<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Thu, 06 Aug 2026 14:53:19 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA[Judith Butler ile söyleşi: İran, yas, direniş ve korkunun ötesinde bir gelecek için mücadele etmek üzerine]]></title><link>https://bianet.org/haber/judith-butler-ile-soylesi-iran-yas-direnis-ve-korkunun-otesinde-bir-gelecek-icin-mucadele-etmek-uzerine-322122</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/252/294/original/butler1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/judith-butler-ile-soylesi-iran-yas-direnis-ve-korkunun-otesinde-bir-gelecek-icin-mucadele-etmek-uzerine-322122</guid><description><![CDATA["Hayatta kalmak, yoksunluğu ve kırılganlığı şiddetlendiren ekonomik koşullar ve halkın, sakat bırakmaya ve öldürmeye hazır silahlı güçler tarafından düzenli olarak hedef alındığı siyasi ve askeri koşullar altında başlı başına bir başarıdır."]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>Aralık 2025'te, İran'daki protestolar devam ederken yapılan bu söyleşi, ilk olarak Mayıs ayında, İran merkezli <a href="https://neemaad.com/nmd10032380.htm" target="_blank" rel="nofollow noopener">Neemaad</a> sitesinde Farsça olarak yayımlandı.</em></p>
<hr>
<p>Dünyanın en etkili çağdaş düşünürlerinden Judith Butler ile süreklilik kazanan şiddet koşullarında yas, hayatta kalma ve kolektif yaşam üzerine konuştuk. Butler, kırılganlık, toplanma hakkı ve politik yas üzerine geliştirdiği düşünceler ışığında, insanların baskı, ekonomik yoksunluk ve savaş tehdidi altında birbirlerini nasıl ayakta tuttuklarını, dayanışmayı nasıl kurduklarını ve ortak bir geleceğin imkânını nasıl sürdürdüklerini mülahaza ediyor.</p>
<p>Savaşa karşı çıkmanın uluslararası bir sorumluluk olduğunu savunan Butler, emperyal genişlemenin özgürlük getirmek yerine sömürüyü derinleştireceği ve yeni bir yoksun emekçi sınıfı yaratacağı uyarısında bulunuyor.</p>
<p><strong>İran’da son yıllarda hayatını kaybedenlerin çoğu, yaşamları daha yeni yeni şekillenmeye başlamış gençlerdi. Bazı anlarda ölüm, tekil bir şok olarak değil, bir olaydan ziyade süreğen bir durum olarak tezahür etti. Kaybedilenin sadece tekil olarak hayatlar değil, bütün bir gelecek olduğu ve kederin kendisinin de tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bu tür bağlamlarda yas tutmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Savaş durumlarında olduğu kadar, halka karşı devam eden devlet şiddetinde de kayıp manzarası geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğe dair algıyı tamamen kaplar. Halihazırda hayatını kaybetmiş olanlar yas tutulmayı hak eder, ancak yas tutmak için harcanan zaman içinde yeni kayıplar yaşanır. Böylece kişi hem yas tutarken hem de yeni bir kaybın acısını çekiyor; bu da yas tutmak için uygun bir zamanın olmadığı anlamına gelir. Belki de yas, yaşamla aynı kapsama sahip hale gelir. Üstelik öldürme ve sakatlama durmadığı için kişi gelecekte yeni kayıpları da öngörür. Böylece kişi, sevdiği ve kaybettiği kişiler için yas tutmaya çalışır, ancak yeni bir şiddete maruz kalır ve hazır bir öfke ve kederle gelecek kayıpları öngörür. Yas tutmanın kolektif bir faaliyet olduğunu ve kolektiflerin bu tür bir araya gelmeler yoluyla birbirlerini yenileyebileceğini hatırlamak önemlidir. Bir araya gelmek bir eşitlik biçimidir, ama aynı zamanda kaybı onurlandırmanın ve birbirini yüreklendirmenin bir yoludur; ya da öyle olmalıdır!</p>
<p><strong>Çeşitli çalışmalarınızda, siyasi yaşamın yalnızca talepler ya da programlar yoluyla değil, genellikle kırılganlık, kayıp ya da keder anlarında bir araya gelen bedenler aracılığıyla ortaya çıktığını savunuyorsunuz. İran gibi topluca bir araya gelmenin tehlikeli olduğu ve siyasi örgütlenmenin mütekerrir olarak engellendiği bağlamlarda, ortak yas tutma, dışlama, intikam ya da yeni şiddet biçimlerine dönüşmeden nasıl siyasi bir “biz” duygusu yaratabilir?</strong></p>
<p>İran’da, emperyalist müdahalelerden ve monarşik nostaljiden arınmış yeni bir ekonomi, yeni bir demokrasi için mücadele ediyorsunuz. Halkın, kendi siyasi geleceğini tam olarak belirleyebilmek ve herhangi bir intikam korkusu olmaksızın kim olduklarını ve kim olmak istediklerini keşfedebilmek için insana yakışır ücretlere, gıdaya, siyasi şiddetten uzak bir yaşama ve kamusal alana erişim hakkı vardır. Dolayısıyla, kamusal alanın dışında sahip olduğunuz ağlarda, yeni doğmakta olan bir kamusal alan var. Hâlâ birbirinizle bağlantılısınız ve elinizden geldiğince işbirliğine dayalı eylemlere katılıyorsunuz; bu her gerçekleştiğinde, potansiyel bir kamusal alan aydınlanıyor. Eminim ki bu birbirinizin kalbinde tuttuğunuz bir kamusal alan.</p>
<p><strong>İran’daki pek çok insan için gündelik yaşam, süregelen güvensizlik, çözülmemiş travmalar ve ekonomik sıkıntılar altında ilerliyor. Hayatta kalmak geçici bir an değil, uzun süren bir durum; ancak yine de değişim ya da çözüm arzusuyla iç içe geçmiş durumda. Hayatta kalmak ve anlamı korumak, siyasi ve toplumsal çözümlerin tekrar tekrar ertelenmesiyle bir arada var olurken, çoğu zaman bununla çatıştığı bu tür bağlamlarda, failliği nasıl anlayabiliriz?</strong></p>
<p>Hayatta kalmak, yoksunluğu ve kırılganlığı şiddetlendiren ekonomik koşullar altında ve halkın, sakat bırakmaya ve öldürmeye hazır silahlı güçler tarafından düzenli olarak hedef alındığı siyasi ve askeri koşullar altında başlı başına bir başarıdır. Hayatta kalmak basit bir eylem değildir; zira kişi başkaları için hayatta kalır ve başkalarının hayatta kalmasına yardım eder. Dolayısıyla devlet halkın hayatını değersizleştirirse, halk bakım ve destek ağları aracılığıyla, aynı zamanda cesaret ve azim yoluyla birbirlerinin hayatına değer verebilir.</p>
<p><strong>Azmi “hayatta kalmanın” bir parçası olarak düşünebilir miyiz? Ve birbirimizi hayatta tutmaya yardımcı olacak kolektiflik biçimleri nasıl ortaya çıkar?</strong></p>
<p>Bu zaten bir tür dünya inşasıdır. Ancak halk, ancak ABD ve emperyal güçler İran halkının siyasi geleceğini belirleme hakkını onlara bırakırsa ve devlet, halkını sömürme ve geçinebilecek bir ücretten mahrum bırakma gücünden vazgeçerse bu dünyayı inşa edebilir. Böyle bir mücadeleye girişmek için birbirimizi hayatta tutmalıyız; bu, gelecekteki mücadelenin temellerini atmanın bir yoludur.</p>
<p><strong>Bölgesel gerginliğin tırmanması ya da dış müdahale yoluyla olsun, savaş olasılığı sürekli başımızın üzerinde dolaşırken, pek çok insan zamanın askıya alınmış olduğu bir durumda yaşıyor. Geleceğin aniden elimizden alınabileceği olasılığının süreğen olduğu bir durumda planlama, bağlanma ve bağlılık gösterilmesi gerektiğinde, etik yaşam nasıl şekillenir?</strong></p>
<p>Anladığım kadarıyla hâlâ hayatta olanlarınız bu durumu birlikte yaşıyorsunuz. Dolayısıyla görev, kendi endişeniz içinde izole olmamanızı, birbirinizden güç alıp vermenizi sağlamaktır. Dünyanın dört bir yanındaki güçler savaş ihtimaline karşı çıkmalı; bu, şu anda uluslararası bir yükümlülüktür. Ancak emperyal güçler arasında o kadar çok pervasız çıkarcılık var ki, sadece yoksun bir işçi sınıfı yaratacak pazarlara yönelik o kadar utanmaz bir emperyal genişleme var ki, bu düzeyde de mücadele etmek zorundayız. Dışarıda olan bizler bu sorumluluğu üstlenmeliyiz.</p>
<p><strong>Birçok İranlı, dilin kendisini riskli olarak tanımlıyor: Konuşmak tehlikeli olabilir, ancak sessizlik de bir kayıp anlamına gelir.</strong></p>
<p>Evet, konuştuğunuz için ağır bir şekilde cezalandırılacaksanız, konuşmak pek çok risk taşır. Bu yüzden konuşmanın ya da kendinizi ifade etmenin, aynı zamanda hayatınızı da güvence altına alacak yollarını bulmak önemlidir. Tahmin edebiliyorum ki bu, içinden çıkılmaz bir ikilemdir. Ancak “mesajı yaymak” ve İran dışındaki birçok insanın, Trump’ı ya da anti-demokratik güçlerin yeniden kurulmasını isteyenleri desteklemeden İran halkının yanında durması gerekiyor.  </p>
<p><strong>Mevcut her mevzi tehlikeye girmiş gibi göründüğünde, söze ilişkin hangi etik zorluklar ortaya çıkıyor?</strong></p>
<p>Etik sadece “Ne yapmalıyım?” sorusuna yanıt vermez. Aynı zamanda ortak değerler dünyasını, birbirimize karşı yükümlülüklerimizi ve ortak yaşamımızı inşa etmek istediğimiz normları da sorgular. Dolayısıyla gündelik etkileşimlerde bile özen ve şefkat dolu anlar etik bir yaşamın oluşumunun bir parçasıdır. Benim endişem ve korkum var, ama sizin de var ve tanımadığımız bir kişi de aynı şekilde bunlardan mustarip. Dolayısıyla bu, ortak bir durumdur ve kaygı ile korkuyu toplumsal bir durum olarak yeniden ele almamıza imkân tanır. O zaman şu kritik soruyu sorabiliriz: "Bize bu kadar büyük bir korku aşılayan bu güçler nelerdir?" Ve hiç kimsenin, cezalandırıcı ve baskıcı bir devlet iktidarı tarafından susturulmuş halde ve ölümcül bir korku içinde yaşamak zorunda kalmaması gerektiğini ısrarla savunabiliriz. Bu kaygı toplumsal olduğu ve devletin halkı kontrol etme stratejisinin bir parçası olduğu için, hem etik hem de siyasi bir tutum sergileyebiliriz. Sürekli korku ve yas içinde yaşamak iyi bir yaşam biçimi değildir; bu iyi bir hayat değildir. İranlılar ise iyi bir hayatı hak ediyorlar; bu bir etik ilkedir. Halkın, yıldırıdan uzak bir şekilde hayatlarının gidişatını belirleme gücünü baltalayan o güçlere karşı, kamuya açık ya da açık olmayan yöntemlerle karşı çıkılmalıdır; ancak bu mücadele, bu dünyada yaşayan ve korku, açlık ve bitmek bilmeyen yas olmadan yaşama özgürlüğünü isteyen hepimizi içine almalıdır.</p>
<p><strong>İran halkına doğrudan bir mesaj gönderme fırsatınız olsaydı, onlara ne söylemek isterdiniz?</strong></p>
<p>Bütün bir halka nasıl hitap edeceğimi bilmiyorum! Söyleyebileceğim tek şey, İran dışındaki küresel topluluğun, İran devletinin halkına karşı uyguladığı acımasız şiddeti kınamaktan çekinmemesi gerektiğidir. Ancak bunu yaparken ne Trump’ın tehditleri ve emperyalist yayılmacılığıyla ne de Şah dönemine geri dönülmesini talep edenlerle ittifak kurmadığımızı açıkça belirtmeliyiz. Halkın özgürlük ve baskı korkusu olmadan yaşama mücadelesinin yanındayız.</p>
<p>(SAR/VK)</p>
<p><sub><em>Çeviri: Volga Kuşçuoğlu</em></sub></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Talat Paşa, eşit vatandaşlık hakkı ve gizli tutulan iptali]]></title><link>https://bianet.org/yazi/talat-pasa-esit-vatandaslik-hakki-ve-gizli-tutulan-iptali-322105</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/talat-pasa-esit-vatandaslik-hakki-ve-gizli-tutulan-iptali.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/talat-pasa-esit-vatandaslik-hakki-ve-gizli-tutulan-iptali-322105</guid><description><![CDATA[Bizim bu belgeyi Talat Paşa’nın arşivindeki 1917 tarihli biçimiyle tanımamız; Talat, Enver ve Cemal önderliğindeki İTC’nin daha öncesinde bu uygulamaları yapmadığı anlamına gelmez]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Talat Paşa'nın Şubat 1917 tarihli hükümet programı taslağında, halka ilan edilecek eşitlik maddesinin hemen ardından, gizli tutulması ayrıca kararlaştırılmış bir madde geliyor.</p>
<p>Şubat 1917, Talat Paşa açısından iki haftadan kısa bir süreye sığan üç işlemin ayıdır. Ayın başında sadrazamlığa geldi.</p>
<p>11 Şubat'ta vilayetlere genelge göndererek geriye kaç Ermeni kaldığının tespit edilmesini istedi. Onlardan geriye kalan mülklerin, evlerin, tarlaların hesaplanması da Talat’ın not tuttuğu bilgiler arasındaydı. 15 Şubat'ta Meclis'te yeni hükümetin programını okudu.</p>
<p>Bu programın taslağı, kendi el yazısıyla, özel evrakının arasından çıktı. Bugün elimizde yalnızca tek sayfası var. Sayfayı önemli kılan, maddelerin içeriği kadar, maddelerin sonuna parantez içinde düşülmüş notlardır. Bu notlar; hangi maddenin halka açıklanacağını, hangisinin hükümetin gerçek programı olarak saklanacağını gösteriyor.[1]</p>
<p>Birinci madde şöyle:</p>
<p>"Hükümet, bireylerin haklarına son derece saygı gösterecek; istisnasız her Osmanlı vatandaşı, anayasanın tanıdığı haklardan yararlanacaktır."</p>
<p>Sonundaki not: "Beyannameye geçecektir."</p>
<p>İkinci madde şöyle:</p>
<p>"Hükümet, Türk unsurunun yetenekleri ölçüsünde ekonomik ve toplumsal bakımdan güçlenmesini temel ilke edinecek ve yapılacak düzenlemelerde bu hususu göz önünde bulunduracaktır."</p>
<p>Sonundaki not: "Beyannameye girmeyecektir."</p>
<h3>İstisnasız manipülasyonu</h3>
<p>Birinci madde tek bir kelimeyle kuruluyor: <em>istisnasız</em> (bilâistisna). Anayasal hakların, hiçbir ayrım gözetilmeksizin bütün Osmanlı vatandaşlarını kapsayacağı vaadi; 1789'un eşitlik ilkesinin ve 1908 Devrimi'nin en temel talebinin yeniden ilanıdır. Jön Türk hareketi iktidara yürürken bu vaadi taşımıştı.</p>
<p>İkinci madde ise tam olarak bir istisnadır. Devletin iktisadi ve toplumsal düzenlemelerde tek bir unsuru esas alacağını, yani vatandaşlar arasında ayrım gözeteceğini söylüyor. Dolayısıyla birinci maddenin kapsamını iptal ediyor.</p>
<p>Bu noktada beklenen itiraz şudur: Türk unsurunun iktisaden güçlendirilmesi, geç kapitalistleşen her devletin başvurduğu türden bir millî iktisat politikasıdır; burjuvazinin siyasetlerinden biridir bu. Lakin itirazın cevabı sayfanın kendisindedir. Gizleme tercihi, politikanın kendi meşruiyetsizliğine dair devletin bizzat kendi ifadesidir. Maddenin işaret ettiği iktisadi güçlenmenin kaynağı bellidir: El konulan Ermeni ve Süryani mülkü ile sermayesi. İkinci madde, bu aktarımın kimin lehine örgütleneceğini yazmaktadır. Bu uygulama gizlenirken, vitrine eşitlik bir hak olarak beyan edilmiştir.</p>
<h3>Pasif Devrim: Biçimin korunması</h3>
<p>Gramsci'nin "pasif devrim" kavramı; eski kurumsal ve sınıfsal yapıların bütünüyle tasfiye edilmeden, yeni düzen içinde dönüştürülerek sürmesini anlatır. Pasif devrimde egemen sınıflar değişimin önüne bütünüyle geçmez. Aşağıdan yükselen taleplerin bir kısmını benimser ve devletin programına dâhil eder. Aynı anda kitlelerin bağımsız müdahalesini engeller. Böylece devrimci talepler, kendi öznelerinden koparılarak yukarıdan yürütülen bir devlet reformunun aracına dönüşür.</p>
<p>1908 Devrimi; anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi ve parlamentonun açılmasıyla imparatorluğun halklarının eşitliği yönünde büyük bir beklenti yaratmıştı. Ermeni, Rum, Yahudi, Bulgar, Arap ve Türk siyasal çevreleri, Abdülhamid rejimine karşı ortak bir mücadelede yer almıştı. Fakat bu talep, İttihat ve Terakki'nin sağ kanadının iktidarı ele geçirmesiyle sınırlandırıldı. Eski rejimin kurumları tasfiye edilmedi; merkezileştirilerek yeni iktidarın kullanımına sunuldu. Polis, ordu, bürokrasi, sansür ve olağanüstü yönetim pratikleri anayasal rejimin içinde yeniden örgütlendi.</p>
<p>Troçki bu gelişmeyi 1909'da öngörmüştü:</p>
<p>"Ulusal çelişkilerin düğümü parlamenter ortamda çözülmeye başlar başlamaz, Jön Türklerin sağ kanadı açıktan açığa karşıdevrim saflarına geçecektir."</p>
<p>Geç kapitalistleşen toplumlarda modern parlamento, anayasa ve bürokrasi; eski egemenlik biçimleri ve devlet şiddetiyle yan yana var olabilir. Farklı tarihsel dönemlere ait kurumlar aynı siyasal yapının içinde birleşir. Talat'ın belgesinde bu birleşme tek bir sayfaya sığmıştır: Bir tarafta modern anayasal eşitlik, diğer tarafta milliyetçi önceliklendirme; biri ilan edilmek, diğeri uygulanmak üzere...</p>
<h3>İlkel sermaye birikimi: Gizlenen uygulamanın maddi içeriği</h3>
<p>Gizli madde yalnızca milliyetçi bir kültür politikası olarak okunamaz; sınıfsal ve maddi bir içeriği vardır. Marx'ın "ilkel sermaye birikimi" kavramı, kapitalist mülkiyetin çalışma, tasarruf ve ticaret yoluyla değil; geniş toplulukların zor kullanılarak mülksüzleştirilmesi sonucunda kurulduğunu anlatır. Toprağa, eve, işletmeye ve üretim araçlarına el konulması ve bunların hâkim sınıflara aktarılması, birikimin tarihsel koşulunu yaratır.</p>
<p>19.  yüzyılın ikinci yarısında Doğu vilayetlerinde Ermeni köylülerin toprak üzerindeki tasarrufu; Tanzimat arazi siyasetiyle, aşiret nüfuzuyla ve Hamidiye düzeniyle iç içe geçen bir süreç içinde aşındı. Tapular el değiştirdikçe köylü, daha önce kendi işlediği tarlada maraba durumuna düştü. Ancak bu bölgesel aşınma, henüz toplumsal ölçekte bir sermaye transferi yaratacak yoğunlukta değildi.</p>
<p>1915'te mülklerin, işletmelerin, tarlaların, evlerin ve ticari ağların tasfiyesi bu ölçeği kurdu. Emval-i Metruke düzenlemeleri, el konulan varlıkların hukuki biçimini üretti; tasfiye işlemi ise onları paraya ve mülkiyete çevirdi. Bu, basitçe savaş dönemine ait bir güvenlik uygulaması değildi. Devlet, kendi eliyle yeni bir mülkiyet düzeni kuruyor ve bu düzende yükselecek bir Türk burjuvazisine kaynak aktarıyordu.</p>
<p>Pasif devrim bu sürecin idari ve siyasal biçimiydi; ilkel birikim ise maddi içeriğini oluşturuyordu.</p>
<p>1908'in seyri, geç kapitalistleşen ülkelerde burjuvazinin demokratik devrimin görevlerini sonuna kadar götüremeyeceği yönündeki teze negatif bir doğrulama sağlar. Eşit yurttaşlık talebi, mülkiyet ve iktidar ilişkilerine dokunmadığı için etkisizleştirilebildi. 1908 Devrimi'nden sonra işçi sınıfının yoğun olduğu Selanik başta olmak üzere Balkan topraklarının kaybedilmesi, devrimci bir partinin kurulamaması, millet düzeni içindeki hukuki eşitsizlik ve cizye rejimi gibi hâkimiyet ayrıcalıklarını yaşamış olan Müslüman Türk askeri ile devlet bürokrasisinin iktidarı ele geçirmesini kolaylaştırmıştır.</p>
<p>Bizim bu belgeyi Talat Paşa’nın arşivindeki 1917 tarihli biçimiyle tanımamız; Talat, Enver ve Cemal önderliğindeki İTC’nin daha öncesinde bu uygulamaları yapmadığı anlamına gelmez. Bu durum, sadece İTC'nin bu tür belgeleri başarıyla yok ettiğini düşünmemize yol açar; zira kendi iktidarları boyunca bizzat bu eşitlik karşıtı siyaseti uygulamışlardır.</p>
<p>İlan edilen Anayasa, uygulanan karşıdevrimdir.</p>
<p>(BHY/EMK)</p>
<p><strong>[1]</strong> Murat Bardakçı, <em>Talât Paşa’nın Evrak-ı Metrûkesi</em>, İstanbul: Everest Yayınları, 2008.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Latin Amerika’da direniş ne vaziyette?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/latin-amerikada-direnis-ne-vaziyette-322095</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/latin-amerikada-direnis-ne-vaziyette.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/latin-amerikada-direnis-ne-vaziyette-322095</guid><description><![CDATA[Hanedanlık heveslisi Bolsonaro’ların göz diktiği Ekim’deki seçimlerin Brezilya’sından ve seçimlerin muzafferi, Trump destekli aşırı sağcı siyasetçi Abelardo de la Espriella Kolombiya’sından manidar belgeseller...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçen Cumartesi günü hapisteki babası, <strong>Donald</strong> <strong>Trump</strong>’ın “ahbabı” <strong>Jair</strong> <strong>Bolsonaro</strong>’nun eski makamına yerleşmeye hevesli olduğunu resmen ilan eden büyük evlat <strong>Flávio</strong> Ekim’deki seçimlere adaylığını koyarak başkanlık yarışına dahil oldu.</p>
<p>Brezilya’nın epeyce tecrübeli siyasetçisi, 80 yaşındaki <strong>Luiz Inácio Lula da ‌Silva</strong> ile<strong> </strong>karşı safta<strong> </strong>yarışması beklenen 45 yaşındaki oğul Bolsonaro’nun kararını açıkladığı kongrede mahpus babasının yapay zekâ mahsulü mesajı yetmezmiş gibi yanında bitiveren Arjantin başkanı <strong>Javier Milei</strong>’nin destek konuşması da dikkat çekti. Ya mevzubahis vesileyle İsrail Başbakanı<strong> Netanyahu</strong>’nun da kongreye video yollamış olmasına ne demeli?</p>
<p>Konumuz olan belgeselde ise, dindar ve kapitalist adayın komünist adayla yarıştığı seçim çok daha mütevazı olsa da maziden günümüze, yalnız Brezilya’da değil, tüm gezegende bazı dinamiklerin pek değişmediğine dair izlere rastlıyoruz.</p>
<p>Tarihî Olinda şehrinin belediye seçimlerinde iki kadın aday yarışırken <strong>Luciana</strong> <strong>Santos</strong>’un baş destekçisi olarak yanında o zamanların nispeten genç Lula’sını görmekle kalmıyor, günümüzde 60 yaşında olan Santos’un halen Lula’nın başkanlığındaki Brezilya’nın Bilim, Teknoloji ve İnovasyon Bakanı görevini sürdürdüğünü de idrak ediyoruz.</p>
<p>Nasıl ki son haftalarda ABD’nin iktidardaki Cumhuriyetçileri kusurlarını örtbas etmek için Demokratları yermek üzere tüm formülleri tükettikten sonra onları komünistlikle itham ediyorlarsa, 2001 yılında sağcı aday <strong>Jacilda Urquiza</strong> da rakibi Santos’u komünistlikle suçladığı gibi, komünizmin tabiatı gereği din karşıtı olduğunu, solcuların dini halkın afyonu olarak gördüklerini; kısacası Santos’un “Allahsız”lığını kendine göre ifşa ediyordu.</p>
<p>Solcu Santos’un bunun üzerine daha sonra Lula’nın benzer şekilde yapacağı gibi, Evanjelist Hristiyan seçmenlerin karşısına çıkarak Tanrı’ya inandığını söylemesi ne kadar samimiydi bilinmez ama, akabinde iki kere peş peşe muhteşem Olinda’nın belediye başkanlığını yaptığını kimse inkâr edemez.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim1.jpg" alt=""></p>
<h3>Herkes hamburger yesin!</h3>
<p><em>Olinda’nın altın kemerleri (Os arcos dourados de Olinda/Olinda’s golden arches)</em> adlı belgesel bizi ziyadesiyle muzip bir üslup takınarak “Olinda muharebesi” olarak anılan epizota dahil ediyor.</p>
<p>Dünya prömiyerini Rio Festivali’nde gerçekleştirdikten sonra Havana, Lizbon ve São Paolo’daki festivallerde seyirciyle buluşan ironi yüklü belgesel geçenlerde Lago Film Festivali’ne de iştirak ederek yoluna heyecanla devam ediyor. 2025 Brezilya yapımı 24 dakikalık sevimli belgeselin yönetmeni ve montajcısı <strong>Douglas Henrique</strong> aynı zamanda filmin senaryosuna da katkıda bulunmuş.</p>
<p>Bir yanda ABD’den feyz alan sağcı Urquiza ile diğer yanda S.S.C.B’nin dağılmasından hemen önce komünizme inanan Santos, belgeselde McDonald’s’ın Olinda’daki varlığıyla özdeşleşen mücadelenin adeta akisleri hâline geliyorlar.</p>
<p>Ne de olsa gezegenimizde soğuk savaşın sona ermesiyle ABD’nin alametifarikası sayılan “hürriyet, eşitlik ve hamburger” üçlüsü Moskova’yı bile büyüledikten sonra, ilk McDonald’s dükkânının nispeten sapa Olinda’ya da teşrif etmesi kitleler tarafından hevesle isteniyor.</p>
<p>Nitekim, dünyanın tüm halklarının aynı şeyi yemesine dair küresel fantastik proje ne kadar da pratik ve faydalı bir fikir değil mi?</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim2.png" alt=""></p>
<p>Ya daima gülümsemesi beklenen, lakin ucuz işgücü gibi görülen genç çalışanların mukavelelerinde belirtilmeyen işlere de bakmalarının yanı sıra fazla mesai karşılığında mütemadiyen dükkânda satılan hamburgerleri ve kızarmış patatesleri yemeye mahkûm edilmelerine ne demeli?</p>
<p>Zaten iki siyasi cephe arasındaki çekişmenin adeta sembolü hâline gelmiş, başta büyük alakayla karşılanan dünya çapındaki hamburgerci nedense zamanla Olinda’da gözden düşüyor.   </p>
<p>Bu arada küçük <strong>Bush</strong>’un önderliğinde ABD’nin Irak işgali de başlayınca seçimleri çoktan kazanmış Santos tavrını açık açık barıştan yana koyarak McDonalds’ın Olinda şubesinin bir günah keçisi misali kapanmasına bir şekilde yol açıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/q2efZdK4fk8?si=uKBdhWyURnG3P8R_" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Soğuk savaşın nispeten gecikmiş yansımasının yerel politik çekişme şeklinde yaşandığı Olinda’da “McDonald’s şubesini iflas ettiren dünyadaki ilk kent” payesi gurur vesilesi olmayı sürdürüyor; öte yandan, akabinde yeni şubelerin açılmasına karşı çıkılamamış olduğu hakikatiyle de halk ister istemez yüzleşiyor.</p>
<h3><strong>Barış tekrar tehdit altında</strong></h3>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim3.jpg" alt=""></strong></p>
<p>Kolombiya’da ise yalnız Trump’ın değil, politik sağın Latin Amerika’daki sevimsiz temsilcileri Arjantinli Javier Milei, Şilili <strong>José Antonio Kast</strong> ve Perulu <strong>Keiko</strong> <strong>Fujimori</strong>’nin de desteğini almış “artiz” <strong>Abelardo de la</strong> <strong>Espriella</strong>’nın yönetimi “hayırlısıyla” devralmasına birkaç gün kaldı.</p>
<p>Kendisi geçen aylardaki seçim kampanyasında diğer muhafazakâr aday, kadın politikacı <strong>Paloma Valencia</strong> ile arasındaki farkın “alfa erkeklik” özelliğinde belirginleştiğini ve bunun ülkeyi yönetebilmenin tartışılmaz şartı olduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Seçime hile karıştırıldığı iddiasını halen sürdüren eski başkan<strong> Gustavo</strong> <strong>Petro</strong>’yu “radikal solcu Marksist” olarak damgalamış olan Trump’ın Kolombiya’da beklenen yeni baskı rejimine model oluşturma ihtimali fazlasıyla yüksek.</p>
<p>Çok uzun yıllardan beri şiddet sarmalından kurtulmaya çalışan ülkede barışa yönelik siyasi ittifakların, kurum, oluşum ve dinamiklerin bir anda geçersiz kalacağından ve Kolombiya’da şiddetten kaçınmayan baskıcı bir güvenlik rejimine tekrar geçilmesinden haklı olarak korkuluyor.</p>
<p>Gustavo Petro dış politika mevzubahis olduğunda barış ve insan haklarını ön plana çıkarmayı, çevre adaleti sağlamayı, Latin Amerika - Karayipler entegrasyonunu, ayrıca feminizmi savunuyordu. İsrail’le diplomatik ilişkiler askıya alnımış, Filistin halkına yönelik soykırıma karşı çıkılmıştı.</p>
<p>Oysa toy olmasına rağmen gayet hevesli ve hırslı görünen Abelardo her şeyden önce yalnız Küba ve Nikaragua ile diplomatik bağların koparılmasından değil, ülkenin Birleşmiş Milletler’den çıkmasına yönelik niyetinden de bahsediyor. Gözü dönmüş çağdaş bir kapitalist olarak ayrıca İsrail ve ABD’yle ilişkilerin ziyadesiyle derinleştirileceğini sansasyonel biçimde ifade ediyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim4.jpg" alt=""></p>
<p>ABD’ye kaçırılıp hapse atılan Venezuela lideri <strong>Maduro</strong>’nun “uyuşturucu kaçakçılığı ve narkoterörle” itham edilmesi bazı şüpheleri uyandıradursun, suçu ispatlanmış ve ABD’de hapse atılmış narkotik baronu, Honduras’ın eski başkanı <strong>Juan Orlando</strong> <strong>Hernández</strong>’in Trump’ın affetmesiyle hangi akla hizmet hürriyetine kavuşup geçenlerde vatanına döndüğü halen tartışılıyor; Kolombiya’nın yeni lideri Abelardo’nun yakın istikbalde bu karanlık ve tehlikeli denklemdeki olası icraatı da merakla bekleniyor. Fosil yakıtlar ve hidrolik kırma ile alakalı agresif planlarının yanısıra geleneksel sanayi ve enerji sektörlerini koşulsuzca canlandırma niyeti ise hem çevrecileri, hem de yerel halkları şimdiden fazlasıyla endişeye sevk etmiş durumda.</p>
<h3><strong>Çevreyi ve kadim halkları düşünen yok!</strong></h3>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim5.jpg" alt=""></strong></p>
<p>Kolombiya’nın kuzey ucu, La Guiajira bölgesi yıllardan beri kömür madeni ve rüzgâr türbini dehşetiyle karşı karşıya. Yerli halk aldatılarak yaşam alanlarına el konmuş ve yerlerinden edilmiş, en başta su kaynakları olmak üzere çevreleri zehirlenmiş, ayrıca nadide su kaynaklarının yolları değiştirilerek tamamen sömürücü şirketler tarafından ele geçirilmiş.</p>
<p>Mücadele halen büyük bir cesaret ve inatla sürdürüldüğünden paramiliter oluşumlardan bilhassa aktivistlere yönelik ölüm tehditleri gelmeye devam ediyor; Wayúu yerlileri kötü beslenmeden, hastalıklardan, işsizlik ve parasızlıktan muzdarip olmayı sürdürüyor. Coğrafyanın kadim haklarının ecdatlarıyla bağları en başta olmak üzere, geleneksel yaşama dair neleri varsa hiçe sayılıyor; devlet göstermelik olarak haklarını koruyacağına söz verip şirketlerin çıkarlarını gözetiyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim6.jpg" alt=""></p>
<p>Haziranda tertip edilen olan Sheffield DocFest’e iştirak etmiş olan <em>Rüzgârın susuzluğu (La sed del viento/The wind’s thirst)</em> adlı belgesel meseleye militan bir gazetecilik tavrıyla yaklaştığı gibi yerel halkın mistik köklere dayanan sanatsal dışavurumlarına ve kendine has estetiğine de yer veriyor.</p>
<p>2026 Kanada, Kolombiya ortak ortak yapımı 84 dakikalık belgeselin hem yönetmen, hem senaryo yazarı, hem de sinematografi hanesinde<strong> Alejandro</strong> <strong>Valbuena</strong>’yı görmemiz, çalışkan sinemacının projesine nasıl candan bağlandığının zaten resmî ispatı.</p>
<p>Tüm varlıklarını direnişe adamış bilhassa kadınlara hayran oluyor, izin verildiği ölçüde tabiatın şefkatli kucağında hürriyet hissini doya doya yaşayabilen çocuklara gıpta ediyoruz.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/8-1NpdKI7Pw?si=ijd_V8-TplzT5_mZ" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Filmi seyrederken gökten bakıldığı zaman yeryüzünde devasa bir yaraya benzeyen kömür madenin korkunçluğunu ve heyula gibi damperli kamyonların agresifliğini teninizde hissedeceksiniz. Rüzgâr türbini şirketlerinin topraklarını izinsizce işgal etmeye girişmesi bir yana, ahalinin payına düşeni vermeye ne kadar gönülsüz olduklarını da görünce öfkelerine katılmamak ne mümkün.</p>
<p>Neyse ki bölgenin yerlileri, temiz enerji sayılsa da yaşam alanlarını en azından gürültü kirliliğine sınırsızca teslim etmemek için türbin sanayii ile gereğince baş ediyor. Damardan savunma, direniş ve mücadele tüm dünyada olduğu gibi orada da hız kesmiyor.</p>
<p><strong>Son Tinigua</strong></p>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim7.jpg" alt=""></strong></p>
<p>Kolombiya’nın Güneyindeki Amazon ormanlarında ise daha hazin bir meseleye eğilen <em>Relikt (Relicto)</em> adlı belgesel Tinigua kabilesinin hayatta kaldığına inanılan son ferdi <strong>Sixto </strong><strong>Muñoz</strong>’u arama faaliyetine seyirciyi zarafetle dahil ediyor.</p>
<p>Latin Amerika’nın nadide diyarlarından birinde daha iktidarı pek yakında ele geçirmeye hazırlanan aşırı sağcı ve dinci zihniyetle alakasız, hususi ve derin bir içerikle karşı karşıya olduğumuza sizi temin ederim. Zaten başkanlığı ne kadar becerebileceği hakkında şüpheler artarken daha 2020’de ateist olduğunu açık yüreklilikle beyan ettikten sonra şaklaban kılıklı Abelardo de la Espriella’nın aniden sofu bir Katolik’e dönüşmesine ne demeli?</p>
<p>Nitekim belgesel vesilesiyle Avrupa’dan gelip zamanında coğrafyayı işgal eden kolonyalistlere daima eşlik etmiş din adamlarının katliamlarla dolu karanlık mazide büyük payları olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Ne de olsa Tinigualar’ın da devşirilmeye girişilmesiyle kahramanımız Sixto’nun manası aslında bıçak olan hakiki adı Sisithio da değiştirilmiş; ayrıca İspanyolca’nın hâkimiyetinde yerel diller ve daha birçok değer tahmin edilebileceği şekilde yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuş.</p>
<p>Seyirciyi sık sık meditatif bir ruh haline sevk eden nadide belgesel Cinéma du Réel’de Claerens Hümanist Belgesel Çekimi ödülüne, Cinélatino’da ise belgesel klasmanında verilen iki mansiyondan birine layık görülmüş.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim8.jpg" alt=""></p>
<p>Filmin hem yönetmen, hem senaryo yazarı, hem de sinematografi hanesinde adı geçen<strong> Guillermo</strong> <strong>Quintero</strong>’yu belgesel boyunca görmesek de yumuşak enerjisini, merakını, nezaket ve sabrını muhakkak ki hissediyoruz; hakkında fazla malumat sahibi olmadığı, sadece bir fotoğrafına sahip olduğu Sixto’yu ararken aslında coğrafyanın kadim halklarına gecikmiş de olsa bir saygı duruşunda bulunuyor.</p>
<p>Biz de genç, idealist ve romantik sinemacımızla giriştiğimiz nehir macerasında filmin kahramanı Sixto’yu, ortalıktan kaybolmadan önce tanımış olanlar aracılığıyla daha yakından tanıyor, bölgenin asırlardan günümüze aktarılabilmiş kadim tıp hazinesi sayesinde etrafına şifa dağıttığını da öğreniyoruz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim9.jpg" alt=""></p>
<p>Begeselci Guillermo’nun uçsuz bucaksız Amazon ormanlarının derinliklerinde, birbirinden çok uzak mesafede yaşayan, malumat toplarken konuştuğu çoğu yaşlı kadının üzerindeki enerjinin bizimkinden çok farklı olduğuna emin olabilirsiniz.</p>
<p>Günün birinde şahsen inşa ettiği kanosuna binip Guayabero nehrinde bir daha görünmemek üzere gizemli şekilde kaybolmuş, 105 yaşında olduğuna inanılan kara kuru kahramanımız bilge hekim Sixto çoktan bir efsaneye dönüşmüş, yok edilmiş yerel kültürün son temsilcisi olarak hak ettiği mertebeye hakikaten ulaşmış.   </p>
<p>Lakin hevesli ve azimli sinemacımızın da kolay kolay yıldığını düşünmeyin…</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/JdqZp0voh9Q?si=9KeP1wtMgrVYms9b" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Bizi arada sırada bir üst ses olarak malumatlandırırken Guillermo aslında izlenim ve duygularını da incelikle paylaşıyor.</p>
<p>Sixto’nun ağabeyi öldükten sonra Tinigua dilini konuşacak kimsesi kalmadığında, belgeselde telkin edildiği şekilde o dilin artık sadece beyninde yankılandığını tasavvur edecek, empati sınırlarını zorlama pahasına, koca evrende tek başına kalma hissine belki siz de gark olacaksınız…</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sanatkâr ahlakının tezahürü]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sanatkar-ahlakinin-tezahuru-322120</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/sanatkar-ahlakinin-tezahuru.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sanatkar-ahlakinin-tezahuru-322120</guid><description><![CDATA[Doğrusu sadece kendimden değil, sorun yaşayan birçok dosttan da edindiğim izlenim, adına “sanatkâr ahlakı” diyebileceğimiz duruşun çoğu kez pek de güven vermediği yönünde.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hangi birimizin evinde ya da işyerinde aksayan, tekleyen, arızalan ve müdahaleye ihtiyaç duyulan bir aksamın onarım işi nedeniyle bir servise ya da sanatçıya başvurmamışızdır.</p>
<p>Doğrusu sadece kendimden değil, sorun yaşayan birçok dosttan da edindiğim izlenim, adına “sanatkâr ahlakı” diyebileceğimiz duruşun çoğu kez pek de güven vermediği yönünde.</p>
<p>Taahhüt ettiği ve ücretinde anlaştığı işin bir evresinde “Bu kadar uğraştırıcı olduğunu tahmin etmemiştim. Çok zararım ve zaman kaybım oldu. Ek ücret isterim” diyen mi? Henüz aldığı ve yapması bitirmesi gereken işin bir evresinde bir başka iş alarak elindeki işi çeşitli gerekçelerle aksatan mı? Yapması gereken işi tümüyle tamamlamadan eksik gedik bırakıp “Bir şey olmaz, sıkıntı olursa haber edin hemen gelirim” deyip parasını aldıktan sonra bir daha ulaşılması namümkün olan mı?</p>
<p>Saymakla ve yazmakla bitmiyor maalesef! Son iki ay içinde bir doğalgaz tahliye borusunun cam işi için tam bir buçuk ay üç kez gidilip gelindi ve sonunda yarım bırakıldı, kombinin yeri değiştirilerek yanlış ölçü alınıp monte edilmiş cama uyduruldu doğal gaz kombisi sonunda.</p>
<p>Yanlış mıyım bilmiyorum. Ama şunu düşünüyorum. Bu ülkede dal budak salmış önemli bir örgüt var; adı TESK. Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu. Her ilde o ilin adıyla anılan ilçelere kadar yayılmış yaygın örgütlülüğü olan, alt odaları üzerinden örgütlü bir esnaf ve sanatkâr örgütlenmesi.</p>
<p>Muhtemelen yapıyorlardır. Ama bunun gündelik hayata yansıyan / dokunan yüzü neredeyse yok denecek kadar az. Tahmin etmiş olmalısınız; sanatkârlara yönelik “meslek içi” ve elbette insan ilişkilerine endeksli üstelik sürekli yenilenen bir eğitim programı gerekliliğinden söz etmek istiyorum.</p>
<p>Bu işin sanırım bir kaç ayağı olmalı. Bu tür eğitim programlarında katılımcılara verilen sertifika ve plaket gibi belgeler gayet güzel çerçevelenerek asılır işyerlerine. Ama merakım bağışlansın acaba bunun takibi yapılır mı kurumları tarafından! Sanmıyorun, çünkü öyle bir gelenek yok maalesef.</p>
<p>Martin Luther King’in çöpçüler için söylediği ünlü bir cümlesi vardır. Der ki; “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo'nun resim yaptığı, Beethoven'ın beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki, gökteki ve yerdeki herkes durup 'Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş' desin."</p>
<p>Çok mu zor bunu talep edip yapılmasını sağlamak. Değil elbette. Ama bunun için bu iradeyi hayata geçirerek kurumsallaşmaya ihtiyaç var.</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Girls Of The Sun: Kürt kadınlar savaşın neresinde?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/girls-of-the-sun-kurt-kadinlar-savasin-neresinde-322097</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/girls-of-the-sun-kurt-kadinlar-savasin-neresinde.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/girls-of-the-sun-kurt-kadinlar-savasin-neresinde-322097</guid><description><![CDATA[Bir savaşın hikayesini anlatmak yalnızca yaşanan şiddeti göstermekle mi mümkün olabilir yoksa o şiddetin tarihini, siyasal zeminini ve içinden doğan direnişi de anlatmak mı gerekir?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Savaş sineması çoğu kez erkeklerin hikâyeleri etrafında kurulur. Cephede savaşanlar, komuta edenler ve kahramanlaştırılanlar...</p>
<p>Kadınlar ise ya geride bırakılanlar olarak resmedilir ya da kurtarılmayı bekleyenler…</p>
<p>“Girls Of The Sun / Güneşin Kızları" ise bu anlatıyı tamamen tersine çeviriyor. Eva Husson’un 2018 yapımı “Girl Of The Sun” tam da bu yerleşik anlatıyı yıkmayı hedefliyor, IŞİD’in saldırılarının ardından hayatta kalan ve örgütlenen Kürt kadınlarını merkeze alıyor.</p>
<p>Bu yönüyle bana göre, Girls Of The Sun uluslararası sinemanın dışında bırakılmış bir hikâyeyi ekrana taşıması bakımından önemli bir girişim. Ancak filmin asıl değeri kadar sınırları da bu noktada belirginleşiyor. Çünkü Kürtlere karşı olan bu saldırıların tarihsel ve politik bağlamı son derece yoğun bir kırılmayı anlatmak sadece savaşın yıkıcılığını göstermekle mümkün değil.</p>
<p>Savaşın kendisi kadar o savaşı ortaya çıkaran koşulları da anlatmak gerekir. Film, IŞİD’in Kürtlere yönelik saldırılarını ve bu kadınların saldırıların ardından örgütlenerek direnişe geçmesini merkeze alırken Kürt ulusal mücadelesinin derinliğini ve tarihsel arka planını göstermekte yetersiz kalıyor.</p>
<p>Kürt halkının neden hedef olduğu ve bölgede yüzyıllardır maruz kaldığı ayrımcılık ve saldırılar Suriye, Irak ve Türkiye hattındaki siyasal kırılmalar filmin anlatısında yeterince yer bulmuyor.</p>
<p>Bu durum filmin merkeze aldığı hikâyenin etkisini de belirli ölçülerde sınırlandırıyor.</p>
<p>Yaşananları sadece bir savaş anlatısı olarak görmek ardındaki tarihsel ve siyasal gerçekliği görünmez kılma riski barındırıyor. Oysa Kürt kadınlarının mücadelesi yalnızca hayatta kalma çabasından ibaret değil aynı zamanda kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olma ve örgütlü bir mücadeleyle karşı koyma mücadelesine karşılıktır.</p>
<p>Eva Husson filmde bu direnişi görünür kılmak için Bahar karakterini merkeze alıyor.</p>
<p>IŞİD tarafından esir alındıktan sonra kurtulan ve kadınlardan oluşan birliğin komutanı haline gelen Bahar, filmin kadınların savaş içerisindeki konumuna dair temel bakışını temsil ediyor.</p>
<p>Ancak filmin karakterlere dönük yaklaşımı zaman zaman bu hikâyenin taşıdığı siyasal derinliği kurmakta zorlanıyor. Bahar’ın yaşadığı travmayı ve mücadelesini görüyoruz fakat onun geçmişine, düşüncelerine ve bir komutan olarak aldığı kararlara yaklaşamıyoruz.</p>
<p>Benzer biçimde birlikte savaştığı diğer kadın karakterler de çoğu zaman ortak bir direnişin temsilcileri olarak kalıyorlar. Bu nedenle film, kadınların kolektif mücadelesini görünür kılsa da mücadelenin içeriğine dair muğlaklık taşıyor.</p>
<p>Filmin diyalogları da zayıflığından dolayı hikâyeyi taşımakta zorlanıyor.</p>
<p>Girls Of The Sun anlatısını büyük ölçüde sessizlikler, bakışlar ve görsel atmosfer üzerinden kurmayı tercih ediyor.</p>
<p>Bu tercih bazı sahnelerde güçlü bir duygu yaratırken karakterlerin iç dünyasını, birbirleriyle kurdukları ilişkileri ve siyasal zemini derinleştirecek anlatısal alanı daraltıyor.</p>
<p>Filmin anlatı tercihlerinden biri de hikâyeyi büyük ölçüde Fransalı savaş muhabiri Mathilde’in tanıklığı üzerinden kurmasıdır.</p>
<p>Mathilde seyirci ile savaşın içindeki kadınlar arasında bir aracı konumundadır.</p>
<p>Bu tercih yaşananların uluslararası kamuoyuna aktarılması açısından anlaşılır bir anlatı tercihi olarak görülmekle birlikte beraberinde önemli bir soruyu da getirir: bir halkın yaşadığı saldırı anlatılırken o hikâyenin öznesi kim?</p>
<p>Bu soru özellikle sinemadaki savaş ve şiddet deneyimlerinin temsili açısından önemlidir.</p>
<p>Çünkü görünür olmak her zaman kendi sözünü söyleyebilmek anlamına gelmez. Kürt halkı uzun süre uluslararası kamuoyunda çoğunlukla maruz kaldıkları şiddet ve kayıplar üzerinden görünür oldu. </p>
<p>Oysa onların hikâyesi yalnızca yaşadıkları saldırılardan değil bunların ardından kurdukları direnişten, dayanışmadan ve siyasal özne olma çabasından da oluşuyor.</p>
<p>Film, burada önemli bir çaba gösteriyor. Film, kadınları yalnızca savaşın mağdurları olarak göstermiyor; silahlanan örgütlenen ve mücadele eden kadınları odak noktasına koyuyor.</p>
<p>Ancak anlatının merkezine yerleştirilen Batılı tanık figürü bu kadınların kendi öz politik konumlanışlarının geri plana itilmesine neden oluyor. Seyirci, yaşananlara çoğunlukla Mathilde’in bakışı üzerinden yaklaşıyor.</p>
<p>Bu durum filmin en temel çelişkilerinden birini oluşturuyor. Bir yandan görünmez bırakılmış bir kadın mücadelesini uluslararası izleyiciyle buluşturuyor diğer yandan bu hikâyeyi dışarıdan bir göz aracılığı ile servis ediyor.</p>
<h3>Filmin önemi</h3>
<p>Filmin görsel dili de bu çelişkiyi derinleştiren noktalardan biri. Girls Of The Sun savaşın yıkımını etkileyici görüntülerle veriyor. Harabe mekânlar, sessiz bekleyişler ve çatışma sahneleri filmin duygusal atmosferini oluşturuyor. Fakat bu estetik tercihlerinin çoğu zaman anlatılan tarihsel gerçekliğin önüne geçtiği hissediliyor. Savaşın görüntüsü güçlü verilirken savaşın ardındaki siyasal ilişikiler daha zayıf kalıyor.</p>
<p>Buna karşın Kürt halkının hikâyesi sadece yıkımın değil yeniden kurmanın da hikâyesi.</p>
<p>Kadınların kaybettikleri hayatların ardından yeni bir yaşam örgütlemeleri ve hafızalarını korumaları bu direnişin önemli kazanımlarıdır.</p>
<p>Film cephedeki direnişi görünür kılarken aynı zamanda gündelik direniş biçimlerine de daha fazla alan açabilseydi anlattığı hikâyenin kapsamı da genişleyebilirdi.</p>
<p>Yine de Girls Of The Sun’ı eksikliklerinin gölgesinde değerlendirmek filmin önemini gözden kaçırmak olur. Film, savaş anlatılarında kadınların konumunu yeniden düşünmeye çağırıyor.</p>
<p>Belki de filmin asıl tartışmaya açtığı mesele şu: Bir savaşın hikayesini anlatmak yalnızca yaşanan şiddeti göstermekle mi mümkün olabilir yoksa o şiddetin tarihini, siyasal zeminini ve içinden doğan direnişi de anlatmak mı gerekir?</p>
<p>Girls Of The Sun bu sorulara kesin cevaplar vermiyor. Fakat yalnızca savaşın içerisinden değil, kadınların hafızası, mücadelesi ve direnişi üzerinden bakmayı öneriyor. Filmin en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor belki. Anlattığı hikayenin bütününü kurmasa da hangi hikayelerin nasıl anlatılması gerektiğine dair önemli bir tarışma başlatıyor.</p>
<p>(SG/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Şahname” diyarında bir gün]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sahname-diyarinda-bir-gun-322094</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/sahname-diyarinda-bir-gun-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sahname-diyarinda-bir-gun-322094</guid><description><![CDATA[“Hikâye tanıdık geliyor mu? Sizce bugünlerle benzer yanları var mı?” diye sordu. Hepimiz ekranlarımıza sevimli sevimli baktık, kimse cevap vermeye yanaşmadı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hayatta talebe kalmayı istediğimden yeni bir kursa başladım. "Şahname" okuyoruz. Biz Firdevsi diyoruz, onlar Ferdovsi diyor, ama bunlar o kadar da büyütülecek hatalar değil. </p>
<p>Elbette asıl metni değil Farsçayı sonradan öğrenenler için hazırlanmış metni okuyoruz. Padişahlar, devler, iyiler, kötüler, tercihler, gidilen gidilmeyen yollar…</p>
<p>Daha munis padişahlardan sonra sıra Cemşid’e geldi. Cemşid gururuna yenik düştü, halkı unuttu. Ama her şey de kötüye gitmedi. Mesela başta kendisi olmak üzere insanların diğer dilleri öğrenmesini sağladı. Madenler buldu, şehirler, evler, saraylar kurdu. Ha bir de halkı mesleklerine göre tabakalara ayırdı.</p>
<p>Kendine kocaman saraylar yaptırdı. Cemşid’in düşüşü oturduğu tahtı devlerin omzunda yükseltmesiyle başladı. “Ben, ben ve yine ben” demeye başladı. Nihayetinde taht-ı Cemşid veya daha bilindik adıyla Persepolis’i geride bırakarak tahttan düştü.  </p>
<h3>Zehak</h3>
<p>Aman bu nasıl fena bir adammış derken “mazlumların ahı yerde kalmaz” diyerek Zehak sahneye girdi. Zehak aslında daha fena bir adammış ama ahali işinde gücünde olduğundan pek ilgilenmemiş.</p>
<p>Tacı tahtı kafasına koyduğundan önce babasını öldüren Zehak makama kavuşunca huzur bulamamış. Gece rahat uyuyamaz olmuş, vesveselere kapılmış. Dünyadaki kötü güçlerin temsilcisi Ehrimen, o devre göre bir sakinleştirici önermiş. Zehak’ın pek hoşuna gitmiş. Anında isteği yerine gelmiş. Omuzlarından iki yılan çıkmış.</p>
<p>Zehak rahat uyusun, ruhu huzur bulsun diye yılanların her gün iki gencin beynini yemesi gerekiyormuş. Böyle böyle saray gençleri yemeye başlamış. Zehak o kadar uzun tahtta kalmış ki insanlar akıl nedir, bilim nedir, vicdan nedir, iyilik nedir unutmaya başlamış. Çarşıda pazarda kimse iki laf etmez olmuş. Korka korka korkunun da ne olduğunu unutmuşlar.  </p>
<p>Aradan epey zaman geçmiş, gençler ölmeye devam etmiş. Nihayetinde bu işten midesi bulanan iki saray aşçısı bir yol aramaya başlamışlar. Biri “Yılan dediğin ne beyni yediğinden ne anlar, bulalım bir beyin yedirelim gitsin” demiş. Diğeri “İyi de ne beyni yedireceğiz?” diye sorunca ikisinin de aynı anda aklına gelivermiş. Koyun beyni yedirmeye karar vermişler. Böylece tüm memleketi kurtaramasalar da her gün iki gencin sırf beyinlerini iki yılan yesin diye öldürülmeleri bitmiş.</p>
<p>Saray aşçılarının bu vicdani direnişi sessizce sürerken saraya 18 evladını kurban veren demirci Kave (bizde daha çok Kava diye bilinir) iş önlüğünü parçalayıp bir sopaya asmış. Bu kırmızı demirci önlüğü bir isyan işareti olmuş. Ardına düşenlerle Zehak’ın zulmüne başkaldırmışlar. Böylece işinde gücünde olan halkın da canına tak edince “zulmün batsın” diyerek ayağa kalkmışlar. (Bu arada sitem de zulüm demekmiş, sitemi sevgisinden doğanlara duyurulur)</p>
<p>Tüm bunlar olup biterken Cemşid’in iyi ruhlu, iyi fikirli, iyiliğin nasıl bir şey olduğunu hatırlayan iki kızı da gizli gizli halka bildiklerini anlatmaya başlamış. İnsanlar o kadar uzun zaman kötünün içinde kalınca “iyi olunca ne olur ki” demeye başlamışlar, ama bir yandan dinledikleri de hoşlarına gitmiş.</p>
<p>Çalışanların arasında adil olmayan emirleri yerine getirmek istemeyenlerin sayısında bir artış başlamış. Gerçi bütün bunlar çok sessizce ilerleyen, öyle toplu ayaklanmaya varamayan hallermiş. İşte tam o vakitlerde dağlarda kendi kendine büyümek zorunda kalan Feridun gelecek günler için hazırlandığından habersiz ineğiyle gezintiler yapıyormuş.</p>
<p>Tam Feridun’un hikâyesine başlıyorduk ki hocamız derse bir ara verdi. “Evet arkadaşlar” dedi. “Hikâye tanıdık geliyor mu? Sizce bugünlerle benzer yanları var mı?” diye sordu. Hepimiz ekranlarımıza sevimli sevimli baktık, kimse cevap vermeye yanaşmadı.</p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Modern hayata bir eleştiri: Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor kitabı üzerine inceleme]]></title><link>https://bianet.org/yazi/modern-hayata-bir-elestiri-bizim-tombis-evden-hic-anlamiyor-kitabi-uzerine-inceleme-322073</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/30/modern-hayata-bir-elestiri-bizim-tombis-evden-hic-anlamiyor-kitabi-uzerine-inceleme.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/modern-hayata-bir-elestiri-bizim-tombis-evden-hic-anlamiyor-kitabi-uzerine-inceleme-322073</guid><description><![CDATA[Eğlenceli diyaloglar ve sıcak çizimlerle ilerleyen hikâye, okura yalnızca bir yolculuk anlatmıyor; aynı zamanda ev, mahalle, doğa ve aidiyet kavramlarını yeniden düşündürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde bir evi tarif ederken aklımıza ilk gelen şey adres, sokak adı ya da kapı numarasıdır. Navigasyon uygulamaları sayesinde artık neredeyse hiçbir yere kaybolmadan ulaşabiliyoruz.</p>
<p>Ancak Behiç Ak’ın "<em>Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor"</em> adlı öyküsü okuru tam da bu alışkanlığı sorgulamaya davet ediyor. Çocuklara hitap eden sade dili ve eğlenceli anlatımıyla ilerleyen eser, aslında yetişkinlerin de üzerinde düşünmesi gereken önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bir evi gerçekten ev yapan şey nedir?</p>
<p>Hikâye, güneşli bir bahar gününde Tombiş’in arkadaşı Memo ile karşılaşmasıyla başlıyor. Memo dedesinin evine gideceğini söyleyince Tombiş de ona eşlik etmek ister. Yol boyunca Tombiş’in aklındaki tek konu adrestir.</p>
<p>Sürekli mahallenin adını, sokağı, kapı numarasını ve evin kaç metrekare olduğunu sorar. Memo ise bu soruların hiçbirine doğrudan cevap vermez. Bunun yerine dedesinin evine ulaşırken onlara yol gösteren leylekten, tarihi camiden, taş merdivenlerden, iğde ağacının kokusundan ve eski mahallenin sokaklarından söz eder.</p>
<p>Yolculuk ilerledikçe Memo, dedesinin yaşadığı evi anlatmaya devam eder. Fakat anlattıkları hiçbir zaman sayılar ya da ölçüler değildir. Evin avlusundan, içindeki erik ve zeytin ağaçlarından, kuşlardan, arılardan, kitaplarla dolu raflardan, sobada yanan odunlardan ve geceleri oluşan gölgelerden bahseder. Tombiş ise sürekli <em>“Kaç oda?”</em>, <em>“Kaç metrekare?”</em> gibi sorular sormaya devam eder. Memo'nun anlattıkları sayesinde okur, eski mahalle kültürünü ve doğayla iç içe yaşamın sıcaklığını hissederken, Tombiş’in bakış açısının ne kadar sınırlı olduğunu fark ediyor.</p>
<p>Sonunda dedesinin evine ulaştıklarında Memo’nun söyledikleri hikâyenin en önemli mesajını oluşturuyor. Dedesinin adı mahallede o kadar bilinir ki adres söylemeye gerek bile yoktur. “Seyfi Usta” demek, evi bulmak için yeterlidir. İnsanlar birbirini tanır, postacılar bile evi bu şekilde bulabilir. Tombiş yine adresi öğrenemediği için şaşırsa da avlunun huzurlu atmosferine girince farklı bir dünyanın var olduğunu görür. Öykü, Memo'nun “bizim Tombiş evden hiç anlamıyor” sözüyle sona erer.</p>
<p>Kitabın en dikkat çekici yönü, ev kavramını yalnızca dört duvar olarak görmemesidir. Günümüzde bizler evleri metrekareleriyle, oda sayılarıyla ya da fiyatlarıyla değerlendirmeye alışığız. Oysa Behiç Ak, gerçek bir evin sayıların ötesinde anlamlar taşıdığını gösteriyor. Bir ev içinde yaşayan insanların anıları, komşuluk ilişkileri, avlusundaki ağaçlar, kuş sesleri ve paylaşılan zamanlarla değer kazanır. Bu nedenle Memo'nun dedesinin evi, adresinden çok yaşattığı duygularla hatırlanıyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/adsiz-tasarim-2026-07-30t152119-217.png" alt="">
<figcaption><em>Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor - Yazan ve resimleyen Behiç Ak (56 Sayfa) (Anasınıfı ve 1.-2. sınıflar)</em></figcaption>
</figure>
<p>Eserde doğa da önemli bir yere sahip. Leyleğin yolu göstermesi, iğde ağacının kokusunun insanları kendine çekmesi, arıların ve kuşların yaşam döngüsüne katkı sağlaması tesadüf değil. Doğa burada yalnızca arka plan değil, aynı zamanda karakterlerin yolculuğunun bir parçasıdır. Çocuk okurlar farkında olmadan doğayla bağ kurmanın önemini öğrenirken, yetişkinler de şehir yaşamının içinde kaybettikleri ayrıntıları yeniden hatırlama fırsatı buluyorlar.</p>
<p>Bir başka önemli konu ise eski mahalle kültürüdür. Günümüzde insanlar çoğu zaman komşularını bile tanımazken, kitapta herkes birbirini ismiyle bilir. Çocuklar birlikte oynar, insanlar birbirlerine yardım eder ve mahalle ortak bir yaşam alanı hâline gelir. Seyfi Usta’nın adının adres yerine geçmesi, güven ve dayanışmanın güçlü olduğu bir toplumsal yapıyı simgeler. Bu yönüyle eser, modern şehir yaşamına ince bir eleştiri de getiriyor.</p>
<p>Tombiş karakteri aslında günümüz insanını temsil eder. Her şeyi ölçmeye, sınıflandırmaya ve sayılarla açıklamaya çalışır. Memo ise bunun tam tersidir. O, bir yeri tarif ederken kokuları, sesleri, ağaçları ve insanları anlatır. İki karakter arasındaki bu zıtlık, kitabın felsefi yönünü güçlendirir. Okuyucu, hikâyenin sonunda haklı olanın Tombiş değil Memo olduğunu fark eder.</p>
<p>Behiç Ak, oldukça kısa ve sade bir öykü üzerinden çocuklara büyük bir düşünce alanı açmayı başarıyor. Eğlenceli diyaloglar ve sıcak çizimlerle ilerleyen hikâye, okura yalnızca bir yolculuk anlatmıyor; aynı zamanda ev, mahalle, doğa ve aidiyet kavramlarını yeniden düşündürüyor.</p>
<p>Çocuklar için keyifli bir macera gibi görünen bu eser, yetişkinlere de yaşadıkları çevreye farklı gözlerle bakmaları gerektiğini hatırlatan anlamlı bir anlatıya dönüşüyor. Bu nedenle <em>Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor</em>, yalnızca çocuklara değil, ev kavramını yeniden keşfetmek isteyen her yaştan okura hitap eden sıcak ve düşündürücü bir kitap olarak öne çıkıyor.</p>
<p>(ŞT/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sosyalist hareket neden topu ayağında tutuyor?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sosyalist-hareket-neden-topu-ayaginda-tutuyor-322103</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/sosyalist-hareket-neden-topu-ayaginda-tutuyor.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sosyalist-hareket-neden-topu-ayaginda-tutuyor-322103</guid><description><![CDATA[Dünya Kupası, futbolun kolektif oyunun belirlediği bir mücadele olduğunu bir kez daha gösterdi. Peki sosyalist hareket, bu oyundan ne öğrenebilir?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Futbolun tarihi, ona sahip çıkmaya çalışanlarla onu denetlemek isteyenlerin tarihidir demek yanlış olmasa gerek. Tarihi boyunca toplumsal çatışmaların, sınıf mücadelelerinin ve kolektif kimliklerin kurulduğu alanlardan biri oldu.</p>
<p>Orta Çağ İngiltere'sinde köylülerin günler süren maçları üretimi aksattığı gerekçesiyle yasaklandı. Sanayi kentlerinde yeniden işçi sınıfının oyunu olarak büyüdü. Sömürgelerde ise, efendilerle eşit koşullarda karşı karşıya gelmenin ve bastırılmış öfkeyi görünür kılmanın yollarından birine dönüştü. Eduardo Galeano'nun anlattığı gibi<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a>, futbol birçok yerde ezilenlerin kendilerini ifade edebildikleri, kolektif bir kimlik kurabildikleri ve gündelik hayatın hiyerarşilerine meydan okuyabildikleri nadir alanlardan biri oldu.</p>
<p>Dolayısıyla sosyalist hareketin futbola ilgisi de tesadüf değildir. Sosyalistler uzun zamandır siyasal mücadeleyi anlatırken futboldan ödünç alınmış kavramlara başvuruyor. "Oyunu kurmak", "önde basmak", "topa sahip olmak" gibi ifadeler strateji tartışmalarının doğal bir parçası haline geliyor. Fakat bu metaforların kendisi de futbol gibi değişiyor. Bugün siyaset üzerine düşünmek için önce futbolun nasıl değiştiğine bakmak gerekiyor.</p>
<h3>Dünya Kupası'nın düşündürdükleri</h3>
<p>Geçtiğimiz haftalarda tamamlanan Dünya Kupası, futbola dair yerleşik kabulleri yeniden tartışmaya açmasıyla da dikkat çeken bir noktada duruyor.</p>
<p>Turnuva, daha başlamadan organizasyona yönelik eleştirilerle, başladıktan sonra ise hakem kararlarına yapılan müdahalelerle gündemden hiç düşmedi. Geriye dönüp baktığımızda, asıl düşündürücü olan başarıyı neyin belirlediğine dair ortaya koyulan yeni futbol anlayışıydı.</p>
<p>Kâğıt üzerinde bakıldığında turnuva bir yıldızlar geçidiydi. Belki de son yıldızlar... Dünyanın en iyi futbolcularının aynı sahnede buluşmasına imkan sağladı. Mohamed Salah Mısır'ın, Cristiano Ronaldo Portekiz'in, Jude Bellingham İngiltere'nin, Lionel Messi ise Arjantin'in umutlarını sırtladı. Birçok maçta bu oyuncuların bireysel yetenekleri sonucu belirledi. Bir pas, bir şut ya da tek başına yarattıkları bir an takımını galibiyete taşımaya yetti. Fakat turnuva ilerledikçe başka bir gerçeğin daha görünür hale geldiğini söyleyebiliriz diye düşünüyorum: Büyük oyuncular büyük takımlar yaratmaya yetmiyordu.</p>
<p>Tek başına en iyi oyunculara sahip olmak, kupaya uzanmak için yeterli değil. Çünkü futbolun belirleyicisi "Takım birlikte nasıl oynuyor?" sorusu etrafında şekilleniyor.</p>
<p>Bunun temelinde ise oyunun mantığı yatıyor. Futbolda daha çok topa sahip olma, rakibi bire bir geçme ya da yıldız oyuncunun kilidi açması üzerinden dönen bir anlatı var. Dünya kupası bize gösterdi ki oyunun merkezinde "alan" var. Hücum eden takımın amacı rakibin savunma düzenini bozacak boşluklar yaratmak. Savunma yapanın amacı ise o boşlukların oluşmasını engellemek. Pasları, koşuları, pres, hatta topsuz yapılan hareketleri bu alan mücadelesinin bir parçası olarak görüyoruz.</p>
<p>Bu sebeple olacak ki yıldız oyuncunun değeri de değişiyor. Artık yıldız, takımın ürettiği alanları en iyi değerlendiren ya da takım arkadaşları için yeni alanlar açabilen oyuncu haline geliyor. Bireysel kalitenin hâlâ maç kazandırabildiğini biliyoruz ve görüyoruz. Kupayı kazandıran şeyin ise o bireysel kaliteyi kolektif bir oyunun içine yerleştirebilen takımlar oluyor.</p>
<h3>Sosyalist hareket topu ayağından çıkarmalı</h3>
<p>Dünya Kupası'nın ardından bir kez daha düşünmeye başladım. Turnuvanın bize gösterdiği şey, futbolun esas olarak bir alan yaratma oyunu olduğuydu. Ve belki de sosyalist hareketin üzerine en çok düşünülmesi gereken meselelerden biri de tam olarak bu.</p>
<p>Sosyalist hareket için sorulması gereken sorulardan biri, "kim kime alan açıyor?" sorusu olmalı. Bir örgüt ya da bir siyasal özne, bütün enerjisini kendi görünürlüğünü artırmaya, bütün hamleleri kendisi yapmaya ya da bütün sözün merkezinde durmaya harcadığında, aslında topu ayağında gereğinden fazla tutan oyuncuya benzemeye başlıyor. Oyun akmıyor. Herkes birbirinin pas istasyonu oluyor ama kimse savunmanın dengesini bozacak hareketi yapmıyor. Topla oynamayı, topla oyalanma ile karıştırmamak lazım.<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Burada geri çekilmekten ya da mücadeleden vazgeçmekten söz etmiyorum. Bizim kronik sorunumuz çoğu zaman topu bırakmamak. Sürekli aynı çevrede pas yapmak, aynı insanlara konuşmak, aynı örgütsel dolaşım içinde hareket etmek ve bunu siyasal üstünlük sanmak. Oysa topa sahip olma oranı tek başına hiçbir şey anlatmıyor.</p>
<p>Hatırlayacaksınız Türkiye Milli Futbol Takımı kupadan hızlıca elenmişti. Avusturya'ya 2-0 kaybedilen maçın ardından takımın kaptanı Hakan Çalhanoğlu'nun "maçı domine ettik" değerlendirmesinde bulundu.<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a> Bu yanılsamanın bir örneği olarak düşünebiliriz. Yanılsamanın dayanağı da topa sahip olma oranıydı. Türkiye topun yüzde 63'üne sahip olmuştu. Siyasette de benzer bir yanılgı vardır. Kendi çevrenizde sürekli hareket ediyor, sürekli söz üretiyor olmanız, siyasal alanı genişlettiğiniz anlamına gelmez.</p>
<p>Peki sosyalist hareket nasıl hareket etmeli? Sosyalistler, İspanya Milli Takımı gibi birbirine alan açmak zorunda. Çünkü kolektif siyaset, herkesin aynı anda aynı işi yapması ya da bütün hamleleri tek bir öznenin üstlenmesiyle kurulmaz.</p>
<p>Hareket, her müdahalenin başka bir müdahalenin önünü açtığı, her kazanımın yeni bir mücadele imkânı yarattığı bir ilişkisellik içinde güçlenir. Futbolda olduğu gibi, bazen en kritik katkı başkasının topla buluşabileceği boşluğu yaratmaktır. Kimi zaman bir sendikanın mücadelesi kadın hareketine, kadın hareketinin açtığı gedik ekoloji mücadelesine, yerel bir direniş de ülke ölçeğinde kurulacak yeni ittifaklara alan açar. Başarılı olan, bu hareketlerin birbirini besleyebileceği zemini kurabilen siyasettir.</p>
<h3>Sosyalist hareketin “yıldızları” var mı?</h3>
<p>Yıldız futbolcu anlatısı sosyalist hareket için de düşündürücü. Hareket içinde zamanla "yıldızlaşan" isimler ortaya çıkıyor. Deneyimleri, birikimleri ve siyasal ağırlıklarıyla birçok kritik anda belirleyici roller üstleniyorlar.</p>
<p>Sosyalist hareket açısından mesele bu noktada nettir. Hareketin ihtiyacı yıldızlar değildir. Sosyalist siyasetin kurucu kültürü ortak üretime ve ortak mücadeleye dayanır. "Yıldızlaşan" kadroların en büyük riski, oyunun doğal merkezine dönüşmeleridir. Top sürekli onların ayağına gelsin isteniyor, söz onlar olmadan eksik kalıyor, hamleyi onların yapması bekleniyor. Böyle olunca diğer oyuncuların hareket alanı daralıyor, inisiyatif alma kapasitesi köreliyor. Bir süre sonra yıldız oyuncu da koşmayı bırakan, sürekli top isteyen ve oyunu kendi temposuna göre kuran bir figüre dönüşebilir.</p>
<p>Arjantin’in Mısır karşısında 2-0 geriye düştüğü maçı çevirmesinin ardından Lionel Messi’nin yaptığı açıklamayı hatırlayalım: “Ben takım arkadaşlarım sayesinde sahadayım. Çünkü benim yeterince koşmadığım anlarda onlar ekstra çaba harcıyor. Boşlukları kapatıyorlar.”  Görüldüğü üzere, en yetenekli oyuncu bile tek başına oyunu taşıyamıyor. Onu taşıyan, eksik bıraktığı yerleri tamamlayan kolektif hareket oluyor.</p>
<p>Dünya Kupası'nın bir başka etkisi de yıldız olma hayalini büyütmesidir. Futbol, tek sezonluk yıldızların mezarlığı gibidir. Taylan Antalyalı, Adem Ljajić ya da Sebastian Szymański... Bir sezon boyunca herkesin dilinde olan isimler, ertesi yıl aynı etkiyi yaratamayabiliyor. Futbol tarihi, kısa süre parlayıp sonra sönen oyuncularla dolu. Buna rağmen herkes yıldız olmayı hayal ediyor. Kimse oyunun emekçisi olmayı hayal etmiyor.</p>
<p>Futbolun diliyle söylersek, sosyalist hareketin ihtiyacı yıldızlaştırmayan bir oyun düzenidir. Maçlar bireysel dehalarla kazanılabilir fakat kalıcı başarı, kolektif aklın ve ortak emeğin ürünü olabilir.</p>
<p>(ZA/EMK)</p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> Galeano, (2017). Gölgede ve Güneşte Futbol. İstanbul: Can Sanat Yayınları</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> https://www.youtube.com/watch?v=tWM9jY55-bs</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> https://www.ntvspor.net/foto-galeri/hakan-calhanoglu-avustralyali-gazetecinin-sorusuyla-saskina-donup-soruyla-cevap-verdi-424447/3</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Barışın hukuku: Çerçeve yasa ne kuracak?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/barisin-hukuku-cerceve-yasa-ne-kuracak-322106</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/barisin-hukuku-cerceve-yasa-ne-kuracak.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/barisin-hukuku-cerceve-yasa-ne-kuracak-322106</guid><description><![CDATA[Türkiye belki de uzun yıllardır ilk kez, çatışmanın sona ermesini demokratik bir yeniden kuruluş fırsatına dönüştürebilecek tarihsel bir eşiğin önünde duruyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir çerçeve yasa bazen yalnızca hukuki bir düzenleme değildir; bir ülkenin geçmişiyle kurduğu ilişkinin ve geleceğe dair siyasal iradesinin de ifadesidir.</p>
<p>Bu nedenle bugün Türkiye’de yürütülen çerçeve yasa tartışmasını, yalnızca silah bırakma sürecini düzenleyecek teknik bir hukuk metni olarak görmek eksik bir değerlendirme olur. Asıl mesele, bu yasanın neyi tasfiye edeceği değil, neyi inşa edeceğidir.</p>
<p>Uzun yıllara yayılan çatışmalı süreçlerin ardından toplumlar çoğu zaman ilk olarak güvenlik sorununa odaklanır.</p>
<p>Silahların susması, kuşkusuz her barış arayışının vazgeçilmez koşullarından biridir. Hiçbir demokratik toplum, şiddetin sürekli üretildiği bir ortamda özgür siyasal yaşamı geliştiremez.</p>
<p>Ancak tarihsel deneyimler gösteriyor ki silahların susması ile barışın kurulması aynı şey değildir. Birincisi çatışmanın sonunu ifade ederken, ikincisi demokratik bir birlikte yaşamın başlangıcını ifade eder. Aradaki fark, hukukun üstleneceği rolle ilgilidir.</p>
<h3>Asıl soru</h3>
<p>Bugün tartışılan çerçeve yasa da tam bu ayrım üzerinden değerlendirilmelidir. Eğer hazırlanacak düzenleme yalnızca silahlı yapının hukuki tasfiyesini, silah bırakmanın usulünü ve buna bağlı ceza hukuku sonuçlarını düzenlemekle sınırlı kalırsa, önemli bir ihtiyacı karşılayacaktır.</p>
<p>Ancak böylesi bir metin, tarihsel anlamda kurucu bir yasa olmayacaktır. Çünkü Kürt meselesi yalnızca silahlı çatışmadan ibaret değildir; silahlı çatışma, çok daha derin siyasal, hukuksal ve toplumsal sorunların belirli tarihsel koşullar altında ortaya çıkmış sonuçlarından biridir.</p>
<p>Bu nedenle çatışmanın sona ermesi ile çatışmayı ortaya çıkaran nedenlerin ortadan kaldırılması birbirine karıştırılmamalıdır.</p>
<p>Bir toplum, silahlı dönemi geride bırakabilir; fakat hak eşitsizlikleri, demokratik temsil sorunları, hukuk güvenliği eksikliği ve siyasal katılımın önündeki engeller devam ediyorsa, barış yalnızca kırılgan bir ateşkes niteliği taşır. Kalıcı barış ise ancak çatışmayı yeniden üretecek koşulların demokratik yollarla dönüştürülebilmesiyle mümkündür.</p>
<p>Bu ayrım, yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda hukuk kuramı açısından da belirleyicidir. Çünkü hukuk bazen mevcut düzeni yönetir, bazen ise yeni bir düzen kurar. Yönetici hukuk ile kurucu hukuk arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar.</p>
<p>Yönetici hukuk, mevcut sorunları belirli kurallarla çözmeye çalışır; kurucu hukuk ise ortak geleceğin ilkelerini belirler. Bu nedenle hazırlanacak çerçeve yasa, yalnızca geçmişe ilişkin hukuki sonuçları düzenleyen bir metin değil, demokratik birlikte yaşamın temel güvencelerini oluşturan siyasal ve hukuksal çerçeveyi kurmak zorundadır.</p>
<p>Türkiye açısından bugün sorulması gereken soru da budur. Tartışma, “Çerçeve yasa çıkarılacak mı?” sorusuna indirgenemez. Asıl soru, çıkarılacak yasanın hangi demokratik ufku mümkün kılacağıdır. Çünkü hukuk, yalnızca devletin güvenlik ihtiyaçlarını düzenleyen bir araç değildir. Aynı zamanda bireyin haklarını güvence altına alan, farklı toplumsal kimliklerin eşit yurttaşlar olarak ortak yaşamın öznesi olmasını sağlayan kurumsal zemindir. Kurucu niteliğe sahip bir çerçeve yasa da tam olarak bu zemini oluşturabildiği ölçüde tarihsel önem kazanacaktır.</p>
<p>Ancak kurucu bir çerçeve yasanın yalnızca nasıl bir amaç taşıması gerektiğini söylemek yeterli değildir. Aynı zamanda hangi temel ilkeler üzerine inşa edilmesi gerektiğini de tartışmak gerekir. Aksi hâlde “kurucu yasa” kavramı, siyasal bir temenninin ötesine geçemez.</p>
<p>Her şeyden önce böyle bir yasa, demokratik siyasetin önündeki hukuki ve fiilî engelleri kaldırmayı hedeflemelidir. Çünkü silahlı çatışmanın sona ermesi ancak siyasal taleplerin şiddet dışı, meşru ve demokratik kanallar aracılığıyla ifade edilebildiği ölçüde kalıcı bir anlam kazanabilir. İnsanların düşüncelerini özgürce açıklayabildiği, siyasal örgütlenmenin güvence altında olduğu, seçilmiş temsilcilerin demokratik siyaset alanında faaliyet gösterebildiği bir hukuk düzeni kurulmadan, silahsızlanmanın toplumsal barışa dönüşmesi beklenemez.</p>
<h3>Eşit yurttaşlık ilkesi</h3>
<p>Bununla birlikte hukuk güvenliği, böylesi bir yasanın vazgeçilmez unsurlarından biri olmalıdır. Hukukun öngörülebilirliği, temel hakların etkili güvencelere bağlanması, yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi ve idarenin hukukla sınırlandırılması, yalnızca demokratik hukuk devletinin gereği değildir; aynı zamanda barışın da kurumsal güvenceleridir. Çünkü insanlar yalnızca silahların sustuğu için değil, haklarının güvence altında olduğuna inandıkları için geleceğe güvenle bakabilirler.</p>
<p>Eşit yurttaşlık ilkesi de bu çerçevenin merkezinde yer almalıdır. Bu ilke, farklı kimliklerin birbirine benzemesini değil; farklılıklarını koruyarak aynı hukuki güvenceye sahip olmasını ifade eder. Demokratik toplumun gücü de tam burada ortaya çıkar. Devletin görevi toplumsal farklılıkları ortadan kaldırmak değil, bu farklılıkların özgürce yaşayabileceği ortak hukuki zemini oluşturmaktır. Çerçeve yasa ancak bu anlayışı esas aldığında, bir tasfiye metni olmanın ötesine geçebilir.</p>
<p>Elbette bütün bunlar tek başına bir yasa metniyle gerçekleşmeyecektir. Barış, yalnızca hukukun değil, aynı zamanda siyasetin ve toplumun ortak üretimidir. Ancak hukuk, bu ortak üretimin sınırlarını ve güvencelerini belirleyen en önemli araçlardan biridir. Bu nedenle çerçeve yasa, demokratik dönüşümün son adımı değil; başlangıç noktası olarak görülmelidir. Yasadan, tek başına bütün sorunları çözmesini beklemek gerçekçi değildir. Fakat demokratik çözümün önünü açacak hukuki zemini oluşturması beklenebilir ve beklenmelidir.</p>
<p>Dünyadaki barış süreçleri de benzer bir gerçeğe işaret ediyor. Kuzey İrlanda deneyiminde silahsızlanma, demokratik siyasal katılımı genişleten kurumsal düzenlemelerle birlikte ilerledi. Güney Afrika, yalnızca bir rejimin sona ermesini değil, eşit yurttaşlığa dayalı yeni bir anayasal düzeni inşa etmeyi hedefledi. Kolombiya’da ise eski çatışma aktörlerinin demokratik siyasal yaşama katılımını mümkün kılacak hukuki mekanizmalar barış sürecinin önemli bir parçası olarak tasarlandı.</p>
<p>Her üç deneyimin de ortak noktası; Kalıcı barış, silahsızlanmayı düzenleyen hukukla değil; silahsızlanmayı demokratik hukuk devleti, eşit yurttaşlık ve kapsayıcı siyasal katılımla tamamlayan bir hukuk anlayışıyla mümkün olmuştur. Elbette bu deneyimlerin hiçbiri Türkiye açısından birebir uygulanacak modeller değildir. Ancak her biri, kalıcı barışın yalnızca silahsızlanmayla değil; demokratik hukuk düzenini güçlendiren ortak ilkelerle inşa edildiğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.</p>
<p>Bu nedenle Türkiye’nin önünde duran mesele, güvenlik ile demokrasi arasında bir tercih yapmak değildir.</p>
<p>Gerçek mesele, güvenliği demokratik hukuk devleti içinde kalıcı hâle getirebilmektir. Özgürlük ile güvenliği birbirinin alternatifi olarak gören anlayışlar, uzun vadede her ikisini de zayıflatır. Oysa demokratik hukuk devletinde güvenlik, özgürlüğün; özgürlük de güvenliğin güvencesidir. Kalıcı barış ancak bu iki ilkenin birlikte güçlenmesiyle mümkündür.</p>
<p>Tam da bu nedenle, bugün yürütülen tartışmaların ekseni yalnızca “çerçeve yasa çıkarılsın mı, çıkarılmasın mı?” sorusu olmamalıdır. Asıl tartışma, bu yasanın hangi demokratik dönüşümün hukuki zemini olacağı üzerine yürütülmelidir. Çünkü bir hukuk metninin tarihsel değeri, yalnızca hangi maddeleri içerdiğiyle değil, hangi siyasal geleceği mümkün kıldığıyla ölçülür.</p>
<p>Bu noktada önemli bir risk de gözden kaçırılmamalıdır. Eğer çerçeve yasa yalnızca silahsızlanmayı yöneten teknik bir düzenleme olarak hazırlanır; demokratikleşmeye ilişkin temel güvenceleri başka bir zamana ertelerse, kısa vadede bir hukuki boşluğu doldurabilir. Ancak orta ve uzun vadede toplumun barış beklentisini karşılamakta yetersiz kalabilir.</p>
<p>Çünkü çatışmalı süreçlerin sona ermesinden sonra ortaya çıkan en büyük sınav, savaşın bitirilmesi değil, barışın toplumsallaştırılmasıdır.</p>
<h3>Kadınlar siyasal özne</h3>
<p>Barışın toplumsallaşması ise yalnızca devlet kurumlarının değil, toplumun bütün kesimlerinin yeni dönemin öznesi hâline gelmesini gerektirir.</p>
<p>Kadınların, gençlerin, yerel toplumun, sivil toplum örgütlerinin, sendikaların, meslek örgütlerinin ve siyasal partilerin demokratik sürece etkin katılımı sağlanmadan, barış yalnızca devlet ile silahlı aktörler arasında kurulmuş dar bir mutabakat olarak kalır. Oysa kalıcı barış, toplumun kendisini o sürecin kurucusu olarak hissedebildiği ölçüde güçlenir.</p>
<p>Bu nedenle özellikle uzun yıllar çatışmanın yükünü taşıyan kesimlerin yeni dönemde üstleneceği rol önemlidir. Çatışma döneminde farklı biçimlerde mücadele etmiş insanların demokratik siyasal ve toplumsal yaşama katılımı, yalnızca bireysel bir hak değil, aynı zamanda barışın kurumsallaşmasının da önemli bir unsurudur.</p>
<p>Dünyadaki birçok deneyim göstermektedir ki, eski çatışma aktörlerinin hukuk içinde siyasal ve toplumsal yaşama katılabildiği süreçler daha kalıcı sonuçlar üretmiş; buna karşılık dışlayıcı ve yalnızca tasfiyeye dayalı modeller ise yeni gerilimlerin ortaya çıkmasını engelleyememiştir.</p>
<p>Burada özellikle kadınların deneyimine ayrı bir parantez açmak gerekir. Çatışmalı süreçlerde kadınlar çoğu zaman yalnızca mağdur olarak görülür. Oysa kadınlar aynı zamanda siyasal özne, müzakere aktörü ve barış kurucusu olarak da tarihsel roller üstlenmiştir.</p>
<p>Dünyadaki birçok barış sürecinde kadınların müzakere mekanizmalarına ve yeniden inşa süreçlerine katılımı, barışın kapsayıcılığını ve sürdürülebilirliğini güçlendiren temel etkenlerden biri olmuştur. Türkiye’de de demokratik bir gelecek inşa edilecekse, kadınların yalnızca sonuçlardan etkilenen değil, yeni dönemi kuran asli öznelerden biri olarak görülmesi gerekir.</p>
<p>Bütün bunlar gösteriyor ki, çerçeve yasa yalnızca bir “silahsızlanma yasası” olarak okunamaz. Böyle bir yaklaşım, hukuku teknik bir yönetim aracına indirger.</p>
<p>Oysa hukuk, demokratik toplumlarda aynı zamanda ortak yaşamın etik ve siyasal sınırlarını belirleyen kurucu bir işlev görür. Bu nedenle bugün hazırlanacak her düzenleme, yalnızca bugünün ihtiyaçlarına değil, gelecek kuşakların birlikte yaşayacağı demokratik zemine de cevap vermek zorundadır.</p>
<p>Türkiye belki de uzun yıllardır ilk kez, çatışmanın sona ermesini demokratik bir yeniden kuruluş fırsatına dönüştürebilecek tarihsel bir eşiğin önünde duruyor.</p>
<p>Bu fırsatın değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini ise yalnızca silahların susması değil; hukukun, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın ne ölçüde güçlendirileceği belirleyecek. Sonuçta bugün tartışılan mesele yalnızca bir çerçeve yasanın çıkarılması değildir.</p>
<p>Tartışılan, Türkiye’nin çatışma sonrasını hangi hukuk anlayışıyla karşılayacağıdır. Eğer yasa yalnızca geçmişi tasfiye ederse bir dönemi kapatır; demokratik siyaseti, hukuk devletini ve eşit yurttaşlığı güvence altına alırsa, yalnızca bir dönemi kapatmakla kalmaz, ortak geleceğin hukuki ve demokratik temelini de inşa eder.</p>
<p>(TAA/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Korktuğunu cezalandırmak]]></title><link>https://bianet.org/yazi/korktugunu-cezalandirmak-322092</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/korktugunu-cezalandirmak.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/korktugunu-cezalandirmak-322092</guid><description><![CDATA[Gezi Direnişi davasından 18 yıl hapse mahkûm edilen Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in beş günde iki kez nakledilmesi sonrası “sürgün sevk” uygulamaları tekrar gündemde. Sansürden tecride, Zehra Doğan’dan Deniz Göktaş’a uzanan örneklerle kültür ve sanat alanına yönelik çok katmanlı cezalandırma pratiğine bakıyoruz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>*Bu yazı ilk olarak <a href="https://fasikul.altyazi.net" target="_blank" rel="nofollow noopener">Altyazı Fasikül: Özgür Sinema</a>’da yayınlandı.</em></p>
<p>Gezi Direnişi davasında verilen mahkûmiyet kararları, çok sayıda hukukçu tarafından yakın dönemin en ağır hukuk ihlallerinden biri olarak değerlendiriliyor. </p>
<p>İfade ve toplantı özgürlüklerinin yanı sıra kültür-sanat faaliyetleri ile video ve film üretimini de suç unsuru hâline getiren davada, tutukluların serbest bırakılması yönündeki ulusal ve uluslararası çağrılar ise yıllardır karşılıksız kalıyor. Dava, aradan geçen yıllara rağmen iktidarın Gezi Direnişi’ni cezalandırma ısrarının sürdüğünü ortaya koyan en somut örneklerinden biri. </p>
<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bağlayıcı ihlal kararlarına rağmen Osman Kavala’nın tahliye edilmemesi, Gezi soruşturmasının yıllar sonra menajer Ayşe Barım’ı da kapsayacak biçimde genişletilmesi davanın etkilerinin mahkûmiyet kararlarıyla sınırlı kalmadığını gösteriyor. Sinemacılar Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in beş gün içinde iki kez farklı cezaevlerine sevk edilmesi ise Gezi davası tutuklularına yönelik uygulamaların keyfiliğine dair eleştirileri tekrar gündeme taşıdı.</p>
<p>Gezi davası kapsamında “hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım etmek” suçlamasıyla 2022’den bu yana Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan Çiğdem Mater ve Mine Özerden, 20 Temmuz’da herhangi bir gerekçe açıklanmadan İzmir Şakran Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi.</p>
<p>İki sinemacı, beş gün sonra, 25 Temmuz’da bu kez Marmara Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na nakledildi. Mater ve Özerden’in avukatları, sevk kararlarının herhangi bir gerekçe gösterilmeden uygulandığını, müvekkillerinin aileleri ve avukatlarından yüzlerce kilometre uzağa gönderildiğini belirterek uygulamaya tepki gösterdi. Şakran’a sevkin ardından yapılan açıklamalarda kararın, savunma hakkını ve aile görüşlerini fiilen zorlaştırdığı vurgulandı. İki sinemacının yalnızca beş gün sonra yeniden İstanbul’a gönderilmesi ise ilk sevkin gerekçelerine ilişkin soru işaretlerini artırdı.</p>
<h3>“İktidarın Gezi’den intikam duygusu bitmedi”</h3>
<p>Sevk kararları siyasi alanda da tartışma yarattı. YENİ Parti İzmir Milletvekili Gökçe Gökçen, Çiğdem Mater ile Mine Özerden’e sevk uygulamalarını Meclis gündemine taşıdı. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren Gökçen, iki sevkin hangi somut idari ve hukuki gerekçeyle gerçekleştirildiğinin açıklanmasını istedi.</p>
<p>Osman Kavala’nın AİHM kararlarına rağmen cezaevinde tutulduğunu, Can Atalay ile Tayfun Kahraman’ın ise Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına rağmen tahliye edilmediğini hatırlatan Gökçen, “Gezi direnişinin üzerinden 13 yıl geçse de iktidarın Gezi’den intikam duygusu bitmedi” ifadelerini kullandı. Mater ve Özerden’in gerekçesiz sevklerini de aynı yaklaşımın devamı olarak değerlendirdi.</p>
<p>Soru önergesinde, beş gün arayla gerçekleştirilen iki sevk işleminin hangi somut idari ve hukuki gerekçelere dayandığı, bu gerekçelerin yazılı olarak kayıt altına alınıp alınmadığı ve hükümlülerin önce İzmir’e, kısa süre sonra yeniden İstanbul’a gönderilmesini gerektiren koşulların beş gün içinde nasıl değiştiği soruldu. Gökçen ayrıca, sevk kararlarının gerekçesinin hükümlülere ve müdafilerine neden yazılı olarak bildirilmediğini, bildirim yapıldıysa bunun hangi tarihte ve hangi yöntemle gerçekleştirildiğinin açıklanmasını istedi.</p>
<p>Önergede, sevk kararları alınırken ailelerin ikamet ettiği ilin, düzenli aile görüşlerinin sürdürülmesinin ve avukatlara erişim imkânlarının dikkate alınıp alınmadığı da soruldu.</p>
<p>Son beş yılda aynı hükümlünün bir ay içinde birden fazla ceza infaz kurumuna sevk edildiği kaç işlem bulunduğu, sevk işlemlerinin keyfî uygulamalara yol açmaması için Bakanlığın herhangi bir iç denetim veya teftiş mekanizması işletip işletmediği ile AİHM ve AYM içtihatları doğrultusunda nakil uygulamalarının gözden geçirilmesine yönelik bir çalışma yürütülüp yürütülmediği de önergedeki sorular arasında yer aldı.</p>
<h3>‘Sürgün sevk’ tartışması</h3>
<p>Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in peş peşe gerçekleştirilen cezaevi sevkleri, uzun yıllardır hak örgütlerinin “sürgün sevk” olarak eleştirdiği nakil uygulamalarını yeniden gündeme getirdi. “Sürgün sevk”, ceza infaz mevzuatında yer alan hukuki bir kavram değil.</p>
<p>Mahpusların başka ceza infaz kurumlarına nakledilmesi, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 53 ila 58. maddelerinde <a href="https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.5275.pdf" target="_blank" rel="noopener">düzenleniyor</a>. Kanuna göre hükümlüler; kendi istekleri, toplu sevk, disiplin, asayiş ve güvenlik, hastalık, eğitim-öğretim ile suç veya yargılama yeri gibi nedenlerle başka bir kuruma nakledilebiliyor. Ayrıca nakil işlemlerinin usulü, Adalet Bakanlığı’nın 167 sayılı Genelgesi ve bu genelgede yapılan değişikliklerle <a href="https://iydb.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/11102022085429415202224727PM1.5.5275.pdf" target="_blank" rel="noopener">belirleniyor.</a></p>
<p>Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) hazırladığı “Nakil Bilgi” notunda, nakil işlemlerinin yalnızca idari bir uygulama olmadığına <a href="https://cisst.org.tr/nakil/" target="_blank" rel="noopener">dikkat çekiliyor</a>. Derneğe göre ceza infaz sisteminin amacı yalnızca mahpusu toplumdan yalıtmak değil; yeniden toplumsallaşmayı da gözetmek.</p>
<p>Bu nedenle özellikle ailelerinden uzakta bulunan mahpusların ailelerine yakın ceza infaz kurumlarına nakil talep edebilmesi önemli bir hak olarak değerlendiriliyor.</p>
<p>CİSST, aileye yakın bir ceza infaz kurumuna nakil talebinin, <a href="https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa/" target="_blank" rel="noopener">Anayasa’nın 20. maddesinde</a> güvence altına alınan “özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı” ile <a href="https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/convention_tur" target="_blank" rel="noopener">Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde</a> düzenlenen “özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı hakkı” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.</p>
<p>Hak örgütleri ise tartışmanın hukuki dayanağından çok uygulama biçimine dikkat çekiyor. İnsan Hakları Derneği (İHD), özellikle mahpusun talebi dışında gerçekleştirilen, aile ve avukatlarından uzak ceza infaz kurumlarına yapılan, gerekçesi açıklanmayan veya yeterince gerekçelendirilmeyen nakilleri uzun yıllardır “sürgün sevk” olarak nitelendiriyor.</p>
<p>Derneğe göre bu tür uygulamalar, aile görüşlerini ve avukatlara erişimi fiilen güçleştirirken mahpuslar üzerinde ek bir yük oluşturuyor.</p>
<p>İHD İstanbul Şubesi’nin hazırladığı <a href="https://www.ihdistanbul.org/uploads/default/files/2865/e37b08dd3015330dcbb5d6663667b8b8-gabb-51.pdf" target="_blank" rel="noopener">2025 Yılı Marmara Bölgesi Hapishaneleri Hak İhlalleri Raporu</a>, sevk uygulamalarına ilişkin başvuruların sürdüğünün bir göstergesi. Ailelerinden uzak ceza infaz kurumlarına nakledilen mahpusların aile ve avukat görüşlerinde yaşanan aksaklıklar, sevk kararlarının yeterli gerekçeyle bildirilmediğine ilişkin şikâyetler, sevk sonrasında kişisel eşyalara ulaşamama, sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan kesintiler ve tedavi süreçlerinin aksadığı yönünde çok sayıda başvuru mevcut.</p>
<p>“Sürgün sevk” tartışmasının en ses getiren örneklerinden biri, Kürt ressam, gazeteci ve yazar Zehra Doğan’ın 2018’de Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’nden Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’ne, 20 kadın mahpusla birlikte nakledilmesi oldu.</p>
<p>Tutuklular, aile ve avukatlarına hiçbir bilgi verilmeden sevk edildi; içlerinde yatalak olan Halime Işıkçı ile birlikte beş ağır hasta tutuklu daha <a href="https://gorulmustur.org/icerik/sanatci-zehra-dogan-da-aralarinda-20-kadin-tutuklu-istekleri-disinda-tarsusa-sevk-edildi" target="_blank" rel="noopener">vardı</a>. Naklin ardından İHD başta olmak üzere çok sayıda hak örgütü, aile ve avukatlardan yüzlerce kilometre uzağa yapılan sevklerin mahpusların haberleşme, görüş ve savunma haklarını olumsuz etkilediğini belirterek uygulamayı “sürgün sevk” olarak nitelendirdi.</p>
<p>Uygulamanın güncel örneklerinden biri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) soruşturmasında görüldü. İBB soruşturması kapsamında tutuklanan 14 kişi, Nisan 2025’te Marmara Ceza İnfaz Kurumları’ndan Çorlu, Tekirdağ, Kandıra, Bandırma ve Gebze’deki ceza infaz kurumlarına sevk edildi.</p>
<p>Tutukluların avukatları ve yakınları, nakillerin savunma hakkını güçleştirdiğini ve aile görüşlerini fiilen zorlaştırdığını belirterek karara tepki gösterdi.</p>
<p>Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, konuya ilişkin açıklamasında sevklerin Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 53. maddesi uyarınca, soruşturmaların sağlıklı yürütülmesi ve ceza infaz kurumlarındaki güvenlik düzeninin korunması amacıyla gerçekleştirildiğini <a href="https://x.com/yilmaztunc/status/1911387008934556041?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1911387008934556041%7Ctwgr%5Edb90fb025f6b0be3e653cf03b681adb0e7baf9c0%7Ctwcon%5Es1_&amp;ref_url=https%3A%2F%2Fwww.aa.com.tr%2Ftr%2Fgundem%2Fadalet-bakani-tunctan-ibb-sorusturmalari-kapsamindaki-14-tutuklunun-nakline-iliskin-aciklama%2F3537096" target="_blank" rel="noopener">ifade etti</a>. ‘Savunma hakkının kısıtlandığı’ yönündeki eleştirileri ise reddetti.</p>
<h2>Cezalandırma pratikleri</h2>
<p>Cezaevleri arasındaki nakillere ek olarak, mahpusların ailelerinden ve avukatlarından uzak ceza infaz kurumlarında tutulması da uzun yıllardır eleştiriliyor.</p>
<p>Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde, eski HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın ise Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutulmaları bu tartışmanın en bilinen örnekleri arasında yer alıyor. Ne var ki cezalandırma pratiği tutukluları ailelerinden uzağa taşımakla bitmiyor. Hücre tipi mimariden iletişim kısıtlamalarına, disiplin cezalarından keyfî idari kararlara kadar genişleyen infaz rejimi, cezaevini insanı her açıdan yalnızlaştıran ve dış dünyadan koparan sistematik bir tecrit alanına dönüştürmüş durumda.</p>
<p>Türkiye’de 1980’lerden bu yana güvenlik eksenli bir doğrultuda dönüşen cezaevi sistemi, AKP döneminde yaygınlaştırılan Yüksek Güvenlikli, S ve Y tipi cezaevleriyle yeni bir evreye geçti. İnsan Hakları Derneği’ne (İHD) göre özellikle 2021’den itibaren bu cezaevlerine yönelik sevklerin artmasıyla tecrit uygulamaları daha da <a href="https://www.ihd.org.tr/wp-content/uploads/2025/03/YGC-ve-S-Tipleri-Raporu.pdf" target="_blank" rel="noopener">ağırlaştı</a>. Kamuoyunda “kuyu tipi” olarak adlandırılan bu yüksek güvenlikli ceza infaz kurumları, resmî mevzuatta bu isimle anılmasa da hak örgütleri ve hukukçular tarafından izolasyon mimarisini tanımlamak için kullanılıyor. Tek ve üç kişilik odalara dayalı yapı, ortak yaşam alanlarının yokluğu, havalandırma saatlerinin dahi kısıtlanması ve mahpuslar arasındaki insani temasın tamamen kesilmesi tecrit eleştirilerinin merkezinde yer alıyor. İHD, Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve çeşitli hak örgütleri, söz konusu koşulların uzun süreli tecridi derinleştirdiğine, fiziksel ve ruhsal sağlık üzerinde kalıcı etkiler yaratabildiğine dikkat çekiyor.</p>
<p>“Kuyu tipi” cezaevlerinde uygulanan tecrit ve izolasyon politikalarına karşı son yıllarda çok sayıda mahpus açlık grevi başlattı. Geçtiğimiz günlerde kuyu tipi hapishanelerin kapatılması ve kuyu tipi olmayan bir hapishaneye sevk talebiyle 266 gün açlık grevi yapan ve yaklaşık üç aydır yoğun bakımda olan Gürkan Türkoğlu hayatını kaybetti.</p>
<p>Türkoğlu’nun ölümünden iki gün önce, 3 Temmuz’da komedyen Deniz Göktaş, 1 Haziran’da Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçekleştirdiği ve 24 Haziran’da YouTube’da yayınlanan tek kişilik stand-up gösterisi <em>Ölü Deniz</em> nedeniyle yürütülen soruşturma kapsamında, “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamalarıyla tutuklandı. Aynı gün kamuoyunda “kuyu tipi” olarak bilinen Tekirdağ Çorlu Karatepe Y Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Tutukluluğuna yapılan itiraz, 27 Temmuz’da İstanbul 5. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından reddedilen Göktaş’ın dosyası, sanatsal ve kültürel üretime yönelik yargı süreçlerinin cezaevi uygulamalarıyla birlikte tartışıldığı güncel örneklerden biri.</p>
<p><em>Ölü Deniz</em>‘i izlemek için <a href="https://youtu.be/ksaVzHyClto?si=Ws-ayiaJSKW7UDmP" target="_blank" rel="noopener">tıklayınız</a>.</p>
<p>Sürgün sevkler ve tecrit uygulamaları, kültür-sanat alanına dönük baskı hattından bağımsız işlemiyor. Üretim aşamasında sansür, gösterim aşamasında festival müdahaleleri, yargı sürecinde soruşturmalar ve tutuklamalar, infaz aşamasında ise cezaevi sevkleri ile yüksek güvenlikli cezaevleri baskının kültürel üretimin her aşamasına yayıldığına işaret ediyor.</p>
<p>Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun <em>Bakur</em> (<em>Kuzey</em>, 2015) belgeseli nedeniyle hapis cezasına çarptırılması, Nejla Demirci’nin <em>Kanun Hükmü</em> (2023) belgeselinin bakanlık müdahalesiyle Antalya Altın Portakal Film Festivali seçkisinden çıkarılması, Özkan Küçük’ün <em>Rojbash </em>(2023) ve Kazım Öz’ün <em>Oy’una Geldik</em> (2025) filmlerinin idari kararlarla dolaşımının engellenmesi, Rojhilat Aksoy’un <em>Aurora’nın Do</em><em>ğ</em><em>u</em><em>ş</em><em>u</em> (<em>Avrorayi lusabats’y</em>, 2022) filminin Diyarbakır gösterimi için yaptığı başvuru nedeniyle yargılanması, sanatsal ve kültürel üretimin her aşamada nasıl bir denetim ve yaptırım ağıyla kuşatıldığını gösteren örneklerden yalnızca birkaçı.</p>
<p>Türkiye’de ifade özgürlüğü ihlallerinin tekil uygulamalarla sınırlı kalmadığı, farklı araçlarla süreklilik kazanan bir cezalandırma pratiği etrafında örgütlendiği ortada. Gezi davası, bu sürekliliğin kültür-sanat alanındaki en görünür örneklerinden biri.</p>
<p>Çiğdem Mater’in çekmediği Gezi Direnişi belgeselinin merkeze oturduğu suçlamalardan dolayı, Mine Özerden’in ise bulunamayan bir ihbarcının, kanıtlanmayan iddiası nedeniyle 18’er yıl hapis cezasına çarptırıldığı Gezi davasında meşru sinemacılık pratikleri de kriminalize ediliyor.</p>
<p>Gezi’nin bugün hâlâ cezalandırılmaya çalışılması, mevcut iktidarın, ülkenin kolektif hafızasından ve sanatın o hafızayı canlı tutma gücünden duyduğu derin korkunun yargısal itirafı.</p>
<p>Mektup yazmak isteyenler için Çiğdem Mater’in paylaşılan yeni adresi:</p>
<p><em>Çi</em><em>ğ</em><em>dem Mater Utku<br>Marmara Kadın Kapalı Ceza </em><em>İ</em><em>nfaz Kurumu<br>10 Nolu – B9 Semizkumlar Mahallesi, Çanta Caddesi, No:162/2, Marmara Ceza </em><em>İ</em><em>nfaz Kurumlar</em><em>ı</em><em> Kamp</em><em>ü</em><em>s</em><em>ü</em><em>, Silivri / </em><em>İ</em><em>stanbul</em></p>
<p>(BG/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir yoldaşlık hikâyesi: The Odyssey]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-yoldaslik-hikayesi-the-odyssey-322118</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/bir-yoldaslik-hikayesi-the-odyssey.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-yoldaslik-hikayesi-the-odyssey-322118</guid><description><![CDATA[Odysseus eşine ve henüz bebekken arkasında bıraktığı çocuğuna verdiği sözü kalbinde taşırken, onları da bu yolculuğun bir parçası yapıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Güncel siyasi akışın ortasında, bir anda gündemimize oturdu <em>The Odyssey</em>. Filmi izleyenler sıcağı sıcağına yorumlarını paylaştı.</p>
<p>DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış ve PKK'lilerin yurda dönüş süreçlerini değerlendirirken <em>Odysseia</em> Destanı’na atıfta bulundu ve "eve varmakla eve dönmenin aynı şey olmadığını" söyledi.</p>
<p>Filmi izlediğinizde bu cümlenin karşılığını çok daha iyi anlıyorsunuz aslına bakarsanız. Nereye giderse gitsin, aradan kaç yıl geçerse geçsin döne dolaşa “evine döneceğini” bildiğiniz Odysseus’un yolculuğuna tanık oluyorsunuz. </p>
<p>Bana sorarsanız film tam anlamıyla bir yoldaşlık ile inanç ve “geride bırakmama” hikâyesi. Evet, birileri hayatını kaybediyor, biri inancını, gücünü, geleceğini, birileri hafızasını, aklını yitiriyor ama Odysseus eninde sonunda evine varıyor. Bunu yaparken de iki vazgeçilmezi var “yoldaşlarını hayatta tutmak” ve “yoldaşlarını geride bırakmamak”.</p>
<p>Özetle destan şöyle: İthaka Kralı Odysseus, Truva Savaşı’nda verdikleri büyük mücadelenin ardından, zafer kazanmış bir komutan olarak evine doğru yola çıkar. Amacı eşi Penelope ve oğlu Telemakhos ile yeniden bir araya gelmek. Ancak işler öyle istendiği gibi gitmez. Yol boyunca mitolojik yaratıklarla, tanrılarla yüzleşir, askerlerini, mürettebatını kaybeder.</p>
<h3>Geride kalanların sınavı</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/the-odyssey-tom-holland-anne-hattaway-662x372.jpg" alt=""></p>
<p>Ha bir de şu var, İthaka’da onu bekleyenler...Onların da en az onun kadar zor bir sınavı var. Hatta, Odysseus’un yolculuğu kadar güçlü bir direnme alanı desem yeridir. Filmde bu durum çok iyi işlenmiş. Türlü tuzaklara ve katakullilere düşmeden tahta göz dikmiş açgözlü taliplere karşı orayı korumak da kraliçe ve oğlunun sınavı...</p>
<p>Yani, bir yanda Kraliçe edasıyla Penelope, diğer yanda henüz deneyimsiz oğlu Telemakhos. Bence onların orada sergilediği duruş, en az “ailenin reisi” olarak tanımlanan Odysseus’un mücadelesi ile eş değer kıymette.</p>
<p>Hatta açık söyleyeyim daha kıymetli çünkü onlar zorlu bir yolculuğa çıkma kararını Odysseus gibi kendi iradesi ile almamışlardı, onlar geride kalanlardı. Karar verenler değillerdi. Karardan etkilenenlerdi ve kararın sonuçlarına etki etmeye çalışıyorlardı. Zordu işleri anlayacağınız.</p>
<p>Burada Kraliçe Penelope’nin hakkını ayrıca teslim etmek gerek. Talipler kafasını karıştırıp türlü oyunlarla yönetimi ele geçirmeye çalışırken, kocasının döneceğine olan inancıyla son derece akıllıca davranıyor, zekâsıyla onları alt ediyor.</p>
<p>Bir parantez açayım: Onu yani Odysseus’u bekleyenleri ikiye ayırabiliriz aslında: Biri onun geleceğini dahi düşünmeden (burayı zaten gözetmeyen bir yerden) tahtına oturmak isteyen açgözlüler, diğeri ise onu sadakatle bekleyen dostları, yoldaşları, bağ kurmaya kıymet verdiği her şey...</p>
<p>Sonuçta, Odysseus döndüğünde bir dilenci kılığına girip rakiplerini geride bırakıyor ve hakkaniyetli bir yarışla yeniden karısına ve vatanına kavuşuyor.</p>
<p>Biriyle, bir şeyle, kurduğunuz yoldaşlık bağı, sanırım dünyadaki diğer tüm bağlardan biraz daha güçlü. Sevgiliniz, çocuğunuz, anneniz, babanız, akrabanız elbette bambaşka bir yerdedir öyle de olmalıdır elbette fakat yoldaşlık, aynı amaç uğruna ortak bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğiniz kişi, kişiler, çıkılacak o yolun getireceği tüm olumlu ve olumsuz yanları baştan kabul ettiğiniz o hayatın her hali, özel bir bağı da beraberinde getiriyor.</p>
<h3>Kararı kim, kim için alıyor?</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/n.jpg" alt=""></p>
<p>Sanırım <em>Odyssey</em>’deki hikayeyi bu kadar sarsıcı kılan da bu bağ. Odysseus eşine ve henüz bebekken arkasında bıraktığı çocuğuna verdiği sözü kalbinde taşırken, onları da bu yolculuğun bir parçası yapıyor zaten. Ancak aynı zamanda yan yana savaştığı, aynı amaç uğruna yola çıktığı erlerini, yoldaşlarını da her zaman en kıymetli yerde tutuyor onlara verdiği sözden sapmama gayreti filmin ilk ekseni. </p>
<p>Filmin detaylarına girip sihrini bozmak istemem, Odysseus’un tüm o amansız yolculuk boyunca gösterdiği o devasa direnç, tam da bu yoldaşlık hukukuna ve verdiği sözlere olan sadakatinden besleniyor.</p>
<p>Filmde, baştan sona adil kalmaya çalışan bir insan var. Suların altında veya üstünde, canavarların pençesinde, esir düştüğünde, lotus çiçeğini yerken, hatta uyurken bile... Her detayda adaleti arayan bir duruş. Zaten destanın bize gösterdiği en önemli şeylerden biri de zekânın ve adalet arayışının kaba kuvvete nasıl üstün geldiği ile ilgili biraz. En azından buna inancını arttırıyor. </p>
<p>Yüzyıllardır defalarca anlatılan, M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen ama Geç Tunç Çağı'nın o efsanevi atmosferini günümüze taşıyan bu hikayede, özellikle dikkatimi çeken birkaç detay oldu.</p>
<p>İlki, uygarlık anlatısının merkezine oturtulan o tanıdık ataerki. Hem de en sert haliyle... Bunu Kraliçe’nin dudaklarından dökülen ve dünden bugüne uzanan o sözlerden anlıyoruz: <em>"Kararları erkekler alır"</em>, <em>"Erkekler konuşur, bizler dinleriz."</em></p>
<p>Hali ile filmi izlediğim andan itibaren meseleyi tersinden düşünmeden edemedim: İthaka Kralı Odysseus bir kadın olsaydı ve onu evde bekleyen bir erkek olsaydı bu hikâye nasıl yazılırdı? Bu film nasıl olurdu? Etkisi daha az mı olurdu? </p>
<h3>Kapitalizm filmin ortasında</h3>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/9U1fS1C6SVE?si=DpghmbkbBhuK82JJ" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Dikkatimi çekin bir diğer detay ise "ölüye saygı" meselesiydi. Odysseus hayatını kaybeden askerlerinden bazılarını gömer saygısını gösterir, bazılarını gömemiyor ve bu durumu derin bir vicdan yükü olarak taşır. "Ölüye saygısızlık yapamayız bizi cezalandırırlar" minvalinde cümle filmden akılda kalanlardan. </p>
<p>Ayrıca filmdeki o tek gözlü Kiklop (Polyphemus)... Bana biraz günümüz kapitalist sistemini anımsattı. Kendi baktığı koyunları yiyerek uykuya dalabilen, yani var olabilmek için yine dönüp kendi sömürdüğüne muhtaç olan Kiklop. </p>
<p>Gelelim teknik ve sinematografik tarafa... <em>Inception</em>, <em>Interstellar</em> ve <em>Oppenheimer</em> gibi başyapıtlardan tanıdığımız Oscar ödüllü yönetmen Christopher Nolan’ın elinden çıkan filmde, Odysseus rolünde Matt Damon’ı (gerçek sakalıyla) izliyoruz.</p>
<p>Tamamı IMAX kameralarla çekilen ilk ticari uzun metrajlı yapım olma özelliğini taşıyan bu film, bence biraz fazla gürültülü. Müzikler size eşlik etmiyor filmde. Müzik var mıydı yok muydu muamma. Okyanusta geçen sahnelerin atmosferinden mi, yoksa Athena, Poseidon, büyücü Kirke ve denizcileri ölüme çeken Sirenler gibi fantastik öğelerin yarattığı etkiden mi bilmiyorum sesteki aşırı yüksek ton yorucuydu. Bazı arkadaşlarım bu müziklerin Oscar'a aday olacağını iddia ediyor. </p>
<p>Evet, kendinizi o okyanusun ortasında, o gemilerde hissediyorsunuz fakat bu etki illa bu kadar yüksek tonda mı verilmeliydi? Belki de okyanusun ve hikâyenin sonsuzluk hissini bu ses tasarımıyla yaratmak istediler, bilemedim.</p>
<p>Tabiki yönetmen Nolan büyük bir iş yapmış fakat asıl işi belliki yüz yıllar önce Homeros yapmış. Sadece kendi çağının değil geleceğin ruhunu da yakalamış.</p>
<p>Son kertede, film kader, özgür irade, yoldaşlık ve adalet arayışını işlemesi açısından oldukça kıymetli. Yaklaşık 3 saat süren filmin ilk yarısı biraz ağır aksak ilerlese de, hani sinemadan çıkarken "asıl film ikinci yarıda başladı" deriz ya, tam olarak öyle bir film.</p>
<p>Film hemen hemen tüm filmlerde görüldüğü gibi başladığı yerde sona gelirken Odysseus ve Kraliçe Penelope bir gemiye atlayıp uzaklaşıyor. Sanırım yüz yıllardır temsil ettikleri değerlerle birlikte yeryüzünde dolaşıyorlar... Kim hangi değeri görmek, almak isterse elbette…</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Kız çocukları için güvenli futbol ortamı sağlayamamak büyük bir sorun"]]></title><link>https://bianet.org/haber/kiz-cocuklari-icin-guvenli-futbol-ortami-saglayamamak-buyuk-bir-sorun-321863</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/24/kiz-cocuklari-icin-guvenli-futbol-ortami-saglayamamak-buyuk-bir-sorun.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/kiz-cocuklari-icin-guvenli-futbol-ortami-saglayamamak-buyuk-bir-sorun-321863</guid><description><![CDATA[İletişim Yayınları'ndan yayımlanan Ofsayt Bilen Kadınlar kitabının yazarı Erdem Göktürk ile Türkiye'de kadın futbolunun görünmeyen tarihini, yapısal sorunlarını ve geleceğini konuştuk.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de kadın futbolu son yıllarda artan görünürlüğü ve profesyonel liglerin gelişimiyle daha fazla konuşulmaya başlasa da, bu alanın tarihine ilişkin kapsamlı çalışmalar oldukça sınırlı. Oysa kadın futbolunun bugünkü noktaya ulaşmasının ardında, uzun yıllar boyunca görünmez kılınan emekler, kapanan kulüpler, kurumsal ilgisizlik ve yüzlerce sporcunun, antrenörün ve yöneticinin mücadelesi bulunuyor. İletişim Yayınları'ndan Haziran ayında yayımlanan <a href="https://iletisim.com.tr/kitap/ofsayt-bilen-kadinlar/10960" target="_blank" rel="nofollow noopener"><strong>"Ofsayt Bilen Kadınlar"</strong>, </a>Türkiye'de kadın futbolunun yaklaşık yüz yıllık serüvenini sözlü tarih çalışmaları, arşiv belgeleri ve tanıklıklar eşliğinde kayıt altına alarak bu boşluğu doldurmayı hedefliyor.</p>
<p>2012 yılından bu yana kadın futbolunun içinde yer alan araştırmacı ve yazar <strong>Erdem Göktürk</strong>, yıllara yayılan görüşmeler, gazete arşivleri ve saha araştırmalarıyla hazırladığı kitabında kadın futbolu tarihini, federasyon politikalarını, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve futbol ekonomisini mercek altına alıyor.</p>
<p>Kadın futbolunun en temel sorunlarının mali sürdürülebilirlik ve tabana yayılma olduğunu vurgulayan Göktürk, kız çocuklarının güvenli futbol ortamlarına erişememesini ise çözülmesi gereken en önemli toplumsal meselelerden biri olarak değerlendiriyor. Göktürk ile <em>Ofsayt Bilen Kadınlar</em> kitabını konuştuk.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/erdem-gokturk.jpg" alt=""></p>
<h3>"Futbolun erkek egemen kodlarına karşı bir çıkış."</h3>
<p><strong>"Ofsayt Bilen Kadınlar", Türkiye'de kadın futbolunun yaklaşık yüz yıllık serüvenini ele alıyor. Sizi bu tarihi yazmaya iten temel motivasyon neydi? Sizce kadın futbolunun tarihi neden bugüne kadar yeterince yazılmadı ve görünür olmadı?</strong></p>
<p> 2012 yılından beri kadın futbolunun içindeyim. Sporun, özellikle kadın futbolunun toplumu dönüştürücü bir gücü olduğuna inanıyorum. Hep "öteki" olarak kalmış, dışlanmış bir branş kadın futbolu. Futbolun erkek egemen kodlarına bir karşı çıkış aslında. Küçük çocuklar ve genç kızlar açısından bakıldığında da, doğru icra edildiği takdirde, inanılmaz bir güçlendirme aracı. Alanla ilgilenirken, ister istemez, karşıma geçmişten beri bu alanın içinde yer alan oyuncular çıkıyordu. Ligin kuruluşunda yer almış, ama halen aktif olarak ilgilenen pek çok dost ile tanıştım. Onlar, anlattıkları ile benim daha da merak etmemi sağladılar. Yapılandırılmış bir hikayesi yoktu alanın. Tek tek, kişisel anıların anlatıldığı bir yerdi. Bu anlatımları toplayarak, kayda geçirerek başladım. Ben kaydettikçe, her hikaye yeni kahramanlar ile tanıştırdı beni. Onların hikayeleri de diğerleri ile. 1970'lerde başlayan maceranın eski aktörlerinin artık yaş almış olduğunu, eğer kayda geçirilmezse, bir tarihin kaybolacağını fark ettim. O esnada pandemi nedeniyle eve kapandık.</p>
<p>Ben de duvara bir boş kağıt astım. Tüm aktörler ile konuşarak, takımları üzerine işaretleyerek, birinden diğerine bağlantıları çizerek boşlukları doldurdum. Pandeminin ardından ise gazete arşivlerinden yaptığım taramalar ile hatıraların doğrulamasını yaptım. İnanılmaz özveri göstermiş insanlar ile tanıştım, büyük emeklere şahit oldum. Ne motive etti diye sormuştunuz. Aslında her yaptığım görüşme bir diğeri için motive etti. Günün sonunda, bu hikayeyi kalıcılaştırmaya mecburdum artık.</p>
<p>Bu tarih neden bugüne kadar yazılmadı. Aslında sevgili Lale Orta hocamızın detaylı çalışmaları vardı bu konuda. Herhalde, pek çok kişinin hala alanda faal olması, derinlemesine bir çalışma yapmaya vakit ayıramaması nedeni ile çıkmadı daha önce. Tabii bir de kurumsal ilgisizlik var.</p>
<p>Futbol Federasyonu yönetimi bu alanı gerçek anlamda sahiplenmemişti. Aslında onların yapması gereken bir işti bu.</p>
<h3>"Çalışma büyük oranda bir sözlü tarih çalışması"</h3>
<p><strong>Kitabınız federasyon politikaları, medya, toplumsal cinsiyet ve futbol ekonomisini birlikte ele alıyor. Bu çalışmayı hazırlarken nasıl bir yöntem izlediniz?</strong></p>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/07/tff.jpg" alt=""></strong></p>
<p>Çalışma, demin de bahsettiğim gibi, büyük oranda bir sözlü tarih çalışması. Ben tarihçi değilim. Mutlaka eksikler olmuştur teknik açıdan. Dolayısı ile konunun uzmanlarının hoşgörüsüne sığınıyorum. Yaparken de, bir hayli vakti, herkese erişebilmek için harcadım. Vefat edenlerin ailelerine, yabancı futbolculara, ziyaret eden yabancı kulüplerin arşivlerine ulaştım . Oldukça kapsamlı bir gruba erişebildiğimi düşünüyorum. Gazete arşivlerini ise iki ana konuda kullandım. Hem anlatıları, akışı bir araya getirmek ve köprüler kurabilmek için değerliydi arşivler. Hem de, aradan on yıllar geçmiş, bellekte kalan bilgilerin doğruluğunu kontrol etmeme yaradılar. Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nin inanılmaz arşivinden epey faydalandım.</p>
<h3>"Türk futbolunun en önemli özelliği stratejisizlik."</h3>
<p><strong>Kitabı okurken dikkat çeken temel noktalardan biri, Türkiye'de kadın futbolunun gelişiminin büyük ölçüde uluslararası dinamiklerin, özellikle UEFA'nın stratejileriyle şekillenmiş olması. Bu tablo bize Türkiye'deki spor yönetimi ve futbol politikaları hakkında ne söylüyor?</strong></p>
<p>Türk futbolunun belki en önemli özelliği, bir stratejiye sahip olmaması. Günü kurtaracak hamleler ile ilerlemeye çalışıyoruz. Mahmut Özgener zamanında, 2010 yılında, tek bir kez strateji dokümanı çalışılmış. Bir de Mehmet Büyükekşi'nin başlattığı bir çalışma mevcut. Ancak bu uygulamaya geçemiyor. Türkiye'nin yüz yıllık futbol tarihindeki stratejik hafıza bu kadar. Dolayısı ile kişilere bağlı olarak ilerleyen bir sistem var. Ne hedefler belli, ne sorumluluklar... Dolayısı ile akıcı ve akılcı bir yapıdan ziyade, önümüzde hareket ettirilemeyen bir kütle var.</p>
<p>Kadın futbolu burada sonradan gelen, maddi ve zihinsel pastadan pay isteyen durumunda. Dolayısıyla kendiliğinden bir geliştirme motivasyonu yok. Ancak UEFA son yıllarda kadın futboluna, aslında futbolu kadınlara da pazarlamaya özel bir önem veriyor. Çok ciddi stratejiler üretiyor, önemli gelişimler sağlıyor. Doğal olarak toplumsal cinsiyet açısından da ciddi kazanımlar elde ediliyor. En büyük lig bütçelerden birisine sahip, önemli bir nüfus barındıran Türkiye'de odakta doğal olarak. Projeler yolu ile fonlar geliyor, bu fonlar ile gelişiyor kadın futbolu.</p>
<p>Aslında kadının dönüşüm yapabilmesi sadece sahaya çıkıp futbol oynamasından ibaret değil. İnanılmaz başarılı kadın yöneticilerimiz var iş dünyasında. Demek ki (ve tabi ki) kadın yönetebiliyor Türkiye'de. O zaman, profesyonel kadın bakış açısı, en üstten futbola girebilmeli. Etki edebilecek yetkinlikteki kadınlar futbola çekilebilmeli. Değişim ancak o zaman başlar. O zaman kadın antrenörler yer bulabilirler. O zaman kadın hakem sayısı artar. Kaliteli kulüp ve güvenli spor ortamı sağlanır. O zaman kütle hareket ettirilebilir.</p>
<h3>"Üst lige alınan erkek kulüpleri kadın şubelerini bir yıl içinde kapattı"</h3>
<p><strong>Son yıllarda kadın futbolu görünürlük, sponsorluk ve marka kulüplerin lige katılımı açısından önemli bir ivme yakaladı. Ancak bu büyüme tabana yayılmadığında kırılganlaşabilir bir pozisyonda. Bugün kadın futbolunun önündeki en kritik yapısal sorun sizce nedir?</strong></p>
<p>Sporun her alanında olduğu gibi, bir Rekabet ile Katılım eksenine yerleşiyor her kulüp. Son dönemde UEFA'nın da etkisi ile rekabet alanında bir büyüme yakalandı. Ancak mevcut resim yanıltıcı olabiliyor. Marka kulüp derken, 3 İstanbullu ve 1 Trabzon ötesine geçemedik. En üst lige alınan tüm erkek kulüpleri, henüz bir yıl içinde kapattılar kadın şubesini. Alt liglerde de bir Gençlerbirliği, bir de Alanya var sadece. Dolayısı marka kulüplerde dahi kayda değer bir yayılım yok. Beş kulüplü rekabetin olduğu bir ligimiz var. Her sene bunlardan birisi şampiyon oluyor, her yıl 2-3 kulüp Süper ligden çekiliyor. Dolayısı ile rekabetten faydalanacağımız lig albenisi, naklen yayınlar, maç günü gelirleri gibi konular gerçekleşmenin çok ötesinde kalıyor.</p>
<p><strong>O zaman katılım ne durumda? </strong></p>
<p>Harika bir talep var. Her yerde futbol oynamak isteyen kız çocukları mevcut. Ancak kulüp dağılımı yetersiz. İdeal olarak, kız çocuğu evine en fazla 15-20 km ötede bir yerde spor yapabilmeli. Ama bunu sağlayamıyoruz. Federasyon'da da aynı ekip hem Şampiyonlar Ligi'ne gidecek kulüp ile, hem de Ardahan'da U13 oynayan kulüp ile aynı gün içinde ilgileniyor. Çözüm, bence, şu anda birbirinden ayrı duran Amatör Futbol ile Kadın Futbolu departmanlarının iş birliği yapması. Amatör Futbol'un yerel ligler ve altyapıları alarak yerinde oynatmaya odaklı bir proje geliştirmesi.</p>
<p>En önemli yapısal sorun demişsiniz, en önemli yapısal sorun kadın futbolunun mali bir denge oluşturamaması. Mevcut şartlarda, gelirler sıfıra yakın. Giderler ise her yıl artıyor. Bu yapının dengeye getirilmesi ve kadın futboluna kaynak oluşturulması, rekabetçi tarafı yönetebilmenin tek yolu. Katılım tarafında ise, futbol oynamak isteyen, Türkiye'nin herhangi bir yerindeki kız çocuğuna güvenli ortam sağlayarak, futbol oynamatamamamız çok büyük bir sorun. Bu iki konu çözüldüğünde, 80 milyonluk potansiyelimiz ortaya çıkar ancak.</p>
<p><strong>Kitabınızı tamamladıktan sonra geriye dönüp baktığınızda, Türkiye'de kadın futboluna dair en çok hangi ezberin kırılmasını umuyorsunuz?</strong></p>
<p>Klasik olarak "kadın futbol oynayamaz" klişesi diyebiliriz. Ama demeyelim. Aslında "erkek veya kadın fark etmez, yeteneği olan herkese doğru fırsat sağlanır" demek daha doğru sanırım.</p>
<p>(ZA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Nefeli Fasouli: Acının, mutluluğun ve barışın şarkısını söylemek için buradayım]]></title><link>https://bianet.org/haber/nefeli-fasouli-acinin-mutlulugun-ve-barisin-sarkisini-soylemek-icin-buradayim-321853</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/24/nefeli-fasouli-acinin-mutlulugun-ve-barisin-sarkisini-soylemek-icin-buradayim.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/nefeli-fasouli-acinin-mutlulugun-ve-barisin-sarkisini-soylemek-icin-buradayim-321853</guid><description><![CDATA[Müziğini yalnızca bir sahne pratiği olarak görmeyen Nefeli Fasouli, Atina sokaklarındaki Filistin ile dayanışma eylemlerinde, soykırım ve ırkçılık karşıtı gösterilerde de yer alıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://bianet.org/dosya/yunanistan-muzik-cografyasi-320688" target="_blank" rel="noopener">Yunanistan Müzik Coğrafyası</a> serimizin bu bölümünde konuğumuz, caz eğitimiyle biçimlenen vokalini laiko, rebetiko ve entehno gelenekleriyle buluşturan müzisyen Nefeli Fasouli.</p>
<p>2025’te yayınlanan “Wyrd” albümüyle Levant seslerine de açılan Fasouli, Anadolu psikedelisinden Brezilya tropicáliasına uzanan geniş bir ilham alanından besleniyor. Müziğini yalnızca bir sahne pratiği olarak görmeyen sanatçı, Atina sokaklarındaki Filistin ile dayanışma eylemlerinde, soykırım ve ırkçılık karşıtı gösterilerde de yer alıyor.</p>
<p>Algoritmik kalıpları aşan hikâye anlatıcılığını, rebetikonun bugün taşıdığı anlamı ve Atina’daki barınma krizini ele aldığımız söyleşide, Fasouli’nin ataerkil şiddete karşı şarkılarıyla sahneden yükselttiği itirazı ve dijital platformlar çağında bağımsız müzisyen kalabilmenin getirdiği kıskacı da konuştuk.</p>
<a href='/dosya/yunanistan-muzik-cografyasi-320688' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi-dizisi/2026/06/19/yunanistan-muzik-cografyasi.png' alt='Yunanistan Müzik Coğrafyası' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Yunanistan Müzik Coğrafyası</h5>
<div class='date'>19 Haziran 2026</div>
</div>
</a>

<p><strong>Caz eğitimi, laiko, rebetiko, entehno, Akdeniz ve Levant etkileri... Müziğinde tek bir kimliğe yerleşmekten çok, farklı sesler arasında dolaşan bir arayış var. Bu çok seslilik ve türler arası geçiş senin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Hayatta olduğum anlamına geliyor. Hâlâ hayatı ve insanları izliyorum, onların hikâyelerinden ve seslerinden ilham alıyorum. Türler algoritmanın müziği genel olarak sınıflandırıp tanımlamasına yarıyor, buna katılıyorum, ama bir şarkıcı olarak hikâye anlatmak bambaşka bir sanat. Başlı başına bir zanaat. Ben de tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum. Dinleyicinin belirli bir şeyi dinlemeye gelmesini beklemiyorum. Konserlerim insanın kendini bıraktığı bir deneyim ve umarım insanlar güler, ağlar, dans eder ve eve tüy gibi hafiflemiş döner. Bu çok seslilik, müzik yaparken asla sıkılmayacağım, her şeydeki güzelliği görebildiğim anlamına geliyor. Saygıyla ve zarafetle sanat yapmak her zaman ilk ve nihai hedefim olacak.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/nefeli-fasouli.jpg" alt=""></p>
<p><strong>“</strong><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/50n57fXZKu3gY1h0bWu6pH?si=8Qr6AmpOQDSek681gjas2Q" target="_blank" rel="noopener"><strong>Wyrd</strong></a><strong>” albümünde yer alan Arapça şarkı “</strong><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/4DGB06G6cqIr8mk8yfG7C1?si=c89c914f88d3485d" target="_blank" rel="noopener"><strong>Ma Baquad Balaki</strong></a><strong>”yi </strong><strong>(Sensiz Yapamam)</strong> <strong>Filistinli sanatçı Rola Azar’dan duyduğunu ve bu şarkıyı sahneye taşımanın senin için bilinçli bir tavır olduğunu söylemiştin. Arapçanın Batı dünyasında sık sık ötekileştirildiği bir dönemde, bu dili Atina’da sahneye taşımak senin için nasıl bir anlam taşıyor?</strong></p>
<p>Evet, bu şarkıyı <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/1dfEnnLUIjYOqphNawzxOw?si=a2e8d70bba3a464d" target="_blank" rel="noopener">Rola Azar</a>’dan, “Filistin’den Şarkılar” adlı bir çalma listesinde duydum. Uzun süre şarkının aslında Lübnan’dan geldiğini bile fark etmedim. (Benim cehaletim işte, yine algoritmalar yüzünden.) Sesi ve ritmi beni büyüledi, bütün gün onu dinlemek istedim. Sonra, soykırım yüzünden Gazze’de belki de güvende olmayan bir sese kulak verdiğim gerçeği aklımdan çıkmadı. Bütün Filistinliler kendi topraklarında bu şarkıyı güvenle söyleyebilene kadar onu repertuvarımda tutmak istedim. Atina’da çok büyük bir Arap topluluğu var, ama birbirimizden ayrı yaşıyoruz. Mahallelerimiz farklı, restoranlarımız farklı, okullarımız farklı. Yine de burada büyümüş biri olarak kabul etmem gerekiyor: Atina bir göçmen şehri. Bunu görmezden gelmeyi çok seviyoruz. Sanatımı bu mesafeyi kapatmak için kullanıyorum, çünkü bu şehri güzel kılan şey kültürlerin ve özlerin karışımı. Burayı otellerle ve havuzlarla dolu turistik bir cazibe merkezi olarak hatırlamaktansa bunu hatırlamayı tercih ederim.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/ZzmSuvj5u-k?si=SzvG0scchv1Sf8Cd" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Senin de bir yanıyla uzandığın rebetiko ve laiko geleneği göçün, yoksulluğun, sürgünün ve dışarıda bırakılanların hafızasını taşıyor. Bugün Atina’nın veya genel olarak Avrupa’nın içinden geçtiği krizleri düşündüğümüzde, bu eski şarkılar bugünün sahnesi ve dinleyicisi için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Rebetiko ve laiko Yunanistan’da hep ön planda oldu. Bir bakıma müzede sergilenen bir mücevher gibi, insanlar ona öncelik veriyor ve büyük bir saygıyla yaklaşıyor. Eski parçaları yeniden seslendirmek yerine bu gelenekten beslenen çok daha fazla yeni müzik üretilse daha mutlu olurdum. Bu şarkıların her koşula karşı bizi yeniden birleştirecek kadar güçlü olduğuna inanıyorum, çünkü dürüst ve samimiler. İnsani nitelikleri var. Ama kendimize karşı da dürüst olursak kalıcı olacak ve sonraki kuşaklara ilham verecek bir müzik yaparız. Benim nihai hedefim de bu.</p>
<p><strong>Daha önce Spiros Grammenos ile yaptığımız </strong><a href="https://bianet.org/haber/spiros-grammenos-hafiza-silinmesin-diye-sarki-soyluyorum-318319" target="_blank" rel="noopener"><strong>söyleşide</strong></a><strong> birlikte söylediğiniz şarkı “</strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=EyNb529CTjI" target="_blank" rel="noopener">Καμία Μόνη</a><strong>”</strong><strong> (Hiçbir Kadın Yalnız Değil) ile ilgili konuşmuştuk. Bu kez aynı şarkıyı senin sesinden düşünmek istiyorum. Kadın cinayetlerine ve ataerkil şiddete karşı yükselen böyle bir isyanı sahnede söylemek bir kadın sanatçı olarak sana ne hissettiriyor?</strong></p>
<p>Bu şarkı benim hayalî silahım gibi. Turne için gittiğimiz her taşra kentinde sahneye çıkıp en büyük travmamı itiraf etme gücünü bana o verdi. Kalabalığı benimle birlikte haykırmaya çağırıyorum ve gerçekten haykırıyorlar. İnsanların ataerkil şiddeti ve baskıyı durdurma, var oluş biçimimizi değiştirme isteğini hissedebiliyorsun. Buna tanık olmaktan çok gurur duyuyorum. Daha çok yolumuz var, ama sanat gerçekten bilinci biçimlendiriyor. Şu anda Yunanistan’da bir kadına haklarına ve geleceğine sahip çıkma ilhamı veriyorsam bu yoldan şaşmayacağım.</p>
<p><strong>Atina’nın son yıllarda sert bir barınma krizi ve soylulaştırma süreci yaşadığını biliyoruz. “</strong><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2XgVxrlyB5nKCqanb6GFLt?si=ucS_u78hTtahlN3HI2X55Q" target="_blank" rel="noopener">Ο Κόσμος σου</a>”<strong> (Senin Dünyan) albümünden bugüne baktığında, Atina sokaklarındaki bu sert değişim müziğine ve anlattığın insan hikâyelerine nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Açıkçası sen sorana kadar müzikteki bu dönüşü fark etmemiştim. Yani bugüne kadar bunu kelimelerle tarif etmem gerekmemişti. Evet, “Ο Κόσμος σου” kentsel bir manifestoydu. Şehri, şehirdeki yaşamı, pandemi öncesinde ve sırasındaki o yalnızlık hissini yüceltiyordu. Ama son zamanlarda hepimiz o histen uzaklaştık. En sevdiğin bar artık başka bir <em>fine dining</em> mekânına dönüştüyse, eskiden kirada oturduğun daire uluslararası şirketlerin işlettiği bir Airbnb kompleksinin parçası olduysa, dijital göçebeler senin kazandığının dört beş katını kazanıyorsa elinde olmuyor; ister istemez kopuyorsun o histen. Sonra Antonis Apergis’in “<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/7av4oAtNur5OKnb4Hnn312?si=qYKETcE2SlSNxGta9zXBQQ" target="_blank" rel="noopener">Ο Κήπος</a>” (Bahçe) albümünü kaydettik. Doğayı, toprağı, ağaçları, onuru, aşkı, evliliği ve değerleri yücelten bir albüm... Sesi de daha folklorik, daha ham bir tınıya sahipti. İnsanlığın yeniden başlaması gereken o ilk noktaya bir dönüş gibi... Bu dönüşümden sağ çıkmak istiyorsak reçetemiz bu: Birbirimize ve her canlıya karşı dürüst olmak. Sanat da bize bunu yeniden hatırlatıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/BQ0Y2VFaR54?si=AsBHJH9ejc-j3Thp" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Bugün müzik büyük ölçüde dijital platformların, algoritmaların ve görünürlük baskısının içinde dolaşıma giriyor. Bağımsız bir müzisyen olarak bu işleyiş müzikal kararlarına, şarkı yayınlama ritmine veya dinleyiciyle kurduğun doğrudan bağa nasıl etki ediyor?</strong></p>
<p>Hâlâ içgüdüyle ve şu anda neyi dile getirme ihtiyacı duyuyorsam onunla hareket ediyorum. Sürekli yeni videolar ve yeni içerikler paylaşmak zorunda olmam beni dağıtmasın diye çok uğraşıyorum. Benim için her şeyin anlamlı olması gerekiyor, dinleyicilerimle güçlü bir bağ kurmamın sebebi de bu. Bunu eski usul yapıyorum ve bir kitleye değil, arkadaşlarıma sesleniyormuşum gibi geliyor. Şu an en çok dağıtım meselesinden kaygılanıyorum. Platformlar yeni bir müzik yayınlama düzeni kurdu, bu düzende hak ettiğimiz müzik haklarının büyük bir kısmını kaybetmek zorunda kalıyoruz. Bazen CD dönemindekinden bile daha katı işliyor. Onlara erişebilmen için de giderek daha fazla aracıyı dayatıyorlar. Benim için bağımsız bir sanatçı olarak kalabilmek artık imkânsız. Beni en çok korkutan da bu. İnternet eskiden olduğu o özgür alan değil artık. Yunanistan’da dediğimiz gibi “pasta” çoktan çok uluslu şirketlerle paylaşıldı ve var olabilmek için yine onlara ihtiyacın var.</p>
<p><strong>Atina sokaklarındaki Filistin ile dayanışma konserlerinde ve eylemlerde sesinle, duruşunla yer aldığını sıklıkla görüyoruz. Bir sanatçının Filistin mücadelesine meydanlarda bizzat varlığıyla destek olmasını nasıl bir sorumluluk olarak görüyorsun? Sence müzik sahnesi bu konuda yeterince güçlü mü? </strong></p>
<p>Sorumluluk benim için ağır bir kelime. Sanat bir ifade biçimi ve içgüdüye dayanıyor; nasıl olmak istiyorsan öyle olmakta özgürsün. Benim sanatım insan merkezli, önceliği adalet ve insanlık. Acının, mutluluğun, barışın ve sevginin şarkısını söylemek için buradayım. Dolayısıyla Filistin’i ve yaşanan soykırımı dile getirmeden yoluma devam edemem; üstelik yaşadığımız coğrafyaya hiç de uzak değilken... Ama bunu yapmayan birini yargılamak bana düşmez. Mesele tamamen şu an hangi tarafta durduğunla ilgili: Ortada bir “biz” varız, bir de “onlar”. Yargılamıyorum ama ayrışıyorum; kendimi ılımlılıktan uzak tutuyorum. Keşke insanlar bu kadar korkmasa.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/nefeli-fasouli-1.png" alt=""></p>
<p><strong>Yeni şarkın “</strong><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/7nmyEp6I0gGv7JBTFrIWlS?si=00d2bf3ff9404f82" target="_blank" rel="noopener"><strong>Πυρ Γυνή και Θάλασσα</strong></a><strong>” (Ateş, Kadın ve Deniz), Menandros’a atfedilen, kadını doğanın en yıkıcı unsurları olan ateş ve denizin yanına koyup “üçüncü büyük bela” ilan eden o antik, ataerkil dizeyi tersine çeviriyor. Şarkıda bu ifadeyi bir güç, öfke ve özgürleşme nakaratına dönüştürüyorsun. Bu sözü kadın öfkesinin hareketli, sahnede ortak söze dönüşebilecek bir müzikal dile çevirme fikri nasıl ortaya çıktı?</strong></p>
<p>Bu sözü en başta hiç anlamadım; bana adeta bir şaka gibi geldi. Ben de sert bir itirazla bu dizeyi yeniden akla ve mantığa uygun bir yere oturtmak istedim. Denizin ve ateşin nesi var ki? Büyük ihtimalle onları küçümsüyorsun, hepsi bu. Fikir, müziklerini bestelemem gereken bir filmden çıktı. Filmin son sahnesinde başroldeki kadın toksik sevgilisini kovuyor ve kıyafetlerini balkondan aşağı atıyordu. Sahne hem sert hem de mizahiydi; ben de bu yüzden içinde hem mizah hem de bolca gerçeklik barındıran bir şarkı yapmak istedim. Bu kadar çok insanın kendini bu şarkıda bulacağını hiç tahmin etmiyordum. Benim için tam bir yaz hitine dönüştü, şarkıyı çok seviyorum.</p>
<p><em><strong>“</strong><strong><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/7nmyEp6I0gGv7JBTFrIWlS?si=00d2bf3ff9404f82" target="_blank" rel="noopener">Πυρ Γυνή και Θάλασσα</a>” (Ateş, Kadın ve Deniz) </strong></em></p>
<p><em>“Tatminsiz, kompleksli bir sürtük</em><br><em>Kısa etek tahrik etti onu</em><br><em>Ne kadar da cılız, anoreksik</em><br><em>Bir baltaya sap olamamış, tembel, toksik bir karga</em></p>
<p><em>İyice düşündün mü, çok iyi düşündün mü?</em><br><em>Kadının öfkesi bir dalga gibi boğacak seni</em></p>
<p><em>Ateş, kadın ve deniz</em><br><em>Benim için kurduğun bütün planları bozdum</em><br><em>Ateş, kadın... Artık tek başıma da yetiyorum kendime</em><br><em>Ve salonumda ne yaptığımı hayal bile edemezsin</em></p>
<p><em>Bencilin teki, çocuk büyümez bundan</em><br><em>Aklı fikri alışverişte, saçta, tırnakta</em><br><em>Güzelsin sen, öyle çok düşünme</em><br><em>Bul kız bir enayi de evlensin seninle</em></p>
<p><em>İyice düşündün mü, çok iyi düşündün mü?</em><br><em>Kadının öfkesi çıra gibi yakacak seni</em></p>
<p><em>Ateş, kadın ve deniz</em><br><em>Benim için kurduğun bütün planları bozdum</em><br><em>Ateş, kadın... Artık tek başıma da yetiyorum kendim</em><br><em>Ve salonumda ne yaptığımı hayal bile edemezsin</em></p>
<p><em>Ne anlar ki bu siyasetten</em><br><em>Anca mutfağa yarar, hepsi o kadar</em><br><em>Gülümse biraz, öyle suratsız durma</em><br><em>Küfür de etme, estetiğimi bozuyorsun</em></p>
<p><em>İyice düşündün mü, çok iyi düşündün mü?</em><br><em>Kadının öfkesi bir dalga gibi boğacak seni</em></p>
<p><em>Ateş, kadın ve deniz</em><br><em>Benim için kurduğun bütün planları bozdum</em><br><em>Ateş, kadın... Artık tek başıma da yetiyorum kendime</em><br><em>Ve salonumda ne yaptığımı hayal bile edemezsin”</em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/AaG9nV9gzdU?si=_PZLC2stQ4Q_qPlN" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Son olarak, bu kadar farklı kültürü ve itirazı barındıran zengin müzikal evreninin nasıl beslendiğini merak ediyorum. Bugünlerde Nefeli Fasouli’nin kulaklığında neler çalıyor; seni heyecanlandıran, müziğini besleyen sesler kimler?</strong></p>
<p>Haha, haklısın; kulaklığım bile kendi kendine “bu kızın derdi ne böyle?” diyordur herhalde. Son iki yıldır 70’lere, Anadolu psikedelisine, groovy folklorik tınılara, Brezilya tropicáliasına ve caza kafayı takmış durumdayım. Altın Gün’ü, Kit Sebastian’ı, Gaye Su Akyol’u, Arthur Verocai’yi seviyorum ve önerilere kesinlikle açığım.</p>
<p>(DS/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Ne hakkında haber yapmak istiyorsun?"]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ne-hakkinda-haber-yapmak-istiyorsun-321868</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/ne-hakkinda-haber-yapmak-istiyorsun.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ne-hakkinda-haber-yapmak-istiyorsun-321868</guid><description><![CDATA[Burada "haber niteliği", zamanla öğrendiğiniz bir kavram. bianet’te size bir konuyu nasıl ele almanız gerektiği gösteriliyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>bianet'teki staj sürecinde bana sorulan ilk soru, "Ne hakkında yazmak istiyorsun?" oldu. Bana bir konu verilmesini beklerken, aslında kendi merakımın ve gözlemlediğim sorunların peşinden gitmemin istendiğini fark ettim.</p>
<p>Ardından istediğim herhangi bir konu üzerine odaklanabileceğim söylendi. Ama tek bir şart vardı: Hak odaklı habercilik.</p>
<p>Bu şekilde serbest bırakılmak aslında insanı daha da motive ediyor. Hak odaklı haberciliğin ne olduğunu kavradıktan sonra aklıma çevremde şahit olduğum olaylar geldi ve bunlar ile alakalı haberler yazmaya başladım. İkamet ettiğim yer olan <a href="https://bianet.org/haber/avcilarda-kentsel-donusum-herkes-elindekini-satip-3-milyon-lirayi-tamamlamaya-calisiyor-321379" target="_blank" rel="noopener">Avcılar'daki kentsel dönüşüm sorunu</a>, <a href="https://bianet.org/haber/universite-ogrencilerinin-barinma-cikmazi-321256" target="_blank" rel="noopener">İstanbul'daki üniversite öğrencilerinin barınma sorunu</a>...</p>
<a href='/haber/avcilarda-kentsel-donusum-herkes-elindekini-satip-3-milyon-lirayi-tamamlamaya-calisiyor-321379' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/07/10/avcilarda-kentsel-donusum-herkes-elindeki-mali-satip-uc-milyon-lirayi-tamamlamaya-calisiyor.jpg' alt='Avcılar’da kentsel dönüşüm: “Herkes elindekini satıp 3 milyon lirayı tamamlamaya çalışıyor”' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Avcılar’da kentsel dönüşüm: “Herkes elindekini satıp 3 milyon lirayı tamamlamaya çalışıyor”</h5>
<div class='date'>10 Temmuz 2026</div>
</div>
</a>

<p>Hakkında yazmak istediğiniz olayın haber niteliği taşıyıp taşımamasının önemi yok. Burada "haber niteliği" zamanla öğrendiğiniz bir kavram.</p>
<p>Sadece yazmak istediğiniz konuyu nasıl ele aldığınız ile alakalı. En başta hiçbir "niteliği" olmayan bir konuyu ele alış şekliniz durumu tamamen değiştirebilir. Veya "yüksek nitelikli" bir konuyu kötü bir şekilde ele alarak niteliği düşürebilirsiniz.</p>
<p>bianet'te de tam olarak size bir konuyu nasıl ele almanız gerektiği gösteriliyor.</p>
<p>Aklınıza gelen hemen hemen her şey hakkında yazabilirsiniz. Haberiniz bittikten sonra istediğiniz kişi ile yazdığınız haber hakkında konuşabilir, tartışabilirsiniz. Onların geri dönüşleri ile birlikte haberiniz yayınlanır.</p>
<h2>Mülakatsız ve şeffaf bir staj süreci</h2>
<p>Maalesef son yıllarda staj bulmak artık ayrıcalık haline geldi. Sonsuz mülakatlar döngüsü, doldurulması gereken formlar, online sınavlar...</p>
<p>Peki bianet ne yapıyor? Başvurunuzu yaptıktan sonra bekliyorsunuz ve başka hiçbir şey yapmıyorsunuz. Size sadece staja seçildiğinizi ve ne zaman ofiste staja başlamanız gerektiğini belirten bir mesaj atılıyor. Bu kadar. Kimse sizin dış görünüşünüze veya başka bir duruma takılmıyor. Süreç tamamen şeffaf ilerliyor. Staj sürecinde sizden ne beklendiği, neler yapmanız gerektiği açıkça belirtiliyor. Sizden beklenilenler açık bir şekilde söyleniyor.</p>
<h2>Teşekkür...</h2>
<p>Öncelikle yazdığım birçok haberi birlikte düzenlediğimiz ve bana verdiği "haber nasıl yazılır?" sorusuna cevap niteliğindeki geri dönüşleri sebebiyle Hikmet Adal'a,</p>
<p>Hak odaklı haberciliğin ne olduğunu anlamama yardımcı olan Vecih Cuzdan'a, çocuk hakları ile alakalı yazdım haberlerde yardımcı olan Nalin Öztekin'e, staj sürecinin başında benden ne beklendiğini şeffaf bir şekilde belirten Murat İnceoğlu'na ve tüm bianet çalışanlarına teşekkürlerimi iletiyorum...</p>
<p>(EY/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Enseste disfonksiyonel aile mi yol açar?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/enseste-disfonksiyonel-aile-mi-yol-acar-321846</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/enseste-disfonksiyonel-aile-mi-yol-acar.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/enseste-disfonksiyonel-aile-mi-yol-acar-321846</guid><description><![CDATA[İletişimsizliğin, şefkatsizliğin, sevgisizliğin, istismarın ve şiddetin hâkim olduğu ailede roller sanki baştan dağıtılmıştı…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz haftalarda Fransa’nın en prestijli sinema organizasyonlarından FID Marseille Film Festivali'nde yer alan <em>Sadece Yılanın Bildiği (Seul le serpent sait/Only the serpent knows)</em> adlı belgesel ensest mevzusunu samimiyetle işliyor. Ne de olsa festivalin Fransa yapımı filmler seksiyonu Büyük Ödülü'ne layık görülen çarpıcı sinema eserinde çocukken enseste maruz kalmış <strong>Patrick Séror</strong> tüm benliğini ve mazisini kamera karşısında ortaya koymakla kalmıyor, belgeselin yönetmenleri ağabeyi <strong>Olivier Séror</strong> ve ayrıca sinemacı <strong>Martin Verdet</strong> ile filmin senaryosuna da imza atıyor.</p>
<p>Tabii ki belgeselin başından itibaren mevzunun ağırlığı dışında filmin iki kahramanı Patrick ve Olivier’in olayın vuku bulduğu aile evinde geçmişle hesaplaşırken kameraların varlığıyla da katmerlenen dramatik bir yoğunluk yaşadığı muhakkak. Lakin senaryo icabı, yaşlı annelerinin evden ayrılmasıyla bir hafta sonu boyunca boş olan “suç mahalli”nde maziyi enine boyuna kurcalamaya girişmiş artık yetişkin erkek kardeşler belgeselin sonunda bizi kısmi de olsa huzura ulaştıran kreşendoyu ihtimamla bestelenmiş bir konçerto edasıyla destekliyor; yoksa buna, “kurban rolüne artık takılı kalmamayı başarmış, travmasıyla yaşamayı öğrenmiş, kendini baştan inşa etmeyi başaracak”, yorgun ama muzaffer bir ruhun haysiyetli seslenişi, ağırbaşlı bir prelüd desem daha mı isabetli olur?</p>
<p>2026 Fransa yapımı 76 dakikalık belgesel, 5 yaşından itibaren, o zamanlar 13 yaşındaki ablası <strong>Karine </strong>tarafından kendisiyle defalarca seks yapmaya zorlanmış Patrick’le empati kurmamızı sağladığı gibi psikolojik açıdan çok sezgisel, sosyolojik ve antropolojik temellere oturtulmuş, insanlığın köklerine kadar uzanan mitolojik açılımlarla da seyirciyi derinlemesine aydınlatan manidar bir sinema eseri.</p>
<p>Normalde ufkumuzu genişleten ve bizi sağlıklı bir istikbale hazırlayan cinsel keşif yolculuğunun herkes için çok ahenkli olamadığına siz de ikna olacaksınız.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/seul-le-serpent-sait.jpg" alt=""></p>
<h3>Millet ne der?</h3>
<p>Yıllardan beri, çok ufakken kurbanı olduğu ensestin izlerini silmeye çalışan, lakin bunu tam manasıyla başardığına inanılmayan Patrick’in yardımına ağabeyi koşuyor. Tecrübesini bir kitaba dönüştürmeyi düşünürken, ağabey Olivier ve sinemacı Martin esas kahramanımızı ikna edip mevzunun belgesele aktarılmasına vesile oluyorlar.</p>
<p>Sürecin katartik açıdan daha tesirli biçimde işlemesi için olayın yıllar önce yaşandığı aile evinde çekim yapılmasına, artık tek başına evde yaşayan dul annelerinin evde olmadığı uzun bir hafta sonu tatilinin ideal olduğuna karar veriliyor.  </p>
<p>Lakin erkek kardeşler daha eve girmeden bile Patrick’in nevrotik enerjisi seyirciyi tesir altında bırakmaya başlıyor. Neredeyse titreyerek, abartılı el kol hareketleri, öfkeli olduğu kadar endişeli bir ses tonuyla sözlerine “Yahudi olmayan insanlar bizi Yahudi sanıyor, Yahudi olanlar bizi Yahudi’den saymıyor!” diye başlıyor; tiradına “Fakirler bizi zengin sanıyor, zenginler bize fakir gözüyle bakıyor!” diye devam ediyor. Filmin ilerleyen sekanslarında toplumun onlara hangi gözle baktığının niçin bu kadar mühim olduğunu anlıyoruz. Çocukluğu Cezayir’de “beyaz” azınlık, üstelik Yahudi olduğu için “çifte” azınlık olarak geçen kahramanlarımızın babası Fransa’ya göç ettiğinde de kendini ortaya koyma yetisine kavuşamamış bir adam. Toplumda ona atfedilen babalık dahil birçok rolün gereklerini yerine getiremeyen, etraftaki insanları rahatsız etme korkusuyla “kendi” olamayan ezik bir fert; kişiliğine sahip çıkmayı suçmuş gibi gören, kendini “kaçak mal”mış gibi tasavvur eden, çevredeki insanların bakışını fazlasıyla önemseyen eğreti bir varoluş biçimi.  </p>
<p>Lakin evdeki baba şiddetinden, mükemmel olması için piyanoda defalarca çaldığı parça arzulanan mükemmellikte olamayınca ahşap terliği suratına yemiş abla Karine de azade değil!</p>
<p>O zamanlar evdeki hizmetkârın bodrum katında tek başına yaşadığını ve eve misafir getirmesinin kesinlikle yasak olduğunu da bilmekte fayda var.</p>
<h3><img src="https://static.bianet.org/2026/07/marseille.png" alt=""></h3>
<h3>Herkes kurban</h3>
<p>İletişimin asgari olduğu, annenin annelik gereklerini en düşük seviyede yerine getirdiği disfonksiyonel ailede küçük oğlan kardeş Patrick için abla Karine annenin yerini tutan bir figüre dönüşmüştü. Ailede sevgi yoktu, takdir yoktu, şefkat yoktu. Ablası onun her şeyiydi, onda yücelik görüyordu; Karine onun modeliydi: “Beraber iyiydik, dengedeydik”.</p>
<p>Fakat Karine erken yaşta fark ettiği gibi cinsiyetinden dolayı evde fazlasıyla baskı görüyordu; mesela patinaj küçük burjuva ahlâkçılığına istinaden bayağı bir spordu, münasip değildi. Oysa ağabeyi Olivier erkek olduğu için gayet serbestti. Adeta eve kapatılan asileşmiş Karine uyanan cinsel kimliğine çıkış ararken çocuk şuursuzluğunun sınırlarını zorlar hâle gelmişti. Aslında o da bir kurbandı, lakin büyüğün ufağa, kuvvetlinin zayıfa yaptırımı mevzubahisti; dinamikte dengeden bahsedilmesi artık mümkün değildi.</p>
<p>İnsan varlığının ilk anlarından itibaren gelişmeye başlayan cinsel kimlik sürecinde kardeşler, kuzenler, yaşıt arkadaşlar arasında yaşanan keşifler bazen eğitici olsa da sonradan defalarca yaşandığına ikna olduğu cinsel tacizin Patrick’te büyük bir travmaya yol açtığı kesindi. Başına gelen şeye mana vermesi neredeyse imkânsız olduğu gibi etrafındakilerin de neden kaynaklandığı belirsiz vaziyeti anlaması mümkün değildi. Psikologlara defalarca götürüldü, zekâ geriliği çektiği düşünüldü, pelteklik ve kekemelik, ayrıca halen geçmemiş disleksiden dolayı konuşma koçlarına mütemadiyen sürüklenerek zorla “düzeltilmeye” çalışıldı.</p>
<p>“Yıllar boyunca önüme bir kitap açtığımda gözümün önüne bacaklarını açmış kadın görüntüsü geliyordu”. Zaten Patrick kendini korumak için kişilik bölünmesi gibi bir formüle başvurmuştu; uyuyormuş gibi yapıyor, taş kesiliyor ve sanki kendi bedeninden ayrılarak kendinin bir hayaletine dönüşüyordu. Lakin Patrick yanlış anlaşılmaması için yetişkin sıfatıyla şizofren olmadığını da belirtmeden edemiyor. Filmde irdelenen bir diğer husus, gene babanın ipliğini pazara çıkarma pahasına aslında enseste yatkınlığın kalıtımsal olduğuna dair.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/locarno.png" alt=""></p>
<h3>Mitler ve destanlar bizi anlatıyor</h3>
<p>Pek yakında köklü Locarno Film Festivali'nde de arzıendam edecek belgeselde taşlar yerine oturdukça Patrick’in hayatı boyunca boş durmadığına, sezgilerine dayanarak kendine bir çıkış yolu bulduğuna ikna oluyoruz. <strong>Freud</strong> ve Yunan mitlerini bir tarafa bırakarak, tanıştığı andan itibaren <strong>Lilit</strong> mitine sarılması ve onun şahsi “canavarı” ilan etmesi boşuna değil. Ne de olsa insanlık medeniyetinin ilk yeşerdiği coğrafya sayılan Mezopotamya’da bize dair ne varsa hepsinin zamanında ziyadesiyle işlendiğini biliyoruz. <strong>Enki</strong> ve <strong>Ninhursag</strong>’dan <strong>Gılgameş</strong>’e, <strong>İştar</strong>’dan <strong>Huluppu ağacına</strong>, söz konusu mitler ve destanlar hakkında yoğun şekilde malumatlandırılıyor, Patrick’in kendini yalnız hissetmemesini sağlayan şahsiyet ve epizotların resmigeçidine doyuyoruz. Sümer medeniyetindeki Kutsal Evlilik müessesesi bir yana, Yaratılış Kitabı ile Lilit mitinin paralellikleri irdeleniyor, <strong>Adem </strong>ile<strong> Havva</strong> mitiyle 22 benzerlikten sadece beş tanesiyle tanıştırılsak da köklerinin bir olduğuna ikna oluyoruz. Adem ile Havva’nın hakikati kabul etmeyi beceremedikleri için cennetten kovulduklarına, inkârlarının bilincine varamadıklarına da bu vesileyle vâkıf oluyoruz. Hakikaten de yılanın bu dinamikteki rolünü merak etmemek mümkün değil!   </p>
<p>Patrick’in eşliğinde ağabey Olivier belgeselin ilerleyen dakikalarında aktörlük tecrübesini mevzuyla alakalı cesur bir soytarılığa da dönüştürüyor; belgeselde dünyayla teatral yollarla da olsa iletişim kurabilmiş, derdini aktarabilmiş olmanın ferahlığı, çılgınlığın, narsizmin ve teşhirciliğin cesur dışavurumlarıyla taçlandırılıyor. Taşkın ağabey kardeşini “Kaybettiğin masumiyet döneminin nostaljisine ihtiyacın var” gibi argümanlarla provoke ederken Patrick kendini iyileştirmek için daima suçlular aradığını saklamıyor; lakin inişli çıkışlı bir ilişki sürdürdüğü ablası Karine’yi asla lanetlemiyor. Hatta gelen istihbarata göre belgeselin ikisi arasındaki buzların tekrar erimesine yol açtığı anlaşılıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/patrick.png" alt=""></p>
<p>Kahramanımız Patrick her zaman toplumsal bağlamıyla incelemeyi tercih ettiği tecrübesini şu sözlerle bağlıyor: “Toplum benim mazide olduğum durumla tıpatıp aynı vaziyette, yani yıldırım çarpmış kadar afallamış; harekete geçmekten âciz, intihara meyilli… Toplumun hasta olduğunu anlaması gerek; ayrıca tacizcilerin ve durumlarını çok da idrak edemeyen kurbanların varlığını bilmek ve kabul etmek şart… ben cehennemden geliyorum, zaten hepimizin gittiği yer de orası”.</p>
<p>Sondaki jenerik akmaya başladığında seyircinin ulaşmış olduğu yoğunluğa birebir uyan, sakin ve ağırbaşlı klasik müzik parçası belgeselin başarısını mütevazılıkla pekiştiriyor. Çok da eski olmayan bir mazide pop müziğe bile çeşitli aranjmanlarla uyarlanmış, aslında gayet çağdaş bir armoniyle karşı karşıyayız: <strong>Chopin</strong>’in do minör Op. 28, No. 20 prelüdünü Patrick şahsen icra ederken otoriter babanın gölgesini ve evdeki gerginliğin soğukluğunu tenimizde hissediyor olsak da kahramanımızın binbir çabayla eriştiği katarsise biz de hürmetle iştirak ediyoruz…</p>
<p>(RL/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Özgürlük, güneş, neşe: Yalnızca arayanlar bulur]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ozgurluk-gunes-nese-yalnizca-arayanlar-bulur-321844</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/ozgurluk-gunes-nese-yalnizca-arayanlar-bulur.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ozgurluk-gunes-nese-yalnizca-arayanlar-bulur-321844</guid><description><![CDATA[Gökyüzünü Diken Çocuklar, özgürlük üzerine yazılmış, her iyi çocuk kitabı gibi yetişkinlerin de keyifle okuyacağı bir kitap. Hatta belki de yetişkinler özellikle okumalı. Okuyup, yaratıcı oldukları çocukluklarını hatırlamalı. Edip Cansever’in dediği gibi, “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, Hiçbir yere gitmiyor.” Üstelik gökyüzü delik ve dikilmeyi bekliyor!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Çocukluk, yaratıcılığın en saf ve zirvede olduğu dönem. İçine doğulan aile, toplum ve eğitim sistemi, bilinci ve davranışları daha tam kalıba dökmediği için çocuklar daha korkusuz, önyargısız, meraklı ve esnek. Yaratıcılık da zaten bunlardan beslenir ve gökyüzünü dikmeyi ancak çocuklar hayal edebilir.</p>
<p>Kitabın adı: <em>Gökyüzünü Diken Çocuklar.</em> Yavuz Ekinci’nin yazdığı Ayşegül Evcim’in resimlediği Büyülü Fener Yayınları’ndan çıkan bu kitap nitelikli edebiyatın en güzel örneklerinden biri. Kitap 44 sayfa olmasına rağmen, içeriği binlerce sayfalık kitaplara bedel anlamlar taşıyor.</p>
<p>Öykü, İstanbul’un ortasında, emeğiyle geçinen bir annenin iki çocuğu, Miro ve Şino kardeşlerin üzerinden anlatılıyor. Daha ilk satırdan okurun hayal gücü çalışmaya başlıyor. Çocukların ismi bile, okurda “Acaba çocukların gerçek ismi bu mu?” ya da “Hangi isimlerin kısaltılmışı olabilir?” gibi soruların oluşmasına neden oluyor.</p>
<p>Yavuz Ekinci hem atmosferi hem de karakterlerini sıradan özelliklerden kurarak kitabı okuyan çocukların özdeşimde bulunmasını kolaylaştırmış. Yazar, kurgusuyla öyle bir dünya yaratıyor ki, sıradanlık, basitlik ve renksizliği değil yüklenen anlamlarla güzel olmayı, duruluktaki berraklığı vurguluyor.</p>
<p>Neşe ve umut kitabın başından sonuna kadar karakterlerle birlikte okura eşlik ediyor. Miro ve Şino güçlerini bu iki duygudan alıyor ve çocuklara bu gücün dışarıda değil içimizde olduğunu hissettiriyor.</p>
<p>Öykü yalnızca duygusal değil zihinsel uyarımlarda da bulunuyor. Örneğin çocukların yaşları leyleklerin göçüyle ilgili edebi bir tasvirin içine gizlenmiş. Okur istemsizce kendisini bir matematik hesabı yaparken buluyor. Ama bu, rakamların sıkıcılığını değil tatlı bir bulmacayı çözme heyecanını yaşatıyor.</p>
<p>Kurgunun düğüm noktası, dinmeyen bir yağmurun başlaması. Bu yağmur çocukların her gün gittikleri ve oyun oynadıkları parktan uzak kalmaları demek. Bir metafor olarak yağmur, özgürlüğün elinden alınmasını, yasaklanmayı, sevilen bir şeyin kaybını, neşenin azalmasını, güneşin çekip gitmesini ifade ediyor. Böylesine ağır konuları çocuklara metaforlarla yüklü bir öyküyle anlatmak da yazarın ustalığı.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/adsiz-tasarim-2026-07-24t122618-922.png" alt="">
<figcaption>Gökyüzünü Diken Çocuklar - Yavuz Ekinci (Resimleyen Ayşegül Evcim) (Sayfa 48) </figcaption>
</figure>
<p>Yağmur var ama umut da var. Miro ve Şino yaratıcılıklarını kullanarak yağmuru dindirmenin çeşitli yollarını arıyorlar. Kitabı okuyacakların hevesini kaçırmamak adına bu yolların neler olduğunu detaylıca yazmayalım ancak çok eğlenceli olduklarını belirtelim. Öykü temel olarak arayış ve mücadele üzerine kurulu. Yitirdikleri şeyleri arıyor çocuklar ve aradıkları için de buluyorlar. Oyun oynayarak, düşünerek, merak ederek, hayal kurarak, neşelerini koruyarak zihinlerinde özgürleşiyorlar. Evet, bazen özgürlük mekanda değil duyumdadır. İşte o zaman gökyüzü dikilmiştir!</p>
<p>Kitabın yazarı ve çizerinden de biraz bahsetmek gerek. Yavuz Ekinci, yetişkinlere yönelik pek çok roman ve öykü kitabı kaleme almış bir yazar. Haldun Taner Öykü Ödülü, Yunus Nadi Öykü Ödülü, Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü gibi pek çok ödülün de sahibi. Ekinci,<em> Gökyüzünü Diken Çocuklar </em>kitabını da usta bir dil işçiliğiyle yazmış ve çocuk bakış açısından kopmadan edebiyatın lezzetini kitabına akıtmış</p>
<p>Kitabı resimleyen Ayşegül Evcim, genç bir illüstratör. Pek çok kitaba resimleriyle can veren Evcim, bu kitapta da çizgileri ve kullandığı renklerle öykünün etkisini arttırıyor.</p>
<p><em>Gökyüzünü Diken Çocuklar</em>, her iyi çocuk kitabı gibi yetişkinlerin de keyifle okuyacağı bir kitap. Hatta belki de yetişkinler özellikle okumalı. Okuyup, yaratıcı oldukları çocukluklarını hatırlamalı. Edip Cansever’in dediği gibi, “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, Hiçbir yere gitmiyor.” Üstelik gökyüzü delik ve dikilmeyi bekliyor!</p>
<p>(DEG/NÖ</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir yemek kitabından fazlası: Sula Bozis’in sofrasında İstanbul’u hatırlamak]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-yemek-kitabindan-fazlasi-sula-bozisin-sofrasinda-istanbulu-hatirlamak-321848</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/bir-yemek-kitabindan-fazlasi-sula-bozisin-sofrasinda-istanbulu-hatirlamak.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-yemek-kitabindan-fazlasi-sula-bozisin-sofrasinda-istanbulu-hatirlamak-321848</guid><description><![CDATA[Sula Bozis’in Sofrada Birlikte Olmak Şahane – İstanbullu Rumlardan Anılar ve Yemekler kitabı, dört mevsime yayılan menüler aracılığıyla yalnızca yemekleri değil; İstanbullu Rumların gündelik hayatını, kadın emeğini ve birlikte yaşama kültürünü de kayda geçiriyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir ilkbahar akşamı. Masanın ortasında mevsiminde yakalanmış bir Karadeniz kalkanı duruyor. Çevresinde artık aynı sofraya oturması mümkün olmayan insanlar var: Sula Bozis’in annesi, babası, Dostlar Tiyatrosu’ndan Arif Ergin ve eşi… Yıllar ve ölümler bir akşamlığına ortadan kalkmış. Yemek henüz başlamamış; ama hikâyeler çoktan birbirine karışmış.</p>
<p>Bozis’e kitabındaki menülerden birini seçmesi ve o sofraya geçmişten dilediği kişileri çağırması söylendiğinde, ilkbaharı ve kalkan balığını seçiyor. Çünkü onun dünyasında yemek tek başına bir tat meselesi değil. Bir yemeği değerli kılan, kiminle yenildiği; bir sofrayı unutulmaz yapan ise orada anlatılanlar.</p>
<p><em>Sofrada Birlikte Olmak Şahane</em> tam da böyle bir kitap: Sofraya artık gelemeyecek olanların da sandalyesini saklayan, kaybolan tatların arkasından yalnızca “ah” çekmekle yetinmeyip onları yeniden pişirmeyi öneren bir hafıza çalışması.</p>
<h3>“Rumlar ne demek?” sorusuyla başlayan kitap</h3>
<p>Bozis’i kitabı yazmaya yönelten karşılaşmalardan biri, kendisini zaman zaman İstanbul’da götürüp getiren bir taksi şoförüyle yaşanıyor. “İstanbul’u Rumlar için yazıyorum,” dediğinde sorular geliyor: “Rumlar ne demek? Ne zaman burada bulundular? Kimlerdi?”</p>
<p>“Ben de bir Rum’um,” dediğinde şaşkınlık büyüyor. Bozis, bir zamanlar şehrin ayrılmaz parçası olan bir topluluğun genç kuşakların zihninde, geriye yalnızca adı kalmış Truvalılar gibi algılandığını düşünüyor.</p>
<p>Kitabı yazma isteğinin gerisinde bu görünmezliğe itiraz var. Tarifleri kayda geçirirken aslında “Biz burada yaşadık” diyor. Bakırköy’de, Beyoğlu’nda, Fener’de; evlerde, mesire yerlerinde, meyhanelerde, tiyatro kulislerinde… Şehri yalnızca büyük olaylarla değil, küçük sandviçlerin üzerine yerleştirilen maydanozlarla, yılbaşından günler önce sarılan dolmalarla ve sofrada söylenen şarkılarla hatırlıyor. Bu nedenle kitap bir yemek kitabı olduğu kadar İstanbul hatıratı; unutulan bir birlikte yaşama biçiminin kaydı.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/sulabozis-6790-3.jpg" alt="">
<figcaption>Sula Bozis</figcaption>
</figure>
<h3>Dört mevsimlik İstanbul</h3>
<p>Kitaptaki 52 menü ve 156’yı aşkın tarif, dört mevsime yayılan sofralar halinde düzenlenmiş. Sonbaharda palamut ve patlıcan turşusu, kışın et çorbası, ilkbaharda enginar ve Paskalya çöreği, yazın kalamar dolması ve patlıcan salatası öne çıkıyor.</p>
<p>Bu yapı kitabın temel düşüncesini görünür kılıyor: Yemek, tek başına hazırlanıp tüketilen bir ürün değil; birbirini tamamlayan tatlardan, mevsimlerden ve insanlardan oluşan bir bütün.</p>
<p>Bozis, menüler hazırlamasının nedenini bugünün hayatına bakarak açıklıyor. Kadınlar çalışıyor; fakat ev ve aile hayatının yükü büyük ölçüde hâlâ onların omzunda. Her gün uzun sofralar mümkün değil. Yine de zaman zaman aynı masada buluşmak korunması gereken bir alışkanlık.</p>
<p>“Bir sofra etrafında toplanmak çok daha güzel, çok daha sıcak. İnsanları birleştiren bir şey,” diyor.</p>
<p>Sofra yalnızca uyumun değil, yüzleşmenin de yeri. İnsan orada tartışabilir ve yeniden yakınlaşabilir. Bu yüzden Bozis’in sofrası nostaljik bir dekor değil, yaşayan bir toplumsal alan.</p>
<h3>Şarkılı sofralar, görünmeyen emek</h3>
<p>Bozis’in çocukluk sofraları kalabalık ve neşeli. Teyzelerinin güzel sesleri var, babası bariton. Yemek bitse bile sofra hemen dağılmıyor; sohbet şarkıya, şarkı başka bir hatıraya bağlanıyor. “Sofralar hep neşeliydi,” diyor.</p>
<p>Çocukken sokağa tek başına çıkmasına izin verilmiyor; evin içinde kendisine başka bir dünya kuruyor. Teyzelerinin kabul günleri için küçük sandviçleri süslüyor. Daha sonra tiyatro kostümü tasarımına uzanacak görsel ilgisinin ilk sahnesi, bir bakıma bu tabaklar oluyor.</p>
<p>Ancak bu neşeli manzaranın arkasında ağır bir kadın emeği var. Misafir ağırlanacaksa hazırlık birkaç gün önceden başlıyor. Yılbaşı sofraları için bazen bir hafta çalışılıyor. Dolmalar sarılıyor, tatlılar hazırlanıyor, ev düzenleniyor.</p>
<p>Dolayısıyla kitaptaki bir dolma yalnızca pirinç, soğan ve baharattan ibaret değil. O dolmayı kimin sardığı, hazırlığa kaç gün önce başladığı, tarifi kimden öğrendiği ve sofraya hangi duyguyla getirdiği de anlatının parçası.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/adsiz-tasarim-2026-07-24t132749-841.png" alt="">
<figcaption>Sofrada Birlikte Olmak Şahane &amp; İstanbullu Rumlardan Anılar ve Yemekler - Sula Bozis (Yapı Kredi Yayınları) (216 Sayfa)  </figcaption>
</figure>
<h3>Atina’da sıfırdan başlamak</h3>
<p>Bozis’in mutfakla ilişkisi yalnızca İstanbul’daki çocukluk evinin devamı değil. İstanbul’dan Atina’ya gittiğinde hayatının birçok yolu kapanıyor. Türkiye’de tiyatro kostümü tasarımcısı olarak başarılı bir dönemdeyken Atina’da kendisini yeniden tanıtmak, mesleğini baştan kurmak zorunda kalıyor.</p>
<p>“Hayatımda Atina’ya gidinceye kadar yemek kitabı yazmadım, okumadım,” diyor. “Mecburen Atina’da başladım. Çünkü orada başka yemekler vardı.”</p>
<p>Bu cümle kitabın önemli gerilimlerinden birini açığa çıkarıyor. İstanbul Rum mutfağı ile Yunanistan’daki yemek kültürü aynı şey değil. Coğrafya, dinî takvim ve ulaşılabilen ürünler farklı Rum topluluklarının mutfaklarını birbirinden ayırıyor.</p>
<p>Atina’daki yeni hayat, Bozis’i İstanbul’da öğrendiklerini başka bir gözle değerlendirmeye yöneltiyor. Tarif, sabit bir miras olmaktan çıkıp göçle ve özlemle yeniden kurulan bir dile dönüşüyor.</p>
<h3>Aynı dolmanın içine düşmek</h3>
<p>Kitabın en canlı damarlarından biri, geçmişin tatlarıyla günümüzdekiler arasındaki fark üzerine düşünürken beliriyor. Bozis’e göre asıl mesele tarifin yazılı olup olmaması değil; malzemenin niteliği ve yemeğe gösterilen özen.</p>
<p>Endüstriyel üretim, konserveler, değişen tarım yöntemleri ve iklim krizi ürünlerin tadını değiştiriyor. Bir yemeğin eski reçeteye göre hazırlanması, eski tadın mutlaka geri geleceği anlamına gelmiyor.</p>
<p>Bozis, söyleşiden bir gece önce bir mezeciden biber dolması, midye dolması, yaprak sarma ve patlıcan salatası alıyor. Dolmaların hepsinin içi neredeyse aynı; standart harç diğer yemeklerin karakterini siliyor. Asıl hayal kırıklığı ise patlıcan salatası.</p>
<p>Onun bildiği patlıcan salatasında patlıcan közde pişiriliyor; lifleri parçalanmadan az sarımsak, limon ve zeytinyağıyla karıştırılıyor. Önüne gelen salatanın rengi ve kıvamı farklı. Üzüntüsü kötü bir yemek yemekten ibaret değil: “Demek ki başka alacak yer kalmadı diye üzüldüm.”</p>
<p>Bu söz kitabın neden gerekli olduğunu özetliyor. Bir yemek kötü yapıldığında yalnızca damak tadı bozulmuyor; onu diğerlerinden ayıran bilgi de kayboluyor. Aynı harç her yemeğe girdiğinde mutfağın incelikleri yerini standart üretime bırakıyor. Ustayla birlikte yılların el hafızası da gidiyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/212121123213.jpg" alt="">
<figcaption>Tokatlıyan Oteli'nin lüks lokantasında bir kutlama yemeği. (Sula Bozis arşivi)</figcaption>
</figure>
<h3>Hatırlamak için pişirmek</h3>
<p><em>Sofrada Birlikte Olmak Şahane</em>, Sula Bozis’in mutfak kültürüne dair çalışmalarının yeni bir halkası. Kitabı farklılaştıran, tariflerin sofra fikri etrafında birleşmesi. Bozis okuyucuya yalnızca yemek yapmayı öğretmiyor. Birilerini çağırmayı, masaya oturmayı, yemeğin bitmesini aceleye getirmemeyi öneriyor.</p>
<p>Bu yüzden kitap kayıp bir İstanbul’a yazılmış ağıt olarak okunabilir; fakat yalnızca ağıt değil. Geçmişin geri gelmeyeceğini bilir, yine de ondan kalan bir alışkanlığın bugünde sürdürülebileceğini savunur. Kalabalık aileler dağılmış, ustalar gitmiş, malzemelerin tadı değişmiş olabilir. Buna rağmen bir sofranın çevresinde buluşmak hâlâ mümkün.</p>
<p>Bozis’in çağrısı gösterişsizdir: Haftada bir kez olsun dostlarla aynı masaya oturmak.</p>
<p>Belki o masada çocukluğun Bakırköy’ü bütünüyle geri gelmeyecek. Mutfaktan annenin sesi duyulmayacak, geçmişte kaybedilen insanlar kapıdan içeri girmeyecek. Ama doğru mevsimde pişen bir balık, iyi közlenmiş bir patlıcan ve özenle kurulmuş bir sofra, onların hikâyelerini yeniden konuşulur hale getirebilir.</p>
<p>Çünkü bazen bir şehri hatırlamanın en sahici yolu, onun yemeğini birlikte yemektir.</p>
<p>(NÖ/</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Odysseus'u yeniden okumak: Nolan'dan önce Azra Erhat]]></title><link>https://bianet.org/yazi/odysseus-u-yeniden-okumak-nolan-dan-once-azra-erhat-321857</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/odysseus-u-yeniden-okumak-nolan-dan-once-azra-erhat.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/odysseus-u-yeniden-okumak-nolan-dan-once-azra-erhat-321857</guid><description><![CDATA[“Odysseia göze görüneniyle film, kafaya değineniyle romandır.” Bu sözler yazar-çevirmen Azra Erhat’a ait. Nolan'ın IMAX ‘kahraman’ından önce, Erhat’ın Akdenizli ‘insan’ Odysseus’una bakmak, bu kadim yolculuğa bakış açımızı değiştirebilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Haftalardır Christopher Nolan’ın gösterime giren yeni filmi The Odyssey yüzünden Homeros’u ve elbette onun unutulmaz kahramanı Odysseus’u konuşuyoruz. Tabii bunun sıradan bir yapım olmadığını daha izlemeden öğrendik; kullanılan IMAX teknolojisinden oyuncu seçimlerine kadar her detayı defalarca okuduk, dinledik.</p>
<p>Film vizyona girdiğinde milyonlarca insan yeniden Odysseus’un peşine düştü. Salonlar doldu, sosyal medya antik çağın kahramanlarıyla çalkalanmaya başladı. Kimileri Odysseus’un ne kadar “kahraman” olduğunu tartışıyor, kimileri Nolan’ın destana ne ölçüde sadık kaldığını...</p>
<p>Tüm bunları heyecanla takip eden bir mitolojisever olarak ben de filmi izlemeden önce kitaplığına yönelenlerden biri oldum. Çünkü elimizde Azra Erhat ve A. Kadir çevirisiyle İş Bankası Yayınları tarafından yayımlanmış muazzam bir metin var.</p>
<p>“Zaten Nolan çekmiş, üç yüz küsur sayfa okuyacağıma, üç saatlik filmi izlerim” diyebilirsiniz elbette. Ama sözünü ettiğim Homeros’un Odysseia’sı tüm heybetiyle bize bir kahraman ya da kahramanlar anlatmakla kalmıyor, bu kitapta bir de nefis Azra Erhat önsözü yer alıyor.</p>
<h3>Uygarlığımızın ilk romanı</h3>
<p>Batının en batısından bir yönetmenin Odysseus’u filme dönüştürmesi ilgimi çekiyor elbette. Ancak bu anlatıyı bir “Akdeniz masalı” gibi ele alan Erhat’ın tespitlerini de çok değerli buluyorum. Çünkü Erhat, yıllar yıllar öncesinden Homeros’un yalnızca çevrilecek bir klasik metin değil, bu coğrafyanın ortak kültürel mirası olduğunu anlatıyor.</p>
<p><em>“Odysseia, tanrı-insan ikiliğini, bir gökte, bir yerde yansıtan bir destan değil, insan ağzından anlatılan ve insanın insan-üstü, insan-dışı varlıklarla ilişkilerine yeni yeni anlam, imge ve simgeler arayan bir romandır. Uygarlığımızın ilk romanı”</em> diyen Erhat, şu muhteşem tanımı da yapıyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Odysseia göze görüneniyle film, kafaya değineniyle romandır.”</em></p>
<h3>Mesele serüven değil, insanı çözmek</h3>
<p>Erhat’ın en çarpıcı tespitlerinden biri de şu olabilir: <em>“İlyada bir olayın, Odysseia bir kişinin destanıdır.”</em></p>
<p>Bu ayrım ilk bakışta basit görünüyor ama aynı zamanda bütün Odysseia’yı anlamanın da anahtarı. Çünkü İlyada bir savaşın destanı; Odysseia ise savaş bitince insanın içinde başlayan yolculuğun...</p>
<p>Bu yüzden Erhat, eseri alışıldık anlamda bir destan olarak değil, “uygarlığımızın ilk ölümsüz romanı” olarak tanımlamış. Ona göre Odysseia konusuyla romana, kuruluşuyla filme benzer. Homeros’un yaptığı, yalnızca bir serüven anlatmak değil; insanı çözmek…</p>
<h3>Aklın, çözümün ve sabrın kahramanı</h3>
<p>Bu bakış açısı Odysseus’u da bambaşka bir yere taşıyor. Çünkü Odysseus, Akhilleus gibi yenilmez bir savaşçı ya da Herakles gibi insanüstü bir güç değil.</p>
<p>Burada hemen başka bir eserden söz etmek istiyorum. Azra Erhat’ın 1972 yılında yazdığı ve halen Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan Mitoloji Sözlüğü’ne de mutlaka göz atmalısınız. Yine önsözüne bayıldığım bu eserinde Erhat, Odysseus’un kişiliğini üç Yunanca sıfat üzerinden okuyor.</p>
<p>Bu sıfatlar şöyle: Polymetis. Polymechanos. Polytlas.</p>
<p>Sırasıyla şu anlamlara geliyor: Çok akıllı. Çok çare bulur. Çok dayanıklı.</p>
<p>Bu sıralama oldukça dikkat çekici. Çünkü ilk sırada cesaret yok! İlk sırada kas gücü de yok! Önce akıl geliyor, sonra çözüm üretebilme yeteneği, en sonunda ise sabır. </p>
<p>Belki de bu yüzden Odysseus, antik dünyanın değil modern dünyada da hâlâ kahraman.</p>
<p>Çağımız insanına da gerekenler tam olarak bu özellikler değil mi? Belirsizlik karşısında düşünebilmek, yeni yollar bulabilmek ve yıkılmadan ayakta kalabilmek.</p>
<p>Erhat'ın bize tanıttığı Odysseus’un kusursuz olmaması da önemli. Yalan söyler. Kandırır. Kurnazdır. Yanlış yapar. Ancak Odysseus bütün bunların ötesinde sürekli öğrenen, değişen ve dönüşen bir insandır. Erhat’ın ifadesiyle “yaratıcı zekâyı simgeleyen insan tipi”dir.</p>
<h3>Asıl deniz insanın içindedir</h3>
<p>Erhat’ın her iki kitabında da vurguladığı önemli bir nokta var. Ona göre Odysseia’nın asıl konusu Troya’dan İthake’ye (bazı yerlerde İthaki olarak çevriliyor) uzanan fiziki deniz değildir; asıl deniz insanın kendi içindedir. “Nostos” yani eve dönüş, yalnızca coğrafi bir yolculuk değil; insanın kendi kimliğine dönüşüdür.</p>
<p>Erhat’ın kaleminden okuyunca anlıyorsunuz ki Troya’ya giden Odysseus ile İthake’ye dönen Odysseus aynı kişi değil. Aradan geçen yirmi yıl boyunca Odysseus yalnızca denizleri aşmaz; kibriyle, öfkesiyle, korkularıyla ve savaşın bıraktığı gölgelerle de hesaplaşır. Eve varabilmesi için önce kendine varması gerekir.</p>
<p>Azra Erhat'ın yorumunu bugün hâlâ güçlü kılan da bu bence. O, Odysseus'u yalnızca mitolojik bir kahraman olarak değil, insan olmanın çelişkilerini taşıyan bir karakter olarak okur. Penelope’nin sadakatini romantik bir bekleyişten ziyade akıl ve güven üzerine kurulu bir ortaklık olarak görür. Odysseus’un gerçek arzusu şan ya da zafer değil, güvenebileceği bir hayata dönebilmektir.</p>
<h3>‘Burcu burcu Anadolu kokan Homeros’</h3>
<p>Bu okuma, Erhat’ın Mavi Anadolu düşüncesinden bağımsız değil aslında. Erhat Mitoloji Sözlüğü’nün önsözünde şöyle der:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Mitoloji deyince akla Yunan-Roma kavramı gelir ki bu anlayış hatalıdır. Aslında bir Akdeniz çevresi efsaneler topluluğu vardır... Bu efsanelerin çıkış yeri Anadolu'dur, Girit'tir, Mezopotamya'dır, Mısır'dır. Batı uygarlığının ilk ve en büyük ozanı yurttaşımız Homeros, burcu burcu Anadolu kokar.”</em></p>
<h3>Perdeden önce zihinde doğmak</h3>
<p>Christopher Nolan’ın filminin milyonlarca insana Odysseus’u yeniden hatırlatmasını elbette önemli. Büyük anlatılar ancak yeniden anlatıldıkça yaşamaya devam eder. Ancak sinema salonuna girmeden önce elimizde Azra Erhat’ın satırlarının bulunmasını daha çok önemsiyorum.</p>
<p>Çünkü bir karakterin perdede göze hitap etmeden önce sayfalar arasından zihnimize sızması ve orada büyüyerek yeniden doğmasını çok anlamlı buluyorum. Kitapları hâlâ vazgeçilmez kılan da bu aslında; anlam her zaman metni aşar… </p>
<p>Eminim sinemada çok görkemli bir mücadeleye tanıklık edeceğiz. Nolan’ın zihninde doğan ve perdeye taşan Odysseus, bakalım bize neler söyleyecek?</p>
<p>Ancak iki kitaptan anladıklarımı özetleyecek olursam, şunları söyleyebilirim: Üç bin yıldır yaşayan bu karakteri ölümsüz kılan ne canavarlarla savaşıdır ne de Troya’daki zaferi... Onu hâlâ bize yakın kılan şey, eve yani ‘güvenli alanına’ dönebilmek için önce kendini değiştirmek zorunda kalan bir 'insan' olması…</p>
<h3>Antik çağda kalmış abartılı hikayeler mi?</h3>
<p>Bunu fark ettiğimiz zaman sadece Odysseus değil, destanın diğer karakterleri de bir bir karşılığını buluyor günümüzde. Mitolojik okumalarda genellikle “yirmi yıl kocasını pasifçe bekleyen, ideal, sadık eş” gibi basitleştirilen Penelope mesela. Erhat’ın da altını çizdiği gibi Penelope, Odysseus’un dişil akıl bazındaki dengidir. Dokuduğu halıyı gece sökerek zaman kazanması, kurnazlığı ve stratejisidir.</p>
<p>Telemakhos; babasının gölgesinden çıkmaya çalışan, kendi yetişkinliğini inşa etme yolculuğundaki genç bireylerin ta kendisidir. Günümüzde otoritenin karşısında kendi sesini bulmaya çalışan her gencin temsilcisidir.</p>
<p>Ya Talipler? Günümüzdeki karşılığı; fırsatçılar, emek hırsızları ya da bireysel sınırları yok sayan zorbalardır. Sözde her biri efendidir ama Homeros, destanında onları uşaktan daha aşağılık gösterir. Çünkü akıl ve doğruluktan pay almamışlardır. Erhat da şu yorumu yapar Talipler hakkında:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Tutkularına kapılarak davranan bu adamlar, insanın insanı sömürmesinin yıkımla sonuçlanacağını kanıtlar bize.”</em></p>
<p style="padding-left: 40px;">Sonuçta mitoloji sadece, antik çağda kalmış abartılı anlatılar değildir.</p>
<p style="padding-left: 40px;">İşte Homeros’un dehası da, Nolan’ın bize yeniden hatırlattığı da, Azra Erhat’ın bize anlatmaya çalıştığı hakikat da tam da bu noktada kesişir:</p>
<p style="padding-left: 40px;">Odysseia bir destan formunda anlatılan, aslında hepimizin ortak insanlık hikâyesidir.</p>
<p style="padding-left: 40px;">Öyleyse yazıyı da yine destanın kendi dizeleriyle bitirelim:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Ne diye insanlar tanrılardan bilir birçok şeyi!</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Sanırlar bütün belalar bizden gelir,</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>oysa kaderin dışında acı yığar başlarına</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>kendi kendileri, kendi taşkınlıkları…”</em></p>
<p>(NK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gizli tanıklar kahvesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gizli-taniklar-kahvesi-321856</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/gizli-taniklar-kahvesi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gizli-taniklar-kahvesi-321856</guid><description><![CDATA[Gözlüğümü tamir ettirmek için girdiğim iş hanının eksi üçüncü katında, süper kahraman maskeleriyle operasyon haberlerini izleyen gizli tanıklara rastladım. Derken işin içine günlük çay hakkı, suçüstü ödeneği ve holograma dönüşmüş bir müdavim de girince, oturup ikinci çayı söylemekten başka çarem kalmadı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçenlerde kırılan gözlüğümü tamir ettirip arada biraz gezinmek için pek bilmediğim bir işhanına girdim. Eksi üçüncü katta bir çaycı vardı. Bir çay içeyim, dedim ama kapı açık değildi. Daha doğrusu kapıda kalın bir perde vardı. Aralayıp içeri girmeye çabaladım, ama perdeyi açmayı başaramadım. Elinde tepsiyle gençten biri geldi. <em>“Buyur abla” </em>dedi. <em>“Bir çay” </em>dedim, kapının önündeki küçük masaya oturdum.</p>
<p>Çayım geldi. Bir yudum aldım. Çaycının perdesinde küçük bir aralık varmış. O aradan çaycının içindeki aynayı gördüm. Aynadan yansıyanı zihnim ilk anda anlamadı sanırım, ikinci yudumu alırken bir daha baktım. İçeride oturanların yüzünde maske vardı. Herkesin yüzünde süper kahraman maskeleri takılmış, topluca televizyon izliyorlar. Hem de birden fazla ekranda.</p>
<p>Hava sıcak, gözlüğüm kırılmış, kafam biraz dağınık, yine zihnim bana oyunlar oynuyor galiba, dedim. O arada masaya bir çay daha bırakırken gelene <em>“Ne yapıyor bu adamlar” </em>diye sordum. <em>“Haberleri izliyorlar” </em>dedi. <em>“Maçları, yarışları mı izliyorlar” </em>diye sordum, <em>“Yok abla, operasyon haberlerini izliyorlar” </em>dedi. İyice işkillendim. <em>“Ben de içeri gireyim” </em>deyince <em>“Üye olmayan giremez, burada iç çayını” </em>dedi. Şaka yapıyor sandım, bir süre bakıştık. <em>“Ciddisin sen!” </em>dedim. Kafasını sallayıp gülümseyip gitti.</p>
<p>İşte o anda bütün “üye olmayan giremez” tabelalarının bende yarattığı his geliverdi. <em>“Üye olmam, içeri almasan da o bilgiyi bir yol bulur alırım” </em>dedim. Her mekanın arka kapısı vardır, malum. Ocakçıya ulaşamayacağımı anladım, ben de bulaşıkçıyı gözüme kestirdim. Bütün gün süper kahraman maskelerine bakıp bardak yıkamaktan yılmış bulaşıkçıyı yakaladım. Yılgın bulaşıkçıya bir paket kuvvetli sünger aldım. “Senin de hayatın zormuş” dedim ve dökülüverdi.</p>
<p>Meğer burası gizli tanıklar kahvesiymiş. Gizli tanık olarak herkese açık mekanlara gitmedikleri için anlaşmalı bu çaycıda takılıyorlarmış. Mekanda maskeyle oturmak zorundalarmış. Yeni gelenlerden biri yüzünü tanınmaz hale getirmek için kafasına çorap takmış. O günden beri dalga geçiyorlarmış acemi gizli tanıkla.</p>
<p>Bütün gün farklı televizyonlardan operasyon haberlerini izleyip gizli tanık oldukları işlerde neler olduğuna bakıyorlarmış. Seri gözaltı yaptırmayı başaranlara fazladan ayran ikram ediyormuş çaycı. Hepsinin günlük 4 çay, 2 gazoz hakkı varmış. Masraf suçüstü ödeneğinden karşılanıyormuş. Fazladan yer içerlerse cepten harcıyorlarmış.</p>
<p>Buraya kadar olanlar saçma olsa da pek heyecanlı değildi. <em>“Eh bir yerde oturacaklar tabii, hepsini eve kapatacak değiller ya” </em>dedim. Anlattığı hikaye heyecan yaratmayınca kuvvetli süngerin devamı gelmez diye düşünmüş olsa gerek. <em>“Asıl garip olanı daha anlatmadım. Aklın uçacak” </em>dedi. <em>“Hah şöyle, bana bunlarla gel” </em>dedim.</p>
<p>Sıkı durun! Çaycının hologram müdavimi varmış! Adamcağızın sesi ve yüzü değiştirilip duruşma salonlarına bağlanırken sistemde bir arıza olmuş. Adam hologram olarak kalmış. Bir süre sorun çözülmeye çalışılmış ama olmamış. Hologram olarak sıkıntıdan çatlamış ve isyana kalkmış. O kadar çok dosyada gizli tanıklık yapmış ki gözden çıkaramamışlar. Çaycı <em>“Ben parama bakarım, oturduğu sandalyenin günlük parası verilirse sorun olmaz” </em>demiş. Böylece çaycıda bir sandalye tahsis edilmiş, içemese de ona da çay ve gazoz hakkı tanınmış.</p>
<p>Bir gün yeni üyelerden biri onun boş sandalyesine oturmaya kalkınca <em>“Aman ha!” </em>diye koşarak gelmiş ocakçı. <em>“Adam yok ki otursak ne olur?” </em>diye homurdanmış. Gitmiş arkada bir yere oturmuş ama siniri geçmemiş. Yüksek sesle <em>“Bize bu adam hologram oldu, dediler. Dediler ama doğru olup olmadığı ne malum! Bence bunu yapay zekayla yapıp ajan olarak aramıza soktular. Bizi izliyor. İki güne işimizi elimizden alacak bu” </em>demiş. Mekanın müdavimleri pek umursamamış, ama ocakçı çok korkmuş. Bulaşıkçının kulağına eğilip <em>“Yapay mapay olur mu olur da bizim ekmeğimize ne olur?” </em>demiş.</p>
<p>(ÖE/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Tatil paketimizde sağlamcılık çeşitleri mevcuttur”]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tatil-paketimizde-saglamcilik-cesitleri-mevcuttur-321861</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/tatil-paketimizde-saglamcilik-cesitleri-mevcuttur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tatil-paketimizde-saglamcilik-cesitleri-mevcuttur-321861</guid><description><![CDATA[Bir yıl boyunca çalışıp tatil paketimizi alıyoruz, sonra paketin içinden deniz, havuz ve açık büfenin yanında sağlamcılık da çıkıyor. Görme engelli iki kişinin yalnızca erişilebilir yönlendirme talep ettiği bir otelde, sıradan müşteri olma ve bağımsız hareket etme haklarının nasıl gasp edildiğine bakalım.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Tatil sezonu açıldı. Tabii mevcut koşullar nedeniyle milyonlarca insan için bir hayalden ibaret olsa da öyle ya da böyle tatil gündemimizin bir parçası. Belki bu koşullar içinde en son akla gelecek şey tatil denebilir ama bence tam tersi. Bütün yıl iki yakasını bir araya getirmek için soluksuz çalışanların en temel ihtiyaçlarından biri ve en temel hakkı.</p>
<p>Tabii bizim konumuz bu tatilin ekonomik koşullarının yerine getirilebildiği, yani tatilin somut bir şeye dönüştüğü andan itibaren başlıyor. Çünkü ayrımcılık ve ötekileştirmenin böylesine yoğun olduğu bir ortamda bir kısım insan, tasasız bir tatil planı yaparken bile kaygılarının ve ayrımcılığın gölgesinden kurtulamaz. Sağlamcılığın, şekilciliğin ve ayrımcılığın farklı biçimleri onu bekliyordur çünkü. Görünüşü, kıyafeti, yeti çeşitliliği vb. nedeniyle havada, karada, suda, kısacası her yerde ayrımcılığa uğrama ve günlerinin zehir olma ihtimali vardır.</p>
<p>Birkaç hafta önceki biamag yazımda kaygı, damgalama ve onun yarattığı tanımlanamaz his üzerine düşünmüştüm. Sonra arkadaşım Burak Can Kabaardıç’ın sosyal medya paylaşımında, tatil için gittiği bir otelde uğradığı ayrımcılığa dair çektiği video düştü önüme. Anlattıkları çok tanıdıktı. Belki de anlattıkları, bizim içimizdeki o benim tanımlayamadığım hissin somutlanmış haliydi.</p>
<blockquote class="twitter-tweet">
<p dir="ltr" lang="tr">Selamlar herkese, bugün size engelli bireylere "sığıntı" muamelesi yapan bir zihniyeti anlatacağım. Yer: Marmaris Turunç Premium. Parasıyla rezil olmak ve iftira kumpasına düşmek nedir, videoyu izleyin ve altını okuyun. (Flood başlıyor, RT lütfen) <a href="https://t.co/p4aSaffayI" target="_blank" rel="nofollow">pic.twitter.com/p4aSaffayI</a></p>
— Burak Can Kabaardıç (@burakcan_music) <a href="https://x.com/burakcan_music/status/2078776004470775994?ref_src=twsrc%5Etfw" target="_blank" rel="nofollow">July 19, 2026</a></blockquote>
<p>Çünkü ben tatile giderken bile ayrımcılığa uğrama ihtimalinin yarattığı o gerginliği son ana kadar atamam içimden. Bir problem yaşanmadığı durumda denizin tuzlu suyuna karışır gider o his. Maalesef arkadaşımız ve kardeşi bu rahatlama deneyimini yaşamadan, daha büyük bir stresle tatillerini yarıda bırakıp dönmek zorunda kalmışlar. Başka bir deyişle bir yıl boyunca çalışıp aldıkları tatil paketinden sağlamcılık çıkmış.</p>
<p>Sakat Cenah’tan Ali Dinç’in haberine göre, ayrımcı tutum otele giriş yaparken <a href="mailto:https://sakatcenah.org/2026/07/22/gorme-engelli-kardeslerden-otelde-ayrimcilik-iddiasi-talebimiz-refakatci-degil-makul-destekti/" target="_blank" rel="nofollow noopener">başlıyor</a>.</p>
<p>Giriş yaparken kendilerine “Buraya tek başınıza mı geldiniz? Helal olsun” denmiş. Yani sıradan olma hakkı en baştan gasp edilmiş. Sonrasında kendileriyle “ilgilenecek” bir personel görevlendirilmiş. Bu “ilgilenmenin” ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. En azından ayrımcılık konusunda deneyimli olan herkes biliyor.</p>
<p>Bu demek oluyor ki “Siz sıradan müşteriler değilsiniz. Herkesle aynı parayı vermiş olsanız da diğer müşteriler kadar özgür olamayacaksınız.”</p>
<p>Öyle de oluyor zaten. Arkadaşlar sadece yönlendirme istediği halde, bir personeli arkadaşların “refakatçisi gibi” görevlendiriyorlar. Denizde ve havuzda kalma süresini ilgili personelin mesaisinin bitmesi gibi bahanelerle sınırlandırılıyor. Oysa arkadaşların talebi makul yönlendirme. Yani menüye erişilebilir şekilde ulaşabilme ki bu bir QR koda bakar. Denizden çıkınca yönlerini bulmak ve yemek seçerken destek almak gibi makul yönlendirmeler bunlar.</p>
<p>Bu talebin tam tersi, arkadaşların bağımsız hareket etme hakkını da elinden alacak şekilde görevlendirme yapıyorlar. Hatta havuza girmek istediklerinde otel müdürü <em>“Sizin için görevlendirebileceğim personel yok. Odanıza çıkın” </em>diyor. Müşterilerin de talebi üzerine profesyonel müzisyen olan arkadaş lobideki piyanoyu çalmak istiyor. <em>“Piyanonun akordu bozuk” </em>deniyor. Arkadaş <em>“Bakabilir miyim” </em>dediğinde elektronik piyanonun bozuk olduğu söyleniyor.</p>
<p>Profesyonel bir müzisyenin elektronik piyanonun akordunun bozulmayacağını bileceğini bile düşünmeyecek bir sağlamcı özgüveni.</p>
<p>Arkadaşlarımız tatilini sonlandırıyor ve Google Maps üzerinden yorum yazıyor. Otel yönetimi klasik anlayışla personeli suçluyor. Personele baskı yapıyor ve yorumun sildirilmesini istiyor. Arkadaş, personelin hiçbir suçu olmadığını, aksine çok ilgili olduğunu, sorun çıkaranın otel yönetimi olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Özetle, çoğu zaman çoğumuzun başına geldiği gibi arkadaşımızın da tatil paketinden sağlamcılık çıkıyor. Ve biz şu çağda hala böyle saçmalıklarla mücadele etmeye mahkum kalıyoruz. Ne demiştik? Sağlamcılık da o kadar abartılacak bir şey değil miydi neydi!</p>
<a href='/yazi/saglamciligin-urettikleri-kaygi-damga-itibarsizlastirma-321384' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2026/07/10/saglamciligin-urettigi-kaygi.jpg' alt='Sağlamcılığın ürettikleri: Kaygı, damga, itibarsızlaştırma' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Sağlamcılığın ürettikleri: Kaygı, damga, itibarsızlaştırma</h5>
<div class='date'>11 Temmuz 2026</div>
</div>
</a>

<p>(BS/HA)</p><script async="" src="https://platform.twitter.com/widgets.js" charset="utf-8"></script>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Yaptım oldu!” de...]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yaptim-oldu-de-321839</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/yaptim-oldu-de.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yaptim-oldu-de-321839</guid><description><![CDATA[Kapitalist ataerkinin ablukasına karşı koyup “Yaptım oldu!” deme gücü hepimizde var. Ak Ene’nin söylediği gibi “Vara yok demeyin. Vara yok diyenler yok olur!”.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Henüz hiçbir şey yaratılmamışken, daha ne yer ne gök varken Tanrı Ülgen, uçsuz bucaksız sonsuz denizin üzerinde uçuyordu. Çaresizlik içinde konacak bir kara parçası arıyor ama bulamıyordu. Böyle uçarken gönlüne bir ilham doğdu. Bir ses: ‘Önündeki nesneyi yakala!’ diye fısıldadı. Ülgen, o sırada suyun yüzüne çıkan taşı yakalayıp üzerine kondu. Sonsuz suyun içinden Ak Ene süzülüp geldi ve ‘Yarat’ diye fısıldadı.</p>
<p>‘Nasıl?’ dedi Ülgen.</p>
<p>‘Yaptım oldu de, yaptım olmadı deme!’ dedi Ak Ene ve yine geldiği gibi aniden sonsuz suyun içinde kayboldu gitti.</p>
<p>Tanrı Ülgen, Ak Ene’den aldığı güç ve inançla ‘Yer yaratılsın! Gök yaratılsın!’ diyerek evreni var etti ve insanlara: ‘Vara yok demeyin, vara yok diyenler de yok olur!’ buyruğunu verdi.”</p>
<h3>Kadim mitlerde ve dinlerde sözün gücü</h3>
<p>Radloff ve Verbitskiy’nin derlediği Altay Yaratılış Destanı, evrenin ve insanın varoluşunu büyüleyici bir dille açıklar. Binlerce yıl önce Altay Yaratılış Miti’nde Ak Ene’nin dile getirdiği “Yaptım oldu! de” ifadesi aslında Mısır, Babil mitleri gibi birçok kadim mitte ve tek tanrılı dinlerde gördüğümüz sözün gücüyle ilgili muhteşem bir ifade.</p>
<p>Tevrat’ta yaratılış sürecinde başlangıçta kaos ve boşluk var ve Tanrı’nın sözü var olan bu karanlığa “ışık ve düzen” getirir. Yaratılış süreci: “Tanrı, ‘Işık olsun’ dedi ve oldu.” diyerek başlar. Tanrı ışığı yarattıktan sonra onu karanlıktan ayırır ve onlara isim verir: “Tanrı ışığa ‘Gündüz’, karanlığa ‘Gece’ adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.”</p>
<p>İncil’de sözün gücü, yalnızca bir şeyi var etmenin ötesine geçerek “Tanrının bizzat kendisi, özü” kabul edilir: “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı...” Buradaki “Söz”, Yunanca 'logos'tur ve Hıristiyanlıkla birlikte ilahi akıl, düzen ve yaratıcı güç anlamını kazanır.</p>
<p>Kur’an’da Allah’ın yaratma gücü zaman, mekan veya fiziksel bir süreçten bağımsız ve bir şeyin var olması için ilahi kelamın telaffuz edilmesi yeterli. Birçok ayette bu durum ifade edilir: “O, bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona sadece ‘Ol’ der, o da hemen oluverir (Kün fe yekûn).”</p>
<h3>“Kendi kaderinin efendisi olma” ve “bireysel başarı” yanılsaması</h3>
<p>Görüldüğü gibi mitlerde ve tek tanrılı dinlerde söz yaratıcı bir araç olarak karşımıza çıkar. Ancak sözün bu kadim yaratıcı gücü günümüzde kapitalist ataerkinin elinde ticari bir metaya dönüşerek “kendi kaderinin efendisi olma” ve “bireysel başarı” yanılsamasının en somut ifadelerinden biri haline gelir. Yani “yaptım oldu” ifadesi günümüzde kapitalist ataerkinin eşitsizlikleri, sömürüyü görünmez kılmak için kullandığı sloganlardan biri.</p>
<p>Kuralları erkek egemen rasyonaliteyle yazıp sınırlarını çizen kapitalist ataerki sadece fabrikada değil, evde, sokakta, okulda, hastanede, kısaca her yerde üretilir. Kendi sınırları dahilindeki makbul vatandaşı, işçiyi, kadını dayatır. Bireye sürekli olarak tükenene kadar çalışmayı, bedenini ve zihnini piyasaya adamasını, bunu yaparken de ataerkil estetik ve davranış kalıplarına uymasını dayatır. Kadının karşılıksız ev içi emeği, göçmenin güvencesizliği ve işçinin sömürülmesi birbirine kenetlenmiş bir çark olarak döner. Sömürülen kesimlerden piyasada uysal, ucuz ve güvencesiz bir iş gücü olmalarını talep eder. Kadınları ev içine hapsedip emeğini ve bedenini sömürürken kamusal alanı, yani piyasayı ve siyaseti erkeğe ayırarak mekanı böler. Böylece kamusal alan erkeğin, özel alan kadının, gettolar ise azınlığın mekanı olur. Ayrıca mesai saatleri, ev işi zamanı, biyolojik saat gibi kavramlar ortaya koyarak zamanı gasp eder.</p>
<p>Kapitalist ataerki, sömürüsü altındakileri sadece birer “nesne” ve “araç” olarak kodlar. Sınıfı ucuz iş gücü, kimliği pazar malzemesi veya tehdit unsuru, toplumsal cinsiyeti ise yeniden üretim makinesi olarak görür. İşçiyi sendikada, kadını evde, azınlık kimliklerini ise gettoda atomize eder, birbirine düşmanlaştırarak ve yalnızlaştırarak yönetir. Kimlikleri ve mücadeleleri yarıştırmayı dayatır: “Önce sınıf mücadelesi mi, yoksa kimlik/cinsiyet mücadelesi mi?” ikilemini önümüze koyar. Kısacası kapitalist ataerki mümkün olan tek dünya, tek seçenek olduğunu ve başka bir dünyanın imkansızlığını vurgular ve tüm bunları yaparken çeşitli araçlar kullanır.</p>
<h3>Kapitalist ataerkinde metaya dönüşen sözün gücü</h3>
<p>Kadim “yaptım oldu, de” ifadesi de yani sözün gücüne duyulan inanç da kapitalist ataerkinin elinde bireyciliği körüklemek ve tüketimi artırmak için kullanılan en güçlü pazarlama araçlarından birine dönüşmüş durumda. Kapitalist ataerki, toplumsal sorunların yapısal çözümlerini bireyin zihnine indirger.</p>
<p>Fakirlik, işsizlik veya fırsat eşitsizliğini sanki sistemin hatası değil de bireyin “kıtlık bilincine sahip olması” ya da “yeterince pozitif düşünmemesi” olarak rasyonalize eder. Bireye “Eğer yeterince istersen, çok çalışırsan ve doğru riskleri alırsan başararak ‘yaptım oldu’ diyebilirsin. Eğer başaramadıysan, bu sistemin suçu değil, senin yeterince çabalamamanın sonucudur.” mesajını verir. Hak aramak veya sendikalaşmak yerine, bireylere kendi zihinlerini dönüştürerek zenginleşebilecekleri fikrini aşılar. Toplumu kendi kendinin sömürücüsü konumuna düşürüp sürekli tüketime yönlendirerek “manifest”, “çekim yasası” gibi kavramları, kapitalist pazar için devasa bir sektöre dönüştürür. Bu noktada evrene frekans yollamak için özel manifest defterleri, kristaller, pahalı tütsüler, “zenginlik frekansı” taşıyan taşlar ve ritüel setleri satar; yüksek ücretli manifest koçluğu seansları, “milyarder zihniyeti” eğitimleri, paralı meditasyon uygulamaları ve influencer abonelikleri vs. sektörü beslemek için adeta birbiriyle yarışır.</p>
<p>“İstediğin hayata zaten sahipmişsin gibi davran” mottosu, bireyleri bütçelerini aşan lüks harcamalar yapmaya teşvik ederek borçlandırır. Üzüntü, öfke veya yorgunluk gibi insani duygular “frekansı düşürür” korkusuyla bastırılır. Oysa bireyin zihnini 7/24 verimli ve pozitif tutmaya zorlaması derin bir yetersizlik hissine ve tükenmişliğe yol açar. Yani sonuç yine hüsran yine kapitalist ataerkinin zaferi.</p>
<h3>Bir direniş manifestosu olarak sözün gücü</h3>
<p>“Yaptım oldu” ifadesi, kapitalist ataerkinin elinde bireysel bir başarı illüzyonuna dönüştürülmüş olsa da, bu ters yüz edilerek kapitalist ataerkinin dayatmalarına karşı bir “direniş manifestosu” haline getirilebilir. Çünkü bu sömürü düzenine karşı, eşitlikçi ve dayanışmacı bir yaşam modeli, sömürüsüz, sınıfsız, cinsiyetçilikten ve ayrımcılıktan arınmış ortak yaşam her zaman mümkün. Kapitalist ataerki, sınıfı sendika diliyle, azınlığı kültürel kimlik diliyle, kısacası her grubu ayrı bir dille kontrol eder. Oysa “yaptım oldu” diyebilecek kolektif bir başkaldırı, bu ayrıştırma politikasını kökünden reddeder. Siyah-beyaz, kadın-erkek, işçi-memur bütün sömürülen kimlikler ve sınıf bilinciyle hareket eden topyekün bir karşı koyuş, sistemin bu kodlama dilini kökten reddederek bu yapay ayrımı çöpe atabilir.</p>
<p>Kapitalist ataerkinin bir afyon olarak sunduğu “bireysel çabayla herkes başarır” anlamındaki “Yaptım oldu” yalanına karşı; sömürülenlerin “tüm baskı ve sömürü mekanizmalarınıza rağmen topyekün direndik” anlamındaki “Yaptım oldu” su sistemin çizdiği sınırların mutlak olmadığını, itaat etmeyerek ve karşı koyarak o sınırların genişletilebileceğini gösteren bir başkaldırı işlevi görür.</p>
<p>Kapitalist ataerkinin bize biçtiği “itaatkar, sessiz ve sabırlı” toplum rolünü reddedip ancak kendi kurallarımızı koyduğumuzda egemen dili felce uğratırız. “Bize bu alanda var olamazsın, bu masada oturamazsın, bu kararı tek başına veremezsin dedin; ama biz kendi irademizle, senin onayın olmadan var olduk. Yaptık, oldu!” demek, kapitalist ataerkil onay mekanizmalarını devre dışı bırakmaktır. Ak Ene’nin en büyük uyarısı şu: “Yaptım olmadı deme!” Çünkü “olmadı” demek, şüpheyi ve başarısızlığı çağırır. “Yaptım oldu, de!” ifadesi, şüpheye yer bırakmadan inanmayı ve sözün yaratıcı ve dönüştürücü gücünü simgeler. Kapitalist ataerkinin ablukasına karşı koyup “Yaptım oldu!” deme gücü hepimizde var. Yeter ki içimizdeki var olan bu güce “yok!” demeyelim. Ak Ene’nin söylediği gibi “Vara yok demeyin. Vara yok diyenler yok olur!” Öyleyse kapitalist ataerkinin bizi soktuğu kurban psikolojisinden çıkıp zincirlerimizi kırarak itaat toplumuna karşı gururla başımızı kaldırıp hep birlikte “Yaptım oldu!” diyelim.</p>
<p>(AK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yoksulluk, çatışma ve madencilik kıskacında Ebola]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yoksulluk-catisma-ve-madencilik-kiskacinda-ebola-321834</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/yoksulluk-catisma-ve-madencilik-kiskacinda-ebola.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yoksulluk-catisma-ve-madencilik-kiskacinda-ebola-321834</guid><description><![CDATA[Ebola, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yalnızca bir salgın değil; yoksulluk, zorunlu göç, silahlı çatışmalar, madencilik faaliyetleri ve zayıflayan sağlık sisteminin iç içe geçtiği bir halk sağlığı krizi. Salgını anlamak için virüse değil, onu büyüten toplumsal ve ekonomik koşullara da bakmak gerekiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ebola virüs yeniden dünya gündeminde. 1976’da, yerel dilde beyaz su anlamına gelen Ebola Nehri’nin kıyısındaki bir köyde ortaya çıktı. Başlangıçta sıtma ya da Marburg virüs sanılan hastalığın daha sonra yeni bir virüsten kaynaklandığı anlaşıldı ve virüse nehrin adı verildi. Ebola, son 10 yıldır görüldüğü coğrafyanın gündemindeki yerini zaten koruyordu.</p>
<p>Dünya gündemine de yeniden “halk sağlığı acil durumu” ile geldi, geliyor.</p>
<p>Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2005’teki Uluslararası Sağlık Tüzüğü kapsamında dört temel kriteri esas alarak oluşturduğu Uluslararası Öneme Haiz Halk Sağlığı Acil Durumu, Ebolanın yabancı olmadığı bir durum. </p>
<p>Şu ana kadar ilan edilen 8 Uluslararası Öneme Haiz Halk Sağlığı Acil Durumu ilanından ikisi Ebola virüsüyle ilgiliydi, dokuzuncusu da Ebola ile ilgili oldu.</p>
<p>DSÖ’nün böyle bir acil durum ilanı için kriteri, dört temel değerlendirmeye dayanıyor. Bu dört temel kriterden herhangi ikisinin bulunması değerlendirmenin ana kapsamını oluşturuyor. Bu kriterler:</p>
<ul>
<li>Halk sağlığı üzerindeki etkinin ciddiyeti</li>
<li>Olağandışı veya beklenmedik olup olmadığı </li>
<li>Uluslararası yayılma riski </li>
<li>Uluslararası seyahat veya ticaret kısıtlamalarına neden olma riski.</li>
</ul>
<h3>Nasıl bulaşıyor?</h3>
<p>Ebola zoonotik bir virüs, diğer bir deyişle hayvanlardan insanlara geçiyor ve insandan insana da bulaşabiliyor. Meyve yarasalarının virüsün başlıca rezervuar konakçıları olduğu düşünülüyor, farklı hayvanlara da bulaşabiliyor; insanlarda görülen vakalar hastalığı barındıran hayvanların vücut sıvılarına temasla, bu hayvanların avlanması veya bu hayvanların etinin tüketilmesi ile ortaya çıkıyor. İnsandan insana bulaşma ise kontamine olmuş vücut sıvılarıyla doğrudan temasla (kan, idrar, tükürük, ter, dışkı, kusmuk gibi), bu sıvılarla kirlenmiş mutfak eşyaları ve diğer ekipmanlarla temasla (giysiler, yatak takımları, iğneler ve tıbbi ekipman gibi) ya da cildin yaralı ya da zarar görmüş kısımlarının bu sıvılarla teması gibi yollarla ortaya çıkıyor.</p>
<p>Meyve yarasalarının yaşam alanları bölgedeki insanların da yaşam alanı, bu açıdan riskli temaslar olası. Ancak gerek ekosistem tahribi gerekse madencilik faaliyetlerinin Ebola ile ilişkili riskleri artırdığı üzerinde durulan konulardan biri. Bazı bilim insanları Ebola salgınlarının nedenlerinin sadece virüste değil, ormansızlaşma, madencilik ve siyasi istikrarsızlıkta da aranması gerektiğini belirtiyor.</p>
<p>İnsanlarda Ebolaya neden olan aynı virüs ailesinden dört farklı tür var. Bu dört virüs türünden sadece bir tanesine yönelik iki lisanslı aşı var. Dolayısıyla salgının kontrol altına alınmasında önemli yeri olan aşı için salgının hangi virüs türüyle ortaya çıktığı önemli. Şu anda yaşanan Ebola salgınının nedeni olan Bundibugyo Ebola virüsünün aşısı ve tedavisi yok.</p>
<p>Bundibugyo virüsü 2007 ve 2012’de iki Ebola salgınına yol açtı. O salgınlardan sonra aşı geliştirilmediği için bugün bu virüsün özel bir tedavisi ve aşısı yok ve önemli güçlüklerden biri de tanı testleriyle ilgili. Karmaşık tanı testleri gerekebiliyor. Salgının geç tespit edildiği ve fark edildiği, bunda da tanısal testlerin karmaşıklığının etkili olduğu tartışılıyor.</p>
<p>Salgın bölgesinde yaygın nüfus hareketleri salgın kontrolü açısından endişe nedenlerinden biri. Bu yaygın nüfus hareketinin nedenleri ise bu salgının başka bir yüzünü ortaya koyuyor.</p>
<h3>Salgının görünmeyen yüzü: Zorunlu göç</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/ebola-kongo.jpg" alt="">
<figcaption>Fotoğraf: L. Gutcher / WHO </figcaption>
</figure>
<p>Salgın bölgesinde madencilik yoğun ve çatışmalar nedeniyle yüz binlerce insan yerinden olmuş durumda. Bazı kaynaklara göre bu sayı 250 bin, bazılarına göre 1 milyon. </p>
<p>Madencilik, Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) ekonomisinin temelini oluşturuyor. Gerek nadir toprak elementleri gerekse de elektrikli araç üretimi açısından önemli hammaddelere sahip bir ülke. Özellikle bakır ve kobalt madenciliği hızla büyüyor. DKC, dünyanın en büyük kobalt (küresel arzın yaklaşık % 50–70’i), bakır, koltan, lityum ve altın rezervine sahip ülkeleri arasında.</p>
<p>Uluslararası madencilik yatırım siteleri DKC’de yatırım yapacak şirketlere şunları öneriyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Devlete ait madencilik işletmeleriyle yürütülen müzakereler uzun sürebilir. Yetersiz ulaşım bağlantıları ve elektrik kesintileri maliyetleri artırmaktadır. Geleneksel ve küçük ölçekli madencilik yaygın olup, genellikle çocuk işçiliği ve çevresel zararlarla ilişkilendirilmektedir. Durum tespiti ve yerel topluluklarla işbirliği hayati önem taşımaktadır.”</em></p>
<p>Geleneksel ve küçük ölçekli madencilik, çocuk işçiliği ve çevre kirliliği: Kapitalizmin ucuz emek gücü, kirletilebilir çevre ve kâr maksimizasyonu kapanı.</p>
<p>Madencilik faaliyetlerinin yoğunluğu, bölgede silahlı çatışma ve saldırıları da artırmış.</p>
<h3>Sağlık çalışanları tükeniyor</h3>
<p>Gelelim salgındaki son duruma: Son verilere göre 15 Temmuz itibarıyla vaka sayısı DKC’de toplamda 2 bin 200’ü aştı, vakaların neredeyse tamamı DKC’de. Ölüm sayısı 828. DKC’de ülke genelinde vakalar yayılıyor, salgın başladığı yer dahil beş bölgeye yayılmış durumda.</p>
<p>Ebola salgınıyla mücadele sağlık sistemini zorluyor, özellikle sağlık çalışanları hem tükenmiş durumda hem de infekte olan sağlık çalışanı sayısı artıyor. Salgının çıktığı eyalet olan Ituri eyaletindeki çalışanlar, 15 Mayıs’ta salgının ilan edilmesinden bu yana maaş ve ikramiyelerini alamadıklarını belirtiyorlar, salgın bölgesinde bir yandan da grevler yaşanıyor.</p>
<p>Salgının çıktığı bölgedeki silahlı çatışma ve saldırılar, nüfus hareketleri, çalışmaları aksatıyor ve zorlaştırıyor. Salgının çıktığı eyalet ve bazı yakın eyaletler 2017 yılından bu yana saldırılar ve çatışmalara sahne oluyor. Bazı bölgelerde silahlı grupların kaçakçılık, haraç faaliyetleri var, yol kesme ve saldırılar zaman zaman yoğunlaşıyor, sağlık tesisleri de saldırılardan etkileniyor. Bölgede gıda temini önemli bir sorun. Hem bu faktörlerin etkisiyle hem de bölgede komşu iki ülke sınırında yaşayanlarda geçim derdi, ticaret ve sosyal ağlar nedeniyle yoğun bir nüfus hareketliliği var.</p>
<p>DKC’de 2018–2020 yılları arasında yaşanan ve 2 bin 200’den fazla kişinin ölümüne neden olan salgında da sağlık çalışanları, tedavi merkezlerine ve kliniklere yönelik tekrarlanan saldırılarla karşı karşıya kalmıştı. Dolayısıyla Ebola cephesinde değişen bir şey yok. Önceki salgınlardan sonra kapasite güçlendirme, sürveyans sistemlerinin iyileştirilmesi, koordinasyon ve salgın müdahale konusunda mesafe alınmasına karşın sorunlar büyüyerek sürüyor.</p>
<p>DKC Sahra Altı Afrika’nın en büyük ülkesi, nüfusu 106 milyon, bu rakamın 2050 yılında 218 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. DKC’de doğuşta beklenen yaşam süresi 62 yıl (Bu süre Japonya'da 84,5 yıl). Olağanüstü doğal kaynaklara sahip, büyük bir biyolojik çeşitliliği var ve dünyanın en büyük ikinci yağmur ormanı bu ülkede. Öte yandan hâlâ dünyanın en yoksul beş ülkesinden biri. Dünya Bankası (DB) verisine göre nüfusun %69’u ulusal yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve DB “bugün doğan bir Kongolu çocuk tam ve kaliteli bir eğitim ve uygun sağlık koşullarında elde edebileceği potansiyelin ancak %37’sini gerçekleştirebiliyor” diyor. Bu düşük oranın başlıca nedenleri beş yaş altı çocuk ölüm oranlarının yüksekliği, yaygın büyüme geriliği ve eğitim kalitesinin kötü oluşu.</p>
<p>Bütün bu sıraladıklarımıza baktığımızda; Ebola’nın yeniden ortaya çıkmasının altında yatan sağlığın temel bileşenleriyle ilgili duruma bakmadan salgını anlamanın olanaklı olmadığını görüyoruz. Ebola yoksulluk, göç, çatışma ve açlık sarmalında bir salgın.</p>
<p>Dünya Kupası’nın bitmesiyle türlü tartışmaların yapıldığı bir dönemde futbola bakıp “futbol sadece futbol değildir” diyorsak benzerini Ebola örneği için de söyleyebiliriz: “Salgın sadece salgın değildir”.</p>
<p>(CYI/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mimarlıkta rahatsız edici sorular]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mimarlikta-rahatsiz-edici-sorular-321843</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/mimarlikta-rahatsiz-edici-sorular.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mimarlikta-rahatsiz-edici-sorular-321843</guid><description><![CDATA[“Hocam, biz şimdi işçi mi oluyoruz?” soruları gelse de mimarlar ve mühendisler arasında doğrudan sendikalaşma girişimleri de var. Direniş sürüyor. Genç kuşak yeni rahatsız edici sorular sormaya devam edecek. Yeni örgütlenme girişimleri yaşanacak. Kaçınılmaz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir grup genç mimar son birkaç yıldır “Rahatsız edici sorular” üretiyor, yanıtlıyor, tartışıyor ve çevrelerinde ilgiyle izleniyorlar. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Fakültesinde başlayan bu kolektif etkinlik giderek diğer mimarlık okullarına, Ankara’nın dışındaki kentlere de ulaşmış. Kolektifin gündeminde mimarlık eğitimi ile ilişkili olarak üretim içinde mimarlık, mimarların toplumsal konumu, çalışma koşulları, mimarların işçileşme süreci yer alıyor.</p>
<p>Kolektif; sosyal medyayı, dijital iletişimi yaygınca kullanıyor. Etkinliklerinin başlangıcını, amaçlarını iki yıl önce hazırladıkları bir <a href="https://www.yumpu.com/en/document/view/70266061/fanzine-1-tr-eng" target="_blank" rel="noopener">kitapçıkta</a> anlatmışlar. Eh, bir miktar ODTÜ jargonu kullanıyorlarsa da onları anlamak zor değil. Örneğin kurumları <em>“hacklemek”</em> diyorlar, kurumsal sınırları zorlamak anlamında. Zamanında böyle işlere <em>“ajitasyon çekmek”</em> denildiği gibi.</p>
<p>Kolektifin etkinliklerini <a href="https://www.instagram.com/uncomfortablequestions.arch/" target="_blank" rel="noopener">Instagram’da</a> düzenli olarak izleyebilirsiniz. Ayrıca Açık Radyo'da aylık <a href="https://acikradyo.com.tr/podcast/acik-mimarlik/mimarlikta-rahatsiz-edici-sorular" target="_blank" rel="noopener">programlar</a> yapıyorlar. Açık Radyo, kolektifi şöyle tanıtıyor: <em>“Mimarlık alanındaki güvencesiz emek koşullarına, belirsizliklere, eşitsizliklere, mevcut normlara dair ‘rahatsız edici sorular’ sormayı amaçlayan topluluk, dönüştürücü ve güçlendirici bir paylaşım ve üretim alanı oluşturmayı amaçlıyor.”</em></p>
<p>“Rahatsız edici sorular” soran genç mimarlar, konularına ilişkin yurt dışı gelişmeleri yakından izliyor. “The Architecture Lobby<strong> </strong>(TAL)”, “Architecture Beyond Capitalism School (ABC School)" tarafından düzenlenen benzer etkinliklere katılıyorlar. 2024 Venedik Bienali'ne katılmışlar.</p>
<h3>ABD’den iki kişilik bir gösteri ve iki kitap</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/deamer-ve-riano-aia-2014-ulusal-kongresi.jpg" alt="">
<figcaption>
<p style="text-align: right;"><em>Deamer ve Riano, AIA 2014 Ulusal Kongresi…</em></p>
</figcaption>
</figure>
<p>Amerikan Mimarlar Birliği (AIA) 2014 Ulusal Kongresinin yapıldığı binanın dışında <a href="https://metropolismag.com/profiles/architecture-lobby-bernie-sanders-architecture/" target="_blank" rel="noopener">iki kişilik bir gösteri</a>, alışılmışın dışında bir olay. “Biz prekarya işçileriz” yazılı pankartın yanında ABD’li mimar ve akademisyenler Peggy Deamer ve Quillian Riano, ellerindeki megafonla 10 maddelik manifestolarını okur. Manifesto kısa ve özdür, işçileşen mimarların güvencesiz çalışma koşulları eleştirilmekte ve talepler sıralanmaktadır. Kongreye katılan mimarlar bu manifesto ile ne kadar ilgilendiler bilinmez ama “Rahatsız edici sorular” kolektifinin kurucularından Nihal Evirgen, böyle bir çıkışın kendileri için etkileyici olduğunu söylüyor.</p>
<p>Manifestoculardan Peggy Deamer’ın derlediği ve 2015’te yayınlanan “The Architect as a Worker: Immaterial Labor, Creative Class and the Politics of Design <em>(İşçi Olarak Mimar: Maddi Olmayan Emek, Yaratıcı Sınıf ve Tasarımın Politikası)" </em>adlı kitapta, özellikle ABD’deki gelişmeler üzerinden konuya ilişkin belirlemeler, kuramsal çalışmalar ve öneriler yer alıyor. Kitabın önsözünün <a href="https://www.e-skop.com/skopbulten/isci-olarak-mimar-gayri-maddi-emek-yaratici-sinif-ve-tasarimin-politikasi/2844" target="_blank" rel="noopener">çevirisi</a> eskop’ta yayınlanmış.</p>
<p>Bu konuda yeni bir kitap geçtiğimiz yıl, ABD’de Marksist dergi ve kitap yayınları ile bilinen ve kuruluşu 1950’lere dayanan Monthly Review Press tarafından yayınlandı. “The Labor of Architecture – Creativity, Design and Building a New Clas <em>(Mimarlıkta Emek / Emekçiler – Yaratıcılık, Tasarım ve Yeni Bir Sınıf Bilincinin İnşası)"</em> adlı kitabın yazarı C. G. Beck. Yazar profesyonel mimar ve akademisyen, ABD’de özel kesimde etkinlik gösteren ilk mimarlar sendikasının kurucusu. Yazılarını “<a href="https://theworstarchitect.substack.com/" target="_blank" rel="noopener">Worst Architect</a>” (En Kötü Mimar) adlı bültende yayınlıyor.</p>
<h3>Yalçın Küçük’ün makalesi ve 50 yıllık süreç</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/tmmob-ve-odalarin-anket-ve-arastirma-calismalarindan-bir-bolumu.png" alt="">
<figcaption>
<p style="text-align: right;"><em>TMMOB ve Odaların anket ve araştırma çalışmalarından bir bölümü</em></p>
</figcaption>
</figure>
<p>İçlerinde mimarların da yer aldığı teknik elemanlara yönelik en “rahatsız edici” yorumu 50 yıl önce Yalçın Küçük yapmıştı. Milliyet’te <em>(21 Ocak 1971)</em> yayınlanan makalesinde, o tarihlerde işi bırakma eylemi yapan teknik personelin eski ayrıcalıklı konumlarını yitirdikleri için direnişe geçtiğini, bunun emekçilerin direnişiyle benzer olmadığını, zira mimar, mühendislerin bir değer üretmediklerini, ayrıcalıklı unvanlarının rantını aldıklarını anlatıyordu. Kuşkusuz Yalçın Küçük her zamanki üslubuyla “ajitasyon çekiyordu”. Oysa gelişmeler öyle kalın çizgilerle basitçe açıklanacak gibi değildi. Teknik elemanlar, sadece kendi subjektif eğilimleriyle o yolu seçmemişlerdi, objektif koşullar onları gelişen işçi hareketinin yanında yer almaya yönlendiriyordu.</p>
<p>Bir ölçüde, Küçük’ün söyledikleri mimarların, mühendislerin sınıfsal konumuna ilişkin çalışmaların, etkinliklerin fitili oldu diyebiliriz. 12 Mart öncesinde <a href="https://www.tutedarsiv.org.tr/tarihce/" target="_blank" rel="noopener">TEKSEN</a>, sonrasında <a href="https://bianet.org/yazi/orgutsel-belgeleriyle-1970-lerin-teknik-eleman-mucadelesi-206020" target="_blank" rel="noopener">TÜTED</a>, bu konuda önemli tartışmaların ve örgütlenmenin kaynağıdır. TMMOB ve bağlı Odaların çalışmalarını da hatırlamak, hatırlatmak önemlidir. 1970’lerde yapılan üç <a href="https://www.tutedarsiv.org.tr/teknik-eleman-kurultaylari/" target="_blank" rel="noopener">Teknik Eleman Kurultayı</a>, bu kurultaylara sunulan bildiriler günümüz tartışmalarına ışık tutacak niteliktedir.</p>
<p>Söz konusu kaynaklar arasında TMMOB ve bağlı Odalar çevresinde yapılan profil araştırmalarına yönelik anket sonuçları sanırım bugünlere gelen bir süreci anlamamıza çok yardımcı olacaktır. Ali Artun’un titiz çalışmasıyla 1978’de yayınlanan<strong> </strong>“Mühendisler-Mimarlar” araştırması bu alanda bir başyapıttır. Kitapta, Odalara kayıtlı mühendis ve mimarlar arasında bilimsel yöntemlerle yapılan anket sonuçlarının yanı sıra, o tarihlerde mimar ve mühendislerin sınıfsal konumlarına ışık tutan uluslararası düzeyde yazarların tezleri de aktarılmaktadır.</p>
<p>TMMOB’nin 2009'da yayınladığı ikinci anket, “Mühendis, Mimar, Şehir Plancısı Profil Araştırması”, süreci tanımlayan kapsamlı bir çalışmadır. Bu çalışmaları gerçekleştirenler arasında Mübeccel Kıray’ın parlak öğrencileri Prof. Ünal Nalbantoğlu ve Dr. Sezgin Tüzün’ün adlarını özellikle belirtmek isterim. Katkıları önemlidir. Sözünü ettiğim iki çalışma ve bu alanda yapılmış diğer araştırmaların bugünün dijital olanaklarıyla yeniden daha kolay izlenebilir bir konuma getirilmesinin, TMMOB ve çevresindeki örgütleri için hiç de zor olmadığını sanırım.</p>
<h3>Yeni bir araştırma ve yeni bir sendikalaşma girişimi</h3>
<p>Mimarlar arasında en taze profil araştırması “Rahatsız edici sorular” kolektifi tarafından bu yıl yapıldı. İnternet ortamında mimarlara iletilen sorulara alınan yanıtlar, bu kesimde çalışanların durumuna ilişkin ipuçları veriyor.<strong> </strong>“Mimarlar Ne Kadar Kazanıyor? – İşsizlik ve Gelir Şeffaflığı Araştırması” <a href="https://www.instagram.com/p/DYUjRHwiMHM/?img_index=1" target="_blank" rel="noopener">Sonuç Raporunda</a> ankete katılan 777 mimardan yüzde 13’ünün işsiz olduğu, yüzde 82’sinin gelir düzeyinin yeterlilik sınırının altında kaldığı anlatılıyor.</p>
<p>Mimarlar, mühendisler arasında doğrudan sendikalaşma girişimleri de var. Mühendissen girişiminden Faruk Sevim’in Şubat 2025’te yayınlanan <a href="https://www.academia.edu/127465629/Muhendis_ve_Mimarlarin_Durumu" target="_blank" rel="noopener">makalesi</a>, bu kesimdeki durumu çok yalın ve ayrıntılı bir yaklaşımla anlatıyor. Girişimin kuruluş bildirisi diyebileceğimiz makaleden bazı ara başlıklarını aktaralım: <em>“Son 20 yılda mühendis ve mimar sayısı dörde katladı… Mühendis ve mimarların büyük çoğunluğu artık orta sınıf değil… En önemli sorun işsizlik ve düşük ücretler.”</em> Bildiri / makalenin sonunda <em>“mühendis ve mimarlar yoksullaştıklarının farkındalar, şimdi birleşip örgütlenme zamanı”</em> deniliyor, örgütlenme çağrısı yapılıyor.</p>
<p>Direniş sürüyor. Genç kuşak yeni rahatsız edici sorular sormaya devam edecek. Yeni örgütlenme girişimleri yaşanacak. Kaçınılmaz.</p>
<p>(AŞ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Karadeniz’in saklı hafızası sahneye taşındı: Karşınızda Hopaband!]]></title><link>https://bianet.org/haber/karadenizin-sakli-hafizasi-sahneye-tasindi-karsinizda-hopaband-321611</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/17/karadenizin-sakli-hafizasi-sahneye-tasindi-karsinizda-hopaband-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/karadenizin-sakli-hafizasi-sahneye-tasindi-karsinizda-hopaband-321611</guid><description><![CDATA[Hopaband, hem Karadeniz ritimlerini hem de Hopa’nın toplumsal hafızasında yer eden yaşanmışlıkları, unutulmaz sanatçıları ve kadim değerleri notalarla yeniden var ediyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hopa ve Kemalpaşa’nın köklü kültürel birikimini, dalga seslerine karışan halk ezgilerini ve bölgenin saklı müzikal hafızasını sahneye taşımak amacıyla Hopa Belediyesi bünyesinde kurulan <strong>Hopaband</strong>, kısa sürede Karadeniz’in en heyecan verici müzik oluşumlarından biri haline geldi.</p>
<p>Farklı coğrafyalardan gelen, farklı hikâyelere ve yaşam deneyimlerine sahip müzisyenleri tek bir potada eriten orkestra, hem Karadeniz ritimlerini hem de Hopa’nın toplumsal hafızasında yer eden yaşanmışlıkları, unutulmaz sanatçıları ve kadim değerleri notalarla yeniden var ediyor.</p>
<p>Grup, ilk büyük sınavını ve gururunu Kazım Koyuncu’nun anıldığı 19 Haziran’da, İstanbul Harbiye Açıkhava Sahnesi’nde yaşadı.</p>
<p>Hopaband'in en güzel yanlarından biri erkek müzisyenlerin çoğunlukta olduğu Karadeniz sahnesinde kadınları da görmek.</p>
<p>Hopaband'in müzisyenleri ile kuruluş hikâyelerinden Hopa’nın kültürel mirasına uzanan geniş bir alanda konuştuk.</p>
<h3>"Hopa’nın hikâyesini müzikle anlatmak istiyoruz"</h3>
<p><strong>Hopaband nasıl kuruldu, yollarınız bu çok sesli çatının altında nasıl kesişti?</strong></p>
<p><strong>Kemal Gümrükçü: </strong>Hikâyenin kıvılcımını ben ateşleyeyim. Yaklaşık üç yıl önce eşimin tayini vesilesiyle Hopa’ya taşındım. Önce Müslüm'le yollarımız kesişti, ardından evde, sokakta birlikte müzik yapmaya başladık. Bir şeyler çalıp söylerken, onun  geniş çevresi sayesinde Yıldırım Yalçınkaya, Buket Erdoğan, Nino Çepoğlu, Irmak Kaya ve Deniz Eren Torun da bize katıldı. Bir baktık ki kocaman, rengârenk bir aile olmuşuz.</p>
<p>Biz bu işe tamamen Hopa merkezli bakıyoruz. Çok uzağa gitmeden, tam da bastığımız toprağın hikâyesinden yola çıktık. Repertuvarımızı hazırlarken şuna dikkat ettik: Sadece klasik Karadeniz ezgilerini seslendiren dinamik bir grup olmak bize yetmezdi. Hopa’yı, burada yaşayan insanların saklı duygularını, geçmişini ve kültürel katmanlarını anlatan eserleri cımbızla seçtik.</p>
<p>Bu topraklardan yetişmiş değerlerin eserlerine hayat veriyoruz. Kazım Koyuncu zaten bizim pusulamız, en önemli kırmızı çizgimiz. Bunun yanında, Nazım Hikmet’in Hopa’da geçirdiği döneme ait nefis bir şiirini de kendi ruhumuzla besteledik. Temel amacımız sadece sahneye çıkıp müzik yapmak değil Hopa’nın kolektif hafızasını geleceğe taşımak.</p>
<h3>"Farklı köklerden gelen insanlar aynı müzikte buluştu"</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/bu2.jpeg" alt=""></p>
<p><strong>Hopaband’in çok renkli bir insan mozaiği var. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Nino Çepoğlu:</strong> Ben Tiflis doğumluyum, Gürcü’yüm. Eşim Hopalı olduğu için uzun süredir Hopa’da yaşıyorum. Üniversite eğitimimi Tiflis’te tamamladım. Müziğe olan yatkınlığım aslında genlerimde var; Gürcü kültürünün o polifonik, çok sesli yapısından besleniyorum. Burada, bu pırıl pırıl gençlerle bir arada olmak ve onların müziğe olan sarsılmaz tutkusuna tanıklık etmek benim için tarif edilemez bir mutluluk.</p>
<p><strong>Irmak Kaya:</strong> Ben doğrudan Hopalıyım, bu topraklarda doğup büyüdüm. Grubun en küçüğüyüm ve konservatuvarda müzik eğitimime devam ediyorum. İşin güzel tesadüfü şu; Müslüm Karabulut hocam ben henüz küçük bir çocukken bana bağlama dersi vermişti. Kemal Gümrükçü abiyle de daha önce farklı sahneleri paylaşmıştık. Yıllar sonra yollarımızın böyle profesyonel ve büyüleyici bir projede kesişmesi benim için harika bir şans oldu.</p>
<p><strong>Müslüm Karabulut:</strong> Ben Hemşinliyim tüm çocukluğum, gençliğim Hopa’da geçti. Müzikle 16 yaşımda tanıştım. Arkadaşlarımızla ufak tefek mekânlarda çalarak başlayan o samimi birliktelik, zamanla olgunlaştı. Buket, Yıldırım, Kemal ve diğer tüm dostların katılımıyla bugünkü Hopaband ruhu ortaya çıktı.</p>
<p><strong>Kemal Gümrükçü:</strong> Trabzon doğumluyum. Üniversite yıllarında müzik benim için profesyonel bir işe dönüştü. İzmir’de okurken sahne hayatım başladı; ardından Diyarbakır ve Hatay gibi farklı kültürel dokulara sahip şehirlerde yaşadım ve müzik yaptım. En nihayetinde Hopa’ya geldiğimde bu harika ekiple tanıştım ve kendimi bu güzel oluşumun kurucu mutfağında buldum.</p>
<p><strong>Buket Erdoğan:</strong> Ben Fındıklıyım, yani köklerim tamamen bu bölgeye ait. Altı yıl önce İstanbul’un keşmekeşini bırakıp buraya, memlekete döndük. Hopaband’de ritmin kalbini tutuyorum; vurmalı çalgılar ve perküsyon bölümündeyim.</p>
<p><strong>Muhammed Emin Nalkıran:</strong> Yaklaşık 10 yıldır Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde müzik öğretmenliği yapıyorum. Şu an aktif olarak Hopa Bilim Sanat Merkezi’nde görevliyim. Grupta Batı müziğinin o asil rengini, yani saksafonu üstleniyorum. Karadeniz ezgileriyle saksafonun uyumu gruba çok farklı bir hava katıyor.</p>
<h3>"Kazım Koyuncu’nun mirası bizim pusulamız"</h3>
<p><strong>Karadeniz müziğinin asi ve duygusal çocuğu Kazım Koyuncu’nun anıldığı bir günde, Harbiye Açıkhava gibi ikonik bir sahnede yer almak nasıl bir histi?</strong></p>
<p><strong>Kemal Gümrükçü:</strong> Kazım Koyuncu bu coğrafyanın sadece müzisyeni değil, vicdanıdır. Onun müziğe olan samimi yaklaşımı, doğaya bakışı ve halkla kurduğu o çıkarsız bağ bizim en büyük ilham kaynağımız. Biz de onun bıraktığı o devasa mirastan besleniyoruz. Ancak bunu yaparken geçmişi aynen tekrar etmek kolaycılığına kaçmıyoruz. Kazım abinin devrimci sanat ruhuna yakışır şekilde, Hopa’nın bugününü ve yaşayan insan hikâyelerini de o müziğin içine harmanlıyoruz.</p>
<h3>"Belediye desteği kıymetli ama biz özünde müzik emekçileriyiz"</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/hopa.jpeg" alt=""></p>
<p><strong>Hopa Belediyesi’nin bu oluşuma desteği ve kurumsal ilişkileriniz nasıl ilerliyor?</strong></p>
<p><strong>Muhammed Emin Nalkıran:</strong> Hopa Belediyesi’nin bize sunduğu alan çok kıymetli. Şu an provalarımızı  Hopa kültür Sanat Evi’nde rahatça yapabiliyoruz. Ayrıca grubumuza özel, tam donanımlı bir prova stüdyosunun kurulması için de çalışmalar son hızla devam ediyor. Prova günlerindeki lojistik masraflarımız, ulaşımımız ve temel ihtiyaçlarımız belediye tarafından göğüsleniyor. Bunun yanı sıra, Türkiye genelindeki nitelikli festivallere katılımımız konusunda da kurumsal bir referans desteği sağlıyorlar.</p>
<p><strong>Buket Erdoğan:</strong> Bizler her şeyden önce müzik emekçileriyiz. Evet, bir işi aşkla ve gönülden yapmak bu işin yakıtıdır ama emeğin de somut bir karşılığı olması, sürdürülebilirlik için şarttır. Biz bu projeye ruhumuzu koyduk. Şu an belediyeyle aramızda karşılıklı çok sağlıklı bir diyalog ve şeffaf bir anlayış var. Taleplerimizi, eksiklerimizi masaya rahatça yatırabiliyoruz. Bizim için önemli olan hayali vaatler değil; ayakları yere basan, samimi ve uygulanabilir adımların atılması. Şu anki zemin bize güven veriyor.</p>
<h3>"Hopa’nın sesi dünyaya ulaşsın"</h3>
<p><strong>Son olarak; Hopaband’in vizyonunda, geleceğe dair planlarında neler var?</strong></p>
<p><strong>Kemal Gümrükçü:</strong> Tek bir hedefimiz var Hopa’nın o zengin, çok dilli ve çok kültürlü yapısını olabildiğince çok insana duyurmak. Buradaki müzikal cevheri görünür kılmak istiyoruz. Sadece "çağrılınca giden bir konser grubu" olmak istemiyoruz biz bu coğrafyanın yaşayan, üreten ve hikâye anlatan canlı bir organizmasıyız.</p>
<p><strong>Yıldırım Yalçınkaya:</strong> Bizim için en büyük yakıt, bir arada üretebilme refleksimiz. Farklı yaş gruplarından, bambaşka kültürlerden gelen insanların aynı melodide, aynı ritimde buluşabilmesi mucizevi bir şey. Hopaband’in en büyüleyici tarafı da tam olarak bu birleştirici gücü.</p>
<p>Biz Hopa’nın sesini, saklı kalmış hikâyelerini ve o asil hafızasını, dünyanın neresinde olursa olsun notalarla anlatmaya, Karadeniz'in hırçın ama sevgi dolu sesini her yere taşımaya devam edeceğiz.</p>
<div class="box-12">Hopaband kadrosu şu isimlerden oluşuyor: Kemal Gümrükçü (Vokal / Gitar), Nino Çepoğlu (Vokal), Müslüm Karabulut (Bağlama / Kajon), Buket Erdoğan (Perküsyon), Irmak Kaya (Vokal), Muhammed Emin Nalkıran (Saksafon), Deniz Eren Torun (Akordiyon) ve Yıldırım Yalçınkaya (Bass Gitar).</div>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Buğday, nan, laco katkatı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bugday-nan-laco-katkati-321590</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/17/bugday-nan-laco-katkati.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bugday-nan-laco-katkati-321590</guid><description><![CDATA[Peki bu kadar buğday, ekmek, tarih, kültür deyip de sahip çıkamayıp kendi ürününe yabancılaşma meselesine sahi niye girdik ki!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ekmek yapmak mesele değildi sanki! Asıl olan, ekmeklik buğdayı bundan on bin yıl evvel doğada kendiliğinden yetişiyor iken akıl edip de evcilleştirmekti belki de!</p>
<p>Diyarbakır'a çok uzak değil, kırk dakika, hepi topu 60 kilometre mesafede kuzeybatıdaki ilçesi Ergani yakınlarındaki, Kürtçede "Kot ê ber çem", Türkçede ise birebir Türkçeleştirilerek "Çayönü" adının yakıştırıldığı, arkeolojideki adı da "Hilar" olan yerleşkenin kadim sakinleridir o buğdayı her yıl yeniden üreterek biz fanilere armağan eden.</p>
<p>Hem sade buğday mı? Değil tabii ki; arpa, nohut ve mercimeği de. Koyun, keçi, at ve domuzu da ehlileştiren yine aynı tarihlere not düşüren onlar.</p>
<p>Yetmezmiş gibi ilk olarak topluluk içinde yaşama kültürünü, yani köy yerleşkesini hayata geçiren de onlar.</p>
<p>Yakınlarındaki bakır yataklarından, bakır madeninden ilk mutfak araç gereçlerini akıl edip yapanlar, yani bakırı da ilk işleyenler yine onlar.</p>
<p>Daha fazlasını merak eden, hazır şehre gelmişken Suriçi, İçkale'ye gidip o döneme ait buluntuların teşhir edildiği Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'ni gezip görebilir.</p>
<p>Mevzu uzun, biz ana hikâyeden sapmayıp yine "nan"a, yani ekmeğe gelelim. Batılı arkeologların adına "Einkorn" dedikleri buğdayla başlıyor bizim boğazlar meselesinin ekmekle başlayan doygunluk hâli.</p>
<p>Malum, "Einkorn" adıyla anılan kızıl buğdayın İngilizcesi. Bizde şimdilerde adına "siyez" de denilen buğdayın atası Einkorn. Siyez, Hititlerdeki "Ziz"den türetilmiş. Kaplıca anlamına da geliyor(muş). E, tevekkeli Hilar Arkeo-Ören Yeri'nin hemen yanı başında, dünyada sağlık açısından 2. sırada olduğu literatüre giren şehrin ilçesi Çermik, kadim Aberna'nın kükürtlü şifalı kaplıcası olduğu da yabana atılmamalı.</p>
<p>Peki, bu kadar buğday, ekmek, tarih, kültür deyip de sahip çıkamayıp kendi ürününe yabancılaşma meselesine sahi niye girdik ki!</p>
<p>Nazım şiirinde demişti ya:</p>
<p>"Ve insanlar,</p>
<p>ah benim insanlarım</p>
<p>Yalanla besliyorlar sizi!</p>
<p>Hâlbuki açsınız,</p>
<p>Etle, ekmekle beslenmeye</p>
<p>muhtaçsınız…"</p>
<p>Hadi şiirin dizelerini bir yana bırakalım da size bu buğday, ekmek mevzuunu boş yere yazmadım elbette.</p>
<p>Yakın günlerde iki güzelliğe tanık oldu şehir. Biri hayli büyüktü ve gelecek vaat eden bir projenin adeta işaret fişeğiydi; hazırlığı da epeydir sürüyordu. İkincisi ise hayli mütevazıydı; şehrin eski Suriçi'nin bir ara sokağında yitip gitmiş eski bir kültürün yeniden şehrin gündemine taşınmasıydı. Ama ikisi de o kadim buğdayın hikmetine dairdi ve hak teslimiyetine de tabii ki ihtiyacı vardı.</p>
<p>Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bir "Halk Ekmek Fabrikası" açtı. Günde 100 bin ekmek üretme hedefiyle 40 bin ekmek üretmekle işe başladılar. Ve 210 gramlık ekmeği on liraya satarak. Bu temel gıdası ekmek olan yoksulluğa sahiden önemli bir dayanışma emeği. Takdir etmek, kutlamak gerek.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/img-4396.JPG" alt=""></p>
<p>Ve kadim Suriçi'nin batı yakasının Urfakapısı'na yakın Lalebey Mahallesi'ndeki Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi'nin arka kapısının hemen karşısında geçmişi 160 yıla dayanan bir fırın var. Adı Sinek Fırını. Namıdiğer Lalebey Fırını. 1864 yazıyor camında. Mahallenin nüfusu eskiye göre hayli azalmış olsa da! Direniyor işte mahalle fırını.</p>
<p>Şimdilerde şehrin artık unutulmaya yüz tutmuş bir ekmek çeşidini öylesine bir şekilde gündeme taşıdı ki sosyal medya üzerinden dillere destan. Fırının önünde şehrin birçok yerinden gelenlerin oluşturduğu kuyruklar oluşuyor.</p>
<p>25 yıl evvel DİTAV Diyarbakır olarak uygulamalı bir "Diyarbakır Mutfağı" kitabı yapmıştık. Anılan tarihten bu yana kitap birkaç baskı yaptı. O kitabın hamur işleri bölümünde "Laco Katkatı" adında bir ekmek çeşidi de kayıt altına alınmıştı.</p>
<p>"Lac", Kürtçenin Zazaki lehçesinde "erkek çocuk, oğul" anlamına gelir. Ve Zazalar erkek çocuğa çok kıymet verir ve adeta el üstünde tutarlar. E, Diyarbakır'da fırıncıların büyük çoğunluğunun da Zazalardan oluştuğu bilindiğinden işte yağlı ve birkaç işlemden geçen bu kıtır ekmek çeşidine de "Laco Katkatı" adının verilmesi anlaşılıyor.</p>
<p>İşte yakın günlerde bizim mahalle fırını Laco Katkatı yağlı ekmeğiyle hem mahallesine hem de şehre merhaba ederek farklı şekilde şehrin gündemine taşınmış oldu.</p>
<p>Malum, bizim buralarda konuğu yemeğe davet ettiklerinde "Gel ekmeğimizi ye." derler. Hele siz de bu ekmeklerle güne bir merhaba edin bakalım…</p>
<p>(ŞD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kurye Merve’nin ardından: Ayrımcılığı ve güvencesizliği düşünmek]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kurye-mervenin-ardindan-ayrimciligi-ve-guvencesizligi-dusunmek-321586</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/17/kurye-mervenin-ardindan-ayrimciligi-ve-guvencesizligi-dusunmek.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kurye-mervenin-ardindan-ayrimciligi-ve-guvencesizligi-dusunmek-321586</guid><description><![CDATA[Merve’nin vefatının ardından sosyal medyada paylaşılan haberlerin altına gelen bazı ayrımcı yorumlar, kurye camiası içinde dikkat çekici bir dayanışma refleksini tetikledi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>9 Temmuz 2026 gece geç saatlerde İstanbul Beylikdüzü Marmara Park mevkiinde, E-5 karayolu üzerinde ölümle sonuçlanan kaza süsü verilmiş bir iş cinayeti meydana geldi. Fiyuu (Tıkla Gelsin) platformu bünyesinde çalışan 40 yaşındaki moto kurye Merve Yılmazelli, motosikletiyle seyir halindeyken, otobanda makas atarak yarışan bir aracın arkadan çarpması sonucu ağır yaralandı. Kazaya sebebiyet veren sürücü olay yerinden kaçarken, ambulansla Medicana Hastanesi’ne kaldırılan Yılmazelli yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak yaşamını yitirdi.</p>
<p>Görgü tanıklarının ifadelerine göre, kazanın gerçekleştiği dakikalarda arkadan gelen iki lüks aracın makas atarak yarıştığı ve bu araçlardan birinin Yılmazelli’nin motosikletine arkadan hızla çarptığı belirtiliyor. Ana akım medyanın üçüncü sayfa sütunlarında sıradan bir “trafik kazası” ya da “maganda dehşeti” olarak geçiştirilmeye çalışılsa da arka planında çok daha yapısal bir sömürü rejimini barındırıyor.</p>
<p>Merve Yılmazelli’nin kaybı; trans kadınların kurumsal istihdam alanlarından dışlanarak hayatta kalmak adına en tehlikeli iş kollarına sığınmak zorunda bırakılması ile güvencesiz platform kapitalizminin dayattığı algoritmik hız baskısının ortak sonucudur. Sınıfsal sömürü ile toplumsal cinsiyet kimliğine yönelik dışlama mekanizmalarının üst üste bindiği bu tablo, olayı basit bir asayiş vakası ya da kişisel bir trajedi olmaktan çıkarıp tam anlamıyla “kesişimsel bir iş cinayeti” haline getiriyor.</p>
<h3>Yaşama tutunmanın iki tekeri: Merve’nin portresi ve “gizli işçilik”</h3>
<p>Merve’nin hikayesini anlamak için, onun neden o saatte E-5 karayolunda iki teker üzerinde olduğunu doğru bir sosyolojik zemine oturtmak gerekir. Bugün Türkiye’de trans kadınlar, muhafazakârlaşan toplumsal yapı ve kurumsal ayrımcılık nedeniyle sistemli bir şekilde nispeten güvenceli istihdam alanlarının (ofislerin, fabrikaların, mağazaların) dışına itiliyor. Bu dışlanma, transları tarihsel olarak seks işçiliği, eğlence sektörü ya da kayıt dışı/güvencesiz hizmet işleri gibi dar, riskli ve sömürüye açık getto ekonomilerinde hayatta kalmaya zorluyor.</p>
<p>Son yıllarda ise sadece geçinebilmek için trans kadınların da tıpkı diğer güvencesiz toplumsal kesimler gibi platform ekonomisine yöneldiği görülüyor. Elimizde transların kuryeliğe yönelim oranlarına dair kitlesel veya kesin bir istatistik olmasa da, Merve’nin yaşam mücadelesi bu yeni güvencesizlik dalgasını ve trans kadınların iki teker üzerinde var olma çabasını bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor.</p>
<p>Platformlar, “kendi işinin patronu olmak”, “esnek saatlerde çalışmak” gibi parlak pazarlama sloganlarıyla bu dışlanmış, güvencesiz bırakılmış kitleleri bünyesine çekerek bir “sığınak” veya “kaçış alanı” illüzyonu yaratıyor. Oysa bu parlak ambalajın arkasında; hiçbir iş güvencesi olmayan, ihbar ve kıdem tazminatından mahrum, kaza yaptığında kaderiyle baş başa bırakılan “gizli bir işçilik” yatıyor. Merve, kimseye boyun eğmemek için bu zorlu yolu seçmişti.</p>
<p>Merve çalışma arkadaşlarının anlatımıyla, “iki tekerin hakkını veren”, çok iyi motor kullanan ve uzun yıllardır bu mesleğin tozunu yutmuş usta bir kuryeydi. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen her zaman güler yüzlü, paylaşımcı ve dayanışmacı karakteriyle depoların, mola yerlerinin sevilen yüzüydü. Ailesinin onu kimliği nedeniyle reddetmesine, toplumsal hayatta karşısına çıkarılan tüm duvarlara karşı tek başına inanılmaz bir dirençle mücadele ediyordu. Öyle ki, geçmiş yıllarda Beylikdüzü’nde, derme çatma bir barakada yaşamak zorunda kaldığı o en zorlu, en soğuk günlerde bile yaşama tutunmaktan, ekmeğini kazanmaktan vazgeçmemişti.</p>
<p>Merve Yılmazelli’nin karşı karşıya kaldığı bu zorlu yaşam ve çalışma döngüsü, bireysel tercihlerden ziyade yapısal sınırların bir sonucuydu. Kendisini çalışırken aldığı risklerle karşı karşıya bırakan bu genel tablo, platform kapitalizminin ve güvencesiz çalışma şartlarının emekçiler üzerinde yarattığı korumasızlığın doğrudan bir yansımasıdır.</p>
<h3>Yasın hiyerarşisi ve “Kimsesizler Mezarlığı” tehdidi</h3>
<p>Merve’nin vefatının hemen ardından başlayan süreç, aile bağları kopuk olan veya resmi kayıtlardaki durumlar nedeniyle yasal prosedürlerin tıkandığı hassas vakalarda karşılaşılan zorlukları bir kez daha gündeme getirdi.</p>
<p>Kazanın ertesi günü, yani 10 Temmuz’da Kurye Haber olayı Instagram hesabından duyurarak kamuoyunu ve kurye gruplarını harekete geçirdi. Merve’nin çalışma arkadaşları ailesine ulaşmak için seferber oldu. Ortaya çıkan gerçek üzüntü vericiydi: Merve, trans kimliği nedeniyle uzun süredir biyolojik ailesiyle görüşmüyordu. 11 Temmuz’da Kurye Hakları Derneği, durumun vahametini görerek İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’ne acil bir başvuru yaptı.</p>
<p>Başvuru metninde şu vurgu yer alıyordu:</p>
<p><em>“Merve Yılmazel’in iş arkadaşlarından ve sahadan edindiğimiz bilgilere göre, kendisi trans kadın kimliğine sahip olup uzun süredir ailesiyle görüşmemektedir. Gelen güncel bilgiler, ailesinin cenazeyi teslim almayacağı yönündedir... Cenazenin yasal prosedürler dahilinde kimsesizler mezarlığına gömülmesi riskiyle karşı karşıyayız.”</em></p>
<p>Judith Butler’ın o sorusu, yaşanan bu belirsizlik sürecinde kurumsal ve toplumsal bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor: “<em>Kimin hayatı yas tutulabilir niteliktedir?”</em> Merve’nin vefatının ardından, ailenin karakola gidip ifade vermesine rağmen cenazenin Adli Tıp Kurumu’ndan hemen teslim alınmaması, yasal prosedürlerin yavaş ilerlemesi sürecin akıbeti konusunda kamuoyunda ciddi bir endişe yarattı. Günlerce resmi kurumlarda bekleyen bu yasal süreç, cenazenin kimsesizler mezarlığına defnedilme riskini gündeme getirerek, hak savunucularını ve meslek örgütlerini kurumsal inisiyatif almaya iten temel eşik oldu.</p>
<p>Yaşanabilecek olası tıkanıklıkların önüne geçilmesi noktasında, mesleki dayanışmanın ve sivil toplum koordinasyonunun birleştirici gücü belirleyici oldu. Kurye Hakları Derneği ve Motorlu Kurye İşçileri Derneği hızlıca inisiyatif alarak, Merve’nin yalnız olmadığını ve gerekirse tüm defin prosedürlerini üstlenebileceklerini ilgili makamlara bildirdi.</p>
<p>LGBTİ+ örgütleri, insan hakları savunucuları ve hukukçularla kurulan iletişim ağları, resmi kurumlardaki yasal süreçlerin takibinde ve bilgi akışının sağlanmasında kolaylaştırıcı bir işlev gördü. Bu koordinasyon sayesinde bürokratik aşamalar yakından takip edilirken, yürütülen girişimler neticesinde Merve’nin amcasının 12 Temmuz’da cenazeyi Adli Tıp Kurumu’ndan teslim aldığı öğrenildi. Yılmazelli, ailesinin de katılımıyla Silivri Çanta Yeni Mezarlığı’nda toprağa verildi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/merve.jpeg" alt=""></p>
<h3>Sosyal medyadaki ayrımcılığa karşı sınıf dayanışması</h3>
<p>Merve’nin vefatının ardından sosyal medyada paylaşılan haberlerin altına gelen bazı ayrımcı yorumlar, kurye camiası içinde dikkat çekici bir dayanışma refleksini tetikledi. Erkek egemen bir demografik yapıya sahip olan ve kendi içinde de çeşitli önyargıları barındıran kuryelik mesleğinde, bu vaka vesilesiyle ayrımcı yaklaşımların tamamen ortadan kalktığını söylemek elbette gerçekçi olmayacaktır. Ancak Merve’nin kaybı karşısında, özellikle onu yakından tanıyan iş arkadaşlarının sosyal medyadaki olumsuz yorumlara karşı gösterdiği sahiplenici tutum, sınıf dayanışmasını ve ayrımcılığa karşı tepkiyi göstermesi açısından önemli bir örnek oluşturdu.</p>
<p>Kuryelerin önemli bir kısmı, paylaşımların altına gelen az sayıda dışlayıcı ifadelere karşı durarak Merve’nin her gün kendileriyle aynı koşullarda emek veren bir meslektaşları olduğunu vurguladı. Sektördeki yapısal önyargıların ve kültürel engellerin varlığına rağmen, yollardaki ortak riskler ve benzer çalışma şartları, bu süreçte mesleki bir sahiplenmeyi beraberinde getirdi. Merve’nin cinsiyet kimliğinden ziyade, aynı koşullarda çalışan bir kurye olduğu gerçeği, kuryelerin bu üzücü olayda dayanışma göstermesini sağlayan temel zemin oldu.</p>
<h3>Bir temas, 215 lira ve “yüksek kazanç” mitinin gerçekliği</h3>
<p>Merve’nin toprağa verilmesinin ardından, kuryelerin aile yakınlarıyla kurduğu temaslar, toplumsal normlar ile bireysel varoluş mücadeleleri arasındaki mesafeyi gösteren hazin bir tabloyu ortaya koydu. Aile üyelerinin, Merve’nin ‘Yaşam tarzını benimsemediklerini, ona doğruyu yanlışı anlattıklarını ama bu hayatı onun seçtiğini’ ifade ettiler. Bu durumun kendisi toplumsal desteğin yetersizliğini ve güvencesiz koşullarda yaşayan trans kadınların karşılaştığı derin yalnızlaşmayı bir kez daha gözler önüne seriyor.</p>
<p>Bu temaslar esnasında edinilen en somut ve düşündürücü bilgi ise Merve’nin cebinden çıkan 215 lira oldu. Ailenin, zorlu trafik ve çalışma koşullarında iki teker üzerinde emek veren Merve’den geriye kalan bu son miktarı bir ibadethaneye bağışladığını belirtmesi, olayın sınıfsal boyutunu daha da derinleştiriyor.</p>
<p>Merve’nin cebinden çıkan o 215 lira, aslında ana akım medyada ve şirket PR faaliyetlerinde sıkça parlatılan, kuryelerin ayda 150-200 bin TL kazandığına dair manipülatif ve gerçek dışı iddialara verilmiş en acı, en çıplak yanıttır. Kamuoyuna sunulan bu lüks kazanç illüzyonu, platform kapitalizminin yapısal sömürüsünü gizleyen en büyük perdedir. Sektörün dayattığı “esnaf kurye” modeli, işçilere “kendi işinin patronu olma” vaadi sunarken; aslında tüm operasyonel riskleri, yakıt maliyetlerini, araç kredilerini, muhasebe masraflarını, Bağ-Kur primlerini ve bakım giderlerini tamamen işçinin sırtına yüklemektedir.</p>
<p>Bugün sahadaki binlerce kurye, medyada üretilen bu pembe tabloların aksine, tıpkı Merve gibi cebinde çok az nakitle günü kapatmakta, ödenemeyen senetler ve ağır borç yükleri altında hayatta kalmaya çalışmaktadır. “Girişimci” kılıflı bu gizli işçilik rejiminde, cirodan geriye kalan net gelir asgari standartların bile altına düşerken, işçiler platform kapitalizminin borç ve hız girdabında güvencesizce dönüp durmaktadır.</p>
<p>Merve’den geriye kalan o 215 lira, asfaltta her gün borç sarmalı ve ölüm riski altında verilen o görünmeyen mesleki mücadelenin en somut kanıtı olarak hafızalarda kalacaktır.</p>
<h3>Hukuki süreç ve sahadan delil toplama çabaları</h3>
<p>Merve Yılmazelli’nin ölümüne yol açan kazaya dair hukuki sürecin etkin bir şekilde yürütülmesi, kuryelerin ve ilgili derneklerin öncelikli gündem maddelerinden biri haline geldi. Davanın seyrini etkileyecek somut kanıtlara ulaşabilmek adına kuryeler, kendi aralarında kurdukları bir iletişim ağı üzerinden koordineli bir çalışma başlattı.</p>
<p>Kazanın yaşandığı andan itibaren sahadaki kuryelerin ortak çabasıyla, kaza anına ve sonrasına dair çeşitli dijital materyaller ve tanıklıklar güvence altına alınmaya başlandı. Soruşturmanın selameti ve firari failin adalet önüne çıkarılması amacıyla detayları şimdilik hukuki makamlarla sınırlı tutulacak olan bu kanıtlar, olası bir cezasızlık riskine karşı en güçlü dayanak niteliğindedir.</p>
<p>Ailenin hukuki süreçte nasıl bir yol izleyeceği henüz netleşmemiş olsa da meslek örgütleri ve kuryeler, olayın aydınlatılması için delil toplama girişimlerini sürdürüyor. Bu kapsamda, kaza bölgesini gören kameralara ve olası tanıklara ulaşılması hedefleniyor.</p>
<p>Yaşanan bu süreç, moto kuryelik sektöründe kişisel imkanlarla kullanılan kask kameralarının işlevini de yeniden tartışmaya açıyor. Kask kameraları, dijital çağda sadece bireysel kayıt araçları olmanın ötesinde, denetimsizliğin ve cezasızlık riskinin yüksek olduğu mobil çalışma alanlarında hayati birer İş Sağlığı ve Güvenliği (İSİG) ekipmanı niteliği taşımaktadır. Merve’nin davasında da görüldüğü üzere, bu kayıtlar olası iş cinayetlerinde maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından kritik birer delil niteliğindedir.</p>
<h3>Silivri’de ortak anma ve mesleki dayanışma</h3>
<p>Merve Yılmazelli’nin kaybı karşısında oluşan mesleki bağ, 15 Temmuz 2026 tarihinde düzenlenen bir anma programı ve adalet sürüşüyle görünürlük kazandı. Kurye Hakları Derneği, Motorlu Kurye İşçileri Derneği, KASK-DER, Kask Meclisi, TEHİS ve Yılmazelli’nin yakın arkadaşlarının katılımıyla dijital platformlarda kurulan ortak koordinasyon ağı, bu anma programının organizasyonunu üstlendi. 14 Temmuz’da yapılan çağrının ardından, 15 Temmuz günü Beylikdüzü Güzelyurt’ta bir araya gelen kuryeler, motorlarına “Kurye Merve için adalet” ve “Merve Yılmazelli’yi unutmayacağız” afişleri asarak Merve’nin mezarının bulunduğu Silivri Çanta Yeni Mezarlığı’na doğru bir konvoy oluşturdular.</p>
<blockquote class="twitter-tweet" data-media-max-width="560">
<p dir="ltr" lang="tr">🏳️‍⚧️ Kuryelerden, iş cinayetinde yaşamını yitiren trans kurye Merve Yılmazelli için anma<br><br>🗣️ “Herkesin iyi ve güzel hatırladığı bir arkadaşımızdı. Yöneliminden ötürü hayatta bizden belki daha da fazla mücadele etmek zorunda kaldı.” <br><br>🎥 / <a href="https://x.com/kurye_haber?ref_src=twsrc%5Etfw" target="_blank" rel="nofollow noopener">@kurye_haber</a> <a href="https://t.co/tQrjODXEaV" target="_blank" rel="nofollow noopener">https://t.co/tQrjODXEaV</a> <a href="https://t.co/mMqk2LOxNN" target="_blank" rel="nofollow noopener">pic.twitter.com/mMqk2LOxNN</a></p>
— bianet (@bianet_org) <a href="https://x.com/bianet_org/status/2077740297350512645?ref_src=twsrc%5Etfw" target="_blank" rel="nofollow noopener">July 16, 2026</a></blockquote>
<p>Silivri Çanta Yeni Mezarlığı’na ulaşıldığında kuryeler, mesleklerinin en temel koruyucu ekipmanı olan kasklarını çıkararak Yılmazelli’nin mezarının etrafına yerleştirdiler. Mezarın etrafında oluşturulan bu kask çemberi; sahada karşı karşıya kalınan risklere, güvencesiz çalışma koşullarına ve yalnızlaştırmasına karşı işçilerin birbirine duyduğu mesleki saygıyı ve sahiplenme iradesini gösteren güçlü bir sembol haline geldi.</p>
<p>Anma programı kapsamında, TEHİS (<em>Turizm, Eğlence ve Hizmet İşçileri Sendikası)</em> Başkanı Kubilay Çelik ve Kurye Hakları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Bekir Güç tarafından mezar başında yapılan ortak basın açıklamasında şu vurgular öne çıktı:</p>
<p><em>“Merve, hayatın önüne çıkardığı tüm zorluklara, yönelimi nedeniyle maruz kaldığı tüm engellere rağmen pes etmedi. Yöneliminden ötürü hayatta bizden belki daha da fazla mücadele etmek zorunda kaldı.  Kimseye boyun eğmedi; rızkını, ekmeğini iki teker üzerinde, kazanmayı seçti... Merve bu yollarda kaybettiğimiz ne ilk ne de son arkadaşımız. Kurye Hakları Derneği verilerine göre son 5 yılda en az 265, bu yılın ise henüz ilk 6 ayında en az 22 moto kurye çalışırken hayatını kaybetti. Bizler istatistik değiliz; bizler insanız, emekçiyiz!”</em></p>
<a href='/haber/kuryelerden-is-cinayetinde-yasamini-yitiren-trans-kurye-merve-yilmazelli-icin-anma-321534' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/07/16/kuryelerden-is-cinayetinde-yasamini-yitiren-trans-kurye-merve-yilmazelli-icin-anma.jpg' alt='Kuryelerden, iş cinayetinde yaşamını yitiren trans kurye Merve Yılmazelli için anma' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Kuryelerden, iş cinayetinde yaşamını yitiren trans kurye Merve Yılmazelli için anma</h5>
<div class='date'>16 Temmuz 2026</div>
</div>
</a>

<h3>Adalet ve güvenceli çalışma mücadelesi</h3>
<p>Silivri Çanta Yeni Mezarlığı’nda gerçekleştirilen anma programı sona ermiş olsa da Merve Yılmazelli dosyasının hukuki ve toplumsal takibi, meslek örgütleri ile sendikalar için yeni bir hukuki mücadele sürecinin başlangıcıdır. Kazaya sebebiyet veren lüks otomobilin sürücüsünün hâlâ firari olması ve akıbetine dair belirsizliğin sürmesi, yollarda çalışan binlerce moto kuryenin can güvenliği açısından adli süreçlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermektedir. Sorumluların yargı önüne çıkarılması, sahada korumasız bir şekilde çalışan tüm kuryelerin yaşam hakkını savunmanın ve cezasızlık riskinin önüne geçmenin temel şartıdır.</p>
<p>Bu doğrultuda Yılmazelli davası, sıradan bir trafik kazası soruşturmasının ötesinde anlamlar taşımaktadır. Platform kapitalizminin esnek ve güvencesiz çalışma şartlarına karşı yürütülen bu süreç, özünde yapısal bir İSİG davasıdır. Aynı zamanda, toplumsal önyargılar nedeniyle güvenceli istihdam imkanları kısıtlanan trans kadınların çalışma hayatında karşılaştığı risklere dikkat çekmesi bakımından da temel bir insan hakları ve insani değer mücadelesidir.</p>
<p>Kurye meslek örgütleri, sendikalar ve İHD, soruşturmanın tüm yönleriyle aydınlatılması ve yasal hakların korunması adına hukuki sürecin sonuna kadar takipçisi olacaklarını ilan etmişlerdir. Sahadaki moto kuryelerin kendi koordinasyon ağları üzerinden topladığı video kayıtları, tanıklıklar ve hukuki deliller, bu takibin en somut dayanağı olacaktır.</p>
<p>Merve Yılmazelli için yükselen adalet talebi, iki teker üzerinde rızkını arayan tüm platform çalışanlarının daha güvenli, güvenceli ve insani koşullarda çalışma hakkı mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak kalmaya devam edecektir. (MÇ/TY)</p><script async="" src="https://platform.twitter.com/widgets.js" charset="utf-8"></script>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Yapay zeka"dan nasıl bahsettiğimiz hakkında konuşmamız gerekiyor]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-dan-nasil-bahsettigimiz-hakkinda-konusmamiz-gerekiyor-321597</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/17/yapay-zeka-hakkinda-nasil-konustugumuz-hakkinda-konusmamiz-gerekiyor.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-dan-nasil-bahsettigimiz-hakkinda-konusmamiz-gerekiyor-321597</guid><description><![CDATA["YZ" sistemlerini antropomorfize eden dil, insanların bu sistemleri algılama biçimini birçok düzeyde etkiliyor. Beklentilerin altında kalması muhtemel bir sistemi abartılı bir şekilde pazarlıyor ve sistemlerin geliştirilmesinden sorumlu kişilerin, sistemin yanlış, uygunsuz ve bazen ölümcül sonuçlarından sorumlu tutulmadığı bir dünya görüşü ortaya koyuyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>Volga Kuşçuoğlu, Washington Üniversitesi'nden Dilbilim Profesörü Emilie M. Bender ve Kopenhag IT Üniversitesi'nden Dr. Nana Inie'nin Tech Policy Press'te yer alan <a href="https://www.techpolicy.press/we-need-to-talk-about-how-we-talk-about-ai/" target="_blank" rel="nofollow noopener">yazılarını </a></em><em>bianet okurları için Türkçeye çevirdi. </em></p>
<hr>
<p>"YZ”, dostunuz değildir. O ne akıllı bir eğitmen, ne de empati kuran bir dinleyici ya da size yardımcı olan bir asistandır. "Uydurma" olgular üretmez ve “hatalar” yapmaz. Aslında sorularınızı yanıtlamaz. Ancak bu türden insanlaştırıcı bir dil, sözde yapay zeka teknolojileriyle ilgili kamusal tartışmalara yaygın bir şekilde nüfuz etmiştir. Antropomorfik tanımlamaların sorunu, <a href="https://dl.acm.org/doi/abs/10.1145/3630106.3659040" target="_blank" rel="nofollow noopener">olasılıksal otomasyon sistemlerinin</a> önemli kısıtlarını gözlerden saklama riski taşımasıdır; bu kısıtlar, bu sistemleri insan bilişinden temelden farklı kılar.</p>
<p>“YZ” teknolojilerini satan kişiler ve şirketler, sistemlerini insan benzeri olarak tasvir eden bir dil kullanır: “Akıl yürütme yetenekleri”, “halüsinasyon görme” ve yapay “zeka”... Medya, bu sistemlerle ilgili her türlü mülahazada kullanılan terminolojiye kadar, tartışmanın koşullarını büyük ölçüde şirketlerin belirlemesine izin vermiştir. Ancak, zeka ile tipik olarak ilişkilendirilen bir görevin en kusursuz şekilde yerine getirilmesi bile bir sistemi “zeki” yapmaz; sistemleri insan ya da insana benzer olarak çerçevelemek ise en iyi ihtimalle yanıltıcı, <a href="https://www.bbc.com/news/articles/cgerwp7rdlvo" target="_blank" rel="nofollow noopener">en kötü ihtimalle ölümcül sonuçlar</a> doğurur.</p>
<p>İnsanlaştırıcı dil, insanların bu sistemleri algılama biçimini birçok düzeyde etkiliyor. Bu dil, beklentilerin altında kalması muhtemel bir sistemi abartılı bir şekilde pazarlıyor ve sistemlerin geliştirilmesinden sorumlu kişilerin, sistemin yanlış, uygunsuz ve kimi zaman ölümcül sonuçlarından sorumlu tutulmadığı bir dünya görüşü ortaya koyuyor. Bu durum, yersiz güveni, aşırı bağımlılığı ve insandışılaştırmayı teşvik ediyor.</p>
<p>Antropomorfizasyonun sorunlu doğası —temenniye dayalı ezberleme teknikleri— bilgisayar bilimi alanında hiçbir şekilde yeni bir eleştiri değildir. Aslında bu konu, yarım asır önce, “yapay zeka”nın hâlâ nispeten yeni bir alan olduğu <a href="https://dl.acm.org/doi/pdf/10.1145/1045339.1045340" target="_blank" rel="nofollow noopener">1976 yılında</a> bilgisayar bilimcisi Drew McDermott tarafından gündeme getirilmişti:</p>
<blockquote>
<p>Eğer bir araştırmacı […] programının ana döngüsüne “ANLA” [UNDERSTAND] adını verirse, (aksi kanıtlanana kadar) sadece bir önvarsayımda bulunmuş olur. Bu kişi pek çok insanı, en başta da kendini yanıltabilir. […] Bunun yerine yapması gereken, bu ana döngüye “G0034” adını vermek ve G0034’ün anlama edimini kısmen gerçekleştirdiğine kendini ya da başkalarını ikna edip edemeyeceğini görmektir. [...] Bu noktayı anladığınızda, yapay zeka araştırmacılarının kullandığı, temelde bir “dilek” niteliğindeki hatırlatıcı isimlerin pek çok eğitsel örneği akla gelir.</p>
</blockquote>
<p>Sözde yapay zeka hakkında daha bilinçli kararlar verebilmek için, onu tanımlamakta kullanılan dilin hangi farklı şekillerde antropomorfize edici ve dolayısıyla yanıltıcı olduğunu fark edebilmek yararlıdır. Antropomorfizasyonun en belirgin kategorisi, sistemleri <em>biliş</em> veya hatta <em>duygular</em> açısından tanımlayan terimleri içerir. Bu kelimeler, sistemin sözde ne yaptığını anlatan fiiller (“düşünmek”, “tanımak”, “anlamak”) veya bu eylemleri ya da eylemlerin sonucunu tanımlayan isimler (“düşünce zinciri”, “akıl yürütme”, “beceriler”) olabilir. “Göz ardı etmek” gibi bilişsel hataları tanımlayan kelimeler de buraya aittir; zira bunlar, “göz ardı eden” varlığı, tersine dikkatini verebilecek bir şey olarak tanımlamaktadır. <a href="https://dl.acm.org/doi/abs/10.1145/3491102.3517527" target="_blank" rel="nofollow noopener">Bazı araştırmaların</a>, insanların bu terimi, örneğin “karar destek sistemleri”, “gelişmiş istatistiksel modeller” veya hatta “makine öğrenimi” ile karşılaştırıldığında, yüksek makine yetkinliğiyle ilişkilendirdiğini gösterdiği göz önüne alındığında, “yapay zeka” teriminin kendisi bile özellikle sorunlu olabilir.</p>
<p>Metaforlar yararlı kestirme yollardır, ancak aynı zamanda aldatıcıdırlar; çünkü bir anlama ulaşılmış izlenimi yaratırlar. Teknik açıklamalar ortalama bir kullanıcı için anlamlı olmadığında, “yapay zeka” sistemlerinin doğru zihinsel modellerini aktarmak zordur. Ancak bu zorluk, gazetecileri ve araştırmacıları sorumluluktan kurtarmaz. Bu teknoloji hakkında konuşmak için açık ve yanıltıcı olmayan yollar bulmak hâlâ bizim görevimizdir.</p>
<p>İnsanlaştırıcı dil içeren metaforun yanıltıcı olduğu bir başka nokta da otomatik sistemi sürücü koltuğuna oturtarak onu kendi başına bir <em>aktörmüş </em>gibi ele almasıdır. Bu durum yaygındır ve sistemleri geliştiren ve kullanan kişilerin eylemlerini ve hesap verebilirliğini gizlemeye hizmet eder. Örnekler arasında “ChatGPT öğrencilere yardımcı olur…”, “model gerçekçi videolar oluşturur” veya “YZ sistemleri her yıl daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar” gibi ifadeler sayılabilir. Bunun bir varyantı ise “birlikte yazmak”, “birlikte üretmek” gibi ifadelerle modeli, kullanıcının kullandığı bir araç olarak değil, onun ortağı olarak konumlandırır.</p>
<p>Otomatik sistemleri iletişim eylemlerine katılanlar olarak tanımladığımızda da onları insanlaştırmış oluruz. Sisteme bir soru “sorduğunuzu”, sistemin size bir şey “söylediğini” veya “yalan söylediğini” söylerseniz, bu aslında olanları abartmak anlamına gelir. Bu kelimeler, iletişim becerisi ve niyetini, yani iletişim eylemlerini anlama yeteneğini ve iletişime karşılık verme arzusunu, ayrıca bunu belirli bir şekilde yapma seçimini ima eder. Bu etkileşimleri tanımlamak için kullandığımız dili yeniden formüle etmek, gerçekten de akıntıya karşı yüzmek gibidir; çünkü bu sistemleri satan şirketler, onları sadece iletişim kuran varlıklar olarak tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda bu yanılsamayı desteklemek için birçok tasarım seçimi de yaparlar. Sohbet arayüzünden başlayarak bu tür sistemlerin çoğunda “ben” zamirlerinin kullanılmasına kadar, bu sistemler bir konuşma partneri yanılsaması yaratacak şekilde <a href="https://www.techpolicy.press/ai-chatbots-are-emotionally-deceptive-by-design/" target="_blank" rel="nofollow noopener">tasarlanmıştır</a>. Ancak aslında hiç kimsenin sorumlu olmadığı metinler üretiyorlar ve tanıdık dillerimizdeki herhangi bir dilsel faaliyete anlam yükleme konusundaki son derece insani eğilimimizi kullanıyorlar.</p>
<p>Bir kişi bir sohbet robotuna karşı ne kadar güçlü bir rahatlık, rahatlama, hatta bağlılık hissederse hissetsin, bu durum sohbet robotunu bir arkadaş, bir terapist veya romantik bir partner yapmaz. İnsanlar cansız nesnelere veya teknolojiye karşı dostça duygular besleyebilir, ancak bu duygular tamamen tek yönlüdür: Şüphesiz, bir çocuğun peluş oyuncağını en azından “hayali” sıfatı olmadan onun arkadaşı olarak nitelendirmeyiz. Çerçeveleme, neyi gerçek neyi gerçek dışı olarak algıladığımızı belirleyen son derece güçlü bir bilişsel araçtır. Örneğin, son zamanlarda görülen birçok <a href="https://www.psypost.org/chatgpt-psychosis-this-scientist-predicted-ai-induced-delusions-two-years-later-it-appears-he-was-right/" target="_blank" rel="nofollow noopener">“YZ” psikozu</a> vakasını ve insanlar ile sohbet robotları arasındaki felaketle sonuçlanan “terapötik” etkileşimleri ele alalım; sanrılara yatkın kişiler için, sohbet robotlarını antropomorfize etme eğilimi daha da tehlikelidir. Romantik iletişimleri taklit eden “sohbetlerde” bu teknolojilerin sık kullanımı, daha yüksek düzeyde depresyon ve <a href="https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/02654075251371394" target="_blank" rel="nofollow noopener">daha düşük yaşam memnuniyeti ile doğrudan ilişkilidir</a>.</p>
<h3>Hayali ezberleme yöntemlerinden doğru terminolojiye</h3>
<p>“YZ” sistemlerini tanımlarken daha yüksek bir dilsel isabetlilik hedeflememiz gerektiğini savunuyoruz. Bilimsel yazılarda ve gazetecilikte, kamusal tartışmalarda ve günlük kullanımda... Bu, amaçlı bir yeniden ifadelendirme gerektirir ve ilk başta garip gelebilir. Ancak dil kullanım kalıplarının özelliği, bunları birbirimizden öğrenmemizdir; ve dünün tuhaflıkları, yeterince ısrarla kullanılırsa, dilsel ortamımızın bir parçası haline gelir.</p>
<p>Antropomorfik tanımlamaların yol açtığı yanlışlıklar, savunmasız nüfus grupları üzerinde orantısız bir etki yaratma eğilimindedir. <a href="https://journals.sagepub.com/doi/pdf/10.1177/00222429251314491?casa_token=_q962uI1YEUAAAAA:KCZUBfV1ZahO4Mcf5axHMNytSG0qCAjsoDxJaStDh3MuqvXwuql-dH449BnNd1AL1aL1VLkhPP5l5GI" target="_blank" rel="nofollow noopener">2025 tarihli bir makale</a>, insanların “YZ” okuryazarlığı ile “YZ”ye karşı açık olma düzeyleri arasında negatif bir korelasyon olduğunu göstermektedir; insanlar “YZ”nin nasıl çalıştığı hakkında ne kadar çok bilgi sahibi olurlarsa, onu kullanmak isteme olasılıkları o kadar azalmaktadır: “YZ okuryazarlığı düşük olan kişiler, YZ’yı sihirli bir şey olarak algılama ve YZ’nın yalnızca insanlara özgü özellikler gerektirir gibi görünen görevleri yerine getirmesi karşısında hayranlık duygusu yaşama olasılıkları daha yüksektir.” Biraz absürt bir şekilde, yazarlar bu bulguyu halkı “YZ” konusunda eğitmeye karşı bir argüman olarak kullanıyor; zira bunun sonucunda halkın uyum yeteneği azalacaktır. Biz, dilin insanların “YZ” okuryazarlığını artıran ve teknolojiyi kabul etme konusunda bilinçli seçimler yapmalarına yardımcı olan bir araç olduğuna inanıyoruz.</p>
<p>Daha bilinçli ve düşünceli bir yaklaşım, “YZ” sistemlerinden, bu sistemleri ne için kullandığımız açısından bahsetmek ve genellikle girdi ve/veya çıktıyı belirtmektir. Yani, sistemin “yetenekleri” yerine, amaçlarımıza hizmet eden işlevlerden söz etmek. Bir modelin bir şeyde “iyi” olduğunu söylemek yerine (bu, modelin becerilere sahip olduğunu ima eder), modelin “ne için iyi” olduğundan bahsedebiliriz. Modeli kim bir şey yapmak için kullanıyor ve bunu ne için kullanıyor? (VK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir kuşağın iç sesi: Ahmet Telli]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-kusagin-ic-sesi-ahmet-telli-321599</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/17/bir-kusagin-ic-sesi-ahmet-telli.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-kusagin-ic-sesi-ahmet-telli-321599</guid><description><![CDATA[Ahmet Telli'nin şiirlerinde insan çoğu zaman kaybetmiştir; ama teslim olmamıştır. Yenilmiştir; ama yenilgiyi onurundan eksiltmemiştir. Onun şiirini yıllar sonra bile diri tutan şey de budur.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bazı şairler okunmaz; yaşanır. Ahmet Telli, bizim kuşağımız için böyle bir şairdi. Onun dizeleri yalnızca kitap sayfalarında değildi; arkadaş sohbetlerinde, üniversite kantinlerinde, yasaklı yılların tedirginliğinde, ilk aşklarda, ilk ayrılıklarda ve en çok da gecenin ilerleyen saatlerinde insanın kendi kendine yaptığı konuşmalarda vardı.</p>
<p>Biz, Ahmet Telli’yi yalnızca okuyanlardan değildik; onunla büyüyenlerdik.</p>
<p>Yetmişli ve seksenli yılların gençliği, yalnızca siyasal kırılmaların değil, büyük hayallerin ve büyük hayal kırıklıklarının da kuşağıydı. Bir yanımız meydanlarda, bir yanımız kütüphanelerdeydi. Bir elimiz geleceğe uzanırken öteki elimiz kaybettiklerimizi yokluyordu. Ahmet Telli, tam da o aralıkta konuştu bize. Ne slogana sığdı ne de yalnızca aşka. Onun şiiri, aşkı memleket kadar ağır; memleketi de insan kalbi kadar kırılgan anlatmayı başardı.</p>
<p>Bu yüzden Ahmet Telli’yi okumak yalnızca şiir okumak değildi; biraz memleket, biraz aşk, biraz yenilgi, biraz da direnme biçimi öğrenmekti.</p>
<p>Şiirin büyük damarlarından beslendi. Nâzım Hikmet’in geniş ufku, Ahmed Arif’in toprağa sinmiş sesi, Attilâ İlhan’ın kentli melankolisi; dünya şiirinden Pablo Neruda’nın insana yaslanan sıcaklığı, Federico García Lorca’nın lirik trajedisi ve Yannis Ritsos’un direnen yalnızlığı, onun şiir evreninde uzaktan da olsa hissedilir. Ama Ahmet Telli hiçbir zaman bu büyük seslerin gölgesinde kalmadı. Etkilendiği şiiri taklit etmedi; kendi acısından, kendi ülkesinden ve kendi zamanından yeni bir ses kurdu. Çünkü gerçek şair, aldığı sesi değil, dönüştürdüğü sesi bırakır ardında.</p>
<p><strong>Belki de bu yüzden her şiirin doğduğu yer kalptir.</strong></p>
<p><strong>Ve doğduğu kalbin maktulüdür her şiir.</strong></p>
<p>Şair, en çok kendi yüreğinden eksilerek çoğalır. Okurun eline ulaşan her dize, önce onun içinde kopmuş bir fırtınanın, susturulmuş bir çığlığın, gizlenmiş bir yaranın izidir. Şiir, biraz da bunun için ölümsüzdür; çünkü onu yazan, her defasında kendinden bir parçayı geride bırakır.</p>
<p>İnsan yaş aldıkça anlıyor ki kırılmak yalnızca bir duygu değildir; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin bir biçimidir. Çocukken düşerek, gençken hayallerimizle, olgunlukta ise hatıralarımızla kırılırız. Yine de hayata dört elle sarılarak ayakta kalmaya çalışırız. Çünkü:</p>
<p><strong>Kırılınca çalışan tek nesnedir kalp bu evrende.</strong></p>
<p>Ne garip bir adalettir bu… Cam kırılır ve susar. Taş kırılır, parçalanır. Ağaç kırılır, kurur. Ama kalp kırıldığında susmaz; daha çok çalışır. Daha çok hatırlar. Daha çok acır. Belki de şiir tam burada başlar: Kalbin yükünü hafifletmek için değil, onu duyulur kılmak için.</p>
<p>Ahmet Telli’nin şiirine bugün dönüp baktığımda <em>Yangın Yılları</em>, <em>Su Çürüdü</em> ve <em>Belki Yine Gelirim</em> yalnızca kitap adları değildir artık. Onlar, bizim gençliğimizin takvimidir. Bir dönemin umutları, hayal kırıklıkları, sürgünleri, dostlukları ve inadına yaşama arzusu o sayfalarda mühürlenmiştir. Şair, bazen yalnızca kitap yazmaz; bir kuşağın hafızasını ciltler.</p>
<p>Belki de bu yüzden onun ardından konuşurken aklıma önce şiirleri değil, şiirlerinin bıraktığı insanlar geliyor. Çünkü büyük şairler yalnızca dizeleriyle değil, dizelerinin değiştirdiği hayatlarla yaşarlar.</p>
<p>Ahmet Telli’nin şiirlerindeki insan çoğu zaman kaybetmiştir ama teslim olmamıştır. Yenilmiştir ama yenilgiyi onurundan eksiltmemiştir. Onun şiirini yıllar sonra bile diri tutan şey de budur: Modası geçmeyen bir estetik değil, eskimeyen bir insanlık hâli.</p>
<p>“Şairler ölmez.” demek kolaydır. Oysa gerçek bundan daha ağırdır. Şairler ölür fakat bıraktıkları kelimeler yaşamaya devam eder. Bir gün hiç tanımadığınız bir genç, eski bir kitabın arasında onun birkaç dizesine rastlar; kendini bulur, yalnız olmadığını hisseder. İşte ölüm, tam o anda biraz daha geri çekilir.</p>
<p>Belki insanın dünyadaki en büyük arzusu unutulmamak değil, bir başkasının kalbinde yankılanabilmektir. Ahmet Telli bunu başardı.</p>
<p>Bugün aramızdan yalnızca bir şair uğurlanmıyor. Gençliğimizin iç sesi, itirazlarımızın dili ve incinmiş yanlarımızın tanığı uğurlanıyor. Geriye dizeler kalıyor. Ve o dizelerin arasında hâlâ genç kalan bir kuşağın kalp atışları… Çünkü bazı şairler yalnızca kendi çağlarını anlatmaz. Bazı şairler, bir kuşağın vicdanı olarak yaşamaya devam eder.</p>
<p>(YSE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Neden hata yapmaktan bu kadar korkuyoruz?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/neden-hata-yapmaktan-bu-kadar-korkuyoruz-321615</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/17/neden-hata-yapmaktan-bu-kadar-korkuyoruz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/neden-hata-yapmaktan-bu-kadar-korkuyoruz-321615</guid><description><![CDATA[Hatalarımıza da şefkatle yaklaşmanın yolunu açan kitap, satır aralarında bize şu mesajı da veriyor: Hata yapmak utanılacak bir durum değil. Aksine, kendimizi bulmanın, anlamanın ve hayata kaldığımız yerden devam etmenin bir yolu…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Aramızda hiç hata yapmayan yoktur herhalde. Üstelik bazen aynı hatayı defalarca yapıyor, aynı duvara tekrar tekrar tosluyoruz. Peki, kendimizi yargılamadan o hatayı kabul etmeyi, onları anlamayı deniyor muyuz hiç? Kendimizi hırpalamaktan başka neler yapıyoruz?</p>
<p>Bir hata yaptığımızda onu anlamaya çalışmak yerine çoğu zaman kendimizi suçlamayı seçiyoruz. Zihnimizde pişmanlıklar dönüp duruyor: </p>
<p>“Keşke yapmasaydım. Keşke öyle söylemeseydim. Keşke olmasaydı...” </p>
<p>Oysa kendimizi tanımamızı sağlayan şeylerin başında yine o hatalar geliyor. Belki de kusursuz olmaya çalışmak yerine, hata yapmanın da hayatımızın bir parçası olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. </p>
<p>İşte <em>Hiç Hata Yapmayan Kız</em>, bir çocuğun gözünden mükemmeliyetçiliği sorgulayan sıcacık bir hikâyeyle bize bu konuda rehberlik ediyor. Mark Pett ve Gary Rubinstein’in yazıp resimlediği kitap, bizleri hatalarımıza dair düşündürüyor. </p>
<p>Kitabın kahramanı Betül, hiç hata yapmamış olmanın gururunu taşıyan bir çocuk. Yaptığı ödevden tutun da giydiği çoraba kadar her şeyin kusursuz olması için özel bir çaba sarf ediyor. Öyle ki hata yaparım kaygısıyla buz patenine bile binmiyor. Fakat bir gün her şeyi değiştiren bir olay yaşıyor. Yapacağı bir hokkabazlık gösterisinde işler hiç de planladığı gibi gitmiyor. Böylece o âna kadar kusursuzluk üzerine kurduğu dünyası sarsılıyor. Ve bu sarsılma anı Betül'ün kendini yeniden keşfetmesinin önünü açıyor.  Çünkü bazen yolumuzu açan şey, hata yapmamak değil, hatalarımıza bakmak ve yeniden ayağa kalkmayı öğrenmek oluyor.  </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/photo-2026-07-09-10-51-30.jpg" alt="">
<figcaption>Hiç Hata Yapmayan Kız - Mark Pett, Gary Rubinstein (Resimleyen Mark Pett) (Çeviren Meltem Özdemir) (Sayfa 32)</figcaption>
</figure>
<p><em>Hiç Hata Yapmayan Kız</em>, yalnızca çocukların okuyacağı bir kitap değil. Kitap yetişkinleri de “hata” kavramını sorgulamaya davet ediyor ve hata yapmanın hayatın en insani taraflarından biri olduğunun altını çiziyor.  </p>
<p>Hatalarımıza da şefkatle yaklaşmanın yolunu açan kitap, satır aralarında bize şu mesajı da veriyor:  Hata yapmak utanılacak bir durum değil. Aksine, kendimizi bulmanın, anlamanın ve hayata kaldığımız yerden devam etmenin bir yolu…</p>
<p>Belki de hatalarımız üzerine düşünerek hem kendimize hem de çocuklara şefkatle yaklaşmanın başka bir yolu vardır ve bu da çocuk kitaplarından geçiyordur. </p>
<p><em>Her daim eşlikçiniz, çocuk kitapları olsun… </em></p>
<p>(GE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ahmet Telli şiirindeki romantik öznenin anlamı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ahmet-telli-siirindeki-romantik-oznenin-anlami-321596</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/17/ahmet-telli-siirindeki-romantik-oznenin-anlami.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ahmet-telli-siirindeki-romantik-oznenin-anlami-321596</guid><description><![CDATA[Ahmet Telli’nin şiirlerinde yaptığı bilinç haline gelmiş anti-otoriterliği üstünden yeni ve romantikleştirilmiş aynı zamanda özlenen oldukça kişisel bir geçmiş değerlendirmesidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yetmişlerde yazılan şiirin özelliği eylemi öncelemesi bu yüzden de didaktizme düşebilen bir şiir olması ve özneyi sorunlu bulunabilecek biçimde romantikleştirmesi, kahramanlaştırmasıdır. Bu yüzden “1970’lerde yayınlanan pek çok şiir (bir kuşağın ürünleri) son kertede bir eylem ve kahraman eğretilemesi bağlamında” üretilmiştir.<sup>1</sup></p>
<p>Bu şiirlerde özne şairin kendisidir ve biz merkezine özne olarak onu alır. Buradaki romantizm toplumsal mücadeleye bireysel özellikler kazandırırken bir yandan da şiirde olay ve olguları ele alışta duygusal olanı öne çıkarır. Mücadele özneler ve onların kurdukları izleksel ilişkiler üstünden sertliğinden kurtularak daha da insanileşir ve duygusal olanla bütünleşir.</p>
<p>12 Eylül’ün birey üstündeki kalıcı travmatik etkilerine bağlı olarak şair/ler yazdıkları şiiri “iç dökmenin (itirafın) motifleriyle” doldururken bireyliklerine de başka bir boyut ve düzey kazandırdılar. İç dökmeyi yazanı merkezine alan ve eleştirel olabilen bir geçmiş değerlendirmesi ve bugün önerisi haline getirdiler.<sup>2</sup> Bu durum şairin lirizminin açıklamalarından da biridir. Her anlamda kişisel olan 12 Eylül’ü yaşamış şairi de yazdıklarında öne çıkarmış bugünü dışlayarak yetmişlerden gelen ‘biz’in sevgiliden sonra asıl ve tek romantik öznesi yapmıştır ve “biz”in bir örgütleyicisi varsa o da şairden başkası değildir. </p>
<p>Hayat dediğimiz şeyin bireysel/toplumsal  trajedi ve travmalardan oluşuyor olması ancak böyle bir hayatın yaşanabilmesi aynı hayatın öne çıkan öznelerinin romantikleştirilmesi sorun gibi dursa da bireysel olanın kendini her zaman buna açması mümkündür. Şairlerin bireyliği içinde olay ve olguları ele alış biçimi bu romantikliği arttıran başka bir şeydir.</p>
<p>Bunun en iyi örneğini Ahmet Telli’nin kişiliğinde ve şiirlerinde buluruz. Ahmet Telli’nin altmışlardan bugüne gelen şiir serüveninde hem kendi  hem de ortak geçmiş üstünden solla kimi zaman olumlu kimi zaman eleştirel hatta red temelli kurduğu ilişki daha çok vicdanın ve başka duygudeğerlerinin temellendirdiği naif daha çok romantik bulunabilecek insaniliği içerir. Ahmet Telli’nin şiiri sol şairin altmışlardan bugüne her anlamda geçirdiği dönüşümler kadar bağlandıklarına ve bağ kurduklarına ilişkin iz ve belirtilerle doludur. Yazdığı şiiri özgünleştiren de romantizm ve onun kişisel dilidir. Dünyanın ve orda yaşanmakta olanların sertliği ve aşırılığı karşısında bu romantizm kuşkusuz şairlerin tercih edeceği bir yol ya da seçenek olabilir. </p>
<p>Şairin sol mücadeleyi serüven devrimci sempatizanı serüvenci olarak tanımlaması da romantizmle ilgilidir. Burada şiirin öznesini kahramanlaştırmasını ve hikâyeyi söylence haline getirmesini sorun olarak görebiliriz. Ama geçmiş ve bugün karşısında hem yaşama hem de bu uğurda mücadele etme konusunda  örnek öznelere her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Bu yüzden şairin şiiirini bunun üstüne inşa etmesi sorunlu bulunabilecek yanlarına rağmen kendine ve yazdığı şiire dönük politik ilgi oluşturmuş ve bu onun şiirinin özgün yanı haline gelmiştir. </p>
<p>Aynı dönemde 12 Mart ve 12 Eylül’ün yaşandığını sempatizan çoğu şairin tutuklanıp işkence gördüğünü ve hapishaneye düştüğünü unutmayalım. Ahmet Telli özellikle “Su Çürüdü”de (1982) kendi hapishane süreçlerini ele alırken umutla direnen romantik özne konusunda etkileyici bir profil de ortaya çıkarır. Bu tartışma “Arkadaşlık Günleriydi” (2023) ile birlikte  insanilik temelinde daha kapsamlı kişisel bir geçmiş değerlendirmesine dönüşür. Buysa bir ucuyla bugün karşısında geçmiş üstünden otoritelerin ve iktidarların dışında ve karşısında insani ama devrimci bir çıkış yolu aramak gibi bir tavrı baştan sahiplenir. Bu  bugün karşısında çoğu ölen ve öldürülen arkadaşlar karşısında geçmişi özlemek kadar çıkış yolu aramayı da içerir. </p>
<p>Bu yüzden de önceki şiirlerinde izleri olsa da “Arkadaşlık Günleriydi” kitabı izlek olarak bu döneme onun insaniliğini hatırlamaya ve değerlendirmeye yönelerek önceki şiirlerinden ayrılır.<sup>3</sup> Bu kitabın daha çok olumlu anlamda bir geçmiş ama ondan çok romantikleştirilmiş bir mücadele yılları değerlendirmesi ve anması olduğunu da söyleyebiliriz. Şairin arkadaşlık izleği temelli bu yönelimi yaşlılık kadar dönemin ilişkilerinin onda oluşturduğu ve bıraktığı etki ile de açıklanabilir.<sup>4</sup></p>
<p>Ama şiirlerde varlığını hep duyuran en insani duygu ve düşünce olarak kabul edebileceğimiz, bütün izlekleri belirleyen, şairi romantikleştiren asıl izlek aşk ve onun duyurdukları, yaşattıklarıdır. Bu noktada sevgiliyle kurulan ilişkilerin yaşama, mücadele, direnme ve itiraz etme noktasında katkısının çok olduğunu söylememiz gerekir. </p>
<p>Aşk yaşama arzusunu kışkırtırken bir yandan da şiirde incelikli ve romantik de bulunabilecek bir itiraz kültürünün  gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Belki de itiraz ve mücadele kültürü ya da yolu aynı zamanda sevgiliyle gidilen/yapılan bir yoldur, yolculuktur. Dünya işleri ile ilgili ne varsa, ne olmuşsa ona anlatılmış, onunla paylaşılmış, onunla yaşanmış, ne olmuşsa o gittiğinde ayrılık düşüncesi araya girdiğinde olmuştur.  Buysa aşkı da, sevgiliyi de ruhsal olmaktan kurtarıp yaşanan bir şey yapmaya yeter. Aşkın öncelendiği bir şiirin de kendini her zaman romantizme açması, dünyayı özneleri ve eylemleri üstünden romantikleştirmesi mümkündür.</p>
<p>Aşk tartışması burada kalacak bir şey de değildir. Aşk aynı zamanda bir iktidar ilişkisi olduğu için şairler aşk izleğiyle uğraşmayı ve yazdıklarında konu etmeyi severler. Ne olacaksa, yaşanacaksa onların belirlediği alanda gerçeklik kazanacak sol düşünceyle kurdukları ilişkinin de sonucu olarak aşkın ilerici bir içeriği sahiplenmesi, oradan ifade edilmesi ve bu türden bir anlam yüklenmesi mümkün olacaktır.</p>
<p>Söz konusu yıllar solcu gençlerin insanın duygudeğerlerinin daha çok belirleyici olduğu bir hayatı birlikte yaşamış olmalarından dolayı özel bir ilgiyi de hakeder. Buradaki insaniliği asıl oluşturan ise birlikte yaşamanın hem şehirde (özellikle gecekondu mahallerinde) hem kırda , hem kendi içlerinde, hem de halka yönelik her anlamda yardımlaşma ve dayanışmayı öncelemiş olmasıdır. Dönemin köy çalışmaları ve gecekondu mahallelerinin oluşturulması, kimi yerel yönetim deneyimleri buna en iyi örnektir.<sup>5</sup></p>
<p>Bu noktada insan olarak Ahmet Telli’nin dünyaya dönük ve gündelik hayattaki davranışlarına ve söylemine sinmiş hatta yaşama biçimi haline gelmiş olan inceliği, naifliği ve dayanışmacılığının altını çizmemiz gerekir. Onun romantizmi yaşadığı bir şeydir ve yazdıklarında, hayatında karşılık bulmuştur. Şiirlerine eksen aldığı söz konusu dünyanın arkadaşlığı, dostluğu ve onun bireysel temelde düşünüp duyurduklarıdır. Şair, şiir serüveni boyunca bu sol geçmişi bir uçtan eleştiri konusu edip hatta bir zaman sonra reddedip, hatta vedalaşıp  yine sol ama anti-otoriter bir tavra yönelirken dönemin insani boyutunu ve insaniliğini her zaman savunmuştur.  </p>
<p>Bunu yaparken de geçmişi bugün karşısında en azından dostluk, arkadaşlık ve mücadele temelinde olumlamaya gitmiştir. Kaldı ki insani boyut bugüne ve onun her anlamdaki yabancılaştırmasına karşı durma noktasında da fazlasıyla önemli bir olgudur. Şair, dönemin insaniliğini bugün karşısında romantikleştirmekte  hatta ideal bir şey haline getirmekte haklıdır. Şairlere yakışan da romantizmle açıklanabilecek bu inceliktir.</p>
<p>Arkadaşlık, dostluk duygusu ve ilişkisi insan hayatının en önemli ve belirleyici unsurudur. Sosyal olmaktan çok kişisel bir duygu ve ilişkidir. Arkadaşlık ve dostluk ilişkisi özgürce yaşanan ve daha özgün bir ilişki biçimidir. Başka bir şeye dönüşmediği, başka bir biçim haline gelmediği sürece egemenlik değil özgürlük ve eşitlik üretir. Arkadaşlık ve dostluk doğrudan ilişkinin kendisinden güç alır, egemenlik üreten bir bağa ihtiyaç duymaz ve iki kişi arasında oluşturduğu bir alanda yaşanır. </p>
<p>Bunun tamamıyla sol düşünceden mi yoksa insanın kendi duygudeğerlerine bağlılığı ve bunlarının oluşturduğu davranış  ve birlikte yaşama biçimlerinden mi kaynaklandığı sorusuna kesin bir yanıt vermek zor olsa da ikisinin birbirini tamamladığını çoğu yerde iç içe geçtiklerini yazabiliriz. Kaldı ki devrim imgesi ve onun gerçeklikle ilişkisi çoğu insanda yardımlaşma ve dayanışma temelli bir insanilik oluşturmuştur. Bunu inşa (David Harvey) ya da canlandırma (Todd May) olarak da görmek mümkündür. </p>
<p>Ahmet Telli’nin şiirlerinde yaptığı bilinç haline gelmiş anti-otoriterliği üstünden yeni ve romantikleştirilmiş aynı zamanda özlenen oldukça kişisel bir geçmiş değerlendirmesidir. Bu yüzden şiir serüveni eski ‘biz’den bireysel olanın kendini merkeze olarak oluşturduğu anti-otoriter bir “biz” oluşturma sürecidir. </p>
<p>Bütün bunlardan dolayı solun dağınıklığı ve örgütsüzlüğü kadar bunların yaydığı karamsarlık karşısında iyice yalnızlaşmış ya da öyle bir duyguya sahip okura Ahmet Telli’nin şiiri iyi gelmiş geçmişi ve özellikle 12 Eylül sürecini bireysel temelde değerlendirme ve onu biraz olsun geride bırakma imkanı vermiştir. Burada şairin yazdığı şiirin gerisinde kalsın kalmasın politik mücadelesi şiiri konusunda da söz  sahibi olduğu gibi olumlama da bu geçmiş üstünden yapıldığı için estetik tartışma bunun biraz dışında kalmış ve öncelik olmaktan çıkmıştır. </p>
<p>Bu yüzden bunun sorgulama mı yoksa hesaplaşma mı olduğunu sorusuna net bir yanıt vermek ve bu konuda bir karara varmak zordur. Bunun okuru yazılanın bir uçtan sol kitleleri umutlandırdığı gibisinden bir sonuca vardırması mümkünse de şairin kendini neredeyse ve yalnızca o büyük yıkım/lar üstünden ifade etmesi, şiirine ve kendisine buna uygun bir ruhsallık kazandırması sorun olarak anlanmaya açıksa da okura iyi geldiği için bu tartışma da şiirin lehine bitmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak bireyliğin asıl ortaya çıkardığı bundan sonrasında hangi içerenlere sahip olursa olsun hayatın artık ve yalnızca yola çıkma saatini beklediğimiz aynı zamanda duygu dolu bir serüven hatta macera olarak yaşanabilecek olduğudur. Buysa romantik ama sorunlu bulunabilecek bir bireylik ve bireyselliktir. Kaldı ki dünyada da özneler ve onların mücadelelerini değerlendirme biçimi olarak da kabul edebileceğimiz romantik tarih çoktan yazılmıştır. Ahmet Oktay’ın altını çizdiği gibi “Tarih serüveni dıştalar.”<sup>6</sup> Ahmet Telli bu dediğimizin oluşmasında katkıda bulunan şairlerin  başında gelse de söz konusu şiirlerin ürettiği ve yaydığı duygusallık ve duygudaşlık bir yana dönemin insani ya da insanileştirilmiş dünyasının okurda yol açtığı önemlidir. </p>
<p>Özetle...Seksenlerde, doksanlarda  bize yaşama ve mücadele etme arzusu veren Ahmet Telli’nin bu oluşturduğudur. Bu yüzden de yapabileceğimiz tartışmalara ve eleştirilere rağmen biz seksenlerden, doksanlardan onun şiiri ve sesiyle  çıkıp bugüne geldik. İçimizde bugüne ve geleceğe dair az bir umut olduysa  sebeplerden biri Ahmet Telli ve şiiiridir. Biz romantik bir özne olarak Ahmet Telli ve şiirini çok sevdik ve sevmeyi sürdüreceğiz deyip bitirelim.</p>
<hr>
<p><sup>1</sup>Ahmet Oktay, Kahraman İmgesi ve İçeriği (Yazko Edebiyat, Kasım 1983), Şair ile Kurtarıcı(1992), imkânsız poetika, ithaki, 2008, İstanbul, s.265</p>
<p><sup>2</sup>Ahmet Oktay, Şiir ve Kurtarıcı Özne(Tan, Sayı 2,1982), Şair ile Kurtarıcı(1992), imkânsız poetika, ithaki, 2008, İstanbul, s.261</p>
<p><sup>3</sup>Everest, Temmuz 2023, İstanbul</p>
<p><sup>4</sup>Bkz. Halim Şafak, https://www.sineyaslilik.com/ahmet-tellinin-arkadaslik-gunleriydi-siiri-ve-yasliligi/</p>
<p><sup>5</sup>Bkz. ‘Küçük Moskova’ Tuzluçayır,Yelda Yürekli, İletişim, Ocak 2016, İstanbul Yerel Hükümet: Gültepe Bir Özerklik Deneyimi (1973-1980), Turgay Gülpınar, İletişim, Haziran 2025, İstanbul / 1 Mayıs Mahallesi, Şükrü Aslan, İletişim, Ekim 2004, İstanbul</p>
<p><sup>6</sup>Kahraman İmgesi ve İçeriği, (Yazko Edebiyat, Kasım 1983) Şair ile Kurtarıcı(1992), imkânsız poetika, ithaki, 2008, İstanbul, s.267</p>
<p>(HŞ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kos'tan bir mektup: Kardeşim Yılmaz'a]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kos-tan-bir-mektup-kardesim-yilmaz-a-321618</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/17/kos-tan-bir-mektup-kardesim-yilmaz-a.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kos-tan-bir-mektup-kardesim-yilmaz-a-321618</guid><description><![CDATA[Her yaz listelerin ardından koşan insanları gördüğümde bunu düşünüyorum. Özgür değiller, sadece efendi değiştirdiler.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kardeşim Yılmaz,</p>
<p>Sana bir mektup yazmak istiyorum.</p>
<p>Her yaz Bodrum’dan kalkan feribotla Kos’a indiğini görüyorum: Sadece kırk dakika, kafanda bir liste ile… Asklepion, çınar ağacı, kale, üç plaj, bir gün batımı, yirmi kadar fotoğraf ve yemek! Hepsini görmek istiyorsun. Ve sorun tam da orada, Yılmaz; programında değil, “hepsine yetişmek” düşüncesinde.</p>
<p>Seyahat ederken insanları iki türe ayırırım. Biri, her şeyi görmeye çalışır; yeri bir listedeki kutucuk gibi işaretler, tanımaya vakit bulamadan tüketir. Öteki, bir taşın üstüne oturur ve denizin derinliklerine bakar; orada ne olduğunu öğrenmek için değil, kendi içinde ne olduğunu öğrenmek için. İkincisi, eve daha az fotoğrafla ama daha çok kendisiyle döner. Bari birkaç gün için ikincisi olmanı istiyorum.</p>
<p>Sana, seyahat rehberlerinde bulacağından daha radikal bir öneri sunacağım. Bir plaj sahiplen. Mülkiyet anlamında değil; hepimizde olan o düşünceyle, ayak bastığımız için bir şeyi fethettiğimizi sanma anlamında değil. Bundan daha eski bir şey kastediyorum: Ziyaret ettiğimiz yerleri saymayı öğrenmeden önce bildiğimiz bir şey. Bir plaj seç, sadece bir tane, ve ona zamanını ver; sana kalan zamanı değil. Sabah git, akşam git, suyun rengi aynı gün içinde nasıl değiştiğini görecek kadar kal. Bir kez ziyaret ettiğin yer bir görüntüdür. Sahiplendiğin yer ise bir ilişki hâline gelir.</p>
<p>Aklımda, bir dağın tepesinde, bir kulübede yaşayan bir bilge var. O dağı fethetmez. Ona bakar, birkaç fidanını sular, taşları toplar; dağ da ona karşılık gölge, su, sessizlik verir. Varlığıyla hak etmediği hiçbir şeyi almaz. Sanırım sana ada için söylemek istediğim de bu. Adayı, fethedermiş gibi değil, ona bakar gibi sev.</p>
<p>Yıllar önce okuduğum ve beni hiç bırakmayan bir şeyi hatırlıyorum. İnsan her şeye karşı açgözlüdür, her şeyin tadını çıkarmak ister ve hepsine yetişemediği için kendini tüketir. Mutlu olan, azla yetinmeyi öğrenendir; tutumluluktan değil, azda daha temiz bir doyum bulduğu için. Bunu tatiller için yazmamışlardı. Hayat için yazmışlardı. Ama tatiller, hayatın küçük bir modelidir; o kadar küçük ki bütün hatalarımız orada apaçık görülür.</p>
<p>Yere sözle değil de başka bir şekilde konuşmanın bir yolu daha var. Dans ettiğinde, ruhunun söylemek istediğini toprağa yazarsın. Çeviriye gerek yok, altyazıya gerek yok. Adanın bir plajında yapılan bir dans, gün batımıyla çekilmiş yirmi fotoğraftan daha çok şey söyler nerede olduğun hakkında. Kos ile Bodrum, kabul etmek istemesek de aynı sesleri paylaşır. Dans etmek için kimse pasaport sormadı.</p>
<p>Sana “özgürlük” kelimesi hakkında bir şey söylemek istiyorum; çünkü içinde çoğu zaman unuttuğumuz bir şey barındırdığını düşünüyorum. Bazıları Yunancadaki bu kelimenin “gelmek” fiiliyle kökten bağlantılı olduğunu söyler; sanki kendi sınırlarına gelmek anlamına gelir, kimsenin sana yol çizmediği yere gitmek gibi. Sınırların yokluğudur bu! Kendi sınırlarını kendinin koyması demektir; piyasanın, korkunun ya da alışkanlığın koymasına karşı. Her yaz listelerin ardından koşan insanları gördüğümde bunu düşünüyorum. Özgür değiller, sadece efendi değiştirdiler.</p>
<p>Özgürlükten bahsederken kimi düşündüğümü biliyor musun, Yılmaz? Nâzım Hikmet’i. Kendi ülkesinin hapishanelerinde on yıldan fazla zaman geçirdi ve sonra İstanbul’u bir daha görmeden, ondan uzakta, Moskova’da öldü. Ama şiirleri acıyla dolmadı. Yoksunluğun içinde hayatı daha derinden sevmeyi öğrendi; iktidar onu tehdit ederken insana inanmayı, halkların sınırlarla bölünmek yerine ekmeklerini paylaştığı bir dünyayı hayal etmeyi öğrendi. Biz Yunanlılar onu o kadar çok sevdik ki bestelettik: Loizos, Mikroutsikos… Sanki kendi şairimizmiş gibi. Türkiye’nin şairiydi ama Ege’nin iki yakasında da insanlar onun sesinde kendilerinden bir şey buldu. Çeviriye ihtiyaç duymadan, Yunanca ve Türkçe, ikimize de aynı şeyi hissettirdi.</p>
<p>Ve şimdi en zor kısmı… Bence en özgür insan, çok şey bilen değil; sorgulayan, kendi başına düşünen, hiçbir iktidara, hiçbir piyasaya, çağının hazır hiçbir düşüncesine kör bir şekilde teslim olmayandır. Bunu siyaset için söylemiyorum. Senin tatilin için söylüyorum.</p>
<p>Çünkü her şeyi görmeye çalışan turist, hiçbir şeyi sorgulamayan biridir sadece. Piyasanın çizdiği yolu izler, hiç sorgulamadan. “Neden?” diye sormaz. “Kendisi ne istiyor?” diye sormaz. Yer, ona hiç dokunmadan önünden geçer; açık bir avucun parmakları arasından süzülen su gibi.</p>
<p>Senden daha az şey görmeni istemiyorum. Senden istediğim, bir kez olsun, amaçsız, listesiz, orada olduğunu kimseye kanıtlama ihtiyacı duymadan bir yerde durman. Bir plaj sahiplen. Sebepsiz dans et. Bu yolculuktan gerçekten ne istediğini, turizm sektörüne sormadan önce kendine sor.</p>
<p>Ada gelecek yıl da burada olacak, Yılmaz. Asıl soru: Türkiye’ye döndüğünde giden adamla aynı insan mı olacaksın, yoksa ondan biraz daha fazlası mı?</p>
<p>Arkadaşın, Panayotis</p>
<p>(PP/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Soykırımlara soykırım denmesinden evvel…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/soykirimlara-soykirim-denmesinden-evvel-321592</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/17/soykirimlara-soykirim-denmesinden-evvel.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/soykirimlara-soykirim-denmesinden-evvel-321592</guid><description><![CDATA[20. asrın ilki olup ardından gelenlere temel oluşturduğu bilinen Namibya soykırımı için halen tazminat ödenmemiş olması ayrıca emsal teşkil etmeyi sürdürüyor]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Coğrafyanın kadim halklarına yönelik olarak 20. yüzyılın başlarında gerçekleştirilen soykırımda insanları çöle sürüp orada susuzluktan veya önceden zehirlenmiş sular içirerek öldürmek başlıca yöntemdi. Alman İmparatorluğu’nun sömürgeleştirdiği Güneybatı Afrika’daki Herero ve Nama’ların kolonyalistlere haklı isyanı sonucunda tahminî sayısı 75 bin ile 100 bin arasında olan yerli katledilecekti.</p>
<p>Bu tip durumlarda “soykırım” ifadesinin kullanılmaya başlaması 1948 yılını bulsa da geçen asrın ve günümüzün soykırımlarının atası olarak Namibya soykırımı lanetini sürdürüyor.</p>
<p>Ne de olsa Almanya hükümeti 2021 yılında yerel halka yönelik soykırımı kabul edip Namibya’dan ve kurban ailelerinden af dilemiş olsa da tazminat ödemeyi reddetti. Zamanın şirin dışişleri bakanı <strong>Heiko Maas</strong> keşke daha fazlasını yapabilseydi!</p>
<p>Yıllar sürmüş pazarlıklardan sonra Almanya etik ve siyasî sorumluluğu üstlenip uzak diyarın gelişmesine yardımcı olmak ve altyapı projelerine katkıda bulunmak üzere 30 yılda ödenecek 1,1 milyar Euro taahhüt etti. Almanya bu ödemeleri gönüllü kalkınma yardımı olarak tanımladı ve hukuki bir tazminat zorunluluğu bulunmadığının altını çizdi. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/mt2.jpg" alt=""></p>
<p>İşte tam da bu bağlamda, mevzubahis desteğin ne kadar absürt dinamiklere yol açtığını gözümüze sokan manidar bir belgesel karşımıza çıkıyor.</p>
<p>2026 Almanya, Namibya ortak yapımı 114 dakikalık <em>Bu arada Namibya</em>’<em>da (Meanwhile in Namibia</em>) adlı, kara mizah yüklü ironik belgesel Almanya’dan gelen paraların nasıl çarçur edilebildiğini, kolonyalist mantalitenin halen nasıl capcanlı kalabildiğini, temizlenmesi zor lekelere rağmen ırkçılığın fütursuzca yaşanabildiğini resmen teşhir ediyor. </p>
<p>Film Visions du Réel’e iştirak ettikten sonra Münih Uluslararası Belgesel Festivali’nde yönetmenine VICTORIA DOK deutsch Wettbewerb ödülünü kazandırdı; yakında gene Münih’te, Filmkunstwochen kapsamında seyirciyle tekrar buluşacak.</p>
<p>Mevzuya daha yeni nüfuz etmiş Hamburg’lu genç sinemacı, yönetmen, fotoğraf direktörü, kurgucu ve prodüktör <strong>Jonas Spriestersbach</strong> projeye balıklama daldıktan sonra, tarafsızlığını mümkün olduğunca koruyarak karşısında arzıendam eden dramatik olduğu kadar evlere şenlik hadiseleri sabırla belgeliyor, yorumu ise neredeyse tamamıyla seyirciye bırakıyor. İnsan günümüzde yaşandığına inanmakta zorlandığı birçok sahnede tecrübeli sinemacı <strong>Ulrich Seidl</strong> hinliğini teninde hissediyor desem mübalağa sayılmaz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/mt3.jpg" alt=""></p>
<h3>Hafıza daha silinmemişken…</h3>
<p>Ekonomik destek projesinin filmde teferruatlı biçimde afişe edilen kısmı, aslında belirgin bir sefalet içinde yaşayıp derin bir geçim derdinde olan yerli halkın fazlasıyla fuzuli bir kültürel parodiye alet edilmesi. Hangi akla hizmetse, coğrafyanın kadim halkları temsilcilerinden beklenen icraat Avrupalı sömürgecilerin bölgeyle temasından önceki yaşam tarzında geleneksel köyler inşa etmeleri ve çoktan unutulmuş geleneksel kıyafetlere bürünerek, Nuh Nebi’den kalma alet edevat kullanmak suretiyle mazinin âdetlerini canlandırmaları. </p>
<p>Üstelik soykırımı hafızalarında muhafaza eden yerlilere kimliklerini arama, hatırlama ve bulma çabası olarak lanse edilen projeyi kendi cüzi imkânlarıyla başlattıktan sonra Almanya tarafından kendilerine taahhüt edilen ödemelerin neleri, ne zaman kompanse edebileceği meçhul. </p>
<p>Projeyi yürüten Almanya’lı genç çalışanların akıllarını fazla çalıştırmadan üstlendikleri sorumluluk hakkında en ufak bir şüpheleri yok gibi görünüyor. Dışarıdan bakıldığı zaman tamamıyla mantıksız gelen faaliyeti idare ederken özgüvenlerine de diyecek yok. Verilen emirleri sorgulamayan, sadece “dâhiyane” projenin muvaffak olabilmesi için ellerinden geleni yapan hevesli gençler onlar. </p>
<p>Benzer bir akıl tutulması bağlamında, bir zamanların sömürgesini ziyarete gelmiş nostaljik Almanya’lı turistlerin bir hayvanat bahçesinde bulunuyormuşçasına yabancılık çektikleri çakma geleneksel köy ziyaretleri sırasındaki davranışları fazlasıyla hazin. Sudan çıkmış balık şaşkınlıklarının yanı sıra, sakarlık ve beceriksizlikleri, durumu kurtarmaya çalışırken işgüzarlıkları görülmeye değer. Varsayımları ve önyargıları yetmezmiş gibi, küçümseyici bakışları, acıma yüklü tavırları ve utanmadan, hatta farkında olmadan dışa vurdukları ırkçılıkları inanılması güç seviyelerde. Kendilerini üstün ırktan saydıklarına ve tüm gezegen sathında ödün vermeden, diledikleri biçimde doludizgin varolma salahiyetini kendilerinde gördüklerine şüphe yok (yoksa kapitalizm hepimizi mi böyle yaptı?).</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/mt4.jpg" alt=""></p>
<h3>Görünen köy kılavuz istemez</h3>
<p>Kolonyalizmin şokunu atlatamamış bir coğrafyayla karşı karşıyayız. Belgeselde bariz ırkçılık ve aşağılama dışında sömürge döneminin şiddetinin önemsizleştirilmeye çalışıldığını da görüyoruz. Tepeden bakan, mağrur, kibirli ifadeleri aynı manaya gelse de, günümüzde halen kendini aşamamış, hipnotize edilmiş kadar dar görüşlü filmin beyaz kahramanlarını tarif etmeye kâfi gelmiyor. </p>
<p>Suçluluk duygularını bertaraf etmeye çalışırken (Almanya’nın günümüz İsrail devletini  koşulsuz desteklemesi gibi) icraatlarını ellerine yüzlerine bulaştırdıkları muhakkak. </p>
<p>Yönetmenin kolaylıkla duygudaşlık kurabildiği, bilhassa taşralı Almanyalılar’ı varlığı ve kamerasıyla hiç rahatsız etmediği kesin; oysa ağızlarından çıkan saçma sapan laflar hakkında “yanlış” deyip mütemadiyen ağızlarına tıkması mümkündü.  </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/hsvx6DEd4J0?si=WciggyaGnH0YyVaR" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Avrupalı bir beyaz, hatta Alman olarak Namibyalılar hakkında belgesel çekmeye ne kadar hakkı olduğunu sorgulayacak kadar da düşünceli ve hassas sinemacıya hürmet duymak bence yerinde olur. </p>
<p>Sonuçta insanlar arasında koşulsuz eşitliğe inanan biri olmasına rağmen, eşitsizliklere daima mazeret bulmaya endekslenmiş bir kültürde yetişmiş bir zat. </p>
<p>Filminin ister istemez insanın ağzında acı bir tat bırakan ironik unsurlar barındırdığını, bunun provokatif bulunabileceğini biliyor ve kurgunun son safhalarında kara mizah dozunu azaltmaya çalıştığını söylüyor. Muvaffak olduğu bir şey varsa o da tarafsızlığını mümkün olduğunca koruyarak, yorumu seyirciye bırakmak üzere milliyetçi film kahramanlarının kendilerini serbestçe rezil etmelerini sağlamak oldu diyebilirim.</p>
<p>Fazla hazırlıklı olmadan atıldığı, hiç beklemediği anda prodüktörlüğünü bile üstlenmek zorunda kaldığı maceradan alnının akıyla çıktığı ve istikbalinin parlak olacağını söylemek yanlış olmaz.</p>
<p>(RL/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Fikrin sorumluluğu]]></title><link>https://bianet.org/yazi/fikrin-sorumlulugu-321616</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/17/fikrin-sorumlulugu.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/fikrin-sorumlulugu-321616</guid><description><![CDATA[Günümüzde, özellikle ülkemizde, yeniden trend olan bir kavram liyakat. Herkes "Liyakat şart." diyor; peki, biz kendi fikirlerimizi paylaşırken ne kadar liyakat sahibiyiz?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>1900'lü yılların ortalarında dünya genelinde demokrasiyle yönetilen ülkelerin sayısı oldukça azdı. Bugün ise 193 Birleşmiş Milletler üyesinden birçoğu, hükümetlerini düzenli seçimler yoluyla belirliyor. Demokrasi, son yüzyılın trendi hâline geldi; çok revaçta, çok havalı! Oy kullanma, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, basın ve ifade özgürlüğü, dernek ve sendika kurma… Bayılıyoruz demokrasiye! Ancak bu demokrasilerin ne kadar düzgün işletildiği hâlâ büyük tartışma konusu olurken, biz bu yazıda demokrasinin bize sunduğu düşünce ve ifade özgürlüğünü ve bu özgürlüğü nasıl kullandığımızı irdeleyeceğiz.</p>
<p>James Bond'un <em>Spectre</em> filminde M, "Öldürme lisansı, öldürmeme lisansıdır." der. Öldürme yetkisi yalnızca bir özgürlük değil, aynı zamanda bir güçtür; asıl değer, bu gücü ne zaman, nasıl kullanacağını ve belki de hiç kullanmamayı seçme bilincindedir. Benzer şekilde ifade özgürlüğü de sadece bir şeyi söyleme hakkı değildir; gerçek değer, fikirlerimizi sorumlulukla paylaşmak ve bazen paylaşmamak bilincindedir. Peki, demokrasinin en değerli hediyelerinden biri olan düşünce ve ifade özgürlüğünün getirdiği sorumluluğun farkında mıyız? Günümüzde sosyal medyanın mikrofon etkisiyle herkes fikirlerini kolayca paylaşabiliyor. Bu serbestlik, günlük hayatımıza da yansıyor; tartışmalarımızı, sohbetlerimizi ve algılarımızı şekillendiriyor. Ancak birçok kişi, fikirlerine karşı çıkıldığında "Bu da benim fikrim." veya "Zevkler ve renkler tartışılmaz." gibi söylemlerle, bilgisi sınırlı ve altyapısı zayıf fikirlerinin sorumluluğunu almaktan kaçıyor. Peki, fikirler ve onların değerlendirilmesi gerçekten bu kadar öznel mi?</p>
<p>Eskiden haberleri televizyon, gazete ya da radyo aracılığıyla alanında uzman gazeteciler veya akademisyenlerden alırken, bugün gündem hakkında en çok takip edilen yorumlar çoğu zaman yetkinliği belirsiz influencer, YouTuber ve Twitch yayıncılarından geliyor. Sosyal medyadaki bir paylaşım, saatler içinde milyonlara ulaşabiliyor. Bu yayıncıların fikirleri çoğunlukla kolay anlaşılır ve hızlıca destekçi bulmayı sağlayacak nitelikte olsa da genellikle basit akıl yürütmelerden oluşuyor. Peki, binlere hatta milyonlara seslenirken gerçekten yeterli bilgi birikimine sahipler mi? <em>Spider-Man</em> filminde söylendiği gibi, "Büyük güç, büyük sorumluluk gerektirir." Biz bu gücün sorumluluğunu gerçekten alıyor muyuz, yoksa "Bu da benim fikrim." diyerek ifade özgürlüğüne mi sığınıyoruz? Elbette, sadece fikirlerini paylaşıyor olmaları onları suçlu yapmaz; ancak bu durum, bizim de ortaya çıkan etkileri sorgulama ve değerlendirme sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.</p>
<p>Sosyal medya, yetkinliği belirsiz kullanıcılar aracılığıyla sayısız yanlış bilginin hızla yayılmasına olanak tanıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Soroush Vosoughi ve ekibinin araştırmasına göre yalan haberler, gerçek haberlere göre %70 daha fazla retweet ediliyor ve bir gerçek haberin 1.500 kişiye ulaşması, yalan bir haberin aynı sayıya ulaşmasından 6 kat daha uzun sürüyor. Yanlış bilgilerin yanı sıra yüzeysel ve popülist fikirler de hem takipçi toplamak hem de ilgi çekmek amacıyla radikal ve keskin bir dille hızla yayılıyor. Bu yeterince temellendirilmemiş popülist paylaşımlar, günümüzde totaliter eğilimler, ayrımcılık, nefret söylemleri ve manipülatif ideolojilerin yayılmasına ve insanların zihninde kök salmasına zemin hazırlayabiliyor. Üstelik bu paylaşımlar iyi kurgulandığında dezenformasyon yoluyla toplumları ciddi şekilde manipüle edebiliyor. Unutmamak gerekir ki bilgi, insanın en temel ve en büyük eğitmenidir; aldığımız ve tükettiğimiz bilgi yanlış veya kalitesizse toplum olarak biz de körelmeye mahkûmuz.</p>
<p>Günümüzde, özellikle ülkemizde, yeniden trend olan bir kavram liyakat. Herkes "Liyakat şart." diyor; peki, biz kendi fikirlerimizi paylaşırken ne kadar liyakat sahibiyiz? Evet, diyebilirsiniz ki: "Bir fikir beyan edeceğim, her cümlemden önce literatür taraması mı yapmam lazım?" Hayır, tabii ki gerek yok. Ancak fikrinizin niteliği ve bu fikri nasıl ürettiğiniz, sizin değerinizin bir ölçüsü olarak muhakkak değerlendirilecektir. Altyapısız veya yanlış bilgilere dayanarak ürettiğiniz fikir, karşınızdaki insan için ne kadar değerli olur ve sizi nasıl yansıtır? Bir fikri ifade etmeden önce, neyi ne kadar bildiğimizi ve bu fikrin ne kadar sağlam bir altyapıya sahip olduğunu sorgulama sorumluluğunu almak, kendimize ve topluma ne katkı sağlar?</p>
<p>Bugün tükettiğimiz ve yaydığımız bilginin doğruluğunu ve kaynağının güvenilirliğini sorgulamak yine bize düşüyor. Dezenformatif veya provokatif kaynaklarla karşılaştığımızda sergileyebileceğimiz en bilinçli tavır, çevremizle bu kaynakların tehlikelerini paylaşmak ve toplumsal bilinç oluşturmaktır; çünkü toplumsal bilinç ancak bireylerin farkındalığıyla gelişir. Hızla gelişen medya çağında yanlış, popülist ve manipülatif bilgi paylaşımının yol açtığı karmaşanın yatışıp bu araçların toplumsal fayda sağladığı günleri görüp göremeyeceğimizi zaman gösterecek. Özel hayatımızda veya sosyal medya paylaşımlarımızda sorumluluk almak ise atabileceğimiz en somut ve etkili adım. İfade özgürlüğü yalnızca bir hak değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Bu özgürlüğü kullanırken fikirlerimizi sağlam temeller üzerine kurmalı, bilgimizi sorgulamalı ve paylaşmadan önce sorumluluğumuzu göz önünde bulundurmalıyız. Çünkü fikirler, bir toplumun niteliğini belirler ve her ses, bir sorumluluk taşır.</p>
<p>(BA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kurallı Türkiye Partisi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kuralli-turkiye-partisi-321569</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/16/kuralli-turkiye-partisi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kuralli-turkiye-partisi-321569</guid><description><![CDATA[Bizim iktidarımızda eğer sansür yapılacaksa tüm muhataplara eşit olarak uygulanacak. Yani “biz iktidar olunca sansür kalkacak” demiyoruz. Sansürse sansür olacak, ama herkese eşit olacak.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Umberto Eco’nun Sıfır Sayı kitabı ile Arthur Schopenhauer’in Haklı Çıkma Sanatı kitaplarını okuyup memleketin gündemine çok uygun pırıl pırıl bir fikir geldi aklıma. Gündem hazır, kitle akışkan, kafalar yeteri kadar karışıkken yapılabilecek en iyi planı yaptım ve parti kurmaya karar verdim. Partimizin adı Kurallı Türkiye Partisi. Neden? Çünkü tek bir amacımız var, o da kuralın niteliğinden bağımsız olarak herkese uygulanması. Bu kadar!</p>
<p>Örnek mi istediniz? Derhal! Misal Anayasada “Basın hürdür, sansür edilemez” yazıyor. Ama mevcut kanunlar ve uygulamada kimi sansüre benzer hareketler de var. Bizim iktidarımızda eğer sansür yapılacaksa tüm muhataplara eşit olarak uygulanacak. Yani “biz iktidar olunca sansür kalkacak” demiyoruz. Sansürse sansür olacak, ama herkese eşit olacak. </p>
<p>Hadi basın yayın işlerine varmayalım, daha günlük hayata gelelim. İktidarımızda kaldırıma park etmek yasaksa herkese yasak olacak. Kaldırımlar otopark olacaksa da herkese eşit muamele edilecek. Ama yok, kaldırıma araba park edilmesin, park edilemesin diye konulan dubaları ezip vidasını yerinden çıkarana kadar kanırtılmasın diyorsak yani kural buysa o arabayı hop diye kapıp götüreceğiz. Efendim dörtlüleri yaktık, dükkana girmiştim, hemen gelecektim falan yok. Araba doğru garaja çekilecek. Sürücüsü de bir süre kaldırımda yürüyecek. </p>
<p>Diyelim ki yine bir salgın başladı ve toplanmak yasaklandı. O yasak da herkese eşit uygulanacak. “Biz toplanınca virüsler mesaiye ara veriyor, siz toplanınca fazla mesai yapıyor”, denilmeyecek. </p>
<p>Memlekette en çok kullanılan iki kelime “asgari” ve “ücret” olduğu için bu konuya da değinmek iyi olabilir. Asgari ücretin niteliğinden, tutarından, bir insanın neyine yaradığından bağımsız olarak eğer asgari ücretle çalışıyorsan o asgari ücreti kesin olarak alacaksın. Yani bankaya yatan ücretin bir kısmını elden iade etmek yok. Bunu yapan tespit edildiğinde de yapılacak iş belli. İktidarımız usulsüzlükten para kazanma derdinde olmadığından yaptırımlar daha berrak olacak. Mesela işçisine asgari ücret vermediği tespit edilen patronu işçisiyle yer değiştireceğiz. Bu kadar basit. </p>
<p>Hakkında en çok konuşulanlardan biri milletvekillerinin maaşları, Meclis lokantasında kavurmanın kaç para olduğu, emekli milletvekillerinin ne yediği ne içtiği olduğu için basitçe bu meseleyi de çözeceğiz. Milletvekillerine kaçıncı dönemleri olduğuna bakılmaksızın mesleğe yeni başlayan öğretmen maaşı verilecek. Türkiye’deki herkes ya milletvekilleri gibi sağlık hizmeti alacak ya da milletvekilleri herkes gibi sağlık hizmeti alacak. Milletvekilliği atipik bir kamu hizmeti olsa da meslek kodu olmadığı için emeklilik de söz konusu olmayacak. Dönemini bitiren önceden ne yapıyorsa onu yapmaya devam edecek. </p>
<p>Hep sıkıntılı konulardan konuşmaya gerek yok. İktidarımızda gıda meselesini de hızlıca çözeceğiz. Koca bir bakanlık oturup kalkıp zeytinyağından elma suyu, lahmacundan kanatlı unsur, sucuktan birazcık at çıktı falan diye liste yayınlayıp durmayacak. Lahmacunlara birazcık tavuk kanadı eklenebilecekse her yerde herkesin yediğine eklenecek, değilse o lahmacunu, sucuğu, zeytinyağını artık aklınıza ne gelirse yapanlar ile yiyenler yer değiştirecek. Oldu bitti. </p>
<p>Yine bu aralar en çok konuşulan başlıklardan biri de “yasadışı bahis”. Ne kadar saçma değil mi? Bütün bahisler ya yasaldır ya değildir. Adı üstünde yani bahis bu! Yazı tura atsak ondan da vergi mi alınacak? Olmaz böyle tutarsızlık. İktidarımızda tüm bahisler ve aslı esası bahis olan tüm faaliyetler serbest olacak. Yasadışı bahis operasyonu maliyeti de bir kalemde bitecek. </p>
<p>Buraya kadar verdiğim örnekleri herkes istediği kadar çoğaltabilir. Ha bu arada “insan evladının ne yapacağı belli olmaz, böyle dersin ama koltuğu görünce sen de başlarsın kıvırmaya” diyecek olanlara da müjdemi vereyim. Parti tüzüğümüze “kendini imha” maddesi ekleyip yapay zeka destekli sistem inşa edeceğiz. Bu sistem kural ihlali tespit ettiği anda otomatik olarak devreye girip partiyi feshedecek. İşte bu kadar basit!  </p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Misak-ı Milli ve Kurtuluş Savaşı: Direnişin kayıp sayfaları]]></title><link>https://bianet.org/yazi/misak-i-milli-ve-kurtulus-savasi-direnisin-kayip-sayfalari-321617</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/17/misak-i-milli-ve-kurtulus-savasi-direnisin-kayip-sayfalari.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/misak-i-milli-ve-kurtulus-savasi-direnisin-kayip-sayfalari-321617</guid><description><![CDATA[Emperyalist işgale karşı direnişi Anadolu’ya, üstelik tek bir liderin iradesine hapsetmek en hafif tabirle tarihi çarpıtmaktır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sene 1888. Küçük Mustafa, elinde bir teneke parçası. Gürültü çıkararak kargaları kovalıyor. Ekini koruyor.</p>
<p>Ağaçta asılı bir şey fark etti. Kafeste bir kuş. Tırmandı. Uzandı. Tutunduğu dal çıtırdadı. Kırıldı. Küçük Mustafa aşağı düştü… Bayıldı mı, öldü mü? Belirsiz.</p>
<p>Kendimizi VII. Osman devrinde buluyoruz. Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi’nde Antep St. Germain ile eşleşmiş. “Keşke Atletico Adana çıksaydı,” diye yakınıyor. Başrolde Ata Demirer. Deniz Göktaş tutuklanınca dut yemiş Trakya bülbülüne dönen zat.</p>
<p>Osmanlı Cumhuriyeti[1] tam bir alternatif tarih fantezisi. Tek sorusu var: Küçük Mustafa o gün ölseydi ne olurdu?</p>
<p>Gani Müjde’nin varsayımı: Kurtuluş Savaşı yaşanmıyor. Antep Fransız şehri olmuş. Türkiye defteri hiç açılmamış. Osmanlı Cumhuriyeti ise ABD mandası altında.</p>
<p>Senaryo tanıdık. Resmi tarihin standart paketi bu. İlkokuldan beri yükleniyor.</p>
<p>NATO Zirvesi’yle antiemperyalizm yine trend oldu. Köprü ABD bayrağının renkleriyle aydınlatıldı. Son dakika: Kurtuluş Savaşının adı değişiyormuş.</p>
<p>Küçük Mustafa ölmemiş. Sadece bayılmış. Önce Kemal, sonra Atatürk oldu. Emperyalistleri kovdu.</p>
<p>Kestik.</p>
<h3>Transfermarkt: Musul</h3>
<p>Banu Avar’ın soğuk sesini hatırlayan var mı? Sevr’i anlatırdı. Harita pul pul dökülürdü. Kürdistan. Ermenistan. Ege kıyıları Yunanistan.</p>
<p>Sevr yalnızca bugünkü Türkiye sınırlarını mı kurcalıyordu? Ya da Misak-ı Milli? Sevr Antlaşması: 10 Ağustos 1920. Misak-ı Milli: 28 Ocak 1920. Önce Misak-ı Milliye göz atalım.</p>
<p>Arap çoğunluk bölgeleri emperyalist işgal altındaydı. Misak-ı Milli yetkiyi halka verir: Plebisit ister.[2] Sevr’de öyle olmaz. Plebisit iddiası buharlaşır.[3] Yerine İngiliz-Fransız mandası gelir. Bolşeviklerin teşhir ettiği Sykes-Picot düzeni yani.[4]</p>
<p>Lozan Sevr’i bir paçavra gibi yırtıp atmıştır. Savaşı kaybettiğini anlayan emperyalistler barışa mecbur bırakılmıştır. Musul ve Hatay sayılmazsa, Misak-ı Milli tamamdır. Resmi tarih anlatısı özetle böyledir.</p>
<p>Hatay zaten sonradan halledilmiştir. Musul içinse en azından Türkiye’ye tanınan 25 yıllık petrol geliri payının Irak hükümetince ödenecek 500 bin sterlinlik toplu bir meblağa çevrilebilmesi öngörülmüştür.[5] Enflasyon falan derken bugünkü karşılığı 27,2 milyon sterlin.[6] Cristiano Ronaldo, Real Madrid’e 80 milyon sterline transfer olduğunda sene 2009’du.</p>
<h3>Balkan ulusları ve kandırılan Araplar</h3>
<p>Lozan, Sevr’i tutuşturdu. Ama küle çevirmedi.</p>
<p>Resmi tarihin Lozan anlatısı mevcut Türkiye sınırlarını referans alır. Misak-ı Milli'deki plebisit-Arap denklemini pas geçer. Araplar “zaten” bize ihanet etmiştir. Ne yaparak?</p>
<p>Arabistanlı Lawrence.[7] İngiliz istihbaratının en ünlü provokatörlerinden. Ne mi yaptı? Gitti, Arapları Osmanlı’ya karşı ayaklandırdı. Bu anlatı, Arapların kendi kaderini tayin hakkını bir ajan filmine sıkıştırıyor.</p>
<p>Konu 19. yüzyıldaki Sırp, Yunan ve Bulgar bağımsızlık hareketleri olunca Fransız Devriminin milliyetçilik fikri, yerel dinamikler ve Çarlık Rusyası dâhil büyük devletlerin müdahaleleri birlikte anlatılır; hiçbiri tek başına belirleyici neden ilan edilmez.</p>
<p>Konu Şerif Hüseyin’in 1916’da Hicaz’da başlattığı isyana gelinceyse açıklama hazırdır: İngiliz komplosu, Arap ihaneti.[8]</p>
<h3>Müşterek sükût-ı hayal</h3>
<p>Şerif Hüseyin ile oğlu Faysal’ın hedefi bağımsız ve birleşik bir Arabistan’dı.[9] Ve evet, İngiltere de malum hesapla bu mücadeleyi desteklemiştir: Düşmanımın düşmanı dostumdur.</p>
<p>İngiliz mandasını savunmuyordu bu çizgi. Bağımsızlıkçıydı. Ki Osmanlı hâkimiyetine karşı İngiliz mandasını savunması da anlaşılır olabilirdi. Halide Edip de İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı Amerikan mandasını savunmamış mıydı?[10]</p>
<p>Osmanlı hâkimiyeti kırıldı. Fahreddin Paşanın direncine rağmen.[11] Ama yerini bağımsız Arap krallığı almadı. İngiliz-Fransız manda düzeni kuruldu.</p>
<p>Peki, Arapların tamamı istiklali emperyalist ittifaklara mı bağlamıştı?</p>
<h3>Birinci Ankara Anlaşması</h3>
<p>Tarih kitaplarında Güney Cephesi olarak geçer. Maraş, Urfa, Antep, Adana, Mersin, Osmaniye, Çukurova…</p>
<p>Askeri yük büyük ölçüde kuvacıların omuzlarındaydı. Heyet-i Temsiliye, ardından da Ankara, subay, silah ve koordinasyon sağladı. Ama sahada çarpışanlar Sütçü İmamlar, Ali Saip Beyler, Karayılanlar ve Şahin Beylerdi.[12]</p>
<p>Fransızları güneyden çıkaran, direnişle diplomasinin birleşmesiydi. Bunun kâğıt üzerindeki adı Ankara Anlaşmasıydı.[13]</p>
<p>Suriye’ye çekildiler. Ve Lübnan’a. Misak-ı Millide plebisit istenen Fransız işgal bölgelerine. Peki, Suriye’de ve Lübnan’da Fransız işgaline direnen Karayılanlar yok muydu?</p>
<p>İbrahim Hananu, Halep ve İdlib çevresinde savaşıyordu.[14] Lazkiye dağları Şeyh Salih el-Ali’ye emanetti.[15] Suriye Savunma Bakanı Yusuf el-Azma, Şam’a açılan kapı olan Maysalun Geçidi’nde çarpışırken şehit düştü.[16]</p>
<p>Fransız Suriye ve Lübnan Yüksek Komiseri General Henri Gouraud’un konvoyuna Şam-Kuneytra yolu üzerinde pusu kurdu Adham Hanjar.[17] 1921’in 23 Haziranıydı. Toprak sıcaktan tütüyordu. Sözde Şam valisi yaralandı ama Henri kurtuldu. Hanjar’ı yakalayıp Şam’da astılar.</p>
<p>Filmin başında Ankara Hükümeti, bilhassa İbrahim Hananu’yu ve diğer Arap direnişlerini destekliyordu. Hananu Maraş’a kadar gelmiş, silah ve mühimmat desteği bile almıştı.</p>
<p>Ama bu desteğin sınırını yalnız çıkar değil; Ankara’nın askeri kapasitesi, devletleşme ihtiyacı ve bölgedeki güç dengeleri çiziyordu. Dayanışma vardı ama imkânların ve taktik hesabın elverdiği kadar.</p>
<p>1921 Ankara Anlaşması, adı konmasa da Ankara’nın Suriye’deki Fransız manda düzeniyle uzlaşması anlamına geliyordu.[18] Sınır çizildi. Ortak güvenlik mekanizmaları kuruldu. Direnişçilere verilen destek kesilince isyanın ikmal hattı da koptu. Antiemperyalist mücadele, yeni devletin sınır ve güvenlik hesabına yenildi.</p>
<h3>İkinci Ankara Anlaşması</h3>
<p>Irak’ta da işgale karşı direniş vardı. İngilizlerin canı sıkkındı.</p>
<p>1920’nin baharında Şii dini lider Eş-Şirazi[19], “İngiliz mandasına itaat caiz değildir,” fetvası verdi. Necef, Kerbela ve Fırat havzası alev aldı.</p>
<p>Aynı yıl içinde Şeyh Dari el-Mahmud[19], İngiliz manda yönetiminin en önemli isimlerinden Albay Gerard Leachman’a çölde pusu kurdu. Canını aldı.</p>
<p>Kürdistan tarafında ise Şeyh Mahmud Berzenci[20] sahnedeydi. İngilizlere başkaldırdı. Yakalandı. Hindistan’a sürüldü. Döndü. 1922’de Süleymaniye merkezli Kürdistan Krallığı’nı ilan etti.</p>
<p>Aynı dönemde Ankara, Özdemir Beyi 200 kişiyle Revandiz’e gönderdi. Bradost’tan Zibar’a birçok Kürt aşireti Özdemir Bey ile dirsek temasındaydı.[21] Şeyh Mahmud ile Özdemir Bey arasında “Kürt-Türk dostluğu” ve ortak Müslümanlık vurgusuna dayanan bir işbirliği kuruldu.</p>
<p>Süleymaniye’deki İngiliz işbirlikçileri uzaklaştırıldı. Derbent’te İngilizler geri püskürtüldü. Berzenci’nin hareketiyle Ankara’nın Musul harekâtı aynı dağlarda, aynı düşmana karşı bir süre yan yana aktı.</p>
<p>İngiliz uçakları Revandiz, Ranya ve Süleymaniye hattına dağ tepe demeden bomba yağdırdı. Ankara, Özdemir Beyi sahada yalnız bıraktı.</p>
<p>Revandiz de Süleymaniye de düştü.</p>
<p>1926 Ankara Antlaşması, İngiliz mandasının açık bir hukuki tanınması değildi. Fakat Türkiye, Musul üzerindeki talebinden vazgeçerken Britanya’nın belirleyici olduğu bölgesel düzeni diplomatik olarak kabullenmiş oldu.[22]</p>
<p>Sınır kesinleşti. Sınır güvenliğine ilişkin ortak düzenlemeler yapıldı.</p>
<h3>Son yerine: Modern bozkurt destanı</h3>
<p>Nutuk eksenli bir resmi tarih inşa edildi. Kurtuluş Savaşı miti modern bir Bozkurt Destanı gibidir. Hayatta kalıp dişi bozkurt tarafından emzirilen Mustafa Kemal’dir adeta. Mitolojik bir figür gibi. Her şey onunla başlamıştır; ondan ibarettir.</p>
<p>Halbuki Anadolu’daki işgalci güçlere karşı direnişi ne Mustafa Kemal başlatmıştır ne de zaferin tek mimarıdır. Gördesli Makbule, Demirci Mehmet Efe, Çerkes Ethem, Tayyar Rahmiye ve niceleri vardır.[23] Başka bir yazının konusu ama düzenli orduya geçişin aynı zamanda bir iktidar mücadelesi olduğunu da not düşelim.</p>
<p>Sırrı Süreyya Önder haklıdır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” salt romantik bir barış söylemi değildir: Bilhassa Arap coğrafyası bakımından Misak-ı Millinin geniş ufkundan geri çekilişin formülasyonudur da.[24]</p>
<p>Emperyalist işgale karşı direnişi Anadolu’ya, üstelik tek bir liderin iradesine hapsetmek, en hafif tabirle tarihi çarpıtmaktır.</p>
<p>Anadolu’daki direniş ile Suriye, Lübnan ve Irak’taki sömürge karşıtı hareketler aynı imparatorluk sonrası coğrafyada gelişti. Dayanışma ile çıkar çatışmasının bir arada yaşandığı karmaşık ilişkileri vardı. Ankara’nın bu hareketlerle kurduğu taktik bağlar devletleşme sürecinde koptu.</p>
<p>İşte bu kopuş, Kurtuluş Savaşının antiemperyalist niteliğinin sınırlarını ve çelişkilerini de gösterir.</p>
<p>Elbette Misak-ı Millinin Arap coğrafyası için uygulanabilirliği, yani güç dengesi açısından başarı şansı, bugün için neticesini bilemeyeceğimiz bir muammadır. Ancak resmi tarih bize “zorunlu bir geri çekiliş” anlatmıyor. Bu da unutulmamalıdır.</p>
<hr>
<p>[1] <a href="https://www.imdb.com/title/tt1278104/." target="_blank" rel="nofollow noopener">Gani Müjde’nin yönettiği 2008 yapımı alternatif tarih komedisi. </a></p>
<p>[2] <a href="https://atam.gov.tr/wp-content/uploads/2025/12/Misakimilli-ve-Turk-Dis-Politikasinda-Musul.pdf" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arab ekseriyetiyle meskûn olup […] muhasım orduların işgali altında kalan aksâmının mukadderatı, ahalisinin serbestçe beyan edecekleri ârâya tevfikan tayin edilmek lâzım geleceğinden…”</a> </p>
<p>[3] <a href="https://www.qdl.qa/en/archive/81055/vdc_100000000833.0x00035e." target="_blank" rel="nofollow noopener">Sevr Antlaşması’nın Suriye, Mezopotamya ve Filistin’i düzenleyen 94–97. maddelerinde bu bölgelerin halkları için plebisit öngörülmez. Sınırların belirlenmesi ve mandater devletlerin seçimi “Başlıca Müttefik Devletler”e bırakılmıştır. </a></p>
<p>[4] <a href="https://doi.org/10.1017/S0021223716000236" target="_blank" rel="nofollow noopener">Karin Loevy, Sykes–Picot Antlaşması’nın Osmanlı topraklarını İngiliz ve Fransız nüfuz bölgelerine ayırdığını belirttikten sonra şöyle yazar: “When the Bolsheviks came to power they published the document, and on 26 November 1917 it was printed in the <em>Manchester Guardian</em>.” </a></p>
<p>[5] <a href="https://treaties.un.org/doc/Publication/UNTS/LON/Volume%2064/v64.pdf" target="_blank" rel="nofollow noopener">Antlaşmanın 14. maddesi Türkiye’ye yirmi beş yıl boyunca petrol rödovanslarının yüzde 10’unu alma hakkı tanırken, antlaşmanın ayrılmaz parçası olan aynı tarihli nota teatisi bu hakkın toplu meblağa çevrilmesini düzenler: “The latter, within thirty days after the receipt of this notice, shall pay to the Turkish Government […] the sum of £500,000 sterling.”</a> </p>
<p>[6] <a href="https://www.bankofengland.co.uk/monetary-policy/inflation/inflation-calculator" target="_blank" rel="nofollow noopener">Bank of England’ın enflasyon hesaplayıcısına göre 1926’daki 500.000 sterlin, Mayıs 2026 fiyatlarıyla 27.184.857,24 sterline eşittir. Sonuç, Birleşik Krallık’taki genel satın alma gücüne ilişkin yaklaşık bir karşılıktır.</a> </p>
<p><a href="https://api.parliament.uk/historic-hansard/commons/1919/jul/03/britains-part-in-war" target="_blank" rel="nofollow noopener">Ayrıca bkz: 500.000 sterlin, Britanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nın yürütülmesi için borçlanma ve kamu gelirleri yoluyla topladığı 9,5 milyar sterlinin yaklaşık 19 binde birine karşılık gelmektedir. Başbakan David Lloyd George’un Avam Kamarasındaki ifadesiyle: “The amount raised by loans and revenue for the conduct of the War runs to £9,500,000,000.” <em>HC Deb</em>, 3 July 1919, vol. 117, cc. 1229–30.</a> </p>
<p>[7] <a href="https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/09636412.2025.2497981" target="_blank" rel="nofollow noopener">“This study reveals T. E. Lawrence’s strategic role as an indispensable intelligence broker within a decentralized network structure.</a></p>
<p>[8] <a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/divan/article/273522" target="_blank" rel="nofollow noopener">M. Talha Çiçek, Şerif Hüseyin İsyanı’nın bütün Araplara mal edilerek bir “Arap ihaneti” anlatısına dönüştürülmesini erken Cumhuriyet dönemi ders kitapları üzerinden inceler: “Bu bağlamda Araplar da halifeyi arkadan vurmakla itham edilmişlerdir.” M. Talha Çiçek, “Erken Cumhuriyet Dönemi Ders Kitapları Çerçevesinde Türk Ulus Kimliği İnşası ve ‘Arap İhaneti’”, </a></p>
<p>[9] <a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/iutarih/article/787289" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Şerif Hüseyin, Torosların güneyinde kalan topraklarda Büyük Arap Krallığı ya da Arap Devletleri Federasyonu kurulmasını talep etmişti. […] Faysal […] Arap yarımadasını bütün olarak talep etmişti.”</a> </p>
<p>[10] <a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/ankuayd/article/22723" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Biz İstanbul’da […] geçici bir Amerikan mandasını ‘ehven-i şer’ olarak görüyoruz. […] Yabancı devletlerin […] rekabetini uzaklaştıracak tek devlet Avrupa dışında kuvvetli bir ülke olabilir.” </a></p>
<p>[11] <a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/aamd/article/698739" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Hükümet […] teslim emrini tebliğ gayesiyle Medine’ye gönderdi. […] Fahreddin Paşa, ‘Eğer beni zorla alırsanız mezarla birlikte kendimi uçuracağım,’ diyordu.”</a></p>
<p>[12] <a href="https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/311/Sütçü-İmam-(1871-1922)" target="_blank" rel="nofollow noopener">Sütçü İmam: “Sütçü İmam, Maraş Millî Mücadelesinin başlamasına sebep olan Uzunoluk Olayı’nın kahramanıdır.” </a></p>
<p><a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/yyusbed/article/761914" target="_blank" rel="nofollow noopener">Ali Saip Bey: “Ali Saip Bey, Fransız yardım güçleri gelmeden şehri tamamen ele geçirmek için 4 Mart’ta emrindeki güçlere taarruz emri verdi.”</a> </p>
<p><a href="https://tuba.gov.tr/files/yayinlar/tarih-serisi/TUBA-978-625-8352-66-5_ch05.pdf" target="_blank" rel="nofollow noopener">Karayılan: “Geri çekilen Fransız kuvvetleri, Karayılan çetesiyle karşılaşınca büyük zayiat aldı.”</a></p>
<p><a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/33750" target="_blank" rel="nofollow noopener">Şahin Bey: “Şahin Bey, karargâhını Kilis’in Acar köyünde kurmuş, Kilis-Antep yolundaki Elmalı Köprüsü üzerinde Fransızlarla savaşırken 29 Mart 1920’de şehit düşmüştür.” </a></p>
<p>[13] <a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/aamd/article/757307" target="_blank" rel="nofollow noopener">“20 Ekim 1921 tarihinde TBMM Hükümeti ile Fransa arasında imzalanan Ankara Anlaşması […]. Mondros Mütarekesi’nden sonra […] işgal edilen toprakların boşaltılmasını […] ve Türkiye-Suriye sınırını belirleyen bu anlaşma […].”</a></p>
<p>[14] <a href="https://acikerisim.erbakan.edu.tr/server/api/core/bitstreams/6425ba0f-43f7-42e7-b87b-44b478daab02/content" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Fransızların kovulması için halk örgütlenerek direniş başlatmıştır. Direnişin başında […] İbrahim Hananu vardır.” </a></p>
<p><a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2059111" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Fransızların Antep ve Halep civarında Membiç ve İdlib’te faaliyet gösteren […] İbrahim Hananu’nun grubundan bazılarını ele geçirdiği belirtilmiştir.”</a></p>
<p>[15]<a href="https://uskudar.edu.tr/assets/uploads/dergi/1/file/sosyal-bilimler-dergisi-kasim-2018-web1.pdf" target="_blank" rel="nofollow noopener"> “Meyselûn Muharebesi’nden sonra Fransızlara karşı direniş […] Şeyh Salih el-Ali önderliğinde Lazkiye civarında devam etmiş[tir].”</a></p>
<p>[16] <a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3396011" target="_blank" rel="nofollow noopener">“[Yusuf Azma,] Fransız ilerleyişini durdurmak için siperlere mayın döşemeyi planlamıştı ama patlamaları başlatamadan komuta merkezinde öldürüldü.”</a></p>
<p>[17] <a href="https://books.openedition.org/ifpo/23395" target="_blank" rel="nofollow noopener">“1921 Haziran’ında, aralarında Adham Hanjar’ın da bulunduğu Haşimi yanlısı gerillalar, Kuneytra yakınlarında General Gouraud’ya başarısız bir suikast girişiminde bulundu.”</a></p>
<p>[18] <a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/sutad/article/1285152" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Fransa ile Ankara Hükûmeti arasında 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Anlaşması […] Türkiye-Suriye sınırını çizmiş ve azınlık haklarını belirlemiştir.”</a></p>
<p>[19] <a href="https://ashuraworkshop.com/wp-content/uploads/2020/07/Kalantari-Protecting-the-Citadel-of-Islam-in-the-Modern-Era-A-Case-of-Shi%CA%BFi-Mujtahids-and-the-Najaf-Seminary-in-Early-Twentieth-Century-Iraq.pdf" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Iraklıların haklarını istemeleri görevleridir; İngilizler onların bu hakları elde etmesini engellerse savunma gücüne başvurmak caizdir.”</a></p>
<p>[20] <a href="https://acikkaynak.bilecik.edu.tr/bitstreams/099fd99c-7ab6-4752-a998-bdf4aa7e8417/download" target="_blank" rel="nofollow noopener">“İngiltere’nin politikalarına uyum sağlamayarak farklı hedefler peşinde koşan Şeyh Mahmud Berzenci, 1922 yılı Eylül ayında Süleymaniye’de kendisini ‘Kürdistan Kralı’ ilan etmiştir.”</a></p>
<p>[21] <a href="https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/4651614" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Özdemir Bey […] 22 Haziran 1922’de Revandiz’e ulaştı.” “Bölgedeki diğer bazı Kürt aşiretleri de İngilizlere karşı direniş için kendisine destek verdiler.”</a></p>
<p>[22] <a href="https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2526832" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Ankara Antlaşması ile […] Musul Vilayeti İngilizlerin mandası altındaki Irak’a bırakılmış, Türkiye-Irak sınırı […] Brüksel Hattı’na göre kesin bir şekilde saptanmış[tır].”</a></p>
<p>[23] <a href="https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/692621" target="_blank" rel="nofollow noopener">Gördesli Makbule: “En ön saflarda vuruşmaktan geri durmamıştır. Düşmanlara baskınlar düzenlemiş, cephaneliklerine el koymuş […] hiçbir durumda pes etmemiştir.” </a></p>
<p><a href="https://www.tuba.gov.tr/files/yayinlar/tarih-serisi/TUBA-978-625-8352-63-4_ch03.pdf" target="_blank" rel="nofollow noopener">Demirci Mehmet Efe: “Taarruzlar sırasında dağlık alandan faydalanan Demirci Efe kumandasındaki milisler başarılı bir savunma yapmıştır.”</a> </p>
<p><a href="https://kutuphane.ttk.gov.tr/details?id=784683&amp;materialType=KT&amp;query=Çerkes+Ethem" target="_blank" rel="nofollow noopener">Çerkes Ethem: “Komutasındaki Kuvay-ı Seyyare, gerek Düzce, Adapazarı, Yozgat ayaklanmalarının bastırılmasında, gerek işgalci Yunan kuvvetlerine karşı savaşta çok önemli yararlılıklar gösterdi.”</a> </p>
<p><a href="https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/184895" target="_blank" rel="nofollow noopener">Tayyar Rahmiye: “‘Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da siz erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten utanmıyor musunuz?’ […] Tayyar Rahmiye, karargâhın alındığını göremeden şehit düşmüştür.”</a> </p>
<p>[24] Önder’in iddiası, sözün İzmir İktisat Kongresi’nde söylendiği değil; temsil ettiği siyasetin, “Birinci Lozan’dan İkinci Lozan’a geçerken” orada formüle edildiğidir. Sözün belgelenebilen ilk kullanımı 20 Nisan 1931 tarihli seçim beyannamesidir. Burada peşine düştüğümüz şey cümlenin kriminal takibi değil, bilhassa Arap coğrafyası bakımından Misak-ı Millî’nin geniş ufkundan geri çekiliş siyasetinin nasıl kurulduğudur.</p>
<p><a href="https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=17576" target="_blank" rel="noopener">https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=17576</a></p>
<p>(ADK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Benim de ODTÜ’lü tanıdıklarım var]]></title><link>https://bianet.org/yazi/benim-de-odtulu-tanidiklarim-var-321368</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/benim-de-odtulu-tanidiklarim-var.webp'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/benim-de-odtulu-tanidiklarim-var-321368</guid><description><![CDATA[Deniz Göktaş yatarmatik hesabına göre kotasını doldurmak için gelip teslim olmasıyla bir aşama tamamlanmış oldu. O tavanda gözüne görüneceklerle kim bilir hangi kasımız canlanacak, merakla bekliyoruz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Komedyen Deniz Göktaş sayesinde memleket ODTÜ’lülerin nasıl insanlar olduğunu biraz daha iyi anladı.</p>
<p>Ankara’nın içinde bile bizler “orada bir ODTÜ var uzakta, kazanamasak da bahçesine giremesek de ODTÜ’lüleri severiz” diyerek uzaktan bakarız kendilerine. Yakından tanışması, tanıması zor insanlar. Zorlukları da hırçınlıklarından değildir. Aksine fikri sert, mizacı yumuşak, değişik insanlar.</p>
<p>Bütün Ankara’ya “Hocam” hitabını hediye etmeleri bir dert, herkesin diline dolanan “şanlı direniş” hikâyelerini oturup kalkıp anlatmayı umursamamaları bir dert.</p>
<h3>Değişikler</h3>
<p>Ama asıl dert bunlardan başka. Bir kere ODTÜ’lülerin neye güldüklerini anlamak biraz zor oluyor. Kendimden biliyorum. İnsanda “mühendissin, sayısalcısın, niye felsefe okursun, niye sosyolojiye merak sararsın, bunca romanı okuyup ne yapacaksın” diye ufaktan bir öfke yarattıkları da olur. Bu arada sırf mühendisleri değil, sözelcileri de bir garip. ODTÜ’lü de olsa sözelci buldum diye sevinsen hevesin kursağında kalır. Dedim ya, değişikler.   </p>
<p>ODTÜ’lülerin arasında kaldıysan muhabbete katılmak için “Dekoder yok mu ayol? Ne diyor bu insanlar, neye gülüyorlar bu kadar” derken bulursun kendini. Ama ODTÜ’lüyü tek yakalayıp aramıza aldıysak işler değişir. Bir kere bütün gece tek kelime etmeden oturabilirler. Muhabbet hızla dönerken usulca bir soru sorarlar mesela.</p>
<h3>Şaka yapamazlar</h3>
<p>Masadan cevval bir tip “Oho Hocam! O iki tur öncenin geyiğiydi, senin kafan ancak mı geldi?” der. Ona da sinirlenmez, “Tamam” der geçerler. Sen tutup merak edersen, sorar da sorar. Merak ettiğine dertlenebilirsin veya onun sorularıyla kendi zihninde dolanmaya başlarsın. Eh fena olmaz doğrusu. Masadaki genel muhabbete ayak uydururken ODTÜ’lünün yanında oturuyorsan arada katılarak gülmene neden olabilirler. Çatlayana kadar gülersin, biri neye güldüğünü sorsa tam da ifade edemeyebilirsin. “Sen anlatsana” dersin, “geçti” der mesela. “Neyse çok güldüm, oh yarasın”, dersin. Ne yapacaksın?</p>
<p>Bir de ODTÜ’lüler donuktur. Onlardan masa komiği pek çıkmaz. Ellerini kollarını sallayarak, taklit yaparak şaka yapmazlar. Gerçi şaka yaptıklarını da çok geç fark edebilirsin. Halk arasında “bu çocuk da değişik işte” denilen tiplerdendir kendileri.</p>
<p>Hem çok çalışkan yani “inek” lakabını hak edecek kadar çalışkan olurlar hem de boş boş tavana bakmayı ihmal etmezler. Yanına yatıp tavana baksan ona görünen sana da görünür sanırsın, ama en fazla “Tavanı bir silsen iyi olur” dersin mesela.</p>
<p>Benim de ODTÜ’lü tanıdıklarım var. Elektrik devrelerinin olduğu küçük tablalara “ekmek teknesi” diyorlar mesela. Kendi aralarında İngilizce şakalaştıkları da olur, ama senin anlamadığını anlarlarsa hemen aynı şakanın Türkçe versiyonunu da paylaşırlar. Eh artık nasip, anlarsan güler geçersin.</p>
<p>Deniz Göktaş sayesinde memleket ODTÜ’lülerle tanışmış oldu. Mesela biz Ankara’da izledik, güldük geçtik. Üstelik “ihtiyar heyeti” olarak gittik, lafımızı da yedik, yediğimiz lafa da güldük, geçtik. Ankara’nın ODTÜ’lü ile tanışıklığı daha çok olduğundan mıdır nedir salondaki herkes güzelce güldü, eğlendi. Olaysız dağıldık.</p>
<p>Deniz Göktaş sayesinde memleket, ifadeden önce fikir geldiğini fark edince unutulan bir kas çalıştı anladığım kadarıyla.</p>
<p>Kas çalışınca bir gıdıklanma hissi yarattı. O hisle bir titreşim başladı. O titreşim dalgalar halinde yayıldı. Kasını fark edende hafiften bir çimdiklenip yerinden sıçrama isteği oluştu.</p>
<p>Eh nihayetinde insanlarımızı gıdıklamak suretiyle çimdiklenme hissi yaratarak oldukları yerde titreşmelerine neden olmak ağır bir suç olduğundan</p>
<p><a href="https://bianet.org/yazi/yatarmatike-guncelleme-geldi-314456" target="_blank" rel="nofollow noopener">Yatarmatik hesabına</a> göre kotasını doldurmak için gelip teslim olmasıyla bir aşama tamamlanmış oldu. O tavanda gözüne görüneceklerle kim bilir hangi kasımız canlanacak, merakla bekliyoruz.</p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:01:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ruken Yılmaz "Werne Werne"yi anlattı: İki kadın yan yana durduk]]></title><link>https://bianet.org/haber/ruken-yilmaz-werne-werne-yi-anlatti-iki-kadin-yan-yana-durduk-321386</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/10/bir-ezginin-iki-kadin-sesiyle-yeniden-dogusu-werne-werne.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/ruken-yilmaz-werne-werne-yi-anlatti-iki-kadin-yan-yana-durduk-321386</guid><description><![CDATA[Yıllardır farklı seslerde yaşayan “Werne Werne”, bu kez iki kadın sanatçının buluşmasıyla yeni bir yolculuğa çıktı. Ruken Yılmaz, ezginin kaynağını, Luna Erşahin’le kurdukları müzikal bağı ve kadınların birlikte üretme gücünü anlattı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Müzisyenler Ruken Yılmaz ve Luna Erşahin, geleneksel Kürt ezgisi “Werne Werne”yi çağdaş bir müzikal yaklaşımla yeniden yorumladı.</p>
<p>İki güçlü kadın vokalin bir araya geldiği bu özel düet, köklü bir kültürel mirası modern düzenlemeler ve güncel prodüksiyon anlayışıyla yeniden hayat buluyor.</p>
<p>Ruken Yılmaz, Luna Erşahin’le nasıl bir araya geldiklerini ve “Werne Werne”nin hikâyesini bianet için anlattı.</p>
<p><strong>“Werne Werne” nasıl bir eser? Bu düet fikri nasıl ortaya çıktı?</strong></p>
<p>“Werne Werne” “gelin” demek. Aslında Ömer Süleyman’ın da seslendirdiği bir eser. Daha doğrusu geleneksel bir eser. Benim için bu şarkının kaynak kişisi Yusuf Çelebi. Ben ondan dinlemiştim ve ben o hâlini aslında çok seviyordum. Tabii Ömer Süleyman da çok keyifli bir şekilde okuyor ama benim asıl kaynak olarak aldığım kişi Yusuf Çelebi.</p>
<p><strong>Bu şarkı ve bu düet nasıl ortaya çıktı? </strong></p>
<p>Uzun süredir aklımızda bir düet fikri vardı. Bir düet yapmak istiyorduk. Daha doğrusu düetten ziyade bir kadınla bir araya gelmek istiyordum. Bir kadınla düet yapmak istiyordum. Bir türlü isimlerde netleşemedik.</p>
<p>Daha sonra Luna tesadüfi bir şekilde karşıma çıktı. Luna Erşahin benim bir eserimi paylaşmıştı. Luna, Danimarka’da yaşıyor ve oradaki yerel bir basına benim bir eserimi önermişti. O vesileyle Luna ile yazışmaya başladık. Daha sonra Luna’nın şarkılarını dinledim. Dedim ki: “Kesinlikle Luna ile bir proje yapmalıyım.”</p>
<p><strong>Luna Kürtçe mi söylüyor?</strong></p>
<p>Luna, kendi dilinde, Kürtçe söylüyor. Ama yoğunlukla Kürtçe ve Türkçe söylüyor diyebilirim.</p>
<p>Aysay diye bir grupları var. Çok belli bir müzik yapıyorlar ve çokça festivali geziyorlar aslında. Dünyada festivallere katılıyorlar, özellikle Avrupa ülkelerinde turneleri oluyor.</p>
<p>Böylelikle bu fikirle beraber onlarla tanışmış oldum. Yakın zamanda da buraya geldiler, İstanbul’da bir konserleri vardı. Önceden tabii bunları planladığımız için şarkımızın kayıtlarına başlamıştık. İstanbul’a geldiklerinde konserlerinde ben de sahneye çıktım, o şarkıyı seslendirdik ve klibimiz de öyle ortaya çıkmış oldu.</p>
<p><strong>Şarkı ne zaman dinleyiciyle buluşacak?</strong></p>
<p>Klip daha yayınlanmadı. Dün bir ilk teaser’ı paylaştık. Bu gece saat 00.00’da şarkı dijital platformlarda yer alacak. Cuma günü de saat 16.00’da YouTube’da klibimiz yayınlanacak.</p>
<p><strong>Kürtçe ile olan bağınız nasıl?</strong></p>
<p>Genelde değil, ben hep Kürtçe söylüyorum. Yani Kürtçe ile olan bağım “Kürdüm” demek. Kürtçe olduğu için Kürtçe ile olan bağım o. Buna dair söyleyecek çok bir şeyim yok aslında.</p>
<p><strong>Şarkı söylemek ve sahnede olmak size ne hissettiriyor?</strong></p>
<p>Buna dair çok düşünmedim. Neden düşünmedim? Çünkü ben kendimi bildim bileli şarkı söylüyorum ve çok küçük yaşlardan itibaren sahneye çıkmaya başladım.</p>
<p>Bu benim için “yemek yerken ne hissediyorsun?” gibi bir soru. Doğal yani. Evet, çok doğal bir süreç benim için. Hayatımın bir parçası olduğu için bunun üzerine açıkçası çok düşünmüyorum. Sahneye çıktığımda ne hissediyorum gibi bir dünyam yok.</p>
<p><strong>Bu şarkı için ne kadar süre çalıştınız?</strong></p>
<p>Bu şarkı zaten benim konser repertuvarımda olan bir şarkıydı. Biz bunu Nurhak’la birlikte çalıştık. Nurhak benim eşim. Ayrıca bütün düzenlemelerimi, aranjelerimi Nurhak yapıyor.</p>
<p>Nurhak’ın düzenlemesiyle biz bunu sahnelerde yaklaşık bir yıldır, hatta bir buçuk yıldır çalıyoruz. Daha sonra Luna ile düet yapma fikrinden sonra, Luna ile konuştuktan sonra sanırım aranje ve kayıt süreci yaklaşık 6 ay kadar sürdü.</p>
<p>Çünkü aranjeyi sadece Nurhak yapmadı. Nurhak’ın bir taslağı vardı. Daha sonra prodüksiyon için Luna’nın ekibinden bir arkadaş vardı, Aske diye bir arkadaş. Ona verdik. O da üzerine 3-4 ay çalıştı.</p>
<p>Daha sonra Lunalardan burada konser vermesini bekledik ki klibimizi çekelim. Lunalar burada konserlerini verdikten sonra klibimizi de çektik. Daha sonra mix-mastering ve kurgu aşamalarını bekledik. Yarın da çıkmış oluyor.</p>
<p><strong>Luna bu teklife nasıl yaklaştı?</strong></p>
<p>Luna’nın annesi Danimarkalı, babası Sivas ya da Dersim göçmeni. Babası da bilinmiyor çünkü Luna’nın dedesi Avrupa’ya göç etmiş ve babası da aslında tam olarak nereden göç ettiklerini bilmiyorlar.</p>
<p>Luna aslında köklerine ulaşmaya çalışan bir kadın. Tam olarak ne olduğunu, babasının Dersimli mi, Sivaslı mı olduğunu bilmeyen ama o müziği, o dünyayı, o kimliği çok merak eden bir kadın.</p>
<p>Aslında şu anda keşif alanında. Daha yeni bu alanı keşfediyor ve benim için de ayrıca keyifli bir şey bu. Luna için tabii yeni keşfettiği bir dünya olduğu için her şeyi merak ediyor.</p>
<p>Her gelişmede beni arıyor, “Ruken şöyle bir şey oldu, sence insanlar buna nasıl tepki verir?” diye soruyor. Çünkü bu dünyayı hiç bilmiyor Luna.</p>
<p><strong>“Bu dünya” derken müzik dünyasından mı bahsediyorsunuz?</strong></p>
<p>Hayır, Türkiye’deki ya da diasporada büyümüş bir kadın olmakla ilgili bir şeyden bahsediyorum. Danimarka’da büyümüş bir kadın ve daha çok annesinin etkisiyle büyümüş biri. Kürtlüğe dair çok bilgisi yok aslında.</p>
<p>Daha yeni bunu araştırıyor, bunun peşine düşüyor ve buna dair çok fikri yok. Toplumsal olarak, kültürel olarak bu alanın nasıl refleks verdiğini bilmiyor.</p>
<p>Ne yaparsa hemen arıyor, “Böyle bir şey yaptım, sence nasıl karşılık bulur?” diyor. Çok yabancı olduğu bir alan ama çok da keyif aldığı bir alan. Çok fazla geleneksel şarkılar üzerine çalışan biri Luna.</p>
<p>Ben ilk bu şarkıyı götürdüğümde, tabii “Werne Werne” Ömer Süleyman tarafından da söylendiği için bir tereddütle karşılaştık. Daha doğrusu Luna bir tereddüt yaşadı. “Bu Ömer Süleyman’ın şarkısı, sence biz de söylemeli miyiz?” dedi.</p>
<p>Ben de Luna’ya dedim ki: “Luna, bu Ömer Süleyman’ın şarkısı değil. Daha doğrusu eser diyeyim, şarkı yanlış olur. Eser Süleyman’ın değil, anonim bir eser.”</p>
<p>Aslında ilk kaynak kişilerinden biri Yusuf Çelebi ve o çok keyifli bir şekilde okuyor. Ben Yusuf Çelebi’nin okuma stilinden çok etkilenmiştim. Yusuf Çelebi’nin ve Sait Gabari’nin kayıtlarını gönderdikten sonra o da ikna oldu. O versiyonlarını çok sevdi.</p>
<p><strong>Luna’nın tereddüdünün sebebi neydi?</strong></p>
<p>Şöyle, zaten çok fazla dinlenen bir şarkıydı. “Biz de tekrar yapmalı mıyız?” diye düşündü. Tereddüt etti. Ama bu arada Sait Gabari’nin ve bizim okuduğumuz şey ile Ömer Süleyman’ınki arasında tarz, aranje ve düzenleme olarak çok büyük fark var. Melodik olarak da bölüm bölüm değişen yerler var. Çünkü dediğim gibi bizim esinlendiğimiz, kaynak olarak aldığımız kişi Yusuf Çelebi’ydi.</p>
<p><strong>İlk düet deneyiminiz olduğu için heyecanlı mısınız? Tepkileri nasıl bekliyorsunuz?</strong></p>
<p>Çok heyecanlıyım çünkü ilk defa bir düet yapıyorum. Daha doğrusu ilk defa değil aslında, evet ilk defa bir düet yapıyorum. Bir an Mehmet Akın albümünü düşündüm ama o bir düet değildi, bir albümde yer almıştım.</p>
<p>İlk defa bir düet yaptığım için ve bir kadınla ortaklaşa bir şey yaptığım için çok mutluyum, çok keyifliyim. İnanıyorum ki kadınların birlikte yaptığı her şeyde enerji çok bambaşka oluyor. Çünkü biz gerçekten çok heyecanlı oluyoruz ve biliyorum ki bu bir şekilde izleyene, dinleyene yansıyor.</p>
<p>Eminim ki tepkiler de güzel olacak. Heyecanla klibimiz çıksın da insanlar yorum yapmaya başlasın diye bekliyoruz.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/rukenluna3.jpg" alt="">
<figcaption>Ruken Yılmaz ve Luna Erşahin. </figcaption>
</figure>
<p><strong>Klip nasıl çekildi?</strong></p>
<p>Luna'nın müzik grubu AySay'ın İstanbul’da konseri oldu. Bir turneleri vardı, turnenin İstanbul ayağı da vardı. Biz de o konseri bekledik.</p>
<p>Önceden tüm hazırlıklarımız tamamlanmıştı, ışık vesaire ekibimiz hazırdı. Konser günü ben onlara sahnede bir şarkıyla eşlik ettim. Klibimiz de böyle çekilmiş oldu.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/0Cm4RjF-7bM?si=yZraIGuiffKbZXXV" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Eserin görsel çalışması da dikkat çekiyor. Nasıl ortaya çıktı?</strong></p>
<p>Batmanlı bir sanatçı, ressam Rojbin Ekinci’ye ait. Ben onun eserlerini çok seviyordum ve takip ediyordum. Kürt annelerini modern dünyaya uyarlıyor. Görsel ekibi de beğendi ve “Bu olsun” dedik.</p>
<p><strong>Son olarak ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Biz iki kadın olarak yan yana durmaya çok önem veriyoruz. Bu eserde de bunu yapmaya çalıştık. Kadınlar olarak bir arada durabiliriz, üretebiliriz. Yeni bir eser için de çalışmalarımız var. Bitmek üzere, yakın zamanda o eseri de paylaşacağız.</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Günay Gafur’un "Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi" üzerine inceleme]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gunay-gafurun-kaos-oyunlari-1-kelebek-etkisi-uzerine-inceleme-321380</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/gunay-gafurun-kaos-oyunlari-1-kelebek-etkisi-uzerine-inceleme.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gunay-gafurun-kaos-oyunlari-1-kelebek-etkisi-uzerine-inceleme-321380</guid><description><![CDATA[Çocuklar kendi kararlarını verir, araştırmalar yapar, hata yapar ve bu hatalardan ders çıkarırlar. Hikâye yalnızca eğlendirmeyi değil, aynı zamanda sorgulayan bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bir anlayış taşır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Günay Gafur’un Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan "<em>Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi" </em>adlı romanı, çocuk ve ilk gençlik edebiyatında macera, gizem ve bilimsel merakı başarılı bir şekilde bir araya getiren sürükleyici bir eser.</p>
<p>Roman, ilk sayfalardan itibaren okuru sıradan bir çocuk hikâyesiyle değil, büyük bir gizemin ortasına bırakıyor. Hikâye, karanlık bir odada esir tutulan çocukların yaşadıklarını anlatmasıyla başlar ve bu anlatım, okuyucuda sürekli “Acaba buraya nasıl geldiler?” sorusunu uyandırır. Böylece eser, merak duygusunu canlı tutan güçlü bir kurgu oluşturuyor.  </p>
<p>Romanın merkezinde “Profesör” lakaplı on bir yaşındaki zeki ve kitap okumayı seven bir çocuk bulunuyor. Gerçek isimlerini gizleyen çocuklar, birbirlerine Profesör, Siren, Zehir, Ejderha, Acısos ve Baykuş gibi lakaplarla hitap ediyorlar.</p>
<p>Bu durum hem hikâyeye eğlenceli bir hava katar hem de çocukların kendilerine ait özel bir dünya kurduklarını gösteriyor. Site yaşamının tekdüzeliğinden sıkılan Profesör, arkadaşlarının moralini yükseltmek ve özellikle babasının kaybolması nedeniyle üzgün olan Acısos’u neşelendirmek için “Tuhaflıklar Oyunu” adını verdiği bir oyun geliştirir. Oyunun amacı çevrelerinde gerçekleşen gizemli olayları araştırmak ve bunların nedenlerini bulmaktır. Başlangıçta yalnızca eğlence olarak görünen bu oyun zamanla çocukları beklenmedik ve tehlikeli olayların içine sürükler.</p>
<p>Romanın olay örgüsü oldukça hareketli. Çocuklar çevrelerinde gördükleri ilginç olayları listelemeye başlarlar. Gizemli komşular, Kemikli Tepe, garip sesler, açıklanamayan olaylar ve esrarengiz kişiler onların dikkatini çeker. Her hafta bir araya gelerek hangi gizemin araştırılacağına karar verirler. Araştırmaları sırasında yalnızca ipuçları toplamakla kalmaz, aynı zamanda ekip olarak düşünmeyi, tartışmayı ve birlikte hareket etmeyi öğrenirler.</p>
<p>Hikâye ilerledikçe sıradan görünen olayların aslında birbirine bağlı olduğu anlaşılır. Özellikle gizemli defter, görünmeyen yazılar ve kelebek etkisi fikri romanın fantastik ve bilimsel yönünü güçlendiren öğelerden.</p>
<p>Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri karakterlerin gerçekçi biçimde oluşturulmuş olması. Profesör grubun lideri. Kitaplarla haşır neşir, mantıklı düşünen ve bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan bir karakter. Çocukların karşılaştığı olaylarda paniğe kapılmak yerine çözüm üretmeye çalışıyor ancak mükemmel değil; yaptığı planların arkadaşlarını tehlikeye sürüklemesi nedeniyle zaman zaman kendisini suçlar. Bu yönü karakteri daha inandırıcı hâle getiriyor.  </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/adsiz-tasarim-2026-07-10t132128-704.png" alt="">
<figcaption>Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi - Günay Gafur (Resimleyen: Yusuf Tansu Özel) (Sayfa 288 sayfa)<em> </em></figcaption>
</figure>
<p>Siren grubun neşeli ve enerjik üyesi. Olaylara daha duygusal yaklaşıp ve arkadaşlarını motive etmeye çalışıyor. Zehir ise sert mizacıyla dikkat çeker. İnsanlara karşı mesafeli görünmesine rağmen arkadaşlarına büyük bir bağlılık duyar. Baykuş karamsar görünse de aslında ayrıntıları fark eden, olası tehlikeleri önceden görebilen dikkatli bir karakter. Acısos ise küçük yaşına rağmen hikâyenin en duygusal karakterlerinden biri.</p>
<p>Babasının kayboluşu onun psikolojisini etkiliyor ve okur, çocukların da büyük sorunlarla mücadele edebileceğini bu karakter üzerinden görmüş oluyor. Ejderha ise zaman zaman şaka yapan, cesur fakat arkadaşlarına sadık bir karakter olarak grubun dengesini sağlıyor. Karakterlerin farklı kişiliklere sahip olması ekip çalışmasının önemini de ortaya koyduğu su götürmez bir gerçek.</p>
<p>Romanın temel temalarından biri merak duygusu. Çocuklar çevrelerindeki olayları sorgulamaktan hiç vazgeçmiyorlar. Yazar, öğrenmenin yalnızca okulda gerçekleşmediğini; gözlem yapmanın, soru sormanın ve araştırmanın da eğitimin önemli bir parçası olduğunun altını çiziyor. Profesör’ün sürekli bilimsel açıklamalar yapması ve çocukların olaylara dedektif gibi yaklaşması, genç okurları düşünmeye teşvik ediyor.</p>
<p>Kitapta işlenen diğer bir önemli temalar ise arkadaşlık ve dayanışma. Karakterler zaman zaman tartışsalar da zor anlarda birbirlerinden vazgeçmiyorlar. Herkes farklı özelliklere sahip olmasına rağmen birlikte hareket ettiklerinde daha güçlü olduklarını fark ediyorlar. Özellikle tehlikeli anlarda birbirlerini korumaya çalışmaları, dostluğun fedakârlık gerektirdiğini anlatıyor.</p>
<p>Roman aynı zamanda cesaret temasını güzelce işliyor. Çocuklar korkmalarına rağmen gizemlerin peşinden gitmeye devam ediyorlar. Cesaret burada korkusuzluk değil, korkuya rağmen doğru olanı yapabilme becerisi olarak sunuluyor. Bu yaklaşım çocuk okurlar için önemli bir mesaj taşımaktadır.</p>
<p>Kitabın adını taşıyan “kelebek etkisi” kavramı ise romanın en dikkat çekici fikirlerinden biridir. Profesör, çocuklara kaos teorisini basit örneklerle açıklamaya çalışır. Küçük bir olayın zamanla büyük sonuçlar doğurabileceği fikri hem bilimsel hem de ahlaki bir anlam kazanıyor. Çocukların attıkları küçük adımların beklenmedik sonuçlar doğurması, roman boyunca bu teorinin olay örgüsüne yansıtıldığını gösteriyor. Böylece yazar bilimsel bir kavramı çocukların anlayabileceği bir hikâye içinde sunmayı başarıyor.  </p>
<p>Dil ve anlatım açısından bakıldığında eser oldukça akıcı. Bölümler kısa tutulduğu için okuma temposu hiç düşmüyor. Mizah ile gerilim dengeli biçimde kullanılmış.</p>
<p>Karakterlerin birbirlerine taktıkları lakaplar ve yaptıkları şakalar hikâyeye eğlence katarken, gizemli olaylar okurun merakını sürekli canlı tutuyor. Anlatım sade olduğu için ortaokul çağındaki okuyucular kitabı rahatlıkla takip edebilir. Bunun yanında yetişkin okurlar da çocukların bakış açısından anlatılan bu maceradan keyif alabilir.</p>
<p>Romanın güçlü yönlerinden biri de çocukları pasif kahramanlar olarak göstermemesi. Çocuklar kendi kararlarını verir, araştırmalar yapar, hata yapar ve bu hatalardan ders çıkarırlar. Böylece okur, problemlerin çözümü için düşünmenin ve birlikte hareket etmenin önemini görür. Hikâye yalnızca eğlendirmeyi değil, aynı zamanda sorgulayan bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bir anlayış taşır.</p>
<p>Bunlarla birlikte "<em>Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi"</em>, çocuk edebiyatında macera, gizem ve bilimi başarılı biçimde birleştiren etkileyici bir roman. Sürükleyici olay örgüsü, birbirini tamamlayan karakterleri ve düşündürücü temaları sayesinde yalnızca bir macera kitabı olmanın ötesine geçiyor. Yazar, çocukların merak duygusunu canlı tutarken aynı zamanda arkadaşlık, dayanışma, cesaret ve bilimsel düşünmenin önemini vurguluyor.</p>
<p>Özellikle küçük bir olayın büyük sonuçlara yol açabileceği düşüncesi romanın hem olay örgüsünü hem de vermek istediği mesajı şekillendirir. Bu yönleriyle eser, genç okurlara hem keyifli bir okuma deneyimi sunan hem de onları araştırmaya ve sorgulamaya teşvik eden başarılı bir çocuk romanı olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>(ŞT/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Ben İnsan Sevmiyorum”dan “Bana Ne”ye: Çağın yalnızlık dili]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ben-insan-sevmiyorumdan-bana-neye-cagin-yalnizlik-dili-321371</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/ben-insan-sevmiyorumdan-bana-neye-cagin-yalnizlik-dili.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ben-insan-sevmiyorumdan-bana-neye-cagin-yalnizlik-dili-321371</guid><description><![CDATA[Dönüp dönüp insanı hasta bir varlık haline dönüştürmese, kaostan kaçınıyorum derken cehaletin ve kötülüğün ördüğü kaosa itilmese belki muteber olurdu o umursamaz ve düşüncesiz, klişelerle örülü yaşam.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p> “Ben insan sevmiyorum”, “düz yaşamak istiyorum”, “bana ne onun sorunlarından gitsin psikologa”, “para her şeydir”, “okuyup da ne yapacağım”, “fazla düşünme”, “al gitsin” ve daha nice çoğaltılabilir dikte kelime ve cümleler. Dillere pelesenk olan, kişinin kabulü olup olmadığını bilmeden söylediği bu cümlelere sırf bu yüzden, sırf yaygınca kullanımından dolayı şüpheyle bakmalı.  </p>
<p>“Ben insan sevmiyorum” klişesinin ardında kendini iyi ve özel hissetme yanılgılı algısı gözlenir. Kendini sıradanın ötesine geçirme arzusunda olan, özel hissetmenin yegane cümlesi olarak “ben insan sevmiyorum” der.</p>
<p>Genel kalabalığın içinden çekilerek bir yığın ünlü figürün cümlelerinin ve duruşlarının ardına sığınan, olmadığına özentiyle kendini özdeşleştiren, okumadığı filozof ve yazarların gündelik yaşamdaki bazı görünümlerini taklit ederek sıradanın ötesine geçmeye çalışan insanın zavallı trajedisidir bu.</p>
<h3>"Düz yaşamak istiyorum"</h3>
<p>Yürüyüşü, giyimi, sigarayı tutuş şekli öykünmeden ibaret, ulaşamadığı kendi yüce varlığını hiç olmazsa bu haliyle yüzeysel ve temsili yaşatmakla yetinir. Görsel duyumun baskınlığı bu görüntüyü genelin gözünde bir düzeyde de olsa kabul edilir kılar. Böylelikle kısmi bir onay ile toplum içinde bir varoluş yakalamaya çalışır insan. </p>
<p>“İnsan sevmiyorum” diyerek ayırt etmeksizin kalabalıktan çekilerek yalnızlaşan insan, ötekinde varoluşunu görme ve kendini keşfetme gücünden mahrum kalarak potansiyeline ulaşma şansını da kaybeder. Ve bu klişe cümleyi her gün söyleye söyleye zihnine kazıyan insan, gittikçe insani değerlerden uzaklaşan bencil, despotik, zalim ve hayvani sınırları aşamayan düzeye geriler.</p>
<p>Şu kısacık hayatta keder ve dertten uzak, “ben mi kurtaracağım” klişesinin ardına “düz yaşamak istiyorum” klişesini ekler insan.</p>
<p>Kurtarılması gerekenin ne olduğunu sorgulamaz, düz yaşamın esasen ne olduğu konusunda hiçbir fikri yoktur. Kahramanlık arketipini kendinden çeken insan, sanki kendisinden beklenen oymuş gibi çoğunluğu kurtarmanın zorluğundan bahisle ya da küçük tahakküm alanlarındaki gücü ispata dayalı yanılsamalı kahramanlıkla bir sapma daha yaşar.</p>
<p>Oysa bilmez; en büyük kahramanlığın kendi varoluşunu keşfetmek, kendini çekip çıkarmak olduğunu. Ve bu kendini bilme, kendine ulaşma hâlinin zorluğu, “düz yaşamak istiyorum” klişesiyle genele teslim olma hâline dönüşür. Cesaretin kırıldığı noktada, zoru ve kaosu reddederek insan kendi düzlüğünden vazgeçer. Oysa en çok kendine ulaşan, yaşamının öznesi hâline geçen insan, düz yaşamın keyfindedir. Ve bu kahramanlığa ulaşamayan tebaa karakteri, gıptayla bakıp da yüceliğine erişemediği insanı kendi karanlığına çekerek yok etmek ister.</p>
<p>“Düz yaşamak istiyorum” diyen korkaklar “düz yaşamı seçen” cesurları toplumda algı yanılsaması yaratarak yalnızlaştırmak ve tekrar kendine yabancılaştırmak isteyerek kendi tebaa görünümlerini perdeler. Düz yaşanan her eylemi lanetleyerek günahlar cehennemine iter.</p>
<p>“Bana ne onun sorunlarından gitsin psikologa” klişesi pandemi sonrasında “temassızlıkla” popülaritesine artırarak umursamaz insanın dilinde tekrarlanıp durur. Ve bir klişeyle daha çağın insani krizlerinden bencillik dalga dalga yayılır topluma.</p>
<h3>Ötekini ret</h3>
<p>Günlük tekrar ve tüketimle fiziken-zihnen yorgun karmaşa insan, sadeliği ötekinden uzaklaşmakta, dayanışmadan çekilmekte bulmaya çalışır. Kendine sahte cool görünümlü bir özellik katarak toplumda görünmeye çalışır.</p>
<p>İyileşmenin bir aradalıkta, anın içindeki sahnelerde ve keşiflerde, gerçek bir iletişim ve etkileşimde, neşeli arkadaşlıkta olduğunu bilmez. Bir araya gelemeyecek kadar yorgun ve bezgindir, buluşmanın çağırıcısı olmayacak kadar ötekine karşı gururludur.</p>
<p>Toplumdaki hiçleşme karşısında ötekini redle kendini bulmaya çalışır. Ret ile ötekinin gözünde çıtayı yükseltip onaylandığı yanılgısını yaşar. Başkasının sorunlarıyla ilgilenince hizmet ilişkisinin hizmetlisi olacağı algısıyla ötekinden uzaklaşır. Ve bu dil ile örülen tuzak ağlar av gibi düşürür insanı. Daha çok çalışma, daha çok para kazanma ve harcama şeklindeki döngüsel kölelik, ötekini redle kolaylaşır. “Para her şeydir” çünkü. </p>
<p>Mutluluk, iyi hissetme, tedavi, onarılma, konfor vb. yanılsamalı arzular bu klişe yanılsamalı cümlenin ardına sığınarak tatmin edilmeye çalışılır.</p>
<p>Gerçek bir etkileşim ve duygudaşlık yerine durmadan sanal sepetine eklediği eşyalar için “Al gitsin” der yanındaki suni arkadaş. “Düşünme, al gitsin”. Bu bazen kabul edilebilir olsa da günün herhangi bir zaman diliminde sürekli tekrarlanan bu davranış tuzak haline dönüşmüştür artık.</p>
<p>Gerçek bir mutluluk ve iyileşme yakalayamayan insan paranın ve satın almalı tüketimin tuzağında her gün eriyerek gerçekliğini yitirir. Tedavi edilemeyen bir hastaya dönüştürür kendini. </p>
<p>Ve “arkadaş” da yanılsamalı bir iyiniyetle tuzağa çeken satıcı ajan karaktere dönüşür adeta. Gerçek mutluluk anlarını işaret eden, sahnelere çekmek isteyen arkadaş ise ya kıskanandır ya da “düşünen bir fazlalık (!)”. Eşyanın fazlalığı düşünceliyi fazlalık haline getirir o vakit.</p>
<p>“Fazla düşünme” diyen iyimser arkadaş (!) tüketim dostu rahat severde kendi düşkünlüğünü görerek gerilimini boşaltır. Ve böylece zemini tüketim olan ilişkiler de birbiri içinde tekrarlanan ve değer katmayan davranışlarla tükenir.</p>
<h3>İnsan hasta varlık mı?</h3>
<p>Fazla düşünen insanın aşkın varlığına ulaşamadıkça, kendisi için tehlike ve karmaşaymış gibi yanılsamaya kapılır. Onu daha da aşma cesareti olmadığından kolaycı “fazla düşünme” nasihatıyla aklına üstünlük kurmak ister. </p>
<p>Düşünen insan kendi varlığında kalıp akıl üzerinden rekabete girişmeyecek mütevazilikteyken, “fazla düşünme” diyen nasihat verme aklıyla gururlandırır kendini. Ve böylelikle yanılsamalı klişe cümleyle suni değer katar aklına.</p>
<p>Dönüp dönüp insanı hasta bir varlık haline dönüştürmese, kaostan kaçınıyorum derken cehaletin ve kötülüğün ördüğü kaosa itilmese belki muteber olurdu o umursamaz ve düşüncesiz, klişelerle örülü yaşam.</p>
<p>Ama düşünceyi, farkındalığı ve muhakemeyi yitiren insan, küçük bir yaşam kımıltısında derin çukurunu kazıp mezarına atlar. Sevdiklerini yanlarında gömdüren Tanrılar gibi kötülüklerini “Okuyup da ne yapacağım” diyen kibirleriyle inşa ederler.</p>
<p>Öz kaynağını keşfeden insanlar, tebaa sürünün yeni klişesi “kendine öyle bir karakter yaratmış” küçümsemesine maruz bırakılarak bir de hayal dünyasındaymış saptırmasıyla gerçekliğinden koparılmak istenir. Yaşamı kendinde kucaklamanın bedelidir bu.</p>
<p>(YPT/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Özgür Kırgızistan’ın özgür kızı Zere]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ozgur-kirgizistanin-ozgur-kizi-zere-321365</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/ozgur-kirgizistanin-ozgur-kizi-zere.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ozgur-kirgizistanin-ozgur-kizi-zere-321365</guid><description><![CDATA[Geleneksel Kırgız ailelerinde kadının çimlerden alçak, sulardan sessiz olması beklenirken müzisyen/aktivist Zere özgürlüğünden taviz vermemeye kararlı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sovyet döneminin sona ermesiyle hür demokratik bir düzen beklentisi içine girilmiş Kırgızistan’da ne yazık ki gericiler din faktörüne dayanarak bilhassa kadınları baskı altında tutmayı sürdürebiliyor.</p>
<p>Kadınların halen erkeğe hizmet etmesi beklenen varlık muamelesine tabi tutulması yetmezmiş gibi, toplumsal cinsiyet eşitliği talepleri muhafazakârların adeta asabını bozuyor.</p>
<p>Ev içi şiddet vakaları sık sık tekrarlanırken sokakta yürüyen bir kadının güpegündüz kaçırılması ve defalarca tecavüze uğramış bedeninin katledilmiş olarak bulunması vaziyetin ne kadar vahim olduğunu ispatlıyor.</p>
<p>Farkındalık düzeyi gayet yüksek, isyankâr genç kadın <strong>Zere Asilbek</strong> erken yaşta gidişata dur diyebilmek amacıyla müziğe sarılmış ve pop müzik aracılığıyla ister istemez feminist bir provokatöre dönüşmüş.</p>
<p>Tabii ki cesaretinde iyi eğitimli, aydın görüşlü ve köklü bir Kırgız ailesinin ferdi olarak yetişmiş olmasının payı yüksek, lakin bu imtiyazlı durum tutucular tarafından Zere’nin “Batı Ajanı” klişesiyle damgalanmasına yol açmış.</p>
<p>Ülkede eski kafalılığın siyasi iktidar tarafından da sömürülmesi sonucunda başına buyruk cüretkâr bir kadının kadın haklarından bahsetmesi, kadınlara reva görülenleri ön plana çıkarması, kadınlar arası bir dayanışma hareketine ilham vermesi yalnız Zere’nin lanetlemesine yol açmamış, şiddetin sıradanlaştırıldığı çağımızda ölüm tehditleri almasına da sebep olmuş.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/mt.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Müzik siyasidir</strong></h3>
<p><em>"Özgür Kırgızistan’ın Özgür Kızı (A free daughter of free Kyrgyzstan)" </em>adlı belgesel mütevazı tavrıyla, özgürleşmesi beklenen Orta Asya Türki Cumhuriyetlerinden birine usulca nüfuz etmemize imkân tanıyor. Filmin yönetmen, senaryo yazarı, sinematografi hanelerinde adını gördüğümüz kadın sinemacı <strong>Leigh lacobucci</strong> aynı zamanda belgeselin montajı ve müziğine de katkıda bulunmuş. 2025 İsviçre yapımı 65 dakikalık belgesel DOC NYC festivalinde dünya prömiyerini gerçekleştirdikten sonra Slamdance, Solothurn, One World Prag, Lahey Movies that Matter, Berlin İnsan Hakları Film Festivali ve Raindance’e dahil oldu.</p>
<p>Cinsiyetler arası eşitliğe direnen ücra diyarın kısmi de olsa röntgenini çeken belgeselde Zere’nin müzik videolarıyla harmanlanmış gündelik hayat sekansları kahramanımızın samimiyetine inancımızı sağlamlaştırırken dayanışmanın gücünü bir kez daha tenimizde hissediyoruz.</p>
<p>16 yaşından itibaren muhtelif STK’lerde aktif rol alarak küresel haksızlıklara karşı mücadeleye dahil olmuş Zere içindekileri dışa vurabilmek için akabinde müziğe sarılmış.</p>
<p>Sevimli kahramanımız Türkiye Cumhuriyeti ile Kırgızistan’ın ortak projesi Manas Üniversitesi'ndeki eğitimini üçüncü senesinden itibaren terk etmiş, aktivizmiyle sanatsal dışavurumlarını birleştirmeye endekslenmiş.  </p>
<p>Cüretkâr sayılan kostümüyle yer aldığı "<em>Kız"</em> adlı ilk videosu yayınladığında izlenme rekorları kırmış, lakin klip gericilerin millî hassasiyetlerini zedelemiş ve muhakkak ki utanç verici bulunmuş. Zere’nin polise ihbar ettiği ölüm tehditlerinin birinde kendisinden videoyu derhal yayından kaldırması ve Kırgız halkından özür dilemesi bekleniyormuş.</p>
<p>Bu arada Zere hem peformanslarını sergilemek hem de eğitimini pekiştirmek için Avrupa’daki muhtelif memleketler dahil dünyanın birçok köşesine seyahat etmiş.</p>
<h3><strong>Yemezler!</strong></h3>
<p>Zamanla kendini geliştiren Zere’nin popüler müzik stilleriyle geleneksel Kırgız motiflerini iç içe geçirdiğini de görüyoruz.</p>
<p>Orta Asya bağımsız müzik piyasasında kendine yer edinmiş olan, cesur olduğu kadar kırılgan kahramanımız kadına yönelik şiddeti afişe ederken sokakta erkeklerin kadınlara sarkıntılık etme alışkanlığının altını çizmeyi de ihmal etmiyor.</p>
<p>Belgeselde ebeveyninin kendisine nasıl destek olduğunu, bilhassa zor anlarında koşulsuzca yanında durduğunu gördükçe dünyanın sadece kötü niyetli örümcek kafalılardan müteşekkil olmadığını hatırlayıp rahatlıyoruz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/mt2.png" alt=""></p>
<p>8 Mart Kadınlar Günü için Bişkek’in geniş bir meydanında barışçıl mesajlarını iletmeye girişmiş, Zere dahil küçük bir kadın grubunun başına gelenler baskıcı iktidarların ezikliğini de layıkıyla ispatlıyor.</p>
<p>Kadınların aydınlık saçan faaliyetlerine yüzü maskeli iri yarı bazı çapulcuların kaba kuvvetle müdahale etmesi ve klasik provokatör tavırları takınarak savunmasız kadınları hırpalamasının ardından sahneye güvenlik kuvvetleri çıkıyor.</p>
<p>Sanki kabahatli olanlar kadınlarmış gibi saldırganları boşvererek polisin kadınları yaka paça götürmesi aslında gezegenin muhtelif diyarlarından herhangi bir farkı olmayan baskıcı Kırgızistan iktidarının  iktidarsızlığını bir kez daha gözümüze sokuyor.</p>
<p>Erkek egemen statükoyu devirmek için nice tehlikelere göğüs geren başına buyruk kahramanımız Zere dahil dünyanın direnişçi kadınlarıyla gücümüzü birleştirmemizin zamanı geldi de geçiyor.</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mizahın siyasal anatomisi: Hakikat nasıl viral olur?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mizahin-siyasal-anatomisi-hakikat-nasil-viral-olur-321377</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/mizahin-siyasal-anatomisi-hakikat-nasil-viral-olur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mizahin-siyasal-anatomisi-hakikat-nasil-viral-olur-321377</guid><description><![CDATA[Hakikatin görünür olması tek başına siyasal dönüşüm yaratmaz elbette. İnsanların harekete geçmesini sağlayan şey, yalnız olmadıklarını hissetmeleri, ortak bir özne olabileceklerinin güveni ve cesaretidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Günlerdir Deniz Göktaş hakkında birbirine benzer şeyler yazılıp söyleniyor. <em>“Çok cesur, söylenmeyeni söyledi, gerçeklerin söylenmesine hasret kalmışız…”</em> Oysa onların hiçbirisi ilk kez söylenmiyordu.</p>
<p>Bu coğrafyada gerçekleri söyleyen insan hiç eksik olmadı. Gazeteciler söyledi. Akademisyenler söyledi. Öğrenciler söyledi. İşçiler söyledi. Kadınlar söyledi. LGBTİ+lar söyledi. Kürtler söyledi. Aleviler söyledi. Sanatçılar söyledi. Çevreciler söyledi... Yıllardır sokakta direnen, gözaltına alınan, tutuklanan, işkence gören, sürgüne giden, bedel ödeyen binlerce insan söyledi. Hapishaneler hakikati söyleyen insanlarla dolu.</p>
<p>İnsanlık dışı koşulları olan kuyu tipi hapishane gerçeği, Deniz Göktaş tutuklanınca gündem oldu. Kuyu tipi hapishanelerin kapatılması ve başka bir hapishaneye sevk talebiyle 266 gün açlık grevi yapan Gürkan Türkoğlu, tam da bunlar konuşulurken yaşamını yitirdi.</p>
<p>Sorun hakikatin söylenmemesi değildi. Sorun, söylenenlerin yalnızca belli mahallelerde dolaşıp durmasıydı. Deniz Göktaş başka bir şey yaptı. Bilinen ama konuşulmayanları tüm mahallelerin ortak konusu hâline getirdi.</p>
<p>Dönemin araçlarını ve ritmini iyi kullandı. Politik gündemin dilini didaktik bir nutuk ve slogan olmaktan çıkararak, entelektüel birikimiyle süzdüğü ince bir mizahla kurdu. İnsanlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemedi.</p>
<p>Mizahın, iktidarın ciddiyetini bozan, onu sıradanlaştıran gücünü kullandı. Bir anlamda devletin içi boş, tepemizde uçan balonunu kahkahayla patlattı. Söyledikleri bu yüzden dolaşıma girdi, paylaşıldı, çoğaldı. Ve bütün bunları yaparken bedel ödemekten de kaçınmadı.</p>
<p>Türkiye sol hareketi uzun zamandır gerçeği işaret etmenin yeterli olduğuna inanıyor. Doğruyu söylemek ve yalanı teşhir etmek sanki kendiliğinden siyasal bir etki yaratacakmış gibi. Oysa siyaset de gündelik hayatın içine bir biçim kazanarak giriyor.</p>
<p>Mizah yerleşik anlamları yerinden oynatır. Kendisini mutlak ve doğal gösteren iktidar biçimlerinin çatlaklarını görünür kılan kahkaha, otoritenin bizden talep ettiği ciddiyet sözleşmesini bozar.</p>
<p>Deniz Göktaş'ın yaptığı tam da bu oldu. İktidarı onu komik hâle getirerek eleştirdi. Bir iktidar eleştirilere uzun süre dayanabilir ama alay edilmesine dayanamaz. Çünkü iktidarın en önemli sermayelerinden biri, ciddiye alınmasıdır. Mizah da işte o sermayeyi tüketir.</p>
<p>Mikhail Bakhtin, Orta Çağ karnavallarını incelerken kahkahanın siyasal bir deneyim olduğunu söyler. Karnaval sırasında hiyerarşiler askıya alınır. Kralla soytarı arasındaki mesafe kapanır. İnsanlar korkudan kısa bir süreliğine de olsa kurtulur.</p>
<p>Kahkaha, iktidarı doğrudan devirmeyebilir ama onun büyüsünü bozar. Deniz Göktaş'ın sahnede kurduğu dünyada da resmî ideolojinin ağır dili, gündelik hayatın diliyle yer değiştirdi. Dokunulmaz görünenler sıradanlaştı.</p>
<p>Beliz Güçbilmez de <em>Sophokles'ten Stoppard'a İroni ve Dram Sanatı</em> kitabında ironinin yalnızca söylenen sözle ilgili olmadığını hatırlatır. İroni, seyirciyle kurulan ortaklığın sanatıdır. Aynı cümlede iki anlamın birlikte yaşayabilmesi, seyircinin söylenmeyeni de duyabilmesidir. Bu yüzden ironi, otoriter rejimlerin en sevmediği anlatım biçimlerinden biridir. Çünkü ironi, tek anlamlılığı reddeder. İktidarsa her zaman tek dil, tek bayrak ve tek anlam ister.</p>
<p>Deniz Göktaş aslında mizahın imkânlarıyla siyaseti yeniden kurdu. Didaktik olmadı, ajitasyona yaslanmadı. İnsanları zaten bildikleri ama uzun zamandır bakmaya cesaret edemedikleri bir gerçeklikle yeniden karşılaştırdı.  Ve politik gündem, uzun zamandır olmadığı kadar üstelik de gülümseterek dolaşıma girdi.</p>
<p>Aslında Deniz Göktaş'ın dilini sokakta mümkün kılan, hatırlayan herkeste gülümsemeyle karışık bir özlem bırakan bir kolektif deneyim vardı: Gezi Direnişi.</p>
<h3>Başka türlü de olabiliyormuş: Gezi Direnişi</h3>
<p>Geriye dönüp baktığımızda, Gezi Direnişi’nin en kalıcı mirası, sokağın dilini değiştirmesiydi. Şiir sokağa taşındı, duvar yazıları mizah dergilerinin sayfaları gibiydi, kostümler vardı, pankartlar şenlenmişti. Bağlama da vardı piyano da, halay da vardı semazen de, barikat da vardı konser de. İnsanlar slogan atıyor, sonra dans ediyor, sonra bir duvar yazısına gülüyor, sonra forumda sabahlıyordu. Duran adam, kırmızılı kadın, maskeli semazen, polisin önünde oturup kitap okuyan öğrenci…</p>
<p>Bu çeşitlilik, siyasetin tek sesliliğine de bir itiraz yükseltmekti. Tek tip sloganın yerine, çoğu aklımızda yer eden binlerce farklı cümle geçti. Tek tip eylem biçimi yerine estetikle yoğrulmuş bir yaratıcılık. Belki de ilk kez bu kadar kitlesel bir hareket, insanlara birbirlerine benzemeden birlikte olabileceklerini hissettirdi.</p>
<p>Walter Benjamin, faşizmin siyaseti estetize ettiğini, buna karşılık özgürleştirici siyasetin sanatı siyasallaştırması gerektiğini söyler. Bu ayrım bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Otoriter rejimler devasa meydanları, tek tip bayrakları, aynı ritimde yürüyen kalabalıkları, tek sesli marşları, güç gösterisini sever ve kendi estetik anlayışıyla itaati görünür kılar.</p>
<p>Gezi bunun tam tersini yaptı. Sanatı siyasete alet etmedi, siyasetin kendisini yaratıcı bir pratiğe dönüştürdü. Bu yüzden Gezi'nin en yaratıcı ürünleri, uzun bildiriler yerine kısa, çarpıcı, mizahı yüksek duvar yazılarıydı. “Faşizme karşı omuz omuza” kadar tanıdık olan sloganların yanına, oyunbaz, gündelik ve yaratıcı cümleler eklendi. Gezi Direnişi insanları yalnızca bir hareketin destekçisi yapmadı, onun anlatıcısı hâline getirdi.</p>
<p>İroni, anlamı tamamlamayı okura ya da seyirciye bırakır, onu metnin ortağı hâline getirir.  Gezi'nin dili de böyleydi. Direnişin uyulması gereken, ilan edilmiş resmî bir üslubunu yoktu ama iktidar karşıtı bir direniş içinde kurulan, sokağın tüm renklerini yansıtan, didaktik olmayan, oyunbaz bir dili vardı. Bu yüzden Gezi Direnişi yenilmiş olsa da ürettiği dil yenilmedi.</p>
<p>Bugün Deniz Göktaş'ın sahnesinde duyduğumuz heyecanda, sosyal medyanın yaratıcı muhalefetinde, işçi direnişlerinin sahiciliğinde hâlâ Gezi'nin yankısını duyuyoruz. Çünkü toplumsal hafıza, uygun zemin bulduğunda yeniden canlanır.</p>
<h3>Hakkını teslim etmek gereken iki örnek: Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder</h3>
<p>Türkiye siyasetinde kendi mahallesinin dışına taşabilen önemli iki örneğe de hakkını teslim etmek gerekir. Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder, yıllarca hakkında konuşmanın bile cesaret gerektirdiği, devletin her türlü baskı aygıtıyla kuşattığı, toplumun önemli bir bölümünün yalnızca korku ve öfke üzerinden ilişki kurduğu meselelerin, her kesimle konuşulabilir olmasının zeminini yarattılar.</p>
<p>Türkiye’de meclis siyasetinin uzun yıllar boyunca alışık olduğu temsil biçimi ciddi, öfkeli, mesafeli, kendisiyle dalga geçmeyen siyasetçi modeliydi. Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder, siyasetin soğuk kuralları içinde oynayan iki oyunbozan oldular.</p>
<p>Siyaset, duyulur olanın paylaşımını değiştiren bir müdahaledir. Bu açıdan bakıldığında Demirtaş ve Sırrı Süreyya'nın yaptığı şey yalnızca siyaseti konuşmak değildi, kamusal alanın sesini değiştirmekti. Devletin, siyasetçilerin, uzmanların, televizyon yorumcularının çarpıtarak anlattığı bir gerçeği, gündelik hayatın diliyle konuşulabilir hale getirdiler.  </p>
<p>Sırrı Süreyya'nın anlattığı bir anı ya da okuduğu bir şiir, uzun bir konuşmadan daha etkili oldu. Demirtaş'ın ironik yaklaşımları, sayfalarca analizden daha fazla tartışma yarattı. İşte bu yüzden otoriter rejimler mizahtan korkarlar. Çünkü mizah mesafeyi azaltır, yabancılığı kırar, korkuyu aşındırır ve tabu olanı gündelik konuşmanın konusu hâline getirir.</p>
<p>Deniz Göktaş'la aralarında görünmeyen benzerlik de siyasal gündemin etrafında yeni bir kamusal dil kurmalarıydı. İlk kez ortaklaşa konuşulabilir bir heyecan yaratan bu dil, siyasal dönüşüm ihtimalinin de kapısını aralıyordu. Çünkü bir fikir, insanlar onu birbirlerine anlatmaya başladıklarında toplumsallaşır, birlikte hareket etmeye başladıklarında siyasal bir güce dönüşür.</p>
<h3>Sokaktan seslenen umut: Doruk Maden İşçileri</h3>
<p>Son yılların en umut veren iki gündemi tereddütsüz Deniz Göktaş ve Doruk Maden işçilerinin direnişi oldu. Birisi sahnede, diğeri günlerce süren direnişle insanlara yeniden umudu hatırlattılar.</p>
<p>Doruk Maden işçilerinin farkı, uzun zamandır unuttuğumuz iki siyasal gerçeği aynı anda hatırlatmış olmalarıydı; örgütlü mücadelenin gücü ve bu mücadelenin temsil ve görünme biçimi. Üretimden gelen güçlerini kullanan işçilerin kararlılığı, örgütlü mücadeleye olan ihtiyacı da toplumsal hafızada yeniden canlandırdılar.</p>
<p>Uzun ve artık ezbere bildiğimiz bildiriler okumadılar. Kişisel hikâyelerini, kızgınlıklarını, yorgunluklarını, birbirlerine takılmalarını, kısacası mücadele eden insanı gösterdiler. Bürokratik sendikacılar yerine emek sömürüsünü iliklerine kadar yaşamış işçilerin sesinin duyulmasını sağladılar.</p>
<p>Deniz Göktaş tek başına çok büyük bir kültürel etki yarattı. Ama Doruk Maden işçileri bize başka bir gerçeği yeniden hatırlattı: Tarihi değiştiren, örgütlü mücadeledir.</p>
<p>Son yılların en umut veren iki gündemden biri, sert gerçekleri konuşturacak yeni bir alan açtı. Diğeri, o gerçeğin ancak örgütlü bir mücadeleyle siyasal bir güce dönüşebileceğini hatırlattı.</p>
<h3>Yeni bir dünya kurabilmek için dönemin ruhunu kavramak</h3>
<p>Bugün dönüp baktığımızda bütün bu örnekler aynı şeyi söylüyor. Deniz Göktaş'ın sahnesi de, Gezi'nin duvar yazıları da, Sırrı Süreyya'nın hikâyeleri de, Demirtaş'ın ironisi de, Doruk Maden işçilerinin direnişi de aynı siyasal gerçeğe işaret ediyor. Siyasal mücadele yalnızca doğruyu söyleme cesareti değildir. Aynı zamanda o doğruyu hangi dille, hangi estetikle ve hangi kültürel biçimlerle dolaşıma gireceği meselesidir. </p>
<p>Antonio Gramsci, <em>Hapishane Defterleri</em>'nde iktidarın yalnızca polis, mahkeme ya da orduyla ayakta kalmadığını anlatır. İktidar, toplumun ön kabullerini belirleyen bir kültürel hegemonya kurabildiği ölçüde kalıcıdır. Bu yüzden siyasal mücadele yalnızca iktidarla sınırlı değildir. Yani kültür, siyasetin ta kendisidir. Mizah da, müzik de, sinema da, roman da, sahne de hatta sosyal medya da. Çünkü insanlar, dünyayla kurdukları ilişki biçimiyle değişir.</p>
<p>Yeni bir dünya kurmak için verilen siyasal mücadele, gerçeği görünür kılma çabasıyla sınırlandırılamaz. Güncel olanı iyi kavrayarak, onu güncel dile büründürmeyi gerektirir.</p>
<p>Biçim, içeriği alımlayıcıya uygun olarak görünür hale getiren en önemli araçtır. Aynı düşünce farklı bir dille söylendiğinde başka türlü anlaşılır, başka türlü hissedilir ve başka türlü hatırlanır. Çünkü siyasetin tarihi aynı zamanda hikâyelerin, şarkıların, afişlerin, duvar yazılarının, filmlerin de tarihidir. Ve kahkahaların. Bugün dönüp son yıllarda gerçekten geniş kesimlere ulaşabilen örneklere baktığımızda ilginç bir ortaklık görüyoruz.</p>
<p>Deniz Göktaş bir sahne gösterisiyle tüm ülkede gündem olmayı başardı. Sevilerek ya da sövülerek bütün evlere girdi, bütün masalarda baş köşeye oturdu.</p>
<p>Türkiye sol hareketinin bu meseleyi genel geçer söylemlerle konuşmaktan sıyrılıp, kendi eylem ve söylemlerinde biçim, estetik ve dil üzerine daha çok düşünmesi gerekiyor. Çünkü hiçbir düşünce, onu insanların gündelik yaşamına taşıyacak bir biçime dönüştürmeden yaygın bir karşılık bulmuyor.</p>
<p>Yirminci yüzyılın büyük bölümü boyunca devrimci siyaset programların, bildirilerin ve örgütlerin diliyle konuştu. Ama artık bunlar tek başına yetmiyor. Çünkü artık iletişim araçları değişti, temsil biçimleri değişti, bilgiye ulaşma biçimleri değişti, ikna olma biçimleri değişti. Ve belki en önemlisi, birlikte olma biçimleri değişti. Yeni yüzyılın ruhu da buralarda yatıyor.</p>
<p>Bugün, siyasetin kültürel boyutunu daha çok ciddiye almak ve kültürel hegemonyaya karşı, yeni kültürel biçimler üretmek gerekiyor.</p>
<p>Türkiye sol hareketi uzun zamandır olup bitenleri tekrar tekrar anlatarak siyaset yapıyor. Bildiriler yazıldı, sloganlar üretildi, çok doğru analizler yapıldı ama hiçbiri kendi mahallesinin dışındaki insanların gündelik hayatına sirayet edemedi.</p>
<p>Gezi Direnişi, Sırrı Süreyya Önder, Selahattin Demirtaş, Doruk Maden işçilerinin direnişi ve Deniz Göktaş. İlk bakışta birbirleriyle ilgisiz görünüyorlar. Ama hepsi çok benzer bir şey yaptılar. Hakikati eğip bükmediler ama anlatım biçimini değiştirdiler. Belki de yeni yüzyılın siyasal meselesi tam olarak burada yatıyor. Yeni bir dünyayı kurabilmek için hem yeni bir dil hem de o dil etrafında örgütlenebilecek ortak bağlar da kurmak gerekiyor.</p>
<p>Hakikatin görünür olması tek başına siyasal dönüşüm yaratmaz elbette. İnsanların harekete geçmesini sağlayan şey, yalnız olmadıklarını hissetmeleri, ortak bir özne olabileceklerinin güveni ve cesaretidir. Mizah, sanat ve kültür, bu noktada devreye girer, çıplak gerçeği estetik bir anlatıya dönüştürerek toplumsallaştırır ama örgütlü mücadeleyle buluşmadığı sürece yalnızca güçlü bir kamusal etki olarak kalır. Kalıcı bir siyasal güce dönüşebilmesi için o etkinin örgütlenmesi gerekir. Bunun yolu da kültürel mücadeleyle siyasal örgütlenme arasındaki bağın güçlü kurulmasından geçer.</p>
<p>Ez cümle, dönemin algoritmasını kavrayanlar yeni bir dünya kurmanın yolunu açacak. Ve elbette, <em>“bir zincir yitirenler bir dünya kazanacak”</em>. Bütün anlamlarıyla.</p>
<p>(SK/EMK)</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Mikhail Bakhtin. <em>Rabelais ve Dünyası.</em> Çev. Çiçek Öztek. Ayrıntı Yayınları, 2005.<br>Walter Benjamin. <em>Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı.</em> Çev. Ogün Duman. Can Yayınları, 2015.<br>Henri Bergson. <em>Gülme.</em> Çev. Yaşar Avunç. Ayrıntı Yayınları, 1996.<br>Terry Eagleton. <em>Mizah.</em> Çev. Esen Tarım. Ayrıntı Yayınları, 2022.<br>Antonio Gramsci. <em>Hapishane Defterleri.</em> Çev. Adnan Cemgil. Belge Yayınları, 1986.<br>Beliz Güçbilmez. <em>Sophokles'ten Stoppard'a İroni ve Dram Sanatı.</em> Deniz Kitabevi, 2005.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yüzyıllık tarih üzerine yenilemeler: İlk kurşunu kim attı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yuzyillik-tarih-uzerine-yenilemeler-ilk-kursunu-kim-atti-321332</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/09/yuzyillik-tarih-uzerine-yenilemeler-ilk-kursunu-kim-atti.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yuzyillik-tarih-uzerine-yenilemeler-ilk-kursunu-kim-atti-321332</guid><description><![CDATA[Niye tarihi bir olay ille de getirilip bir kahramana bağlanıyor? Sanırım sorun kolektifliği önemsemeyen bir toplum kültüründe.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>15 Mayıs 1919, işgalci Yunanistan ordusunun İzmir’e çıkışı… Onların deyimiyle “Küçük Asya Seferi”nin veya sonuçları itibariyle “Küçük Asya Felaketi”nin başlangıç tarihi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı yenik düşmüş, ülke galip devletler tarafından paylaşılmaktadır. Bir zamanlar ilkokullarda <em>“aslında biz yenilmedik ama peşinden gittiğimiz Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık”</em> gibi bir versiyonu anlatılırdı. Şimdi nasıl anlatılıyor acaba?</p>
<p>İzmirliler her yıl 15 Mayıs’ı, o gün şehit düşenleri, Konak Meydanı’ndaki “İlk Kurşun” anıtı önünde yapılan anma töreniyle hatırlıyor, hatırlatıyor… Yine bir İzmir – Selanik karşılaştırması yapalım. İki kentte yaşanan iki önemli olayın kahramanlarının adı, rastlantıya bakın ki aynı. Ama aralarında tam tersine bir karşıtlık var.</p>
<h3>İki kentte iki farklı Hasan Tahsin</h3>
<p>Selanik’i 1912’de Yunan ordusuna teslim eden Hasan Tahsin Paşa (1845-1918), İzmir’deki kahramanımız ise işgalci Yunan ordusuna ilk kurşunu attığı söylenen şehit gazeteci Hasan Tahsin’dir.</p>
<p>Hasan Tahsin Paşa “vatana ihanet”le suçlanır ve İstanbul tarafından gıyabında idama mahkûm edilir. Geçmiş yıllarda bianet’te yayımlanan bir <a href="https://bianet.org/yazi/kentlerin-kardesligi-ve-selanik-izmir-216180" target="_blank" rel="noopener">yazımda</a>, Paşa hakkında ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Genel kanı, Osmanlı’dan kalma bir “vatan haini” olduğu yönündedir ama o koşullar altında başka seçeneği olabilir miydi acaba? Öte yandan Yunanistan’da ulusal kahraman düzeyinde itibar görmüştür, görmektedir.</p>
<p>Gazeteci Hasan Tahsin, Selanik kökenlidir. 1888 yılında orada doğmuş büyümüş, Mustafa Kemal’in okuduğu Şemsi Efendi Okulu’nda okumuş, idadiyi bitirdikten sonra İttihat Terakki tarafından hukuk eğitimi için Fransa’ya gönderilmiş, Osmanlı’nın “derin devlet” örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’da görev almıştır. Aktif bir siyasal eylemcidir. Hatta örgütün tetikçilerinden denilmektedir. İşgalden bir yıl önce İzmir’e gelmiş, işgale karşı direnişi savunan Hukuk-ı Beşer gazetesini yayınlamaktaydı.</p>
<p>İzmir Konak Meydanı’nda 1974 yılında açılışı dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından yapılan “İlk Kurşun” anıtı, işgalcilere karşı ilk kurşunu atanın gazeteci Hasan Tahsin olduğu görüşüne bir ölçüde resmiyet kazandırmıştır. İşgal günü İzmir’de, Kordonboyu ve çevresinde çıkan kargaşada şehit edilenlerin arasında Hasan Tahsin de vardır. Bu konuda kimse farklı düşünmemektedir ama konu “İlk Kurşun”a gelince, üzerinde uzlaşılmış bir ortak görüş yoktur. Görüşler, yazılanlar, söylenenler oldukça farklıdır.</p>
<p>Toplumsal olaylara, özellikle örgütlü olmayan, zamanında kayıt altına alınmamış toplumsal eylemlere ilişkin anlatılanlar farklı olabiliyor. Duyduklarını ikinci elden aktaranların tanıklıkları daha da farklılaşabiliyor. Galiba geçmişten söz edenler çoğu kez pek nesnel olamıyor. Olayları farklı anlatabiliyorlar, eski deyimle <em>“maksat bir ama rivayet muhtelif”</em>. Bir bakıma maksat da farklı olabiliyor belki.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/izmir-ilk-kursun-aniti-hasan-tahsin.jpg" alt="">
<figcaption><em>*İzmir Konak Meydanı ve İlk Kurşun Anıtı. (Fotorğaf: Visit İzmir)</em></figcaption>
</figure>
<h3>“Tarihi yeniden kurma çabası”</h3>
<p>“İlk kurşun” konusunda farklı görüşleri, tartışmaları derleyen geniş bir çalışmayı Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Dr. Mithat Kadri Vural yapmış. Dr. Vural’ın<em> “Hasan Tahsin ve ‘İlk Kurşun’ Üzerine Bir Literatür Analizi”</em> başlıklı <a href="https://www.academia.edu/106463156/Hasan_Tahsin_ve_%C4%B0lk_Kur%C5%9Fun_%C3%9Czerine_Bir_Literat%C3%BCr_Analizi" target="_blank" rel="noopener">makalesi</a> akademik bir çalışmanın ötesinde, tarihi olaylar üzerine söz söylemek isteyen akademi dışı yazarlara da en azından yöntem olarak yol gösterebilecek zenginlikte. Dr. Vural çalışmasının sonunda şöyle diyor:</p>
<p>“<em>Hasan Tahsin ve ‘ilk kurşun’ meselesi Türkiye’de tarihçilerden daha ziyade özellikle gazeteciler olmak üzerine çeşitli unsurların söz söylediği bir konu halini almıştır. Dolayısıyla birçok çalışmada; bilimsel kaygı ve tarihsel araştırma yöntemleri yerine, mesleki ve ideolojik yakınlık üzerinden ‘tarihi yeniden kurma’ çabasına girişilmiş ve bu durum bir misyon faaliyeti olarak görülmüştür. İşin aslı birçok araştırmacı, Hasan Tahsin ve ‘ilk kurşun’ arasındaki ilişkiyi çalışmamıza konu olan eserler üzerinden kurup, ilgili yayınları kaynak olarak gösterirken bu durumu gözden kaçırmıştır.”</em></p>
<p>Sanırım Yalçın Küçük, neredeyse her konuda olduğu gibi Hasan Tahsin ve “İlk Kurşun” konusunda da en aykırı görüşleri ileri sürmüştür. Dr. Vural, literatür taramasında nedense Yalçın Küçük’e yer vermemiş. İlginçtir, sağ kanattan bir yazar, Yalçın Küçük’ü geçtiğimiz nisan ayında ölümünün ardından o aykırı görüşleri ile <a href="https://www.ensonhaber.com/yazarlar/mustafa-armagan/yalcin-kucuk-birilerinin-kahraman-ilan-ettigi-hasan-tahsine-isbirlikci-demisti" target="_blank" rel="noopener">hatırlıyordu</a>.</p>
<p>Niye tarihi bir olay ille de getirilip bir kahramana bağlanıyor? Sanırım sorun kolektifliği önemsemeyen bir toplum kültüründe. Neden işgale karşı direnişler ardı ardına yurdun farklı farklı yörelerinde ortaya çıktı, çok sayıda şehit verdik denilemiyor? Neden bu direnişlere ilişkin toplu anıtlar, kolektif anma alışkanlığı yok? Belki topluma egemen olan “tek adam” anlayışının izleri denilebilir buna.</p>
<figure class="image"><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/07/dortyol-ilk-kursun-aniti.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Hatay Dörtyol’daki İlk Kurşun Anıtı. (Fotoğraf: TJK)</em></figcaption>
</figure>
<h3>Dörtyol, Ayvalık ve Urla’da atılan ilk kurşunlar</h3>
<p>İzmir’in dışında <em>“İlk kurşun bizim burada atıldı”</em> diyen başka kentler de var. Örneğin silahlı direnişin 19 Aralık 1918’de işgalci Fransız ordusuna karşı Dörtyol, Karakese köyünde Mehmet Kara <em>(1894-1968)</em> ve arkadaşları tarafından başlatıldığı anlatılıyor. Kentte bir “İlk Kurşun” anıtı var ve her yıl 19 Aralık’ta yapılan <a href="https://www.iskenderun.org/dortyolda-ilk-kursunun-107-yil-coskusu" target="_blank" rel="noopener">törenlerle</a> anılıyor olay.</p>
<p>Erdoğan Sorguç’un Dörtyol Belediyesi tarafından yayımlanan <em>“İlk Kurşun’un Seyir Defteri 1918-2014”</em> adlı kitabının alt başlığı <em>“Kamu ve medya desteği ile bir ‘efsane’nin inşaası’</em>. <a href="https://www.kirikhanolay.com.tr/milli-mucadelede-ilk-kursun-ilk-kursunun-seyir-defteri/" target="_blank" rel="noopener">Kitap</a> “İlk Kurşun” tartışmalarına yeni bir boyut kazandırabilecek nitelikte olmalı.</p>
<p>Bir “İlk Kurşun” anıtı da <a href="https://www.yenimesaj.com.tr/ayvalikli-ali-bey-milli-mucadelede-ayvalikta-atilan-ilk-kursun-H1588421.htm" target="_blank" rel="noopener">Ayvalık’ta</a> var. Anıt tek kişilik, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarından Ali Çetinkaya’nın <em>(1877-1949)</em> büstü ve bir kitabeden oluşuyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da 29 Mayıs günü bu anıt önünde resmi <a href="https://medyaayvalik.com/2026/05/ayvalikta-anadoluda-atilan-milli-mucadelenin-ilk-kursunun-107-yildonumu-kutlandi/" target="_blank" rel="noopener">anma töreni</a> düzenlenmiş. Anıtın kitabesinde şöyle deniliyor: <em>“İstiklal Savaşında Ayvalık’ta 172. Alay Komutanlığı yapan, Yunanlılara karşı ilk resmi kurşunu atan vatansever büyük Afyonlu Ali Çetinkaya anısına.” </em>Kitabedeki <em>“ilk resmi kurşun”</em> ve “<em>Büyük Afyonlu”</em> sözleri dikkati çekiyor. Kentler arasında bir tartışmaya yol açmamak için böyle yazılmış herhalde.</p>
<p>Bu “İlk Kurşun” anlatılarına bizim Urla’dan da bir katkı geldi. Urla’nın yerel gazetesi Pencere’de geçtiğimiz mayıs ayında yayımlanan <em>“</em><a href="https://www.pencerehaber.com/yazi/urlanin-atesi-1282.html" target="_blank" rel="noopener"><em>Urla Ateşi</em></a><em>”</em> başlıklı yazıda, İzmir işgalinin ertesi günü Urla’da direnişin başladığı anlatılıyordu. Halk gider 173. Alay Komutanı Yarbay Kazım Bey’in kapısını çalar, <em>“Komutanım böyle eli kolu bağlı duramayız. Direnmek gerek” </em>der. Komutan alçak sesle <em>“Top Tepesindeki depoda 120 tüfek var”</em> diye yanıt verir. Deponun kapısını kıran halk, tüfekleri alır. Kadınlar cephane taşır, gençler mevzilere yerleşir. <em>“Urla’da ilk Kuvayı Milliye kıvılcımı böyle doğdu. Her sokak bir direniş hattıydı. Urla bir kasaba değil bir kale oldu”</em> diyor yazar. Bizden aktarması.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/ayvalik-ilk-resmi-kursun-aniti.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Balıkesir Ayvalık’taki, “ilk resmi kurşunu atan” Ali Çetinkaya’nın anıtı. (Fotoğraf: Kalem Gazetesi)</em></figcaption>
</figure>
<h3>Eski bir söylencenin yapay zekâ ile yenilenmesi</h3>
<p>Geçen ay YouTube’ta Yunan ordusunun İzmir işgali ile ilişkilendirilmiş, gerçekleri hiç dikkate almayan, kurgunun da ötesinde tarihi gerçekleri karmakarışık hale getiren kısa bir <a href="https://www.youtube.com/watch?v=QhuFIkhoSyg" target="_blank" rel="noopener">video</a> dolaşmaya başladı. Video şöyle tanıtılıyor:</p>
<p><em>“Anadolu halkına ateş etmeyi reddeden 200 Yunan askeri... Onlar, işgale katılmayı kabul etmediler ve ‘Anadolu halkı bizim kardeşimizdir’ diyerek tarihin en dikkat çekici vicdan hareketlerinden birine imza attılar. Peki bu karar onları neden idama götürdü? Kurşuna dizilirken neden hep bir ağızdan ‘Yaşasın İsyan!’ diye haykırdılar? Tarihin tozlu sayfalarında kalan bu çarpıcı olayın detaylarını videoda keşfedin.”</em><em> </em></p>
<p>İnsan, böylesi ancak “yapay zekâ” ile yapılabilir diyor. Aslında 10 yıl kadar önce İzmir’de başlatılmış, şimdilerde artık hatırlanmayan bir söylencenin, Alman Nazilerinin 1944 Bir Mayıs’ında Atina’da kurşuna dizdiği 200 komünistin infazına ilişkin yeni ortaya çıkan görüntülerle “zenginleştirilmiş” bir versiyonu.</p>
<p>200 sayısı tutuyor, kurşuna dizilenler komünist mi evet, eh bu kadarı yeter demişler anlaşılan. Video çok takdir toplamış, <em>“Komünistler işte böyle kahramandır… Bu askerlerin anıtı dikilmelidir…”</em> diyenler var. Bir iki izleyici de <em>“Yahu bu uydurma, inanmayın”</em> demiş ama etkili olamamış.</p>
<p>Videoyu imal edenlerin hakkını yemeyelim, etik kurallara uymayı ihmal etmemişler. Hani bazı ambalajlarda kolay kolay göremeyeceğiniz son tüketim tarihleri vardır ya, biraz kurcalayınca öyle bir açıklamaya rastlıyorsunuz videonun sunumunda. <em>“Bu içerik nasıl oluşturuldu?”</em> diyorlar ve yanıtlıyorlar: <em>“Yapay zekâyla oluşturuldu. Sesler veya görseller değiştirildi ya da tamamen yapay şekilde oluşturuldu.”</em> Meraklısı için bunun nasıl bir şey olduğu uzun uzun anlatılıyor. Ama anlamak için bilgi işlem ustası olmak gerekiyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/yunan-komunist-askerler-yapay-zeka.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Yapay zekâ ile yeniden üretilen bir söylence.</em></figcaption>
</figure>
<p>İşgal sırasında <em>“Biz Türk kardeşlerimize ateş etmeyiz”</em> dedikleri için İzmir İnciraltı’nda kurşuna dizildiği söylenen 200 Yunan komünist öyküsü bir ara çok ilgi çekiyordu. Anma törenleri yapılıyor, denize çelenkler bırakılıyordu.</p>
<p>Foti Benlisoy’un 2014 yılında <a href="http://istospoli.com/kahramanlar-kurbanlar-direnisciler-milli-mucadelede-yunan-ordusunda-komunist-propaganda-grev-ve-isyan-1919-1922" target="_blank" rel="noopener">İstos Yayınları’ndan çıkan</a>, 2019’da ikinci baskısı yapılan <em>“Kahramanlar, Kurbanlar, Direnişçiler”</em> adlı kitabının alt başlığı, <em>“Milli Mücadele’de Yunan Ordusu’nda Komünist Propaganda, Grev ve İsyan (1919-1922)”</em>. Kitap, Benlisoy’un özgün belgeler üzerinde yaptığı ayrıntılı bir çalışma. Benlisoy, ordu içinde özellikle komünistler tarafından yürütülen savaş karşıtı propaganda ve eylemlerin yaygın olduğunu ama 200 komünist askerin kurşuna dizilmesi gibi bir kitlesel infaz hakkında herhangi bir tarihsel kayıt görmediğini söylüyor.</p>
<p>Altı yıl önce bianet’te yayımlanan <em>“Bir Şair Söylencesi”</em> başlıklı <a href="https://bianet.org/yazi/bir-sair-soylencesi-yasasin-isyan-zito-i-epanastasis-230268" target="_blank" rel="noopener">yazımda</a> bu konuda ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Bu arada Yunanistan Komünist Partisi KKE’nin geçmişi belgeleme konusunda çok ciddi olduğunu hatırlatmak isterim. Partinin günlük yayın organı Rizospastis gazetesinin 19 Ağustos 2012 günlü haftalık ekinde, parti politikaları açısından tarihi süreç içinde Küçük Asya Seferi / Bozgunu genişçe <a href="https://www.rizospastis.gr/page.do?publDate=19/8/2012&amp;id=14176&amp;pageNo=2" target="_blank" rel="noopener">anlatılıyor.</a> Orada da öyle toplu bir infazdan söz edilmiyor. <em>(Kaynak Yunanca, ama artık yapay zekâ ile yaptıracağınız çeviri size yardımcı olabiliyor. Ben öyle yaptım!)</em></p>
<a href='/haber/yunanistanda-1944te-kursuna-dizilen-200-komunistin-fotograflari-316755' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/02/16/200-yunan-komunistin-kesarianidaki-son-anlarini-gosteren-fotograflar.jpg' alt='Yunanistan’da 1944’te kurşuna dizilen 200 komünistin fotoğrafları' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>NAZİ KOLEKSİYONUNDAN MEZATA</h6>
<h5 class='headline'>Yunanistan’da 1944’te kurşuna dizilen 200 komünistin fotoğrafları</h5>
<div class='date'>16 Şubat 2026</div>
</div>
</a>

<h3>Brecht ne demiş?</h3>
<p>Sonuçta; insanların kentlerini, kasabalarını Milli Mücadele ile ilişkilendirerek hatırlamaları, hatırlatmaları, bu uğurda verdikleri şehitleri anıtlaştırmaları elbette önemlidir. Bu anıtlar; bazı kentlerimizde meydanlara oturtulan kavun, karpuz, salatalık, çaydanlık, pişmaniye, selfie çeken şehzade <a href="https://haberuskudar.com/sehirlerde-simge-heykel-modasi" target="_blank" rel="noopener">heykellerinden</a> elbette çok daha anlamlıdır.</p>
<p>Sorun sanırım tarihsel olaylara nesnel bakıştan uzaklaşma, somut gerçeklere değil de kimilerinin gönlünden geçenlere öncelik veren çakma bir tarih söylencesi üretme sorumsuzluğudur. Kuşkusuz tarihsel olaylar üzerinden kurmaca roman, hikâye yazılabilir, film yapılabilir. Ama kurmaca ürünün “belgesel” görünümünde yayınlanması etik bir tutum olmamalı.</p>
<p>Bugün ülkede ve dünyada yaşadığımız çoğu olay karşısında artık pek “bu kadarı da olmaz” demiyoruz. Tekrarlanan olaylar kanıksanıyor. Örneğin Trump veya benzeri politikacılar, onların sözcüleri konuşurken bir epik tiyatro seyrediyorum gibi geliyor insana. Ama önemli bir eksiklik var. Epik tiyatroda, izleyici kendini kaptırıp gerçeklerden uzaklaşmasın diye uygulanan bir “yabancılaştırma efekti” söz konusudur. Örneğin arada sırada sahneye elinde davuluyla biri çıkar <em>“ya işte sizi her gün böyle kandırıyorlar”</em> diye izleyiciyi uyandırır, silkeler deyim yerindeyse. İşte bizde bu eksik galiba.</p>
<p>Gelin epik tiyatro demişken Bertolt Brecht’in bir sözü ile bitirelim:<em>“İhtiyacımız olan şey, yeni yeni kahramanlar yaratmak değil, kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplum yaratmaktır.”</em></p>
<p>(AŞ/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sağlamcılığın ürettikleri: Kaygı, damga, itibarsızlaştırma]]></title><link>https://bianet.org/yazi/saglamciligin-urettikleri-kaygi-damga-itibarsizlastirma-321384</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/saglamciligin-urettigi-kaygi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/saglamciligin-urettikleri-kaygi-damga-itibarsizlastirma-321384</guid><description><![CDATA[Ayrımcı deneyimleri ve kaygıları biriktirdiğimiz bir hafıza yerine kelebeklerin uçuşması hepimize iyi gelecek.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kaygı, anlamsız bir mahcubiyet ve kronik huzursuzluk. Bu hislerin oluşturduğu, tanımlanamayan ama “ötekilerin” aşina olduğu bir his vardır.</p>
<p>Sınıflı toplumla gelişen, kapitalizmde bir norm haline gelen eşitsiz toplumsal ilişkiler, ayrımcılık ve bir kalıba sıkıştırma zorunluluğunun sürekli çeperlere ittiği insanlara ön tanımlı gelir bu his. Kendini bilmeye başladığın anda hissetmeye başlarsın varlığını. Garip bir duygudur. Belki can sıkıntısı, belki heyecan. Belli bir bilince kavuşana kadar, biraz utanç.</p>
<p>Sonra anlarsın utancın kaynağının yeti çeşitliliğin olmadığını, utanılması gerekenin insanı normal kalıbına sokma çabası olduğunu.</p>
<h3>Sen büyüdükçe bu garip his de büyür</h3>
<p>Bu hisle adeta birlikte doğmuşuzdur. Sokakta oynayan çocukların arasına dâhil olmak isterken iki adımlık yolu yüzlerce adımda gidememek. Çünkü bir adım ileri atarken bu hissin yarattığı çekingenlikle iki adım geri gitmek ve sürekli bulunduğun yerde saymak zorunda kaldığını hissedersin.</p>
<p>Belki olumsuz bir davranışla karşılaşmayacaksındır ama elinde değildir bu garip duygudan kurtulmak. İnsanın bilinci maddi koşullarından bağımsız değildir ve senin bilincin bu hisleri haklı çıkaracak deneyimlerle yoğurulmuştur. Sen büyüdükçe bu garip his de büyür. Bir duygusal ilişki başlangıcında, iş başvurusunda, okul değiştirirken, bankaya giderken, hatta bazen sokağa çıkarken seninledir. Bir kere o yaratılmış “normal”in dışındaysan böyle bir döngüye mahkûm edilmeye çalışılırsın.</p>
<p>Sakatlar açısından bu hisleri tetikleyen ayrımcılığın kaynağını sağlamcılık oluşturur. Kabul edilmeme kaygısı, damgalanma, mikrosaldırgan davranışlar, ayrımcılık, bilinmezlik; bu hissi besleyen en büyük etkenlerdir.</p>
<p>Goffman’ın “damga” kitabındaki bir örnek durumu şöyle özetler: “Malum insanların kendi statülerine ilişkin hissettikleri belirsizlik, işe alınma mevzusu bir yana, geniş bir sosyal etkileşim yelpazesini kapsar. Kör, hasta, sağır, sakat olanlar; tanışılan yeni birinin tutumunun ne olacağından temas kurulana dek söz konusu tutumun ret mi yoksa kabul yönünde mi olacağından asla emin olamazlar. Ergen birinin, açık tenli bir siyahinin, ikinci kuşak bir göçmenin, erkeklerin baskın olduğu işlere girmiş bir kadının yaşadığı tam da budur.”</p>
<p>Teorik anlatım her zaman soğuktur. O nedenle canlı örnekleri tercih ederim. Çünkü en güzel anlatım yaşanmışlıklardan çıkar. Bir çocuğun okula kayıt olacağı sırada “acaba kabul edilecek miyim” kaygısı sıradanlaştırılamaz. İş başvurusunda “acaba niteliklerim gözetilecek mi” kaygısına alışmamalıyız. Bu tür örnekleri anlatıyoruz ama işin bir de mikrosaldırganlık kısmı var.</p>
<p>Bu belki içimizdeki hissi en çok besleyen, belki kabul edilmemekten bile daha çok etkileyen bir ayrımcılık. Zararsız görünse de çok zararlı. Çünkü direkt itibarsızlaştırıyor kişiyi ve nerede başımıza geleceği kestirilemiyor.</p>
<h3>Ayrımcılık</h3>
<p>Sokakta yürürken, romantik bir yemekte, bir sunum esnasında; kısacası her yerde karşımıza çıkabilir. Çünkü sağlamcılık biraz da kendini “normal” kabul eden tarafın, eksik ve kusurlu gördüğü tarafı itibarsızlaştırabilme konforudur. Toplum içinde yapamadığı her davranışı “eksik ve kusurlu” kabul edilene yapma “özgürlüğü” vardır ve bu “özgürlük” sağlamcının eksik ve kusurlu gördüğü kişi üzerindeki hegemonyasını pekiştirir.</p>
<p>“Sağlam” kişi başka alanlarda uğradığı yok sayılmanın yaşattığı aşağılanma hissini bu şekilde dengeler. O nedenle karşısındakinin itibarını bile düşünmeyerek, eşitsiz ilişkilerin tadını çıkarır. Yolda çocuğuyla yürüyen bir körün çocuğunun eline para sıkıştırır mesela durup dururken.</p>
<p>Çocuğun hislerini, çocuğun ebeveyniyle olan saygı ilişkisini zedeleyeceğini, kişilerin kendi çocuklarına mahcup olacağını bile düşünmeden. Mesela gayet ciddi bir ortamda, sakat birinin beden dokunulmazlığını hiçe sayarak seviyesiz şakalar yapmak.</p>
<p>Özetle kabullenilmeme hissi, itibarsızlaştırma, sıradan olma hakkının gaspı… Bunların tümü birikerek o tanımlayamadığım hissi yaratıyor. İnsanlar bu hissi hayatlarının her döneminde, hatta en güzel dönemlerinde bir gölge gibi taşımak zorunda bırakılıyor.</p>
<p>Yıldız Tar’ın bir yazısındaki şu cümle beni çok etkilemişti. Farklı yönlerden ötekileştirilsek de yaşadığımız ayrımcılığın benzer hisleri yarattığını bir kez daha anlamıştım. “Midemde kelebeklerin uçması gereken yaşlarda midem, başka bir hafızayı biriktiriyordu.”</p>
<p>Demek ki bizim yeni bir hafızaya ihtiyacımız var. Kaygıları, ayrımcılıkları içermeyen bir hafızaya. Eşit, erişilebilir ve özgür bir yaşamın deneyimleriyle kaygıların gölgesinin düşmediği bir hafızaya. Bu da ötekileştirildiğimiz noktalardan birbirimizi anlayarak birlikte mücadele etmekten geçiyor.</p>
<p>Ayrımcı deneyimleri ve kaygıları biriktirdiğimiz bir hafıza yerine kelebeklerin uçuşması hepimize iyi gelecek. Yeter ki kelebeklerin uçuşacağı alana ayrımcılığın yarattığı hislerin gölgesi düşmesin.</p>
<p>(BS/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Diyarbakır “Şemse Allak Parkı” üzerine]]></title><link>https://bianet.org/yazi/diyarbakir-semse-allak-parki-uzerine-321385</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/diyarbakir-semse-allak-parki-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/diyarbakir-semse-allak-parki-uzerine-321385</guid><description><![CDATA[Şemse Allak’ın cenazesi kaldırılıp defnedildikten sonra uzun süre kadınların “Alışmayacağız” protesto eylemlerine de vesile olmuştu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Diyarbakır Galeria yapılar bütünü, hemen Büyükşehir Belediyesi hizmet binasının yanı başında yer alıyor. Eski yazlık Yıldız Sineması ve Ayyıldız Celal’in üç katlı binasının yerine 1990’lı yıllarda yapıldı.</p>
<p>6 Şubat 2023 depreminde artık oturulamayacak hâlde olduğu, yüz civarında can kaybının yaşandığı ve ağır hasar gerekçesiyle yıktırıldı. Şimdilerde yeniden yapım inşaatı başladı.</p>
<p>İşte o Diyar Galeria konut ve iş yapı inşaatı ile Büyükşehir Belediyesi arasında güzel bir park var. İnsanların soluk aldığı bir yeşil alan.</p>
<p>Hem eski Galeria binasının o beton fiziki görüntüsünü kısmen estetize eden hem de Belediye binasının pencereleri ile parkın arkasındaki eski Dedeman Oteli'nin ön görünüm alanına ferahlık veren güzel bir park.</p>
<p>O parkın altı da Diyar Galeria sakinleri için otopark olarak dizayn edilmişti yapı inşa edilirken.</p>
<p>Park, 2004 yılında Osman Baydemir’in Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu ilk yıl açılmıştı. Açıldıktan sonra da parka isim konulmayıp kadınların parka isim vermesi önerilmiş. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü'nde, “Diyarbakır Kadın Platformu”nun kararıyla da parkın adı “Şemse Allak Yaşam Parkı” olmuş ve tabelası da bizzat kadınlar tarafından parkın girişine çakılmıştı…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/sa.jpg" alt=""></p>
<p>Peki, parka adı verilen kadın kimdi?</p>
<p>2002 yılında Mardin'de komşusunun tecavüzü sonrasında hamile kaldıktan sonra ailesinin recmettiği (taşlanarak öldürülen), 33 yaşında, 5 çocuk annesi bir kadındı Şemse Allak. Şemse Allak’ın cenazesi kaldırılıp defnedildikten sonra uzun süre kadınların “Alışmayacağız” protesto eylemlerine de vesile olmuştu.</p>
<p>O parkın açılışının üzerinden tam 22 yıl geçmiş. Şimdi, 2023 depremi sonrası Diyarbakır Galeria iş ve yaşam alanı inşaatı yeniden yapılıyor.</p>
<p>Umuyor ve diliyorum ki Galeria ile Büyükşehir Belediyesi arasında yer alan, Elazığ Caddesi'nin cephesine bakan ve trajik bir hikâyesi de olan, şiddete uğrayıp katledilmiş bir kadının adıyla anılan “Şemse Allak Yaşam Parkı”nın başına bir şey gelip de o da hafıza suikastına uğrayarak betona kurban edilmez.</p>
<p>Ben buradan yazmış olayım da Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanlarının, Park ve Bahçeler Biriminin, Çevre Koruma Daire Başkanlığının haberi olsun.</p>
<p>Ha, bir de 22 yıl evvel parka ad koymada müdahil olan şehrin kadın örgütlerinin bugün çok daha örgütlü ve güçlü temsiliyetleri olan muadilleri de hafıza tazelesin…</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kavşaktaki kadın: Precious]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kavsaktaki-kadin-precious-321376</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/kavsaktaki-kadin-precious.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kavsaktaki-kadin-precious-321376</guid><description><![CDATA[Precious on altı yaşında, siyah, yoksul, obez ve okuma yazma bilmeyen genç bir kadındır. Bu dört özellik bile başlı başına dört ayrı dışlanma sistemine karşılık gelir. Ama film burada durmaz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>"Sevgi beni patakladı, tecavüz etti."</p>
<p>Precious bu cümleyi kurana kadar uzun yıllar geçmişti. Suskunluğu korkaklık değil, hayatta kalma biçimiydi. Ama o cümle bir kez kurulduğunda geri alınamazdı, çünkü Precious artık başkasının anlattığı biri değil, kendi hikâyesinin öznesiydi. Bu yazı, o özneliğin nasıl inşa edildiğini kesişimsel feminist perspektiften ele alıyor.</p>
<p>“Sapphire'in Push” adlı romandan uyarlanan film, Türkiye'de “Acı Bir Hayat Öyküsü” adıyla gösterime girdi.</p>
<p>Kitap birebir yaşanmış bir hayat hikâyesi olmasa da, yazarın Harlem'de okuma-yazma eğitmeni olarak çalıştığı dönemde bizzat şahit olduğu gerçek öğrenci deneyimlerinden ve öğrencilerinden aldığı itiraflardan güçlü bir şekilde esinlenilerek kurgulanmıştır.</p>
<p>Film güçlü bir dram olmanın ötesinde, kesişimselliği soyut bir teori olmaktan çıkarıp gözümüzün önüne seren nadir sinematografik eserlerden biridir.</p>
<p>Lee Daniels'in 2009 yapımı filmi, feminist teorinin en kritik kavramlarından biri olan kesişimselliği tek bir bedenin üzerinden görünür kılıyor. Irk, cinsiyet, sınıf, beden, yaş ve şiddet; ayrı ayrı sorunlar değil, birbirini besleyen bir sistem olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Precious filminin ilk sahnesinden itibaren, geleneksel sinemanın kadını "arzu nesnesi" haline getiren kalıplarının yıkıldığını izleriz.</p>
<p>Ana akım güzellik standartlarının tamamen dışında konumlandırılan Precious, kendi hikâyesinin bizzat anlatıcısı olarak karşımıza çıkar; onu "nesne" konumunda değil, kendi hayatının "anlatıcı öznesi" olarak görürüz.</p>
<p>Precious'un dış sesi; bedeni, sınıfı, ırkı, yaşı ve cinsiyeti nedeniyle hem kamusal hem özel alanda susması emredilen kadının, en azından kendi hikâyesinin anlatısında iktidarı ele almış olduğunu gösterir. Precious bize filmin daha başında bu trajedinin bir kurbanı değil, kendi hayatını anlatan bir anlatıcı/özne olduğunu izleme olanağı sağlar. Bu tercih tesadüf değildir; ezilmişliği başkasının ağzından değil, bizzat yaşayanın sesinden duymak, feminist teorinin en temel taleplerinden biridir.</p>
<h3>Çarpışma noktası</h3>
<p>Kimberlé Crenshaw'ın 1989'da geliştirdiği “kesişimsellik” kavramı feminist teoride bir kırılma noktası olmuştur. Bu kavram farklı ayrımcılık biçimleri olan cinsiyetçilik, ırkçılık, sınıfsal eşitsizlik, bedensel normlar ve yaş kategorisinin aynı anda işleyerek çoklu bir baskı ürettiğini söyler. Precious’un yaşamı, bu kavramın ete kemiğe bürünmüş halidir.</p>
<p>Irksal kimliği nedeniyle beyaz normların dışında kalan, obez bedeniyle güzellik ideallerinden dışlanan ve kadın kimliğiyle cinsel şiddetin hedefi hâline gelen Precious, hiçbir alanda tam bir “insan” sayılmaz. O, toplumun hem mağduru hem de sessizleştirilmiş öznesidir. Kocadost’a göre: "Kesişimsellik cinsiyet, cinsel yönelim, sınıf, ırk, ulus, engellilik ve yaş/kuşak gibi kategorilerin birbirinden bağımsız kategoriler olarak ele alınamayacağını vurgulayan bir yaklaşımdır.</p>
<p>Karmaşık toplumsal eşitsizliklerin bu farklı tahakküm hatlarının iç içe geçmesiyle oluştuğunu tespit eder ve bunu tek bir teorik ve metodolojik çerçevede analiz etmeye çalışır". Precious'un hikâyesi bu tanımın neredeyse birebir sinemaya yansımasıdır.</p>
<p>Crenshaw bu kavramı açıklarken güçlü bir imge kullanır: Siyah bir kadın, birden fazla yönden gelen trafiğin tam ortasında duran bir kavşaktadır. Avcil'in aktardığı üzere: "Ayrımcılık, kavşaktaki trafik gibi aynı anda birden fazla yönden akıyor olabilir. Kavşakta bir kazanın meydana gelmesi durumunda bu kaza herhangi tek bir yönden gelen arabalardan kaynaklanabileceği gibi tüm yönlerden aynı anda gelen arabalardan da kaynaklanmış olabilir".</p>
<p>Precious tam bu kavşaktadır. Ona çarpan yalnızca ırkçılık değil, yalnızca yoksulluk değil, yalnızca cinsiyetçilik değil, yalnızca bedensel durumu değildir ya da yaş/kuşak kategorisi değildir; hepsi aynı anda, aynı noktada çarpmaktadır.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/hc.jpg" alt=""></p>
<p>Kocadost'un aktardığı üzere: "Kesişimsellik; cinsel, ırksal, sınıfsal farklı tahakküm sistemlerinin birbirleriyle ilişkisini ve işleyişini anlamaya, bu farklı ezilme biçimlerine maruz kalan kadınların farklılıklarını gören bir feminizm kurmaya yönelik teorik ve politik çabaların bir sonucudur". Precious’a yönelik baskı da tek bir kaynaktan gelmiyor; birden fazla sistemin aynı anda, aynı bedende ürettiği bir yıkım olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Precious on altı yaşında, siyah, yoksul, obez ve okuma yazma bilmeyen genç bir kadındır. Bu dört özellik bile başlı başına dört ayrı dışlanma sistemine karşılık gelir. Ama film burada durmaz.</p>
<p>Filmde tüm bu zorlukların üstüne aile içi şiddet, ensest, hamilelik ve HIV tanısı da eklenir. Avcil’e göre: "Kesişimsel deneyim, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin toplamından daha büyüktür; kesişimselliği hesaba katmayan herhangi bir analiz, siyah kadınların maruz kaldığı ikincil konuma itilme biçimini ele almakta yetersiz kalır". Precious, bu yetersizliğin tam ortasında durmaktadır, hepsinin birden kesiştiği noktada, kendine özgü ve katmanlı bir baskı deneyimi yaşayan biri olarak karşımızda konumlanır.</p>
<p>Precious'un bedeni bu sistemlerin kesiştiği bir kavşaktır. Yaşı onu korumasız kılmıştır; on altı yaşında henüz çocuktur ve yetişkinlerin sisteminin içinde savunmasızdır. Sınıfı onu görünmez kılmış; yoksulluk eğitime erişimini kapatmış, sistem onun için bir kapı açmamıştır.</p>
<p>Irkı onu çifte görünmez kılmıştır; feminist harekette de ırkçılık karşıtı harekette de "tipik özne" değildir. Cinsiyeti onu sessizleştirmiştir; hem evde hem okulda hem sokakta susması ve itaat etmesi beklenmiştir. Bedeni damgalanmış; egemen güzellik normlarının dışında, her yerde dışlanma konusu olan bir beden olarak işaretlenmiştir.</p>
<p>Avcil'in belirttiği üzere: "Kadınlar sahip oldukları biyolojik farkların 'kültürel yorumlanmasından' ötürü erkekler karşısında ikincil konuma itilmektedir; bu gerçeklik, kadınların ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda eşit hak taleplerinin önünü kesmektedir". Precious için bu ikincilleştirme salt cinsiyetten kaynaklanmaz; ırk, sınıf, yaş, ve bedenle birleşerek katmerlenir.</p>
<p>Ama filmin en ağır katmanı evdir. Barut Bektaş’ın aktarmasıyla: "Feminist perspektif cinsel istismarı, toplumsal düzenden beslenen ve hâkim güç ilişkilerinin bir tezahürü olan şiddet biçimi olarak ele almaktadır".</p>
<p>Precious'un babası ona defalarca tecavüz etmiştir. Ev, toplumun güvenli alan olarak kodladığı mekândır; bu da şiddeti daha da görünmez kılar. Barut Bektaş’a göre: "Ensest vakalarında özellikle istismarın gizlenmesi, aile birliğinin bozulmaması, ailenin imajının ve sosyal çevredeki ilişkilerinin zarar görmemesi birincil kaygılardır". Precious'un uzun yıllar boyunca süren sessizliği bu dinamikten kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Filmdeki anne figürü de bu şiddet üreten yapının ayrılmaz parçasıdır. Precious'un annesi kızını korumak yerine şiddete ortak olmuştur. Barut Bektaş bu örüntüyü şöyle açıklar: "Ataerkil düşünce sistemi ve cinsiyetçi bakış açısı bu noktada da özellikle yalnızca anneye rol ve sorumluluklar yüklemektedir". Anne hem mağdur hem de ataerkil sistemin sürdürücüsü konumuna sıkıştırılmıştır; kızını koruyamamasının sorumluluğu yalnızca ona yüklenir, oysa sistemi yaratan ve sürdüren erkek iktidarı görünmez kalır.</p>
<p>Barut Bektaş’ın ifadesiyle: "Cinsel istismardan hayatta kalanların ezici bir çoğunluğunun kadın, faillerin ise göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir çoğunluğunun erkek olması, konuya erkek egemen bir toplumdaki kadın baskısının bir tezahürü olarak bakmayı elzem kılmaktadır". Tüm bu katmanlar birbirini pekiştirir ve üretir. Yaş, ırk, sınıf, cinsiyet ve beden faktörlerinin hiçbiri ayrı ele alınamaz.</p>
<p>Precious'a tek bir haksızlık yapılmamıştır; sistematik, katmanlı ve birbirini besleyen bir görünmezleştirme vardır. Kocadost'un ifadesiyle: "Çoklu ezilmeye maruz kalan öznelerin deneyimleri ve kimlik oluşumları, bu farklı deneyimler arasında kurulacak dayanışma ve geniş ittifaklar siyasetinin imkânları feminist özne tartışmalarının merkezine taşınmıştır". Precious'un hikâyesi tam da bu merkezin hareket imgesidir.</p>
<p>Tüm bu olumsuz tabloya rağmen film karamsar bir sonla bitmez. Precious alternatif bir okula başlar ve okula adım attığında, öğretmeni Ms. Rain onu ilk kez bir insan olarak gördüğünde, bu sistematik baskı ve şiddet döngüsünde bir kırılma yaşanır.</p>
<p>Precious yazmaya başlar. Yazmak, onun için basit bir şey değildir; var olduğunu, düşündüğünü, hissettiğini ve hepsinden önemlisi hayatta kalmaktan fazlasını hak ettiğini kanıtlama biçimidir.</p>
<p>Barut Bektaş'ın aktardığı üzere: "Kadınlar, kendilerini mağdur olarak tanımlanmaktan ziyade yaşadıkları olumsuz çocukluk deneyiminden çıkıp kurtulmaya çalışan ve mücadelelerine katkı sunan bireyler olarak tanımlanmak istemektedirler". Precious'un dönüşümü de tam olarak budur; mağduriyet kimliğini reddeder ve kendi anlatısının öznesi olarak ayağa kalkar.</p>
<p>Üstelik bu dönüşüm tek bir eksenin değişmesiyle gerçekleşmez: Eğitim, dayanışma, görülme, fark edilme ve kendi bedenini olduğu gibi kabullenmekle gerçekleşir. Baskı nasıl katmanlıysa dayanışma ve direniş de öyle katmanlıdır.</p>
<p>Film kapanırken, Precious, annesiyle yüzleşmiş, HIV pozitif olduğunu öğrenmiş, iki çocuğuyla sistemin tam ortasında ayaktadır. Ama artık başkasının anlattığı biri değildir.</p>
<p>"Sevgi beni patakladı, tecavüz etti" cümlesi artık yalnızca bir itiraf değil, bir öznenin kendi gerçeğine sahip çıkma, kendi sesini geri alma biçimidir. Ve bu, kesişimsel feminist teorinin soyut kavramlarla değil, yaşanmış bir bedenin içinden anlatılabileceğinin en güçlü göstergelerinden biridir.</p>
<p>(HÇ/EMK)</p>
<p>Kaynakça</p>
<p>Avcil, C. (2020). Kesişimsellik: Feminizmde Kapsam Genişlemesine Doğru. e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, 12(4), 1290-1312. https://doi.org/10.26791/sarkiat.801766</p>
<p>Barut Bektaş, B. (2023). Feminist Perspektiften Cinsel İstismar ve Sosyal Hizmet Müdahalesi. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (57), 413-428. https://doi.org/10.30794/pausbed.1213523</p>
<p>Kocadost, B. (2021). Kesişimsellik. Feminist Bellek. https://feministbellek.org/kesisimsellik/</p>
<p>Daniels, L. (Yönetmen). (2009). Precious: Based on the Novel "Push" by Sapphire [Film]. Lee Daniels Entertainment; Smokewood Entertainment Group.</p>
<p>https://www.npr.org/2009/11/06/120176695/sapphires-story-how-push-became-precious</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tekrarsız]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tekrarsiz-321375</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/galata-koprusunde-duran-o-ermenice-tabela-neden-bir-daha-geri-gelmedi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tekrarsiz-321375</guid><description><![CDATA[Tarih, egemenlerin kendileri hakkında bırakmak istedikleri görüntüler aracılığıyla karşımıza çıkar. Bu yüzden güzel görünmek için tasarlanmış resimler ve fotoğraflar bana çoğu zaman yalnızca gösterişin sürekliliğini hatırlatır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Karşıma bir Galata Köprüsü’nün Eminönü tarafından çekilmiş, geçmişe dair bir resim çıktı. Galata Köprüsü olunca, binlerce kez bulunduğum, defalarca gördüğüm bir yerin geçmiş resmi de çok ilgimi çekmiyor.</p>
<p>Bu yazıyı okuyanların önemli bir kesimi de orada bulunmuştur ve sayısız defa buraları aşındırmıştır. Geçmişe ait fotoğraflar çoğu zaman geçmişin kendisini değil, geçmişin iktidarlarını yeniden sunarlar. Padişahların, sultanların, sarayların, konakların ve görkemli meydanların durmadan yeniden sergilenmesidir bu.</p>
<p>Tarih, egemenlerin kendileri hakkında bırakmak istedikleri görüntüler aracılığıyla karşımıza çıkar. Bu yüzden güzel görünmek için tasarlanmış resimler ve fotoğraflar bana çoğu zaman yalnızca gösterişin sürekliliğini hatırlatır.</p>
<p>Biz fanilerin ebedi ve ezeli iktidar ilişkilerine hayran kalmasına ait bir çabaya karşı durur bilincim ve bilinçaltım. Kültürün ve barbarlığın iç içe geçmiş hallerini, Walter Benjamin’in tezlerinin yalın hallerindeki biçimiyle, sırf şimdi yaşadığım yetmezmiş gibi, geçmişte de bununla muhatap olmak, sanırım adı konulamamış reddiyemin sebebi.</p>
<p>Lakin Abdullah Biraderler'in imzasıyla karşımda duran fotoğraf ise daha farklıydı. Çünkü meydanın tam ortasında, dönemin en işlek köprüsünün en göz önünde duran yerinde, kocaman bir Ermenice tabela vardı: T. Sürenyan. Asıl beni durduran şey buydu — köprü değil, kalabalık değil, o tabelanın orada, kimsenin yadırgamadığı bir doğallıkla ve sıradanlığıyla durabilmesiydi.</p>
<h3><strong>Bir arama çalışması</strong></h3>
<p>İlk aradığım bilgi, bu binanın ne olduğuydu. Şu an mevcut olmayan bu binayı kendi hafızamda hatırlayamadığım gibi, bizim nesil ve bizden önceki nesil de hatırlamıyor. Tabelada Ermenice T. Sürenyan yazıyordu.</p>
<p>Nişanyan sözlüğüne göre Suren, İran’da ve Ermeni ülkesinde Arşakuni ve Sasani hanedanları döneminde egemen olan yedi büyük Pehlevi soyundan birinin adı; Ermenilere Hıristiyanlığı getiren Aziz Krikor Lusavoriç de bu soydan geliyordu.<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a> Sürenyan, aynı zamanda Galatasaray eski başkanı Faruk Süren’in Osmanlı’daki soy ismi; dedesi Arşak Sürenyan, Mustafa Kemal’in dişçisiydi. Ne var ki kaynaklar ailenin T. ile başlayan bir akrabası konusunda yetersiz kaldı — bu bağı kuracak bir belgeye ulaşamadım, dolayısıyla açık bir soru olarak bırakıyorum.</p>
<p>Galata Köprüsü beş defa yapıldığı için, bunun hangi köprü olduğunu öğrenmek de ayrıca ilginçti. En iyi cevabı 1890 tarihli <em>Annuaire Oriental</em> (Şark Ticaret Rehberi) verdi.<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a> İstanbul ticaret dünyasının rehberi olan bu kitapta gerçekten bir Thomas Sürenyan karşıma çıktı: Eminönü Meydanı no. 3’te işletilen, “sömürge ürünleri” (kahve, şeker, kakao, baharat) satan bir dükkân. Dükkânın bulunduğu bina Valide Han’dı, adresi Eminönü Meydanı no. 1-10; bu bina, meydanın 1936’da genişletilmesi sırasında yıkıldı. Bugünkü Büyük Valide Han ise Çakmakçılar Yokuşu’nda, başka bir yapı. O tarihteki köprü ise 3. Galata Köprüsü’ydü ayrıca.</p>
<p>Geçmişe dair fotoğrafların, günümüzü haklı çıkaran geriye dönük bakışlar olduğunu bilerek, yine de onlara uzun uzun bakmışlığım ve anlama çabam var. Her şey kendi zamanının ve koşullarının olması gerektiği gibiydi, ve asla bir daha olamayacak durumdaydı.</p>
<p>Geçmişin şansı yok. Fotoğraftaki an, evrensel yasalara tabi haliyle, bir daha asla tekrarlanmayacak bir anı barındırıyordu; oradaki hiçbir canlı, köprünün ve binaların bir kısmı artık yok ve bir daha olmayacaklar. Hiçbir insan yerine gelmeyecektir ve bu anlamda eşsizdir. Diyalektikte A:A olmadığı gibi. Ama insanların ölümü ile insanlığın ölümü bir değildir.</p>
<p>Ama asla tekrarlanmayacak olan, bundan ayrışır. Burada asla tekrarlanmayacak olan nedir? İstanbul’un döneminin en işlek meydanının ve köprüsünün en göz önünde duran yerinde kocaman bir Ermenice tabela olmasıdır. T. Sürenyan yazan bu tabela, oradakilerin o dükkânda ne satıldığını bildiği, kimsenin fazla önem atfetmediği, kendi doğallığı içinde duran bir tabelaydı.</p>
<p>O geçmiş defalarca yıkıldı, yeniden kuruldu, hepsinin bir tekrarı oldu — ama o tabelanın olduğu toplum bir daha mümkün olmadı, tekrarı olmadı.</p>
<p>Fotoğrafın sol alt köşesinde Fransızca “Vue du Pont” (“Köprünün Görünümü”) yazılı; dönemin lingua franca’sıyla ifade edilmiş, mekâna dair ek açıklama içermeyen minimal bir başlık bu. Bu kısalık, fotoğrafın hitap ettiği izleyici kitlesinin Galata Köprüsü’nü ve İstanbul’u zaten tanıdığını gösteriyor. Sağ alt köşede ise “Abdullah Frères. 850” yazılı; büyük ihtimalle 850 rakamı stüdyonun negatif/katalog numarası. Arka yüzünde ise kurşun kalemle “Empire ottoman, pont de Galata, Constantinople” notu düşülmüş — önce imparatorluk, sonra bölge, sonra şehir sırasıyla giden, çok daha açıklayıcı ve hiyerarşik bir tanımlama. Bu fark, fotoğrafın zamanla ya da el değiştirme sürecinde, İstanbul’u ilk bakışta tanımayan, coğrafi ya da kültürel olarak daha uzak bir alıcı/koleksiyoner kitlesinin eline geçtiğine işaret ediyor.</p>
<h3><strong>Abdullah Biraderler</strong></h3>
<p>Elimdeki resim, Abdullah Biraderler’in (Abdullah Frères) bir eseriydi: Kayseri’nin Talas bölgesinden gelen Ermeni bir ailenin üç üyesi, Viçen (1820–1902), Hovsep (1830–1908) ve Kevork (1839–1918). Viçen’in resim ve minyatür alanındaki yeteneği, Hovsep’in stüdyo yönetimi ve müşteri ilişkilerindeki rolü, Kevork’un Venedik’te aldığı sanat ve fotoğraf eğitimiyle birleşince, kardeşler 1858’de Beyoğlu’nda kendi stüdyolarını kurdular ve kısa sürede İstanbul’un en tanınmış fotoğrafçıları, Osmanlı başkentindeki modern fotoğrafçılığın öncüleri oldular.</p>
<p>1863 yılında saray fotoğrafçısı olmalarına rağmen, insanları ve sokakları çekmeye başladılar. Bu değişimi nasıl anlamalıyız?</p>
<p>Foucault, Diego Velázquez’in 1656 tarihli <em>Las Meninas</em> resmini incelerken, tüm değişimi teknik bir meseleye ve perspektif açısındaki kaymaya indirger; hâlbuki Avrupa’daki ressamlığın ve onun sınıfsal ilişkilerinin değişiminde, sanatçının kendi sanatına bakışı da değişmişti. Abdullah Kardeşler de hem saray fotoğrafçısı hem sokak ve atölye fotoğrafçısı olarak kaldılar. Artık sokaktaki insanın kendi fotoğrafçısına verecek parası vardı, sadece sarayın parasına muhtaç değillerdi.</p>
<p>Atölyeler sırf soyluları çekmekle kalmıyor, halktan insanları da çekiyor, sokakları ve şehrin canlılığını da kameranın odağına alıyordu.</p>
<p>Şehrin tümü, estetik sanatın bir objesi haline gelmişti. İnsan yaşamını güzelleştirecek estetiği sadece saraylara sıkıştırmıyor, şehrin tümüne yayıyordu. İnsanlar kendi yaşamlarını estetize etmek istiyorlardı, yaşadıkları yerin sanatın bir parçası olmasını arzuluyorlardı. Eminönü’nden Galata Köprüsü’ne giden yolun estetikliği de söz konusuydu. </p>
<p>Oradaki estetiğin içinde gündelik yaşamda yer alan insanlar, atlar, tramvaylar da vardı artık. Sanatın toplumsal özelliği de burada yatmaktadır: güzelliğin peşinde olduğu için bunu yaşar, ve bu güzelliğe ulaşmak için mevcudiyeti aşmak zorundadır. Fotoğraf yaşamın her alanında estetik olanı ortaya çıkarmak için mevcuttu artık.</p>
<h3>Zamanın kopuşu</h3>
<p>Bu mevcudiyeti aşma çabası, kimi zaman bir insanın hayatını da kopararak gerçekleşir. Acaba ne zaman kopmuştu zaman mekândan? Hagop Mıntzuri yazmıştı bunu bizim için, hem de resimde olan bu Galata Köprüsü ile:</p>
<p>“Ütücüyan Eczanesi’nden dışarı fırladım. Sanasaryan Han’ın sokağından, Bahçekapı’dan, birkaç dakikada Galata rıhtımına yetişebilir mi? Ne on dakikası, o kadar bile geçmedi, köprünün kalabalığını yarıp önüme kim gelirse çarparak özür bile dilemeden, soluk soluğa kaldım. Uğurlamaya gelenler henüz dağılmıştı.”<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Hagop, İstanbul’u terk edip ailesinin yanına Erzincan’a geri dönmek istemişti. Galata Köprüsü’ndeki insanlara çarpmıştı, özür bile dilememişti. Onu götürecek gemi kalkmıştı; o gemiyi kaçırdığında, geçmişindeki her şeyi kaçırdığını henüz bilmiyordu. “Zaman, veya isterseniz tarih diyeyim, benim anlattığım her şeyi yuttu ve öğütüp sindirdi,” diyecekti Mıntzuri bunu yıllar sonra. O her şeyin yutulduğu zamandan geriye, bu tekrarı olmayan resim kaldı — ve onun içinde, bir daha asla mümkün olmayacak bir toplumun, sıradan bir tabelada duran yazısı.</p>
<p>(VHY/EMK)</p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> https://www.nisanyanadlar.com/isim/Suren</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> Raphaël C. Cervati (ed.), <em>Annuaire Oriental du Commerce, de l’Industrie, de l’Administration et de la Magistrature</em>, 9e année (1889–1890 / Hégire 1306) (Constantinople: Cervati Frères &amp; Cie, 1889), s. 28.</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Mıntzuri, Hagop. <em>İstanbul Anıları, 1897-1940</em>. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1993, s. 127.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Odadaki hayvanlar: Diğer türlere nasıl kulak verebiliriz, neden vermeliyiz?]]></title><link>https://bianet.org/haber/odadaki-hayvanlar-diger-turlere-nasil-kulak-verebiliriz-neden-vermeliyiz-321144</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/03/odadaki-hayvanlar-diger-turlere-nasil-kulak-verebiliriz-neden-vermeliyiz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/odadaki-hayvanlar-diger-turlere-nasil-kulak-verebiliriz-neden-vermeliyiz-321144</guid><description><![CDATA[Diğer hayvanları gerçekten dinlemek için onların güvenini kazanmak gerekir; bu da onlarla zaman geçirmeyi gerektirir. Ve yavaşlamayı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<div class="box-1">
<p><em>Hak odaklı habercilik üzerine düşünmek, yalnızca haberin dilini ve kaynaklarını tartışmak değil; haberciliğin etik ve politik sorumluluğunu da yeniden hatırlamak demek. Bu sorumluluk, haberciliğin sınırlarını genişleten ileri düzey teorik tartışmalara açık olmayı da gerektiriyor. </em></p>
<p><em>Hayvan hakları odaklı habercilik için de bu geçerli.</em></p>
<p><em>Türcülük, ayrımcılığın son yıllarda daha görünür hale gelen biçimlerinden biri. Buna karşı mücadele ederken hayvanları yalnızca temsil edilen, gözlemlenen ya da hakkında konuşulan varlıklar olarak değil; dünyayla ilişki kuran, iz bırakan, yanıt veren, hatırlayan, hisseden ve kendi yollarıyla iletişim kuran özneler olarak düşünmeye ihtiyacımız var.</em></p>
<p><em>Melanie Challenger’ın “Animals in the Room” başlıklı yazısı tam da bu ihtiyacı hatırlatıyor: Hayvanların seslerini, varlıklarını ve çıkarlarını karar alma süreçlerinde nasıl “mevcut” yani hayvanları orada nasıl var-kılabileceğimizi tartışmaya açıyor. Bu metin, insan dışı canlıların ses, temsil ve karar süreçlerindeki yokluğunu düşünmeye çağırıyor. Bu çağrı, hak odaklı haberciliğin insan merkezli sınırlarını yeniden tartışmak için önemli bir imkân yaratıyor.</em></p>
<p><em><a href="https://bianet.org/yazar/sinem-aydinli-6187" target="_blank" rel="nofollow noopener">Sinem Aydınlı</a>, Challenger’ın <a href="https://emergencemagazine.org/essay/animals-in-the-room/" target="_blank" rel="nofollow noopener"><strong>Animals in the Room:Why We Can and Should Listen to Other Species </strong></a>(Odadaki hayvanlar: Diğer türlere nasıl kulak verebiliriz, neden vermeliyiz?) başlıklı yazısını bianet okurları için Türkçeye çevirdi. Yazıyı, Emergence Magazine ve Melanie Challenger’ın izniyle yayımlıyoruz.</em></p>
<p><em>Challenger, hayvan onuru, insanın kendini diğer türlerden üstün ve ayrı görmesi, hayvan temsili ve insan dışı yaşamın etik-politik statüsü üzerine çalışan bir yazar/araştırmacı.</em></p>
</div>
<p>Benimle gel; artık ancak rüyalarımda var olan o ormana gidelim.<strong> </strong>Zaten bugünlerde <em>sık sık</em> rüyalarıma giriyor. Bazı geceler ona geri dönüyorum; yürüyerek, düşünmeden, çünkü her işareti, her dönemeci biliyorum. Bu rüyalarda, ormanın derinliklerindeki eski evime varıyorum: Neredeyse harabeye dönmüşken yeniden ayağa kaldırdığımız, iki küçük çocuğumu büyüttüğüm o küçük eve. Bu his, rüyalarda hayaletler belirdiğinde insana eşlik eden duyguya benziyor. Önce her şey tanıdık gelir; sonra yavaş yavaş bir bozulma hissi sızar içeri. Rüya dünyasının görünürdeki mutlaklığına rağmen, içimde bir yer buranın artık benim evim olmadığını biliyor; tıpkı kaybettiğin sevdiğin birinin yüzüne bakarken onun aslında hayatta olmadığını fark etmek gibi. Ve o farkındalıkla birlikte tekinsiz bir kayma başlıyor: Uyuyan kişi, iki gerçeklik arasında bir anlığına aldanır; sonra serabı sezer. Az önce elle tutulur gibi görünen şeyin, aslında bedenin kederine kazınmış kimyasal bir anıdan ibaret olduğunu fark ederek dünyanın katılığına geri düşer.</p>
<p>Kendi isteğinle terk ettiğin bir evin varsa, o eve özlem duyduğunu kabul etmek zor. Hele de geri dönemeyeceğini biliyorsan.</p>
<p>Ama burada yanlış bir izlenim bırakmak istemem. Aslında evin kendisini özlemiyorum. Özlediğim şey, o <em>topluluk</em>. Her sabah ağaçların sesiyle uyanırdım. Orman sesi, yerin üzerinde asılı kalmış bir okyanus gibi. Tavan arasındaki kemirgenlerin tırmalayışına da uyanırdım; yuva yapıldığını ele veren o hışırtılı telaşa. Bazen saçakların altında toplanan yarasaları duyabilirdim. Yazın, sırf dışarıdaki kablonun üzerine dizilmiş kırlangıçların cıvıltısını dinlemek için pencereyi açık bırakırdım; sesleri, olmayacak kadar dar aralıklardan sızan havanın ince gıcırtısını andırıyordu.</p>
<p>Okula giderken, özellikle kış aylarında, evimizin yukarısındaki karaçamların bittiği yerde yaşayan yaşlı yabani tavşanı selamlardık. Eğer tavşan durmadan, yol boyunca koşacak gibi olursa, motoru durdurur, farları kapatır, ağaçların arasına fırlayıp gitmesine izin verirdik. Baharda yeşil ağaçkakanları selamlardık; dalgalı uçuşları, sanki görünmez bir el tarafından çekilip alçaltılıyordu.</p>
<p>Bu duygu zamanla büyüdü; bizi de şaşırttı. Bize ilk ne zaman çarptığını hatırlıyorum: Çocuklarla birlikte, şimdi yaşadığımız köyün yakınındaki başka bir ormanlık alanda yürüyorduk. Yokuşu çıkarken küçük oğlum, “Galiba hayvanları özlüyorum,” dedi. Boğazıma gelen hıçkırığı bastırmaya çalışırken buldum kendimi; beklemediğim bir şeydi bu, özellikle de taşınmaya dair bütün duygularımı gömmek için elimden geleni yapmışken. Ama ben de hayvanları özlediğimi biliyordum. Ve bu zordu.</p>
<p>Hiçbir zaman güçlü bir aidiyet duygum olmadı. Hatta yerinde duramayan bir insandım; hep yeni yerlerin, yeni deneyimlerin peşinden giderdim. Küçük bir kasabada, toplu konutların olduğu bir mahallede büyüdüm. O zamanlar bunun adını koyamazdım belki, ama orası fazla <em>insandı</em>. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Sadece basit bir gerçekti bu. Bir zamanlar o coğrafyada yaşamış olması gereken diğer türler büyük ölçüde yok olmuştu. Ve ben de, belli belirsiz bir düzeyde, onları özlüyordum.</p>
<p>Yetişkinliğimizde, eşimle birlikte ormandaki o evi neredeyse yıkılacak haldeyken satın aldığımızda, insan olmayan komşularımızın bizim için bu kadar önemli hale geleceğini hiç hesap etmemiştik. Oysa başka yaşam biçimleriyle kurulan sıradan, gündelik yakınlık, onların çevrelerindeki dünyayı capcanlı deneyimlediklerini apaçık gösteriyor. Diğer türlerin yaban hayatları, beklenmedik olanın dinamizmiyle kesintiye uğrar, onunla şekillenir. Onlar, doğanın belirlenimci tezgâhına dizilmiş, durmaksızın algoritmalarla işleyen varlıklar değil. Hayvanlar, bir şey dikkatlerini çektiğinde duraksar. Ansızın beliren güneş ışığından yararlanırlar — ya da yararlanmazlar; nasıl uygun görürlerse. Bazıları diğerlerinden daha meraklı. Her zaman öngörülebilir olmayan, bireysel karakterleriyle yön bulan biçimlerde seçenekler arasında tercih yaparlar. Bu da ancak irade sahibi<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a> ve duyguları olan varlıklarda mümkün. Basitçe söylemek gerekirse, onlar görkemli, sarsıcı ve kendilerine özgü biçimlerde canlı.</p>
<p>Ve bunu o ana kadar anlamamış olmak ne aptallıktı. “Galiba hayvanları özlüyorum.” <em>Elbette özlüyorsun, canım.</em></p>
<p>Çünkü biz ormanı ve hayvanları bir tablo ya da arka plan olarak özlemiyoruz. Onları tanıdıklarımız, yakınlarımız, hısımlarımız olarak özlüyoruz. O zengin, çeşit çeşit varlıktan oluşan topluluğu özlüyoruz. Ve onları özlememizin nedeni, hayvanlara insan duyguları yakıştıran hayalci bir duygusallık ya da karakterimizdeki entelektüel bir zayıflık değil. Onları özlüyoruz çünkü başka türlerle yıllarca yan yana yaşayarak onları derinden tanıyan herkes, hem apaçık hem de temel bir şeyi fark eder: Önemli olan yalnızca bizim hayatlarımız değil.</p>
<p>Buna rağmen modern dünyanın pek çok yerinde diğer hayvanlara özne değil, nesne muamelesi yapılıyor. ABD’den Birleşik Krallık’a, Çin’den Hindistan’a kadar, yeryüzündeki neredeyse her post-endüstriyel ülkede diğer hayvanların, bizim üzerimizden tanınanlar dışında, neredeyse hiçbir yasal güvencesi yok. Bununla şunu kastediyorum: Bir hayvan, ancak bize aitse ya da koruma altındaki bir türden sayılıyorsa korunuyor. Hayvanlar adaletin özneleri değil, insan arzularının nesneleri sayılıyor. Dünyayı bu kadar keskin biçimde, <em>önemli olan insanlar</em> ve <em>önemli olmayan insan dışı varlıklar</em> diye ayırmamızın başlıca nedenlerinden biri de hayvanların kendi adlarına konuşamıyor olmaları.</p>
<p>Hayvanların bir bakıma sessiz olduğu sık sık söylenir. Evet, kısa, boğuk sesler çıkarırlar. Ya da seslenirler. Ya da ağlarlar. Bazıları şarkı söyler. Bazıları tıslar. Ama sesleri yoktur. <em>Konuşmazlar</em>. Sessizdirler; çünkü hem dilden hem de anlamı yapılandıran ve üreten zihinlerden yoksundurlar. İnsan olmayan varlıklara şefkat gösterilmesini savunanlar bile tarih boyunca bu fikri sürdürmüştür. Hayvan savunuculuğu hareketinin dönüm noktalarından biri sayılan yayınlardan birini düşünün. Massachusetts Hayvanlara Zulmü Önleme Derneği’nin 1868’den 1970’e kadar yayımladığı derginin adı <em>Our Dumb Animals</em> idi — “Dilsiz Hayvanlarımız” ya da “Konuşamayan Hayvanlarımız”. Sloganı da şuydu: “Kendi adlarına konuşamayanlar adına biz konuşuruz.”</p>
<p>Bazen diğer hayvanları sessiz kabul ederiz; çünkü nasıl iletişim kurduklarını fark edemeyiz. Zoolog Gabriel Jorgewich-Cohen’in araştırması, kendisi ve meslektaşları daha önce ses çıkarmadığı düşünülen elli üç tür üzerine bir çalışma yayımladığında kısa süre önce gündeme geldi. Araştırma kaplumbağalara odaklanıyordu; titiz kayıtlar ve analizler sonucunda, farklı kaplumbağa türlerinin ses yoluyla iletişim kurduğu ortaya çıktı. Bu bulgulardan cesaret alan bilim insanları, çalışmalarını diğer koanat omurgalılara — yani akciğerli omurgalılara — genişletti ve daha önce “sessiz” kabul edilen türlerde de ses çıkarma yetisine dair yeni kanıtlar buldu. Bugünkü varsayım şu: Seslenme, yani havayı akciğerlerden geçirerek boğazdaki yapılarda ses oluşturma yetisi, koanat omurgalıların kökenlerine, hatta muhtemelen daha da öncesine uzanan çok eski bir tarihe sahip. Demek ki yüz milyonlarca yıldır binlerce farklı tür, eşleriyle, saldırganlarla, yavrularıyla ve yabancılarla iletişim kurmak için nefeslerini bilinçli biçimde kullanıyor.</p>
<p>Elbette bütün iletişim sese dayanmaz. Bizim gibi ifade gücü son derece yüksek bir hayvanda bile yüz ifadeleri, bedenin duruşu, göz teması ve el ya da uzuv hareketleri aracılığıyla çok büyük miktarda bilgi aktarılır. Bir keresinde kendimi, bir araştırma tankının berrak sularına bakarken bulmuştum; erkekler bir dişiye ulaşmak için birbirlerine meydan okurken Humboldt kalamarlarının kromatoforlarının koyu pembeler ve kırmızı şarap tonlarında parlayıp beneklendiğini izliyordum. Demek ki bazı hayvanlar için renk, bağ kurma yolu.</p>
<p>İpek güveleri gibi bazı hayvanlarda ise mesajlar feromonlar yoluyla iletilir. Üstelik bu tür kimyasal sinyalleşme yalnızca cinsellikle ilgili değildir. E.O. Wilson’ın 1960’larda tarif ettiği gibi, karıncalar gibi başka böceklerde yaklaşan bir tehlikeye karşı bütün koloniyi uyaran alarm feromonları vardır.</p>
<p>Yine de çoğumuz yalnızca insanların <em>dile</em> sahip olduğunu, bu yüzden de yalnızca insanların anlamlı bir biçimde kendi adlarına konuşabildiğini — ya da düşünebildiğini — ileri süreriz. İddiaya göre iletişimimizin benzersizliği, belli bilişsel kapasitelerin mümkün kıldığı insan dilinin birleştirici niteliğinde yatar. Başka bir deyişle, yeni ve soyut anlamları sonsuz sayıda biçimde bir araya getirebilme yetimizde.</p>
<p>Canlılar dünyasında iletişim kurma biçimlerimizin benzersiz olduğu kuşkusuz; ama insan dili de, başka pek çok türle ortaklaştığımız özellik ve niteliklerle süreklilik taşıyan bir dizi uyarlanıma dayanır. Hem benzersizdir hem de süreklilik taşır — evrimsel sürecin ayırt edici işaretleri de tam olarak bunlardır. Öyleyse neden dikkatimizi her zaman paylaştıklarımıza değil de özel ya da ayırt edici olduğuna inandığımız şeylere veririz?</p>
<p>Dil bakımından benzersiz olduğumuz fikrine bu kadar tutunmamızın ardında çoğu zaman, insanlara tanınan ayrıcalıklı ahlaki ve hukuki konumu meşrulaştırma ihtiyacı var.<strong> </strong>Oysa dil insanlar için önemli olsa da insanları önemli kılan şey dil değil. Bazı insanlar dille iletişim kurma yetisine sahip değil. Bazılarımız bu yetiyi yolun bir noktasında kaybeder. Bu kişilerin hiçbiri bu yüzden daha az insan sayılmaz. Dil yetileri elbette önemli; ama başka türlerin hayatlarını ne sessiz ne de önemsiz kılar.</p>
<p>Daha iyi bir soru aslında daha basit olanı: Canlılar<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a> en başta neden iletişim kurar? Her canlının ifade ya da iletişim kurma biçimi, hayatını bir amaç doğrultusunda sürdüren varlıklar üzerinde evrimsel süreçlerin nasıl sonuçlar doğurduğunu olağanüstü biçimde hatırlatır. Bir noktada, birkaç milyar yıl önce, bir molekül dizilimi birleşip kendini kopyalamaya başladı; evrim böylece devreye girdi ve gezegenimizin bazı maddeleri, varlığını sürdürme çabasıyla hareket etmeye, bir şeyler yapmaya başladı. Yaşam, bir planı varmış gibi işleyen kimya gibi. O zamandan bu yana canlı varlıklar, kendi çıkarlarının peşinden kurnazlıkla ve duyarlılıkla gidebilmelerini sağlayan pek çok kapasite devraldı; çünkü bu kapasiteler, böyle zekâlardan yoksun olanlara karşı onlara hayati bir üstünlük sağladı. İletişim sistemleri — bizimki gibi şiirsel, kendi üzerine dönebilen sistemler bile — organizmalar için işe yaradıkları için şanslı torunlara miras kaldı.</p>
<p>Bu temel gerçek, başka bir hayvanın neyin peşinde olduğunu sezmekte neden bu kadar iyi olduğumuzu açıklar. Diğer hayvanlar da aynı şekilde gözlerini ya da kulaklarını üzerimizden ayırmaz. Başka bir hayvanın niyetini ilk fark eden ya da hızla kavrayan olmak işe yarar. Çok farklı türden bir organizmadan geliyor olsa bile ipuçlarını ve sinyalleri okuyabilmek işe yarar. Bu, tür içinde de aynı ölçüde geçerli. Çoğu zaman başka bir insanın neye ihtiyaç duyduğunu yalnızca bedensel hareketlerinden ve yüz ifadesinden en etkili biçimde anlarız. Hızın hayati olduğu anlarda, kısa bir bakış uzun bir sohbetten daha etkilidir. Elbette, meyliniz varsa Wittgenstein’ın dil kuramlarının incelikleri üzerine uzun uzun düşünmek keyiflidir; ama felaket yaklaşırken yapılacak en iyi şey çığlık atmaktır.</p>
<p>Öyleyse şunu düşünün: Bir rakun köpeği, kırsalda yaşayan bir çiftçi tarafından yaban hayattan alınır ve kürkü için derisinin yüzüleceği günü beklemek üzere derme çatma bir kafese kapatılır. Bu hayvan, kısa süre önce yediği başka bir yaban hayvanından kaptığı bir virüsü taşımaktadır. Ama artık yüzlerce başka rakun köpeğiyle doğal olmayan bir yakınlık içinde yaşadığı için virüs yayılır ve mutasyona uğrar. Ve bu virüs insanlara geçebilir. Günler sonra, artık enfekte olmuş çiftçi bir trene biner. Yeni bir virüsü yurttaşları arasında yaydığının farkında olmadan, nüfusun yoğun olduğu bir şehre girer.</p>
<p>SARS-CoV-2’de olanın bu olup olmadığını bilmiyoruz. Ama buna benzer bir senaryonun, 2002’deki ilk SARS salgınına yol açtığını biliyoruz: Virüs, parfüm endüstrisi için yetiştirilip kesilen Himalaya palmiye misk kedisi ve kürkü için öldürülen rakun köpeği aracılığıyla yarasalardan insanlara sıçramıştı. Ayrıca son yüzyılda ortaya çıkan yeni hastalıkların çoğunun, insan olmayan hayvanları sömürmemizden kaynaklandığını da biliyoruz.</p>
<p>Patojenlerin tutsak hayvanlardan insanlara sıçramasını yaşayan tek ülke Çin değil. Dünyanın dört bir yanında milyarlarca yaban ve evcil hayvan, insanların ekonomilerinin bir parçası haline geldikleri için kısa ve acı dolu hayatlar sürüyor; uyum sağladıkları ekolojik koşullardan çok uzakta yaşıyorlar. Birleşik Krallık’ta, prion etkeniyle kirlenmiş yemden kaynaklanan bovin süngerimsi ensefalopatiyi, yani deli dana hastalığını yaşadık. 2009’daki domuz gribi pandemisi muhtemelen Meksika’nın orta kesimindeki bir domuz çiftliğinde başladı. Dünyadaki milyonlarca patojen açısından bakıldığında, fırsatlar bol ve küresel.</p>
<p>Almanya’nın önde gelen virologlarından Christian Drosten’e göre, kürkü için öldürülen hayvanların derileri bazen canlı canlı yüzülüyor. “Ölüm çığlıkları atıyor, böğürüyorlar; bu süreçte aerosoller oluşuyor.” Drosten, ilk SARS salgınının özgün bulaşma yollarını ortaya çıkaran bilim insanlarından biriydi. Hayvanların çığlıklarının, derilerini yüzen insanlara virüs bulaşmasını muhtemelen kolaylaştırdığını belirtiyor. Bu insanı ayıltan, sarsıcı bir düşünce. Bir “çığlık”, o anda o hayvanın çıkarlarını, derdini, ne istediğini iletmeye yaramıyorsa neye yarar?</p>
<p>Pandemi boyunca çok sayıda ses yükseldi. Adalet talepleri hâlâ sürüyor. Soruşturmalar var. Suçun kimde olduğuna dair tartışmalar var. Ve yüzlerce protesto gerçekleşti. Mart 2021’de otuz binden fazla kişi, protesto hakkını savunmak için Londra sokaklarında yürüdü. Protesto, başka güç araçlarından yoksun olanların değişim talep etme yoludur. Elbette protestolar incelikli araçlar değil. Ama işe yarayabilir. Statükoya meydan okumayı iletmek için fiziksel varlığı; şarkılar, haykırışlar ya da sloganlarla birlikte kullanırlar.</p>
<p>Onları sessiz varsaydığımız için, diğer hayvanların politik anlamda protesto edemeyeceğini düşünürüz. Bu yüzden de bizim tanıyabileceğimiz biçimlerde itiraz edemeyeceklerini varsayarız. Ama 2020 kışında <em>Humane Society International</em>’dan bir ekip, Çin’de kürkü için yetiştirilen hayvanlara ait görüntüler kaydetti. Gizli kameralar kullanarak, yaban hayvanlarının kaba tuğla ve tel kafeslerde, pislik ve kürk kalıntılarına bulanmış halde tutulduğunu belgelediler. Bağlantılı bir kuruluştan bir araştırmacı, yığının üzerindeki derisi tamamen yüzülmüş bir hayvanın bilincinin açık olduğunu ve ölmeden önce on dakika boyunca başını kaldırabildiğini söyledi. Görüntüler, bakan herkes için şunu açıkça ortaya koyuyor: Hayvanlar bedenlerini ve seslerini, içinde tutuldukları koşulları protesto etmek için kullanıyor; yaşadıkları sefil hayatları ve ölümlerini protesto ediyorlar. Bir an için, onları dinlediğimizi hayal edin.</p>
<blockquote>
<p><strong>Başka türlerle yıllarca yan yana yaşayarak onları derinden tanıyan herkes, hem apaçık hem de temel bir şeyi fark eder: Önemli olan yalnızca bizim hayatlarımız değil.</strong></p>
</blockquote>
<p>Şimdi benimle birlikte ormana ait başka bir anıya gidelim. 2020 baharı. Oğullarımla birlikte patikalardan birinde yürüyoruz. Pandemi burada yeni bir sessizlik yaratmış. Kıpırtısız durup dinliyoruz; sanki bütün bedenlerimiz dinlemek için yapılmış birer enstrüman. Dinlerken her şeyi akılla çözmeye çalışmıyoruz; Tibet çanakları gibi, sessizliğin bizde titreşmesine izin veriyoruz. Sessizlik içimize çarpıyor, biz de onun sürmesine izin veriyoruz.</p>
<p>On, belki on beş dakika böyle duruyoruz. Bu hiç olağan değil. Küçük oğullarımın içinde, kurulmuş bir kapan gibi patlamaya hazır bir enerji var. Normalde ortalıkta koşturur, tozu dumana katar, büyük bir patırtı çıkarırlar. Ama bugün kendilerini tutuyorlar; çünkü dünya değişti. Ve dinlemek istiyorlar.</p>
<p>On bin yıllık bir sessizliği duyuyoruz. Yabanıl bir sessizlik. Buzul çağından kalma bir susuş. İçinden bir mamutun soluğunu yakalayabileceğimiz bir sessizlik. Bu, içten yanmalı motorsuz, evcilleştirmesiz, belki Tanrısız bile bir tarih. Gerçekten eski zamanlardan kalma bir sessizlik bu; üçümüz de İngiltere’de — belki de herhangi bir yerde — bu türden bir sessizliği bir daha muhtemelen hiç duymayacağımızı biliyoruz. Pandeminin tekinsiz sessizliği, komşularımızı yeni bir açıklıkla duymamızı sağlıyor. Yakınımızda bir engerek havayı yokluyor. Kutsal Kitap’tan çıkmış silueti, ağır ve imkânsız, otlakların arasında yabanıl bir akıntı gibi ilerliyor. Genç yaşlı tavşanlar, otların içinde kaygısızca oynuyor; o elektrikli halleriyle havada sıçrayıp duruyorlar. Bir karaca birkaç adım ötemizde durup beş dakika kadar bize bakıyor. Gözlerinin ışıksız havuzları üzerimizde dolaşıyor, bizi tartıyor; sanki bir kez olsun doğru dürüst bakmak ister gibi. Ot uçlarında tavuskelebekleri ve küçük tilkiler var, sanki övgüye durmuşlar. Öksürükotunun üzerinde tek bir yeşil zümrüt kelebeğin parıltısı. Kelebekleri duyabilmek için sessizliğin ne kadar derin olması gerekir? Bu susuşta, onların eski derilerinin çıtırtısını duyabiliyoruz. Ama değişimi sezen yalnızca biz değiliz. Tarla fareleri, yabani tavşanlar ve kertenkeleler de fark etti. Çit kuşları ve çayır incirkuşları da fark etti. Uzun kuyruklu baştankaralar da. Bu farklı varlıkların her biri — kendi mahrem ihtiyaçlarının peşinde, kendine özgü arzu ve tat alma dünyalarını sürdürürken — kimi kulağıyla, kimi diliyle, kimi başını yana eğerek dinliyordu. Onlar da bizim gibi biliyor: Ses dünyası değişmişti.</p>
<p>İlk kapanma dönemindeki o kısacık süre boyunca, dünyanın pek çok yerinde insanlar birdenbire yeryüzünü birlikte paylaştıkları varlıkları duyabilir hale geldi. Kasabalarımız ve şehirlerimiz, kırsalımız ve ülkelerimiz yalnızca insan dünyaları değil. Binlerce farklı türden oluşan karma topluluklardır.</p>
<p>1960’larda siyaset felsefecisi Hanna Pitkin, bir topluluk içinde marjinalleştirilen ya da görmezden gelinenleri “temsil etmenin”, temelde onları “yeniden mevcut kılmak” anlamına geldiğini yazmıştı. Onun tanımına göre, bu politik anlamıyla temsil, bir topluluğun daha az görünür üyelerinin seslerini, bakış açılarını ve çıkarlarını, aksi halde bulunmadıkları karar alma alanlarında mevcut kılar. Pandemi, başka türlerin varlığını çoğumuz için daha hissedilir kıldı. Ama ben de, başkaları gibi, bu yeniden <em>temsilin</em> daha geniş ve daha resmi bir ölçekte mümkün olup olmadığını düşünmeye başladım. Yalnızca mümkün olup olmadığını değil; gerekli olup olmadığını da.</p>
<p>Peki insan olmayan hayvanların seslerini <em>nasıl</em> temsil ederiz? Pandemi boyunca geceleri beni uykusuz bırakan çetin soru buydu. Bu soru, 2020 kışında beni, hayvan refahı ya da politik temsil üzerine halihazırda önemli çalışmalar yürüten meslektaşlara ve çeşitli akademisyenlere peş peşe e-postalar göndermeye yöneltti. Umudum, onlara ciddi zararlar verebilecek ya da yaşamlarını köklü biçimde dönüştürebilecek seçimler ve kararlar aldığımız durumlarda, insan olmayan hayvanları dinlemeye çalışacak bir uzmanlar grubunu bir araya getirmekti. Bu dinlemenin amacı, insan olmayan canlıların seslerinden ya da davranışlarından belirebilecek her türlü “politik” sinyali fark etmekti.</p>
<p>O ilk e-postadan doğan şey, böyle bir temsilin nasıl ve hangi bağlamlarda mümkün olabileceği üzerine güçlü, açık tartışmalar yürüten uluslararası akademisyenlerden oluşan bir kolektif oldu. Bu konuşmalardan çıkan fikirler (ki bu konuşmaların kendisi de farklı kültürler ve deneyimlerden gelen görüşleri sabırla dinlemeye dayanıyordu) şimdi ilk deneme uygulamalarımızda hayata geçiriliyor.</p>
<p>Bu grubun üyelerinden Erin Ryan, veterinerlik eğitimi sırasında bir ineğin buzağısından ayrılışına tanıklık ettiğinde yaşadığı dönüştürücü bir andan yola çıkarak projemize <em>Animals in the Room</em> — “Odadaki Hayvanlar” — adını verdi. “İneğin doğum yapışını izledim ve buzağısını ondan almak zorunda kaldık. O ineğin bu buzağıyla ve bizimle bir ilişkisi olduğu; bunu olaydan önce, olay sırasında ve sonrasında ahırda ifade ettiği son derece açıktı. Bunu bir daha yapmak ya da bunun bir parçası olmak istemedim.” O andan itibaren hayvanların yaşamlarını daha eksiksiz bir biçimde temsil etmek Erin’in hayali oldu. <em>Animals in the Room</em> bugün, insan olmayan hayvanları karar alma süreçlerinde temsil etmenin en iyi yollarını tasarlamak ve sınamak üzere birlikte çalışan filozoflardan, bilim insanlarından ve hayvan refahı uzmanlarından oluşan uluslararası bir işbirliği. En önemlisi, bu temsil hayvanların çıkarlarını kendi koşullarıyla iletebilmeleri için onlarla birlikte çalışmaya dayanıyor. Başka bir deyişle, hayvanların hiç de “dilsiz” olmadıkları inancıyla hareket ediyoruz.</p>
<p>Bugün insanlar, insan olmayan bir hayvan için neyin doğru olduğunu — etik ya da hukuki açıdan — düşündüğünde, düşüncenin başlangıç noktası da son sözü de biz oluyoruz. Birlikte çalıştığımız isimlerden, Sydney Üniversitesi profesörü Danielle Celermajer bunu şöyle açıklıyor: “Usuli adalet, demokratik bir toplulukta bir yasa ya da eylemden etkilenecek herkesin — ‘etkilenen herkes ilkesi’ gereğince — o yasanın yapım sürecine dahil edilmesini gerektirir; bunu sonunda nasıl kurumsallaştırırsak kurumsallaştıralım.” Teoride, adil bir süreç daha adil sonuçlar doğurur. Elbette asıl zorluk şu: Karar alma sistemlerimiz insan dili merkeze alınarak tasarlandı. Bu dil engelini aşmak için çalışmamızın temel dayanaklarından biri, diğer hayvanların kendi iyilerini kendilerinin tanımlamasına imkân tanımaktır. Bunun için hayvanların hem kendilerini ifade edebildiğini hem de onlar için neyin iyi olduğunu belirleyebildiğini kabul etmemiz gerekir. Hayvanların kendi adlarına konuşmaları mümkün kılındığında, adaletin özneleri haline gelirler. Asıl maharet, bu “konuşmayı” iktidar koridorlarında yeniden mevcut kılabilmektir.</p>
<p>Peki bu tür temsiller neyi içerebilir ve farklı bağlamlarda nasıl işleyebilir? Rice Üniversitesi İngilizce profesörü Cary Wolfe, ilk adımın her bir yaşam biçiminin kendine özgülüğüne ve tekilliğine dikkat etmek olduğunu savunuyor. “Yapmamız gereken ilk şey, insan olmayan yaşamı genelleştirmekten vazgeçmek ve bir şişe burunlu yunus ile bir köpek arasındaki engin farkları dinlemek,” diyor. “Bilim bize şunu gösteriyor: Bu canlıları dinleyerek onlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, insan olmayan dünyanın çeşitliliği de gözlerimizin önünde o kadar çarpıcı biçimde açığa çıkıyor.”</p>
<p>**</p>
<p>Yaşadığımız orman endüstriyel bir ormandı; ormanlık alanın geniş bölümleri dönüşümlü olarak kesiliyordu. Ayrılmamızın önemli nedenlerinden biri de buydu. Çocukluk kutlamalarından sonbaharlarımızı kaplayan geleneksel mantar sayımlarına kadar, içten anılarımızın bağlı olduğu koca ağaçlık alanların kesilmesinden korkar hale gelmiştik (Küçük oğlumun ilk sözcüklerinden biri “mantar”a yakın bir şeydi; ormanda yaşamış hiç kimse buna şaşırmaz.)</p>
<p>Bir kesim işlemi yapılacağı zaman, bize etkilenecek zamanları ve alanları ayrıntılarıyla bildiren resmi bir mektup gelirdi. Çoğu zaman orman yöneticisi de bizi ziyaret ederdi. Devlet arazisi üzerinde ortak geçiş hakkına sahip orman sakinleri olarak, bir sorun çıkarsa ya da yapılan çalışma nedeniyle herhangi bir güçlükle karşılaşırsak başvurabileceğimiz çeşitli iletişim kanalları vardı. Ormancılık Komisyonu ekolojik araştırmacılar çalıştırıyordu; biyolojik çeşitliliği gözeterek alanları yönetme konusunda hassastılar. Buna, makineler geldiğinde tomrukçuların zarar vermemesi için karınca yuvalarının pembe, fosforlu çubuklarla işaretlenmesi de dahildi. Yine de komşularımızın çoğunun nerede yaşadığını biliyorduk. Ve sık sık, eve dönüp her şeyin yok olduğunu görmenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyorduk.</p>
<p>Örneğin üç yıl üst üste, genellikle şubat sonu ya da mart ayındaki ilk ılık günde, araba yolumuzun yakınındaki belirli bir noktada güneşlenen bir engerek görürdük. Yeri bilelim diye yol kenarına küçük bir taş yığını koymuştuk. Ve gerçekten de her bahar, yakınlarda olması gereken kış uykusu yuvasından bir engerek çıkardı — belki de aynı erkek — ve güneşlenirdi. Hayvan bir iki hafta boyunca bunu sürdürür, sonra da fırsat aramak üzere uzaklaşırdı.</p>
<p>Ama bir gün eve döndüğümüzde Ormancılık Komisyonu’nun yolları yeniden elden geçirdiğini gördük. Bu bizim için sevindirici bir gelişmeydi; çünkü kilometrelerce uzanan toprak yollar, arada bir düzeltilmezse neredeyse geçilmez hale gelebiliyordu. Ama o engereğin sevdiği bütün alanın yok olduğunu da görebiliyorduk. Onu o noktada bir daha hiç görmedik.</p>
<p>Engereklerin çevrelerini ve birbirlerini algılama konusunda olağanüstü yetileri vardır. Bir kere keskin bir görme duyusuna sahiptirler. Ayrıca derileri ve çenelerindeki küçücük kemikler aracılığıyla “duyarlar”; dış dünyanın davul gibi vuran mesajlarını bedenleri boyunca taşır ve yorumlarlar. Ve dilleriyle “koklarlar”; başkalarının moleküler izlerini ağızlarının tavanındaki minicik açıklıklardan toplayıp koku merkezlerine iletirler. Birbirleriyle iletişimleri büyük ölçüde kimyasaldır; kilometrelerce uzanabilen bir feromon kaligrafisi.</p>
<p>Benim tahminim, yolun yeniden elden geçirilmesinin o engereğin düzenli olarak çıktığı kış uykusu alanını bozduğu yönünde. Böyle yerlerde, toprağın altında onlarca birey birlikte kış uykusuna yatabilir. Yol çalışmasından sonra, görebildiğimiz kadarıyla, o bölgede birkaç yıl boyunca kesinlikle daha az engerek vardı.</p>
<p>Engerekler benim ülkemde koruma altındaki bir tür; çünkü zulme uğradılar ve insan yayılması nedeniyle yaşam alanlarını kaybettiler. Bu yüzden engereklerin yaşamlarını bozmak bir noktaya kadar önemsenir. Yine de koruma çoğunlukla matematik biçiminde gelir: Engerekleri, yerel olarak yok olmalarını önlemek üzere homojen bir bütün olarak koruruz. Bu da onlara ve yurtlarına ne yapılabileceği konusunda bazı sınırlamalar olduğu anlamına gelir. Ama bir yolun onarılması gerekiyorsa, engereklere gönderilen bir bildirim yoktur. Dillerini çözmek ve orada olduklarını teyit etmek için gösterilen bir çaba yoktur. Varsayım şudur: Engerekler nasılsa başka bir yere gider. Kim önce onlara danışmayı hayal eder ki? Saçma, değil mi?</p>
<p>Peki ya danışsaydık? Son zamanlarda başka türlerin iletişim kurma biçimlerine yönelik ilgide belirgin bir artış var. Filozof Eva Meijer, hayvan dilleri üzerine yazdığı yakın tarihli kitabında, antropomorfizm korkusunun, bizi başka hayvanlardan bilebileceğimiz şeyleri olduğundan az bildirmeye ittiğini savunuyor. “Yalnızca Hristiyan bir Tanrı tarafından kurulmuş biyolojik hiyerarşiye kökleşmiş bir inanç,” diye yazıyor, “diğer türleri doğru dürüst dinlememizi engelledi.” Meijer’in işaret ettiği gibi, başka türler bilgiyi başkalarına iletmek için taklit, ışık gösterileri, hareketler, sesler, jestler, kimyasallar ve kokular gibi biçimler kullanır. Her gün bu ifadelerin önemi ve karmaşıklığı hakkında daha fazlasını öğreniyoruz. Böyle bakıldığında, bilimsel kanıtların ağırlığı, diğer hayvanların kendi varlıklarını, ihtiyaçlarını ve çıkarlarını iletebildiklerini kabul etmemize imkân tanıyor. Bu da diğer hayvanları ahlaki olarak tanımamız için yeterli olmalı. Soru şu: Bu hayvanları “dinlemek”, onların hayatlarını etkileyebilecek bir kararın sonucunda bir fark yaratır mıydı?</p>
<p>Diğer hayvanları ahlaki özneler olarak tanıdıktan sonra ilk mesele, onların temsilini mümkün kılmaktır. Meslektaşlarımdan siyaset felsefecisi Alasdair Cochrane, çok-türlü topluluklar içinde yaşadığımız gerçeğini anlatmak için “iç içe geçmiş” sözcüğünü kullanıyor. Birleşik Krallık’ta yurttaş olmak ya da New York’ta yaşamak, yalnızca insanlarla değil, bu diğer varlıklarla da aynı topluluğu paylaşmak demektir. Ama topluluklarımızın insan sakinleri, hayatlarını değiştirecek kararlar alınırken çıkarlarının yeterince mevcut olmasını sağlamak için yerleşik pek çok politik ve hukuki temsil yöntemine sahipken, diğer hayvanlar için böyle bir tanınma yok.</p>
<p>Son onyıllarda filozoflar ve sosyal bilimciler, demokratik süreçleri ve büyük kararlardan etkilenecek olanların seslerini duymamızı sağlayacak “politik dinleme” biçimlerini tartışmaya başladı. Politik dinlemeye benzer bir kavram, siyaset felsefecisi John Dryzek tarafından, insan olmayan hayvanların ihtiyaçlarını tanımanın ve karşılamanın olası bir yolu olarak ortaya atılmıştı. Daha yakın zamanda Martha Nussbaum, bir hayvanın temel haklarını kuran zorunluluklar ve yetiler eşiğini belirlemek için “etogramların” — bir organizmanın gözleme dayalı davranış ve ihtiyaç kataloğunun — kullanılmasını önerdi. Üyelerimizin çoğu da küresel adalet için gerekli bir adım olarak başka türlere özel temsilciler atanması çağrısında bulundu. Peki bu fikirleri uygulamaya nasıl geçirmeye çalışacağız? Örneğin engereklerin seslerini kim temsil edecek?</p>
<p>Yerel engerekleri yalnızca saymak yerine, biri gerçekten o feromonal mesajlara kulak verse ve o bireyler için en çok önem taşıyan yerleri tespit etse ne olurdu? Bir karar alınmadan önce bu seslerin duyulmasının, onların adına kanıt sunulmasının gerekli olduğu bir süreç nasıl görünürdü?</p>
<p>Çoğu durumda, diğer hayvanları karar alma odasına fiziksel olarak getirmek mümkün değil. Ama görüntü, video ve ses kayıtlarını tanıklık biçimleri olarak kullanabiliriz. Yılanlar çoğu zaman sesleriyle ilişkilendirilmez; fakat tıpkı Jorgewich-Cohen’in incelediği kaplumbağalarda olduğu gibi, farklı yılan türleri arasında şaşırtıcı derecede geniş bir ses yelpazesi vardır: çam yılanının çığlığından kral kobranın kötü şöhretli hırıltılarına kadar. Onlarca engerekle yan yana yaşamış biri olarak, bana birkaç kezden fazla tısladılar. Yılan türlerinin çıkardığı diğer seslerin çoğu gibi, bunların anlamı da kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır: Uzak dur. Dinlemek ya da tekrarlanan rahatsızlıkların etkilerini hesaba katmak bize zarar mı verir? Bir de hayvanların bedenlerinden yaydıkları muazzam bir bilgi zenginliği var: salgılardan yüz ifadelerine, bedensel hareketlere kadar, korkudan arzuya her şeyi açığa vuran işaretler. Bunları neden kabul etmeyelim?</p>
<p>Yaşı ya da engeli nedeniyle kendi çıkarlarını doğrudan ifade edemeyen insanlar söz konusu olduğunda, zaten benzer bir yol izliyoruz. Doğru kişi bu tanıklıkları yorumluyor ve herhangi bir çıkar çatışması taşımıyorsa, bu kırılgan konumdaki kişilerin sesinin yine de duyulduğunu kabul ediyoruz.</p>
<blockquote>
<p><strong>Diğer hayvanları gerçekten dinlemek için onların güvenini kazanmak gerekir; bu da onlarla zaman geçirmeyi gerektirir. Ve yavaşlamayı.</strong></p>
</blockquote>
<p>Erin gibi, hayvanların refahı ve iyi olma hâli üzerine çalışan bilim insanı Becca Franks de başlangıçta veteriner olmak istemişti; ama o da başka türlere farklı bir mercekten bakarak yardım etmesi gerektiğini fark etti. Becca hayvan refahı alanına psikoloji geçmişiyle geldi. “Bugüne kadar hayvan refahı ve hakları alanında iyi niyetlerimiz vardı,” dedi bana, “ama hayvanların kendi adlarına konuşmalarını sağlamak için ciddi bir adım atmazsak, yanlış soruları sorma riskini taşırız.”</p>
<p>Sonuçta bir oda dolusu insan, hayvanlar adına nasıl savunuculuk yapılacağını tartışabilir; ama hayvanların kendileri o odada yoksa, bu tartışmanın gerçekten ciddiye alındığını söylemek zorlaşır. Hayvanların kendi adlarına konuşmasına izin vermek, “onları odaya ve müzakerelerin içine almak; kendi anlatılarımızın sesini kısmaya çalışıp yalnızca hayvanlarla birlikte oturmak ve gözlemlemek” anlamına gelir. Temelde bu zaman ister. Becca şu anda koi balıklarıyla çalışıyor. Saatler süren titiz gözlemler sonucunda artık su akışının onlar için inanılmaz derecede önemli olduğunu biliyor. Gerekli olan tam da bu türden özgül, yakın ve derinlikli bir kavrayıştır.</p>
<p>Grubumuz artık, kararların alındığı farklı bağlamlarda temsil biçimlerini denemek ve değerlendirmek üzere ortaklarla birlikte çalışmaya başladı. Bu denemeler sayesinde, başka türleri “nasıl” ve “ne zaman” temsil etmemiz gerektiğine dair somut ayrıntılar hakkında değerli içgörüler edineceğiz. Aynı zamanda bilim, sanayi, müzakere ve topluluk ortamlarında karar alma süreçleri üzerindeki etkileri ampirik olarak da sınayabileceğiz.</p>
<p>Bir diğer öncelik, bu temsil modellerinin farklı bölgelerde ve kültürlerde nasıl görünebileceğini değerlendirmek. İşbirliği yaptığımız isimlerden biri Zambiyalı filozof Julius Kapembwa. Zambiya’da hayvan refahı alanında çalışan büyük ve etkin gruplar var. Ancak oradaki hayvan refahı alanı Birleşik Krallık ya da Kuzey Amerika’dakinden farklı. Bu yüzden hayvan seslerinin karar alma süreçlerine dahil edilmesine yaklaşırken küresel düşünen ama bölgesel olarak tasarlanmış yollara ihtiyacımız var. Örneğin Zambiya’da erken dönem çalışmaların uygulanabileceği bağlamlar arasında yılanlar, insan-fil çatışması ve sokak köpekleri yer alıyor.</p>
<p>Diyalogları kültürel nüanslara duyarlı terimlerle kurmak da aynı ölçüde önemli. Şu anda Afrika’da, merkezine Afrika’yı alan kuramsal çerçeveler geliştirmeye çalışan bir etik rönesansı yaşanıyor. İnsan siyasetinin içinde cereyan ettiği özgül coğrafyalara duyarlılık ve bu coğrafyalara dair bilgi, bir topluluğun insan olmayan üyelerini temsil etme çabalarının başarısı için vazgeçilmez olacak. Aynı şekilde, farklı kültürlerin insan olmayan hayvanlarla farklı yaşanmış deneyimleri var. Örneğin başka türleri dinlemek için halihazırda kayda değer stratejilere sahip olan First Nations topluluklarından öğrenilecek çok şey var.</p>
<p>Bir fark yaratacak mı? Hiçbirimiz henüz bilmiyoruz. Ama hayvanlar açısından ölçülebilir bir sonuçlar olmasa bile, bu, kararları onlar olmadan almaya devam etmek için bir gerekçe değil. Becca’nın belirttiği gibi, orada bulunmaları için ilkesel bir neden var. “İnsan olmayan hayvanların dünyada çıkarları olduğunu, bu çıkarları iletme kapasitesine sahip olduklarını, saygımızı hak eden irade sahibi canlılar olduklarını söyleyeceksek, bütün bu değerleri savunup onları karar alma odasında bulundurmamanın hiçbir yolu yok.”</p>
<p>Yine de başka türleri gerçekten dinlemenin önündeki engeller çok büyük; bunun başlıca nedenlerinden biri de kapitalizmin, insan olmayan hayvanlara kaynak muamelesi yapabilme kapasitesine dayanması. Bütün büyük endüstriyel toplumlar, başka türleri devasa ve giderek artan sayılarda sömürüyor. Danielle Celermajer’in bana söylediği gibi, mevcut sistemlerimizin, özellikle de gıda sistemlerimizin ilmek ilmek sökülmesi gerekir. “Bunu söküp ayırmak son derece zor.”</p>
<p>Ama belki de fark yaratabilecek şeylerden biri pandemi. Küresel bir sağlık acil durumunun yarattığı bilinç sarsıntısı ve özellikle hayvanlara ve onların yaşam alanlarına nasıl davrandığımız üzerine başlattığı derin sorgulama düşünüldüğünde, insanlar başka türlerle kurduğumuz ilişkileri yeniden düşünmeye her zamankinden daha hazır görünüyor.</p>
<p>Pandeminin başlangıcındaki o ürpertici sessizliği düşündüğümde, çocuklarla birlikte seslerini bu kadar berrak duyduğumuz o zengin varlıkları hatırlıyorum. Ama Becca’nın bana söylediği bir şeyi de hatırlıyorum. Diğer hayvanları gerçekten dinlemek için onların güvenini kazanmak gerekir; bu da onlarla zaman geçirmeyi gerektirir. Ve yavaşlamayı.</p>
<p>Pandeminin vurduğu o tuhaf baharda asıl farkı yaratan şeyin yavaşlamak olduğunu fark ediyorum. Biz takıntılı doğa gözlemcilerinden oluşan bir aileyiz. Buna rağmen hayatlarımız çoğu zaman öyle hızlı ve gürültülü akıyor ki, çevremizdeki diğer canlıların failliğini geniş biçimde kavrayabileceğimiz doğru frekansa her zaman geçemiyoruz. Ama o yıl dönüştürücüydü. Üstelik bu daha geniş topluluğun sesini böylesine derinden duyan yalnızca biz değildik.</p>
<p>“Pandemi sonrası” bir dünyayı yeniden kurarken, iyi ve demokratik bir toplumun ölçüsünün diğer hayvanları gerçekten tanıyan ve onları hayatlarımızda yeniden “mevcut” kılan bir toplum olduğunu hayal edin. 2020 yılı bir <em>annus horribilis</em> — korkunç bir yıl — olmuş olabilir. Ama o yıl, topluluklarımızın ve evlerimizin çoğu zaman görünmez kalan diğer üyeleri varlıklarını bize duyurdu. Bir daha asla sessiz kalmasınlar.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> Yazar burada “agency” sözcüğünü kullanmış. Türkçede olumsuz anlam çağıran “faillik” olarak tercüme etmek yerine irade vurgusu yapmayı tercih ettim (Ç.N)</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> İngilizce metinde <em>life-forms</em> ifadesi kullanılıyor. Burada “canlılar” diye çevirdiğimiz kavram, hayvanların ötesinde yaşamın farklı biçimlerini de kapsıyor.</p>
<p>(SA/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Kadir İnanır, başka bir erkeklik ve Türklüğün mümkün olduğunu gösterdi”]]></title><link>https://bianet.org/haber/kadir-inanir-baska-bir-erkeklik-ve-turklugun-mumkun-oldugunu-gosterdi-321167</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/03/kadir-inanir-baska-bir-erkeklik-ve-turklugun-mumkun-oldugunu-gosterdi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/kadir-inanir-baska-bir-erkeklik-ve-turklugun-mumkun-oldugunu-gosterdi-321167</guid><description><![CDATA[Kadir İnanır'ın ardından oluşan ortak yas ne anlatıyor? Prof. Dr. Umut Tümay Arslan, İnanır'ın yıldızlığını, Türkiye'nin duygusal hafızasını ve başka bir erkeklik ile eşit yurttaşlık fikrine açılan dönüşümünü değerlendirdi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kadir İnanır'ın ardından Türkiye'nin ortak hafızasının da önemli bir parçası uğurlandı. Onun yaşamını yitirmesiyle birlikte farklı siyasal görüşlerden, kuşaklardan ve toplumsal kesimlerden insanların aynı duyguda buluşması, bir yıldızın kaybının ötesinde bir anlam taşıyordu. Bu ortak yas, İnanır'ın yüzüyle, sesiyle, bakışıyla, temsil ettiği değerlerle ve yıllar içinde geçirdiği dönüşümle Türkiye'nin duygusal dünyasında nasıl kök saldığını yeniden görünür kıldı.</p>
<p>Öte yandan İnanır'ın hikâyesi, yıllar içinde barıştan, halkların birlikte yaşamından ve demokratik çözümden yana aldığı açık tutum; yıldız kimliği ile kamusal sorumluluğu birbirinden ayırmayan bir çizgi oluşturdu.</p>
<p>Sinema kuramcısı ve akademisyen Prof. Dr. Umut Tümay Arslan ile Kadir İnanır'ın ardında bıraktığı kültürel-politik mirası konuştuk.</p>
<h3>“İnanır, Türkiye’nin duygusal hafızasını taşıyordu”</h3>
<p><strong>Geçtiğimiz günlerde Kadir İnanır'ı kaybettik. Ardından toplumun çok farklı kesimlerinde ortak bir yas duygusu oluştu. Bu ortak yas bize hem onun sinemadaki yerine hem de Türkiye'nin kültürel hafızasına dair ne söylüyor?</strong></p>
<p>Ortak yasın gücü yalnızca büyük bir yıldızın kaybından kaynaklanmıyor olsa gerek. Kadir İnanır birkaç kuşağın gündelik hayatına, duygusal dünyasına ve toplumsal hayallerine eşlik etmiş nadir figürlerden biri. Sırrı Süreyya Önder'in vurguladığı gibi, insanlar onu sadece filmlerinden değil; repliklerinden, fotoğraflarından, şiir okuyuşundan, hatta aynaya bakışından tanıyorlardı. <sup><a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a></sup> Bir başka deyişle, İnanır yalnızca izlenen bir oyuncu değil, Türkiye'nin duygusal hafızasının taşıyıcılarından biriydi. Bir sebep bu olabilir.</p>
<p>Bir başka sebep yıldız olgusuyla ilgili. Yıldız, toplumların ortak arzularının, arzulama ve görme biçimlerinin kristalleştiği bir beden. İnanır'ın ardından farklı siyasal ve kültürel kesimlerde ortaya çıkan ortak yas, Türkiye'nin parçalanmış kamusal alanında hâlâ ortak duygulanım alanları bulunduğunu gösteriyor. İnsanlar yalnızca bir sanatçıyı değil, kendi gençliklerini, aile hafızalarını, sinema salonlarını ve kaybolmuş bir ortak dünyayı da uğurluyorlar. Ama diğer yandan bu ortak yasın onarıcı gelecek olasılıklarını hatırlatan bir yanı var. Kadir İnanır, başka bir erkeklik, Türklük, yıldızlık olabileceğini de gösteren bir toplumsal figür oldu.</p>
<h3>“Bir yıldızın yolculuğu, toplumun erotikasını da anlatır”</h3>
<p><strong>Kadir İnanır çoğu zaman "Yeşilçam'ın son büyük jönlerinden biri" olarak anılıyor. Türkiye sineması açısından Kadir İnanır'ı benzersiz kılan neydi? Onu döneminin diğer yıldızlarından ayıran temel özellik sizce neydi?</strong></p>
<p>Bir yıldıza baktığımızda, bir yıldızın yolculuğuna baktığımızda, o toplumun erotikasını da tanıyabiliyoruz. Zevk alanını ve birbirine bağlanmayı itaat ve tahakküm ilişkileri mi kuruyor, yoksa daha çoğul, karşılıklı, yatay ve eşitlikçi zevk ağları mı söz konusu? İnanır'ın yıldız imgesi, daha doğru bir ifadeyle, yıldız olarak yolculuğu tek istikametli değil. 1968’de filmlerde oynamaya başlıyor, ama yıldız olarak yolculuğunun başlangıcına <em>Karagözlüm </em>(Atıf Yılmaz, 1970) yerleştirilebilir. Bu filmin yönetmeni Atıf Yılmaz da, filmin diğer yıldızı Türkan Şoray da aslında çoğul istikametli yolculuklar yapıyorlar.</p>
<p>Özellikle 1970’lerin sol popülizmi Yeşilçam’ın ses ve görüntü peyzajını da değiştiriyor, ama burada kurtarıcı kahraman erkeklik ve patriyarkal toplumsal değerlerle sol değerler arasında bir eklemlenme de var. Kadir İnanır’ın oynadığı <em>İki Kızgın Adam </em>(Ertem Göreç, 1976) gibi filmler akla gelebilir. Bu konuyu <em>Bu Kabuslar Neden Cemil</em>’de daha uzun anlatmıştım. Diğer yandan çözülme ve dönüşüm de var. 1970’lerin sol kültürel ve politik dünyası duygulara, arzulara, toplumsal muhayyileye nüfuz ediyor.</p>
<h3>“Kadir İnanır, Türkiye erkekliğinin farklı hallerini taşıyordu.”</h3>
<p>Kadir İnanır’ın yolculuğuna odaklanarak düşünürsek, Türkan Şoray’ın yönettiği <em>Dönüş </em>(1972) ve <em>Bodrum Hakimi </em>(1976) filmlerinde oynuyor. Her iki film de kadınların sinemasını kavrayabilmek açısından geri dönüp bakmaya, içine dalıp düşünmeye değer filmler. Bütün o bakma-bakılma, etkin-edilgen ikilikleri etrafında örülmüş arzu ekonomisine de içeriden müdahaleler. Hatta <em>Dönüş</em>’teki erkeklere yönelen öfke ve kadın dehşeti dikkate değerdir; iki erkek de ölür ve kadınlar arası bağ hayatta kalan ve bakıma muhtaç bebek üzerinden kurulur. 1970’leri Şerif Gören’in yönettiği filmlerle kapatıyor diyebiliriz.</p>
<p>Bu dönemin filmlerinde o ikili hali görmek mümkün. Bir yandan mesela <em>Utanç </em>(Atıf Yılmaz, 1978) gibi eski arzu ekonomisini devam ettirmeye çalışan ama devam ettiremediğini de kendi içinde gösteren filmler, diğer yandan ise <em>İstanbul 79 </em>(Orhan Aksoy, 1979) gibi değişimi erkeklik üzerine düşünerek yapan, kimi zaman sürçen, kimi zaman savunmacı, sert bir dile savrulan, kimi zamansa değişimi kabullenen filmler.</p>
<p>Soruya dönecek olursak: 1970’lerin sinemasında yıldızların hepsi bu sol muhayyilenin çekim alanına girdi. Ama sürdüren, dönüşen, başka yerlere açılmaya devam eden, kitlelerin arzularının peşine takılan değil, kitleleri başka arzuların, olasılıkların peşine düşürmenin yollarına bakan Türkan Şoray, Yılmaz Güney, Tarık Akan ve Kadir İnanır oldu. Bu yolculukların da düz çizgisel olmadığını vurgulamak gerekir. Kadir İnanır’ın yıldız olarak bedeni, yüzü, yolculuğu, Türkiye erkekliğinin farklı tarihsel, psişik, politik hallerini bir arada taşıyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-66.png" alt="">
<figcaption>Prof. Dr. Umut Tümay Arslan</figcaption>
</figure>
<h3>“İmgesinde Türklük perdesinin üretimi ve yırtılması var”</h3>
<p><strong>Kadir İnanır'ın filmografisine baktığımızda Yeşilçam'ın dönüşümünü de izliyoruz. Melodramlardan toplumcu gerçekçi filmlere, 1980 sonrasının kırılmalarından yeni sinema dönemine kadar uzanan bu uzun kariyer, Türkiye sinemasının hangi değişimlerini görünür kılıyor?</strong></p>
<p>İnanır'ın yıldız olarak yolculuğunu Türkiye sinemasının yolculuğuyla birlikte okumak mümkün elbette. Yeşilçam melodramlarının vaat ettiği bütünlüklü ve homojen bir biz hikâyesinin sınıfla, cinsiyetle, etnik kimlikle yırtılmasının hikâyesi olarak. Bu idealleştirmeye dayalı, öz-böbürlenmeci ve belirli konularda susmaya yeminli bütünlük hikâyesini “Türklük perdesi” olarak kavramsallaştırıyorum. Dolayısıyla Kadir İnanır imgesinde hem bu perdenin üretim hikayesi hem de onun yırtılmasının hikayesi var. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin fiziksel, psikolojik şiddet ve korkuyla bastırdığı bir toplumsallık içinde 1970’lerdeki çözülme 1980’lerde başka çatlaklardan politik tutku olarak toplumsal alana sızacak.</p>
<p>Atıf Yılmaz’ın bu dönem filmlerini kapsayan duygulanım dünyası içinde düşünebileceğimiz <em>Bir Yudum Sevgi </em>(1984) Kadir İnanır ve Hale Soygazi’nin başrollerde olduğu fevkalade bir film. Senaryosunda Latife Tekin’in imzası var. <em>Utanç</em>’ta bitmiş ama sürdürülmeye çalışılan arzu ekonomisi burada fırlatılıp atılmış. Diğer bir deyişle, hissedilebilir olanın çerçevesi değişiyor. İki işçinin hikayesi bu dünyanın içinden bir sahnelemeyle perdede. Gülsün Karamustafa bu filmde sanat yönetmeni/yapım tasarımcısı olarak çalışıyor.</p>
<p>Dönemin filmlerinde toplumsal hayatta sesleri yükselen kadınların bakışlarının, arzularının, tutkularının izleri görülür. Herhalde bu dönemin Atıf Yılmaz’ını Deniz Türkali’den, Müjde Ar’dan, böyle bir kadınlar coğrafyasından ayrı düşünmek imkânsız. Bu Kadir İnanır için de geçerli olmalı. Fakat yine vurgulamalıyım ki bu düz çizgisel bir hikâye değil. Tıpkı psikotoplumsal dönüşümler gibi regresyonlar da içeriyor.</p>
<h3>“Kadir İnanır imgesi, kadirizmi de taşıyordu”</h3>
<p>Kadir İnanır’ın bir de 1990’ların sonlarında zirve yapan kadirizmi de aynı imgede taşıdığını unutmamak gerek. Belki Melih Gülgen’in yönettiği <em>Tatar Ramazan</em>’larla da pekişen, adaletli, fedakâr, adaleti gerekirse tek başına sağlayan, delikanlı, maço, kurtarıcı erkek fantazileri. Türkiye toplumunun arzu dünyasında güçlü bir yere sahip bu fantazi. Öyle ki kadirizm fantazisiyle kadın oyuncuların (Buket Saygı ve Sanem Çelik) sınırlarını ve haysiyetlerini tanımama hakkını kendinde bulduğu iki vaka da onun yıldız yolculuğunun içinde <a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup> </a><sup>.</sup></p>
<p>Eğer yıldız yolculuğu burada bitseydi ona dair anlatacak bir şeyim de kalmazdı açıkçası. Türklük perdesiyle başlayan, bir yerlerde onun yırtıklarına doğru açılan ama sonra onu erkeklikle sürekli yamayan bir oyunculuk serencamı. Fakat hikâye burada bitmedi.</p>
<h3>“Kadir İnanır, kadirizmi geride bırakabildi”</h3>
<p><strong>Kadir İnanır'ın canlandırdığı erkek karakterler güçlü, mağrur ve cesur oldukları kadar kırılgan, yaralı ve duygusal yönleriyle de hafızalara kazındı. Bugünden geriye baktığımızda, bu karakterler Türkiye toplumunun kendine bakışını nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Anlatmaya çalıştığım gibi, bu ikiliği ya da işte çeşitli erkeklik hallerini bir arada görmemizi mümkün kılan bir filmografisi var ve bu Türkiye’nin psikotoplumsal dönüşümüyle birlikte okunabilecek bir hikâye. Türkiye erkekliğinin baskın hallerini de korkularını ve dönüşüm olasılıklarını da onun yıldız serüveninde takip etmek mümkün. Bir yanda kahraman-kurtarıcı erkek fantazisini ayakta tutan filmler varsa, diğer yanda <em>Kırık Bir Aşk Hikayesi </em>(Ömer Kavur, 1981), <em>Ah Güzel İstanbul </em>(Ömer Kavur, 1981), <em>Bir Yudum Sevgi </em>(Atıf Yılmaz, 1984) gibi filmleri var.</p>
<p>Kadirizmi geride bırakan, Türklük perdesinin kıyıya, çerçevenin dışına ittiği gerçekliklere doğru açılan, toplumsal adaletin imkânlarının peşine düşen bir yıldız olarak tamamlıyor hikâyesini. Yani onun yıldız imgesi, sadece kaybedilmiş bir şeyleri değil dönüşüm imkânlarını da içeriyor. Kadirizmin tümüyle geride kalmasında oyuncu Jülide Kural’la birlikteliğinin, yol arkadaşlığının etkisi ihmal edilemez, sanıyorum. Ama şu da var: kadınlardan öğrenmeye, kadınlar coğrafyasına açıklığı Kadir İnanır da sahiplenmiş olmalı ki kadirizmi gömebilmiş, geride bırakabilmiş.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/68843.jpg" alt="">
<figcaption>Kadir İnanır ve Barış Anneleri</figcaption>
</figure>
<h3>“Politik mirası, siyasi pozisyonundan daha fazlasını ifade ediyor”</h3>
<p>Ayrıca İnanır'ın dönüşümü, Türkiye'deki erkeklik kültürü açısından da dikkat çekici. Racon kesen, fiziksel güç kullanan, gerektiğinde şiddete başvuran erkekleri canlandıran bir yıldızın dönüşerek barışı, diyalogu ve demokratik çözümü savunmaya kendini adayan etik-politik bir konumu sahiplenmesi. Şiddet üretme kapasitesi üzerinden tanımlanan erkekliğin şiddetin sona ermesi talebi üzerinden yeniden tanımlanır hale gelmesi. Mağrur ve otoriter erkeklik hallerinden etik-politik sorumluluk alan bir erkeklik haline geçiş. İnanır'ın politik duruşunun değeri de burada yatıyor olabilir.</p>
<p>Bu nedenle Kadir İnanır'ın politik mirası, belirli bir siyasi pozisyon almış olmasından çok daha fazlasını ifade ediyor gibi. Yeşilçam'ın maço, mağrur ve güçlü jönlerinden biri olarak başladığı yolculuğu, mağdurun sesini duyurmaya çalışan, toplumsal ve politik şiddetin inkâr edilmemesini talep eden ve barışı savunan etik bir kamusal özne olarak tamamlıyor. Yıldızlığın yalnızca temsiller değil, aynı zamanda sorumluluk da üretebileceğini gösteren örneklerden biri.</p>
<h3>“Türklük ethosundan eşit yurttaşlık ethosuna yöneldi”</h3>
<p><strong>Kadir İnanır, barıştan, halkların birlikte yaşamından ve demokratik çözümden yana aldığı açık tutumla da öne çıktı. Kadir İnanır'ın kültürel mirasını değerlendirirken sanatçı kimliği ile politik duruşunu birlikte düşünmek neden önemli?</strong></p>
<p>İnanır'ın hikâyesini gerçekten özgün kılan nokta tam da burada. Kadirizmi geride bırakmayı göze alarak yolculuğunu tamamlıyor. Sadece bir yıldız olduğu için bir partiden milletvekili olmayı reddedip kamusal-politik sorumluluk alan bir yıldıza dönüşüyor. Daha önce <em>İsyan </em>(Orhan Aksoy, 1978), <em>Katırcılar </em>(Şerif Gören, 1987) gibi filmlerle Kürtlerin coğrafyasına, gerçekliğine açılmıştı ama yolculuğun son istikametinde Kürt meselesine, devlet şiddetine ve demokratik çözüm ihtiyacına ilişkin açık seçik konuşmayı yıldız kimliğinin bir parçası haline getiriyor. Özellikle PKK ile ilk barış sürecinde doğrudan sorumluluk alarak sanatçı kimliği ile siyasal yurttaşlık konumunu birbiriyle iç içe geçiriyor.</p>
<p>2024 yılında Cansu Çamlıbel'le yaptığı söyleşide <sup><a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></sup> yapmayı istediği filmi anlatırken cebindeki telefondan çıkarıp bir fotoğraf gösteriyor. Diyarbakır Sur’da 2 Aralık 2015’te ilan edilen sokağa çıkma yasakları sırasında ölen Hakan Arslan’ın kemikleri 7 yıl sonra babası Ali Rıza Arslan’a bir torbada teslim edilmişti. Fotoğrafta baba elinde torbayı tutuyor. Kadir İnanır’ın yıldız olarak yolculuğu Türklük perdesindeki kahramanın yolculuğundan bu perdeyi kuran ayarları dönüştürmeye, perdenin inkâr ettiği, görmezden geldiği, değersiz kıldığı hayatları görünür kılmaya doğru evrilmiş diyebiliriz.</p>
<p>Perdede temsil ederken hayatta da icra ettiği güçlü, kahraman, maço erkek hali, kırılgan hayatlara kulak veren, barışı savunan ve devletin resmi anlatılarının ötesine bakmaya, Türklük ethosunun yerine eşit yurttaşlık ethosunu geçirmeye çalışan kamusal bir özneye dönüşüyor.<strong> </strong>Belki de bugün farklı kesimlerin aynı anda İnanır’ın ardından yas tutabilmesinin nedeni bu: İnsanlar yalnızca Türkiye’nin geçmişini hatırlatan bir yıldızı değil, zaman içinde dönüşebilen, öğrenebilen ve gücünü barış talebine tahvil edebilen, eşit yurttaşlık arzusuna sahip çıkan kamusal bir figürü uğurluyorlar.</p>
<p>Böyle bir perspektiften bakıldığında, Kadir İnanır'ın politik önemini yalnızca "barış sürecini desteklemiş bir sanatçı" olmasında aramak eksik kalır. Belki de asıl önemli olan, yıldız olma yolculuğunun büyük bölümünde temsil ettiği erkeklik ve Türklük halinin dönüşümüdür.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/sirri-sureyya-onder/herkesin-kadir-inanir-i-sevmek-icin-bir-nedeni-var,47073?_t=1782546655709" target="_blank" rel="nofollow noopener">Sırrı Süreyya Önder, “Herkesin Kadir İnanır’ı sevmek için bir nedeni var?: Dayı ha gayret, barış ve setler seni bekliyor”, <em>T24</em>, 4 Kasım 2024</a></p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> <a href="https://bianet.org/haber/kot-pantolon-ve-kadirizm-8474#google_vignette" target="_blank" rel="nofollow noopener">Çiğdem Mater’in o dönem bu konuda yazdığı güzel bir yazı var: Çiğdem Mater, “Kot Pantolon ve Kadirizm”, <em>Bianet</em>, 12 Mart 2002</a></p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/kadir-inanir-oglunun-kemiklerini-posetle-teslim-alan-babanin-filmini-cekmek-istiyorum-ama-agir-sansur-var-onu-yensen-vali-vesayetine-toslarsin,43518?_t=1783084683487" target="_blank" rel="nofollow noopener">Cansu Çamlıbel, “Oğlunun kemiklerini poşetle teslim alan babanın filmini çekmek istiyorum, ama ağır sansür var, onu yensen vali vesayetine toslarsın”, <em>T24</em>, 12 Şubat 2024</a></p>
<p>(ZA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Ne Tirez Pas!”: Fotoğraflarla bir tanıklık hikâyesi]]></title><link>https://bianet.org/haber/ne-tirez-pas-fotograflarla-bir-taniklik-hikayesi-321147</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/03/ne-tirez-pas-fotograflarla-bir-taniklik-hikayesi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/ne-tirez-pas-fotograflarla-bir-taniklik-hikayesi-321147</guid><description><![CDATA[Lübnan’da savaşın izlerini fotoğraf makinesiyle belgelemeye çalışan İmran, Hizbullah tarafından gözaltına alınması nedeniyle yarım kalan tanıklık sürecini ve Beyrut’un canlı bir müzeyi andıran hafızasını anlattı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta savaşın iki farklı yüzünü yansıtan “Ne Tirez Pas!” (Ateş etmeyin!) fotoğraf sergisi, 4 Haziran’da Beyoğlu Mawaa Kafe’de açıldı. Sergi, temmuz ayında da devam edecek.</p>
<p>2020 Beyrut Limanı patlamasının izlerinden 6 Mayıs 2026 tarihli İsrail ordusunun hava saldırısında zarar gören yapılara uzanan yirmi farklı karenin yer aldığı serginin en dikkat çekici yanlarından biri, afişte de belirtildiği üzere, çalışmanın İmran’ın Hizbullah mensuplarınca gözaltına alınmasının ardından yarım kalmış olması.</p>
<p>Yıllarca fotoğrafla ilgilenmesine rağmen uzun süredir fotoğraf makinesiyle aktif bir ilişki kurmadığını belirten İmran, bugün kendisini bir fotoğrafçı olarak tanımlamadığını söylüyor. Fotoğrafla kurduğu ilişkiyi ise iki temel üzerine kuruyor: İlki, fotoğrafın belgeleme gücüne duyduğu güven; ikincisi ise politik tavrını en güçlü şekilde ifade edebildiği alanlardan birinin fotoğraf olduğunu düşünmesi. Bu belgeleme gücüne duyduğu inanç ve bölgede uzun yıllardır süren savaşlara yakından tanıklık etme isteği, onu bu yolculuğa çıkaran en önemli motivasyonlar olmuş.</p>
<p>İmran’la hem Beyrut’taki tanıklık sürecini hem de gözaltında yaşadıklarını konuştuk.</p>
<h3>Beyrut’un bitmeyen savaş tarihi</h3>
<p><strong>Dünyada birçok savaş sürerken neden Beyrut’u seçtiniz? </strong></p>
<p>Savaşa tanıklık etme isteği çıkış sebebim. Sosyal medyada gördüğümüz enkaz fotoğraflarıyla canlı gördüğümüz enkazın yaşattığı hissiyat çok farklı. Niçin Beyrut? Aslında iki sebebi var. 1975’ten bu yana baktığımızda bile 1990’a kadar süren bir iç savaş var. 1990’dan sonra 1993’te İsrail operasyonu var Güney Beyrut’a. 1996’da yine İsrail operasyonu var. 2006’da Hizbullah-İsrail savaşı var. Yani sürekli üz yılda bir, bir savaş ve çatışma yaşayan bir şehir. Bir sebebi bu, buradaki tarihsel birikimi az çok bildiğim için Beyrut’a gitmek istedim. İkinci gidiş sebebim ise bütün savaşların bir gerçeği: Ülkenin sermayedarları, zenginleri sanki hiç savaş yokmuş gibi hayatlarına devam edebiliyorlar. Aslında hepimizin bildiği bu çelişkinin daha yakinen, daha bir anda gerçekleşeceğini bildiğim için biraz da Beyrut’a gitmeyi istedim.</p>
<h3>Yıkım ve gündelik yaşam yan yana</h3>
<p><strong>Afişte Beyrut’u bir yanda barlar, kafeler eğlenen insanlar; diğer yanda kurşun izleriyle kaplı binalar ve bombardıman olarak betimliyorsunuz. Hangi anların fotoğraflanmaya değer olduğuna nasıl karar verdiniz?</strong></p>
<p>Aslında biraz önce bahsettiğim gibi, belli bir kısmın savaş yokmuş gibi hayatlarına devam edebilmesindeki çelişki Beyrut’ta yüksek. Savaş gerçekliğini belgelemek için çıktığım bu yol yüzlerce kare sundu. Asıl zorlandığım şey deklanşöre basmak değil, hangi fotoğrafları seçeceğime karar vermekti. Beyrut’ta yalnızca sokakta yürürken bile yüzlerce fotoğraf karesiyle karşılaşıyorsunuz. Turistik fotoğraflardan bahsetmiyorum. Bir bina kurşun izleri taşıyor, tarihsel bir yapı, politik bir imge ya da daha yeni bombalanmış bir yer. Bunu Beyrut’un her yerinde; merkezinde de banliyölerinde de içinde de dışında da görebilirsiniz. </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-53.png" alt="">
<figcaption>“Ne Tirez Pas!” (Ateş etmeyin!) fotoğraf sergisinden</figcaption>
</figure>
<h3>Savaş bölgesinde telefonla tanıklık</h3>
<p><strong>Sergideki fotoğrafların bir kısmını “dikkat çekmeden telefonla” çektiğinizi belirtmişsiniz afişte. Aktif savaş bölgesinde telefonla fotoğraf çekmek belgeleme pratiğinizi nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Önce neden telefon kullandığımı anlatayım. Herhangi bir basın kartım yok ve o telefonla çektiğim fotoğraflar aktif savaş bölgesinde çekildi. Hatta fotoğrafların bir kısmı İsrail’in mayıs başındaki saldırılarından hemen sonra çekildi. Aktif savaş bölgesinde büyük bir fotoğraf makinesiyle gezmek, özellikle Ortadoğu gibi bir yerde biraz delilik de gibi, ki telefonla çekerken bile yakalandım zaten çok uzun sürmedi. Yani bir tercih değil zorunluluktan kaynaklı aslında. Bu sebeple istediğim kadrajların hepsini de kuramadım.</p>
<h3>Gözaltıyla yarım kalan tanıklık</h3>
<p><strong>Çalışmanızın Hizbullah tarafından gerçekleştirilen bir gözaltı nedeniyle yarım kaldığını belirttiniz. Gözaltında neler yaşadınız?</strong></p>
<p>Sokakta fotoğraf çektiğim anda bir kişi motorla önüme kırdı ve beni "gözaltına" aldı. Arapça konuşuyordu, haliyle dil bariyerine takıldım. Üç farklı yerde beş ayrı kişi tarafından sorgulanmak beni biraz zorladı. Hep şu açıklamayı yaptım: “Fotoğrafla ilgileniyorum, amacım buradaki yaşanılan şeye tanıklık etmek.’ Dilden dolayı anlaşılamadığımı düşündüğüm anlarda kafam karıştı, onların da kafasının karıştığını hissettim. Herhangi bir kötü muamele görmedim. Hizbullah’ın nasıl bir yapılanması var tam olarak bilmiyorum ama sonradan bana “Şu an bir çetenin elinde değilsin, Hizbullah’ın elindesin. Biz bunu kendimizi ve ailemizi korumak için yapıyoruz.” gibi bir açıklama yaptılar. Olabildiğince de iyi davrandılar aslında diyebilirim. Telefonlarım, fotoğraf makinemdeki fotoğraflar belki beş on tur incelendi. Orada asıl suçlandığım şey ajan olup olmadığımdı sanırım. Çünkü bir yerde, “İsrail sizin telefonlarınızdan fotoğrafları alıyor.” gibi bir şey söylediler. İnsanların, halkın yüzünün biraz belirgin olduğu fotoğrafları sildiler. Onun dışındaki fotoğraflarıma dokunulmadı. Zaten onun dışındaki fotoğraflarım genelde hasar görmüş bina ve enkaz fotoğraflarıydı.</p>
<p><strong>Gözaltı süreci ve sonrasında yaşananlar, Beyrut’taki hafıza oluşturma ve belgeleme sürecinizi nasıl etkiledi? </strong></p>
<p>O insanları anlıyorum. Savaşın ortasında biri bir yerlerin fotoğrafını çekiyor ve bu insanlar şu an dünyanın en vurucu gücü İsrail’e karşı savaşıyorlar. İsrail’in istihbaratına karşı savaşıyorlar, en yüksek teknolojiye karşı savaşıyorlar. O yüzden bunu yapmak zorundalar bence. Kendilerini korumak için böyle büyük bir güçle savaşırken her şeyi kontrol etmeliler. Açıkçası gözaltına alınacağımı biliyordum ama bunun bu kadar kısa sürede olacağını tahmin etmiyordum. Oraya giderken taksici de uyardı. Bir mahalleye girerken oradaki manava, “Sizce burada fotoğraf çekmem sakıncalı mı?” diye sormuştum. “Tabii ki de.” demişti bana. Orada tanıştığım insanlar da “Gitme, böyle olacak.” dedi. Beklediğimden hızlı olduğu için biraz yarım kaldı çalışma diyebilirim. Bırakılırken bana şunu söylediler: “Buralarda böyle gezme. Biz seni tanıyoruz ama burası çok büyük bir mahalle aslında. Buradan çıktığında devam edersen seni başka biri alacak.” </p>
<p>Beyrut’ta toplam bir hafta kaldım, dört günü çalışmayla geçti. Amacım Beyrut’ta eğer gözaltına alınmazsam, ki bu çok düşük bir ihtimaldi benim için, belki Güney Lübnan’a inmekti.  İstanbul’a döndüğümde düşündüm: ‘Elimdekiler bunlar, kafamdaki yarım kaldı, bununla ne yapmalıyım?’ En son içimde kalmasın dedim, bir tanıklık var sonuçta. ‘Bu tanıklığı yansıtabiliyor muyum? Tamam, biraz da olsa yansıtabiliyorum’ dediğim için yarım da olsa sergilemek, göstermek istedim.”</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-54.png" alt="">
<figcaption>“Ne Tirez Pas!” (Ateş etmeyin!) fotoğraf sergisinden</figcaption>
</figure>
<h3>“Ne Tirez Pas!”, “Don’t Shoot!”, “Ateş Etmeyin!”</h3>
<p><strong>Sergiye adını veren “Ne Tirez Pas!” (Ateş Etmeyin!) Fransızca bir ifade. Sergiye neden bu adı vermeyi tercih ettiniz? </strong></p>
<p>Lübnan çok uzun yıllar Fransa’nın sömürgesi altındaydı. Fransa kültürel anlamda da sömürgeciliğini yayan bir ülke. Zaten Beyrut mimarisine baktığınızda tamamıyla Fransız mimarisini görüyorsunuz. Halk arasında da Fransızca çok yaygın, yani ana dilleri gibi Fransızca konuşuluyor belli başlı bölgelerde özellikle. Serginin adını Fransızca seçmemin sebeplerinden biri buydu. Bir de 1975-1990 iç savaşı sırasında gazetecilerin giydikleri beyaz tişörtlerin sırtında şey yazarmış: “Ne tirez pas!”, “Don’t shoot!”, bir de Arapça olarak “Ateş Etmeyin!”. O dönemin bir simgesi haline gelmiş. Bu adı hem iç savaşa hem de oradaki sömürgeciliğin yarattığı sonuçlara değinmek için seçtim.</p>
<h3>Fotoğrafın hafızası</h3>
<p><strong>Belgelediğiniz savaş kalıntılarının, unutturulmak istenen gerçekleri hatırlatmakta nasıl bir rol oynadığını düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>Aslında bu biraz fotoğrafın gücüne inanmakla alakalı. Fotoğraf bu konuda çok güçlü bir alan. Hafızamızı korumak ve yaşadığımızı bir anlamda hissetmek için başvurduğumuz ilk araçlardan biri oluyor fotoğraf. Bazen bir buzdolabının üstünde kullanıyoruz, bazen yatağımızın kenarında bir fotoğraf oluyor; arabamızda, kitabımızın arasında, bazen cüzdanımızda... Burada bütün mesele fotoğrafın unutturulmak istenen gerçekleri hatırlatmaktaki gücü. Bütün insanlar aslında fotoğraflarla temas halindeyiz. Fiziksel bir basım aracı olarak kullanılması da aslında fotoğrafı biraz daha ön plana çıkarıyor. Şu an bütün tartışmalar gazetelerin biteceği, her şeyin dijitalleşeceği yönünde. Tüm bu tartışmalar içinde fotoğrafın ne olursa olsun fiziksel olarak da korunabilecek bir hafıza biçimi olduğunu düşünüyorum.</p>
<h3>Canlı bir müze olarak Beyrut</h3>
<p><strong>Afişte Beyrut için “Canlı bir müze gibi. Tüm sertliğiyle.” diyorsunuz. Bu sergiden çıkan bir ziyaretçinin kafasında Beyrut’a dair nasıl bir imge kalmasını umuyorsunuz? Bu serginin ardından aynı hafıza hattını takip eden yeni bir çalışma planlıyor musunuz?</strong></p>
<p>Beyrut böyle canlı bir müze gibi. Yıllardır süren savaş ve çatışmalar, çeşitli İsrail saldırıları… 3 yılda bir saldırıya maruz kalmış bir şehir. Yıkılmış yapılar, terk edilmiş binalar, bir daha açılmamak üzere kapanmış kepenkler... Yolda yürüdüğünüzde bunlara şahit oluyorsunuz. Sanki cidden bir müzeye girmişsiniz ve müzeyi geziyormuşsunuz gibi. Tüm Ortadoğu savaşlara maruz kalıyor daha doğrusu ama Beyrut’u benim için bir tık daha diğer savaş bölgelerinden ayıran şey insanların orada savaşla yaşamı ortak kurmaları. İnsanlar savaş bölgesinde yaşamını sürdürüyorlar, göçmüyorlar çok aksi bir durum olmadığı sürece. Ziyaretçiler sergiden çıktığında bunu hissedebiliyorlarsa, bunu hissettirebiliyorsam “Tamam, olmuştur. diyebilirim. Başka çalışmalara başlamak için hala daha Beyrut’tayım hissiyat olarak. Ama neden olmasın dünya bunun için yeterince malzeme sunuyor maalesef. Son olarak söyleyebilirim ki doygunlukla ayrıldım Beyrut’tan, acısıyla tatlısıyla.</p>
<p>(NK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Her çocuk eşit, her çocuk haklı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/her-cocuk-esit-her-cocuk-hakli-321142</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/03/her-cocuk-esit-her-cocuk-hakli.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/her-cocuk-esit-her-cocuk-hakli-321142</guid><description><![CDATA[Çocuk katılımı, kendisi hakkında söz söylendiği anda sözü dinlenmeyen çocukların kendi haklarını nasıl koruyabileceklerini konuştuğumuz bir alan.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Çocuklara yönelik algı, geçmişten bugüne kadar çeşitli evrelerden geçti. Ancak çocuğun bir hak öznesi olduğu gerçeğinin kabulü pek de eskilere dayanmaz. Çocukların “eksik insan” olduğu kabulü, zihinsel yeterliliğe sahip olmadıkları düşüncesi ve kendi haklarını savunacak mekanizmaların yokluğu, uzun zaman boyunca yetişkinlerin çocuklar hakkında karar almasının “meşru” zeminini oluşturdu. Bu nedenle çocukların katılım hakkı, temel hak mücadelesi alanı olarak önemini korurken yetişkinlerin çocuk hakları alanında kasıtlı olarak ihmal ettikleri bir alana dönüştü.</p>
<p>Bu dönemde Sulukule Gönüllüleri Derneği'nde (SGD) ve Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı'nda (TÇYÖV) gönüllülük yaptım. Sivil Toplumu Geliştirme Merkezi Derneğinin (STGM) çocukların katılım hakkı ile ilgili başlattığı bir programı her iki sivil toplum kuruluşunda da gönüllü olarak deneyimledim. Süreç benim için ilginç ve besleyiciydi çünkü hem çocuk çalışmalarında hem de insan hakları konusunda katılım hakkı üzerine ne kadar az düşündüğümü fark ettim.</p>
<p>Yaşam hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, güvenlik hakkı vb. haklar şüphesiz yeri doldurulamaz haklar. Ancak özellikle çocukların katılım hakkını yeterince düşünüyor muyuz? Çocukların katılım hakkını güçlendirmek için ne tür mekanizmalarımız mevcut ve biz bunları geliştirmek için neler yapıyoruz? Çocuklar gerçekten katılabiliyor mu? Ve elbette, çocuklar katılabilirlerse ya da katılamazlarsa neler olur? Bu sorular zihnimde tüm dönem boyunca dönerken burada hem bu soruları ortaya attığım hem de deneyimlerimi paylaştığım bir yazı yazmak istedim.</p>
<div class="box-13">
<p><strong>12. Madde Nedir?</strong></p>
<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 12. maddesi, çocukların katılım hakkının yasal olarak güvence altına alındığı bir metindir. </p>
<p>12. madde: Taraf Devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar.</p>
</div>
<h3> Çocuklar katılımın neresinde?</h3>
<p>SGD ve TÇYÖV gibi çocuk hakları alanında mücadele veren iki yerde gönüllülük yapmak, farklı kültürel ve sosyoekonomik alanlardan çocuklarla birlikte olmamı sağladı. Bu süreç, hem çocukların sahip oldukları kimliğin toplum tarafından onlar üzerinde yarattığı etkiyi ve algıyı anlamama hem de çocukların katılım mekanizmalarına erişip erişememelerinin önündeki engellerin derecesini görmeme olanak tanıdı. Ayrıca çocukların farklı yaş gruplarından olmaları, katılım konusunun farklı yaş gruplarında yarattığı etkiyi anlamama ve bunun pedagojik zorluklarını görmeme de fırsat sundu.</p>
<p>Yeterince dile yerleşmemiş olan “katılım hakkı”, çocukların ilk süreçte aşina olmakta zorluk çektikleri bir konuydu. Aslında gündelik pratiklerine böylesine nüfuz eden ve günlük yaşamlarında varlığı ya da yokluğu pek çok davranış modelini etkileyen bir hak, nasıl olur da bu kadar kabul edilmesi ve fark edilmesi zor bir alan olabilir? Bunun sebebinin, çocukların fikirlerinin önemsenmemesinin normalleştirildiği bir yaşam biçiminden kaynaklandığını düşündüm.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-49.png" alt="">
<figcaption>Çocuklarla yapılan çalışmalar</figcaption>
</figure>
<p>Demokratik ve katılımcı bir toplum olmak için verilen mücadele, çocuklar düzleminde daha farklı şekilde işliyor. Onlar hem sözleri önemsenmeyen grup olmanın norm hâline geldiği bir toplumla hem de aile içi önemsenmeme pratikleriyle yaşamlarını sürdürüyor. Toplumun çoğunluğu, çocuğun vereceği kararların hatalı olacağı çünkü yeterince “doğru” düşünemediği kabulünü çocukların yaşamına uygulayarak bu algıyı onlarda normalleştirmiş durumda.</p>
<p>Bu dışlayıcı tavır, onların gündelik yaşamlarının her alanında işletildiği için çocuklar, kendileriyle ilgili konularda sözlerinin dinlenmemesinin bir hak gaspı olduğunu düşünmeden bunu normal görme eğiliminde olabiliyorlar. O gün hangi kıyafeti giyeceği, hangi yemeği yiyeceği, nereye gideceği, ne söyleyeceği, nasıl oturacağı, kime neye ve nasıl tepki göstereceği gibi eylemlerin yetişkinler tarafından belirlenmesi hem toplumsal olarak hem de çocukların gözünde normal görülmeye yatkın bir durum hâline dönüşmüş durumda.</p>
<p>Ancak yetişkinler kendi kararlarını uygulatmaktan memnun olurken çocuklar bunu ya kabul etti, ya dile getiremeden reddetti ama uygulamak zorunda hissetti ya da doğrudan reddetti. Reddettiği vakit de “yaramaz” veya “söz dinlemeyen” çocuk durumuna düşürülerek dışlandı.</p>
<p>Çocuk katılımı, işte tam da bu noktada, kendisi hakkında söz söylendiği anda sözü dinlenmediği için rahatsız olan çocukların kendi haklarını nasıl koruyabileceklerini konuştuğumuz bir alan. Katılım hakkının çocuklarda bir “hak” hissi yaratmakta biraz da olsa zorlanmasının sebebi, çocukların katılımının engellenmesinin normalleşmesi ve hatta katılımlarının toplum tarafından marjinal bir eylem olarak algılanması.</p>
<p>Metroda veya kamusal alanda çocuğuna fikrini soran ya da çocuğuyla iletişim kuran bir ebeveynin diğer kişiler tarafından farklı görülmesi olağan bir durum. Hatta çocuğuyla iletişim kuran, ona fikirlerini soran ve onunla sohbet eden ebeveynin diğerleri tarafından “gülünç” bulunduğu anları da hatırlıyorum. Ancak bu, bir noktada sınıfsal da bir mesele.</p>
<p>Bu sebeple katılım hakkı yalnızca sosyoekonomik düzeyi yüksek, hâkim ideolojinin kabul ettiği ebeveyn tipine ve onun çocuklarına ait bir hak değil; her çocuk eşit, her çocuk haklı. Bu hakkın bazı ebeveynlerce bilinmesi, bazılarınca ise gereksiz bulunması da sınıfsal bir durum. Bu nedenle katılım hakkını, toplumun ve iktidarın kriminalize etmeye çalıştığı gruplardan çocuklarla çalışmak ve onlarla bu hakları hakkında atölyeler yapmak, benim için farklı mücadele alanlarının kesişmesine olanak sağladı.</p>
<h3>“Bulunduğun yerde söz hakkın var mı?”</h3>
<p>Çocuklarla her iki kuruluşta da yaptığımız şey, öncelikle içinde bulundukları mekâna, yani dernek ve vakfa, katılımlarının ne durumda olduğunu birlikte düşünmek oldu. Bulunduğun yerde söz hakkın var mı? Buraya ne ölçüde katılabiliyorsunuz? Hangi katılım mekanizmaları ile katılım sağlayabiliyorsunuz? Sizin hakkınızda belli kararlar alan bu kurumda neredesiniz? Sesinizin duyulduğunu hissediyor musunuz? Geri bildirim, şikâyet ve talep mekanizmaları, sesinizin duyulduğunu hissettiğiniz şekilde işliyor mu?</p>
<p>Öncelikle onların bu kurumda nerede olduklarını ve nerede olmadıklarını tartıştık. Katılım sağlayabildiklerini düşündükleri yerlerdeki mekanizmalar ve yollar yeterli mi, yoksa geliştirilmeli mi? Geliştirilmeliyse bunun yolu ne olmalı? Buna benzer onlarca soru ile onların ne ölçüde karar alma süreçlerine dâhil olduklarını ve ne ölçüde dâhil olmadıklarını tartıştık. Dâhil olmadıklarını düşündükleri ve dâhil olmayı talep ettikleri noktaları birlikte belirleyerek bunların imkânını konuştuk.</p>
<p>Bu, dernek ve vakıf binalarında somut fiziki değişim taleplerini de beraberinde getirdi. Örneğin bir etkinlikte dernek binasını ellerinde post-itlerle gezerek kendileri için güvenli olan ve güvenli olmayan alanları belirlediler. Güvenli olmadığını düşündükleri alanlar için neler yapabileceğimizi birlikte düşündük. Fikirlerini yazdıkları o kağıtlar hâlâ binada duruyor ve değişmesini istedikleri noktaları çocukların talepleri doğrultusunda değiştirmeye çalışıyoruz.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-51.png" alt="">
<figcaption>Çocuklarla yapılan çalışmalarda fikrlerini yazdıkları kağıtlar</figcaption>
</figure>
<p>Dernekler ve vakıflar, iş birlikleri için çeşitli kurumlarla görüşmeler yaparlar ve çoğunlukla bu ekipte çocuklar yer almaz. Gönüllülük yaptığım vakıfta çocuklarla böyle bir çocuk ekibinin görüşmelere katılmayı isteyip istemeyeceğini tartıştık. Kendileri hakkında belli kararlar alınıyor ancak onlar bu süreçten sonrasında haberdar oluyorlar.</p>
<p>Çocuklarla, dâhil olmadıkları ancak dâhil olmayı isteyecekleri alanların SWOT analizlerini; yani güçlü yönlerini, zayıf yönlerini, fırsatlarını ve risklerini değerlendirdik. Daha önce dâhil olmadıkları bazı alanlara dâhil olmanın onlar için iyi ya da yorucu olabileceğini onlardan dinledik. Bunun sonucunda, katılım sağlayacakları alanların kendilerine ne gibi yan sorumluluklar ve olumlu etkiler getireceğini tartışarak belirlemeye çalıştılar.</p>
<h3>Hak arayışı yayılır, kendi kabına sığmaz</h3>
<p>Bir sonraki adımda ise bir politika metni hazırladık. Burada aslında yetişkinlerin çocuklara nasıl yaklaşmalarını istediklerinden, içinde bulundukları kuruma ne şekilde katılım sağlamak istediklerini belirlemeye kadar pek çok katılım mekanizmasını yazılı hâle getirdiler. Bu aşamada çocuklar, sözlerinin yazılı hâle getirilmesiyle haklarının nerelere varabileceğini de görerek güçlü hissettiler.</p>
<p>Özellikle yaşı daha büyük olan çocuklar, bu hakkın gücünü yaşamlarının farklı alanlarına; iş, aile ve okul gibi yerlere nasıl yayabileceklerini bizlere sorarken metni de kendilerine güvenerek tamamladılar. Bir çocuğun, “Çağatay ağabey, böyle bir şey iş yerinde de olsa ne güzel olur,” dediğini ara konuşmalarımızdan hatırlıyorum.</p>
<p>Aslında çocuk katılımı konusunun yalnızca dernek ve vakıf binasıyla sınırlı kalmadığını, bunun hayatlarının diğer alanlarının da temel bir meselesi olduğunu görmeleri, hak mücadelesi alanlarının kesişimselliğini bana bir kez daha gösterdi. Bu çocuklar yaşları ilerledikçe katılımcısı olacakları farklı topluluklara girecekler ve bu hak zihinlerinde hep yer alacak.</p>
<p>Sanırım bu programın sonunda bunu görmek beni çok daha umutlu kıldı. Çünkü çocukların, kendileri için mücadele eden yetişkinlerle birlikte çocuk haklarını savunduklarını görmeleri hem onlara güç verdi hem de kendilerini ileride bu konularda mücadele etme yönünde motive etti.</p>
<p>Bu program elbette bitmedi ve bitmeyecek. Dernek ve vakıfta politika metinleri ve oluşturulan Çocuk Danışma Kurulu aracılığıyla yalnızca düzenli bir hâl aldı. Düşünüyorum ki bu sorgulamalar, gönüllülük yaptığım kuruluşların da kendilerini sorgulamaya açık yerler olması sebebiyle olumlu sonuçlar verdi. Çünkü kuruluşlar da kendi mekanizmalarında çocukların katılımının olmadığı alanları yeniden düzenleme girişiminde bulundular.</p>
<p>Çocuk hakları konusunda bilgiye sahip olsak da özellikle onların aracılığıyla, yani özneleri aracılığıyla hem mekânı hem mekanizmaları yeniden düşünmek; kuruluşlar, çocuklar ve gönüllüler için çok farklı kazanımlar sağladı. Hiçbir hak diğer haklarla ikame edilemez ve her hak bir diğerinin temel taşı.</p>
<p>(ÇTY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>