin en sarih örneğidir.
Siyaset giderek daha az düşünce, daha az ahlak, daha çok yanıltıcı bilgi ve daha çok görüntü üretmektedir. Ve bu döngü kırılmadıkça; değişen yalnızca araçlar, isimler ve sloganlar olacak, yapı ise baki kalacaktır.
Dolayısıyla en kritik mesele bu toplumun neyi düşündüğü değil, neyi nasıl düşünmeye zorlandığıdır. Bu sorunun cevabı, ülkenin geleceğini belirleyecek en önemli meselelerden biridir.
(NK/EMK)
The Drama ve modern ahlakın riyakârlığı
Sırtınızdaki dünya: Joko, Topor ve bir dayanışma sahnesi
UYANAMADIĞIMIZ BİR RÜYA
Emin Alper sinemasında tekinsizlik, kolektif hezeyan ve temel izlekler
Gölgelerin sakladığı hakikat: Şebbaz
Ez Eyşe Şan: Unutulan bir sesi hatırlamak