Yorgun olabilirsin, çıkışsız hissedebilirsin ama vazgeçemezsin
Demokratik dönüşümlerin tarihi bize tek bir şeyi tekrar tekrar gösterir: Hiçbiri güvenli bir gelecek duygusuyla başlamamıştır. İspanya’nın Franco sonrası geçişi, Uruguay’ın diktatörlükten geniş sol cepheyle kurtuluşu, Şili’nin Pinochet sonrası yeniden yapılanması ya da Portekiz’deki Karanfil Devrimi dalgası… Bu örneklerin ortak noktası, insanların başlangıçta her şeyin değişeceğine inanması değil, mevcut durumun sürdürülemez hale gelmesi ve buna rağmen değişimin “denenebilir” olduğuna dair inancın kaybolmamasıdır.
Demokrasi çoğu zaman bir “umut rejimi” değil, bir “ısrar rejimi”dir.
Bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan siyasal atmosferi anlamak için yalnızca güncel tartışmalara değil, daha derin bir duygusal ve yapısal zemine bakmak gerekir: yılgınlık ve çıkışsızlık. Mark Fisher, insanların içinde yaşadıkları sistemin sorunlarını görmelerine rağmen onun dışında bir alternatif düşünememelerini “kapitalist gerçekçilik” olarak adlandırır. Byung-Chul Han ise modern toplumun temel sorununun dışsal baskının ötesinde içsel tükenmişlik olduğunu söyler.
Türkiye bağlamında bu iki çerçeve birleştiğinde ortaya şu tablo çıkar: İnsanlar değişimin mümkün olduğuna inanmakta zorlanırken bunun için gerekli enerjiyi bulmakta da güçlük yaşarlar. Hatta öyle ki bu sadece modernitenin getirdiği içsel bir yılgınlık ya da hissizleşmeyi değil, her sabah yeni bir krizle uyanmanın getirdiği kronik bir maruz kalma halini de içerir. Tüm bunlar birleştiğinde siyaset, bir “dönüştürme alanı” olmaktan çıkıp bir “katlanma alanına” evrilir.
Yorgunluk: Sadece ekonomik değil, siyasal bir hâl
Türkiye’de bugün yorgunluk yalnızca ekonomik değildir. Elbette geçim sıkıntısı, enflasyon, iş güvencesizliği ve gelecek kaygısı bu halin temel bileşenleridir. Ancak daha derinde, sürekli tekrar eden siyasal gerilim hali vardır. Sürekli seçim atmosferi, hukukun adalet üretmekten uzak oluşu, kesintisiz kutuplaşma, sosyal medyada bitmeyen tartışmalar ve geleceğin belirsizliği, toplumun geniş kesimlerinde bir “siyasal bezginlik” üretmiştir. Bu tükenmişlik, Han’ın tarif ettiği gibi yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir aşınmadır.
Bu nedenle birçok insan artık siyasal olarak etkin olmaktan çok, siyasal alandan geri çekilme eğilimindedir. Tartışmanın yerini sessizliğe, öfkenin yerini kayıtsızlığa bırakma riski vardır.
Çıkışsızlık: Alternatifsizliğin psikolojisi
Fisher’ın kavramı burada devreye girer. Kapitalist gerçekçilik, yalnızca ekonomik bir sistem eleştirisi değildir; aynı zamanda bir hayal gücü krizidir.
Türkiye’de farklı seçmen gruplarında zamanla şu düşünce kalıpları güçlenmiştir:
“Değişim olursa daha kötü olur.”
“Alternatif yok.”
“Bu düzen sorunlu ama tek mümkün olan bu.”
“Sonuç değişmez.”
Bu bakış açısı yalnızca iktidar seçmenine ait değildir. Muhalefet seçmeninde de ters yönden benzer bir ufuk daralması oluşabilir:
“Nasıl olsa değişmeyecek.”
“Nasıl olsa kazanamayız.”
“Seçim olsa da sonuç aynı.”
Buradaki ortak kör nokta şudur: hangi blokta yer alırsanız alın ortak bir kırılganlık hissi toplumun tamamını yansır. İktidar seçmeni açısından risk, istikrar ile değişmezliği karıştırmaktır. Uzun süreli iktidarlar eleştiri mekanizmalarını zayıflattığında ve siyasal baskı çeşitli yollarla artırıldığında bu durum yalnızca muhalefeti değil, toplumun tamamını etkiler. Çünkü hesap vermeyen güç, zamanla kendi kararlarını test etme kapasitesini de kaybeder ve doğan sonuçlar seçmen ayırt etmez. Muhalefet seçmeni açısından risk ise umutsuzluğun kalıcı bir kimliğe dönüşmesidir. Umutsuzluk bir tutum değil, bir bırakma halidir. Bırakma hali ise siyasal alanı tamamen boş bırakır. Böylece siyaset, geleceğini şekillendiren bir araç olmaktan çıkar; yalnızca mevcut durumun farklı tonlarda tekrarına dönüşür. Memleket dahilinde çeşitli biçimlerde iktidara sahip olanların belki de istediği tam olarak budur.
Seçim, hayat kalitesi ve hesap verme ilişkisi
Demokrasinin ve seçimlerin varlığı, seçmenin hayat kalitesi üzerinde doğrudan ve dolaylı etkiler üretir. Rekabetçi seçimlerin işlediği bir düzende yurttaş, en azından teorik olarak, kötü yönetimi değiştirebilme kapasitesine sahip olduğunu bilir, bu bilgi bile başlı başına bir “siyasal güvenlik hissi” yaratır. Bu güvenlik hissi, günlük yaşamın ekonomik ve sosyal streslerini tamamen ortadan kaldırmaz ama onların “katlanılabilir” hale gelmesini sağlar, çünkü birey gelecekteki düzeltme ihtimaline inanır.
Buna karşılık seçimlerin zayıfladığı, rekabetin daraldığı ya da sonuçların öngörülemez hale geldiği sistemlerde, yurttaş sadece bugünün sorunlarıyla değil, yarının değiştirilemezliği fikriyle de başa çıkmak zorundadır. Bu durum, Fisher’ın tarif ettiği o alternatifsizlik sarmalını derinleştirir: Sorunlar yalnızca mevcut değildir, aynı zamanda kalıcı gibi algılanır. Han’ın bahsettiği yorgunluk çerçevesiyle birlikte düşünüldüğünde ise siyasal etkisizlik duygusu zamanla bireysel tükenmişliğe dönüşür.
Dolayısıyla demokratik seçimlerin varlığı yalnızca bir yönetim tekniği değil, toplumun genel yaşam kalitesini belirleyen psikolojik ve toplumsal bir “gelecek algısı” mekanizmasıdır. Seçimler otomatik refah üretmez ama hesap verilebilirlik ve tutulması gereken sözler verilmesi zorunluluğu üretir. Bu mekanizmalar zayıfladığında, verilen sözlerin tutulmasına gerek kalmadığında maaş politikalarından iş güvencesine, sosyal haklardan kamu hizmetlerinin niteliğine kadar birçok alan, doğrudan yurttaş baskısından uzak bir karar alanına dönüşür. Ezcümle seçimler otomatik bir refah garantisi değilse de iktidarı sürekli hesap vermeye zorlayan bir denetim mekanizmasıdır ve bu sizin geleceğe dair hayal kurma hakkınızı canlı tutar.
Sandık: Sembol değil, eşik
Sandık demokrasi değildir. Ama sandığın ortadan kalkması ya da göstermelik bir hale gelmesi demokratik siyaset imkânının daha da daralması anlamına gelir. Bu nedenle sandığa sahip çıkmak, bir partiyi desteklemekten önce bir ilkeye sahip çıkmaktır:
-
Yurttaşın iktidarı değiştirme hakkı,
-
Siyasal rekabetin varlığı,
-
İktidarın hesap verebilirliği.
Bu üç unsur, hangi siyasi görüşten olursa olsun herkesin ortak çıkar alanıdır. Çünkü bir ülkede iktidarlar değişebilir, partiler dönüşebilir, liderler gidebilir. Ama yurttaşın değiştirme hakkı ortadan kalktığında, siyaset tek yönlü bir idareye dönüşür.
Vazgeçmemek bir duygu değil, bir politik tavırdır
Bugün Türkiye’de en güçlü duyulardan biri siyasal bitkinlik. Onun yanında çaresizlik hissi var. Bu hisler gerçek ve yok sayılabilir değil.
Fakat gerçek olan bir şey daha var: Teslim olmak, bu duyguların doğal ya da zorunlu bir sonucu değildir. Fisher’ın tıkanmışlık analizi, Han’ın yorgunluk teorisi bize bir teşhis sunar ama bir karara taşımaz. Karar topluma aittir.
Tarih bize şunu gösterir: Demokratik dönüşümler en çok insanların kendini güçlü hissettiği zamanlarda değil, en çok yıprandığı ve en az umutlu olduğu zamanlarda başlamıştır. Çünkü o anlarda bile bazı insanlar şu düşünceyi bırakmaz: “Yoruldum ama geri adım atmıyorum.”
Bugün meselenin özü budur.
Yorgun olabilirsin.
Çıkışsız hissedebilirsin.
Ama vazgeçemezsin.
Çünkü vazgeçmek sadece bir duygu ya da tutum değil, geri dönüşü olmayan bir siyasal tercihtir. Ve demokrasi, en çok o tercihi reddeden insanların ısrarıyla yaşar.
(NK/NÖ)
Somut siyaset: Türkiye’de görüntü, ahlak ve algı rejimi
The Drama ve modern ahlakın riyakârlığı
Sırtınızdaki dünya: Joko, Topor ve bir dayanışma sahnesi
UYANAMADIĞIMIZ BİR RÜYA
Emin Alper sinemasında tekinsizlik, kolektif hezeyan ve temel izlekler
Gölgelerin sakladığı hakikat: Şebbaz