<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Thu, 27 Aug 2026 00:05:02 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA[Artık Fransızlar da eziyetten azade değil!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/artik-fransizlar-da-eziyetten-azade-degil-322706</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/artik-fransizlar-da-eziyetten-azade-degil.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/artik-fransizlar-da-eziyetten-azade-degil-322706</guid><description><![CDATA[Cezayir’in bağımsızlık mücadelesine kolonyalist rejimin işkencelerini afişe ederek iştirak etmiş olan gazeteci Alleg zindanlarda çektiği eziyeti Sorgu (La Question) adlı kitabında teferruatıyla işliyor]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Filmin başında Melbourne Olimpiyat Oyunları maratonuna bağlanıyoruz. Atletizmin en çok mukavemet gerektiren branşında Fransa’yı, sömürgelerinden Cezayir’in nadide Berberi sporcusu <strong>Alain Mimoun</strong> temsil etmekte.</p>
<p>Derken Paris’te başbakan <strong>Mollet</strong>‘yi ve Cezayir’den sorumlu bakan <strong>Lacoste</strong>‘u mevzubahis kolonide çığırından çıkmak üzere olan vaziyeti tartışırken görüyoruz.</p>
<p>Lacoste, Hindiçin’deki icraatından “sabıkalı” general <strong>Massu</strong>’nün Cezayir’deki isyanı daha fazla baskı ile kontrol altına alabileceğini ifade ederken başbakan çoktan beri Gestapo gibi davranmakla suçlandıklarını hatırlatıyor.</p>
<p>“İşkence benimle başlamadı, benimle de bitmeyecek” diye devam eden Lacoste, “Müslümanlar’a karşı güç kullanmak lazım, onlar bir tek bundan anlar” derken kısa bir süre önce ifşa edilmiş bir işkence hadisesinin Cezayirliler’e ibret olup başka suçlar işlemekten vazgeçmelerine yol açtığını da iddia ediyor.</p>
<p>Derken Melbourne’dan Cezayir kökenli Mimoun’un maratonda Fransa’ya Olimpiyat şampiyonluğunu kazandırdığı haberi geldiğinde ırkçı Lacoste bundan hiç hoşlanmıyor, hatta suratını ekşitiyor.</p>
<p>Ardından Cezayir Komünist Partisi’nin cebren yok edilmeye çalışıldığını duyunca şaşırmıyoruz.</p>
<p>Ayrıca Cezayir’de görevli general <strong>Bollardière</strong>’in işkence uygulamayı reddederek istifa edişinden, Fransa’nın iddiaları yalanlayarak generali cezalandırdığından da haberdar oluyor ve okun yaydan çoktan çıktığını idrak ediyoruz.</p>
<p>Fakat bu arada Cezayir’de <em>Alger républicain (Cumhuriyetçi Cezayir)</em> gazetesinin başındaki Fransız <strong>Henri Alleg</strong>‘in de rejime direnenler arasındaki yerini almış durumda olduğunu unutmayalım.</p>
<p>Cezayir’in bağımsızlığına giden yolda Fransa tarafından tatbik edilmiş işkencelerin Fransız kamuoyu tarafından bilinmesine ve bu husustaki bilincin oluşmasında büyük katkısı olan gazeteci Alleg, El-Biâr gözaltı ve sorgu merkezindeki tecrübelerini 1958 yılında kitap hâlinde yayınlatmayı başaracaktı.</p>
<p>Türkçeye <em>Sorgu</em> olarak çevrilmiş <em>La Question</em> adlı kitabıyla aynı adı taşıyan, muhtelif animasyon teknikleriyle kotarılmış belgesel seyirciyi o karanlık yıllara sürüklüyor.</p>
<p>Gazetesi yasaklandıktan sonra Cezayir’de yeraltı faaliyetleriyle yoluna devam eden Alleg’in yaşadıklarını işleyen 2026 Fransa yapımı, 23 dakikalık film, yönetmen <strong>Alberto</strong> <strong>Segre</strong>’nin hassas olduğu kadar estetik yaklaşımı sayesinde kitabı okumaya muhakkak ki özendiriyor.</p>
<h3><img src="https://static.bianet.org/2026/08/la-question.jpg" alt=""></h3>
<h3>İhanete yer yok!</h3>
<p>“Gégène” olarak tanınan, Fransa ordusunda 1954 ile 1962 yılları arasında popüler olan manüel elektrik dinamosunun işkence pratiklerinde geniş çaplı olarak kullanıldığını öğreniyoruz. Alleg bedenine elektrik verilmesiyle vahşi bir hayvanın onu ısırdığı hissine kapılmış; bu tecrübeyi eti koparılmaya çalışılırmış gibi deneyimlemiş.</p>
<p>Güvenlik kuvvetlerinden gizlenirken kendisini misafir edenlere ihanet edip onları ele vermesi isteniyor, Alleg en çok acıya dayanamayarak çözülme ihtimalinden korkuyormuş.</p>
<p>Bu arada Cezayir’de Fransa güvenlik kuvvetleri tarafından girişilen, komünistlere ve Ulusal Kurtuluş Cephesi üyelerine yönelik av tüm vahşetiyle sürerken Alleg’in direnişte büyük rol oynayacak eşi <strong>Gilberte</strong> de Fransa’ya tehcir ediliyor.</p>
<p>Yıllardan beri “Araplar”ın çektiği eziyetten “Fransızlar”ın da bir süredir azade olmadığı apaçık ortaya çıkıyor.</p>
<p>Sansürün başını alıp gittiği Fransa’da o ara mevzuya dahil olan <strong>Sartre</strong>’ın öncülüğündeki entelektüel camia basının devletle işbirliğine veryansın ediyor.</p>
<p>Paris’te mücadeleye devam eden barışsever Gilberte, Cezayirliler’e eşit vatandaş haklarının tanınmasından ve bilhassa kadınlara siyasete dahil olma şansının verilmesinden yana olduğunu her fırsatta ifade ediyor. BBC’ye verdiği röportajın büyük sansasyona yol açtığını görüyoruz.</p>
<p>Bu esnada Cezayir’deki zalim Fransız iktidarı tarafından kayıp vakası olarak lanse edilmiş direnişçi <strong>Maurice Audin </strong>unutulmuyor ve Sorbonne Üniversitesinde matematik doktora tezi <em>in absentia</em> tertip edilen bir törenle kabul ediliyor; aslında bilinmesine rağmen Alleg’in yakın arkadaşı Audin’in işkenceyle katledilmiş olduğu akabinde resmen ortaya çıkan vakalardan.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/la-question1.jpg" alt=""></p>
<h3>Kadın direnişçiler</h3>
<p>Son zamanların gözde sesi, meşhur aktör <strong>Vincent</strong> <strong>Lindon</strong>’un seslendirdiği esas kahramanımız Henri Alleg, Türkiye’de Belge, Oda, Evrensel ve Yöntem gibi yayınevlerinden çıkmış kitabında mütevazılığı asla elden bırakmıyor. Kendinden bahsetmenin aslında yersiz olduğunu, ağzına kadar dolu zindanın hücrelerine tıkılmış her bir mahpusun bu kitabı yazmış olabileceğini ifade ediyor.</p>
<p>Zindanda tutulan bütün mahkûmların zemin katında, ayakları zincirlenmiş ve ölüme mahkûm edilmiş 80 kişiyle beraberce nefes alıp verdiğini, onlarla özdeşleşerek hayatını o şekilde sürdürdüğünü aktarıyor. Birinin affedilmesini veya istenmeyen sonunun gelmesini tek vücut hâlinde bekliyorlar.</p>
<p>Mahalleden yasaklanmış şarkılar koro hâlinde, coşkuyla yükseliyor; hürriyetleri için mücadele edenlerin varlığı içeridekilerin yüreklerini ısıtıyor.</p>
<p>Fransızların kurbanı Şeyh<strong> Larbi Tébessi</strong> ve Doktor <strong>Şerif Zahar</strong>’ı andıktan sonra kadınlar koğuşuna da uğruyoruz kısaca; halen hayatta olan <strong>Cemile Buhayrad, Elyette Loup, Nesime Hablal, Melike Khene, Lucie Coscos, Colette Grégoire </strong>bu vesileyle hatırlanıyor.</p>
<p>Onların da soyulduğunu, dövüldüğünü, sadist güvenlikçilerin hakaretine uğradıklarını, su ve elektrik işkencelerine maruz kaldıklarını Alleg gayet iyi biliyor; duyduğunu, gördüğünü söylüyor ve zindandan yükselen çığlıkları asla unutmayacağını belirtiyor.</p>
<p>Kısa süresine rağmen seyirciyi tesir altına almayı başaran animasyon filmi dönemin atmosferini layıkıyla hissettiriyor, lakin şiddet veya duygu sömürüsü pornografisine asla girişmiyor.</p>
<p>Belgeselde takdir edilmesi gerekenlerden, dönemin cesur yayıncısı <strong>Jérôme</strong> <strong>Lindon</strong>’a buradan selam çakarken filmin müziklerinde imzası olan <strong>Emma Kélalèche</strong> ve jenerikte, kendisinin de dahil olduğu, <em>Odysseia</em>’daki sirenler misali “İstiklâl, istiklâl, istiklâl…” diye şakıyan kadınlar korosuna hayranlığımı belirtmeyi borç biliyorum.</p>
<p>Piyasaya çıktığı anda 66.000 satan Alleg’in kitabını tabii ki Fransa devleti hemen toplatmış, gazetelerde alıntıların yayınlanması yasaklanmış; oysa kaderin garip bir cilvesi olarak lanetli neşriyat sonradan malumunuz Türkiye’de bile yayınlanabilmiş.</p>
<p>Alleg kitabını zorla kaybedilenlere, davalarından emin olup ölümü metanetle bekleyenlere,</p>
<p>cellatlarını tanıyıp onlardan korkmamış olanlara, nefret ve işkenceye meydan okumuşlara adıyor. İnatçı kahramanımız kitabını okurken barışa ve milletler arasındaki kardeşliğe inananları düşünmemizi istiyor.</p>
<p>Nitekim Alleg’in Yahudi kökenleri Filistin davasında Filistinliler’den yana davranmasına mani olmadı ve ömrünün sonuna kadar ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadele ederek insan hakları için çaba sarfetti. </p>
<p>O, daha sonra Fransa’da kapatıldığı hapishaneden kaçıp fazlasıyla çalkantılı hayatının sona erdiği 2013 yılına kadar gazetecilik ruhunu kaybetmeyen, “İşkence devleti”nin foyasını ortaya çıkarmış “azılı” bir komünistti.</p>
<p><em><a href="https://cloud.pentacle-prod.com/s/EneK7Pz398XJxme" target="_blank" rel="nofollow noopener">Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.</a></em></p>
<p>(RL/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hayaller-gerçekler hattında özne ve komün]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hayaller-gercekler-hattinda-ozne-ve-komun-322693</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/hayaller-gercekler-hattinda-ozne-ve-komun.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hayaller-gercekler-hattinda-ozne-ve-komun-322693</guid><description><![CDATA[Birlikte toprak parçası alarak alternatif barınaklar oluşturmayı hayal diye küçümseyenler, büyük inşaat şirketleri “Tiny House yerleşkesi” diye pazarladığında hevesle idealize ediyor...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sanal kurgunun insan zihninde ve yaşamında boğucu etkisi düşün dünyamızı ve yaşamımızı esir alıyor. Somut ile soyutun, yaşam ile temsiliyetin, gerçek ile hayalin yer değiştirdiği bir yanılsama çağı.</p>
<p>Gerçeği “hayal” diye küçümsüyorlar, gerçeği “sıra dışı” kelimesiyle olabilirlik sınırının ötesinde unutturuyorlar. Distopik dünyada paraya ve maddeye çevrilmeyen her şeyin karşılığı “ütopya” diye itiliyor. Distopya kendi karşıtı kavramı “ütopya” diye tanımlayarak reddin ve imkânsızlığın içine hapsediyor. Kötü ancak kendi anlam ve sürdürülebilirlik dünyasına uygun olanı üretiyor. Ve dünya kötüye hapsoluyor.</p>
<p>Hayal dünyası kişinin gerçekleşebilir potansiyeliyken psikolojik hastalık diye reddedilerek yerine satın alınabilir hizmetler ve bağımlılık maddeleri konuluyor. Her türlü ruhtan, maneviyattan, eylemden, zihinden uzaklaşmış insan varlığı; hayvan kimliği ile robot dizaynı arasında sıkışmış. Para verilen her şey değer haline gelirken, gerçek değerler dışlanıyor. Yaban-ilkel zihin modern versiyonuyla beynin ve davranışın hakimi iken bilgiye, akla ve değerlere dayalı insani üst zihin dışlanmış adeta.</p>
<p>Feodal toplumsal düzenden kapitalizmde çeşitlendirilerek çağımıza aktarılan ve sanal kurgusal düzende daha da pekiştirilerek tipik insan davranışı haline dönüştürülen şu sapmalar üzerine düşünmeli insan: Hırs, rekabet, kıskançlık, duygu sömürüsü, bencillik, manipülasyon, nifak tohumları, alay etme, aşağılanma kompleksi, kibir, diğerini kullanma, küçümseme, çarpık savunma mekanizmaları, ikiyüzlülük, düşürme-aşağıya çekme, dedikodu, yalan, hiyerarşi, bağımlılık, çağa uyumlanamama ya da çarpık arayışlar. Toplumsal ağın her tarafını kuşatmış durumda. Ancak bu ahlaksız giydirmelerden uzaklaşırsa daha az parayla ve maddeye esir olmadan bir arada yaşama kültürü geliştirerek gerçek yaşama kavuşur insan. Komün olgusu ve alternatif yaşam arayışları da ancak bu itkilerden ve komplekslerden, çağın hastalıklı yanlarından arınmış veya bunun çabasında bireylerle mümkün olur.</p>
<p>Komünün irinlerle zehirlenmemesi için, kaçınılan her biri benzer toplumsal yapılara dönüşmemesi için adeta bir seçilim ve örümcek ağı titizliğinde hareket etmeli. Önce komün sonra veya birlikte iyileşme düşüncesi belki cesur kadın ve gençlerin kararlı öncülüğü ve titizliğiyle mümkündür. Öte yandan psikoterapi ve ruhani amaçlı komünler de aynı anda iyileşmeyle beraber özne olma ve yaratıcı süreçleri de beraberinde getirebilir. Kuşkusuz bu komünler sadece bir mekâna özgülenecek yapılar değil farklı mekânlarda da olsa ortak amaç, dayanışma, birlikte yaşama, birlikte gelişme ve direnme, üretme temelli ağlardır. “Temassızlıkla” her biri kendi gerçekliğinden kopmuş, fiziken inine çekilerek zihnen mağara adamına gerilemiş “eski(!)” özgürlükçüler potansiyelini gerçekleştirmek ve gençlere rehber olmak için “temasla” komünde buluşamaz mı?</p>
<p>Doğadan referans almak gerekiyor uyanış için. Bazen silkelenme, iyileşme için sert müdahalelere ihtiyaç vardır. Hissetmeyi unutmuş, tepkisizleşmiş bireylerin canlanması için. Bu klasik anlamda bir eylem ya da örgütsellik değildir. Yaşamı kışkırtmak, canlandırmaktır. Ezberi bozan yaşam eylemidir. Zihinde uyanışa bir yer açmaktır. Uyandırılan heyecanı sürekli diri tutmaktır. Tek tek bireylere kim olduğunu hatırlatma dokunuşudur, kimliklerin geri çağrılmasıdır.</p>
<p>Komünler- alternatif yaşam ancak özneleşen ve kendi değerlerini oluşturan bireylerle varlığını ortaya koyacaktır. Albert Camus 1949 tarihli “Katillerin Çağı” başlıklı konferansında; tüm iyi niyetli insanların bir araya gelebilecekleri bir evrensellik yaratmadan iyileşme olmayacağı ve “korku” tarafından yok edilen ortak bilincin beslendiği değerleri bulmak gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Her ne kadar o dönem Camus genel felsefi yaklaşımına uygun olarak komün ya da herhangi bir başlık altında kavramsallaştırma yapmasa da; partilerin dışında, sınırları aşan diyaloglar başlatacak ve yaşamları ve söylemleriyle bu dünyanın verimli çalışmanın ve düşünsel eğlencelerin dünyası olması gerektiğini ortaya koyacak “düşünce toplumları” oluşturmak zorunda olduğumuza vurgu yapar.</p>
<p>İçinde bulunduğumuz şu dönemde de kuşkusuz gerçeği arayan cesur ve dürüst diyalog ve etkili derin iletişime dayalı felsefi-düşünsel oluşumlar, komünün taşıyıcı ilk odaları olacaktır. Bu odalardaki cesur taşıyıcı bireylerin iletişimleri zamana ve mekâna hapsolmayan, etkili temasla bir araya gelindiği gibi mekânsal sınırlarda teknolojik imkânların da kullanıldığı şekillerde mümkündür. Nitelikle başlayan süreçlerde nicelik de zamanla oluşacaktır. Zira komün bazen bir kişinin inancıyla başlayıp iki kişilik diyalogla gelişerek ve derinleşerek zamanla sayısal çoğunluğa da ulaşacaktır.</p>
<p>Çağın hastalıklı karakteristik özelliklerine karşı değerler etrafında birleşerek, sevgiye, paylaşım ve dayanışmaya, birbirini yüceltmeye, onarmaya, dürüstlüğe, hakkaniyete, adalete, özgür irade ve düşünceye, sanata ve her türlü yaratıma yoğunlaşmalı insan zihni. Duygulanımdan uzak sanal dünyadan sıyrılarak duyumsamalı ve hissetmeli, kendini anlamalı. Her türlü etkili iletişim, eylem, temas sonrası düşünmeli ve çözülümler yapmalı. En karanlık noktalarına kadar cesurca girip kendiyle yüzleşmeli.</p>
<p>Yaşamı klişeden uzaklaşarak kışkırtmak, ezberleri reddetmek, düz anlama kavuşmak ve sonra özne inşasıyla yapılanmak; durmadan bu ilkelerle özneyi ve yapılandırmayı sürdürmeli. Kapitalist çalışma hayatının içindeyken bile yoğunlaşma süreçlerine devam edilerek aynı anda özneye ve potansiyele ulaşmak zora rağmen mümkündür. Mesela gün içinde sıklıkla müzikle ruhu beslemek bile hafızayı ve unutulmuş kimlikleri çağırmaktır. Okumak, başka çağlarda ve başka mekanlardaki yaşamları ve perspektifleri hatırlayarak zihni ve alternatif çözümleri beslemektir.</p>
<p>Ekranlardaki çarpıtılmış yazar-filozof sözlerine bakmadan, kaynağa doğrudan ulaşarak, yorumlarla aldatılmadan, bilgiyi zihninde analiz edip yapılandırarak seçkiler aranmalı. Temsiliyetlerini simgesel ve vitrin özellikleri ile değil içerikten aramalı. Mitoloji, masallar gibi kadim bilgiler ve metaforlar da yolculuğun anahtarları olacaktır. Özneleşen insanın hayali kendinin en somut gerçeği olacaktır.</p>
<p>Öz kaynaklarını, dinamiklerini, geçmiş politik ve felsefi duruşlarını, kimliklerini kaybetmiş bireyler -ki özellikle orta sınıf- her gün kaybettiği maddi-manevi varlığını, kaynaklarını son kez komün ya da alternatif yaşam arayışlarına kullandığında belki gerçek kurtuluşunu yakalayacaktır. Satın almak istediği hizmet veya ürün için günlerce uğraşı sarf eden, kuyruklara giren, manipüle edilen, fahiş fiyatlar ödeyen insanlar bu gerilimleri yaşamayı göze alırken, dayanışma ve alternatifler oluşturma gibi iyicil basit çabaları ütopya olarak görebiliyor. “Satın alma komşundan ödünç al”, “satın alma birlikte yap”, “satın alma birlikte eğlen”, “satın alma mekân takası yap” gibi öneriler gerçek iken hayal gibi görünüyor. En yakın arkadaşlar bile birbirinin evlerini kullanmak yerine otellerde kalmayı yeğliyor. İnsanın kendine ve sevdiklerine bile yabancılaştığı akıl tutulması hali adeta.</p>
<p>Birlikte toprak parçası alarak alternatif barınaklar oluşturmayı hayal diye küçümseyenler; büyük inşaat şirketleri “Tiny House yerleşkesi” diye pazarladığında ise hevesle idealize ediyor ve misliyle ödeme yaparak satın almak istiyor. Gençler ve kadınlar sınırlarla, kontratlar ve tapularla çitlenen ancak sessiz rıza alabilecekleri yaşam alanlarında kararlı, şiddetsiz ve ortak öz bilince dayalı konuşlanmayla alternatif yaşamı oluşturabilecektir. Alternatif yaşam bazen kendi ailenin içinde bir toprak parçası ve ortak bir hanede ortak bilinçle prototipini oluşturur.</p>
<p>(YPT/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kumbaracı50 sahnesinde kendinle yüzleşmek]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kumbaraci50-sahnesinde-kendinle-yuzlesmek-322690</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/kumbaraci50-sahnesinde-kendinle-yuzlesmek.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kumbaraci50-sahnesinde-kendinle-yuzlesmek-322690</guid><description><![CDATA[İnternette bir zamanlar karşıma çıkmış anonim bir söz vardı: “Eğer hayatta ne olacağını tam olarak biliyorsan, o olursun ve senin cezan da bu olacaktır. Aslında ne olmak istediğini bilmemek, her sabah kendini yeniden yaratmak, isim değil, fiil olmak, hayatta hareket etmek, sabit olmamak bir ayrıcalıktır.”]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Kumbaracı50’nin oyuncuları, yönetmenleri, kuruluşu ve işleyişini düşününce “hayatta hareket etme, fiil olma” hali bir nevi vücut buluyor. Para kazanma mecburiyeti hayatta kalmanın temel koşullarından biriyken, özellikle Türkiye gibi ülkelerde insanın tutkuyla bağlandığı faaliyetleri mesleği haline getirmesi lüks haline gelebiliyor. Ancak Kumbaracı50 kadrosunun aktardıkları, insanların bir yandan mesleklerini yaparken bir yandan da sanatla iç içe olmalarını sağlayan bir ortamı zevkle ve özveriyle inşa etmeyi başardıklarını gösteriyor.</em></p>
<p>Kumbaracı50, mesai saatlerinden sonra tiyatro yaptıkları için “Altıdan Sonralılar” adını alan bir ekibin daha sonradan Kumbaracı Yokuşu 50 numaradaki binanın üst katına, <em>Kumbaracı50 Sahnesi’ni</em> açmasıyla ortaya çıkan bir oluşum.</p>
<p>2018’de Üstün Akmen Tiyato Ödülleri’nden Tiyatro Kurum Ödülü ve aynı sene Terakki Vakfı Tiyatro Ödülü’nü alan K50’de bugün, tiyatro dersleri almak için gelen kursiyerler tercihlerine göre hafta içi iş çıkışında gerçekleşen ondokuzotuz atölyelerine veya hafta sonu derslerine kayıt olabiliyor.</p>
<p>Ondokuzotuz atölyeleri de Altıdan Sonralılar’ın “iş çıkışı tiyatro” fikrinin devamı niteliğinde. Hafta içi bir gün 19.30'da sonra olacak şekilde amatör olarak başlayan ve K50’deki eğitmenlerden/profosyonel oyunculardan kurlarına göre (birinci, ikinci ve en son üçüncü kur olacak şekilde) temel oyunculuk, ileri oyunculuk eğitimleri alan kursiyerler farklı oyunculuk metotlarını öğrenme şansı yakalıyor.</p>
<p>Yaklaşık altı ay kadar bir süre grubun ihtiyacına da yönelik oyunculuk workshopları, atölyeler alındıktan sonra sahnelenecek oyun üzerine çalışılmaya başlanıyor. Oyunların sahnelendiği Kumbaracı50 Sahnesi ise üretim ve gösteri alanı fikriyle, “her yer sahne” olarak tasarlandı ve açıldığından beri birçok tiyatro topluluğu ve performans sanatçısına ev sahipliği yaptı. Bu sezon da 18. yılına giriyor. K50’de pek çok oyunun uyarlamasını ve yönetmenliğini yapmış, Yalınayak Müzikhol oyunuyla 2016’da en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında 20. Afife Tiyatro Ödülü’ne aday gösterilmiş, aynı zamanda Kumbaracı50 kurucu ekibinden olan Gülhan Kadim bu hissi şu şekilde anlatıyor.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Galiba gurur duyuyorum. Bu sezon reşit oluyor sahnemiz. 18.sezon. Beyoğlu'nda bunu sürdürebilmek hiç kolay değil. Etrafımızda oluşan halka, halkayı oluşturan Kumbaracı50 ekibi, insanların sahneyle ve bizlerle kurduğu bağlar en büyük gücümüz. Mevcut kolonlara bolca yeni kolon ekleyerek yeni hikâyeler yazıyoruz. Şahane bir şey.”</em></p>
<h3>Farklı bakış açılarını bir potada eritmeye çalışmak</h3>
<p>Gülhan Kadim’in hem uyarladığı hem de yönetmenliğini yaptığı “İki Kapılı?” oyunu da bu hikâyelerden yalnızca bir tanesi. Oyununun oyuncu kadrosundan <em>Çağla Yorulmaz</em>’ın anlattığına göre bu sene Kumbaracı50’de üçüncü yılına geçen bir ekiple oynadıkları “İki Kapılı?” oyunu, ekibin ilk kez bu sene gişe açarak amatör oyunculuğu bir üst seviyeye taşıyacakları bir yolculuğa çıkmak istemesiyle ortaya çıkan bir eser.</p>
<p>Oyunun konusu, Beyoğlu’nda bir sahnenin, bir geceyi sahne almaları için altı farklı tiyatro ekibine kiralayıp kayıplara karışması. Oyun günü sahneye gelen ekiplerin ve oyuncuların hepsi o gece kendilerinin oynaması gerektiğine inanır. En sonunda, en kolay seçeneklerden biri olmasından dolayı bir oyuncunun tek başına oynamayı planladığı ‘İki Kapılı Ev’ oyununu hep birlikte oynamaya karar verirler. Oyun akıp giderken her biri birbirinden farklı oyunculuk anlayışına sahip olan ekiplerin birbiriyle uzlaşma yollarını arayışına, ortak paydada birleşme çabasına tanıklık ederiz.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/kumbaraci50.jpg" alt="">
<figcaption>
<p><em>“İki Kapılı?” 3. kur oyunundan kareler</em></p>
<p><em><strong>Uyarlayan: </strong>Cem Uslu</em></p>
<p><em><strong>Uyarlayan, Yöneten, Işık Tasarımı: </strong>Gülhan Kadim</em></p>
<p><em><strong>Yardımcı Yönetmen: </strong>Ceyda Akel</em></p>
<p><em><strong>Yönetmen Yardımcısı, Işık &amp; Ses Operatörü: </strong>Gizem Yurtseven</em></p>
<p><em><strong>Yönetmen Yardımcısı: </strong>Hazal Şahin</em></p>
<p><em><strong>Dekor Tasarım, Kostüm Tasarım, Işık Tasarımı: </strong>Efe Arslan</em></p>
<p><em><strong>Işık &amp; Ses Operatörü: </strong>İbrahim Süer</em></p>
<p><strong><em>Oynayanlar: </em></strong><em>Ayşen Şahin, Çağla Yorulmaz, Didem Eylem Veral, Efe Arslan, Fatma Onay, Memetcan Kutlay, Sena Canbazoğlu, Yağmur Kaya, Yağmur Öztürk</em></p>
</figcaption>
</figure>
<h3>“Asıl olan her zaman insandır”</h3>
<p>Kendini bir gruba ait hissetmek, grupça alınan kararlarda dinlendiğini, gidişatta bir rolün olduğunu hissetmekle başlar. Üç senedir Kumbaracı50’de tiyatro dersleri alırken <em>Yorulmaz</em> da K50 ile kurduğu birleştirici, iyileştirici gücün iletişime her zaman açık olunmasından ve hocalarla kursiyerlerin birbirine duyduğu saygıdan kaynaklandığını söylerken ana düşüncenin “Asıl olan her zaman insandır” olduğunun altını çiziyor.</p>
<p>Bir grup içinde hiyerarşik bir yapı oluşturmadan, bireylerin hepsinin dinlenmesi, sesini duyurmaya teşvik edilmesi, herkesin mutlaka gruba katacak bir şeyi olduğunun bilincinde olmakla başlar. Kimsenin bilgi birikimi diğerinkinden daha değersiz, hiçbir bakış açısı daha az derin değildir.</p>
<p>Alman filozof Immanuel Kant, “İnsanlara karşı ahlaklı olmanın yolu onlara insan oldukları için değer vermekten geçer.” der. Normalde tiyatro öğrenmek için gelmiş olan her bir kursiyer amatör de olsalar kendi meslek hayatından getirdiği fikirleriyle, kişilik özellikleriyle değerli hissettirilirken, Kumbaracı50’ye de inanılmaz değerler kattıklarına şüphe yok.</p>
<h3>Özgün ve özgür olana alan açmak</h3>
<p>Mesai saatlerinde her biri farklı farklı işlerde, plazada, büroda, hastanede, okulda çalışıp sonrasında tiyatro sahnesinde yerlerini alarak oyunculuk yapan insanların tek işi tiyatro oyunculuğu olanlarla kıyaslayınca tiyatroculuktaki ezber kalıpları yıkıp yıkmadığı ve uzun süredir bu işi yapan profesyonellere de farklı bakış açıları öğretmesi hakkında Kadim şunları söylüyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Tasarladığımız ve 11 yıldır yürüttüğümüz ondokuzotuz atölyeleri tam olarak özgürleştirme düşüncesine yönelik. Ben bambaşka deneyim ve mesleklerden gelen katılımcıların bir araya gelip kendine has bir enerji oluşturma ve ekip olma hallerini çok seviyorum. Ezberi bozan da bu oluyor. Özgün ve özgür olana alan açılıyor.”</em></p>
<p>Oyuncular ise gruptaki herkesin kendi meslek gruplarından getirdiği pek çok katkı olduğunu belirtirken bunlardan bazılarının iletişim kurma ile alakalı olduğunu, bazılarının ise koordinasyon, organizasyon becerileri gibi profesyonel hayatlarında edindikleri ve sahneye hazırlanma sürecine de yansıttıkları özellikler olduğunu söylüyor.</p>
<p><em><img src="https://static.bianet.org/2026/08/kumbaraci50-3.jpg" alt=""> </em></p>
<p>Yoğunlukları, iş koşuşturmaları nedeniyle tek tek konuşmaya fırsat bulamadığım “İki Kapılı?” ekibinin her bir üyesinin gündelik işlere ek olarak bir de tiyatro provalarına zaman ayırmasını sağlayan farklı farklı motivasyonları vardır mutlaka ancak neredeyse hepsi için ortak olan motivasyonlardan biri “kendin için bir şey yapabilmenin verdiği haz.” Tiyatronun yaratmayı başardığı özgürlük alanından dolayı herkes, o ya da bu şekilde tiyatronun içinde var olmak için çok büyük bir istek duyuyor. Gülhan Kadim ise yönetmen bakış açısıyla şunları ekliyor:</p>
<p><em>“O gün provaya gelirken gün içerisinde işlerinde yaşadıkları bir sürü şeyle birlikte geliyorlar tabii. Ama çoğunun haftada 1 gün olan çalışmaları iple çektiğini biliyorum. Oyunun çıkmasına yakın herkes çok yoruluyor. O dönem pişman olanlar kesin oluyordur. Sabah iş, akşam prova... Fakat sahneye çıktıktan sonra devam etme arzusu geliyor hemen. Tiyatroyu nefes aldığı yer olarak seçenler bir araya geliyor diye düşünün. Motivasyonu düşük olan varsa da elinden tutuyoruz. Birbirimize güç verip güvenli alanlar yaratıyoruz. Bu büyük bir konfor. Hele ki bu çağda. Ekip olabilmek Kumbaracı50'nin en güçlü özelliği. Temel oyunculuk çalışmalarından bile önce bunu yaratmayı çok önemsiyoruz. Ondan sonrası çok daha kolay... “</em></p>
<p>Fransız bir arkadaşımla sosyolojinin toplumu anlamlandırma biçimleri üzerine konuşurken, bana sosyolojik bakış açılarının bazen çok istatistik ve sayısal veriye odaklı kaldığını söylemişti. Ben toplumu tiyatro yoluyla incelemeyi tercih ederim, dediğini hatırlıyorum.  İstatistikler, insanlar arası bağları, yardımlaşmayı, elinden tutarak birlik olmayı verileri aracılığıyla gösteremez, ancak insanlara özne olarak odaklanan tiyatro bunu kesinlikle yapıyor. “İki Kapılı?” oyununda da olduğu gibi, Kumbaracı50’de oynanan oyunlar bireyleri ve bireyler arasındaki bağları incelerken, oyuncuların kendileriyle yüzleşmelerine de zemin hazırlıyor.</p>
<h3>“Sen, ben yok, biz varız”</h3>
<p>“İki Kapılı?”nın oyuncuları, Kumbaracı50’de geçirdikleri bu üç yılın onlar için anlamını oyunda geçen şu sözle anlatmak istiyorlar:</p>
<p><em>“Sen, ben yok, biz varız.”</em></p>
<p>Ekibin vurgulamak istediği, “biz” olma halini içselleştirmeyi başardıktan sonra pek çoğunun hayal ettikleri dünyayı Kumbaracı50’de bulabilmiş olmaları. Bu sayede sosyal hayattaki ilişkilerini daha farklı bir gözle algılamalarının yanı sıra güvenli alanlarından çıkıp kendileriyle yüzleşme süreçlerinin ilk adımını atmaları. Ve bu yüzleşme süreci bir kere başlayınca aslında insanın hayatı boyunca durmadan devam ediyor.</p>
<p><em><img src="https://static.bianet.org/2026/08/kumbaraci50-5.jpg" alt=""> </em></p>
<p>Bireyler de aynı toplumlar gibi değişir, dönüşür, arzuları ve ihtiyaçları farklılaşır, zamana ve mekana göre şekillenir. Kendini tanıma yolculuğu ve kendiyle yüzleşme hali de buna bağlı olarak devam eder. Tiyatro da bunu sağlayabilecek en güçlü araçlardan birisi. Kendini her zaman yenileme şansına sahip olmak Türkiye’de çeşitli gelecek tercihlerine sahip olabilmek gibi bir lüks olarak kalıyor. Türkiye’nin gerçekleri ve tüm dünyada yaşanan olaylar insanların akıl sağlığını istemsizce zorlarken, insanların kendisi için bir şeyler yapabilmesi, yapmaya vakit ayırması, para ayırabilmesi büyük bir lüks. Kumbaracı50 bu lüksü kendilerine armağan edebildikleri için çok şanslılar.</p>
<p>Sylvia Plath’in incir ağacı alegorisinde bir incir ağacının dallarının her birini yaşamayı çok istediği bir hayatı, örneğin gezgin olduğu bir evreni, evde kalarak çocuklarının her anına tanık olduğu ve onları büyüttüğü bir yaşamı, kariyerinde üst düzeylere geldiği bir hayatı ve daha pek çok olasılığı temsil eder, ancak tüm bu hayatlara sahip olmak istediğinden nihai karara bir türlü varamaz, hiçbirini seçemez ve en sonunda incirler çürüyüp ölür. Kumbaracı50’nin bir parçası olanlar tek bir dalı seçmemenin mümkün olduğunu, incirlerin hepsinin olmasa da en azından birden fazlasının yenebileceğini gösteriyor.</p>
<p>Dünya üzerindeki diğer bütün insanların da her gün yeniden yaratma şansı bulduğu, hiç kimsenin tam olarak ne olmak istediğine karar veremediği ve karar veremediği için her şey olabildiği, her yeni yolculuğu, mesleği, sanatı, aktiviteyi deneyimleyebildiği bir güne uyanma dileğiyle.</p>
<p>(AB/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Peki ya asıl hikaye bambaşka ise?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/peki-ya-asil-hikaye-bambaska-ise-322698</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/peki-ya-asil-hikaye-bambaska-ise.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/peki-ya-asil-hikaye-bambaska-ise-322698</guid><description><![CDATA[Olaylar her zaman galiplerin perspektifinden anlatılır. Tıpkı günümüzdeki gibi mitolojik anlatılarda direnenler ya da yenilenler “asi” veya “kötü”, kazananlar ise “düzen kurucu/adalet sağlayıcı” olarak yansıtılır. Aslında hakikat gibi, adalet gibi kavramlar ne kadar kaygan bir zeminde duruyor değil mi?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda yaşananlar ve toplumun buna verdiği tepki bana sık sık “hakikat” kavramını ve iktidarların mitolojiyi hakikati yeniden yazmak için bir enstrüman olarak kullanışını düşündürüyor.</p>
<p>Michel Foucault’nun belirttiği gibi, <em>hakikat gökyüzünden inen mutlak bir doğru değil, iktidarın bir üretimi. “... </em>iktidar üretir, gerçeklik üretir, nesne alanları ve hakikat ritüelleri üretir.” Bu anlamda hakikat, hiçbir zaman sabit bir doğru değil; iktidarın elinde şekillenip bükülen, dönüştürülen, akışkan bir olgu. <em>Yani gücü elinde tutan yapı, neyin “doğru” neyin “yalan/yanlış” olduğunu belirleme tekelini de eline alır.</em></p>
<p>Bir toplumda egemen güç değiştiğinde, yeni iktidar, kendi varlığını kalıcı kılmak ve eskisini “gayrimeşru” göstermek için yeni bir anlatıya ihtiyaç duyar. İktidar el değiştirdiğinde mitler de yeniden yazılarak semboller anlam değiştirir; sadece geçmiş değil, “hakikat” de yeniden inşa edilir. Bu anlamda mitler, yalnızca masum edebi veya dini anlatılar değil, politik ve dini anlamda el değiştiren iktidarın en güçlü meşrulaştırma araçlarından biri.</p>
<h3>Medusa’nın gözleri</h3>
<p>Sembollerin anlam değiştirmesi bakımından en çarpıcı mitlerden biri ise Medusa. Herkes onu gözlerine bakanı taşa çeviren bir canavar sanıyor. Peki ya asıl hikaye bambaşka ise?</p>
<p>Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olan Medusa başlangıçta göz kamaştırıcı güzellikte bir kadın. Athena’nın tapınağında Deniz tanrısı Poseidon'un tecavüzüne uğrar ve ne hikmettir ki bu yüzden cezalandırılan Medusa olur. Athena ceza olarak Medusa’nın tüm güzelliğini elinden alır ve saçlarının her bir telini canlı yılanlara dönüştürür. Athena’nın lanetinden sonra Medusa’nın doğrudan yüzüne ya da gözlerine bakan her canlı anında taşa dönüşmeye başlar. Athena bununla da yetinmez ve Medusa’yı öldürmek isteyen Perseus’a yansıtıcı bir kalkan vererek onun öldürülmesine yardım eder.</p>
<h3>Medusa’nın kesik başı ve gorgoneion geleneği</h3>
<p>Peki Perseus neden Medusa’yı öldürmek istiyor? Seriphos adasının kralı Polydektes’in tek arzusu Perseus’un annesi Danae ile evlenmek. Perseus ise bu evlilik önünde büyük bir engel. Peki kral nasıl kurtulabilir Perseus’tan? Şahane bir fikir aklına gelir. Herkesi korkunç bakışlarıyla taşa çeviren canavar Medusa’nın başını getirmesini ister ondan. Şimdiye kadar kimse bunu başaramadığı için onun da başaramayacağını düşünür ama evdeki hesap çarşıya uymaz.</p>
<p>Athena Perseus’a ayna görevi gören bir kalkan verir. Perseus, bu kalkanı kullanarak Medusa’nın doğrudan bakışlarından korunur ve kafasını keserek onu öldürür. Kesilen başı Athena’ya getirir. Hala çok güçlü olduğu ve düşmanları taşa çevirme gücünü koruduğu için Athena Medusa’nın kesik başını kalkanının tam ortasına yerleştirir.</p>
<p>Antik dünyada Medusa’nın kesik başının bu koruyucu ve düşmansavar gücünden yola çıkılarak “gorgoneion” adı verilen bir tılsım geleneği doğar. “Apotropaik etki” yaratmak için, kötülüğü uzak tutmak amacıyla evlerin kapılarına, kalkanlara, paralara, mezar taşlarına ve hatta sütun kaidelerine Medusa’nın kesik başı figürünü işlerler. Yerebatan Sarnıcı bunun en güzel örneklerinden.</p>
<h3>Zehir ve şifa kaynağı aynı kan</h3>
<p>Bu arada kafası kesildikten sonra Medusa’nın boynundan denize iki damla kan düşer. Sol tarafından akan kan zehirli, sağ tarafından akan kan ise şifa verici. Perseus, Medusa’nın kafasını Athena’ya teslim ettiğinde, tanrıça bu kanı kavanozlara doldurarak saklar. Şifalı kanı, Apollon’un oğlu olan tıp ve şifa tanrısı Asklepios’a hediye eder. Asklepios bu mucizevi kanı kullanarak ölüm döşeğindeki insanları iyileştirir. İnsanların ölümsüzleşmeye başlaması ve yeraltı dünyasına kimsenin gitmemesi üzerine, yetkisini aşarak düzeni bozan Asklepios’u Zeus, bir yıldırımla çarparak öldürür. Sonunda ölümsüzlük de olsa düzen asla bozulmamalıdır!</p>
<p>Denize düşen bu iki damla kandan Hrisaor ve Pegasus doğar. Saf beyaz renkte, kanatlı devasa bir at olan Pegasus, doğar doğmaz gökyüzüne uçar. Ataerkil kahraman Bellerophon onu ehlileştirir. Pegasus, daha sonra Zeus'un şimşeklerini taşıma görevini üstlenir.</p>
<p>Hrisaor ise kanatlı bir insan şeklinde dev bir savaşçı. Yeraltı dünyasının kapısını koruyan, üç başlı, yılan kuyruklu devasa köpek Kerberus; bataklıklarda yaşayan, çok başlı zehirli yılan Hidra; Oidipus’a soru soran Sfenks; Nemea aslanı ve Herkül’ün maceralarında karşımıza çıkan birçok canavar Hrisaor’un yani Medusa’nın soyundan gelir.</p>
<h3>En büyük iktidar savaşının mitsel anlatımı</h3>
<p>Peki Medusa miti ve tüm bu olanlar tarihsel olarak bize ne anlatır?</p>
<p>Aslında bu en büyük iktidar savaşının mitsel anlatımı. Erken Tunç Çağı’ndaki anaerkil Akdeniz ve Anadolu kültürleri yerini savaşçı ataerkil Hint-Avrupalı Yunan halklarına bıraktığında, eski dünyanın kutsalları yeni dünyanın “canavarları” haline getirildi. Medusa ve Gorgonlar, ataerkil Yunanlardan önceki dönemde yaşayan anaerkil Pelasglar ve Minos uygarlıklarına ait Toprak Ana-Gaia inancı ve antik Libya’nın yılan tanrıçası kültleriyle doğrudan bağlantılı. Yılan, o dönemde lanetli bir yaratık değil; deri değiştirdiği için yeniden doğuşu, şifayı, ölümsüzlüğü ve dişil bilgeliği simgeliyor.</p>
<p>Athena tapınağındaki tecavüz ve sonrasındaki lanetlenme hikayesi, kadın bilgeliği ve cinselliğinin, yani mitteki görüngüsüyle Medusa’nın, ataerkil devlet ve aklın koruyucusu olan bakire tanrıça Athena eliyle canavarlaştırılması.</p>
<p>Erkek kahraman Perseus’un Medusa’nın kafasını kesmesi, kadının özerkliğinin, cinsel gücünün ve anaerkil otoritesinin tamamen yok edilmesini simgeler. Koparılan kafa, erkeğin ve ataerkil devletin bir koruma kalkanı ve silahı haline getirilir; yani kadının gücü gasp edilir.</p>
<h3>Yaşam ile ölümün kaynağı Medusa=kadın</h3>
<p>Medusa’nın kafası sadece taşa çeviren bir silah değil, aynı zamanda yaşam ile ölümün, şifa ile zehrin sınırını belirleyen kozmik bir kaynak. Sol tarafındaki damarlardan akan kan değdiği her canlıyı anında öldüren yok edici ve geri dönüşü olmayan en saf zehir. Sağ tarafındaki damarlardan akan kan ise hayat verici, mucizevi ve ölüleri bile diriltebilecek güçte bir şifa. Günümüzde tıbbın ve eczacılığın evrensel sembolü olan Asklepios’un asasına sarılı yılan, kökenini hem şifayı hem de zehri içinde barındıran Medusa’nın yılan saçlarından alır.</p>
<p>Sol kandan zehir, sağ kandan şifa akması, kadın bedenine atfedilen kutuplaşmış toplumsal cinsiyet rollerine göndermede bulunur. Soldan akan zehirli kan, ataerkil kodlarda kadının “yıkıcı, baştan çıkarıcı ve tehlikeli” doğasını; sağdan akan şifalı kan ise “besleyici, doğurgan ve şifacı, bakım veren anne” arketipini ifade eder. Ataerkillik, kadını bu iki uç arasında bir yere hapseder. Başı kesilmesine rağmen onun denize düşen kanından Pegasus ve Hrisaor doğarken; Perseus Libya çöllerinden geçtiğinde Medusa’nın toprağa düşen kanlarından ölümcül, zehirli yılanlar ve sürüngenler meydana gelir. Aslında bu, dişil üreme gücünün hem mucizesini hem korkutuculuğunu simgeler. Öte yandan ataerkil anlatıya göre kanın denize düşmesi, Poseidon’un soyunun Medusa’nın ölümünden sonra bile sürmesini, yani ataerkil düzenin kadının varlığına ihtiyaç duymadan devam etmesini sembolize eder. Kadın bedeni burada eril gücü doğuran bir araca indirgenir. Kanın toprağa düşüp yılanlar yaratması ise, ataerkil sistemin kadının özündeki akışkan gücü “tehlikeli, zehirli ve lanetli” olarak kodlama eğilimini ifade eder.</p>
<h3>Ataerkilin canavarına dönüşen anaerkilin kutsalı</h3>
<p>Medusa’nın oğlu Hrisaor’un ve Ehidna’nın soyundan canavarların türemesi, eski düzen kutsallarının “canavarlaştırılması” nı temsil eder. Kerberos, Hidra, Kimera, Sfenks vb. canlılar antik anaerkil inançların doğaya atfettiği hayvan-insan karışımı hibrit kutsal figürler. Ataerkil Yunan mitolojisi, kendi düzenini haklı çıkarmak için, eski düzene ait tüm bu figürleri “yok edilmesi gereken kaos unsurları- canavarlar” ilan etti. Bu durum, ataerkil toplumun, kadının kontrol edilemeyen doğurganlık gücünden duyduğu derin korkuyu, rahim kıskançlığı ve jinefobiyi yansıtır. Ataerkil düşünceye göre kontrol dışı üreyen her dişil güç, düzene tehdit oluşturan bir canavar doğurur. Bu canavarlar, Herkül, Bellerophon, Oedipus gibi ataerkil kahramanlar tarafından tek tek yok edilir. Ataerkil sistemde bir erkeğin “kahraman” olabilmesi ve krallık kurabilmesi için, anaerkil dönemin kalıntısı olan bu dişil/doğal canavarları katletmesi şart koşulur.</p>
<h3>Asimile olan anaerkil güç</h3>
<p>Medusa’nın kanından doğan bir başka varlık olan Pegasus ise aslında toprak/kadın özdeşliğine göndermede bulunarak dizginlenemez, göçebe ve sınır tanımaz vahşi doğayı sembolize eder. Kanatlı bir at olan Pegasus, anaerkil dönemin özgür, evcilleştirilmemiş dişil enerjisinin bir uzantısı. Ataerkil kahraman Bellerophon, Pegasus’u tek başına yakalayamaz. Athena ona altın bir dizgin verir. Mitolojide dizginin ve ehlileştirmenin kutsanması, ataerkil düzenin doğayı, hayvanları ve dolaylı olarak kadını “kontrol altına alma, sınırlandırma ve mülkleştirme” arzusunun dışa vurumu. Bu anlamda Pegasus’un ehlileştirilmesi doğanın ve kadın özgürlüğünün tahakküm altına alınmasını sembolize eder. Pegasus ehlileştirildikten sonra ataerkil kahraman Bellerophon’un savaşlarında bir araç olarak kullanılır. Bellerophon öldüğünde ise Zeus’un ahırına girer ve onun yıldırımlarını taşır. Bu durum, anaerkil kökenli vahşi bir gücün, Tanrı Zeus gibi en yüksek ataerkil otoritenin hizmetine girerek tamamen asimile olduğunu gösterir.</p>
<p>Sonuç olarak Medusa miti, kadın merkezli, doğayla uyumlu ve yılan/toprak sembolizmine dayanan eski dünyanın; rasyonel, militarist, gökyüzü tanrılarına tapan, mülkiyetçi yeni ataerkil dünya tarafından ele geçirilip yeniden yazılma öyküsü. Medusa öldürülür, çocuklarından biri ehlileştirilerek sisteme uydurulur, diğerinin soyu ise yeni ataerkil kahramanların kılıçlarıyla yok edilerek ataerkil düzenin zaferi ilan edilir.</p>
<p>Olaylar her zaman galiplerin perspektifinden anlatılır. Tıpkı günümüzdeki gibi mitolojik anlatılarda direnenler ya da yenilenler “asi” veya “kötü”, kazananlar ise “düzen kurucu/adalet sağlayıcı” olarak yansıtılır. Aslında hakikat gibi, adalet gibi kavramlar ne kadar kaygan bir zeminde duruyor değil mi?</p>
<p>(AK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ziad Rahbani: Bir projem olması umurumda değil, önemli olan bir tavrımın olması]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ziad-rahbani-bir-projem-olmasi-umurumda-degil-onemli-olan-bir-tavrimin-olmasi-322697</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/ziad-rahbani-bir-projem-olmasi-umurumda-degil-onemli-olan-bir-tavrimin-olmasi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ziad-rahbani-bir-projem-olmasi-umurumda-degil-onemli-olan-bir-tavrimin-olmasi-322697</guid><description><![CDATA[Ziad’ın mirası önümüzde capcanlı bir şekilde beliriyor. Bir yanda cazı, funk’ı ve bossa novayı Arap müziğine sokan besteci, öte yanda komünist militan duruyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>25 Temmuz 2025’te Georges İbrahim Abdallah, Fransa’nın Lannemezan Cezaevi’nde geçirdiği kırk yılın ardından Lübnan’a döndü ve kuzeydeki köyü Kobayat’ta kahraman gibi karşılandı. Ertesi sabah Beyrut’un Hamra semtindeki Khoury Hastanesi’nde Ziad Rahbani’nin kalbi durdu. Lübnan’daki sosyalist hareket iki gün içinde sevinçten yasa geçti.<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Ziad altmış dokuz yaşındaydı. Ölüm nedeni konusunda kaynaklar ayrışıyor. Hastane uzun bir hastalığın ardından kalbinin durduğunu açıkladı. Kültür Bakanı Ghassan Salamé, Ziad’ın karaciğer nakline ihtiyacı olduğunu ama ameliyat olmayı reddettiğini söyledi. Ajans haberleri ölümü karaciğer yetmezliğine bağladı.<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Ziad’ın geride bıraktıkları tek bir başlığa sığmıyor. Fairuz’un repertuvarının önemli bir bölümünü besteledi ve cazı Arap müziğinin içine yerleştirdi. Savaş Beyrut’unda tiyatro sahneledi, radyo programları yaptı, gazetelerde köşe yazdı. Bu işlerin hepsini birbirine bağlayan şey siyasi tutumuydu. Lübnan Komünist Partisi (LKP) üyesiydi, ülkenin mezhep sistemini ömrü boyunca hedef aldı ve Filistin meselesini gündeminden hiç düşürmedi.</p>
<p>Yazdıkları Lübnan sınırlarının dışına da taştı. Mısır’da bir ayrılığın ardından birbiriyle dalga geçen arkadaşlar hâlâ <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/3yPtJbqaujgtuTEDwVWNs4?si=ad632b232bdc48ca" target="_blank" rel="noopener"><em>Aycheh Wahda Balak</em></a>’ı (Sensiz Tek Başına Yaşıyor) söylüyor; şarkı, terk edildiği hâlde aşkından söz etmeyi bırakmayan birine “bütün kasaba sana gülüyor” diyor. Filistinli bir genç, kendisine kur yapan birinin davranışını tarif etmek için 1978 tarihli <em>Bennesbeh Labokra Chou?</em> (Yarına Gelince, Ne Olacak?) oyunundan tek bir cümle alıntılıyor: “Süreyya, oğlun zeki ama eşeğin teki.”<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-1.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Bennesbeh Labokra Chou? </em>oyun müzikleri albümü kapağı</figcaption>
</figure>
<h3>Rahbani hanesinde büyümek</h3>
<p>Ziad Rahbani 1 Ocak 1956’da Beyrut’un kuzeyindeki sahil kasabası Antelias’ta doğdu. Annesi Nuhad Haddad, yani Fairuz, o yıllarda Arap dünyasının en tanınmış sesi olma yolundaydı. Babası Assi Rahbani ve amcası Mansur ise “Rahbani Kardeşler” adıyla onun repertuvarını yazıyor, klasik Arap müziğini Lübnan dağ köylerinin folkloruyla ve Batı orkestrasyonuyla birleştiren bir dil kuruyordu.</p>
<p>Bu dilin arkasında pastoral, uyumlu ve mezhepler üstü bir Lübnan tahayyülü vardı. Taş kemerlerin ve gurbetten dönenlerin ülkesiydi bu. Beyrut’a “Ortadoğu’nun Paris’i” dendiği, sonradan “altın çağ” diye anılacak yılların fon müziğini Rahbani kardeşler Fairuz’la birlikte kurdular.<a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[4]</a> Baalbek Festivali bu müziğin sahnesiydi. Aynı festivalde Ella Fitzgerald, Nina Simone ve Miles Davis de çalmıştı.<a href="#_ftn5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-2.png" alt="">
<figcaption><em>*Fairuz, Rahbani kardeşlerin ortasında (Marwan ve Ghadi Rahbani Arşivi)</em></figcaption>
</figure>
<p>Ülkenin kendisi ise o tahayyüle uymuyordu. Ziad’ın doğduğu yıl, 1956 Süveyş saldırısının ardından Sünnilerle Marunîler Nasır’a destek meselesinde karşı karşıya geldi. İki yıl sonra ABD askerî müdahalede bulundu. Ziad yalnızca Fairuz ile Assi’nin değil, bu siyasi karmaşanın da içine doğdu.<a href="#_ftn6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>Antelias’taki ev iki dünyanın kesiştiği yerdi. Amcası Elias Rahbani de besteciydi, teyzesi Huda Haddad şarkıcıydı, kuzenleri Ghassan, Jad, Oussama, Ghady ve Marwan da müzikle uğraştı.<a href="#_ftn7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref7">[7]</a> Aynı ev ülkenin entelektüel ve siyasi çevresinin uğrak yeriydi. Ziad provalara girip çıktı, çocukken Muhammed Abdülvehhab gibi isimlerle tanıştı, Fairuz’un Filistin’e adanmış albümlerini hazırlayan Filistinli yapımcı Sabri Şerif’i orada gördü.<a href="#_ftn8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref8">[8]</a> Müziği kendi kendine öğrendi ve asıl enstrümanı hep piyano oldu.<a href="#_ftn9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Ziad, çocukluk yıllarında piyano başında. (Kaynak: L'Orient-Le Jour)</em></figcaption>
</figure>
<h3>“Sadiqi Allah”: On dört yaşında bir şair</h3>
<p>Ziad’ın ilk bestesi, on dört yaşında kız kardeşi Layal ve kuzenleriyle oynarken yazdığı bir dörtlükten çıktı: “Ne çok insan vardı, köşe başında birilerini bekleyen. Yağmur yağardı, şemsiyelerini açarlardı ama en açık günlerde bile beni kimse beklemedi.” Melodiyi besteleyip kaydetti ama sözlerin gerisini getiremedi. Kaydı dinleyen babası Assi, “Bu parçayı bana 250 liraya versene,” dedi. Ziad ilk bestesini babasına sattı ve Fairuz şarkıyı 1973’te söyledi.<a href="#_ftn10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Aynı dönemde tek şiir kitabı olan <em>Sadiqi Allah</em>’ı (Arkadaşım Allah) yazdı. Al Majalla’da Samer Abou Hawwach, kitaptaki şiirlerin savaştan yıllar önce yazılmasına rağmen savaşı, yıkımı ve yerinden edilmeyi önceden gördüğünü yazıyor ve şu satırları aktarıyor:</p>
<p>“Ve birden uzaklık patladı. Evimiz sarsıldı. Yağmur korktu ve pencerelerden döküldü. Babam bakmak için pencereye koştu. Ben kırılmış resme koştum ve gözlerim ‘Ne?’ dedi. ‘Savaş’ kelimesini duydum ve sordum: ‘Savaş nedir?’ Dışarıda bağırtılar yükseldi.”<a href="#_ftn11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>Aynı yıllarda evden ayrıldı. Anne babasının kavgaları ve Assi’nin kıskançlığı üzerine büyüyen gerginlik, on dört yaşındaki çocuğun evden çıkmasının sebeplerinden biriydi.<a href="#_ftn12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref12">[12]</a> Evden ayrılmak onu babasının orkestrasında çalan şarkıcı Joseph Sakr’a yaklaştırdı. İkisi 1997’de Sakr’ın ölümüne kadar sürecek bir ortaklık kurdu.<a href="#_ftn13" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref13">[13]</a></p>
<p>1972’de Assi Rahbani beyin kanaması geçirdi. On altı yaşındaki Ziad devreye girdi. Amcası Mansur’un, Assi’nin zorunlu yokluğu üzerine yazdığı sözleri besteleme işi ona verildi. <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/2ea6bt302Bq8Hiulp8Bn2C?si=4b1294b71c974c17" target="_blank" rel="noopener"><em>Saalouni el-Nas</em></a> (İnsanlar Bana Sordu) böyle çıktı ve Fairuz repertuvarının klasiklerinden biri oldu.<a href="#_ftn14" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>1973’te Bkennaya Tiyatrosu’ndaki bir grup genç, Rahbani Kardeşler’in oyunlarını yeniden sahnelemek yerine özgün bir metin istedi ve Ziad’a başvurdu. <em>Sahriyye</em> (Gece Sohbeti) böyle çıktı. Bir köy kahvesinde geçen, kahveci ile kızının talibinin sesleriyle yarıştığı, biçimsel olarak hâlâ babasının okuluna bağlı bir müzikli oyundu.<a href="#_ftn15" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p><em>*Jayy Ma’a el-Sha'ab el-Maskeen</em> (Yoksul Halkla Birlikte Geliyorum)</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/23T4EpHQXag?si=dboEuWli4svmdxbA" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Bir yıl sonra gelen <em>Nazl el-Sourour</em> (Mutluluk Oteli, 1974) ise Ziad’ın kendi yolunu açtığı iş oldu. Eşi tarafından evden atılmış, kumara batmış bir adamın sığındığı otel, silahlı bir grup tarafından basılır ve içerdekiler rehin alınır. Oyunun sahnelenmesinden bir yıl sonra iç savaş patladı ve ülkenin tamamı aynı durumda kaldı.<a href="#_ftn16" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Ziad, Rahbani Kardeşler’in şarkı sözlerinde kullandığı edebî Arapçanın yerine Beyrut sokağının gündelik konuşma dilini koydu. Köy pastoralinin yerini kirasını ödeyemeyen insanlar aldı. Oyunu yazdığında on sekiz yaşındaydı.</p>
<h3><strong>Lübnan İç Savaşı: Tel el-Zaatar’dan Hamra’ya</strong></h3>
<p>Savaş 1975’te başladığında ailenin evi, sağcı Hristiyan partilerin denetimindeki Doğu Beyrut’taydı. Ziad ters yöne gitti.</p>
<p>Siyasi uyanışını 1976’daki Tel el-Zaatar kuşatmasına ve katliamına bağlıyordu. Doğu Beyrut’un içinde kalmış bu Filistin mülteci kampı, Kataib (Falanjistler), Sedir Muhafızları ve Camille Chamoun’un Ulusal Liberal Parti’ye bağlı Kaplanlar milisleri tarafından kuşatıldı. Suriye ordusu da bu kuşatmaya destek verdi. Yaklaşık 1.500 Filistinli öldürüldü. Ziad olayları aile evinin çatısından izledi ve kırk yıl sonra, 2012’de Ghassan Ben Jeddo’ya verdiği televizyon söyleşisinde o günleri anlattı.<a href="#_ftn17" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p>Gazeteci As’ad AbuKhalil’in aktardığına göre Ziad, Suriye istihbaratının başındaki ismin Falanjist yöneticilerle ailesinin evinde yaptığı görüşmelere de tanık olmuş, bu toplantıları gizlice kaydedip Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne (FHKC) aktarmıştı. AbuKhalil, Ziad’ın ilk siyasi faaliyetinin LKP’yle değil, FHKC ve onun Lübnan’daki kardeş örgütü Arap Sosyalist Eylem Partisi’yle olduğunu, Cephe için yıllarca gönüllü olarak ve adını koymadan şarkı bestelediğini yazıyor.<a href="#_ftn18" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref18">[18]</a></p>
<p>Tel el-Zaatar’dan sonra Doğu Beyrut’taki aile evini bıraktı ve Batı Beyrut’a, Hamra’ya yerleşti.<a href="#_ftn19" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref19">[19]</a> Hamra üniversitelerin, yayınevlerinin, plakçıların, barların ve her mezhepten sosyalistin bir arada olduğu, çok cemaatli ve kozmopolit bir bölgeydi. Filistinli örgütlerin de merkeziydi.<a href="#_ftn20" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref20">[20]</a> Ziad ömrünün kalanını orada geçirdi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-3.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Tel el-Zaatar, 13 Ağustos 1976. 52 günlük bir kuşatmanın ardından 12 Ağustos’ta düzenlenen saldırı sonrasında, bir buldozer Filistinli mültecilerin cesetlerini Tel el-Zaatar Filistin mülteci kampının yıkıntıları arasından taşıyor. (Fotoğraf: Xavier Baron)</em></figcaption>
</figure>
<p>Bu tercih, ailesinden ayrıştığı en görünür noktalardan biriydi. Fairuz, taraf tutuyor görünmemek için savaş boyunca Lübnan’da sahneye çıkmayı reddetti. Oğlu tam tersini yaptı ve savaş boyunca Beyrut’ta çaldı.<a href="#_ftn21" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>1977’de Philips etiketiyle çıkan <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/5d0U99kTPmd0xDAqOSvXC8?si=a1ZodSwsSPSx8Xg8goeDoA" target="_blank" rel="noopener"><em>Bil Afrah</em></a> (Düğünler İçin) albümünde, Lübnan’ın önde gelen müzisyenlerini bir araya getirip Arap müziğinin en bilinen aşk şarkılarının enstrümantal yorumlarını kaydetti.<a href="#_ftn22" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<h3>Abu Ali ve “Doğu cazı”</h3>
<p>Ziad 1976’dan itibaren Hamra’daki Chico Records’un müdavimiydi. Dükkânın sahibi Diran “Chico” Mardirian’la birlikte iki sonuca vardılar. Lübnan’a özgü bir caz sesi mümkündü ve bunu taşıyacak bir yapı gerekiyordu. 1978’de ZIDA Records’u kurdular. Chico yapımcı, Ziad besteciydi. Kadroya sosyalist şarkıcı Khaled el-Haber, saksofoncu Toufic Farroukh ve gitarist Issam Hajj Ali gibi isimler katıldı.<a href="#_ftn23" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p>1979 başında, Beyrut’ta kayıt yapacak altyapı ve güvenlik kalmadığı için ekip Atina’ya gitti. Orada kaydedilen <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/4ybbQgYjopQliZQZocmxWj?si=4bfe1a80c78844df" target="_blank" rel="noopener"><em>Abu Ali</em></a>, Ziad’ın caz başyapıtı sayılır. On üç dakikalık, tam orkestrasyonlu, Siyah Amerikan soul ve funk geleneğinden beslenen bir enstrümantaldi. Joseph Sakr, “Waynak ya Abu Ali?” (Neredesin Abu Ali?) cümlesini söylemek için Atina’ya kadar uçtu. Prodüksiyonun maliyeti öylesine büyüdü ki Chico’nun eşi birikmiş parasıyla Atina’ya uçup kaydı kurtarmak zorunda kaldı.<a href="#_ftn24" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref24">[24]</a></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/qxIZDpShHC0?si=FDxtRapGJGSeoxHZ" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Ziad bu sese “Doğu cazı” dedi ve ne demek istediğini şöyle açıkladı:<em> </em>“Charlie Parker, Stan Getz, Dizzy Gillespie gibi bestecilerin müziğine hayranım. Ama benim müziğim Batılı değil, Lübnanlı. Sadece ifade biçimi farklı.”<a href="#_ftn25" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref25">[25]</a> Teknik olarak yaptığı şey, Batı caz armonisiyle Arap müziğinin çeyrek seslerini aynı düzenlemede buluşturmaktı. Sonrasında flamenko, tango ve funk da bu karışıma girdi.<a href="#_ftn26" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref26">[26]</a></p>
<p>Aynı dönemde <em>Bennesbeh Labokra Chou?</em> (Yarına Gelince, Ne Olacak?, 1978) sahnelendi. Hamra’daki bir barda geçen oyun, ZIDA Records’un Abu Ali ile aynı dönemde yayımladığı <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/74urEWYLRiIDeJBFpW4Hbx?si=2e365473f7b94380" target="_blank" rel="noopener">albümle</a> birlikte Ziad’ın en olgun işi sayılır. Toplum eleştirmeni, oyun yazarı, şarkı sözü yazarı ve caz bestecisi Ziad’ların hepsi ilk kez aynı metinde bir araya gelir.<a href="#_ftn27" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref27">[27]</a></p>
<p>1979’da <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/6lh9UiNeRzuHjhbEGEaMkK?si=ThFCBau5QkGuWVfvH_pzYQ" target="_blank" rel="noopener"><em>Wahdon</em></a> (Kendi Başlarına) albümüyle Ziad annesini de caza dahil etti. <em>Bennesbeh</em>’in müziklerinde Joseph Sakr’ın söylediği <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/1CXEC9xPiYKlIjx968sMja?si=1c06ff7581394abd" target="_blank" rel="noopener"><em>el-Bosta</em></a>’yı (Otobüs) yeniden düzenledi. Bir dağ köyünden diğerine giden otobüsteki insanları ve Aliya’nın gözlerini anlatan bu şarkıyı Fairuz, bakır üflemelilerin baştan sona eşlik ettiği funk düzenlemesiyle söyledi. Arap dünyası Fairuz’u ilk kez böyle duydu. Ziad o sırada yirmi iki yaşındaydı.<a href="#_ftn28" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref28">[28]</a></p>
<h3>Filistin: Kanafani, FHKC ve imzasız şarkılar</h3>
<p>Ziad’ın Filistin tutumu bir dayanışma açıklaması meselesi değildi, doğrudan üretim meselesiydi. 1982’de Iraklı yönetmen Kasım Havval’ın, Gassan Kanafani’nin <em>Hayfa’ya Dönüş</em> hikâyesinden uyarladığı filmin müziklerini yaptı. Kanafani, FHKC sözcüsüyken 1972’de Beyrut’ta Mossad tarafından öldürülmüştü. İlk uzun metrajlı Filistin kurmaca filmi sayılan yapım, Filistin Film Birimi ve FHKC çevresinin katkısıyla Trablusşam ve çevresinde çekildi ve Doğu Almanya’dan da destek aldı.<a href="#_ftn29" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref29">[29]</a></p>
<p>Aynı yılın yazında İsrail Lübnan’ı işgal etti, Batı Beyrut’u kuşattı ve bombaladı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ülkeden çıkarıldı, Sabra ve Şatilla Katliamı bu kuşatmanın hemen ardından geldi. Ziad bu dönemde LKP’ye yaklaştı ve üye oldu. Parti, Eylül 1982’den itibaren Güney Lübnan’daki İsrail birliklerine karşı silahlı eylemler düzenleyen Lübnan Ulusal Direniş Cephesi’nin (Cemmûl) kurucuları arasındaydı. 1984’te partinin altmışıncı kuruluş yıldönümü için LKP marşını besteledi.<a href="#_ftn30" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref30">[30]</a></p>
<p>Filistin meselesinin Ziad’ın repertuvarındaki yeri konusunda değerlendirmeler ayrışıyor. Ziad’ın müzik külliyatında doğrudan Filistin’i konu alan neredeyse hiç şarkı bulunmadığını, bunun bilinçli bir tercih olduğunu, Ziad’ın Filistinlilerin kendi mücadelelerine kendilerinin öncülük etmesi gerektiğini düşündüğünü öne sürenler olduğu gibi,<a href="#_ftn31" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref31">[31]</a> Filistin Araştırmaları Enstitüsü’ndeki değerlendirmede olduğu gibi, Ziad’ın Tel el-Zaatar Katliamı’nın kurbanlarına adanmış “Tal el Zaatar” parçasını bestelediğini, Fairuz’un söylediği “Wahdon”un da Filistinli direnişçiler için bestelendiğini aktaranlar da var.<a href="#_ftn32" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref32">[32]</a></p>
<p>Ziad’ın bağlılığı ölümünde de karşılık buldu. FHKC’nin taziye açıklaması onu “yaşayan bir ulusal vicdan, halkının davalarıyla meşgul bir entelektüel” olarak tarif etti: “Hiçbir zaman tarafsız olmadı. Aksine, yoksulları, halkı, Filistin’i, Gazze’yi ve satılık olmayan bir vatan ve aşağılanmadan bir yaşamdan başka bir şey istemeyen devrimcileri destekledi.”<a href="#_ftn33" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref33">[33]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-4.png" alt="">
<figcaption><em>*“Elveda Ziad Rahbani”, FHKC’nin Ziad’ın vefatından sonra paylaştığı afiş.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Film Ameriki Tawil ve “Ben Kâfir Değilim”</h3>
<p><em>Film Ameriki Tawil</em> (Uzun Bir Amerikan Filmi, 1980) Beyrut’un Piccadilly Tiyatrosu’nda sahnelendi ve Ziad’ın en çok konuşulan işlerinden biri oldu. Oyun, Batı Beyrut’ta bir akıl hastanesinde geçer. Yedi hasta ve iki bağımlı vardır. Aralarında hayal kırıklığına uğramış bir sosyalist entelektüel, bir milliyetçi, savaş delisi bir milis, her şeyi dış komplolara bağlayan bir adam ve karşı mezhepten herkesin kendisini öldürmeye geldiğine inanan bir başkası bulunur. Diyaloglar Beckett ve Ionesco’yu andırır ve hiçbir yere varmaz. Ziad milis rolündeydi ve oyun bir çığlıkla bitiyordu.<a href="#_ftn34" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref34">[34]</a> Ziad yıllar sonra oyun için şunu söyledi: “Anlatılan olaylar Ekim 1980’de geçiyor, ya da Ekim 1979’da, ya da Ekim 1978’de, çünkü genel siyasi durum aşağı yukarı pek değişmedi.”<a href="#_ftn35" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref35">[35]</a></p>
<p>Aynı yıllarda radyoda yaptığı programlar savaş Beyrut’unda ayrı bir tür yarattı. <em>Baadna Tayybin, Oul Allah</em> (İyiyiz Hâlâ, Şükür) 1976-77’de Lübnan Ulusal Radyosu’nda yayımlandı ve sağcı politikacıları hedef aldı.<a href="#_ftn36" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref36">[36]</a> Kısa skeçlerden, sahte haber bültenlerinden ve telefon konuşmalarından oluşan bu format, Rafik Hariri suikastının ardından yaptığı “1, 2, 3, 4 No’lu Bildiri” dizisinde de sürdü.<a href="#_ftn37" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref37">[37]</a></p>
<p>1985’te çıkardığı <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/4A3pPnIVNk84KqJODnLu7N?si=PQZ_W4_GTuycY7xhWVOnIA" target="_blank" rel="noopener"><em>Ana Mush Kafer</em></a> (Ben Kâfir Değilim) albümünün adını taşıyan parça, “cuma günü namaz kılanlar ile pazar günü dua edenlere”, yani her iki cemaatin önderlerine, yoksulun hâline bakmalarını söylüyordu:</p>
<p><em>Ben kâfir değilim, ama açlık kâfir</em><br><em>Ben kâfir değilim, ama hastalık kâfir</em><br><em>Ben kâfir değilim, ama yoksulluk kâfir</em></p>
<p>Şarkı 2008’de yeniden yayımlandı.<a href="#_ftn38" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref38">[38]</a> Aynı albümdeki <em>el-Mukavemetü’l-Vataniyyetü’l-Lübnaniyye</em> (Lübnan Ulusal Direnişi) şarkısı ise İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesinin ardından, 2000 Beiteddine Festivali’nde Fairuz tarafından söylendi: “Güney ayakta kaldıkça, çocukları da ayakta kalır.”<a href="#_ftn39" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref39">[39]</a> Aynı yılın <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/1b3FbrjvbVbZMa73KLywXz?si=37SRTjIpRQSx74vpOMGr1g" target="_blank" rel="noopener"><em>Houdou Nisbi</em></a> (Nispi Sükûnet) albümünün adı, radyo bültenlerinin güvenlik durumunu tarif etmek için kullandığı klişeden geliyordu. İçinde sınıfsal bir aşk şarkısı olan <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0fylgLeNObjVvwhd8caHqX?si=fedc2e6d39c94d40" target="_blank" rel="noopener"><em>Bala Wala Chi</em></a> (Hiçbir Şey Olmadan) vardı.<a href="#_ftn40" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref40">[40]</a></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/xVUO_KCIXkI?si=bfUZMgIjFdw5l5T-" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Assi Rahbani’nin 1986’da vefatının ardından Ziad, annesinin baş bestecisi olarak Rahbani Kardeşler şemsiyesinin tamamen dışında çalışmaya başladı. <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/3MgbAO1v05g0eanxlyz922?si=m10ezeyQSXqeFVgswhLvbA" target="_blank" rel="noopener"><em>Maarifti Feek</em></a> (Sana Dair Bildiklerim, 1987) albümünde yer alan <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/3JO3CNuCxwuwlpEjjCnDZN?si=90e04c3553284d2a" target="_blank" rel="noopener"><em>Li Beirut</em></a> (Beyrut’a), savaşın yıktığı şehre yazılmış bir ağıttı. 1991’de aynı adı taşıyan <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/5RkgHD371aZtSg4WjQ8EzB?si=5448339b0ce44857" target="_blank" rel="noopener">albüm</a> ve <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/6anUe12pE0PeJEu1IZJ2at?si=903b94c028d14da3" target="_blank" rel="noopener">şarkı</a> geldi: <em>Kifak Inta</em> (Nasılsın). Şarkı, evlenmiş eski sevgilisiyle karşılaşan bir kadını anlatıyor gibi görünse de, aslında Ziad ile Fairuz arasındaki ilişkinin zor taraflarını konu ediyordu.<a href="#_ftn41" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref41">[41]</a> Bu ortaklık Fairuz’un kamusal figürünü de değiştirdi. Fairuz idealize edilmiş bir Lübnan’ın azize sözcüsü olmaktan çıkıp kalp kırıklığından pişmanlığa kadar her şeyi söyleyebilen bir figüre dönüştü.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-5.jpeg" alt="">
<figcaption><em>*Fairuz ve Ziad Rahbani.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Taif Anlaşması sonrası</h3>
<p>1990’da Taif Anlaşması’yla savaş resmen biterken Ziad için bu bir rahatlama getirmedi. 2000’lerin başında verdiği söyleşilerde, Lübnan’ın yaşadığı şeyin uzatılmış bir ateşkes olduğunu, hiçbir zaman gerçek barışa dönüşmediğini ve mezhepçiliğin yalnızca yüzeyde sona erdiğini söylüyordu.<a href="#_ftn42" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref42">[42]</a></p>
<p>1993’te <a href="https://open.spotify.com/album/4LlztnobeiMWLzSDBDcyXz?si=FmiVZtFdQkiycjEeq-IfCA" target="_blank" rel="noopener"><em>Bikhsous el-Karameh wal-Shaab el-Aaneed</em></a> (Onur ve İnatçı Halk Üzerine) ile sahneye döndü, 1994’te <a href="https://open.spotify.com/album/6CBj5jeVV8wp7SiOG4fZdz?si=8z0QzWXkRjKFd0GtMPgkAQ" target="_blank" rel="noopener"><em>Lawla Fus’hat el-Amal</em></a> (Umut Aralığı Olmasaydı) geldi. <em>Bikhsous</em>, ailesinin repertuvarındaki <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/5zzPDh8xmEtifNqeuv79zR?si=07ba2f3b1007445a" target="_blank" rel="noopener"><em>Bahebbak ya Lubnan</em></a> (Seni Seviyorum Lübnan) şarkısındaki idealize söyleme doğrudan karşı çıkıyordu.<a href="#_ftn43" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref43">[43]</a> Ziad bu dönemde kendi halkını da sertçe eleştiriyor; hatta Lübnan’ın ancak bir diktatörle yönetilebileceğini ileri sürecek kadar karamsar bir hicve başvuruyordu.<a href="#_ftn44" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref44">[44]</a></p>
<p>Bu keskinliğin arkasında birden fazla kırılma vardı. Evliliği dağılmış, Sovyetler Birliği çökmüş ve komünist inancı sarsılmıştı. Buna yeni dünya düzeni ve Lübnan’ın savaş sonrası yeniden inşa programının vahşi neoliberalizmi eklendi. Ülke enkaz kaldırma coşkusundayken Ziad, Beyrut’un kimin için ve hangi bedelle yeniden kurulduğunu soruyordu.<a href="#_ftn45" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref45">[45]</a></p>
<p>Üretmeye yine de devam etti. Fairuz’la 1999’da <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2ghb9Yy8zjyrgamm3SRzdI?si=716e54e92f0c48ba" target="_blank" rel="noopener"><em>Mish Kayen Hayk Tkoun</em></a><em> </em>(Sen Böyle Olamazsın) albümünü çıkardı.<a href="#_ftn46" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref46">[46]</a></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/XtJ2qzvCcgg?si=mr1b6ynnCUbuF-ZC" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>2000’ler: Al-Akhbar ve 8 Mart</h3>
<p>2000 Beiteddine konserinin ardından, Fairuz’la yaptığı işler içinde caza en yakın duran <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/1QFjedCsNstjOqRk37m5mw?si=4b10d3413e3745e7" target="_blank" rel="noopener"><em>Wala Keef</em></a>  (Ne Fark Eder, 2002) geldi. Albümde iç savaşta öldürülen genç bir çöpçünün adını taşıyan <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/6pSO6swmqiRp3ORFEvCTmM?si=a36fcf689ad041fc" target="_blank" rel="noopener"><em>Sobhi el-Jiz</em></a> şarkısı vardı<em>: </em>“Yoldaşım Sobhi el-Jiz, beni bu dünyada bırakıp gitti. Süpürgesini indirdi ve gitti.”<a href="#_ftn47" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref47">[47]</a></p>
<p>14 Şubat 2005’te Rafik Hariri bir suikastta öldürüldü ve ülke haftalar içinde iki kampa bölündü. Kampların adları, Beyrut’ta arka arkaya yapılan iki mitingden geliyordu. 8 Mart’ta Hizbullah’ın çağrısıyla toplanan yüz binlerce kişi Suriye’ye “teşekkür” etti ve Suriye ordusunun çekilmesini isteyen BM kararını reddetti. Altı gün sonra, 14 Mart’ta Şehitler Meydanı’nda toplanan diğer kitle ise Suriye’nin yirmi dokuz yıllık askeri varlığının sona ermesini istedi. Suriye ordusu Nisan 2005’te çekildi, ama bölünme kalıcılaştı.<a href="#_ftn48" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref48">[48]</a></p>
<p>14 Mart bloku Saad Hariri’nin Müstakbel Hareketi, Lübnan Güçleri ve Kataib’den oluşuyordu, Batı ile Suudi Arabistan’ın desteğini aldı ve 2006 savaşından itibaren asıl talebi Hizbullah’ın silah bırakması oldu. 8 Mart bloku ise Hizbullah, Emel ve bir yıl sonra saf değiştiren Michel Aoun’un Özgür Yurtsever Hareketi’nden oluştu, Suriye ve İran’la aynı eksende durdu ve İsrail’e karşı silahlı direnişin sürmesini savundu.<a href="#_ftn49" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref49">[49]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-3.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Ziad’ın albüm kapaklarından bir kolaj. (Görsel: Far Out Magazine)</em></figcaption>
</figure>
<p>Ziad net biçimde 8 Mart tarafında durdu. Ghassan Ben Jeddo’ya verdiği söyleşide, İsrail işgaline karşı Lübnan direnişini ve onun projesini desteklediğini açıkça söyledi.<a href="#_ftn50" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref50">[50]</a></p>
<p>2006 yazında, Komünist Eylem Örgütü kökenli gazeteci Joseph Samaha <em>Al-Akhbar</em> gazetesini kurdu. Ziad gazetenin ilk günlerinden itibaren düzenli bir köşe yazmaya başladı ve bunu 2018’e kadar sürdürdü. Daha önce <em>el-Nida</em> ve <em>en-Nahar</em> gazetelerinde de yazmıştı.<a href="#_ftn51" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref51">[51]</a></p>
<p>Aynı 2006 yazında, İsrail’in 33 günlük savaşının ardından düzenlenen Zafer Festivali’nde çekilen fotoğrafı Lübnan hafızasına kazındı. Kasketinde, Hizbullah genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın soyadıyla kelime oyunu yapan “Nasr min-Allah” (Allah’tan bir zafer) yazıyordu.<a href="#_ftn52" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref52">[52]</a></p>
<p>Bu hizalanma bedelsiz olmadı. <em>Al-Akhbar</em> yazılarında eski yoldaşlarını, özellikle Demokratik Sol Hareketi çevresini sert biçimde hedef aldı ve bir kesimi kendisine düşman etti.<a href="#_ftn53" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref53">[53]</a> 2013’te ulusal televizyonda annesinin Hasan Nasrallah’a hayranlık duyduğunu söylemesi büyük tepki topladı.<a href="#_ftn54" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref54">[54]</a> 2011’den itibaren Suriye’de Esad rejimine gösterdiği yakınlık, Arap sosyalist hareketinin bölündüğü bir dönemde onu tartışmanın ortasına yerleştirdi. Al Majalla’daki değerlendirmeye göre bu yakınlık ideolojik bir hizalanmadan çok kronik bir hayal kırıklığından ve kaybedilmiş bir Lübnan cennetine duyulan özlemden besleniyordu.<a href="#_ftn55" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref55">[55]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-6.png" alt="">
<figcaption><em>*Ziad’ın hem kendi yazılarına hem de onun hakkında yazılanlara erişmek için <a href="https://www.al-akhbar.com/ziad" target="_blank" rel="noopener">Al-Akhbar sayfası</a></em></figcaption>
</figure>
<p>Filistin tutumu ise değişmedi. Ekim 2014’te Sayda’da “Gazze İçin” adıyla verdiği konserde, Gazze’den gelen Filistinli öğrencilerin hediye ettiği FHKC atkısını sahnede boynuna doladı.<a href="#_ftn56" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref56">[56]</a></p>
<h3>Geriye kalan</h3>
<p>2010’da Fairuz’la <em>Eh Fi Amal</em> (Evet, Umut Var) albümü çıktı.<a href="#_ftn57" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref57">[57]</a> Sonrasında üretimi seyrekleşti. Ziad giderek inzivaya çekildi ve basınla ilişkisini büyük ölçüde kesti. Yakınları bu geri çekilmeyi hem sağlık sorunlarına hem de depresyona bağladı.<a href="#_ftn58" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref58">[58]</a> Yine de sahneden tamamen çekilmedi, 2015’te Ehden’de ve 2019’da Beyrut Holidays festivalinde çaldı, ama görünürlüğü yıldan yıla azaldı.<a href="#_ftn59" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref59">[59]</a></p>
<p>Lübnan’a dair teşhisleri eskimedi. Sürekli elektrik kesintilerinin müzik ekipmanını bozduğu ülkesini “çöl” diye tarif ediyordu. Avrupa ile Arap dünyası arasında sıkışmış Lübnan için kullandığı benzetme ise “hamburgerle karıştırılmış falafel”di.<a href="#_ftn60" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref60">[60]</a> 2019 ayaklanmasında sokaklarda atılan sloganlar, onun 1980’lerde ve 90’larda yazdığı satırlarla neredeyse birebir örtüşüyordu. <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/2zteUlFWPX7r4ttv20aOK4?si=a9c3d9d93ec44a47" target="_blank" rel="noopener"><em>Shu Hal Ayyam</em></a> (Ne Günlere Kaldık) hâlâ yürüyüş şarkısıydı:</p>
<p><em>Ne günlere kaldık</em><br><em>Zenginler yoksullara veriyormuş</em><br><em>Para kendi kendine yola çıkıyormuş sanki</em><br><em>Buna azıcık, ötekine bir tomar</em><br><em>Ne iyi adam!</em></p>
<p>Gazzeli udi Reem Anbar bu şarkının bugün de “etrafımızdaki adaletsizliği ve eşitsizliği gördükçe” karşılık bulduğunu söylüyor: “Ziad, Filistin’de ve özellikle Gazze’de yaşadıklarımıza gerçekten ses verdi.”<a href="#_ftn61" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref61">[61]</a></p>
<p>Ziad, Gazze’de soykırım sürerken ve İsrail’in Lübnan’a saldırıları devam ederken vefat etti. 28 Temmuz 2025’te cenaze korteji Hamra’dan yola çıktı. Khoury Hastanesi’nin önünde toplananlar şarkılarını söyledi. Tabut, Cebel-i Lübnan’daki Bikfaya kasabasında Meryem Ana Rum Ortodoks Kilisesi’ne, oradan aile mezarlığına götürüldü. Fairuz, 2020’den beri ilk kez kamuoyu önüne çıktı ve siyah tülbentle oğlunun tabutunun başında taziye kabul etti.<a href="#_ftn62" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref62">[62]</a> Cumhurbaşkanı Joseph Aoun adına Başbakan Nawaf Salam, Ziad’a ölümünden sonra Kumandan rütbesinde Ulusal Sedir Nişanı verdi.<a href="#_ftn63" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref63">[63]</a> 6 Ağustos’ta hükümet, Beyrut’u havalimanına bağlayan Hafız Esad Bulvarı’nın adını Ziad Rahbani Bulvarı olarak değiştirdi.<a href="#_ftn64" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref64">[64]</a> Cenaze için Hizbullah da taziye mesajı yayımladı.<a href="#_ftn65" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref65">[65]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-7.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Ziad’ın cenaze töreninden: “Bu sadece bir selam... Meğer bu memleket ikisine birden dar gelirmiş... Mücadeleci Georges Abdallah’ın Yoldaşları” (Kaynak: <a href="https://english.ahram.org.eg/UI/Front/MultimediaInner.aspx?NewsContentID=550332&amp;newsportalname=Multimedia" target="_blank" rel="noopener">Ahram</a>)</em></figcaption>
</figure>
<p>Bugün Ziad’ın mirası önümüzde capcanlı bir şekilde beliriyor. Bir yanda cazı, funk’ı ve bossa novayı Arap müziğine sokan besteci, öte yanda komünist militan duruyor. Oysa <em>Abu Ali</em>’nin funk düzenlemesini yapan adamla Tel el-Zaatar’dan sonra Batı Beyrut’a taşınan adam aynı kişi. Kanafani uyarlamasının müziğini yazmakla FHKC için imzasız beste yapmak da aynı üretimlerin birer parçası. Kendisi bunu, bir projesinin olmasını değil bir tavrının olmasını önemsediğini söyleyerek anlatmıştı.<a href="#_ftn66" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref66">[66]</a></p>
<p>Ziad’ın 1978’de sorduğu soruya, yani yarına gelince ne olacağına, Beyrut’ta da Gazze’de de hâlâ bir cevap verilmiş değil ama mücadele her şeye rağmen sürüyor.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> “Georges has returned, Ziad has left us!,” <em>International Viewpoint</em>, 5 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://internationalviewpoint.org/Georges-has-returned-Ziad-has-left-us" target="_blank" rel="noopener">https://internationalviewpoint.org/Georges-has-returned-Ziad-has-left-us</a></p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> “Ziad Rahbani, pioneering Lebanese musician and composer, dies at 69,” <em>Al Jazeera</em>, 26 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.aljazeera.com/news/2025/7/26/ziad-rahbani-pioneering-lebanese-musician-and-composer-dies-at-69" target="_blank" rel="noopener">https://www.aljazeera.com/news/2025/7/26/ziad-rahbani-pioneering-lebanese-musician-and-composer-dies-at-69</a>; “Lebanon bids farewell to Ziad Rahbani, a visionary artist and popular hero,” <em>Naharnet</em>, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.naharnet.com/stories/en/314432-lebanon-bids-farewell-to-ziad-rahbani-a-visionary-artist-and-popular-hero" target="_blank" rel="noopener">https://www.naharnet.com/stories/en/314432-lebanon-bids-farewell-to-ziad-rahbani-a-visionary-artist-and-popular-hero</a></p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation,” <em>New Lines Magazine</em>, 5 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://newlinesmag.com/spotlight/the-ziad-rahbani-generation/" target="_blank" rel="noopener">https://newlinesmag.com/spotlight/the-ziad-rahbani-generation/</a></p>
<p><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[4]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” <em>Reuters</em>, 26 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.reuters.com/business/media-telecom/ziad-rahbani-lebanese-musical-giant-sardonic-critic-dead-69-2025-07-26/" target="_blank" rel="noopener">https://www.reuters.com/business/media-telecom/ziad-rahbani-lebanese-musical-giant-sardonic-critic-dead-69-2025-07-26/</a></p>
<p><a href="#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn5">[5]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend,” <em>The Markaz Review</em>, 8 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://themarkaz.org/ziad-rahbani-the-making-of-a-lebanese-jazz-legend/" target="_blank" rel="noopener">https://themarkaz.org/ziad-rahbani-the-making-of-a-lebanese-jazz-legend/</a></p>
<p><a href="#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn6">[6]</a> Dina Ezzat, “Fragments of rhythm,” <em>Al-Ahram Weekly</em>, 8 Ağustos 2026, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://english.ahram.org.eg/UI/Front/Inner.aspx?NewsContentID=574057" target="_blank" rel="noopener">https://english.ahram.org.eg/UI/Front/Inner.aspx?NewsContentID=574057</a></p>
<p><a href="#_ftnref7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn7">[7]</a> Malek Jadah, “Inside Ziad Rahbani’s family: Generations of musical talent,” <em>L’Orient Today</em>, 27 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://today.lorientlejour.com/article/1471152/inside-ziad-rahbanis-family-three-generations-of-musical-talent.html" target="_blank" rel="noopener">https://today.lorientlejour.com/article/1471152/inside-ziad-rahbanis-family-three-generations-of-musical-talent.html</a></p>
<p><a href="#_ftnref8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn8">[8]</a> Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution,” <em>The Palestine Chronicle</em>, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.palestinechronicle.com/ziad-al-rahbani-1956-2025-the-unyielding-voice-of-resistance-and-revolution/" target="_blank" rel="noopener">https://www.palestinechronicle.com/ziad-al-rahbani-1956-2025-the-unyielding-voice-of-resistance-and-revolution/</a></p>
<p><a href="#_ftnref9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn9">[9]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” <em>Reuters</em>, 26 Temmuz 2025, erişim 17 Ağustos 2026, <a href="https://www.reuters.com/business/media-telecom/ziad-rahbani-lebanese-musical-giant-sardonic-critic-dead-69-2025-07-26/" target="_blank" rel="noopener">https://www.reuters.com/business/media-telecom/ziad-rahbani-lebanese-musical-giant-sardonic-critic-dead-69-2025-07-26/</a></p>
<p><a href="#_ftnref10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn10">[10]</a> Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’,” <em>Rosa Luxemburg Stiftung — Kuzey Afrika Ofisi</em>, Eylül 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://rosaluxna.org/publications/on-the-late-ziad-rahbani-i-consider-nothing-human-alien-to-me/" target="_blank" rel="noopener">https://rosaluxna.org/publications/on-the-late-ziad-rahbani-i-consider-nothing-human-alien-to-me/</a></p>
<p><a href="#_ftnref11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn11">[11]</a> Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home,” <em>Al Majalla</em>, 2 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://en.majalla.com/node/326720/culture-social-affairs/ziad-rahbani-heir-legacy-who-dreamt-home" target="_blank" rel="noopener">https://en.majalla.com/node/326720/culture-social-affairs/ziad-rahbani-heir-legacy-who-dreamt-home</a></p>
<p><a href="#_ftnref12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn12">[12]</a> Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’”; Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”.</p>
<p><a href="#_ftnref13" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn13">[13]</a> Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’”.</p>
<p><a href="#_ftnref14" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn14">[14]</a> Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.</p>
<p><a href="#_ftnref15" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn15">[15]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref16" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn16">[16]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”; “Ziad Rahbani, Lebanese composer and son of iconic singer Fayrouz, dies at 69,” <em>Associated Press</em>, 26 Temmuz 2025, <a href="https://apnews.com/article/fayrouz-ziad-rahbani-singer-lebanon-icon-dies-3367fba619311ce1a0de418f2e3a40f7" target="_blank" rel="noopener">https://apnews.com/article/fayrouz-ziad-rahbani-singer-lebanon-icon-dies-3367fba619311ce1a0de418f2e3a40f7</a></p>
<p><a href="#_ftnref17" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn17">[17]</a> “Georges has returned, Ziad has left us!,” <em>International Viewpoint</em>; Aseel Saleh, “Lebanon bids farewell to iconic musician, playwright, and revolutionary Ziad Rahbani,” <em>Peoples Dispatch</em>, 31 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://peoplesdispatch.org/2025/07/31/lebanon-bids-farewell-to-iconic-musician-playwright-and-revolutionary-ziad-rahbani/" target="_blank" rel="noopener">https://peoplesdispatch.org/2025/07/31/lebanon-bids-farewell-to-iconic-musician-playwright-and-revolutionary-ziad-rahbani/</a>; “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” <em>Reuters</em>. Bahsi geçen orijinal söyleşi için: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=mRfGjX7xr78" target="_blank" rel="noopener">https://www.youtube.com/watch?v=mRfGjX7xr78</a></p>
<p><a href="#_ftnref18" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn18">[18]</a> As’ad AbuKhalil, “The Cult of Ziad Rahbani,” <em>Jadaliyya</em>, 10 Ekim 2012, erişim 15 Ağustos 2026, <a href="https://www.jadaliyya.com/Details/27192" target="_blank" rel="noopener">https://www.jadaliyya.com/Details/27192</a></p>
<p><a href="#_ftnref19" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn19">[19]</a> Aseel Saleh, “Lebanon bids farewell to iconic musician, playwright, and revolutionary Ziad Rahbani”.</p>
<p><a href="#_ftnref20" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn20">[20]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”; Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’”.</p>
<p><a href="#_ftnref21" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn21">[21]</a> “Ziad Rahbani obituary,” <em>The Guardian</em>, 6 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.theguardian.com/music/2025/aug/06/ziad-rahbani-obituary" target="_blank" rel="noopener">https://www.theguardian.com/music/2025/aug/06/ziad-rahbani-obituary</a></p>
<p><a href="#_ftnref22" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn22">[22]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref23" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn23">[23]</a> A.g.y.</p>
<p><a href="#_ftnref24" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn24">[24]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref25" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn25">[25]</a> “Ziad Rahbani, pioneering Lebanese musician and composer, dies at 69,” <em>Al Jazeera</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref26" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn26">[26]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” <em>Reuters</em>; Aseel Saleh, “Lebanon bids farewell to iconic musician, playwright, and revolutionary Ziad Rahbani”.</p>
<p><a href="#_ftnref27" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn27">[27]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref28" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn28">[28]</a> A.g.y.</p>
<p><a href="#_ftnref29" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn29">[29]</a> “Return to Haifa (1982),” Palestine Film Institute, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.palestinefilminstitute.org/en/pfp/archive/return-to-haifa" target="_blank" rel="noopener">https://www.palestinefilminstitute.org/en/pfp/archive/return-to-haifa</a>; Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution,”.</p>
<p><a href="#_ftnref30" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn30">[30]</a> “Georges has returned, Ziad has left us!,” <em>International Viewpoint</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref31" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn31">[31]</a> Abou Hawwach, “The heir to a legacy.” Al Majalla’nın Suudi merkezli SRMG grubuna bağlı olduğunu, dolayısıyla Ziad’ın Hizbullah ve Suriye ile ilişkisine mesafeli bir çerçeveden baktığını not etmek gerekiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref32" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn32">[32]</a> “You Can’t Separate the Artist from His Politics: Ziad Rahbani’s Politics of Resistance,” Institute for Palestine Studies, 8 Ağustos 2025, erişim 11 Ağustos 2026, <a href="https://www.palestine-studies.org/en/node/1657689" target="_blank" rel="noopener">https://www.palestine-studies.org/en/node/1657689</a></p>
<p><a href="#_ftnref33" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn33">[33]</a> FHKC açıklaması, Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution,” içinde.</p>
<p><a href="#_ftnref34" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn34">[34]</a> Ati Metwaly, “Ziad Rahbani (1956-2025): An endless legacy,” 31 Temmuz 2025, erişim 13 Ağustos 2026, <a href="https://atimetwaly.com/2025/07/31/ziad-rahbani-1956-2025-an-endless-legacy/" target="_blank" rel="noopener">https://atimetwaly.com/2025/07/31/ziad-rahbani-1956-2025-an-endless-legacy/</a>; Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.</p>
<p><a href="#_ftnref35" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn35">[35]</a> Ati Metwaly, “Ziad Rahbani (1956-2025): An endless legacy”.</p>
<p><a href="#_ftnref36" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn36">[36]</a> “Ziad Rahbani: The Artist Whose Biography Tells Lebanon’s History,” <em>Fanack</em>, 30 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://fanack.com/faces/features-insights/ziad-rahbani~94609/" target="_blank" rel="noopener">https://fanack.com/faces/features-insights/ziad-rahbani~94609/</a></p>
<p><a href="#_ftnref37" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn37">[37]</a> “Videos: Fayrouz &amp; World Bid Farewell to Ziad,” <em>Sada Elbalad</em>, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://see.news/video-ziad-el-rahbani-funeral-highlights" target="_blank" rel="noopener">https://see.news/video-ziad-el-rahbani-funeral-highlights</a></p>
<p><a href="#_ftnref38" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn38">[38]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” <em>Reuters</em>; Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution”.</p>
<p><a href="#_ftnref39" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn39">[39]</a> Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution”.</p>
<p><a href="#_ftnref40" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn40">[40]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref41" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn41">[41]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”; Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.</p>
<p><a href="#_ftnref42" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn42">[42]</a> Dina Ezzat, “Fragments of rhythm”.</p>
<p><a href="#_ftnref43" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn43">[43]</a> “The Everlasting Genius of Ziad Rahbani,” <em>GQ Middle East</em>, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.gqmiddleeast.com/article/the-everlasting-genius-of-ziad-rahbani" target="_blank" rel="noopener">https://www.gqmiddleeast.com/article/the-everlasting-genius-of-ziad-rahbani</a></p>
<p><a href="#_ftnref44" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn44">[44]</a> Abou Hawwach, “The heir to a legacy”.</p>
<p><a href="#_ftnref45" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn45">[45]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref46" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn46">[46]</a> “Ziad Rahbani: The lost artist,” <em>The New Arab</em>, 29 Aralık 2014, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.newarab.com/features/ziad-rahbani-lost-artist" target="_blank" rel="noopener">https://www.newarab.com/features/ziad-rahbani-lost-artist</a></p>
<p><a href="#_ftnref47" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn47">[47]</a> Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.</p>
<p><a href="#_ftnref48" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn48">[48]</a> “Where March 14 Came Up Short,” <em>Carnegie Endowment for International Peace</em>, Mart 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://carnegieendowment.org/middle-east/diwan/2025/03/where-march-14-succeeded-and-failed" target="_blank" rel="noopener">https://carnegieendowment.org/middle-east/diwan/2025/03/where-march-14-succeeded-and-failed</a>; “Hizb Allah rally draws thousands,” <em>Al Jazeera</em>, 8 Mart 2005, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.aljazeera.com/news/2005/3/8/hizb-allah-rally-draws-thousands" target="_blank" rel="noopener">https://www.aljazeera.com/news/2005/3/8/hizb-allah-rally-draws-thousands</a></p>
<p><a href="#_ftnref49" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn49">[49]</a> “The Lebanese Armed Forces and Hezbollah: Military Dualism in Post-War Lebanon,” <em>Carnegie Endowment for International Peace</em>, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://carnegieendowment.org/europe/posts/2018/10/the-lebanese-armed-forces-and-hezbollah-military-dualism-in-post-war-lebanon" target="_blank" rel="noopener">https://carnegieendowment.org/europe/posts/2018/10/the-lebanese-armed-forces-and-hezbollah-military-dualism-in-post-war-lebanon</a>; “Lebanon mourns slain leaders,” <em>Al Jazeera</em>, 17 Şubat 2008, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.aljazeera.com/news/2008/2/17/lebanon-mourns-slain-leaders" target="_blank" rel="noopener">https://www.aljazeera.com/news/2008/2/17/lebanon-mourns-slain-leaders</a></p>
<p><a href="#_ftnref50" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn50">[50]</a> “Ziad Rahbani: The Artist Whose Biography Tells Lebanon’s History,” <em>Fanack</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref51" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn51">[51]</a> “Georges has returned, Ziad has left us!,” <em>International Viewpoint</em>; Saleh, “Lebanon bids farewell”.</p>
<p><a href="#_ftnref52" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn52">[52]</a> “Georges has returned, Ziad has left us!,” <em>International Viewpoint</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref53" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn53">[53]</a> “Ziad Rahbani: The lost artist,” <em>The New Arab</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref54" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn54">[54]</a> Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.</p>
<p><a href="#_ftnref55" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn55">[55]</a> Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”; Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation.”</p>
<p><a href="#_ftnref56" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn56">[56]</a> Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”; “Ziad Rahbani, pioneering Lebanese musician and composer, dies at 69,” <em>Al Jazeera</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref57" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn57">[57]</a> “Fayrouz — Eh Fi Amal,” Discogs, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.discogs.com/release/2532148" target="_blank" rel="noopener">https://www.discogs.com/release/2532148</a></p>
<p><a href="#_ftnref58" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn58">[58]</a> Dina Ezzat, “Fragments of rhythm”; “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” <em>Reuters</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref59" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn59">[59]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” <em>Reuters</em>; Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”.</p>
<p><a href="#_ftnref60" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn60">[60]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” <em>Reuters</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref61" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn61">[61]</a> Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution”.</p>
<p><a href="#_ftnref62" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn62">[62]</a> “Lebanon Bids Farewell to Ziad Rahbani,” <em>This is Beirut</em>, 28 Temmuz 2025, erişim 13 Ağustos 2026, <a href="https://thisisbeirut.com.lb/articles/1321792/lebanon-bids-farewell-to-ziad-rahbani" target="_blank" rel="noopener">https://thisisbeirut.com.lb/articles/1321792/lebanon-bids-farewell-to-ziad-rahbani</a>; “Lebanon bids farewell to Ziad Rahbani,” <em>Naharnet</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref63" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn63">[63]</a> “PM Salam awards Ziad Rahbani National Order of the Cedar posthumously,” <em>LBC Group</em>, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.lbcgroup.tv/news/lebanon-news/869846/pm-salam-awards-ziad-rahbani-national-order-of-the-cedar-posthumously/en" target="_blank" rel="noopener">https://www.lbcgroup.tv/news/lebanon-news/869846/pm-salam-awards-ziad-rahbani-national-order-of-the-cedar-posthumously/en</a></p>
<p><a href="#_ftnref64" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn64">[64]</a> “Beirut Avenue Renamed in Honor of Ziad Rahbani,” <em>MTV Lebanon</em>, Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.mtv.com.lb/en/news/Local/1600764/beirut-avenue-renamed-in-honor-of-ziad-rahbani" target="_blank" rel="noopener">https://www.mtv.com.lb/en/news/Local/1600764/beirut-avenue-renamed-in-honor-of-ziad-rahbani</a></p>
<p><a href="#_ftnref65" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn65">[65]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref66" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn66">[66]</a> Dina Ezzat, “Fragments of rhythm”.</p>
<p>(DS/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Masalı tersyüz etmek: Babette Cole’un Kül Prensi üzerine]]></title><link>https://bianet.org/yazi/masali-tersyuz-etmek-babette-coleun-kul-prensi-uzerine-322699</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/masali-tersyuz-etmek-babette-coleun-kul-prensi-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/masali-tersyuz-etmek-babette-coleun-kul-prensi-uzerine-322699</guid><description><![CDATA[Kitabın yaptığı şey yalnızca rollerin yerini değiştirmek değil. Eğer metin yalnızca “erkek Sindirella” fikri üzerine kurulmuş olsaydı, kısa sürede etkisini yitirebilirdi. Cole bunun ötesine geçerek masalların güzellik, güç ve kahramanlık anlayışını da sorguluyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Çocuk edebiyatı uzun yıllar boyunca masalları yalnızca yeniden anlatmakla yetinmedi; onları sorguladı, dönüştürdü ve çağın ihtiyaçlarına göre yeniden kurdu. Özellikle 1970’lerden itibaren feminist çocuk edebiyatının yükselişiyle birlikte, klasik masalların görünürde masum ama derinlere yerleşmiş cinsiyet kodları eleştirel bir gözle okunmaya başlandı. İngiliz yazar ve illüstratör Babette Cole’un Kül Prensi (Prince Cinders) bu dönüşümün en eğlenceli ve en yaratıcı örneklerinden biri.</p>
<p>Cole, hepimizin yakından tanıdığı Sindirella masalını alıyor ve onu yalnızca cinsiyetleri değiştirerek yeniden anlatmıyor; masalın dayandığı bütün hiyerarşiyi ince bir mizahla yapıbozumuna uğratıyor. Hikâyenin merkezinde bu kez ev işlerini yapan, şömine temizleyen, ağabeylerinin gölgesinde yaşayan ve dış görünüşü nedeniyle küçümsenen genç bir prens var. Gösterişli kıyafetleriyle balolara gidenler ise kibirli ve yakışıklı ağabeyleri. Masalın en kritik anında ortaya çıkan peri de alışıldık anlamda kusursuz bir kurtarıcı değil; büyüleri sık sık ters giden, sakar ama sevimli bir karakter. Böylece Cole, yalnızca cinsiyet rollerini değil, masalların “mükemmel kurtarıcı” fikrini de mizah yoluyla sarsıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/prince-cinders.jpg" alt=""></p>
<p>Kül Prensi‘nin en önemli başarısı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini didaktik bir söyleme yaslanmadan görünür kılabilmesidir. Kitap hiçbir noktada “erkekler de ev işi yapabilir” ya da “kadınlar güçlü olabilir” gibi doğrudan mesajlar vermez. Bunun yerine okuru alışık olduğu düzenin tersine yerleştirir. Bir erkeğin sürekli küçümsenmesi, güzel olmadığı için alaya alınması ya da ev işlerine mahkûm edilmesi okura komik gelir; tam da bu kahkaha anı, yıllardır kadın karakterlerin benzer biçimde temsil edilmesini fark etmeye açılan kapıdır. Cole’un mizahı, tam da bu yabancılaştırıcı etki sayesinde politik bir işlev kazanır.</p>
<p>Ancak kitabın yaptığı şey yalnızca rollerin yerini değiştirmek değildir. Eğer metin yalnızca “erkek Sindirella” fikri üzerine kurulmuş olsaydı, kısa sürede etkisini yitirebilirdi. Cole bunun ötesine geçerek masalların güzellik, güç ve kahramanlık anlayışını da sorgular. Masal boyunca fiziksel görünüşün önemsendiği her an ironik bir dille boşa çıkarılır. Perinin büyüsünün kusurlu işlemesi, prensin kaslı ve gösterişli biri yerine küçük bir maymuna dönüşmesi ya da hikâyenin sonunda beklenen ihtişamın yerini absürt komediye bırakması, klasik masal estetiğini bilinçli biçimde parçalar. Bu yönüyle Kül Prensi, parodiyi yalnızca güldürmek için değil, eleştirel bir anlatım stratejisi olarak kullanır.</p>
<p>Babette Cole’un metni kadar illüstrasyonları da kitabın anlam dünyasının ayrılmaz bir parçasıdır. Kalın siyah konturlar, karikatürü andıran abartılı bedenler, büyük mimikler ve hareket duygusunu öne çıkaran çizgiler metindeki mizahı sürekli besler. Özellikle ağabeylerin narsistik tavırları, Kül Prensi’nin ezilmişliği ya da perinin beceriksizliği yalnızca sözcüklerle değil, çizimlerin ritmiyle de aktarılır. Çocuk okur, henüz ironiyi sözcük düzeyinde tam kavrayamasa bile görseller aracılığıyla bu mizahi tonu rahatlıkla hisseder. Bu nedenle Cole’un kitaplarında resimler anlatıyı süsleyen bir unsur değil, anlatının kendisini kuran temel bileşenlerden biridir.</p>
<p>Kül Prensi’ni değerli kılan bir başka özellik de çocuk okuru edilgen bir alıcı olarak görmemesidir. Kitap, çocukların toplumsal normları sorgulayabilecek eleştirel bir okuma becerisine sahip olduğunu varsayar. Mizahın içine yerleştirilmiş küçük ayrıntılar, tekrar okumalarında yeni anlamlar keşfetmeye olanak tanır. Böylece eser yalnızca okul öncesi ya da erken okuma dönemindeki çocuklara değil, yetişkin okurlara da farklı katmanlar sunar. Çocuğa eşlik eden yetişkin, kendi çocukluğunda doğal kabul ettiği pek çok masal kalıbını yeniden düşünme fırsatı bulur.</p>
<p>Babette Cole’un çocuk edebiyatındaki genel yaklaşımı düşünüldüğünde, Kül Prensi onun üretim çizgisinin doğal bir uzantısıdır. Cole, kariyeri boyunca aile, beden, cinsellik, doğum, ölüm ve toplumsal roller gibi çocuk edebiyatında uzun süre tabu sayılan konuları mizahın sağladığı özgürlük alanında ele almıştır. Bu nedenle Kül Prensi, yalnızca başarılı bir masal parodisi değil, çocuk edebiyatında normları sorgulayan daha geniş bir estetik ve politik tavrın da temsilcisidir.</p>
<p>Bugün, klasik masalların hâlâ büyük ölçüde benzer cinsiyet kodlarıyla dolaşımda olduğu düşünüldüğünde, Kül Prensi güncelliğini koruyan metinlerden biri olmayı sürdürüyor. Çünkü kitap, çocuklara “doğru” cevapları vermek yerine, alışılmış olanın neden alışılmış olduğunu sorgulatıyor. Belki de iyi çocuk edebiyatının en önemli işlevi tam olarak budur: Dünyayı açıklamak değil, ona başka türlü bakabilmenin mümkün olduğunu hissettirmek. Babette Cole da bunu, kahkahanın dönüştürücü gücünü kullanarak başarıyor.</p>
<p>(HÖ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Nikaragua: Sandinist devrim, Ortega, seçimler ve ABD]]></title><link>https://bianet.org/yazi/nikaragua-sandinist-devrim-ortega-secimler-ve-abd-322703</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/nikaragua-sandinist-devrim-ortega-secimler-ve-abd.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/nikaragua-sandinist-devrim-ortega-secimler-ve-abd-322703</guid><description><![CDATA[Nikaragua’da zamanında ABD destekli Kontralara karşı verilen savaş, iktidar ele geçirildikten sonra barış koşullarında da kendine özgü devrimci yöntemlerle kitlesel olarak sürdürülmeliydi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Nikaragua’da 2007’den bu yana iktidarda bulunan Daniel Ortega’nın ülkede yapılması beklenen seçimlere ilişkin söyledikleri geniş ilgi, hatta tepkilerle karşılandı. Sandinista Ulusal Kurtuluş Ordusunun 45 yıllık Somoza diktatörlüğüne son verdiği devrimin 47. yıldönümü dolayısıyla başkent Managua’nın Plaza de la Fe meydanında 70 bin kişinin katıldığı belirtilen törende yaptığı konuşmada <em>“artık seçim filan yok”</em> dediği, özellikle Batı kaynaklı medyada yaygın olarak yer aldı.</p>
<p>Muktedirlerin iktidarlarını kaptırmamak için her yolu denedikleri günümüzde böyle bir haberin ilgi görmesi olağan. Özellikle böylesi toplumlarda Ortega’ya o sözlerinden dolayı gösterilen ilgi veya tepki, bir anlamda dolaylı yoldan bir muhalefet refleksidir denilebilir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken Nikaragua’nın ABD’nin “arka bahçesi”ndeki hedef ülkelerden biri olduğu. Aynen Küba, Venezuela gibi. Bazı çevreler, Nikaragua için “Güney Amerika’daki Kuzey Kore” diyor.</p>
<h3>Bir çeviri hatası mı?</h3>
<p>İbrahim Varlı, Birgün’de yayınlanan <em>“Bir yalanın anatomisi – Ortega seçimleri kaldırdı mı?”</em> başlıklı <a href="https://www.birgun.net/makale/bir-yalanin-anatomisi-ortega-secimleri-kaldirdi-mi-726164" target="_blank" rel="noopener"><strong>yazısında</strong></a>, söz konusu haberin nasıl bir çeviri hatasından (çarpıtılmasından da diyebilirsiniz!) kaynaklandığını ayrıntılı olarak yazdı. Kısacası Ortega <em>“artık seçim filan yok”</em> dememiş, özellikle ABD’nin kışkırttığı “karşı devrimciler” olarak nitelediği muhalefeti hedef alarak lafı<em> “bundan sonra bu halk sizi seçmeyecek”</em> demeye getirmişti. Bizde işin bu tarafı üzerinde pek duran olmadı. Oysa tam Faruk Bildirici’nin medya eleştirilerinde değindiklerine benzer, üstelik uluslararası ölçekte bir örnek.</p>
<p>Bizim eski ODTÜ’lerin SFK yazışma grubunda da Ortega’nın dedikleri, yaptıkları tartışıldı. Bir dönemin devrimci gerilla liderinin nasıl tek adama dönüştüğü, örneğin eski mücadele arkadaşlarını bile tutuklattığı, eşini eş başkan yaptığı, muhalefeti yok etmeye çalıştığı, hatta özel yaşamında da sorunlar olduğu, tacizle suçlandığı anlatıldı. Ortega’ya yönelik bu tür yoğun eleştiriler yeni değil. Kuşkusuz ülkenin nasıl bir süreçten geçerek bugüne geldiğine bakmak gerekir. Geçen yıl bianet’te yayınlanan <em>“Nikaragua yeniden ayağa kalkacak”</em> başlıklı <a href="https://bianet.org/yazi/nikaragua-yeniden-yukselecek-307045" target="_blank" rel="noopener"><strong>çevirinin</strong></a> özeti şöyle verilmiş:</p>
<p><em>“1979 Temmuzunda, 43 yıllık Somoza diktatörlüğünü yıkan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi, Nikaragua için bir umut ışığı yakmıştı. Bu ışığın sönmesi için ABD destekli ‘Kontralar’ devreye sokuldu ve ülke kan gölüne dönüştürüldü. On yıl boyunca yaşanan savaş ve yıkım sayesinde, 1990 seçimlerinde Sandinistlerin iktidardan düşmesi sağlandı. Nikaragua’nın içine itildiği siyasi girdap, bugünkü diktatörlük rejimine varacak yolu açtı.”</em></p>
<a href='/yazi/nikaragua-yeniden-yukselecek-307045' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2025/05/02/nikaragua-yeniden-yukselecek.jpg' alt='Nikaragua yeniden yükselecek' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Nikaragua yeniden yükselecek</h5>
<div class='date'>3 Mayıs 2025</div>
</div>
</a>

<h3>Eş Başkan Ortega’nın muhalifleri</h3>
<p>Beş yıl önce, Ayşegül Özek Karasu’nun Haber Türk’te yayınlanan <em>“Diktaya karşı savaşıp sonra nasıl diktatör olunur”</em> başlıklı <a href="https://www.haberturk.com/yazarlar/ayse-ozek-karasu/3143627-diktaya-karsi-savasip-sonra-nasil-diktator-olunur" target="_blank" rel="noopener"><strong>yazısında</strong></a>, siyasal magazin diyebileceğimiz bir söylemde Nikaragua’daki gelişmeler ve Ortega anlatılıyor. Aynı tarihlerde benzeri, ama biraz daha akademik bir dille kaleme alınmış bir başka <a href="https://www.indyturk.com/node/377146/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/nikaragua-ba%C5%9Fkan%C4%B1-ortega-devrimciden-mutlak-efendiye" target="_blank" rel="noopener"><strong>yazı</strong></a> <em>“Nikaragua Başkanı Ortega: Devrimciden mutlak efendiye”</em> başlığıyla Independent Türkçe’de yayınlanmış.</p>
<p>Ortega rejimi ülke dışından da yoğun bir muhalefetle karşı karşıya. Papa Francis bile bu muhalefet cephesinde yer almış. Nikaragua’da Katolik kilise kurumlarına ve din adamlarına uygulanan yaptırımlar nedeniyle Avrupa sağının komünizmi faşizmle aynılaştıran tutumunu yansıtan bir <a href="https://sputnikglobe.com/20230313/nicaragua-suspends-relations-with-vatican-after-pope-compares-ortega-to-hitler-1108322282.html" target="_blank" rel="noopener">açıklama</a> yapmış, Ortega’nın Hitler’e benzediğini söylemiş. Bunun üzerine Ortega yönetimi Vatikan’la ilişkileri kesme kararı almış.</p>
<p>BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, Ortega’nın seçimler konusunda söylediklerine karşı çıkanlardan biri. <a href="https://www.ohchr.org/en/press-releases/2026/07/nicaragua-turk-deplores-clampdown-civil-and-political-freedoms" target="_blank" rel="noopener"><strong>Açıklamasında</strong></a>; Nikaragua’da yurttaşlık haklarının ve siyasal özgürlüklerin kısıtladığını, muhalif görüşte olanların seçimlere katılmasını yasaklamaya yönelik tehditlerin endişe verici olduğunu söylemiş. Öte yandan Komiserliğin 2025 yılında BM Genel Kuruluna sunduğu 16 sayfalık <a href="https://docs.un.org/en/A/HRC/60/92?_gl=1*1ho0wkz*_gcl_au*NzY0OTcxNzkwLjE3ODU0Mzg1Mzk.*_ga*OTUxMDMzMDU3LjE3ODU0MzgyOTk.*_ga_S5EKZKSB78*czE3ODU5MTAxOTAkbzQkZzEkdDE3ODU5MTEzOTQkajQ3JGwwJGgw" target="_blank" rel="noopener"><strong>raporda</strong></a> Nikaragua’da yaşananlara ilişkin ayrıntılı tespitler ve tavsiyeler var.</p>
<h3>Devrimin kendi karşıtına dönüşmesi</h3>
<p>Bizde konuya ilişkin en kapsamlı siyasal değerlendirme Çağatay Anadol’dan geldi. Anadol, T24’de yayınlanan <em>“Bir devrim kendi karşıtına nasıl dönüşür”</em> başlıklı <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/cagatay-anadol/bir-devrim-kendi-karsitina-nasil-donusur,56340?_t=1785912189860" target="_blank" rel="noopener"><strong>yazısında</strong></a><strong> </strong>Nikaragua’daki gelişmeleri ana çizgileriyle anlattıktan sonra sol taraftan gelen devrimlerin, yaşanmış ve yaşanabilecek olumsuz sonuçları üzerinde duruyor. Çağatay Anadol özetle şöyle diyor:</p>
<p><em>“Bir rejimin ne kadar ileri olduğunu yalnızca yaptığı reformlara bakarak anlamak mümkün değil; iktidarın toplum içinde ne kadar dağıtıldığına, yöneticilerin ne ölçüde denetlendiğine ve halkın onları değiştirme hakkına sahip olup olmadığına da bakmak gerekiyor.</em></p>
<p><em>“Emekçilerin sahiplenmediği, örgütlü biçimde denetlemediği ve gerektiğinde değiştiremediği hiçbir iktidar ilerici niteliğini koruyamıyor. Rejim giderek dar bir yönetici çekirdeği devrimle özdeşleştiriyor; sonunda korunan şey onların iktidarı oluyor.”</em></p>
<p>Nikaragua’da zamanında ABD destekli Kontralara karşı verilen savaş, iktidar ele geçirildikten sonra barış koşullarında da kendine özgü devrimci yöntemlerle kitlesel olarak sürdürülmeliydi, sorun böyle bir kitleselliğin sağlanamaması denilebilir. Bu gereklilik bugün için de söz konusu. Zira, ABD’nin müttefikleriyle birlikte Nikaragua’ya karşı, içten ve dıştan, örtülü bir biçimde, hatta zaman zaman açıkça giriştiği saldırılar ortadan kalkmış değil. Nikaragua’dan söz ederken gelişmelerin bu yanını gözden kaçırmamak gerekiyor.</p>
<h3>Jose’nin düşürdüğü SAT uçağı</h3>
<p>Tam kırk yıl önce Ekim 1986’da, Nikaragua’nın yağmur ormanlarında Kontralara karşı savaşan Sandinista gerillalarının düşürdüğü bir uçakla ortaya çıkan gerçekler, bu ülkeye ve diğer ülkelere karşı ABD’nin yürüttüğü sözde örtülü savaş yöntemlerinin çok açık bir örneği.</p>
<p>19 yaşındaki Jose, üzerlerinde uçan kuşkulu hedefe omuzundaki Sovyet yapımı Manpad silahından bir füze fırlatır ve uçağı düşürür. Southern Air Transport SAT kargo taşımacılık şirketine ait uçaktan sağ kurtulan CIA ajanı Eugene Hasenfus’u gerillalar esir alır. Uçak kontralara cephane taşımaktadır.</p>
<p>CIA ile bağlantılı SAT kargo taşımacılık şirketinin Küba’dan, “Domuzlar Körfezi Çıkarması”ndan, Vietnam’a, Kamboçya’ya, İran-Irak Savaşına, hatta günümüzdeki Epstein rezaletine uzanan ilginç öyküsünü birkaç ay önce Haber Sol’da Yiğit Günay <a href="https://haber.sol.org.tr/haber/bir-kapitalizm-oykusu-komunizmle-mucadeleden-victorias-secret-mankenlerine-cia-epstein" target="_blank" rel="noopener"><strong>yazmış</strong></a>. Dış kaynaklardan, daha ayrıntılı bilgiler edinmek mümkün. Meraklısı bu bilgilerden yararlanarak bir kitap bile yazabilir. Baktım bulamadım, belki de yazılmıştır.</p>
<h3>Nikaragua’nın dostları ne diyor?</h3>
<p>Dış kaynaklar demişken, Nikaragua’da olup bitenleri bir de dostlarının yazdıklarından izlemenizi öneririm. Örneğin uluslararası katılımla oluşturulmuş bir dayanışma ağı olan “<a href="https://www.nicasolidarity.com/about" target="_blank" rel="noopener">Nicaragua Solidarity Coalition</a>” böyle bir bilgi kaynağı. Koalisyon; Latin Amerika ülkelerinin yanı sıra, ABD’nin çeşitli eyaletlerinden; İngiltere, İspanya. Fransa, İrlanda, İsveç gibi ülkelerdeki örgütlerden oluşuyor.</p>
<p>Bolivya’dan yayınlanan <a href="https://kawsachun.com/" target="_blank" rel="noopener">Kawsachun News</a>, Güney Amerika’yı izleme konusunda bir başka önemli haber kaynağı. Örneğin, 25 yıldır Nikaragua’da yaşayan ve toplumsal projelerde görev alan ABD’li Becca Renk Foster’in yazdığı, geçtiğimiz günlerde Ortega’nın seçimler konusunda söylediklerine ilişkin <a href="https://kawsachun.com/meddling-through-mistranslation-u-s-interferes-in-nicaraguas-elections/" target="_blank" rel="noopener">kapsamlı bir yazıya</a> bu sözünü ettiğimiz kaynaklardan ulaşabiliyorsunuz.</p>
<p>(AŞ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Şairin zamandan azade öyküleri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sairin-zamandan-azade-oykuleri-322691</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/sairin-zamandan-azade-oykuleri.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sairin-zamandan-azade-oykuleri-322691</guid><description><![CDATA[Doğrusu Vecdi Erbay Sol Elin Hatırası’nda geçtiğimiz bin yılın son yüzyılından yeni bin yıla devir bir “çözümsüzlük” hâline geçmişten ayna tutarak bugüne bak diyor öyküleriyle.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 40px;"><em>"Kendi dilinde bağdaş kurmayan</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Harami saltanatına eşkıya olmayan</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Zamanın yüzüne ayna tutmayan</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Sözün ve ömrün hükmü yoktu"</em></p>
<p>Şair hem de iyi şair Vecdi Erbay şairce edebi suskunluğunu bu kez öykülerle “<em>Sol Elin Hatırası</em>”* adıyla okuruna bağışladı. Ama içinde yukarıda alıntıladığım dizeler de var. Aslında dize formatında olmayan metinler de zaten şiirsel bir tat ile yazılmış öyle de okunuyor.</p>
<p>Biri kitaba da adını veren yedi öyküden oluşuyor Sol Elin Hatırası. Her öykü bir şairden iki dize ile başlıyor. Arjen Ari, Adnan Satıcı, Öztürk Uğraş, Mehmet Çetin, Fadıl Öztürk, Emirali Yağan ve Didem Madak; yedisi de öte yakaya göçüp gitmiş ama ardlarında sağlam dizeler bırakmış şairler. Sanki şair dostlarına veda mesajı gibi…</p>
<p>İnsanın akli melekelerinin ideolojilerin bombardımanı ve baskıcı tahakkümü altında hayli zor zamanları bitmeyecekmiş gibi yaşadığı bir vakitte, birdenbire tuhaf hale evrildiğimiz zamana düştüğümüzü itiraf etmeli sanki!</p>
<p>Kendi coğrafyasında “muktedir” iken savrulduğu coğrafyada “yoksullaşan akıl” demeli belki bu duruma. Yenik, mahcup ve çaresizlik halleri…</p>
<p>Ama o yalnız ve yabancılık hallerinin pek de uzun sürmediği, acının insanları “akraba” yaptığı bir yeni durum…</p>
<p>Ve sonra yeni yerleşilen yaban ellerde; eskiden “çok güzel konuşan”ın artık “hep susan” bir hâle dönüşmesinin insanı insanlığından utandıran tuhaflığı…</p>
<p>İki dilde konuşurken, bir süre sonra iki dilde de “kekemelik” hallerinin yaralayıcı durumu.</p>
<p>Biri ile konuşurken “tedirgin gevezelik” misali! Diğerinde ise yerinde ve kararında “saygılı suskunluk”.</p>
<p>Doğrusu Vecdi Erbay Sol Elin Hatırası’nda geçtiğimiz bin yılın son yüzyılından yeni bin yıla devir bir “çözümsüzlük” hâline geçmişten ayna tutarak bugüne bak diyor öyküleriyle.</p>
<p>Okuyun, seversiniz bir miktar hüzünlenerek…</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/sol-elin-hatirasi.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Vecdi Erbay, Sol Elin Hatırası, Dipnot Yayınları, 2026</em></figcaption>
</figure>
<p><a href="https://dipnotkitap.com/kitap/sol-elin-hatirasi/456" target="_blank" rel="nofollow noopener">Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın</a></p>
<p>(ŞD/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mucizelere inanmak yetmez mucize olmak gerekir!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mucizelere-inanmak-yetmez-mucize-olmak-gerekir-322710</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/mucizelere-inanmak-yetmez-mucize-olmak-gerekir.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mucizelere-inanmak-yetmez-mucize-olmak-gerekir-322710</guid><description><![CDATA[Mucize her zaman gökten zembille inmez. Yazar Züleyha Ersingün, Mucize romanında mucizenin dayanışmayla ve emekle de yaratılabileceğini anlatıyor. Roman her ne kadar çocuk kitabı olarak yazılsa da yetişkinlerin de okuyup üzerinde düşünebilecekleri felsefi bir soru barındırıyor: Yaşamımızda hangi mucizeyi yaratabiliriz?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Mucize kelimesinin bir sıfat olarak anlamlarından biri de hayranlık uyandıran güzellik demek. Bu açıdan bakıldığında güneşin her gün doğması da bir çiçeğin açması da bir çocuğun gülmesi de mucizedir.</p>
<p>Bir de kendiliğinden olan değil emekle, dayanışmayla yaratılan mucizeler vardır. Bu da  mucizeyi olağanüstü kılar ve güzelliğini arttırır. Züleyha Ersingün’ün yazdığı Mucize de çocuklar tarafından yaratılan böyle bir mucizeyi anlatıyor.</p>
<p>Roman bir sahil kasabasında yaşayan Mercan isimli bir kız çocuğunun ağzından anlatılıyor. Ama bu yalnızca onun değil, Ege’nin, Sadık’ın, Sarp’ın, Meltem’in, Ela’nın, Ozan’ın, İdil’in ve Eren’in hikayesi.</p>
<p>Mercan, ailesiyle büyük bahçeli küçük bir evde yaşayan mutlu ve meraklı bir çocuk. Ancak annesinin kalp hastalığı nedeniyle yatağa düşmesi onun hayatını alt üst ediyor. Kaygı ve üzüntü çocuğun hayatındaki mutluluğu silip süpürüyor.</p>
<p>Hayat renksiz ve neşesiz bir şekilde akarken beklenmedik bir olay yaşanıyor; bir yunus sahile vuruyor. Mercan ve arkadaşları güzelliğine hayran kaldıkları ve bir mucize olarak gördükleri yunusu yaşatmak için var güçleriyle çabalamaya başlıyor.</p>
<p>Roman boyunca hem bir yunusu kurtarma operasyonunu izliyoruz hem de çocukların yaşamlarındaki değişikliklere tanık oluyoruz. Mercan, annesinin hastalığını iyileştirme gücüne sahip değildir ama bir yunusu hayatta tutmak için arkadaşlarını örgütler. Diğer çocukların pek de hoşlanmadığı Sadık, oyuna girme şans verilince gerçek bir arkadaşa dönüşür. Sözel ve sayısal derslerde başarısız olan Ege, desteklenince resim yeteneğiyle öne çıkar ve kendisini gerçekleştirebilir. Çocuklar mucizeye inanmakla kalmaz, mucizenin kendisi olurlar.</p>
<p>Züleyha Ersingün yazarlığının yanı sıra aynı zamanda yaratıcı drama lideri ve felsefe uygulayıcısı olarak çocuklarla etkinlikler yapan bir eğitimci. Yazar bu becerilerini romanın içeriğine de yansıtmış. Başlangıçta diğer çocukların zorba ve kaba olarak gördüğü Sarp için Mercan’ın babasının yaptığı değerlendirme dikkat çekici<em>: “ Bu dünyadaki hiçbir şey sadece kötü ya da iyi diye tanımlanamaz. Ama bir çocuktaki kötü davranışların kaynağı çoğu  zaman bir yetişkindir”</em> Sarp da kitabın sonunda artık başka biridir.</p>
<p>Mucize dostluk, empati ve umut temalarını başarıyla işleyen nitelikli bir çocuk kitabı. Yazarın lirik anlatısı kitabı çocuk okurun hem karakterlerle yakınlık kurmasına olanak tanıyor hem de edebi açıdan tat almasını sağlıyor.</p>
<p>Mucize her zaman gökten zembille inmez. Yazar Züleyha Ersingün, Mucize romanında mucizenin dayanışmayla ve emekle de yaratılabileceğini anlatıyor. Roman her ne kadar çocuk kitabı olarak yazılsa da yetişkinlerin de okuyup üzerinde düşünebilecekleri felsefi bir soru barındırıyor: Yaşamımızda hangi mucizeyi yaratabiliriz?</p>
<div class="box-1">
<div class="box-12">
<h3>Kitap künyesi</h3>
<p>Yazar: Züleyha Ersingün</p>
<p>Çizer: Ece Zeber</p>
<p>Sınıf/yaş: 4. sınıf (9-10 yaş), 5. sınıf (10-11 yaş), 6. sınıf (11-12 yaş)</p>
<p>Türü: Roman</p>
<p>Sayfa sayısı: 88</p>
<p><em><a href="https://www.tudem.com/urun/kultur/1008/tudem_edebiyat/11527/mucize.aspx" target="_blank" rel="nofollow noopener">Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın</a></em></p>
<h3>Züleyha Ersingün hakkında</h3>
<p>1974 yılında Zonguldak’ta doğdu. 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaparken, çocuklar için yapılan çeşitli sosyal proje ve kültür sanat etkinliklerinde de görev aldı. Yaratıcı drama lideri ve çocuklar için felsefe uygulayıcısı olarak etkinlikler yapıyor. Çocuklara ve gençlere hikâyeler yazıp, ukulele çalıyor. İlk kitabı Hayal Peşinde 2016 IBBY (Board on Books for Young People) listesine seçildi. Eşi ve oğlu ile birlikte İstanbul’da yaşıyor, öğretmenlik mesleğine devam ediyor.</p>
</div>
</div>
<p>(DGC/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Rahatlar rahatsız olsa]]></title><link>https://bianet.org/yazi/rahatlar-rahatsiz-olsa-322704</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/rahatlar-rahatsiz-olsa.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/rahatlar-rahatsiz-olsa-322704</guid><description><![CDATA[Gerçi bizim kuşak “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” ile başlayan inci tanelerini duyarak büyüdü. Yıllar geçti, anayasa delindi, yamalandı. Olmadı yanına sürfile çekildi, overlokçuya gitti, delinen yerlere çiçek motifleri eklendi...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>A-na-ya-sa-sız-laş-tır-ma! Bu kelimeyi konuşurken de böyle heceleyerek söyleyebiliyorum. O kadar ki kelimeyi söylemeyi başarmak anlamına kafa yormaktan daha zor geliyor. Kelime genelde “hukuk devletinin tabutuna çivi çakıldı” kalıbıyla birlikte kullanılıyor malum. Ben bu aralar hukuk devletinin tabutunun ne kadar büyük olabileceğine kafa yoruyorum mesela. Sonuçta bunca çok çiviyi alabilecek tabut, ancak Yuşa Tepesi’ndeki gibi bir kabirde olur, değil mi?</p>
<p>Gerçi bizim kuşak “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” ile başlayan inci tanelerini duyarak büyüdü. O zamanın büyüklerinin bir kısmı bunu çok eleştirdiler. Biz çocuktuk, sokakta oyun oynuyorduk. Sonraları Gırgır Dergisinin “kaç Turgut” ettiği konuşulmaya başlandı. Derginin kapağının Turgutlarla kaplı olduğu zamanı hatırlıyorum mesela. Biz o zamanlar büyümeye can atan çocuklardık ve hala sokakta oyun oynuyorduk.</p>
<p>Yıllar geçti, anayasa delindi, yamalandı. Olmadı yanına sürfile çekildi, overlokçuya gitti, delinen yerlere çiçek motifleri eklendi. Arada sırada <em>“bu artık dikiş de yama da tutmuyor yenisini yapalım”</em> denildi. O arada “vintage akımı” başlamıştı, anayasa eski de olsa kimi gözlere güzel geldi. Peşinden “bit pazarına nur yağmasını bekleyemeyiz” diyenler çıktı. Bir homurdanmadır gitti.</p>
<p>Biz bütün bunları önce gazetelerden, televizyonlardan izledik. Ardından büyük internet devrimi geldi. Artık kimin neyi nereden izlediğini kestirmek pek mümkün değil. Ama eskiden şüphe daha makbuldü sanki. Şimdi şüphe sahibine açıktan deli muamelesi yapılıyor. Neyse bizim gibilere hayat hep bayram!</p>
<p>“Delirmek güzeldir” diye yazılamaya mı çıksam yoksa üşenip evde mi otursam karar veremezken alıp kenara koyduğum <em><a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/bir-gun-herkes-buna-hep-karsiymis-gibi-yapacak/755391.html" target="_blank" rel="nofollow noopener">Omar El Akkad’ın Bir Gün Herkes Buna Hep Karşıymış Gibi Yapacak </a></em>kitabına ilişti gözüm. Başlığa kehanetin tamamını sığdırmışlar. Yazarın, çevirmenin eline sağlık.</p>
<p>Yazar, gazeteciliğe başladığında kendisine öğretilenleri hatırladığı bölümde <em>“Derler ki bu meslekte yapılması gereken, acı çekenleri rahatlatmak, rahat yaşayanlarıysa rahatsız etmektir. Bu deyişi genç bir gazeteciyken çok duydum. İnandım da. Aslında kurmaca bir eserden bir alıntı, basına katlanamayan bir karakterin söylediği bir söz” </em>demiş.</p>
<p>Kitapta atıf olmayınca <em>“Demek ki Kuzey Amerika kıtasında bunu okuyanlar ne denilmek istendiğini anlıyor. Oryantasyon sorunu bitmeyen bizim gibi memleketlerde okuyanlara pek aşina değil galiba” </em>dedim kendime. Araştırmadan bırakmak huyum değil, peşine düştüm.</p>
<p>Efendim meğer bu söz, Şikagolu mizah yazarı Finley Peter Dunne tarafından yaratılan Bay Dooley karakterinin “düşünceleri” imiş. İrlanda kökenli Bay Dooley’nin gazeteler hakkındaki düşüncelerini içeren yazı 1902’de yayınlanmış. Mealen diyor ki <em>“Gazete bizim için her şeyi yapıyor. Polis gücünü ve bankaları yönetiyor, orduya emir veriyor, dinî yasaları kontrol ediyor, gençleri vaftiz ediyor, aptalları evlendiriyor, acı çekenleri teselli ediyor, rahat içindekileri üzüyor, ölüleri gömüyor ve sonrasında onları yakıyor”.</em></p>
<p>Bay Dooley’nin okuduğu gazeteleri okumadık, yaşadığı zamanı yaşamadık. Bu karakterin ortalamasını gösterdiği toplumu hiç görmedik. Üstelik kendisi hayali bir karakter. Ama okuduklarımdan öğrendiğime göre Bay Dooley’nin “düşünceleri” o zamanlar Beyaz Saray’daki toplantılarda gündemin ilk sırasında ele alınırmış. Böylelikle “halkın sesi” unvanını kazanmış.</p>
<p>Bay Dooley’nin zamanında anketçiler var mıydı bilemiyorum. Varsa ve anketçilere rağmen “halkın sesi” olmayı başarmışsa Sayın Dooley’i huzurlarınızda saygıyla anmak istiyorum.</p>
<p>(ÖE/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Çocuk edebiyatında merak, paylaşım ve sahiplenme üzerine bir anlatı: Turuncu Şey]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cocuk-edebiyatinda-merak-paylasim-ve-sahiplenme-uzerine-bir-anlati-turuncu-sey-322708</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/cocuk-edebiyatinda-merak-paylasim-ve-sahiplenme-uzerine-bir-anlati-turuncu-sey.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cocuk-edebiyatinda-merak-paylasim-ve-sahiplenme-uzerine-bir-anlati-turuncu-sey-322708</guid><description><![CDATA[Maud Faverjon’un hem yazarlığını hem de çizerliğini üstlendiği öykü, merak duygusunu merkeze alan yapısıyla çocukları düşünmeye, yorum yapmaya ve soru sormaya teşvik ediyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Maud Faverjon’un yazıp resimlediği, Türkçeye Alara Beykan tarafından kazandırılan <em>Turuncu Şey</em>, ilk bakışta oldukça sade görünen ancak katmanlı anlamlar taşıyan bir resimli çocuk kitabı.</p>
<p>Öykü, bir grup hayvanın yerde bulduğu turuncu ve tanımlanması güç bir nesne etrafında gelişen kısa bir hikâye anlatıyor. Kitabın temel hareket noktası karakterlerin bu gizemli nesnenin ne olduğunu anlamaya çalışmasıyla şekilleniyor. <em>“Bir şey işte…”</em> olarak tanımlanan bu nesne, hikâye boyunca farklı yorumlara açık kalır ve anlatının merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Çocuk edebiyatında sıkça karşılaşılan öğretici ve doğrudan mesaj veren metinlerin aksine, <em>Turuncu Şey</em> anlamı okura hazır biçimde sunmuyor. Bunun yerine merak duygusunu harekete geçirerek çocukları düşünmeye davet ediyor. Hikayedeki hayvanlar, buldukları nesneyi anlamlandırmaya çalışırken farklı varsayımlar üretiyorlar. Bir karakter nesnenin şapkaya benzediğini söylerken, bir diğeri bunun bir şapka olmadığını ileri sürüyor. Böylece kitap, nesnelerin anlamının yalnızca fiziksel özelliklerinden değil, bireylerin bakış açılarından da etkilendiğini gösteriyor.</p>
<p>Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, çocukların bilişsel gelişim süreçlerine uygun biçimde tasarlanmış olması. Küçük yaş grupları çevrelerini keşfederken sürekli olarak nesneleri sınıflandırmaya ve adlandırmaya çalışırlar. <em>Turuncu Şey</em> bu doğal öğrenme sürecini hikâyenin merkezine yerleştiriyor. Karakterler, tanımadıkları bir nesneyle karşılaştıklarında onu daha önce bildikleri şeylerle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Bu durum çocukların dünyayı nasıl anlamlandırdıklarına dair başarılı bir temsil sunuyor. Kitap, doğru cevabı vermekten çok soru sormanın önemini vurguluyor.</p>
<p>Metnin bir diğer önemli boyutu paylaşım ve sahiplenme temaları. Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde hayvanlardan biri turuncu nesneyi kullanmaya başlayınca diğerleri de onu denemek istiyor. Bu noktada anlatının tonu değişiyor ve “hayır!” tepkisiyle birlikte nesne üzerindeki sahiplenme duygusu ortaya çıkıyor. Bu sahne, çocukların günlük yaşamlarında sıkça karşılaştıkları paylaşma sorunlarını sembolik bir biçimde yansıttığını söyleyebiliriz. Özellikle okul öncesi ve erken ilkokul dönemindeki çocuklar için bir nesneyi paylaşmak çoğu zaman kolay değil. Kitap, bu gerilimi dramatik ancak eğlenceli bir şekilde görünür kılıyor.</p>
<p>Resimli kitaplarda görseller yalnızca metni destekleyen unsurlar değil ve çoğu zaman anlatının asıl taşıyıcıları oluyor. <em>Turuncu Şey</em> de bu açıdan oldukça başarılı. Faverjon’un minimalist çizim tarzı okurun dikkatini doğrudan hikâyenin merkezindeki turuncu nesneye yönlendiriyor. Sayfalarda olan soğuk mavi ve beyaz tonlar arasında parlak turuncu rengin öne çıkması, nesnenin gizemini ve çekiciliğini de arttırıyor. Böylece görsel kompozisyon, metnin anlatmak istediği merak duygusunu destekliyor. Ayrıca karakterlerin yüz ifadeleri ve beden dilleri, kısa metinlerde söylenmeyen pek çok duyguyu aktarmayı başarıyor.</p>
<p>Bunlara bakıldığında <em>Turuncu Şey</em>, sade dili ve etkileyici görselleriyle küçük yaş gruplarına hitap eden nitelikli bir resimli kitap. Maud Faverjon’un hem yazarlığını hem de çizerliğini üstlendiği öykü, merak duygusunu merkeze alan yapısıyla çocukları düşünmeye, yorum yapmaya ve soru sormaya teşvik ediyor.</p>
<div class="box-1">
<div class="box-12">
<h3>Turuncu Şey</h3>
<p>Yazan ve resimleyen: Maud Faverjon</p>
<p>Türkçe yayın editörü: Müren Beykan</p>
<p>Türkçesi: Alara Beykan</p>
<p>Fransız sanatçı Maud Faverjon, yazıp resimlediği ilk kitabında küçükleri buzulların arasına götürüyor. Kutup hayvanları denizde buldukları esrarengiz bir nesnenin sırrını çözmeye çalışıyor. Sanatçı, doğada bırakılan izlere dikkat çekiyor. Özgün desen gücüyle akademik çalışmalarını harmanladığı çok renkli bir görsel okuma:</p>
<p><em>"</em><em>Küçük kutup ayısı parlak, yuvarlak ve turuncu bir şey bulur. Bu bir şapka mıdır, yoksa bambaşka bir şey mi? Herkesin kendince bir fikri vardır ama kimse onun ne olduğunu, ne işe yaradığını bilemez. Merak, heyecan ve biraz da telaş yaşanır."</em></p>
<p><a href="https://gunisigikitapligi.com/kitaplar/turuncu-sey/" target="_blank" rel="nofollow noopener"><em>Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın</em></a></p>
<h3>Maud Faverjon hakkında</h3>
<p>Fransa’nın Ardèche bölgesinde doğdu. Bir süre İtalya’nın Umbria bölgesinde ve Cenova’da yaşadıktan sonra Floransa Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimi aldı. Bolonya’da illüstrasyon dalında yüksek lisans yaptı. 2023’te, teknik çizim ve topografya ilişkisini ele aldığı <em>Disegnare, modellizzare, topografare. Il ruolo del disegno nelle pratiche topografiche</em> (Çizim, Modelleme ve Haritalama: Topografi Pratiklerinde Çizimin Rolü) adlı kitabını yayımladı. 2026’da Günışığı Kitaplığı tarafından Türkçe’ye kazandırılan <em>Turuncu Şey</em> <em>(La Trouvaille,</em> 2025) adlı resimli kitabıyla küçük yaştaki okurlara seslenen Maud Faverjon (Mod Faverjon), çalışmalarını sürdürdüğü Torino’da, başka sanatçılarla paylaştığı bir atölyede yaşıyor.</p>
</div>
</div>
<p>(ŞT/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Onaran ve kaynaştıran dil]]></title><link>https://bianet.org/yazi/onaran-ve-kaynastiran-dil-322668</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/onaran-ve-kaynastiran-dil.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/onaran-ve-kaynastiran-dil-322668</guid><description><![CDATA[Bazen toplumun ihtiyacı olan şey, yarayı inkâr etmeyen fakat yarayı yeniden kanatmayacak bir dildir. Açıklayıcı, onarıcı, kaynaştırıcı ve bağdaştırıcı bir dile ihtiyacımız var. ܣܢܺܝܼܩܝܼܢܰܢ ܠܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ ܘܰܡܕܰܒܩܳܢܳܐ]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Günümüz insanının belki de en derin ihtiyaçlarından biri, birbirimizi daha çok konuşmak değil, <strong>birbirimizi daha doğru anlamaktır.</strong> Çünkü iletişim çağında yaşamamıza rağmen anlam dünyalarımız arasında giderek daha fazla mesafe oluşuyor. Söz çoğalıyor, fakat anlayış azalabiliyor. Bilgi artıyor, fakat hikmet aynı ölçüde derinleşmeyebiliyor. İnsanlar birbirine daha kolay ulaşabiliyor, fakat birbirlerine gerçekten temas etmekte zorlanabiliyor.</p>
<p>Tam da bu nedenle günümüzde yalnızca konuşan bir dile değil; <strong>açıklayan, görünür kılan, onaran, kaynaştıran ve bağdaştıran bir dile</strong> ihtiyacımız var.</p>
<p>Süryanicede <strong>ܒܕܰܩ</strong><strong> (bdāq)</strong> kökünün taşıdığı anlam zenginliği, bu ihtiyacı düşünmek için bize güçlü bir kavramsal alan açmaktadır. Bu kök; anlatmak, göstermek, açıklamak, sorgulayarak araştırmak, yorumlamak, tefsir etmek, işaret etmek, derinlemesine incelemek, ortaya çıkarmak, açığa çıkarmak, ilan etmek, belirginleştirmek, ifade etmek ve dile getirmek gibi anlamlara uzanır. Bunun yanında onarmak ve tamir etmek anlamlarını da taşır.</p>
<p>Buradan hareketle <strong>ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ</strong><strong> (mbadqānā)</strong>, yalnızca <strong>“anlatan”</strong> veya <strong>“açıklayan”</strong> kişi değildir. O; <strong>görünmeyeni görünür kılan, anlaşılmayanı açıklayan, örtülü olanı açığa çıkaran, sorgulayan, araştıran, yorumlayan ve kırılmış olanı onarmaya çalışan kişidir.</strong></p>
<p>Bu anlamıyla <strong>ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ</strong><strong> </strong><strong>(leşana mbadqānā)</strong>, yani <strong>“açıklayan ve onaran dil”</strong>, toplum açısından yalnızca bilgi aktaran bir dil değildir. O, insanın hakikati daha açık görmesine, kendisini daha doğru ifade etmesine ve ötekinin ne söylediğini daha derinden anlamasına yardımcı olan bir dildir.</p>
<p>Çünkü bazen insanlar arasında asıl sorun art niyetten önce <strong>yanlış anlamadır</strong>. Bir söz yanlış anlaşılır, bir davranış farklı yorumlanır, bir niyet görünenden başka türlü algılanır. Küçük bir yanlış anlama zamanla önyargıya, önyargı mesafeye, mesafe ise ayrışmaya dönüşebilir.</p>
<p>İşte açıklayıcı dil burada devreye girer. <strong>Açıklar ki, yanlış anlaşılmayı gider</strong><strong>sin</strong><strong>. Sorgular ki, peşin hükümleri aşsın. Araştırır ki, görünüş ile hakikat arasındaki mesafeyi kapatsın. İfade eder ki, insanın içinde kalan sözü görünür kılsın. İşaret eder ki, yönünü kaybedene yol göstersin. Ortaya çıkarır ki, örtülü olanın üzerindeki perdeyi kaldırsın. Ve onarır ki, kırılmış olan yeniden bütünleşebilsin.</strong></p>
<p>Fakat toplumsal hayat yalnızca açıklamaya değil, <strong>bağ kurmaya</strong> da muhtaçtır.</p>
<p>Burada Süryanicede <strong>ܕܒܰܩ</strong><strong> (dbāq)</strong> kökünün anlam dünyası devreye girer. Bu kök; kaynaştırmak, lehimlemek, bağdaştırmak, yapıştırmak, bir arada tutmak; bağlanmak, tutunmak, izlemek, takip etmek, ardından gitmek, uymak, devamlılık göstermek, sürdürmek, riayet etmek, gereğini yerine getirmek; bir şeye erişmek, ulaşmak, yetişmek, katılmak, dâhil olmak, uyum sağlamak, aynı fikirde olmak, uzlaşmak ve mutabık kalmak gibi geniş bir anlam alanına sahiptir.</p>
<p>Bu kökten gelen <strong>ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ</strong><strong> (mdabqānā)</strong> ise yapıştıran, birleştiren, bağlayan; aynı zamanda yarayı saran, pansuman yapan ve şifa desteği veren kişi anlamlarını taşır.</p>
<p>Böylece <strong>leşana</strong> <strong>mdabqānā</strong> <strong>ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ</strong>, yani <strong>“kaynaştıran ve bağdaştıran dil”</strong>, toplumsal anlamda çok güçlü bir metafora dönüşür.</p>
<p><strong>Tutkal</strong><strong> </strong><strong>veya zamk</strong><strong> parçaları bir arada tutar; dil insanları. Lehim ayrılmış parçaları birleştirir; dil kopmuş ilişkileri. Pansuman yarayı sarar; dil incinmiş gönülleri. Bağlılık süreklilik sağlar; dil ortak hafızayı. Uzlaşma farklılıkları yok etmez; dil farklılıklar arasında köprü kurar.</strong></p>
<p>Bu nedenle bugün ihtiyacımız olan dil, yalnızca <strong>konuşan bir dil değil; bağ kuran bir dildir.</strong></p>
<p>İnsanları aynılaştırmaya çalışan değil, farklılıkları içinde birbirlerine yaklaştıran; farklı düşünceleri susturan değil, onların arasında ortak bir zemin arayan; çatışmayı büyüten değil, çatışmanın içinden uzlaşma imkânı çıkaran bir dil…</p>
<p>Çünkü <strong>uzlaşma, farklılıkların ortadan kaldırılması değildir.</strong> Gerçek uzlaşma, farklılıkların birbirini yok etmeden aynı toplumsal zeminde var olabilmesidir. Mutabakat, herkesin aynı düşünmesi değil; farklı düşünenlerin ortak bir anlam ve yaşama zemini bulabilmesidir.</p>
<p>İşte bu yüzden <strong>mbadqānā</strong><strong>ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ</strong>  <strong>“açıklayan ve onaran” </strong>ile <strong>mdabqānā</strong> <strong>ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ</strong>  <strong>“kaynaştıran ve bağdaştıranı”</strong> kavramları birbirini tamamlar.</p>
<p><strong>Önce açıklamak gerekir ki, anlayalım. Sonra anlamak gerekir ki, bağ kurabilelim. Bağ kurmak gerekir ki, onarabilelim. Onarmak gerekir ki, birlikte yaşayabilelim.</strong></p>
<p>Bir başka ifadeyle, açıklama olmadan anlayış eksik kalır. Anlayış olmadan bağ kurulamaz. Bağ olmadan birlik oluşmaz. Birlik olmadan toplumsal iyileşme gerçekleşmez.</p>
<p>Günümüzde insanlığın yaraları yalnızca bireysel değildir. Toplumların da yaraları vardır: kırılmış güvenler, derinleşmiş önyargılar, dışlanmışlıklar, unutulmuş acılar, kopmuş ilişkiler ve birbirine yabancılaşmış hafızalar…</p>
<p>Bu yaraların üzerine daha fazla öfke, suçlama ve ayrıştırıcı sözler eklemek onları iyileştirmez.</p>
<p>Bazen toplumun ihtiyacı olan şey, <strong>yarayı inkâr etmeyen fakat yarayı yeniden kanatmayacak bir dildir.</strong></p>
<p>Onarıcı dil, acıyı yok saymaz. Tam tersine, acıyı görünür kılar; fakat onu yeni bir düşmanlık üretmenin aracı hâline getirmez.</p>
<p><strong>Yarayı gösterir ama yaralayanı çoğaltmaz. Yanlışı söyler ama insanı bütünüyle mahkûm etmez. Eleştirir ama aşağılamaz. Sorgular ama düşmanlaştırmaz. Gerçeği savunur ama hakikati öfkenin silahına dönüştürmez.</strong></p>
<p>İşte böyle bir dil, yalnızca iletişim kurmaz; <strong>toplumsal iyileşmeye katkı sunar.</strong></p>
<p>Bu açıdan bakıldığında dil, kültürel hafızanın da taşıyıcısıdır. Bir toplum kendi dilini yaşattığında yalnızca kelimelerini korumaz; dünyayı algılama biçimini, geçmişini, değerlerini ve kendi varoluşuna dair anlam katmanlarını da korur.</p>
<p>Ana dili yaşatmak bu nedenle yalnızca geçmişi muhafaza etmek değildir. <strong>Geçmişi bugüne bağlamak, bugünden geleceğe bir köprü kurmaktır.</strong></p>
<p>Dil, insanı kendi köklerine bağlarken aynı zamanda başkasını anlamanın da kapısını açabilir. Çünkü kendi dilinin derinliğini bilen insan, başka dillerin ve kültürlerin taşıdığı anlam zenginliğini de daha kolay fark edebilir. Bu nedenle dil, bir duvar olmak zorunda değildir. <strong>Dil bir köprü olabilir.</strong></p>
<p>Kendi kimliğini korurken ötekine ulaşabilir. Kendi hafızasını yaşatırken başkasının hafızasına saygı gösterebilir. Kendi hakikat arayışını sürdürürken başkasının sesini de dinleyebilir.</p>
<p>Belki de bugün ihtiyacımız olan <strong>leşana</strong> <strong>mbadqānā u mdabqānā</strong> <strong>ܠܶܫܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ ܘܰܡܕܰܒܩܳܢܳܐ</strong> <strong>onaran ve kaynaştıran dil </strong>tam olarak budur: <strong>Açıklayan ama incitmeyen, sorgulayan ama küçümsemeyen, hakikati arayan ama dayatmayan, ifade eden ama susturmayan, farklılıkları gören ama ayrıştırmayan, bağlayan ama bağımlı kılmayan, kaynaştıran ama tek tipleştirmeyen, yaraları görünür kılan ama onları yeniden kanatmayan, kırılmış olanı onaran ve insanı insana yeniden yaklaştıran bir dil.</strong></p>
<p>Çünkü insanın insana ihtiyacı olduğu kadar, <strong>insanın doğru söze de ihtiyacı vardır.</strong></p>
<p>Bazı sözler duvar örer. Bazı sözler köprü kurar.</p>
<p>Bazı sözler yarayı derinleştirir. Bazı sözler yarayı sarar.</p>
<p>Bazı sözler insanı ötekinden uzaklaştırır. Bazı sözler ötekini anlamaya götürür.</p>
<p>Ve belki de dilin en yüce toplumsal görevi, <strong>insanları aynılaştırmak değil; farklılıklarıyla birlikte birbirlerine bağlayabilmektir.</strong></p>
<p>Bu yüzden günümüzde her anlamda <strong>açıklayıcı, onarıcı, kaynaştırıcı ve bağdaştırıcı bir dile</strong> ihtiyacımız vardır.</p>
<p>Çünkü hakiki dil yalnızca <strong>söylemez</strong>. <strong>Gösterir. Açıklar. Sorgular. Araştırır.</strong></p>
<p><strong>İşaret eder. Görünmeyeni görünür kılar. İçimizde olanı dile getirir. Kırılmış olanı onarır. Ayrılmış olanı kaynaştırır. Farklı olanı bağdaştırır. </strong></p>
<p><strong>Ve nihayet insanı insana yeniden yaklaştırır.</strong></p>
<p>Belki de bugün bize düşen, sadece <strong>konuşmayı değil, böyle bir dili inşa etmeyi</strong> öğrenmektir.</p>
<p>Çünkü toplumların gerçek iyileşmesi, yalnızca doğru sözlerin söylenmesiyle değil; <strong>doğru sözlerin insanlar arasında yeniden </strong><strong>güven, anlayış, bağ ve ortaklık oluşturmasıyla</strong> mümkündür.</p>
<p>(YB/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ezberlerin ötesinde, dayanışmanın ortasında]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ezberlerin-otesinde-dayanismanin-ortasinda-322531</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/ezberlerin-otesinde-dayanismanin-ortasinda.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ezberlerin-otesinde-dayanismanin-ortasinda-322531</guid><description><![CDATA[Bir haberin dilini dönüştürmek, sadece dil bilgisini düzeltmek değil, bir yaşam hakkını, bir emek mücadelesini yeniden görünür kılmaktı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Gazetecilik dünyanın en güzel mesleğidir; ama ancak bir tutku, hakikate karşı sorumluluk ve sürekli bir çıraklık duygusuyla yapıldığında” Gabriel García Márquez</p>
<p>Staj kabul mailini aldığımda yaşadığım mutluluk, bugün yerini aynı oranda bir burukluğa bırakıyor. Başka bir iletişimin mümkün olduğunu hissettirdikleri için tüm bianet emekçilerine teşekkür borçluyum.</p>
<p>'Ofiste çalışmak' denince aklınıza gelen tüm ezberleri kafanızdan silin; çünkü burası başka hiçbir yere benzemiyor. Burada sadece mesai arkadaşlığını değil; duygudaşlığı, yoldaşlığı ve dayanışmayı görüyorsunuz. İlk gün Vecih ile yaptığımız o ilk staj konuşması, yalnızca bir aylık sürecin değil, inşa etmek istediğim gazetecilik kimliğinin de temel taşlarını döşedi.</p>
<p>Vecih’in bana haber yazımında dikkat etmemi söylediği şeylerden birini hiç unutmayacağım mesela. "Sloganı doğrudan yazmak yerine, haberi okurken sloganın okurun kafasının içinde duyurabilmek tüm mesele" demişti. Çünkü sözcükleri birer slogan gibi sıralamak kolaydı, zor olan, hak ihlaline uğrayanın sesini, edilgenleşmiş veya kriminalize edilmiş cümlelerin arasından çekip çıkarıp okura hissettirebilmekti. Masa başına geçip ana akım medyanın ya da resmi bültenlerin dilini anlamaya başladığımda bu uyarının karşılığını daha net gördüm. Bir haberin dilini dönüştürmek, sadece dil bilgisini düzeltmek değil, bir yaşam hakkını, bir emek mücadelesini yeniden görünür kılmaktı.</p>
<p>Tam da Ryszard Kapuściński’nin dedigi gibi: <em>'Kötü insanlar iyi gazeteci olamazlar. Sadece empati yeteneği olanlar, başkalarının acısını ve sevincini kendi içinde hissedebilenler hakiki gazetecidir.'</em> bianet mutfağı bana tarafsızlığı ve<strong> </strong>görünmez kılınan hakikatini gösterdi. Öte yandan söze dökmenin, ajitasyona kaçmadan da sarsıcı bir empatiyle mümkün olduğunu kanıtladı.</p>
<p>Buraya adım attığımda aklımda bir rota vardı: Esas olarak emek ve kadın haberciliği üzerine yoğunlaşacağımı, haberlerimi çoğunlukla bu iki ana eksende üreteceğimi düşünüyordum. Ancak bianet  bana haberciliğin tek bir alana sıkıştırılamayacak kadar katmanlı olduğunu hatırlattı. Haber merkezindeki ekip, kendimi tek bir paranteze hapsetmek yerine her alanda deneyim kazanmamı, farklı hak alanlarında da kalemimi denememi salık verdi.</p>
<p>Bu yönlendirme, bana sınırları zorlama cesareti verdi. Bir gün bir çevre/ekoloji ihlalinin, ertesi gün bir çocuk hak haberciliği ya da kent mücadelesini de gündemime alırken; odağım olan emek ve kadın haberciliğinin de aslında tüm bu alanlarla nasıl iç içe geçtiğini fark ettim. Hak haberciliği, hayatın hiçbir alanını dışarıda bırakmayan bütüncül bir bakış açısı gerektiriyordu.</p>
<p>Bu süreçte mutfakta stajyer-editör ilişkisinden öte, kolektif bir öğrenme pratiğini yaşatan herkese minnettarım. Emek haberlerinde dikkat etmem gereken noktaları bir bir gösteren ve fikir takibi yaparken yoluma ışık tutan Hikmet Adal’a<strong>,</strong> kadın haberciliğinde özen göstermem gereken yerleri büyük bir heves ve titizlikle aktaran Evrim Kepenek’e, haberlerindeki hassasiyeti ve sonsuz rehberliği için Nalin Öztekin’e, ve tabii ki haberdeki her bir sözcüğe, kaynağa büyük bir titizlikle yaklaşarak haberi yazarken aslında mesleğin özünü öğreten Vecih Cuzdan’a ve her zaman desteği ve neşesiyle yanımızda olan Korcan Uğur’a bir kez daha teşekkür ederim.</p>
<p>Bir aylık bu kısa ama yoğun parantez kapandığında, geriye unutulmaz bir mesleki miras ve dayanışma hafızası kalıyor. bianet'te soluduğum bu iklim, gelecekte kurmak istediğim gazeteci kimliğimin pusulası olacak. Sesini duyuramayanların sesi olmak, slogana sığınmadan hakikati anlatabilmek için çalışacağım artık. Başka bir iletişimi mümkün kılan herkese sevgi ve minnetle.</p>
<p>(SG/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[20’li yaşlarımın yasını tutuyorum…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/20li-yaslarimin-yasini-tutuyorum-322550</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/20li-yaslarimin-yasini-tutuyorum.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/20li-yaslarimin-yasini-tutuyorum-322550</guid><description><![CDATA[Üniversitelerin içinin oyulduğu, öğrencilerin gözaltına alındığı, protestoların polis şiddetiyle geçtiği o garabet senelerden biri. Dolar son gaz tırmanmaya devam ederken ben iyi ki Erasmus’a gitmedim diye kendimi avutuyordum. Sedat Peker ise sahnede yerini aldı ve Süleyman Soylu odaklı ifşalar yapmaya başladı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hakkını verdiğim günlerden çok hakkı çalınan günlerim oldu. 15 Temmuz 2016’da darbe girişimin olduğu ortamda 20 yaşımdaki halimle tanıştım ve aynı süreci üniversiteyi kazanmanın heyecanıyla geçirdim. Sokak başı durduran polisleri görmezden gelerek Antalya’da tatil yapmaya çalışıyor ve sınav senesi nedeniyle elimde olan sürgülü telefon yüzünden her köşe başında kriminalize ediliyordum.</p>
<p>Tehdit olmadığımı kanıtlamaya çalışırken bir yandan da akademi ardından başlayacak olan iş hayatımdan önce muhteşem olmasını umut ettiğim tatilimin tadını çıkarmaya çalışıyordum. Hayal kırıklığı olan yazın sonunda pandemi nedeniyle nasıl mezun olduğumu anlamadığım üniversiteme giriş yaptım. Okula girdiğim ilk hafta KHK ile uzaklaştırılan akademisyenlerimiz için eylem yaptık. Büyük tehdit olarak görülen bu eylemimiz sonucu (Yalnızca başımıza huni takıp derse girmiştik) fakültemizin her yanına kameralar yerleştirildi. Kamera da yetmemiş olacak ki kantinde 5 kişiden fazla oturmamız yasaklandı.</p>
<p>Tüm bu yasakların ortasında ilk iş teklifimi aldım ve okulumun ilk yılında üniversitemde çalışmaya başladım. İş hayatına bu hızlı girişim sayesinde geleceğimle ilgili hayallerim daha da büyüdü. Barış muhabiri olacak ve ardından gelecek olan iş teklifi ile reytingi yüksek bir kanalda haber sunacaktım. Hayallerim günden güne renklenirken 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtik. Yıllarca AK Parti’ye muhalefet eden MHP’yi ise iktidarla yan yana görmeye bu yıl başladım ama umudumu kıracak hamleler değildi bunlar. Mutlaka tek adam rejimleri yıkılırdı, sonuçta 14 yıllık iktidar süreci gayet yeterli gibi görünüyordu. Bahçeli de öyle düşünmüş olacak ki 2018’de erken seçime gidildi. Selahattin Demirtaş hapiste olduğu için elimdeki tek seçenek olan Muharrem İnce’ye oy verdim ve seçimi ekran karşısında büyük bir heyecanla takip ettim. Malum olaylar ardı ardına gerçekleşti ve İnce “adam kazandı” diyerek ortadan kayboldu. Milyonlarca kişi gibi ben de dumura uğramıştım.</p>
<p>Olsun, daha gençtim ve ‘Umudum bir şekilde yerine gelir’ diyerek, 2018’de ilk kez örgütlendim. Örgütlenme işlerini yeni yeni öğrenmeye çalışırken 2019’da yerel seçimler oldu ve AK Parti büyükşehirleri kaybetti. Aynı süreçte kariyerime yeni bir sayfa açmak zorunda kaldım. İlk kez torpille işe giren biri nedeniyle kovulmanın tadına vardım ve hemen ardından emeğin sömürülmemesinin ayıp olduğu yerel basında işe başladım. Yoksulluk nedeniyle intihar vakaları ve kadın cinayetleri arttı, emek sömürüsü ise katlanarak büyüdü. 2020 yılına ise Gülistan Doku’nun kaybolması ve pandeminin patlak vermesi ile girdik. Bir kadın kaybolacak ve devlet organları tarafından olay kapatılacak denilse üzücü bir şekilde inanırdım ama herkes eve kapanacak deseler inanmazdım. 2020; işsiz ve evsiz kalanlar, ekmek yapanlar, TikTok’ta dans videoları çekenler ve “sakin ol champ… evdeyim” rezaletinin yaşandığı o sene. Erasmus’a giderim, biraz farklı kültürler görürüm ve ardından iş ararım dediğim senelerdi ama bunların hiçbiri yaşanmadı. Bu hayallerimin ortasında en azından asgari ücret veren bir gazetede çalışıyor ve sokağa çıkma yasaklarında bomboş sokakları çekip gazeteye haber yetiştirmeye çalışıyordum.</p>
<p>Ne yaşadığımı sindiremeden 2021 yılına geldim. Üniversitelerin içinin oyulduğu, öğrencilerin gözaltına alındığı, protestoların polis şiddetiyle geçtiği o garabet senelerden biri. Dolar son gaz tırmanmaya devam ederken ben iyi ki Erasmus’a gitmedim diye kendimi avutuyordum. Sedat Peker ise sahnede yerini aldı ve Süleyman Soylu odaklı ifşalar yapmaya başladı. Tüm bunların üzerine İstanbul Sözleşmesi de 1 Temmuz 2021’de tek adamın sözüyle feshedildi. Hak arayanlara ses olmaya çalışırken bir yandan da hakkımı arıyordum ve “Gazeteci böyle olmaz” eleştirilerine kulak tıkıyordum. Çünkü yanlış giden benim eylemci ve gazeteci kimliğim değil, iktidarın yaptırımlarıydı… Her yıl daha da el artıran iktidar 2022 yılını da elbette boş geçmedi. Ben spora başlayıp artan gelecek kaygılarımı sindirmek isterken Sansür Yasası, Gezi Davası kararı, madenlerde işçi katliamları, kadınların yaşam alanlarının gaspı daha da arttı. Kendime güzel bir 26 yaşı bu yıl da mümkün kılamadım.</p>
<p>Beterin beteri tabii ki varmış… Masa altında üzümler yiyip dilekler dileyerek girdiğim 2023 yılında, doğduğum büyüdüğüm şehirde deprem oldu. Büyük beklentilerim vardı ama ben bir sürü karar ve dileklerimle öylece kala kaldım. Doğup büyüdüğüm şehir yerle bir oldu ve ardı ardına gelen cenaze haberlerine ağlayamıyordum bile. Vücudum bu olaylara korkunç tepkiler verir, bir yerde bayılır, belki aklımı yitiririm diye klişe bazı düşüncelere daldım ama hiçbiri olmadı. Bedenim onca kaybın ortasında sağlıklıydı ve bu benim için utanç vericiydi. Üzerinden geçen 3 yıl bana acıyı halı altına süpürmeyi öğretti ama yetkililerin arsızlığı karşısında daha da yalnızlaşmış hissetim. Yaşadığım birçok olayı ve duyguyu unuttuğum 2023 yılında iş yerim kapandı ve bir kamu kurumunda işe başlamak zorunda kaldım. Mesleğimden uzaklaştım, yine de eylemlere gitmeye kendimi zorladım. 2024 yılının ilk dakikalarında ise yalnızca sağlık ve güvenli ortam dileyebildim…</p>
<p>Yine eksik dilekler dilemiş olacağım ki ölen binlerce insanın acısı yetmemiş gibi 2024’te sokak hayvanları yasası çıktı. Köpekler bir bir sokaklardan toplandı ve şanslılarsa barınağa gönderildi şanslı değillerse de katledildiler. İlk kez evime kediyi bu yıl sahiplendim ve onunla kurduğum bağ hayatta her şeyden önemli hale geldi. Yılın son aylarındaysa arkadaşımın evime atıp gitmesiyle bir kedim daha oldu ve ev halkı tamamlanmış gibi hissettim. Kedilerimin taze maması ve temiz kumu olsun motivasyonuyla çalışıyordum ama her yıl bir öncekinden daha da korkunç şeyler yaşamaya devam ediyordum. Hayatıma müdahale edecek enerjim bitmişti ama 2024’ün daha fantastik gerçekleri de ortaya çıkmaya devam ediyordu. Narin Güran cinayeti, Yeni Doğan Çetesi ve tarihin en yüksek kadın cinayetleri de bu yıl yaşandı. Bahçeli ise barış ve özgürlük Dem Parti ile için el sıkışırken birçok belediye başkanı bir bir gözaltına alınmaya devam etti. Bense depresyonumla baş etmeye çalışıyor ve yıkılmamak için her yönetimi deniyordum. Daha da büyümek için örgütlenmeye devam ederken birkaç kadın arkadaşla Kadın Gazeteciler Derneği’ni kurduk, hemen ardından ise ilk kez festival yaptık. Bu kadar korkunç gündemin ortasında stresli ama en güzel meşgalemiz de bu oldu.</p>
<p>Arada güzel şeyler olsa da ben ‘Daha ne yaşayabilirim?’ diye isyan ederken babamın kanser olduğunu 2025 yılının başında öğrendim. Bir yandan babam için bir şeylere tutunuyor, bir yandan da ülkedeki fantastik gelişmeleri takip ediyordum. Ekrem İmamoğlu tutuklandı ve birçok belediyeye soruşturma açıldı, öğrenciler ise bu kararlara isyan edip barikatları yıkarak eylemler yaptı. Birçok öğrenci gözaltı ve tutuklama ile sindirilmeye çalışırken, Murat Çalık da devlet eliyle adeta öldürülmeye çalışıldı. Sırrı Süreyya Önder’i ise maalesef kaybettik ve ben bunca şeyin ortasında aşık oldum. Aşk sürdürülebilir bir durum değilmiş ama yaşadığımı hissettiğim eylül ayı tüm yıldan güzeldi. Aşkın, depresyonun ve geleceksizliğin ortasına bir festival daha sıkıştırdık ve Uçan Süpürge’yi Mersin’de ikinci kez gerçekleştirdik.</p>
<p>Biraz bulutların üzerinde biraz gergin ve bol emek harcadığım 2025 bir şekilde bitti. 2026 ise babamın tamamen iyileşmesiyle güzel başladı ama aşkı elimde pek tutamadım. Ben de sokaktan bir kedi daha çaldım. Ülke gündeminden de bol bol uzaklaştım, sadece kendime odaklanmaya çalıştım. Kendimle çok ilgilenmek de işe yaramıyormuş ki 30 yaşıma günler kala büyük bir patlama yaşadım ve günlerce yataktan çıkamadım. Tuvalete gitmek ve su içmek dışında yataktan çıkacak motivasyonu günlerce aradım. Ve artık hayatımın geri kalanını birilerinin politikaları nedeniyle çöpe giden onca hayalimin yasını tutmak için geçirmemeye karar verdim. Ülke hala korkunç bir halde ama ben 20’li yaşlarıma veda ederken, 30’larımı yaşamanın telaşına düştüm. Hızlıca geçen 10 yılımı telafi edemem belki ama bu kez dilek ağaçlarına mendil bağlamayacağım…</p>
<p>(AÖ/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Feminist bir tahayyül olarak utancın taraf değiştirmesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/feminist-bir-tahayyul-olarak-utancin-taraf-degistirmesi-322529</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/feminist-bir-tahayyul-olarak-utancin-taraf-degistirmesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/feminist-bir-tahayyul-olarak-utancin-taraf-degistirmesi-322529</guid><description><![CDATA[Medyada bir kadının hikâyesini anlatırken onun başına gelenleri merkeze almak çok yaygın bir durum. Fakat bazen kadının kendisi, içinde bulunduğu hukuki süreçten ibaretmiş gibi anlatılır. Kadın “tecavüze uğrayan”, “öldürülen”, “şiddet gören” kişiye dönüşür. Adı, hayatı, kişiliği ve geçmişi ikinci plana düşer ve görünmez olur.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gisèle Pelicot’nun davasını ilk kez 2024 yılının sonlarında duydum. Derste bir öğretmenimin “etik” konusundan bahsederken davadan örnek vermesiyle Gisèle’i ve davasını hemen internette aratmıştım. Haberleri ve hakkında çıkan yazıları okurken karşıma çıkan bir cümle, erkek egemen dünyaya bakış açıma yeni bir boyut kazandırmıştı: “Utanç taraf değiştirmeli.”</p>
<p>Bugüne kadar yakın çevremde ve medyada gördüğüm, kadın olarak dünyaya geldiğimiz andan itibaren deneyimlediğimiz erkek tahakkümüne, erkek egemenliğine ve erkek şiddetine karşı, ister istemez kendimizi suçladığımız, “Neyi farklı yapabilirdim?” diye düşündüğümüz zamanlar oluyor. Bilinçaltımıza ve dünyaya hükmeden patriyarka kadınların kendi benliklerine bakış açılarını da işgal etmiş durumda!</p>
<p>Fakat “utanç taraf değiştirmeli” cümlesi, erkek şiddeti hakkında çok basit bir şey söylüyordu: “Biz kadınlar neden utanalım?”</p>
<p>Gisèle’in hikâyesinde okuduğum bu cümle, bugün bile kendimle kurmaya çalıştığım feminist ilişkinin temel taşlarından biri oldu. Bu yüzden, fikrimce, <em>Yaşama Övgü’</em>yü yalnızca Gisèle Pelicot’un yaşadıklarını anlattığı bir kitap olarak değil, kendini “aktif bir özne”olarak yeniden inşaa eden, maruz bırakıldığı tecavüzlerden ve şiddetten ibaret olmadığını gösteren bir kadının mücadelesi olarak okudum.</p>
<p>Dolayısıyla, Gisèle’in tecavüz davasını “anonim bir mağdur” özneden “kimliği açık bir tecavüz kurtulanı” öznesine dönüştürmesi aynı zamanda bir kadının kendisine bakışını da değiştiriyordu. Erkeğin psikolojik, ekonomik, fiziksel ve cinsel şiddetine karşı utancı, kötülüğü ve suçu amasız ve fakatsız biçimde faile atfetmek, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de onarabilecek bir başlangıç noktasıydı. </p>
<h3>Gisèle’in hikayesi</h3>
<p>Gisèle yıllar boyunca eski eşi Dominique tarafından uyutularak yabancı erkekler tarafından tecavüze uğradı. Dominique’in verdiği ilaçlar ve uyuşturucular nedeniyle hafıza sorunları yaşarken yalnızca “hasta” olduğunu düşünmüştü. Bir gün Dominique’in bir alışveriş merkezinde kadınların etek altı görüntülerini çekerken yakalanması ve polis tarafından telefonunun ve bilgisayarının incelenmesiyle, Gisèle’in yaklaşık dokuz yıl boyunca yabancı erkekler tarafından tecavüze uğratıldığı ortaya çıktı.</p>
<p>Gerçekleri öğrendiğinde Gisèle, aynı zamanda yıllardır kendi hayatı hakkında bildiği şeylerin gerçek olmadığını fark etti. Kendisini hasta zannettiği yıllar, bedenindeki değişiklikler, hafıza kayıpları, hayatındaki boşluklar ve Dominique’e duyduğu güven bir anda karmakarışık bir hal almıştı. Gerçeği öğrendikten sonra, yalnızca geçmişi açığa çıkarmakla değil, kendi geçmişini yeniden yazmaya başlamıştı. </p>
<p>Gisèle, <em>Yaşama Övgü</em> kitabında çocukluğundan, ilk gençlik yıllarından, evliliğinden, çocuklarından ve hissettiği pek çok duygudan ayrıntılarıyla bahsediyor. Kitap boyunca Gisèle; eski eşi ve tecavüz faili Dominique’a bir zamanlar duymuş olduğu sevgiden, çocuk Gisèle’in ona bir zamanlar nasıl aşık olduğundan da bahsediyor. Bu hisleri okumak ilk bakışta “farklı” gelse de aslında kitabın Gisèle’in hikâyesini yalnızca başına gelen korkunç olay üzerinden okumamıza izin vermediğini fark ediyorsunuz. O, tecavüze uğramış bir kadın olmadan önce ve bununla birlikte çocukluğu, gençliği, anneliği, evliliği, arkadaşlıkları, hayalleri ve gündelik hayatı olan bir insan.</p>
<p>“Kuşağımdan pek çok kız gibi ben de aşkın ve ailenin beni kurtaracağı fikrine sığınmıştım. Öyle bir anda akla geliveren fikirler değildir bunlar. İçinizdedir; öyle kadim inançlardır ki yaşamlara şekil verir, zihnimize sızarlar.”</p>
<p>Gisèle’in bu sözleri, yaşadıklarını yalnızca Dominique’in kötülüğü üzerinden düşünmemeyi, patriyarkanın sistematik ve hayatın her alanını ele geçiren gücü üzerinden de okumayı mümkün kılıyor. Çünkü kadınlara aşkın, evliliğin ve ailenin hayatın güvenli limanı olduğu fikri çocukluktan itibaren öğretiliyor. İyi bir evlilik, iyi bir eş, mutlu bir aile… Bunların çoğu zaman kadınlara iyi bir hayatın doğal hedefleri olduğu öğretiliyor. Gisèle’in hikâyesi ve aslında birçok kadının hikayesi olan çocukluğumuzdan itibaren bilinçaltımıza kazınan “kutsal aile” kurumunun patriyarka ile iç içe geçmiş yapısını da gösteriyor. </p>
<h3>“Ben bundan ibaret değilim”</h3>
<p>Tecavüz davası medyada yer almaya ve kamuoyuna sunulmaya başladıkça Gisèle hakkında “edilgen”, “mağdur”, “kurban” olarak bahsediliyordu. Gisèle ise kitabı boyunca edilgen sıfatlardan daha fazlası olduğunu söylüyor. Davası hakkında gazeteciler avukatına ulaştığında ilk başta takma bir isimle, “Marie” olarak kendisinden bahsedilmesini istedi. Fakat haberler arttıkça medya diline olan rahatsızlığı da artmaya başladı. </p>
<p>“Paragraflar ilerledikçe ben artık sadece ‘zavallı kadın’a ya da ‘zavallı Marie’ye dönüşüyor, hiç olmak istemediğim kurban kimliğine bürünüyordum; hukuken öyleydim ama hayat karşısında değil.”</p>
<p>Çünkü Gisèle, yaşadıklarının görünür olmasını istiyor ama kendisinin yalnızca yaşadığı şiddet üzerinden tanımlanmasını istemiyordu.</p>
<p>“‘200 kez tecavüze uğramış kadın, 200 kez!’ diye bahsettikleri bendim ama ben bundan ibaret değildim.”</p>
<p>Medyada bir kadının hikâyesini anlatırken onun başına gelenleri merkeze almak çok yaygın bir durum. Fakat bazen kadının kendisi, içinde bulunduğu hukuki süreçten ibaretmiş gibi anlatılır. Kadın “tecavüze uğrayan”, “öldürülen”, “şiddet gören” kişiye dönüşür. Adı, hayatı, kişiliği ve geçmişi ikinci plana düşer ve görünmez olur. </p>
<h3>Kötülüğün sıradanlığı</h3>
<p>Kitapta belki de en önemli kısımlardan biri faillerin “canavar” olmamasıydı. Faillerin hepsi sokakta, caddede, kamusal alanlarda herkes gibi yürüyen, konuşan ve toplumda belli bir role sahip olan insanlardı. </p>
<p>“Her yaştan, her meslekten erkeklerdi bunlar, her gün sokakta karşılaşılacak türden adamlar ve şimdi gözaltına alınıyorlardı.”</p>
<h3>Her gün sokakta karşılaşılabilecek türden erkekler</h3>
<p>Özellikle medyada da şiddet uygulayan erkeğin toplumun geri kalanından tamamen farklı, kötü ve sıra dışı bir “canavar” olarak gösterildiğine şahit oluyoruz. Oysa Gisèle’in karşısındaki erkekler toplumun dışında değildi. Onlar eşlerdi, babalardı, çalışanlardı, komşulardı. Gündelik hayatın içinde var olan erkeklerdi. Tam da bu noktada kitap, Hannah Arendt’in ünlü kitabı “Kötülüğün Sıradanlığı”nı akıllara getiriyor. Arendt, kitabında da kötülüğün her zaman olağanüstü, şeytani ya da canavar gibi görünen insanlar tarafından gerçekleştirilmediğini, sıradan gözüken insanların da kötülüklere öncülük edebileceğini yazıyor. Gisèle’in hikayesinde de “sıradanlık” şiddetin toplumun tam da içinden üretildiğini gösteriyor. Yani, kötülük ve erkek şiddeti sıradandı ve günlük hayattandı. </p>
<h3>Yaşamaya ve hayatta kalmaya övgü</h3>
<p>Kitabın ismi olan “Yaşama Övgü” çok güçlü bir durumdan bahsediyor: Erkek şiddetine karşı doya doya yaşamaya devam etmek! Bu, hiçbir şey olmamış gibi hayata devam etmek demek değil, aksine yaşadığın şiddete karşı utanmadan, gururla ayakta durabilmek demek.</p>
<p>Gisèle’in de, tecavüz kurtulanı diğer kadınlar gibi, kendi bedeni üzerinde söz hakkı elinden alınıyor. Gerçeği öğrendiğinde ise kendisini özne olarak yerleştirdiği bir yaşam anlatısı kuruyor. Gisèle’in hikayesi; yeniden sevebilmeye, yaşama devam edebilmeye, hayatını erkek şiddeti ile tanımlamamaya ve kendi bedenini, kimliğini baz aldığı alternatif bir anlatı oluşturuyor. Onun hikayesi, dünyanın dört bir yanından kadına güç verdi. Enternasyonal kadın dayanışması ve deneyimi etrafında dünyanın her yerinden bir çok kadını birleştirdi. </p>
<p>Erkek-egemen dünyada bir kadın olarak var olmanın direnişini sevgi ile kucaklıyorum.</p>
<p>(EÖ/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Felsefi sorularla dolu bir kitap: Yıldızlara bakan çocuk]]></title><link>https://bianet.org/yazi/felsefi-sorularla-dolu-bir-kitap-yildizlara-bakan-cocuk-322540</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/felsefi-sorularla-dolu-bir-kitap-yildizlara-bakan-cocuk.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/felsefi-sorularla-dolu-bir-kitap-yildizlara-bakan-cocuk-322540</guid><description><![CDATA[Sevtap Ayhan’ın yazdığı Yıldızlara Bakan Çocuk, çok derin felsefi soruları başarılı bir kurguyla çocuk okurun önüne bırakıyor. Ölümü, adaletsizliği, yoksulluğu anlatırken merhamet, emek ve dayanışma gibi evrensel değerleri yüceltiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Merhamet acımak mıdır, acıtmamak mı?</p>
<p>Mutluluk ve sevgi emek vererek yaratılabilir mi?</p>
<p>İnsan seçimlerinde özgür müdür?</p>
<p>Ölüm bir son mudur yoksa yalnızca bir döngünün aşaması mı?</p>
<p>Bunlar gibi pek çok derin felsefi soruyu sorduran ödüllü bir çocuk kitabından söz edeceğiz: Yıldızlara Bakan Çocuk.</p>
<p>Sevtap Ayhan`ın yazdığı Yıldızlara Bakan Çocuk 2022 Tudem Edebiyat Ödülleri Roman Yarışması`nda Birincilik Ödülünü kazanmış bir eser. Kitap hem konusu hem de biçimsel özellikleriyle nitelikli çocuk edebiyatının güzel bir örneği.</p>
<p>Kitabın konusuna geçmeden önce çocuk edebiyatı ve çocuk gerçekliği üzerine kısaca değinmekte fayda var.</p>
<p>Çocuk edebiyatını kendi başına bir tür kılan özelliklerin başında “çocuk gerçekliği” geliyor. Çocuk gerçekliği, çocuğun yetişkinden farklı olan kendine has algılama, düşünme, anlamlandırma dünyası demek. Bir çocuk dünyayı, insanları asla bir yetişkin gibi görmüyor, olayları bir yetişkin gibi değerlendirmiyor, duygularını bir yetişkin gibi ifade etmiyor. Çocuk edebiyatından beklenen de çocuğun gerçekliğine saygı duyulması. Sevtap Ayhan, Yıldızlara Bakan Çocuk’ta hayatla ve insanla ilgili pek çok konuyu “çocuk gerçekliği”nden hiç kopmadan büyük bir ustalıkla işliyor.</p>
<p>Yazar, tıpkı bir çocuğun dünyası gibi hayalle gerçek arasında bir evren kuruyor. Kitap bu evrendeki Maden kasabasında geçiyor. Madencilerin yaşadığı, yoksulluğun, yoksunluğun, mutsuzluğun ve umutsuzluğun kol gezdiği, ölümün “fıtrat” sayıldığı bir kasaba burası.</p>
<p>Romanın başkahramanı Yola da yoksul, yalnız ve kelimenin her anlamıyla yaralı bir kız çocuğu. Vücudundaki yaralar nedeniyle kasabada “uyuz” diye dışlanan Yola, yıldızlara bakıp sorular sorarak ve hayalindeki Udu kuşlarıyla konuşarak kendisini sakinleştirmeyi başarıyor.</p>
<p>Yola’nın babası yıllar önce madende kaybolmuş, annesi ise şefkat nedir bilmeyen, hayat yorgunu bir kadın. Küçük kız bir silüet halinde hatırladığı babasını özlüyor ve her şeye rağmen annesinde sevgi dolu bir bakış arıyor. </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/adsiz-tasarim-2026-08-14t151231-546.png" alt="">
<figcaption>Yıldızlara Bakan Çocuk - Sevtap Ayhan (Çizer Zeynep Özatalay) (256 Sayfa) (12-15+)</figcaption>
</figure>
<p>Mutsuzluk içindeki Yola’nın hayatına önce Eşlikçi adında gerçeküstü bir varlık sonra da bildiği hayattan çok farklı yaşamlar süren insanlar katılıyor. Bu insanlardan Nino isimli çocuk, kasaba halkının çalıştığı madenin sahibinin oğlu ve her geçen gün yaşlanmasına neden olan bir hastalığın pençesinde.  </p>
<p>Yola sevgiyi ve mutluluğu arıyor, Nino ise yaşamın anlamını ve ölümü sorguluyor. İki mutsuz ve yaralı çocuk birbirlerine dayanarak sorularına yanıt ararken Eşlikçi, bu yolculukta onlara gerçekten eşlik ediyor. Zor olduğu kadar heyecanlı bir serüven bu.</p>
<p>Roman esas derdi felsefe yapmak olmasa da çocuk okurun önüne derin felsefi sorular bırakmasıyla dikkat çekiyor. Hayatı, insanı, duyguları, davranışları kurgunun içinde ince ince sorguluyor.</p>
<p>Ölüm, yas, yoksulluk, şiddet, adaletsizlik gibi acı ve ağır konuları bir çocuk kitabında işlemek ve bunu ajitasyona düşmeden, didaktik bir söyleme kapılmadan yapmak kolay değil. Sevtap Ayhan, Yıldızlara Bakan Çocuk’ta bu konuları çocukları travmatize etmeden ele almayı ustalıkla başarıyor. Kullandığı duru ve şiirsel dil çocuk okura güvenli bir alan sağlıyor.</p>
<p>Romanda edebiyatın iyileştirici gücünü hissediyoruz. Umut, gökten inen, birilerinin sunduğu bir armağan değil, gücünü inattan alan bir duygu.  Hayatın zorluklarına ve adaletsizliklerine karşı umudu ve mutluluğu emek vererek kendileri yaratıyor çocuklar. Kitap, merhamet, sevgi, adalet, dayanışma gibi evrensel değerleri yüceltiyor. En çok da merhametin ve iyiliğin gücünü vurguluyor.</p>
<p>Yıldızlara Bakan Çocuk, okuyucusuna içerik açısından doyurucu ve edebi yönden zengin bir okuma deneyimi vadediyor. Bu yazıyı, yazarın romanın başına koyduğu notla bitirelim.</p>
<p>“Ağaç kırıldığı yerden filizlenir ya, çocuk da yara aldığı yerden büyüyor. Kimi o yüzden ince biraz. Kimi kambur ya da inadına dik. O yüzden ışığa sürgünüz, küçüğüm... Bu deli sürgünler işte, hep o yüzden.’</p>
<p>(DEG/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hayal Sigortası A.Ş.]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hayal-sigortasi-a-s-322517</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/hayal-sigortasi-a-s.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hayal-sigortasi-a-s-322517</guid><description><![CDATA[Bizim ısrarla heves üzerine çalıştığımızı ve bunun kırmızı çizgimiz olduğunu belirtmemize karşın, ülkenin artık heves değil hayal iklimine girdiğini belirten muhataplarımız bizi ikna etti.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Tarih defterlerine notlar düşülecek bir haftayı geride bıraktık. Adından muradı anlaşılamayan bir kanun yapıldı. Kanun metnini iktisatçılar, sonuçlarını anketçiler, görüşmeleri astrologlar yorumladığından bizim de kafamız bulaşık süngerine döndü. Bir bildikleri vardır, deyip devam ettik.</p>
<p>Ay güneşi tuttu veya bize öyle geldi. Gezegenler hizaya girip selam çaktı veya bize öyle geldi. Birkaç milyon yıldır olduğu gibi göktaşları gelip bizim atmosferde intihara kalktı. Kısacası ortam Feyyaz Yiğit’in 8-9 Senedir Kendimi İyi Hissetmiyorum romanındaki meşhur Thunder &amp; Shadows kahvehanesi gibiydi. Yani kahvehanenin müdavimleri eşitlik olmasa da çeşitlilik olduğuna ikna olur gibi oldular. Kahvehanenin işletmecisinin adı Ekrem, ama bu o kadar da önemli bir ayrıntı değil tabii.</p>
<p>Tüm bunlar olurken gelecekteki nurlu ufuklara kavuşma zamanının yaklaştığı, güneşin ekseni etrafında dönerken en çok bizimle ilgilendiğine dair değişik bir ruh hali yayılmaya başladı. İnsanların ihtiyaçlarını sarraf terazisi hassasiyetiyle takip eden Hevesmatik ekibimiz, güncelleme zamanının geldiğini şıp diye anladı. Tam çalışmalara başlamışken bir telefon geldi. Şeffaflık politikamız gereği, olanı biteni olduğu gibi başta yakın çevremize ve konu hakkında bilgisi olmasında yarar olanlara aktardık.</p>
<p>Bizim ısrarla heves üzerine çalıştığımızı ve bunun kırmızı çizgimiz olduğunu belirtmemize karşın, ülkenin artık heves değil hayal iklimine girdiğini belirten muhataplarımız bizi ikna etti. Projemizi hayal üzerine yeniden yapılandırdık. Ancak karşı taraf ısrarla hayallerin sigortalanabilir olmasının zorunluluğundan söz etti. Biz konuyu tam kavrayamadık.</p>
<p>Bizim projemizin esası olur olmaz heveslere kapılmadan heveslerin kursaklarda göllenmesini önlemekti. Bu teklifle hem hevesleri hayaller ile değiştirmek hem de bu hayallerin sigortalanabilir olmasını sağlamak gibi karmaşık bir dertle baş başa kaldık.</p>
<p>Bu kapsamda ekibimiz sigortacılarla peş peşe toplantılar yaptı. Hayal nasıl sigortalanabilir sorusu, su şişeleriyle düşük kalorili atıştırmalıkların arasında duruyordu. Biraz atıştırıp biraz düşünüp üzerine su içerek saatler geçerken ekipten biri bir aydınlanma yaşadı. “Buldum!” dedi. Biz de yüzümüzü ekşitip “O söz eskimedi mi?” dedik. Heyecanının rüzgarını kısa kestiğimiz için sinirlenip “İstemiyorsanız anlatmam!” deyince hemen dümeni kırıp “Yahu sen yanlış anladın, anlat tabii” diyerek ikna ettik arkadaşımızı.</p>
<p>Dedi ki “Hayallerin nasıl sigortalanacağını buldum. Kişilerin hayalleri için ne kadar yatırım yaptığına bakacağız. Böylelikle hayal boş mu değil mi ölçebileceğiz. Hayaline yatırım yapmadığını belirlediğimiz kişilerin primlerini yüksek tutacağız. Saçmasapan hayalleri olanları kara listeye alıp kesinlikle sigortalamayacağız.”</p>
<p>Ekip arkadaşımızın önerisini hafifçe kafasını sallayarak onayladı sigortacı. Aşırı özgüvenli bir eda ve mükemmel bir ses tonuyla “Grup sigortalarını da düşünmelisiniz” dedi. Bu defa ben heyecanlandım. İşinin ehli, basiretli bir tacir olarak ayağa kalktım. Ekipten biri kaşını kaldırıp gözüyle cebimi işaret etti. Ben yanlış anlayıp “Eh tabii bunlar güzel de biz ne kazanacağız?” dedim. Meğer elimi cebime sokup daha havalı durmam gerektiğini ima ediyormuş. Acemiliğimi hemencecik fark eden sigortacı “Hayal verisi toplayacaksınız. O veriyi bize satacaksınız. Biz o veriyle insanlara hayal imal edeceğiz. İmal edilen hayallere yatırım yapmalarını sağlayacağız. Böylelikle herkes kazanacak” dedi.</p>
<p>Bu kadar açık konuşmaya başlayınca ben de rahatladım tabii. “Yahu” dedim. “Benim çocuk çok önemli biri olsun, diye hevesle karışık bir hayal var elimizde diyelim. Bununla ne yapacağız?” sorusunu külyutmaz bir havada sordum.</p>
<p>Sigortacı ilk defa dişlerini göstererek güldü. “Yatırım yapacak” dedi. “Yatırım yapmaya yanaşmayanın primi yükselecek. Hayali gerçekleşirse yatırımlarının karşılığını alacak, gerçekleşmezse primine göre bir miktar tazminata hak kazanacak. Ama tüm bunlar onun hayaliyle uyumlu davranıp davranmadığına göre belirlenecek. Kişisel kusuru nedeniyle hayaline ulaşamazsa hem yatırımı yanacak hem de tazminat alamayacak”.</p>
<p>Ekip olarak biraz ürktük, ama Hevesmatik projemizi günün gereklerine ve sigortacının dediklerine göre güncellemeye başladık. Bilgi sahibi olması gerekenlerin güncellemelerden muhakkak haberdar edileceğini imza, görüşmelere devam etme kararlılığımızı kayıt altına aldık.</p>
<p>(ÖE/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Savaş: Eğitimin başarısızlığı - II]]></title><link>https://bianet.org/yazi/savas-egitimin-basarisizligi-ii-322545</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/savas-egitimin-basarisizligi-ii-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/savas-egitimin-basarisizligi-ii-322545</guid><description><![CDATA[İnsanlık π sayısının trilyonlarca ondalık basamağını hesaplayabiliyor ve dünyayı dönüştüren teknolojiler üretebiliyorsa, neden hâlâ şiddeti siyasi bir araç olarak reddeden toplumlar inşa edemiyor?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Eğitim için belki de en büyük meydan okuma çoktan karşımızda: yapay zeka devrimi. Yuval Noah Harari (İsrailli tarihçi, Kudüs İbrani Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyesi, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi kitabının yazarı) ilk sanayi devriminde makinelerin öncelikle bedensel emeğin yerini aldığını hatırlatır. İşlerini kaybeden insanlar, zamanla ekonominin yeni alanlarına, özellikle de elden çok zihin gerektiren hizmet sektörüne kaydı. Ama bugün durum farklı. Yapay zeka mekanik işle sınırlı değil; yakın zamana kadar tamamen insana özgü sayılan bilişsel etkinliklere de giderek daha fazla yayılıyor. Algoritmalar artık metin yazabiliyor, veri analiz edebiliyor, görüntü üretebiliyor ya da karar verebiliyor.</p>
<a href='/yazi/savas-egitimin-basarisizligi-i-322351' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2026/08/07/savas-egitimin-basarisizligi-i.png' alt='Savaş: Eğitimin başarısızlığı - I' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Savaş: Eğitimin başarısızlığı - I</h5>
<div class='date'>8 Ağustos 2026</div>
</div>
</a>

<p>Bu yeni gerçeklikte soru yalnızca hangi mesleklerin kaybolacağı değil. Daha derin soru, bu meslekleri kaybeden insanların nereye yöneleceği. Aynı zamanda yeni bir yanılsama beliriyor: Eğitimin teknolojik araçlara doğrudan erişimle yer değiştirebileceği yanılsaması. Bugün birçok genç için “öğrenme”, bir yapay zeka platformunda hesap açmak ve onunla durmadan etkileşime girmekle özdeşleşiyor gibi görünüyor. Bir ödeve ya da öğretmenin sorduğu bir soruya hızla üretilen bir yanıt, bilgi yanılsaması yaratıyor; oysa gerçekte düşünme sürecini atlıyor. Ama eğitim, yanıtın hızı değildir. O yanıta varana kadar geçen yol, şüpheler ve hatalardır. Gerçek öğrenme zaman, başarısızlık ve yeniden başlama gerektirir. Hata gerektirir. Öğrencilerin denemesi, düşünmesi, başarısız olması ve yeniden denemesi gerekir. Öğretmenler, öncelikle öğrencileri eğitim sürecine dahil etmeli, gerekirse hatayı bile ödüllendirerek şu mantığı teşvik etmelidir: varsayım – deney – doğrulama – başarısızlık – yeni varsayım.</p>
<p>Bu süreç olmadan bilgi kişisel bir kazanım değil, yalnızca dışsal bir bilgi parçası olarak kalır. Eğitim otomatik bir yanıt değildir; zihnin zahmetli bir şekilde yetiştirilmesidir.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/b2-velones-byfon.png" alt="">
<figcaption>*<em>Buffon'un iğneleri, π'yi ölçmenin bir başka yöntemi.</em></figcaption>
</figure>
<p>Böylece şu soru ortaya çıkıyor: İnsanlık π sayısının trilyonlarca ondalık basamağını hesaplayabiliyor ve dünyayı dönüştüren teknolojiler üretebiliyorsa, neden hâlâ şiddeti siyasi bir araç olarak reddeden toplumlar inşa edemiyor?</p>
<p>Savaş yalnızca diplomasinin değil, eğitimin de başarısızlığıdır.</p>
<p>Eğitim tarihsel bilinci, ötekini anlamayı ve propagandaya karşı eleştirel tutumu daha derinden geliştirebilseydi, belki toplumlar çatışma mantığına karşı daha etkili direnç gösterirdi. Tarih, savaşın çarpışmalar başlamadan çok önce -okul kitapları, ulusal anlatılar ve dünyayı “biz” ve “ötekiler”e bölen kamusal söylemler aracılığıyla- hazırlandığı örneklerle doludur. Savaşlar genellikle önce dilde ve düşüncede başlar, savaş alanlarına ulaşmadan çok önce. Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa'yı silahlandıran milliyetçilikten günümüzün siyasi propaganda biçimlerine kadar, toplumlar sık sık -açık ya da örtük biçimde- çatışmayı siyasetin doğal devamı olarak görmeye eğitiliyor. Eğitim barışı garanti edemez; ama nefret retoriğine karşı daha şüpheci, başka yollar arayabilecek yurttaşlar yaratabilir.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/b3-aktina-gis-thessaloniki.png" alt="">
<figcaption><em>Selanik’te, Eratosthenes’in tarihi deneyinde Dünya’nın yarıçapının ölçümü.</em></figcaption>
</figure>
<p>Bir çağrı belki de bu gayriresmî π günü, yazın ortasında bir kelime oyunundan fazlası için bir vesile olabilir. Yaz tatilinin ortasında bile, yaz okullarında, çocuk kamplarında ya da sadece bir ev bahçesinde, ebeveynler ve öğretmenler çocuklarla birlikte basit geometrik yöntemlerle π'yi ölçebilir, insan düşüncesinin binlerce yıldır dünyayı anlamaya nasıl çalıştığını uygulamalı olarak keşfedebilirler. Her yıl, 21 Haziran yaz gündönümünde de, Eratosthenes'in Dünya'nın yarıçapını ölçtüğü tarihi deneyi -tam olarak onun yaptığı gibi, yılın aynı döneminde, 2.200 yıl önce- tekrarlayabilirler. Ama bu etkinliklerin kitaplarla ve defterlerle sınırlı kalması gerekmiyor.</p>
<p>Mahallelerde ve şehirlerde açık etkinliklere vesile olabilirler: kamusal sunumlar, tartışmalar, hatta barış yürüyüşleri ya da bilimin toplumdan ayrı var olmadığını hatırlatan başka kolektif girişimler. Eğitim, bilgiyi dünyaya karşı sorumlulukla birleştirdiğinde gerçek anlamını kazanır. Resmî Dünya Matematik Günü'nün, 14 Mart'ta, en etkileyici yanı küresel boyutudur. Aynı gün, farklı kıtalardaki okullarda ve üniversitelerde, öğrenciler ve öğretmenler aynı problemle, aynı sayıyla, dünyayı anlama arayışıyla uğraşır. Jeopolitik gerilimin endişe verici bir sıklıkla geri döndüğü bir çağda, her yıl gezegendeki etkinlikleri gösteren harita, bilimin hâlâ insanlığın ortak dili olarak işlev görebileceğini hatırlatır. Antik Yunanistan'da Olimpiyat Oyunlarının çatışmaları kesintiye uğratan kutsal ateşkesle birlikte anılması gibi, uluslararası bilimsel işbirliği de insanların sınırların, ideolojilerin ve karşıtlıkların ötesinde buluşabileceği alanlar olduğunu hatırlatır. Matematik, belki de başka herhangi bir insan yaratımından daha fazla, siyasetin çoğu zaman böldüğü yerde bilgi arayışının birleştirebileceğini gösterir.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/b4-harita-idm.png" alt="">
<figcaption><em>Uluslararası Matematik Günü'nün 2026 küresel etkinlik haritası (idm314.org).</em></figcaption>
</figure>
<p>Yine de bilginin ve uluslararası işbirliğinin açtığı olanaklara rağmen, tarih sık sık kendini tekrar ediyor gibi görünüyor. Belki de bu yüzden Nikos Gkatsos'un dizeleri hâlâ acı verecek kadar güncel geliyor. Bu, dünyayı değiştirebileceğine inanan, efsanevi denizci Sinbad'ın soyundan gelen genç bir doğu prensinin efsanesidir. Musul'dan Basra'ya bir yolculuğa çıkar, bedeviler onu izleyeceklerine yemin eder, ama hükümdarlar onu bir asi gibi avlar ve sonunda darağacına götürür.</p>
<p>Şarkının sonunda, Allah'ın kendisi tahtından ona dünyanın değişmediğini, her zaman ateş ve kılıçla ilerlediğini söyler: <em>“İyi geceler Kemal, bu dünya asla değişmeyecek… İyi geceler - meğer ki bir gün eğitimin yalnızca müfredat bilgisini aktarmak için değil, dünyayı değiştirebilecek yurttaşlar yetiştirmek için var olduğuna karar verelim.” </em>Belki de sonunda ilk adım en basiti olacaktır. Her savaşın, aslında, bir iç savaş olduğunu anlamak. Savaş alanlarında gerçek anlamda “yabancılar” yoktur, yalnızca ortak kaderini unutmuş insanlar vardır. Hepimiz aynı insanlığın üyeleriyiz, kendi yarattığımız bir tehditten -iklim değişikliğinden- korumamız gereken ortak bir evin sakinleriyiz. Eğitimin bugün sunabileceği en büyük ders belki de budur - “öteki”ni nasıl yeneceğimiz değil, “öteki”nin aslında var olmadığını nasıl kabul edeceğimiz. </p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ul>
<li>Yuval Noah Harari, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi.</li>
<li>Georges-Louis Leclerc, Kont de Buffon, “Buffon'un iğneleri” olarak bilinen olasılık deneyi.</li>
<li>Eratosthenes, Dünya'nın çevresini ölçen tarihi deney.</li>
<li>Nikos Gkatsos, “Kalinihta Kemal” (İyi Geceler Kemal) (şarkı).</li>
<li>Uluslararası Matematik Günü, küresel etkinlik haritası: idm314.org.</li>
</ul>
<p>(PP/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Talat Paşa’nın defteri, inkarcılığı nasıl çürütüyor?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/talat-pasanin-defteri-inkarciligi-nasil-curutuyor-322546</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/talat-pasanin-defteri-inkarciligi-nasil-curutuyor.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/talat-pasanin-defteri-inkarciligi-nasil-curutuyor-322546</guid><description><![CDATA[Talat Paşa, ölenlerin sayısını tutmaz. Anlayışını açıkça belli eder, mallarına el konulmuş ve bir kere yerlerinden çıkartılmış kişilerin kaderi artık önemli değildir. Soykırımın sonucu yalnızca ölüm değil, bir halkın yaşadığı topraklardan demografik, toplumsal ve ekonomik olarak kayıp edilmesidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nin Ermenilere ilişkin resmî istatistikleri, özellikle reform talep ettikleri altı vilayette Ermeni nüfusunu mümkün olduğunca düşük gösterecek şekilde hileli olarak düzenlenmişti; aynı dönemde Patrikhane verileri ise, kendi eksiklerine rağmen, genel Ermeni nüfusunu 2 milyonun üzerinde gösteriyordu. Ancak burada bu rakamları tartışmaktan ziyade, Talat Paşa’nın devletin kendi rakamlarını kullanırken hakiki nüfusun nasıl çarpıtıldığını yöntemsel olarak açıklamaya odaklandım.</p>
<p>Talat Paşa’nın kendi notları, resmî Ermeni nüfusunun eksik tutulduğunu kabul ediyor. Bu düzeltme dikkate alındığında ve diğer hedef Hristiyan topluluklara genişletildiğinde ise Rumlar hariç kayıp 1915 ile 1918 yılları arasında yaklaşık 1 milyon 302 bin kişiyi buluyor. Bu rakam şimdiye kadarki inkarcı tarihin anlatımını tek başına boşa çıkarmaya yeter.</p>
<h3>Kara kaplı defterin iki rakamı</h3>
<p>Soykırımın demografik boyutunu tartışırken başvurulabilecek en önemli belgelerden biri, Talat Paşa’nın ölümünden sonra eşi Hayriye Hanım’da kalan ve Murat Bardakçı tarafından <em>Talât Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi</em> adıyla yayımlanan “kara kaplı defter”dir. Geçen hafta Talat Paşa’nın 1908 devrimi üzerine çöken karşı devrimci bir bonapartist siyasetçi olarak eşitlik ilkesini nasıl işlevsiz hale getirdiğini gene bu kitaptaki ve kendi yazdığı metinde açıklamıştım.</p>
<p>Talat Paşa, tehcir siyasetinin hedef aldığı nüfusu en dar idarî kategoriler üzerinden ele aldı. Resmî Ermeni nüfusunun eksik olduğunu kabul ederek daha yüksek bir “hakiki miktar” notu düştü; ancak tehcir edilenlerin sayısını bu yeni başlangıç nüfusuna göre yeniden hesaplamadı. Benzer biçimde, hayatta kalanların resmî kayıtlarda görünenden daha fazla olduğunu ileri sürerken sevk edilenlerin sayısını sabit bıraktı. Böylece aynı hesap içinde iki farklı ölçüt kullandı: Nüfusun ve hayatta kalanların eksik kaydedildiğini kabul etti, fakat tehcir edilenler söz konusu olduğunda kayıtlı ve daha düşük sayıya bağlı kaldı. Üstelik Protestan Ermeniler ile Süryaniler gibi aynı dönemde sürgün, katliam ve mülksüzleştirme siyasetinden etkilenen topluluklar da bu dar hesabın dışında bırakıldı. Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, tehcirin gerçek kapsamını göstermeyen; eksik kayıtları kabul ettiği hâlde bunların sonuçlarını hesaba yansıtmayan bir hesaplama biçimidir. Soykırım bürokrasisinin kayıtlarını tek kaynak gibi sunanların, aslında bunların güvenilmez olduğunu bildikleri halde, toplumsal ilişkiler, tarihsel gerçekler ve ezilenlerin kaynakları ile okunması ve anlaşılması gereken bir tarih anlayışı gereklidir. Soykırım inkarcılığının dayandığı en önemli verilerden birisi, soykırımın mimarının kendi hesaplamalarında yanlışlığı ve manipülatif özelliği ifşa olmaktadır.</p>
<p>Defterdeki 1914 nüfus icmaline göre Osmanlı İmparatorluğu’nda 1.187.818 Gregoryen Ermeni bulunuyordu. Katolik Ermenilerle birlikte toplam kayıtlı Ermeni nüfusu 1.256.403 kişiydi. Aynı defterin başka bir sayfasında “Sevkolunan Ermeni mikdarı” başlıklı bir cetvel yer alır. On sekiz vilayet ve sancağı kapsayan bu cetvelde sevk edilen Ermenilerin toplamı 924.158 olarak gösterilmiştir. Tehcirden sonra “mevcut görülen yerli ve yabancı” Ermenilerin sayısı ise 284.157’dir.</p>
<p>Murat Bardakçı, kayıtlı savaş öncesi nüfusla geride kalan nüfus arasındaki farkı şöyle hesaplar:</p>
<p>1.256.403 − 284.157 = 972.246</p>
<p>Bu sayı, Talat Paşa’nın sevk cetvelindeki 924.158 kişiden yaklaşık 48 bin daha fazladır ve Talat Paşa’dan daha yüksek bir tehcir sayısı vermektedir. Bardakçı, 972.246 kişilik farkın tamamının ölüm olarak değerlendirilemeyeceğini söyler. Bu farkın içinde ölenlerin yanı sıra ülke dışına çıkanların, kaçanların veya daha sonra geri dönenlerin de bulunabileceğini belirtir.</p>
<p>Lakin yayımladığı kitapta Talat Paşa, bu sayının eksik olduğunu bizzat kabul etmektedir:</p>
<p>“Nüfus-ı mevcude tamamen muharrer olmadığından, mikdâr-ı hakiki 1.500.000 kadar olacağı gibi…”</p>
<p>Başka bir ifadeyle Talat Paşa, nüfusun tamamının kayda geçirilmediğini ve Gregoryenlerle Katoliklerin “hakiki miktarının” yaklaşık 1,5 milyon olduğunu yazmaktadır.</p>
<p>Konu soykırımın sadece bir rakam üzerinden kanıtlanması değildir, tam tersine soykırımdaki rakamları yok sayarak, onları manipülasyonun aracı yapmaktır. Yusuf Halaçoğlu mesela tehcir edilenlerin sadece 400 ile 500 bin arasındaki bir rakam olduğunu iddia eder ve ölenlerinde ise sadece 50 bin olduğunu söyler. Talat Paşa’nın “hakiki” nüfus rakamı dikkate alındığında, 1.3 milyon bile Halaçoğlu’nun verdiği 400–500 bin kişilik tehcir sayısı, bunun ancak yaklaşık üçte birine karşılık gelmektedir. Ölenleri ise büyük çoğunluğu hastalık diyerek elli bin diyerek yok saymaktadır. Rakamlarla oynarak, nüfusun önemli bir kesimini oluşturan Ermeni, Süryani ve Rumları demografik kayıp haline getirmenin bir yöntem olduğunu zannediyorlar, ki bu girişim bile Talat Paşa’nın kendi notlarıyla boşa çıkartılıyor.</p>
<p>Soykırım inkarının yöntemlerinin kullanıldığı alanlardan biri, rakamların manipüle edilmesidir.Talat Paşa, kendi siyasetini beyan edilecek eşitlik ve beyan edilmeyecek (uygulanacak) Türk unsurların ekonomide ve toplumsal ilişkilerde öncelik sahibi olacak diye iki ayrıma gitti. Aynı şekilde, nüfuslara dair beyan edilecek kayıt nüfusları ve diğer taraftan hakiki diye tanımlanan nüfus ise hesaplamalarda dışlanacaktır.</p>
<h3>Talat’ın kabul ettiği yüzde 19,4’lük eksiklik</h3>
<p>Resmî sayı 1.256.403, Talat’ın verdiği “hakiki miktar” ise 1.500.000’dir. Aradaki fark 243.597 kişidir. Bu da resmî nüfusun yaklaşık yüzde 19,4 oranında eksik tutulduğu anlamına gelir. Talat Paşa, rakamlarını hesaplanmasını zorlaştıran bir başka noktaya çekmektedir. Osmanlı’nın çeşitli nedenlerle düşük tuttuğu hesaplamayı biliyor, bunu not düşüyor ama gerçek olmadığını bildiği sayılar üzerinden gidiyor.</p>
<p>Manipülasyonun bürokratik halini kullanmaktan çekinmedi. Nüfusun 1.5 milyona çekilmesine rağmen, tehcir sayılarının bundan etkilenmemesi, sanki kayıt da yoksa Ermeni, tehcire ve katliama uğramamış gibi, bu belge okuyucusunu manipüle etmektedir. Dinamik olarak bu hesaplamanın yapılması gereklidir, bu da tüm verilerin bu temelde güncelleştirilmesi gereklidir. Dinamik bir hesaplama yöntemiyle, Talat Paşa’nın ‘’hakiki’’ rakam diye kategorize ettiği rakamı ortaya çıkarmak bir yandan gerekli iken, diğer yandan ne Talat Paşa’nın ne de Murat Bardakçı’nın kendi hesaplamalarını hakiki rakamlar üzerinden yapmaması manipülasyona ne kadar uyumu olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Bardakçı, kayıp hesabını yaparken Talat’ın verdiği bu düzeltmeyi başlangıç nüfusuna uygulamaz. Böylece hesabın paydası küçülür ve ortaya çıkan demografik kayıp da düşük görünür.</p>
<p>Talat’ın “hakiki” nüfus olarak verdiği 1,5 milyon esas alındığında ve defterde kayıtlı 284.157 kişi bu sayıdan çıkarıldığında sonuç şöyledir:</p>
<p>1.500.000 − 284.157 = 1.215.843</p>
<p>Talat Paşa, geride kalan 284.157 kişilik sayının da eksik olduğunu, buna yüzde 30 civarında ek yapılması gerektiğini belirterek hayatta kalan gerçek nüfusun 350 bin ile 400 bin arasında olabileceğini söyler. Yani hakiki olarak Ermeni nüfusu artırır, hatta hala Osmanlı’da hayatta olanların sayısını da 350 ile 400 bin olacağını söyler, bu hesaplamasına göre 1 milyon 150 bin ile 1 milyon 200 bin arasında olması gerekirken, daha öncesinde belirttiği tehcir sayısı 924 bin 158’i değiştirmez. Hem Murat Bardakçı hem de Talat Paşa, psikolojik sınır olan bir milyon sayısı üzerine çıkmamak için düşük tehcir sayısını, kendi rakamları ve hesaplamalarına rağmen, çıkartmazlar.</p>
<p>Talat Paşa, ölenlerin sayısını tutmaz. Anlayışını açıkça belli eder, mallarına el konulmuş ve bir kere yerlerinden çıkartılmış kişilerin kaderi artık önemli değildir. Soykırımın sonucu yalnızca ölüm değil, bir halkın yaşadığı topraklardan demografik, toplumsal ve ekonomik olarak kayıp edilmesidir.</p>
<h3>Protestan Ermeniler ve Süryaniler hesabın neresinde?</h3>
<p>Talat Paşa’nın 1,5 milyonluk tahmini, Gregoryen ve Katolik Ermenilerin toplamına ilişkindir. Belgedeki “her ikisinin toplamı” ifadesi, düzeltmenin bu iki cemaat üzerinden yapıldığını göstermektedir.</p>
<p>Oysa Protestan Ermeniler, 1850’den itibaren Osmanlı millet sistemi içinde ayrı bir topluluk olarak tanınmış ve nüfus istatistiklerinde ayrı bir sütunda gösterilmişti. 1914 istatistiklerinde Protestan nüfus 65 bin 844 kişidir. Bu nüfusun önemli bölümünü Ermeni Protestanlar oluşturmasına rağmen söz konusu sütun Gregoryen ve Katolik toplamına dahil değildir.</p>
<p>Protestanların cetvel dışında bırakılması, onların tehcirden gerçekten muaf tutulduğu anlamına da gelmez. Süryaniler ve Protestan Ermeniler, tehcir siyasetinin fiili mağdurları olmuşlardır.</p>
<p>Merkezden gönderilen bazı emirlerde Protestan ve Katolik Ermenilerin sevk edilmemesi istenmişti. Ancak Raymond Kévorkian’ın ortaya koyduğu üzere bu muafiyet kararları birçok bölgede, ilgili cemaatler zaten tehcir edildikten sonra ilan edildi. İstanbul’da yabancı diplomatları yatıştırmak amacıyla duyurulan kararlar, yerel yöneticilerin bütün Ermenileri sevk etmesini engellemedi.</p>
<p>Kâğıt üzerindeki muafiyet, uygulamadaki tehcir ortadan kaldırmadı.</p>
<p>Yalnızca resmî 65 bin 844 kişilik Protestan sütunu eklendiğinde bile, Talat’ın 1,5 milyonluk Ermeni nüfusu 1 milyon 565 binin üzerine çıkar. Talat’ın kabul ettiği yüzde 19,4’lük kayıt eksikliği Protestanlara da uygulanırsa bu nüfus yaklaşık 78 bin 610 kişi olur.</p>
<p>Böylece Gregoryen, Katolik ve Protestanlar birlikte düşünüldüğünde başlangıç nüfusu yaklaşık 1 milyon 579 bine ulaşır.</p>
<h3>Hesabı diğer Hristiyan topluluklara genişletmek</h3>
<p>Talat Paşa’nın defterindeki hesap yalnızca Ermenileri konu edinmektedir. Oysa aynı savaş döneminde Süryaniler, Asuriler, Keldaniler ve Nasturiler de kitlesel sürgünlere, katliamlara ve mülksüzleştirmeye maruz kaldı.</p>
<p>1914 Osmanlı istatistiklerindeki ilgili toplulukların resmî nüfuslarına bakmak gerekiyor. Protestanlar ile Süryani, Kadim Süryani, Yakubi, Keldani ve Nasturilerin toplam resmî nüfusu 152 bin 961, yüzde 19,4’lük düzeltmeyle ise 182 bin 617 kişidir.</p>
<p>Buradaki yüzde 19,4’lük düzeltme kesin bir nüfus tespiti değildir. Talat’ın Ermeni nüfusu için kabul ettiği kayıt eksikliği oranının, karşılaştırma amacıyla diğer topluluklara da uygulanmasıdır. Dolayısıyla bu, nihai bir sonuçtan çok, aynı ölçütün tutarlı biçimde kullanılmasıyla elde edilen ihtiyatlı bir karşı hesaptır.</p>
<p>Talat’ın 1,5 milyonluk Ermeni nüfusuna düzeltilmiş 182 bin 617 kişilik nüfus eklendiğinde, Rumlar hariç toplam şu rakama ulaşır:</p>
<p>1.500.000 + 182.617 = 1.682.617</p>
<p>Rumlar 1913 ve 1914 yılında sürgüne Ege sınırlarından başlayarak sürgün edilme girişimi, Almanya’nın Yunanistan’ı olası bir müttefik olarak yanına çekme ihtimali sebebiyle durdurulmuş. 1918’ten sonra Pontus Rumlarına yönelik soykırım müdahalesi başlamıştır, lakin bu dönem Talat Paşa’nın notlarının alındığı dönemin dışına çıktığı için bu yazıda ele alınmamıştır.</p>
<p>Ezcümle, Rumların söz konusu dönemde uğradığı katliamları, tüm nüfusu içinde ve daha sonraki zamanı da katarak eklemek gerekli olduğu için, bu yazıdaki odaklanan hesaplamayı zorlayacağı için, bir başka yazıya bırakılmıştır.</p>
<h3>Bardakçı’nın oranı toplam nüfusa uygulanırsa</h3>
<p>Bardakçı’nın hesapladığı 972 bin 246 kişilik fark, resmî 1.256.403 kişilik Ermeni nüfusunun yüzde 77,38’ine karşılık gelmektedir:</p>
<p>972.246 ÷ 1.256.403 = yüzde 77,38</p>
<p>Aynı demografik kayıp oranı, Rumlar hariç düzeltilmiş 1.682.617 kişilik toplam nüfusa uygulandığında:</p>
<p>1.682.617 × yüzde 77,38 = 1.302.064</p>
<p>sonucu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Bu, savaş öncesindeki nüfusla savaş ve tehcir sonrasında kayıtlarda kalan nüfus arasındaki toplam demografik kaybı ifade eder. Fakat tam da bu nedenle önemlidir: Bardakçı’nın kendi hesapladığı kayıp oranı ile Talat Paşa’nın kendi kabul ettiği nüfus eksikliği tutarlı biçimde birlikte kullanıldığında, Rumlar henüz hesaba katılmadan yaklaşık 1,3 milyon kişilik bir demografik yıkım ortaya çıkmaktadır.</p>
<h3>Bu rakamlar üç önemli gerçeği açıkça göstermektedir:</h3>
<p>Birincisi, Osmanlı’nın resmî Ermeni nüfusu eksik tutulmuştur ve Talat Paşa bunun farkındadır.</p>
<p>İkincisi, Talat’ın kendi tahminleri esas alındığında yalnızca Gregoryen ve Katolik Ermeniler arasındaki demografik kayıp 1,1 milyonun üzerindedir.</p>
<p>Üçüncüsü, Protestan Ermeniler ile diğer Hristiyan topluluklar hesaba katıldığında yıkımın boyutu daha da büyümektedir. Talat Paşa'nın kendi rakamlarında bu 1.3 milyon insan demektir.</p>
<p>Talat Paşa’nın defteri ise bu gözlemin demografik karşılığını veriyor. Sorun, belgelerin susması değil; belgelerde yazılı olan rakamların küçültülerek, parçalanarak ve birbirinden koparılarak okunmasıdır. Talat Paşa demografik kayıpların asgari sayısı olarak 1.3 milyon insan sayısını bize vermektedir.  Bu bile başlı başına, inkarcı tarihçilerin manipülatif anlatımlarını ve sayılarını boşa çıkartıyor.</p>
<p>(VHY/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tehlike sokakta yaşayan hayvanlar değil toplumun değişen düşünce biçimi - II]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tehlike-sokakta-yasayan-hayvanlar-degil-toplumun-degisen-dusunce-bicimi-ii-322541</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/tehlike-sokakta-yasayan-hayvanlar-degil-toplumun-degisen-dusunce-bicimi-2.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tehlike-sokakta-yasayan-hayvanlar-degil-toplumun-degisen-dusunce-bicimi-ii-322541</guid><description><![CDATA[Kur’an’ın emirleri yanında bir çok hadiste de canlılara zarar verilmemesi söylenir. Cinsel tacizde bulunmak, onları belli yerlerde hapsetmek, yemek ve içmekten mahrum etmek, yaralamak, dövüştürmek vb. hayvanlara işkence olarak değerlendirilen tüm kötü davranışlar kesinlikle yasaklanır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Her ne kadar insan bize “eşref-i mahlukat” olarak sunulmuş olsa ve hayvanlar sadece insan için varmış gibi bir algı yaratılsa da Kur’an’da hayvanlarla insanların eşit görüldüğüne dair bir çok ayet var. En temelde karşımıza çıkan ayet ise En’âm /38:<em> “Yer yüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş türü yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar...”</em></p>
<a href='/yazi/tehlike-sokakta-yasayan-hayvanlar-degil-degisen-dusunce-bicimimiz-i-322361' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2026/08/07/tehlike-sokakta-yasayan-hayvanlar-degil-degisen-dusunce-bicimimiz-i.png' alt='Tehlike sokakta yaşayan hayvanlar değil değişen düşünce biçimimiz - I' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Tehlike sokakta yaşayan hayvanlar değil değişen düşünce biçimimiz - I</h5>
<div class='date'>8 Ağustos 2026</div>
</div>
</a>

<h3>Hayvan ve insanı eşitleyen bir yaklaşım</h3>
<p>Ayette yer alan <em>“sizin gibi ümmettirler”</em> yaklaşımı konuyu varlık zemininde ele alarak hayvan ve insanı aynı kategoride değerlendiren, eşitleyen bir yaklaşım. Yine bir çok ayette bitki, yiyecek, su vb. şeyleri Allah’ın aralarında hiçbir ayrım gözetmeksizin insan ve hayvan için yarattığı belirtilmekte ki bu ayetler, yine insan ve hayvana aynı değerin verildiğini, bir anlamda eşitlendiğini göstermesi bağlamında önemli. Nâziât/33. Ayet’te yer alan: <em>“Bütün bunları Allah, sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için yaptı”</em> ifadesi; Furkan/49. Ayet’teki:<em> “O suyla ölmüş topraklara hayat bahşeder; yarattığımız nice hayvanların ve insanların su ihtiyacını karşılarız”</em> ifadesi; Tâ-Hâ/ 54. Ayet’teki: <em>“O bitkilerden hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için nice dersler, nice deliller vardır”</em> ifadesi; Secde/27. Ayet’teki: <em>“Hiç görüp düşünmezler mi ki, biz suyu kupkuru topraklara gönderiyoruz da, onunla hem hayvanlarının hem de kendilerinin yiyecekleri ekinler çıkarıyoruz” </em>ifadesi; Fâtır/28. Ayet’teki: <em>“İnsanlar, yerde yürüyen canlılar ve sağmal hayvanlar da aynı şekilde çeşit çeşit renklerdedir”</em> ifadesi, Kur’an’ın insan ve hayvana aynı eşitlikte önem verdiği bağlamında değerlendirilebilecek ayetlerden.</p>
<p>Hûd/40 ve Mü'minûn/ 27. Ayet’te geçen Nuh kıssasında, Nuh’a <em>“her cins hayvandan birer çifti gemiye alması gerekliliği”</em> nin belirtilmesi de yine bu insan-hayvan eşitliği bağlamında değerlendirilebilir. Hayvanların nesillerinin tufanla birlikte yok olması ve nesillerinin korunması için onlardan da çift çift gemiye alınması istenmektedir.</p>
<p>Kur’an’da Kehf Suresi’nde mağaraya sığınan inançlı gençlerden söz edilirken köpeklerinden söz edilmesi de Kur’an’ın insan-hayvan eşitliğine gönderme olarak kabul edilebilir. Bu durum:</p>
<p>Kehf/18. Ayet’te <em>“Uykuda oldukları hâlde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (yatmakta idi.)...”,</em></p>
<p>Kehf/22. Ayet’te ise: <em>“Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: ‘Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir’ diyecekler. Yine, ‘Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir’ diyecekler. Şöyle de diyecekler: ‘Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir.' De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir...” </em>diye ifade edilir.</p>
<p>İnsan hayvan eşitliği kuran bir kıssa ise A’raf /77-78, Kamer/27, İsra/59, Şuara/155-158, Şems, 91/13 gibi ayetlerde yer alan Salih Peygamber ve devesinin anlatıldığı kıssadır. Şuara/155-156. Ayet’e göre: Semûd kavmine, bir deve gönderilir. Salih peygamber kavmine deveye karşı iyi davranmalarını öğütleyip onlara:<em> “Şu bir dişi devedir. Onun su içme hakkı var. Belli bir günde su içme hakkı da sizin. Ona kötülükle ilişmeyin. Yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar...” </em>der. Kuyudan çıkan suyu, bir gün deve bir gün diğer insan ve hayvanlar içer. Böyle bir süre devam edilir. Deve, su içmesi gereken günlerde kuyunun tüm suyunu içer, geriye hiçbir şey kalmaz. Buna dayanamayan insanlar çareyi deveyi öldürmekte bulurlar. Deve öldürülünce Allah gazaba gelir ve Semûd halkını yok eder. Bu kıssada da görüldüğü gibi suyu içme hakkı, deve ve insanlara eşit veriliyor.</p>
<h3>Kur’an’da hayvanlara eziyet büyük bir suç</h3>
<p>Salih Peygamber ve devesinin anlatıldığı kıssa aynı zamanda hayvanlara eziyet edilmemesi ile ilgili. Kıssanın sonunda görüldüğü gibi bu hakkı ihlal ederek deveyi öldüren halk, Allah tarafından yok edilerek cezalandırılıyor.</p>
<p>Kur’an’da hayvanlara dair yer alan bir diğer konu hayvanlara eziyet edilmemesi gerektiği, bunun büyük bir günah ve suç olduğu. Neslin devamıyla ilgili değerlendirilebilecek Bakara/205. Ayet’te: <em>“O inkarcı kişi hakimiyeti eline alır almaz, yeryüzünde fesat çıkarmaya, ürünü ve nesli yok etmeye çalışır. Halbuki Allah fesadı sevmez”</em> denilerek genel olarak canlılara zarar veren, yeryüzünde canlı neslini yok edenler kınanıyor.</p>
<p>Bu ayette tasvir edilen insan tipi güzel sözlerle insanları etkileyip, sonrasında yeryüzünde bozgunculuk yaparak ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Günümüz koşullarında hiç birimize yabancı olmayan bir insan tipi... Klasik yorumcular ayette geçen “nesl” kelimesine tefsirlerinde “insan neslini” ifade eder şekilde yer verse de daha sonraki yorumcular kelimeyi <em>“asıl”</em> ve <em>“geniş”</em> anlamıyla ele alıyorlar. Kelime Arapçada <em>“soy, evlatlar, bir canlı türünün ardı ardına gelen kuşakları” </em>anlamıyla tüm canlıları içeriyor. Nitekim “hars ve nesl” yani, ekin ve soy kelimelerinin bir arada kullanılması da nesl kelimesinin tüm canlıları ifade ettiğini gösterir ki canlı neslini yok edenleri Allah’ın sevmeyeceği belirtiliyor.</p>
<h3>Karıncayı bile incitmemek</h3>
<p>Neml Suresi 18-19. Ayet de hayvanlara zarar verilmemesiyle ilgili. Süleyman Peygamberin ordularıyla geçerken bir karınca sürüsüne rastlar. <em>“Karınca vadisine geldiklerinde bir karınca şöyle seslendi: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler.’ Bunun üzerine Süleyman, karıncanın sözüne güldü ve dedi: ‘Rabbim bana ve ebeveynime lütfettiğin nimetine şükretmeme, hoşnut olacağın hayırlı ve barışçıl bir iş yapmama imkan ver. Ve rahmetinle beni iyilik ve barışı seven kullarının arasına sok’</em> dedi.” “Karıncayı bile incitmemek” deyimiyle ne güzel de örtüşüyor.</p>
<p>Kur’an’ın emirleri yanında bir çok hadiste de canlılara zarar verilmemesi söylenir. Cinsel tacizde bulunmak, onları belli yerlerde hapsetmek, yemek ve içmekten mahrum etmek, yaralamak, dövüştürmek vb. hayvanlara işkence olarak değerlendirilen tüm kötü davranışlar kesinlikle yasaklanır. İbn Hanbel’in naklettiği bir hadise göre peygamber <em>“Allah, hayvanlara işkence yapanlara lanet etmiştir”</em> der. Müslim ve Ebu Davud’un nakline göre hayvanların hedef tahtası olarak kullanılması lanetlenir. Buhari, Müslim, İbn Mâce vb. sahih hadis nakledenlerin bildirdiğine göre peygamber: <em>“İçinde ruh bulunan hiç bir şeyi atış hedefi olarak kullanmayın”</em> der. Abdullah bin Amr’dan nakledildiğine göre, Peygamber <em>“Hiçbir kişi yoktur ki bir serçeyi yahut ondan daha küçük bir canlıyı haksız yere öldürsün de yüce Allah ona bunun hesabını sormasın!” </em>der.</p>
<h3>Hayvana eziyet en çirkin üç günahtan biri</h3>
<p>Bu Hadislerde de belirtildiği gibi canlılara eziyet etmek, her hangi bir canlının yaşam hakkını elinden almak en büyük cezayı gerektiren suçlardan, günahlardan. Nitekim İmam Cafer-i Sadık’tan nakledilen bir rivayette bu durum açıkça dile getirilir: <em>“En çirkin günahlar üç tanedir: Hayvanların öldürülmesi, kadının mehrinin kendisine verilmemesi ve işçiye emeğinin karşılığının ödenmemesidir.”</em>(el-Hurru’l-Amili, VIII/397)</p>
<p>Peygamberin kendi hayatında hayvanları çok sevdiğine dair bir çok bilgi de karşımıza çıkar. Vâkidî’nin aktarımına göre peygamberin, ordusuyla birlikte Mekke’ye giderken bir dişi köpeğin yavrularını emzirdiğini ve onları korumaya çalıştığını gördüğü, ordunun köpeğe ve yavrulara zarar vermemesi için Cuay b. Surake adındaki birini orada nöbetçi olarak görevlendirdiği söylenir. Ayrıca, Tirmizi’nin aktarımına göre kedileri kucağına alarak onlarla oynayan ve hayvan sevgisiyle meşhur olan Ebu Hureyre’ye <em>“kedicik babası”</em> ismini verir ve İbn Hanbel’e göre kediyi ev hayvanlarından sayar. Görüldüğü gibi hem İslam’ın birincil kaynağı Kur’an’da hem de ikincil kaynak olması nedeniyle Kur’an’la uyumlu olması gereken hadislerde bırakın hayvanları katletmeyi onların incitilmesine bile yer yok. Hatta zaman zaman insan-hayvan eşitliğine dair ayetler var. Öyleyse bu öfke, bu kara propaganda neden? bu öfke, bu kara propaganda neden?</p>
<p>Çünkü mesele tamamen politik. Bu yasanın temelinde ekonomik krizin, derinleşen yoksulluğun ve kamusal güvencesizliğin gerçek sorumlusu olan egemenlerin, kitlelerin biriken öfkesini kendilerinden uzaklaştırmak istemesi var; bu yasanın temelinde, egemenlerin en güçsüz olarak ilan ettiklerine yönelik şiddeti meşrulaştırması ve örgütlemesi, örgütlü şiddet var; bu yasanın temelinde kadına, çocuğa, işçiye, göçmene, engelliye yapılan şiddetin ilk adımı var; bu yasanın temelinde sınıf farklılıklarının meşrulaştırılması, yeni bir sermaye ağının yaratılması var; bu yasanın temelinde toplum arasındaki giderek büyüyen ekonomik açının meşrulaştırılmasının ilk adımı var; bu yasanın temelinde itaat kültürünü yerleştirmek var; bu yasanın temelinde cezasızlık algısını güçlendirerek toplumsal şiddetin artmasına zemin hazırlamak var; ve en somut biçimde bu yasanın temelinde kamusal alanın dönüşümü ve soylulaştırma politikaları var.</p>
<p>Soylulaştırma politikalarıyla lüks konut projeleri, modern kafeler ve AVM yapılacak alanlar için sokakta yaşayan hayvanlar, mülk değerini düşüren ve kentin sözde <em>“gelişmişlik”</em> imajını zedeleyen birer görsel/fiziksel kirlilik unsuru olarak kodlanıyor. Sokaklar, bu politikalarla sokak hayvanları ve mahalle sakinlerinin ortaklaşa paylaştığı <em>“müşterek”</em> alanlar olmaktan çıkarılıp <em>“steril”</em> ve kontrol edilebilir tüketim koridorlarına dönüştürülmek isteniyor. Kentler sadece sokakta yaşayan hayvanlardan değil yoksul insanlardan da arındırılarak tamamen sermayenin ve üst sınıfların tüketim tarzına uygun hale getirilmeye çalışılıyor. Sokakta yaşayan hayvanlar, birer <em>“maliyet kalemi”</em> ve <em>“hizmet yükü”</em> görülüyor. Üretime ve tüketime doğrudan katılamayan yaşlılar, engelliler, güvencesiz göçmenler, evsizler ve kent yoksulları da sistemin gözünde maliyet kalemi ve hizmet yükü. Dolayısıyla gözden en kolay çıkarılabilecek bir <em>“artık nüfus”</em> konumundalar.</p>
<p>Ekonomik krizin, derinleşen yoksulluğun ve kamusal güvencesizliğin gerçek sorumlusu olan egemenlerin, kitlelerin biriken öfkesini kendilerinden uzaklaştırmak istemesi nedeniyle sesini çıkaramayacak, kendini savunamayacak en zayıf halkayı <em>“baş düşman”</em> ve <em>“tüm kötülüklerin kaynağı”</em> ilan etmesi çok doğal. Hayvanlar sokakların güvensizliğinin tek sebebi; göçmenler işsizliğin tek nedeni; hak arayan işçiler düzen karşıtı, hak arayan kadınlar ise aileyi bozmaya çalışan odak olarak kodlanıyor.</p>
<p>Tüm bu politik arka plan nedeniyle toplumun % 85’i bu katliam yasasına karşı olduğu halde insanları kutuplaştıran, nefreti körükleyen yasa çıktı. Her gün sokakta yaşayan hayvanların toplanması, eziyet edilmesi ya da öldürülmesiyle ilgili bir haber okuyor ya da buna birebir tanık oluyoruz. Kamusal alanda acı çeken ve öldürülen canlıları görmeye alışan bir toplum, insan odaklı hak ihlallerine ve adaletsizliklere karşı da tepkisizleşir. Şiddet eşiği düşerek gücün ve otoritenin zayıf olanı yok etmesi meşrulaşır. Aslında tehlikeli olan sokakta yaşayan hayvanlar değil toplumun değişen düşünce biçimi; cezasızlık algısıyla artan şiddet kültürü. Herkes biliyor ki: <em>“Tek çözüm: Kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat.”</em></p>
<p>Madem tüm olumsuz propagandalar hadislere dayandırılıyor, o zaman sözümüzü İbn Mâce tarafından nakledilen peygamberin şu sözüyle noktalayalım: <em>“Hayvanlar olmasaydı semadan yağmur inmezdi!”</em></p>
<p>(AK/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Büyük vatan uğruna]]></title><link>https://bianet.org/yazi/buyuk-vatan-ugruna-322523</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/buyuk-vatan-ugruna.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/buyuk-vatan-ugruna-322523</guid><description><![CDATA[“Ölüsü canlısından tehlikeli” sayılan Che Guevara’nın son yoldaşları Bolivya’dan beş ay süren firarlarını  bu sene Cannes’ın en müthiş macera filmi olarak tanımlanan belgeselde seyirciye yaşatıyor]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>2027 senesi, doktor, yazar, siyasetçi, diplomat, ideolog, devrimci, gerilla <strong>Ernesto “Che”</strong> <strong>Guevara</strong>’nın 60’ıncı ölüm yıldönümü. Gelecek sene bizi neler bekliyor bilinmez lakin tamamlanması takriben 20 yıl sürmüş <em>Che Guevara: Son Yoldaşlar (Les survivants du Che/Che Guevara: The last companions)</em> adlı belgesel Marksist devrimci ve gerilla lideri Che Guevara Bolivya askerleri tarafından yakalandığında yanında olan yoldaşlarından hayatta kalıp kaçmayı başaranlara odaklanıyor.</p>
<p>Geçen Mayıs ayındaki Cannes Film Festivali’nde gösterilmiş olan 2026 Fransa yapımı 98 dakikalık sürükleyici belgesel, zengin arşiv görüntüleri, çarpıcı fotoğraflar ve muhtelif belgeler dışında çetrefilli hadiseyi animasyon, muhteşem coğrafya çekimleri ve değerli röportajlarla da seyirciye birebir  yaşatıyor.</p>
<p>Yönetmen ve senaryo yazarı hanesinde adını gördüğümüz <strong>Christophe Dimitri Réveille</strong> gönülden bağlandığı mevzuyu hak ettiği hürmet çerçevesinde aktarırken insanın içine ister istemez tekrar hüzün çöküyor; bir yandan da ziyadesiyle ikna edici sinema eseri ruhumuzdaki mücadeleci kıvılcımlar sayesinde direnişin daima süreceğine dair ümidimizi de tetikliyor.</p>
<p>1959’daki zaferle kutlanan Küba Devrimi’nin ardından “Büyük Vatan” olarak adlandırdığı Latin Amerika’nın birleşmesi ve emperyalizmden kurtarılması için giriştiği misyon, gezegen çapında isyanın sembolü hâline gelecek Che’nin 1967 yılında Bolivya’da ordu mensupları tarafından öldürülmesiyle sekteye uğrayacaktı.</p>
<p>Karşı kültürün halen popüler olmayı sürdüren figürü Che Birleşmiş Milletler’de ezilen dünya halklarını kastederek “Bu büyük insan kitlesi YETER demiş ve yürüyüşüne başlamıştır…” cümlesini gururla sarf etmişti. Karizmatik Che gezegenin güney yarım küresinin, Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın kapitalist emperyalizme karşı tek vücut olması gerektiğini savunuyordu.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/film.jpg" alt=""></p>
<p>Bolivya’nın askerî lideri <strong>René</strong> <strong>Barrientos</strong>’un emriyle kahpece öldürüldüğünü öğrenen yoldaşlarının ilk verdikleri karar tahmin edilebileceği gibi, mücadeleyi asla bırakmayacaklarına ve bunu son fertleri hayatta kalana kadar sürdüreceklerine dairdi. Belgeselde müthiş firardan sonra da hayatlarına nasıl devam ettiklerini, buruk sevincin yanısıra hüsranlar da yaşadıklarını, lakin emperyalizme karşı gerilla ruhunu asla terk etmediklerini görüyoruz.</p>
<p>Peki, ABD’nin günümüze kadar her türlü devrimci faaliyeti söndürmeye and içtiği Latin Amerika’da gene soytarı kılıklı diktatörlerin çoğaldığını görmenin kösteklenmişliği bir yana, <strong>Donald Trump</strong>’ın iyice daralttığı ilmiği tamamıyla sıkmaya girişip ara seçimde milliyetçi oyları toplayabilmek amacıyla kronikleşmiş Küba meselesini askerî bir operasyon, hatta işgalle sonuçlandırmasına şaşırır mıyız?</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/uc.png" alt=""></p>
<h3>Her şeye rağmen şefkatli belgesel</h3>
<p>Belgeselin zengin anlatım dili, esas kahramanlarımızın akli melekeleri gayet yerindeyken verilmiş röportajlarla taçlandırılıyor. Keskin hafızaları mazilerinde üstlenmiş oldukları misyonun asaletine yaraşır ölçüde canlıyken, dinamiklerin gözümüzde canlanabilmesi için gerekli her türlü teknik, coğrafi, sosyal ve psikolojik malumatla zenginleştirilmiş şekilde, ayrıca objektif bakış açılarını daima muhafaza ederek kameraya konuşmalarını samimiyetle yapıyorlar.</p>
<p>Dramatik hadiselerin peş peşe geliştiği belgeselde, tanıdıkça ahlaki duruşlarından hiç şüphemizin kalmadığı yoldaşlar <strong>Pombo, Urbano, Benigno, Inti, Dario </strong>ve<strong> El</strong> <strong>Ñato</strong> hakkında genel malumat sahibi olduğumuz gibi başlarına gelen fazlasıyla zorlayıcı hadiseleri ekipten biriymişçesine adeta tenimizde hissediyoruz. Sonuçta Şili’ye kadar uzanan zorlu coğrafyada, 3 bin kilometreye yaklaşan ve beş ay sürmüş, ordunun peşlerine takıldığı, teyakkuza geçmiş devletin başlarına ödül koyarak halkı “av”a dahil ettiği çetin bir firardan bahsediyoruz. Aralarında bazılarının köklerinde devrimcilik bile yok aslında; bilhassa kırsal kesimde haksızlığa, ordu mensuplarının agresyonuna, yağmasına uğramalarının, evlerinin yakılmış olmasının acısı mücadeleye katılmalarının esas motivasyonu oluşturuyor. Öyle ya, tiranlığa karşı mücadele etmek hepimizin boynunun borcu değil miydi?</p>
<p>Firar sırasında kendilerinden sayıca ve donanım açısından üstün olan ordu mensuplarıyla çatışmaları ve bir kayıp vermeleri dışında yollarına devam edebilmeleri halk arasında adeta mitolojik kahramanlara dönüşmelerine bile yol açmıştı. Lakin Deadline’dan <strong>Matthew</strong> <strong>Carey</strong>’nin dediği gibi, Che mitolojisini cilalamak üzere tek taraflı bir hikâyeyle daha karşı karşıya değiliz katiyen.</p>
<p>Lakin gerilla disiplini ve etiği hususunda seviyeli bir brifing almadığımızı da söyleyemeyiz. Küba’ya dönüp yaşananları <strong>Fidel</strong> <strong>Castro</strong>’ya birebir aktarma ülküsüyle kaçmaya başlayan 6 kahramanımız birbirinin mesuliyetini zincirleme bir nizam hâlinde üstleniyor. Yaralanan bir yoldaş yürüyebilecek vaziyetteyse sorumluluğunu taşıyan ona yardımcı olmakla mükellef; yürümeye devam edemeyecek kadar ağır yaralıysa misyonun halele uğramaması için onun hayatını almakla da!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/4.jpg" alt=""></p>
<h3>Gezegen çalkalanıyor</h3>
<p>Geniş spektrum, kaçırılmaması gereken nadide belgeselin yalnız estetik yaklaşımıyla kısıtlı kalıyor sanmayın. Film boyunca jeopolitik atmosferi de derinlemesine soluduğumuza sizi temin ederim.</p>
<p>Yaralı Che’yi askerler tarafından hapsedildiği köyden kurtarma ihtimali olan 6 yoldaşın basiretinin bağlanmasına yol açmış yanıltıcı radyo yayınından kaçış sürecinin dünya çapında duyulmasına; soğuk savaş döneminde günümüzden çok daha ilkel olsa da enformasyon ve propaganda savaşlarına layıkıyla intibak ediyoruz. Küba kökenli CIA ajanı <strong>Félix</strong> <strong>Rodriguez</strong>’in yoldaşları yakalama operasyonundaki rolünü veya Bolivya ordusunu hemen eğitmeye soyunmuş ABD’nin özel harekât kuvveti Yeşil Bereliler’in ülkeye sızmasını tartışmaya bilmem gerek var mı?</p>
<p>Belgeselde gerillaların peşine düşmüş ordunun başındaki komutan <strong>Gary Prado</strong> olanları kendi bakış açısıyla tane tane aktarırken meseleye iki taraftan bakmak şansına da erişmiş oluyoruz.</p>
<p>Bolivya diktatörü Barrientos’un Che gibi mühim bir şahsiyete ne yapacağını bilemeyip, ölüsünün canlısından çok daha tehlikeli olduğu daha anlaşılmadan yaralı gerilla liderinin öldürülmesine yönelik emri vermesi ve bunun çatışma sırasında meydana gelmiş bir vaka gibi gösterilmesini istemesi de kahpeliğini teyit ediyor.</p>
<p>Bu arada rejim karşıtı faaliyet sürdürmekten dolayı Bolivya’da tutuklananlar arasında devrimci Arjantinli ressam <strong>Ciro Bustos</strong> ve bilhassa Fransız felsefeci, gazeteci ve akademisyen <strong>Régis Debray</strong> de belgeselin yörüngesine girip uzun süre bizimle kalıyor. Fransa tedirgin oluyor, <strong>Jean-Paul Sartre</strong> sol kesimi ayaklandırıyor;  <strong>André Malraux</strong> devreye girenlerin arasına katılıyor. Asker kökenli de olsa Fransa Cumhurbaşkanı <strong>Charles</strong> <strong>De Gaulle </strong>Bolivya’daki meslektaşını gizlice arayıp Régis Debray’ye münasip görülen idam cezasının 30 yıl hapis cezasına çevrilmesini mümkün kılıyor.</p>
<p>Filme derinlemesine nüfuz etmemizin nedenlerinden biri de üst ses olarak dinlediğimiz meşhur aktör<strong> Vincent</strong> <strong>Lindon</strong>’un ikna edici okuması diyebilirim. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/5.png" alt=""></p>
<h3>Assolist Allende</h3>
<p>Görüntülerine doyamadığımız coğrafyanın ve ayrıca yüksek rakım ikliminin çetin şartları firarilerimizin zaten zorlu parkurunu neredeyse imkânsızlaştırırken Bolivya’da kalmayı tercih edenlerin dışında daralmış ekip yerli rehberler <strong>El Negro</strong> ve <strong>Vilca</strong>’nın eşliğinde Şili’ye varıyor.</p>
<p>O zamanlar daha Başkan yardımcısı olan <strong>Salvador</strong> <strong>Allende</strong>’nin özgürlükçü tesiri kendini anında gösteriyor ve kaçaklar devlet himayesine alınıyor. Lakin Küba’ya gitmelerini sağlamaya yönelik girişimleri sekteye uğruyor, çünkü ellerindeki uçaklar Bolivya’yla Küba arasındaki mesafeyi aktarma olmadan katedemeyecek kadar zayıf. Bu arada Peru ve Ekvador da aktarma yapıldığı taktirde Bolivya ile olan anlaşmaları icabı uçaktakileri tutuklamaya niyetli.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/vi_fCM3rVys?si=SWS11rgHHUyw3tJo" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Allende onlarla Okyanus kıyısındaki Iquique’de buluşuyor, yakınlık gösterip kaynaşıyor. Şili Cumhurbaşkanı <strong>Eduardo Frei</strong> Moskova’yla görüşüyor, Kremlin Paris’le görüşüyor ve bir zamanlar dahil olduğu direniş ruhuna uygun olarak De Gaulle bir kez daha özgürlük mücadelesine iştirak ediyor. Yolladığı askerî uçağa herhangi bir aksilik olur ihtimaliyle, garantör misali Allende de biniyor; önce Paskalya Adası’na, oradan Tahiti’ye, Nouméa’ya, Sidney’e, Sri Lanka’ya, Addis Ababa’ya hep beraber uçuyorlar. Allende belki de ortalığı neşelendirmek için gökteyken aniden gitar çalmaya karar veriyor; Küba sefiri <strong>Baudilio Castellanos</strong> da ona uyarak kendi gitarını konuşturup her beraber şarkı söylemeye koyuluyorlar: “Guantanamera…”. Paris’e vardıktan sonra Prag’a, Prag’dan Moskova’ya, oradan da Küba’ya ulaşıp akabinde bazılarının hayal kırıklığı yaşamasına yol açan heybetli Castro’ya olanları aktarıyorlar. Aradan geçen zamana rağmen belgeselde şahit olduklarımız dünmüş gibi canlı; dünyanın o dönemdeki hâli insanda nostaljik bir tat bıraksa da yoldaşlık mefhumu filmin şefkatli ve oyuncaklı estetiği sayesinde günümüzde de gerçekleştirilebilir bir değer olarak kapı gibi karşımızda!</p>
<p>Belgeselde ezik oldukları için iktidardan yana davranan ihbarcılar da var, hayatı ciddiye alıp risklere rağmen tavrını koymayı bilenler de.</p>
<p>Sonuçta, kameranın özneleri olmalarına rağmen poz vermeyen, gaza gelip yaptıklarıyla böbürlenmeyen, hür bir dünya adına pragmatik ve mütevazı olmayı benimsemiş kahramanlarımızın asla rehavete kapılmama çağrısına kulak vermekte fayda var!</p>
<p>(RL/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tarımda dayanışma teknolojileri halkın gıda egemenliğinin bir parçası olmalı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tarimda-dayanisma-teknolojileri-halkin-gida-egemenliginin-bir-parcasi-olmali-322536</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/tarimda-dayanisma-teknolojileri-halkin-gida-egemenliginin-bir-parcasi-olmali.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tarimda-dayanisma-teknolojileri-halkin-gida-egemenliginin-bir-parcasi-olmali-322536</guid><description><![CDATA[Asırlardır bizi besleyen, gıdamızı üretebildiğimiz bir tarım becerisine sahibiz. Kendi gıda sistemlerimiz üzerinde söz sahibi olarak, gıda egemenliği perspektifiyle neyi, nasıl, ne zaman ve kim için üreteceğimize birlikte karar verebiliriz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Epey bir süredir dijitalleşmenin üzerimizdeki etkilerini gözlemleme şansımız oldu. Bir yandan teknolojinin getirdiği rahatlık bize iyi hissettirirken diğer yandan kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretildiği bir yapıyla karşı karşıyayız. Elbette dijitalleşmenin her sektöre yansımaları başka ama en temel ihtiyacımız gıda üretiminin dijitalleşmesi uzun vadede bizi şirketlerin insafına bırakacak gibi duruyor.</p>
<p>Teknoloji eliyle tarım sektörünün yeniden şekillendirilmesi, küçük aile çiftçiliğini bitirmenin yanı sıra tarımı insansızlaştırarak kadim tarım bilgisinin de elimizden alınmasını sağlayacak politikalar içeriyor. Tüm tarlaların dronlar kullanılarak haritalandırılması, tarımın birer veriye indirgenmesi ve üretilen yapay zeka destekli tarım makinaları ile akıllı tarıma geçiş özü itibariyle büyük yüzölçümü olan kır arazilerinin, gözetim sisteminin birer parçası haline getirilmesi planı. Bu planla birlikte çiftçi bir veri kölesine dönüşürken, büyük ölçekli sermaye şirketlerine de bağımlılığı artırılmış olacak. Ayrıca traktörlerin bulut sistemlerine bağlanması, çiftçilerin tarlalarının sabote edilmesi veya verilerinin çalınması gibi siber saldırı risklerini de beraberinde getiriyor.</p>
<p>Akıllı tarım, topraksız tarım, dijital tarım gibi adlarla ortaya konulan teknoloji, endüstriyel tarımı bir üst aşamaya taşıyarak, daha çok verim elde etme, daha çok kâr etme ve özellikle kır nüfusundaki yaşlanmayı çözecek bir mekanizma olarak pazarlanıyor. Tarla ile ilgili tüm kararların yapay zeka üzerinden verilmesi çiftçiler için üretim becerilerinin kaybının yanı sıra çiftçinin toprağına, yetiştirdiği ürüne yabancılaşmasına, üretilen ürünlerin tek tipleşmesine ve çiftçinin yerinden edilerek yoksullaşmasına neden oluyor. Yapay zeka ile donatılan ve herhangi bir dış müdahaleye karşı kendini kilitleyen akıllı tarım makinaları ile çiftçilerin üretim araçlarına da sermaye el koyuyor bir yandan.</p>
<p>John Deere (1) gibi ününü tarım makinaları yaparak kazanmış tekelci bir şirket son yıllarda otonom traktörleri piyasaya çıkardı. Bu traktörler çiftçinin en temel üretim aracını birer bilgisayara dönüştürmüş durumda. Öyle ki çiftçi kendi traktöründe meydana gelen herhangi bir arızaya müdahale edemez, traktörünü istediği tamirciye götüremez hale gelmiş durumda. Şirketin traktörlere taktığı dijital kilitler, son özgür emek olarak görülen çiftçilerin üretim araçları üzerinde söz sahibi olmasına ve inisiyatif almasına engel oluyor. Satın aldıkları traktörlerin sadece kullanım haklarına sahip olduklarını gören çiftçiler ise dijital kapitalizme karşı farklı stratejiler geliştiriyorlar. Öncelikle “Tamir Hakkı (Right to Repair)” (2) davaları açan çiftçiler ki bu davaları kazanarak tekelci firmayı 99 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm ettiler.</p>
<p>Ayrıca şirket, mahkemeye sunulan anlaşma uyarınca, 10 yıl boyunca yetkili servislerine sağladığı tüm arıza tespit yazılımlarını, hata kodlarını, emisyon sıfırlama araçlarını ve teknik kılavuzları çiftçilere ve bağımsız tamircilere açmak zorunda kaldı.(3)</p>
<p>Bu mücadeleler beraberinde şu soruyu gündeme taşıyor. Bu dijital sömürü karşısında teknolojiyi kendi yararımıza kullanabileceğimiz dayanışma teknolojileri kurmak mümkün mü? Üretim araçlarının ortak mülkiyeti ile adil bölüşüm algoritmaları üretilebilir mi? Amacımız teknolojiyi komple reddetmek yerine tabandan, halk yararına bir teknolojiyi inşaa edebilmenin yol ve yöntemlerini aramak tabii.</p>
<p>Esasen halk yararına tabandan inşa edilen ahilik gibi, imece kültürü gibi dayanışma pratikleri bu topraklara yabancı değil. Özellikle kooperatifçilik üzerinden bu konuda birikmiş epey deneyim var. Ancak sıra dijital alandaki yazılımların, dijital satış kanallarının vb. birlikte kullanımına gelince orada hala ciddi eksiklikler var. Hali hazırda var olan ticari uygulamalar hem şirketlerin tekelinde hem de dayanışma ekonomisi ilkelerine göre hazırlanmış değil. Dijital satış kanalları ürünlerin, hizmetlerin etkileşim sayısını artırırken geri plandaki siyasi derinliğini azaltıyor ve ürün alımını bilinçli bir siyasi eyleme dönüştürmüyor.</p>
<p>Bir yandan da bu alanda platform kooperatifçiliği üzerinden çeşitli uygulamalar hayata geçirilmiş durumda. Brezilya’da MST (Topraksız Kır İşçileri) için yapılan uygulama Sementler (4) MST’lilerle bizzat konuşularak oluşturulmuş, açık kaynaklı bir yazılım olup, hareketin iş bölüşümü ve yönetimini kolaylaştırmış mesela. Yine Amerika’da Grownby (5) ve Almanya’da Fairmondo (6) çiftçilerin adil bir ticaret yapmasının ve kolay, kullanılabilir bir arayüz üzerinden dijital satış yapabilmelerinin önünü açıyor. Dijital platformların halk yararına, tabandan, ihtiyaca yönelik olarak geliştirilmesi, teknolojiye karşı bir politika üretme meselesi iken bir yandan da kolektif mülkiyeti sayesinde çiftçiler ağır mali yüklerden kurtuluyorlar.</p>
<p>Ancak nasıl ki endüstriyel tarımın etkileri anlaşılınca kapitalist şirketler organik tarım üzerinden ‘zehirsiz’ gıda üretimine yöneldiler ve yeni bir sertifikasyonlu tarım sürecini başlattılar, aynı şekilde şimdi de mekanik yolla ot yolan, tohumları eken, bitkinin hangi noktasına hangi doğal gübreyi enjekte edebileceğini bilen kısaca bitkiyi besleyen ve ürünü sezon sonunda hasat edebilen robotlar (7) geliştirilmiş durumda.</p>
<p>Yine bu robotlar ekim, dikim işlerini buluta yüklenen koordinatlar üzerinden yapıyorlar. İnsan bir yandan tarımda angarya gibi görünen bu ot yolma, bitki besleme, hasat gibi emek yoğun işleri tarım zehirleri kullanmadan rahatça yapabilecek olmanın nesi kötü ki diyebilir tabii. Ancak toplamda tüm kır arazisinin verilerinin anlık olarak işlenebildiği, görülebildiği, savunma sistemleri adı altında militarizme hizmet edebilecek bu verilerin, coğrafya ve insan üzerinde devasa bir gözetim ve kontrol sistemine dönüşecek olması düşündürücü gerçekten. Gözetim sistemleri ile kamusal tarım desteklerinin ilişkilendirildiği ve tarımın şirketlerin kontrolüne geçtiği, çiftçinin üretimden koparılarak al/sata indirgenecek emeği ve bilginin tekelleşmesi meseleleri de üzerinde düşünmemiz gereken konulardan. Yapay zekayı kullanmamızın doğa ve çevre üzerindeki maliyetleri de hesaba katılması gereken bir başka konu. Bu üretken yapay zekaların (8) yapım sürecinde harcanan su ve fosil yakıtların, enerji arzı üzerinden tahrip edilen toprakların ve doğal bitki örtülerinin uzun vadede iklimi etkileyeceği ve çevreyi tahrip edeceği aşikar.</p>
<p>Bizi şirketlerin insafına bırakan bu teknoloji, üzerinde nefes alacağımız çevrenin de her geçen gün kirlenmesini, temiz su kaynaklarının geri dönüşsüz tüketilmesini mümkün kılıyor. Yapay zeka üzerinden yapılan her işlemde daha fazla fosil yakıttan elektrik üretimi sağlanıyor ve daha çok içilebilir su soğutma sistemlerini aktif tutmak için kullanılıyor. Bize anlatılan hikayelerde yapay zeka sistemlerinin gezegenin yararına olduğu ve bu teknolojilerin aynı zamanda iklim değişimine karşı bizi koruyacağı oluyor. (9) Oysa bize verilenler hikayenin tamamı değil. Konuları halkın gözünden görmek ve yorumlamak, bize dayatılan politikaları ters yüz etmek, hikayeyi bizim gözümüzden yazmak ve teknolojiye yaklaşımımızı tabandan yeniden inşa etmenin yol ve yöntemleri üzerine düşünmeliyiz. Yapay zekanın sahaflardaki nadir kitapları alıp yok etmesi (10) ve bilgiyi tekeline alması gibi meseleler üzerinden teknolojiye ilişkin endişeler ise giderek artıyor.</p>
<p>Son dönemlerde çok fazla sayıda kolektif, direnişçi, yapay zekâ ve diğer gelişmekte olan teknolojilerin geliştirilmesinde yeni düzenlemeler, şeffaflık ve daha fazla hesap verebilirlik çağrısında bulunuyorlar. Ayrıca teknoloji karşıtları 19. yüzyıldaki makina kırıcıların yerini alarak yeni luddistler olarak adlandırılıyorlar. (11) Doğrudan eyleme geçen bu kolektifler / direnişçiler altyapı sistemlerini tahrip ederken, madencilik, savunma sanayi gibi alanlarda çalışan şirketleri de hedef alıyorlar. Teknoloji karşıtlığı ise üç temel madde üzerinden şekilleniyor. Birincisi üretim araçlarına el konulması ve üretim biçimlerinin yeniden şekillenmesi üzerinden ekonomik bir tehdit olarak, ikincisi insanlar olarak birbirimizle ve doğayla olan bağlarımızın çözülmesine katkısı üzerinden ve son olarak insan varlığını uzun vadede yok edecek bir tehdit olarak görülmesinden. Çok uzağa gitmeye gerek yok. İşgalci İsrail’in Filistinliler üzerinde açlığı bir silah olarak kullanması, dronlarla tarlaları zehirlemesi, Filistinli çiftçileri yerinden etmek için dijital teknolojileri birer savaş makinasına çevirmesi endişelerin yersiz olmadığının kanıtı. (12)</p>
<p>Asırlardır bizi besleyen, gıdamızı üretebildiğimiz bir tarım becerisine sahibiz. Kendi gıda sistemlerimiz üzerinde söz sahibi olarak, gıda egemenliği perspektifiyle neyi, nasıl, ne zaman ve kim için üreteceğimize birlikte karar verebiliriz. Verimlilik ve piyasa koşulları üzerinden bize dayatılan akıllı tarım, topraksız tarım, robotik tarım gibi uygulamalara yapay zeka üzerinden oluşturulan otonom sistemlere, algoritmalara mahkûm değiliz. Bir yandan da endüstriyel tarımın sağlığımız üzerinde ki etkilerini hesaba katarsak yaşamımızı devam ettirmenin yolunun bu sistemler olmadığı aşikâr. Uzun yaşam, bol bol hareket etmek, toprakla iştigal etmek ve doğayla iç içe olmaktan geçiyor. Uluslararası çiftçi örgütü La via Campesina’nın gıda egemenliği tesis edilirse bilge köylü tarımın açlığı önleyebileceğine dair çalışmaları var. (13)</p>
<p>Kendi gıdamızı üretirken ihtiyaç duyduğumuz konularda teknolojiyi kendi yararımıza modifiye edebiliriz. Asıl olarak şirketler lehine yürüyen bu sürecin, kolektif akıl ile değişip, dönüşeceği yeni bir yapıyı önümüze koymalıyız. Dayanışma teknolojileri halkın gıda egemenliğinin bir parçası olmalı ve halk yararına, halk için hizmet vermelidir.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p> 1) <a href="https://www.croplife.com/smart-tech/more-farmers-are-adopting-john-deeres-see-spray-he%20res-why/" target="_blank" rel="noopener">https://www.croplife.com/smart-tech/more-farmers-are-adopting-john-deeres-see-spray-he res-why/</a></p>
<p>2) <a href="https://www.kqed.org/news/12077465/to-hack-a-tractor-how-farmers-won-the-right-to-repair" target="_blank" rel="noopener">https://www.kqed.org/news/12077465/to-hack-a-tractor-how-farmers-won-the-right-to-repair</a></p>
<p>3) <a href="https://www.ftc.gov/news-events/news/press-releases/2026/07/ftc-states-secure-settlement-deere-company-advancing-farmers-right-repair" target="_blank" rel="noopener">https://www.ftc.gov/news-events/news/press-releases/2026/07/ftc-states-secure-settlement-deere-company-advancing-farmers-right-repair</a></p>
<p>4) <a href="https://policyreview.info/articles/analysis/platform-cooperativism-brazilian-solidarity-economy" target="_blank" rel="noopener">https://policyreview.info/articles/analysis/platform-cooperativism-brazilian-solidarity-economy</a></p>
<p>5) <a href="https://coop.grownby.com/" target="_blank" rel="noopener">https://coop.grownby.com/</a></p>
<p>6) <a href="https://geo.coop/articles/fairmondo-cooperatively-owned-online-marketplace" target="_blank" rel="noopener">https://geo.coop/articles/fairmondo-cooperatively-owned-online-marketplace</a></p>
<p>7) <a href="https://farmdroid.com/products/farmdroid-fd20/" target="_blank" rel="noopener">https://farmdroid.com/products/farmdroid-fd20/</a></p>
<p>8) <a href="https://geo.coop/blog/cooperative-case-against-ai" target="_blank" rel="noopener">https://geo.coop/blog/cooperative-case-against-ai</a></p>
<p>9) <a href="https://yerdenizkooperatifi.org/index.php/2026/07/16/tarim-teknolojisi-karsisinda-ozerklik/" target="_blank" rel="noopener">https://yerdenizkooperatifi.org/index.php/2026/07/16/tarim-teknolojisi-karsisinda-ozerklik/</a></p>
<p>10) <a href="https://gazeteoksijen.com/dunya/internet-tukendi-sira-avrupa-sahaflarinda-yapay-zeka-sir%20ketleri-nadir-kitaplari-tarayip-imha-ediyor-282218" target="_blank" rel="noopener">https://gazeteoksijen.com/dunya/internet-tukendi-sira-avrupa-sahaflarinda-yapay-zeka-sir ketleri-nadir-kitaplari-tarayip-imha-ediyor-282218</a></p>
<p>11) <a href="https://icct.nl/publication/stop-machines-rise-anti-technology-extremism" target="_blank" rel="noopener">https://icct.nl/publication/stop-machines-rise-anti-technology-extremism</a></p>
<p>12) <a href="https://yerdenizkooperatifi.org/index.php/2026/02/09/filistin-direnis-ekonomisi-yayimlandi-t%20oprakla-kurulan-direnisin-hikayesi/" target="_blank" rel="noopener">https://yerdenizkooperatifi.org/index.php/2026/02/09/filistin-direnis-ekonomisi-yayimlandi-t oprakla-kurulan-direnisin-hikayesi/</a></p>
<p>13) <a href="https://viacampesina.org/en/2024/10/la-via-campesina-to-undff-midterm-forum-we-refuse-to-let-this-be-the-decade-of-the-extinction-of-peasants-farmers-systemic-transformation-mu/" target="_blank" rel="noopener">https://viacampesina.org/en/2024/10/la-via-campesina-to-undff-midterm-forum-we-refuse-to-let-this-be-the-decade-of-the-extinction-of-peasants-farmers-systemic-transformation-mu/</a></p>
<p>(SE/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Duvar, müzik ve hafıza: Belfast’ta barışın izinde]]></title><link>https://bianet.org/yazi/duvar-muzik-ve-hafiza-belfastta-barisin-izinde-322519</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/duvar-muzik-ve-hafiza-belfastta-barisin-izinde-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/duvar-muzik-ve-hafiza-belfastta-barisin-izinde-322519</guid><description><![CDATA[Birkaç saat önce aynı şehirde Kürtçe şarkılar söylemişken, şimdi Kürtlerin hikayesinin Belfast’ın duvarlarında karşıma çıkması beklemediğim bir karşılaşmaydı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Belfast’a barış sürecini araştırmak ya da duvarların izini sürmek için gitmedim. Yolculuğumun nedeni müzikti. Geleneksel müzik ve kültürün buluştuğu Fleadh kapsamında Kürtçe şarkılar söylemek, İrlandalı ve Bask müzisyenlerle müzik yapmak üzere birkaç günlüğüne Belfast’taydım.</p>
<p>Fakat bazı şehirler, insanı oraya götüren nedenden daha fazlasını verir. Belfast da benim için öyle oldu. Şehirden ayrılırken yanımda yalnızca söylediğim şarkıların ve kurduğum yeni dostlukların hatırası değil; duvarlar, mezarlıklar, murallar ve bütün bunların arasında aklıma takılan bir soru vardı: Bir toplum uzun yıllar süren çatışmaların ardından geçmişiyle ne yapar?</p>
<h3>Bir mezarlıkta Kürtçe ağıt</h3>
<p>Belfast’taki ilk müzik deneyimlerimden biri alışık olduğumuz anlamda bir sahnede değil, Friar’s Bush Mezarlığı’nda oldu. Programda İrlanda Büyük Kıtlığı’na ilişkin anlatılar, şiirler ve ezgiler vardı. Ben de orada Kürtçe bir ağıt söyledim.</p>
<p>Başka bir halkın tarihsel acılarının anıldığı bir yerde kendi dilimde ağıt söylerken, müziğin bazen ne kadar az açıklamaya ihtiyaç duyduğunu düşündüm. Dinleyenlerin büyük bölümü Kürtçe bilmiyordu; ben de İrlanda’nın bütün şarkılarını ve hikayelerini bilmiyordum. Ama yasın, özlemin ve kaybın sesini anlamak için her zaman aynı dili konuşmak gerekmiyor.</p>
<h3>Barış geldiyse duvar neden hala duruyor?</h3>
<p>Bir akşamüstü taksi beni Cupar Way’deki Barış Duvarı’nın (Peace Wall) önünde bıraktı. Duvar boyunca yürüdükçe resimler, grafitiler, isimler ve dünyanın farklı yerlerinden insanların bıraktığı barış mesajları birbirini takip ediyordu. Belfast’a gelmeden önce bu duvarların varlığını biliyordum; ama önlerinde yürümek başka bir duygu yaratıyordu.</p>
<p>Belfast’ta aslında tek bir Barış Duvarı yok. Şehrin farklı noktalarında milliyetçi ve birlikçi mahalleleri birbirinden ayıran duvarlar ve fiziksel sınırlar bulunuyor. Benim yürüdüğüm bölüm Falls Road ile Shankill Road arasındaki Cupar Way’deydi.</p>
<p>Bu duvarların arkasında Kuzey İrlanda’nın “Çatışmalar Dönemi” (The Troubles) olarak anılan yakın tarihi var. 1960’ların sonlarından 1998’e uzanan süreç yalnızca Katolik-Protestan ayrımıyla açıklanamayacak; Kuzey İrlanda’nın anayasal statüsü, milliyetçi ve cumhuriyetçi hareketlerle birlikçi ve sadıkçı hareketler arasındaki siyasal mücadele, paramiliter örgütler ve Britanya güvenlik güçlerinin de dahil olduğu uzun bir çatışma dönemiydi. 1998’de imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması, barış sürecinin temel dönüm noktası oldu.</p>
<p>Aradan neredeyse otuz yıl geçti. Belfast değişti, yeni kuşaklar büyüdü. Ama duvarların bir bölümü hala ayakta. Yürürken aklıma takılan soru da buydu: Barış geldiyse duvar neden hala duruyor?</p>
<p>Belki de cevabı yalnızca siyasette aramamak gerekiyor. Çünkü duvarlar bazen ayırmak için inşa edilirken zamanla başka bir şeye de dönüşebiliyor: bir hafıza mekanına.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/29.jpg" alt=""></p>
<h3>“Prepared for Peace. Ready for War.”</h3>
<p>Belfast’ın duvarlarında yalnızca barış mesajları yoktu. Gördüğüm murallardan biri özellikle aklımda kaldı. Silahlı ve maskeli figürlerin yanında büyük harflerle şu sözler yazıyordu: “Prepared for Peace. Ready for War.” Barışa hazırlıklı. Savaşa hazır.</p>
<p>İlk bakışta birbirini bozan iki cümle gibi duruyordu. Fakat Belfast’ın yakın tarihini düşündükçe, barış süreçlerinin en zor taraflarından birini belki de tam bu çelişkinin anlattığını düşündüm. Silahların susmasıyla insanların birbirine güvenmeye başlaması aynı şey değil. Bir anlaşma imzalanabilir, çatışmalar sona erebilir; yıllarca biriken korkunun ve güvensizliğin ortadan kalkması ise çok daha uzun sürebilir.</p>
<h3>Belfast’ın duvarlarında Kürtler</h3>
<p>Barış Duvarı’ndan sonra yürüyerek, Uluslararası Duvar olarak da bilinen Dayanışma Duvarı’na (International/Solidarity Wall) ulaştım. Burası Barış Duvarı’ndan farklı bir alan. Belfast’ın hikayesine burada dünyanın başka yerlerindeki mücadelelerin hikayeleri de ekleniyordu.</p>
<p>Nelson Mandela’dan Filistin’e uzanan muralların arasında Kürtlerle ve Kürdistan’la dayanışmayı anlatan çalışmalar da vardı. Onları görmek benim için ayrıca anlamlıydı. Birkaç saat önce aynı şehirde Kürtçe şarkılar söylemişken, şimdi Kürtlerin hikayesinin Belfast’ın duvarlarında karşıma çıkması beklemediğim bir karşılaşmaydı.</p>
<p>Her halkın tarihsel deneyimi kendine özgü. Ama Belfast’ın kendi hafızasının yanında başka halkların mücadelelerine de yer açması, bu duvarları benim için daha dikkat çekici hale getirdi.</p>
<h3>Geçmiş bir müzenin içinde değil</h3>
<p>Oradan Falls Road’a doğru yürüdüm. Murallar burada artık tek tek sanat eserlerinden çok mahallenin görsel dili gibiydi.</p>
<p>Akşam saatlerinde Sevastopol Caddesi’ne ulaştığımda Sinn Féin binası kapanmıştı; hemen yanındaki Bobby Sands muralı ise mahallenin gündelik hayatının ortasında duruyordu.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/yeni-proje-1.jpg" alt=""></p>
<p>1981’de Maze/Long Kesh Cezaevi’ndeki açlık grevinde yaşamını yitiren Bobby Sands, cumhuriyetçi hareketin en güçlü sembollerinden biri. Fakat muralın önünde beni etkileyen yalnızca Bobby Sands’in büyük portresi değil, onun bulunduğu yerdi. Bir müzenin içinde değildi. Arabalar geçiyor, insanlar evlerine dönüyor, gündelik hayat muralın önünden akıp devam ediyordu.</p>
<h3>Geçmiş burada bir vitrinin arkasına kaldırılmamıştı; hala sokağın içindeydi.</h3>
<p>Ertesi sabah yolum bu kez Shankill’e düştü. Festival programımız kapsamında Shankill Graveyard’da Kürtçe şarkılar söyledim. Bir gün önce Falls Road’un cumhuriyetçi hafızasının içinde yürümüşken, ertesi gün aynı şehrin geçmişini başka bir yerden anlatan Shankill’de bulunmak Belfast’ı anlamaya çalışırken benim için önemliydi.</p>
<p>O gün müzik yolculuğumuz Belfast Castle’da devam etti. İrlandalı ve Bask müzisyenlerle bu kez tarihi kalenin bulunduğu tepede yeniden bir araya geldik.</p>
<h3>Amed’den Belfast’a</h3>
<p>Belfast’ta karşılaştığım insanların sıcaklığı ve nezaketi de bu yolculuktan bende kalanlardan biri oldu. Bu duygu bana mayıs ayında Amed’de katıldığım Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu’nu hatırlattı. Orada Kalabriyalı ve Bask müzisyenlerle sahne almıştım; Belfast’ta İrlandalı ve Bask müzisyenlerle yeniden müzik yaparken benzer bir yakınlık hissettim.</p>
<p>Kürtlerin ve İrlandalıların tarihsel deneyimleri elbette aynı değil. Ama kimlik, dil, hafıza ve barış etrafındaki hikayelerinde bana tanıdık gelen yanlar vardı. Belki de bu nedenle İrlandalıların sıcaklığında da kendime yakın bir şey buldum. Birkaç gün içinde kurulan sohbetler, birlikte yapılan müzik, yeni dostluklar… Şehrin ağır geçmişinin yanında yaşayan, gülen, müzik yapan ve misafirini içtenlikle karşılayan başka bir Belfast da vardı. Müzik ise bütün bu farklılıkların arasında yan yana durabileceğimiz ortak bir alan açıyordu.</p>
<h3>Belfast’tan Türkiye’ye kalan soru</h3>
<p>Belfast sokaklarında yürürken bütün bunları Türkiye’de bugün yeniden konuşulan barış arayışlarından bağımsız düşünemedim. Kürt meselesinin çözümü, barış ve bunun için gerekli hukuki adımlar yeniden gündemde.</p>
<p>Kuzey İrlanda ile Türkiye’nin tarihsel ve siyasal koşulları elbette farklı. Belfast’ı Türkiye için hazır bir model olarak görmek de istemiyorum. Ama orada gördüklerim, barışın yalnızca bir anlaşmayla ya da silahların susmasıyla tamamlanmadığını düşündürdü.</p>
<p>Bir yasa çıkarılabilir, silahlar susabilir, siyasal aktörler aynı masaya oturabilir. Bunların her biri hayati adımlar. Sonrasında ise güvenin yeniden kurulması, farklı hafızaların kendilerine yer bulabilmesi ve insanların birbirinin hikayesini duyabilmesi gerekiyor.</p>
<p>Belfast’tan ayrılırken aklımda yeniden o mural vardı: “Prepared for Peace. Ready for War.”</p>
<p>Türkiye’de barışın yeniden konuşulduğu bugünlerde, Belfast’tan yanıma aldığım soru da buydu: Bir toplum barışa hazırlanırken, “savaşa hazır” olmayı ne zaman geride bırakır?</p>
<p>(SA/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ali Öz: Fotoğrafın değil, insanın peşinden koştum]]></title><link>https://bianet.org/haber/ali-oz-fotografin-degil-insanin-pesinden-kostum-322349</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/08/07/ali-oz-fotografin-degil-insanin-pesinden-kostum.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/ali-oz-fotografin-degil-insanin-pesinden-kostum-322349</guid><description><![CDATA[Sokak hareketlerinden Cumartesi Anneleri’ne, kentsel dönüşümün yıktığı mahallelerden işçi direnişlerine kadar bir dönemin görsel tarihini tutan Ali Öz ile konuştuk. "Bugün fotoğrafa yalan söyletiyorlar" diyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Nasıl ki haberciliğin bir yanı görünmeyenleri görünür kılmaksa, fotoğrafçının işi de saklı kalanı, gündeme gelmeyeni görünür hale getirmek. Kimi zaman Diyarbakır’da Newroz’un kalabalığında, kimi zaman İstanbul’un Tarlabaşı sokaklarında…</p>
<p>Belgesel fotoğraf sanatçısı Ali Öz, 45 yılı aşkın meslek hayatı boyunca Türkiye’nin toplumsal hafızasına tanıklık etti. Savaşlardan grevlere, sokak hareketlerinden yoksulluk hikâyelerine, zorunlu göçlerden kayıp yakınlarının mücadelesine kadar pek çok tarihsel ana objektifiyle eşlik etti.</p>
<p>Öz’ün yaklaşık 10 yıl boyunca Tarlabaşı sokaklarında yaşayarak hazırladığı <strong>“Tarlabaşı – Kayıp Şehir”</strong> kitabı, ilk baskısının kısa sürede tükenmesinin ardından yenilenmiş baskısıyla yeniden okurla buluştu. Albümün ilk baskısı, “Tarlabaşı ‘Ayıp Şehir’” adıyla 2013 yılında yayınlanmıştı.</p>
<a href='/haber/ayip-sehir-kitap-oldu-145537' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/145/537/original/manset.jpg' alt='"Ayıp Şehir" Kitap Oldu' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>"Ayıp Şehir" Kitap Oldu</h5>
<div class='date'>2 Nisan 2013</div>
</div>
</a>

<p>Dünyanın saygın arşivlerinden İskenderiye Kütüphanesi’nin koleksiyonuna giren kitap, kentsel dönüşümle değişen bir semtin ve orada yaşayan insanların hikâyesini belgeleyen önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.</p>
<p>Yaklaşık 50 bin kare fotoğrafla bir dönemin sosyal tarihini kayıt altına alan Ali Öz, fotoğraf anlayışını, Tarlabaşı’nın dönüşümünü ve yeni projelerini bianet’e anlattı.</p>
<p><strong>“Tarlabaşı – Kayıp Şehir” nasıl ortaya çıktı?</strong></p>
<p>İlk kitabı 13 yıl önce çıkardık. Bin adetlik değil, 2 bin adetlik baskı yaptık ve çok kısa sürede tükendi. Fotoğraf tarihinde en hızlı tükenen kitaplardan biri oldu diyebilirim. Hatta yayınevine gidip depoda kalan, eskiyen kitapları bile kendi paramla satın aldım. Çünkü elimde kalsın, saklayayım istedim. Yıllarca insanlar “Kitap ne zaman yeniden basılacak?” diye sordu ama bunun mümkün olacağını bilmiyordum.</p>
<p>Sonra çok önemli bir şey oldu; İskenderiye Kütüphanesi kitabı almak istedi. Yayınevinde kitap kalmamıştı, bana ulaştılar. O dönem kitabın fiyatı 40 liraydı. Söylemeye çekindim ama söyledim. Onlar da “Olmayan kitaba bu fiyat mı söylenir?” diyerek şaşırdılar ve kendi değer biçtikleri bir ücretle kitabı aldılar. Buradaki önemli nokta şu: Bu kitap dünyanın önemli kütüphanelerinden birinin koleksiyonuna girdi ama Türkiye’de birçok kütüphanede yok. Bu da aslında Türkiye’nin kültürel hafızaya yaklaşımıyla ilgili bir mesele.</p>
<h2>“Tarlabaşı benim için sadece bir mahalle değildi”</h2>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/0003x.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Tarlabaşı ile yolunuz nasıl kesişti?</strong></p>
<p>Mesleğe başladığım yıllarda İstanbul’da ev bulamadığım için Tarlabaşı’nda ev tuttum. 1983-1985 arasında yaklaşık altı ay orada yaşadım. Oranın kendine özgü bir havası vardı; fotoğraf için çok güçlü bir yerdi. Daha sonra gazetecilik, üniversite hayatı, yoğun haber temposu derken uzaklaştım ama hep yolum oraya düştü.</p>
<p>Tarlabaşı Bulvarı’nın yıkımı sırasında yine oradaydım. Bir insan evini yaktırmamak için üzerine benzin dökmüştü. Yanına giden tek gazeteci bendim, onu ikna ettim. Sonrasında kendisine başka bir yerde ev verildi. O dönem Tarlabaşı kendi kaderine terk edildi. Oysa çok özel bir mimari dokusu vardı. Şair Sennur Sezer’in deyimiyle “Venedik’in susuz haliydi.” Çok değerli bir yerdi.</p>
<p>Bu kitap sadece fotoğraflardan oluşan bir albüm değil. Bu kitap; kaybolmuş bir mahallenin, orada yaşamış insanların, umutlarının ve acılarının tanıklığı. Yaklaşık 10 yıl boyunca Tarlabaşı’nda dolaştım. Sabahın ilk ışığından gecenin en karanlık saatlerine kadar oradaydım.</p>
<p>Düğünlere de tanıklık ettim, cenazelere de. Çocukların oyunlarını da gördüm, yıkılan evlerin sessizliğini de. Yaklaşık 50 bin kare fotoğraf çektim. Amacım tarihe küçük bir not düşmekti. Çünkü biliyordum; bir gün bu sokakların büyük bölümü olmayacaktı.</p>
<h2>“Fotoğrafın gerçek değeri hafızayı korumasıdır”</h2>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/dsc-7143.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Fotoğrafın sizin için anlamını tek bir cümleyle anlatabilir misiniz?</strong></p>
<p>Ben hiçbir zaman fotoğrafın peşinden koşmadım, ben insanın peşinden koştum. Çünkü insanın olduğu yerde sevinç de vardır, acı da, adaletsizlik de, umut da… 45 yıl boyunca objektifimi hep insana çevirdim. Fotoğraf benim için estetikten önce vicdandı; haberden önce tanıklıktı.</p>
<p>Bugün geriye dönüp baktığımda en büyük mutluluğum, çektiğim fotoğrafların bir dönemin hafızasına dönüşmüş olması. Çünkü fotoğrafın gerçek değeri, insanlara ve zamana tanıklık edebilmesidir.</p>
<p><strong>2010’da başlayan kentsel dönüşüm sürecini nasıl gördünüz?</strong></p>
<p>Ben ona soylulaştırma değil, “soysuzlaştırma” diyorum. Çünkü oradaki insanları yerlerinden ederek, evlerini düşük bedellerle alarak başlayan bir süreçti. İnsanlar bir gecede yok olmaya başladı; Arnavutköy’e, Hacıahmet’e gittiler. Oysa Tarlabaşı çok kozmopolit bir mahalleydi. Romanlar, Kürtler, Rumların mirası, sonrasında Suriyeliler… Çok farklı gruplar bir arada yaşıyordu.</p>
<p>Yoksul insanlar orada kendi hayatlarını kuruyordu. Pilav yapıyorlardı, midye satıyorlardı, mısır satıyorlardı. Özellikle kadınlar çok ağır koşullarda çalışıyordu. Rutubetli evlerde günlerce midye hazırlayan kadınlar vardı. Ben bütün bunları belgelemem gerektiğini düşündüm.</p>
<p><strong>Tarlabaşı’nda fotoğraf çekmeye başladığınızda nasıl bir amaçla yola çıktınız?</strong></p>
<p>Belgelemek istedim. Ama sadece fotoğraf çekmek değildi mesele; bu insanların sesini duyurmak istedim. Çünkü fotoğraf sadece görüntü değildir, arkasında bir hayat vardır. Bir insanın hikâyesi vardır. Ben oradaki insanların yaşadıklarını görünür kılmak istedim.</p>
<p>Ben zaten uzun yıllardır düzenli bir gazetede çalışmayan bir gazeteciyim. Sosyal medyayı kullanarak bu hikâyeleri anlatmaya çalıştım.</p>
<p><strong>Neden gazetecilik kurumlarının dışında kalmayı tercih ettiniz?</strong></p>
<p>Aslında tercih değil, biraz da koşulların sonucu. İş yoktu. Bir de ben hep aykırı bir adam oldum. Çalıştığım dönemlerde de kimse bana sansür uygulayamadı. Beni habere göndermedikleri zaman kendim giderdim.</p>
<p>Zonguldak’ta grizu faciası olduğunda haber müdürümü aradım, “Gitmek istiyorum” dedim. “Gitme, ekip gitti” dedi. Ama Türkiye’nin gündemi buydu. Ben gazeteye uğramadan, para almadan Zonguldak’a gittim. Günlerce orada çalıştım. Gazetecilik benim için masa başında beklemek değildi, hayatın olduğu yere gitmekti.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/dscf2464-2.JPG" alt=""></p>
<p><strong>Gazetecilik anlayışınız hep böyle miydi?</strong></p>
<p>Evet, mesleğe başladığım ilk yıllardan beri böyleydi. Nokta Dergisi’nde çalışırken Kırkpınar’a gitmek istedim. “Gerek yok” dediler. Ben de hafta sonu kendi imkânlarımla gittim, fotoğrafları getirdim ve o çalışma ödül aldı. Çünkü bazen gazetecinin görevi kendisine söyleneni yapmak değil, yapılması gerekeni görmektir.</p>
<p>Sonra Güneş Gazetesi, Milliyet, Aktüel, Cumhuriyet, Tempo, NTV gibi birçok yerde çalıştım. Ama hiçbir zaman sadece verilen görevi yapan biri olmadım.</p>
<p><strong>Cumartesi Anneleri fotoğrafları da bu anlayışın bir parçası mıydı?</strong></p>
<p>Kesinlikle. Tempo’da çalıştığım dönemde Cumartesi Anneleri’ni çekiyordum. Bazen istemiyorlardı, ben yine gidiyordum. Sonra fotoğrafların gücü nedeniyle yayımlamak zorunda kalıyorlardı. Bir gün yazı işleri müdürü “Bu kadınları basmayacağım” dedi ama o hafta iki tam sayfa yayımlandı. Çünkü fotoğrafın gücü burada ortaya çıkıyor.</p>
<p>Bir tarafta iktidara yakın annelerin görüntüleri, diğer tarafta Cumartesi Anneleri… İki fotoğraf yan yana geldiğinde aslında bir dönemin gerçeği ortaya çıkıyordu. Fotoğraf bazen bir cümleden daha güçlüdür.</p>
<h2>“45 yıldır Türkiye’nin politik belgeselini çekiyorum”</h2>
<p><strong>Meslek hayatınız boyunca savaşlar, toplumsal olaylar, grevler, direnişler çektiniz. geriye dönüp baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Şöyle düşünmek lazım: Dünyada belki çok az örneği vardır. 45 yıl boyunca bu ülkenin politik belgeselini çeken bir insanım. Gezi’de vardım, TEKEL işçilerinin direnişinde vardım, 1 Mayıs’larda, grevlerde, sokaklarda vardım.</p>
<p>2003’te işsiz olduğum dönemde Irak Savaşı sırasında canlı kalkanlarla birlikte bölgeye gittim. 1 Mart tezkeresi döneminde insanların ellerindeki dövizlerde benim fotoğraflarım vardı. Bergamalı köylülerin yürüyüşlerinde, insan hakları mücadelelerinde, toplumsal olaylarda fotoğraflarım kullanıldı. Ben aslında bir dönemin hafızasını kaydetmeye çalıştım.</p>
<p><strong>Bu kadar uzun süre boyunca sizi ayakta tutan neydi?</strong></p>
<p>İnsan. Ben hiçbir zaman fotoğrafın peşinden koşmadım, insanların peşinden koştum. Çünkü insanın olduğu yerde hayat var, sevinç var, acı var, adaletsizlik var, umut var. Benim için fotoğraf estetikten önce vicdandır. Haber olmadan önce tanıklıktır.</p>
<h2>“Fotoğraf benim için kendimi ifade etme biçimiydi”</h2>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/2026-3359-kayipsehir-kpk-on-arka-kapak.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Fotoğrafla ilişkinizi nasıl tarif edersiniz?</strong></p>
<p>Fotoğraf benim için yaşamak demek. Ben çok konuşkan bir insan değildim, kendimi anlatmakta zorlanırdım. Annem bile “Oğlum biraz konuşsan” derdi. Fotoğraf benim can simidim oldu. Kendimi en iyi ifade edebildiğim alan fotoğraf oldu.</p>
<p>Ankara Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksekokulu’nda öğrenciyken başladım. İlk fotoğraf sergimi de o dönemde açtım. Sonrasında sosyal-politik hayatla tanıştım. Sendikalar, köy örgütlenmeleri, toplumsal mücadeleler… Bunlar benim bakışımı değiştirdi. Fotoğraf benim için yalansız, dolansız bir anlatım diliydi.</p>
<h2>“Bugün fotoğrafa yalan söyletiyorlar”</h2>
<p><strong>Yapay zekânın fotoğraf alanındaki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Büyük bir endişe duyuyorum. Çünkü fotoğrafın temel gücü gerçeğe dayanmasıdır. Ama bugün fotoğrafa yalan söyletiyorlar. Bir insanın fotoğrafı alınabilir, hiç yaşanmamış bir görüntünün içine yerleştirilebilir ve o kişi kendisini aklamakta zorlanabilir. Bu çok tehlikeli bir durum.</p>
<p>İnsanlar yapay zekâyla roman yazıyor, şiir yazıyor. Ama sanal dünya ile gerçek hayat arasında büyük fark var. Sokaktaki insanın sıcaklığı, yüzündeki ifade, yaşadığı an başka hiçbir şeyle aynı değil.</p>
<h2>“Hiçbir zaman sınıfıma yabancılaşmadım”</h2>
<p><strong>Fotoğraf çekerken kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?</strong></p>
<p>Ben hiçbir zaman sınıfıma yabancılaşmadım. Fotoğrafını çektiğim insanlara yukarıdan bakmadım. Tarlabaşı’nda onları hissederek yaşadım. Acılarına, sevinçlerine ortak oldum. Bazen eve gidip başımı yastığa koyduğumda ağladığım zamanlar oldu.</p>
<p>Cumartesi Anneleri’nde de aynı şey geçerliydi. Ben oradaki insanların yanında oldum. Emine Ocak’ın, Berfo Ana’nın hikayelerinde benim fotoğraflarımın yer alması benim için çok büyük bir anlam taşıyor. Çünkü ben insanları görüntülemek istemedim; onların tanıklığını yapmak istedim.</p>
<h2>“Yeni hayalim Türkiye politik belgeseli kitabını yapmak”</h2>
<p><strong>Bundan sonraki çalışmalarınız neler olacak?</strong></p>
<p>Öncelikle 1980’ler Türkiye’sinin siyah-beyaz fotoğraflarından oluşan yeni bir kitap yapmak istiyorum. SALT Araştırma’nın koleksiyonuna aldığı çok önemli bir arşiv var. O dönemin Türkiye’sini anlatan bir çalışma olacak.</p>
<p>Ama asıl büyük hayalim “Türkiye Politik Belgeseli” kitabını hazırlamak. 45 yıllık bir arşivden söz ediyoruz. Demokrasi, insan hakları, işçi hareketleri, toplumsal mücadeleler… Hepsi var. Ben bu arşivin bir yere ulaşmasını istiyorum. Çünkü artık bu yükü tek başıma taşımak istemiyorum. Bir kurumun, bir belediyenin, bir arşivin bu hafızayı sahiplenmesini istiyorum.</p>
<p>(EMK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Süreci yormamak gerek!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sureci-yormamak-gerek-322353</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/sureci-yormamak-gerek.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sureci-yormamak-gerek-322353</guid><description><![CDATA[Bunca yılın şiddetinin yarattığı ilkel milliyetçi ve yok sayıcı muktedir blokajın bir anda tam tersine hâl yoluna gireceği beklentisi ruh haline de kapılmamak gerekir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Adına “çerçeve yasa” denilen "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi" haylidir bekleniyordu. Nihayet geldi.</p>
<p>İlgi duyanlar gibi ben de hemen okudum. Üzerine epey lehte ve aleyhte yazanlar, televizyon ve YouTube kanallarında çokça konuşup yorum yapanlar var. </p>
<p>Tesadüfen önüme düşen bir ikisi hariç hiçbirini dinlemedim ve okumadım. Doğru mu yaptım, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki önceki süreçlerden büyük çoğunluğunun cemaziyül evvellerini bildiğimden kendime “zamanım kıymetli” dedim.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti, devlet olarak yarım asırdır şu an “evrak” imzaladığı Kürt siyasal gücüyle“fiili savaş” halindeydi. </p>
<p>Üstelik bu savaş doksanlı yılların başından bu yana öyle basit ve lokal bir savaş da değildi. Ülkenin doğal kaynaklarını, altyapısını, ekonomisini, yetişmiş nitelikli insan gücünü silip süpüren! Hatta bununla da yetinmeyip dış borcu devasa düzeylere ulaşıp borcu borçla ödemek zorunda kalmışlığı gündeme taşıyan bir savaştı. Can kayıpları, sürgünlükler, yerinden yurdundan edilmeler ve ucu açık hapislikler…</p>
<p>Şimdi bir ilk adım atılıyor. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli bir kavşak noktasına işaret ediyor. Belki onca yıldır yaşanan şiddet ikliminin toplumsal barışa dair yol haritasının beklentilerine yeterince yanıt olmayabilir. Ama bu doğaldır. Bunca yılın şiddetinin yarattığı ilkel milliyetçi ve yok sayıcı muktedir blokajın bir anda tam tersine hâl yoluna gireceği beklentisi ruh haline de kapılmamak gerekir.</p>
<p>Hikâyenin özü özetle şudur; bu ilk adımı sahiplenmek ve devamını da talep etmek gerekir…</p>
<p>(ŞD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Darwinizm’in süperstarı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/darwinizmin-superstari-322340</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/darwinizmin-superstari.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/darwinizmin-superstari-322340</guid><description><![CDATA[İnsanlık kendini merkezine oturttuğu ideolojiye istinaden gezegenin bütün imkânlarını “insan için” sömürmeye ilelebet mi devam edecek?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir azınlık ferdi olarak kendimi herhangi bir şeyin merkezine oturtma hakkım yokmuş tedirginliğiyle yetiştirilmiş olsam da, İstanbul’daki hayatlarımız boyunca bizi ailece takip edecek, anamnezimizin kaydını muntazaman muhafaza etmesi beklenen, gerektiğinde koşulsuz itimat hissiyle kendimizi teslim edeceğimiz hastanelerin tek tek kapanmasına teessüf etmeden duramıyorum.  </p>
<p>Yıllar önce Makedon dedemin bir süre yatmış olduğu, sonradan Türkiye Hastanesine dönüşen Darülaceze Caddesindeki Bulgar Evlogi Georgiev Hastanesi, annemin ve ağabeyimin doğmuş olduğu Sıraselviler’deki Alman Hastanesi, doğumum sırasında kordon dolanması yüzünden hem annemin hem de benim hayati tehlike attlattığımız Defterdar Yokuşundaki İtalyan Hastanesi, hayatımızda muhakkak ki mühim yer tutmuş, İstanbul’un ananevi sağlık kurumlarındandı.</p>
<p>Ayrıca Elmadağ’daki Fransız Pasteur Hastanesi, Galata’daki Sankt Georg Avusturya Hastanesi ve hazin zincirin son halkası Balat’taki Or-Ahayim Yahudi Hastanesi de Osmanlı İmparatorluğu yadigârı, “hoşgörü” ideolojisine dayandırılan mozaiğin son kalelerindendi. Halen hizmet vermeye devam eden Yedikule’deki Balıklı Rum Hastanesi ve Surp Pırgiç Ermeni Hastanelerine uzun ve sağlıklı ömürler dileme hakkını bir şekilde kendimde görüp meseleye dönüyorum.</p>
<p>Çocukken en yakın arkadaşıma özenerek geçirdiğim bademcik ameliyatı başta olmak üzere Avusturya Hastanesi şehirdeki merkezî pozisyonu, pratik ve hızlı hizmet kapasitesiyle, aslına bakılırsa son yıllarda, en azından ufak müdahaleler için ideal medikal adresim olmuştu. Burgaz Adası’nda sayfiyeleri olan Avusturyalı rahibe ve rahiplere nesillerdir yakın olmamız muhakkak ki buna nostaljik bir öge katıyordu.</p>
<p>Lakin yıllar önce refakatçiye ihtiyaç duymadan orada yaptırdığım endoskopinin ardından doktor ve ekibi beni zamansızca saldığından kendimi birkaç kere bekleme salonlarındaki muhtelif koltuklara sere serpe uzanmış uyuklarken bulmuştum. Sportif özelliklerim ve daima şuuru yüksek görünme alışkanlığımdan kaynaklandığını düşündüğüm, sorumsuzca bana bahşedilen hürriyet, ortalıkta gardı düşmüş şekilde teşhir olmaktan hoşlanmadığım için sonradan asabımı bozmuş, başıma gelebilecekler hususunda da beni biraz endişelendirmişti.  </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/editorial-poster-62.png" alt=""></p>
<h3>Endoskopi travması</h3>
<p>Oysa hayatımda kendime üç kere adeta gönüllü sürgün cezası verip sığındığım, sonradan da hüsranla memlekete avdet etmek üzere terk ettiğim İtalya’da başıma gelen “tıbbi sürpriz” bende çok daha derin izler bırakacaktı.</p>
<p>Gayet çetrefilli bürokratik komplikasyonları aşarak yardımsever idari personel sayesinde dahil olabildiğim sağlık sisteminde tekrar endoskopi yaptırmaya girişmiş, sabah sabah Trieste’ye hâkim tepelerin birindeki beton canavarlardan Cattinara Hastanesine varmıştım. Nispeten dar bir odada çoğunluğu genç erkeklerden müteşekkil medikal ekip beni coğrafyanın ruhuna uygun olarak soğukça karşılamış ve mekânın ortasındaki tabureye kabaca oturtmuştu. Uyku mahmuru olarak ben de zaten çok konuşacak hâlde değildim; lakin daha önce İstanbul’daki Avusturya Hastanesinde olduğu gibi anesteziyle uyuşturulmayı beklerken birdenbire etrafım sarıldı ve endoskop kaşla göz arasında ağzımdan içeri salınıverdi. Dinamik o kadar hızlı gelişti ki sesimi çıkarmaya vaktim olmadı; ayrıca ses çıkarmaya giriştiğim takdirde çok daha büyük komplikasyonlara yol açacağını bildiğimden sadece bedenime verilecek zararın asgari olması için, ömrüm boyunca beslediğim şarkıcılık hülyasının tecrübesiyle bilhassa ses tellerimi ve “hortum”un hızla geçtiği özofagusu içgüdüsel olarak korumaya giriştim.</p>
<p>İşlem bitene kadar tatsız duruma ses çıkarmadan ve neredeyse kıpırdamadan tahammül etmiş, lakin akabinde içime, o anda tam olarak yorumlayamadığım bir yılgınlık çökmüştü. Faka bastırılma duygusunu çoktan aşmış, hatta hatırladığım kadarıyla ekibe herhangi bir eleştiride bile bulunamamıştım. Odayı sessizce terk etmiş, bütün gün boyunca başıma neyin geldiğini anlamlandırmaya çalışırken sanki bir uyurgezer hâline gelmiştim. Bilgi ve isteğim dışında gerçekleşmiş, ayrıca şan kariyerim için gayet riskli bulduğum bu ani oral penetrasyon beni sarsmış, adeta bir paçavraya döndürmüştü…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/editorial-poster-63.png" alt=""></p>
<h4>Tıp dünyası sorgulanamaz!</h4>
<p>Tabii ki hayvanların insanlar tarafından kobay olarak kullanıldıkları dinamiklerin çok daha sert, hatta acımasız olduklarını, hassasiyet gösterip yüksek insanlık mertebesinden ödün vererek empatiyle izlediğimiz belgesellerden bilebiliyoruz!</p>
<p><em>Duyarlı (Sentient)</em> adlı araştırmacı/gazetecilik şahikası filmde çırpınan makakların üzerinde denenen ilaçların kalın ve uzun bir hortumla, Trieste’deki endoskopide bana aslında gösterilmiş nezaketten çok uzak bir şiddetle ağızlarından sokuluşuna bakmaya bile tahammül edemeyebilirsiniz!</p>
<p>Ama unutmayın, her şey insanlık için!</p>
<p>Çocuk felci aşısı en başta olmak üzere birçok ilacı elde edebilmek için binlerce hayvanın feda edildiğini kabul edebiliriz; lakin FDA’dan Dr. <strong>Ayşe</strong> <strong>Ahtar</strong>’ın dediğine göre hayvanlarda iyileştirci tesiri denenmiş ilaçların % 95’i insanda denendiği zaman muvaffak olamıyormuş.</p>
<p>Oysa kronikleşmiş, hatta fosilleşmiş bazı tıp çevrelerinde denek olarak hayvanların kullanılması sorgulanmaz, tartışılmaz ve değiştirilmez bir tabu. Yoksa insanlık vahşi hayvanların hâkimiyetindeki gezegende yaşadığı dönemlerden kalma korkularından tam olarak arınamadığı gibi eline fırsat geçtiğinde intikamını sadistçe almayı sürdürme refleksine mi gark oldu?</p>
<p>Yaban hayatını sürdürürken 700 futbol sahası genişliğinde bir alanda serbestçe gezinmeye alışmış bir makağı daracık bir kafese kapatmak, insan DNA’sıyla %96 benzerlik taşıyan hayvanın ihtiyaçlarını tamamıyla görmezden gelmek, uğradığı psikolojik ve biyolojik tahribatla ilgilenmemek, %89’lara varan davranış bozukluklarını kale almamak manasına geliyor.</p>
<p>Bu bilimin prensiplerini yok sayarak adeta bir kült, bir dinî inanç misali, insanı merkezine alan meşhur ideolojiye işaret sayılabilir mi?  </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/editorial-poster-64.png" alt=""></p>
<h3>Ödüllü belgesel</h3>
<p>Dünya prömiyerini 2027’den itibaren Colorado’da tertip edilecek Sundance Film Festivali’nde gerçekleştirmiş, akabinde Selanik Belgesel Festivali’nde seyirci ödülüne layık görülmüş, bazen bakmaya dayanamaycağınız, insanlık namına utanç verici bir belgeselle karşı karşıyayız. Gazeteci kökenli <strong>Tony Jones</strong>’un senaryosuna da katkıda bulunduğu ilk belgesel yönetmenlik örneği Lahey’de Movies That Matter, Avustralya’da Antenna Belgesel Festivali, özel mansiyona layık görüldüğü Polonya’da Millenium Docs Against Gravity,  Belçika’da Docville ve Birleşik Krallık’ta Sheffield DocFest’e iştirak ettikten sonra haftaya Melbourne Beynelmilel Film Festivaline de dahil olacak.</p>
<p>2026 Avustralya yapımı 105 dakikalık film sansasyonel ve agresif televizyon belgeselleri klişelerinden mümkün olduğunca uzak durarak, bazen gözyaşı dökenlere fazla vakit ayırdığı için duygu sömürüsüyle suçlayabileceğimiz, lakin meseleyi ciddiyetle, geniş spektrumlu, tarihsel, bilimsel ve objektif bir bakış açısıyla kurcalıyor.</p>
<p>Film boyunca rehberliğimizi yapan bilim kadını <strong>Dr</strong>.<strong>Lisa Jones-Enger</strong>’in gençliğinde idolleri olan <strong>Jane Goodall</strong>, <strong>Dian Fossey</strong> ve himayesine girdiği <strong>Biruté</strong> <strong>Galdikas</strong> sayesinde candan bir primatolog oluşunu takip ediyor, kariyerinin zirvesindeyken şanlı imajından feragat etmek suretiyle istifa edişini ve militan bir hayvan hakları koruyucusu hâline gelişini gıpta ile izliyoruz.</p>
<p>Kaderin ne garip bir cilvesidir ki, <strong>Donald Trump</strong> ve Sağlık Bakanı demeye bin şahit isteyen <strong>Kennedy</strong>’nin yalnız ABD’de değil, tüm gezegende milyonlarca insanın sağlığını tehlikeye atan fon  kesintileri aynı zamanda hayvanları deneylerinde kullanan başlıca üniversite kurumlarının da, zaten daima tartışılan icraatlarını sona erdirmesi manasına geliyor.  </p>
<p>Yalnız, çarpıcı belgeselde de gözümüze sokulduğu üzere, sadece  ilaç değil, tarım, sanayi, ev içi kullanıma yönelik ürün, pestisit ve daha birçok sektörde muhtelif hayvanlar denek olarak kullanılmaya devam ediyor; bu yalnız ABD’de değil, tüm dünyada nedense askerî üs gibi gizliliği korunan bilhassa özel laboratuvarlarda aynen sürdürülüyor.</p>
<h3>Kurban makaklar</h3>
<p>Zaten belgeselde, bilhassa makaklar hakkında izleyebildiğimiz en acıklı sekanslar, artık tahammül edemediği işini kaybetme pahasına çalıştığı özel laboratuvardan görüntü sızdıran bir teknisyenin lütfu.</p>
<p>Annelerinden koparılan yavru makakların kapatıldıkları kafeslerde, kendilerini daracık ortamda bir o yana bir bu yana attıktan sonra birbirlerine sarılıp kameraya korku ve çaresizlik içinde, hatta yalvarırcasına bakışlarını ömrünüz boyunca hafızanızdan silemeyebilirsiniz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/editorial-poster-65.png" alt=""></p>
<p>Bir zamanlar denek olarak kullanılan şempanzelerin dünya gündemine düşmesi ve yasaklanmaların ardından sadece gezegende sayıları yüksek olduğu için, ufak boyutları elverişlilik gösterdiği için ve piyasada kolay bulunup ucuza satıldıkları için makak maymunları uzun süredir kobay piyasasının esas kurbanları.</p>
<p>Oysa hayran olunacak varlıklarını tarif etmek için uzmanlar sihirli ve mükemmel gibi sıfatlar kullanırken, dağların yüksek rakımından mangrov bataklıklarına, tropikal ormanlardan insanla ortamı paylaştıkları kasabalara, geniş bir uyum kapasitesinden de bahsediyor. Onlar Darwinizm’in süperstarları!</p>
<p>Bilhassa Asya’da yaygın olduklarını, lakin kuzey Afrika’da, hatta Avrupa’nın şu andaki sıcak bölgelerinden Cebelitarık’ta bile yaşayabildikleri aktarılıyor. Sosyallikleri makakların geniş gruplar hâlinde yaşamalarını sağlıyor, hatta mevzubahis topluluklara dominant dişiler reislik yapıyor.</p>
<p>Oysa artık gezegendeki makakların sayısı hızla azalıyor, hatta bazı makak cinslerinin de nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Dolayısıyla Güneydoğu Asya’da, Nazi kamplarını hatırlatan devasa boyuttaki çiftliklerde makaklar çok kötü şartlarda yetiştirilip doymak bilmeyen piyasanın ihtiyaçlarına arsızca karşılık veriliyor. Ziyadesiyle zeki varlıklarına, insana benzerlikleri sayesinde de vâkıf olacağınız makakların ne kadar duyarlı olduklarını da teninizde hissedeceksiniz. Fakat belgeselin adıyla altını çizmek istediği hususlardan biri, gene insan faktörünü ön plana çıkarmak suretiyle, onlara üniversitelerde veya diğer laboratuvarlarda bakıcılık yapan insanların da aslında makaklara yönelik olarak ne kadar duyarlı olduklarına dair.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/RsvOLXjLLrY?si=Hr3s2-sIa1WgH4TE" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Bilhassa üniversitelerde yıllar içinde makaklarla bakıcıları arasında oluşan derin bağlar ve ardından kaçınılmaz olarak gelen kötü son bir yana, birçok çalışan “merhamet tükenmişliği”ne gark olup psikolojik komplikasyonlara teslim oluyor.</p>
<p>Oysa, bilhassa işin en karanlık sektörünü oluşturan özel laboratuvarlarda böylesine zaafların ortaya çıkmaması için işe alınan personel çok asil bir meslek ifa edildiğine, insanlığın yararına çok doğru bir iş yapıldığına, büyük sözler ve sloganlarla ikna edilmeye çalışılıyor.</p>
<p>Komplo teorilerine fazlasıyla alıştığımız günümüzde filmin yıkıcı Trump hükümetinin bir propaganda ürünü olmadığını umup en azından ABD’de makakların kurtulduğunu bilmek ve yapay zekânın gelişmesiyle hayvanlara gerek duymadan şimdiye kadar toplanmış verilerin yeteri kadar değerlendirilebileceğini ummaktan başka çaremiz yok gibi.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/08/adsiz-tasarim-2026-08-07t133045-415.png" alt=""></p>
<h3>Şiddeti reddediyorum</h3>
<p>Yıllar önce göçebe kuşlar hakkındaki Kanatlı uygarlık (Le peuple migrateur) belgeselini balkonunda yayıldığım Emek dahil muhtelif sinema salonlarında defalarca seyrettikten sonra sokağa çıktığımda en azından bir süreliğine kendimi bir Japon turnası gibi hissetmişliğim var.</p>
<p>Makak belgeseli Duyarlı’yı zar zor bitirdikten sonra kendimi dışarı attığımda ise varlıklarını o arada unuttuğum mahallenin tembel, obez ve şımarık kedilerini görünce ilk defa görmüş kadar şaşırdım. Her zaman yaptığım gibi onlarla kendi kedi dilimle iletişime geçerek bana bakmalarını sağladığımda gördüklerim malum makak gözleriydi!</p>
<p>Ertesi gün takriben iki aydır muzdaribi olduğum hastalığın tamamıyla iyileşmediğine inandığım için CRP testi yaptırdığım laboratuvarda öfke krizine kapılmam da boşuna değildi. Tamam, fazlasıyla dinlenerek geçirdiğim nekahatimde muhakkak ki içimde taşmayı bekleyen bir enerji birikmişti.</p>
<p>Lakin doktorun kanaatimi dayandırdığım argümanımı yok sayarak Odisseia’dan bence Hollywood klişelerine hiç ihanet etmeden uyarlanmış filmi savunması beni çileden çıkarttı. Başından itibaren ifade ettiğim tek husus, ne olursa olsun benim gündelik hayatımda şiddete mümkün olduğunca yer vermeme temayülüm,  filmdeki savaş sekanslarının fazlalığı, ses ve gümbürtü efektlerinin saldırganlığı ve sinefil ahlâkına ihanet etmemek için filmi sonuna kadar izlerken parmaklarımla kulaklarımı tıkamak zorunda kaldığımdı (tıpkı kendimi gene azınlıkta hissettiğim Sabiha Gökçen – Kadıköy metrosunda yaptığım gibi).  </p>
<p>Her türlü şiddetin ve agresyonun sıradanlaştırılmasına alışmamış olmam suç muydu?</p>
<h3>Kolonoskopi "tacizi"</h3>
<p>Yoksa içimde biriken öfkenin bir kısmı haftalar boyunca ateşler içinde kavrulan ve ishalden kurtulamayan bedenimin Sakız Adasında, anestezi tatbik edilmeden maruz kaldığı kolonoskopiden de mi kaynaklanıyordu?</p>
<p>Hastanenin kolonoskopi seksiyonu uzman doktorundan binbir ricayla randevu alınmış, lakin daha önce hiç olmadığı ölçüde zayıf düşmüş bedenimin mevzubahis müdahaleye tahammül edemeyeceğine teknik uygulamalar silsilesinin hemen işin başındaki tatbikiyle ikna olmuştum. Gene de en azından kısmi olarak yapılmasına doktor heyetinin telkiniyle akabinde rıza göstermiş ve eşimin de koridordan kulak misafiri olduğu feryatlarımla ortalığı adeta bir doğumhaneye çevirmiştim.</p>
<p>Aslında atmosfer başından itibaren çok gergin, yemyeşil mekânın kasveti katmerliydi; izbandut gibi doktor ve yardımcısı hem asık suratlı, hem de empati göstermekten uzaktılar. </p>
<p>Müdahale öncesi yapılan sohbette şartları layıkıyla yerine getirmeyişimden ötürü sinsi bir sitem de vardı, Rumca konuşmam sayesinde oluştuğuna inanmak istediğim belirli bir yakınlık da. </p>
<p>Oysa narin, hassas ve değerli “insan” bedenim bir kez daha beklenmedik bir saldırıya uğrayacaktı; canım ne kadar da tatlıydı! </p>
<p>Kısmi yapılması beklenen kolonoskopi nedense anestezisiz olarak total yapılmış, ertesi sabah her gün olduğu gibi beni ziyarete gelen hastane heyeti odaya girer girmez, ben çoktan sinmiş olmama rağmen  tatsız hadise için resmen özür dilemişti.</p>
<p>Haa unutmadan, 2. Meşrutiyet döneminde İstanbul Şehremini Suphi Bey’in organizasyonu olan “Hayırsızada Sürgünü” vakası, İstanbul Pasteur Enstitüsü Müdürü Dr. Paul Remlinger’in raporları ve telkinleriyle gerçekleşmişti. Her ne kadar mevzubahis enstitü sonradan hastaneye dönüştürülüp yukarıda belirtildiği gibi kapananlar listesine dahil olsa da, 80 bine yakın köpeğin Sivriada’da can çekişerek öldüğü epizottan günümüze bir arpa boyu mesafe katedildiğini ummak insanca bir hayalperestlik mi sayılır?  </p>
<p>(RL/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Soylulaştırmanın ve plastikleşmenin gölgesinde Türkçe rap]]></title><link>https://bianet.org/yazi/soylulastirmanin-ve-plastiklesmenin-golgesinde-turkce-rap-322335</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/soylulastirmanin-ve-plastiklesmenin-golgesinde-turkce-rap.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/soylulastirmanin-ve-plastiklesmenin-golgesinde-turkce-rap-322335</guid><description><![CDATA[Türkçe rap, steril bir eğlence alanı veya ticari proje değil; sıkışmışlığa ve dışlanmışlığa karşı doğmuş bir hayatta kalma refleksidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkçe rap, yakın geçmişte Türkiye müzik endüstrisinin en kârlı ve en büyük janrlarından biri hâline geldi. Telefonlardan, araçlardan ve mekânlardan taşan bu müzik, milyarlarca dinlenmeye ulaşan ışıltılı bir pazar sunuyor. Ancak bu parlak vitrinin ardında, türün köklerine ve varoluş amacına sırtını döndüğü, Türkiye'nin sosyolojik erozyonunu andıran derin bir apolitizasyon ve kimliksizleşme süreci yatıyor.</p>
<p>Bu dönüşümün izlerini sürebilmek için, Türkçe rap'in salt eğlence endüstrisinden ziyade bir varoluş mücadelesi olarak doğduğu Almanya geçmişine bakmalıyız.</p>
<p>1980’lerin sonlarında Almanya’da, Gastarbeiter jenerasyonunun çocukları iki kültür arasına sıkışmış bir arafta yaşıyordu. Almanya’da ırkçılığa ve dışlanmaya maruz kalan bu gençlerin kurduğu 36 Boys gibi sokak çeteleri, Neo-Nazi saldırılarına karşı barikat kurmanın ötesinde Almanya'da maruz kaldıkları hegemonyaya karşı kültürel sınırlarını da çiziyordu. Boe B, Killa Hakan ve Cartel gibi isimler hip-hop'ın asi ruhunu Bronx'tan Kreuzberg'e taşırken, rap bir müzik türü olmaktan çıkıp diasporanın isyan marşlarında vücut bulan bir direniş formuna dönüştü. İlk nesil Türkçe rapçiler için mikrofon, asimilasyona ve ırkçılığa karşı verilen varoluş mücadelesinin doğrudan aracıydı. Bu dönemdeki rap son derece politikti; çünkü o sokaklarda göçmen olarak var olabilmek başlı başına politik bir duruştu.</p>
<p>Almanya'da göçmenlik üzerinden kurulan bu ötekileştirilme durumu, 2000'lerin başında Berlin-İstanbul hattıyla Türkiye'ye taşındığında sosyolojik bir metamorfoz geçirerek sınıfsal bir öfkeye dönüştü. Ceza, Sagopa Kajmer ve Fuat gibi isimler Almanya’daki mağduriyeti, İstanbul'un yoksul çeper mahallelerindeki sosyo-ekonomik sıkışmışlığa ustalıkla tercüme ettiler. Kültür artık gurbetçilerin değil, görünmez kılınan kent yoksullarının da sesi olmaya başlamıştı.</p>
<p>Bu evre,<strong> </strong>ekonomik olanaklardan ve fırsat eşitliğinden yoksun gençlerin kendi kültürel sermayelerini inşa ettikleri Türkçe rap'in niteliksel anlamda altın çağı oldu. Gençler içlerinde biriken öfkeyi şiddetle değil; sözlükler devirerek, sosyolojik gözlemler yaparak ve edebiyatı sokak jargonuyla birleştirerek dışa vurmaya başladı.</p>
<p><em>"Biz sokaktan geliyoruz ve sokağın, yeraltının gerçeklerini anlatıyoruz. Televizyonlarda size gösterilen o pembe tablolar Türkiye'nin gerçeklerini yansıtmıyor. Politikacılar sorunlarımızı görmezden geliyor, sesimizi duymuyorlar. Bizim elimizde silahımız yok; sadece mikrofonumuz ve kelimelerimiz var. Biz bu mikrofonla isyanımızı, yoksulluğu ve sistemin insanları nasıl ezdiğini haykırıyoruz. Rap, susturulanların, görmezden gelinenlerin sesidir. Gençler içlerinde biriken o devasa öfkeyi, o sıkışmışlığı şiddetle değil; kelimelerle, müzikle dışa vuruyorlar."</em> <em>(Ceza - Crossing the Bridge 2005) - Yönetmen: Fatih Akın)</em></p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/editorial-poster-58.png" alt="">
<figcaption><em>Crossing the Bridge belgeselinden</em></figcaption>
</figure>
<p>2000'lerin başı, bilgisayarların ve ev tipi mikrofonların yaygınlaşarak üretim araçlarının ucuzladığı bir dönem oldu. Yatak odası stüdyoları ve internet forumları, müzik endüstrisindeki tekelleri kırmayı hedefleyen "otonom bölgeler" yarattı. Ülkede 2000'lerin ortasından 2013'e dek hissedilen psödo-özgürlükçü atmosfer, farklı alt kültürlerin birbirleriyle temas etmesine yol açtı. Underground Rap, gettosundan çıkıp popüler kültürün bıraktığı boşluklardan içeriye sızdı. Birçok şehirde kurulan bağımsız kolektifler, yeraltı albümleri ve ucuz konserler; kapitalist endüstriye muhtaç olmadan tam bağımsız üretim ve dağıtımın mümkün olduğunu gösterdi.</p>
<p>Geniş kitlelere ulaşan her alt kültürün yazgısında olduğu gibi, Türkçe rap de popülerleştiğinde kapitalist medya endüstrisinin radarına girdi. 2010'ların ikinci yarısında dijital platformların fiziksel medyayı yuttuğu sıralarda ana akım tarafından yeniden keşfedilen sanatçılar kültürel bir soylulaştırmaya maruz kaldı. Kültürün sivri uçları pazar payı uğruna neredeyse tamamen törpülendi.</p>
<p>Hızla kapitale, şöhrete ve devasa gelirlere ulaşan bağımsız rapçiler, bu konfor alanlarını kaybetmemek ve değişen sert siyasi iklimin tepkisini çekmemek için hızla apolitikleşti. Önceki jenerasyonların beşeri adaletsizlikleri dile getirdiği şarkı sözleri; yerini 808 baslarına, pop/trap formlarına, lüks araçlara ve içi boşaltılmış bir mafya romantizmine bıraktı. Sokak artık yaşanılan bir gerçeklik olmaktan çıkıp, sadece kliplerde görünen sentetik bir imaja dönüştü.</p>
<p>Rap kültürü içerisinde kontrolsüzce büyüyen ve sadece hızlı sosyal medya etkileşimi için kullanılan Battle Rap konsepti, müzikal üretimin içini boşalttı. Sadece "dissleşme" üzerine kurgulanan şovlar; şarkıların edebi derinliğini ve müziksel niteliğini tamamen gölgede bıraktı. İyi söz yazmanın ve kompozisyon kurmanın yerini, karşısındakine hakaret edebilme ve holiganlaşmış bir kitlenin enerjisinden faydalanma çabası aldı.</p>
<p>Bu apolitik uyuşuklukta, ana akıma entegre olurken politik-toplumsal eleştiriyi modern bir trap/reggae sound'uyla ulaştıran istisnai örneklerden biri Ezhel’in Müptezhel albümüydü. Sınıf eşitsizliğini, yoksulluğu ve geleceksizliği nitelikli bir prodüksiyonla birleştiren albüm devasa bir uyanış yarattı. Ancak devlet aygıtının bu muhalif reflekse yanıtı acımasız oldu. Ezhel'in maruz bırakıldığı hukuki süreçler, hapis, linç kampanyaları ve sürgün hayatı, kültürel denetçilerin rap camiasına verdiği açık bir ultimatomdu. Bu vaka, korkuyu ve otosansürü kurumsallaştırırken; yeni nesil rap, toplumsal olaylara yüz çevirmeyi bir endüstri standardı hâline getirdi.</p>
<p>Bugün Türkçe rap; bot dinlenmelerin, kopya şarkıların ve niteliksiz ilişkiler ağının elinde kültürel etkisini tamamen yitirmiş durumda. Güncel piyasayı domine eden işlere bakıldığında, sosyo-kültürel atmosferi yansıtan kültürün yerini; karikatürize mafya özentiliğinin, kadın düşmanlığının ve içi boşaltılmış kimliklerin aldığı görülüyor. Şarkıların büyük çoğunluğu sentetik zenginlik gösterişine, anlamsız nakaratlara ve<strong> </strong>suçu normalleştiren plastik çete simülasyonlarına sıkıştı. Müzik ve söz kalitesi 15 saniyelik viral olma kaygısına kurban edilirken, rap isyanın dili olmaktan çıkıp kapitalizmin yozlaşmış tüketim vitrinine dönüştü.</p>
<h3>Peki, bu estetik çukurdan çıkış mümkün mü?</h3>
<p>Cevabı Amerika'nın kendi tarihsel döngüsünde arayabiliriz. Tıpkı Türkçe rap'in Kreuzberg'de doğması gibi, Amerikan rap'i de 80'ler ve 90'larda siyah şairlerin elinde politik bir direniş hattı olarak filizlenmişti. Grandmaster Flash, Public Enemy, Tupac ve N.W.A gibi isimler; ırkçılığa ve sistem baskısına karşı müziği bir mücadele aracı olarak kullandılar. Ancak bu kültür 2000'lerde, tıpkı bugün Türkiye'de yaşandığı gibi endüstriye teslim oldu. Bling Era adlı bu dönemde dev şirketler rap'in politik dişlerini sökerek onu lüks tüketime, kalın kolyelere ve kadın düşmanlığına dayalı plastik bir ürüne dönüştürdü.</p>
<p>Fakat Amerikan rap'i bu ölüm döşeğinden kalkmayı başardı. 2010'ların sonu ve 2020'lerde Kendrick Lamar, J. Cole, Tyler the Creator gibi vizyoner söz yazarları, edebi yeteneklerinin yanı sıra kurdukları organik iş yapılarıyla (TDE, Dreamville vb.) endüstride söz sahibi oldular. Üretimi sömürücü şirket tekelinden çıkaran bu yapılar sayesinde derin sosyolojik gözlemler ana akımı içeriden fethetti. Bu uyanışın zirvesi, Kendrick Lamar'ın DAMN. albümüyle Pulitzer Ödülü'nü kazanması oldu. Tarihte ilk kez caz veya klasik müzik dışından bir sanatçıya verilen bu ödül, yeni jenerasyonun köklerinden taşıdığı gücü Amerikan rap müziğine yeniden kazandırabileceğinin en somut kanıtıydı.</p>
<p>Türkçe rap'in kurtuluşu da dijital imkanları kullanan cesur, entelektüel adımlarda gizli. Zehirlenen bu sektörde kalıcı olmanın yolu; güçlü söz yazarlarının öne çıkması, sanatçıların bağımsız yapılarını kurarak birleşmesi ve Kreuzberg'deki ilk varoluşsal isyanı bugünün karmaşık dünyasına kültürel bir isyan olarak yeniden tercüme etmesidir. Çünkü Türkçe rap, steril bir eğlence alanı veya ticari proje değil; sıkışmışlığa ve dışlanmışlığa karşı doğmuş bir hayatta kalma refleksidir.</p>
<p>(ECS/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Çocuklara barış şarkıları öğreten komşumuz: Bilgesu Erenus]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cocuklara-baris-sarkilari-ogreten-komsumuz-bilgesu-erenus-322342</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/cocuklara-baris-sarkilari-ogreten-komsumuz-bilgesu-erenus.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cocuklara-baris-sarkilari-ogreten-komsumuz-bilgesu-erenus-322342</guid><description><![CDATA[Bilgesu Erenus artık aramızda değil. Ama geriye yalnızca kitapları, oyunları ya da türküleri kalmadı. Bir zamanlar Büyükada’da çocuklara barış şarkıları öğreten kadın kaldı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bilgesu Erenus’u yalnızca tiyatro yazarı, sanatçı ya da bir aktivist olarak anlatmak eksik kalır. Çünkü O’nun yazdıklarıyla yaşadıkları arasında neredeyse hiç mesafe bırakmamış olmasındaki farklılığına tanıklık etmiştim. Eşitlik, adalet, barış ve özgürlük üzerine yazdığı her cümleyi, gündelik hayatının en sıradan anlarında bile yaşamaya çalışan insanlardandı.</p>
<p>Büyükada’da yıllarca komşuyduk.</p>
<p>İkiz kızlarım henüz yedi, belki de altı yaşlarındaydı. Bugün on dokuz yaşındalar. Bilgesu Hanım ise neredeyse her gün evimizin önünden geçerdi. O kısa karşılaşmalar çoğu zaman uzun sohbetlere dönüşürdü. Çocuklarla konuşmayı severdi; onların gözlerinin içine bakarak dinlerdi. Çoğunlukla çocukların konu olduğu (henüz bebek olan kendi torunundan da mutlulukla bahsederdi) bu sohbetlerimizden birinde, “İsterseniz çocuklara şarkılar öğretebilirim. Adadaki diğer çocuklarla birlikte bir tiyatro oyunu da hazırlayabiliriz.” dedi.</p>
<p>Şaşırmıştım.</p>
<p>“Gerçekten vakit ayırır mısınız?” diye sordum. Hiç tereddüt etmeden, “Mahalledeki çocukları toplayın.” dedi. Ve gerçekten de dediğini yaptı. Çocukları düzenli olarak kendi evinde toplamaya başladı. Haftalar boyunca onlarla çalıştı. Onlara barış şarkıları öğretti. 1 Eylül Dünya Barış Günü için kendi yazdığı bir çocuk oyununu hazırladı. Ben oyunun metinlerinin çıkışlarını alıp çoğaltarak kendisine ulaştırıyordum; çocuklar prova yapıyor, hatta kendisinin alt komşusu olan tiyatro ve sinema oyuncusu Esin Eden’i de sürece katarak çocuklara eğlenceli vakitler geçirtiyor; sabırla her biriyle tek tek ilgileniyordu. Sonunda Büyükada sokaklarında, 1 Eylül Dünya Barış Günü için çocukların söylediği şarkılar yankılandı. Başka bir gün de kendi evinde hazırladığı çocuk oyunu sahnelendi.</p>
<p>Bugün geriye dönüp baktığımda bunun büyüleyici bir şey olduğunu daha iyi anlıyorum. Türkiye’nin önemli bir tiyatro yazarı, sanatçısı hiçbir beklentisi ya da görünürlük derdi olmadan mahalledeki çocuklara uzun vakitler ayırarak, haftalarca emek veriyor; onlara barışı, dayanışmayı ve birlikte üretmeyi öğretiyordu.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/editorial-poster-67.png" alt=""></p>
<p>Bazı insanlar vardır. Onların her fikrine katılmayabilirsiniz ya da katılabilirsiniz. Yazdıkları her oyunu beğenmeyebilirsiniz. Söyledikleri her türküyü sevmeyebilirsiniz. Bazen de benzer şeyleri yıllarca söylemelerini fazla ısrarcı, hatta sıkıcı da bulabilirsiniz. Ama O insanın hayatını gerçekten inandığı değerler üzerine kurduğunu, samimiyetini bilirsiniz. Bilgesu Erenus böyle bir kadındı. Onun söylediği bozlakları herkes sevmeyebilirdi. Yazdığı her tiyatro oyunu sahnelenmeyebilirdi. Ama belli ki O, popüler olmak için yazmamış; alkış almak için söylememişti. Eşitlik, adalet, özgürlük ve barış hayalini savunduğu için yazmış, söylemiş ve mücadele etmişti.</p>
<p>Bu tutarlılık bazen inatçılık gibi görünebilir; bazen de romantik… Ama insan, böyle bir yaşam karşısında derin bir samimiyet duygusuna kapılmadan, saygı duymadan edemiyor. Çünkü Bilgesu Erenus’un söyledikleriyle yaşadıkları birbirini doğruluyordu. Bu tutarlılığı gösteren başka bir anımı da hâlâ gülümseyerek hatırlıyorum: İstanbul Üniversitesi’nde araştırma görevlisi arkadaşlarım demokratik ve mesleki hakları için Fen Fakültesi amfisini işgal etmişlerdi. Taleplerini duyurabilmek için geceyi de orada geçireceklerdi. Ben ise kızlarım çok küçük olduğu için gidip yanlarında olamıyordum. O sırada arkadaşım Hakan Güneş’le telefonda konuşuyorduk. “Gece uzun olacak.” dedi. “Acaba arkadaşlar için moralli ve keyifli olması için bir sanatçı falan mı çağırsak?” Aklıma ilk gelen isim Bilgesu Erenus oldu. “Çok yakınımda oturuyor. Hemen arayayım.” dedim. Telefon ettim. Hiç düşünmeden kabul etti. Herhangi bir ayrıntı sormadı bile… Dayanışma gerekiyorsa orada olmalıydı. Onun için mesele buydu. Gitti. Her zamanki gibi hak arayan insanların yanında olmayı seçti. Sonrasında, bugün hâlâ gülümseyerek hatırladığım bir telefon geldi Hakan’dan. “Bilgesu Erenus çok güzel söylüyor…” dedi. “…ama araştırma görevlileri zaten uykusuz. Bir de bozlak söyleyince herkesin uykusu geldi.” diye takılarak teşekkür etti.</p>
<p>Aslında bu küçük tanıklık bile Bilgesu Hanım’ı anlatmaya yetiyor. Bozlaklar O’nun için bir türkü olmanın ötesinde, Anadolu topraklarının duygusu, direnişi, hafızasıydı belli ki. Dinleyenlerin uykusu gelmiş olabilirdi ama O, yine inandığı şeyi yapmıştı. Bilgesu Erenus için sanat sadece eğlence değil, dayanışmanın bir biçimiydi sanki.</p>
<p>Yıllar geçti.</p>
<p>Bilgesu Hanım'ın son yıllarında demans hastalığının yaşamını giderek zorlaştırdığını görüyorduk. Artık çoğu insanı tanımıyordu. Zaman zaman karşılaştığımızda gerçekten hatırlayıp hatırlamadığını anlayamıyordum. Ama ne zaman evimizin önünden geçse, sanki o sıcak komşuluğu hatırlıyor hissini veriyordu hep. Kısa bir sohbet ediyor, her zamanki inceliğiyle birkaç cümle söylüyor ve sonra yardımcısıyla birlikte yoluna devam ediyordu. Belki adımızı hatırlamıyordu. Belki geçmişte yaşadığımız küçük ama iz bırakan anıları da… Ama insanın karakteri, hafızasından daha uzun ömürlü olabiliyordu demek. Bilgesu Hanım'ın nezaketi, insanlara duyduğu ilgi ve ilişki kurma biçimi hastalığın bile silemediği kadar derinmiş. Bugün geriye dönüp baktığımda, O’nu yalnızca oyunlarıyla ya da romanlarıyla değil, evimizin önünde durup "Nasılsınız?" diye sormayı hiç unutmayan o zarif komşu olarak da hatırlıyorum.</p>
<p>Evet, Bilgesu Erenus artık aramızda değil. Ama geriye yalnızca kitapları, oyunları ya da türküleri kalmadı. Bir zamanlar Büyükada’da çocuklara barış şarkıları öğreten kadın kaldı. Hak arayan gençlerin yanına hiçbir karşılık beklemeden koşan kadın kaldı. Hayatını inandığı değerlerle yaşamaya çalışan, bunun bedelini ödemekten çekinmeyen kadın kaldı. Bazı insanlar hem eserleriyle hem de bizzat hayatıyla hatırlanır. Bilgesu Erenus bu insanlardan biri. O’nu tanımış olmak, aynı sokaklarda yürümüş olmak ve çocuklarımızın hayatına dokunuşuna tanıklık etmiş olmak, geride büyük bir şükran ve saygı duygusu bırakıyor.</p>
<p>Işıklar içinde uyusun.</p>
<p>(SUÇ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sabah sayımı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sabah-sayimi-322331</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/sabah-sayimi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sabah-sayimi-322331</guid><description><![CDATA[Doğal afetler için hazırlananlara benzer uygulamalar çıkmış. Uygulamayı indirenler “gözaltında değilim” düğmesine basarak birbirini kontrol ediyormuş.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Memleket aşırı operasyon mevsimine girince içeridekilerin haber değeri biraz azaldı. Komedyen kardeşimiz Deniz Göktaş Yatarmatik yıllık kotasının birinci ayını doldurması nedeniyle bir açık mektup yolladı hepimize. “Neşemizi çalamazlar” derken de şaka yaptığını izlediğini anlayan izleyiciler anlamıştı da ciddiye alıp mukabele edenleri tekzip etti güzelce.</p>
<p>Ülke bir zor ki; başına bir iş gelince seni savunmak için ortaya çıkanlara “Yahu ben onu mu dedim?” diye laf yetiştirmek zorunda kaldığında harcanmak üzere zihin şarjı saklamak zorundasın. Neyse Deniz Göktaş’ın güncel ihtiyaç listesine dönecek olursak cezaevi kitap okuma biriminin Moby Dick’i bir an önce okuyup teslim etmesini bekliyoruz. Takipteyiz! O Moby Dick o hücreye girecek!</p>
<p>Gelelim dışarıya. Her sabah şuna operasyon buna operasyon diye uyanmaktan kızgınlıktan bıkkınlık aşamasına geçenlerde değişik alışkanlıklar türemeye başladı. Doğal afetler için hazırlananlara benzer uygulamalar çıkmış. Uygulamayı indirenler “gözaltında değilim” düğmesine basarak birbirini kontrol ediyormuş.</p>
<p>Uygulamanın tasarımını yapanlarla görüştüm. Tasarım grubunda yer alan ancak isminin bilinmesini istemeyen kişinin dediğine göre aslında kendileri için geliştirmişler yazılımı. Siyasetçilere ve ünlülere yönelik operasyonlarla pek ilgilenmemişler ancak lavaş, tavuk kanat, şakşuka ve son olarak cezerye çetelerine yapılan operasyonlarda şirketlere kayyım atanması üzerine böyle bir teyit uygulamasının yararlı olacağına karar vermişler. “Sabah uyandığımızdan birbirimizden haberdar olmamızın günü planlamak, önceden belirlenmiş toplantı takviminin geçerli olup olmadığına karar vermek için yararlı olacağını düşündük” diyor.</p>
<p>Uygulama yakın çevrelerinde kulaktan kulağa yayılmış ve bir anda yoğun talep gelmeye başlamış. Gönüllükle dağıtımını yapsalar sıkıntı olacağını düşünmüşler tabii. Kaldı ki yazılımdan para kazanan şirket neden uygulamasını paraya dönüştürmesin ki? Ben de hak verdim elbette. Görüşmemizin hatırına bana uygun bir deneme sürümü hediye etmek istedilerse de kabul etmedim. Hem beleşçilikten hoşlanmadığımdan hem de işime yarayacağını düşünmediğimden istemedim açıkçası.</p>
<p>Ama her zaman olduğu gibi yanıldım. O kadar hızla yayılmış ki uygulama geçenlerde çocukluk arkadaşlarım uygulamayı indirmeye davet etti, onu da kabul etmedim. Reddettim diye sinirlenmiş uygulamayı indiren, hemen aradı. “Hayırdır arkadaşım, bizi mi beğenmedin?” diye sordu. Şaşırdım, kaldım. “Ne ilgisi var beğenmeyle, beğenmemeyle? Benim ihtiyacım yok buna” derken lafı ağzıma tıktı. “Biz tehdit altındayız da sen dağlardan serin misin? Bilmediğimiz bir dayın, emmin mi var?” dedi sesini daha da yükselterek. Dert dinlemeyi geçtim işittiğini anlayacak gibi değildi. “Sakinleştiğinde konuşuruz” diyerek kapattım telefonu.</p>
<p>Niye o kadar kızdığını anlamadım, merak ettim. Meğer şirket, uygulamayı ilk indirip en çok kişiye ulaşmayı sağlayanlara küçük güzellikler vaat etmiş. Ben de işte o promosyona taş koymuşum teklifi reddederek, meğer onaymış öfkesi. Bunu öğrenince bu defa gerçekten ürktüm. Sırf başıma iş gelsin de uygulamayı indirmediğime pişman olayım diye beni CİMER’e ihbar eder bu, dedim ve indirdim uygulamayı iyi mi!</p>
<p>Neyse benden daha cesur ve uygulama indirmekle uğraşmak istemeyenler el yapımı gruplar kurarak idare ediyorlarmış. Her grupla uğraşmaya takati olmayanlar durum güncellemelerine ekliyorlarmış. Böylelikle memleketin hapiste olmayan nüfusunun tamamına yakını sabah sayımını yapıyormuş. Güzel gelişmeler nihayetinde bunlar. Sevinmek gerek.</p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Süreç fena halde futbola benzer – II]]></title><link>https://bianet.org/yazi/surec-fena-halde-futbola-benzer-ii-322343</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/surec-fena-halde-futbola-benzer-ii.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/surec-fena-halde-futbola-benzer-ii-322343</guid><description><![CDATA[Toplumsal muhalefet kendi hattını örgütleyebilir ve demokrasiye uzanan talepleri ortak bir mücadele programında buluşturabilirse süreç iktidarın yönettiği bir oyun olmaktan çıkar. İyi bir takım, boşluğunu kendisi üretir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Serdar Akar'ın <em>Dar Alanda Kısa Paslaşmalar</em> filminin final sahnesi, futbol üzerine söylenmiş en güçlü sözlerden birine ev sahipliği yapar. Mahallenin toprak sahasında Suat, çocuklara antrenman yaptırırken oyunun inceliklerini anlatır. Paslaşmayı, birlikte hareket etmeyi, takım olmayı... Sonra bütün bunları tek bir anlatıda toplar:</p>
<p><em> </em><em>"Hayat, futbola fena halde benzer. Futbol, şahsi beceri gerektirir. Değişmez o da ayrı konu. Ama aynı zamanda da toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadığı bir oyundur. Hayat da böyle değil mi? İstediğin kadar yetenekli ol, iyi bir takımın yoksa mantarlarsın…Hayat fena halde futbola benzer."</em></p>
<p>Futbol artık yirmi iki kişinin bir topun peşinden koştuğu basit bir oyun olarak anılmıyor. Yeni oyun anlayışları sahadaki her ayrıntıyı değiştirdi. Sistem artık iyi oyuncuların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu doğru kurgulayabilmek üzerinden şekilleniyor.</p>
<p>Siyaset de böyle değil mi? İlk yazıda futbolun bize "alan yaratma" üzerine ne söyleyebileceğini tartışmıştık. Alan yaratabilmek, oyunun bir parçası. O alanlara ulaşabilmek için önce baskıyı aşmamız gerekir. Dolayısıyla futbolun önemli kavramlarından biri karşımıza çıkıyor: pres.</p>
<p>Pres, en basit haliyle, top rakipteyken baskı kurarak onu hataya zorlamak ve topu mümkün olan en kısa sürede geri kazanmaya çalışmaktır. Aynı zamanda rakibin seçeneklerini tek tek kapatmaktır. Onu istemediği pası atmaya, istemediği bölgeye gitmeye mecbur bırakmaktır. Bazen top rakipteyken bile oyunun kontrolünü elinde tutabilmektir. Futbolun en ilginç bulduğum yanlarından biri de budur. Bazen top rakiptedir ama oyunu siz oynarsınız.</p>
<p>Dolayısıyla futbol ile siyaset arasındaki benzerliği daha görünür hâle getirebiliriz.</p>
<h3>Pres altında oyunu nasıl kuracağız?</h3>
<p>Artık topu ayağında tutmak tek başına bir anlam ifade etmiyor demiştik. Mesele, rakibin baskısını aşarak oyunu istediğin şekilde kurabilmek. Peki bu baskıyı nasıl aşacağız?</p>
<p>Rakip sizi istediği şekilde oynamaya zorluyor. Pas kanallarını kapatıyor, merkezdeki bağlantıları kesiyor, sizi çizgiye doğru itiyor ya da uzun top oynamaya mecbur bırakıyor. Bir anlamda oyunun ritmini de yönünü de belirlemeye çalışıyor. Baskıyla beraber rakibin düşünme biçimi değişiyor.</p>
<p>Bugün Türkiye'de tartışılan yeni siyasal süreci de bu çerçevede düşünmek gerekiyor. Çünkü ortada bütün aktörlerin birbirini yeniden konumlandırmaya çalıştığı bir mücadele alanı var. Bu mücadelede kimin kimi hangi pozisyona zorladığı belirleyici olacak.</p>
<p>İyi takımların önemli bir bölümü topu rakibe bırakmaktan korkmuyor. Hatta bunu bilinçli olarak tercih ediyorlar bile diyebiliriz. İlk bakışta geri çekiliyormuş gibi görünüp rakibi kendi istedikleri bölgeye çekiyorlar. Belirli pas kanallarını açık bırakıyor ve oyunu önceden hesapladıkları alanlara yönlendiriyorlar. Futbol literatüründe buna çoğu zaman "pres tuzağı" deniyor. Rakip istediği yere oynayamıyorsa ve sürekli sizin öngördüğünüz kararları almak zorunda kalıyorsa top onda olsa bile oyunun kontrolü sizdedir.</p>
<p>Siyasal mücadele de çoğu zaman buna benzer refleksler gösteriyor.</p>
<h3>Rakibin oyununu oynamak zorunda mıyız?</h3>
<p>Uzun yıllardır muhalefetin temel reflekslerinden biri, iktidarın attığı her adıma doğrudan cevap vermek oldu. Gündem değiştiğinde gündem değiştirmek, bir açıklama geldiğinde ona açıklamayla karşılık vermek, her hamleyi anında karşılamaya çalışmak... Böyle olunca siyaset büyük ölçüde rakibin temposuna göre oynanan bir oyuna dönüşüyor. Rakibin temposuna teslim olan takımın oyunu kontrol etmesi neredeyse imkânsızdır.</p>
<p>"Süreç" etrafında yaşanan tartışmalar buna iyi bir örnek. Tartışmanın ekseni çoğu zaman "iktidar samimi mi?", "Bahçeli neden bunu söyledi?", "Erdoğan neyi hedefliyor?" sorularına sıkışıyor. Süreç devlet aklına ilişkin bir tartışma olarak kalırsa top rakibin istediği bölgede dolaşmaya devam eder.</p>
<p>Bizim yapmamız gereken şey oyunun hangi zeminde oynanacağını belirleyebilmektir. Kendimize şu soruyu soralım: Bu süreç, demokrasi güçlerine hangi yeni siyasal alanları açıyor ya da hangi alanlara müdahale etme imkânı sunuyor?</p>
<p>Futbolda pres yapan takım, baskı kurarken arkasında mutlaka boşluk bırakır. Aynı şeyi siyaset için de düşünebiliriz. İktidar bütün dikkatini güvenlik ve süreç tartışmalarına yoğunlaştırırken emek rejiminin derinleşen krizleri, kadınların ve LGBTİ+ların yaşam hakkı mücadelesi, MESEM uygulamaları, güvencesiz çalışma ya da barınma sorunu ortadan kalkmıyor. Bu başlıklar yeni siyasal müdahaleler için daha görünür hâle geliyor. Sorun, bu boşlukları görebilecek bir siyasal perspektife sahip olup olmadığımızdır.</p>
<p>Bahçeli bir günde demokrasi savunucusu olmadı, siyasal iktidarın karakteri de değişmedi. Buna karşın bugün böyle bir sürecin konuşuluyor olması, iktidarın da belirli siyasal basınçlar altında yeni hamleler yapmak zorunda kaldığını gösteriyor. Yani siyasal iktidar da belirli alanlara sıkıştırılabilir ve belirli pozisyonlara zorlanabilir.</p>
<p>Bu yüzden birincil soru "iktidar ne planlıyor?" yerine "biz nasıl bir oyun planı kuruyoruz?" sorusu olmalı. Toplumsal muhalefet kendi hattını örgütleyebilir ve demokrasiye uzanan talepleri ortak bir mücadele programında buluşturabilirse süreç iktidarın yönettiği bir oyun olmaktan çıkar. İyi bir takım, boşluğunu kendisi üretir.</p>
<h3>Bu maçın sonunu bekleyenler var</h3>
<p>Peki bütün bunlardan geriye ne kalıyor?</p>
<p>Bugün "süreç" üzerine yürüyen tartışmaların da anlamı burada düğümleniyor. Süreç, siyasal aktörlerin birbirleriyle kurduğu ilişkinin adı olarak kalacaksa tarihsel bir değer üretmeyecektir.</p>
<p>Sözü şöyle bağlayalım: Ezilenler FC'nin gole ihtiyacı var. Skoru değiştirecek olan birlikte oynayabilen ve birbirinin önünü açabilen bir takım olabilmek.</p>
<p>Şairin dediği gibi:</p>
<p>"Bunu bekliyor ıslak çukurlarda üşüyen şu yoksul çocuk,</p>
<p>bunu bekliyor gözevleri kurutulmuş analar,</p>
<p>bunu bekliyor zincirin oyduğu bilek,</p>
<p>bunu bekliyor açlık, kuraklık..."</p>
<p>Bütün bu tartışmaları bu yüzden yapıyoruz. Oyunun sonucuyla gerçekten ilgilendiğimiz için. Takımımıza bağlılığın gereği olarak...</p>
<hr>
<p>Yazının ilk bölümüne <a href="https://bianet.org/yazi/sosyalist-hareket-neden-topu-ayaginda-tutuyor-322103" target="_blank" rel="nofollow noopener">buradan</a> ulaşabilirsiniz. </p>
<p>(ZA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Premium hayat: Yaşamak için abone olun]]></title><link>https://bianet.org/yazi/premium-hayat-yasamak-icin-abone-olun-322360</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/premium-hayat-yasamak-icin-abone-olun.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/premium-hayat-yasamak-icin-abone-olun-322360</guid><description><![CDATA[Restoranda menü bile yok artık. Masanın köşesinde bir QR kod var. Telefonun yoksa garsona değil, zamana ayak uyduramadığın için kendine mahcup olursun.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Önce FBI’a dönüp, “Bizi yakın zamanda yakalayabileceğiniz de görünmüyor. FBI bir şakadan ibarettir,” diyor. Sonra manifesto geliyor: <em>Sanayi Toplumu ve Geleceği.</em> Hem de düzenin gözde propaganda aygıtında yayınlanıyor. Seve seve… <em>The Washington Post</em>’ta. 35 bin kelimelik bir kıyamet muhtırası.[1]</p>
<p>Theodore Kaczynski haklı. Manifestosunda anlatıyor. Teknolojik gelişim her tür bağlamın ötesinde iyi ve kötü yanları olan zararsız bir olgu değil. Fiili kölelik düzenine doğan her teknolojik araç son tahlilde kölelik düzeninin kendisini tahkim ediyor.[2]</p>
<p>Özgürlüğü tehdit etmediği—hatta güçlendirdiği—kanaatine vardığınız yeni bir teknolojik ıvır zıvır için. Sadece biraz sabredin.</p>
<h3>Mucize v2.0</h3>
<p>Arap Baharını hatırlayın. Sosyal medya bir mucizeydi. İsyan mayalayan denetim dışı bir icat…[3]</p>
<p>Bugün?</p>
<p>Hesap kapatmalar, cezalar, parayla tutulmuş profesyonel “trol” orduları derken… Düzenin “algı üretme makinesine” dönmedi mi sosyal medya?</p>
<p>Üstelik artık karşımızda yalnızca neyi söyleyip söyleyemeyeceğimize karar veren bir sansür mekanizması yok. Daha sinsisi var. Neyi göreceğimize, neyi görmeyeceğimize, neye öfkeleneceğimize ve neyi birkaç saniye sonra unutacağımıza karar veren algoritmalar.</p>
<p>Ana sayfamız gündemin bizim için ayıklanmış ve budanmış bir simülasyonundan ibaret.</p>
<p>Profesyonel “trol” orduları... Yalanı üretmek, aynı cümleyi binlerce hesaptan tekrarlamak, sahte bir toplumsal çoğunluk görüntüsü yaratmak onların işi.</p>
<p>Bunun sosyal medyanın kendisiyle alakası yok. Matbaa da vakti zamanında feodal egemenlerin yalan üretme ve manipülasyon yaratma aracına dönüştürülmüştü. [4]</p>
<p>Mesele düzen ile teknoloji arasındaki diyalektik eğilimdir: Düzen, denetleyemediği her yeni teknolojiyi önce kuşatır, sonra kendi hizmetine koşar.</p>
<h3>Dijital turnike</h3>
<p>Teknoloji kolaylıkla reddedilebilir mi? Madem zararlı, kullanmasak?</p>
<p>Düzen kendini teknoloji ile devamlı tahkim ettiği için, teknoloji de yaşamın her alanını sürekli yeniden-belirliyor. Bu tablo teknolojiyi “mecburi” değilse bile “zorunlu” kılar.</p>
<p>Bugünün akıllı telefonları. Düzenin modern muhbirleri. İyi bir örnek.</p>
<p>Kimse akıllı telefon kullanmaya mecbur değil mesela. Teoride.</p>
<p>Pratikte banka hesabınıza girmek için telefonunuza gelen kodu yazmanız gerekir. Hastane randevusu almak, iş başvurusu yapmak, faturaya ulaşmak, resmî bir evrak edinmek, çocuğunuzun okulundan haber almak…</p>
<p>Bir ekran, bir aplikasyon, bir şifre.</p>
<p>Restoranda menü bile yok artık. Masanın köşesinde bir QR kod var. Telefonun yoksa garsona değil, zamana ayak uyduramadığın için kendine mahcup olursun.</p>
<p>Akıllı telefonun yok mu? Hayat durmaz elbette.</p>
<p>Ama sen hayatın dışına düşebilirsin.</p>
<p>Üstelik telefonu satın almak da yetmez. Bilmem kaç megapiksellik kamera, periskop lens, LiDAR sensörü, uydu bağlantısı, 120 Hz ekran, NFC, eSIM, kablosuz şarj, yapay zekâ işlemcisi…</p>
<p>Ötekinde katlanır ekran, tersine şarj, masaüstü modu, kalem, yüz kat yakınlaştırma…</p>
<p>Her marka kendi küçük ayrıcalığını, her ayrıcalık kendi küçük mecburiyetini yaratıyor.</p>
<p>Telefonunuz vardır. Ama “artık” sistemin istediği telefon o değildir.</p>
<p>Yoksulluğun dijital tarifesi sürekli güncellenir.</p>
<p>Teknoloji kolaylıkla reddedilemez. Çünkü düzen, teknolojiyi hayatın giriş kapısına turnike olarak yerleştirmiştir.</p>
<h3>Kart bilgilerinizi giriniz</h3>
<p>“Ne yani? Herkesin ihtiyaç duyabileceği bir solunum cihazı geliştirildi diye ona da mı karşı çıkacağız?”</p>
<p>Elbette hayır. Yetmez ama evet mi yoksa?</p>
<p>Mesele cihazın nefes aldırması değil. Nefesin anahtarının kimin cebinde olduğu.</p>
<p><em>Black Mirror</em>’ın “Common People” bölümünü izlediniz mi?</p>
<p>Amanda’nın beyninde ölümcül bir sorun ortaya çıkıyor. Rivermind adlı şirket beynine yerleştirdiği implantla onu kurtarıyor.[5]</p>
<p>Mucize?</p>
<p>Bir bakıma.</p>
<p>Rivermind Amanda’nın hayatını kurtarır. Amanda’nın ruhunu bir yumurtanın içinde satın alarak. Ve hayat artık Rivermind’ın cebindedir.[6]</p>
<p>Amanda’nın hayatını aboneliğe bağlar. Temel paket, pahalı paket, premium paket… Daha iyi bir hayat için daha fazla para.</p>
<p>Paran çıkışmadı mı? Amanda’nın konuşmalarının arasına reklamlar iliştirir Rivermind. Ki burası Ruhi Mücerret-Murat Menteş değil mi?[7] Neyse…</p>
<p>Hayatta kalmak temel paket. İnsan gibi yaşamak premium.</p>
<p>Teknoloji hayat kurtarıyor, evet. Ardından kurtardığı hayatın kirasını topluyor. Düzen önce ihtiyacı kendi tekeline alıyor, sonra önümüze ödeme ekranını çıkarıyor.</p>
<p>Kart bilgilerinizi giriniz. Aboneliğinizi yükseltiniz. Şimdi yaşamaya devam edebilirsiniz.</p>
<p>İnsanı yaşatırken onu şirkete, devlete veya herhangi bir egemene daha bağımlı hâle getiren teknoloji, toplumun çıkarına hizmet etmiş sayılabilir mi?</p>
<p>Anlatılan solunum cihazını veya beyin implantını reddetmek değil.</p>
<p>Teknoloji boykotunun beyhudeliği başka şeydir. Her yeni cihazı “ilerleme” diye alkışlayarak düzenin değirmenine su taşımak başka.</p>
<h3>Son yerine: Külfet-i ispât</h3>
<p><em>“Yalana artık tepki gösterilmemesi ona tümüyle yeni bir nitelik katmıştır. Birdenbire, hemen hemen her yerde varlığı sona eren ya da en iyi ihtimalle asla kanıtlanamayacak bir varsayım haline indirgenen şey, doğru olmuştur.”<br>(Guy Debord- Gösteri Toplumu)</em></p>
<p>Söyledikleri hiçbir şeye inanmamaya hakkımız var.</p>
<p>Çünkü söyledikleri ile yaptıkları arasındaki mesafe artık bir şüphe değil.</p>
<p>Facebook, kullanıcılarına kişisel verilerini gizlilik ayarlarıyla kontrol edebileceklerini söyledi. Sonra hesap güvenliği için alınan telefon numaraları reklamlarda kullanıldı. Yüz tanıma tercihe bağlı dedi; milyonlarca hesapta özellik zaten açıktı.[8]</p>
<p>Google, “Konum Geçmişi”ni kapattığınızda takip edilmeyeceksiniz dedi. Oysa varsayılan olarak açık duran başka bir ayar üzerinden konum verilerini toplamaya devam ediyordu.[9]</p>
<p>Amazon, Alexa kayıtlarının silinebileceğini söyledi. Aileler çocuklarının ses kayıtlarını sildiğini düşündü. Kayıtların silinmediği açığa çıktı. Alexa algoritmasını geliştirmek için kullanmaya devam etmişler. [10]</p>
<p>Twitter, telefon numarası ile e-posta adresini “hesabınızı korumak” için istiyorum dedi. Sonra bu bilgileri reklam hedeflemekte kullandı. Güvenlik diye topladı. Reklam diye sattı.[11]</p>
<p>Dolayısıyla söyledikleri hiçbir şeye inanmamaya hakkımız var. Bu, söylenen her şeyi peşinen reddetmek değildir. İspat yükünü söyleyene teslim etmektir.</p>
<p>Bizi yalan söylemediklerine inandırmak zorundalar.</p>
<p>Çünkü güven, onlar için ahlaki bir ilişki değil. Bir hammadde. İşleyip satıyorlar.</p>
<hr>
<p>[1] <a href="https://www.fbi.gov/news/podcasts/inside-the-fbi-podcast-the-unabomber-case" target="_blank" rel="nofollow noopener">Theodore Kaczynski, 1978–1995 arasında düzenlediği 16 bombalı saldırıda üç kişiyi öldürdü, 23 kişiyi yaraladı. Ardından medyaya şu şartı sundu: “Yazılarımı yayımlayın, bir daha bombalı saldırı yapmayayım.” Başsavcı Janet Reno ile FBI Direktörü Louis Freeh’in tavsiyesi üzerine <em>The Washington Post</em>, 35 bin kelimelik Sanayi Toplumu ve Geleceği manifestosunu 19 Eylül 1995’te sekiz sayfalık özel ek olarak yayımladı. Metindeki ifadeleri tanıyan kardeşi David’in ihbarı, Kaczynski’nin 1996’da yakalanmasını sağladı.</a> </p>
<p>[2] <a href="https://www.washingtonpost.com/wp-srv/national/longterm/unabomber/manifesto.text.htm" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Teknolojik ilerleme bir bütün olarak özgürlük alanımızı sürekli daraltırken, tek başına değerlendirilen her yeni teknik gelişme arzulanır görünür.” Kaczynski’ye göre başlangıçta tercih gibi sunulan teknoloji, toplumu dönüştürerek zamanla kullanılması zorunlu bir araca dönüşür. Theodore Kaczynski, <em>Sanayi Toplumu ve Geleceği</em>, 127–128. paragraflar.</a> </p>
<p>[3] <a href="https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/j.1460-2466.2012.01629.x" target="_blank" rel="nofollow noopener">Tahrir Meydanı’ndaki göstericilerle yapılan araştırma, sosyal medyanın —özellikle Facebook’un— rejimin kolayca denetleyemediği bir haberleşme alanı açtığını; katılım kararını, eylemlerin örgütlenmesini ve başarı beklentisini belirlemede kritik rol oynadığını saptadı: “Diğer etkenler denetlendiğinde, sosyal medya kullanımı protestolara ilk gün katılma ihtimalini büyük ölçüde artırdı.”</a> </p>
<p>[4] <a href="https://www.lhlt.mpg.de/2485118/volume326" target="_blank" rel="nofollow noopener">Max Planck Enstitüsünün çalışmasına göre matbaa, 16. yüzyılda “otoritenin genişletilmesinde giderek daha önemli bir araca” dönüştü.</a> </p>
<p><a href="https://holbein.staedelmuseum.de/en" target="_blank" rel="nofollow noopener">Kutsal Roma-Germen İmparatoru I. Maximilian, bastırdığı kitap ve resimlerle kahraman hükümdar imgesini yaydı; Truva’ya kadar uzattığı soy kütükleri gibi anlatılarının “çoğu zaman gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktu.”</a> </p>
<p>[5] <a href="https://www.netflix.com/tudum/articles/black-mirror-common-people-ending-explained" target="_blank" rel="nofollow noopener">Amanda ile Mike, maddi imkânları sınırlı, çocuk sahibi olmaya çalışan bir çifttir. Amanda beynindeki tümör nedeniyle komaya girince Rivermind adlı şirket, onu aylık abonelikle çalışan bir teknoloji sayesinde hayata döndürür. Şirket sürekli daha pahalı paketler çıkarınca Amanda’nın zihni reklam mecrasına dönüşür; Mike ise abonelik ücretini ödeyebilmek için internette kendisini küçük düşürdüğü, bedenine zarar verdiği videolar çekmeye başlar. İşlerini ve paralarını kaybeden çiftin çıkışsızlığı, Amanda’nın isteği üzerine Mike’ın onu öldürmesiyle son bulur.</a> </p>
<p>[6] <a href="https://bianet.org/yazi/otur-seyret-insanoglu-artik-seytandan-daha-seytan-281336" target="_blank" rel="nofollow noopener">Atıf Yılmaz’ın 1988 yapımı Arkadaşım Şeytan filminde Mazhar Alanson’un canlandırdığı Fatih, şöhret karşılığında ruhunu Ali Poyrazoğlu’nun canlandırdığı Şeytan’a satar; Şeytan da ruhu bir yumurtaya hapsedip cebine koyar. Şeytan, ruhlarını yumurtalara hapsettiği insanları buyruğu altında çalıştırır ve onların yeteneklerini Fatih’i ünlü etmek için kullanır. Yumurta, insanın artık kendi hayatının sahibi olmadığının maddi karşılığıdır.</a> </p>
<p>[7] Murat Menteş’in Ruhi Mücerret romanında insanların beyinlerine mikroçip yerleştirilir ve günlük konuşmalarının arasına istemsizce reklam cümleleri sokulur. Çipten habersiz Ruhi Mücerret de tıpkı Amanda gibi, konuşması bir şirket tarafından ele geçirilmiş canlı reklam mecrasına dönüşür. Murat Menteş, Ruhi Mücerret, April Yayıncılık, İstanbul, 2013.</p>
<p>[8] <a href="https://www.ftc.gov/news-events/news/press-releases/2019/07/ftc-imposes-5-billion-penalty-sweeping-new-privacy-restrictions-facebook" target="_blank" rel="nofollow noopener">ABD Federal Ticaret Komisyonuna (FTC) göre Facebook, kullanıcılarına kişisel bilgilerini gizlilik ayarlarıyla denetleyebileceklerini vadetti; buna karşın güvenlik amacıyla topladığı telefon numaralarını reklamcılıkta da kullandı. Şirket ayrıca yüz tanımanın kullanıcı tarafından açılacağı izlenimini verdiği hâlde “Tag Suggestions” özelliği on milyonlarca hesapta varsayılan olarak açıktı.</a></p>
<p>[9] <a href="https://ag.ny.gov/2022-year-review" target="_blank" rel="nofollow noopener">Google, “Konum Geçmişi” kapatıldığında gidilen yerlerin artık saklanmayacağını söylüyordu; ancak varsayılan olarak açık bulunan “Web ve Uygulama Etkinliği” ayarı üzerinden konum verisi toplamayı sürdürdü. Kırk eyaletin yürüttüğü soruşturma sonucunda şirket, 2022’de 391,5 milyon dolarlık uzlaşmayı kabul etti.</a> </p>
<p>[10] <a href="https://www.ftc.gov/news-events/news/press-releases/2023/05/ftc-doj-charge-amazon-violating-childrens-privacy-law-keeping-kids-alexa-voice-recordings-forever" target="_blank" rel="nofollow noopener">FTC’ye göre Amazon, ailelere çocuklarının Alexa kayıtlarını silebileceklerini söyledi; ancak silme taleplerinden sonra bile bazı ses kayıtlarını ve bunların yazılı dökümlerini veri tabanlarında tutmayı sürdürdü. Şirket, hukuka aykırı biçimde sakladığı bu verileri Alexa’nın çocukların konuşma biçimlerini ve aksanlarını daha iyi anlaması için algoritmasını eğitmekte kullandı.</a> </p>
<p>[11] <a href="https://www.ftc.gov/news-events/news/press-releases/2022/05/ftc-charges-twitter-deceptively-using-account-security-data-sell-targeted-ads" target="_blank" rel="nofollow noopener">FTC’ye göre Twitter (bugünkü X), 2014–2019 arasında 140 milyondan fazla kullanıcının hesap güvenliği için verdiği telefon numaralarıyla e-posta adreslerini, bunu açıklamadan reklam hedeflemekte kullandı. Şirket 2022’de 150 milyon dolar ceza ödemeyi kabul etti.</a> <br><br>(ADK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Savaş: Eğitimin başarısızlığı - I]]></title><link>https://bianet.org/yazi/savas-egitimin-basarisizligi-i-322351</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/savas-egitimin-basarisizligi-i.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/savas-egitimin-basarisizligi-i-322351</guid><description><![CDATA[Her yıl 22 Temmuz'da kutlanan gayriresmî π Günü'nden yola çıkan bir deneme: matematik tarihinden savaşın gölgesinde büyüyen bir bilim insanına.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Her yıl 22 Temmuz'da dünya genelinde gayriresmî olarak kutlanan «π Günü», 14 Mart'ta kutlanan ve Uluslararası Matematik Birliği tarafından resmî olarak kurulmuş olan Dünya Matematik Günü'nün hafif bir uzantısıdır. Avrupa tarihi yazım sırasına göre yazılan 22/7 tarihi, π sayısını yaklaşık olarak hesaplamak için ilk kez Arşimet'in kullandığı klasik kesre denk gelir. Resmî günü UNESCO da destekler; gayriresmî «kesir günü» ise daha hafif bir şekilde, İngilizcedeki «pi» ile «pie» (turta) arasındaki kelime oyunuyla tatlı turtalara, geometrik oyunlara ve dünya genelinde okullarda ve bilim kurumlarında küçük etkinliklere vesile olur.</p>
<p>π — insan zihninde yalnızca bir fikir olarak «var olan» bu irrasyonel, aşkın sayı — bitmeyen arayışın simgesi haline gelir. Paleolitik Afrika'nın İşango kemiğinden modern bilimin büyük başarılarına kadar, matematik insan zihninin sınırları, rejimleri ve kültürel ayrımları aşabildiğini hatırlatır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/a1-event-kos.png" alt="">
<figcaption><em>Kos'ta π ölçümü.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Arşimet'in hiç söylemediği söz</h3>
<p>π'nin tarihi, insan düşüncesine damga vurmuş isimlerle iç içedir. Arşimet (MÖ 287–212), antik çağın en parlak zihinlerinden biri, kayıtlı ve çevrel çokgenler yöntemiyle π değerine eşi görülmemiş bir doğrulukla yaklaştı ve bu gayriresmî π Gününün de kutladığı 22/7 kesrine ulaştı. Syracuse'un düşüşü sırasında, geleneksel anlatıya göre büyük filozof geometrik şekillerine dalmış haldeydi ve onu bölen Romalı askere «çemberlerimi bozma» sözleriyle seslendi. Bu söz, Arşimet'in adıyla özdeşleşmiş olsa da, aslında otantik bir antik özdeyiş değildir; muhtemelen 19. yüzyıla ait, Latince «Noli turbare circulos meos» ifadesinin Katharevousa'ya (resmî, arkaik Yunancaya) aktarımıdır. Bu Latince ifade de kendisi ilk kez Aydınlanma döneminde ortaya çıkmıştır, antik bir kaynağı yoktur.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/a2-archimedes.jpg" alt="">
<figcaption><em>«Çemberlerimi bozma.»</em></figcaption>
</figure>
<p>Bu görüntü, bilimsel düşünceye mutlak bağlılığın simgesi olarak tarihte kaldı. Ama bugün başka türlü de okunabilir. Krizlerin ve savaşların sarstığı bir dünyada, bilim insanlığı yalnızca kendi çemberleriyle -gerçek ve mecazi anlamda- sınırlı kalamaz. Toplum şiddete gömüldüğünde bilgi tarafsız değildir. Bilim insanının sorumluluğu araştırmayla sınırlı kalmaz; içinde şekillendiği dünyaya karşı kamusal tutumu da kapsar.</p>
<h3>Eğitimin rolü</h3>
<p>Tam bu noktada Yunan filozof Kastoriadis'in düşüncesi özellikle güncellik kazanır. «Toplumun Düşsel Kuruluşu» adlı eserin yazarı, özerklik filozofu olarak tanındı ve her toplumun -neyin doğal, neyin apaçık ya da kaçınılmaz sayılacağını belirleyen- yerleşik anlamlar, değerler ve semboller bütünü aracılığıyla kurulduğunu savundu. Savaş insanlık tarihinde tekrar tekrar ortaya çıkıyorsa, bu yalnızca jeopolitik çekişmelerden kaynaklanmaz. Toplumlarımızın hâlâ çatışmayı kabul edilebilir bir siyasi eylem biçimi olarak meşrulaştıran anlamlar üretmeye devam etmesinden de kaynaklanır.</p>
<p>Eğitimin rolü tam olarak şu olmalıydı:</p>
<p>bu yerleşik anlamları sorgulamak,</p>
<p>yaşadıkları toplum hakkında farklı düşünebilen yurttaşlar yetiştirmek,</p>
<p>ve Kastoriadis'in toplumun özyönetimi olarak adlandırdığı şeyin koşullarını yaratmak — toplumun kendi kurumlarını ve değerlerini bilinçli biçimde yeniden tanımlama kapasitesi.</p>
<p>Ancak dünya genelinde birçok eğitim sisteminde, çağdaş eğitim çoğu zaman farklı işler. Aktif yurttaşlar yetiştirmek yerine, disiplinli bilgi yöneticileri üretmekle sonuçlanır. Bilginin veriye, enformasyonun metaya dönüştüğü bir dünyada, eğitim eleştirel düşüncenin ve kişisel muhakemenin oluşumuna gerçek anlamda katkı sunmak yerine içerik aktarımıyla sınırlı kalma riski taşır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/a3-taxytita-ixou-therma.png" alt="">
<figcaption><em>Kos adasında, Embros Termes bölgesinde ses hızı ölçümü.</em></figcaption>
</figure>
<p>Sorun sosyal medya çağında daha da yoğunlaşıyor. Bu platformlar bilgiyi gerçeklik değil ilgi üzerinden düzenliyor, kamusal tartışmayı bir izlenim algoritmasına dönüştürüyor. Siyaset gösteriye, tarihsel hafıza anlık yoruma, kamusal diyalog izlenim yarışına dönüşüyor. Bu ortamda eleştirel düşünce, paylaşımın hızı karşısında geri çekiliyor.</p>
<p>Belki de bu yüzden savaşlar kamusal söylemde bu kadar kolay, neredeyse kaçınılmaz bir şey olarak geri dönüyor. Ukrayna'daki yıkımdan ve Filistin'deki soykırımdan, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasındaki son gelişmelere kadar, dünya yeniden tanıdık bir korku ve güç ekseni etrafında dönüyor gibi görünüyor.</p>
<p>Yine de bilimin kendisi, bilginin sınırları ve siyasi karşıtlıkları aşabildiğini gösteriyor.</p>
<h3>Savaşın içinden doğan bir matematikçi</h3>
<p>Türkiye'nin önde gelen matematikçisi olan Cahit Arf, 1910'da, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan Selanik'te doğdu. Balkan Savaşları patlak verdiğinde henüz iki yaşındaydı ve ailesi şehri terk edip İstanbul'a sığınmak zorunda kaldı. Çatışma ve yerinden edilme arasında doğan bu çocuk, sonradan topolojideki ünlü «Arf değişmezi»nin arkasındaki isim oldu; Göttingen'de, Princeton'da ve Berkeley'de ders verdi, ve bugün görüntüsü Türk 10 liralık banknotunu süslüyor. Onun yolculuğu -bir savaş mültecisi çocuktan 20. yüzyılın en saygın matematikçilerinden birine- eğitimin bir çatışmanın travmasını bile bilgi köprüsüne dönüştürebileceğinin canlı kanıtıdır.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/a4-cahit-arf-10-lira.jpg" alt="">
<figcaption><em>Cahit Arf, Türk 10 liralık banknotunda.</em></figcaption>
</figure>
<p><em>(Bu metnin ikinci bölümünde, savaşın yalnızca diplomasinin değil, eğitimin de neden bir başarısızlığı olduğunu, yapay zeka devriminin nasıl yeni bir meydan okuma oluşturduğunu ve gerçekçi olarak nelerin değişebileceğini göreceğiz.)</em></p>
<hr>
<p><em><strong>Kaynaklar</strong></em></p>
<p><em>Uluslararası Matematik Günü: idm314.org, UNESCO.</em></p>
<p><em>«Noli turbare circulos meos» özdeyişinin tarihsel kökeni ve Yunancaya aktarımı üzerine: Arşimet'in ölümü efsanesi etrafındaki tarihsel araştırmalar.</em></p>
<p><em>O'Connor, J. J. ve Robertson, E. F., «Cahit Arf», MacTutor History of Mathematics Archive, University of St Andrews (mathshistory.st-andrews.ac.uk/Biographies/Arf/).</em></p>
<p><em>Kornelius Kastoriadis, Toplumun Düşsel Kuruluşu.</em></p>
<p>(PP/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tehlike sokakta yaşayan hayvanlar değil değişen düşünce biçimimiz - I]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tehlike-sokakta-yasayan-hayvanlar-degil-degisen-dusunce-bicimimiz-i-322361</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/tehlike-sokakta-yasayan-hayvanlar-degil-degisen-dusunce-bicimimiz-i.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tehlike-sokakta-yasayan-hayvanlar-degil-degisen-dusunce-bicimimiz-i-322361</guid><description><![CDATA[Çocukken bize ‘Allah’ın verdiği canı Allah alır’ derlerdi; oysa şimdi Allah’ın verdiği canı, iktidar eliyle çıkarılan ‘katliam yasası’yla belediyeler alıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>“(Ey inkârcılar!) Sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı?</em></p>
<p><em>Onu Allah bina etti.</em></p>
<p><em>Onu yükseltip kusursuz biçimde düzenledi.</em></p>
<p><em>Gecesini kararttı, gündüzünü aydınlattı.</em></p>
<p><em>Bundan sonra da yeri döşeyip yaydı.</em></p>
<p><em>Ondan sularını ve otlaklarını çıkardı.</em></p>
<p><em>Dağları sapasağlam yerleştirdi.</em></p>
<p><em>Bütün bunları Allah,</em></p>
<p><em>sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için yaptı.”</em> Nâziât / 27-33</p>
<p>Çocukluğumda en çok sevdiğim şey bir sofra etrafında toplandığımızda, özellikle o sofra hazırlanırken oynadığımız “beş taş” gibi küçük el oyunları ve babamın anlattığı, masallar, hikâyeler, mesellerdi. Bazen öğle saatlerinde babam bizi etrafına toplar ve basit bir yemek yapmaya karar verirdi. Biz kardeşler babamın hazırladığı bu yemekleri hâlâ sevgiyle anıyor ve kendi aramızda bu yemeğe “şaştım aşı” diyoruz. Eeee. Evde o anda yeterli malzeme yoksa ne yapacaksın? Elindeki tüm malzemeleri karıştırıp “şaştım aşı” yapacaksın. Şimdilerde ara sıra erkek kardeşim şaştım aşı yapsa da babamın yaptığı yemeğin aynı lezzetini bulamıyoruz itiraf etmeliyim ki... Her neyse... Şaştım aşının lezzeti bir yana babamın anlattığı hikâyeler bize sevgi aşılayan, yaşama dair duruşumuzu güçlendiren şeylerdi. Bu mesellerden birini hiç unutmadım.</p>
<h3>Kuyu başında bir kadın ve susayan bir köpek</h3>
<p>Mesele göre, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek bir kuyunun etrafında dolaşıp duruyormuş. Bir kadın, onu görmüş ve ayakkabısını çıkarıp kuyudan su alarak köpeğe içirmiş. Bu yüzden kadının günahları affedilmiş ve cennete gitmiş. Öte yandan başka bir kadın bir kediyi hapsedip aç ve susuz kalarak ölümüne sebebiyet verdiği için cehenneme gitmiş.</p>
<p>Yıllar sonra bu meselin, Buhari ve Müslim’in aktardığı <em>“sahih”</em>, yani <em>“gerçek”</em> kabul edilen hadislerden biri olduğunu öğrenecektim ama benim için her zaman yaşama dair bir çok şeyi aynı anda söyleyen bir mesel olarak kalacaktı aklımda. Öncelikle insanları kategorize etmemeyi anlatıyordu. Köpeğe su veren kadın bir seks işçisiydi; hadise göre bu kadının “seks işçisi” olması onun kötü olduğu anlamına gelmiyordu. Bir köpeğe su verip ona iyi geldiği için ödüllendiriliyordu. Öte yandan dindar görünen, formel anlamda dini gerekleri yerine getiren biri, bir canlıya kötü davrandığı için cezalandırılıyordu. Bir yandan tüm canlılara duyulan şefkati anlatırken bir yandan da <em>“ahlak bekçiliği”</em> denilen şeyin ne kadar kötü olduğunu anlatıyordu hadis bir anlamda. Demek ki insanın kim olduğunun, ne iş yaptığının, sınıfının, cinsiyetinin, ırkının önemi yoktu. Nasıl göründüğünün değil nasıl olduğunun, özünün, etik değerlerinin önemi vardı. Tıpkı Hayyam’ın rubaisindeki gibi:</p>
<p><em>“şeyh fahişeye demiş ki: - utanmaz kadın;</em></p>
<p><em>her gün sarhoşsun, onun bunun kucağındasın.</em></p>
<p><em>doğru, demiş fahişe, ben öyleyim; ya sen?</em></p>
<p><em>sen bakalım şu göründüğün adam mısın?”</em></p>
<h3>Dostluk buraya kadar mıydı?</h3>
<p>Çocukken bir mesel sandığım bu hadisi neden anlattım? Türkiye’de sokakta yaşayan hayvanlara ilişkin 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun adı verilen “Katliam Yasası”, 2 Ağustos 2024’te yürürlüğe girdi. Yani 2 Ağustos’ta ikinci yılını doldurdu. “Katliam yasası” daha yürürlüğe girer girmez belediyeler hiç vakit kaybetmeden sokakta yaşayan hayvanları toplamaya başladı. Sokakta yaşayan hayvanların toplanmaya başlamasının ardından 2 koca yıl geçti ve neredeyse sokakta hayvan kalmadı.</p>
<p>Evet, sokakta karşılaştığımız, bizi görünce koşarak yanımıza yaklaşıp diliyle elimizi, yüzümüzü yalayıp “merhaba” diyen ya da birazcık görmesek, araya zaman girse göz göze geldiğimizde “Nerelerdeydin sen? Dostluk buraya kadar mıydı?” dercesine bazen sitemle gözlerini kaçıran, bazen deli gibi koşarak, bizimle oynayıp içimize yaşam sevinci dolduran, bazen yaşanmışlığın ve ihtiyarlığın hüznünü omuzlarında taşırcasına yorgun yaşlı gözlerle bize bakan köpek dostlarımız sokakta değil. Sokakta olan birkaç tanesi ise gözlerinin önünde arkadaşlarının götürülmesinin travmasını hâlâ yaşıyor ve belki de sıra ne zaman kendilerine gelecek diye korku içinde yaşıyorlar. Hayır dramatize etmiyorum. Sadece “ eşref-i mahlukat!!!” insana özgü değildir korku. Tüm canlılar yaşamaya odaklıdır ve korkuyu bilir.</p>
<h3>Vicdan, merhamet, adalet kavramları ve keyfiyet</h3>
<p>Yaşam hakkı savunucularının bir kısmı hukuki zeminde mücadele etmeye çalışırken çoğu da hâlâ vicdanlara sesleniyor. Hiçbir “hak” ka merhamet, vicdan, kutsallık, adalet gibi kavramlarla yaklaşılmaması gerektiğini, çünkü bu kavramlarla açıklanan hemen her durumun bir tür keyfiyet içerdiğini düşünüyorum. Vicdanın zamana ve hatta kültüre göre değişen bir niteliğinin, keyfiyetinin olduğunu unutmamak gerek. Yüz yıl önce kölelik normal karşılanıyordu ama bugün vicdanları yaralıyor. Ayrıca bir hayvanın kafeste olması, bir bebeğin ağlaması, bir insanın aç kalması gibi bir insanın vicdanını sızlatan, merhamet duygusunu ortaya çıkaran bir olay, başka bir insan için tamamen normal görünebilir; bu anlamda merhamet kavramı da bir keyfiyet içerir. Adalet ve kutsal kavramları için de aynı durum geçerli. Kimin ve neyin kutsalı ya da kimin ve neyin adaleti? Hele de adaletin mutlak bir doğru olmadığı, gücü ele alanın keyfine göre eğip büktüğü bir araç olduğu düşünüldüğünde... Dolayısıyla keyfiyet içeren her durum hak kavramını suistimal etmeye müsait. Oysa hak, özellikle de “yaşam hakkı” bir canlıya merhamet edildiği için verilen bir “hediye” değil; o canlının zaten sahip olduğu, kimsenin elinden alamayacağı bir varoluş zemini.</p>
<h3>Bir zamanlar “Allah’ın verdiği canı Allah alır” derlerdi</h3>
<p>Dini argümanlar da aslında biraz vicdan, merhamet, adalet meselesi gibi göreceli. Çünkü mensup olunan dine göre argüman da değişiklik gösteriyor. Bu nedenle özellikle “yaşam hakkı” gibi çok hassas konularda bu argümanlardan mümkün olduğunca uzak durulması taraftarıyım; ancak insanların hassas dini duygularına hitap edilerek sokakta yaşayan hayvanların öldürülebileceği konusunda propaganda yapıldığı için bugün konuya bu argümanlardan yola çıkarak yaklaşacağım. Çocukken bize: “Allah’ın verdiği canı Allah alır” derlerdi. Oysa şimdi Allah’ın verdiği canı iktidar eliyle çıkarılan “katliam yasası”yla belediyeler alıyor. Hem de peygamberin hadislerini bahane eden propagandalar eşliğinde...</p>
<p>Sokakta yaşayan tüm hayvanların toplanıp katledilmesini isteyenler sosyal medyada bu savunularını hadis rivayetlerine dayandırmaya çalışıyorlar; ancak Kur’an gibi ilk kaynak dururken bu propagandayı daha ikincil bir kaynağa dayandırmak ve üstelik de belirsiz ve en yanlış yerinden seçmek çok ironik. Hadis rivayetleri başta olmak üzere diğer bütün dini bilgi kaynaklarının Kur’an’la uyum içinde olması gerekir. İslam’ın ilk ve asli kaynağı Kur’an, bir konuda ilk başvurulacak kaynak. Belki de sokakta yaşayan hayvanların katledilmesi için propaganda yapanların Kur’an değil de hadislere yaslanmalarını anlamak gerek; çünkü İslam’ın birincil kaynağı Kur’an’da bırakın hayvan katline, onların incitilmesine bile yer yok. Sadece Kur’an’da değil hadislerde de hayvanların katline dair bir argüman yok; tam tersine hayvanlara eziyetin en büyük günahlardan olduğuna dair bir çok hadis var.</p>
<p>Hayvan kelimesi aslen insanı da kapsayan <em>“nefes alan, canı olan her türlü varlık”</em> tanımını içerirken zamanla anlam daralmasına uğrayarak sadece <em>“insan dışı, hareket eden canlılar”</em> için kullanılmaya başlanmış. Daha sonra ise bu kelimeye kötü, kaba anlamlar yüklenmiş, kelime hakaret amaçlı kullanılmış ve halen de kullanılıyor. Oysa Allah’ın sıfatlarından biri, <em>“hayat sahibi olan, yaşayan”</em> anlamına gelen <em>“hayy”</em>. Allah’ın bütün isim ve sıfatları <em>“hayy”</em> üzerine kurulu. Hayvan kelimesinin de kökeni aynı ve “<em>canlı varlık, yaşayan”</em> anlamına geliyor.</p>
<h3>Kur’an’da hayvan isimleri taşıyan sureler var</h3>
<p>Özellikle bazı surelerin hayvan isimleri taşıması bile Kur’an’da hayvanlara değer verildiğini gösteriyor. Kur’an’da Bakara (inek), En’âm (davar), Nahl (bal arısı), Neml (karınca), Ankebût (örümcek), Âdiyât (atlar) ve Fîl (fil) sûreleri hayvan adıyla anılan sureler olduğu gibi ayrıca yirmi sekiz hayvanın ismi anılıyor. Bakara (Sığır) suresi ise Kur’an’ın en uzun suresi.</p>
<p>Öncelikle hayvanlar Kur’an’da Allah’ın varlığının göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Kur’an’da Nahl/5. Ayet’te <em>“Hayvanları da O yaratmıştır.”</em> diye belirtilir. Kur’an, hayvanları Allah’ın varlığının, birliğinin ve sonsuz kudretinin en büyük delillerinden biri sayarak insanı sürekli çevreye bakmaya, düşünmeye çağırır. Hayvanların Allah’ın varlığının birer delili olarak görülmesi, insanın doğrudan onlara karşı ahlaki sorumluluğunu doğurur. Dinsel açıdan yaşam hakkına saygı duyulması gerekliliğinin temelinde öncelikle Allah’ın yarattığı varlıklara “sevgi, şefkat ve saygı” gösterilmesi düşüncesi yatar. Yunus’un: <em>“Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü”</em> sözü canlıların bir takım özellikleri bir yana her canlıya sadece Allah’ın eseri olduğu için bile değer verilmesi gerekliliğini ifade eden çok derin anlamı olan bir söz.</p>
<p> (AK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Penelopia: Hikâyeyi bir de ‘fahişeler’den dinleyin]]></title><link>https://bianet.org/yazi/penelopia-hikayeyi-bir-de-fahiselerden-dinleyin-322357</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/penelopia-hikayeyi-bir-de-fahiselerden-dinleyin.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/penelopia-hikayeyi-bir-de-fahiselerden-dinleyin-322357</guid><description><![CDATA[Madem Nolan’ın estirdiği rüzgârla Odysseia konuşulmaya devam ediyor; hikâyeyi bir de Penelope’den ve on iki hizmetçi kızdan dinlemek şart oldu. Margaret Atwood’un Penelopia’sı erkeklerin anlatısını ters yüz ederken, bize her hikâyenin bir başka yüzü daha olduğunu hatırlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Haftalardır Christopher Nolan’ın yeniden yorumladığı Homeros’un unutulmaz destanı Odysseia ile mitolojiyi konuşmaya, üzerine yazmaya devam ediyoruz. Mitolojinin yalnızca eski anlatılardan ibaret olmadığını hatırladığımız bu günlerde okunması gereken başka bir eserden söz etmek istiyorum. Çağdaş edebiyatın en keskin zekâlarından Margaret Atwood’un kaleme aldığı Penelopia. Ufkumuzu ve bakış açımızı kökten değiştirecek bir roman.</p>
<p>Daha önce başka eserleriyle bu köşeye konuk olan Margaret Atwood’u biliyorsunuz; yarım asrı aşan yazın yolculuğunda kurmacayı her zaman toplumsal iktidar ilişkilerini, görünmeyen emek biçimlerini ve kadının üzerindeki eril tahakkümü teşhir eden politik bir araca dönüştürmüş bir yazar. Damızlık Kızın Öyküsü’nden Kör Suikastçı’ya kadar tüm eserlerinde Atwood’un en sevdiğim tarafı, okuru edilgen bir kurban anlatısıyla baş başa bırakmaması.</p>
<h3>Mağduriyeti romantize etmemek…</h3>
<p>Aksine Atwood; distopyanın, tarihin ve mitos’un arkasındaki soğukkanlı güç mekanizmalarını bize tüm çıplaklığıyla gösterir. Onun edebiyatı, felaketi ya da mağduriyeti romantize etmeden, sistemin dişlilerini ve o dişlilerin arasında kimlerin ezildiğini doğrudan gösterme sanatıdır.</p>
<p>Penelopia da öyle bir eser; bilindik hikâyeyi klişelerden temizleyip Penelope’yi ne tamamen masum, ne tamamen mağdur ne de mükemmel bir kadına dönüştürmeden konuşturmayı başarır.</p>
<p>Atwood daha romanının başında alışılmışın dışında bir giriş yapar.</p>
<p><em>“Öldüğüme göre artık her şeyi biliyorum.”</em></p>
<p>Penelope artık ölmüştür ve Hades'te yaşamaktadır. Binlerce yıldır insanlar onun hakkında konuşmaktadır. “Sadık eş”, “iffet timsali”, “bekleyen kadın.”</p>
<p>Ancak Penelope bundan rahatsızdır. Çünkü anlatılan hikâyenin yalnızca Odysseus'un versiyonu olduğunu söyler. Bu kez kendi hikâyesini kendisi anlatmaya karar verir.</p>
<p>Romanın temel hareket noktası da budur; Homeros’tan başlayarak defalarca “öyle lüzum görüldüğü üzere” türlü kılıklara büründürülen, kutsanan Penelope’yi ve yıllar boyunca “fahişe” diye yaftalanan on iki hizmetçi kızı kendi ağızlarından dinleme fırsatı sunmak.</p>
<h3>Sorgulayan ve sorgulatan bir Penelope</h3>
<p>Meşhur bir söz vardır: “Hikâyeyi bir de kurttan dinlemek lazım.”</p>
<p>Atwood Penelopia’da bunun da ötesine geçer; hikâyeyi kurttan bile değil, bugüne kadar hep yanlış anlaşılmış ya da hiç anlatılmamışların anlatısına dönüştürür.</p>
<p>Atwood’un Penelope’si, kocası 20 yıl boyunca uzaklardayken yalnızca gözyaşı döküp bekleyen pasif bir figür değil. O; ekonomiyi idare eden, saray siyasetini yöneten, oğlunu büyüten ve talipler karşısında zekâsıyla ayakta kalan politik bir stratejist. Gündüz dokuyup gece söktüğü kefen, sadakatin göstergesi olduğu kadar hayatta kalma mücadelesinin pragmatik bir aygıt.</p>
<p>Bu romanın Penelope’si kendisine de diğerlerine de karşı oldukça açık sözlü, anlatı dili oldukça samimi. Hikâyeyi bildiği kadarıyla anlattığını söylerken, kendini de aklayıp, paklayıp, yüceltmeye hiç uğraşmıyor. Ancak sorguluyor, sorgulatıyor.</p>
<p>Daha ilk sayfalarda, Odysseus’un çeyizi ile birlikte Penelope’yi İthaka’ya götürdüğü bölümde bir baba-kız yorumu var ki, romana sizi hemen bağlıyor. Penelope o bölümü şöyle aktarıyor:</p>
<p><em>Arabamız yola çıktığında babamın arkamızdan koşup, kalmam için yalvardığını, Odysseus’un da onunla birlikte İthaka’ya gitmek mi, yoksa babamla kalmak mı istediğimi sorduğu kulağınıza gelmiştir. Verdiğim yanıtın yaşmağımı örtmek olduğunu, kocamı istediğimi dile getiremeyecek kadar iffetli olduğumu, bu erdemimi anımsatması için heykelimi diktikleri söylenir.</em></p>
<p><em>Söylediklerinde gerçeklik payı yok değil. Ancak yaşmağımı indirmemin nedeni güldüğümü gizlemekti, öz kızını denize atmış bir babanın aynı kızın arkasından koşarak “Benimle kal!” diye dil dökmesi gülünesi bir sahneydi.</em></p>
<h3>Ve Koro sahnede…</h3>
<p>Bu nefis alıntıdan hemen sonra şunu belirtmem lazım, bence romanın asıl gücü Penelope’nin kendi sesini bulması kadar, on iki hizmetçi kızı sahneye çıkarmasında yatar. Atwood on iki hizmetçi kızın sesini bir Koro’ya dönüştürür ve onlara söz hakkı tanır.</p>
<p>Penelope’nin çocukluğunu anlattığını, kendi kendine yetmeyi erken yaşta öğrendiğini, ailesinden destek görmediğini anlattığı bölümden sonra ilk kez söz alan Koro, şöyle çarpıcı bir giriş yapar:</p>
<p><em>“Biz de çocuktuk. Biz de yanlış ana-babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiştik. Yoksul ana babalar, köle ana babalar; bizi satan ana babalar, çocukları çalınan ana babalardan. Bu ana babalar ne tanrıydılar ne yarı-tanrı, ne peri ne de Naiades. Saraylarda işe koşulmuştuk çocuk halimizle; gün ağardıktan karanlık çökene dek alın teri dökerdik, çocuk halimizle. Ağladığımızda gözyaşımızı dindiren olmazdı. Uyukladığımızda tekmeyle uyandırılırdık.”</em></p>
<p>Bu Koro, Penelope’nin anlatılarının ardından roman boyunca devreye girerek hikâyeye yepyeni bir katman katıyor.</p>
<p>Atwood, bu kadınları ahlaksız ya da sadakatsiz olarak resmetmiyor. Onlar, Penelope’nin saraydaki talipler hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirdiği gizli casuslar. Hayatta kalmak için bedenlerini ve varlıklarını gücün hizmetine sunmak zorunda kalan bu köle kadınlar, günün sonunda efendilerinin iktidar hesapları arasında sıkışıyor ve işlemedikleri bir suçun bedelini canlarıyla ödüyor.</p>
<h3>Sözcükler ideolojiktir</h3>
<p>Metinlerin nasıl ideolojik birer araca dönüşebileceğini anlamak için kurmacadaki bu kırılmadan önce dilin kendisine bakmak gerekiyor. Burada başka bir çalışmadan da söz etmek şart. Pennsylvania Üniversitesi’nden klasik filolog Emily Wilson, 2017 yılında Odysseia’yı İngilizceye çeviren ilk kadın profesör olarak edebiyat tarihinde devrim niteliğinde bir adım attı.</p>
<p>Wilson, yaklaşık 400 yıldır yapılan çevirilerin meşhur ifadelerini incelediğinde, anlatının nasıl erkek merkezli (androcentrik) bir süzgeçten geçirildiğini kanıtladı. Bunun en çarpıcı örneği, Odysseus’un İthaka’ya döndüğünde taliplerle ilişkiye girdikleri gerekçesiyle astırdığı on iki kadın oldu.</p>
<p>Yüzyıllardır eril çevirmenler bu kadınları metne kendi ahlaki yargılarını ekleyerek “fahişeler -  whores” aktarmışlardı. Oysa Homeros’un orijinal Yunancası onlara ahlakî yargı içeren bir etiket yapıştırmıyordu. Wilson, bu kadınların özgür iradeye sahip bireyler değil, savaş ganimeti olarak İthaka sarayına getirilmiş “köle kadınlar - slaves / enslaved women” olduğunu vurguladı.</p>
<p>Biliyoruz ki, tek bir kelime değiştiğinde bütün hikâye değişir. Bu hikâyede “fahişe” dediğinizde ahlaki bir yargı üreterek katliamı meşrulaştırırsınız. “Köle kadın” dediğinizde ise ortadaki yalın güç ilişkilerini ve mülkiyet düzenini görünür kılarsınız.</p>
<h3>Kurmacanın adaleti</h3>
<p>Emily Wilson’ın filolojik düzeyde dilde gerçekleştirdiği bu adalet arayışını, Margaret Atwood kurmaca düzleminde tamamlamış aslında. Atwood, Penelopia’da mitin temel olay örgüsünü bozmamış; ancak bakış açısını kökten değiştirmiş.</p>
<p>Atwood’un metnini yetkin kılan en temel unsur, anlatıyı bilindik bir kurban anlatısına çevirmemesi. Penelope bir kadın olarak ataerkil sistemin baskısı altında; ancak aynı zamanda bir “kraliçe.” On iki hizmetçi kız ise hem kadın hem de “mülk.”</p>
<p>Atwood, Penelope’yi kusursuzlaştırmamış, onun bu genç kadınları koruyamayışındaki veya korumayışındaki sınıfsal mesafeyi ve etik sorumluluğu sorgulamaya açık bırakmış.</p>
<p>İşte bu noktada farklı okumalar yapabilir, acı gerçekler üzerine düşünebiliriz.</p>
<h3>Kraliçe ve köle ilişkisi</h3>
<p>İlk olarak kraliçe ile köle ilişkisine bakalım; bu hikâye bize çok net gösteriyor ki kadın deneyiminin ortaklığı, sınıfsal çıkar çatışmasının önüne geçemez.</p>
<p>Hadi soralım: Penelope, hizmetçi kızları taliplerin arasına gönderirken kendi iktidarını koruma stratejisi gütmüyor mu? Kızlar için bu durum bir vatan savunması mı, bedenlerinin sömürülmesi mi? Odysseus eve dönüp kıyımı başlattığında Penelope’nin sessizliği, iktidar yapılarının kendi sınıfını nasıl koruduğunu göstermiyor mu?</p>
<h3>“Cinsel Şiddet” ve “Savaş Ganimeti”</h3>
<p>Wilson’ın slaves (köleler) kelimesinde ısrar etmesi, bugün toplumsal cinsiyet odaklı hukuk mücadelelerinde tartıştığımız “rıza” kavramına antik dünyadan tutulan bir ışık. Savaş ganimeti olarak saraya getirilen bu kadınlar için cinsel erişilebilirlik bir tercih değil, hayatta kalma koşulu.</p>
<p>Sormaya devam edelim: Çevirmenlerin yüzyıllarca bu durumu “ahlaki bir sapma” (fahişelik) olarak çevirmesi, eril iktidarın şiddeti ve rızasızlığı görünmez kılma yöntemi değil mi?</p>
<p>Diğer taraftan, Odysseus’un yirmi yıl aradan sonra nihayet evine döndüğünde en zayıf halka olan hizmetçi kızları asması, muktedirin güç gösterisi değil mi?</p>
<h3>Sınıf, iktidar ve kesişimsel hakikat</h3>
<p>Atwood ve Wilson’ın sunduğu bu okuma, feminist teorinin en temel ilkelerinden birini hatırlatıyor; cinsiyet, sınıftan ve mülkiyet ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.</p>
<p>İthaka sarayındaki trajedi, yalnızca ataerkil bir baskı hikâyesi değil; aynı zamanda bir sınıf çatışması. Penelope, patriyarkanın tehdidi altındaki bir kraliçe; on iki hizmetçi kız ise hem patriyarkanın hem de Penelope’nin dâhil olduğu mülkiyet düzeninin ezilenleri.</p>
<p>Odysseus’un kılıcından akan kan, sadece “ihanet eden hizmetçilerin” değil, güç ilişkilerinin en altında kalan, söz hakkı olmayan, bedenleri savaş ganimeti sayılan köle kadınların kanı.</p>
<p>Öyle ya iktidarlar değişir, kahramanlar döner, stratejiler işler; ancak faturayı her zaman tarihin dipnotuna sıkıştırılanlar öder.</p>
<h3>Anlatı hakkının iadesi</h3>
<p>Özetle, Wilson ve Atwood aynı tarihsel adaletsizliğe iki ayrı kulvardan itiraz eder. Emily Wilson bize çevirilerin de ideolojik olabileceğini gösterirken, Margaret Atwood aynı ideolojinin kurmaca üzerindeki yıkıcı etkisini görünür kılar. Wilson metindeki kelimeleri sorgular; Atwood ise metnin susturduğu sesleri.</p>
<p>Wilson, “fahişe” kelimesini metinden çıkarır; Atwood ise romanında bu kelimeyi kullanır; ancak hizmetçileri etiketlemek için değil, eril düzenin ve taliplerin ahlakçı yargı üretme mekanizmasını ifşa etmek için bilinçli olarak yerleştirir.</p>
<p>Romanın en çarpıcı bölümlerinden biri, ölen hizmetçi kızların Odysseus'u yargıladığı hayali mahkeme sahnesidir. Oradan yapacağım mini bir alıntı, yazarın bu konudaki hassasiyetini ve ustalığını çok iyi gösterir.</p>
<p><em>Penelope: Onları iyi tanırım, Sayın Yargıç. Severdim hepsini... Odysseus’un onların aleyhine dönmesine neden tecavüze uğramaları değildi. İzinsiz tecavüz edilmeleriydi.</em></p>
<p><em>Yargıç: (gevrek gevrek güler) Affedersiniz, Bayan, ama tecavüzün anlamı bu değil mi zaten? İzinsiz yapılması.</em></p>
<p><em>Savunma Avukatı: Sahiplerinin izni olmadan, Sayın Yargıç.</em></p>
<p>Atwood, suçun ölçütünün bir anda kadının rızası olmaktan çıkıp mülkiyet hakkına dönüşmesini birkaç satırlık bu diyalogla görünür kılıyor. Antik dünyanın hukuk anlayışını bugünün kavramlarıyla yargılamıyor ama onu kendi mantığı içinde açığa çıkarıyor.</p>
<h3>Sonsöz hizmetçi kızların</h3>
<p>Bu arada roman kahramanlık üzerine de yeniden düşünmemize neden olur. Odysseus, bu romanda da zekidir, cesurdur ama aynı zamanda on iki genç kadının ölüm emrini veren kişidir. Atwood burada kahramanlık mitini parçalar. Öyle ya bir insan aynı anda hem kahraman hem zalim olabilir.</p>
<p>Mitler de türlü türlü okunabilir, yazılabilir. Çünkü mitler donmuş metinler değil. Her çağ kendi sorularını yeniden sorar, kendi yanıtlarını arar. Bu yüzden Christopher Nolan bugün yeniden Odysseia’yı dönebiliyor. Bu yüzden Emily Wilson aynı destanı yeniden çevirebiliyor. Bu yüzden Margaret Atwood anlatıcıyı değiştiriyor.</p>
<p>Homeros'un anlattığı hikâye değişmiyor ama onu dinlediğimiz yer değişiyor. Sonuçta Homeros’un destanında dipnot dahi olamayanlar, en nihayetinde Atwood’un anlatısında kendi korolarıyla tragedyalarını söylüyor. Ve bizler, tarihi tek bir anlatıcının tekelinden kurtarmanın hakikate giden tek yol olduğunu bir kez daha anlıyoruz.</p>
<p>Benim Penelopia adıyla Dilek Şendil çevirisiyle Merkez Kitaplar baskısından (2006) okuduğum, daha sonra Alfa Kitap’tan yine Şendil çevirisiyle Penelope olarak yayımlanan (2017) romanda Atwood, Sonsöz’ü hizmetçi kızlara bırakır. Biz de öyle yapalım.</p>
<p><em>Çıkmazdı sesimiz<br>Adımız yoktu<br>Yoktu hiç seçeneğimiz<br>…<br>Üstlendik suçu<br>Haksızlık su<br>Ama şimdi buradayız<br>Hem de hepimiz<br>Sizden farksız</em></p>
<p>(NK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hissizleşmenin anatomisi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hissizlesmenin-anatomisi-322339</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/07/hissizlesmenin-anatomisi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hissizlesmenin-anatomisi-322339</guid><description><![CDATA[Biriken öfkemiz hep yanlış yerlere yönelir. Ötekileştirilenler de sistemin ötekileştirme mekanizmasını yeniden üretmeye başlar. Onlar da farklı olanı öteler.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Kapını ört. Karışma. Düşündüklerini kendine sakla. İlle de konuşmak istiyorsan kendinle konuş.” Kolektif bir hissizleşmenin, yabancılaşmanın sırrını anlamak isteyenler için anahtar kelimeler bunlar olabilir. Çünkü yabancılaşmanın, korkunun ve yılgınlığın bir virüs gibi yayıldığı toplumlar başkalaşır. Zihin de bunu üretir. Ürettikleri içinde kaldıkça insan başkalaşır. Yavaş yavaş soyutlanır kendinden. Burjuva demagogların ekmeğini yemeye doyamadığı birey, bizzat “neoliberalizm” ve onun bugünkü baskı araçları tarafından yutulur. Düşünce içe döner. İçten insanı kemirmeye başlar. Düşüncenin kendini dışa vurma baskısı ile sistemin istediği “makul” insan olma kavgası yükselir kişinin içinde. Bir yanda kendisi olmak, kendi gibi, bildiği şekilde yaşamak vardır. Bir yanda “makul” bir insan olarak yaşamak. Birincisinin bedeli ağırdır. O nedenle ikinciyi seçeriz genellikle. Oysa ikincinin bedeli daha ağırdır. Kendimizle baş başa kalabildiğimiz her an kendimizi sorgulamaya başlarız. Kapitalizm buna da çözüm bulmuştur. Kendimizi yıpratmayalım diye bizi kendimizle bile baş başa bırakmaz. “Böyle boş işlere” harcayacağımız vakti artı değer üretmeye harcayalım değil mi? Böylece kendimizi de yıpratmamış oluruz. Yabancılaşma burada başlar zaten. Sonrası malum. Kendi başımıza kaldığımız her an, vicdanımız ve “normal” bir hayat arasında seçim yapmanın yıpratıcılığı içinde geçer ve hissizleşme yavaş yavaş bizi avucunun içine alır. Biriken öfkemiz hep yanlış yerlere yönelir. Ötekileştirilenler de sistemin ötekileştirme mekanizmasını yeniden üretmeye başlar. Onlar da farklı olanı öteler. Komşu evde bir çığlık duysak vicdanlı davranarak dayanamaz, yerimizde duramaz ve müdahale ederiz. Sonra bu tür durumlara karışmamamız gerektiği öğütlenir. “Hem bize nedir. Başımıza bela almayalımdır.”</p>
<p>Vicdanlı davranmakla susmak arasında kalınır uzun süre. Sonra “Bana ne ya” denmeye başlar. Sonrası, “Ya o da öyle davranmasaydı başına bunlar gelmezdi” olur. Artık hissizleşme, duyarsızlaşma farklı bir yöne evrilmiştir. Düşmanlaşma, verilen zararın bir parçası olma, nefreti ve ayrımcılığı yeniden üretme… Kendisinin ezilmişliğinin acısını başka ezilmişlerden çıkarmak. Bir kesime ayrımcılık yapıp, aynı kesime başkası ayrımcılık yaptığında ve bu ayrımcılığa ses çıkarmak bir risk içermediğinde de erdem abidesi kesilmek. Bu durumun çok çarpıcı bir örneği geçtiğimiz günlerde yaşandı. Hayatında hiçbir haksızlığa ses çıkardığını düşünmediğim bir otobüs şoförü kör kadınlara ücretsiz geçiş hakkını kullandıkları için hakaret ediyor. Sosyal medyada şoföre küfürler yağıyor. Oysa engellilerin ÖTV’siz araç alma hakları üzerine bir tartışmada, aynı hesaplar Nazilere taş çıkaracak öjenik yorumlar yapıyorlardı. Yani durum tamamen diş geçirmek ve yaratılan meşru zeminle ilgili. Yani ayrımcılığın ortadan kalkması değil biçim değiştirmesi ve sorunların kaynağına yönelmek yerine diş geçirebilecekleri yönden ilerlemek. Geçtiğimiz günlerde fiziken aramızdan ayrılan Bilgesu Erenus’un “İnsan Aklını Koruma Enstitüsü” Oyununda geçen bir cümle bu durumun güzel bir özeti. “Ezilenler gerçek dostlarından habersizdir çünkü. Timsah gözyaşlarına bayılırlar”</p>
<p>Bana bunları düşündüren, geçtiğimiz hafta yaşadığımız birkaç olaydı aslında. Yazmak da gelmiyordu içimden. Çünkü şöyle bir düşündüğümde, geçtiğimiz yıllarda da aynı aylarda benzer konuları yazmak zorunda kalmışım. Orada altını çizdiğim şeyler ne yazık ki doğrulanmış ve doğrulanmaya devam ediyor. Nefret iklimi her gün vahşet üretmeye devam ediyor. Geçen hafta otistik bir çocuk komşuları tarafından komaya sokulana kadar dövüldü. Dünya dönmeye devam etti. O leş gibi suskunluk, bu sağlamcı şiddete karşı duyulması gereken öfkeyi boğdu. Suskunluğu yine saldırgan taraf bozdu çocuğun ailesini tehdit etmeye devam etti. Biz de o kirli suskunluğumuzun gölgesinde çürümeye devam ettik. Çünkü vahşet sıradanlaştı. Mesela hayvanlara yönelik kara propaganda hayvanlara yönelik vahşeti sıradanlaştırdı. Kedi köpekten sonra martılar bile sosyal medya üzerinden hedefe konulmaya başlandı. Sağlamcılığın, Türcülüğün, ırkçılığın birbirini beslediğini defalarca vurgulamıştık. O nedenle hiçbir canlıya yönelen nefret, şiddet ve ayrımcılık birbirinden bağımsız değildir. Hatta şunun da altını çizmek önemli. Bazen sağlamcı ve ayrımcı medya dili birden fazla kesimi aynı anda hedef gösterebiliyor. Martıların kanatlarını kıran bir kişinin engelli olduğunu da haberde geçirmişlerdi. Oysa engelliliğinin işlediği vahşetle hiçbir alakası yoktu. Tahmin edileceği üzere birileri bu haber üzerinden analiz kasmaya devam etti. Yüz binlerce hayvanın neden öldürüldüğünü sorgulamayanlar, “kişi yürüyemediği için martılara bir his beslemiş ve onları da uçuş yeteneğinden yoksun kılmak için kanatlarını kırmış” gibi söylemlerle sağlamcılığı besledi. Belki kişi gerçekten öyle bir motivasyonla yapmıştır bunu bilemeyiz ama bu durum bu konuda verilen kesin hükmün sağlamcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.</p>
<p>Çünkü bu vahşeti engelliliğe bağlamak toplumdaki engellilere yönelik önyargıyı besler. Ayrıca engellilik hafifletici bir gerekçe değildir. O kişi vahşet uygulamıştır ve engelli olması onun bu vahşetinin ağırlığını hafifletmez. Özetle dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Sorunların kökenini irdeleme cesareti olmayınca hissizleşme, nefret, yabancılaşma ve ayrımcılık büyüyor. Eva Meijer’in “Kuş Evi” kitabında “bütün yavru kuşları öldürdüler” cümlesini okuduğumda zihnimde canlanan ölü kuşlar beni sarsmış, sarsıcı çok şey söyleyen kitapta öfke, utanma ve hüzün duygularımı harekete geçiren tek cümle olmuştu. Hayvanların toplanması gündeme geldiğinde, sokak köşelerinde cansız yatan hayvanlar aynı şekilde zihnimde belirmiş ve günlerce içimden atamamıştım. Oysa sonra her şeye alıştık. Alışmaya karşı vicdanı ve dayanışmayı kuşanmak zorundayız. Utanç insanın ilkel komünal dönemden bugüne getirdiği en sarsıcı duygulardan. Ben bugün kaçtığım noktalardan utanıyorum. Hiçbir şeyi düşünmeyip saçma sapan şeylerle ilgilenebiliyorum mesela. O geçici dikkat dağılmasına sığınıyorum. Bu gayet insani ve belki de bazen gerekli. Oysa gerçeklik de sabit. Ondan kaçamazsın. Kavafis’in “bu şehir arkandan gelecektir” dizesini hep kendi gölgem gibi düşünürüm. Arkamdan gelen şehir benim gölgem, gerçekliğim. Ondan kaçamayız. Evet zihnimiz de yorulabilir. Nazım’ın dediği gibi “asrım sefil, asrım yüz kızartıcı” Ondan kaçabilecek bir yer yok. O bizim gerçekliğimiz ve onu değiştirmekten başka çaremiz yok. Tüm ayrımcılığa inat kenetlenerek, kendimiz olarak, kolektif bir yaşamın tadını hatırlayarak yeni bir dünyayı yaratabiliriz.</p>
<p>(BS/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 08 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Judith Butler ile söyleşi: İran, yas, direniş ve korkunun ötesinde bir gelecek için mücadele etmek üzerine]]></title><link>https://bianet.org/haber/judith-butler-ile-soylesi-iran-yas-direnis-ve-korkunun-otesinde-bir-gelecek-icin-mucadele-etmek-uzerine-322122</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/252/294/original/butler1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/judith-butler-ile-soylesi-iran-yas-direnis-ve-korkunun-otesinde-bir-gelecek-icin-mucadele-etmek-uzerine-322122</guid><description><![CDATA["Hayatta kalmak, yoksunluğu ve kırılganlığı şiddetlendiren ekonomik koşullar ve halkın, sakat bırakmaya ve öldürmeye hazır silahlı güçler tarafından düzenli olarak hedef alındığı siyasi ve askeri koşullar altında başlı başına bir başarıdır."]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>Aralık 2025'te, İran'daki protestolar devam ederken yapılan bu söyleşi, ilk olarak Mayıs ayında, İran merkezli <a href="https://neemaad.com/nmd10032380.htm" target="_blank" rel="nofollow noopener">Neemaad</a> sitesinde Farsça olarak yayımlandı.</em></p>
<hr>
<p>Dünyanın en etkili çağdaş düşünürlerinden Judith Butler ile süreklilik kazanan şiddet koşullarında yas, hayatta kalma ve kolektif yaşam üzerine konuştuk. Butler, kırılganlık, toplanma hakkı ve politik yas üzerine geliştirdiği düşünceler ışığında, insanların baskı, ekonomik yoksunluk ve savaş tehdidi altında birbirlerini nasıl ayakta tuttuklarını, dayanışmayı nasıl kurduklarını ve ortak bir geleceğin imkânını nasıl sürdürdüklerini mülahaza ediyor.</p>
<p>Savaşa karşı çıkmanın uluslararası bir sorumluluk olduğunu savunan Butler, emperyal genişlemenin özgürlük getirmek yerine sömürüyü derinleştireceği ve yeni bir yoksun emekçi sınıfı yaratacağı uyarısında bulunuyor.</p>
<p><strong>İran’da son yıllarda hayatını kaybedenlerin çoğu, yaşamları daha yeni yeni şekillenmeye başlamış gençlerdi. Bazı anlarda ölüm, tekil bir şok olarak değil, bir olaydan ziyade süreğen bir durum olarak tezahür etti. Kaybedilenin sadece tekil olarak hayatlar değil, bütün bir gelecek olduğu ve kederin kendisinin de tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bu tür bağlamlarda yas tutmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Savaş durumlarında olduğu kadar, halka karşı devam eden devlet şiddetinde de kayıp manzarası geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğe dair algıyı tamamen kaplar. Halihazırda hayatını kaybetmiş olanlar yas tutulmayı hak eder, ancak yas tutmak için harcanan zaman içinde yeni kayıplar yaşanır. Böylece kişi hem yas tutarken hem de yeni bir kaybın acısını çekiyor; bu da yas tutmak için uygun bir zamanın olmadığı anlamına gelir. Belki de yas, yaşamla aynı kapsama sahip hale gelir. Üstelik öldürme ve sakatlama durmadığı için kişi gelecekte yeni kayıpları da öngörür. Böylece kişi, sevdiği ve kaybettiği kişiler için yas tutmaya çalışır, ancak yeni bir şiddete maruz kalır ve hazır bir öfke ve kederle gelecek kayıpları öngörür. Yas tutmanın kolektif bir faaliyet olduğunu ve kolektiflerin bu tür bir araya gelmeler yoluyla birbirlerini yenileyebileceğini hatırlamak önemlidir. Bir araya gelmek bir eşitlik biçimidir, ama aynı zamanda kaybı onurlandırmanın ve birbirini yüreklendirmenin bir yoludur; ya da öyle olmalıdır!</p>
<p><strong>Çeşitli çalışmalarınızda, siyasi yaşamın yalnızca talepler ya da programlar yoluyla değil, genellikle kırılganlık, kayıp ya da keder anlarında bir araya gelen bedenler aracılığıyla ortaya çıktığını savunuyorsunuz. İran gibi topluca bir araya gelmenin tehlikeli olduğu ve siyasi örgütlenmenin mütekerrir olarak engellendiği bağlamlarda, ortak yas tutma, dışlama, intikam ya da yeni şiddet biçimlerine dönüşmeden nasıl siyasi bir “biz” duygusu yaratabilir?</strong></p>
<p>İran’da, emperyalist müdahalelerden ve monarşik nostaljiden arınmış yeni bir ekonomi, yeni bir demokrasi için mücadele ediyorsunuz. Halkın, kendi siyasi geleceğini tam olarak belirleyebilmek ve herhangi bir intikam korkusu olmaksızın kim olduklarını ve kim olmak istediklerini keşfedebilmek için insana yakışır ücretlere, gıdaya, siyasi şiddetten uzak bir yaşama ve kamusal alana erişim hakkı vardır. Dolayısıyla, kamusal alanın dışında sahip olduğunuz ağlarda, yeni doğmakta olan bir kamusal alan var. Hâlâ birbirinizle bağlantılısınız ve elinizden geldiğince işbirliğine dayalı eylemlere katılıyorsunuz; bu her gerçekleştiğinde, potansiyel bir kamusal alan aydınlanıyor. Eminim ki bu birbirinizin kalbinde tuttuğunuz bir kamusal alan.</p>
<p><strong>İran’daki pek çok insan için gündelik yaşam, süregelen güvensizlik, çözülmemiş travmalar ve ekonomik sıkıntılar altında ilerliyor. Hayatta kalmak geçici bir an değil, uzun süren bir durum; ancak yine de değişim ya da çözüm arzusuyla iç içe geçmiş durumda. Hayatta kalmak ve anlamı korumak, siyasi ve toplumsal çözümlerin tekrar tekrar ertelenmesiyle bir arada var olurken, çoğu zaman bununla çatıştığı bu tür bağlamlarda, failliği nasıl anlayabiliriz?</strong></p>
<p>Hayatta kalmak, yoksunluğu ve kırılganlığı şiddetlendiren ekonomik koşullar altında ve halkın, sakat bırakmaya ve öldürmeye hazır silahlı güçler tarafından düzenli olarak hedef alındığı siyasi ve askeri koşullar altında başlı başına bir başarıdır. Hayatta kalmak basit bir eylem değildir; zira kişi başkaları için hayatta kalır ve başkalarının hayatta kalmasına yardım eder. Dolayısıyla devlet halkın hayatını değersizleştirirse, halk bakım ve destek ağları aracılığıyla, aynı zamanda cesaret ve azim yoluyla birbirlerinin hayatına değer verebilir.</p>
<p><strong>Azmi “hayatta kalmanın” bir parçası olarak düşünebilir miyiz? Ve birbirimizi hayatta tutmaya yardımcı olacak kolektiflik biçimleri nasıl ortaya çıkar?</strong></p>
<p>Bu zaten bir tür dünya inşasıdır. Ancak halk, ancak ABD ve emperyal güçler İran halkının siyasi geleceğini belirleme hakkını onlara bırakırsa ve devlet, halkını sömürme ve geçinebilecek bir ücretten mahrum bırakma gücünden vazgeçerse bu dünyayı inşa edebilir. Böyle bir mücadeleye girişmek için birbirimizi hayatta tutmalıyız; bu, gelecekteki mücadelenin temellerini atmanın bir yoludur.</p>
<p><strong>Bölgesel gerginliğin tırmanması ya da dış müdahale yoluyla olsun, savaş olasılığı sürekli başımızın üzerinde dolaşırken, pek çok insan zamanın askıya alınmış olduğu bir durumda yaşıyor. Geleceğin aniden elimizden alınabileceği olasılığının süreğen olduğu bir durumda planlama, bağlanma ve bağlılık gösterilmesi gerektiğinde, etik yaşam nasıl şekillenir?</strong></p>
<p>Anladığım kadarıyla hâlâ hayatta olanlarınız bu durumu birlikte yaşıyorsunuz. Dolayısıyla görev, kendi endişeniz içinde izole olmamanızı, birbirinizden güç alıp vermenizi sağlamaktır. Dünyanın dört bir yanındaki güçler savaş ihtimaline karşı çıkmalı; bu, şu anda uluslararası bir yükümlülüktür. Ancak emperyal güçler arasında o kadar çok pervasız çıkarcılık var ki, sadece yoksun bir işçi sınıfı yaratacak pazarlara yönelik o kadar utanmaz bir emperyal genişleme var ki, bu düzeyde de mücadele etmek zorundayız. Dışarıda olan bizler bu sorumluluğu üstlenmeliyiz.</p>
<p><strong>Birçok İranlı, dilin kendisini riskli olarak tanımlıyor: Konuşmak tehlikeli olabilir, ancak sessizlik de bir kayıp anlamına gelir.</strong></p>
<p>Evet, konuştuğunuz için ağır bir şekilde cezalandırılacaksanız, konuşmak pek çok risk taşır. Bu yüzden konuşmanın ya da kendinizi ifade etmenin, aynı zamanda hayatınızı da güvence altına alacak yollarını bulmak önemlidir. Tahmin edebiliyorum ki bu, içinden çıkılmaz bir ikilemdir. Ancak “mesajı yaymak” ve İran dışındaki birçok insanın, Trump’ı ya da anti-demokratik güçlerin yeniden kurulmasını isteyenleri desteklemeden İran halkının yanında durması gerekiyor.  </p>
<p><strong>Mevcut her mevzi tehlikeye girmiş gibi göründüğünde, söze ilişkin hangi etik zorluklar ortaya çıkıyor?</strong></p>
<p>Etik sadece “Ne yapmalıyım?” sorusuna yanıt vermez. Aynı zamanda ortak değerler dünyasını, birbirimize karşı yükümlülüklerimizi ve ortak yaşamımızı inşa etmek istediğimiz normları da sorgular. Dolayısıyla gündelik etkileşimlerde bile özen ve şefkat dolu anlar etik bir yaşamın oluşumunun bir parçasıdır. Benim endişem ve korkum var, ama sizin de var ve tanımadığımız bir kişi de aynı şekilde bunlardan mustarip. Dolayısıyla bu, ortak bir durumdur ve kaygı ile korkuyu toplumsal bir durum olarak yeniden ele almamıza imkân tanır. O zaman şu kritik soruyu sorabiliriz: "Bize bu kadar büyük bir korku aşılayan bu güçler nelerdir?" Ve hiç kimsenin, cezalandırıcı ve baskıcı bir devlet iktidarı tarafından susturulmuş halde ve ölümcül bir korku içinde yaşamak zorunda kalmaması gerektiğini ısrarla savunabiliriz. Bu kaygı toplumsal olduğu ve devletin halkı kontrol etme stratejisinin bir parçası olduğu için, hem etik hem de siyasi bir tutum sergileyebiliriz. Sürekli korku ve yas içinde yaşamak iyi bir yaşam biçimi değildir; bu iyi bir hayat değildir. İranlılar ise iyi bir hayatı hak ediyorlar; bu bir etik ilkedir. Halkın, yıldırıdan uzak bir şekilde hayatlarının gidişatını belirleme gücünü baltalayan o güçlere karşı, kamuya açık ya da açık olmayan yöntemlerle karşı çıkılmalıdır; ancak bu mücadele, bu dünyada yaşayan ve korku, açlık ve bitmek bilmeyen yas olmadan yaşama özgürlüğünü isteyen hepimizi içine almalıdır.</p>
<p><strong>İran halkına doğrudan bir mesaj gönderme fırsatınız olsaydı, onlara ne söylemek isterdiniz?</strong></p>
<p>Bütün bir halka nasıl hitap edeceğimi bilmiyorum! Söyleyebileceğim tek şey, İran dışındaki küresel topluluğun, İran devletinin halkına karşı uyguladığı acımasız şiddeti kınamaktan çekinmemesi gerektiğidir. Ancak bunu yaparken ne Trump’ın tehditleri ve emperyalist yayılmacılığıyla ne de Şah dönemine geri dönülmesini talep edenlerle ittifak kurmadığımızı açıkça belirtmeliyiz. Halkın özgürlük ve baskı korkusu olmadan yaşama mücadelesinin yanındayız.</p>
<p>(SAR/VK)</p>
<p><sub><em>Çeviri: Volga Kuşçuoğlu</em></sub></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Modern hayata bir eleştiri: Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor kitabı üzerine inceleme]]></title><link>https://bianet.org/yazi/modern-hayata-bir-elestiri-bizim-tombis-evden-hic-anlamiyor-kitabi-uzerine-inceleme-322073</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/30/modern-hayata-bir-elestiri-bizim-tombis-evden-hic-anlamiyor-kitabi-uzerine-inceleme.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/modern-hayata-bir-elestiri-bizim-tombis-evden-hic-anlamiyor-kitabi-uzerine-inceleme-322073</guid><description><![CDATA[Eğlenceli diyaloglar ve sıcak çizimlerle ilerleyen hikâye, okura yalnızca bir yolculuk anlatmıyor; aynı zamanda ev, mahalle, doğa ve aidiyet kavramlarını yeniden düşündürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde bir evi tarif ederken aklımıza ilk gelen şey adres, sokak adı ya da kapı numarasıdır. Navigasyon uygulamaları sayesinde artık neredeyse hiçbir yere kaybolmadan ulaşabiliyoruz.</p>
<p>Ancak Behiç Ak’ın "<em>Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor"</em> adlı öyküsü okuru tam da bu alışkanlığı sorgulamaya davet ediyor. Çocuklara hitap eden sade dili ve eğlenceli anlatımıyla ilerleyen eser, aslında yetişkinlerin de üzerinde düşünmesi gereken önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bir evi gerçekten ev yapan şey nedir?</p>
<p>Hikâye, güneşli bir bahar gününde Tombiş’in arkadaşı Memo ile karşılaşmasıyla başlıyor. Memo dedesinin evine gideceğini söyleyince Tombiş de ona eşlik etmek ister. Yol boyunca Tombiş’in aklındaki tek konu adrestir.</p>
<p>Sürekli mahallenin adını, sokağı, kapı numarasını ve evin kaç metrekare olduğunu sorar. Memo ise bu soruların hiçbirine doğrudan cevap vermez. Bunun yerine dedesinin evine ulaşırken onlara yol gösteren leylekten, tarihi camiden, taş merdivenlerden, iğde ağacının kokusundan ve eski mahallenin sokaklarından söz eder.</p>
<p>Yolculuk ilerledikçe Memo, dedesinin yaşadığı evi anlatmaya devam eder. Fakat anlattıkları hiçbir zaman sayılar ya da ölçüler değildir. Evin avlusundan, içindeki erik ve zeytin ağaçlarından, kuşlardan, arılardan, kitaplarla dolu raflardan, sobada yanan odunlardan ve geceleri oluşan gölgelerden bahseder. Tombiş ise sürekli <em>“Kaç oda?”</em>, <em>“Kaç metrekare?”</em> gibi sorular sormaya devam eder. Memo'nun anlattıkları sayesinde okur, eski mahalle kültürünü ve doğayla iç içe yaşamın sıcaklığını hissederken, Tombiş’in bakış açısının ne kadar sınırlı olduğunu fark ediyor.</p>
<p>Sonunda dedesinin evine ulaştıklarında Memo’nun söyledikleri hikâyenin en önemli mesajını oluşturuyor. Dedesinin adı mahallede o kadar bilinir ki adres söylemeye gerek bile yoktur. “Seyfi Usta” demek, evi bulmak için yeterlidir. İnsanlar birbirini tanır, postacılar bile evi bu şekilde bulabilir. Tombiş yine adresi öğrenemediği için şaşırsa da avlunun huzurlu atmosferine girince farklı bir dünyanın var olduğunu görür. Öykü, Memo'nun “bizim Tombiş evden hiç anlamıyor” sözüyle sona erer.</p>
<p>Kitabın en dikkat çekici yönü, ev kavramını yalnızca dört duvar olarak görmemesidir. Günümüzde bizler evleri metrekareleriyle, oda sayılarıyla ya da fiyatlarıyla değerlendirmeye alışığız. Oysa Behiç Ak, gerçek bir evin sayıların ötesinde anlamlar taşıdığını gösteriyor. Bir ev içinde yaşayan insanların anıları, komşuluk ilişkileri, avlusundaki ağaçlar, kuş sesleri ve paylaşılan zamanlarla değer kazanır. Bu nedenle Memo'nun dedesinin evi, adresinden çok yaşattığı duygularla hatırlanıyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/adsiz-tasarim-2026-07-30t152119-217.png" alt="">
<figcaption><em>Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor - Yazan ve resimleyen Behiç Ak (56 Sayfa) (Anasınıfı ve 1.-2. sınıflar)</em></figcaption>
</figure>
<p>Eserde doğa da önemli bir yere sahip. Leyleğin yolu göstermesi, iğde ağacının kokusunun insanları kendine çekmesi, arıların ve kuşların yaşam döngüsüne katkı sağlaması tesadüf değil. Doğa burada yalnızca arka plan değil, aynı zamanda karakterlerin yolculuğunun bir parçasıdır. Çocuk okurlar farkında olmadan doğayla bağ kurmanın önemini öğrenirken, yetişkinler de şehir yaşamının içinde kaybettikleri ayrıntıları yeniden hatırlama fırsatı buluyorlar.</p>
<p>Bir başka önemli konu ise eski mahalle kültürüdür. Günümüzde insanlar çoğu zaman komşularını bile tanımazken, kitapta herkes birbirini ismiyle bilir. Çocuklar birlikte oynar, insanlar birbirlerine yardım eder ve mahalle ortak bir yaşam alanı hâline gelir. Seyfi Usta’nın adının adres yerine geçmesi, güven ve dayanışmanın güçlü olduğu bir toplumsal yapıyı simgeler. Bu yönüyle eser, modern şehir yaşamına ince bir eleştiri de getiriyor.</p>
<p>Tombiş karakteri aslında günümüz insanını temsil eder. Her şeyi ölçmeye, sınıflandırmaya ve sayılarla açıklamaya çalışır. Memo ise bunun tam tersidir. O, bir yeri tarif ederken kokuları, sesleri, ağaçları ve insanları anlatır. İki karakter arasındaki bu zıtlık, kitabın felsefi yönünü güçlendirir. Okuyucu, hikâyenin sonunda haklı olanın Tombiş değil Memo olduğunu fark eder.</p>
<p>Behiç Ak, oldukça kısa ve sade bir öykü üzerinden çocuklara büyük bir düşünce alanı açmayı başarıyor. Eğlenceli diyaloglar ve sıcak çizimlerle ilerleyen hikâye, okura yalnızca bir yolculuk anlatmıyor; aynı zamanda ev, mahalle, doğa ve aidiyet kavramlarını yeniden düşündürüyor.</p>
<p>Çocuklar için keyifli bir macera gibi görünen bu eser, yetişkinlere de yaşadıkları çevreye farklı gözlerle bakmaları gerektiğini hatırlatan anlamlı bir anlatıya dönüşüyor. Bu nedenle <em>Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor</em>, yalnızca çocuklara değil, ev kavramını yeniden keşfetmek isteyen her yaştan okura hitap eden sıcak ve düşündürücü bir kitap olarak öne çıkıyor.</p>
<p>(ŞT/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Latin Amerika’da direniş ne vaziyette?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/latin-amerikada-direnis-ne-vaziyette-322095</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/latin-amerikada-direnis-ne-vaziyette.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/latin-amerikada-direnis-ne-vaziyette-322095</guid><description><![CDATA[Hanedanlık heveslisi Bolsonaro’ların göz diktiği Ekim’deki seçimlerin Brezilya’sından ve seçimlerin muzafferi, Trump destekli aşırı sağcı siyasetçi Abelardo de la Espriella Kolombiya’sından manidar belgeseller...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçen Cumartesi günü hapisteki babası, <strong>Donald</strong> <strong>Trump</strong>’ın “ahbabı” <strong>Jair</strong> <strong>Bolsonaro</strong>’nun eski makamına yerleşmeye hevesli olduğunu resmen ilan eden büyük evlat <strong>Flávio</strong> Ekim’deki seçimlere adaylığını koyarak başkanlık yarışına dahil oldu.</p>
<p>Brezilya’nın epeyce tecrübeli siyasetçisi, 80 yaşındaki <strong>Luiz Inácio Lula da ‌Silva</strong> ile<strong> </strong>karşı safta<strong> </strong>yarışması beklenen 45 yaşındaki oğul Bolsonaro’nun kararını açıkladığı kongrede mahpus babasının yapay zekâ mahsulü mesajı yetmezmiş gibi yanında bitiveren Arjantin başkanı <strong>Javier Milei</strong>’nin destek konuşması da dikkat çekti. Ya mevzubahis vesileyle İsrail Başbakanı<strong> Netanyahu</strong>’nun da kongreye video yollamış olmasına ne demeli?</p>
<p>Konumuz olan belgeselde ise, dindar ve kapitalist adayın komünist adayla yarıştığı seçim çok daha mütevazı olsa da maziden günümüze, yalnız Brezilya’da değil, tüm gezegende bazı dinamiklerin pek değişmediğine dair izlere rastlıyoruz.</p>
<p>Tarihî Olinda şehrinin belediye seçimlerinde iki kadın aday yarışırken <strong>Luciana</strong> <strong>Santos</strong>’un baş destekçisi olarak yanında o zamanların nispeten genç Lula’sını görmekle kalmıyor, günümüzde 60 yaşında olan Santos’un halen Lula’nın başkanlığındaki Brezilya’nın Bilim, Teknoloji ve İnovasyon Bakanı görevini sürdürdüğünü de idrak ediyoruz.</p>
<p>Nasıl ki son haftalarda ABD’nin iktidardaki Cumhuriyetçileri kusurlarını örtbas etmek için Demokratları yermek üzere tüm formülleri tükettikten sonra onları komünistlikle itham ediyorlarsa, 2001 yılında sağcı aday <strong>Jacilda Urquiza</strong> da rakibi Santos’u komünistlikle suçladığı gibi, komünizmin tabiatı gereği din karşıtı olduğunu, solcuların dini halkın afyonu olarak gördüklerini; kısacası Santos’un “Allahsız”lığını kendine göre ifşa ediyordu.</p>
<p>Solcu Santos’un bunun üzerine daha sonra Lula’nın benzer şekilde yapacağı gibi, Evanjelist Hristiyan seçmenlerin karşısına çıkarak Tanrı’ya inandığını söylemesi ne kadar samimiydi bilinmez ama, akabinde iki kere peş peşe muhteşem Olinda’nın belediye başkanlığını yaptığını kimse inkâr edemez.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim1.jpg" alt=""></p>
<h3>Herkes hamburger yesin!</h3>
<p><em>Olinda’nın altın kemerleri (Os arcos dourados de Olinda/Olinda’s golden arches)</em> adlı belgesel bizi ziyadesiyle muzip bir üslup takınarak “Olinda muharebesi” olarak anılan epizota dahil ediyor.</p>
<p>Dünya prömiyerini Rio Festivali’nde gerçekleştirdikten sonra Havana, Lizbon ve São Paolo’daki festivallerde seyirciyle buluşan ironi yüklü belgesel geçenlerde Lago Film Festivali’ne de iştirak ederek yoluna heyecanla devam ediyor. 2025 Brezilya yapımı 24 dakikalık sevimli belgeselin yönetmeni ve montajcısı <strong>Douglas Henrique</strong> aynı zamanda filmin senaryosuna da katkıda bulunmuş.</p>
<p>Bir yanda ABD’den feyz alan sağcı Urquiza ile diğer yanda S.S.C.B’nin dağılmasından hemen önce komünizme inanan Santos, belgeselde McDonald’s’ın Olinda’daki varlığıyla özdeşleşen mücadelenin adeta akisleri hâline geliyorlar.</p>
<p>Ne de olsa gezegenimizde soğuk savaşın sona ermesiyle ABD’nin alametifarikası sayılan “hürriyet, eşitlik ve hamburger” üçlüsü Moskova’yı bile büyüledikten sonra, ilk McDonald’s dükkânının nispeten sapa Olinda’ya da teşrif etmesi kitleler tarafından hevesle isteniyor.</p>
<p>Nitekim, dünyanın tüm halklarının aynı şeyi yemesine dair küresel fantastik proje ne kadar da pratik ve faydalı bir fikir değil mi?</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim2.png" alt=""></p>
<p>Ya daima gülümsemesi beklenen, lakin ucuz işgücü gibi görülen genç çalışanların mukavelelerinde belirtilmeyen işlere de bakmalarının yanı sıra fazla mesai karşılığında mütemadiyen dükkânda satılan hamburgerleri ve kızarmış patatesleri yemeye mahkûm edilmelerine ne demeli?</p>
<p>Zaten iki siyasi cephe arasındaki çekişmenin adeta sembolü hâline gelmiş, başta büyük alakayla karşılanan dünya çapındaki hamburgerci nedense zamanla Olinda’da gözden düşüyor.   </p>
<p>Bu arada küçük <strong>Bush</strong>’un önderliğinde ABD’nin Irak işgali de başlayınca seçimleri çoktan kazanmış Santos tavrını açık açık barıştan yana koyarak McDonalds’ın Olinda şubesinin bir günah keçisi misali kapanmasına bir şekilde yol açıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/q2efZdK4fk8?si=uKBdhWyURnG3P8R_" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Soğuk savaşın nispeten gecikmiş yansımasının yerel politik çekişme şeklinde yaşandığı Olinda’da “McDonald’s şubesini iflas ettiren dünyadaki ilk kent” payesi gurur vesilesi olmayı sürdürüyor; öte yandan, akabinde yeni şubelerin açılmasına karşı çıkılamamış olduğu hakikatiyle de halk ister istemez yüzleşiyor.</p>
<h3><strong>Barış tekrar tehdit altında</strong></h3>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim3.jpg" alt=""></strong></p>
<p>Kolombiya’da ise yalnız Trump’ın değil, politik sağın Latin Amerika’daki sevimsiz temsilcileri Arjantinli Javier Milei, Şilili <strong>José Antonio Kast</strong> ve Perulu <strong>Keiko</strong> <strong>Fujimori</strong>’nin de desteğini almış “artiz” <strong>Abelardo de la</strong> <strong>Espriella</strong>’nın yönetimi “hayırlısıyla” devralmasına birkaç gün kaldı.</p>
<p>Kendisi geçen aylardaki seçim kampanyasında diğer muhafazakâr aday, kadın politikacı <strong>Paloma Valencia</strong> ile arasındaki farkın “alfa erkeklik” özelliğinde belirginleştiğini ve bunun ülkeyi yönetebilmenin tartışılmaz şartı olduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Seçime hile karıştırıldığı iddiasını halen sürdüren eski başkan<strong> Gustavo</strong> <strong>Petro</strong>’yu “radikal solcu Marksist” olarak damgalamış olan Trump’ın Kolombiya’da beklenen yeni baskı rejimine model oluşturma ihtimali fazlasıyla yüksek.</p>
<p>Çok uzun yıllardan beri şiddet sarmalından kurtulmaya çalışan ülkede barışa yönelik siyasi ittifakların, kurum, oluşum ve dinamiklerin bir anda geçersiz kalacağından ve Kolombiya’da şiddetten kaçınmayan baskıcı bir güvenlik rejimine tekrar geçilmesinden haklı olarak korkuluyor.</p>
<p>Gustavo Petro dış politika mevzubahis olduğunda barış ve insan haklarını ön plana çıkarmayı, çevre adaleti sağlamayı, Latin Amerika - Karayipler entegrasyonunu, ayrıca feminizmi savunuyordu. İsrail’le diplomatik ilişkiler askıya alnımış, Filistin halkına yönelik soykırıma karşı çıkılmıştı.</p>
<p>Oysa toy olmasına rağmen gayet hevesli ve hırslı görünen Abelardo her şeyden önce yalnız Küba ve Nikaragua ile diplomatik bağların koparılmasından değil, ülkenin Birleşmiş Milletler’den çıkmasına yönelik niyetinden de bahsediyor. Gözü dönmüş çağdaş bir kapitalist olarak ayrıca İsrail ve ABD’yle ilişkilerin ziyadesiyle derinleştirileceğini sansasyonel biçimde ifade ediyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim4.jpg" alt=""></p>
<p>ABD’ye kaçırılıp hapse atılan Venezuela lideri <strong>Maduro</strong>’nun “uyuşturucu kaçakçılığı ve narkoterörle” itham edilmesi bazı şüpheleri uyandıradursun, suçu ispatlanmış ve ABD’de hapse atılmış narkotik baronu, Honduras’ın eski başkanı <strong>Juan Orlando</strong> <strong>Hernández</strong>’in Trump’ın affetmesiyle hangi akla hizmet hürriyetine kavuşup geçenlerde vatanına döndüğü halen tartışılıyor; Kolombiya’nın yeni lideri Abelardo’nun yakın istikbalde bu karanlık ve tehlikeli denklemdeki olası icraatı da merakla bekleniyor. Fosil yakıtlar ve hidrolik kırma ile alakalı agresif planlarının yanısıra geleneksel sanayi ve enerji sektörlerini koşulsuzca canlandırma niyeti ise hem çevrecileri, hem de yerel halkları şimdiden fazlasıyla endişeye sevk etmiş durumda.</p>
<h3><strong>Çevreyi ve kadim halkları düşünen yok!</strong></h3>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim5.jpg" alt=""></strong></p>
<p>Kolombiya’nın kuzey ucu, La Guiajira bölgesi yıllardan beri kömür madeni ve rüzgâr türbini dehşetiyle karşı karşıya. Yerli halk aldatılarak yaşam alanlarına el konmuş ve yerlerinden edilmiş, en başta su kaynakları olmak üzere çevreleri zehirlenmiş, ayrıca nadide su kaynaklarının yolları değiştirilerek tamamen sömürücü şirketler tarafından ele geçirilmiş.</p>
<p>Mücadele halen büyük bir cesaret ve inatla sürdürüldüğünden paramiliter oluşumlardan bilhassa aktivistlere yönelik ölüm tehditleri gelmeye devam ediyor; Wayúu yerlileri kötü beslenmeden, hastalıklardan, işsizlik ve parasızlıktan muzdarip olmayı sürdürüyor. Coğrafyanın kadim haklarının ecdatlarıyla bağları en başta olmak üzere, geleneksel yaşama dair neleri varsa hiçe sayılıyor; devlet göstermelik olarak haklarını koruyacağına söz verip şirketlerin çıkarlarını gözetiyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim6.jpg" alt=""></p>
<p>Haziranda tertip edilen olan Sheffield DocFest’e iştirak etmiş olan <em>Rüzgârın susuzluğu (La sed del viento/The wind’s thirst)</em> adlı belgesel meseleye militan bir gazetecilik tavrıyla yaklaştığı gibi yerel halkın mistik köklere dayanan sanatsal dışavurumlarına ve kendine has estetiğine de yer veriyor.</p>
<p>2026 Kanada, Kolombiya ortak ortak yapımı 84 dakikalık belgeselin hem yönetmen, hem senaryo yazarı, hem de sinematografi hanesinde<strong> Alejandro</strong> <strong>Valbuena</strong>’yı görmemiz, çalışkan sinemacının projesine nasıl candan bağlandığının zaten resmî ispatı.</p>
<p>Tüm varlıklarını direnişe adamış bilhassa kadınlara hayran oluyor, izin verildiği ölçüde tabiatın şefkatli kucağında hürriyet hissini doya doya yaşayabilen çocuklara gıpta ediyoruz.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/8-1NpdKI7Pw?si=ijd_V8-TplzT5_mZ" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Filmi seyrederken gökten bakıldığı zaman yeryüzünde devasa bir yaraya benzeyen kömür madenin korkunçluğunu ve heyula gibi damperli kamyonların agresifliğini teninizde hissedeceksiniz. Rüzgâr türbini şirketlerinin topraklarını izinsizce işgal etmeye girişmesi bir yana, ahalinin payına düşeni vermeye ne kadar gönülsüz olduklarını da görünce öfkelerine katılmamak ne mümkün.</p>
<p>Neyse ki bölgenin yerlileri, temiz enerji sayılsa da yaşam alanlarını en azından gürültü kirliliğine sınırsızca teslim etmemek için türbin sanayii ile gereğince baş ediyor. Damardan savunma, direniş ve mücadele tüm dünyada olduğu gibi orada da hız kesmiyor.</p>
<p><strong>Son Tinigua</strong></p>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim7.jpg" alt=""></strong></p>
<p>Kolombiya’nın Güneyindeki Amazon ormanlarında ise daha hazin bir meseleye eğilen <em>Relikt (Relicto)</em> adlı belgesel Tinigua kabilesinin hayatta kaldığına inanılan son ferdi <strong>Sixto </strong><strong>Muñoz</strong>’u arama faaliyetine seyirciyi zarafetle dahil ediyor.</p>
<p>Latin Amerika’nın nadide diyarlarından birinde daha iktidarı pek yakında ele geçirmeye hazırlanan aşırı sağcı ve dinci zihniyetle alakasız, hususi ve derin bir içerikle karşı karşıya olduğumuza sizi temin ederim. Zaten başkanlığı ne kadar becerebileceği hakkında şüpheler artarken daha 2020’de ateist olduğunu açık yüreklilikle beyan ettikten sonra şaklaban kılıklı Abelardo de la Espriella’nın aniden sofu bir Katolik’e dönüşmesine ne demeli?</p>
<p>Nitekim belgesel vesilesiyle Avrupa’dan gelip zamanında coğrafyayı işgal eden kolonyalistlere daima eşlik etmiş din adamlarının katliamlarla dolu karanlık mazide büyük payları olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Ne de olsa Tinigualar’ın da devşirilmeye girişilmesiyle kahramanımız Sixto’nun manası aslında bıçak olan hakiki adı Sisithio da değiştirilmiş; ayrıca İspanyolca’nın hâkimiyetinde yerel diller ve daha birçok değer tahmin edilebileceği şekilde yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuş.</p>
<p>Seyirciyi sık sık meditatif bir ruh haline sevk eden nadide belgesel Cinéma du Réel’de Claerens Hümanist Belgesel Çekimi ödülüne, Cinélatino’da ise belgesel klasmanında verilen iki mansiyondan birine layık görülmüş.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim8.jpg" alt=""></p>
<p>Filmin hem yönetmen, hem senaryo yazarı, hem de sinematografi hanesinde adı geçen<strong> Guillermo</strong> <strong>Quintero</strong>’yu belgesel boyunca görmesek de yumuşak enerjisini, merakını, nezaket ve sabrını muhakkak ki hissediyoruz; hakkında fazla malumat sahibi olmadığı, sadece bir fotoğrafına sahip olduğu Sixto’yu ararken aslında coğrafyanın kadim halklarına gecikmiş de olsa bir saygı duruşunda bulunuyor.</p>
<p>Biz de genç, idealist ve romantik sinemacımızla giriştiğimiz nehir macerasında filmin kahramanı Sixto’yu, ortalıktan kaybolmadan önce tanımış olanlar aracılığıyla daha yakından tanıyor, bölgenin asırlardan günümüze aktarılabilmiş kadim tıp hazinesi sayesinde etrafına şifa dağıttığını da öğreniyoruz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/resim9.jpg" alt=""></p>
<p>Begeselci Guillermo’nun uçsuz bucaksız Amazon ormanlarının derinliklerinde, birbirinden çok uzak mesafede yaşayan, malumat toplarken konuştuğu çoğu yaşlı kadının üzerindeki enerjinin bizimkinden çok farklı olduğuna emin olabilirsiniz.</p>
<p>Günün birinde şahsen inşa ettiği kanosuna binip Guayabero nehrinde bir daha görünmemek üzere gizemli şekilde kaybolmuş, 105 yaşında olduğuna inanılan kara kuru kahramanımız bilge hekim Sixto çoktan bir efsaneye dönüşmüş, yok edilmiş yerel kültürün son temsilcisi olarak hak ettiği mertebeye hakikaten ulaşmış.   </p>
<p>Lakin hevesli ve azimli sinemacımızın da kolay kolay yıldığını düşünmeyin…</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/JdqZp0voh9Q?si=9KeP1wtMgrVYms9b" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Bizi arada sırada bir üst ses olarak malumatlandırırken Guillermo aslında izlenim ve duygularını da incelikle paylaşıyor.</p>
<p>Sixto’nun ağabeyi öldükten sonra Tinigua dilini konuşacak kimsesi kalmadığında, belgeselde telkin edildiği şekilde o dilin artık sadece beyninde yankılandığını tasavvur edecek, empati sınırlarını zorlama pahasına, koca evrende tek başına kalma hissine belki siz de gark olacaksınız…</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Girls Of The Sun: Kürt kadınlar savaşın neresinde?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/girls-of-the-sun-kurt-kadinlar-savasin-neresinde-322097</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/girls-of-the-sun-kurt-kadinlar-savasin-neresinde.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/girls-of-the-sun-kurt-kadinlar-savasin-neresinde-322097</guid><description><![CDATA[Bir savaşın hikayesini anlatmak yalnızca yaşanan şiddeti göstermekle mi mümkün olabilir yoksa o şiddetin tarihini, siyasal zeminini ve içinden doğan direnişi de anlatmak mı gerekir?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Savaş sineması çoğu kez erkeklerin hikâyeleri etrafında kurulur. Cephede savaşanlar, komuta edenler ve kahramanlaştırılanlar...</p>
<p>Kadınlar ise ya geride bırakılanlar olarak resmedilir ya da kurtarılmayı bekleyenler…</p>
<p>“Girls Of The Sun / Güneşin Kızları" ise bu anlatıyı tamamen tersine çeviriyor. Eva Husson’un 2018 yapımı “Girl Of The Sun” tam da bu yerleşik anlatıyı yıkmayı hedefliyor, IŞİD’in saldırılarının ardından hayatta kalan ve örgütlenen Kürt kadınlarını merkeze alıyor.</p>
<p>Bu yönüyle bana göre, Girls Of The Sun uluslararası sinemanın dışında bırakılmış bir hikâyeyi ekrana taşıması bakımından önemli bir girişim. Ancak filmin asıl değeri kadar sınırları da bu noktada belirginleşiyor. Çünkü Kürtlere karşı olan bu saldırıların tarihsel ve politik bağlamı son derece yoğun bir kırılmayı anlatmak sadece savaşın yıkıcılığını göstermekle mümkün değil.</p>
<p>Savaşın kendisi kadar o savaşı ortaya çıkaran koşulları da anlatmak gerekir. Film, IŞİD’in Kürtlere yönelik saldırılarını ve bu kadınların saldırıların ardından örgütlenerek direnişe geçmesini merkeze alırken Kürt ulusal mücadelesinin derinliğini ve tarihsel arka planını göstermekte yetersiz kalıyor.</p>
<p>Kürt halkının neden hedef olduğu ve bölgede yüzyıllardır maruz kaldığı ayrımcılık ve saldırılar Suriye, Irak ve Türkiye hattındaki siyasal kırılmalar filmin anlatısında yeterince yer bulmuyor.</p>
<p>Bu durum filmin merkeze aldığı hikâyenin etkisini de belirli ölçülerde sınırlandırıyor.</p>
<p>Yaşananları sadece bir savaş anlatısı olarak görmek ardındaki tarihsel ve siyasal gerçekliği görünmez kılma riski barındırıyor. Oysa Kürt kadınlarının mücadelesi yalnızca hayatta kalma çabasından ibaret değil aynı zamanda kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olma ve örgütlü bir mücadeleyle karşı koyma mücadelesine karşılıktır.</p>
<p>Eva Husson filmde bu direnişi görünür kılmak için Bahar karakterini merkeze alıyor.</p>
<p>IŞİD tarafından esir alındıktan sonra kurtulan ve kadınlardan oluşan birliğin komutanı haline gelen Bahar, filmin kadınların savaş içerisindeki konumuna dair temel bakışını temsil ediyor.</p>
<p>Ancak filmin karakterlere dönük yaklaşımı zaman zaman bu hikâyenin taşıdığı siyasal derinliği kurmakta zorlanıyor. Bahar’ın yaşadığı travmayı ve mücadelesini görüyoruz fakat onun geçmişine, düşüncelerine ve bir komutan olarak aldığı kararlara yaklaşamıyoruz.</p>
<p>Benzer biçimde birlikte savaştığı diğer kadın karakterler de çoğu zaman ortak bir direnişin temsilcileri olarak kalıyorlar. Bu nedenle film, kadınların kolektif mücadelesini görünür kılsa da mücadelenin içeriğine dair muğlaklık taşıyor.</p>
<p>Filmin diyalogları da zayıflığından dolayı hikâyeyi taşımakta zorlanıyor.</p>
<p>Girls Of The Sun anlatısını büyük ölçüde sessizlikler, bakışlar ve görsel atmosfer üzerinden kurmayı tercih ediyor.</p>
<p>Bu tercih bazı sahnelerde güçlü bir duygu yaratırken karakterlerin iç dünyasını, birbirleriyle kurdukları ilişkileri ve siyasal zemini derinleştirecek anlatısal alanı daraltıyor.</p>
<p>Filmin anlatı tercihlerinden biri de hikâyeyi büyük ölçüde Fransalı savaş muhabiri Mathilde’in tanıklığı üzerinden kurmasıdır.</p>
<p>Mathilde seyirci ile savaşın içindeki kadınlar arasında bir aracı konumundadır.</p>
<p>Bu tercih yaşananların uluslararası kamuoyuna aktarılması açısından anlaşılır bir anlatı tercihi olarak görülmekle birlikte beraberinde önemli bir soruyu da getirir: bir halkın yaşadığı saldırı anlatılırken o hikâyenin öznesi kim?</p>
<p>Bu soru özellikle sinemadaki savaş ve şiddet deneyimlerinin temsili açısından önemlidir.</p>
<p>Çünkü görünür olmak her zaman kendi sözünü söyleyebilmek anlamına gelmez. Kürt halkı uzun süre uluslararası kamuoyunda çoğunlukla maruz kaldıkları şiddet ve kayıplar üzerinden görünür oldu. </p>
<p>Oysa onların hikâyesi yalnızca yaşadıkları saldırılardan değil bunların ardından kurdukları direnişten, dayanışmadan ve siyasal özne olma çabasından da oluşuyor.</p>
<p>Film, burada önemli bir çaba gösteriyor. Film, kadınları yalnızca savaşın mağdurları olarak göstermiyor; silahlanan örgütlenen ve mücadele eden kadınları odak noktasına koyuyor.</p>
<p>Ancak anlatının merkezine yerleştirilen Batılı tanık figürü bu kadınların kendi öz politik konumlanışlarının geri plana itilmesine neden oluyor. Seyirci, yaşananlara çoğunlukla Mathilde’in bakışı üzerinden yaklaşıyor.</p>
<p>Bu durum filmin en temel çelişkilerinden birini oluşturuyor. Bir yandan görünmez bırakılmış bir kadın mücadelesini uluslararası izleyiciyle buluşturuyor diğer yandan bu hikâyeyi dışarıdan bir göz aracılığı ile servis ediyor.</p>
<h3>Filmin önemi</h3>
<p>Filmin görsel dili de bu çelişkiyi derinleştiren noktalardan biri. Girls Of The Sun savaşın yıkımını etkileyici görüntülerle veriyor. Harabe mekânlar, sessiz bekleyişler ve çatışma sahneleri filmin duygusal atmosferini oluşturuyor. Fakat bu estetik tercihlerinin çoğu zaman anlatılan tarihsel gerçekliğin önüne geçtiği hissediliyor. Savaşın görüntüsü güçlü verilirken savaşın ardındaki siyasal ilişikiler daha zayıf kalıyor.</p>
<p>Buna karşın Kürt halkının hikâyesi sadece yıkımın değil yeniden kurmanın da hikâyesi.</p>
<p>Kadınların kaybettikleri hayatların ardından yeni bir yaşam örgütlemeleri ve hafızalarını korumaları bu direnişin önemli kazanımlarıdır.</p>
<p>Film cephedeki direnişi görünür kılarken aynı zamanda gündelik direniş biçimlerine de daha fazla alan açabilseydi anlattığı hikâyenin kapsamı da genişleyebilirdi.</p>
<p>Yine de Girls Of The Sun’ı eksikliklerinin gölgesinde değerlendirmek filmin önemini gözden kaçırmak olur. Film, savaş anlatılarında kadınların konumunu yeniden düşünmeye çağırıyor.</p>
<p>Belki de filmin asıl tartışmaya açtığı mesele şu: Bir savaşın hikayesini anlatmak yalnızca yaşanan şiddeti göstermekle mi mümkün olabilir yoksa o şiddetin tarihini, siyasal zeminini ve içinden doğan direnişi de anlatmak mı gerekir?</p>
<p>Girls Of The Sun bu sorulara kesin cevaplar vermiyor. Fakat yalnızca savaşın içerisinden değil, kadınların hafızası, mücadelesi ve direnişi üzerinden bakmayı öneriyor. Filmin en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor belki. Anlattığı hikayenin bütününü kurmasa da hangi hikayelerin nasıl anlatılması gerektiğine dair önemli bir tarışma başlatıyor.</p>
<p>(SG/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Talat Paşa, eşit vatandaşlık hakkı ve gizli tutulan iptali]]></title><link>https://bianet.org/yazi/talat-pasa-esit-vatandaslik-hakki-ve-gizli-tutulan-iptali-322105</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/talat-pasa-esit-vatandaslik-hakki-ve-gizli-tutulan-iptali.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/talat-pasa-esit-vatandaslik-hakki-ve-gizli-tutulan-iptali-322105</guid><description><![CDATA[Bizim bu belgeyi Talat Paşa’nın arşivindeki 1917 tarihli biçimiyle tanımamız; Talat, Enver ve Cemal önderliğindeki İTC’nin daha öncesinde bu uygulamaları yapmadığı anlamına gelmez]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Talat Paşa'nın Şubat 1917 tarihli hükümet programı taslağında, halka ilan edilecek eşitlik maddesinin hemen ardından, gizli tutulması ayrıca kararlaştırılmış bir madde geliyor.</p>
<p>Şubat 1917, Talat Paşa açısından iki haftadan kısa bir süreye sığan üç işlemin ayıdır. Ayın başında sadrazamlığa geldi.</p>
<p>11 Şubat'ta vilayetlere genelge göndererek geriye kaç Ermeni kaldığının tespit edilmesini istedi. Onlardan geriye kalan mülklerin, evlerin, tarlaların hesaplanması da Talat’ın not tuttuğu bilgiler arasındaydı. 15 Şubat'ta Meclis'te yeni hükümetin programını okudu.</p>
<p>Bu programın taslağı, kendi el yazısıyla, özel evrakının arasından çıktı. Bugün elimizde yalnızca tek sayfası var. Sayfayı önemli kılan, maddelerin içeriği kadar, maddelerin sonuna parantez içinde düşülmüş notlardır. Bu notlar; hangi maddenin halka açıklanacağını, hangisinin hükümetin gerçek programı olarak saklanacağını gösteriyor.[1]</p>
<p>Birinci madde şöyle:</p>
<p>"Hükümet, bireylerin haklarına son derece saygı gösterecek; istisnasız her Osmanlı vatandaşı, anayasanın tanıdığı haklardan yararlanacaktır."</p>
<p>Sonundaki not: "Beyannameye geçecektir."</p>
<p>İkinci madde şöyle:</p>
<p>"Hükümet, Türk unsurunun yetenekleri ölçüsünde ekonomik ve toplumsal bakımdan güçlenmesini temel ilke edinecek ve yapılacak düzenlemelerde bu hususu göz önünde bulunduracaktır."</p>
<p>Sonundaki not: "Beyannameye girmeyecektir."</p>
<h3>İstisnasız manipülasyonu</h3>
<p>Birinci madde tek bir kelimeyle kuruluyor: <em>istisnasız</em> (bilâistisna). Anayasal hakların, hiçbir ayrım gözetilmeksizin bütün Osmanlı vatandaşlarını kapsayacağı vaadi; 1789'un eşitlik ilkesinin ve 1908 Devrimi'nin en temel talebinin yeniden ilanıdır. Jön Türk hareketi iktidara yürürken bu vaadi taşımıştı.</p>
<p>İkinci madde ise tam olarak bir istisnadır. Devletin iktisadi ve toplumsal düzenlemelerde tek bir unsuru esas alacağını, yani vatandaşlar arasında ayrım gözeteceğini söylüyor. Dolayısıyla birinci maddenin kapsamını iptal ediyor.</p>
<p>Bu noktada beklenen itiraz şudur: Türk unsurunun iktisaden güçlendirilmesi, geç kapitalistleşen her devletin başvurduğu türden bir millî iktisat politikasıdır; burjuvazinin siyasetlerinden biridir bu. Lakin itirazın cevabı sayfanın kendisindedir. Gizleme tercihi, politikanın kendi meşruiyetsizliğine dair devletin bizzat kendi ifadesidir. Maddenin işaret ettiği iktisadi güçlenmenin kaynağı bellidir: El konulan Ermeni ve Süryani mülkü ile sermayesi. İkinci madde, bu aktarımın kimin lehine örgütleneceğini yazmaktadır. Bu uygulama gizlenirken, vitrine eşitlik bir hak olarak beyan edilmiştir.</p>
<h3>Pasif Devrim: Biçimin korunması</h3>
<p>Gramsci'nin "pasif devrim" kavramı; eski kurumsal ve sınıfsal yapıların bütünüyle tasfiye edilmeden, yeni düzen içinde dönüştürülerek sürmesini anlatır. Pasif devrimde egemen sınıflar değişimin önüne bütünüyle geçmez. Aşağıdan yükselen taleplerin bir kısmını benimser ve devletin programına dâhil eder. Aynı anda kitlelerin bağımsız müdahalesini engeller. Böylece devrimci talepler, kendi öznelerinden koparılarak yukarıdan yürütülen bir devlet reformunun aracına dönüşür.</p>
<p>1908 Devrimi; anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi ve parlamentonun açılmasıyla imparatorluğun halklarının eşitliği yönünde büyük bir beklenti yaratmıştı. Ermeni, Rum, Yahudi, Bulgar, Arap ve Türk siyasal çevreleri, Abdülhamid rejimine karşı ortak bir mücadelede yer almıştı. Fakat bu talep, İttihat ve Terakki'nin sağ kanadının iktidarı ele geçirmesiyle sınırlandırıldı. Eski rejimin kurumları tasfiye edilmedi; merkezileştirilerek yeni iktidarın kullanımına sunuldu. Polis, ordu, bürokrasi, sansür ve olağanüstü yönetim pratikleri anayasal rejimin içinde yeniden örgütlendi.</p>
<p>Troçki bu gelişmeyi 1909'da öngörmüştü:</p>
<p>"Ulusal çelişkilerin düğümü parlamenter ortamda çözülmeye başlar başlamaz, Jön Türklerin sağ kanadı açıktan açığa karşıdevrim saflarına geçecektir."</p>
<p>Geç kapitalistleşen toplumlarda modern parlamento, anayasa ve bürokrasi; eski egemenlik biçimleri ve devlet şiddetiyle yan yana var olabilir. Farklı tarihsel dönemlere ait kurumlar aynı siyasal yapının içinde birleşir. Talat'ın belgesinde bu birleşme tek bir sayfaya sığmıştır: Bir tarafta modern anayasal eşitlik, diğer tarafta milliyetçi önceliklendirme; biri ilan edilmek, diğeri uygulanmak üzere...</p>
<h3>İlkel sermaye birikimi: Gizlenen uygulamanın maddi içeriği</h3>
<p>Gizli madde yalnızca milliyetçi bir kültür politikası olarak okunamaz; sınıfsal ve maddi bir içeriği vardır. Marx'ın "ilkel sermaye birikimi" kavramı, kapitalist mülkiyetin çalışma, tasarruf ve ticaret yoluyla değil; geniş toplulukların zor kullanılarak mülksüzleştirilmesi sonucunda kurulduğunu anlatır. Toprağa, eve, işletmeye ve üretim araçlarına el konulması ve bunların hâkim sınıflara aktarılması, birikimin tarihsel koşulunu yaratır.</p>
<p>19.  yüzyılın ikinci yarısında Doğu vilayetlerinde Ermeni köylülerin toprak üzerindeki tasarrufu; Tanzimat arazi siyasetiyle, aşiret nüfuzuyla ve Hamidiye düzeniyle iç içe geçen bir süreç içinde aşındı. Tapular el değiştirdikçe köylü, daha önce kendi işlediği tarlada maraba durumuna düştü. Ancak bu bölgesel aşınma, henüz toplumsal ölçekte bir sermaye transferi yaratacak yoğunlukta değildi.</p>
<p>1915'te mülklerin, işletmelerin, tarlaların, evlerin ve ticari ağların tasfiyesi bu ölçeği kurdu. Emval-i Metruke düzenlemeleri, el konulan varlıkların hukuki biçimini üretti; tasfiye işlemi ise onları paraya ve mülkiyete çevirdi. Bu, basitçe savaş dönemine ait bir güvenlik uygulaması değildi. Devlet, kendi eliyle yeni bir mülkiyet düzeni kuruyor ve bu düzende yükselecek bir Türk burjuvazisine kaynak aktarıyordu.</p>
<p>Pasif devrim bu sürecin idari ve siyasal biçimiydi; ilkel birikim ise maddi içeriğini oluşturuyordu.</p>
<p>1908'in seyri, geç kapitalistleşen ülkelerde burjuvazinin demokratik devrimin görevlerini sonuna kadar götüremeyeceği yönündeki teze negatif bir doğrulama sağlar. Eşit yurttaşlık talebi, mülkiyet ve iktidar ilişkilerine dokunmadığı için etkisizleştirilebildi. 1908 Devrimi'nden sonra işçi sınıfının yoğun olduğu Selanik başta olmak üzere Balkan topraklarının kaybedilmesi, devrimci bir partinin kurulamaması, millet düzeni içindeki hukuki eşitsizlik ve cizye rejimi gibi hâkimiyet ayrıcalıklarını yaşamış olan Müslüman Türk askeri ile devlet bürokrasisinin iktidarı ele geçirmesini kolaylaştırmıştır.</p>
<p>Bizim bu belgeyi Talat Paşa’nın arşivindeki 1917 tarihli biçimiyle tanımamız; Talat, Enver ve Cemal önderliğindeki İTC’nin daha öncesinde bu uygulamaları yapmadığı anlamına gelmez. Bu durum, sadece İTC'nin bu tür belgeleri başarıyla yok ettiğini düşünmemize yol açar; zira kendi iktidarları boyunca bizzat bu eşitlik karşıtı siyaseti uygulamışlardır.</p>
<p>İlan edilen Anayasa, uygulanan karşıdevrimdir.</p>
<p>(BHY/EMK)</p>
<p><strong>[1]</strong> Murat Bardakçı, <em>Talât Paşa’nın Evrak-ı Metrûkesi</em>, İstanbul: Everest Yayınları, 2008.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir yoldaşlık hikâyesi: The Odyssey]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-yoldaslik-hikayesi-the-odyssey-322118</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/bir-yoldaslik-hikayesi-the-odyssey.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-yoldaslik-hikayesi-the-odyssey-322118</guid><description><![CDATA[Odysseus eşine ve henüz bebekken arkasında bıraktığı çocuğuna verdiği sözü kalbinde taşırken, onları da bu yolculuğun bir parçası yapıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Güncel siyasi akışın ortasında, bir anda gündemimize oturdu <em>The Odyssey</em>. Filmi izleyenler sıcağı sıcağına yorumlarını paylaştı.</p>
<p>DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış ve PKK'lilerin yurda dönüş süreçlerini değerlendirirken <em>Odysseia</em> Destanı’na atıfta bulundu ve "eve varmakla eve dönmenin aynı şey olmadığını" söyledi.</p>
<p>Filmi izlediğinizde bu cümlenin karşılığını çok daha iyi anlıyorsunuz aslına bakarsanız. Nereye giderse gitsin, aradan kaç yıl geçerse geçsin döne dolaşa “evine döneceğini” bildiğiniz Odysseus’un yolculuğuna tanık oluyorsunuz. </p>
<p>Bana sorarsanız film tam anlamıyla bir yoldaşlık ile inanç ve “geride bırakmama” hikâyesi. Evet, birileri hayatını kaybediyor, biri inancını, gücünü, geleceğini, birileri hafızasını, aklını yitiriyor ama Odysseus eninde sonunda evine varıyor. Bunu yaparken de iki vazgeçilmezi var “yoldaşlarını hayatta tutmak” ve “yoldaşlarını geride bırakmamak”.</p>
<p>Özetle destan şöyle: İthaka Kralı Odysseus, Truva Savaşı’nda verdikleri büyük mücadelenin ardından, zafer kazanmış bir komutan olarak evine doğru yola çıkar. Amacı eşi Penelope ve oğlu Telemakhos ile yeniden bir araya gelmek. Ancak işler öyle istendiği gibi gitmez. Yol boyunca mitolojik yaratıklarla, tanrılarla yüzleşir, askerlerini, mürettebatını kaybeder.</p>
<h3>Geride kalanların sınavı</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/the-odyssey-tom-holland-anne-hattaway-662x372.jpg" alt=""></p>
<p>Ha bir de şu var, İthaka’da onu bekleyenler...Onların da en az onun kadar zor bir sınavı var. Hatta, Odysseus’un yolculuğu kadar güçlü bir direnme alanı desem yeridir. Filmde bu durum çok iyi işlenmiş. Türlü tuzaklara ve katakullilere düşmeden tahta göz dikmiş açgözlü taliplere karşı orayı korumak da kraliçe ve oğlunun sınavı...</p>
<p>Yani, bir yanda Kraliçe edasıyla Penelope, diğer yanda henüz deneyimsiz oğlu Telemakhos. Bence onların orada sergilediği duruş, en az “ailenin reisi” olarak tanımlanan Odysseus’un mücadelesi ile eş değer kıymette.</p>
<p>Hatta açık söyleyeyim daha kıymetli çünkü onlar zorlu bir yolculuğa çıkma kararını Odysseus gibi kendi iradesi ile almamışlardı, onlar geride kalanlardı. Karar verenler değillerdi. Karardan etkilenenlerdi ve kararın sonuçlarına etki etmeye çalışıyorlardı. Zordu işleri anlayacağınız.</p>
<p>Burada Kraliçe Penelope’nin hakkını ayrıca teslim etmek gerek. Talipler kafasını karıştırıp türlü oyunlarla yönetimi ele geçirmeye çalışırken, kocasının döneceğine olan inancıyla son derece akıllıca davranıyor, zekâsıyla onları alt ediyor.</p>
<p>Bir parantez açayım: Onu yani Odysseus’u bekleyenleri ikiye ayırabiliriz aslında: Biri onun geleceğini dahi düşünmeden (burayı zaten gözetmeyen bir yerden) tahtına oturmak isteyen açgözlüler, diğeri ise onu sadakatle bekleyen dostları, yoldaşları, bağ kurmaya kıymet verdiği her şey...</p>
<p>Sonuçta, Odysseus döndüğünde bir dilenci kılığına girip rakiplerini geride bırakıyor ve hakkaniyetli bir yarışla yeniden karısına ve vatanına kavuşuyor.</p>
<p>Biriyle, bir şeyle, kurduğunuz yoldaşlık bağı, sanırım dünyadaki diğer tüm bağlardan biraz daha güçlü. Sevgiliniz, çocuğunuz, anneniz, babanız, akrabanız elbette bambaşka bir yerdedir öyle de olmalıdır elbette fakat yoldaşlık, aynı amaç uğruna ortak bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğiniz kişi, kişiler, çıkılacak o yolun getireceği tüm olumlu ve olumsuz yanları baştan kabul ettiğiniz o hayatın her hali, özel bir bağı da beraberinde getiriyor.</p>
<h3>Kararı kim, kim için alıyor?</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/n.jpg" alt=""></p>
<p>Sanırım <em>Odyssey</em>’deki hikayeyi bu kadar sarsıcı kılan da bu bağ. Odysseus eşine ve henüz bebekken arkasında bıraktığı çocuğuna verdiği sözü kalbinde taşırken, onları da bu yolculuğun bir parçası yapıyor zaten. Ancak aynı zamanda yan yana savaştığı, aynı amaç uğruna yola çıktığı erlerini, yoldaşlarını da her zaman en kıymetli yerde tutuyor onlara verdiği sözden sapmama gayreti filmin ilk ekseni. </p>
<p>Filmin detaylarına girip sihrini bozmak istemem, Odysseus’un tüm o amansız yolculuk boyunca gösterdiği o devasa direnç, tam da bu yoldaşlık hukukuna ve verdiği sözlere olan sadakatinden besleniyor.</p>
<p>Filmde, baştan sona adil kalmaya çalışan bir insan var. Suların altında veya üstünde, canavarların pençesinde, esir düştüğünde, lotus çiçeğini yerken, hatta uyurken bile... Her detayda adaleti arayan bir duruş. Zaten destanın bize gösterdiği en önemli şeylerden biri de zekânın ve adalet arayışının kaba kuvvete nasıl üstün geldiği ile ilgili biraz. En azından buna inancını arttırıyor. </p>
<p>Yüzyıllardır defalarca anlatılan, M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen ama Geç Tunç Çağı'nın o efsanevi atmosferini günümüze taşıyan bu hikayede, özellikle dikkatimi çeken birkaç detay oldu.</p>
<p>İlki, uygarlık anlatısının merkezine oturtulan o tanıdık ataerki. Hem de en sert haliyle... Bunu Kraliçe’nin dudaklarından dökülen ve dünden bugüne uzanan o sözlerden anlıyoruz: <em>"Kararları erkekler alır"</em>, <em>"Erkekler konuşur, bizler dinleriz."</em></p>
<p>Hali ile filmi izlediğim andan itibaren meseleyi tersinden düşünmeden edemedim: İthaka Kralı Odysseus bir kadın olsaydı ve onu evde bekleyen bir erkek olsaydı bu hikâye nasıl yazılırdı? Bu film nasıl olurdu? Etkisi daha az mı olurdu? </p>
<h3>Kapitalizm filmin ortasında</h3>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/9U1fS1C6SVE?si=DpghmbkbBhuK82JJ" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Dikkatimi çekin bir diğer detay ise "ölüye saygı" meselesiydi. Odysseus hayatını kaybeden askerlerinden bazılarını gömer saygısını gösterir, bazılarını gömemiyor ve bu durumu derin bir vicdan yükü olarak taşır. "Ölüye saygısızlık yapamayız bizi cezalandırırlar" minvalinde cümle filmden akılda kalanlardan. </p>
<p>Ayrıca filmdeki o tek gözlü Kiklop (Polyphemus)... Bana biraz günümüz kapitalist sistemini anımsattı. Kendi baktığı koyunları yiyerek uykuya dalabilen, yani var olabilmek için yine dönüp kendi sömürdüğüne muhtaç olan Kiklop. </p>
<p>Gelelim teknik ve sinematografik tarafa... <em>Inception</em>, <em>Interstellar</em> ve <em>Oppenheimer</em> gibi başyapıtlardan tanıdığımız Oscar ödüllü yönetmen Christopher Nolan’ın elinden çıkan filmde, Odysseus rolünde Matt Damon’ı (gerçek sakalıyla) izliyoruz.</p>
<p>Tamamı IMAX kameralarla çekilen ilk ticari uzun metrajlı yapım olma özelliğini taşıyan bu film, bence biraz fazla gürültülü. Müzikler size eşlik etmiyor filmde. Müzik var mıydı yok muydu muamma. Okyanusta geçen sahnelerin atmosferinden mi, yoksa Athena, Poseidon, büyücü Kirke ve denizcileri ölüme çeken Sirenler gibi fantastik öğelerin yarattığı etkiden mi bilmiyorum sesteki aşırı yüksek ton yorucuydu. Bazı arkadaşlarım bu müziklerin Oscar'a aday olacağını iddia ediyor. </p>
<p>Evet, kendinizi o okyanusun ortasında, o gemilerde hissediyorsunuz fakat bu etki illa bu kadar yüksek tonda mı verilmeliydi? Belki de okyanusun ve hikâyenin sonsuzluk hissini bu ses tasarımıyla yaratmak istediler, bilemedim.</p>
<p>Tabiki yönetmen Nolan büyük bir iş yapmış fakat asıl işi belliki yüz yıllar önce Homeros yapmış. Sadece kendi çağının değil geleceğin ruhunu da yakalamış.</p>
<p>Son kertede, film kader, özgür irade, yoldaşlık ve adalet arayışını işlemesi açısından oldukça kıymetli. Yaklaşık 3 saat süren filmin ilk yarısı biraz ağır aksak ilerlese de, hani sinemadan çıkarken "asıl film ikinci yarıda başladı" deriz ya, tam olarak öyle bir film.</p>
<p>Film hemen hemen tüm filmlerde görüldüğü gibi başladığı yerde sona gelirken Odysseus ve Kraliçe Penelope bir gemiye atlayıp uzaklaşıyor. Sanırım yüz yıllardır temsil ettikleri değerlerle birlikte yeryüzünde dolaşıyorlar... Kim hangi değeri görmek, almak isterse elbette…</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sosyalist hareket neden topu ayağında tutuyor?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sosyalist-hareket-neden-topu-ayaginda-tutuyor-322103</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/sosyalist-hareket-neden-topu-ayaginda-tutuyor.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sosyalist-hareket-neden-topu-ayaginda-tutuyor-322103</guid><description><![CDATA[Dünya Kupası, futbolun kolektif oyunun belirlediği bir mücadele olduğunu bir kez daha gösterdi. Peki sosyalist hareket, bu oyundan ne öğrenebilir?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Futbolun tarihi, ona sahip çıkmaya çalışanlarla onu denetlemek isteyenlerin tarihidir demek yanlış olmasa gerek. Tarihi boyunca toplumsal çatışmaların, sınıf mücadelelerinin ve kolektif kimliklerin kurulduğu alanlardan biri oldu.</p>
<p>Orta Çağ İngiltere'sinde köylülerin günler süren maçları üretimi aksattığı gerekçesiyle yasaklandı. Sanayi kentlerinde yeniden işçi sınıfının oyunu olarak büyüdü. Sömürgelerde ise, efendilerle eşit koşullarda karşı karşıya gelmenin ve bastırılmış öfkeyi görünür kılmanın yollarından birine dönüştü. Eduardo Galeano'nun anlattığı gibi<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a>, futbol birçok yerde ezilenlerin kendilerini ifade edebildikleri, kolektif bir kimlik kurabildikleri ve gündelik hayatın hiyerarşilerine meydan okuyabildikleri nadir alanlardan biri oldu.</p>
<p>Dolayısıyla sosyalist hareketin futbola ilgisi de tesadüf değildir. Sosyalistler uzun zamandır siyasal mücadeleyi anlatırken futboldan ödünç alınmış kavramlara başvuruyor. "Oyunu kurmak", "önde basmak", "topa sahip olmak" gibi ifadeler strateji tartışmalarının doğal bir parçası haline geliyor. Fakat bu metaforların kendisi de futbol gibi değişiyor. Bugün siyaset üzerine düşünmek için önce futbolun nasıl değiştiğine bakmak gerekiyor.</p>
<h3>Dünya Kupası'nın düşündürdükleri</h3>
<p>Geçtiğimiz haftalarda tamamlanan Dünya Kupası, futbola dair yerleşik kabulleri yeniden tartışmaya açmasıyla da dikkat çeken bir noktada duruyor.</p>
<p>Turnuva, daha başlamadan organizasyona yönelik eleştirilerle, başladıktan sonra ise hakem kararlarına yapılan müdahalelerle gündemden hiç düşmedi. Geriye dönüp baktığımızda, asıl düşündürücü olan başarıyı neyin belirlediğine dair ortaya koyulan yeni futbol anlayışıydı.</p>
<p>Kâğıt üzerinde bakıldığında turnuva bir yıldızlar geçidiydi. Belki de son yıldızlar... Dünyanın en iyi futbolcularının aynı sahnede buluşmasına imkan sağladı. Mohamed Salah Mısır'ın, Cristiano Ronaldo Portekiz'in, Jude Bellingham İngiltere'nin, Lionel Messi ise Arjantin'in umutlarını sırtladı. Birçok maçta bu oyuncuların bireysel yetenekleri sonucu belirledi. Bir pas, bir şut ya da tek başına yarattıkları bir an takımını galibiyete taşımaya yetti. Fakat turnuva ilerledikçe başka bir gerçeğin daha görünür hale geldiğini söyleyebiliriz diye düşünüyorum: Büyük oyuncular büyük takımlar yaratmaya yetmiyordu.</p>
<p>Tek başına en iyi oyunculara sahip olmak, kupaya uzanmak için yeterli değil. Çünkü futbolun belirleyicisi "Takım birlikte nasıl oynuyor?" sorusu etrafında şekilleniyor.</p>
<p>Bunun temelinde ise oyunun mantığı yatıyor. Futbolda daha çok topa sahip olma, rakibi bire bir geçme ya da yıldız oyuncunun kilidi açması üzerinden dönen bir anlatı var. Dünya kupası bize gösterdi ki oyunun merkezinde "alan" var. Hücum eden takımın amacı rakibin savunma düzenini bozacak boşluklar yaratmak. Savunma yapanın amacı ise o boşlukların oluşmasını engellemek. Pasları, koşuları, pres, hatta topsuz yapılan hareketleri bu alan mücadelesinin bir parçası olarak görüyoruz.</p>
<p>Bu sebeple olacak ki yıldız oyuncunun değeri de değişiyor. Artık yıldız, takımın ürettiği alanları en iyi değerlendiren ya da takım arkadaşları için yeni alanlar açabilen oyuncu haline geliyor. Bireysel kalitenin hâlâ maç kazandırabildiğini biliyoruz ve görüyoruz. Kupayı kazandıran şeyin ise o bireysel kaliteyi kolektif bir oyunun içine yerleştirebilen takımlar oluyor.</p>
<h3>Sosyalist hareket topu ayağından çıkarmalı</h3>
<p>Dünya Kupası'nın ardından bir kez daha düşünmeye başladım. Turnuvanın bize gösterdiği şey, futbolun esas olarak bir alan yaratma oyunu olduğuydu. Ve belki de sosyalist hareketin üzerine en çok düşünülmesi gereken meselelerden biri de tam olarak bu.</p>
<p>Sosyalist hareket için sorulması gereken sorulardan biri, "kim kime alan açıyor?" sorusu olmalı. Bir örgüt ya da bir siyasal özne, bütün enerjisini kendi görünürlüğünü artırmaya, bütün hamleleri kendisi yapmaya ya da bütün sözün merkezinde durmaya harcadığında, aslında topu ayağında gereğinden fazla tutan oyuncuya benzemeye başlıyor. Oyun akmıyor. Herkes birbirinin pas istasyonu oluyor ama kimse savunmanın dengesini bozacak hareketi yapmıyor. Topla oynamayı, topla oyalanma ile karıştırmamak lazım.<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Burada geri çekilmekten ya da mücadeleden vazgeçmekten söz etmiyorum. Bizim kronik sorunumuz çoğu zaman topu bırakmamak. Sürekli aynı çevrede pas yapmak, aynı insanlara konuşmak, aynı örgütsel dolaşım içinde hareket etmek ve bunu siyasal üstünlük sanmak. Oysa topa sahip olma oranı tek başına hiçbir şey anlatmıyor.</p>
<p>Hatırlayacaksınız Türkiye Milli Futbol Takımı kupadan hızlıca elenmişti. Avusturya'ya 2-0 kaybedilen maçın ardından takımın kaptanı Hakan Çalhanoğlu'nun "maçı domine ettik" değerlendirmesinde bulundu.<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a> Bu yanılsamanın bir örneği olarak düşünebiliriz. Yanılsamanın dayanağı da topa sahip olma oranıydı. Türkiye topun yüzde 63'üne sahip olmuştu. Siyasette de benzer bir yanılgı vardır. Kendi çevrenizde sürekli hareket ediyor, sürekli söz üretiyor olmanız, siyasal alanı genişlettiğiniz anlamına gelmez.</p>
<p>Peki sosyalist hareket nasıl hareket etmeli? Sosyalistler, İspanya Milli Takımı gibi birbirine alan açmak zorunda. Çünkü kolektif siyaset, herkesin aynı anda aynı işi yapması ya da bütün hamleleri tek bir öznenin üstlenmesiyle kurulmaz.</p>
<p>Hareket, her müdahalenin başka bir müdahalenin önünü açtığı, her kazanımın yeni bir mücadele imkânı yarattığı bir ilişkisellik içinde güçlenir. Futbolda olduğu gibi, bazen en kritik katkı başkasının topla buluşabileceği boşluğu yaratmaktır. Kimi zaman bir sendikanın mücadelesi kadın hareketine, kadın hareketinin açtığı gedik ekoloji mücadelesine, yerel bir direniş de ülke ölçeğinde kurulacak yeni ittifaklara alan açar. Başarılı olan, bu hareketlerin birbirini besleyebileceği zemini kurabilen siyasettir.</p>
<h3>Sosyalist hareketin “yıldızları” var mı?</h3>
<p>Yıldız futbolcu anlatısı sosyalist hareket için de düşündürücü. Hareket içinde zamanla "yıldızlaşan" isimler ortaya çıkıyor. Deneyimleri, birikimleri ve siyasal ağırlıklarıyla birçok kritik anda belirleyici roller üstleniyorlar.</p>
<p>Sosyalist hareket açısından mesele bu noktada nettir. Hareketin ihtiyacı yıldızlar değildir. Sosyalist siyasetin kurucu kültürü ortak üretime ve ortak mücadeleye dayanır. "Yıldızlaşan" kadroların en büyük riski, oyunun doğal merkezine dönüşmeleridir. Top sürekli onların ayağına gelsin isteniyor, söz onlar olmadan eksik kalıyor, hamleyi onların yapması bekleniyor. Böyle olunca diğer oyuncuların hareket alanı daralıyor, inisiyatif alma kapasitesi köreliyor. Bir süre sonra yıldız oyuncu da koşmayı bırakan, sürekli top isteyen ve oyunu kendi temposuna göre kuran bir figüre dönüşebilir.</p>
<p>Arjantin’in Mısır karşısında 2-0 geriye düştüğü maçı çevirmesinin ardından Lionel Messi’nin yaptığı açıklamayı hatırlayalım: “Ben takım arkadaşlarım sayesinde sahadayım. Çünkü benim yeterince koşmadığım anlarda onlar ekstra çaba harcıyor. Boşlukları kapatıyorlar.”  Görüldüğü üzere, en yetenekli oyuncu bile tek başına oyunu taşıyamıyor. Onu taşıyan, eksik bıraktığı yerleri tamamlayan kolektif hareket oluyor.</p>
<p>Dünya Kupası'nın bir başka etkisi de yıldız olma hayalini büyütmesidir. Futbol, tek sezonluk yıldızların mezarlığı gibidir. Taylan Antalyalı, Adem Ljajić ya da Sebastian Szymański... Bir sezon boyunca herkesin dilinde olan isimler, ertesi yıl aynı etkiyi yaratamayabiliyor. Futbol tarihi, kısa süre parlayıp sonra sönen oyuncularla dolu. Buna rağmen herkes yıldız olmayı hayal ediyor. Kimse oyunun emekçisi olmayı hayal etmiyor.</p>
<p>Futbolun diliyle söylersek, sosyalist hareketin ihtiyacı yıldızlaştırmayan bir oyun düzenidir. Maçlar bireysel dehalarla kazanılabilir fakat kalıcı başarı, kolektif aklın ve ortak emeğin ürünü olabilir.</p>
<p>(ZA/EMK)</p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> Galeano, (2017). Gölgede ve Güneşte Futbol. İstanbul: Can Sanat Yayınları</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> https://www.youtube.com/watch?v=tWM9jY55-bs</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> https://www.ntvspor.net/foto-galeri/hakan-calhanoglu-avustralyali-gazetecinin-sorusuyla-saskina-donup-soruyla-cevap-verdi-424447/3</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Şahname” diyarında bir gün]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sahname-diyarinda-bir-gun-322094</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/sahname-diyarinda-bir-gun-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sahname-diyarinda-bir-gun-322094</guid><description><![CDATA[“Hikâye tanıdık geliyor mu? Sizce bugünlerle benzer yanları var mı?” diye sordu. Hepimiz ekranlarımıza sevimli sevimli baktık, kimse cevap vermeye yanaşmadı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hayatta talebe kalmayı istediğimden yeni bir kursa başladım. "Şahname" okuyoruz. Biz Firdevsi diyoruz, onlar Ferdovsi diyor, ama bunlar o kadar da büyütülecek hatalar değil. </p>
<p>Elbette asıl metni değil Farsçayı sonradan öğrenenler için hazırlanmış metni okuyoruz. Padişahlar, devler, iyiler, kötüler, tercihler, gidilen gidilmeyen yollar…</p>
<p>Daha munis padişahlardan sonra sıra Cemşid’e geldi. Cemşid gururuna yenik düştü, halkı unuttu. Ama her şey de kötüye gitmedi. Mesela başta kendisi olmak üzere insanların diğer dilleri öğrenmesini sağladı. Madenler buldu, şehirler, evler, saraylar kurdu. Ha bir de halkı mesleklerine göre tabakalara ayırdı.</p>
<p>Kendine kocaman saraylar yaptırdı. Cemşid’in düşüşü oturduğu tahtı devlerin omzunda yükseltmesiyle başladı. “Ben, ben ve yine ben” demeye başladı. Nihayetinde taht-ı Cemşid veya daha bilindik adıyla Persepolis’i geride bırakarak tahttan düştü.  </p>
<h3>Zehak</h3>
<p>Aman bu nasıl fena bir adammış derken “mazlumların ahı yerde kalmaz” diyerek Zehak sahneye girdi. Zehak aslında daha fena bir adammış ama ahali işinde gücünde olduğundan pek ilgilenmemiş.</p>
<p>Tacı tahtı kafasına koyduğundan önce babasını öldüren Zehak makama kavuşunca huzur bulamamış. Gece rahat uyuyamaz olmuş, vesveselere kapılmış. Dünyadaki kötü güçlerin temsilcisi Ehrimen, o devre göre bir sakinleştirici önermiş. Zehak’ın pek hoşuna gitmiş. Anında isteği yerine gelmiş. Omuzlarından iki yılan çıkmış.</p>
<p>Zehak rahat uyusun, ruhu huzur bulsun diye yılanların her gün iki gencin beynini yemesi gerekiyormuş. Böyle böyle saray gençleri yemeye başlamış. Zehak o kadar uzun tahtta kalmış ki insanlar akıl nedir, bilim nedir, vicdan nedir, iyilik nedir unutmaya başlamış. Çarşıda pazarda kimse iki laf etmez olmuş. Korka korka korkunun da ne olduğunu unutmuşlar.  </p>
<p>Aradan epey zaman geçmiş, gençler ölmeye devam etmiş. Nihayetinde bu işten midesi bulanan iki saray aşçısı bir yol aramaya başlamışlar. Biri “Yılan dediğin ne beyni yediğinden ne anlar, bulalım bir beyin yedirelim gitsin” demiş. Diğeri “İyi de ne beyni yedireceğiz?” diye sorunca ikisinin de aynı anda aklına gelivermiş. Koyun beyni yedirmeye karar vermişler. Böylece tüm memleketi kurtaramasalar da her gün iki gencin sırf beyinlerini iki yılan yesin diye öldürülmeleri bitmiş.</p>
<p>Saray aşçılarının bu vicdani direnişi sessizce sürerken saraya 18 evladını kurban veren demirci Kave (bizde daha çok Kava diye bilinir) iş önlüğünü parçalayıp bir sopaya asmış. Bu kırmızı demirci önlüğü bir isyan işareti olmuş. Ardına düşenlerle Zehak’ın zulmüne başkaldırmışlar. Böylece işinde gücünde olan halkın da canına tak edince “zulmün batsın” diyerek ayağa kalkmışlar. (Bu arada sitem de zulüm demekmiş, sitemi sevgisinden doğanlara duyurulur)</p>
<p>Tüm bunlar olup biterken Cemşid’in iyi ruhlu, iyi fikirli, iyiliğin nasıl bir şey olduğunu hatırlayan iki kızı da gizli gizli halka bildiklerini anlatmaya başlamış. İnsanlar o kadar uzun zaman kötünün içinde kalınca “iyi olunca ne olur ki” demeye başlamışlar, ama bir yandan dinledikleri de hoşlarına gitmiş.</p>
<p>Çalışanların arasında adil olmayan emirleri yerine getirmek istemeyenlerin sayısında bir artış başlamış. Gerçi bütün bunlar çok sessizce ilerleyen, öyle toplu ayaklanmaya varamayan hallermiş. İşte tam o vakitlerde dağlarda kendi kendine büyümek zorunda kalan Feridun gelecek günler için hazırlandığından habersiz ineğiyle gezintiler yapıyormuş.</p>
<p>Tam Feridun’un hikâyesine başlıyorduk ki hocamız derse bir ara verdi. “Evet arkadaşlar” dedi. “Hikâye tanıdık geliyor mu? Sizce bugünlerle benzer yanları var mı?” diye sordu. Hepimiz ekranlarımıza sevimli sevimli baktık, kimse cevap vermeye yanaşmadı.</p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Barışın hukuku: Çerçeve yasa ne kuracak?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/barisin-hukuku-cerceve-yasa-ne-kuracak-322106</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/barisin-hukuku-cerceve-yasa-ne-kuracak.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/barisin-hukuku-cerceve-yasa-ne-kuracak-322106</guid><description><![CDATA[Türkiye belki de uzun yıllardır ilk kez, çatışmanın sona ermesini demokratik bir yeniden kuruluş fırsatına dönüştürebilecek tarihsel bir eşiğin önünde duruyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir çerçeve yasa bazen yalnızca hukuki bir düzenleme değildir; bir ülkenin geçmişiyle kurduğu ilişkinin ve geleceğe dair siyasal iradesinin de ifadesidir.</p>
<p>Bu nedenle bugün Türkiye’de yürütülen çerçeve yasa tartışmasını, yalnızca silah bırakma sürecini düzenleyecek teknik bir hukuk metni olarak görmek eksik bir değerlendirme olur. Asıl mesele, bu yasanın neyi tasfiye edeceği değil, neyi inşa edeceğidir.</p>
<p>Uzun yıllara yayılan çatışmalı süreçlerin ardından toplumlar çoğu zaman ilk olarak güvenlik sorununa odaklanır.</p>
<p>Silahların susması, kuşkusuz her barış arayışının vazgeçilmez koşullarından biridir. Hiçbir demokratik toplum, şiddetin sürekli üretildiği bir ortamda özgür siyasal yaşamı geliştiremez.</p>
<p>Ancak tarihsel deneyimler gösteriyor ki silahların susması ile barışın kurulması aynı şey değildir. Birincisi çatışmanın sonunu ifade ederken, ikincisi demokratik bir birlikte yaşamın başlangıcını ifade eder. Aradaki fark, hukukun üstleneceği rolle ilgilidir.</p>
<h3>Asıl soru</h3>
<p>Bugün tartışılan çerçeve yasa da tam bu ayrım üzerinden değerlendirilmelidir. Eğer hazırlanacak düzenleme yalnızca silahlı yapının hukuki tasfiyesini, silah bırakmanın usulünü ve buna bağlı ceza hukuku sonuçlarını düzenlemekle sınırlı kalırsa, önemli bir ihtiyacı karşılayacaktır.</p>
<p>Ancak böylesi bir metin, tarihsel anlamda kurucu bir yasa olmayacaktır. Çünkü Kürt meselesi yalnızca silahlı çatışmadan ibaret değildir; silahlı çatışma, çok daha derin siyasal, hukuksal ve toplumsal sorunların belirli tarihsel koşullar altında ortaya çıkmış sonuçlarından biridir.</p>
<p>Bu nedenle çatışmanın sona ermesi ile çatışmayı ortaya çıkaran nedenlerin ortadan kaldırılması birbirine karıştırılmamalıdır.</p>
<p>Bir toplum, silahlı dönemi geride bırakabilir; fakat hak eşitsizlikleri, demokratik temsil sorunları, hukuk güvenliği eksikliği ve siyasal katılımın önündeki engeller devam ediyorsa, barış yalnızca kırılgan bir ateşkes niteliği taşır. Kalıcı barış ise ancak çatışmayı yeniden üretecek koşulların demokratik yollarla dönüştürülebilmesiyle mümkündür.</p>
<p>Bu ayrım, yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda hukuk kuramı açısından da belirleyicidir. Çünkü hukuk bazen mevcut düzeni yönetir, bazen ise yeni bir düzen kurar. Yönetici hukuk ile kurucu hukuk arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar.</p>
<p>Yönetici hukuk, mevcut sorunları belirli kurallarla çözmeye çalışır; kurucu hukuk ise ortak geleceğin ilkelerini belirler. Bu nedenle hazırlanacak çerçeve yasa, yalnızca geçmişe ilişkin hukuki sonuçları düzenleyen bir metin değil, demokratik birlikte yaşamın temel güvencelerini oluşturan siyasal ve hukuksal çerçeveyi kurmak zorundadır.</p>
<p>Türkiye açısından bugün sorulması gereken soru da budur. Tartışma, “Çerçeve yasa çıkarılacak mı?” sorusuna indirgenemez. Asıl soru, çıkarılacak yasanın hangi demokratik ufku mümkün kılacağıdır. Çünkü hukuk, yalnızca devletin güvenlik ihtiyaçlarını düzenleyen bir araç değildir. Aynı zamanda bireyin haklarını güvence altına alan, farklı toplumsal kimliklerin eşit yurttaşlar olarak ortak yaşamın öznesi olmasını sağlayan kurumsal zemindir. Kurucu niteliğe sahip bir çerçeve yasa da tam olarak bu zemini oluşturabildiği ölçüde tarihsel önem kazanacaktır.</p>
<p>Ancak kurucu bir çerçeve yasanın yalnızca nasıl bir amaç taşıması gerektiğini söylemek yeterli değildir. Aynı zamanda hangi temel ilkeler üzerine inşa edilmesi gerektiğini de tartışmak gerekir. Aksi hâlde “kurucu yasa” kavramı, siyasal bir temenninin ötesine geçemez.</p>
<p>Her şeyden önce böyle bir yasa, demokratik siyasetin önündeki hukuki ve fiilî engelleri kaldırmayı hedeflemelidir. Çünkü silahlı çatışmanın sona ermesi ancak siyasal taleplerin şiddet dışı, meşru ve demokratik kanallar aracılığıyla ifade edilebildiği ölçüde kalıcı bir anlam kazanabilir. İnsanların düşüncelerini özgürce açıklayabildiği, siyasal örgütlenmenin güvence altında olduğu, seçilmiş temsilcilerin demokratik siyaset alanında faaliyet gösterebildiği bir hukuk düzeni kurulmadan, silahsızlanmanın toplumsal barışa dönüşmesi beklenemez.</p>
<h3>Eşit yurttaşlık ilkesi</h3>
<p>Bununla birlikte hukuk güvenliği, böylesi bir yasanın vazgeçilmez unsurlarından biri olmalıdır. Hukukun öngörülebilirliği, temel hakların etkili güvencelere bağlanması, yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi ve idarenin hukukla sınırlandırılması, yalnızca demokratik hukuk devletinin gereği değildir; aynı zamanda barışın da kurumsal güvenceleridir. Çünkü insanlar yalnızca silahların sustuğu için değil, haklarının güvence altında olduğuna inandıkları için geleceğe güvenle bakabilirler.</p>
<p>Eşit yurttaşlık ilkesi de bu çerçevenin merkezinde yer almalıdır. Bu ilke, farklı kimliklerin birbirine benzemesini değil; farklılıklarını koruyarak aynı hukuki güvenceye sahip olmasını ifade eder. Demokratik toplumun gücü de tam burada ortaya çıkar. Devletin görevi toplumsal farklılıkları ortadan kaldırmak değil, bu farklılıkların özgürce yaşayabileceği ortak hukuki zemini oluşturmaktır. Çerçeve yasa ancak bu anlayışı esas aldığında, bir tasfiye metni olmanın ötesine geçebilir.</p>
<p>Elbette bütün bunlar tek başına bir yasa metniyle gerçekleşmeyecektir. Barış, yalnızca hukukun değil, aynı zamanda siyasetin ve toplumun ortak üretimidir. Ancak hukuk, bu ortak üretimin sınırlarını ve güvencelerini belirleyen en önemli araçlardan biridir. Bu nedenle çerçeve yasa, demokratik dönüşümün son adımı değil; başlangıç noktası olarak görülmelidir. Yasadan, tek başına bütün sorunları çözmesini beklemek gerçekçi değildir. Fakat demokratik çözümün önünü açacak hukuki zemini oluşturması beklenebilir ve beklenmelidir.</p>
<p>Dünyadaki barış süreçleri de benzer bir gerçeğe işaret ediyor. Kuzey İrlanda deneyiminde silahsızlanma, demokratik siyasal katılımı genişleten kurumsal düzenlemelerle birlikte ilerledi. Güney Afrika, yalnızca bir rejimin sona ermesini değil, eşit yurttaşlığa dayalı yeni bir anayasal düzeni inşa etmeyi hedefledi. Kolombiya’da ise eski çatışma aktörlerinin demokratik siyasal yaşama katılımını mümkün kılacak hukuki mekanizmalar barış sürecinin önemli bir parçası olarak tasarlandı.</p>
<p>Her üç deneyimin de ortak noktası; Kalıcı barış, silahsızlanmayı düzenleyen hukukla değil; silahsızlanmayı demokratik hukuk devleti, eşit yurttaşlık ve kapsayıcı siyasal katılımla tamamlayan bir hukuk anlayışıyla mümkün olmuştur. Elbette bu deneyimlerin hiçbiri Türkiye açısından birebir uygulanacak modeller değildir. Ancak her biri, kalıcı barışın yalnızca silahsızlanmayla değil; demokratik hukuk düzenini güçlendiren ortak ilkelerle inşa edildiğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.</p>
<p>Bu nedenle Türkiye’nin önünde duran mesele, güvenlik ile demokrasi arasında bir tercih yapmak değildir.</p>
<p>Gerçek mesele, güvenliği demokratik hukuk devleti içinde kalıcı hâle getirebilmektir. Özgürlük ile güvenliği birbirinin alternatifi olarak gören anlayışlar, uzun vadede her ikisini de zayıflatır. Oysa demokratik hukuk devletinde güvenlik, özgürlüğün; özgürlük de güvenliğin güvencesidir. Kalıcı barış ancak bu iki ilkenin birlikte güçlenmesiyle mümkündür.</p>
<p>Tam da bu nedenle, bugün yürütülen tartışmaların ekseni yalnızca “çerçeve yasa çıkarılsın mı, çıkarılmasın mı?” sorusu olmamalıdır. Asıl tartışma, bu yasanın hangi demokratik dönüşümün hukuki zemini olacağı üzerine yürütülmelidir. Çünkü bir hukuk metninin tarihsel değeri, yalnızca hangi maddeleri içerdiğiyle değil, hangi siyasal geleceği mümkün kıldığıyla ölçülür.</p>
<p>Bu noktada önemli bir risk de gözden kaçırılmamalıdır. Eğer çerçeve yasa yalnızca silahsızlanmayı yöneten teknik bir düzenleme olarak hazırlanır; demokratikleşmeye ilişkin temel güvenceleri başka bir zamana ertelerse, kısa vadede bir hukuki boşluğu doldurabilir. Ancak orta ve uzun vadede toplumun barış beklentisini karşılamakta yetersiz kalabilir.</p>
<p>Çünkü çatışmalı süreçlerin sona ermesinden sonra ortaya çıkan en büyük sınav, savaşın bitirilmesi değil, barışın toplumsallaştırılmasıdır.</p>
<h3>Kadınlar siyasal özne</h3>
<p>Barışın toplumsallaşması ise yalnızca devlet kurumlarının değil, toplumun bütün kesimlerinin yeni dönemin öznesi hâline gelmesini gerektirir.</p>
<p>Kadınların, gençlerin, yerel toplumun, sivil toplum örgütlerinin, sendikaların, meslek örgütlerinin ve siyasal partilerin demokratik sürece etkin katılımı sağlanmadan, barış yalnızca devlet ile silahlı aktörler arasında kurulmuş dar bir mutabakat olarak kalır. Oysa kalıcı barış, toplumun kendisini o sürecin kurucusu olarak hissedebildiği ölçüde güçlenir.</p>
<p>Bu nedenle özellikle uzun yıllar çatışmanın yükünü taşıyan kesimlerin yeni dönemde üstleneceği rol önemlidir. Çatışma döneminde farklı biçimlerde mücadele etmiş insanların demokratik siyasal ve toplumsal yaşama katılımı, yalnızca bireysel bir hak değil, aynı zamanda barışın kurumsallaşmasının da önemli bir unsurudur.</p>
<p>Dünyadaki birçok deneyim göstermektedir ki, eski çatışma aktörlerinin hukuk içinde siyasal ve toplumsal yaşama katılabildiği süreçler daha kalıcı sonuçlar üretmiş; buna karşılık dışlayıcı ve yalnızca tasfiyeye dayalı modeller ise yeni gerilimlerin ortaya çıkmasını engelleyememiştir.</p>
<p>Burada özellikle kadınların deneyimine ayrı bir parantez açmak gerekir. Çatışmalı süreçlerde kadınlar çoğu zaman yalnızca mağdur olarak görülür. Oysa kadınlar aynı zamanda siyasal özne, müzakere aktörü ve barış kurucusu olarak da tarihsel roller üstlenmiştir.</p>
<p>Dünyadaki birçok barış sürecinde kadınların müzakere mekanizmalarına ve yeniden inşa süreçlerine katılımı, barışın kapsayıcılığını ve sürdürülebilirliğini güçlendiren temel etkenlerden biri olmuştur. Türkiye’de de demokratik bir gelecek inşa edilecekse, kadınların yalnızca sonuçlardan etkilenen değil, yeni dönemi kuran asli öznelerden biri olarak görülmesi gerekir.</p>
<p>Bütün bunlar gösteriyor ki, çerçeve yasa yalnızca bir “silahsızlanma yasası” olarak okunamaz. Böyle bir yaklaşım, hukuku teknik bir yönetim aracına indirger.</p>
<p>Oysa hukuk, demokratik toplumlarda aynı zamanda ortak yaşamın etik ve siyasal sınırlarını belirleyen kurucu bir işlev görür. Bu nedenle bugün hazırlanacak her düzenleme, yalnızca bugünün ihtiyaçlarına değil, gelecek kuşakların birlikte yaşayacağı demokratik zemine de cevap vermek zorundadır.</p>
<p>Türkiye belki de uzun yıllardır ilk kez, çatışmanın sona ermesini demokratik bir yeniden kuruluş fırsatına dönüştürebilecek tarihsel bir eşiğin önünde duruyor.</p>
<p>Bu fırsatın değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini ise yalnızca silahların susması değil; hukukun, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın ne ölçüde güçlendirileceği belirleyecek. Sonuçta bugün tartışılan mesele yalnızca bir çerçeve yasanın çıkarılması değildir.</p>
<p>Tartışılan, Türkiye’nin çatışma sonrasını hangi hukuk anlayışıyla karşılayacağıdır. Eğer yasa yalnızca geçmişi tasfiye ederse bir dönemi kapatır; demokratik siyaseti, hukuk devletini ve eşit yurttaşlığı güvence altına alırsa, yalnızca bir dönemi kapatmakla kalmaz, ortak geleceğin hukuki ve demokratik temelini de inşa eder.</p>
<p>(TAA/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sanatkâr ahlakının tezahürü]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sanatkar-ahlakinin-tezahuru-322120</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/sanatkar-ahlakinin-tezahuru.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sanatkar-ahlakinin-tezahuru-322120</guid><description><![CDATA[Doğrusu sadece kendimden değil, sorun yaşayan birçok dosttan da edindiğim izlenim, adına “sanatkâr ahlakı” diyebileceğimiz duruşun çoğu kez pek de güven vermediği yönünde.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hangi birimizin evinde ya da işyerinde aksayan, tekleyen, arızalan ve müdahaleye ihtiyaç duyulan bir aksamın onarım işi nedeniyle bir servise ya da sanatçıya başvurmamışızdır.</p>
<p>Doğrusu sadece kendimden değil, sorun yaşayan birçok dosttan da edindiğim izlenim, adına “sanatkâr ahlakı” diyebileceğimiz duruşun çoğu kez pek de güven vermediği yönünde.</p>
<p>Taahhüt ettiği ve ücretinde anlaştığı işin bir evresinde “Bu kadar uğraştırıcı olduğunu tahmin etmemiştim. Çok zararım ve zaman kaybım oldu. Ek ücret isterim” diyen mi? Henüz aldığı ve yapması bitirmesi gereken işin bir evresinde bir başka iş alarak elindeki işi çeşitli gerekçelerle aksatan mı? Yapması gereken işi tümüyle tamamlamadan eksik gedik bırakıp “Bir şey olmaz, sıkıntı olursa haber edin hemen gelirim” deyip parasını aldıktan sonra bir daha ulaşılması namümkün olan mı?</p>
<p>Saymakla ve yazmakla bitmiyor maalesef! Son iki ay içinde bir doğalgaz tahliye borusunun cam işi için tam bir buçuk ay üç kez gidilip gelindi ve sonunda yarım bırakıldı, kombinin yeri değiştirilerek yanlış ölçü alınıp monte edilmiş cama uyduruldu doğal gaz kombisi sonunda.</p>
<p>Yanlış mıyım bilmiyorum. Ama şunu düşünüyorum. Bu ülkede dal budak salmış önemli bir örgüt var; adı TESK. Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu. Her ilde o ilin adıyla anılan ilçelere kadar yayılmış yaygın örgütlülüğü olan, alt odaları üzerinden örgütlü bir esnaf ve sanatkâr örgütlenmesi.</p>
<p>Muhtemelen yapıyorlardır. Ama bunun gündelik hayata yansıyan / dokunan yüzü neredeyse yok denecek kadar az. Tahmin etmiş olmalısınız; sanatkârlara yönelik “meslek içi” ve elbette insan ilişkilerine endeksli üstelik sürekli yenilenen bir eğitim programı gerekliliğinden söz etmek istiyorum.</p>
<p>Bu işin sanırım bir kaç ayağı olmalı. Bu tür eğitim programlarında katılımcılara verilen sertifika ve plaket gibi belgeler gayet güzel çerçevelenerek asılır işyerlerine. Ama merakım bağışlansın acaba bunun takibi yapılır mı kurumları tarafından! Sanmıyorun, çünkü öyle bir gelenek yok maalesef.</p>
<p>Martin Luther King’in çöpçüler için söylediği ünlü bir cümlesi vardır. Der ki; “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo'nun resim yaptığı, Beethoven'ın beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki, gökteki ve yerdeki herkes durup 'Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş' desin."</p>
<p>Çok mu zor bunu talep edip yapılmasını sağlamak. Değil elbette. Ama bunun için bu iradeyi hayata geçirerek kurumsallaşmaya ihtiyaç var.</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Korktuğunu cezalandırmak]]></title><link>https://bianet.org/yazi/korktugunu-cezalandirmak-322092</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/31/korktugunu-cezalandirmak.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/korktugunu-cezalandirmak-322092</guid><description><![CDATA[Gezi Direnişi davasından 18 yıl hapse mahkûm edilen Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in beş günde iki kez nakledilmesi sonrası “sürgün sevk” uygulamaları tekrar gündemde. Sansürden tecride, Zehra Doğan’dan Deniz Göktaş’a uzanan örneklerle kültür ve sanat alanına yönelik çok katmanlı cezalandırma pratiğine bakıyoruz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>*Bu yazı ilk olarak <a href="https://fasikul.altyazi.net" target="_blank" rel="nofollow noopener">Altyazı Fasikül: Özgür Sinema</a>’da yayınlandı.</em></p>
<p>Gezi Direnişi davasında verilen mahkûmiyet kararları, çok sayıda hukukçu tarafından yakın dönemin en ağır hukuk ihlallerinden biri olarak değerlendiriliyor. </p>
<p>İfade ve toplantı özgürlüklerinin yanı sıra kültür-sanat faaliyetleri ile video ve film üretimini de suç unsuru hâline getiren davada, tutukluların serbest bırakılması yönündeki ulusal ve uluslararası çağrılar ise yıllardır karşılıksız kalıyor. Dava, aradan geçen yıllara rağmen iktidarın Gezi Direnişi’ni cezalandırma ısrarının sürdüğünü ortaya koyan en somut örneklerinden biri. </p>
<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bağlayıcı ihlal kararlarına rağmen Osman Kavala’nın tahliye edilmemesi, Gezi soruşturmasının yıllar sonra menajer Ayşe Barım’ı da kapsayacak biçimde genişletilmesi davanın etkilerinin mahkûmiyet kararlarıyla sınırlı kalmadığını gösteriyor. Sinemacılar Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in beş gün içinde iki kez farklı cezaevlerine sevk edilmesi ise Gezi davası tutuklularına yönelik uygulamaların keyfiliğine dair eleştirileri tekrar gündeme taşıdı.</p>
<p>Gezi davası kapsamında “hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım etmek” suçlamasıyla 2022’den bu yana Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan Çiğdem Mater ve Mine Özerden, 20 Temmuz’da herhangi bir gerekçe açıklanmadan İzmir Şakran Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi.</p>
<p>İki sinemacı, beş gün sonra, 25 Temmuz’da bu kez Marmara Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na nakledildi. Mater ve Özerden’in avukatları, sevk kararlarının herhangi bir gerekçe gösterilmeden uygulandığını, müvekkillerinin aileleri ve avukatlarından yüzlerce kilometre uzağa gönderildiğini belirterek uygulamaya tepki gösterdi. Şakran’a sevkin ardından yapılan açıklamalarda kararın, savunma hakkını ve aile görüşlerini fiilen zorlaştırdığı vurgulandı. İki sinemacının yalnızca beş gün sonra yeniden İstanbul’a gönderilmesi ise ilk sevkin gerekçelerine ilişkin soru işaretlerini artırdı.</p>
<h3>“İktidarın Gezi’den intikam duygusu bitmedi”</h3>
<p>Sevk kararları siyasi alanda da tartışma yarattı. YENİ Parti İzmir Milletvekili Gökçe Gökçen, Çiğdem Mater ile Mine Özerden’e sevk uygulamalarını Meclis gündemine taşıdı. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren Gökçen, iki sevkin hangi somut idari ve hukuki gerekçeyle gerçekleştirildiğinin açıklanmasını istedi.</p>
<p>Osman Kavala’nın AİHM kararlarına rağmen cezaevinde tutulduğunu, Can Atalay ile Tayfun Kahraman’ın ise Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına rağmen tahliye edilmediğini hatırlatan Gökçen, “Gezi direnişinin üzerinden 13 yıl geçse de iktidarın Gezi’den intikam duygusu bitmedi” ifadelerini kullandı. Mater ve Özerden’in gerekçesiz sevklerini de aynı yaklaşımın devamı olarak değerlendirdi.</p>
<p>Soru önergesinde, beş gün arayla gerçekleştirilen iki sevk işleminin hangi somut idari ve hukuki gerekçelere dayandığı, bu gerekçelerin yazılı olarak kayıt altına alınıp alınmadığı ve hükümlülerin önce İzmir’e, kısa süre sonra yeniden İstanbul’a gönderilmesini gerektiren koşulların beş gün içinde nasıl değiştiği soruldu. Gökçen ayrıca, sevk kararlarının gerekçesinin hükümlülere ve müdafilerine neden yazılı olarak bildirilmediğini, bildirim yapıldıysa bunun hangi tarihte ve hangi yöntemle gerçekleştirildiğinin açıklanmasını istedi.</p>
<p>Önergede, sevk kararları alınırken ailelerin ikamet ettiği ilin, düzenli aile görüşlerinin sürdürülmesinin ve avukatlara erişim imkânlarının dikkate alınıp alınmadığı da soruldu.</p>
<p>Son beş yılda aynı hükümlünün bir ay içinde birden fazla ceza infaz kurumuna sevk edildiği kaç işlem bulunduğu, sevk işlemlerinin keyfî uygulamalara yol açmaması için Bakanlığın herhangi bir iç denetim veya teftiş mekanizması işletip işletmediği ile AİHM ve AYM içtihatları doğrultusunda nakil uygulamalarının gözden geçirilmesine yönelik bir çalışma yürütülüp yürütülmediği de önergedeki sorular arasında yer aldı.</p>
<h3>‘Sürgün sevk’ tartışması</h3>
<p>Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in peş peşe gerçekleştirilen cezaevi sevkleri, uzun yıllardır hak örgütlerinin “sürgün sevk” olarak eleştirdiği nakil uygulamalarını yeniden gündeme getirdi. “Sürgün sevk”, ceza infaz mevzuatında yer alan hukuki bir kavram değil.</p>
<p>Mahpusların başka ceza infaz kurumlarına nakledilmesi, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 53 ila 58. maddelerinde <a href="https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.5275.pdf" target="_blank" rel="noopener">düzenleniyor</a>. Kanuna göre hükümlüler; kendi istekleri, toplu sevk, disiplin, asayiş ve güvenlik, hastalık, eğitim-öğretim ile suç veya yargılama yeri gibi nedenlerle başka bir kuruma nakledilebiliyor. Ayrıca nakil işlemlerinin usulü, Adalet Bakanlığı’nın 167 sayılı Genelgesi ve bu genelgede yapılan değişikliklerle <a href="https://iydb.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/11102022085429415202224727PM1.5.5275.pdf" target="_blank" rel="noopener">belirleniyor.</a></p>
<p>Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) hazırladığı “Nakil Bilgi” notunda, nakil işlemlerinin yalnızca idari bir uygulama olmadığına <a href="https://cisst.org.tr/nakil/" target="_blank" rel="noopener">dikkat çekiliyor</a>. Derneğe göre ceza infaz sisteminin amacı yalnızca mahpusu toplumdan yalıtmak değil; yeniden toplumsallaşmayı da gözetmek.</p>
<p>Bu nedenle özellikle ailelerinden uzakta bulunan mahpusların ailelerine yakın ceza infaz kurumlarına nakil talep edebilmesi önemli bir hak olarak değerlendiriliyor.</p>
<p>CİSST, aileye yakın bir ceza infaz kurumuna nakil talebinin, <a href="https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa/" target="_blank" rel="noopener">Anayasa’nın 20. maddesinde</a> güvence altına alınan “özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı” ile <a href="https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/convention_tur" target="_blank" rel="noopener">Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde</a> düzenlenen “özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı hakkı” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.</p>
<p>Hak örgütleri ise tartışmanın hukuki dayanağından çok uygulama biçimine dikkat çekiyor. İnsan Hakları Derneği (İHD), özellikle mahpusun talebi dışında gerçekleştirilen, aile ve avukatlarından uzak ceza infaz kurumlarına yapılan, gerekçesi açıklanmayan veya yeterince gerekçelendirilmeyen nakilleri uzun yıllardır “sürgün sevk” olarak nitelendiriyor.</p>
<p>Derneğe göre bu tür uygulamalar, aile görüşlerini ve avukatlara erişimi fiilen güçleştirirken mahpuslar üzerinde ek bir yük oluşturuyor.</p>
<p>İHD İstanbul Şubesi’nin hazırladığı <a href="https://www.ihdistanbul.org/uploads/default/files/2865/e37b08dd3015330dcbb5d6663667b8b8-gabb-51.pdf" target="_blank" rel="noopener">2025 Yılı Marmara Bölgesi Hapishaneleri Hak İhlalleri Raporu</a>, sevk uygulamalarına ilişkin başvuruların sürdüğünün bir göstergesi. Ailelerinden uzak ceza infaz kurumlarına nakledilen mahpusların aile ve avukat görüşlerinde yaşanan aksaklıklar, sevk kararlarının yeterli gerekçeyle bildirilmediğine ilişkin şikâyetler, sevk sonrasında kişisel eşyalara ulaşamama, sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan kesintiler ve tedavi süreçlerinin aksadığı yönünde çok sayıda başvuru mevcut.</p>
<p>“Sürgün sevk” tartışmasının en ses getiren örneklerinden biri, Kürt ressam, gazeteci ve yazar Zehra Doğan’ın 2018’de Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’nden Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’ne, 20 kadın mahpusla birlikte nakledilmesi oldu.</p>
<p>Tutuklular, aile ve avukatlarına hiçbir bilgi verilmeden sevk edildi; içlerinde yatalak olan Halime Işıkçı ile birlikte beş ağır hasta tutuklu daha <a href="https://gorulmustur.org/icerik/sanatci-zehra-dogan-da-aralarinda-20-kadin-tutuklu-istekleri-disinda-tarsusa-sevk-edildi" target="_blank" rel="noopener">vardı</a>. Naklin ardından İHD başta olmak üzere çok sayıda hak örgütü, aile ve avukatlardan yüzlerce kilometre uzağa yapılan sevklerin mahpusların haberleşme, görüş ve savunma haklarını olumsuz etkilediğini belirterek uygulamayı “sürgün sevk” olarak nitelendirdi.</p>
<p>Uygulamanın güncel örneklerinden biri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) soruşturmasında görüldü. İBB soruşturması kapsamında tutuklanan 14 kişi, Nisan 2025’te Marmara Ceza İnfaz Kurumları’ndan Çorlu, Tekirdağ, Kandıra, Bandırma ve Gebze’deki ceza infaz kurumlarına sevk edildi.</p>
<p>Tutukluların avukatları ve yakınları, nakillerin savunma hakkını güçleştirdiğini ve aile görüşlerini fiilen zorlaştırdığını belirterek karara tepki gösterdi.</p>
<p>Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, konuya ilişkin açıklamasında sevklerin Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 53. maddesi uyarınca, soruşturmaların sağlıklı yürütülmesi ve ceza infaz kurumlarındaki güvenlik düzeninin korunması amacıyla gerçekleştirildiğini <a href="https://x.com/yilmaztunc/status/1911387008934556041?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1911387008934556041%7Ctwgr%5Edb90fb025f6b0be3e653cf03b681adb0e7baf9c0%7Ctwcon%5Es1_&amp;ref_url=https%3A%2F%2Fwww.aa.com.tr%2Ftr%2Fgundem%2Fadalet-bakani-tunctan-ibb-sorusturmalari-kapsamindaki-14-tutuklunun-nakline-iliskin-aciklama%2F3537096" target="_blank" rel="noopener">ifade etti</a>. ‘Savunma hakkının kısıtlandığı’ yönündeki eleştirileri ise reddetti.</p>
<h2>Cezalandırma pratikleri</h2>
<p>Cezaevleri arasındaki nakillere ek olarak, mahpusların ailelerinden ve avukatlarından uzak ceza infaz kurumlarında tutulması da uzun yıllardır eleştiriliyor.</p>
<p>Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde, eski HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın ise Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutulmaları bu tartışmanın en bilinen örnekleri arasında yer alıyor. Ne var ki cezalandırma pratiği tutukluları ailelerinden uzağa taşımakla bitmiyor. Hücre tipi mimariden iletişim kısıtlamalarına, disiplin cezalarından keyfî idari kararlara kadar genişleyen infaz rejimi, cezaevini insanı her açıdan yalnızlaştıran ve dış dünyadan koparan sistematik bir tecrit alanına dönüştürmüş durumda.</p>
<p>Türkiye’de 1980’lerden bu yana güvenlik eksenli bir doğrultuda dönüşen cezaevi sistemi, AKP döneminde yaygınlaştırılan Yüksek Güvenlikli, S ve Y tipi cezaevleriyle yeni bir evreye geçti. İnsan Hakları Derneği’ne (İHD) göre özellikle 2021’den itibaren bu cezaevlerine yönelik sevklerin artmasıyla tecrit uygulamaları daha da <a href="https://www.ihd.org.tr/wp-content/uploads/2025/03/YGC-ve-S-Tipleri-Raporu.pdf" target="_blank" rel="noopener">ağırlaştı</a>. Kamuoyunda “kuyu tipi” olarak adlandırılan bu yüksek güvenlikli ceza infaz kurumları, resmî mevzuatta bu isimle anılmasa da hak örgütleri ve hukukçular tarafından izolasyon mimarisini tanımlamak için kullanılıyor. Tek ve üç kişilik odalara dayalı yapı, ortak yaşam alanlarının yokluğu, havalandırma saatlerinin dahi kısıtlanması ve mahpuslar arasındaki insani temasın tamamen kesilmesi tecrit eleştirilerinin merkezinde yer alıyor. İHD, Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve çeşitli hak örgütleri, söz konusu koşulların uzun süreli tecridi derinleştirdiğine, fiziksel ve ruhsal sağlık üzerinde kalıcı etkiler yaratabildiğine dikkat çekiyor.</p>
<p>“Kuyu tipi” cezaevlerinde uygulanan tecrit ve izolasyon politikalarına karşı son yıllarda çok sayıda mahpus açlık grevi başlattı. Geçtiğimiz günlerde kuyu tipi hapishanelerin kapatılması ve kuyu tipi olmayan bir hapishaneye sevk talebiyle 266 gün açlık grevi yapan ve yaklaşık üç aydır yoğun bakımda olan Gürkan Türkoğlu hayatını kaybetti.</p>
<p>Türkoğlu’nun ölümünden iki gün önce, 3 Temmuz’da komedyen Deniz Göktaş, 1 Haziran’da Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçekleştirdiği ve 24 Haziran’da YouTube’da yayınlanan tek kişilik stand-up gösterisi <em>Ölü Deniz</em> nedeniyle yürütülen soruşturma kapsamında, “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamalarıyla tutuklandı. Aynı gün kamuoyunda “kuyu tipi” olarak bilinen Tekirdağ Çorlu Karatepe Y Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Tutukluluğuna yapılan itiraz, 27 Temmuz’da İstanbul 5. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından reddedilen Göktaş’ın dosyası, sanatsal ve kültürel üretime yönelik yargı süreçlerinin cezaevi uygulamalarıyla birlikte tartışıldığı güncel örneklerden biri.</p>
<p><em>Ölü Deniz</em>‘i izlemek için <a href="https://youtu.be/ksaVzHyClto?si=Ws-ayiaJSKW7UDmP" target="_blank" rel="noopener">tıklayınız</a>.</p>
<p>Sürgün sevkler ve tecrit uygulamaları, kültür-sanat alanına dönük baskı hattından bağımsız işlemiyor. Üretim aşamasında sansür, gösterim aşamasında festival müdahaleleri, yargı sürecinde soruşturmalar ve tutuklamalar, infaz aşamasında ise cezaevi sevkleri ile yüksek güvenlikli cezaevleri baskının kültürel üretimin her aşamasına yayıldığına işaret ediyor.</p>
<p>Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun <em>Bakur</em> (<em>Kuzey</em>, 2015) belgeseli nedeniyle hapis cezasına çarptırılması, Nejla Demirci’nin <em>Kanun Hükmü</em> (2023) belgeselinin bakanlık müdahalesiyle Antalya Altın Portakal Film Festivali seçkisinden çıkarılması, Özkan Küçük’ün <em>Rojbash </em>(2023) ve Kazım Öz’ün <em>Oy’una Geldik</em> (2025) filmlerinin idari kararlarla dolaşımının engellenmesi, Rojhilat Aksoy’un <em>Aurora’nın Do</em><em>ğ</em><em>u</em><em>ş</em><em>u</em> (<em>Avrorayi lusabats’y</em>, 2022) filminin Diyarbakır gösterimi için yaptığı başvuru nedeniyle yargılanması, sanatsal ve kültürel üretimin her aşamada nasıl bir denetim ve yaptırım ağıyla kuşatıldığını gösteren örneklerden yalnızca birkaçı.</p>
<p>Türkiye’de ifade özgürlüğü ihlallerinin tekil uygulamalarla sınırlı kalmadığı, farklı araçlarla süreklilik kazanan bir cezalandırma pratiği etrafında örgütlendiği ortada. Gezi davası, bu sürekliliğin kültür-sanat alanındaki en görünür örneklerinden biri.</p>
<p>Çiğdem Mater’in çekmediği Gezi Direnişi belgeselinin merkeze oturduğu suçlamalardan dolayı, Mine Özerden’in ise bulunamayan bir ihbarcının, kanıtlanmayan iddiası nedeniyle 18’er yıl hapis cezasına çarptırıldığı Gezi davasında meşru sinemacılık pratikleri de kriminalize ediliyor.</p>
<p>Gezi’nin bugün hâlâ cezalandırılmaya çalışılması, mevcut iktidarın, ülkenin kolektif hafızasından ve sanatın o hafızayı canlı tutma gücünden duyduğu derin korkunun yargısal itirafı.</p>
<p>Mektup yazmak isteyenler için Çiğdem Mater’in paylaşılan yeni adresi:</p>
<p><em>Çi</em><em>ğ</em><em>dem Mater Utku<br>Marmara Kadın Kapalı Ceza </em><em>İ</em><em>nfaz Kurumu<br>10 Nolu – B9 Semizkumlar Mahallesi, Çanta Caddesi, No:162/2, Marmara Ceza </em><em>İ</em><em>nfaz Kurumlar</em><em>ı</em><em> Kamp</em><em>ü</em><em>s</em><em>ü</em><em>, Silivri / </em><em>İ</em><em>stanbul</em></p>
<p>(BG/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Nefeli Fasouli: Acının, mutluluğun ve barışın şarkısını söylemek için buradayım]]></title><link>https://bianet.org/haber/nefeli-fasouli-acinin-mutlulugun-ve-barisin-sarkisini-soylemek-icin-buradayim-321853</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/24/nefeli-fasouli-acinin-mutlulugun-ve-barisin-sarkisini-soylemek-icin-buradayim.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/nefeli-fasouli-acinin-mutlulugun-ve-barisin-sarkisini-soylemek-icin-buradayim-321853</guid><description><![CDATA[Müziğini yalnızca bir sahne pratiği olarak görmeyen Nefeli Fasouli, Atina sokaklarındaki Filistin ile dayanışma eylemlerinde, soykırım ve ırkçılık karşıtı gösterilerde de yer alıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://bianet.org/dosya/yunanistan-muzik-cografyasi-320688" target="_blank" rel="noopener">Yunanistan Müzik Coğrafyası</a> serimizin bu bölümünde konuğumuz, caz eğitimiyle biçimlenen vokalini laiko, rebetiko ve entehno gelenekleriyle buluşturan müzisyen Nefeli Fasouli.</p>
<p>2025’te yayınlanan “Wyrd” albümüyle Levant seslerine de açılan Fasouli, Anadolu psikedelisinden Brezilya tropicáliasına uzanan geniş bir ilham alanından besleniyor. Müziğini yalnızca bir sahne pratiği olarak görmeyen sanatçı, Atina sokaklarındaki Filistin ile dayanışma eylemlerinde, soykırım ve ırkçılık karşıtı gösterilerde de yer alıyor.</p>
<p>Algoritmik kalıpları aşan hikâye anlatıcılığını, rebetikonun bugün taşıdığı anlamı ve Atina’daki barınma krizini ele aldığımız söyleşide, Fasouli’nin ataerkil şiddete karşı şarkılarıyla sahneden yükselttiği itirazı ve dijital platformlar çağında bağımsız müzisyen kalabilmenin getirdiği kıskacı da konuştuk.</p>
<a href='/dosya/yunanistan-muzik-cografyasi-320688' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi-dizisi/2026/06/19/yunanistan-muzik-cografyasi.png' alt='Yunanistan Müzik Coğrafyası' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Yunanistan Müzik Coğrafyası</h5>
<div class='date'>19 Haziran 2026</div>
</div>
</a>

<p><strong>Caz eğitimi, laiko, rebetiko, entehno, Akdeniz ve Levant etkileri... Müziğinde tek bir kimliğe yerleşmekten çok, farklı sesler arasında dolaşan bir arayış var. Bu çok seslilik ve türler arası geçiş senin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Hayatta olduğum anlamına geliyor. Hâlâ hayatı ve insanları izliyorum, onların hikâyelerinden ve seslerinden ilham alıyorum. Türler algoritmanın müziği genel olarak sınıflandırıp tanımlamasına yarıyor, buna katılıyorum, ama bir şarkıcı olarak hikâye anlatmak bambaşka bir sanat. Başlı başına bir zanaat. Ben de tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum. Dinleyicinin belirli bir şeyi dinlemeye gelmesini beklemiyorum. Konserlerim insanın kendini bıraktığı bir deneyim ve umarım insanlar güler, ağlar, dans eder ve eve tüy gibi hafiflemiş döner. Bu çok seslilik, müzik yaparken asla sıkılmayacağım, her şeydeki güzelliği görebildiğim anlamına geliyor. Saygıyla ve zarafetle sanat yapmak her zaman ilk ve nihai hedefim olacak.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/nefeli-fasouli.jpg" alt=""></p>
<p><strong>“</strong><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/50n57fXZKu3gY1h0bWu6pH?si=8Qr6AmpOQDSek681gjas2Q" target="_blank" rel="noopener"><strong>Wyrd</strong></a><strong>” albümünde yer alan Arapça şarkı “</strong><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/4DGB06G6cqIr8mk8yfG7C1?si=c89c914f88d3485d" target="_blank" rel="noopener"><strong>Ma Baquad Balaki</strong></a><strong>”yi </strong><strong>(Sensiz Yapamam)</strong> <strong>Filistinli sanatçı Rola Azar’dan duyduğunu ve bu şarkıyı sahneye taşımanın senin için bilinçli bir tavır olduğunu söylemiştin. Arapçanın Batı dünyasında sık sık ötekileştirildiği bir dönemde, bu dili Atina’da sahneye taşımak senin için nasıl bir anlam taşıyor?</strong></p>
<p>Evet, bu şarkıyı <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/1dfEnnLUIjYOqphNawzxOw?si=a2e8d70bba3a464d" target="_blank" rel="noopener">Rola Azar</a>’dan, “Filistin’den Şarkılar” adlı bir çalma listesinde duydum. Uzun süre şarkının aslında Lübnan’dan geldiğini bile fark etmedim. (Benim cehaletim işte, yine algoritmalar yüzünden.) Sesi ve ritmi beni büyüledi, bütün gün onu dinlemek istedim. Sonra, soykırım yüzünden Gazze’de belki de güvende olmayan bir sese kulak verdiğim gerçeği aklımdan çıkmadı. Bütün Filistinliler kendi topraklarında bu şarkıyı güvenle söyleyebilene kadar onu repertuvarımda tutmak istedim. Atina’da çok büyük bir Arap topluluğu var, ama birbirimizden ayrı yaşıyoruz. Mahallelerimiz farklı, restoranlarımız farklı, okullarımız farklı. Yine de burada büyümüş biri olarak kabul etmem gerekiyor: Atina bir göçmen şehri. Bunu görmezden gelmeyi çok seviyoruz. Sanatımı bu mesafeyi kapatmak için kullanıyorum, çünkü bu şehri güzel kılan şey kültürlerin ve özlerin karışımı. Burayı otellerle ve havuzlarla dolu turistik bir cazibe merkezi olarak hatırlamaktansa bunu hatırlamayı tercih ederim.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/ZzmSuvj5u-k?si=SzvG0scchv1Sf8Cd" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Senin de bir yanıyla uzandığın rebetiko ve laiko geleneği göçün, yoksulluğun, sürgünün ve dışarıda bırakılanların hafızasını taşıyor. Bugün Atina’nın veya genel olarak Avrupa’nın içinden geçtiği krizleri düşündüğümüzde, bu eski şarkılar bugünün sahnesi ve dinleyicisi için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Rebetiko ve laiko Yunanistan’da hep ön planda oldu. Bir bakıma müzede sergilenen bir mücevher gibi, insanlar ona öncelik veriyor ve büyük bir saygıyla yaklaşıyor. Eski parçaları yeniden seslendirmek yerine bu gelenekten beslenen çok daha fazla yeni müzik üretilse daha mutlu olurdum. Bu şarkıların her koşula karşı bizi yeniden birleştirecek kadar güçlü olduğuna inanıyorum, çünkü dürüst ve samimiler. İnsani nitelikleri var. Ama kendimize karşı da dürüst olursak kalıcı olacak ve sonraki kuşaklara ilham verecek bir müzik yaparız. Benim nihai hedefim de bu.</p>
<p><strong>Daha önce Spiros Grammenos ile yaptığımız </strong><a href="https://bianet.org/haber/spiros-grammenos-hafiza-silinmesin-diye-sarki-soyluyorum-318319" target="_blank" rel="noopener"><strong>söyleşide</strong></a><strong> birlikte söylediğiniz şarkı “</strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=EyNb529CTjI" target="_blank" rel="noopener">Καμία Μόνη</a><strong>”</strong><strong> (Hiçbir Kadın Yalnız Değil) ile ilgili konuşmuştuk. Bu kez aynı şarkıyı senin sesinden düşünmek istiyorum. Kadın cinayetlerine ve ataerkil şiddete karşı yükselen böyle bir isyanı sahnede söylemek bir kadın sanatçı olarak sana ne hissettiriyor?</strong></p>
<p>Bu şarkı benim hayalî silahım gibi. Turne için gittiğimiz her taşra kentinde sahneye çıkıp en büyük travmamı itiraf etme gücünü bana o verdi. Kalabalığı benimle birlikte haykırmaya çağırıyorum ve gerçekten haykırıyorlar. İnsanların ataerkil şiddeti ve baskıyı durdurma, var oluş biçimimizi değiştirme isteğini hissedebiliyorsun. Buna tanık olmaktan çok gurur duyuyorum. Daha çok yolumuz var, ama sanat gerçekten bilinci biçimlendiriyor. Şu anda Yunanistan’da bir kadına haklarına ve geleceğine sahip çıkma ilhamı veriyorsam bu yoldan şaşmayacağım.</p>
<p><strong>Atina’nın son yıllarda sert bir barınma krizi ve soylulaştırma süreci yaşadığını biliyoruz. “</strong><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2XgVxrlyB5nKCqanb6GFLt?si=ucS_u78hTtahlN3HI2X55Q" target="_blank" rel="noopener">Ο Κόσμος σου</a>”<strong> (Senin Dünyan) albümünden bugüne baktığında, Atina sokaklarındaki bu sert değişim müziğine ve anlattığın insan hikâyelerine nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Açıkçası sen sorana kadar müzikteki bu dönüşü fark etmemiştim. Yani bugüne kadar bunu kelimelerle tarif etmem gerekmemişti. Evet, “Ο Κόσμος σου” kentsel bir manifestoydu. Şehri, şehirdeki yaşamı, pandemi öncesinde ve sırasındaki o yalnızlık hissini yüceltiyordu. Ama son zamanlarda hepimiz o histen uzaklaştık. En sevdiğin bar artık başka bir <em>fine dining</em> mekânına dönüştüyse, eskiden kirada oturduğun daire uluslararası şirketlerin işlettiği bir Airbnb kompleksinin parçası olduysa, dijital göçebeler senin kazandığının dört beş katını kazanıyorsa elinde olmuyor; ister istemez kopuyorsun o histen. Sonra Antonis Apergis’in “<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/7av4oAtNur5OKnb4Hnn312?si=qYKETcE2SlSNxGta9zXBQQ" target="_blank" rel="noopener">Ο Κήπος</a>” (Bahçe) albümünü kaydettik. Doğayı, toprağı, ağaçları, onuru, aşkı, evliliği ve değerleri yücelten bir albüm... Sesi de daha folklorik, daha ham bir tınıya sahipti. İnsanlığın yeniden başlaması gereken o ilk noktaya bir dönüş gibi... Bu dönüşümden sağ çıkmak istiyorsak reçetemiz bu: Birbirimize ve her canlıya karşı dürüst olmak. Sanat da bize bunu yeniden hatırlatıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/BQ0Y2VFaR54?si=AsBHJH9ejc-j3Thp" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Bugün müzik büyük ölçüde dijital platformların, algoritmaların ve görünürlük baskısının içinde dolaşıma giriyor. Bağımsız bir müzisyen olarak bu işleyiş müzikal kararlarına, şarkı yayınlama ritmine veya dinleyiciyle kurduğun doğrudan bağa nasıl etki ediyor?</strong></p>
<p>Hâlâ içgüdüyle ve şu anda neyi dile getirme ihtiyacı duyuyorsam onunla hareket ediyorum. Sürekli yeni videolar ve yeni içerikler paylaşmak zorunda olmam beni dağıtmasın diye çok uğraşıyorum. Benim için her şeyin anlamlı olması gerekiyor, dinleyicilerimle güçlü bir bağ kurmamın sebebi de bu. Bunu eski usul yapıyorum ve bir kitleye değil, arkadaşlarıma sesleniyormuşum gibi geliyor. Şu an en çok dağıtım meselesinden kaygılanıyorum. Platformlar yeni bir müzik yayınlama düzeni kurdu, bu düzende hak ettiğimiz müzik haklarının büyük bir kısmını kaybetmek zorunda kalıyoruz. Bazen CD dönemindekinden bile daha katı işliyor. Onlara erişebilmen için de giderek daha fazla aracıyı dayatıyorlar. Benim için bağımsız bir sanatçı olarak kalabilmek artık imkânsız. Beni en çok korkutan da bu. İnternet eskiden olduğu o özgür alan değil artık. Yunanistan’da dediğimiz gibi “pasta” çoktan çok uluslu şirketlerle paylaşıldı ve var olabilmek için yine onlara ihtiyacın var.</p>
<p><strong>Atina sokaklarındaki Filistin ile dayanışma konserlerinde ve eylemlerde sesinle, duruşunla yer aldığını sıklıkla görüyoruz. Bir sanatçının Filistin mücadelesine meydanlarda bizzat varlığıyla destek olmasını nasıl bir sorumluluk olarak görüyorsun? Sence müzik sahnesi bu konuda yeterince güçlü mü? </strong></p>
<p>Sorumluluk benim için ağır bir kelime. Sanat bir ifade biçimi ve içgüdüye dayanıyor; nasıl olmak istiyorsan öyle olmakta özgürsün. Benim sanatım insan merkezli, önceliği adalet ve insanlık. Acının, mutluluğun, barışın ve sevginin şarkısını söylemek için buradayım. Dolayısıyla Filistin’i ve yaşanan soykırımı dile getirmeden yoluma devam edemem; üstelik yaşadığımız coğrafyaya hiç de uzak değilken... Ama bunu yapmayan birini yargılamak bana düşmez. Mesele tamamen şu an hangi tarafta durduğunla ilgili: Ortada bir “biz” varız, bir de “onlar”. Yargılamıyorum ama ayrışıyorum; kendimi ılımlılıktan uzak tutuyorum. Keşke insanlar bu kadar korkmasa.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/nefeli-fasouli-1.png" alt=""></p>
<p><strong>Yeni şarkın “</strong><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/7nmyEp6I0gGv7JBTFrIWlS?si=00d2bf3ff9404f82" target="_blank" rel="noopener"><strong>Πυρ Γυνή και Θάλασσα</strong></a><strong>” (Ateş, Kadın ve Deniz), Menandros’a atfedilen, kadını doğanın en yıkıcı unsurları olan ateş ve denizin yanına koyup “üçüncü büyük bela” ilan eden o antik, ataerkil dizeyi tersine çeviriyor. Şarkıda bu ifadeyi bir güç, öfke ve özgürleşme nakaratına dönüştürüyorsun. Bu sözü kadın öfkesinin hareketli, sahnede ortak söze dönüşebilecek bir müzikal dile çevirme fikri nasıl ortaya çıktı?</strong></p>
<p>Bu sözü en başta hiç anlamadım; bana adeta bir şaka gibi geldi. Ben de sert bir itirazla bu dizeyi yeniden akla ve mantığa uygun bir yere oturtmak istedim. Denizin ve ateşin nesi var ki? Büyük ihtimalle onları küçümsüyorsun, hepsi bu. Fikir, müziklerini bestelemem gereken bir filmden çıktı. Filmin son sahnesinde başroldeki kadın toksik sevgilisini kovuyor ve kıyafetlerini balkondan aşağı atıyordu. Sahne hem sert hem de mizahiydi; ben de bu yüzden içinde hem mizah hem de bolca gerçeklik barındıran bir şarkı yapmak istedim. Bu kadar çok insanın kendini bu şarkıda bulacağını hiç tahmin etmiyordum. Benim için tam bir yaz hitine dönüştü, şarkıyı çok seviyorum.</p>
<p><em><strong>“</strong><strong><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/7nmyEp6I0gGv7JBTFrIWlS?si=00d2bf3ff9404f82" target="_blank" rel="noopener">Πυρ Γυνή και Θάλασσα</a>” (Ateş, Kadın ve Deniz) </strong></em></p>
<p><em>“Tatminsiz, kompleksli bir sürtük</em><br><em>Kısa etek tahrik etti onu</em><br><em>Ne kadar da cılız, anoreksik</em><br><em>Bir baltaya sap olamamış, tembel, toksik bir karga</em></p>
<p><em>İyice düşündün mü, çok iyi düşündün mü?</em><br><em>Kadının öfkesi bir dalga gibi boğacak seni</em></p>
<p><em>Ateş, kadın ve deniz</em><br><em>Benim için kurduğun bütün planları bozdum</em><br><em>Ateş, kadın... Artık tek başıma da yetiyorum kendime</em><br><em>Ve salonumda ne yaptığımı hayal bile edemezsin</em></p>
<p><em>Bencilin teki, çocuk büyümez bundan</em><br><em>Aklı fikri alışverişte, saçta, tırnakta</em><br><em>Güzelsin sen, öyle çok düşünme</em><br><em>Bul kız bir enayi de evlensin seninle</em></p>
<p><em>İyice düşündün mü, çok iyi düşündün mü?</em><br><em>Kadının öfkesi çıra gibi yakacak seni</em></p>
<p><em>Ateş, kadın ve deniz</em><br><em>Benim için kurduğun bütün planları bozdum</em><br><em>Ateş, kadın... Artık tek başıma da yetiyorum kendim</em><br><em>Ve salonumda ne yaptığımı hayal bile edemezsin</em></p>
<p><em>Ne anlar ki bu siyasetten</em><br><em>Anca mutfağa yarar, hepsi o kadar</em><br><em>Gülümse biraz, öyle suratsız durma</em><br><em>Küfür de etme, estetiğimi bozuyorsun</em></p>
<p><em>İyice düşündün mü, çok iyi düşündün mü?</em><br><em>Kadının öfkesi bir dalga gibi boğacak seni</em></p>
<p><em>Ateş, kadın ve deniz</em><br><em>Benim için kurduğun bütün planları bozdum</em><br><em>Ateş, kadın... Artık tek başıma da yetiyorum kendime</em><br><em>Ve salonumda ne yaptığımı hayal bile edemezsin”</em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/AaG9nV9gzdU?si=_PZLC2stQ4Q_qPlN" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Son olarak, bu kadar farklı kültürü ve itirazı barındıran zengin müzikal evreninin nasıl beslendiğini merak ediyorum. Bugünlerde Nefeli Fasouli’nin kulaklığında neler çalıyor; seni heyecanlandıran, müziğini besleyen sesler kimler?</strong></p>
<p>Haha, haklısın; kulaklığım bile kendi kendine “bu kızın derdi ne böyle?” diyordur herhalde. Son iki yıldır 70’lere, Anadolu psikedelisine, groovy folklorik tınılara, Brezilya tropicáliasına ve caza kafayı takmış durumdayım. Altın Gün’ü, Kit Sebastian’ı, Gaye Su Akyol’u, Arthur Verocai’yi seviyorum ve önerilere kesinlikle açığım.</p>
<p>(DS/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Kız çocukları için güvenli futbol ortamı sağlayamamak büyük bir sorun"]]></title><link>https://bianet.org/haber/kiz-cocuklari-icin-guvenli-futbol-ortami-saglayamamak-buyuk-bir-sorun-321863</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/24/kiz-cocuklari-icin-guvenli-futbol-ortami-saglayamamak-buyuk-bir-sorun.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/kiz-cocuklari-icin-guvenli-futbol-ortami-saglayamamak-buyuk-bir-sorun-321863</guid><description><![CDATA[İletişim Yayınları'ndan yayımlanan Ofsayt Bilen Kadınlar kitabının yazarı Erdem Göktürk ile Türkiye'de kadın futbolunun görünmeyen tarihini, yapısal sorunlarını ve geleceğini konuştuk.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de kadın futbolu son yıllarda artan görünürlüğü ve profesyonel liglerin gelişimiyle daha fazla konuşulmaya başlasa da, bu alanın tarihine ilişkin kapsamlı çalışmalar oldukça sınırlı. Oysa kadın futbolunun bugünkü noktaya ulaşmasının ardında, uzun yıllar boyunca görünmez kılınan emekler, kapanan kulüpler, kurumsal ilgisizlik ve yüzlerce sporcunun, antrenörün ve yöneticinin mücadelesi bulunuyor. İletişim Yayınları'ndan Haziran ayında yayımlanan <a href="https://iletisim.com.tr/kitap/ofsayt-bilen-kadinlar/10960" target="_blank" rel="nofollow noopener"><strong>"Ofsayt Bilen Kadınlar"</strong>, </a>Türkiye'de kadın futbolunun yaklaşık yüz yıllık serüvenini sözlü tarih çalışmaları, arşiv belgeleri ve tanıklıklar eşliğinde kayıt altına alarak bu boşluğu doldurmayı hedefliyor.</p>
<p>2012 yılından bu yana kadın futbolunun içinde yer alan araştırmacı ve yazar <strong>Erdem Göktürk</strong>, yıllara yayılan görüşmeler, gazete arşivleri ve saha araştırmalarıyla hazırladığı kitabında kadın futbolu tarihini, federasyon politikalarını, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve futbol ekonomisini mercek altına alıyor.</p>
<p>Kadın futbolunun en temel sorunlarının mali sürdürülebilirlik ve tabana yayılma olduğunu vurgulayan Göktürk, kız çocuklarının güvenli futbol ortamlarına erişememesini ise çözülmesi gereken en önemli toplumsal meselelerden biri olarak değerlendiriyor. Göktürk ile <em>Ofsayt Bilen Kadınlar</em> kitabını konuştuk.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/erdem-gokturk.jpg" alt=""></p>
<h3>"Futbolun erkek egemen kodlarına karşı bir çıkış."</h3>
<p><strong>"Ofsayt Bilen Kadınlar", Türkiye'de kadın futbolunun yaklaşık yüz yıllık serüvenini ele alıyor. Sizi bu tarihi yazmaya iten temel motivasyon neydi? Sizce kadın futbolunun tarihi neden bugüne kadar yeterince yazılmadı ve görünür olmadı?</strong></p>
<p> 2012 yılından beri kadın futbolunun içindeyim. Sporun, özellikle kadın futbolunun toplumu dönüştürücü bir gücü olduğuna inanıyorum. Hep "öteki" olarak kalmış, dışlanmış bir branş kadın futbolu. Futbolun erkek egemen kodlarına bir karşı çıkış aslında. Küçük çocuklar ve genç kızlar açısından bakıldığında da, doğru icra edildiği takdirde, inanılmaz bir güçlendirme aracı. Alanla ilgilenirken, ister istemez, karşıma geçmişten beri bu alanın içinde yer alan oyuncular çıkıyordu. Ligin kuruluşunda yer almış, ama halen aktif olarak ilgilenen pek çok dost ile tanıştım. Onlar, anlattıkları ile benim daha da merak etmemi sağladılar. Yapılandırılmış bir hikayesi yoktu alanın. Tek tek, kişisel anıların anlatıldığı bir yerdi. Bu anlatımları toplayarak, kayda geçirerek başladım. Ben kaydettikçe, her hikaye yeni kahramanlar ile tanıştırdı beni. Onların hikayeleri de diğerleri ile. 1970'lerde başlayan maceranın eski aktörlerinin artık yaş almış olduğunu, eğer kayda geçirilmezse, bir tarihin kaybolacağını fark ettim. O esnada pandemi nedeniyle eve kapandık.</p>
<p>Ben de duvara bir boş kağıt astım. Tüm aktörler ile konuşarak, takımları üzerine işaretleyerek, birinden diğerine bağlantıları çizerek boşlukları doldurdum. Pandeminin ardından ise gazete arşivlerinden yaptığım taramalar ile hatıraların doğrulamasını yaptım. İnanılmaz özveri göstermiş insanlar ile tanıştım, büyük emeklere şahit oldum. Ne motive etti diye sormuştunuz. Aslında her yaptığım görüşme bir diğeri için motive etti. Günün sonunda, bu hikayeyi kalıcılaştırmaya mecburdum artık.</p>
<p>Bu tarih neden bugüne kadar yazılmadı. Aslında sevgili Lale Orta hocamızın detaylı çalışmaları vardı bu konuda. Herhalde, pek çok kişinin hala alanda faal olması, derinlemesine bir çalışma yapmaya vakit ayıramaması nedeni ile çıkmadı daha önce. Tabii bir de kurumsal ilgisizlik var.</p>
<p>Futbol Federasyonu yönetimi bu alanı gerçek anlamda sahiplenmemişti. Aslında onların yapması gereken bir işti bu.</p>
<h3>"Çalışma büyük oranda bir sözlü tarih çalışması"</h3>
<p><strong>Kitabınız federasyon politikaları, medya, toplumsal cinsiyet ve futbol ekonomisini birlikte ele alıyor. Bu çalışmayı hazırlarken nasıl bir yöntem izlediniz?</strong></p>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/07/tff.jpg" alt=""></strong></p>
<p>Çalışma, demin de bahsettiğim gibi, büyük oranda bir sözlü tarih çalışması. Ben tarihçi değilim. Mutlaka eksikler olmuştur teknik açıdan. Dolayısı ile konunun uzmanlarının hoşgörüsüne sığınıyorum. Yaparken de, bir hayli vakti, herkese erişebilmek için harcadım. Vefat edenlerin ailelerine, yabancı futbolculara, ziyaret eden yabancı kulüplerin arşivlerine ulaştım . Oldukça kapsamlı bir gruba erişebildiğimi düşünüyorum. Gazete arşivlerini ise iki ana konuda kullandım. Hem anlatıları, akışı bir araya getirmek ve köprüler kurabilmek için değerliydi arşivler. Hem de, aradan on yıllar geçmiş, bellekte kalan bilgilerin doğruluğunu kontrol etmeme yaradılar. Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nin inanılmaz arşivinden epey faydalandım.</p>
<h3>"Türk futbolunun en önemli özelliği stratejisizlik."</h3>
<p><strong>Kitabı okurken dikkat çeken temel noktalardan biri, Türkiye'de kadın futbolunun gelişiminin büyük ölçüde uluslararası dinamiklerin, özellikle UEFA'nın stratejileriyle şekillenmiş olması. Bu tablo bize Türkiye'deki spor yönetimi ve futbol politikaları hakkında ne söylüyor?</strong></p>
<p>Türk futbolunun belki en önemli özelliği, bir stratejiye sahip olmaması. Günü kurtaracak hamleler ile ilerlemeye çalışıyoruz. Mahmut Özgener zamanında, 2010 yılında, tek bir kez strateji dokümanı çalışılmış. Bir de Mehmet Büyükekşi'nin başlattığı bir çalışma mevcut. Ancak bu uygulamaya geçemiyor. Türkiye'nin yüz yıllık futbol tarihindeki stratejik hafıza bu kadar. Dolayısı ile kişilere bağlı olarak ilerleyen bir sistem var. Ne hedefler belli, ne sorumluluklar... Dolayısı ile akıcı ve akılcı bir yapıdan ziyade, önümüzde hareket ettirilemeyen bir kütle var.</p>
<p>Kadın futbolu burada sonradan gelen, maddi ve zihinsel pastadan pay isteyen durumunda. Dolayısıyla kendiliğinden bir geliştirme motivasyonu yok. Ancak UEFA son yıllarda kadın futboluna, aslında futbolu kadınlara da pazarlamaya özel bir önem veriyor. Çok ciddi stratejiler üretiyor, önemli gelişimler sağlıyor. Doğal olarak toplumsal cinsiyet açısından da ciddi kazanımlar elde ediliyor. En büyük lig bütçelerden birisine sahip, önemli bir nüfus barındıran Türkiye'de odakta doğal olarak. Projeler yolu ile fonlar geliyor, bu fonlar ile gelişiyor kadın futbolu.</p>
<p>Aslında kadının dönüşüm yapabilmesi sadece sahaya çıkıp futbol oynamasından ibaret değil. İnanılmaz başarılı kadın yöneticilerimiz var iş dünyasında. Demek ki (ve tabi ki) kadın yönetebiliyor Türkiye'de. O zaman, profesyonel kadın bakış açısı, en üstten futbola girebilmeli. Etki edebilecek yetkinlikteki kadınlar futbola çekilebilmeli. Değişim ancak o zaman başlar. O zaman kadın antrenörler yer bulabilirler. O zaman kadın hakem sayısı artar. Kaliteli kulüp ve güvenli spor ortamı sağlanır. O zaman kütle hareket ettirilebilir.</p>
<h3>"Üst lige alınan erkek kulüpleri kadın şubelerini bir yıl içinde kapattı"</h3>
<p><strong>Son yıllarda kadın futbolu görünürlük, sponsorluk ve marka kulüplerin lige katılımı açısından önemli bir ivme yakaladı. Ancak bu büyüme tabana yayılmadığında kırılganlaşabilir bir pozisyonda. Bugün kadın futbolunun önündeki en kritik yapısal sorun sizce nedir?</strong></p>
<p>Sporun her alanında olduğu gibi, bir Rekabet ile Katılım eksenine yerleşiyor her kulüp. Son dönemde UEFA'nın da etkisi ile rekabet alanında bir büyüme yakalandı. Ancak mevcut resim yanıltıcı olabiliyor. Marka kulüp derken, 3 İstanbullu ve 1 Trabzon ötesine geçemedik. En üst lige alınan tüm erkek kulüpleri, henüz bir yıl içinde kapattılar kadın şubesini. Alt liglerde de bir Gençlerbirliği, bir de Alanya var sadece. Dolayısı marka kulüplerde dahi kayda değer bir yayılım yok. Beş kulüplü rekabetin olduğu bir ligimiz var. Her sene bunlardan birisi şampiyon oluyor, her yıl 2-3 kulüp Süper ligden çekiliyor. Dolayısı ile rekabetten faydalanacağımız lig albenisi, naklen yayınlar, maç günü gelirleri gibi konular gerçekleşmenin çok ötesinde kalıyor.</p>
<p><strong>O zaman katılım ne durumda? </strong></p>
<p>Harika bir talep var. Her yerde futbol oynamak isteyen kız çocukları mevcut. Ancak kulüp dağılımı yetersiz. İdeal olarak, kız çocuğu evine en fazla 15-20 km ötede bir yerde spor yapabilmeli. Ama bunu sağlayamıyoruz. Federasyon'da da aynı ekip hem Şampiyonlar Ligi'ne gidecek kulüp ile, hem de Ardahan'da U13 oynayan kulüp ile aynı gün içinde ilgileniyor. Çözüm, bence, şu anda birbirinden ayrı duran Amatör Futbol ile Kadın Futbolu departmanlarının iş birliği yapması. Amatör Futbol'un yerel ligler ve altyapıları alarak yerinde oynatmaya odaklı bir proje geliştirmesi.</p>
<p>En önemli yapısal sorun demişsiniz, en önemli yapısal sorun kadın futbolunun mali bir denge oluşturamaması. Mevcut şartlarda, gelirler sıfıra yakın. Giderler ise her yıl artıyor. Bu yapının dengeye getirilmesi ve kadın futboluna kaynak oluşturulması, rekabetçi tarafı yönetebilmenin tek yolu. Katılım tarafında ise, futbol oynamak isteyen, Türkiye'nin herhangi bir yerindeki kız çocuğuna güvenli ortam sağlayarak, futbol oynamatamamamız çok büyük bir sorun. Bu iki konu çözüldüğünde, 80 milyonluk potansiyelimiz ortaya çıkar ancak.</p>
<p><strong>Kitabınızı tamamladıktan sonra geriye dönüp baktığınızda, Türkiye'de kadın futboluna dair en çok hangi ezberin kırılmasını umuyorsunuz?</strong></p>
<p>Klasik olarak "kadın futbol oynayamaz" klişesi diyebiliriz. Ama demeyelim. Aslında "erkek veya kadın fark etmez, yeteneği olan herkese doğru fırsat sağlanır" demek daha doğru sanırım.</p>
<p>(ZA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yoksulluk, çatışma ve madencilik kıskacında Ebola]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yoksulluk-catisma-ve-madencilik-kiskacinda-ebola-321834</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/yoksulluk-catisma-ve-madencilik-kiskacinda-ebola.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yoksulluk-catisma-ve-madencilik-kiskacinda-ebola-321834</guid><description><![CDATA[Ebola, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yalnızca bir salgın değil; yoksulluk, zorunlu göç, silahlı çatışmalar, madencilik faaliyetleri ve zayıflayan sağlık sisteminin iç içe geçtiği bir halk sağlığı krizi. Salgını anlamak için virüse değil, onu büyüten toplumsal ve ekonomik koşullara da bakmak gerekiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ebola virüs yeniden dünya gündeminde. 1976’da, yerel dilde beyaz su anlamına gelen Ebola Nehri’nin kıyısındaki bir köyde ortaya çıktı. Başlangıçta sıtma ya da Marburg virüs sanılan hastalığın daha sonra yeni bir virüsten kaynaklandığı anlaşıldı ve virüse nehrin adı verildi. Ebola, son 10 yıldır görüldüğü coğrafyanın gündemindeki yerini zaten koruyordu.</p>
<p>Dünya gündemine de yeniden “halk sağlığı acil durumu” ile geldi, geliyor.</p>
<p>Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2005’teki Uluslararası Sağlık Tüzüğü kapsamında dört temel kriteri esas alarak oluşturduğu Uluslararası Öneme Haiz Halk Sağlığı Acil Durumu, Ebolanın yabancı olmadığı bir durum. </p>
<p>Şu ana kadar ilan edilen 8 Uluslararası Öneme Haiz Halk Sağlığı Acil Durumu ilanından ikisi Ebola virüsüyle ilgiliydi, dokuzuncusu da Ebola ile ilgili oldu.</p>
<p>DSÖ’nün böyle bir acil durum ilanı için kriteri, dört temel değerlendirmeye dayanıyor. Bu dört temel kriterden herhangi ikisinin bulunması değerlendirmenin ana kapsamını oluşturuyor. Bu kriterler:</p>
<ul>
<li>Halk sağlığı üzerindeki etkinin ciddiyeti</li>
<li>Olağandışı veya beklenmedik olup olmadığı </li>
<li>Uluslararası yayılma riski </li>
<li>Uluslararası seyahat veya ticaret kısıtlamalarına neden olma riski.</li>
</ul>
<h3>Nasıl bulaşıyor?</h3>
<p>Ebola zoonotik bir virüs, diğer bir deyişle hayvanlardan insanlara geçiyor ve insandan insana da bulaşabiliyor. Meyve yarasalarının virüsün başlıca rezervuar konakçıları olduğu düşünülüyor, farklı hayvanlara da bulaşabiliyor; insanlarda görülen vakalar hastalığı barındıran hayvanların vücut sıvılarına temasla, bu hayvanların avlanması veya bu hayvanların etinin tüketilmesi ile ortaya çıkıyor. İnsandan insana bulaşma ise kontamine olmuş vücut sıvılarıyla doğrudan temasla (kan, idrar, tükürük, ter, dışkı, kusmuk gibi), bu sıvılarla kirlenmiş mutfak eşyaları ve diğer ekipmanlarla temasla (giysiler, yatak takımları, iğneler ve tıbbi ekipman gibi) ya da cildin yaralı ya da zarar görmüş kısımlarının bu sıvılarla teması gibi yollarla ortaya çıkıyor.</p>
<p>Meyve yarasalarının yaşam alanları bölgedeki insanların da yaşam alanı, bu açıdan riskli temaslar olası. Ancak gerek ekosistem tahribi gerekse madencilik faaliyetlerinin Ebola ile ilişkili riskleri artırdığı üzerinde durulan konulardan biri. Bazı bilim insanları Ebola salgınlarının nedenlerinin sadece virüste değil, ormansızlaşma, madencilik ve siyasi istikrarsızlıkta da aranması gerektiğini belirtiyor.</p>
<p>İnsanlarda Ebolaya neden olan aynı virüs ailesinden dört farklı tür var. Bu dört virüs türünden sadece bir tanesine yönelik iki lisanslı aşı var. Dolayısıyla salgının kontrol altına alınmasında önemli yeri olan aşı için salgının hangi virüs türüyle ortaya çıktığı önemli. Şu anda yaşanan Ebola salgınının nedeni olan Bundibugyo Ebola virüsünün aşısı ve tedavisi yok.</p>
<p>Bundibugyo virüsü 2007 ve 2012’de iki Ebola salgınına yol açtı. O salgınlardan sonra aşı geliştirilmediği için bugün bu virüsün özel bir tedavisi ve aşısı yok ve önemli güçlüklerden biri de tanı testleriyle ilgili. Karmaşık tanı testleri gerekebiliyor. Salgının geç tespit edildiği ve fark edildiği, bunda da tanısal testlerin karmaşıklığının etkili olduğu tartışılıyor.</p>
<p>Salgın bölgesinde yaygın nüfus hareketleri salgın kontrolü açısından endişe nedenlerinden biri. Bu yaygın nüfus hareketinin nedenleri ise bu salgının başka bir yüzünü ortaya koyuyor.</p>
<h3>Salgının görünmeyen yüzü: Zorunlu göç</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/ebola-kongo.jpg" alt="">
<figcaption>Fotoğraf: L. Gutcher / WHO </figcaption>
</figure>
<p>Salgın bölgesinde madencilik yoğun ve çatışmalar nedeniyle yüz binlerce insan yerinden olmuş durumda. Bazı kaynaklara göre bu sayı 250 bin, bazılarına göre 1 milyon. </p>
<p>Madencilik, Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) ekonomisinin temelini oluşturuyor. Gerek nadir toprak elementleri gerekse de elektrikli araç üretimi açısından önemli hammaddelere sahip bir ülke. Özellikle bakır ve kobalt madenciliği hızla büyüyor. DKC, dünyanın en büyük kobalt (küresel arzın yaklaşık % 50–70’i), bakır, koltan, lityum ve altın rezervine sahip ülkeleri arasında.</p>
<p>Uluslararası madencilik yatırım siteleri DKC’de yatırım yapacak şirketlere şunları öneriyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Devlete ait madencilik işletmeleriyle yürütülen müzakereler uzun sürebilir. Yetersiz ulaşım bağlantıları ve elektrik kesintileri maliyetleri artırmaktadır. Geleneksel ve küçük ölçekli madencilik yaygın olup, genellikle çocuk işçiliği ve çevresel zararlarla ilişkilendirilmektedir. Durum tespiti ve yerel topluluklarla işbirliği hayati önem taşımaktadır.”</em></p>
<p>Geleneksel ve küçük ölçekli madencilik, çocuk işçiliği ve çevre kirliliği: Kapitalizmin ucuz emek gücü, kirletilebilir çevre ve kâr maksimizasyonu kapanı.</p>
<p>Madencilik faaliyetlerinin yoğunluğu, bölgede silahlı çatışma ve saldırıları da artırmış.</p>
<h3>Sağlık çalışanları tükeniyor</h3>
<p>Gelelim salgındaki son duruma: Son verilere göre 15 Temmuz itibarıyla vaka sayısı DKC’de toplamda 2 bin 200’ü aştı, vakaların neredeyse tamamı DKC’de. Ölüm sayısı 828. DKC’de ülke genelinde vakalar yayılıyor, salgın başladığı yer dahil beş bölgeye yayılmış durumda.</p>
<p>Ebola salgınıyla mücadele sağlık sistemini zorluyor, özellikle sağlık çalışanları hem tükenmiş durumda hem de infekte olan sağlık çalışanı sayısı artıyor. Salgının çıktığı eyalet olan Ituri eyaletindeki çalışanlar, 15 Mayıs’ta salgının ilan edilmesinden bu yana maaş ve ikramiyelerini alamadıklarını belirtiyorlar, salgın bölgesinde bir yandan da grevler yaşanıyor.</p>
<p>Salgının çıktığı bölgedeki silahlı çatışma ve saldırılar, nüfus hareketleri, çalışmaları aksatıyor ve zorlaştırıyor. Salgının çıktığı eyalet ve bazı yakın eyaletler 2017 yılından bu yana saldırılar ve çatışmalara sahne oluyor. Bazı bölgelerde silahlı grupların kaçakçılık, haraç faaliyetleri var, yol kesme ve saldırılar zaman zaman yoğunlaşıyor, sağlık tesisleri de saldırılardan etkileniyor. Bölgede gıda temini önemli bir sorun. Hem bu faktörlerin etkisiyle hem de bölgede komşu iki ülke sınırında yaşayanlarda geçim derdi, ticaret ve sosyal ağlar nedeniyle yoğun bir nüfus hareketliliği var.</p>
<p>DKC’de 2018–2020 yılları arasında yaşanan ve 2 bin 200’den fazla kişinin ölümüne neden olan salgında da sağlık çalışanları, tedavi merkezlerine ve kliniklere yönelik tekrarlanan saldırılarla karşı karşıya kalmıştı. Dolayısıyla Ebola cephesinde değişen bir şey yok. Önceki salgınlardan sonra kapasite güçlendirme, sürveyans sistemlerinin iyileştirilmesi, koordinasyon ve salgın müdahale konusunda mesafe alınmasına karşın sorunlar büyüyerek sürüyor.</p>
<p>DKC Sahra Altı Afrika’nın en büyük ülkesi, nüfusu 106 milyon, bu rakamın 2050 yılında 218 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. DKC’de doğuşta beklenen yaşam süresi 62 yıl (Bu süre Japonya'da 84,5 yıl). Olağanüstü doğal kaynaklara sahip, büyük bir biyolojik çeşitliliği var ve dünyanın en büyük ikinci yağmur ormanı bu ülkede. Öte yandan hâlâ dünyanın en yoksul beş ülkesinden biri. Dünya Bankası (DB) verisine göre nüfusun %69’u ulusal yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve DB “bugün doğan bir Kongolu çocuk tam ve kaliteli bir eğitim ve uygun sağlık koşullarında elde edebileceği potansiyelin ancak %37’sini gerçekleştirebiliyor” diyor. Bu düşük oranın başlıca nedenleri beş yaş altı çocuk ölüm oranlarının yüksekliği, yaygın büyüme geriliği ve eğitim kalitesinin kötü oluşu.</p>
<p>Bütün bu sıraladıklarımıza baktığımızda; Ebola’nın yeniden ortaya çıkmasının altında yatan sağlığın temel bileşenleriyle ilgili duruma bakmadan salgını anlamanın olanaklı olmadığını görüyoruz. Ebola yoksulluk, göç, çatışma ve açlık sarmalında bir salgın.</p>
<p>Dünya Kupası’nın bitmesiyle türlü tartışmaların yapıldığı bir dönemde futbola bakıp “futbol sadece futbol değildir” diyorsak benzerini Ebola örneği için de söyleyebiliriz: “Salgın sadece salgın değildir”.</p>
<p>(CYI/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Ne hakkında haber yapmak istiyorsun?"]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ne-hakkinda-haber-yapmak-istiyorsun-321868</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/24/ne-hakkinda-haber-yapmak-istiyorsun.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ne-hakkinda-haber-yapmak-istiyorsun-321868</guid><description><![CDATA[Burada "haber niteliği", zamanla öğrendiğiniz bir kavram. bianet’te size bir konuyu nasıl ele almanız gerektiği gösteriliyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>bianet'teki staj sürecinde bana sorulan ilk soru, "Ne hakkında yazmak istiyorsun?" oldu. Bana bir konu verilmesini beklerken, aslında kendi merakımın ve gözlemlediğim sorunların peşinden gitmemin istendiğini fark ettim.</p>
<p>Ardından istediğim herhangi bir konu üzerine odaklanabileceğim söylendi. Ama tek bir şart vardı: Hak odaklı habercilik.</p>
<p>Bu şekilde serbest bırakılmak aslında insanı daha da motive ediyor. Hak odaklı haberciliğin ne olduğunu kavradıktan sonra aklıma çevremde şahit olduğum olaylar geldi ve bunlar ile alakalı haberler yazmaya başladım. İkamet ettiğim yer olan <a href="https://bianet.org/haber/avcilarda-kentsel-donusum-herkes-elindekini-satip-3-milyon-lirayi-tamamlamaya-calisiyor-321379" target="_blank" rel="noopener">Avcılar'daki kentsel dönüşüm sorunu</a>, <a href="https://bianet.org/haber/universite-ogrencilerinin-barinma-cikmazi-321256" target="_blank" rel="noopener">İstanbul'daki üniversite öğrencilerinin barınma sorunu</a>...</p>
<a href='/haber/avcilarda-kentsel-donusum-herkes-elindekini-satip-3-milyon-lirayi-tamamlamaya-calisiyor-321379' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/07/10/avcilarda-kentsel-donusum-herkes-elindeki-mali-satip-uc-milyon-lirayi-tamamlamaya-calisiyor.jpg' alt='Avcılar’da kentsel dönüşüm: “Herkes elindekini satıp 3 milyon lirayı tamamlamaya çalışıyor”' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Avcılar’da kentsel dönüşüm: “Herkes elindekini satıp 3 milyon lirayı tamamlamaya çalışıyor”</h5>
<div class='date'>10 Temmuz 2026</div>
</div>
</a>

<p>Hakkında yazmak istediğiniz olayın haber niteliği taşıyıp taşımamasının önemi yok. Burada "haber niteliği" zamanla öğrendiğiniz bir kavram.</p>
<p>Sadece yazmak istediğiniz konuyu nasıl ele aldığınız ile alakalı. En başta hiçbir "niteliği" olmayan bir konuyu ele alış şekliniz durumu tamamen değiştirebilir. Veya "yüksek nitelikli" bir konuyu kötü bir şekilde ele alarak niteliği düşürebilirsiniz.</p>
<p>bianet'te de tam olarak size bir konuyu nasıl ele almanız gerektiği gösteriliyor.</p>
<p>Aklınıza gelen hemen hemen her şey hakkında yazabilirsiniz. Haberiniz bittikten sonra istediğiniz kişi ile yazdığınız haber hakkında konuşabilir, tartışabilirsiniz. Onların geri dönüşleri ile birlikte haberiniz yayınlanır.</p>
<h2>Mülakatsız ve şeffaf bir staj süreci</h2>
<p>Maalesef son yıllarda staj bulmak artık ayrıcalık haline geldi. Sonsuz mülakatlar döngüsü, doldurulması gereken formlar, online sınavlar...</p>
<p>Peki bianet ne yapıyor? Başvurunuzu yaptıktan sonra bekliyorsunuz ve başka hiçbir şey yapmıyorsunuz. Size sadece staja seçildiğinizi ve ne zaman ofiste staja başlamanız gerektiğini belirten bir mesaj atılıyor. Bu kadar. Kimse sizin dış görünüşünüze veya başka bir duruma takılmıyor. Süreç tamamen şeffaf ilerliyor. Staj sürecinde sizden ne beklendiği, neler yapmanız gerektiği açıkça belirtiliyor. Sizden beklenilenler açık bir şekilde söyleniyor.</p>
<h2>Teşekkür...</h2>
<p>Öncelikle yazdığım birçok haberi birlikte düzenlediğimiz ve bana verdiği "haber nasıl yazılır?" sorusuna cevap niteliğindeki geri dönüşleri sebebiyle Hikmet Adal'a,</p>
<p>Hak odaklı haberciliğin ne olduğunu anlamama yardımcı olan Vecih Cuzdan'a, çocuk hakları ile alakalı yazdım haberlerde yardımcı olan Nalin Öztekin'e, staj sürecinin başında benden ne beklendiğini şeffaf bir şekilde belirten Murat İnceoğlu'na ve tüm bianet çalışanlarına teşekkürlerimi iletiyorum...</p>
<p>(EY/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>