<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Thu, 05 Nov 2026 00:36:47 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA[İran, Sufizm ve olma sanatı üzerine düşünceler]]></title><link>https://bianet.org/haber/iran-sufizm-ve-olma-sanati-uzerine-dusunceler-324944</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/10/30/iran-sufizm-ve-olma-sanati-uzerine-dusunceler.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/iran-sufizm-ve-olma-sanati-uzerine-dusunceler-324944</guid><description><![CDATA["Benim için sessizlik, konuşmanın yokluğu değildir; başka bir dilin başlangıcıdır. İnsanlar sürekli konuştuklarında, genellikle kendilerini ifade ettiklerini sanırlar. Oysa bazen konuşmak, kendimizden kaçmanın en kolay yoludur. Sessizlikte kaçacak hiçbir yer kalmaz."]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>İranlı gazeteci Shiva Akhavan Rad'ın İngilizce yaptığı bu mülakat, bianet editörleri tarafından Türkçe'ye çevrildi.</em></p>
<hr>
<p>Hakan Mengüç için maneviyat, kesin cevaplara ulaşmaktan ziyade, bir hayatı şekillendiren sorulara nasıl açık kalınacağını öğrenmekle ilgili. Müzisyen, yazar ve Sufi düşüncesi eğitmeni olan Mengüç, şiir, müzik, seyahat, sessizlik, sevgi ve kim olduğumuzu ortaya çıkaran gündelik karşılaşmalar yoluyla içsel hayata yaklaşıyor.</p>
<p>Fars kültürüyle bağı, Rumi, Saadi ve Hafız’ın şiirleriyle kurduğu derin bağa dayanıyor. İran'da yaptığı yolculuk sırasında, yalnızca ülkenin edebî mirasıyla değil, kendi ifadesiyle şiirin kitapların ötesinde; sohbetlerde, evlerde, anılarda ve sıradan anlarda yaşamaya devam ettiği bir kültürle de karşılaştı. Düşünceleri daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Şiir ve maneviyat yalnızca incelediğimiz konular değil de dünyayı görme ve içinde yaşama biçimleri olduğunda ne olur?</p>
<p>Bu sohbette Mengüç, rüyalar, dünyevi ve ilahi aşk, hayvanların bize şefkat ve kabullenme konusunda öğretebileceği dersler ve seyahatin kendisine güven ve insan ilişkileri hakkında öğrettikleri üzerine düşüncelerini paylaşıyor. Ayrıca sessizlik ve ney hakkında da konuşuyor; bu enstrümanı çalmanın zaman algısını nasıl değiştirdiğini ve şimdiki anı daha derinden deneyimlemesini nasıl sağladığını anlatıyor.</p>
<p>Ancak belki de en aydınlatıcı anlar, kesinlik ortadan kalktığı zaman ortaya çıkıyor. Yıllarca maneviyatı araştırdıktan sonra Mengüç, bazı gerçeklerin zihinsel olarak anlaşılabilse de kalbin bunları kabul etmesinin zor olabileceğini kabul ediyor. Bunların arasında kolay bir cevabı olmayan bir soru da var: Neden sevdiğimiz insanları ve şeyleri kaybetmek zorundayız?</p>
<p>Ortaya çıkan şey, maneviyatı bir cevaplar sistemi olarak ele alan bir sohbet değil, gizemle birlikte yaşamanın bir yolu; kesinliklere daha az bağlanmanın, şimdiki ana daha dikkatli olmanın ve cevapsız kalanlara daha istekli bir şekilde kulak vermenin bir yolu.</p>
<p><strong>Fars şiirinde ve Sufi geleneğinde insan ve yaşamla ilgili hangi anlayış size en derinden hitap ediyor?</strong></p>
<p>Tahran’dan bana ulaşmanız benim için son derece anlamlı. İran yalnızca büyük şairlere ev sahipliği yapmış bir ülke değil; aynı zamanda şiirin hâlâ yaşamın içinden seslendiği kadim bir hafıza.</p>
<p>Fars şiirinde ve Sufizmde beni en çok etkileyen şey, insanın tamamlanmış bir varlık değil, sürekli bir dönüşüm hâlinde olan bir yolcu olduğu anlayışıdır. Bu dünyaya kendimizi zaten bulmuş olarak gelmiyoruz; kim olduğumuzu yaşayarak, severek, kaybederek ve bazen de yolumuzu şaşırarak şekillendiriyoruz.</p>
<p>Sufizmde insan bir aynaya benzetilir. Ancak bu ayna zamanla tozlanır. Korkularımız, hırslarımız, kırgınlıklarımız ve beklentilerimiz gerçeği görmemizi zorlaştırır. Bu yolculuğun amacı başka biri olmak değil, bize eklenmiş olanları tek tek bırakıp özümüzde her zaman var olanı hatırlamaktır.</p>
<p>İşte bu yüzden beni en çok etkileyen düşünce şudur: Aradığımız gerçeklikten ayrı değiliz. Bazen bir ömür boyu kendimizin dışında aradığımız şey, nihayet kendi kalbimizin sessizliğinde bulunur.</p>
<p>Beni en çok etkileyen şahsiyetler, her şeyden önce Rumi, Şirazlı Saadi ve Hafız’dır.</p>
<h3>“İran'da şiir kitapların içinde kalmıyor”</h3>
<p><strong>İran seyahatinizden zihninizde ve kalbinizde en derin iz bırakan şey nedir?</strong></p>
<p>İran’ı düşündüğümde, belirli bir şehir ya da anıttan önce içimde bir duygu uyanıyor: Orada şiir hâlâ yaşıyor.</p>
<p>Bazı yerlerde şiir kitapların içinde kalır. İran’da ise şiirin insanların sohbetlerinde, bakışlarında, evlerinde ve gündelik hayatlarında yaşamaya devam ettiğini hissediyorsunuz.</p>
<p>İran'daki yolculuğum sırasında özellikle Tahran, İsfahan ve Tebriz beni çok etkiledi.</p>
<p><strong>İran'da geçirdiğiniz süre boyunca, şiirin oradaki günlük hayata ne kadar derinden dokunduğunu hissetmenizi sağlayan bir an, bir sohbet, bir karşılaşma, bir yer ya da küçük bir gündelik sahne neydi?</strong></p>
<p>Tahran'da bende en çok iz bırakan anlardan biri, kitapçılarla dolu bir bölgede yürürken yaşadığım andı. Birkaç kitapçıyla konuştum ve konuşma tarzlarında, ses tonlarında ve sorulara cevap verme biçimlerinde bende çok sıcak bir izlenim bırakan bir şey vardı. Onlar için edebiyatın yalnızca kitapların içinde kalan bir şey olmadığını hissedebiliyordunuz.</p>
<p>Daha sonra birkaç İranlı ailenin evine davet edildim. Mesnevi’ye olan ilgileri ve neredeyse herkesin şiirleri ezbere biliyor gibi görünmesi beni derinden etkiledi.</p>
<p>Bazen şiirden bir kültürün parçası olarak bahsederiz, ancak İran’da şiirin hâlâ günlük yaşamın içinde gerçekten yaşadığını hissettim.</p>
<p>Sanırım İran’ın bende bıraktığı en güçlü izlenimlerden biri de budur: Şiir, orada insanların yalnızca okuduğu bir şey değil; konuştukları, hatırladıkları ve içlerinde taşıdıkları bir şeydir.</p>
<p><strong>Rüyaları nasıl yorumluyorsunuz? Hayatınızın gidişatını etkilemişler mi?</strong></p>
<p>Rüyaları salt geleceği haber veren gizemli işaretler olarak görmüyorum. Benim için rüyalar, gündüzleri susturduğumuz seslerin geceleri konuşmaya başlamasıdır.</p>
<p>Gündüzleri zihnimiz çok gürültülüdür. Yapmamız gereken onca şey, korkularımız, sorumluluklarımız ve başkalarının bizden beklentileri arasında içimizdeki o ince sesi duyamayız. Uyuduğumuzda zihin nöbetini biraz gevşetir ve kalbin sakladığı görüntüler ortaya çıkmaya başlar.</p>
<p>Bazen rüyalar bize bir yön de gösterir. Onları anlayabilirsek bize derin bir içgörü sunabilirler.</p>
<h3>Dünyevi aşk ve ilahi aşk</h3>
<p><strong>Dünyevi aşkın acısı, bir kişiyi aşk hakkında daha derin bir anlayışa yönlendirebilir mi?</strong></p>
<p>Züleyha, Leyla ve Mecnun hikâyelerinde aşk, başlangıçta rahatlık veren bir duygu olarak ortaya çıkmaz. Aksine, kişinin bildiği düzeni altüst eder. Kişinin kim olduğunu, neye bağlı olduğunu ve neyi kaybetmekten korktuğunu ortaya çıkarır.</p>
<p>Dünyevi aşk ile ilahi aşkın düşman olduğuna inanmıyorum. Bazen bir kişi görünür bir güzellikle başlar ve görünmez bir gerçeğe ulaşır. Ancak bunun gerçekleşmesi için aşkın, sahip olma arzusundan öteye geçmesi gerekir.</p>
<p>Acı bizi dönüştürebilir; yalnızca kalbi kırdığı için değil, etrafındaki duvarların içinden bir geçit açtığı için. O açıklıktan geçerek kendimizi, diğer insanları ve hayatın kırılganlığını daha derinlemesine görmeye başlarız. Ve ışık genellikle yaradan içeri girer.</p>
<p><strong>İnsanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu anlayış, beslenme düzeninize ve yaşam tarzınıza yansıyor mu?</strong></p>
<p>Şefkatin yalnızca insanlara yöneltildiğinde eksik kaldığına inanıyorum. Şefkat, hangi türe ait olduğunu sormadan başka bir canlının acısını hissetme yeteneğidir.</p>
<p>Hayvanlar, yalnızca ihtiyaçlarımızı karşılamak için yaratılmış nesneler değildir; onlar, bu dünyayı paylaştığımız canlı varlıklardır. Onların da korkuları, bağları, alışkanlıkları ve kendilerine özgü bir varoluş biçimi vardır. Bir hayvanla samimi bir ilişki kuran herkes, bu ilişkinin yalnızca içgüdüden ibaret olmadığını anlar.</p>
<p>Ayrıca hayvanlarla sıcak bir bağ kuramayan bir kişinin, insanlarla da böyle bir bağ kurmakta zorlanacağına inananlardan biriyim.</p>
<h3>“Hayvanlar bize sadece şefkati değil, kabullenmeyi de öğretiyor”</h3>
<p><strong>Hayvanlarla yaşadığınız hangi deneyimler, şefkat ve kabullenme konusundaki anlayışınızı şekillendirdi?</strong></p>
<p>Çocukluğumdan beri hayvanlarla iç içe büyüdüm. Hayvanların en güzel yanlarından biri, hiçbir önyargıya sahip olmamalarıdır. Sizi olduğunuz gibi kabul ederler. Ancak onlarla gerçek bir bağ kurmak istiyorsanız, siz de onları oldukları gibi kabul etmeyi öğrenmelisiniz.</p>
<p>Örneğin, bir kediyi istediğiniz gibi davranmaya zorlayamazsınız. Onun karakterini, sınırlarını, size nasıl yaklaştığını ve nasıl uzaklaştığını anlamaya başlarsınız. Bence insanlar arasındaki pek çok çatışma tam da bu noktada başlar. Karşımızdakini olduğu gibi görmek yerine onu değiştirmeye çalışırız. Ve o değişmediğinde sinirlenir, hayal kırıklığına uğrar ya da mesafeli davranırız.</p>
<p>Bu yüzden hayvanların bize yalnızca şefkat değil, aynı zamanda kabullenmeyi de öğrettiğine inanıyorum. Bazen bizim için çok güzel öğretmenler olurlar ve bunu tek bir kelime etmeden yaparlar.</p>
<p><strong>Çok kısıtlı imkânlarla seyahat etmek, insanlık ve güven konusundaki anlayışınızı nasıl değiştirdi?</strong></p>
<p>Çok az şeyle seyahat ettiğinizde, sahip olduklarınızın sağladığı korumanın ötesine geçersiniz. Her şeyi önceden planlayamaz ya da her olasılığı kontrol edemezsiniz. İşte o zaman hayatla doğrudan yüzleşmeye başlarsınız.</p>
<p>Bu tür yolculuklarda bana en çok yardım edenler genellikle tamamen yabancılardı. Aynı dili konuşmasak ya da aynı kültürde büyümemiş olsak da aramızda görünmez bir bağ oluştu. Biri bana yolu gösterdi, diğeri bir öğün yemeğini paylaştı, bir başkası ise güvenli bir yere ulaşmama yardım etti.</p>
<p>Bu deneyimler bana güvenin naiflik olmadığını öğretti. Güven, tehlikeyi görmezden gelmek anlamına gelmez; her insanı yalnızca korkumuzun gözünden görmeyi reddetmek demektir.</p>
<p>Kitaplar bize insanlık hakkında bilgi verebilir. Ancak bir yabancı, karşılığında hiçbir şey beklemeden size şefkat gösterdiğinde, insanlık hakkında bildikleriniz bilgi olmaktan çıkar ve deneyime dönüşür.</p>
<p>Gerçek seyahat, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Kendi önyargılarımızın ötesine geçmektir. Binlerce mil yol kat edebiliriz, ancak en büyük mesafe, bir yabancıyı kendimizden ayrı görmeyi bıraktığımız anda aşılır.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/image-w1280.jpg" alt="">
<figcaption>Bab'Aziz: Ruhunu Tefekkür Eden Prens Tunuslu / Senaryo yazarı ve yönetmen Nacer Khemir tarafından 2005 yılında çekildi.</figcaption>
</figure>
<h3>İran sineması</h3>
<p><strong>İran sinemasıyla bağlantılı, sizi özellikle etkileyen bir film veya yönetmen var mı?</strong></p>
<p>Beni en çok etkileyen filmlerden biri Bab’Aziz’dir. Yüzeysel olarak bakıldığında çölü aşan bir yolculuk gibi görünür; oysa gerçekte, bir kişinin kendi benliğinin derinliklerine yaptığı yolculuğu anlatır.</p>
<p>Filmin merkezinde yer alan kör derviş Bab’Aziz’in sükûneti, bana bazen gözlerimizle değil, kalbimizle daha derinden görebildiğimizi hatırlatır. Çölün sessizliği, müzik ve yol boyunca yaşanan karşılaşmalar, hayatın yalnızca ulaşılması gereken bir varış noktası değil, anlamaya çağrıldığımız bir varlık hâli olduğunu ima ediyor.</p>
<p>Bab’Aziz, Sufizmin en güzel gerçeklerinden birini taşıyor: Gerçeğe acele ederek değil, yavaşlayarak yaklaşırız. Her şeyi bilmemiz gerekmez; bazen henüz anlamadığımız bir yolda güvenle yürümeyi öğrenmeliyiz.</p>
<p>Bana göre gerçek sanat, sorularımızı elimizden alıp yerine cevaplar koymaz; bize daha derin sorular bırakır. Bab’Aziz bittikten çok sonra bile içimizde bir sessizlik olarak devam eder.</p>
<h3>“Sessizlik, başka bir dilin başlangıcı”</h3>
<p><strong>Sessizlik hayatınızda nasıl bir yer tutar?</strong></p>
<p>Benim için sessizlik, konuşmanın yokluğu değildir; başka bir dilin başlangıcıdır. İnsanlar sürekli konuştuklarında, genellikle kendilerini ifade ettiklerini sanırlar. Oysa bazen konuşmak, kendimizden kaçmanın en kolay yoludur. Sessizlikte kaçacak hiçbir yer kalmaz. Korkularımızla, özlemlerimizle ve içimizdeki cevapsız sorularla yüzleşiriz.</p>
<p>Ney çaldığımda da bunu hissediyorum. Müzik yalnızca sesle değil, sesler arasındaki boşluklarla da şekillenir. O boşluklar olmasaydı, duyduğumuz şey müzik değil, gürültü olurdu. Hayat da böyledir. Duraklamalarımız, sessizliklerimiz ve bekleme dönemlerimiz, hayatın ritminin bir parçasıdır.</p>
<p><strong>Ney, Sufi düşüncesinde genellikle özlem ve ayrılıkla ilişkilendirilir. Çaldığınızda kişisel olarak ne hissediyorsunuz; içinizde, bir anlık da olsa, ne değişiyor?</strong></p>
<p>Ney çaldığımda zaman algım değişiyor. Bazen zamanın tamamen durduğunu bile hissediyorum. Bir süreliğine geçmiş ve gelecek önemini yitiriyor, geriye yalnızca şimdiki an kalıyor.</p>
<p>O anda, bir şekilde şimdiki anı, sonsuzluğu ve hiçliği aynı anda hissediyorum. Bunu kelimelerle açıklamak kolay değil.</p>
<p>Benim için ney, yalnızca çaldığım bir enstrüman değildir. Bazen kendimden uzaklaşıp daha derin bir sessizliğe girmenin bir yolu hâline gelir.</p>
<p>Belki de bu yüzden ney çaldığımda, kendimi ifade ettiğimi değil, kendimden uzaklaştığımı hissediyorum.</p>
<h3>Geçmişe saygı gösterirken onun tuzağına düşmemek</h3>
<p><strong>Geçmişe saygı gösterip onun tuzağına düşmeden nasıl ilerleyebiliriz?</strong></p>
<p>Geçmişimizi tamamen silemeyiz, buna da gerek yok. Geçmiş, yalnızca yaşadığımız acılardan değil, bugünkü kişiliğimizi şekillendiren her karşılaşmadan oluşur.</p>
<p>Ancak geçmişe saygı göstermek, orada yaşamaya devam etmek anlamına gelmez. Bir öğretmene saygı duyabilirsiniz, ama hayatınızın geri kalanında aynı sınıfta oturmaya devam etmezsiniz. Geçmiş de aynıdır: Bize bir şeyler öğretir, sonra yolumuza devam etmemizi ister.</p>
<p>Bırakmak, unutmak anlamına gelmez. Birini asla unutmayabilirsiniz, ama onun yokluğunun şimdiki zamanınızı yönetmesine izin vermeyi bırakabilirsiniz. Eski benliğinizin korkuları etrafında hayatınızı kurmadan, bir zamanlar olduğunuz kişiye şefkat duyabilirsiniz.</p>
<p>Çoğu zaman, geçmişte olanlara değil, olmasını dilediğimiz şeylere tutunuruz. İyileşme, zaten gerçekleşmiş olanı değiştiremeyeceğimizi kabul ettiğimizde başlar.</p>
<p>Geçmişi yanımızda taşımakla onun tarafından taşınmak arasında büyük bir fark vardır. Geçmiş bize yön gösterebilir, ama kontrolü ele almamalıdır.</p>
<p>Bazen hayatın kapıları dışarıdan kilitli değildir. Eski kapının koluna elimiz hâlâ dayalı olduğu için yeni kapıyı açamayız. Dönüşüm, geçmişi inkâr etmek anlamına gelmez; ona şükretmek ve elimizi kapıdan nazikçe çekmek anlamına gelir.</p>
<p><strong>Yıllarca maneviyatı araştırdıktan sonra, hayatla ilgili hâlâ tam olarak anlayamadığınız bir şey var mı; manevi bir fikir olarak değil, bir insan olarak?</strong></p>
<p>Yıllar geçtikçe bir şeyi daha net anlamaya başladım: Entelektüel olarak anlayabildiğimiz, ancak duygusal olarak kabul etmekte hâlâ zorlandığımız şeyler vardır.</p>
<p>Örneğin, sevdiğimiz insanları neden kaybettiğimize, bazı insanların neden bu kadar büyük acılara katlandığına ya da hayatın neden bazen bu kadar adaletsiz görünebildiğine dair felsefi açıklamalar bulabiliriz. Sufizm de bu sorulara pek çok cevap sunar. Ancak yalnızca bir insan olduğunuzda, belirli sorular karşısında bildiğiniz her şeyin sessizliğe büründüğü anlar vardır.</p>
<p>Hâlâ tam olarak anlayamadığım bir şey, neden sevdiğimiz insanları ve şeyleri kaybetmek zorunda olduğumuzdur.</p>
<p>Belki de hayatın doğası budur. Her şey gelir ve her şey geçer. Aklım bunu anlıyor. Ama kalp, bunu her zaman aklın yaptığı kadar kolay kabul etmez.</p>
<p>Belki de insan olmanın bir parçası tam da budur: Tüm cevaplara sahip olmadan yaşamaya devam etmek.</p>
<p>(ŞA/VK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İlker Ortaç’tan dijital sergi ’LIMIT’: “Ben seyircinin arıza vermesini tercih ediyorum”]]></title><link>https://bianet.org/haber/ilker-ortactan-dijital-sergi-limit-ben-seyircinin-ariza-vermesini-tercih-ediyorum-324952</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/10/30/ilker-ortacin-limiti-ben-seyircinin-ariza-vermesini-tercih-ediyorum.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/ilker-ortactan-dijital-sergi-limit-ben-seyircinin-ariza-vermesini-tercih-ediyorum-324952</guid><description><![CDATA["Ne kadar duman, o kadar randıman. Arızayı seviyoruz. İzleyiciler gezerken de arıza verdiler, veriyorlar, verecekler. Sergi de arıza veriyor. Bence bu gayet dürüst bir şey."]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Biçimleri değişmiş bedenler, alışılmadık anatomik oranlar, maskelerin ardındaki yüzler… Sanatçı İlker Ortaç’ın <em>LIMIT</em> adlı dijital sergisi, grotesk figürlerden oluşan bir görsel dünya kuruyor. Feminist düşünürlerin sözleriyle buluşan bu bedenler, dayatılan sınırları ve tanımları sorguluyor.</p>
<p>Serginin mekânı anlatının bir parçası. Punkrockets Radio’nun canlı yayını eşliğinde gezilen sanal bir oto sanayide, ziyaretçiler Ortaç’ın 20 eseriyle karşılaşıyor. Tamir ve onarımla özdeşleşen bu mekân, bedenlere dayatılan düzeltme ve normalleştirme beklentilerini sorguluyor.</p>
<p>Ortaç, eserleriyle izleyici arasında ortaya çıkan gerilimi üretiminin bir parçası olarak görüyor. Sanatçıyla<em> </em><em>LIMIT</em><em>’</em>in ortaya çıkışını, bedenlere ilişkin toplumsal kabulleri ve izleyiciyle kurduğu ilişkiyi konuştuk.</p>
<p><a href="https://limitartproject.com/" target="_blank" rel="nofollow noopener">Sergiyi buradan inceleyebilirsiniz.</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/art18.jpg" alt="">
<figcaption>Ağızdaki Şeker.</figcaption>
</figure>
<h3>“Ben punk yaşayan bir sanatçıyım”</h3>
<p><strong>LIMIT'i dijital bir oto sanayi olarak tasarlamışsın ve sergiye Punkrockets Radio'nun canlı yayını eşlik ediyor. Dijital ortam, mekân ve müzik tercihlerinle nasıl bir deneyim yaratmayı amaçladın?</strong></p>
<p>İnsanların “kaportayı düzeltelim” diye kendi aralarında konuştuğunu biliriz. Kaporta ilk aklıma burada geldi. Yıllardır aynı dertten yola çıkıp ortaya bir şeyler koymaya çalışıyorum. Bazen kısa film çekiyorum, bazen öykü, bazen roman yazıyorum. Bu sefer de çizerek anlattıklarımı toplayıp bir sergi formunda sunmayı amaçladım. Artık alışılmış, doğal olarak yaptığım şey oldu: Oraya gelenleri rahatsız etmek. Sonra oto sanayiyi düşündüm; arabayı götürdüğüm, yapılan işleri seyrettiğim, bir kenara çekilip sigara içip çay içtiğim anlar geldi aklıma. Böyle bir yerde benim çizdiklerim olsa, böyle bir yeri nasıl yapardım diye düşündüm. Taksim’de Mısır Apartmanı’ndaki bir sergi salonunu tamirhaneye çevirsem, çizdiklerimi oraya koysam, arkada punk müzik çalsa diye düşündüm. Ben punk yaşayan bir sanatçıyım. Ben de seyircilerin arasında gezinsem diye düşündüm. Elimdeki imkânlar önce bunu dijital olarak yapmaya yetiyordu. En azından eldekiyle bir şey yapıp sonra bu projeyi dünya turuna çıkarma fikriyle masanın başına oturdum.</p>
<h3>“Benim çizdiğim bedenler çemberin dışında kalan bedenler”</h3>
<p><strong>Eserlerinde bedenler neredeyse hiçbir zaman alışıldık anatomik oranlarıyla karşımıza çıkmıyor. Bedenleri grotesk biçimlerde yeniden kurman, toplumsal olarak belirlenen “normal beden” fikriyle nasıl bir hesaplaşma içeriyor?</strong></p>
<p>Bazen bir toplumda çoğunluğun inandığı, benimsediği, tercih ettiği şeyler normal olarak kabul ediliyor. Bunun dışındakiler ya yok edilmeye çalışılıyor ya da en iyi ihtimalle görmezden geliniyor. Benim çizdiğim bedenler de bu çemberin dışında kalan bedenler. Anatomik yapıları normal kabul edilen bedenlerin anatomik yapılarına uymadığı için insanlar bunları şüphe, endişe ve tedirginlikle karşılıyorlar. Onlarla bir münakaşaya giriyorlar. Bazen bu münakaşa eserlerle sınırlı kalmıyor, bunları üreten adamla da münakaşaya girdiklerine şahit oluyorum. Bunları üretirken böyle tepkiler alacağımı hayat deneyimlerimden bildiğim için kendime göre bir yalıtım geliştirdim: İzleyiciyle benim aramdaki münakaşayı pas geçip izleyiciyle eser arasındaki münakaşayı araya girmeden izlemek.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/art-13.jpg" alt="">
<figcaption>Timsah Maskesi.</figcaption>
</figure>
<h3>“Maskeyi çıkarınca o insanı tanıyacağımızı düşünüyoruz”</h3>
<p><strong>Sergide maskeler dikkat çekici bir yer tutuyor. Maskenin hem gizlenmenin hem de kendini ifade etmenin bir aracı olabileceğini düşündüğümüzde, eserlerinde kimlik ve görünürlük arasındaki ilişkiyi nasıl ele alıyorsun?</strong></p>
<p>Maskeyi çıkarınca o insanı tanıyacağımızı sanıyoruz. Ben bundan pek emin değilim. Üstümüzdeki kıyafet, saçımız, makyajımız, duruşumuz da birinin bizi nasıl gördüğünü etkiliyor. Çizimlerimdeki maskelere de böyle bakıyorum. Arkasında kim var diye merak edebiliriz ama o insan hakkında her şeyi bilmek zorunda değiliz. Ben biraz da neden onu hemen tanıyıp kafamızdaki bir yere yerleştirmek istediğimizle uğraşıyorum.</p>
<h3>“Bazen insanın aklının karışması da iyi”</h3>
<p><strong>Sergide farklı dönemlerden ve düşünsel geleneklerden feminist isimlerin sözlerine yer veriyorsun. Beden ve iktidar ilişkisine farklı yaklaşımlar sunan bu düşünürleri bir araya getirirken nasıl bir düşünsel ilişki kurmayı amaçladın?</strong></p>
<p>Çizimlerime bakarken bu kadınların söyledikleri de aklımdaydı. Sözlerini de yanlarına koymak istedim. Hepsi aynı şeyi söylemiyor; ben de öyleymiş gibi sunmak istemedim. Bir çizime bakıyorsun, sonra yanındaki sözü okuyorsun; belki dönüp çizime bir daha bakıyorsun. Benim istediğim biraz da buydu. O sözün çizimi açıklayıp konuyu kapatması gerekmiyor. Bazen insanın aklını biraz daha karıştırması da iyi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/2-3.jpg" alt="">
<figcaption>Yeşil Ruj.</figcaption>
</figure>
<p><strong>Eserleri kartpostal olarak paylaşılabilir kılman dikkat çekici. Grotesk imgeleri, geleneksel olarak hatıra ve kişisel iletişimle ilişkilendirilen kartpostal biçimiyle buluşturma fikri nasıl ortaya çıktı?</strong></p>
<p>Sosyoloji okurken bir arkadaşımın kartpostal üzerine yazdığı tezi okumuştum. O günden beri kartpostallar kafamda ayrı bir yerde. Birine kartpostal gönderince ona küçük bir armağan veriyorsun, alıp evinin bir köşesine koyabiliyor. Şu an bunu fiziksel yapamasam da dijitalde yapmayı seçtim. Bir gün fiziksel sergide de aynısını yapmak istiyorum. Böylece bu karakterler, bedenler, düşünceler, bir nevi ben, birinin evine kartpostal olarak girsin. Belgesel ya da kitapla girdiğim gibi, bir kere de kartpostal olarak.</p>
<h3>“Sergi arıza veriyor”</h3>
<p><strong>Sergideki spot ışıkların çoğu sabitken yalnızca Kırmızı Beden ve Gülüş ve Yumruk eserlerinin üzerindeki ışıklar yanıp sönüyor. Bu iki eseri ışık aracılığıyla diğerlerinden ayırmanın ardında nasıl bir düşünce var?</strong></p>
<p>Ne kadar duman, o kadar randıman. Arızayı seviyoruz. İzleyiciler gezerken de arıza verdiler, veriyorlar, verecekler. Sergi de arıza veriyor. Bence bu gayet dürüst bir şey.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/art-17.jpg" alt="">
<figcaption>Gülüş ve Yumruk.</figcaption>
</figure>
<h3>“Ben seyircinin arıza vermesini tercih ediyorum”</h3>
<p><strong>Serginin sonunda izleyicinin kendi bedenine veya başkalarının bedenlerine bakışında nasıl bir değişim yaşamasını umuyorsun?</strong></p>
<p>Daha önce Türk sinemasında sakatlık olgusu üzerine çalışmıştım. Melodramlarda sakatlığın çok acıklı anlatıldığını görüyoruz. Seyirci filmden çıkınca, bu politik ve ekonomik baskılara rağmen sağlam olduğu için hâline şükredip mutlu bir şekilde hayatına devam edebiliyor. Ben ise seyircinin arıza vermesini tercih ediyorum.</p>
<div class="box-13">
<p style="text-align: left;"><img style="float: left;" src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-2-1.png" alt=""></p>
<p style="text-align: left;"> </p>
<p style="text-align: left;">1973’te beyin dokusunda oluşan hasarla, Serebral Palsi ile doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde kütüphanecilik okudu. Mimar Sinan’da sosyoloji yüksek lisansı sırasında “Türkiye Sinemasında Sakatlık Olgusu” konulu tezini sundu, jüri görüşmesinin ardından okulu bıraktı.</p>
<p style="text-align: left;">1995’te kamu hizmetine girdi. Yıllarca kod yazdı. On beş yılın ardından roman, öykü ve senaryo yazmayı kod yazmaya tercih edip emekli oldu. Yazıp çizdikleri kasları kadar sert, politik duruşu kadar tavizsiz, bir punk kadar “siz ne dersiniz” derdinden uzak.</p>
<p style="text-align: left;">2001’de baba oldu. Eşini 2003’te, 2019’da hayatına giren köpeğini ise 2025’te kaybetti. Her ikisine de kanserle uzun süren mücadelelerinin ardından veda etti.</p>
<p style="text-align: left;"> </p>
</div>
<p style="text-align: left;">(EG/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Derecelerden saatlere]]></title><link>https://bianet.org/yazi/derecelerden-saatlere-324932</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/30/derecelerden-saatlere.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/derecelerden-saatlere-324932</guid><description><![CDATA[Astronomi sponsorlara, pahalı aletlere ve özel donanıma ihtiyaç duymaz. Gereken, dışarı çıkmaya, başımızı kaldırıp bakmaya ve ölçmeye karar vermektir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gök kubbe, sahip olduğumuz en ucuz ve en demokratik bilim laboratuvarıdır. Yukarı bakıyorum, uçsuz bucaksızlığa hayran kalıyorum ve insanlığın ortak kaderini fark ediyorum.</p>
<p>Bir bilim laboratuvarı denince çoğunlukla pahalı aletler, bir bina ve bütçe akla gelir. Oysa bunların hiçbirine ihtiyaç duymayan bir laboratuvar var. Giriş bileti yoktur, geceleri kapanmaz, büyük şehirle küçük şehri, zengin okulla yoksul okulu ayırmaz. Bu laboratuvar gök kubbedir. Başını kaldırıp bakan herkes, basit bir soruyla gerçek bilim yapmaya başlayabilir. Yıldızlara bakarak saati bulabilir miyiz?</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/editorial-poster-2026-10-30t122215-935.png" alt="">
<figcaption>Skinakas Gözlemevi</figcaption>
</figure>
<p>Bulabiliriz! Ve sır bir açıdadır. Dünya 24 saatte bir tam tur, yani 360° döner, dolayısıyla gökyüzü her saat yaklaşık 15° yer değiştirir. Bir takımyıldızın kaç derece döndüğünü ölçersek ne kadar zaman geçtiğini biliriz. Hesap basit bir bölmedir, Δt = Δθ/15 ve saate bakışımızı değiştirir. Saat, ekrandaki bir sayı olmaktan çıkar ve ölçülebilir bir fiziksel büyüklüğe dönüşür.</p>
<p>360 ve 24 sayıları rastgele değildir. 360 derecelik daire Babil'in altmışlık sayı sisteminden, 24 saatlik gün ise eski Mısır'dan miras kalmıştır. İki sayının da onları ayrıcalıklı kılan ortak bir özelliği vardır. 360'ın 24 böleni vardır ve 7 dışında 1'den 10'a kadar bütün tam sayılara bölünür, 24'ün ise sekiz böleni vardır. Böylece daire ve gün artık kalmadan eşit parçalara ayrılır ve ikisinin bölümü 15 gibi bir tam sayı verir. Onluk sistem, 10'un katları ve kuvvetleriyle, insan fizyolojisi nedeniyle seçilmiştir ve bu istenen bölünebilirliğe sahip değildir. 10 yalnızca 2'ye ve 5'e tam bölünür, 100 derecelik bir daire de üç eşit parçaya ayrılamazdı.</p>
<p>Okulda dereceyi tam dairenin 1/360'ı, radyanı yarıçapa eşit uzunlukta bir yayı gören merkez açısı (1 rad ≈ 57,3°, yani tam daire 2π rad) ve saniyeyi günün 1/86400'ü olarak tanımlarız. Bugün saniye ise sezyum atomunun bir ışımasının 9.192.631.770 periyodunun süresi olarak tanımlanır ve artık tam düzenli olmayan Dünya'nın dönüşüne bağlı değildir.</p>
<h3>Elinle ölç</h3>
<p>Gözlem kuzeyden başlar. Büyük Ayı'nın iki parlak «işaretçi» yıldızı Dubhe ve Merak, Kuzey Kutup Yıldızı'nı gösteren hayalî bir çizgi oluşturur. Kutup Yıldızı Kuzey Gök Kutbu'na çok yakın olduğu için neredeyse hareketsiz görünür ve bütün gökyüzü onun çevresinde dönüyormuş gibi durur. Kuzey enlemi 35°'nin üzerinde olan yerlerde yaşayan gözlemciler için bu iki yıldız hiç batmaz, yılın her günü ve gecenin her saatinde gözlenebilir. Yani yıl boyu görünen yıldızlardır.</p>
<figure class="image"><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/2-ektmisi.png" alt="">
<figcaption>Elinle ölç</figcaption>
</figure>
<p>Özel bir alete gerek kalmadan, uzattığın kolunla gece gökyüzündeki açıları ölçebilirsin. Bir parmak gökyüzünde yaklaşık 1°'lik, üç parmak 5°'lik, yumruğun 10°'lik, açık avuç ise yaklaşık 15°'lik bir yay kaplar, resimde gösterildiği gibi. Böylece vücudumuz bir açıölçere dönüşür. Bununla Dubhe–Merak çizgisinin Kutup Yıldızı'ndan geçen dikeyle yaptığı açıyı, gökyüzünün görünür hareketi gibi saat yönünün tersine ölçer ve saate çevirirsin.</p>
<p>Ancak bir düzeltme gerekir. Dünya Güneş'in çevresinde de döndüğü için gökyüzü, aynı saatte her gece biraz daha dönmüş olur, günde yaklaşık bir derece. Hesabı basitleştirmek için yılı 360 gün, her ayı 30 gün say. Bu sadeleştirme, gözün ve elin rastgele hatasından farklı, öngörülebilir ve sabit bir sistematik hata getirir. Uygun bir varsayımın doğruluktan ödün verdirdiğini fark etmek belki de en değerli derstir.</p>
<h3>Kos ve bodrum, aynı açı, farklı saat</h3>
<p>Yıldızlardan bulduğumuz saat yerel güneş saatidir ve burada zamanın bir uzlaşma olduğunu gösteren güzel bir örnek ortaya çıkar. Kos ile Bodrum neredeyse aynı boylamdadır ve aralarında dar bir deniz şeridi vardır. İkisinin yerel güneş saati arasındaki fark bir dakikadan azdır ve Dubhe ile Merak iki şehrin üzerinde hemen hemen aynı açıyı oluşturur.</p>
<p>Ama saatler çoğu zaman uyuşmaz. Türkiye bütün yıl UTC+3 saatini kullanır. Yunanistan saatini değiştirir ve Ekim ayının son pazarından Mart ayının son pazarına kadar UTC+2 kullanır. Bu günlerde Bodrum'daki bir kız öğrenci ile Kos'taki bir oğlan öğrenci aynı yıldızı aynı açıyla gözlerken saatleri bir saat farklı gösterir. Gökyüzünün saat dilimi yoktur. Saat dilimlerini biz yarattık, anlaşabilmek için.</p>
<p>Saat dilimlerinin ardında aynı 15°'lik açı yatar. Boylamları 15° farklı iki yerin yerel saatleri bir saat farklıdır. Açı, Dünya üzerinde mesafe de ölçer. Her derece 60 dakikaya bölünür ve Dünya üzerinde bir yay dakikası, yaklaşık 1852 metrelik bir deniz miline karşılık gelir. Ekvatorda bir boylam derecesi bu yüzden 60 deniz mili, bir saatlik 15° ise yaklaşık 900 deniz milidir.</p>
<h3>Paralaks, ya da uzaklıkları nasıl ölçeriz</h3>
<p>Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketi bir ders daha saklar. Başparmağını uzat, uzaktaki bir cisme bak ve gözlerini sırayla kapat. Başparmak arka planın önünde «zıplar». Bu görünür kaymaya paralaks denir ve cisim ne kadar yakınsa o kadar büyüktür. Açıyı ölçersek ve iki gözümüz arasındaki uzaklığı bilirsek, cismin uzaklığını basit bir geometriyle buluruz.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/3-gonia.jpg" alt="">
<figcaption>Dubhe–Merak işaretçisinin açısı</figcaption>
</figure>
<p>Gökbilimciler aynısını gökyüzüyle yaptılar. «Gözleri» Dünya'nın yörüngesindeki iki konumdu, altı ay arayla ve yaklaşık 300 milyon kilometre uzaklıkta. Yakın bir yıldız, bu durumda çok uzaktaki yıldızların önünde çok az kayar. Buna yıllık paralaks denir. İlk ölçümü 1838'de Bessel, 61 Cygni yıldızı için yaptı ve bir yıldızın ilk gerçek uzaklığını verdi. Paralaks ne kadar küçükse yıldız o kadar uzaktadır. Bu yöntemle Gaia uydusu bugüne kadar bir milyardan fazla yıldızın uzaklığını ölçmüştür.</p>
<h3>Bir dünya haritası</h3>
<p>Etkinliği okul bahçesinden dünyaya taşımak için ücretsiz bir web uygulaması geliştirildi, «Eğitimcilerin Usturlabı». Herhangi bir tarayıcıdan, ücretsiz olarak <a href="https://panagiotis2011.github.io/astrolabos/" target="_blank" rel="nofollow noopener">adresinden</a> açılır. Öğrenci gözlemin yerini ve saatini belirler, uygulama kuzey gökyüzünün haritasını gösterir ve saati hesaplar. Bir «kara kutu» değildir. Açıdan saate giden yolu ve olası sapma kaynaklarını adım adım gösterir, hesapladığı her şeyi öğrenci kontrol edebilir.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/4-astrolavos.png" alt="">
<figcaption>Usturlap web uygulaması</figcaption>
</figure>
<p>Her gözlem öğrencinin kişisel gözlem defterine kaydedilir ve ortak bir dünya haritasında iğne olarak görünür. Çocuk orada, başka ülkelerdeki yaşıtlarının aynı ölçümü aynı anda yaptığını görür. Tek başına bir gözlem ve ölçüm, bir gözlemciler topluluğuna katılım hâline gelir. Web uygulaması ekipman gerektirmez, büyük bir şehirdeki okulla küçük bir adadaki okul haritada aynı yere, verilerde aynı değere sahiptir. Zamanla harita, coğrafi olarak dağılmış açı ve zaman ölçümleri biriktirir ve bunların birlikte işlenmesinin yolunu açar. Uygulama, 13, 14 ve 15 Kasım'da Katerini'de yapılacak Yunan Matematik Derneği kongresinde sunulacak.</p>
<h3>Herkes için bir etkinlik</h3>
<p>Etkinlik öğrencilere, ailelere ve öğretmenlere uygundur. Okulda bir açı ölçme konusuna, bir bilim kulübüne ya da bir gökyüzü gözlem akşamına, fen ve beşeri bilimler öğretmenleri ile diğer branşlardaki öğretmenlerin iş birliğiyle eklenebilir. Aileler için ekipman ya da özel bilgi gerekmez. Zaman ve birlikte olmak yeter. Gökyüzünün altında geçen bir akşam sohbeti ve «birlikte olma» duygusunu geri getirir.</p>
<p>Astronomi sponsorlara, pahalı aletlere ve özel donanıma ihtiyaç duymaz. Gereken, dışarı çıkmaya, başımızı kaldırıp bakmaya ve ölçmeye karar vermektir. Kutup Yıldızı her akşam orada olacak, neredeyse hareketsiz, ve haritadaki her yeni iğne gözlemciler topluluğunu büyütecek ve eğitimi daha heyecan verici kılacak.</p>
<p>(PP/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Uluslararası siyasette kadınlar nerede?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/uluslararasi-siyasette-kadinlar-nerede-324946</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/30/diplomasiden-savas-meydanlarina-muzlar-plajlar-ve-askeri-usler.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/uluslararasi-siyasette-kadinlar-nerede-324946</guid><description><![CDATA[Enloe, uluslararası ilişkiler alanında çalışan pek çok akademisyenin kadınları ve feminist bakış açısını göz ardı ettiğini söylüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası siyaset denilince akla Trump, Hamaney, Erdoğan, Aliyev, Putin geliyor. Aynı konuda yazılmış kitapların kapaklarında da çoğunlukla bu erkeklerin fotoğraflarını görüyoruz. Peki, uluslararası siyasete feminist gözlükle bakmak mümkün mü? Hatta şöyle sorayım: Feminist bir bakışla baktığımızda neler görürüz?</p>
<p>Cynthia Enloe’nun “<em>Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler: Feminist Bakışla Uluslararası Siyaseti Anlamak”</em> kitabı, bu sorulara kapsamlı yanıtlar veriyor. Berna Kurt ve Ece Aydın’ın çevirisiyle Türkçeye kazandırılan kitap, Güldünya Yayınları etiketi ile yayımlandı.</p>
<p>Enloe bana göre kitabın temel yaklaşımını şu cümleyle özetliyor: “Özel olan küreseldir; küresel olan toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiştir.”</p>
<p>Kitabın Türkçe baskısının önsözünde Enloe, Türkiye’de yayımlanacağı haberini aldıktan sonra mahallesindeki GAP mağazasına yaptığı ziyareti anlatıyor. Dünyanın nasıl göründüğünü anlamak için mağazanın vitrinine bakmaya karar veriyor.</p>
<p>Çünkü Enloe’ya göre küresel siyaseti anlamak için yalnızca devlet başkanlarına, diplomatik görüşmelere ya da savaşlara bakmak yeterli değil. Bir mağazanın vitrini, üretim ilişkileri, kadın emeği ve tüketim alışkanlıkları da uluslararası siyasetin bir parçası.</p>
<p>Enloe, uluslararası ilişkiler alanında çalışan pek çok akademisyenin kadınları ve feminist bakış açısını göz ardı ettiğini söylüyor. Oysa küresel siyasetin arka planında kadınların emeği, bedenleri ve gündelik hayatları var. Bunları görmeden uluslararası ilişkileri ne kadar anlayabiliriz?</p>
<h3>Kadınlar nerede?</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/gsu-cynthia-enloe.jpg" alt="">
<figcaption>Cynthia Enloe Fotoğraf: SU Gender </figcaption>
</figure>
<p>Kitabın bence en ilginç bölümlerinden biri, “diplomasinin evcilleştirilmesi”. Enloe bu bölümde "diplomatların eşleri"nin, özellikle de kadınların, uluslararası ilişkilerde üstlendiği görünmeyen rolleri anlatıyor. Bu kadınlar bir araya geliyor, örgütleniyor, ilişkiler kuruyor kimi zaman lobi faaliyetlerinde bulunuyor. "Askerlerin eşleri" de benzer ağların parçası oluyor. Evler, mutfaklar, davetler ve gündelik ilişkiler, devletler arasındaki diplomatik temaslardan ayrı düşünülemiyor.</p>
<p>Burada toplumsal cinsiyet odaklı habercilik yaparken sorduğumuz soruyla karşılaşıyoruz: Kadınlar nerede?</p>
<p>Uluslararası siyaset haberlerinde liderleri, bakanları, generalleri ve diplomatları görüyoruz. Peki, onların arkasında kalan emeği kim üstleniyor? Savaşların, askeri üslerin, turizmin ve küresel ekonominin kadınların hayatında nasıl karşılık bulduğunu ne kadar anlatıyoruz?</p>
<p>Kitabın adındaki üç kelime de bu soruların peşinden gitmemizi sağlıyor.</p>
<p><strong>Muzlar</strong>, küresel kapitalizmin tarım işçilerinin hayatına nasıl dokunduğunu, kadın emeğinin üretim ilişkileri içinde nasıl görünmezleştiğini düşündürüyor.</p>
<p><strong>Plajlar</strong>, turizm sektörünü, güvencesiz çalışmayı, seks işçiliğini ve kadın bedeninin metalaştırılmasını tartışmaya açıyor.</p>
<p><strong>Askeri üsler</strong> ise militarizmin yalnızca ordular ve silahlar üzerinden anlaşılamayacağını gösteriyor. Askeri üslerin çevresinde yaşayan kadınların hayatları, askerlerin ihtiyaçlarını karşılayan emek ve savaş ekonomisi de bu tablonun bir parçası.</p>
<p>Enloe, kitabında özellikle ABD, Filipinler, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerden örneklerle askeri üslerin, militarizmin ve savaş ekonomisinin kadınların hayatını nasıl etkilediğini anlatıyor.</p>
<p>Okinawa’daki ABD askeri üslerinden Filipinler’deki seks işçiliği ve turizme, asker ailelerinin görünmeyen emeğinden küresel şirketlerin muz üretiminde çalışan kadınlar üzerindeki etkisine kadar uzanan örnekler veriyor. İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri üzerinden de diplomasi, milliyetçilik ve uluslararası siyasetin toplumsal cinsiyet boyutunu ele alıyor.</p>
<h3>Peki Ortadoğu</h3>
<p>Enloe’nun yaptığı, uluslararası siyaseti yalnızca devletler, liderler ve savaşlar üzerinden okumak yerine, bütün bu ilişkilerin arka planında kalan kadınların emeğini ve deneyimlerini görünür kılmak.</p>
<p>Bu açıdan, Enloe’nun feminist merceğinden bugünün Ortadoğu’suna nasıl bakacağını ve bu merceğin bölgede süren savaşlar, militarizm, yerinden edilme ve kadınların yaşamları hakkında neleri görünür kılacağını da açıkçası çok merak ediyorum.</p>
<p>Enloe’nun merceği bunlarla sınırlı değil. Milliyetçiliğin kuruluşunda kadınlara biçilen rolleri, "diplomat eşlerinin" görünmeyen emeğini, tekstil işçilerini ve hizmet sektöründe çalışan kadınları da uluslararası siyasetin bir parçası olarak ele alıyor.</p>
<p>Kitabın gazetecilik açısından benim için en önemli tarafı da burada başlıyor. Bu yaklaşım, haberin öznesini değiştirmekten çok daha fazlasını öneriyor. Olayın kendisine başka sorularla bakmayı.</p>
<p>Uluslararası ilişkiler bölümlerinde, feminist yaklaşımları ele alan dersler olsa da siyaset tarihinin çoğunlukla erkekler üzerinden anlatıldığı bir gerçek. Devletlerin, savaşların ve diplomatik ilişkilerin tarihini okurken kadınların bu süreçlerdeki rolü çoğu zaman arka planda kalıyor.</p>
<p><em>“Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler”</em>, bu nedenle özellikle üniversite öğrencileri için önemli bir okuma önerisi. Uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi öğrencilerinin yanı sıra gazetecilik öğrencilerinin de okuması gereken kitaplardan biri. Kadınların ve LGBTİ+’ların dünyayı, siyaseti ve kendi yaşamlarını başka bir yerden düşünmelerine alan açabilir.</p>
<div class="box-1"><strong>Yazar:</strong> Cynthia Enloe, <strong>Yayınevi:</strong> Güldünya Yayınları, <strong>Sayfa Sayısı:</strong> 366 sayfa</div>
<p>(EMK/NÖ) </p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Alkis Alkaios: Yunanistan’ın görünmeyen söz yazarı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/alkis-alkaios-yunanistanin-gorunmeyen-soz-yazari-324919</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/30/alkis-alkaios-rozadan-sabah-sigarasina-yunanistanin-gorunmeyen-soz-yazari.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/alkis-alkaios-yunanistanin-gorunmeyen-soz-yazari-324919</guid><description><![CDATA[Onu yalnızca iyi bir söz yazarı olarak düşünmek eksik kalır. Alkaios, cunta şiddetinin bedeninde bıraktığı izle yaşayan, buna rağmen yazmayı ve taraf olmayı sürdüren bir şairdir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://bianet.org/dosya/yunanistan-muzik-cografyasi-320688" target="_blank" rel="nofollow noopener">Yunanistan Müzik Coğrafyası</a> serimizin bu bölümünde bir söz yazarının, Alkis Alkaios’un yaşam öyküsüne yer veriyoruz. Cunta tarafından 1972’de tutuklanıp işkence gören Alkaios, ömrünün son otuz yılını hastalık nedeniyle evden çıkmadan geçirir ve bu yıllarda Yunanistan’ın en çok söylenen şarkılarından pek çoğunu yazar.</p>
<a href='/dosya/yunanistan-muzik-cografyasi-320688' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi-dizisi/2026/06/19/yunanistan-muzik-cografyasi.png' alt='Yunanistan Müzik Coğrafyası' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Yunanistan Müzik Coğrafyası</h5>
<div class='date'>19 Haziran 2026</div>
</div>
</a>

<p>Yunanistan’da “Aşka Dair”i (Ερωτικό), “Sabah Sigarası”nı (Πρωινό τσιγάρο) ya da “Roza”yı (Ρόζα) ezbere bilen pek çok kişi, bu şarkıların sözlerini yazan kişinin yüzünü hiç görmemiştir. Alkis Alkaios televizyona çıkmaz, konserlere gelmez, gazetecilerle yüz yüze görüşmez ve bu yüzden bir dönem onun aslında var olmadığı bile konuşulur. Yakın çalışma arkadaşı besteci Thanos Mikroutsikos onu “görünmez bir söz yazarı” diye anar, bir başka konuşmasında da onun için “söz yazarı rolüne girmiş bir şair” der.<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a> Görünmezlik yalnızca bir tercih değildir. Alkaios’un kamuoyundan uzak geçen hayatı, cunta yıllarında gördüğü işkenceden ve işkencenin ağırlaştırdığı hastalıktan ayrı düşünülemez. Bu hayattan çıkan şarkılar, Mikroutsikos’un deyişiyle, kişisel aşk şiiriyle bir kuşağın siyasi kaygılarını aynı dizelerde birleştirir.<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<h3>Sınırdaki bir köyden cuntanın işkencehanelerine</h3>
<p>Gerçek adı “Vangelis Liaros” olan Alkis Alkaios, 23 Kasım 1949’da, iç savaşın sona erdiği yıl, Thesprotia’nın Arnavutluk sınırına yakın Kokkinia köyünde doğar. Ailesi o küçükken İyon Denizi kıyısındaki Parga’ya yerleşir. Elli yıl boyunca yakın arkadaşı olan demirci Stavros Doumas’ın anlattığına göre Alkaios, Parga’yı gençliği, aşkı, şarkısı ve İthaka’sı olarak görür ve “Parga’nın Baharı” (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/23qVKLSa3aqhZ6dwKeqLR9?si=86512914d16941f5" target="_blank" rel="noopener"><u>Άνοιξη της Πάργας</u></a>) şarkısını da bu kasabaya yazar.<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a> “Alkis” takma adını, İkinci Dünya Savaşı’nda Yunan Halk Kurtuluş Ordusu (ELAS) saflarında savaşan ve yirmi üç yaşında öldürülen amcasından alır. Adını bir direnişçiden alan Alkaios, yazmaya da erken başlar. 1967’de, henüz on sekiz yaşındayken, 1920’lerin Yunan şiirinde memur hayatının sıkıntısını ve kentli yalnızlığı alaycı bir dille yazan Kostas Karyotakis üzerine kısa bir deneme yayımlar. Karyotakis’in şiiri, Alkaios’un yazdıklarının “hocası” olarak anılır.<a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Aynı yıl, 21 Nisan 1967’de albaylar cuntası yönetime el koyar. Alkis, Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken politikleşir. Bunda amcasının etkisi kadar, cunta yıllarında üniversite öğrencilerinin toplandığı, gitar ya da piyano eşliğinde sözün öne çıktığı küçük müzik salonları olan buat’larda dönen şarkılar da rol oynar.<a href="#_ftn5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref5">[5]</a> Bu yıllarda cuntaya karşı direnişin en bilinen adlarından biri, 1968’de diktatör Georgios Papadopoulos’a suikast girişiminde bulunduğu için yakalanan, işkence gören ve yıllarca hapiste kalan Aleksandros Panagoulis’tir.<a href="#_ftn6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref6">[6]</a> Alkaios 1972’de Panagoulis’in çevresindeki direnişçilere yardım ettiği için tutuklanır. Aranan insanları saklamış, onlara bakmış ve yurt dışına kaçmalarına yardım etmiştir.<a href="#_ftn7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Ağustos’tan Aralık’a kadar beş ay gözaltında kalır. Önce Atina’daki Bouboulinas Sokağı’nda bulunan Genel Asayiş Müdürlüğü’nde, ardından Askeri Polis’in Özel Sorgu Birimi EAT-ESA’da tutulur. Bu iki yer, cunta yıllarının en bilinen işkence merkezleridir. EAT-ESA’da dolaşan söz, oraya girenin ya dost ya da sakat olarak çıkacağıdır.<a href="#_ftn8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref8">[8]</a> Alkaios burada falaka, dayak ve elektrik işkencesi görür.<a href="#_ftn9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref9">[9]</a> EAT-ESA’ya ayakları üzerinde girer, sedyeyle çıkar. Serbest bırakıldıktan sonra uzun süre yatağa bağlı yaşar ve pipetle beslenir. Gençliğinde hafif seyreden ankilozan spondilit hastalığı işkencelerden sonra ağırlaşır, attığı her adım ona acı verir ve bu hastalık hayatının geri kalanını belirler.<a href="#_ftn10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/eat-esa-atina.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>*</strong>Atina’da eski EAT-ESA binası. Cunta döneminde Askeri Polis’in sorgu birimi olan yapı bugün Antidiktatörlük Demokratik Direniş Müzesi olarak kullanılıyor.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Cunta sonrası: Mikroutsikos’la tanışma ve “Ambargo” albümü</h3>
<p>Cunta Temmuz 1974’te çöker. Yunanistan’da bu tarihten sonraki döneme “rejim değişikliği” anlamına gelen Metapolitefsi (Μεταπολίτευση) adı verilir. Cunta yıllarında yasaklanan Mikis Theodorakis şarkıları yeniden sahnelere çıkar ve siyasi şarkı bu ilk on yılda konserlerde, öğrenci eylemlerinde, parti festivallerinde geniş bir dinleyiciye ulaşır.<a href="#_ftn11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref11">[11]</a> Alkaios cuntadan sonra Atina’da Veranzerou Sokağı’nda bir avukatlık bürosu açar. 1977’de Yunanistan Komünist Partisi’ne (KKE) üye olur ve partinin Attika’daki avukat, bilim insanı ve sanatçı örgütüne bağlanır. Bürosunda avukat yoldaşlarıyla birlikte partinin işçi bürosu adına çalışır ve sendikalara hukuki destek verir.<a href="#_ftn12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Şarkı sözü yazarlığı da bu yıllarda başlar. Thanos Mikroutsikos 1978’in başında, KKE’nin yayın organı Rizospastis’te “Alkis Alkaios” imzasıyla yayımlanan bir şiiri okur, hemen besteler ve şairi aramaya koyulur. Karşısına çıkan kişi avukat Vangelis Liaros’tur. İkisi arasında ölüme kadar sürecek bir dostluk ve işbirliği böyle başlar. Alkaios iki yıl içinde Mikroutsikos’a yüz kadar şarkı sözü gönderir, besteci bunların kırkını besteler.<a href="#_ftn13" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref13">[13]</a> İlk ortak şarkıları “Şubat 1848” (Φλεβάρης 1848), 1978’de Maria Dimitriadi’nin sesiyle “Özgürlük Şarkıları” (Τραγούδια της λευτεριάς) albümünde yayımlanır. Şarkının adı, <em>Komünist Manifesto</em>’nun yayımlandığı ve Paris’te barikatların kurulduğu Şubat 1848’e gönderme yapar.<a href="#_ftn14" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref14">[14]</a> Bunu 1980’de “Hava Durumu” (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/6hpM5bMabgFdC4QrEedMiV?si=FKdLZQa8Swyqt60YeQ75Ag" target="_blank" rel="noopener"><u>Δελτίο καιρού</u></a>), 1982 baharında da bütün sözleri Alkaios’a ait “Ambargo” (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2zV5paj0KS90Pfic9D5SKw?si=7pqdqv3fRpCmaIFDJQ1uMA" target="_blank" rel="noopener"><u>Εμπάργκο</u></a>) albümleri izler. Maria Dimitriadi, Kostas Karalis, Vlasis Bonatsos ve Manolis Mitsias’ın seslendirdiği, caz ve rock etkileri taşıyan “Ambargo”nun şarkıları açık bir siyasi tavır taşır. Alkaios, dönemin diğer siyasi söz yazarlarından farklı olarak yalnızca Yunanistan’ı yazmaz. Albümün açılış şarkısı “Gamagrafi (Salvador ’80)” (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/4k4dOxwraNJc0MUewcq8Ik?si=853b0a5af77d4451" target="_blank" rel="noopener">Γαμμαγραφία (<u>Σαλβαδόρ ’80)</u></a>), adını gama ışınlarıyla görüntüleme tekniğinden alır ve El Salvador’daki iç savaşı anlatır. Şarkıyı seslendiren Maria Dimitriadi, onu El Salvador’da çocukların katledildiği bir kıyımla ilişkilendirir.<a href="#_ftn15" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/alkaios-mikroutsikos-dimitriadi-1982.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Alkis Alkaios, Thanos Mikroutsikos ve Maria Dimitriadi ile stüdyoda “Ambargo”nun kaydı sırasında (1982)</em></figcaption>
</figure>
<p>1983’te Mikroutsikos’un kurduğu ET.NE.M. yayınevinden “Ambargo - Şiirler” (Εμπάργκο - Ποιήματα) adlı kitabı çıkar. Bu, Alkaios’un yayımladığı tek şiir kitabıdır ve “Buz Üstünde Alıştırmalar” (Ασκήσεις επί πάγου), “Çöküş Üzerine Yorumlar” (Εκδοχές για την παρακμή) ve “Ambargo” başlıklı üç bölümden oluşur. Kitap ve aynı adlı albüm, Alkaios’un kuşağının yaşadığı dışlanmanın ifadesi olarak okunur.<a href="#_ftn16" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref16">[16]</a> Kitapta besteci Manos Loizos’a adanan “Sabah Sigarası” (Πρωινό τσιγάρο) şiiri de yer alır. Bu şiirin arkasında bir pişmanlık vardır. Alkaios 1980’lerin başında yalnızca Mikroutsikos için yazacağını söyler ve Loizos’un söz isteğini geri çevirir. Loizos Eylül 1982’de 44 yaşında ölünce Alkaios, Mikroutsikos’un anlatımıyla, suçluluk duyar. Şiir ertesi yıl Mikroutsikos’un ısrarıyla Notis Mavroudis’e verilir ve Alkaios’un en bilinen şarkılarından birine dönüşür.<a href="#_ftn17" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p style="text-align: right;"><strong>                                                                                                                                      <em>Şubat 1848</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Cape Verdeli Manuel Duarte,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Belki yüzünü hiçbir zaman göremeyeceğim,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ama kanla yazılmış o satırlarına bakılırsa,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Kavurucu bir güneşle dolu olmalı...</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Panamalı kardeşim Elberto Cobos,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Belki sesini hiçbir zaman duyamayacağım,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ama rüzgarın getirdiği haberlere bakılırsa,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Tıpkı toprağın gibi hiç susmuyor olmalı...</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Şeria kıyılarından Naim Ashab,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Belki hiçbir zaman el sıkışamayacağız,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Yine de yanı başımda uyanık bekliyor aynı yıldız,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Senin de başucunda nöbet tutan; bu yeter bana...</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Bu gece birleştirdi kalplerimizi aynı umutlar,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Anlık bir titreşimde bile olsa,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Yolumuzu aydınlatırken sayfaları</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Komünist Manifestomuzun...”<a href="#_ftn18" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref18">[18]</a></em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/Xw7R_JhSFhI?si=6lexYl5j6wVCrUCc" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>“Sabah Sigarası”ndan “Yüzyılın Barakası”na</h3>
<p>1984’te “Sabah Sigarası” Notis Mavroudis’in bestesiyle yayımlanır. Aynı yıl Alkaios hastalığı yüzünden uzun süre ayakta duramaz hâle gelir ve Veranzerou’daki bürosunu kapatır. Bundan sonra hayatını yalnızca yazarak sürdürür.<a href="#_ftn19" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref19">[19]</a> 1984’ten sonraki döneminde dili de değişir. Gündelik hayattan alınmış somut sahnelerle gerçeküstü imgeleri aynı şarkıda yan yana getirmeye başlar. Mikroutsikos’la yaptığı “Aşka Dair”in (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/10z9l9mhULyImxFFRjBYX4?si=130957eb339d41a5" target="_blank" rel="noopener"><u>Ερωτικό</u></a>) sözlerinde tarihsel göndermelerle iç gözlem birleşir. Şarkıyı ilk kez Manolis Mitsias söyler, sonra Haris Alexiou da yorumlar. Vasilis Papakonstantinou’nun en büyük başarılarından “Viktoria”nın (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/3YK5uXCaQIIEH5UEmyNKhe?si=1f9a87d3016d4fbc" target="_blank" rel="noopener"><u>Βικτώρια</u></a>) sözlerini de Alkaios yazar.<a href="#_ftn20" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p style="text-align: right;"><em><strong>Sabah Sigarası</strong></em></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Gün ağarıyor, şehrin tatil günü bugün,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Mahallemizde tütüyor bir baca.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Bense seni arıyorum bir sabah sigarası gibi,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ve acı bir kahve gibi, acı bir kahve gibi...</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Sokaklar bomboş, görünmüyor tek bir can,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ve ay henüz kayboldu batıda.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Bense seni arıyorum kaçınılmaz bir çare gibi,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ve bir gündoğumu gibi, bir gündoğumu gibi...</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Güneş doğdu, radyo son ses açılmış,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Tasos adında birine ağlayan bir kasap havasıyla...</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Bense tüm bahsimi sana yatırıp sonra pas geçiyorum,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Körler karesinde, körler karesinde...”</em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/nuU0XT4LTiw?si=DDHjmNTWiw3eHgFa" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>1989’da Dionysis Theodosis’in ilk albümü “Bir Kahve Süresince” (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/1zA4SdJVGK9EdfwM2R8Vq3?si=1d7b9be87bfb4623" target="_blank" rel="noopener"><u>Όσο κρατάει ένας καφές</u></a>) çıkar. Mikroutsikos’un bestelediği albümdeki on üç şarkının on birinin sözleri Alkaios’a aittir ve albüme adını veren şarkı, geceyi yalnız geçirmek istemeyen birinin bir kahve süresince de olsa yakınlık arayışını anlatır.<a href="#_ftn21" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref21">[21]</a> 1996’da Mikroutsikos’un besteleri ve Dimitris Mitropanos’un sesiyle “Yüzyılın Barakasında” (<a href="https://open.spotify.com/album/3VjOXoM98PvGOo52jcOtzp?si=8KdROLBhRFumucj_nklT8g" target="_blank" rel="noopener"><u>Στου αιώνα την παράγκα</u></a>) yayımlanır. Albümün sözlerinin büyük bölümü Alkaios’undur ve şarkılar hatırlama, yas, kırılma anları ve inatçı bir direnme duygusu etrafında döner. Albümün merkezindeki şarkı “Roza”dır (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/2uh88Sbc5kFNV8p2cfrFsP?si=559a1f68c5eb444b" target="_blank" rel="noopener"><u>Ρόζα</u></a>). Alkaios şiiri 1976’da yazıp Mikroutsikos’a göndermiştir; şarkıya dönüşmesi yirmi yıl alır. Ağır tempolu, içe dönük sözlerle yazılan şarkı, 20. yüzyılın devrimci deneyimlerine ve onların ardından gelen hayal kırıklıklarına dair bir iç konuşma gibi okunur. Roza’nın kim olduğu hep tartışılır. Kimi yorumlar onu Rosa Luxemburg’la, kimileri rebetiko şarkıcısı Roza Eskenazi’yle ilişkilendirir, Alkaios ise bu soruya hiçbir zaman açık bir yanıt vermez. Mikroutsikos’un anlattığına göre Mitropanos şarkının ağırlığı karşısında iki hafta boyunca onu söyleyemez. Sonra sahnede “Roza”yı söylerken yaptığı ağır zeibekiko, şarkının en çok hatırlanan görüntülerinden biri olur.<a href="#_ftn22" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<p>Albüme son anda eklenen “Her Daim Gülümseyenler” (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/2XxohUpuoS8uVAsGQnmAME?si=5989c07a7a594dbf" target="_blank" rel="noopener"><u>Πάντα γελαστοί</u></a>) şarkısının hikâyesi ise iki farklı biçimde anlatılır. Mikroutsikos’a göre Alkaios şarkıyı, Ağustos 1996’da Kıbrıs’ta ara bölgede Türk bayrağını indirmek için direğe tırmanırken vurularak öldürülen Kıbrıslı Rum Solomos Solomou’ya ithaf eder. Miltos Paschalidis ise Alkaios üzerine yazdığı kitapta başka bir hikâye anlatır. Ona göre şarkı Solomou’nun ölümünden önce yazılmış ve Mikroutsikos tarafından bestelenmiştir. Alkaios şarkıyı o yıl hayatını kaybeden üç kişiye, Kıbrıslı Rumlar Tasos Isaak ve Solomos Solomou ile anarşist Christoforos Marinos’a adar.<a href="#_ftn23" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref23">[23]</a> İki anlatı arasındaki fark küçük değildir. Mikroutsikos’un aktardığı biçimiyle şarkı, Kıbrıs meselesinin milliyetçi anma dili içinde okunabilir. Paschalidis’in anlattığı ithaf ise 1996’da ölen farklı siyasi figürleri yan yana getirir ve şarkıyı bu dilin dışına taşır.</p>
<p style="text-align: right;"><em><strong>Roza</strong></em></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Dudaklarım kuru ve susuz</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Asfaltta su arıyor,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Geçip gidiyor yanımdan araçlar</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Sense fırtınanın bizi beklediğini söyleyip</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Nemli bir kabareye sürüklüyorsun beni.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Birlikte yürüyoruz aynı yolda</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ama ayrı ayrı hücrelerimiz,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Dolanıp duruyoruz büyülü bir şehirde.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Artık ne aradığımızı bilmek istemiyorum,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>İki öpücük bağışlasan yeter bana.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Rulet oynayıp kaybediyorsun beni</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Kâbus gibi bir masalın içinde.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Bir böceğin fısıltısı şimdi sesim,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Sarmaşık gibi hayatım,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Kesip atıyorsun beni boşluğa.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Zorunluluk nasıl da dönüşür tarihe,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Tarih nasıl da dönüşür sessizliğe...</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Neden bakıyorsun bana öyle uyuşmuş halimle, Roza?</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Bağışla beni, anlayamıyorum</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ne söylediğini bilgisayarların ve sayıların.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Kömürden ve kükürtten aşkım,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Nasıl da değiştirmiş seni zaman...</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Üstümüzden geçip gidiyor araçlar</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ve ben, sisin ve fırtınanın ortasında</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Aç uyuyorum senin yanında.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Zorunluluk nasıl da dönüşür tarihe,</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Tarih nasıl da dönüşür sessizliğe...</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Neden bakıyorsun bana öyle uyuşmuş halimle, Roza?</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Bağışla beni, anlayamıyorum</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ne söylediğini bilgisayarların ve sayıların.”</em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/xubXEP9eJVc?si=uiykNTRD8sF_61KM" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Mitropanos ile Alkaios’un yolu üç yıl sonra yeniden kesişir. Alkaios 1998’de Marios Tokas’la bütün sözlerini kendisinin yazdığı “Alp Yıldızı” (Εντελβάις) albümünü hazırlar. Albümü Giorgos Dalaras söyleyecektir. Ama Dalaras, bir dizede geçen Türkçe kökenli “karşı” (καρσί) sözcüğüne itiraz eder ve yerine “şarap” (κρασί) konmasını ister. Alkaios, dizenin anlamı değişir diye bunu reddeder. Anlaşmazlık albümü yaklaşık bir yıl geciktirir ve “<a href="https://open.spotify.com/album/7eyB8BlhOIv2dHUhIJ9HcQ?si=0gUUjGRJQc619F8_kXqVgg" target="_blank" rel="noopener"><u>Alp Yıldızı</u></a>” 1999’da Dalaras’ın değil Mitropanos’un sesiyle çıkar.<a href="#_ftn24" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref24">[24]</a> Mitropanos albümün kitapçığına yazdığı kısa notta Tokas ve Alkaios’u “sevdiğim bir müzik geçmişiyle bağlı olduğum iki insan” diye anar ve şarkılarına sesini katmaktan onur duyduğunu söyler. Albümde yayımlanan “Kif” (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/1GsiOH3txGvgQfNBkZujyM?si=3ed28c4f7059448e" target="_blank" rel="noopener"><u>Κιφ</u></a>) ve “<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/5PCGY9ssiTmaeXy1S4aNwF?si=b4a7c2d3c4474a72" target="_blank" rel="noopener"><u>Alp Yıldızı</u></a>” gibi şarkılar Mitropanos’un repertuarının kalıcı parçaları olur.<a href="#_ftn25" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref25">[25]</a></p>
<p>Aynı yıllarda yeni işbirlikleri başlar. 1998’de Sokratis Malamas’la “13.000 Gün” (<a href="https://open.spotify.com/album/1WiTDWhIAFdyDFIzKZPL8f?si=y7MSGRmlQRqmgfC1I2NcFw" target="_blank" rel="noopener"><u>13.000 μέρες</u></a>) albümünde ilk kez bir araya gelir. Bu işbirliği “Bekçi ile Kral” (<a href="https://open.spotify.com/album/1etWgxMcZOQxCfcgpxNQFn?si=NL-48xyESiuSIs-xfaBVZw" target="_blank" rel="noopener"><u>Ο φύλακας και ο βασιλιάς</u></a>, 2000), “Bir” (<a href="https://open.spotify.com/album/1HG5lSXZfmFPRhY74lBm1n?si=_hNIETGyTPi8yyqiIEW6OA" target="_blank" rel="noopener"><u>Ένα</u></a>, 2002) ve “Geçit” (<a href="https://open.spotify.com/album/4QHKwcAuEUKEosuzNETUdr?si=Q_dQuaP0TDKF0ywiQMV83A" target="_blank" rel="noopener"><u>Πέρασμα</u></a>, 2010) albümleriyle sürer. Malamas’la yazdığı şarkılarda halk müziği geleneğine yaslanan yeni bir dil ortaya çıkar ve gemicilerin, limanların şairi Nikos Kavvadias ile Kostas Ouranis’in yolculuk şiirine yakın bir ton belirginleşir.<a href="#_ftn26" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref26">[26]</a> 2000’lerde Miltos Paschalidis’le “Batık Çapalar” (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2v9jl3Idc9N8WyH0j28ZGI?si=vbfJ2ms2QQe36MctniIA_A" target="_blank" rel="noopener"><u>Βυθισμένες άγκυρες</u></a>, 2001) ve “Tek Vatanım Zamandır” (<a href="https://open.spotify.com/album/2pvyrtKcebzRdJcTHwOLqi?si=syaCXDIKQWGBrL8vykfwNw" target="_blank" rel="noopener"><u>Η μόνη μου πατρίδα είναι ο χρόνος</u></a>, 2003) albümlerinde çalışır. 2006’da Mikroutsikos’la “Harika Yalnızlar” (<a href="https://open.spotify.com/album/6W3wlsJMCR2cuotfV8iTBh?si=Wd6QBDJuSgqc8aMV2hCTRA" target="_blank" rel="noopener"><u>Υπέροχα μονάχοι</u></a>) albümünü yayımlarlar. Son çalışması, öldüğü yıl Babis Stokas’la yaptığı “Delilerin Avlusu”dur (<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/3li8Z3RpowjagxAiuhvpCS?si=V2aCBcyOTueKdetqOwWmzg" target="_blank" rel="noopener"><u>Η αυλή των τρελών</u></a>, 2012).<a href="#_ftn27" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref27">[27]</a></p>
<h3>Atina ile Parga arasında iki odalık bir hayat</h3>
<p>Alkaios, Paschalidis’in anlatımına göre yaklaşık otuz yıl boyunca biri Atina’nın Kato Kifisia semtinde, diğeri Parga’da olmak üzere iki odada yaşar. 1982’de “Ambargo” için katıldığı bir televizyon programı ve bir radyo yayını dışında kamuoyunun karşısına pek çıkmaz. <em>Difono</em> dergisi bir söyleşi için onu ziyaret etmeyi planladığında ağır hareket kısıtlılığı buna izin vermez ve söyleşi yazışma yoluyla yapılır.<a href="#_ftn28" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref28">[28]</a> Mikroutsikos onun zor bir insan olduğunu, ama bunun için haklı nedenleri bulunduğunu söyler. Mikroutsikos’a göre Alkaios hayatı hayal gücüyle yaşar ve bu hayal gücünün merkezinde aşk tutkusu vardır.<a href="#_ftn29" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref29">[29]</a> Paschalidis’in aktardığı bir olay, Alkaios’un işkenceyle nasıl yaşadığını da gösterir. Yıllar sonra Atina’daki Evelpidon adliyesinde, bir duruşma salonunun önünde işkencecilerinden biriyle karşılaşır. Alkaios ona “Beni hatırlıyor musun?” diye sorar, adam hatırlamaz. Alkaios birlikte askerlik yaptıklarını, yalnızca birinin üstte, diğerinin altta olduğunu söyler ve arkasını dönüp gider. İkinci işkencecisini bir gemide, kardeşiyle birlikteyken görür. Kardeşi adamı göstermesini ister, Alkaios göstermez ve bunun önemi olmadığını söyler.<a href="#_ftn30" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref30">[30]</a></p>
<p>Alkis Alkaios 10 Aralık 2012’nin ilk saatlerinde, 63 yaşında, kanser nedeniyle hayatını kaybeder ve ertesi gün Parga’da toprağa verilir.<a href="#_ftn31" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref31">[31]</a> 5 Ekim 2016’da Atina’daki Herodes Atticus Odeonu’nda Vasilis Papakonstantinou, Christos Thivaios, Miltos Paschalidis ve Babis Stokas’ın katıldığı bir anma konseri düzenlenir. Mikroutsikos konser öncesi söyleşilerinde, Alkaios’un yazdıklarının genişliğini göstermek için aslında on günlük bir program gerektiğini söyler. Ona göre Alkaios, 1980 sonrası Yunanistan’da şarkı yazan en önemli dört beş isimden biridir ve şarkının dilini yenilemiştir.<a href="#_ftn32" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref32">[32]</a> 2019’da Metronomos yayınevi bestelenmiş 187 şarkı sözünü “Patision ile Masal’ın Köşesi” (Πατησίων και Παραμυθιού γωνία) adıyla tek kitapta toplar. Kitabın adı, Atina’nın en işlek caddelerinden Patision ile “masal” anlamına gelen paramythi sözcüğünü bir sokak köşesinde buluşturur.<a href="#_ftn33" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref33">[33]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/alkis-alkaios.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Alkis Alkaios’un vefatından 10 yıl sonra Parga Belediyesi bir meydana adını verip bir yazıt yerleştirdi. (<strong>Kaynak</strong>: <a href="https://www.atpreveza.gr/index.php/epikairothta/48383-i-parga-timise-ton-poiiti-tis-alki-alkaio" target="_blank" rel="noopener"><u>Atpreveza.gr</u></a>)</em></figcaption>
</figure>
<p>Alkaios bugün Kostas Tripolitis ve Lina Nikolakopoulou ile birlikte, Yunanistan’da şarkı dilini değiştiren ve her biri kendi okulunu kuran üç söz yazarından biri sayılır.<a href="#_ftn34" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref34">[34]</a> Ama onu yalnızca iyi bir söz yazarı olarak düşünmek eksik kalır. Alkaios, cunta şiddetinin bedeninde bıraktığı izle yaşayan, buna rağmen yazmayı ve taraf olmayı sürdüren bir şairdir. El Salvador’dan Kıbrıs’a, Parga’dan Atina’nın arka sokaklarına uzanan şarkıları da bu yüzden hem kişisel hem siyasi bir hafıza taşır. Alkaios’un kendisi hiçbir sahneye çıkmaz. Şarkıları ise Maria Dimitriadi’den Dimitris Mitropanos’a, Sokratis Malamas’tan Miltos Paschalidis’e farklı kuşaklardan seslerle söylenmeye devam ediyor.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> “Το in.gr στις πρόβες για το αφιέρωμα στον Άλκη Αλκαίο,” <em>in.gr</em>, 4 Ekim 2016, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.in.gr/2016/10/04/interviews/to-in-gr-stis-probes-gia-to-afierwma-ston-alki-alkaio/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.in.gr/2016/10/04/interviews/to-in-gr-stis-probes-gia-to-afierwma-ston-alki-alkaio/</u></a>; Έλλη Δέδε, “Άλκης Αλκαίος: Μαρτυρίες από την άγνωστη ζωή του μεγάλου στιχουργού,” <em>Δρόμος της Αριστεράς</em>, 4 Ocak 2026, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/</u></a>; Κώστας Μπαλαχούτης, “Άλκης Αλκαίος - Η γραφή του όλη,” <em>Ogdoo.gr</em>, 2 Ocak 2017, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.ogdoo.gr/prosopa/afieromata/alkis-alkaios-i-grafi-tou-oli" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.ogdoo.gr/prosopa/afieromata/alkis-alkaios-i-grafi-tou-oli</u></a>; “Πώς αντιδρά κάποιος όταν συναντά μετά από χρόνια το βασανιστή του;” <em>Μηχανή του Χρόνου</em>, 19 Temmuz 2018, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.mixanitouxronou.gr/pos-antidra-kapoios-otan-synanta-meta-apo-chronia-to-vasanisti-toy-to-megaleio-stoy-stichoyrgoy-alki-alkaioy-poy-ezise-me-sovara-provlimata-ygeias-meta-apo-5-mines-sto-kolastirio-tis-mpoympoylinas/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.mixanitouxronou.gr/pos-antidra-kapoios-otan-synanta-meta-apo-chronia-to-vasanisti-toy-to-megaleio-stoy-stichoyrgoy-alki-alkaioy-poy-ezise-me-sovara-provlimata-ygeias-meta-apo-5-mines-sto-kolastirio-tis-mpoympoylinas/</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> Μιχάλης Γελασάκης, “Συνέντευξη: Ο Θάνος Μικρούτσικος θυμάται για τον Άλκη Αλκαίο,” <em>Musicpaper.gr</em>, 28 Eylül 2016, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> “Άλκης Αλκαίος,” <em>Βικιπαίδεια</em>, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://el.wikipedia.org/wiki/%CE%86%CE%BB%CE%BA%CE%B7%CF%82_%CE%91%CE%BB%CE%BA%CE%B1%CE%AF%CE%BF%CF%82" target="_blank" rel="noopener"><u>https://el.wikipedia.org/wiki/Άλκης_Αλκαίος</u></a>; “Ο ποιητής και στιχουργός Άλκης Αλκαίος,” <em>Νόστιμον Ήμαρ</em>, 10 Aralık 2020, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.nostimonimar.gr/alkis-alkaios/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.nostimonimar.gr/alkis-alkaios/</u></a>; Σταύρος Δούμας, “«Μίλα σιγά…»,” <em>Εφημερίδα των Συντακτών</em>, 12 Aralık 2022, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.efsyn.gr/?p=1220149" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.efsyn.gr/?p=1220149</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[4]</a> “Ο ποιητής και στιχουργός Άλκης Αλκαίος,” <em>Νόστιμον Ήμαρ</em>, <a href="https://www.nostimonimar.gr/alkis-alkaios/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.nostimonimar.gr/alkis-alkaios/</u></a>; “Πέθανε ο Άλκης Αλκαίος,” <em>Lifo</em>, 10 Aralık 2012, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.lifo.gr/node/142010" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.lifo.gr/node/142010</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn5">[5]</a> Δέδε, “Άλκης Αλκαίος: Μαρτυρίες από την άγνωστη ζωή του μεγάλου στιχουργού,” <em>Δρόμος της Αριστεράς</em>, <a href="https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/</u></a>; “Ο Άλκης Αλκαίος πορεύτηκε με πηγή έμπνευσης την τελική μάχη που δε δόθηκε ακόμα,” <em>902.gr</em>, 20 Aralık 2022, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.902.gr/eidisi/politiki/315461/o-alkis-alkaios-poreytike-me-pigi-empneysis-tin-teliki-mahi-poy-de-dothike" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.902.gr/eidisi/politiki/315461/o-alkis-alkaios-poreytike-me-pigi-empneysis-tin-teliki-mahi-poy-de-dothike</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn6">[6]</a> “Η Πρωτομαγιά που έφυγε ο Αλέκος Παναγούλης,” <em>To Vima</em>, 1 Mayıs 2019, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.tovima.gr/2019/05/01/politics/i-protomagia-pou-efyge-o-alekos-panagoulis/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.tovima.gr/2019/05/01/politics/i-protomagia-pou-efyge-o-alekos-panagoulis/</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn7">[7]</a> Δέδε, <em>Δρόμος της Αριστεράς</em>, <a href="https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/</u></a>; “Άλκης Αλκαίος: «Ωδή σε ένα δρομέα αντοχής»,” <em>Musicpaper.gr</em>, 3 Ekim 2016, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn8">[8]</a> “Άλκης Αλκαίος: «Ωδή σε ένα δρομέα αντοχής»,” <em>Musicpaper.gr</em>, <a href="https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi</u></a>; “Τα κολαστήρια της Χούντας στην Αθήνα,” <em>Alfavita</em>, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.alfavita.gr/koinonia/218669_ta-kolastiria-tis-hoyntas-stin-athina" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.alfavita.gr/koinonia/218669_ta-kolastiria-tis-hoyntas-stin-athina</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn9">[9]</a> Δέδε, <em>Δρόμος της Αριστεράς</em>, <a href="https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn10">[10]</a> “Άλκης Αλκαίος, Μπουμπουλίνας και ΕΑΤ-ΕΣΑ,” <em>Κατιούσα</em>, 17 Kasım 2018, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.katiousa.gr/istoria/alkis-alkaios-mpoumpoulinas-kai-eat-esa/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.katiousa.gr/istoria/alkis-alkaios-mpoumpoulinas-kai-eat-esa/</u></a>; Δέδε, <em>Δρόμος της Αριστεράς</em>, <a href="https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/</u></a>; “Άλκης Αλκαίος: «Ωδή σε ένα δρομέα αντοχής»,” <em>Musicpaper.gr</em>, <a href="https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn11">[11]</a> Αναστασία Νικολοπούλου, “Το πολιτικό τραγούδι την πρώτη δεκαετία της μεταπολίτευσης (1974-1984). Η περίπτωση του Άλκη Αλκαίου” (yüksek lisans tezi, Yanya Üniversitesi Müzik Bölümü, Arta, 2023), erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://olympias.lib.uoi.gr/jspui/handle/123456789/37652" target="_blank" rel="noopener"><u>https://olympias.lib.uoi.gr/jspui/handle/123456789/37652</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn12">[12]</a> “Απεβίωσε ο ποιητής και στιχουργός Άλκης Αλκαίος - Τα συλλυπητήρια του εξέφρασε το ΚΚΕ,” <em>902.gr</em>, 10 Aralık 2012, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.902.gr/eidisi/politismos/4099/apeviose-o-poiitis-kai-stihoyrgos-alkis-alkaios-ta-syllypitiria-toy-exefrase" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.902.gr/eidisi/politismos/4099/apeviose-o-poiitis-kai-stihoyrgos-alkis-alkaios-ta-syllypitiria-toy-exefrase</u></a>; “Ο Άλκης Αλκαίος πορεύτηκε με πηγή έμπνευσης την τελική μάχη που δε δόθηκε ακόμα,” <em>902.gr</em>, <a href="https://www.902.gr/eidisi/politiki/315461/o-alkis-alkaios-poreytike-me-pigi-empneysis-tin-teliki-mahi-poy-de-dothike" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.902.gr/eidisi/politiki/315461/o-alkis-alkaios-poreytike-me-pigi-empneysis-tin-teliki-mahi-poy-de-dothike</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref13" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn13">[13]</a> Μιχάλης Γελασάκης, “Συνέντευξη: Ο Θάνος Μικρούτσικος θυμάται για τον Άλκη Αλκαίο,” <em>Musicpaper.gr</em>, 28 Eylül 2016, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref14" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn14">[14]</a> “«Μα που ακόμα δε χαράζει…»,” <em>Lifo</em>, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.lifo.gr/node/187941" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.lifo.gr/node/187941</u></a><u>; “Άλκης Αλκαίος</u>: «Ωδή σε ένα δρομέα αντοχής»,” <em>Musicpaper.gr</em>, <a href="https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi</u></a>. Musicpaper yazısı bu bilgiyi, Iraklis Oikonomou’nun Alkaios’un şarkılarındaki tarihsel öğeler üzerine çalışmasından aktarıyor.</p>
<p><a href="#_ftnref15" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn15">[15]</a> “Εμπάργκο,” <em>stixoi.info</em>, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://stixoi.info/albums/482" target="_blank" rel="noopener"><u>https://stixoi.info/albums/482</u></a>; Φώντας Τρούσας, “«Εμπάργκο»: Μια νέα ανάγνωση ενός ιστορικού δίσκου του Θάνου Μικρούτσικου,” <em>Lifo</em>, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.lifo.gr/culture/music/empargko-mia-nea-anagnosi-enos-istorikoy-diskoy-toy-thanoy-mikroytsikoy" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.lifo.gr/culture/music/empargko-mia-nea-anagnosi-enos-istorikoy-diskoy-toy-thanoy-mikroytsikoy</u></a>; “«Μα που ακόμα δε χαράζει…»,” <em>Lifo</em>, <a href="https://www.lifo.gr/node/187941" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.lifo.gr/node/187941</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref16" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn16">[16]</a> “Έφυγε από τη ζωή ο στιχουργός Άλκης Αλκαίος,” <em>Πρώτο Θέμα</em>, 10 Aralık 2012, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.protothema.gr/culture/music/article/242483/efyge-apo-th-zoh-o-stixoyrgos-alkhs-alkaios/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.protothema.gr/culture/music/article/242483/efyge-apo-th-zoh-o-stixoyrgos-alkhs-alkaios/</u></a>; “«Μα που ακόμα δε χαράζει…»,” <em>Lifo</em>, <a href="https://www.lifo.gr/node/187941" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.lifo.gr/node/187941</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref17" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn17">[17]</a> Γελασάκης, “Συνέντευξη: Ο Θάνος Μικρούτσικος θυμάται για τον Άλκη Αλκαίο,” <em>Musicpaper.gr</em>, <a href="https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio</u></a>; Δέδε, <em>Δρόμος της Αριστεράς</em>, <a href="https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref18" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn18">[18]</a> Manuel Duarte, Portekiz sömürgeciliğine karşı Afrika’da bağımsızlık mücadelesi yürüten Cape Verde’li yurtsever ve entelektüel. Amílcar Cabral önderliğindeki Gine ve Cape Verde’nin Bağımsızlığı için Afrika Partisi (PAIGC) saflarında sömürgecilik karşıtı mücadelede yer almıştır. Elberto Cobos, 1960’lı yıllarda Panama’da ABD emperyalizmine karşı örgütlenenlerin simge isimlerinden biri. Naim Ashab / Na’im al-Ashhab, Filistin ve Ürdün Komünist Partisi’nin üst düzey yöneticilerinden, Filistinli komünist lider ve yazar. İşgale, emperyalizme ve gerici rejimlere karşı yürütülen politik mücadelede uzun yıllar ön saflarda yer almış ve hapis yatmıştır. Thanos Mikroutsikos’un bestelediği bu eser; dünyanın üç ayrı kıtasından (Afrika, Latin Amerika, Batı Asya) hiç karşılaşmamış ama aynı enternasyonalist dayanışmayı ve ortak ideolojiyi (<em>Komünist Manifesto</em>) paylaşan insanların kardeşliğini simgeliyor.</p>
<p><a href="#_ftnref19" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn19">[19]</a> Δέδε, <em>Δρόμος της Αριστεράς</em>, <a href="https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref20" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn20">[20]</a> “Άλκης Αλκαίος,” <em>Βικιπαίδεια</em>, <a href="https://el.wikipedia.org/wiki/%CE%86%CE%BB%CE%BA%CE%B7%CF%82_%CE%91%CE%BB%CE%BA%CE%B1%CE%AF%CE%BF%CF%82" target="_blank" rel="noopener"><u>https://el.wikipedia.org/wiki/Άλκης_Αλκαίος</u></a>; “Εις μνήμην Άλκη Αλκαίου,” <em>Lifo</em>, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.lifo.gr/node/262709" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.lifo.gr/node/262709</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref21" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn21">[21]</a> “Ο «καφές» του Θάνου, του Άλκη και του Διονύση Θεοδόση,” <em>Ogdoo.gr</em>, 10 Aralık 2022, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.ogdoo.gr/diskografia/diskoi-pou-den-ksexasa/o-kafes-tou-thanou-tou-alki-kai-tou-dionysi-theodosi" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.ogdoo.gr/diskografia/diskoi-pou-den-ksexasa/o-kafes-tou-thanou-tou-alki-kai-tou-dionysi-theodosi</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref22" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn22">[22]</a> “Άλκης Αλκαίος: Και έτσι η ανάγκη έγινε ιστορία και η ιστορία έγινε σιωπή..,” <em>dinfo.gr</em>, 1 Aralık 2017, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.dinfo.gr/%CE%AC%CE%BB%CE%BA%CE%B7%CF%82-%CE%B1%CE%BB%CE%BA%CE%B1%CE%AF%CE%BF%CF%82-%CE%BA%CE%B1%CE%B9-%CE%AD%CF%84%CF%83%CE%B9-%CE%B7-%CE%B1%CE%BD%CE%AC%CE%B3%CE%BA%CE%B7-%CE%AD%CE%B3%CE%B9%CE%BD%CE%B5-%CE%B9/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.dinfo.gr/άλκης-αλκαίος-και-έτσι-η-ανάγκη-έγινε-ι</u>/</a>; Diyar Saraçoğlu, “Dimitris Mitropanos: Halkın sesi ve Zeibekiko’nun ağır adımları,” <em>bianet</em>, 6 Aralık 2025, <a href="https://bianet.org/yazi/dimitris-mitropanos-halkin-sesi-ve-zeibekikonun-agir-adimlari-314220" target="_blank" rel="noopener"><u>https://bianet.org/yazi/dimitris-mitropanos-halkin-sesi-ve-zeibekikonun-agir-adimlari-314220</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref23" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn23">[23]</a> “Σολωμός Σολωμού, Δημήτρης Μητροπάνος, Άλκης Αλκαίος, Θάνος Μικρούτσικος,” <em>Goodreads</em>, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.goodreads.com/author_blog_posts/23364436" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.goodreads.com/author_blog_posts/23364436</u></a>; “Αγύριστο κεφάλι: ο Άλκης Αλκαίος που γνώρισα… του Μίλτου Πασχαλίδη,” <em>Goodreads</em>, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.goodreads.com/author_blog_posts/25351657" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.goodreads.com/author_blog_posts/25351657</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref24" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn24">[24]</a> “Η κόντρα του Νταλάρα με τον Άλκη Αλκαίο που καθυστέρησε ένα χρόνο τον δίσκο «Έντελβάις» του Μάριου Τόκα,” <em>Μηχανή του Χρόνου</em>, 22 Temmuz 2017, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.mixanitouxronou.com.cy/stiles/rok-istories/i-kontra-tou-ntalara-me-ton-alki-alkeo-pou-kathisterise-ena-chrono-ton-disko-entelvais-tou-mariou-toka-pia-itan-i-diafonia-tous-ke-giati-ti-lisi-edose-o-mitropanos/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.mixanitouxronou.com.cy/stiles/rok-istories/i-kontra-tou-ntalara-me-ton-alki-alkeo-pou-kathisterise-ena-chrono-ton-disko-entelvais-tou-mariou-toka-pia-itan-i-diafonia-tous-ke-giati-ti-lisi-edose-o-mitropanos/</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref25" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn25">[25]</a> Θανάσης Γιώγλου, “Ο Δημήτρης Μητροπάνος τραγουδάει Άλκη Αλκαίο,” <em>Ogdoo.gr</em>, 12 Aralık 2012, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.ogdoo.gr/erevna/thema/o-dimitris-mitropanos-tragoydaei-alki-al" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.ogdoo.gr/erevna/thema/o-dimitris-mitropanos-tragoydaei-alki-al</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref26" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn26">[26]</a> “Άλκης Αλκαίος,” <em>Βικιπαίδεια</em>, <a href="https://el.wikipedia.org/wiki/%CE%86%CE%BB%CE%BA%CE%B7%CF%82_%CE%91%CE%BB%CE%BA%CE%B1%CE%AF%CE%BF%CF%82" target="_blank" rel="noopener">https://el.wikipedia.org/wiki/Άλκης_Αλκαίος</a>; “Ο ποιητής και στιχουργός Άλκης Αλκαίος,” <em>Νόστιμον Ήμαρ</em>, <a href="https://www.nostimonimar.gr/alkis-alkaios/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.nostimonimar.gr/alkis-alkaios/</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref27" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn27">[27]</a> “Άλκης Αλκαίος,” <em>Βικιπαίδεια</em>, <a href="https://el.wikipedia.org/wiki/%CE%86%CE%BB%CE%BA%CE%B7%CF%82_%CE%91%CE%BB%CE%BA%CE%B1%CE%AF%CE%BF%CF%82" target="_blank" rel="noopener"><u>https://el.wikipedia.org/wiki/Άλκης_Αλκαίος</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref28" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn28">[28]</a> Μίλτος Πασχαλίδης, <em>Αγύριστο κεφάλι: Ο Άλκης Αλκαίος που γνώρισα…</em>, <em>Goodreads</em> tanıtım sayfası, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.goodreads.com/book/show/20554153" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.goodreads.com/book/show/20554153</u></a>; Δέδε, <em>Δρόμος της Αριστεράς</em>, <a href="https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/</u></a>; “Εις μνήμην Άλκη Αλκαίου,” <em>Lifo</em>, <a href="https://www.lifo.gr/node/262709" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.lifo.gr/node/262709</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref29" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn29">[29]</a> Γελασάκης, “Συνέντευξη: Ο Θάνος Μικρούτσικος θυμάται για τον Άλκη Αλκαίο,” <em>Musicpaper.gr</em>, <a href="https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref30" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn30">[30]</a> “Πώς αντιδρά κάποιος όταν συναντά μετά από χρόνια το βασανιστή του;” <em>Μηχανή του Χρόνου</em>, 19 Temmuz 2018, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.mixanitouxronou.gr/pos-antidra-kapoios-otan-synanta-meta-apo-chronia-to-vasanisti-toy-to-megaleio-stoy-stichoyrgoy-alki-alkaioy-poy-ezise-me-sovara-provlimata-ygeias-meta-apo-5-mines-sto-kolastirio-tis-mpoympoylinas/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.mixanitouxronou.gr/pos-antidra-kapoios-otan-synanta-meta-apo-chronia-to-vasanisti-toy-to-megaleio-stoy-stichoyrgoy-alki-alkaioy-poy-ezise-me-sovara-provlimata-ygeias-meta-apo-5-mines-sto-kolastirio-tis-mpoympoylinas/</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref31" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn31">[31]</a> “Έφυγε από τη ζωή ο στιχουργός Άλκης Αλκαίος,” <em>Πρώτο Θέμα</em>, <a href="https://www.protothema.gr/culture/music/article/242483/efyge-apo-th-zoh-o-stixoyrgos-alkhs-alkaios/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.protothema.gr/culture/music/article/242483/efyge-apo-th-zoh-o-stixoyrgos-alkhs-alkaios/</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref32" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn32">[32]</a> Γελασάκης, “Συνέντευξη: Ο Θάνος Μικρούτσικος θυμάται για τον Άλκη Αλκαίο,” <em>Musicpaper.gr</em>, <a href="https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio</u></a>; “Το in.gr στις πρόβες για το αφιέρωμα στον Άλκη Αλκαίο,” <em>in.gr</em>, <a href="https://www.in.gr/2016/10/04/interviews/to-in-gr-stis-probes-gia-to-afierwma-ston-alki-alkaio/" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.in.gr/2016/10/04/interviews/to-in-gr-stis-probes-gia-to-afierwma-ston-alki-alkaio/</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref33" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn33">[33]</a> “«Πατησίων και Παραμυθιού γωνία», στίχοι του Άλκη Αλκαίου,” <em>Goodreads</em>, erişim 29 Ekim 2026, <a href="https://www.goodreads.com/author_blog_posts/26273549" target="_blank" rel="noopener"><u>https://www.goodreads.com/author_blog_posts/26273549</u></a>.</p>
<p><a href="#_ftnref34" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn34">[34]</a> “Εις μνήμην Άλκη Αλκαίου,” <em>Lifo</em>, <u><a href="https://www.lifo.gr/node/262709" target="_blank" rel="noopener">https://www.lifo.gr/node/262709</a></u>.</p>
<p>(DS/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Endişeli yolculuk]]></title><link>https://bianet.org/yazi/endiseli-yolculuk-324936</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/30/endiseli-yolculuk.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/endiseli-yolculuk-324936</guid><description><![CDATA[Biz alınmayan önlemler nedeniyle ölmeyi, yaralanmayı, maddi koşullarımızı zorlamayı, korkularla yaşamayı hak etmiyoruz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Korkuyordum hem de çok. Evet, itiraf ediyorum. Korkuyordum günde iki kez. Zihnimde taşıyordum korkuyu ve onun yarattığı ne kadar gerilim, ne kadar çelişki varsa zihnimi işgal ediyordu. Zayıftım belki. Oysa “güçlü” olmaya konumlandırmıştım kendimi hayatın her alanında. Bunun yaşamın gerçeklerine aykırı olduğunu, yaşamın diyalektiğine uygun olmadığını bilmiyordum. Hadi itiraf edeyim. Biliyordum ama kendimle savaşıyordum. Yaşamın gerçekliğiyle savaşıyordum. Korkularımı yönetmek, onlara neden olan koşulları ortadan kaldırmak çok daha gerçekti. O gerçekliğe de sarılıyor ve koşulların değişmesi için mücadele ediyordum ama bir taraftan da kendi kendimle mücadele ediyordum. Bilincimi şekillendiren ve zamanla kanıksadığım sağlamcılık kendi gerçekliğimle yüzleşmemi yavaşlatıyordu. Kanıksanmış sağlamcılıkla yüzleşen öfkeli sayfalar dökülüyordu zihnimden ama aynı zihnim, saçma sapan bir kaygıyla boğuşurken tüm potansiyelini tüketiyordu. Oysa bir kavga en çok gerçekliği kuşanarak verilirdi.</p>
<p>Ben ise gerçekliğimden korkuyordum. Şimdi ona gülüyorum. Çünkü korkumu milyonlarca insan paylaşıyor belki ama sadece beni ya da benimle benzer spektrumdaki insanları ilgilendirdiği düşünüldüğü için korkuya neden olan koşullar ise olduğu gibi duruyor. Evet, gülünçtü korkum. Daha doğrusu gülünç bir yönü vardı. Bir dönem oturduğumuz semtteki metro istasyonunda kılavuz çizgiler belirgin değildi. İlk kez Ankara’da o tür bir istasyona rastlıyordum. Öncesinde metro kullanımına dair hiçbir korku ya da endişe taşımıyordum içimde. Hatta o istasyonu kullanmaya başladıktan sonra da bir süre bu korkuyu yaşamamıştım. O dönem bir arkadaşımız raylara düşmüştü. Ben de yolda yardım almama tavrını sekter bir şekilde savunan körlerden değildim. Gerektiğinde yardım da isterdim. Oysa bir yandan “bu kadar temel bir hakkı kullanırken neden yardım istemek zorunda kalıyorum” diyerek birileri teklif etmedikçe destek istemiyordum. Ta ki bir gün kimsenin olmadığı bir saatte, istasyonda dalgın bir şekilde yürürken bastonun rayların olduğu boşluğa denk geldiği ve kendimi ani bir refleksle geri çektiğim ana kadar. Ondan sonra güçlü bir fobi gelişti. Daha önce kitap okuyarak ya da bir şeyler yaparak geçirdiğim metrodaki zamanımı “İstasyonda biriyle karşılaşacak mıyım?” kaygısıyla tüketmeye başladım.</p>
<p>Bu süreçten önce metrodaki kılavuz çizgilerin hissedilebilir yapılmasına dair çalışmalara başlamıştım. Dilekçe, CİMER başvurusu gibi girişimlerim olmuştu. Kanıksanmış sağlamcılık öyle bir şey ki bu süreçte destek istediğim insanlar arasında sadece körlerden birkaç kişi bu çalışmalara itiraz etti. “İyi baston kullanan birisi o yüzeyi hissedermiş.” Oysa adım gibi eminim o itirazın sahipleri de o istasyonda destek isteyeceklerdi. Kaldı ki metro raylarının hemen yanına zor hissedilebilen bir sarı çizgi eklemek gibi bir “dahiyane” yönelim sadece körleri tehlikeye atmıyor. Gören birisi de o silik çizgileri fark etmeyebilir. En önemli nokta da bu zaten. Bu durum sadece engellileri değil herkesi tehlikeye atıyor. Herkesi tehlikeye atmasa bile, herhangi bir kesimin güvenliği için bile tedbir almak mecburiyetindeler.</p>
<p>Güvenli olmayan istasyonlar her gün birilerinin ölümüne ya da ağır yaralanmasına neden oluyor. 2020 yılında kör bir arkadaşımız Ankara’da raylara düşerek yaşamını yitirdi. Yine İstanbul’da ve farklı şehirlerde onlarca arkadaşımız metro ve Marmaray istasyonlarında raylara ya da peron boşluğuna düşerek yaralandı. Bazı arkadaşlarımızın ayağı kırıldı. Burnu kırılanlar oldu. Bu demek oluyor ki kapsayıcı ve erişilebilir olmayan metrolar nedeniyle mağdur olan insanların yaşam rutini aylarca bozuluyor. Aylarca evlerinden çıkamıyorlar. Belki işlerini kaybediyorlar. Hiçbir şey olmasa bile o kazayı yaşayan insanlar yıllarca bunun travmasını yaşamak zorunda bırakılıyor. Bağımsız yaşam alanları kısıtlanıyor. Her gün yeni kazalar yaşanıyor ama ciddi bir çözüm üretilmiyor. O nedenle 25 Ekim günü Mehmet Bulut arkadaşımız İzmir’de metroda iki vagon arasına düştü. Son anda oradakilerin müdahalesiyle tren hareket etmeden kurtarıldı. Kurtarıldıktan sonra da süreç aynı pervasızlıkta yürütüldü. Mehmet’in aktardığına göre sedye asansöre sığmadığı için tekerlekli sandalyeyle taşınmış. O arada şikâyetçi olacağını belirten arkadaşımıza, bir polis “Şikâyetçi olma, onların çok avukatı vardır” şeklinde telkinde bulunmuş.</p>
<p>Başka bir engelli arkadaşımız ilgili istasyonların ve İzmir’deki diğer istasyonların içerdiği tehlikeleri defalarca ilgili mercilere bildirdiği halde hiçbir tedbir alınmamış. Arkadaşımız metronun erişilebilir olmaması nedeniyle 1.400 lira taksi parası vermek zorunda kaldığını belirtiyor. Her gün metrolarda “üzücü bir olay nedeniyle trenimiz servis dışıdır” gibi anonslara maruz kalıyoruz. Yani her gün insanlar metrolarda koruyucu bariyerler olmadığı için ölüyor, yaralanıyor ya da kaza riskine maruz bırakılıyor. İlgililer, çözümün maliyetli olduğu, metroların eski olduğu gibi bahanelerle gerçek çözümü erteliyor. Kusur mağdurda aranıyor. “İyi baston kullanamıyormuş, dikkatsizmiş” gibi gerekçelerle sorunun üzeri örtülüyor. Ankara belediyesinin yaptığı gibi engellileri güvenlik refakatiyle metroya bindirmek gibi “çözümler” de bağımsız hareket hakkını kısıtlıyor. Çözüm üretmesi gereken, kaynak yaratması gereken biz değiliz. Biz alınmayan önlemler nedeniyle ölmeyi, yaralanmayı, maddi koşullarımızı zorlamayı, korkularla yaşamayı hak etmiyoruz. Aynı konuyu defalarca dile getirdik. “Artık ne yazabilirim” diye düşündüm. Bir arkadaşımız “bu durum aynı zamanda yeni korkular, kaygılar edinmemize neden oluyor ve biz bunları yaşamak zorunda değiliz” dedi. Aynı döngüyü tekrar tekrar yaşamamak için bu öfkeye milyonlarca ses eklenmeli. “Biz bunları yaşamak zorunda değiliz.”</p>
<p>(BS/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Simültane çeviride Kürtçeyi seçmek]]></title><link>https://bianet.org/yazi/simultane-ceviride-kurtceyi-secmek-324938</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/30/simultane-ceviride-kurtceyi-secmek-1.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/simultane-ceviride-kurtceyi-secmek-324938</guid><description><![CDATA[Bir insanın kendini hangi dilde ifade edebildiği, ruh sağlığı hizmetinin de bir parçasıydı. Kişinin hikâyesini özgürce anlatabileceği koşullar yoksa o hikâyeyi nasıl duyacaktık?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz hafta sonu TODAP, İzmir’de IX. Eleştirel Psikoloji Sempozyumu’nu düzenledi. Her bir oturumu çok kıymetliydi. Ama bu yazı, yalnızca bir oturumda yaşadığım deneyime dair.</p>
<p>Bir önceki oturuma girdiğimde konuşmacıların isimlerini görünce hiç oturmadan kalktım ve kulaklık almaya yönelmiştim. Bir sonraki oturumun başlığını bilmiyordum. Anadiliyle ilgili olduğunu o an duydum. Salona girdim, konuşmacıların isimlerini okudum: Siyabend, Derya, Azad… Oturdum. Dümdüz oturdum. Sonra bir arkadaşım sordu: “Kürtçe anlıyor musun?” “Yok,” dedim. “Kulaklık al o zaman.”</p>
<p>Bu eylem saniyeler içinde gerçekleşemedi. Bünyem biraz reddetti. Kürtçe anlamadığımı söylemeyi içine sindiremediği için mi, Kürtçe için kulaklık almayı yabancı bulduğu için mi, bilmiyorum. Ama en nihayetinde kulaklığı alıp geldim.</p>
<p>Program başladı. Sahnedeki sunumda Kürtçe ifadeler vardı aslında. Salona ilk girdiğimde isimlerle beraber görmüştüm. İngilizce konuşulan bir oturumda kulaklık almak bana ne kadar doğal gelirdi? İngilizce bana uzak bir dilken Kürtçeyi bana yakın gösteren neydi? Bu dile yakın olmam mı, yoksa onu var bile saymamam mı?</p>
<p>Ara ara başımı kaldırıp salona bakıyordum. İnsanların dinleme deneyimlerini de izliyordum. İlk defa bir salondaki katılımcıların bu kadar yoğun biçimde kulaklık taktığını görüyordum. İngilizce bir oturum olsaydı bu kadar çok kulaklık olur muydu?</p>
<p>Bize en yakın dillerden biri nasıl oluyor da en uzak dillerden biri hâline geliyor? Dibimizde olduğu, hayatımızın içinde olduğu için mi yok sayabiliyoruz onu? Bir dilin varlığını bilmekle onunla karşılaşmak, onu duymakla onu anlayabilmek arasındaki mesafe nasıl bu kadar açılıyor?</p>
<p>Konuşmaların içeriğine dair notlar aldım, durmadan aldım ama beni asıl sarsan, konuşmanın tamamen Kürtçe olmasıydı. Anadilinden bahsediyorlardı; kendi anadillerinde konuşacaklardı tabii ki. Tabii ki mi? Bu bir kazanım. Ne zor bir kazanım.</p>
<p>Bunun bir kazanım olmasından utandım. Çünkü ben kendi anadilimde konuşabilmek için hiç mücadele vermedim. Anadilimi saklamam gerekmedi. Anadilimde konuşabildiğini bildiğim öğretmenim, bilmediğim bir dilde bana günaydın demedi. Karşımda, bütün bunların içinden geçerek kazanılmış bir hak vardı: İnsanlar kendi anadillerinde sunum yapıyor, üstelik anadilinin ruh sağlığı açısından önemini anlatıyorlardı. Bu önemi anlamak için tezlerin yazılması bir mücadelenin verilmesi zorunlu muydu? Hâlâ zorunlu.</p>
<p>Aradaki farkın ağırlığı öyle belirginleşti ki konuşmayı, Kürtçe de bilen bir Kürt arkadaşımla WhatsApp üzerinden paylaşarak takip ettim. Birbirimizle bu konuları çok konuştuğumuz, bazen konuşamadığımız; bir tür hakikat yarası olarak benliğimizde taşıdığımız şeyleri bazen utançla, bazen suçlulukla birbirimize gösterdiğimiz bir arkadaşım. Konuşmacıları dinlerken ona neler konuşulduğunu, çevirinin nasıl ilerlediğini anlatıyordum. Arada Kürtçe videolar gönderiyordum. Kulaklıklar özellikle dikkatini çekiyordu. Çünkü onun için de önemli olan yalnızca konuşmanın içeriği değil, konuşulma biçimiydi. Konuşamadığımız ve duygulandığımız bir eylemdi bu.</p>
<p>Henüz eşit değiliz.</p>
<p>Oturumda insanın yalnızca tarihe bağlanarak anlaşılamayacağını, ama tarihten kopuk da ele alınamayacağını konuştular. Bir insanı klinikte değerlendirirken hikâyesini bilmek gerektiğini; bu hikâyenin özgürce anlatılabilmesi için dilsel ve politik koşulların önemini anlattılar. Travmanın kuşaklar arasında nasıl taşınabildiğinden, bazen anlatılarak bazen de sessizlikle aktarıldığından söz ettiler.</p>
<p>Bir insanın kendini hangi dilde ifade edebildiği, ruh sağlığı hizmetinin de bir parçasıydı. Kişinin hikâyesini özgürce anlatabileceği koşullar yoksa o hikâyeyi nasıl duyacaktık?</p>
<p>Yine sempozyumun bir başka oturumunda, Kürtçe çalışan psikologların kendi dillerinde bilgi üretebilecekleri bir örgütlenme kurma çabasını dinledim. Kendi dilinde konuşabilmek, yalnızca gündelik bir iletişim ihtiyacı değildi. Bilgi üretmek, mesleğini yapmak, kendi deneyimini kendi sözcükleriyle aktarabilmekti. Bunun için gereken imkânlar henüz yoktu. Aslında bu oturumların kendisi de bu imkânı kurmaya dönük bir karşılaşmaydı.</p>
<p>Soru-cevap aşamasında da dikkatim hâlâ konuşabilme ve konuşamama eylemlerimizin üzerindeydi. Bir yanım teşekkür etmek istedi. Bir yanım, “Türkçe zaten yeterince alan kaplıyor,” dedi ve sustu. Soru sormak için el kaldıranlardan biri Türkçe konuştu. Konuşma sırasında çeviri ihtiyacıyla ilgili bir soru gündeme geldi. Konuşmacılar Türkçe anladıklarını söylediler. Gülüşme oldu. Onlar Türkçe anlıyorlardı zaten. Biz Kürtçe anlamıyorduk. Anlamama özgürlüğümüz vardı. Belki de tam bu nedenle, anadili yoksunluğunun nasıl bir şiddet olduğunu kavramakta zorlanıyorduk. Bir dili anlamak zorunda olmamakla bir dilin anlaşılabileceği koşullara sahip olmamak arasındaki farkı düşündüm.</p>
<p>Türkçe konuşulan sorular Kürtçeye çevrilmedi. Çünkü bütün salonun ortak dili Türkçeydi. Anlamak için çeviriye ihtiyaç yoktu. Yine de çevrilmelerini istedim. Kürtçesini de duymak istedim. Salonda o dilin daha fazla yer kaplamasını, yalnızca anlaşılmak için değil, var olmak için de duyulmasını istedim. Çünkü bir dilin var olmasına alan bırakmayacak kadar geniş bir alana yayılan dil, birbirimizi anlamamızı da sağlamamıştı. Birbirimizle iletişim kuruyorduk. Ama bu iletişimde birbirimizin acısını, yoksunluğunu ve sevincini anlama imkânımız yeterince aşikâr değildi.</p>
<p>Son değerlendirme oturumunda konuşmacılara iki dakikalık süre verildi. Bir arkadaş bir dakika Kürtçe, bir dakika Türkçe konuştu. İçimden, “Aslında iki dakika Kürtçe, iki dakika Türkçe konuşmalıydı,” diye geçirdim. Ama bir dakika Kürtçe, bir dakika Türkçe konuşabilmek bile yeniydi. Eşitliğe henüz çok vardı.</p>
<p>Bir dilin konuşulabilmesinin, o dilde bilgi üretilebilmesinin ve o dilin kamusal alanda yer bulabilmesinin ne kadar büyük bir mesele olduğunu yeniden düşündüm. Bunların bir ihtiyaç olarak kabul edilmesi bile başlı başına bir mücadeleydi. Belki de Türkçe konuşabilen insanların başka bir dile ihtiyaç duymayacağı varsayımı, Kürtçenin kamusal alanda yer bulamamasını bir sorun olarak algılanmasına engeldi.</p>
<p>Konuşmalar devam ederken bir görme engelli katılımcının, gösterilen şeylerin betimlenmesini istemesiyle dil meselesi arasında da bir bağ düşündüm. Bir ihtiyacın var olması yetmiyordu; o ihtiyacın fark edilmesi, kabul edilmesi ve karşılanması gerekiyordu. Bazen bir ihtiyacı dile getirmek için bile önce onun meşru bir ihtiyaç olduğunu göstermek zorunda kalıyorduk.</p>
<p>Oturumdan çıkarken aklımda yalnızca konuşulanlar yoktu. Bir dilin konuşulabildiği bir salonda bulunmanın bende yarattığı duygu da vardı. Konuşmacılara teşekkür etmek istemiştim. Ama teşekkür etmenin beni nasıl bir konuma yerleştireceğini de düşündüm. Birilerinin kendi dillerinde konuşabilmesine teşekkür etmek… Bunun neden bir teşekkür konusu olması gerektiğini de düşünmek gerekiyordu belki.</p>
<p>Bu oturumda Kürtçe konuşulması, kendi başına eşitlik demek değildi. Ama eşitliğe doğru kurulmuş bir alan, bir imkândı. Bir dilin yalnızca evde, yalnızca özel ilişkilerde, yalnızca anlaşılabildiği kadar var olabildiği bir dünyadan başka bir dünya kurma çabasıydı.</p>
<p>Belki de bu yüzden o kulaklığı almak birkaç saniyede gerçekleşmedi. Hangi dilin kendiliğinden anlaşılır, hangi dilin çevrilmeye ihtiyacı olduğu, hangi dilin çevrilmeye layık görüldüğünü; hangi dilin bilgi üretmeye, soru sormaya, cevap vermeye ve kamusal alanda yer tutmaya hakkı olduğunu da düşünmek gerekiyordu.</p>
<p>Kulaklığı aldım. Konuşmayı dinledim. Anlamadığım bir dilde konuşulanları, yalnızca anlamadığım için değil, o dilin orada konuşuluyor olmasının ne anlama geldiğini düşünerek takip ettim.</p>
<p>Ve hâlâ düşünüyorum: Anadillerinin özgür olmadığı bir yerde birlikte yaşam etiği geliştirmek, birbirimizi anlama ihtimalimizi mümkün kılmak mümkün mü? Kürtçenin o salonda konuşulmasını olağanüstü bir hamle gibi karşılayan bedenim ve zihnim, bana eşitsizliğin yalnızca kimin hangi dilde konuşabildiğinde değil, neyi olağan sayabildiğimizde de yaşadığını düşündürüyor.</p>
<p><em>*Bu deneyimime alan açanların birer adı var: Eleştirel Psikoloji Sempozyumu düzenleme kurulu ve emekçileri; oturumu Kürtçe yürütenler Ebru Akkoyun, Siyabend Aslan, Azad Dildar Günderici ve Derya Bozaslan; Kürtçe konuşan psikologların mesleki örgütlenmesine dair paylaşım yapan Şinda Barış ve Kürtçeden Türkçeye gönüllü olarak simültane çeviri yapan Münevver Arslan.</em></p>
<p>(EEA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Yaşadığınız hakikat değil, simülasyon!”]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yasadiginiz-hakikat-degil-simulasyon-324950</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/30/yasadiginiz-hakikat-degil-simulasyon.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yasadiginiz-hakikat-degil-simulasyon-324950</guid><description><![CDATA[Evlatlarından müteşekkil lejyon kurabilmek için beraber olduğu kadınlara nihai amacının araçlarıymış gibi bakan, dünyanın en zengin hayal pazarlamacısı, adeta kült lideri; işkolik sihirbaz, fevri hırs küpü, demokratik sistemleri yıkmaya and içmiş otoriter megaloman; provokatör ırkçı, mütevazı mühendis imajının arkasında agresif narsist…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Seyrettiğim filmlerdeki bazı karakter veya hadiselerle empati kurmak benim için alışılagelmiş bir reflekstir. Sık sık ifade etmiş olduğum gibi bu durumu en çok defalarca izlediğim <em>Kuşlar - Kanatlı Uygarlık </em>belgeselindeki göçebe kuşlarla sinema çıkışı özdeşleşip bir süre adeta sembiyoza geçerek yaşamışlığım vardı.</p>
<p>Lakin dün gece başıma gelen hadise epeyce rahatsız ediciydi. <strong>Elon Musk</strong> hakkında, neredeyse 4 saatlik belgeselin gece yarısına yakın çıkışında kendimi bir an filmin kahramanı sanmam neredeyse irkilticiydi. Genelde kendime benzettiğim için daha iyi anladığımı sandığım ve bir şekilde sevdiğim karakterlerle özdeşleştiğim için bu işte muhakkak ki bir terslik vardı.</p>
<p>Acaba AVM binalarına ancak mecbur olduğum zaman girdiğim için sistem erör veriyor olabilir miydi? </p>
<p>Cüsse ve surat olarak hiç benzemememize rağmen bir ara kadrajıma giren üzerimdeki siyah tişört ve siyah pantolondan kaynaklandığına inanmayı tercih ettiğim bu küçük felaket neyse ki fazla sürmedi. Fakat ABD’nin en aktif ve en usta belgeselcilerinden <strong>Alex</strong> <strong>Gibney</strong>’in Musk’ın çehresine adeta yapışmış inatçı kamerası, o suratın gözümün önünden uzunca bir süre gitmemesine yol açtı. Dünyanın en zengin adamının belgesele destek vermeyeceği anlaşıldıktan sonra yapay zekâya yaptırılmış suretine büyükçe perdede fazlasıyla maruz bırakıldığımız için tesir altında kalmamak zaten imkânsızdı. Fakat işin daha da kötüsü parasal veya teknik yetersizliklerden dolayı değil de sanki filmin 'esas oğlanının' daha da yılışık, tiksinç ve dengesiz bir görüntü arz etmesi için tanıdığımız Musk’ın çehresinden çok daha canlı ve hareketli, muhtelif hisleri dışa vurabilen, yalnız kötülüğünü değil, seksapelini de katmerleyen bir simülasyona tabi tutulmuştuk.</p>
<p>Zaten Musk’a göre yaşadığımız ne varsa aslında bilgisayar tarafından üretilmiş, video oyunu simülasyonundan fazlası değil. Ve bu simülasyon teorisi doğruysa istikbalde ancak en enteresan simülasyonlar hayatta kalabilecek; kendisi de bu geleceğin merkezî şahsiyeti, ana karakteri olacakmış!</p>
<h3>Belgesele köstek olunuyor</h3>
<p>2026 Birleşik Krallık, ABD ortak yapımı 235 dakikalık belgeselin gösterimi İstanbul Kültür ve Sanat Vakfının nezaket ve ustalıkla harmanlanmış misafirperverliğinde gerçekleşti. Hazır bulunanlardan  konuşmalarına kulak misafiri olduğum, koyu renk giyinmiş iki genç erkek 10 dakikalık antrakta filmi idollerine yönelik bir ihanet olarak algılamış gibiydiler. Oysa, Musk’a kendini savunma imkânı sunulmasına rağmen, tartışmalı şahsiyetin belgesele şahsen iştirak etmemeye karar vermiş olması bir yana, beş tane çocuğunun annesinin veya muhteşem kariyerini inşa ederken önce yoldaşlık edip sonradan ihanet ettiği mesai arkadaşlarının beyanatları yeterince ikna ediciydi. Gözüme Musk kültünün kendinden emin mensuplarıymış gibi gelen iki 'oğlan' neyse ki SpaceX uzay çalışmaları sekanslarından çok tatmin olmuşlardı.</p>
<p>Dünya prömiyeri Venedik Beynelmilel Film Festivalinde gerçekleştikten sonra Toronto, Camden, Zurich, Londra ve Chicago festivallerinde boy göstermiş olan sansasyonel belgesel Kanada ve ABD’de daha geçenlerde genel vizyona girdi. Filmin fragmanının yayınlanması faşist otokratların safına geçmiş Silikon Vadisi kökenli sosyal medya patronları tarafından ilk etapta reddedilmiş olmasına rağmen merakla beklenen film yakında IDFA, DOC NYC ve Uluslararası Stockholm Film Festivaline de iştirak edecek. Geleneksel manada demokratik rejimlerin varlıklarını sürdürmelerine izin vermemeye yeminli ve en başta <strong>Donald Trump</strong> olmak üzere dünya çapındaki siyasetçileri satın almaya alışmış “yeni düzen” taraftarı Musk için aslında belgesele köstek olmak zahmete değecek bir şey sayılmamalı. Lakin filmdeki psikolojik açılımlardan da anlaşıldığı gibi asla büyüyememiş, belki babadan kaynaklı travmatik, fazlasıyla sevimsiz 'esas oğlanımızın' kendisine ayna tutulmasına, hassas ruhunun eleştirilmesine ve bilhassa sevilmemeye tahammülü yok!  </p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-12.png" alt=""></p>
<h3>Araştırmacı gazetecilik şahikası</h3>
<p>Karşımızda geleneksel manada bir televizyon belgeseli olsa da Alex Gibney’in ziyadesiyle güvenilir kariyerinden yola çıkarsak, araştırmacı gazeteciliğin hakkını veren, işin içyüzünü bilmeyenler için ufuk açıcı, neredeyse nefesimizi tutarak izlediğimiz takriben dört saatlik bir maraton var.</p>
<p>Kendilerini gezegenin yeni hâkimleri ilan etmeye girişmiş teknoloji oligarklarından Musk’ın yalnız elektrikli araç, uzay çalışmaları, veri merkezi, yapay zekâ ve daha birçok alana el attığı yetmezmiş gibi benzersiz hırs küpü günümüzde süren birçok savaşın vitesini Starlink’le elinde tutan, bir Formula 1 pilotu kadar da başına buyruk ve ayrıca hoyrat bir performans sergileyebiliyor.</p>
<p>Nitekim belgeselde, sattığı hayaller arasında mühim yer tutan şoförsüz elektrikli araçların sebep olduğu ölümler silsilesi, kurban yakınlarını paraya boğarak susturması, sınırsız iddiasıyla harmanlanmış uzay çalışmalarındaki hüsranları, yükselirken sırtını dayayıp sonradan ihanet ettiği mesai arkadaşlarını yarı yolda bırakması ve daha birçok anekdotla Musk’ın muhakkak ki ahlaksız yönleri teşhir ediliyor.  </p>
<p>Aile yapısı zaten ananevi şablonlardan epey uzak, nihai arzusunun araçları gibi gördüğü muhtelif kadından mümkün olabildiğince çok çocuk sahibi olmak sanki travmalarıyla yüzleşmemek için bulduğu bir garip formül. Resmen ilan edilen 14 evlattan çok daha fazlasına sahip olduğu düşünülen Musk’ın eski eşi ve beş çocuğunun annesi <strong>Justine </strong>ile gayet yüksek sus payını reddedip son zamanlarda ipliğini pazara çıkaran <strong>Ashley St. Clai</strong>r, belgeselde mühim sekanslara imza atarlarken sindirdiği tahmin edilen diğer annelerin beyanatlarına ne yazık ki kavuşamıyoruz. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/editorial-poster-2026-10-30t162503-664.png" alt=""></p>
<h3>Musk’ın maskesi düşüyor</h3>
<p>Buna karşın öznesini gayet iyi tanıyan tecrübeli kadın gazeteci <strong>Kara Swisher</strong> ve Musk hakkında eleştirel tavır almanın ne kadar tehlikeli olduğunu gayet iyi bilen bir kadın meslektaşı <strong>Zoë Sciffer </strong>bizi layıkıyla aydınlatırlarken mühendis meslektaş kontenjanından <strong>Martin Eberhard</strong> ve <strong>Geoffrey Hinton</strong> nasıl bir “canavarla” karşı karşıya olduğumuzu ispatlıyor. ABD’de şirket kurucusu unvanını, hakikati yansıtmasa da kullanmak kanunen yasak olmadığından Musk’ın buna gerek duyması, imaj ve prestij namına ne kadar alçalabildiğini afişe ediyor.</p>
<p>Ayrıca, evlatlarından<strong> Vivian Jenna</strong> <strong>Wilson</strong>’ın 16 yaşındayken trans kadın kimliğini benimsemesiyle de Musk’ın karaktersizliği tavan yapıyor. Daha önce <strong>Obama</strong>’yla uzay faaliyetlerinin özelleştirilmesi sürecinde kanka olan meşhur şahsiyet, Trump’a yanaştıkça sanki gerici zihniyetin bir temsilcisine dönüşüyor, ayrıca evladını neo-Marksist düşüncelerin tesiri altında kalmakla itham ediyor. Neyse ki babasının attığı çamurlar tesir etmediği gibi, 2004 doğumlu dirayetli Vivian sosyal medya fenomenliğini ve modellik kariyerini başarıyla sürdürüyor.</p>
<h3>Diktatörlerle işbirlikçilik artık ayıp değil</h3>
<p>Şu kısacık ömrümde Boğaziçi’nde okurken ilk defa şahit olduğum, güce ve paraya tapma pratiğinin  özneleri Silikon Vadisinin dünya çapındaki girişimcileriydi. Oysa bu körü körüne fetişizmin içini doldurmak en azından Musk için biraz zor görünüyor. Bu servetin büyük bir çaba, dirayetli bir çalışma, üstün bir zekayla kazanılmasından çok sanki bir kurnazlık, fırsatçılık, hatta hak yemelerle elde edildiğine belgeselde az çok ikna ediliyoruz.</p>
<p>Ayrıca kullandığını aslında pek inkâr etmediği uyarıcılar meselesi de var. Maddelerin olduk olmadık durumlarda ve sık sık kullanımından dolayı Musk’ın tam olarak nasıl etkilendiğini bilemeyiz; dolayısıyla gittikçe azalan, kendini isabetli üslupta ifade etme kapasitesi, argümanlarını savunmadaki tutuk hâli, ilgi odağı olma çabasındaki yetersizlik durumu da dikkat çekici.    </p>
<p>Fakat belgesel boyunca sık sık referans verilen filmlerden bir tanesi bilmecenin üzerindeki gizem perdesini kesinlikle kaldırabilecek kapasitede.</p>
<h3>Mucize Musk’ın işi!</h3>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-13.png" alt=""></p>
<p>Daima belirli bir mesafeyi gözeterek yaklaşılması gereken bilim kurgu filmlerinden distopik içerikli <em>The Matrix, The Terminator </em>ve <em>The Hitchhiker’s Guide to the Galaxy</em> belgeselde Musk’ın takık olduğu simülasyon dünyasına kaynak oluşturuyor. Lakin çekildiği 1936 yılında insan tabiatının megalomaniye kendini kaptırıp nasıl felaketlere yol açabileceği meselesine dikkat çekmiş <em>The Man Who Could Work Miracles</em> filmi şu anda yaşananlar, hatta istikbalde bizi bekleyenler hakkında inanılmaz tüyolar veriyor.</p>
<p>Ancak çocuk yaştayken seyredildiği takdirde ciddiye alınabilecek filmin künyesinde fantastik-komedi ibaresini zaten görmemize rağmen, belli ki birileri bu sınıflandırmayı ciddiye almamış ve ütopik hayallerine alet etmiş.</p>
<p>Şu anda sınırsız güç sarhoşluğundaki sıradan bir şahsiyetin yalnız gezegen değil, evren çapındaki çirkin emellerine tüm insanlığın alet olması an meselesi!</p>
<p>Ne de olsa özgüveni tavan yapmış, servetlerine servet katmış, Musk gibi ABD kökenli olmayan <strong>Peter Thiel</strong>’in Sahte Mesih masalına inanmaya meyilli oldukları gibi, her şeyi parayla satın almaya alışmış, kendini kanunların üstünde görenlerin kaotik arenasındayız.</p>
<p>Trump ve ekibinden aldıkları gaz bir yana <strong>Bolsonaro, Milei, Putin, Şi Cinping</strong> dâhil diktatörlerle güçlerini birleştirmekten utanmamış, ayrıca kendi mitolojilerini yaratıp eleştirilmeye ve mizahın öznesi olmaya tahammülü olmayan yaralı ruhlarla ortalık fokur fokur kaynıyor.</p>
<p>Asıl korkutucu olan bu kanaat önderlerinden aldıkları feyzle linç dürtülerini yalnız sanal ortamda değil, sudan sebeplerle ilan edilecek Melhâme-i Kübrâ sırasında dışa vurmaya hazır güruhlar bütünü!</p>
<p>(MT/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Perpıra Köprüsü’nün hüznü]]></title><link>https://bianet.org/yazi/perpira-koprusunun-huznu-324953</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/30/perpira-koprusunun-huznu.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/perpira-koprusunun-huznu-324953</guid><description><![CDATA[Petrol dediğiniz ne ki, fosil yakıt işte. Gün gelir tükenir. Onun sayesinde varlık/vücut bulan şehirler de bu yok oluştan tabii ki nasibini alır. Ama tarihî ve kültürel miras öyle mi? Dünya durdukça “ben varım” der.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Batman’ı bilirsiniz. Şehir kimliği açısından bakarsanız bir petrol kenti. Merkez olarak hepi topu 70-80 yıllık bir mazisi var. Öncesi bir kaç haneli İluh (êlihê) köyü.</p>
<p>Ama etrafı öyle değil tabii ki; hemen yanıbaşında Qîra Dağı (Çîyayê Qîrê), çok yakınında şimdilerde sulara gark edilen dünyaca ünlü Hasankeyf, öbür yakasında Diyarbakır’la sınır be bin yıllık, şarkılara konu olmuş Malabadî Köprüsü ve daha neler…</p>
<p>İşte Tarihi Perpıra Köprüsü de Batman’ın Bıçakçı Köyü sınırları içinde ve Batman Çayı üzerinde yer alan yaklaşık ikibin yıllık Geç Roma dönemi eseri. </p>
<p>Doğu – batı ekseninde konumlanan köprü, Batman’a 10km mesafede. Köprünün hemen yanı başında Grê Migro Höyüğü var. Kübalı antropolog Guillermo Algaze'nin Mezopotamya yüzey araştırmaları  projesinden tespitle sonuç raporunda Geç Roma Dönemine tarihlendirdiği Perpıra antik köprüsü yıkılmış olup bugün sadece ayak kalıntılarının bir kısmına ulaşılmış. </p>
<p>Benim Köprüden ilk haberdar oluşum Batman’ın duayen gazete emektarı Arif Aslan’ın Batman Çağdaş gazetesindeki haberini bilgilendirmesi üzerine olmuştu. </p>
<p>Yaklaşık bir kilometre uzunluğunda olan tarihi Perpıra Köprüsü ikinin yıldan bu yana Batman Çayı üzerinde yer alarak bugünlere sadece ayak kalıntıları ulaşmış. Ayakların bir kısmı sağlamken, bir bölümü de Batman çayının alüvyonları altında kalarak günümüze ulaşmış.</p>
<p>Karayolları Genel Müdürlüğü 2019-24 yılları arasında yaklaşık beşte bir 180 metrelik bölümde 10 ayağı bir nevi yenileme gibi restore ederek ayağa kaldırmış. Devamında görünen 9 ayak ise öylede bırakılarak açıkta kalmış.</p>
<p>Bir başka tehdit de DSİ’nin sulama kanallarının altında kalıp yiteceği tehdidiydi. Ne oldu o tehlike bilmiyorum.</p>
<p>Jeoradar tespitlerine göre 52 ayaklı olduğu ifade edilen bu Geç Roma Dönemi Köprüsü sanki “Dünyanın bütün yolları Roma’ya çıkar” diyenlerin çağrısının bir de kendisi için dillenmesini mi istiyor. Sahi seksen bin kilometre yol kat edip Hindistan’a kadar uzanan Makedonya Kralı Büyük İskender’in yolu da Perpıra ve coğrafyası ile kesişmiş midir?</p>
<p>Doğrusu antik köprünün Perpıra adının en eski haline açık kaynaklardan ulaşamadım. “Perpira” muhtemelen yakın dönemlere ait. Kürtçe’de Papir/ Papira köprü ayağı anlamındadır. Mevcut yıkık haline göre adlandırılmış. Tıpkı Roma Bizans dönemindeki Samachi kale şehrinin terk edilişten sonra yağmurlarla birlikte toprakla ortaya çıkan altın gümüş sikkeler nedeniyle köylülerin Zerzevan demesi gibi. Kürtçe’de zêr altın, zîv gümüştür. Cihê zer û zîvan altın gümüş yeri anlamında Zerzevan yakıştırması gibi.</p>
<p>1.040’lı yıllarda Merwani Kürtleri döneminde de Merwani hükümdarı Nasruddevle Ahmed’den dolayı MeyaFarqîn (Silvan) ile Nasıriye şehirlerini birbirine bağladığı için “Nasıriye Köprüsü” adıyla da anılmış. </p>
<p>Nitekim tarihçi İbn-ûl Ezrak El Farıqî (1116-1176) “Mervani Kürtleri Tarihi” kitabında “Benan Tepesi yanındaki köprüyü de güzel ve sağlam şekilde yaptırdı” diyor. Benan Tepesi, Mervani döneminde Grê Migro’nun diğer adıdır. </p>
<p>Doğrusu Geç Roma Antik dönemine Algaze tarafından tarihlenen Perpira Köprüsünün varsa antik adının ifade edilmemiş olması ilginçtir. Bu açıdan köprünün İbn-ûl Ezrak’tan referansla bir Mervani eseri olması daha bir güç kazanıyor. Tarihçi Ezrak Miladi 990-1085 yılları arasında şimdiki Silvan dönemin Meyafarqîn’ini başkent yapan Mervaniler döneminden hemen sonra Artuklu egemenliği döneminde yaşamış ve hikâyeye vakıf biri…</p>
<p>İşte bugün petrol dediğiniz ne ki, fosil yakıt. Gün gelir tükenir. Onun sayesinde varlık / vücut bulan şehirler de bu yokoluştan tabii ki nasibini alır. Ama “tarihi ve kültürel miras” dediğimiz öyle mi? Dünya durdukça “ben varım” der.</p>
<p>Batman’ın bu önemli tarihi mirası Perpıra Köprüsü, kültür ve turizm açısından bölgeye kazandırılarak kurtarılmalı elbette. Geçmişte Batman henüz Siirt’e bağlı bir ilçeyken orada üç ay yaşamış ve kaymakam stajyerliği yapmış biri olarak bu sahiplenmeyi gerekli görüyorum.</p>
<p>Boşuna mı demişler;</p>
<p>Pira Batmanê, Dîwara Binyanê, Deyrê Axtirmanê, Bedenê Diyarbekirê; xerab nabe heta axir zemanê…</p>
<p>(ŞD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kaz Dağları’nda mantarların izinde büyüyen bir çocuk]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kaz-daglarinda-mantarlarin-izinde-buyuyen-bir-cocuk-324957</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/30/kazdaglarinda-mantarlarin-izinde-buyuyen-bir-cocuk.jpeg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kaz-daglarinda-mantarlarin-izinde-buyuyen-bir-cocuk-324957</guid><description><![CDATA[13 yaşındaki İsa Ekin Cemre için mantarlar, toprağın altındaki görünmez bir dünyanın işaretleri. Ekin’in Mantar Günlüğü, Kaz Dağları’nda büyüyen bir çocuğun doğayla kurduğu bağın ve bitmeyen merakının hikâyesi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir mantarı gördüğümüzde çoğu zaman gördüğümüz şeyin tamamını gördüğümüzü sanıyoruz. Şapkası var, sapı var; bazen beyaz, bazen kahverengi, bazen masallardan çıkmışçasına kırmızı.</p>
<p>İsa Ekin Cemre’nin dikkatini ise daha çok görünmeyen taraf çekiyor.</p>
<p>“Biz göremiyoruz ama bizim gördüğümüz şey aslında onların meyvesi,” diyor. “Onlar yer altında, iletişim ağlarıyla hep haber hâlindeler. Birbirleriyle resmen konuşabiliyorlar yani.”</p>
<p>Ekin, Ginko Çocuk'tan çıkan ve Zeynep Hakgüder Yılmaz'ın çizgilerini taşıyan<em> Ekin’in Mantar Günlüğü</em>’nde şapkaları “ormanın radarları”, toprağın altında uzanan miselyumu ise “ormanın gizli interneti” diye tarif ediyor.</p>
<p>Belki Ekin’in hikâyesini tam buradan başlatmak gerekiyor. Çünkü onun için doğada görünen hiçbir şey yalnızca göründüğü şey değil.</p>
<h3>Ormanda büyümek</h3>
<p>Ekin bugün 13 yaşında. Bir yaşındayken ailesiyle İstanbul’dan Kaz Dağları’na, Bayramiç’in köylerine yakın kırsal alanlara taşındı. İlk yıllarını köylerin de uzağında, ormanların içinde geçirdi.</p>
<p>Kitabında otağ çadırında, küçük bir orman kulübesinde ve dere kenarındaki kamplarda yaşadığı dönemleri anlatıyor. Geceleri gökyüzünü izliyor; gündüz gözü ağaçlarda, kuşlarda, taşlarda, “ama en çok da mantarlarda.”</p>
<p>Mantarları ilk gördüğünde “sanki orman benimle konuşuyormuş gibi” hissettiğini, renkleri ve kokuları henüz çözemediği bir dil gibi algıladığını söylüyor.</p>
<p>Merakı öyle büyümüş ki okula başlamadan önce okumayı <em>Mantar Avcısı’nın El Kitabı</em>’ndan öğrendiğini anlatıyor. Mantarların yanına zamanla kuşlar, otlar, taşlar, yılanlar ve gökyüzü eklenmiş.</p>
<p>Bu merakın gelişmesinde Jilber Barutçiyan'ın ayrı bir yeri var. Ekin 5-7 yaşlarındayken onun kitaplarından, araştırmalarından yararlanıyordu. Yıllar sonra <em>Ekin’in Mantar Günlüğü</em>’nün bilimsel danışmanlığını da Jilber yaptı.</p>
<p>“Sadece mantarlar açısından değil, taşlarını, bitkisini, gökyüzünü, oksijenini seviyorum baya,” diyor Ekin.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/editorial-poster-2026-10-30t182600-266.png" alt="">
<figcaption>Ekin'in Mantar Günlüğü - İsa Ekin Cemre (Ginko Çocuk / 48 Sayfa)</figcaption>
</figure>
<h3>Defterlerden kitaba</h3>
<p>Ekin gördüklerini yalnızca aklında tutmuyor. Yazıyor.</p>
<p>“Defterlerime mantarlarla ilgili, gördüğüm günlük ufak hikâyeler falan yazıyordum,” diyor. “Onları birleştirdim, bir yazı hâline döktüm. Mantarda gördüklerim, bana ne hissettirdiği, ormanda neler olduğu; onları kitaba döktüm.”</p>
<p>Yıllar içinde biriken notlar 12 yaşında kitaba dönüştü. Ortaya yalnızca mantar bilgileri değil; keşif, macera, deneyim, gözlem ve araştırmanın iç içe geçtiği bir doğa anlatısı çıktı.</p>
<p>Ama kitap araştırmanın sonu değil.</p>
<p>“Daha mantarların derinine inmek istiyorum. Mantarların gizemleri bitmiyor gibi bir şey yani.”</p>
<p>Elinde ikinci bir kitaba dönüşebilecek mantar notları; taşlar, otlar ve bitkiler üzerine başka defterleri var.</p>
<p>Kitaba girmeyenlerden biri “zombi mantarı” diye bilinen kortisep. Böceklerin bedeninde gelişmesi çocuklar için ürkütücü bulunabileceği düşüncesiyle çıkarılmış. Ekin şimdi biraz pişman; Kaz Dağları’nda karşılaştığı bu mantarla ilgili notları var ve ileride onu yetiştirmek istiyor.</p>
<h3>Sorular artık ona geliyor</h3>
<p>Ekin 10 yaşına kadar çevresindeki yetişkinlere mantarlar, taşlar, kuşlar, bitkiler ve yılanlarla ilgili durmadan sorular soruyordu. Hâlâ soruyor; ama roller biraz değişmiş.</p>
<p>Artık köylüler bile gördükleri mantarları ona soruyor. Bazı köylü kadınlar “mantar çocuk”, bazıları İmparator mantarından dolayı “İmparator Ekin” diye sesleniyor. Doğa yürüyüşlerinde çoğu zaman en fazla mantarı bulan da o; çevresindekiler yarı şaka yarı ciddi mantarların kokusunu aldığına inanıyor.</p>
<p>Ekin aynı zamanda amatör telsizci; 12 yaşında amatör telsizcilik lisans sınavını geçti.</p>
<p>Bir yanda toprağın altında birbirine ulaşan miselyum ağları, diğer yanda havada yol alan sinyaller. İkisinde de görünmeyen bir iletişim var.</p>
<p>Ekin ileride mikolog, yani mantar bilimci olmak istiyor. Ama kendisini tek bir alana kapatmıyor:</p>
<p>“Sadece mikolog olmayacağım, başka uzmanlık alanlarım da olacak ama mikolog olacağım, o kesin.”</p>
<p>Şimdi araştırmasını yetiştirmeye de taşımaya hazırlanıyor. Okuldan fırsat buldukça mantar ve balkabağı üzerine çalışıyor; sevdiği, az bilinen çeşitleri doğal ve ekolojik yöntemlerle yetiştirmek istiyor. Böylece toprağın ve miselyumun döngüsüne bu kez doğrudan eşlik edecek.</p>
<h3>Bir toplama rehberi değil<img style="float: right;" src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-14.png" alt=""></h3>
<p>Ekin kitabının başında okura açıkça söylüyor:</p>
<p>“Bu kitap bir mantar toplama ya da yeme rehberi değil.”</p>
<p>Asıl niyeti, mantarlarla birlikte ormanı ve doğayı “tanımayı, sevmeyi ve korumayı” anlatmak. Bir mantarı bilmeden koparmamayı, önce bakmayı, araştırmayı ve gözlemlemeyi öneriyor. Çocukların tek başına mantar toplamaması gerektiğini; kitapların önemli olduğunu ama güvenli olduğuna karar vermek için tek başına yeterli olmadığını vurguluyor.</p>
<p>“Mantarları sadece ‘toplanacak ve yenilecek şeyler’ gibi görme. Onlar önce birer canlı ve yaşam savunucusu.”</p>
<p>Onun için zehirli bir mantar da ormandaki yaşamın parçası: “Keşfet, tanı, sev ve koru; bence en güzeli bu.”</p>
<h3>Ormanın dili</h3>
<p>İnsanın doğanın dilini nasıl anlayabileceğini sorduğumda uzun bir yöntem tarif etmiyor. Yaklaşmaktan söz ediyor.</p>
<p>“İnsan zaten bir ağacın yanına gittiğinde, bir ormanda kaldığında veya bir mantar gördüğünde zaten onu anlıyormuş gibi oluyor. Sanki onunla konuşuyormuşsun gibi oluyor.”</p>
<p>Mantarların yer altında kurduğu ilişkiler de onu bu yüzden büyülüyor. Miselyumu “mesajlaşmaya” benzetiyor; gördüğümüz şapkalı mantarın, “yer altında göremediğimiz dev bir mantar ağının ufacık bir meyvesi” olduğunu yazıyor.</p>
<p>Yüzeyde küçük bir mantar. Altında görünmeyen büyük bir hayat.</p>
<h3>Barışla doğa</h3>
<p>Doğayı tanımak Ekin için yalnızca bilgi edinmek değil, ona nasıl davranacağını öğrenmek anlamına geliyor. Bir bitkiyi ezip geçen ya da mantarı tekmeleyen çocuklardan söz ederken, “Onun canlı olduğunu bile bilmiyor,” diyor. Bir canlıyı tanıdığında ona zarar vermenin zorlaşacağını düşünüyor.</p>
<p>Doğanın insanda ne uyandırdığına verdiği yanıt kısa: “Sevgi.”</p>
<p>Kendi yaşamının birçok çocuk için mümkün olmadığının da farkında. Kentlerde ve apartmanlarda yaşayan, toprağa, suya, gökyüzüne az temas eden çocuklardan söz ederken üzülüyor:</p>
<p>“Bence çocukların en çok ihtiyacı olan şeyler barışla doğa.”</p>
<p>Sonra sözü savaşlara getiriyor:</p>
<blockquote>
<p>Çok kötü savaşlar oluyor. Çocuklar ölüyor, yaralanıyor; anneleri, babaları, kardeşleri ölüyor. Aç kalıyorlar. Ben savaşlardaki çocukların unutulmamasını istiyorum.</p>
</blockquote>
<p>Dünyadaki çocukların büyük bölümünün şehirlerde, apartmanlarda yaşadığını; toprağı, suyu, gökyüzünü bile tanıyamadığını söylüyor. Ona göre tüm canlıların doğayla iç içe yaşaması gerekiyor; ama pek çok çocuğun böyle bir imkânı yok. Bu yüzden kentlerde erişilebilir ormanlar ve okullarda her dönem bir “ormanda bağ kurma gezisi” öneriyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/editorial-poster-2026-10-30t182627-537.png" alt=""></p>
<h3>Önce görmek</h3>
<p>Ekin’in doğayla ilişkisi gözlemlemekten ibaret değil. Çocukluğundan beri ormanlarda ve dere kenarlarında doğa savunusu için tutulan nöbetlere katıldığını anlatıyor.</p>
<p>“Bazen günlerce, bazen haftalarca ormanlarda ve dere kenarlarında çadırlarda kaldık, nöbet tuttuk. Yaşamı, canlıları, suyu ve ormanı korumaya çalıştık.”</p>
<p>Söyleşinin sonunda yine aynı yere dönüyor: “İnsanlar doğayı asla küçümsemesin.”</p>
<p>Bir ağacı kesmenin yalnızca bir ağacı ortadan kaldırmak olmadığını söylüyor: “Sen bir ağaç kestiğinde sadece ağacı öldürmüş olmuyorsun. İçinde yaşayan bir sürü hayvanı da evinden etmiş oluyorsun.”</p>
<p>“Bir bitkiyi ezdiğinde biri senin evini yakmış gibi bir şey oluyor aslında.”</p>
<h3>“Onların dünyasını keşfeden bir dost”</h3>
<p>Ekin kitabını özellikle doğayı pek tanımayan çocukların okumasını istiyor. Mantarları, kuşları, gökyüzünü ve “ormanın dilini” bilmeyenlerin.</p>
<p>“Onlarda da merak uyandırmasını isterim,” diyor.</p>
<p>Kitabında kendisini tarif ettiği cümle, bütün bu yolculuğun özeti:</p>
<p>“Ben kendimi sadece toplayıcı değil, onların dünyasını keşfeden bir dost olarak hissetmeye başladım.”</p>
<p>Bir şeyi tanımadan almamakla, bilmediğimiz canlıyı değersiz saymamakla, koparmadan önce bakmakla ilgili bir dostluk bu.</p>
<p>Ekin hâlâ ormanda yürüyor. Yeni mantarlar buluyor, yeni notlar tutuyor. Taşları, otları, bitkileri biriktiriyor; ceplerine değil, defterlerine.</p>
<p>Ve mantarların gizemlerinin bitmediğini söylüyor.</p>
<p>İyi ki de bitmiyor.</p>
<p>Çünkü bazı hikâyeler cevabı bulduğumuz yerde değil, eğilip biraz daha yakından baktığımız yerde başlıyor.</p>
<p>(NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hareket hâlinde rötar]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hareket-halinde-rotar-324927</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/30/hareket-halinde-rotar.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hareket-halinde-rotar-324927</guid><description><![CDATA[Tüm bunlar olurken ortadaki ekranda çeşitli kurdeleleri kesen Ulaştırma ve Altyapı Bakanı’nın videoları dönüyor. İşte efendim o kanal, bu tünel, şu köprü derken makas elde kurdele kese kese geziyor Bakan Bey.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ankara’dan İstanbul’a gelirken gazetecilerin eylemine yetişeyim diye ince saat ayarlaması yaptım. Ankara’dan yüksek hızlı trene bindim, tren zamanında hareket etti. Bizim vagonun yarısı, okul gezisi neşesiyle dolup taşan “hocamların” erken piknikleri ve sohbetlerinin coşkusuyla doluydu. Eryaman, Polatlı derken Eskişehir’e geldik; “hocamlar” indi. </p>
<p>Tıngır mıngır hareket ettik, derken gereksiz kelimelerle uzamış bir anons başladı. Düz meali: Ayakkabılarınızı çıkarmayın, muhterem yolcular! Olur, dedik. Hızlanır gibi yaptı trenimiz, hatta bildiğin hızlandı. Ekrana baktım, 50, 100, 200, 250… Uçuyoruz! Teknoloji ne güzel şey, derken bir anons daha geldi. Bu defa “kokulu yiyecekler yemeyin” demek isteyen uzun cümle. </p>
<p>Başka bir durakta durduk. Hareket etmeyi bekliyoruz, etmiyoruz. Biraz daha bekliyoruz, yine hareket yok. Ayakkabıya, yiyeceğe anons var, durmaya yok. Neyse, biraz homurtudan sonra “sinyal kontrolü yapılıyor” dediler. Hadi yine tıngır mıngır başladık gitmeye. </p>
<p>Hızlanır gibi olduk, bir anons daha. “Müziği yüksek sesle dinlemeyin, uzun uzun telefonla yüksek sesle konuşmayın,” diyor. “Tamam efendim, öyle yaparız. Yeter ki sen hızlan da İstanbul’a varalım,” dedim içimden.  </p>
<p>Azıcık daha gittik, yine durduk. Hadi bir sinyal kontrolü daha. Arada bir anons daha. Bu defa “yemekli vagonda uzun oturmayın,” diyor. Peki, oturmam. Zaten bir kişi el arabasını çekip servisi yapıyor, arkasından elinde POS cihazıyla tahsilatçısı geliyor. Arabayı süren POS cihazını da pek tabii kullanabilir, ama olmaz tabii. Tren hızlanamıyor, servise iki kişi çıkmış, kokusuz yiyecek satıyorlar. Sakin olmalıyım, diyorum kendime. </p>
<p>Neyse, az daha hızlanmaya gayret ettik, hızlandık da. Sonra yine yavaşladık. Eski usul trenler gibi gidiyor bizim hızlanmaya çabalayan tren. Tüm bunlar olurken ortadaki ekranda çeşitli kurdeleleri kesen Ulaştırma ve Altyapı Bakanı’nın videoları dönüyor. İşte efendim o kanal, bu tünel, şu köprü derken makas elde kurdele kese kese geziyor Bakan Bey. </p>
<p>O kadar çok döndü ki ben de yazılarını okumaya başladım. Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün ihtişamından, dünyalar çapındaki heybetinden dem vuran bilgide “üzerinde ray olduğu” yazıyordu. Cahilliğime kızdım, girdim internete baktım. E, köprüde ray yokmuş ki! Trene doldurulmuş kitle bulduk, ne yazsak olur mu dediniz, ey basın müşavirleri? Ayıp değil mi olmayan rayı metne döşemek! </p>
<p>Aynı videoyu aralıksız izlerken rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in Türkiye Büyük Millet Meclisinde bütçe görüşmelerinde “Suretine âşık bu bakanlar nereden çıktı? Bakanlıkların internet sayfaları ‘Sayın Bakan şurada, Sayın Bakan burada’ haberleriyle dolu. Biz ne yapıyoruz diyen kimse yok mu?” dediği aklıma geldi. Aynı konuşmada turizm hedeflerini sorarken “Destinasyon nedir? Milliyetçiyiz, muhafazakârız diyorsunuz. Dilini kaptıran zihnini de kaptırır” demişti. Hatırladım, yine güldürdü beni. </p>
<p>Güldüm gülmesine ya, peşinden kaygının siniri geldi. Kitlesel bir derdim olmasa belki o kadar dokunmazdı, sinirimi yumuşatır uyurdum. Ama eyleme yetişeceğim, hareket hâlindeyken rötar yapıyoruz. İnsan hayatında kimi durumlarda arzulanan bir hâl olsa da yolda çekilmiyor elbette. “Hızlan ve durma artık” diye söyleniyorum; cama dayadığım burnumdan çıkan buğulara avucumun tersiyle ayak izi yapıyorum. Öyle çaresizim. </p>
<p>O arada İzmit’e geldik. “Yol bitiyor, şunun şurası ne kaldı,” dedim. Tabii yine yanıldım. Az gittik, tren hızlanmaya çabalamayı bırakıp yavaşladıkça yavaşladı. Ben bileti alırken vaat olarak “4 saat 8 dakikada İstanbul Söğütlüçeşme’de olursun,” yazıyordu. Bu hesapla benim 12.48’de yere ayak basmam lazımdı. Elbette olmadı. Olmayanın neden olmadığının anonsu oldu mu? Hayır, olmadı.</p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Veganlık tabağın dışına, hayvanlar odaya]]></title><link>https://bianet.org/yazi/veganlik-tabagin-disina-hayvanlar-odaya-324943</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/30/veganlik-tabagin-disina-hayvanlar-odaya.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/veganlik-tabagin-disina-hayvanlar-odaya-324943</guid><description><![CDATA[Hayvanlarla kurduğumuz ilişki yalnızca tabağımıza ne koyduğumuzla sınırlı değil ve olmamalı. Onları nasıl gördüğümüz, nasıl anlattığımız, hangi hikâyelerin içine yerleştirdiğimiz, seslerini nasıl ya da ne kadar duyduğumuzla da alakalı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu yıl 1 Kasım Dünya Vegan Günü vesilesiyle biraz kendi deneyimimden bahsedip, veganlığı yalnızca <em>yediklerimizle</em> sınırlı olmayan, dünyayla ve hayvanlarla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşündüren bir yerden ele almak istiyorum.</p>
<p>Çünkü geçtiğimiz yedi aydır dünyayla başka türlü ilişkileniyorum ve gündelik hayatın en sıradan görünen kararlarına da bunun sirayet etmesini sağlamaya çalışıyorum. Hâlâ kendime dair bir beyanda bulunmuyorum ama geçen yıldan bu yana bu meseleyi daha çok <em>pişiriyor</em>, daha çok düşünüyor ve dahası, giderek daha fazla <em>bu </em>şekilde<em> yaşıyorum</em>.</p>
<p>Veganlık “dışardan” bakıldığında daha çok ne yediğimiz ne giydiğimiz ya da hangi ürünleri tükettiğimiz üzerinden <em>konuşuluyor</em>. Oysa hayvanlarla kurduğumuz ilişki yalnızca tabağımıza ne koyduğumuzla sınırlı değil ve olmamalı. Onları nasıl gördüğümüz, nasıl anlattığımız, hangi hikâyelerin içine yerleştirdiğimiz, seslerini nasıl ya da ne kadar duyduğumuzla da alakalı. Hatta hangi seslerinin duyulmasına imkân verdiğimiz üzerinden de sorgulanabilecek bir şey bu.</p>
<p>Bir süre önce bianet için Melanie Challenger’ın “<a href="https://bianet.org/haber/odadaki-hayvanlar-diger-turlere-nasil-kulak-verebiliriz-neden-vermeliyiz-321144" target="_blank" rel="noopener">Odadaki Hayvanlar: Diğer türlere nasıl kulak verebiliriz, neden vermeliyiz?”</a> başlıklı metnini Türkçeleştirmiştik. Metin, hayvanlardan söz etmekle onların gerçekten var-kılınmasına, orada-olmalarına izin vermek aynı şey mi diye soruyordu. Hayvanlar karar mekanizmalarında yer alıyorlar mı örneğin? İnsanlarla hayvanlar aynı coğrafyayı paylaşırken, hayvanlara ilişkin kararlar alındığında hayvanların çıkarları nasıl temsil ediliyor? Diğer bir deyişle hayvanlar politik özneler olabiliryor mu?</p>
<p>Yani insan olmayanlar hakkında konuşurken aslında, hâlâ kendi anlatımızı mı kuruyoruz? Onları kendi anlam dünyamız içinde mi var ediyoruz? Challenger, hayvanların yok-luğunda kurulmuş bir anlatıda ve dünyada yaşadığımızı fark edip onların nerede olduğunu yeniden düşünmeye çağrı yapıyor bir bakıma.</p>
<p>Veganlığın ötesine geçen, insanın, insan olmayan canlılarla kurduğu ilişkiyi daha ileri düzey bir düşünsel alana taşıyan ve sorgulayan “Odadaki Hayvanlar” metnini akılda tutarak yazıyorum.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/editorial-poster-2026-10-30t141252-254.png" alt="">
<figcaption>Fotoğraf: Sinem Aydınlı / “Denize doğru giderken karın doyuran bir inek”</figcaption>
</figure>
<h3>Bizim büyük “veganlık meselemiz”</h3>
<p>Ben hâlâ “veganım” diyemiyorum. Biraz bu beyanın söylendiği an yarattığı karşılıktan biraz da söylediğim anda tamamen (ne demekse?) bu politik tahayyülde yaşamam gerektiğini düşündüğümden.</p>
<p>Örneğin birlikte yaşadığım (4,5 yaşındaki) insan hâlâ “hayvansal gıda” tüketiyor. Hatta onları bazı zorunlu (!) durumlarda ben hazırlıyorum. Kendim için artık yapmadığım bir şeyi, ellerimle çocuğum için yapıyorum. Peki çocuğumun kendi deyimiyle “hayvansal” olması, benim veganlığıma halel getiriyor mu? Bir sorgulama başlattığı kesin. Bu sorgulama hâli önemli ama tehlikeli de. Tehlikeli, çünkü veganlığı bir ilişki biçimi olmaktan, ilişkisellikten çıkarıp, başımın üstünde yeri olan insana ne <em>yedirdiğime</em> indirgeme riski taşıyorum.</p>
<p>Diğer taraftan, aynı anda başka bir hayvanın bedeninden ya da üretiminden gelen bir şeyi bu küçük insanın önüne koyuyorum ama bunu yaparken, aynı şeyi kendim için bir daha asla yapmayacağımdan da her seferinde biraz daha emin oluyorum.</p>
<p>Söz konusu çocuğum olduğunda öğrendiğim ve “doğru” kabul ettiğim yaşam biçimlerinden bir anda vazgeçmeye aynı ölçüde güvenemiyorum (çelişkili düzlem). Bunları düşündüğüm günlerden birinde, önüme yeni bir <a href="https://www.veganfoodandliving.com/news/tofu-ranked-the-best-protein-source-for-health-and-the-planet/" target="_blank" rel="noopener">araştırma</a> düşüyor. Yirmi farklı protein kaynağını beslenme ve sağlık, erişilebilirlik ve çevresel etkileriyle birlikte değerlendiren bir çalışmada tofu ilk sırada çıkıyor. Ve soruyorum, neden kendim için tercih ettiğim bir ilişkiselliği çocuğum söz konusu olduğunda hemen gerçekleştiremiyorum?</p>
<p>Belli ki burada yalnız veganlıkla değil bakım emeğiyle de ilgili bir mesele var. Öğrenilmiş bakım pratikleri sanırım. Ama bunu yazarken bile ikisini neden birbirinden ayırdığımı sorguluyorum. Ama konumuz bu değil şu an. Buradaki mesele benim gündelik hayattaki ilişkilenme biçimlerimi daha çok düşünmeye başlamam. Yani veganlığın benim için “normal”, “gerekli”, hatta “çocuk için şart” diye öğrendiğim şeyleri tek tek yeniden sorgulatma meselesi. Bu bize veganlığın gündelik hayatın en küçük ve maddi kararlarında gerçekleştiğine de işaret ediyor. Politik olana çalıyor değil mi sizin de kulağınızda? Ancak veganlığı bu kararların eksiksiz ve kusursuz bir toplamına indirgemekle, hayvanlarla kurduğumuz ilişkiyi gerçekten dönüştürmek aynı şey değil. Benim için -artık- asıl mesele biraz buralarda.</p>
<h3>Hayvanlar nerede?</h3>
<p>Tam burada “Odadaki Hayvanlar”ın bize bıraktığı soruları yeniden düşünelim. Hayvanlardan söz ediyoruz ama nasıl? Hayvanın sözünü nasıl temsil edebiliriz, doğayı nasıl temsil edebiliriz? Zihni zorlayan bir kavramsal ve teorik düşünme hâli gibi görünebilir ama mesele sadece hayvanların iyilik hâlini (refahını) düşünmek değil (ki zaten bu coğrafyada tam aksine işaret eden yasalar da var) onları adaletin özneleri olarak görmek ve <em>seslerinin</em> politik anlamda var kılınma meselesi.</p>
<p>Bu kavramsal zorlanmanın gerisinde çok daha eski bir düşünme alışkanlığı var. İnsanın kendisini doğadan ve kendi hayvanlığından ayırmasının çok daha uzun bir kültürel tarihi var değil mi? İnsan kendisini doğanın içinde yaşayan bedensel bir canlı olarak değil de doğaya <em>bakan</em>, onu açıklayan ve yöneten ayrıcalıklı bilinç olarak kurguladığında, diğer canlılar da insan için kolaylıkla üzerine karar verilen varlıklara dönüşüyor. Kalıcı hiyerarşi kuruluyor malum. İnsan merkezde. Antroposantrizm. Doğaya ve hayvanlara hükmedebileceğini düşünen insan ve onun anlatısı. Türcülük de geliyor peşine tabii.</p>
<p>Hayvanları sadece onları yemek ve yememek üzerinden değerlendirmek yerine adil görme biçiminin nasıl kurulacağını düşünmemiz gerekiyor. Hayvanı, insanın onun adına kurduğu anlatıya indirgemeden, alınacak kararlar üzerinde etkili olabilmesinin nasıl sağlanabileceğini düşünmek. Bu adil görme biçimi hayvanlarla vakit geçirmeyi gerektiriyor. Yani gözlem yapmayı ama bunu kartezyen bir yerden yani onları bilincimizin önüne aldığımız nesneler olarak görmeden, hayvanlarla birlikte yaşayarak görmek: Yani gözlemlemek, yanlarında zaman geçirmek, güven oluşturmak ve yavaşlamak, Challenger’ın dediği gibi.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/odadaki-hayvanlar-diger-turlere-nasil-kulak-verebiliriz-neden-vermeliyiz.jpg" alt="">
<figcaption>Fotoğraf: Annie Marie Musselman</figcaption>
</figure>
<p>Melanie Challenger ve Erin Ryan’ın kurduğu <em>Animals in the Room</em> (Odadaki Hayvanlar) isimli proje, bilim insanlarını ve hayvan refahı uzmanlarını bir araya getiren uluslararası bir çalışma ağı. Çıkış soruları basit: Bir karar, hayvanların hayatını doğrudan etkiliyorsa, neden o kararın oluşturulmasında yalnız insanların çıkarları temsil ediliyor? Proje bunun için insan olmayan hayvanları karar süreçlerinde temsil etmenin yöntemlerini geliştirip test ediyor.</p>
<div class="box-13"><em>Animals in the Room</em>’un geliştirdiği daha genel yöntemde hayvanların davranış ve iletişim biçimlerinin doğrudan dikkate alınması, görüntü, video ve ses kayıtlarının da birer tanıklık biçimi olarak karar süreçlerine taşınması öneriliyor. Amaç, hayvan adına bir kez daha insanın konuşması değil, hayvanın kendi tercih ve çıkarlarını kararın içinde mümkün olduğunca “mevcut” kılmak.<sup><a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a></sup></div>
<p>Challenger ve ekibi hayvanların iyiliğinin ve refahının insanlar tarafından düşünülmesini sağlamaya çalışmıyor. Hayvanın kendi davranışını, tercihlerini ve çıkarlarını politik bilgiye dönüştürmenin yollarını arıyorlar.</p>
<p>Tüm bunlar veganlığı düşünürken kendi sesimi susturup susturmadığımı düşündürüyor bana. Yani “insan anlatısını” durduruyor muyuz? O anlatıyı durdurduğumuzda yani biraz durmayı başardığımızda belki veganlığı da “hayvansal gıda” ve “hayvan çıktısı” <em>tüketip tüketmemekten</em> çıkartmış oluyoruz ve ilişkisellik perspektifinden düşünmeye başlıyoruz.</p>
<p>“Hayvanları nasıl koruyacağız?” diye sormakla “onları etkileyen bir kararı onların çıkarlarını da temsil ederek nasıl alacağız?” diye sormak aynı şey değil. İkinci soru veganlığı “etik” bir karar olmaktan çıkarıyor. Bu soruyla, adaletin öznesi olması gereken hayvanlara <em>dair</em> konuşmaya başlıyoruz.</p>
<p>Bu şekilde düşünmeye başladığımda veganlık benim için daha politik bir anlam kazanmaya başlıyor. Bu metni de bunun üzerine düşünelim diye yazıyorum. Yani mesele şu: Bir hayvanın yaşamının kendi başına değerli olduğunu kabul ediyorsak, neden yalnızca onu yememeyi konuşuyoruz? Neden hukuk, siyaset ve karar alma mekanizmaları hâlâ yalnız insanın çıkarını ifade edebileceği biçimde kuruyoruz?</p>
<p>Böylelikle veganlık tam da burada tabağın dışına taşıyor.  Ne yememeyi tercih ettiğimiz hâlâ bir başlangıç ve önemli ancak tek mesele bu değil. Challenger ve ekibinin düşünsel katkısı ve çalışmalarının gücü başka bir seviyede düşünme biçimi, hayvanların ses, temsil ve karar süreçlerindeki yokluğunu düşünmeye çağıran ve insan merkezciliği anlatıdan kaldırmada ısrar eden bir politik duruşa çağrı yapıyor.</p>
<hr>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=uOHzs4sAmSM" target="_blank" rel="nofollow noopener">Melanie Challenger’ın 2024 tarihli konuşması:</a> “The Council of the People and the Bears: Vision of Animal-Inclusive Democracies”. Trentino’da boz ayılar ile bölgede yaşayan insanlar arasında uzun süredir ciddi bir birlikte yaşama çatışması var. Challenger bu konuşmada, bu çatışmadan hareketle geliştirilen bir karar alma modelini anlatıyor. Model, ayılarla ilgili kararlar alınırken yalnızca insanların değil, ayıların yaşam koşullarının, davranışlarının, ihtiyaçlarının ve çıkarlarının da demokratik müzakereye dahil edilmesini amaçlıyor. Ayıların perspektifinin, onları yakından gözlemleyen uzmanlardan ve davranışlarına ilişkin verilerden gelen bilgi aracılığıyla karar sürecinde etkili hale getirilmesi hedefleniyor.</p>
<p>(SA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Miraz Erbane Topluluğu’nda kadınlar erbaneyle kültürel belleklerini canlandırıyor]]></title><link>https://bianet.org/haber/miraz-erbane-toplulugunda-kadinlar-erbaneyle-kulturel-belleklerini-canlandiriyor-324727</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/10/23/miraz-erbane-toplulugunda-kadinlar-erbaneyle-kulturel-belleklerini-canlandiriyor.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/miraz-erbane-toplulugunda-kadinlar-erbaneyle-kulturel-belleklerini-canlandiriyor-324727</guid><description><![CDATA[Topluluğun kurucuları, “Annesinin, anneannesinin erbane çaldığını söyleyen birçok öğrencimiz oldu” diyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Fırat Alkış, Fuat Alkış ve Burcu Yankın’ın erbane etrafında bir araya gelmesiyle kurulan Miraz Erbane Topluğuğu,  müzikal üretiminin yanı sıra erbane atölyeleriyle de çalışmalarını sürdürüyor.</p>
<p>Miraz’ın erbane atölyelerine en çok kadınlar katılıyor. Farklı yaşlardan, mesleklerden, inançlardan ve kimliklerden kadınlar, erbane aracılığıyla geçmişle bugün arasında kültürel bir bağ kuruyor.</p>
<p>Öğrenciler arasında annelerinin ya da anneannelerinin erbane çaldığını anlatanlar da var. Miraz üyelerine göre bu deneyimler, kadınların kültürel belleğinde yer alan ve zamanla geri planda kalan bir mirası yeniden hatırlamalarını sağlıyor.</p>
<p><em>“Bu, kadınların gizli bırakılmış tarihinin bir parçası aslında ve sezgisel anlamda kadınların sahip olduğu da bir bilgi. Çaldıkça, unutturulan tarih hatırlanıyor. Kadınlar atölyelerden evlere, sokaklardan sahnelere, her alanda erbane çalıyorlar artık.”</em></p>
<div class="box-12">
<h3>Miraz’ın doğuşu</h3>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/10/whatsapp-image-2026-10-15-at-00-04-47-2.jpeg" alt=""></strong></p>
<p><em>“Bu birlikteliğin adına miraz dedik; maya, mucize, murat gibi anlamlara gelen Miraz’ımızın müzikal mayasını oluşturan temel enstrümanlar da erbane ve tembûr oldu.”</em></p>
<p>Miraz, müzikal yolculuğuna 2014’te Varto’dan Zazaca bir kilam olan “Delal”ı kaydederek başladı.</p>
<p>Topluluk bugüne kadar iki albüm (Çêber, 2016; Narîn, 2022) ve bir EP (Sîpanê, 2019) yayımladı; yirmiden fazla single ve klip çalışması yaptı.</p>
</div>
<h3>Atölye öğrenciliğinden eğitmenliğe</h3>
<p>Cemile Demir, 2018’de Miraz’ın erbane atölyelerinde eğitim almaya başladı. 2021’de topluluğa katıldı, 2022’den itibaren ise kendisi de erbane dersleri veriyor.</p>
<p>Demir, erbaneye duyduğu ilgi ve kültürel bağ kurma isteğiyle derslere başladığını anlatıyor. Derse ilk geldiğinde çok heyecanlı olduğunu söyleyen Demir, hâlâ ilk günkü gibi kendini o ortama ait hissettiğini belirtiyor.</p>
<p><em>“Erbane, geçmişimle bağ kurduğumu hissettiren kültürel bir kimlik ve kendimi en yalın haliyle ifade edebildiğim keyifli, güzel bir alan. Aynı zamanda bu alanda benim gibi birçok dost ve arkadaş edinebildiğim, güçlü bağlar kurabildiğim bir yer.”</em></p>
<div class="box-12">
<h3>Erbanenin kültürel ve tarihsel yolculuğu</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/whatsapp-image-2026-10-15-at-00-04-47.jpeg" alt=""></p>
<p>Bir kasnağa gerilen deri ve içindeki metal halkalarla tanınan erbane, sallanarak çalınan bir vurmalı çalgı. Kürt kültüründe önemli bir yere sahip olan enstrüman, Zerdüştlükte, çeşitli İslam tarikatlarında, Yaresan/Ehl-i Hak inancında ve Êzidîlikte de kullanılıyor.</p>
<p>Kürt coğrafyasında dewrêş ve feqîler, erbane eşliğinde ilahiler ve medihalar okuyarak bu geleneği sürdürüyor. Erbane, dinî merasimlerden ve ziyaretlerden yas törenlerine, düğünlere, şenliklere ve festivallere kadar farklı alanlarda çalınıyor.</p>
<p><em>“Bu arada erbane demişken İranlı Kürt müzik grubu Kamkaran’ı anmadan geçmeyelim, Üstad Bîjen Kamkar’ın Zerdüşt tapınaklarından, Hewraman dağlarının kuytularından, sahnelere ve dünyaya açılan bu enstrümana katkıları büyüktür... Bizlere de her zaman feyz olmuş isimlerdendir.”</em></p>
</div>
<h3>Köklerini yeniden keşfetmenin bir yolu</h3>
<p>Miraz’ın erbane atölyelerine katılanlar için enstrüman çalmayı öğrenmek, yeni bir beceri edinmenin ötesine geçiyor.</p>
<p><em>“Atölyelerimizde eğitim almış, erbaneye emek vermiş öğrencilerimizden oluşturduğumuz Miraz Erbane Topluluğu da konserlerimizde, kayıtlarımızda ve klip çalışmalarımızda yer alıyor.”</em></p>
<p>Erbane çalmak, fiziksel çabanın yanı sıra birlikte hareket etmeyi ve ritmi yakalamayı da gerektiriyor. Topluluk üyeleri, erbane çalışmalarının dayanışmayı, özgüveni ve kendini ifade etme becerisini de desteklediğini söylüyor.</p>
<p>Farklı yaş gruplarından üniversite öğrencilerinin ve çeşitli mesleklerden yetişkinlerin katıldığı atölyelerde, çocuklara yönelik çalışmalar da planlanıyor. Miraz üyeleri, “Geleceğin eğitimcilerini yetiştirmeyi istiyoruz” diyor.</p>
<p>İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşayan ve kendi dili ya da kültürüyle bağı zayıflamış insanlar için erbane, köklerini yeniden keşfetmenin bir yolu olabiliyor. Miraz üyeleri, yıllardır düzenledikleri atölyelerde birçok öğrencinin erbane aracılığıyla dili ve kimliğiyle yeniden bağ kurduğunu gözlemliyor.</p>
<p>Topluluk üyelerine göre bazı öğrenciler, ailelerinin ya da çevrelerindeki kişilerin erbane çaldığını görerek atölyelere katılıyor. Bazıları ise enstrümanla ilk kez burada tanışıyor.</p>
<p>Miraz üyeleri, erbanenin Kürt kimliğiyle güçlü bir bağı olduğunu ve atölyelerin farklı kültürlerden insanları da bir araya getirdiğini söylüyor. Anadolu’nun çeşitli kültürlerinden ve yurt dışından gelen katılımcılar, erbane aracılığıyla kültürel bağlarını yeniden kurarken farklı kültürlerle de bir araya geliyor.</p>
<h3>Mezopotamya’nın dilleri erbane etrafında buluşuyor</h3>
<p>Miraz’ın müzikal üretimi, Mezopotamya’nın farklı dillerinden ve kültürel geleneklerinden besleniyor. Topluluk, kurulduğu günden bu yana albümlerinde ve konserlerinde Zazakî/Dımıli, Kurmancî, Soranî, Goranî, Türkçe, Ermenice, Azerice, Farsça ve Arapça şarkılara yer veriyor.</p>
<p>Topluluk üyelerine göre kültürel köklerle kurulan bağlar, geçmişin yanı sıra bugün ve geleceğe dair de bilgi taşıyor.</p>
<p><em>“Çok zengin, çok kadim bir coğrafyada yaşıyoruz. Her gün yeni şeyler öğreniyor, öğrenmenin, keşfetmenin heyecanını kaybetmemeye çalışıyoruz. Köklerimizle kurduğumuz bağlar, hem geçmişe hem de bugüne ve geleceğe dair, yüzyılları aşan bilgiler içeriyor. Bu zenginliği biraz olsun keşfedebilmişsek, bu bilgiye biraz olsun ulaşabilmişsek ne mutlu bizlere.”</em></p>
<h3>Ekonomik zorluklara rağmen üretime devam</h3>
<p>Topluluk üyeleri, özellikle çatışmaların ve krizlerin yaşandığı bir coğrafyada müzik üretmenin toplumsal gelişmelerden bağımsız düşünülemeyeceğini belirtiyor. Farklı kültürlerin, dillerin, inançların ve kimliklerin eşit, özgür ve barış içinde var olabildiği bir yaşamı savunan Miraz, sahnelerini de bu çağrıyla kuruyor.</p>
<p>Miraz üyeleri, ekonomik kriz, yoksulluk ve güvencesiz çalışma koşullarının bağımsız müzik üretimini zorlaştırdığını söylüyor.</p>
<p><em>“Hele ki bizler gibi, ana akıma dahil olmamış, çokdilli sanat icra eden; konserlerini, stüdyo kayıt süreçlerini, projelerini hiçbir sponsorluk, kurum ya da belediye desteği olmaksızın kendi kendine finanse etmeye çalışan bir ekibin varlık göstermesi, ayakta durması gerçekten çok zor. Kara kara düşündüğümüz anlar eskiye göre biraz daha fazlalaştı.”</em></p>
<p>Topluluk, üniversite öğrencilerinin katılımının ise geçtiğimiz yıllara oranla biraz daha sınırlı olduğunu belirtiyor.</p>
<p><em>“Günümüzde büyük şehirlerde öğrenci olmak eskiye göre çok daha zor, birçok öğrenci hem okuyup hem de bir işte çalışmak durumunda kalıyor. Ne yazık ki üniversitelerde de kültür-sanat çalışmaları, kulüp faaliyetleri eskiye oranla daha sınırlı seyrediyor.”</em></p>
<p>Tüm zorluklara rağmen müzik üretmeyi sürdürmelerinde sanatın birleştirici gücünün önemli olduğunu vurgulayan topluluk üyeleri, yaşadıkları güçlüklerin yanında müziğin kendilerine güç vermeye devam ettiğini söylüyor.</p>
<p>(Şİ/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:05:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Aradığınız dişil enerji masalına ulaşılamıyor]]></title><link>https://bianet.org/haber/aradiginiz-disil-enerji-masalina-ulasilamiyor-324735</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/10/23/aradiginiz-disil-enerji-masalina-ulasilamiyor.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/aradiginiz-disil-enerji-masalina-ulasilamiyor-324735</guid><description><![CDATA[Bir kadının kendi işini kendi görmesi, evdeki bir prizi tamir etmesi dişil enerjisine nasıl zarar verebilir ki? O kavanoz kapağını kendi başıma açabiliyorken neden açamıyormuş gibi davranayım?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İzmir’in bir dağ köyünde, anne ve babamın evindeyim. Annemin bahçede kullanması gereken, uzatılmayı bekleyen kabloyla bakışıyorum.</p>
<p>Bir elektrik tesisatçısının uzakta bir köye gelmesi ile Mars’a otoban yapılması neredeyse aynı uzaklıkta ihtimaller. Benim nazarımda bir elektrik tamirat işi yapabilmem de keza benzer uzaklıkta bir ihtimal. Aklımda hemen en kötü senaryo canlanıyor; tamir etmeye çalıştığım kablodan birden kıvılcımlar saçılıyor ve ben yanarak kömür oluyorum.</p>
<p>Tam da o günlerde Instagram akışında karşıma gencecik, kendinden emin, eli tornavidalı bir kadın çıkıyor; <em>“Bacım bak anlatmadan söylüyorum, kaydet lazım olur. Evdesin, prizin koptu, Y kromozomlu birinden isteyeceksin de yapacak… Boşver!”. </em></p>
<p>21 yaşındaki <strong>Songül Emen</strong>’in bu sözleri beni kalbimden vuruyor ve sonrasında elektrikle ilgili ihtiyacım olan temel bilgileri paylaştığı videolar aracılığıyla öğrenmeye nihayet ikna oluyorum.</p>
<p>Öğrenilmiş çaresizliğime içimden bir tekme savurup “uzaya füze fırlatmıyoruz ya, en fazla biraz çarpılır, iyice kendimize geliriz” diye kendimi telkin ediyorum.</p>
<p>Songül’ün İzmir’de yaşadığını öğreniyorum. Merakım büyüdükçe büyüyor. Hazır ben de İzmir’deyken kendisiyle tanışmak istediğimi belirten bir  mesaj atıyorum. Buluşma teklifime olumlu cevap veren Songül ile onun çalıştığı elektrik şirketinin atölyesinde koyu bir sohbete dalıyoruz.</p>
<p> Sizleri fırsat eşitliğinden toplumsal cinsiyet eşitliğine, Z jenerasyonundan geçmişine ve hayallerine dek uzun uzun konuştuğum Songül’ü daha yakından tanımaya davet ediyorum.</p>
<p><strong>Nasıl bir ailede doğup büyüdün? Eğitim hayatın ve varsa etrafında sana rol model olan kadınları da merak ediyorum bir yandan. Songül’ü bugüne getiren, erkek işi olarak kodlanan bir alanda var olma cesaretini yaratan hikaye neydi?</strong></p>
<p>Mardin Kızıltepe’de 5 çocuklu bir ailede doğup büyüdüm ben. 21 yaşındayım. Ekonomik olarak ve bilgi düzeyi bakımından güçlü bir aileden gelmiyorum ben. Ama kısıtlandığımı ve baskılandığımı da söyleyemem. Çok küçük yaşlardan beri çalışıyorum ve kendi işimi kendim yapmayı öğrendim. Bu biraz karakter meselesi belki. Ben hep aktif ve bir şeyleri oldurmaya çalışan, meraklı biriydim.</p>
<p>Geceleri yatağa girdiğimde hep daha iyisini nasıl yaparım diye düşünürdüm. Okulda da genel olarak başarılı bir öğrenciydim ben. Rol modelim kimdi diye düşününce annem geliyor aklıma ilk. Okuyabilseydi, elinde başka imkanlar olsaydı çok başka bir yerde olabilirdi. Hep mücadele etti, emek verdi ve yıllardır da engelli kardeşime bakıyor. Ben gücümü ve başarma inadımı ondan aldım. </p>
<h3>"Videolarımda ne süsleme bir ne de bir güzelleme yaptım"</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/ka1.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>Songül Emen</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>İzmir’e gelişin ve elektrik işleriyle tanışman nasıl gelişti?</strong></p>
<p>19 yaşımda üniversite sınavında Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Bölümünü kazanmamın ardından İzmir’e geldim. Bugün hâlâ kalmakta olduğum öğrenci yurduna yerleştim geldiğimde. Çalışmak zorundaydım. Üniversitenin ikinci haftasında şu an çalıştığım elektrik işini buldum.</p>
<p>İşletme öğrencisi olduğum için Exel tabloları hazırlamamı, ön muhasebeyi tutmamı ve yeri geldiğinde müşterilere gidip proje sunumu yapmamı istediler. Bunların hiçbirini bilmiyordum ve beni pek sarmıyordu açıkçası. Misal proje görüşmek için müşteriye gidiyorum, teknik bilmediğim için işi anlatamıyorum. Daha kendim anlamamışım, müşteriye nasıl satayım diye düşündüm. Ben bu teknik işini çözerim dedim. Matkap tutabilir misin diye sordular, yaparım dedim.</p>
<p>Beni biraz da çıtı pıtı görüyorlardı, başta pek ihtimal vermediler. Bir yandan iş çok yoğun burada ve kimsenin uzun uzun eğitim verecek fırsatı da yok. Ben kafaya koydum. Onlar iş yaparken izledim. Bir yandan internetten eğitim videoları izledim.</p>
<p>Mesela ışığın skalası, voltaj bilgileri vesaire bunları kimse öğretmedi bana. Çoğu şeyi kendi çabamla öğrendim ve öğrendikçe de burada atölyede uyguladım. O zamandan bu zamana kendimi geliştirdim. Mesela şu an önümde bir fabrikanın aydınlatma işi var. Haftaya kadar 72 tane tavan aydınlatmasının montajını tek başıma tamamlayacağım.</p>
<p><strong>Elektrik gibi teknik bir alana girmen başlı başına bir işken bunu sosyal medyada paylaşma ve içerik üreticisi olma fikri nasıl gelişti?</strong></p>
<p>Ben aynı zamanda çalıştığım firmanın sosyal medya hesaplarını da yönetiyorum. Aslında şu an ürettiğim içeriklerin benzerlerini firmanın sosyal medya hesaplarında paylaşarak insanlara temel elektrik tamiratı hakkında bilgilendirici videolar paylaşmak istedim ancak bunun kurumsal bir yaklaşım olmayacağını düşündüler.</p>
<p>Ben zaten halihazırda atölyede bu işleri yapıyorum. O zaman neden ben kendi hesabımda paylaşmayayım ki diye düşündüm. </p>
<p><strong>Paylaştığın videolar sıradan elektrik tamiratı içerikleri değil. Kadınları odağına alan, onlara bacım diye seslenen ve erkekleri Y kromozomu olarak kodlayan bir duruşun var. İçeriklerini bu şekilde planlamaya nasıl karar verdin?</strong></p>
<p>İlk başta kadın erkek ayrımı yapmadan, videolarımda herkese sesleniyordum. Eli matkaplı, erkek işi olarak görülen bir alanda tamirat yapan ve  bunu öğretmeye çalışan bir kadın olarak erkekler tarafından yargılanmaya başladım. Daha çok dm’den mesajlar atarak rahatsız etmeye uğraştılar. Bu durum canımı epey sıktı. Sonrasında karar verdim.</p>
<blockquote>
<p>Benim artık kadınlara ulaşmam lazım dedim. O noktadan sonra her şey değişti. Kadınlar beni yüreklendirdi ve sahiplendi. Öyle güzel mesajlar aldım ki kadınlardan, doğru yoldayım dedim. Bir de yaptığım işin kadınlar tarafından görülüyor olması, onlara bir fayda sağlaması beni çok mutlu etti. Bir kız kardeşlik ve dayanışma ruhu oluştu ve beni çok mutlu etti.</p>
</blockquote>
<p>Videolarımda ne süsleme bir ne de bir güzelleme yaptım. Kendi dilimle anlattım ki ben orada açıkçası bazı şeylere karşı protestoda bulunuyorum. Yani bir kadının dış görünüşüyle yargılanmasından başlayarak,  cinsiyetçilikten ve kadının kendine koyduğu kotaya kadar kadar kendimce mesajlar vermeye çalışıyorum.</p>
<p><strong>Teknik alanlarda iş yapan birçok kadın olsa da görünür değiller. Dürüst olmak gerekirse şimdiye kadar tanıştığım ilk kadın elektrik işi yapan kişi sensin. Bu çağda hala tesisat, teknik bilgi ya da fiziki güç gerektiren işler “erkek işi” olarak tanımlanıyor. Bir yandan kadınların bir kısmı da bu konuda hemfikir olabiliyorlar. “Kavanoz kapağını erkeğe açtır, dişil enerjini düşürme” gibi bir yaklaşım da söz konusu olabiliyor kimi zaman. Sen nasıl bakıyorsun bu duruma?</strong></p>
<p>Kadınların bunu sorgulaması bana daha enteresan geliyor. İşte kadınlara öğretilmiş çaresizlik derler ya, birçok kadında bu var. Kadın olacağım derken aslında kadınlığını kaybetmişler, benim nezdimde. Çünkü zaten kadın dediğin şey güçlü bir şey. Çünkü doğurma, üretme, var etme gücü var.  Kadınlar, kendi bünyenizin, kendi fizyolojinizin farkında mısınız?</p>
<p>Hiçbir şey yapmadan bile senin vücudun sana o kadar hizmetlerde bulunuyor ki… Her ay yenileniyorsun bir kere. Senin daha fazla şey üretebilme, zihin olarak yapabilme kapasiten var. Çok daha komplike düşünebiliyorsun.  Onun için diyorum ki, bir kadının kendi işini kendi görmesi, evdeki bir prizi tamir etmesi dişil enerjisine nasıl zarar verebilir ki? O kavanoz kapağını kendi başıma açabiliyorken neden açamıyormuş gibi davranayım? Bu bence karşımdaki erkeğe de ayıp.</p>
<p>Bir kadının kendine kota koymasını doğru bulmuyorum. Misal aynı evde yaşayan bir kadın ve erkeğin evdeki iş dağılımını düşünelim; erkek daha fazlasını yapmak istiyorsa buyursun yapsın zaten. Buna bir sözüm yok. Hiçbir şey yapmadığında sorun başlıyor.</p>
<p>O zaman zaten iki adım atıp evin dışına çıksın mümkünse. Bir de çok erkek vardır, evinde günlerdir yapılmayı bekleyen bir priz vardır yapmaz ama misafirliğe gittiği evde kendini göstermek için canla başla yapar. </p>
<p><em> </em><strong>Son derece aklı başında, hayattan ne istediğini bilen ve bunun için canla başla mücadele eden bir kadın olarak görüyorum seni buradan. Bir yandan da bir kesim tarafından yerden yere vurulan Z kuşağına mensup olan bir yaştasın. Tüm şanssızlıklarına rağmen benim çok umutlu olduğum Z kuşağını bir Z kuşağı mensubu olarak sen nasıl değerlendiriyorsun?</strong></p>
<p>Bence bizim kuşağımızdan çok şey çalındı. Önce büyük vaatler verip sonra ümidi kesiyorlar. Bu hırsızlık değil de ne? Bizim kuşağımız için “çok konuşuyor” diyorlar. Konuşacağız tabii. Sizler sustunuz da ne oldu? Dünya çok mu iyi bir yerde? Bizim en büyük şanssızlığımız sosyal medyaya fazla  maruz kalmamız. Keza ben de bir sürü kişi görüyorum sosyal medyada; ailesinden daha iyi olanaklar almış, daha iyi eğitimi görmüş ve çok farklı hayatlar yaşıyorlar.</p>
<p>İşte orada insanın kendini yetersiz hissettiği anlar oluyor. Eşitsizliğe şahit oluyoruz her an. Kendileriyle barışıklıkları kesiliyor insanların. Bizim kuşağın özellikle de.  Diyoruz ki insanlar neler yaşıyor, biz ne yapsak yetişemeyiz gibi bir noktaya geliyor. Çok şükür ben hiçbir zaman öyle bir duyguya gelmedim. Çünkü kıyasla olacak şeyler değil bunlar. Belki bu benim erkenden fark etmemdendir dünyayı,  hiç bilmiyorum ama gözlemlediğim şey bu dengesizliğin  insanları  kolaya kaçmaya itmesi. Üretmek istemekten çok şunu  diyorlar; “Ben bu kadar okudum bunun için mi?” Çünkü bize başta dediler ki “Okuyun, hayat sizin olsun”.</p>
<blockquote>
<p>Ben hem okuyorum hem de çalışıyorum. Ama okul bittikten sonra hayat benim olmuyor, daha çok sürünüyorum. O zaman ben de kendime diyorum ki; “Songül, senin kendini garantiye alman lazım”.  Garantiye almak için kusura bakma ama bugün bir şeylerden vereceksin. Olur zamanından vereceksin, olur enerjinden vereceksin.</p>
</blockquote>
<p>Birçok kişi bunu kabul etmiyor. Çünkü diyor ki bize en başta dayatılan şey bu değil. Yıllarca okuyoruz, yıllarca emek veriyoruz. Ben 9 Eylül'de okuyorum ama ODTÜ’'de okuyan bir sürü insan var, Boğaziçi'nde okuyan bir sürü insan var. Bunlar benim için gerçek başarı kıstası değil.  Herkes için demiyorum bunu ama şimdi daha iyi koşullardan gelmiş bir kişinin oraya gitmesi çok olası bir şey zaten. Bu konuda da çok eşitsizlik var bizim kuşakta. Bundan dolayı böyle bir kıyas ve kötü hissetme duyguları da var bence.</p>
<p><em> </em><strong>Buradan yola çıkarak bu eşitsizliği de konuşmak istiyorum seninle. Benim kuşağımda nispeten daha adil bir eğitim hayatı mümkündü. Örnek vermek gerekirse kazancı iyi bir tüccarın çocuğu ile işçi bir ailenin çocuğu bir devlet okulunda aynı sırayı paylaşabiliyordu. Şimdi arada bir uçurum var. Bu kesimler sosyal hayatta neredeyse birbirilerine temas etmeden yaşıyor. Belki geldiğin koşullar, belki karakterin çok daha dirayetli kıldı seni. Ancak bunu herkesten beklemek de bir haksızlık sanırım. Senin mücadeleni ve bitip tükenmeyen temponu çevrendeki yaşıtların nasıl değerlendiriyor?</strong></p>
<p>Şimdi açıkça söylemem gerekirse okul ortamındayken benim arkadaşlarımın en çok yaptığı aktiviteler genellikle bir kafede buluşmak.</p>
<p>Bu benim için bir yetkinlik değil. Benim nezdimde bir sosyalleşmek açısından yetkinlik ne olur; alırsın çadırını, gerekirse rezil olursun. Bir dağda yürüyüş yaparsın, bir kamp kurarsın, başka bir şehire gitmeye çalışırsın. Ama öğrencilerde hem para kısıtlı hem de isteseler de gerçekten yapamıyorlar. İş aramak istediklerinde de gerçekten deneyimsiz ve tecrübesiz diye atfediliyorlar. Bundan dolayı kolayı seçip pes eden de çok oluyor ve tembellik de beraberinde geliyor.</p>
<p>Benim durmadan mücadele etmem bazı yerlerde arkadaşlarımdan tarafından yargılanmama da sebep olabiliyor. Ben çalışmak zorundayım. Zaten okula gidiyorum ve geri kalan vaktimi de kendimi geliştirebileceğim aktivitelere harcıyorum. Her akşam İngilizce konuşma kulübüne gidiyorum. Vakit oldukça da tango ve tenis derslerine… Derken ne kimseyle buluşabilecek ne de bir kafeye gidip bi kahve içecek vaktim kalıyor. Zaten gece gittiğimde o kadar yorgun oluyordum ki benim tek yapabileceğim şey sabah için enerji toplamak ve uyumak. Ben mesela şu an yurtta kalıyorum. O kadar zorlanıyorum ki.</p>
<p>Çok fazla çalışıyorum. Üretmeye çalışıyorum. Belki yapmak istediklerimden dolayı kendimi çok fazla yoruyorum. Bazen kendimi kötü hissettiğim anlar oluyor.</p>
<p>Bu kadar emek verirken, bu emeği hiç vermeden dünyaya belli şartlarda gelmiş kişilerin senden hep bir adım ötede olması… Sonra kendime hatırlatıyorum; kıyasla olmaz bu işler diye. Kimse kimseden üstün değil aslında benim için.</p>
<p>Ben sabahlara kadar düşünüyorum, uyuyamıyorum çoğu zaman. Diyorum ki şimdi ben bir şekilde bir yola girmişim ve yoruluyorum. Hani bunun sonucu ne olacak? Mesela hani diyorlar ya Z kuşağı şöyle tembel… Ben bile bu kadar çalışırken halen çıkmazda olabiliyorum.  Halen geleceğim nasıl olacak diye düşünüyorum. Bu kötü bir durum aslında. Çok kötü hem de.</p>
<p><em> </em><strong>İçinde bulunduğun tüm bu eşitsizliklerin yanı sıra durmadan verdiğin mücadelenin bir karşılığı olacağına yürekten inanıyorum. E Ticaret ve girişimcilikle de ilgileniyorsun bir yandan. Nasıl bir gelecek planı yapıyorsun? Sosyal medyadaki duruşundan yola çıkarsak, iş hayatında gelecekte kadınlara yönelik bazı planların da var mı?</strong></p>
<p>Ben sadece masa başı bir iş  yapmak istemediğimi çok iyi anladım. Öncelikle insanların neyi sevdiğinin farkına varmasını çok önemli. Elektrik işlerini çok sevdiğimi anladım. Eğitim sertifikam da olsun diyorum. Hem de paylaşayım hem de farkında olmayan kadınların en azından farkında olmasını sağlayayım istiyorum. Ben mesela bu sektörde olmadan önce bu sektörü bilmiyordum.</p>
<blockquote>
<p>Hem esnaf  hem kurumsal hem de bir öğrenci olarak tüm dalların içerisinde bir nevi kendimi geliştirmiş oldum.  Çünkü ben bir de dünya çapında yapılan etkinliklere de katıldığım için, mesela tango gibi olsun, o alanda da çok kişiyle tanıştım. Ben halkın tam içinden geliyorum. Sokakta bir insanla da çok iyi iletişim kurarım,  İtalya'nın bir yerinden gelmiş profesör olmuş bir kişiyle de dans ettim mesela. Ben ne olursam olayım kendime esnaf diyeceğim. Her şeyin biraz  zaman istediğinin farkındayım.</p>
</blockquote>
<p>Çok hızlı olan şeyler çok hızlı tepetaklak düşüyor.  Yani inşallah, öncelikle kendime faydam dokunsun ki, başkalarına da faydam dokunabilsin. Kendi yaptığım işleri zaten büyütmek istiyorum. Çok emek veriyorum. Onun için zaten iyi bir gelir elde edip insanlara istihdam sağlamayı hayal ediyorum. Özellikle kadınlara  ama hak eden genç erkeklere de aynı şekilde.</p>
<p><strong>(KA/EMK)</strong></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Merak ve keşfetmenin gücü: Vladimir Tumanov’un Luyten Yıldızı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/merak-ve-kesfetmenin-gucu-vladimir-tumanovun-luyten-yildizi-324741</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/bilinmeyene-merak-ve-kesfetmenin-gucu-vladimir-tumanovun-luyten-yildizi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/merak-ve-kesfetmenin-gucu-vladimir-tumanovun-luyten-yildizi-324741</guid><description><![CDATA[İnsanlar anlamlandıramadıkları olaylarla karşılaştıklarında çoğu zaman aceleyle sonuçlara varır. Teddy ve Lou hakkındaki ilk izlenimler, bu yaklaşımın küçük bir örneğini oluşturuyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan Vladimir Tumanov’un <em>Luyten Yıldızı</em> adlı kitabı, okuru astronomi, bilimsel merak ve bilinmeyenin peşinden gitme isteği etrafında şekillenen bir maceraya davet ediyor. Yazar, çocukların dünyasını bilimle bir araya getirirken merak duygusunun insanı nasıl yeni keşiflere götürebileceğini incelikli bir dille anlatıyor.</p>
<p>Kitapta gizemli olaylar, karakterler arasındaki ilişkiler ve uzaya dair sorular bir araya geliyor; böylece ortaya yalnızca bir macera öyküsü değil, aynı zamanda çevremizi ve evreni sorgulamaya teşvik eden bir kurgu çıkıyor.</p>
<p>Hikâye Kanada’daki Waterton Gölleri Millî Parkı içerisinde yer alan Cameron Gölü çevresinde geçiyor. Yaz tatillerini büyükanneleri Dottie ile geçiren ikiz kardeşler Del ve Renee, burada alışılmadık bir olayla karışıyorlar. Gölün üzerinde kırmızı bir şemsiyenin altında balık tutan gizemli bir çocuk dikkatlerini çekiyor. Teddy adındaki bu çocuk, çevresindeki insanlarla iletişim kurmaktan pek hoşlanmaz. İkizlerin merakını uyandıran bu durum, hikâyenin ilerleyen bölümlerinde onları beklenmedik bir araştırmanın içine sürüklenmelerine neden oluyor. Teddy’nin büyükannesi Lou Lowen da bu gizemin önemli parçalarından biri. </p>
<p>Del ve Renee, olayları yalnızca uzaktan izlemekle yetinmeyen iki karakter, merakları onları araştırmaya ve gördüklerinin arkasındaki gerçekleri anlamaya yöneltiyor. İkizlerin kişilikleri ve olaylara yaklaşım biçimleri de hikâyeyi daha ilgi çekici hâle getiriyor.</p>
<p>Birlikte hareket etmeleri, birbirlerinin düşüncelerinden yararlanmaları ve karşılaştıkları sorunlara çözüm aramaları, kardeşlik ilişkisini kitabın önemli bir parçasına dönüştürüyor. Roman, bu ilişki üzerinden farklı düşüncelerin bir araya geldiğinde nasıl daha güçlü sonuçlar doğurabileceğini de aktarmış oluyor.Teddy ise içine kapanık tavırları ve gizemli davranışlarıyla romanın dikkat çeken karakterlerinden. İlk başta diğer karakterler için anlaşılması zor bir çocuk olarak görülüyor. Ancak olaylar ilerledikçe onun hakkındaki ilk izlenimlerin yeterli olmadığı çabucak anlaşılıyor.</p>
<p>Bu durum, insanları yalnızca dışarıdan gözlemleyerek değerlendirmenin ne kadar yanıltıcı olabileceğini de çocuk okura aktarmış oluyor. Lou Lowen da benzer şekilde ilk bakışta ürkütücü ve mesafeli bir karakter gibi görünüyor; dağınık evi ve insanlardan uzak yaşamı, çevresindekilerin onun hakkında çeşitli varsayımlarda bulunmasına neden oluyor. Fakat Lou’nun astronomiye duyduğu ilgi ve bilimsel çalışmaları ortaya çıktıkça karaktere ilişkin algı da yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Usta yazar Tumanov, bu karakterler aracılığıyla insanların bilinmeyenden korkmak yerine onu anlamaya çalışmaları gerektiğini incelikle aktarıyor. </p>
<p>Kitabın temel temalarından biri bilimsel merak. Luyten Yıldızı yalnızca hikâyenin adını belirleyen astronomik bir kavram değil, aynı zamanda evrene yönelik soruların da merkezindeki bir konu. Başka yıldızların çevresinde gezegenlerin bulunması ve bu gezegenlerde yaşamın mümkün olup olmadığı gibi sorular, karakterlerin araştırmalarını anlamlı hâle geliyor. Dünya’nın ötesinde yaşam olup olmadığı, insanlığın uzun zamandır merak ettiği bir soru. Kitap da bu bilinmezliği çocukların bakış açısıyla ele alıyor. Bilimsel araştırmanın yalnızca kesin cevaplara ulaşmak anlamına gelmediğini, bazen doğru soruları sormanın da en az cevaplar kadar önemli olduğunu gösteriyor.  </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-2.png" alt="">
<figcaption>Luyten Yıldızı - Vladimir Tumanov (Çeviren Mine Kazmaoğlu) (192 Sayfa) (4,5,6,7. Sınıflar)</figcaption>
</figure>
<p>Bununla birlikte roman, bilinmeyen karşısında duyulan korkuyu da inceliyor. İnsanlar anlamlandıramadıkları olaylarla karşılaştıklarında çoğu zaman aceleyle sonuçlara varır. Teddy ve Lou hakkındaki ilk izlenimler, bu yaklaşımın küçük bir örneğini oluşturuyor. İkizlerin araştırmaları sayesinde görünüşlerin ve söylentilerin ötesine geçmek mümkün hâle geliyor. Böylece merak, yalnızca macerayı ilerleten bir unsur olmaktan çıkıp ve önyargıları aşmanın bir yolu haline geliyor.</p>
<p>Kitabın bir diğer güçlü yönü, bilimi gündelik yaşamın bir parçası olarak sunması. Astronomi gibi bazı okurlar için uzak veya karmaşık görünebilecek bir alan, karakterlerin yaşadığı olaylarla ilişkilendirilerek daha anlaşılır hâle geliyor. Okurlar, evren hakkında bilgi edinirken aynı zamanda araştırmanın, gözlem yapmanın ve kanıtları değerlendirmeye çalışmanın önemini de fark ediyorlar. Bu yönüyle kitap, bilimsel düşünmeye yönelik ilgiyi destekleyen bir anlatı sunar.</p>
<p>Tüm bunlarla birlikte <em>Luyten Yıldızı</em>, macera ve gizem unsurlarını bilimsel merakla birleştiren bir kitap. Vladimir Tumanov, Del ve Renee’nin yaşadıkları üzerinden kardeşliği, önyargıları sorgulamayı ve bilinmeyene duyulan ilgiyi derinlikli bir anlatımla buluşturarak aktarıyor.</p>
<p>Kitap okura bütün soruların hemen cevaplanamayacağını ancak araştırmaya devam etmenin değerli olduğunu hatırlatıyor. Belki de eserin en önemli mesajını tam bu noktada veriyor: Evren hakkında hala bilmediğimiz pek çok şey var ve yeni keşifler çoğu zaman basit bir merakla başlar. </p>
<p>(ŞT/NÖ/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Diyarbakır’da iki ayrı şehir, iki ayrı hayat]]></title><link>https://bianet.org/yazi/diyarbakirda-iki-ayri-sehir-iki-ayri-hayat-324729</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/diyarbakirda-iki-ayri-sehir-iki-ayri-hayat.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/diyarbakirda-iki-ayri-sehir-iki-ayri-hayat-324729</guid><description><![CDATA[Şehrin kendine ait o eski merkezini ise üstenci bir dille adeta artık yok sayıyorlar. Oradaki yaşamı, yaşam alanlarını gündemlerinden çıkarıyorlar.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Malum şehirler büyüyünce farklılaşıyor. Eski dokusunun dışında türeyen yeni alanlar, yerleşim yerleri, eğlence alışveriş mekânları ve dahi adına kültür sanat denen yerleri o eski şehir dokusunun çok çok dışında ve oralara hiç mi hiç benzemeyen yerler oluyor. En fazla bir “benzeşiklik” kabilinden zihinlerde yer açsın diye mekânların adları eski dokuyu çağrıştırsın oluyor.</p>
<p>Şehrin yeni mahallelerinde yaşamayı tercih edenler oralarda kendilerine ait korunaklı steril mekânlar yaratıyorlar. Sonra o mekânların çeperinde kendilerine ait ve alternatif “kültürel ve ticari” mekânlar oluşmasını da sağlıyorlar. Oralarda hem yiyiyor, hem içiyor hem de bir miktar kültürleniyorlar.</p>
<p>Şehrin kendine ait o eski merkezini ise üstenci bir dille adeta artık yok sayıyorlar. Oradaki yaşamı, yaşam alanlarını gündemlerinden çıkarıyorlar. Ama oraların turistik ve kısmen de nostaljik yerler olduğunu hatıra tazelemek kabilinden ihtiyaç duydukları oranda hafızalarının bir köşesinde tutuyorlar. </p>
<p>Arada bir uzaktan konukları geldiğinde bir zamanlar kasabın bile alıcı bulamayıp itibar etmeyerek kedinin önüne koyduğu ciğeri, kebaba dönüştürüp gastronomi markası haline getirilen mekânlara konuk oluyorlar. </p>
<p>Sonra işte kilise, cami ziyareti! Arada o eski evlerden, hanlardan yeniden restore edilen kafelerde kısa süreli çay, kahve, şerbet molası. </p>
<p>Akşam yine o yeni şaşaalı / cafcaflı mekânlarda bu kez masada bolca üst perdeden siyasi literatüre de uygun “kültür ve kurtarıcılık “muhabbeti. Adı da yeni “realite”!</p>
<p>Peki buralar sahi nereler diye sorulabilir. Mesela Diyarbakır’ın Sur dışındaki Diclekent, yetmişbeş metrelik yol bulvarı ya da ofis bölgesi bunun çarpıcı örnekleri ile dolu. </p>
<p>Elbette o “asli” ve kadim merkezde yani Sur’da orayı vazgeçilmez merkez bilip / sayıp inadına var olmayı sürdürenlerin ve sürdürmekte de ısrar edenlerin var olduğunu göz ardı etmeden sözün burasında vurgu yapmak da gerekiyor tabii ki.</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İyi ki doğdun Rıfat el-Arir]]></title><link>https://bianet.org/yazi/iyi-ki-dogdun-rifat-el-arir-324743</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/iyi-ki-dogdun-rifat-el-arir-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/iyi-ki-dogdun-rifat-el-arir-324743</guid><description><![CDATA[Ben de hiç görmediğin bir öğrencin ve kardeşin olarak hikâyemi anlatmaya; içinden geçtiğim Türkiye hikâyesiyle beraber, senin içinden geçtiğin dünya hikâyesini duymaya ve anlatmaya devam ediyorum.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>23 Eylül Rıfat el-Arir’in doğum günüydü. Ben ancak şimdi onun hakkında yazabiliyorum. Çünkü toplumsal hareketlerde üstlendiğim sorumluluklar nedeniyle yazınsal üretime ancak şimdi yer açabildim. Rıfat bunu anlardı. Hatta böyle olmasını isterdi.</p>
<a href='/haber/rifat-el-arir-kimdir-289043' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2023/12/08/rifat-el-arir-kimdir.jpg' alt='Rıfat el-Arir kimdir?' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Rıfat el-Arir kimdir?</h5>
<div class='date'>8 Aralık 2023</div>
</div>
</a>

<p>Çünkü Rıfat’a dair okudukça, dinledikçe, öğrencilerinin ve dostlarının onun hakkında yazdıklarına baktıkça tekrar tekrar aynı yere geliyorum: O, “hikâyenizi anlatın” diyor ama hikâye anlatmayı yaşananlardan bağımsız düşünmüyor. Bir aktivist ve öğretmen olarak dayanışmayı, örgütlenmeyi güçlendirmeyi önemsiyor.</p>
<p>Rıfat el-Arir, Gazze’deki İslam Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı ve yaratıcı yazarlık dersleri veren bir profesördü. Şairdi, yazardı, çevirmendi. Genç yazarlarla çalışıyor, öğrencilerini yazmaya ve kendi hikâyelerini anlatmaya teşvik ediyordu.</p>
<p>Öğrencilerinden Cihad Ebuselim, Rıfat’ın sınıfında olmanın geleneksel bir eğitim deneyiminin çok ötesinde olduğunu anlatıyor. Rıfat İngilizce öğretiyordu; Shakespeare’den Malcolm X’e, feminist edebiyattan farklı coğrafyaların şiirlerine uzanan bir dünyayı sınıfa taşıyordu. İngilizce onun için bir ders değildi; Gazze’nin sınırlarının ötesine açılan bir pencereydi.</p>
<p>Öğrencilerinin merakını çoğaltıyor, kendilerini ifade edebilmeleri için alan açıyordu. Dünyanın bundan ibaret olmadığını, başka düşüncelerin ve hayatların da mümkün olduğunu deneyimletebilmek bir öğretmenlik biçimi. Rıfat’ın öğretmenliğini aynı zamanda bir direniş biçimi olarak görmemin nedeni bu.Kendi hikâyesini anlatmakla beraber başkalarının kendi hikâyelerini anlatabilecekleri alanlar açıyordu. <em>Gazze Cevap Yazıyor</em>’la karşılaştığımda da beni en çok burası etkiledi.</p>
<p>Rıfat el-Arir’in editörlüğünü yaptığı kitap, Gazze’den on ikisi kadın on beş genç Filistinli yazarın kısa hikâyelerini bir araya getiriyor. Bu hikâyelerde işgalin ve ablukanın gündelik hayata etkilerinden mülteci kamplarına, zeytin ve limon ağaçlarından Kudüs’e, tünellerden geri dönüş hakkına uzanan bir dünya var. Kitabın önemi, yaşananları anlatmasının yanı sıra Filistinlilerin kendi hikâyelerini kendi sesleriyle anlatmalarına alan açmasında.</p>
<p>Rıfat, kitabın girişinde bu hikâyelerin neden yazıldığını anlatırken “Gazze, insanlar unutmasın diye yazıyor” diyor. Burada yazmak yalnızca edebî bir üretim değil; hafızayı korumak, yaşananları başkasının anlatısına terk etmemek ve bütün bunların içinde yaratıcılığı sürdürebilmek anlamına geliyor.</p>
<p>Bir halkın hikâyesini yalnızca başkaları anlatmaya başladığında, anlatılan şey değişiyor. İnsanlar yaşadıklarıyla değil, onlar hakkında söylenenlerle tanımlanmaya başlıyor. Bir süre sonra insan bir hikâyenin öznesi olmaktan çıkıp hikâyenin nesnesine dönüşebiliyor: bir habere, bir görüntüye, bir istatistiğe, bir sayıya.</p>
<p>Oysa o kişi bir sayı değil. Belki bir ağacı vardı, yağmuru seviyordu, bir şakası vardı, bir öğrencisine kahve ısmarlamıştı, bir şarkıyı çok seviyordu. Korkuyor, gülüyor, bir gelecek hayal ediyordu. Bunların hepsi bir insanın hikâyesi. Hikâye anlatmak, biraz da bunların unutulmasına izin vermemek.</p>
<p>Rıfat’ın yazılarında savaşın yakıcılığını, çirkinliğini inkâr etmeden hayatın küçük ayrıntıları da var: yağmur, ağaçlar, çocuklar, evler, yemekler, korkular, gündelik hayat… Çünkü hayat yalnızca ölümden ibaret değil. Belki de tam bu yüzden, ölümün ortasında hayatın ayrıntılarını anlatmak bu kadar önemli. Hikâye anlatmak bir yaşama eylemine dönüşüyor.</p>
<p>Rıfat’ın çok güzel şiirleri ve öyküleri var. Bazılarını okurken “Keşke daha çok yazsaydı” diye düşünüyorum. Ama o, kendisi yazarken başkalarının da yazmasını sağladı. Bir insanın kendi hikâyesini yazması bazen bir iyileşme alanı, bazen bir savunuculuk biçimi, bazen de mücadele direnci yaratabilir. Bazen yalnızca “Ben buradayım ve sen doğruyu söylemiyorsun” diyebilmenin yoludur.</p>
<p>Ahmet İnam’ın İzmir Edebiyat Festivali’nde yaptığı bir konuşmada söylediği bir cümleyi hatırlıyorum. Edebiyatın tek başına iyileştirmesinden ziyade, birlikte okumanın ve birlikte düşünmenin dönüştürücü olabileceğinden söz ediyordu. Rıfat’ın yaptıkları da bana bunu düşündürüyor.</p>
<p>Ben de öğretmenlik yapıyorum. Bunu yalnızca bir sınıfta ders anlatmak anlamında söylemiyorum. Atölyelerde, oyunlarda, hikâyelerde, Barış Çemberlerinde insanlarla karşılaşıyorum. Birlikte düşünüyor, üretiyor, birbirimizin hikâyelerine dokunuyoruz. Son yıllarda yaptığım işlerin çoğunda kendime şu soruyu soruyorum: Ben burada ne yapıyorum? Birinin hikâyesini onun yerine mi anlatıyorum, yoksa kendi hikâyesini anlatabilmesi için ona alan mı açıyorum?</p>
<p>Bu ikisi aynı şey değil. Öğretmenlikte, aktivizmde, akademide, gazetecilikte, sanatta başkasının hikâyesini kendi cümlelerimizin içine almak konusunda çok mahiriz. Birinin yaşadıklarını anlatıyor, onun adına konuşuyor, acısını görünür kılmaya çalışıyoruz. Ama görünür kılmakla onun yerine konuşmak arasındaki çizgi nerede?</p>
<p>Barış çalışmasının zor sorularından biri de bu. Bazen bir insan kendi hikâyesini anlatamayabilir; sesi duyulmayabilir, anlatacak zamanı olmayabilir, bazen artık hayatta olmayabilir. O zaman yaşayanların sorumluluğu başlıyor. Ama bu sorumluluk, hikâyeyi kendimizin hikâyesine dönüştürme hakkı vermiyor. Bir başkasının hikâyesini taşıyabilmek gerekiyor; onu elimizde ezmeden, onun yerine geçmeden, yalnızca kendi haklılığımızı kanıtlamak için kullanmadan.</p>
<p>Rıfat’ın hikâye anlatma ısrarını bugün benim için kıymetli yapan şey tam olarak bu: Hikâyeni başkasına bırakma ama başkasının hikâyesini de yalnız bırakma.</p>
<p>Ben hala Rıfat’ın doğum gününü kutlamaya, hikayesini hatırlatmaya çalışırken 7 Ekim’den de geçtik. 7 Ekim 2023’ün üzerinden üç yıl geçti. O gün öldürülen, yaralanan, kaçırılan insanların her birinin bir hikâyesi vardı. O gün saldırıları gerçekleştirenlerin de bir hikâyesi vardı. Bu hikâyelerin varlığı, yapılanların sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Sonra o güne ve o günden sonrasına tek bir tarih yazılmaya çalışıldı: 7 Ekim.</p>
<p>O tarihten sonra çok sayıda insanın, çok sayıda hayatın, çok sayıda acının birer rakama dönüştüğüne tanık olduk. Gazze’de yüz binlerce hayatın üzerine başka rakamlar eklendi: ölenler, yaralananlar, kayıplar, yerinden edilenler…Rakamlar gerekli. Ölümleri görünür kılmak, yıkımın boyutunu anlamak için gerekli. Ama yetmiyorlar. Çünkü bir insanın hikâyesi ölüm sayısına sığmıyor.</p>
<p>Herkesin bir hikâyesi var ya da olabilirdi. Her insanın kendi hikâyesini anlatabilmeye hakkı var. Bunu söylemek, yaşananlar arasındaki siyasal ve tarihsel farkları silmek, birbirine eşitlemek değil. Tam tersine, insanı, ağacı, hayvanları, binaları yeniden yaşam olarak görebilmenin yollarından biri. Çünkü barış, herkesin aynı hikâyeyi anlatması değil; birbirimizin hikâyelerini duyabilecek bir dünya kurabilmek.</p>
<p>Bir insanın hikâyesini duyduğumuzda onun yaptıklarını, ait olduğu yapıyı, içinde bulunduğu tarihsel koşulları tartışmaya devam edebiliriz. Ama artık yalnızca bir sayıdan söz etmeyiz. Onu görmeye başlarız.</p>
<p>Rıfat’ın doğum gününün hemen ardından 7 Ekim’in yıl dönümüne uğramak bu yüzden daha sarsıcı. İsrail saldırısında öldürülen Rıfat’ın bize bıraktığı sorulardan biri şu: Kimin hikâyesini anlatıyoruz? Kimin hikâyesini duyuyoruz?</p>
<p>Kimin hikâyesini başkasının anlatmasına bırakıyoruz? Kimin hikâyesini hiç öğrenmeden hüküm veriyoruz? Ve belki daha zor olanı: Kendi hikâyemizi anlatırken başkasının hikâyesini duyabilecek kadar yer bırakıyor muyuz?</p>
<p>Rıfat’ın öğrencileri onun hikâyesini anlatmaya devam ediyor. Ben onların anlattıklarından kendi payıma düşeni düşünüyorum. Çünkü kendi hikâyemle yüzleşmeden Filistin’in, Gazze’nin hikâyesini anlatabileceğimi düşünmüyorum.</p>
<p>Benim hikâyem Türkiye’den geçiyor. Türkiye’de olup bitenleri; burada yaşanan hak ihlallerini, sivil ölümleri, haksız hapisleri, intiharları, faili meçhulleri, insanların hayattan koparılmasını, savaşın ve şiddetin gündelik hayatlarımızdaki izlerini yok sayarak Gazze’nin hikâyesini gerçekten duyabileceğimi düşünmüyorum.</p>
<p>Türkiye bugün 10 Ekim’den de geçti, Ankara Gar Katliamı’nın yıl dönümünden. 104 kişinin hayattan koparıldığı, 500’ün üzerinde kişinin yaralandığı, ihmali bulunduğu ileri sürülen kamu görevlilerinin ise henüz yargı önüne çıkarılmadığı 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’ndan…</p>
<p>Bu sayılarla ifade edilen insanlar bizim için kilometrelerce uzakta değildi. Aramızda dağlar, denizler yoktu. Birçok cenaze, Türkiye’nin en sıradan mahallelerinden kalktı. Onlar bizim komşularımızdı, yurttaşlarımızdı, bizim hikâyemizdi. Hani, “Bırakın, onların da bir hikâyesi vardı,” diyoruz ya… Oysa bu ülkenin başkentinde, hepimizin gözü önünde hayattan koparılanlar bizdik. Peki, biz bu on bir yılda kendi hikâyemizi ne kadar anlattık? Ne kadar dinledik, ne kadar dillendirdik?</p>
<p>Ve 10 Ekim'de toparlandı gitti. Ama hikâyeler, konuşulsun ya da konuşulmasın, hayatlarımızdaki varlığını koruyor; bir tür hayalet gibi.</p>
<p>Ekim de bitecek sonunda, kasım da geçecek. Hakkında konuşmadığımız, anlatmadığımız nice hikâyeyle birlikte aralık gelecek. Peki, 19-26 Aralık 1978'i mi anlatacağım, 19 Aralık 2000'deki Hayata Dönüş Operasyonu'nu mu, yoksa 28 Aralık 2011'deki Roboski'yi mi? Takvimde çok sayıda tarih var. Ama bu tarihler birer sayıdan ibaret değil; her birinin ardında binlerce hikâye, hayat, yarım kalmış söz ve birbirine değen acılar var. Bu bağlantıları görebiliyor muyuz? Birbirimize gösterebiliyor muyuz?</p>
<p>Barış çalışmasının benim için başladığı yer burası: Kendi hikâyene sahip çıkmak, hikâyeni savunmak, hikâyeni sevmek ve başkasının hikâyesini duyabilecek kadar kendi hikâyenin içinde yer açmak. Hiç görmediğim bir insanın hikâyesiyle kendi hikâyemi yeniden düşünmek; yaşadığım yeri, sorumluluklarımı, suskunluklarımı ve imkânlarımı yeniden görmek.</p>
<p>İyi ki doğdun Rıfat. Senin hikâyeni anlatmaya devam ediyoruz. Ama bize bıraktığın emanet yalnızca senin hikâyeni anlatan insanların çoğalması değil; hikâyesini anlatabilen insanların çoğalması. Kendi hikâyesini kurabilen, savunabilen, sevebilen; başkasının hikâyesini duyabilen ve bir gün kendisi anlatamaz olursa yaşayanların onu anlatmaya devam edeceğine güvenebilen insanların çoğalması.</p>
<p>Ben de hiç görmediğin bir öğrencin ve kardeşin olarak hikâyemi anlatmaya; içinden geçtiğim Türkiye hikâyesiyle beraber, senin içinden geçtiğin dünya hikâyesini duymaya ve anlatmaya devam ediyorum.</p>
<p>İyi ki doğdun. Barıştan yana kaynağım oldun.</p>
<p>(EEA/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Sen şimdi gazeteci mi olacaksın?”]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sen-simdi-gazeteci-mi-olacaksin-324726</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/sen-simdi-gazeteci-mi-olacaksin.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sen-simdi-gazeteci-mi-olacaksin-324726</guid><description><![CDATA[bianet’teki stajım boyunca gazeteciliğin romantik bir hayalden ibaret olmadığını; sansür, baskı ve güvencesizlikle mücadele ederken duyulmayanın sesini duyurmak için verilen bir emek olduğunu gördüm.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>bianet’e staj sürecimde etrafımdaki herkesten duyduğum soru “Sen şimdi gazeteci mi olacaksın?” idi. Staj deneyimimden bahsederken hala aynı soruyla karşılaşıyorum, fakat cevap vermeden önce hikâyeyi başa sarmam gerekiyor. Fakat baştan uyarayım, bu staj deneyimi romantik bir anlatım içermeyecek.</p>
<h3>Bizim de sesimiz duyulmalıydı</h3>
<p>Kendimi bildim bileli var olan araştırma ve yazma arzusu beni ODTÜ Sosyoloji’de okumaya getirdi. Fakat her zaman içimde olan başka bir arzu da gazetecilikti. Dürüstçe söyleyeceğim, sanıyorum 2000’ler romantik komedilerindeki “gazeteci kadın” figürleri beni etkiledi.</p>
<p>Sosyoloji okurken ise medya alanı benim için tam olarak Gramsci’nin hegemonya kavramının karşılığı oldu. Türkiye’de iktidar medyası güçlenip hak arayışındaki gazeteciler üzerindeki baskı arttıkça benim de içimdeki gazetecilik arzusu artmaya devam ediyordu. Fakat zordu, biliyordum. Yalnızca iktidar baskısı değil, medyadaki ataerki ve sermaye düzeni içerisinde “genç kadın” olarak yer bulabilmek de beni korkutuyordu. Tabii işin ekonomik boyutu da cabası…</p>
<p>Hatta staja başlamadan önce “Zaten sosyoloji gibi para kazanamayacağın bir bölümü seçmiştin, şimdi de hiç para kazanamayacağın gazeteciliğe mi yöneliyorsun?” sorusunu sıkça duymuştum. Ama bizim de sesimiz duyulmalıydı, “ötekilerin” de sesi var olmalıydı. Medya bir güç ise neden bizim de gücümüz olmasın?</p>
<h3>bianet baskılardan azade değil</h3>
<p>İşte tüm bu bastıramadığım sorular beni Mayıs 2026’daki Atölye Bia’nın “Temel Gazetecilik Atölyesi”ne katılmaya ve bir başlangıç yapmaya itti. Cihangir’deki o güzel binadaki ofise girişimi hiç unutamıyorum, hayatım boyunca da unutamayacağım. Kafamın içindeki “Yapabilecek miyim? Gazetecilikle ilgili hiçbir şey bilmiyorum bile! Nasıl becereceğim?” endişeleri bacaklarımı titretirken atölye düzenleyicisi canım Ceyda’nın kocaman gülümsemesiyle her şey geride kalmıştı.</p>
<p>O beş günlük eğitimde “Hak odaklı gazetecilik nedir?” sorusunun cevabını öğrenmekle kalmayıp, tüm katılımcıların kadın olması ve Ceyda’nın destekleri sayesinde çok güzel bir dayanışma da kurmuştuk. Atölyenin sonunda yaptığım haber ile artık arzum somutlaşmıştı. Arkadaşlarımın ve tabii ki Ceyda’nın sonsuz destekleriyle bianet’e staj başvurumu yaptım ve eylülde stajıma başladım.</p>

<p>Evet, bianet hak odaklı habercilik anlayışıyla ayrışıyordu. Fakat baskılardan, ekonomik sınırlamalardan, sansürden, yani tüm o “sorunlardan” azade değildi maalesef. Ben stajıma başladıktan yaklaşık iki hafta sonra, 12 Eylül’deki “Ailem Güvende” operasyonlarıyla bunu daha da fark ettim.</p>
<h3>Haberimi yazarken t24'e erişim engellemesi geldi</h3>
<p>LGBTİ+’lara karşı düzenlenen operasyonda aktivistler ve gazeteciler tutuklanırken zaten var olan o baskı en somut hâliyle karşımdaydı. Hem kendimi hem de başka insanları tehlikeye atmadan nasıl haber yapabilirdim? Güvende değildik, kimse de değildi. Tüm basın emekçilerinin aldıkları maaşların asla karşılamadığı bir emekle çalıştıklarını yakından gördüm. Hatta bu maaşların kendi geçimlerini bile karşılamadığından eminim. Duyulmayanı duyurma gücünü gördüm. Bunlar, stajın bana verdiği en büyük deneyimlerdi.</p>
<p>Bir gün tam LGBTİ+ haberi yazarken t24’ün erişim engeli haberi geldi. Verilen emeği görmekle birlikte alanımızın bu kadar daraldığını ve elimizden bir şey gelemediğini de gördüm. Gittikçe nefesim daralıyordu, çaresizlik artıyordu. Ama hâlâ başlı başına duyulmayanın sesini duyurmak bir mücadeleydi.</p>
<p>Stajımın son günlerinde Deniz Göktaş’ın davasına katıldım; bu benim ilk ve tek saha deneyimimdi. Stajyer gazeteci olarak ilk defa bir dava izleyecektim. Bir yandan da okuldaşlık etkisiyle sanırım Deniz Göktaş için fazlasıyla endişeliydim. Karmaşık duygularla yoldayken adliyeye “millî güvenlik gerekçesiyle” yalnızca avukatların, duruşması olanların ve dilekçe vereceklerin alındığı, bunların dışındaki vatandaşların ise alınmadığı haberini aldım. Adliyenin her yeri barikatlarla çevriliydi.</p>

<p>İstanbul’da, özellikle Taksim’de kalırken, her yerin barikatlarla çevrili olmasına hâlâ alışamamıştım. İstanbul deyince artık aklıma gelen ilk şey, abluka altındaki bir şehir. Katıldığım eylemlerden alışık olsam da stajyer gazeteci olarak o baskı bir kez daha karşımdaydı. Aktivist kimliğim yerine bir “gazeteci” olarak yağmurda desteğe gelmiş, adliyeye benim gibi alınmamış inanılmaz insanlarla tanıştım, konuştum.</p>
<h3>Polis üstüme yürüdü</h3>
<p>İlerleyen saatlerde ise davaya girme şansım oldu ve Deniz’in savunmasının bir kısmını dinleyebildim. Sanıyorum en kahkaha dolu duruşmaydı. Fakat tabii ki o kadar rahat bir ortam değildi. Mesela duruşma salonunun önündeki kalabalığı videoya alırken polisler, “Duruşma salonunun içini çekiyorsun” diyerek üstüme yürüdü. Tarihî savunma, büyük devrimci gibi büyük laflar etmeyeceğim — ki Deniz de bunu istemezdi bence. Fakat benim en çok içime işleyen cümleler şunlar oluyor:</p>
<p>“Başıma gelenler işime olan inancımı arttırdı. Özgürlüğüme kavuştuktan sonra daha büyük bir heves ve özgüvenle yapmaya devam edeceğim. Tek kaygım, bu dava yüzünden sahneye çıkan insanların cesaretinin kırılması, daha fazla oto-sansüre yönelmeleridir. Umarım yazan, çizen, üreten herkes bardağın dolu tarafına odaklanır; her cümlemiz sandığımızdan daha büyük bir potansiyel taşıyor.”</p>
<p>Baştaki “Sen şimdi gazeteci mi olacaksın?” sorusuna gelecek olursak, bu sorunun cevabını hâlâ bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum: Hiçbir yer ve alan ne baskıdan ne de sistemden azade; olamaz da. Bunu söylerken amacım suçlamak ve yakınmak değil, kendimize “alternatif” olarak gördüğümüz yolların pürüzsüz olmayacağını fark etmektir.</p>
<p>Tüm sansür mekanizmalarına karşı kendilerini geçindiremeyecek ücretlerle, fazla iş yüküyle çalışmak zorunda olan hiçbir basın emekçisinin de yolu pürüzsüz değil. Gazetecilik romantik bir iş değil. Tüm bu gerçekliğe rağmen benim hissettiğim o arzuyla yola devam ediyorlar.</p>
<p>Umuyorum ki içinde “görülmeyeni görünür kılma, duyulmayanı duyurma” arzusunu taşıyan herkes, emeğinin karşılığını alarak, insanca koşullarda ve hayatından endişe etmek zorunda kalmadan yoluna devam edebilir.</p>
<p>(DE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Popüler kültürü feminist mercekle ifşalayan bir "Aylak": Damla]]></title><link>https://bianet.org/yazi/populer-kulturu-feminist-mercekle-ifsalayan-bir-aylak-damla-324750</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/populer-kulturu-feminist-mercekle-ifsalayan-bir-aylak-damla.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/populer-kulturu-feminist-mercekle-ifsalayan-bir-aylak-damla-324750</guid><description><![CDATA[Aylak Damla’nın dijital medyadaki üretim pratiği, feminist tecrübenin ve kavramsal arka planın görünür kılınması adına kritik bir yerde duruyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Feminist tepkinizi geliştirecek kitaplar mı aradınız? Buyurun, sizin için bir reels hazırlamıştır. 8 Mart Kadınlar Günü eylemine gittiniz ve bir slogandan etkilendiniz; peki bu slogan nereden çıktı? Hop, yanıtı onda var.</p>
<p>O, Aylak Damla. Ne yapıyor? Popüler olan kavramları, kitapları, dizileri, filmleri feminist bir perspektiften ele alıyor. Cinsiyetçiliği, ayrımcılığı, mizojiniyi ifşalıyor. Çok izlenen reels’lerinin yanında az izlenenleri de var.</p>
<p>Tabii her konuyu feminist merak ve bakış açısıyla ele aldığı için çoğu içerik üreticisi gibi öyle bol iş birlikli reklamlar almıyor. "Olsun, ben işimi seviyorum" diyor.</p>
<p>Damla ile —yani namıdiğer A<a href="https://www.instagram.com/aylakdamla?obrf=dGNpODIxYWFhbWlj&amp;utm_source=qr" target="_blank" rel="nofollow noopener">ylak Damla ile</a>— Bozcaada Ekoloji Filmleri Festivali’nde tanıştık, sohbetimiz sel gibi aktı.</p>
<p>Aylak Damla, akademide edindiği donanımı dijital mecralara taşıyarak popüler kültür, trendler, sinema ve güncel olayları feminist bir mercekle ele alan bağımsız bir içerik üreticisi.</p>
<p>Lisansını Hacettepe Üniversitesi İngilizce Mütercim-Tercümanlık bölümünde tamamlayan, ardından aynı üniversitenin Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında yüksek lisans yapan Damla, aynı zamanda bir çevirmen.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/aylak1.jpg" alt="">
<figcaption>*Fotoğraf: Deniz Kaptan</figcaption>
</figure>
<p>Dijital yayıncılığa 2023 yılında YouTube üzerinde başlayan Damla, günümüzde ağırlıklı olarak Instagram ve TikTok üzerinden takipçileriyle buluşmayı sürdürüyor.</p>
<p>Aylak Damla’nın dijital medyadaki üretim pratiği, feminist tecrübenin ve kavramsal arka planın görünür kılınması adına kritik bir yerde duruyor. Sözleşmeli ya da kurumsal bir patronajın dışında, kendi ürettiği niş alanda var olma mücadelesini aktarırken öne çıkan temel başlıklar var.</p>
<p>İçerik üretim sürecinin başlarında YouTube platformunun daha niş ve konu odaklı algoritmasının avantajını kullandığını belirten Damla, burada zamanla %90’ın üzerinde kadın ve LGBTİ+ bireylerden oluşan güvenli bir topluluk inşa ettiğini vurguluyor.</p>
<p>Instagram ve TikTok gibi hızlı tüketim mecralarına geçiş yaptığında da bu kitlenin desteğini yanında hissettiğini ifade eden yayıncı, takipçilerinin dijital alanda kendisini koruyup kolladığını ve arka planda sürekli bir etkileşim ve sohbet olanağı bulduklarını dile getiriyor.</p>
<h3>"Shadowban" gerçeği</h3>
<p>Ataerkil ve kapitalist yapının dijital mecralara yansıması, toplumsal meseleleri ele alan içerik üreticileri için ciddi bir engel teşkil ediyor.</p>
<p>Dijital platformlarda feminist bir bakış açısıyla içerik üretmenin zorluklarına değinen Aylak Damla, özellikle kadına yönelik şiddet veya cinsel şiddet gibi kavramların geçtiği videolarda platformların uyguladığı "shadowban" (gölge ban) mekanizmasına dikkat çekiyor.</p>
<p>Ana akım "lifestyle", güzellik ya da tüketim odaklı içerikler öne çıkarılırken; toplumsal içeriklerin algoritmik olarak geriye itilmesi veya reklam engelleriyle karşılaşması, feminist yayıncılığın dijitaldeki en büyük mücadele alanlarından birini oluşturuyor.</p>
<h3>Flâneur kavramından "dijital aylaklığa"</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-2026-10-23t160417-281.jpg" alt=""></p>
<p>Kullandığı "Aylak" mahlasının teorik arka planı, Walter Benjamin ve Baudelaire’in literatüre kazandırdığı <em>Flâneur</em> kavramına dayanıyor.</p>
<p>Kent sokaklarında özgürce dolaşan, gözlem yapan erkek figürünü temsil eden bu kavram, feminist teori tarafından "kadının sokaktaki varlığı ve rahatlığı" üzerinden yeniden yorumlanıyor.</p>
<p>Damla, bu kavrama "dijital flâneurlük" boyutunu da ekleyerek kendisini dijital evrende gezen, inceleyen, arşivleyen ve sosyolojik tespitlerini takipçilerine feminist bir bakışla aktaran bir figür olarak konumlandırıyor.</p>
<h3>Emek süreci ve akademik destek</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/diji.jpg" alt=""></p>
<p>Bir içeriğin arka planında ciddi bir araştırma, okuma ve teknik kurgu süreci yer alıyor. Ortalama 3-4 günlük bir çalışma sonucunda minik belgeseller niteliğinde içerikler üreten Damla, içeriklerin yüzeyselleşmesine karşı derinlikli anlatımı savunuyor.</p>
<p>Teknik kurgu aşamasını kendi çabasıyla öğrenen Damla, işin en zor kısmının kendini kamuoyuna açmanın getirdiği psikolojik bariyer olduğunu belirtiyor. Ancak feminist akademiden ve hocalarından aldığı destekler ve takipçilerinden gelen olumlu dönüşler, bu bağımsız üretim yolculuğunda en temel motivasyon kaynağı haline geliyor.</p>
<p>Damla, sosyal medyada da hedef gösterilen kadınlardan.<em> “Twitter'da altında bir sürü küfür, yorumlar... Korkunç insanların önüne düştü video. Ama işte bunu da göze almak gerekiyor zaman zaman. Çünkü kendimi tutamıyorum bazı konularda konuşmaktan. Mümkün olduğunca geri çekilmemeye çalışıyorum, o korkunun beni ele geçirmesini istemiyorum” diyor. </em></p>
<p><strong>“</strong><em>Sosyal medya arka planda ataerkil ve kapitalist sistemle örülmüş bir yer. Bundan hiç azade değil. Bizler de kadınlar olarak onun içerisinde daha fazla emek vererek, taktik ve strateji üreterek var olmaya çalışıyoruz” diye hatırlatıyor sohbet sırasında ve ekliyor: </em></p>
<p><em>“Nehrin beni götürdüğü yere doğru akmak değil de... Küreği tersine çekmeye çalıştığım için hem kendimi zorlamayı seviyorum hem yeni şeyleri daha derinlikli bir şekilde öğrenmeyi seviyorum.</em> Toplumsal herhangi bir konu konuştuğunuz anda zaten anında bir geriden başlamanız gerekiyor. Böyle bir duvarla karşılaşıyoruz sürekli. Aktivist fikirlerin çok daha geri planda kaldığı ve giderek tekdüze bir hale gelen bir üretim ortamına dönüşme riski var."</p>
<p>Damla “Korkunun beni ele geçirmesini istemiyorum” diyor, onu izlemeye devam edeceğiz belli ki, ne de olsa memlekette, mizojoni, cinsiyetçilik ve nefret bitecek gibi değil...</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Özerklik neyi korur?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ozerklik-neyi-korur-324730</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/ozerklik-neyi-korur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ozerklik-neyi-korur-324730</guid><description><![CDATA[Özerklik ile hesap verebilirlik bu bakımdan ayrıl(a)maz ikili olarak düşünülebilir. Çünkü karar alma yetkisi dış müdahalelere açık bir kurumun kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenebilmesi de, gerekçeleri kamuya açık olmayan bir kararın bağımsızlığının değerlendirilebilmesi de güçleşir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kimin adına konuşuyoruz? Cuma hutbesinde imam, kamu malına el uzatmanın, rüşvetin, adam kayırmanın, kul hakkı yemenin ahlaken kabul edilemez olduğunu anlatıyor. İstatistikçi, toplumun ekonomik ve sosyal koşullarını görünür kılacak verileri derleyip yayımlıyor. Akademisyen, araştırmasının bulgularını, yanlışlanma ihtimalini de göze alarak kamuoyuyla paylaşıyor.</p>
<p>Yargıç, önüne gelen davada kişilerin kimliğine, toplumsal konumuna, siyasal yakınlığına bakmaksızın hukuka göre karar vermekle yükümlü. Sermaye piyasası denetçisi ise yatırımcıların haklarını, piyasanın güvenilirliğini korumak amacıyla finansal işlemleri inceliyor. Bu  öznelerin ortak niteliği, üstlendikleri kamusal görevin gereğini yerine getirmeleri.</p>
<p>Peki, söyledikleri sözün, yaptıkları işin, verdikleri kararın, hazırladıkları raporun sonuçları kendilerini görevlendiren, maaşlarını ödeyen, terfi ettiren ya da görevden alabilen siyasal otoritenin beklentileriyle çatışırsa ne olur? İmamın sözleri, istatistikçinin rakamları, akademisyenin araştırmaları, yargıcın kararları, denetçinin raporları hangi iradenin temsilcisine dönüşür? Bir kamu kurumunun yasayla belirlenmiş varlık nedeni ile fiilen yerine getirdiği işlevin birbirinden ayrışması mümkün müdür? Ayrışırsa bu ne anlama gelir?</p>
<p>Bu sorular, farklı alanlarda karşılaştığımız olaylar arasındaki örüntüler üzerine düşünmemizi sağlar. Daha önce “Eleştiriye Övgü” adını verdiğimiz bu yazı dizisinde hakkın lütfa, yurttaşın hak talep eden özneden kendisine sunulanı minnetle karşılaması beklenen kişiye dönüşmesini ele <a href="https://bianet.org/yazi/gemi-su-alirken-senfoniden-soloya-haktan-lutufa-322926" target="_blank" rel="noopener">almıştık</a>. Şimdi benzer bir dönüşümün kurumlar düzeyindeki izlerini sürelim.</p>
<p>Çünkü kamusal niteliği olan kurumların nasıl örgütlendiği, devletin teknik işleyişine indirgenemez. İnsanların hangi bilgilere güvenebileceğini, haklarını nasıl arayabileceğini, birikimlerini hangi güvencelerle değerlendirebileceğini, kendilerini ilgilendiren kararlara nasıl katılabileceğini, daha geniş anlamıyla nasıl bir toplumda yaşayabileceğini de belirler ki bu da geniş anlamıyla siyaset kurumunu imler. </p>
<h3>Ahlakın kurumsal sesi: Diyanet</h3>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığının 27 Haziran 2025 tarihinde yayımladığı cuma <a href="https://dinhizmetleri.diyanet.gov.tr/Detay/1169/27062025-cuma-hutbesi-kamu-hakk%C4%B1-dokunulmazd%C4%B1r-(sesli-hutbe-t%C3%BCrk%C3%A7e-ingilizce-rus%C3%A7a-ispanyolca-frans%C4%B1zca-arap%C3%A7a-italyanca-almanca)" target="_blank" rel="noopener">hutbesinin</a> başlığı <em>Kamu Hakkı Dokunulmazdır</em>. Hutbede rüşvet, torpil, adam kayırma, kamu kaynaklarının israf edilmesi, sahte belgelerle haksız kazanç elde edilmesi ve kamunun malına el uzatılması dinî ve ahlaki bakımdan mahkûm ediliyor. Kurumun insanlara yalnızca ibadet pratiklerini öğretmekle değil, inanç ve ahlak esasları hakkında bilgi vermekle de yükümlü olduğunu düşündüğümüzde, böyle bir hutbenin yayımlanmasında beis yok; ancak bizi ilgilendiren, dile getirilen ilkelerin doğruluğundan ziyade, bu ilkelerin hangi koşullarda toplumsal hayatın değerlendirilmesinde ölçüt olarak kullanılabildiğidir.</p>
<p>Anayasa'nın 136. maddesi, Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içerisinde yer aldığını, laiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak görevlerini yerine getirmesi gerektiğini düzenliyor. Diyanet ise 2018 yılından beri doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı. Böylece aynı anayasal düzen içerisinde kurumun hem siyasi tarafsızlığı öngörülüyor hem de siyasal yürütmenin idari örgütlenmesi içerisinde görev yapması isteniyor. Bu iki özelliğin bir arada bulunması, tek başına tarafsızlığın ihlal edildiğini kanıtlamasa da tarafsızlığın hangi kurumsal güvencelerle gerçekleştirilebileceği sorusunu beraberinde getiriyor. </p>
<p>Laiklik, yurttaşların din ve vicdan özgürlüğünün yanı sıra farklı inançlar karşısında kamusal otoritenin tarafsızlığıyla da ilişkilidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2016 yılında <em>İzzettin Doğan ve Diğerleri/TR</em> davasında verdiği <a href="https://bianet.org/haber/aihm-in-alevilerle-ilgili-karari-ne-diyor-ne-demiyor-174396" target="_blank" rel="noopener">karar</a>, Alevi yurttaşların din hizmetlerine erişiminde ortaya çıkan farklı muamelenin din özgürlüğü ve ayrımcılık yasağı bakımından ihlal oluşturduğunu ortaya koymuştu. Kararın uygulanmasına ilişkin uluslararası denetim, alınan tedbirlerin ardından 2024 yılında kapatılmış olsa da bu tarihsel deneyim, bir kamu kurumunun belirli bir dinî yorumu esas almasının diğer inançlarla ilişkisinde nasıl sorunlar doğurabildiğini düşünmek bakımından önemini koruyor.</p>
<p>Dinî öğretiyle kamu kurumunun faaliyetini birbirinden ayırarak düşünmemizi derinleştirelim. Adalet, emanet, doğruluk, kul hakkı gibi kavramların İslam düşüncesinin farklı geleneklerindeki önemi açıktır. Ancak bu kavramların kamusal hayatta hangi olaylara, kimlere, ne ölçüde uygulanacağı, onları dile getiren kurumun tarafsızlığıyla ilişkilidir. </p>
<p>DİB gibi kamusal bir otoritenin kendi faaliyetlerini, kaynaklarını ve kararlarını da ilan ettiği ilkelerin ışığında değerlendirebilmesinin koşulları nelerdir? Bir kurum, kendisini yöneten siyasal otoritenin faaliyetlerini değerlendirmeye geldiğinde konuşabilme özgürlüğünü koruyamıyorsa, ahlaki ilkelerin kamusal niteliğini nasıl güvence altına alabilir?</p>
<h3>Bilginin, bilimin ve adaletin kurumsal koşulları</h3>
<p>Türkiye İstatistik Kurumunu (TÜİK) düşünelim. Enflasyon, işsizlik, gelir dağılımı, yoksulluk gibi olguların nasıl ölçüldüğü, bütün ülkeyi etkiler; ücret politikasından ekonomi yönetimine, sosyal yardımlardan yurttaşların geleceğe ilişkin kararlarına kadar belirleyicidir. Bu nedenle istatistiklerin güvenilirliği yaşamsaldır.</p>
<p>TÜİK'in yürürlükteki teşkilat düzenlemesi, bilimsel ve teknik özerkliği açıkça güvence altına alır; veri kaynaklarının, yöntemlerin ve yayımlama süreçlerinin seçiminde kurum çalışanlarına talimat verilemeyeceğini belirtir. Böylesine açık bir hukuki güvenceye neden ihtiyaç duyulmuştur? Çünkü istatistik üretiminin siyasal beklentilerden etkilenmesi, yalnızca kamusal bilginin güvenilirliğini gölgelemez; toplumun ortak sorunlarını tanımlayabilme ve çözüm üretebilme olanaklarını da daraltır. Aynı toplumsal gerçekliğe ilişkin ortak bilgi zemini aşındığında, artık çözümler üzerinde değil, sorunların varlığı üzerinde de uzlaşmakta güçlük çekeriz.</p>
<p>Benzer gerilimler üniversiteler için de geçerlidir. Anayasa'nın <a href="https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa/" target="_blank" rel="noopener">130. maddesi</a> üniversitelerin bilimsel özerkliğini tanırken, yürürlükteki Yükseköğretim Kanunu (YÖK) rektörlerin Cumhurbaşkanınca atanmasını öngörüyor. Elbette bir yöneticinin siyasi makam tarafından atanmış olması, bütün akademik kararların o makam tarafından belirlendiğini kanıtlamaz.</p>
<p>Ancak bilimsel özerklik, araştırmacının hangi konuyu çalışabileceğini aşar. Üniversitenin kaynaklarını nasıl kullanacağı, araştırma önceliklerini nasıl belirleyeceği, akademik kadroların hangi ölçütlerle oluşturulacağı, yöneticilerinin kime karşı hesap vereceği de bilimsel üretimin koşulları arasındadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararlarında bilimsel, idari ve mali özerkliğin birbirini tamamlayan unsurlar olduğu belirtiliyor. </p>
<p>Benzer soruları yargı için de sorabiliriz. Anayasa'nın <a href="https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa/" target="_blank" rel="noopener">138. maddesi</a> hâkimlerin bağımsızlığını güvence altına alırken hiçbir organın, makamın ya da kişinin mahkemelere emir ve talimat veremeyeceğini düzenliyor. Ancak yargı bağımsızlığı, yalnızca hâkimin karar verirken telefonla aranıp aranmadığı meselesine indirgenebilir mi?</p>
<p>Mesleğe kabul, atama, terfi, disiplin, görev yeri ve mesleki güvenceler de yargısal kararların hangi koşullarda oluştuğunu etkiler. Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) başkanlığını Adalet Bakanının yürütmesi, bu bakımdan kurumsal bağımsızlık ile yürütme arasındaki ilişkinin tartışılabileceği yapısal özelliklerden biridir.</p>
<p>Bir hâkimin hukuka uygun karar verebilmesi, yalnızca kişisel cesaretine bırakılamaz. Çünkü hukuk devleti, erdemli kişilerin tesadüfen doğru makamlara gelmesi üzerine kurulamaz. Kişileri olduğu kadar onların eyleme koşullarını da düzenleyen kurumlara ihtiyaç duyar. Bağımsızlık, kişinin karakterinden beklenen kahramanlığa dönüştüğünde, kurumsal güvencelerin işlevi de görünmezleşir.</p>
<h3>Piyasayı kim denetler? SPK ve fon krizi</h3>
<p>Son günlerde gündemi meşgul eden, piyasaları sarsan fon krizi ise tartışmamıza farklı bir boyut kazandırıyor. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), yatırımcıların haklarını korumak, piyasaların güvenilir, saydam ve istikrarlı işlemesini sağlamakla yükümlü düzenleyici ve denetleyici kamu <a href="https://spk.gov.tr/hakkimizda/organizasyon/sermaye-piyasasi-kurulunun-olusumu" target="_blank" rel="noopener">kurumudur</a>. SPK, idari ve mali özerkliğe sahip kamu tüzel kişisidir; görev ve yetkilerini kendi sorumluluğu altında bağımsız olarak kullanır. Kurulun ilgili olduğu bakanlık ise Hazine ve Maliye Bakanlığıdır. Özerklik bakımından son derece açık görünen bu hukuki düzenleme, yaşanan gelişmeler karşısında daha yakından soruşturulmayı hak ediyor.</p>
<p>SPK'nin 17 Eylül 2026 tarihinde aldığı kararlarla yedi portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiye süreci <a href="https://www.diken.com.tr/tasfiye-edilen-131-fon-455-bin-758-kisi-yatirim-yapmis/" target="_blank" rel="noopener">başlatıldı</a>. Kurumun 23 Eylül tarihli açıklamasına göre bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısı 455.758 kişi. Yüz binlerce insanın tasarruflarını ilgilendiren bu gelişme, sermaye piyasalarının yalnızca yatırımcılarla şirketler arasındaki özel hukuk ilişkilerinden oluşmadığını, piyasanın güvenilirliğinin aynı zamanda kamusal bir mesele olduğunu da gösterdi.</p>
<p>Üstelik sorunun bir anda ortaya çıkmadığı anlaşılıyor. SPK'nin 18 Eylül tarihli açıklamasında, 2025 yılının son çeyreğinde bazı fonların fiilî dolaşım oranı düşük hisselerde ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlendiği belirtiliyor. Kurum, Aralık 2025'ten itibaren çeşitli çalışmalar yürütüldüğünü, 28 Ağustos 2026'da yatırım fonlarına ilişkin kapsamlı bir rehber yayımlandığını açıklıyor. Bu açıklamalar, düzenleyici otoritenin riskleri belirleme, önleme faaliyetlerini gösterirken, önlemlerin zamanlaması ve kuşkusuz yeterliliği konusunda da soru sormamıza imkân veriyor.</p>
<p>Ancak bizim araştırmamız açısından asıl mesele, belirli bir kişinin suçlu olup olmadığına karar vermek değil. Sormamız gereken, yatırımcıların haklarını korumakla yükümlü bir kurumun riskleri hangi aşamada tespit ettiği, hangi araçlarla müdahale edebildiği, müdahalelerin neden yeterli olup olmadığı ve bu süreçlerin nasıl denetlenebildiğidir.</p>
<p>SPK örneği, kurumsal özerkliği yalnızca siyasal müdahalelerden bağımsızlık olarak düşünmenin yetersizliğini de görünür kılıyor. Çünkü finansal piyasaları düzenleyen kurumların karşısında, büyük ekonomik kaynaklara, uzmanlığa, bilgiye ve siyasal ilişkilere sahip özel aktörler de bulunur. Düzenleyici otorite, denetlemekle yükümlü olduğu sektörün çıkarlarından da bağımsız mıdır? Siyaset bilimi ve düzenleme iktisadında <strong>düzenleyici kurum</strong>un denetlediği çıkar gruplarının etkisi altına girmesi olarak tartışılan olgu, tam da bu tehlikeyi açıklamaya çalışır.</p>
<p>Öyleyse araştırmamız gereken, risklere ilişkin uyarıların kurumsal karar alma süreçlerine nasıl taşındığı, yaptırımların hangi ölçütlerle uygulandığı, kararların hangi gerekçelerle açıklan(ama)dığı ve bütün bu süreçlerin nasıl denetlenebildiğidir. </p>
<p>Burada yatırımcıların sermaye piyasasına duyduğu güvenle yurttaşların kamu kurumlarına duyduğu güven birbirinden ayrılamaz. Güven, içinde şirketler, piyasayı düzenleyen, denetleyen kurumlar da olan kompozisyondur. Güven zedelendiğinde ortaya çıkan sorun, kişisel mali kayıpların ötesinde, kamusal düzenleme kurumlarının varlık nedenine ilişkin meşruiyet sorunudur.</p>
<h3>Kurumsal özerklik: Kimin iradesinden bağımsızlık?</h3>
<p>Ele aldığımız kurumların kamusal sorumlulukları farklılaştığı gibi özerkliklerinin koşulları da farklıdır. Diyanet için siyasal tarafsızlık ve inançlar karşısında eşitlik; TÜİK için bilimsel ve teknik bağımsızlık; üniversiteler için bilimsel ve kurumsal özerklik; yargı için bağımsızlık ve tarafsızlık; SPK içinse siyasal ve ekonomik güç odaklarının müdahalelerinden korunma esastır. Dolayısıyla kurumsal özerklik, her kurumun varlık nedenini gerçekleştirebilmesini sağlayan, işleyişine özgü güvenceler bütünüdür.</p>
<p>Özerklik (otonomi) sözcüğünün Grekçe kökenindeki “autos” ile “nomos”, kişinin ya da topluluğun tabi olduğu kurallarla ilişkisini imler. Siyasal ve hukuki bağlamda kurumsal özerklik, kurumun bütün toplumsal ilişkilerden bağımsızlaşması, kendi kendisinin mutlak egemenine dönüşmesi anlamına gelmez. Kurumun varlık nedenine uygun kararları, kendi yetki alanındaki mesleki ölçütlere göre alabilmesi; bu kararları verirken keyfî müdahalelere karşı güvencelere sahip olmasıdır.</p>
<p>Bilimsel bilginin doğruluğu siyasi beğeniye, hukuki kararın geçerliliği yöneticinin tasarrufuna, istatistiksel sonucun güvenilirliği iktidarın beklentisine, finansal denetimin sonucu piyasa aktörlerinin gücüne göre belirlenmeye başladığında, bu alanların kendilerine özgü işleyiş kasları zayıflar. Kurum, varlık nedenini gerçekleştirmek yerine başkalarının iradesini kendi görev alanına tercüme eden kullanışlı aparata dönüşme tehlikesiyle karşılaşır.</p>
<p>Ancak özerkliğin yalnızca hukuk metinlerinde yer alması, onun toplumsal gerçeklikte var olmasını güvence altına almaz. Kurum yöneticisinin görev güvencesi bulunmuyorsa, kaynakları keyfî biçimde kesilebiliyorsa, çalışanların mesleki ilerlemeleri siyasal ya da ekonomik yakınlıklara bağlıysa, <em>hukuken </em>(de juro) özerk görünmesine rağmen <em>fiilen </em>(de facto) değildir. Bu nedenle kurumsal özerkliği yönetim, bütçe, personel, karar alma, mesleki değerlendirme süreçleri birbirine içkindir.</p>
<p>Kurumsal bağımlılık, her zaman açık bir emir ya da müdahaleyle kurulmaz. Görevden alınma ihtimali, terfi beklentisi, kaynakların kesilmesi veya kurumsal ayrıcalıkların kaybedilmesi, çalışanların herhangi bir talimat almadan da kararlarını siyasal ve ekonomik güç odaklarının beklentilerine göre düzenlemelerine yol açabilir. Böylece dışsal denetim, kişinin kendi davranışlarını denetlediği içselleştirilmiş bir iktidar ilişkisine dönüşür. Kurumun özerkliğini yitirmesiyle öznenin kendi iradesini askıya alması, birbirini besleyen süreçler olarak düşünülebilir.</p>
<p>Daha önce Eleştiriye Övgü dizisinde tartıştığımız hakkın lütfa dönüşmesi meselesi, burada yeniden karşımıza çıkıyor. Bir kurumun kararları genel kurallar yerine belirli kişilerin takdirine kaldığında, yurttaşın hakkı da yöneticinin “iyi niyeti”ne, yakınlığına, tercihine bağlıymış gibi algılanabilir.</p>
<p>Oysa kurumları kişilere bağımlılıktan kurtarmanın temel gerekçelerinden biri, kamusal görevlerin kişisel sadakate göre değil, hukuk(un)a uygun biçimde herkes için geçerli kurallarla yerine getirilmesidir. </p>
<p>Bir kurumun siyasi iktidarın müdahalelerinden korunması gerektiğini söylemek, topluma hesap vermekten muaf tutulması anlamına gelmez. Üniversitelerin kendi içlerinde kapalı akademik hiyerarşiler oluşturması, bağımsız düzenleyici kurumların denetledikleri sektörlerin etkisi altına girmesi, meslek kuruluşlarının üyelerinin çıkarlarını kamusal yararın önüne koyması da mümkündür.</p>
<p>Dolayısıyla özerkliği, kurumların kendi ayrıcalıklarını koruma hakkına dönüştürmeden temellendirmeye ihtiyaç var.</p>
<p>Siyasal müdahale, kurumun kendi görev alanında oluşturması gereken kararı belirli bir iradenin beklentisine tabi kılarken demokratik denetim, kamusal yetkinin hangi amaçla, hukuk çerçevesinde, usul ve gerekçelerle kullanıldığını soruşturur; gerektiğinde hesap sorar. </p>
<p><em>Özerklik </em>ile <em>hesap verebilirlik</em> bu bakımdan ayrıl(a)maz ikili olarak düşünülebilir. Çünkü karar alma yetkisi dış müdahalelere açık bir kurumun kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenebilmesi de, gerekçeleri kamuya açık olmayan bir kararın bağımsızlığının değerlendirilebilmesi de güçleşir. </p>
<p>Bu nedenle özerkliğin güvenceleri arasında saydamlık, bağımsız mali denetim, gerekçeli karar, liyakate dayalı atama, görev güvencesi, yargısal denetim ile kamusal katılım birlikte düşünülebilir.</p>
<p>Siyaset, bu kurucu ilkelerden azade değildir. Seçilmiş yöneticilerin kamusal politikaların amaçlarını belirleme yetkisi, demokratik temsilin hukukuna tabidir. Demokratik iktidarın sınırları, hukukun üstünlüğüyle, kamu kurumlarının görevleriyle, yurttaşların haklarıyla çizilir.</p>
<h3>Özgürleştirici siyasetin kurumsal sınavı</h3>
<p>Buradan siyasal hayatın radikal çelişkilerinden birine ulaşabiliriz. Siyasal hareketler çoğu zaman mevcut kurumların tarafgirliğini, adaletsizliğini ya da işlevsizliğini eleştirerek iktidara talip olurlar. Ancak iktidar el değiştirdiğinde aynı kurumsal yapı korunur.</p>
<p>Yöneticiler ile sadakat ilişkileri değişiyor ama eleştirilen düzen muhafaza ediliyorsa -ki sıklıkla yaşanan budur-, iktidar el değiştirmiş olsa da iktidar ilişkileri yeniden üretilmiş, siyasal değişim kurumsal dönüşüme tercüme edilememiş demektir.</p>
<p>Özgürleştirici siyasal talebin kurumsal karşılığı, iktidar koltuğunda kimin oturacağının belirlenmesi olamaz.</p>
<p>Yönetenlerin hangi yetkilere sahip olacağı, bunların nasıl sınırlandırılacağı, kamu kurumların hangi güvencelerle çalışacağı, yöneticilerinin kimlere, nasıl hesap vereceği de siyasal talebin ayrılmaz parçalarıdır. İktidarı ele geçirmeyi yeterli gören, ancak iktidarın kurumsal sınırlarını dönüştürmeyen her hareketin, karşı çıktığı statükonun işleyişini yeniden üretmesi kaçınılmazdır. </p>
<p>Başlangıçtaki imamın, istatistikçinin, akademisyenin, yargıcın, denetçinin ortak sorusuna geri dönebiliriz. Her biri kamusal sorumluluğunu yerine getirirken bilgisine, mesleğinin ölçütlerine, ilkelerine, hukukuna, vicdanına uygun davranabiliyor mu? Yoksa kendisinden beklenen, başkalarının iradesini kendi görev alanına tercüme etmesi mi?</p>
<p>Çünkü makam, yalnızca yetkiyle değil, o yetkinin yüklediği sorumluluğu üstlenen öznenin iradesiyle varlık kazanır; kişi iradesini başkasına devrederek sorumluluğunu askıya aldığında, yalnızca kendi özneliği değil, makamın anlamı ve temsil ettiği kurumun varlık nedeni de aşınmaya <a href="https://bianet.org/yazi/masaya-oturmadan-yenilmek-makamin-ozneyle-esanli-erimesi-318588" target="_blank" rel="noopener">başlar</a>.</p>
<p>Kurumların varlık nedeni ile fiilî işlevleri arasındaki ayrışmayı görünür kılmak, toplumun doğru bilgiye, adalete, bilimsel düşünmeye, güvenilir ekonomik ilişkilere ve işleyişlere, eşit yurttaşlığa hangi koşullarda erişebileceğini soruşturmaktır. Çünkü kurumların kime ait olduğunu sormakla onların kimin adına, hangi ilkelere dayanarak çalıştığını sormak farklı şeylerdir.</p>
<p>Öyleyse yurttaşlar olarak eleştirinin yönünü, kurumların işleyişini belirleyen düzene çevirmenin sorumluluğumuz olduğu söylenebilir.</p>
<p>Çünkü iyi yöneticilerin gelmesini beklemek, hayatımızı başkalarının iradesine terk etmektir. Antik Yunan’ın <em>idiotes </em>- <em>polites </em>ayrımı tam da burada anlam kazanıyor: İdiotes, kamusal hayatı başkalarına bırakarak kendi özel dünyasına çekilirken polites, ortak hayata yani politikaya sözüyle, eylemiyle, iradesiyle, sorumluluk alarak katılır.</p>
<p>Peki, biz hangisiyiz? İktidarın el değiştirmesini izleyen, kendisine sunulan seçeneklerden birini tercih etmekle yetinen seyirciler mi, yoksa kurumların nasıl yönetileceğine, yetkilerin nasıl sınırlandırılacağına, kamusal kaynakların nasıl kullanılacağına ilişkin söz ve karar hakkını talep eden yurttaşlar mı?</p>
<p>Kurumsal özerkliği demokratik denetimle birlikte savunmak, siyaseti yöneticilerin kişisel erdemlerine emanet etmek yerine hayatı halk olarak ellerimize alma iradesidir. Çünkü politika, yönetme yetkisinin sınırlarını birlikte belirlemeye talip olduğumuz yerde hayat bulur.</p>
<p>(MVB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yumurta kuyruğu]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yumurta-kuyrugu-324744</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/yumurta-kuyrugu.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yumurta-kuyrugu-324744</guid><description><![CDATA[Hava güzelken iki adım yürüyeyim dedim. Cezaevleri işyurtları mağazasının önündeki kuyruğu görünce hiç düşünmeden binanın iki cephesi uzunluğundaki kuyruğa katıştım.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye Belediyeler Birliği’nde yine, yeni, yeniden başkanlık seçimi yapıldı. Seçim için Ankara’ya gelmiş siyah plakalıların Atatürk Bulvarına üç sıra park etmeleri nedeniyle tümüne en kalbi duygularımı fırlatıp devam ettim. Adliyede işim uzun sürmedi, çok sevindim.</p>
<p>Hava güzelken iki adım yürüyeyim dedim. Cezaevleri işyurtları mağazasının önündeki kuyruğu görünce hiç düşünmeden binanın iki cephesi uzunluğundaki kuyruğa katıştım. Ne için beklediğimi çözebilmek için algımı açtım, etrafı taradım. Yumurta kuyruğuna girmişim.</p>
<p>Peşinen söyleyeyim, kuyrukta cezaevinde emek sömürüsü olduğuna dair en ufak bir tartışma yoktu. Kuyrukta kavgaya neden olabilecek mesele ikinci tur yumurta almak için sıraya girenlerdi. Benim arkamda bekleyen güler yüzlü kadının da elinde bir otuzluk yumurta paketi vardı.</p>
<p>Yemenisinin ucunu ağzının kenarına almış gülümserken bir yandan da derdini anlatmak için “Erişte yapacağım” dedi. Kışlık hazırlığından anlamadığım için “Kaç yumurta gidiyor?” dedim. O benim ona inanmadığımı sandı, oysa gerçekten merak etmiştim. Ama kuyruktaki beraber ve solo homurtular “Bir tur almışsın, neden milletin hakkını yiyorsun! Hayret bir şey yani” ve benzeri nidalarla yoğunlaşmaya başladı. O arada kadın birden yok oldu.</p>
<p>Sıramız ilerlerken bir baktık, ışık görünce renklenen gözlük camları, ayna makas yardımıyla düzeltilmiş bıyıkları ve tepkisiz suratıyla bekleyen erkek şahsın da elinde bir otuzlu paket var! Homurtumuzu alıp hop diye ona döndük.</p>
<p>Başladık kime söylediğimiz belli olmadan ortaya ortaya saymaya. “Milletin hakkını yemek bu kadar kolay işte!”, “İnsan biraz edep eder cık cık” derken sanki karşıt görüş söylüyormuş gibi yapıp aslında inceden laf atanlar başladı. “Efendim sonuçta herkesin bakış açısı serbesttir, öyle isterse öyle yapar, ne var bunda?”, “Hak yemiyor ki sırada bekliyor işte, kalırsa bir tane daha alır, ne olmuş yani”.</p>
<p>Sırada bekleyenler deneyimli tabii, homurdanandan değil diğerinden korkacaksın. Niye? Çünkü karşı taraftan çakan seni asıl gaza getirendir. Uyma ona! Ama ben acemi olduğumdan çat diye tuzağa düştüm. “Herkes bir alırken ben iki alırım, kimse de laf edemez diye görüş mü olur?” demiş bulundum. Herkesle birlikte ben de tufaya düştüğümü anladım tabii, ama benim de huyum kurusun o andan sonra durma ihtimalim yok.</p>
<p>Herkesin havaya, ortaya, kıyıya söylenip durduklarını ucundan tutup muhataba yönelttim. Adamcağızın kolunu dürttüm, “Size söylüyorlar, belki siz de söylersiniz” dedim. Toprak doyunca suyu kusar, bizim hedefte hareket yok. Taş olsa çatlar, onun mimiği oynamıyor. “İlginç bir kişi, ama yöntemi iyiymiş aslında” dedim içimden.</p>
<p>Sıramız ilerliyor, artık yumurta kasaları görüş alanımıza girmiş ve bizim ekibe üç kişi kalmışken içerdeki ince kapı kapandı. Sıramız kaybolmasın, ayağının ucunu önce basan hak iddia eder nasıl olsa diye ana giriş kapısının önünde safları sıklaştırdık.</p>
<p>Otomatik kapı kafayı yedi, durmadan açılıp kapanıyor, ama umurumuzda değil. İçeride Şirinler köyü üniformasıyla çalışanların tamamı cezaevinde bulunan arkadaşlar. Arkada bir de “şef” var. Biz kapıda minik adımlarla dalgalandığımızdan kapıda bekleyen “Kasada sorun var, satışı durdurabilirler” demez mi? Ben birden yükseldim, “Bu kitle sizi yer kardeşim” dedim.</p>
<p>Arkadan şef “Abla bu adamlar cezaevinde kalıyor, sen kime ne diyorsun?” dedi. Ben yine duramadım tabii. “Dışarısı da pek güvenli değil, onu söylüyorum” diye el yükselttim. Kapıda bekleyenle göz göze gelip karşılıklı gülümsedik. Neyse o arada kasa çalıştı, sıra ilerledi.</p>
<p>Ben de kaptım bir otuzluk paket. Üstüne Adana Açık’tan gelen limon ile Elazığ Açık’tan gelen kuruyemiş aldım. Çıkışta bizim ekiple mimiksizi bir çay içmeye götürür yeniden sorarız diye umuyordum, ama olmadı. Darısı sonraki kuyruklara artık.</p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[COP31 öncesi su krizi: Mesele yalnızca iklim değil, eşitsizlik]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cop31-oncesi-su-krizi-mesele-yalnizca-iklim-degil-esitsizlik-324740</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/cop31-oncesi-su-krizi-mesele-yalnizca-iklim-degil-esitsizlik.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cop31-oncesi-su-krizi-mesele-yalnizca-iklim-degil-esitsizlik-324740</guid><description><![CDATA[Bu yoksulluk ve altyapısal yetersizlikler, hane içindeki toplumsal cinsiyet temelindeki iş bölümü nedeniyle en ağır şekilde kadınların üzerindeki bakım yükünü artırıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da gerçekleşecek COP31 İklim Zirvesi’ne doğru ilerlerken, küresel iklim diplomasisinin gündemi ağırlıklı olarak "yeşil finansman" mekanizmaları ve piyasa odaklı uyum fonları etrafında şekilleniyor.</p>
<p>Oysa iklim krizinin ve suya erişim krizinin faturası; teknik müzakere masalarında değil, fabrikalarda, hizmet sektöründe, okullarda ve dar gelirli emekçi mahallelerinde ödeniyor. İklim krizinin tetiklediği kuraklık baskısı, sanayinin denetimsiz su kullanımı ve suyun ticarileştirilme süreçleri, krizi doğrudan bir kamusal hak ve sınıf sorununa dönüştürüyor.</p>
<p>Su Politikaları Derneği (SPD) analizleri ve Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü (SYGM) verilerine göre, Türkiye'de kullanılabilir su kaynaklarının yaklaşık %75-78'i tarımsal sulamada, %15'i sanayide, kalanı ise evsel tüketimde kullanılıyor.</p>
<p>Sanayi havzalarında Organize Sanayi Bölgelerinin (OSB) yeraltı su rezervlerini denetimsiz kuyularla tüketmesi ve yetersiz arıtma altyapıları, yüzeysel ve yeraltı su kalitesini düşürüyor.</p>
<p>Türkiye genelinde kent içi şebeke sularındaki kayıp-kaçak oranlarının ortalama %33 ile %38 seviyelerinde seyretmesi, altyapı yetersizliğini gözler önüne seriyor. İletişim hatlarındaki altyapısal eskime ve artan arıtma maliyetleri şebeke suyunun içilebilir niteliğini zayıflatırken; kademeli artan tarifeler ve kayıp-kaçak maliyetlerinin faturalara yansıtılması dar gelirli haneleri ambalajlı su pazarına mahkûm ediyor ve "kentsel su yoksulluğu" yaratıyor.</p>
<p>Tarihsel sürece bakıldığında, Anadolu ve Osmanlı geleneğinde su hiçbir zaman ticari bir mal olarak görülmedi; "hayrat" anlayışıyla su vakıfları, çeşmeler ve sebiller aracılığıyla halka ücretsiz sunulan kutsal bir kamu hizmeti kabul edildi.</p>
<p>Cumhuriyet'in ilk yıllarında da bu kamusal miras, devlet ve belediyeler eliyle yürütülen ücretsiz ve erişilebilir altyapı hamleleriyle sürdürüldü. Ancak günümüzde suyun kamusal bir hizmet olmaktan çıkarılıp piyasalaştırılması, toplumumuzu tarihsel su kültürümüzün ve kamusal hak anlayışımızın tam aksi bir noktaya taşıdı.</p>
<p>Nitekim şebeke altyapısındaki bu nitelik kaybı ve denetim eksikliği, zaman zaman kitlesel halk sağlığı krizlerine de yol açtı. Örneğin Ekim 2026 başında Tokat kent merkezinde yaşanan ve yaklaşık 5 bin yurttaşın bulantı, kusma ve ishal şikayetleriyle hastanelere başvurmasına neden olan salgın vakası, kamusal su altyapısının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. Valilik ve il sağlık birimlerinin şebeke suyunun içilmemesi ve klorlama seviyesinin artırılması yönündeki uyarıları ile okullarda eğitime ara verilmek zorunda kalınması, nitelikli ve güvenilir içme suyuna erişimin hayati bir kamu sağlığı meselesi olduğunu somutlaştırdı.</p>
<p>Benzer bir su yoksulluğu ve erişim engeli, eğitim kurumlarında da yaşanıyor. Eğitim Sen ve Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) tarafından yayımlanan saha ve eğitim raporlarına göre, Türkiye'deki devlet okullarının büyük çoğunluğunda öğretmenlerin ve öğrencilerin mesai saatleri içinde ücretsiz, arıtılmış ve hijyenik içme suyu altyapısına (sebil veya arıtmalı çeşme sistemlerine) erişimi bulunmuyor.</p>
<p>Raporlar, okullardaki bütçe yetersizlikleri ve ticarileşmiş okul kantinleri nedeniyle çocukların gün boyunca ambalajlı su satın almaya zorlandığını ortaya koyuyor.</p>
<p>Bu durum, dar gelirli aileler için ek bir ekonomik yük oluştururken, su temin edemeyen çocukların okulda susuz kalmasına ve buna bağlı konsantrasyon ile sağlık sorunları yaşamasına zemin hazırlıyor.</p>
<p>Gelişmiş ülke uygulamaları incelendiğinde ise tablonun farklı bir kamusal anlayışla yönetildiği görülüyor. Örneğin Avrupa Birliği’nin 2020/2184 sayılı Revize İçme Suyu Direktifi uyarınca üye ülkelerde okullarda, kreşlerde, idari binalarda ve kamuya açık alanlarda ücretsiz ve hijyenik içme suyu sebillerinin kurulması yasal bir zorunluluk. Fransa, İskoçya ve Japonya gibi ülkelerde kamusal alanlarda ve eğitim kurumlarında her çocuğun ücretsiz, nitelikli suya erişimi temel bir kamusal hizmet standardı olarak güvence altında.</p>
<p>Bu yoksulluk ve altyapısal yetersizlikler, hane içindeki toplumsal cinsiyet temelindeki iş bölümü nedeniyle en ağır şekilde kadınların üzerindeki bakım yükünü artırıyor. Mutfakta, temizlikte ve çocuk bakımında niteliksiz ya da kesintili suyla hijyen sağlamaya çalışan kadınlar, krizin lojistik ve bakım yükünü üstleniyor.</p>
<p>Oysa kadınların karar süreçlerindeki varlığı yalnızca sayısal ve istatistiki bir temsil adaletini değil; yaşamın gündelik lojistiğini, hane içi su kullanımını ve krizlerin insani faturasını doğrudan deneyimleyen yaşamsal hafızanın politikaya aktarılmasını sağlar. Kadınların olmadığı bir su yönetimi, sahadaki insani ve toplumsal gerçeklikten kopuk kalmaya mahkûm.</p>
<p>Buna karşın, YSK ve TÜİK verilerine göre yerel yönetimlerde kadın belediye başkanı oranının %5,5, belediye meclis üyeliğinde %12 seviyesinde kalması; üstelik Devlet Su İşleri (DSİ), Su Yönetimi Genel Müdürlüğü (SYGM) ve İl Havza Yönetim Heyetleri gibi temel bürokratik karar mekanizmalarında üst düzey kadın yönetici temsilinin %10-12 bandını aşamaması, su politikalarının toplumsal gerçeklikten kopuşunu derinleştiriyor.</p>
<p>Sömürü yalnızca hane halkıyla sınırlı kalmayıp çalışma yaşamının tüm alanlarına yayılıyor. Son yıllarda perakende ve hizmet sektöründe yaşanan gelişmeler bu durumu doğruluyor. 2024-2026 dönemlerinde zincir market çalışanlarının (A101 ve benzeri perakende mağazalarında çalışan işçilerin) mesai saatleri içinde temel insani ihtiyaçlara, özellikle de temiz ve ücretsiz içme suyuna erişimde yaşadığı kısıtlamalar, sendikal raporlara ve iş sağlığı güvenliği eylemlerine yansıyor. Çalışma alanlarında suyun bir maliyet kalemi olarak görülmesi, emekçilerin en temel yaşam hakkının kısıtlanması anlamına geliyor.</p>
<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 28 Temmuz 2010 tarihli 64/292 sayılı kararı ile BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’nin 15 No'lu Genel Yorumu, temiz suya erişimi temel ve vazgeçilemez bir insan hakkı olarak ilan etti. İklim ve su adaleti suyun piyasalaştırılan bir ticari meta değil, kamusal bir hak olduğu kabulüyle mümkün.</p>
<p>Sanayi su kullanımı şeffaf kamusal denetim ve bilimsel su bütçeleriyle sınırlandırılmalı tüm devlet okullarında, çalışma alanlarında ve kamusal mekânlarda ücretsiz, nitelikli ve sürekli içme suyu altyapısı yasal güvenceye kavuşturulmalı.</p>
<p>(FB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Feminizmdir Kazakistan’ı kurtaracak olan]]></title><link>https://bianet.org/yazi/feminizmdir-kazakistani-kurtaracak-olan-324737</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/feminizmdir-kazakistani-kurtaracak-olan.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/feminizmdir-kazakistani-kurtaracak-olan-324737</guid><description><![CDATA[Kadınların kendilerini nasıl bir nehir olarak tasavvur ettiklerini soran sinemacı Kristina karşımıza geniş coğrafyadan gayet tatmin edici bir spektrum çıkarıyor]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Saltanat Nukenova</strong> Kazakistan’ın eski ekonomi bakanı olan kocası tarafından katledilmişti. Sahibi olduğu barın kameraları tarafından eşini amansız gaddarlık ve sistematik işkenceyle öldürdüğü kaydedilmiş olan <strong>Kuandyk</strong> <strong>Bishimbayev</strong>’in işlediği cinayet yalnız ülkede değil, tüm Orta Asya’da büyük tepki doğurmuştu. Kazakistan’da youtube’dan canlı olarak milyonlara ulaşan ilk mahkeme süreci, hükümetin zenginlere ayrıcalıklı muamele etmesinin sınavı sayılmış; sanığın 24 sene ağır hapis cezası alması ve ardından ev içi şiddetin resmen suç sayılmasını sağlayan “Saltanat’ın kanunu”nun yürürlüğe girmesine yol açmıştı.</p>
<p>Oysa Kazakistan’da kadınlara yönelik olarak ev içi ve ev dışı sarkıntılık, şiddet ve tecavüz sanki “erkeklik” namına kanıksanmış ananeler. O yüzdendir ki filmin künyesinde adını hem yönetmen, hem senaryo yazarı hem de montaja iştirakçi olarak gördüğümüz <strong>Kristina Mikhailova</strong> <em>Nehir Rüyaları (River dreams)</em> adlı belgeselinde çok parlak bir manzara sunmasa da istikbale ümitle bakılmasına gene de imkân tanıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/mt1.jpg" alt=""></p>
<p>Ne de olsa S.S.C.B. sonrası muhafazakârlığa kaymış gibi görünen heyula gibi diyarda bilhassa genç nesil isyan bayrağını çekerek haklarını talep ediyor. Hatta Kristina’nın kamerasını yönelttiği genç kadınlardan biri ancak tüm erkekler imha edilirse rahat edilebileceğini ifade ediyor. En azından kadınların erkeklerden fiziksel olarak daha güçlü hâle gelmelerini dilerken erkeklerin vicdan sahibi olmalarını temenni ediyor.</p>
<p>2026 Kazakistan, İsviçre, Birleşik Krallık ortak yapımı 99 dakikalık zarif belgesel içeriğindeki tatsız bazı anekdotlara rağmen seyirciyi şefkatle sarmalıyor. Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Berlinale’de Ekümenik Jüri Ödülüne layık görülen ve akabinde onlarca festivale davet edilen feminist belgeselin Türkiye’de de alakayla karşılanacağına eminim.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/0gnamMA665Q?si=pwUlcCRld68OJ6f2" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>Yeni nesil tabuları yıkıyor</h3>
<p>Uzun yıllar boyunca yürürlükte kalmış ilerici ve eşitlikçi sistemin meyvesi olduğu belli, millî eğitim aparatının kendine fazlasıyla güvenen bir üst düzey yöneticisinin kız çocuklarıyla oğlanların ayrı ayrı eğitilmesi gerektiğine dair beyanatlarına şahit olup şaşırıyoruz. İddialı kadın eğitimci kız çocuklarının daha çok resim veya el sanatlarında uzmanlaşmalarını tabiatlarına daha uygun bulduğunu kendine güvenen bir tonla ifade ediyor.</p>
<p>Oysa genç kadınlardan bir tanesi karate sporunda siyah kuşak sahibi olmak istediğini belirtiyor; bir diğeri seks hususundaki tabuları ortadan kaldırmak için elinden geleni yaptığını söylüyor.  Bir genç kadın kendisini tanımayan insanların davranışlarını dikte etmesini tamamıyla abes buluyor, kendini topluma meydan okumaya endekslediğini ispatlıyor.</p>
<p>Belirli bir yaşı geçtiği için saçını rengârenk boyamasına toplum tarafından gösterilen tepkiyi saçma buluyor, görüntüsüyle gerici ve baskıcı cemiyeti protesto ediyor. Makyaj yapmadan sokağa çıkılmaz ve bacaklardaki tüyler mutlaka alınır klişelerine de ayrıca meydan okuyor, hatta bu kalıplara gülüyor.</p>
<p>Siyasette aktif yer almak isteyen Kazakiztan vatandaşı kadınlar; LGBT hakları, eşitlik ve barış için mücadele etmeye yeminli kadınlar; hürriyete susamış kadınlar… Hepsi feminizmin Kazakistan’ı kurtaracağına yürekten inanıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/ok.jpg" alt=""></p>
<h3>İdeal ülke Türkiye</h3>
<p>Mailden ulaştığım belgeselin yönetmeni filmde de hususi bir öneme sahip Türkiye’den kendisiyle temasa geçilmiş olmasından dolayı çok memnun olduğunu belirtti.</p>
<p>Belgeselin prodüktörlerinden birinin Türkiye’den olması bir yana Kristina’nın röportaj yaptığı bazı genç kadınlara en çok nerede yaşamak istediklerine dair sualin cevapları arasında Türkiye ön plana çıkıyor. Hatta bir tanesine Dubai, Kore, Paris ve ABD seçenekleri sayılmasına rağmen Kazakistan’dan bir hürriyet diyarı gibi görünen Türkiye’den başka bir ihtimal çekici bulunmuyor.</p>
<p>Ne de olsa belgeselin yaratıcısı Kristina Berlinale’de alınan ödülden sonra eserinin 30’u aşkın festivale davet edildiğini, Kazakistan’da da büyük alakayla karşılandığını; lakin bunun neticesinde sansürcülerin hedefi hâline gelip siyasi takibe maruz kaldığını belirtti.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/oka.jpg" alt=""></p>
<p>Belgesel kamerasına poz verdiği için Almatı’nın tüm kadınlarına sahip olacağını sanan bir erkeğin sesini duyduğumuzda aslında fazlasıyla aşina olduğumuz bir dünyayla yüzleştiğimizi anlıyoruz.</p>
<p>O yüzden de Kristina’nın kahramanlarına kendilerini nasıl bir nehir olarak tasavvur ettiklerine dair suali, rüyalarını veya kâbuslarını aktarmalarını sağlaması müthiş bir rahatlamaya, adeta bir katarsise imkân tanıyor.</p>
<p>Birbirinden huzurlu tabiat manzaraları nehirlerdeki berrak su misali ruhumuzu okşuyor, şeffaflığa, aydınlığa, ışıltılara duyulan ihtiyaç film sayesinde en azından bir süreliğine tatmin ediliyor. Perdeden taşan şefkat adeta şifaya dönüşüyor, aynı zamanda dayanışma ve mücadele ruhunu tetikliyor.</p>
<p>(MT/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kadınlık manifestosu: Yalvaç]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kadinlik-manifestosu-yalvac-324745</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/kadinlik-manifestosu-yalvac-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kadinlik-manifestosu-yalvac-324745</guid><description><![CDATA[Selda Uygur, akademisyen titizliği ile romancı duyarlılığını harmanladığı bu olgunluk eserinde, kadınlık deneyimini zamandan ve mekândan azat ederek ölümsüz bir metne dönüştürmeyi başarıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Babalar ve Kızları” ile 2020 yılında Bilgi Yayınevi’nin düzenlediği <strong>Turgut Özakman İlk Roman Ödülü</strong>’nü kazanan yazar ve akademisyen <strong>Selda Uygur</strong>, bu yıl yayımlanan <em>Yalvaç</em> romanı ile yeniden okurlarıyla buluştu.</p>
<p>Her ne kadar müstakil bir eser olsa da Uygur, <em>Yalvaç</em>’ta ilk romanın bittiği yerden anlatısını sürdürüyor. Kitap, daha ilk cümlesinde sorduğu “Nerede kalmıştık?” sorusuyla okuru karşılıyor ve <em>Babalar ve Kızları</em>’nın bıraktığı izleri nefes nefese takip etmeye devam ediyor.</p>
<p>Yazar, “kadın” ve “kadınlık” sorunlarını bu yapıtında da son derece güçlü bir anlatı eksenine yerleştiriyor.</p>
<p>Selda Uygur, Antik Çağ’dan başlattığı kadınlık hikâyesini 2000’li yılların eşiğine kadar taşıyor. 1980’lerin sonlarında henüz bir ilkokul öğrencisi olan Gece, Sibel Egemen’in klibinde gördüğü bir kadın heykelinin ayaklarından yayılan ışıkla birlikte binlerce yıllık o büyük serüvene çekiliyor.</p>
<p>Birbirlerine ruhlarını ve karakter izlerini devreden bu figürler, kesintisiz bir kadınlık mücadelesinin taşıyıcısı hâline geliyor.</p>
<p>Antik dönemde Alva ile başlayan yolculuk, Roma devrinde, Pisidia Antiocheia’sındaki Livia ve ardından gelen Tekla ile sürüp en nihayetinde Gece’de yankılanıyor. Gerçi bu bitiş yalnızca romanın sayfalarında gerçekleşiyor, gerçekte ise dünya üzerindeki son kadına kadar sürecek kolektif bir akışı temsil ediyor.</p>
<p>Erkek zulmüne ve otoritesine sarsıcı bir başkaldırı niteliğindeki metinde yer alan erkek karakterler, adeta ortak bir kötülük prototipini paylaşıyor.</p>
<p>Erkek şiddetiyle ilk olarak anlatının başında Gece’nin babası aracılığıyla yüzleşiyoruz. Buradaki şiddet fiziki bir olgudan ziyade, çok daha derin izler bırakan ruhsal bir tahakküm biçiminde beliriyor. Baba, “İnek gibi yatıyorsun tüm gün, hiçbir iş yapmıyorsun” diyerek anneyi kelimelerle hırpalıyor.</p>
<p>Merdaneli çamaşır makinesine kolunu kaptırma tehlikesiyle boğuşan, yeşil gözleri su berraklığındaki anne ise bu şiddeti görmezden gelerek göğüslemeye çalışsa da her eril baskıda olduğu gibi ağır yaralar alarak ayakta kalmaya uğraşıyor. Gece’nin ilkokul yıllarında bağlandığı “fırlama” İsmail’de bile bu eril şiddetin nüvelerini görmek mümkün.</p>
<p>Devamında Antik Çağ kadını Alva’nın maruz kaldığı cinsel şiddete tanıklık ediyoruz. Alva, bu eril baskıdan hiçbir erkeğin kendisine sunamayacağı başka bir hazza sığınarak sıyrılıyor ki bu da bir bakıma özünü korumak adına kendi varlığını feda etmesi anlamına geliyor.</p>
<p>Ardından belki de romanın en trajik hikâyesine sahip olan Livia ve onun maruz kaldığı katmanlı şiddet çıkıyor karşımıza.</p>
<p>Soylu bir ailede doğsa da üç kızın ardından erkek evlat bekleyen bir haneye dördüncü kız olarak gelmenin “utancını” taşıyamayan ailesi tarafından köle olarak verilmesiyle başlıyor onun dramı. Sextus adlı bir asilzadenin cariyesi ve sapkın arzularını tatmin ettiği bir nesnesi hâline getirilen Livia, kendini var kılacak çıkış yolları arıyor.</p>
<p>Binlerce yıl sonra Gece’nin bir klipte izleyeceği o tanrıça heykelini yontarak özgürleşmeyi denese de Tekla’ya devredilecek kahraman bir ruh olarak kalıyor.</p>
<p>Son olarak ise zorla evlendirilmek istenen Romalı Tekla ile tanışıyoruz. Pavlus ve Barnabas’ın öğretilerinde ruhuna bir özgürlük alanı açmaya çalışsa da erkeğin gazabından ancak saklandığı bir mağarada korunabiliyor.</p>
<p>Kuşaktan kuşağa devredilen bu ruh, en nihayetinde yeniden Gece’ye ulaşıyor. Romanın başında küçük bir kız çocuğu olarak gördüğümüz Gece, anlatının sonunda yirmi dört yaşında genç bir öğretmen olarak çıkıyor karşımıza.</p>
<p>Yönetmenlik hayalleri kuran bu genç kadının önüne, tıpkı selefleri gibi yine eril engeller dikilir. Bu aşamada şiddetin farklı yüzlerini temsil eden okul müdürüyle, Mümtaz Hoca ile ve Görkem ile karşılaşırız. Yüzyıllar geçse de özdeki anlayışın hiç değişmediği bir kez daha vurur yüzümüze.</p>
<p>Selda Uygur, kahramanlarının özgürleşmesinde ve varoluşlarını inşa etmesinde en temel araç olarak sanatı görür.</p>
<p>Sanat, <em>Yalvaç</em>’ın dünyasındaki kadınlar için yalnızca pasif bir sığınak değil, erkeğin kurduğu katı gerçekliği kendi lehlerine büken ve yeniden biçimlendiren bir direniş alanıdır. Roma’nın tekinsiz atmosferinde köleleştirilen Livia’nın, efendisi Sextus’un hüküm sürdüğü o aşağılayıcı düzende gizlice yonttuğu Hekate heykeli, kendi hakikatini baştan yaratma hamlesidir. Livia taşa her dokunuşunda köleliğini tarihsel bir itaatsizliğe dönüştürür.</p>
<p>Benzer bir dönüşümü 1980’lerin karanlığından 2000’lere uzanan Gece’de de izleriz. Çocukluğundaki en büyük yarası görülmemek, fark edilmemek olan Gece, kamerasının vizöründen bakmaya başladığı an bakışın ve otoritenin yönünü tersine çevirir.</p>
<p><em>Ed Wood</em> misali “görkemli bir kaybeden” olmayı göze alarak, erkeğin egemenliğindeki sinema sektörünün ve akademinin ortasında kendi hikâyesinin kurucusu olmaya soyunur. Böylece sanat, Livia’da heykeltıraşın keskisine, Gece’de ise kameranın vizörüne dönüşerek erkeğin yazdığı senaryoyu yırtıp atar.</p>
<p>Selda Uygur’un roman boyunca ilmek ilmek işlediği bu varoluş mücadelesi, yalnızca tematik bir kadın dayanışmasıyla sınırlı kalmaz, felsefi ve mitolojik derinliklerle de beslenir.</p>
<p>Eserin adını taşıdığı “Yalvaç”, bir yandan peygamber, elçi ve haber getiren anlamlarına gelirken, diğer yandan Isparta’nın Pisidia Antiocheia’sına -yani Hıristiyanlığın erken döneminde Aziz Pavlus’un o çetrefilli yolculuklarını gerçekleştirdiği kadim coğrafyaya- uzanır.</p>
<p>Pavlus’un çağrısını takip eden Tekla’nın inancı uğruna mağaralara sığınması ile Gece’nin rüyalarında zamanı kırarak Antik Çağ kadınlarıyla buluşması arasında görünmez ama sarsılmaz bir bağ kurulur. Uygur, bu romanda doğrusal zaman anlayışını yıkarak döngüsel bir sarmal inşa eder.</p>
<p>Bu sarmalın en çarpıcı imgelerinden biri de metinde sıkça karşımıza çıkan yılanbalığı metaforudur. Cinsiyet değiştirebilen, akışkan suların sakini olan yılanbalıkları gibi, <em>Yalvaç</em>’ın kadınları da kendilerine toplum tarafından dayatılan rolleri, sabit kimlikleri ve biyolojik kaderi reddederler.</p>
<p>Yaşayanlarla ölüler, rüya ile gerçek, geçmiş ile bugün arasındaki sınırlar muğlaklaşır. Uygur’un metne zekice yerleştirdiği ve okuru huzursuz kılan atmosfer, fantastik bir masal yaratmaktan ziyade, kadının maruz kaldığı gündelik gerçekliğin zaten ne kadar zor ve acımasız olduğunu göstermeye hizmet eder.</p>
<p>Edebiyat tarihi boyunca ağırlıklı olarak erkek gözünden kurgulanan “ideal”, “kusursuz” ya da “yıkıma sürülen” kadın figürlerinin aksine Selda Uygur, bu romanda bakış açısını tamamen tersine çeviriyor. “Âşık kadınlar, engellenen kadınlar tehlikelidir” anlayışıyla hareket eden roman, eril dili kırarak kadınların gözünden erkeğin o zayıf, kusurlu ve zalim yönlerini ortaya döküyor.</p>
<p>Romandaki erkekler -ister Antik Çağ’ın efendisi Sextus, ister erken Hıristiyanlık döneminin baskıcı düzeni, isterse modern zamanların tacizci okul müdürü ya da Mümtaz Hoca olsun- hep aynı zihniyetin farklı çağlardaki kılık değiştirmiş suretleridir. Ancak bu zihniyet ne kadar baskıcı olursa olsun, Alva’dan Livia’ya, Tekla’dan Gece’ye aktarılan o ses ve aynı kaderi paylaşan kadınların kolektif hafızası susmuyor.</p>
<p>Metnin kılcallarına sızmış olan sinematografik göndermeler, Yeşilçam’dan dünya sinemasına uzanan film referansları ve müzikler, okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp anlatının bir parçası hâline getiriyor. Sibel Egemen’in klibindeki o ışıltılı heykelin ayağından başlayan yolculuk, aslında bütün kadınların çocukluğunda bir köşede unuttuğu ilk yaralarına ve yüzleşmekten kaçındığı anılarına yapılmış bir çağrı oluyor. </p>
<p><em>Yalvaç</em>, son sayfasına gelindiğinde biten bir anlatı değil, aksine her şeyin son sayfada yeniden başladığı döngüsel bir çığlıktır.</p>
<p>Selda Uygur, akademisyen titizliği ile romancı duyarlılığını harmanladığı bu olgunluk eserinde, kadınlık deneyimini zamandan ve mekândan azat ederek ölümsüz bir metne dönüştürmeyi başarıyor. <em>Babalar ve Kızları</em>’nda sorulan sorular, <em>Yalvaç</em>’ta kadim çağların yankısıyla yanıt bulurken, okura da bu sert, şiirsel ve sarsıcı kadınlık manifestosuna kulak vermek düşüyor. </p>
<p><em>Yalvaç</em>’ın yolu, bahtı ve ışığı daim olsun.</p>
<p>(AK/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kendimize ait zamanımız olmadığından da yoruluyoruz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kendimize-ait-zamanimiz-olmadigindan-da-yoruluyoruz-324734</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/23/cok-calismaktan-degil-kendimize-ait-zamanimiz-olmadigindan-yoruluyoruz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kendimize-ait-zamanimiz-olmadigindan-da-yoruluyoruz-324734</guid><description><![CDATA[Zamanın kaybının en trajik tarafı da bu. İçinden bağı, bağlamı, hikâyeyi alırsanız, ritmini yok sayarsanız koca bir hayattan geriye sadece bir alışveriş listesi kalır. Ya da bir sayaç.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Bu ayın inşaat hak edişlerini yaptım mı acaba diye gece yarısı birden kan ter içinde uyanıyorum. Yaptığımı hatırlayınca derin bir oh çekip tekrar uyumaya çalışıyorum” dedi arkadaşım. Üzüntüyle dinledim, bu hisse alıştığı her halinden belli oluyordu. Yaşadığı hisse mi yoksa bu hisse alışmasına mı daha çok üzüleyim bilemedim.</p>
<p>Anlattığı durum bana çalıştığı bakanlığın Özel Kalem’inden telefon gelebilir diye geceleri salondaki yemek masasının üzerinde her daim defter ve kalem tutan bir başka arkadaşımı hatırlattı. Öyle bir duruma ilk elden şahit olmuşluğum da var.</p>
<p>Bir gece onun evinde sohbet ederken geç bir saatte cep telefonu çalmıştı, numarayı görünce alelacele kalemi defteri kapıp öyle açmıştı telefonu. İşle ilgili gece aramalarının bir süredir “normal” kabul edilip garipsenmediğini o gece anlamıştım.</p>
<p>Arkadaşımın gece yarısı kan ter içinde uyanmasını dinlerken artık bu türden huzursuzlukların bir insana, bir amire, hiç kimseye gerek duyulmaksızın yaşandığını düşündüm.</p>
<p>Zaman, eşitsizlik üreten güç ilişkilerinin başlıca oyun alanlarından biri, biliyoruz. Zaman üzerinde söz sahibi olmak gücün kimde olduğunu belirler. Çalıştığım yıllar içinde bunun sayısız örneğini yaşadım. Kifayetsiz bir üst düzey amir vardı, toplantı için gelen konukları hep bekletirdi. Amaçsızca başkalarının zamanını almaktan garip bir haz alırdı.  Ondan bahsedeceğimiz zaman, adının başına “assolist” ekleyip gülüşürdük.</p>
<p>Toplumdaki herkesin ruh sağlığını tehdit eden bir karaktere bürünen “zaman meselesinin” bir sürü görünümü var. İlk olarak, artık kimsenin hiçbir şey için zamanı yok. Durmaya zamanı yok. Dinlenmeye zamanı yok. Düşünmeye, hüzünlenmeye, yavaşlamaya ve daha bir dolu şeye zamanı yok.</p>
<p>Oysa zamanı olmazsa duyguları da olmaz insanın. Kaybolan zamanla birlikte duygularını da kaybeder. Yaptığı işlerin ardından atacağı bomboş bir “check” işaretinden başka bir şeyi kalmaz elinde.</p>
<p>Başka bir görünüm; aşırı hareketlilik, hız saplantısı, eylemin tek başına mutlaklaştırılması gibi bir sürü nedenle zamanın bir yöne, bir amaca imkân vermeyecek şekilde adeta dönüp durduğu hissi. Zincirinden kopmuş bir bisiklet tekerleği gibi. Bir “zaman” var ortada ama yakalanamayan bir zaman.</p>
<p>Demem o ki, bir zaman krizi yaşandığı, zamanın ritminin bozulduğu ortada. Birebir yaşayıp yine de anlamlandıramadığımız bir kriz bu! Dönemin ruhuna rengini veren hız, akıcılık, esneklik, süreksizlik gibi değerler gündelik hayata nüfuz ettikçe zaman sanki parmaklarımızın arasından daha hızlı kayıp gidiyor.</p>
<p><em>Hélène L’Heuillet</em> “Gecikmeye Övgü” kitabında, “<em>Aslında zaman yok artık. Geçmişin bir boyutu değil yalnızca, o artık geçmişte kaldı. Onu kaybettik</em>.” derken durma, rahatlama gibi becerilerimizin kaybolduğuna da işaret ediyor.</p>
<p>Her şeyin zamanla ilişkisi var. Yaşama arzusunun zamanla ilişkisi var mesela. Dinlensek bile üzerimizden atamadığımız o bezdirici yorgunluğun zamanla bir ilişkisi var.</p>
<p>Herkesin yerinden edilme hâlinin hayat seyri içinde sürekli tekrarlanan bir deneyime dönüşmesini <em>Bauman</em> ne güzel anlatıyor; hayatı, artık güzergâh içinde gevşeyebileceğimiz bir menzile ulaşmamızı vaat etmeyen “müzik eşliğinde sandalye kapma oyununa” benzetiyor. Hayatımız artık yolun sonunda yeniden yerleşme umudu olmadan, sürekli yolda olmakla geçiyor.</p>
<p>Çalışma saatlerinin özel zamanı yutacak şekilde semirmesinin; hayatının tümünü kapsayacak şekilde genişlemesinin sonuçları her geçen gün daha ağır bir tablo oluşturuyor.</p>
<h3>Bizim zamanımız, zamanımız bizim</h3>
<p>Elbette yeni bir olgu değil bu. <em>Jeffrey Eugenides</em>’in müthiş romanı <em>Middlesex</em>’te yazdığı; <em>“İnsanlar 1913’te insan olmayı bıraktılar. Bu tarih, Henry Ford’un arabaları hareketli taşıyıcı bantların üzerine koyduğu ve işçilerin montaj hattının hızına adapte olmasını istediği yıl idi.”</em> cümlesi geldi aklıma. Hızlanmaya başlayalı çok oldu, bu hızda seyrederken durmaya çalışmak giderek zorlaşıyor. İşte tam da bu yüzden özel zamanımıza sahip çıkma mücadelesi artık sadece insani değil hayati bir mücadele.  </p>
<p>Konu hakkında ilerlemeden evvel temel bir yanlışı düzeltmek isterim. “Zamanı kötü yönetmek” diye bir şey yok, sosyodise bu! Artık her şeyden biz sorumlu olduğumuz için sürekli suçlanmaktan, daha fenası kimse buna yeltenmezken bile artık kendimizi hep suçlu hissetmekten kurtulamıyoruz. Ne acıklı! Bizim olanı (zamanı) bizden alırlarsa, kendimize ait olmayan bir zamanı nasıl yönetmemiz beklenebilir ki!</p>
<p>Zamanla bağımızı yeniden ve anlamlı bir şekilde kurabilirsek, bir başka deyişle özel zamanımıza sahip çıkabilirsek (‘zamanım yok’ diye böbürlenmeyi bırakmaktan tutun da hep başlamayı istediğimiz o romana inatla başlayıp her sabah okumaya kadar her ölçek makbul) hayat değişecek.</p>
<p>Özel zamanına sahip çıktığında, çıkabildiği ölçüde, arkadaşım deliksiz uyuyabilecek. Bir olaydan diğerine, bir insandan ötekine, bir bilgiden bir başkasına hızla geçtiğimiz bu yeni “zaman tahakkümü” içinde, amaçsızca ve yönsüzce bir dolanıp durma ile lanetlenmiş gibi hissetmeyi bırakabileceğiz sanki.</p>
<p>Zaman konusunda teşhisler muhtelif. <em>Byung-Chul Han</em> “Zamanın Kokusu” kitabında gerçekte yaşamın hızlanmadığını, sadece daha hummalı ve amaçsız bir hâl aldığını söylüyor. Zaman artık dağıldığından, yaşam artık başlangıçlara, eşiklere, bölümlere değil aksine bir şimdiden başka bir şimdiye aceleyle geçmeye tekabül ediyor ona göre. Başı ve sonu olmayan bir zamandan söz ediyor <em>Han</em>. Şimdiki zaman tahayyülünün atomlaşmış (noktasal) zaman olduğunu söylüyor.</p>
<p>Noktasal zaman ya da başka deyişle atomlaşmış zaman tahayyülünde noktalar arasında sadece zorunlu boşluklar var. Durmanın, hiçbir şeyin olmadığı bu boşluklar nedeniyle zamanın anlatısal bir süreklilik oluşturmadığını söylüyor.</p>
<p>Bu aralıkları, bu boşlukları bertaraf etmek için olay içeren sekanslar hızlandırılıyor. Bu hızlanma artık bir müsilaj gibi hayatın diğer alanlarına da yayılıyor. Bu süreksiz zamanda olayları birbirine bağlamak giderek zorlaşıyor. Günümüzde sadakat ve aidiyet gibi toplumsal bağların zayıflamasının, zamanı deneyimleme biçimimizdeki değişimlerle yakından ilişkili olduğunu anlatıyor.</p>
<h3>Sayaç</h3>
<p><em>Han,</em> “Tamamlanma ve anlam nicelikten yola çıkarak açıklanamaz. Hızla yaşanan ve hiçbir şeyin uzun kalmadığı, yavaş hiçbir şey içermeyen bir hayat, hızlı, kısa vadeli ve kısa yaşanan deneyimlerle nitelenen bir hayat ‘deneyim oranı’ ne kadar yüksek olursa olsun <em>kısa</em> bir hayattır.” diyor.</p>
<p>Hayat anlamını, anlatının sürekliliğinden, yavaşlığından, durup düşünmekten, can sıkıntısından, hüzünden ve dahi binlerce süreklilik arz eden bağlantı üzerinden kazanan bir şey.</p>
<p>Zamanın kaybının en trajik tarafı da bu. İçinden bağı, bağlamı, hikâyeyi alırsanız, ritmini yok sayarsanız koca bir hayattan geriye sadece bir alışveriş listesi kalır. Ya da bir sayaç.</p>
<p>Oysa hayat, atılan ‘check’ işaretlerinden çok daha öte bir şey. Yaşamak sadece sayıp dökmek değil. Olayları, insanları arka arkaya koyduğunuzda, aralardaki suskunlukları, hisleri zamana yaymayıp, kendinize -size gerektiği kadar- zamanı tanımadığınızda karşınıza “hikâye” çıkmaz, “envanter” çıkar.</p>
<p>Haysiyetli bir yaşam için zamanına sahip çıkıp sükûnetle durmayı yeniden hatırlamamız gerekiyor. Ölümcül bir hareketlilik içinde kendi yaptıklarımızda boğulmamak; bizden (ç)alınan şeyleri geri almak için zamandan başlamak gerekiyor. Çünkü sadece çok çalıştığımız için değil, özel zamanımız olmadığı için de yoruluyoruz.</p>
<p>Kamusal olan ile özel olanın üst üste bindiği, kevgire dönen bir “zaman” ile devam etmek pek mümkün görünmüyor. Bu şekilde devam edilirse bizden geriye insan haysiyeti ile bağdaşır bir şeyin kalması zor. Herkesin ite kakıla kendi siperlerine hapsedildiği bu gönüllü esaret hali içinde belli ki yapılacak ilk haysiyet mücadelesi özel zamanı geri kazanma mücadelesi.</p>
<p>Bir başlangıç noktası olarak, zaman yokluğundan neredeyse erotik bir iştahla söz etmekten vazgeçmeliyiz belki de!</p>
<p>Bizi ezmek ve küçük düşürmek için her yolu deneyenlerin bizden aldıklarını geri almak için sayısız yol, sayısız yöntem var. Aklına ilk gelenle yarın sabah başlamaya ne dersin!</p>
<div class="box-3">
<h3>Yazının fotoğrafı: </h3>
<p>Perfect Days (Mükemmel Günler) filminden.</p>
<p>Tokyo'da temizlik işçisi olarak çalışan Hirayama'nın hayatı rutinlerden, müzikten, kitaplardan ve ağaçların arasından süzülen ışıktan oluşur. Film, gündelik hayatın küçük anlarına dikkat kesilmeyi ve zamanın değerini hissetmeyi anlatır</p>
</div>
<p>(AA/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 24 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Cennetin Doğusu ve Timşel: Kabil’in çocukları Kabil olmak zorunda mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cennetin-dogusu-ve-timsel-kabilin-cocuklari-kabil-olmak-zorunda-mi-324484</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/16/cennetin-dogusu-ve-timsel-kabilin-cocuklari-kabil-olmak-zorunda-mi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cennetin-dogusu-ve-timsel-kabilin-cocuklari-kabil-olmak-zorunda-mi-324484</guid><description><![CDATA[John Steinbeck’in başyapıtı Cennetin Doğusu, Senarist Zoe Kazan’ın dizi uyarlaması ile yeniden gündeme gelirken, bizi kadim bir soruyla yüzleştiriyor. Hikâye; Kabil-Habil miti üzerinden insanın kendi kaderini seçme iradesini hatırlatan şu kelimenin peşine düşüyor: Timşel.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Eskiden uyarlama filmlere karşı mesafeliydim; şimdilerde aynı hikâyeyi farklı bakış açılarıyla izlemek hoşuma gidiyor. Elbette kitapla karşılaştırmaktan vazgeçmedim; ancak uyarlamalar yeni detaylar keşfetmeye de olanak veriyor.<strong> </strong>Netflix’in yeni Cennetin Doğusu (East of Eden) uyarlamasının böyle bir etkisi oldu; dizi beni yıllar sonra John Steinbeck’in romanına geri götürdü. </p>
<p>Yıllar yıllar evvelki okumamda Trask ailesinin karanlık hikâyesinin, Cathy’nin neredeyse açıklanamaz kötülüğünün, Adam’ın körlüğünün, Charles’ın öfkesinin, Cal ile Aron arasındaki kardeşlik ve kıskançlık ilişkisinin peşinden gitmiş olmalıyım. Bu kez bir kelimeye takıldım. Timşel.  </p>
<p>Belki de bunun nedeni, Cennetin Doğusu’nu bugün, kötülüğün yalnızca bireysel bir ahlak meselesi olmaktan çıkıp sistemlerin, kurumların ve gündelik hayatın içine yerleştiğini daha fazla düşündüğümüz bir dünyada okuyor olmamdır.</p>
<p>Oysa Steinbeck de bu romanı tam olarak insanın iyi ile kötü arasındaki o eski meselesini yeniden düşünmek için yazmış. Bunu şimdi net bir şekilde görebiliyorum.</p>
<p><strong>Steinbeck’in yıllarca beklettiği kitap</strong></p>
<p>John Steinbeck, Cennetin Doğusu’nu 1952’de yayımladığında elli yaşındaydı ve arkasında Fareler ve İnsanlar, Gazap Üzümleri gibi onu edebiyatın en önemli yazarlarından biri haline getirmiş eserleri vardı. Ama Cennetin Doğusu onun için başka bir yerde duruyordu. Çünkü bu kez yalnızca bir hikâye anlatmamış; kendi toprağına, çocukluğuna ve ailesine dönmüştü.</p>
<p>Steinbeck 1902’de Kaliforniya’nın Salinas kentinde doğdu. Çocukluğunun vadileri, nehirleri, tepeleri, çiftlikleri ve insanları yıllar boyunca eserlerine girdi ama Cennetin Doğusu tam anlamıyla Salinas demekti.</p>
<p>Daha önce yazdığı her şeyin bir bakıma bu roman için hazırlık olduğunu söyleyen Steinbeck, kendi ifadesiyle hayatı boyunca bu romanı yazmak için beklemiş. </p>
<p>Steinbeck, romanı kendi oğulları Thom ve John’a da miras gibi düşünmüş; onlara geldikleri yeri, kendi çocukluğunun coğrafyasını ve ailesinin hikâyesini bırakmak istemiş. Bu nedenle Cennetin Doğusu’nun iki ayrı damarı var. Bir tarafta kurmaca Trask ailesi. Diğer tarafta Steinbeck’in anne tarafından kendi ailesi Hamiltonlar.</p>
<p>Samuel Hamilton, yazarın gerçek büyükbabası. Steinbeck’in annesi Olive Hamilton ve ailenin diğer üyeleri de romanın dünyasına girmiş zaten. Hatta romanda anlatıcı bile zaman zaman kurmacanın içinden çıkarak kendi ailesinden, çocukluğundan ve Salinas’tan söz ediyor.</p>
<p>Steinbeck romanı tasarlarken bunu çok güzel ifade etmiş; bir anlamda iki kitap yazmak istediğini söylemiş, biri ülkesinin, diğeri kendisinin. Ama bu iki hikâyenin altında üçüncü ve çok daha eski bir hikâye var. Kabil ile Habil.</p>
<p>Zaten sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki Cennetin Doğusu, yalnızca Salinas Vadisi’nde yaşayan iki ailenin hikâyesi değil. Steinbeck insanın en eski sorularından birinin peşinde. İnsan neden kötülük yapar ve yaptığı kötülük onun kaderine dönüşmek zorunda mıdır?</p>
<p><strong>Kuşaklar boyu tekrarlanan Kabil-Habil miti</strong></p>
<p>İyi ile kötünün sonsuz mücadelesinin peşine düşen Steinbeck, bizi insanlığın en eski kardeş kavgalarından birine götürür. Önce Adam ve Charles Trask’ı tanırız. İki kardeş, bir baba ve babanın sevgisini kazanma arzusu.</p>
<p>Charles babasına kendi elleriyle yaptığı bir bıçak verir. Ancak babasının Adam’ın hediyesine daha fazla değer verdiğini düşünmesiyle Charles’ın içinde büyüyen kıskançlık, sonunda kardeşini neredeyse öldürecek bir şiddete dönüşür. Kabil ve Habil mitinin gölgesi romanın üzerine düşmüştür artık.</p>
<p>Steinbeck bu miti bir kez anlatmakla yetinmez. Yıllar sonra aynı düzeni yeniden kurar. Bu kez Adam baba olmuştur. Karşı karşıya gelen kardeşler onun ikiz oğulları Aron ile Cal’dır. Yine bir baba. Yine iki oğul. Yine birinin diğerinden daha çok sevildiğine dair o öldürücü duygu. Yine kıskançlık. Ve sonunda yine kardeşlerden birinin ölümüne kadar uzanan bir felaket.</p>
<p>Steinbeck bize aynı hikâyeyi iki kuşakta gösterir, çünkü sorusu yalnızca “Kabil neden Habil’i öldürdü?” değildir. Yazar okuruna daha derin bir soru sordurur aslında; Kabil’in hikâyesi çocuklarında da tekrarlanmak zorunda mıdır?</p>
<p><strong>Peki ya Cathy’nin kötülükleri?</strong></p>
<p>Kötülük denilince romanın en tartışmalı karakterlerinden biri de Cathy Ames’dır. Steinbeck Cathy’yi manipüle eden, aldatan, kullanan, gerektiğinde yok eden; neredeyse kötülüğün vücut bulmuş hali olarak kurar. Romanın anlatıcısı zaman zaman onun insanlığını bile sorgulayacak kadar ileri gider.</p>
<p>Tam da burada, romanı yeniden okurken başka bir soru beliriyor aklımda. Cathy gerçekten “kötü doğmuş” mudur?</p>
<p>Zoe Kazan’ın Netflix uyarlamasının Steinbeck’ten en belirgin biçimde ayrıldığı yerlerden biri burası. Dizi Cathy’nin yaptıklarını aklamıyor; fakat Steinbeck’in kötülüğün kanıtı olarak sunduğu kimi çocukluk deneyimlerine başka bir yerden bakıyor. Cathy’nin çocuklukta uğradığı istismara ilişkin romandaki izleri büyütüyor ve “kötü kadın” arketipinin arkasındaki çocuğu görmeye çalışıyor.</p>
<p>Aradan yetmiş dört yıl geçtikten sonra bir kadın karakteri farklı biçimde okumamamız şaşırtıcı değil. 1952’de bir erkek yazarın “kötülüğün doğası”nı araştırırken yarattığı Cathy’ye, bugün bir kadın senarist başka bir gözle bakıyor. Yıllar evvel dedesi yönetmen Elia Kazan’ın sinema filmi olarak çektiği Cennetin Doğusu’nu bu kez dizi olarak kurgulayan senarist Zoe Kazan, çok haklı olarak başka bir soruya yanıt arıyor. Bu kadına ne oldu da bu kadar kötü oldu?</p>
<p>Bu değişiklik Cathy’nin eylemlerini aklamıyor elbette; fakat suç ile neden, fail ile onu yaratan zemin arasındaki kritik fark üzerine düşünmemizi sağlıyor. Ve tuhaf biçimde bizi yine Steinbeck’in kendi sorusuna götürüyor. </p>
<p>Çünkü insanı biçimlendiren koşulları anlamak başka, insanın yaptığı seçimlerin sorumluluğunu ortadan kaldırmak başka. Belki de timşel tam da bu ikisinin arasındaki bir yerde duruyor.  </p>
<p><strong>Timşel: Kader değil, seçim</strong></p>
<p>Romanın en önemli felsefi ve teolojik merkezini oluşturan bölümünde Adam, Samuel Hamilton ve Çinli bilge hizmetkar Lee, Tekvin’deki (Yaratılış) Kabil ile Habil anlatısını tartışırlar. Mesele, Tekvin 4:7’de Tanrı’nın Kabil’e günah ve kötülük hakkında söylediği cümlenin farklı Kutsal Kitap çevirilerinde nasıl anlam kaymalarına uğradığıdır.</p>
<p>Kutsal Kitap tercümelerinde iki temel hakim anlayış vardır. Kral James İncili cümleyi “Ona hükmedeceksin” (Thou shalt rule) olarak çevirir. Bu bir teolojik kehanettir; insanın kaderini önceden çizer, kaçış ve irade bırakmaz. Kötülük kaçınılmazdır.</p>
<p>Amerikan versiyonu cümleyi “Ona hükmet!” (Do thou rule) olarak yazar. Bu bir dini emirdir; itaat talep eder, insana dikte eder.</p>
<p>Steinbeck ve romanın bilge karakterleri ise metni İbranice özgün halinden okumak için aylarca çalışır ve İbranice metindeki o tek bir sözcüğe ulaşırlar. Timşel.  </p>
<p>Nitekim Roza Hakmen’in önce Sel Yayıncılık’tan, daha sonra İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkçe çevirisinde de, dizi uyarlamasında da bu sözcük Türkçeye tercüme edilmeyip, yazarın arzu ettiği o mistik ve felsefi ağırlığıyla aynen korunuyor. Timşel.  </p>
<p>Çünkü Timşel, ne pasif bir kader ne de dikte edilen bir emirdir. Gramer olarak geniş zamanın imkân kipinde durur ve kavramsal olarak şu anlama gelir:  “Hükmedebilirsin” ya da en yalın, eylemsel haliyle “Yapabilirsin”, “Seçebilirsin.”</p>
<p>Steinbeck, romanının bütün ahlaki ve varoluşçu evrenini işte bu üçüncü ihtimalin üzerine kuruyor. Dini açıdan bakıldığında Timşel, Tanrı’nın insana sunduğu en büyük lütuf. Ahlaki özerklik. Tanrı insanı kendi kaderine mahkûm etmemiş, kötülük karşısında ona hamle yapma, üstesinden gelme yetkisi ve imkânı vermiş.</p>
<p>Kavramsal ve varoluşçu açıdan bakıldığında ise timşel, insanın önüne kaderden çok daha ağır kavramlar bırakıyor. İrade, sorumluluk ve seçme özgürlüğü. </p>
<p>Bu durumda timşel bize şunu anlatıyor: İnsan; soyunun, aile geçmişinin, kanının, travmalarının veya içine doğduğu sınıfın/koşulların kölesi olmak zorunda değil. Geçmişin karanlığı sana miras kalmış olabilir ama o karanlığı sürdürüp sürdürmemek senin iradende.</p>
<p>İyi olmak zorunda değilsin. Kötü olmak zorunda da değilsin. Üstesinden gelebilirsin. Seçebilirsin.</p>
<p>Belki Cennetin Doğusu’nu bugün yeniden okurken beni asıl yakalayan da bu oldu.</p>
<p>Akla, mantığa sığmayan onca olaya şaşırabiliyor olmanın şaşkınlığını yaşarken… Aynı ülkenin içinde birbirine değmeden akan iki ayrı gerçekliğin ortasında kalmışken… Ağzımızdan çıkıveren o cümlenin; “Ee sistem böyle” olması…</p>
<p>Belki çağımızın en tehlikeli cümlelerinden biri budur. Çünkü insan ile yaptığı şey arasındaki ahlaki bağı koparıyor bu cümle. Açgözlülük piyasanın, sömürü ekonominin, ihmal düzenin, adaletsizlik zamanın ruhunun meselesi haline geliyor.</p>
<p>Sanki sistemi insanlar kurmamış gibi. Sanki kararları insanlar almıyormuş gibi. Sanki birileri başka türlü davranamazmış gibi. </p>
<p>Steinbeck’in romanın tam da kalbine taşıdığı o tek kelime, böyle düşününce daha da anlam kazanıyor. Timşel. Sistem kötü olabilir, sen olmak zorunda değilsin.</p>
<p><strong>İyilik, hiç kötülük yapmamışların ayrıcalığı mı?</strong></p>
<p>Elbette Steinbeck bize safça “iyi insan olun, dünya düzelsin” demiyor. Cennetin Doğusu da bu kadar kolay bir roman değil. İnsanların içine doğdukları koşulları inkâr etmiyor. Aileyi, sınıfı, mirası, geçmişi, kıskançlığı, arzuyu, parayı, otoriteyi yok saymıyor. </p>
<p>Tam tersine bütün bunların insanın üzerinde ne kadar büyük bir ağırlık oluşturabileceğini gösteriyor. Ama bu ağırlık ile kader arasına da bir boşluk koyuyor. İnsanın seçebileceği kadar küçük, insanlığın bütün ahlakını içine alabilecek kadar büyük bir boşluk. </p>
<p>Steinbeck, timşel ile bizi Polyannacılık yapmaya yöneltmiyor kesinlikle. Buradaki iyilik, hiç kötülük yapmamış insanların ayrıcalığı değil. İyilik bir saflık hali de değil. </p>
<p>İyilik, insanın kendi karanlığını gördükten sonra verdiği karar olabilir. Bu nedenle Cennetin Doğusu bana bugün “iyi insanlar ve kötü insanlar” anlatısından çok daha fazlasını söylüyor.</p>
<p>Çürümenin içinde olmak, çürümeyi seçmek zorunda olduğun anlamına gelmez. Kötülüğün ödüllendirildiğini görmek, kötü olmak zorunda olduğun anlamına gelmez. Çünkü insanın önünde hâlâ o tek kelime duruyor. Timşel.  </p>
<p>Belki dünyayı değiştiremezsin. Belki sistemi tek başına değiştiremezsin. Ama sistemin seni neye dönüştüreceği konusunda hâlâ söyleyecek bir sözün olabilir. Timşel.  </p>
<p>Steinbeck’in romanını günümüzden bakarak okuyunca bize bıraktığı soru, artık Kabil’in neden Habil’i öldürdüğü değil. Yanıt bekleyen daha zor bir sorumuz var.</p>
<p>Kabil’in çocukları, Kabil olmak zorunda mı?</p>
<p>Steinbeck’in cevabı ise hâlâ aynı. Timşel.</p>
<p>(NK/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Görünmeyen bir yas: O sadece bir hayvan değil]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gorunmeyen-bir-yas-o-sadece-bir-hayvan-degil-324498</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/16/gorunmeyen-bir-yas-o-sadece-bir-hayvan-degil.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gorunmeyen-bir-yas-o-sadece-bir-hayvan-degil-324498</guid><description><![CDATA[Birçok insan bu acıyla yalnız başına kalabiliyor. Onunla yeterinde empati kuran insanlar olmayabiliyor yakınlarında. Bu durumda kişi yalnızlaşıyor ve küçümsenmiş hissedebiliyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yalnızca toplum tarafından kabul görünce mi gerçektir bu yas denilen şey?</p>
<p>Çağla M. Işın Alemdar, Hayvan Kaybında Yas kitabında bu durumdan şöyle bahsetmiş: “Söz konusu kayıp, bir insan olduğunda yasa hep birlikte sahip çıkılırken, hayvan dostunu kaybeden ve yasta olan bir kişi ile karşılaşıldığında genelde bu görmezden geliniyor, hatta küçümseniyor.’’</p>
<p>Bizler, evcil hayvanını kaybeden kişiler, bir insan kaybı yaşayan birinden daha mı az yastayız? </p>
<p>Hiç sanmam.</p>
<p>Galiba acıdan öleceğim... Bu cümleyi defalarca kez kurduğumu çok net hatırlıyorum.</p>
<p>Veteriner kliniğinden gelen telefon, “Şeyma hanım, çocuğu kaybettik...’’ Bir ömür içimde yankılanacak olan o cümle ve bütün dünyadan bağımın koptuğunu hissettiğim o an. </p>
<p>Hadi gelin ve şimdi tüm bunları yaşamış birine, “senin yasın toplum tarafından pek de kabul görmüyor ama” demeyi deneyin. </p>
<p>Hiç tavsiye etmem.</p>
<p>Hangi duyguları ne derinlikte hissettiğimizi sanırım en iyi bizler biliyoruz. </p>
<p>Henüz bebekliğinde ya da biraz büyüdüğünde hiç farketmez, onu hayatımıza dahil ettik. Yeri geldi bebekliğinde onu beslemek için uykularımız bölündü, yeri geldi hastalandı, iyileşsin diye elimizden geleni yaptık, birlikte oyunlar oynadık, bağ kurduk. </p>
<p>Gözlerimizin içine baktı, bizi ailesi bildi. Ailemizin bir ferdi oldu. Onu kaybetmekte, ailenin bir ferdini kaybetmekten farksız oldu.</p>
<p>Birçok insan bu acıyla yalnız başına kalabiliyor. Onunla yeterinde empati kuran insanlar olmayabiliyor yakınlarında. Bu durumda kişi yalnızlaşıyor ve küçümsenmiş hissedebiliyor. </p>
<p>Ancak sosyal medyanın varlığına şükrettiğim bir mesele bu. İyi ki var.</p>
<p>Sosyal medya, aynı yollardan geçmiş kişilerin birbirlerini bulmasını kolaylaştırıyor. Bazı destek grupları var. Kişiler, kaybın ardından ilk günleri nasıl geçirdikleri, zamanla hayata tekrar nasıl adapte oldukları gibi birçok konuda deneyimlerini aktarıyorlar. En önemlisi de kişi, yalnız olmadığını ve acısının kabul gördüğünü hissedebiliyor. </p>
<p>Kendi deneyiminden, yaşadığı bu süreçten bahseden insanların videolarına da ulaşabilmek mümkün. İnsan bu denli şiddetli bir üzüntünün içindeyken anlaşıldığını bilmek istiyor.</p>
<p>Birinin, “canının çok yandığını biliyorum ve senin yanındayım’’ dediğini duymayı çok istiyor.</p>
<p>Duymayı hiç istemediği, hatta duyduğunda çok büyük rahatsızlık duyduğu şeyler de var elbette. </p>
<p>“Yenisini alırsın, o sadece bir hayvan, o senin çocuğun değil, hadi ama toparlan biraz…" gibi birçok empatiden yoksun düşünce ve tavsiye yığını. </p>
<p>Bu tür sözler, kişiyi yalnızlaştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Herkesin acısını yaşama biçimi farklılık gösterebilir. Ancak kendi deneyimimden yola</p>
<p>çıkarak söyleyebileceğim ve çok önemli bulduğum bir şey varsa o da acımı yaşamak için kendime izin vermemdir. “Toparlan, ağlama, bırakma kendini” diyenlere aldırış etmeden. </p>
<p>Öyle rahatlayacaksanız ağlayın, içiniz dışınıza çıkana kadar...</p>
<p>Bu keder zamanla, anılarınızı anımsayıp gülümsediğiniz, ağladığınız, güldüğünüz, tekrar ağladığınız, tekrar güldüğünüz bir evreye dönüşüyor. O her zaman kalbimizde yaşamaya devam edecek.</p>
<p>Yalnız hissettiğin her an şunu hatırla, asla yalnız değilsin, dünyanın bir yerlerinde birileri böyle bir acının içinden geçiyor ve evet ben de buradayım.</p>
<p>(ŞNİ/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ekransız kalmış 68’li tehdidi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ekransiz-kalmis-68li-tehdidi-324472</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/16/ekransiz-kalmis-68li-tehdidi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ekransiz-kalmis-68li-tehdidi-324472</guid><description><![CDATA[Ekransız kalmış bir 68’linin neler yapabileceğine dair en ufak fikriniz var mı? Bakın, tekrar söylüyorum. Siz bize, biz size alıştık; homurdanıp, atarlanıp gidiyoruz. Ekransız bıraktığınız kitle alışmamasıyla ünlüdür. Ayağa kalktı mı yerine oturmaz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kayden ve fahri iktidarın en büyük zaafı kendisinden aşırı memnun olması. Masal malum, kendinden en memnun olduğun an aslında anadan üryan gezindiğin zamana denk gelir. O nedenle tedbiri elden bırakmamak en iyisidir; nihayetinde beşer şaşar. Sorunların çözümüne odaklananlar yaklaşan tehdidi görüyor ve kaygılanıyor. Buradan yetkilileri derhal önlem almaları için uyarmak vazifemiz.</p>
<p>Hayatından hiç memnun olmasa da ekrana, sandığa, rutinine sadakatleri nedeniyle kendilerinden memnun olan bir kitle daha vardı ve onların ekran zinciri bu hafta kırıldı. Kendinden aşırı memnun olanlar, yapabilecekleri en büyük hatayı yaptıklarını kısa bir detoks süresinin geçmesinin ardından anlayacaklardır. Neyin detoksu mu? Ekran tabii.</p>
<p>Gerçi birkaç takviye edici ekran var, ama nihayetinde ilkler unutulmaz. Halk TV, nüfusun hayatı boyunca genelde yenilmiş, belirli bir yaşın üzerindeki bölümü için sınır nöbeti gibi izlenen kanal. O kanalı izleyerek ömürlerinin eksik bıraktıkları muhaliflik kotalarını dolduran milyonlarca insandan söz ediyoruz. Şimdi bu kitle, ekransız kaldı.</p>
<p>Üstelik Halk TV izleyicisinin büyük bölümü 1980’den önce hayatın neye benzediğini biliyor. Yetmezmiş gibi eğitimlerinin büyük bölümünü 1980’den önce tamamlamışlar. Velhasıl bizim kuşak gibi “Bizim büyük milletimizi Orta Asya’da Çinli prensesler, Anadolu’da devşirmeler mahvetti” diyen tarih kitapları okuyarak büyümemişler. Hatta liseden mezun olanlar, sanat tarihi, felsefe, astronomi, uzay geometri falan okumuş. Anlayacağınız bizlerin bir arada hiç görmediği dersleri lisedeyken alıp Milli Eğitim Bakanlığı’nın klasikler serisini hatmederek üniversiteye başlamış oldukça değişik bir topluluk kendileri. Hepsi böyle mi? Elbette değil. Kitapla, dersle pek işi olmayanlar “kahveye”, “ocağa” gitmiş, malum.</p>
<p>Ayrıca bu güzide topluluk değişik bir inada sahip. Mevcut yöneticilerin bir kısmı da aynı kuşağın insanları olduğundan ne dediğimi en iyi onlar anlar. “Kanala yakışıklı kayyım atadık, bundan böyle sabah akşam Serhan Asker izleyeceksiniz” demekle kurtulamazsınız.</p>
<p>Ekransız kalmış bir 68’linin neler yapabileceğine dair en ufak fikriniz var mı? Bakın, tekrar söylüyorum. Siz bize, biz size alıştık; homurdanıp, atarlanıp gidiyoruz. Ekransız bıraktığınız kitle alışmamasıyla ünlüdür. Ayağa kalktı mı yerine oturmaz. Tehdit edilince tırsmaz. Ağzı laf yapar, eli kalem tutar. Avukat gelsin diye beklemez, çatır çatır dilekçe yazar. Hem de kalemle kağıda yazar; üste tarih, alta adres imza ekleyerek yazar. Hangi dilekçe “arz ederim”, hangisi “talep ederim” diye biter hepsini bilirler.</p>
<p>Sabah tansiyon hapını, dilaltını alıp ekranın başına geçenlerin zorunlu olarak dışarıda sosyalleşip sokağa çıkmasının anlamını bilenler bilir. Her fırsatta gençlere seslenip “aman ha, aklınızdan geçirmeyin” diyenlere sesleniyorum. Dikkati dağınık, üşengeç, çabuk sıkılan bir kitleye kızıp duracağınıza ellerinizle yarattığınız tehlikenin geç olmadan önünü alın.</p>
<p>Halk TV izleyenlerin yaş ortalaması ve geçmişleri “devletlü” şahısların ellerinde vardır. Benden söylemesi, olabilecek en yanlış kararı aldınız. Hatta diyebilirim ki bundan sonra müsekkin niyetine bayram ikramiyesi artışı yapsanız da maaşın yanına iki kilo meyve verseniz de nafile.</p>
<p>Ekranın başına kilitleyerek güzelce evde tuttuğunuz bu insanların “evde oturunca ne olacakmış, oturmayıveririz” dediklerinde neler olacağını hiç düşünmediniz mi? Hadi genç bürokratlar bilmediğinden tedirgin olamadı diyelim, ömrünü “devletlü” olarak geçirmiş kıdemliler bu büyük riski göremediler mi? Yoksa gördüler, ama umursamadılar mı? Daha kötüsü o riski arzuladılar mı? Başımıza neler gelebileceğinin tam olarak ayırdında olan bir idari birim var mı? Tehlikenin farkında mısınız?</p>
<p>(ÖE/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gabriel’e Vefa sergisini uğurlarken]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gabriele-vefa-sergisini-ugurlarken-324473</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/16/gabriele-vefa-sergisini-ugurlarken.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gabriele-vefa-sergisini-ugurlarken-324473</guid><description><![CDATA[İşte o Gabriel bundan tam 94 yıl evvel anılan yıl içinde iki kez şehre gelip ikişer ay şehirde kalarak önemli bir işe imzasını koymuştu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>2014 yılında DİTAV Diyarbakır iki yıllık emek sonucu çok kısıtlı bir bütçeyle Albert Louis Gabriel’in “Şarki Türkiye’de Arkeolojik Geziler” kitabını Fransızca’dan çevirtip bir prestij kitabı olarak yayınlatıncaya kadar kent kamuoyunun ezici çoğunluğu Gabriel’in gerçekliğinden habersizdi.</p>
<p>Duyanlar da adeta “kulaktan dolma” bilgilerle en fazla dönemin valisinin Sur yıkımı kararını ve gabriel’in karşı çıkışını duymuştu. Hatta bir bölümü de bu duyumun bir “tevatür” olduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Kitap 2014’de yayınlanınca bir de Diyarbakır Kitap Fuarında söyleşi ve imza lansmanı da yapılınca, ve bir de Erdebil köşkünde kahvaltılı bir basın toplantısı ile kent gündemine düşünce kentin bu kez ilgili kamuoyu da Gabriel ve kitabından haberdar olmuş oldu.</p>
<p>Peki bu yeterli miydi? Değildi elbette. Unesco’nun Diyarbakır surları ve Hevsel bahçelerini tarihi kültürel miras kalıcı listesine dahil edişinin (2015 Temmuz) onuncu yılı 2025’te şehir bu kez GABRİEL’e VEFA SERGİSİ ile buluşmuştu.</p>
<p>Önce DİTAV kültür sanat mekanında, sonra TÜYAP Diyarbakır Kitap Fuarında ve daha sonra da Diyarbakır Ticaret Sanayi Odası galerisinde ilgililerle buluştu tabii ki sergi. Şehir bugün için artık Gabriel’i ve şehre dair çabasını çok iyi biliyor.</p>
<p>Sergi sonrası DİTAV Diyarbakır, valilik makamına yazı yazdı. GABRİEL’in adı Dağkapı burcuna ya da uygun bir yere verilsin diye. Üzerinden epey zaman geçti, hala haber yok! Malum bizim ülkede bürokrasi biraz ağır işliyor.</p>
<p>Takdir edilmeli ki Albert Louis Gabriel adı, kadim Diyarbakır Surlarının kurtarıcısı olarak biliniyor. 1932 yılında şehre gelip, dönemin valisinin emriyle dinamitle sur duvarlarının tahribine karşı durarak Ankara’ya rapor yazdığı somut bilgi. </p>
<p>Ankara’nın da hızla karşı talimatıyla Sur yıkımını durdurttuğu da tarihi bilgi.</p>
<p>İşte o Gabriel bundan tam 94 yıl evvel anılan yıl içinde iki kez şehre gelip ikişer ay şehirde kalarak önemli bir işe imzasını koymuştu.</p>
<p>Döneme dair çok sayıda fotoğraflar çekerek, çizimler yapıp metinler yazmıştı. Surların tümüyle görsel haritasını çıkarmıştı. Sonra da Fransızca “şarki Türkiye’de arkeolojik geziler” kitabını yazmıştı. Kitabı 1940 yılında Fransızca olarak yazıldı ama tam 74 yıl sonra 2014’te Türkçeye çevrilip basılabilmişti.</p>
<p>“Gabriel’e vefa” sergisinin teşhirinin DİTAV Diyarbakır Kültür sanat evinde izleyicilerle buluşmasının son iki günü. 18 Ekim 2026 Pazar akşamı sergi toplanıyor. Belki il hatta ülke dışına seyahate çıkacak. Benden haber vermesi.</p>
<p>(ŞD/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bozcaada Ekoloji Filmleri Festivali: Güzel olan nedir?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bozcaada-ekoloji-filmleri-festivali-guzel-olan-nedir-324485</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/16/bir-ada-uc-belgesel-ve-zihnimizde-acan-gunesler-bifed.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bozcaada-ekoloji-filmleri-festivali-guzel-olan-nedir-324485</guid><description><![CDATA[Festivalin sunucusu sevgili Mat’ın sunumu, sonraki günlerde izleyeceğimiz filmlerin ve zihnimizde yanıtlanacak soruların güzergâhını çoktan çizdi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>"Balık suda yüzer, ama yüzmeyi bilmez." Oruç Aruoba</em></p>
<p>Hayatın rutin bir şekilde aktığını düşünün. Hemen her gün işe gidiyorsunuz, eve dönüyorsunuz, yemeğinizi yiyorsunuz, uyuyorsunuz ve tekrar...</p>
<p>Adları farklı, yaklaşımları aynı olan ve size servis edilen sosyal medya hesaplarından gündemi takip ettiğinizi, ardından uyuduğunuzu düşünün. Müziğin olmadığını hayal edin. Sinemanın tümüyle yasaklandığını, belgesellere bir şekilde erişimin engellendiğini hayal edin.</p>
<p>Yaşamı katlanılabilir kılan ne varsa, insanı Sabahattin Ali’nin dediği gibi “İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı” hissine kaptıran her şeyin yasaklandığını, yok olduğunu hayal edin. Karanlığın yaşamınızı ele geçirdiğini...Bunaldınız bile değil mi?</p>
<p>Düşünmeyin, hayal etmeyin, Bunalmayın. Size hayata, karanlığın içindeki ada gibi doğan bir yerden ve orada düzenlenen festivalden söz edeceğim. Bozcaada’dan ve ekoloji festivalinden.</p>
<p>12 yıldır yerel halkın, esnafın, Bozcaada Belediyesi’nin ve önemli, büyük destekçilerin katkılarıyla gerçekleşiyor festival. 13’üncü yılda ise maalesef böyle olmadı. Elbette belediye, yurttaşlar ve Bilgi Üniversitesi’nin gönüllü öğrencileri festivali düzenledi fakat büyük sponsorlar yoktu.</p>
<p>Bu nedenle yıl içinde festival hazırlıkları başladığı anda duyuru da yaptılar, yardım kampanyası da düzenlediler. Ne kadar başvuru oldu, ne kadar destek geldi bilemiyorum fakat en nihayetinde festival bu yıl da bizleri, bir araya getirdi. Tabii nasıl getirdi, onu da festival koordinatörleri sevgili Petra Holzer ve Ethem Özgüven’e sormak lazım.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/award-ceremony-lq-10102026-01.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>*Nigar Mat</strong></em></figcaption>
</figure>
<p>Festivalde beni en çok etkileyen üç belgesele geçmeden önce biraz açılış gecesinden söz etmek istiyorum.</p>
<p>Açılış töreni, 7 Ekim gecesi yine Bozcaada’da, Halk Eğitim Merkezi’ndeydi, başta adalılar olmak üzere İstanbul, Ankara, Çanakkale gibi kentlerden gelen katılımcıların yoğun ilgisi vardı.</p>
<p>Sevgili Nigar Mat’ın sunumu, sonraki günlerde izleyeceğimiz filmlerin ve zihnimizde yanıtlanacak soruların güzergâhını çizdi.</p>
<p>Bu yılki festival, <strong>“hesap verme sorumluluğu / accountability”</strong> teması etrafında şekillendi. Sevgili Nigar Mat’ın konuşması da buna benzerdi. Festivalin zorluklarından, desteklerin kesilmesinden söz etti. Peki, bu festival olmasaydı Bozcaada ne kadar eksik kalırdı, dahası biz ne kadar eksik kalırdık? Sorularıyla bizlerin düşünmesini sağlarken, festivalin destekçilerine de başka türlü bir mesaj verdi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/award-ceremony-lq-10102026-02-1.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Petra Holzer</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Sonrasında BIFED yönetmeni sevgili Petra Holzer konuştu ve şu soruyu sordu:</p>
<p>“Bir zeytin ağacından bir deniz eriştesi yatağına: BIFED 2026, yaşam alanlarını tehdit eden iklim krizini, işgali ve enerji projelerini aynı soruda buluşturuyor: Geleceğin bedelini kim ödeyecek?”</p>
<h3>44 belgesel</h3>
<p>7 Ekim’de başlayan ve 11 Ekim’de sona eren festivalde, dünya çapında 600’ü aşkın başvuru arasından seçilen 44 belgeseli dört farklı kategoride izleme şansını yakaladık. Ana Yarışma’da 10 film, BIFED Büyük Ödülü ve ikincilik ödülü için yarıştı. Öğrencilerin çektiği filmlere ayrılan Naci Güçhan Öğrenci Ödülü kategorisinde ise 7 film vardı.</p>
<p>BIFED 2026’da Fethi Kayaalp Büyük Ödülü, Jerome Le Maire’nin yönettiği <em>The Price of the Sun</em> filmine verildi. Ana Yarışma ikincilik ödülünü <em>DIDY</em>, Ses ve Müzik Ödülü’nü ise yine <em>The Price of the Sun</em> kazandı. Gaia Öğrenci Seçkisi’nde Naci Güçhan Ödülü’nün sahibi <em>Oscurana</em> oldu.</p>
<p>Festival boyunca Salhane’de ve Halk Eğitim Merkezi’nde gösterilen yaklaşık 10 belgeseli izleme şansım oldu.</p>
<p>Tüm filmlerden, belgesellerden kimi daha az, kimi daha çok olmak üzere birçok farklı yönüyle mutlaka etkilendim. Şüphesiz üç filmden çok etkilendim, arkadaşlarımla paylaştım, “Bulursanız izleyin” dedim.</p>
<h3>Yavaş Ölüm</h3>
<p>Aklıma gelmişken, burada gösterilen ekoloji belgesellerini yıl içinde İstanbul’da İBB Kültür’ün ortaklığında, Beyoğlu Belediyesi’nde ve yine farklı kentlerde izlemek mümkün.</p>
<p>Keşke birçok belediye bu belgeselleri gösterse. Rize’nin Fındıklı ve Ardeşen belediyelerine buradan çağrım olsun. Bence bu belgeselleri oradaki yurttaşların da izlemesi büyük şans. </p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/asli.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>"Yavaş Ölüm"den bir kare.</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Yine benim en sevdiğim filmlere gelecek olursam...</p>
<p>İlk filmim <strong><em>Yavaş Ölüm</em>.</strong></p>
<p>Belgeselin yönetmeni İlkay Nişancı, <em>Yavaş Ölüm</em> ile bu kez odağını Afşin-Elbistan’daki ekolojik yıkıma çeviriyor.</p>
<p>Sevgili Aslı Odman hocaya burada hakkını bin kere teslim etmek gerekiyor. Kimi yerde bir gazeteci merakıyla, kimi yerde daha çok araştırmacı-akademisyen gözüyle bölgede yaşayanlarla konuşuyor, sorular soruyor.</p>
<p>Özellikle termik santrallerin bölgeye yaptıklarını, dönemin politikacılarının bu projeleri nasıl allayıp pulladığını ve sonrasında o kentlerde yaşanan dönüşümü görmek açısından belgesel çok iyi bir örnek. Bence köy köy izletilmeli.</p>
<p>Termik santralle birlikte ilk başta bölgede binlerce insan yaşıyor, hatta santralde çalışmak üzere ABD’den ve başka ülkelerden gelen çalışanlar için lojmanlar yapılıyor. O lojmanlarda büyüyen çocukların Facebook hesapları olduğunu da belgeselde öğreniyorsunuz. Sonrasında küller yağmaya başladığında, yavaş yavaş hastalıklar yayıldığında ölümün nasıl geldiğini görüyorsunuz. Hemen evde kanser olan insanlar... Emeği geçenlere teşekkür etmek yetmez, ne kadar ödül varsa onlara verilmeli.</p>
<h3>Çözülmek</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/film1.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>"Çözülmek" kendisi de bir dönem yatağa bağlı olan sanatçı Frida'ya da özel bir yer veriyor.</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>İkinci olarak beni derinden etkileyen film ise <strong><em>Çözülmek</em> (orijinal adıyla <em>The Unfixing</em>).</strong></p>
<p>Belgeselin yönetmeni Emmy ödüllü Nicole Betancourt. Kendisi de filmde, hikâyenin içinde. Çünkü anlatılan biraz onun ve kızının hikâyesi. Anne ve kız, nedeni belirlenemeyen ve “nadir” denilen hastalıklardan birine farklı zamanlarda yakalanıyor.</p>
<p>Önce yönetmenin annesini ve babasını tanıyoruz, sonra onun çocukluğunu görüyoruz. Sonrasında kendisi yetişkin oluyor ve hayatı gayet yolunda ilerlerken bir anda hastalanıyor. Hastalığının nedeni bulunamıyor.</p>
<h3>Didy</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/diii.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Yönetmenin annesi "Didy" ile fotoğrafı.</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Bu arada film akarken belirli dönemlerde dünyadaki yağış oranları, güneşli gün sayıları ve iklim krizinin etkilerine ilişkin veriler paylaşılıyor. Yani onları da görüyorsunuz.</p>
<p>Sonrasında kızı hastalanıyor. Anne kız, hastalıkla mücadele etmeye başlıyor. Anne, iklim krizinin bu hastalığa neden olduğuna inanıyor. Bunu verilerle de anlatıyor. Bu arada uzmanlar devreye giriyor ve sorunu çözmeye çalışıyor fakat olmuyor. Sonrası mı? Sonrasını umarım film gösterilirse bulunduğunuz kentlerde izleyin derim.</p>
<p>Ve festivalde ödül de alan <strong>Didy</strong></p>
<p>Gaël Kamilindi ve François-Xavier Destors’un yönettiği Didy, BIFED 2026 Ana Yarışma kapsamında Madame Melpo İkincilik Ödülü’nü kazandı.</p>
<p>Bir kere yönetmenin annesinin ve yasının peşinden gitmesi, giderken de Ruanda’daki ırkçılığı bir kez daha gözler önüne sermesi inanılmaz derecede etkileyici.</p>
<p>Hele hele kadınların yaşadıklarını, hem de neredeyse ince bir ölçek kullanarak, her türlü detayı düşünerek ve asla ajite etmeden anlatması tek kelime ile muazzam. Ayrıca kullanılan metaforlar, yönetmeni görmek ve onunla iletişim kurmak...</p>
<p>Kendisi de ödülü kazanınca bir video gönderdi ve bizi oradaki konuşmasıyla şaşırtmadı. Dedi ki: “Tarihin yarattığı kırılmalardan nasıl çıktığımızı anlatan bir film.”</p>
<h3>"Bu ada bu kadar güzel mi?"</h3>
<p>Elbette bu filmlerin dışında da kıymetli belgeseller, üzerine film okuması yaptığımız filmler oldu.Festival bu yıl da kedisi <strong>Festo</strong>, adanın köpekleri <strong>Visky</strong> ve <strong>Doby</strong>, Ada halkı, Bozcaada esnafı, liman yapılmasına karşı çıkan aktivistleri, zeytin ağaçları, bozkırı ile hayatımıza bir kez daha dokundu.</p>
<p>Festival Koordinatörü Ethem Özgüven’in konuşmasından söz ederek bitireyim. Özgüven, gelişmişliğin ölçüsünün maddi zenginlikten çok gelir dağılımındaki adalet, eğitime, sağlığa ve adalete erişim, mutluluk ve güven olduğunu söyledi. </p>
<p>Konuşmasının sonunda, feribot beklerken ekmek ve siyah zeytin yiyen bir bağ ve zeytin emekçisi kadının turistlere yönelttiği soruyu aktardı: “Bu ada güzel mi?”</p>
<p>Özgüven, adanın bağ ve zeytin emekçilerine duyduğu sevgi ve takdiri dile getirerek konuşmasını aynı soruyla bitirdi:</p>
<p>“Bu ada gerçekten güzel mi?”</p>
<p>Bana kalırsa hayatın kendisi kimi zaman hepimize bu soruyu sorduruyor. Yanıtı da belki biraz bu belgesellerden çıkıyor.</p>
<p>Sahi, hayat bu kadar güzel mi?</p>
<p>(EMK/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Okunacak olan da sansürlenen haberdir]]></title><link>https://bianet.org/yazi/okunacak-olan-da-sansurlenen-haberdir-324491</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/16/okunacak-olan-da-sansurlenen-haberdir.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/okunacak-olan-da-sansurlenen-haberdir-324491</guid><description><![CDATA[İktidar aslında bu haberlere okunmaz diyor, yasaklıyor amma okunacak olan da sansürlenen haberdir. Biz başka haber okumayız komiserim.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Her sabah güne sansürlü bir haberin, gözaltına alınan bir gazetecinin veya erişim engeli gelen bir sosyal medya hesabının haberini yayınlayarak başlamanın içimde büyüttüğü bir korku var. Bu duruma alışırsak korkusu. Sansürün en korkunç yanı da sansür olduğunun unutulması.</p>
<p>Adına sansür değil de erişim engeli diyorlar. Hoş bir tabir. Sansürden daha açıklayıcı, daha bizden. Sorgulatıyor bir kere. Neye erişmek istiyorum? Habere. Niye erişemiyorum? Engel var. Niye engellendi? Kim engelledi? Nasıl engellendi? Daha da can alıcı soru: Bu engeli nasıl aşarız? </p>
<p>bianet'in sosyal medya gönderilerini arşiv oluşturmak amacıyla derlerken 'erişim engeli' için ayrı bir kısım oluşturuyordum. Son bir aydaki tüm erişim engellerine toplu bir şekilde şahit olmak beni rutin haline gelmiş sansür haberlerinin dışına çıkardı.</p>
<p>Hadi size veri de sunayım; İFÖD’e göre yalnızca Eylül ayında en az 1.270 X hesabı erişime engellendi. Bu hafta itibarıyla Halk TV'ye kayyım atanmasıyla haber yayını kesildi ve milyonlarca yurttaşın haber alma hakkı engellendi. Üstelik bütün sosyal medya hesaplarına da erişim engeli kararı getirildi.</p>
<p>Yaşananların yurttaşlar üzerinde büyük bir yılgınlık yarattığı izlenimini veren bir atmosfer gözlemleniyor. Aslında söz konusu olan, tek bir amaç etrafında örgütlenemeyen parçalı kitlelerin arasından sızan “mutlak, yenilmez, sorgulanamaz” gücün hak hukuk tanımaz biçimde yetki kullanması.</p>
<h3>"Yeni hesap açarız"</h3>
<p>Haber alma hakkının korunabilmesi için bunu talep edenlerin bir araya gelerek bunu savunması beklenir. Gazetecilerin, haberlerini ve gazeteciliği savunması için çok az alanın kalmasının toplumsal bir yansıması olmayacak gibi düşünülüyor.</p>
<p>Nasılsa biri yine tweet atar, biri yine YouTube'da çıkar anlatır, birisi reels yapar izleriz. Sanki bu alanların sansürlenmesi ve yeni hesap oluşturmak gazeteciler ve basın kuruluşları için işten bile değil.</p>
<p>Yeni hesap açarız, sansürden kaçarız...</p>
<p>Sansürün yok ettiği hafızayı görmezden gelmek gazetecilerin bireysel emeklerini görmezden gelmekten daha da can sıkıcı. Bir haberin sansürlenmesi, bir sayfanın erişime engellenmesi aynı zamanda milyonlarca insanın hak mücadelesinin görünmez kılınması anlamına geliyor.</p>
<p>Bu durum bana her depremde kulağımda çınlayan "sesimi duyan var mı?" cümlesine, "yok" denilerek karşılık verilmiş gibi bir his veriyor. Evet sesimizi duyuyorlar ve duyulsun istemiyorlar. Sadece mağduriyet anlatısı için de yazmıyorum tüm bunları.</p>
<p>Hafızayı yok etmek, kenarda köşede kalmış eski güzel günleri de hedef alıyor. Bugün yaşananlarla karşılaştırmamıza ve berbat halimize ufak bir serzenişte bulunmamıza sebep olma ihtimaline bile içten bir "maazallah" çekiyorlar.</p>
<p>İsyan büyük günah! Karşılaştırmak da öyle. Sansür kıyas kabul etmiyor.</p>
<h3>Klişe cümlelerini aşabilir miyiz?</h3>
<p>"Bugünlere nasıl geldik", yok efendim "sarı öküzü vermeyecektik" gibi artık klişeleşmiş cümleleri duymaktan çok yorulduğumuzu tahmin ediyorum.</p>
<p>Sansüre karşı çözüm yolları aramanın ya da tarif etmenin her zaman kıymetli olduğuna inanıyorum. Yan yana kaleme, kağıda sahip çıkmak başka bir umut yaratıyor. Bir "geçmiş olsun, yalnız değilsiniz" mesajının bile dayanışmayı büyüttüğünü görüyorum. </p>
<p>Ben yine umuduma sarılarak sansürlenen haberleri derlemeye gidiyorum. Onlara da erişim engeli gelirse sizi Kadıköy'e, saat 18.00'da basın açıklamamıza bekliyoruz. Gazetelerinizi bayilerinizden, gazetecilerinizi Vatan Emniyet'ten, haber alma hakkınızı iktidardan ısrarla isteyiniz.</p>
<p>(EB/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Astronominin gizli öğretisi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/astronominin-gizli-ogretisi-324490</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/26/astronominin-gizli-ogretisi-sonbahar-gokyuzunun-mitleri-ve-yildizlari-kasiopeya-dan-perseus-a.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/astronominin-gizli-ogretisi-324490</guid><description><![CDATA[Sonbahar akşamlarında kuzeyde ve doğuda, yüksekte, mitin koca bir ailesi uzanır. Kral Kefeus, Kraliçe Kasiopeya, kızları Andromeda, damatları Perseus ve cezaları olan deniz canavarı Ketos.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Çıplak gözle, karanlık bir yerden bakınca birkaç bin yıldız görürüz ve her biri bir güneştir. Işıkları yıllar ya da yüzyıllar boyunca yol alır ve bize geçmişten gelen bir mesaj olarak ulaşır. Takımyıldızlar fiziksel topluluklar değildir. Örneğin Kasiopeya'nın beş parlak yıldızı bizden 55 ile 500'den fazla ışık yılı arasında uzaklıktadır ve gökyüzünde yalnızca yan yana görünür. Antik Yunanlılar bu noktaları çizgilerle ve hikâyelerle birleştirdi, gökyüzünü böyle okudu ve böyle açıkladı. Sonbahar akşamlarında kuzeyde ve doğuda, yüksekte, mitin koca bir ailesi uzanır. Kral Kefeus, Kraliçe Kasiopeya, kızları Andromeda, damatları Perseus ve cezaları olan deniz canavarı Ketos.</p>
<p><strong>Mit</strong></p>
<p>Evvel zaman içinde Kefeus, bilinen dünyanın uçlarındaki efsanevi Aithiopia'ya krallık ediyordu. Gelenek onu bugünkü Yafa olan Joppa ile ilişkilendirir. Karısı Kasiopeya, kızının güzelliğinin Nereidlerinkini aştığını söyleyerek övündü. Bu kibir pahalıya mal oldu. Poseidon bir sel ve ülkeyi harap edecek olan deniz canavarı, Ketos'u gönderdi. Ammon'un kehaneti kurtuluşu belirledi. Kral, kızını canavara teslim etmeliydi. Andromeda denizin kıyısındaki bir kayaya zincirlendi ve sonunu bekledi.</p>
<p>O sırada Hermes'in kanatlı sandaletleriyle uçan Perseus, Gorgon Medusa'nın başını keserek zaferle dönüyordu. Medusa'nın kanından kanatlı at Pegasus doğmuştu. Genç kıza âşık oldu, ödül olarak elini istedi ve canavarı öldürdü. Bu evlilik, Kefeus'un kardeşi ve Andromeda'nın eski nişanlısı Fineus'u öfkelendirdi, adamlarıyla saldırdı. Perseus, Medusa'nın başını göstererek onları taşa çevirdi. Gelenek, kahramanın koruyucusu Athena'nın hikâyenin kahramanlarını gökyüzüne yerleştirdiğini anlatır. Euripides, MÖ 412'de bu hikâyeden "Andromeda" trajedisini yazdı.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/yildiz.jpg" alt="">
<figcaption>δ Cephei, sağ alttaki yuvarlak beyaz işaret</figcaption>
</figure>
<p><strong>Mitten astrofiziğe</strong></p>
<p>Onları yıldızlı gökyüzünde göstermek için Kasiopeya'nın W'sinden başlarız. Kutup Yıldızı'na göre Büyük Ayı'nın karşısındadır. Oradan güneydoğuya çekilen bir çizgi Andromeda'ya ve Perseus'a çıkar.</p>
<p>Kasiopeya. Beş parlak yıldız, kraliçenin tahtı olan bir W çizer. Yunanistan'da ve Türkiye'de hiç batmaz. Kutup Yıldızı'nın çevresinde döner ve yolunun bir bölümünde taht baş aşağı asılı kalır. Antik çağ bunu kibrin cezası sayardı. 1572'de Tycho Brahe burada, bugün süpernova olarak bildiğimiz bir "yeni yıldız" gördü. Aristoteles'in değişmez gökyüzü inancı geri dönülmez biçimde sarsıldı.</p>
<p>Kefeus. Sivri çatılı bir evi andıran sönük bir şekildir, Kasiopeya'nın yanındadır. Burada, parlaklığı düzenli bir ritimle değişen δ Cephei yıldızı bulunur. 1912'de Henrietta Leavitt, bu ritmin yıldızın ne kadar parlak olduğunu, dolayısıyla ne kadar uzakta olduğunu gösterdiğini keşfetti. Sefeidler, evrenin uzaklıklarını ölçtüğümüz "mumlar" oldu.</p>
<p>Andromeda. Pegasus Karesi'nden başlar ve Perseus'a doğru uzanır. Karanlık bir gökyüzünde çıplak gözle soluk bir bulut gibi görünen Andromeda Gökadası'nı (M31) Pers gökbilimci el-Sufi MS 964'te kaydetti. 2,5 milyon ışık yılı uzaktadır, yani bugün gördüğümüz ışık, modern insan gezegenimizde ortaya çıkmadan önce Andromeda'dan yola çıktı. 1923-24'te Hubble, bu soluk bulutun içindeki Sefeidleri ölçerek onun bizim gökadamızın bir bulutsusu değil, başka bir dünya, başka bir gökada olduğunu kanıtladı.</p>
<p>Balina. Beşinin en büyüğüdür. Antik çağda "deniz" denen bir gökyüzü bölgesinde yer alır, çünkü çevresinde Balıklar, Kova ve Eridanus vardır. Fabricius'un 1596'da gözlemlediği Mira yıldızı yaklaşık on bir ayda bir parlar ve sönükleşir. Adı "Harika" demektir.</p>
<p>Perseus. "Gorgon'un gözü" Algol'ün parlaklığı 2 gün 21 saatte bir azalır. Araplar ona "iblis" derdi. Goodricke 1783'te iki yıldızın sırayla birbirinin önünden geçtiğini öne sürdü. Ağustos'ta Perseidler, Swift–Tuttle kuyruklu yıldızının kalıntılarından doğan ünlü "kayan yıldız" yağmuru, bu takımyıldızdan çıkıyormuş gibi görünür.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/and.jpg" alt="">
<figcaption>Andromeda Gökadası, mavi çerçevenin içinde</figcaption>
</figure>
<p><strong>Galileo'nun teleskobu, altüst olan evren</strong></p>
<p>Dört yüzyıl önce üç gezegen, Venüs, Jüpiter ve Satürn, Galileo'nun insan düşüncesinin yönünü değiştirmesini sağladı.</p>
<p>Venüs. Güzellik tanrıçası, parlak ışığının ardında güneş merkezli sistemin kanıtını saklar. Galileo evrelerini gözlemledi ve aydınlık evre küçüldükçe görünür çapının arttığını saptadı. Bu, gezegenin kâh Dünya'ya yaklaştığını kâh uzaklaştığını gösteriyordu ve yer merkezli model için imkânsızdı.</p>
<p>Jüpiter. Tanrıların kralı, Galileo'ya dört parlak nokta gösterdi. Konumlarının düzenli değişimini izleyen Galileo bunların arka plan yıldızları değil, Jüpiter'in çevresinde dolanan uydular olduğunu anladı. Bazı gök cisimlerinin Dünya'nın değil Jüpiter'in çevresinde dönmesi fikri, yer merkezli modele indirilen ilk güçlü darbeydi ve Aristarkhos ile Kopernik'i doğruluyordu. Dünya artık evrenin merkezi değildi.</p>
<p>Satürn. Zaman tanrısı Galileo'yu önce şaşırttı, onu "üç yıldızdan oluşmuş" bir cisim olarak tanımladı. Teleskobunun düşük çözünürlüğü yüzünden halkalar, gezegenin iki yanında iki parlak lob gibi görünüyordu.</p>
<p>Ay da payına düşeni yaptı. Galileo, aydınlık ile karanlığı ayıran çizginin düzgün değil tırtıklı olduğunu görerek yüzeyinin kusursuz değil, tıpkı Dünya gibi dağlık olduğunu kanıtladı.</p>
<p><strong>Astronomi neden okullarda öğretilmelidir?</strong></p>
<p>Önce, kanıtla düşünmeyi öğretir. Aristarkhos ve Kopernik'ten Galileo ve Leavitt'e kadar astronomi; gözlem, ölçüm, şüphe ve düzeltme tarihidir. "Bunu nereden biliyoruz?" diye soran öğrenci kanıtı söylentiden, olguyu anlatıdan, bilimi sahte bilimden ayırır. Onu yönlendirmek zorlaşır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/mira.jpg" alt="">
<figcaption>Mira yıldızı, Balina'nın boynunda.</figcaption>
</figure>
<p>İkincisi, alçakgönüllülük ve ortak kader duygusu öğretir. Andromeda'nın ışığının 2,5 milyon yıl yol aldığını kavrayan kişi, Dünya'nın ne kadar küçük, kavgaların ne kadar önemsiz olduğunu anlar. Kasiopeya kızının güzelliğiyle övündü, biz çoğu zaman kendi değerimizle övünürüz ve evren uçsuz bucaksızlığıyla bizi yerimize oturtur. Yukarıdan bakış, tek bir gezegene saygıyı ve aşırı aydınlatmayla kaybettiğimiz karanlık gökyüzüne saygıyı besler.</p>
<p>Üçüncüsü, bilimleri, kültürleri ve insanları birleştirir. Yıldızlı gökyüzünün gözleminde Yunan mitolojisi, yıldızların Arapça adları, Pers el-Sufi, Danimarkalı Tycho Brahe ve Amerikalı Hubble buluşur. Aynı derste geometri, fizik, tarih ve edebiyat bir araya gelir. Gökyüzü herkese aittir, Yunanlara, Arnavutlara, Bulgarlara, İtalyanlara ve Türklere... Onu paylaşan çocuklar önce insanı, sonra sınırları görmeyi öğrenir.</p>
<p><strong>Algol, Medusa'nın gözünde</strong></p>
<p>Astronomi okul için bir lüks değildir. Yıldızlı gökyüzü, elimizdeki en ucuz ve en demokratik laboratuvardır. Büyük bütçeler gerekmez, bir karar gerekir: Karanlık bir nokta, biraz sabır ve Kasiopeya'nın W'sini gösterecek bir öğretmen. Böylece bir çocuk Aristarkhos'un, Eratosthenes'in ve Hipparkhos'un yaptığını yapar. Yani gözlemler, ölçer, karşılaştırır, sonuç çıkarır. Bilginin hazır teslim edilmediğini, kazanıldığını öğrenir. Astronomi öğreten bir okul yalnızca bilgi aktarmaz. Soru soran, yöntemle şüphe eden, verilere saygı duyan ve kendinden çok daha büyük bir dünyanın parçası olduğunu hisseden insanlar yetiştirir. Böyle insanlar yetiştiren bir toplum daha zor aldatılır, iklim değişikliği gibi büyük krizlerle daha iyi başa çıkar ve başkasına daha açıktır. Soru, astronominin okulda nasıl bir yeri hak ettiği değildir. Soru, okulun nasıl insanlar yetiştirmesini istediğimizdir.</p>
<p>Gökyüzü her zaman insanın aynasıdır. Takımyıldızlarında övünen bir kraliçeyle, korkuya boyun eğen bir babayla, bekleyen bir kızla, cesaret eden bir kahramanla karşılaşırız. Skinakas Gözlemevi'nin önünde, günün son ışığında, astronominin yalnızca bilgi değil, her şeyden önce bir yaşam tutumu olduğunu hissediyorum. Sabrın, ısrarın, merakın ve yukarıya çevrilmiş dikkatin bir alıştırması. Gökyüzünü seyretmeyi seven çocuklar olduğu sürece, takımyıldızlar bize sormayı, ölçmeyi ve hayran olmayı öğretmeye devam edecek.</p>
<p>(PP/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Biz olmanın görünmeyen sınırları]]></title><link>https://bianet.org/yazi/biz-olmanin-gorunmeyen-sinirlari-324486</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/16/biz-olmanin-gorunmeyen-sinirlari.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/biz-olmanin-gorunmeyen-sinirlari-324486</guid><description><![CDATA[Belki de özgürlük mücadelesinin en zor sınavı, karşısındaki iktidarı teşhis ettikten sonra başlar. Çünkü dışarıdaki eşitsizliği görmek, içerideki ayrıcalıkları fark etmeyi her zaman kolaylaştırmaz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir hareket, değiştirmek istediği düzenin bazı özelliklerini kendi içinde yeniden üretmeye başladığını nasıl anlar? Eşitlik ve özgürlük için kurulan ilişkiler ne zaman mevcut konumları korumanın aracına dönüşür? Bu dönüşümün en güç fark edilen yanı, çoğu zaman kimsenin savunduğu ilkelerden vazgeçmemesidir. Söylem değişmez; fakat söylemin hayata geçirildiği ilişkiler başka bir yöne evrilir.</p>
<p>Bir süre sonra ortak amaçtan çok o amacın etrafında oluşmuş dengeler belirleyici hale gelir. Kimin düşüncesinin karşılık bulduğu, kimin kararları etkilediği, kimin yeni sorumluluklar üstlenebildiği ve kimin sürekli aynı sınırlar içinde kaldığı, yapının gerçek işleyişini açığa çıkarır. Eşitlik herkesin benimsediği bir ilke olarak varlığını sürdürürken bazı insanlar daha fazla belirleme gücüne sahip olur; bazılarıysa katkı sunmalarına rağmen kararların kıyısında kalır. Hiyerarşi kendisini ilan etmez. Gündelik ilişkilerin içine yerleşerek doğal görünmeye başlar.</p>
<p>Burada sorun deneyimin, birikimin ya da sorumluluk üstlenmiş olmanın değerini yitirmesi değildir. Asıl sorun, bunların hangi amaçla kullanıldığıdır. Deneyim yeni insanların önünü açıyor, ortak düşünme kapasitesini büyütüyor ve sorumluluğu paylaşılabilir kılıyorsa kolektif bir imkândır. Kendisini vazgeçilmez hale getiriyor, kararları belirli ellerde topluyor ve yeni katkıların önüne sınırlar koyuyorsa başka bir işlev kazanır. Birikim, ortak yaşamı geliştirmek yerine konumların dayanağı haline gelir.</p>
<p>Örgütlü yaşamın görünmeyen kırılması tam da burada ortaya çıkar: Bir yapının değer ölçüsü, ortak amaca ne kattığından uzaklaşarak kendi içindeki yerini ne kadar koruyabildiğine bağlanır. Yeni fikirler geliştirmek, farklı kesimler arasında bağ kurmak, yerleşik kabulleri sorgulamak ve ortak kapasiteyi büyütmek yerine mevcut işleyişi sürdürmek daha güvenli bir yol haline gelebilir. Çünkü üretmek değişim ihtimalini doğurur; değişim ise yalnızca yeni imkânlar değil, yerleşmiş konumların yeniden değerlendirilmesi anlamına da gelir.</p>
<p>Böyle bir düzende belirleyici olan, kimin daha fazla katkı sunduğundan çok kimin mevcut dengelerle çatışmadan varlığını sürdürebildiğidir. Bu, her zaman bilinçli bir tercih ya da açık bir dışlama biçiminde gerçekleşmez. Görevlerin dağılımında, eleştirilerin nasıl karşılandığında, hangi fikirlerin geliştirilmeye değer bulunduğunda ve kime güven duyulduğunda kendini gösterir. Ortak kapasiteyi genişletebilecek insanlar geri plana itilirken yerleşik ilişkileri sürdüren tutumlar güvenilirlik sayılabilir. Böylece yapı, kendisini dönüştürebilecek olanları değil, mevcut işleyişe uyum sağlayanları öne çıkaran bir seçilim mekanizması üretir.</p>
<p>Bu mekanizma bir kez yerleştiğinde, kişilerin niyetlerinden bağımsız olarak işlemeye devam edebilir. Kimse değişime karşı olduğunu söylemez; ama değişimin taşıyıcıları kendilerine alan bulamaz. Kimse ayrıcalığı savunmaz; ancak bazı insanların konumları sürekli korunur. Kimse ortak aklı reddetmez; fakat ortak aklın hangi sınırlar içinde oluşacağı önceden belirlenmiş gibidir. İktidar, yalnızca kararları doğrudan verenlerin elinde bulunmaz. Neyin konuşulabilir, kimin güvenilir, hangi fikrin makul ve hangi değişimin mümkün sayılacağını belirleyen ilişkilerde de kurulur.</p>
<p>Bir “biz”in içinde başka “bizler” oluşur. Başlangıçta ortak deneyimlerin, güvenin ve birlikte mücadele etmenin ürünü olan yakınlıklar, zamanla kendi sınırlarını çizebilir. Kimin içeride sayılacağı, kimin sözünün karşılık bulacağı, kimin karar süreçlerine yaklaşabileceği bu görünmez sınırlar üzerinden belirlenmeye başlar. Sorun, insanların birbirine yakınlık duyması ya da birlikte hareket etmesi değildir; bu yakınlığın ortak yaşamın imkânlarını genişletmek yerine belirli bir çevrenin konumunu koruyan ayrıcalığa dönüşmesidir. Böylece herkesin ait olduğu düşünülen “biz”, kendi içinde farklı aidiyet halkalarına ayrılır. Dışarıya karşı ortaklık sürerken içeride sözün, etkinin ve imkânların eşit dağılmadığı başka bir düzen kurulur.</p>
<p>Bu nedenle bir örgütün kendisini sürdürmesiyle kendisini yenileyebilmesi aynı şey değildir. Birincisi, yerleşik alışkanlıkların ve ilişkilerin devamıyla mümkün olabilir. İkincisi ise eleştirinin gerçek bir karşılık bulmasını, sorumluluğun paylaşılmasını ve farklı düşüncelerin ortak yaşamı değiştirebilmesini gerektirir. Bir yapı ayakta kalırken düşünsel olarak daralabilir; örgütsel varlığını korurken toplumla bağlarını zayıflatabilir. Süreklilik, değişebilme kapasitesinden koptuğunda, korunması gereken bir amaç olmaktan çıkarak dönüşümün önündeki en güçlü engele dönüşebilir.</p>
<p>Kadınların özgürlük mücadelesi bu çelişkiyi anlamak için özel bir önem taşır. Çünkü bu mücadele yalnızca kadınların mevcut düzende daha fazla hakka, temsile ya da karar gücüne sahip olmasını değil, gücün kuruluş biçiminin değişmesini de hedefler. Dolayısıyla mesele, kadınların hangi makamlarda bulunduğuyla sınırlı değildir. Kimin sözüne değer verildiği, kararların nasıl alındığı, sorumluluğun kimlerle paylaşıldığı ve farklılıkların ne ölçüde dönüştürücü bir imkân olarak kabul edildiği de özgürleşmenin parçasıdır.</p>
<p>Kadınların yan yana gelmesi, kendi aralarında eşit ilişkiler kurduklarını kendiliğinden göstermez. Toplumsal hayattan taşınan hiyerarşiler, özgürlük iddiası taşıyan yapıların içinde de farklı biçimlerde varlığını sürdürebilir. Eşitlik dili korunurken bazı sesler daha fazla ağırlık kazanabilir; dayanışma vurgulanırken bazı kadınların düşünceleri sürekli ikincil konumda kalabilir. Bu durumda temsil artmış olsa bile ilişkilerin kuruluşu değişmemiştir. Özgürleşme, yalnızca dışarıdaki engellerin aşılması değil, içeride hangi ilişkilerin yeniden üretildiğinin de sorgulanmasıdır.</p>
<p>Ancak bu çelişki kadın örgütlenmelerine özgü değildir. Siyasi partilerde, sivil toplum kuruluşlarında, demokratik platformlarda ve toplumsal hareketlerde de ortak amaçların önüne örgütsel konumların geçtiği görülebilir. Başlangıçta bir ihtiyaca cevap vermek ve toplumsal değişimi mümkün kılmak için kurulan yapılar, zamanla kendi işleyişlerini korumayı başlı başına bir öncelik haline getirebilir. Mücadelenin ihtiyaçları değişirken yöntemler değişmez; toplum yeni sorular sorarken yapılar eski cevaplarını tekrarlar. Bir zamanlar hareketi mümkün kılan örgütsel biçim, yenilenemediğinde hareketin önündeki sınıra dönüşür.</p>
<p>Bu ilişkilenme biçiminin bedeli, örgütlerin kendi iç işleyişleriyle sınırlı kalmaz. Mevcut konumları korumayı önceleyen bir yapı, toplumsal enerjiyi ortak bir mücadeleye dönüştürecek imkânları da daraltır. Çünkü toplumsallaşan bir hareket, yalnızca insanları belirli bir amaç etrafında bir araya getirmekle kurulmaz; onların sözünü, deneyimini ve değişim arzusunu ortak bir iradeye dönüştürebilmekle gelişir. Bunun için yeni fikirlere, farklı kesimlerle gerçek bir ilişkiye ve örgütün kendi sınırlarını aşabilme cesaretine ihtiyaç vardır. Oysa ilişkilerin belirli konumları korumak üzerinden kurulduğu yerde, yeni katılımlar mevcut dengeleri bozabilecek bir ihtimal olarak algılanır. Toplumsal hareketin büyümesini sağlayacak farklılıklar, örgütsel düzenin korunması adına sınırlandırılır. Böylece örgütler varlıklarını sürdürürken toplumsallaşamaz; mücadele devam ederken onu daha geniş kesimlere taşıyacak ortak bir hareketin koşulları oluşamaz.</p>
<p>Burada belirleyici soru, yapıların ne kadar güçlü olduğu değil, güçlerini ne için kullandığıdır. Bir örgütün büyüklüğü, sürekliliği ya da görünürlüğü tek başına dönüştürücü olduğunu göstermez. Asıl ölçü, insanların düşünme ve karar verme imkânlarını genişletip genişletmediği; farklı katkıları ortak bir kapasiteye dönüştürüp dönüştüremediğidir. Deneyim yeni insanların önünü açmıyorsa, sorumluluk paylaşılmıyorsa ve eleştiri yapının kendisini yenilemesine imkân vermiyorsa örgütsel güç ortak amacın hizmetinden uzaklaşabilir.</p>
<p>Belki de özgürlük mücadelesinin en zor sınavı, karşısındaki iktidarı teşhis ettikten sonra başlar. Çünkü dışarıdaki eşitsizliği görmek, içerideki ayrıcalıkları fark etmeyi her zaman kolaylaştırmaz. İnsan, karşı çıktığı ilişkileri başkalarının davranışlarında hemen tanıyabilir; kendi konumunu koruyan alışkanlıkların içindeyse aynı açıklıkla göremeyebilir. Bu nedenle öz eleştiri, yalnızca yanlış kararları kabul etmek ya da eksikleri sıralamak değildir. Hangi davranışların değer kazandığını, kimin önünün açıldığını, kimin geri çekilmek zorunda kaldığını ve ortak amacın hangi noktada yerini mevcut dengelerin korunmasına bıraktığını sorgulamaktır.</p>
<p>“Biz” dediğimizde yalnızca bir aidiyet kurmayız; aynı zamanda bu aidiyetin sınırlarını da çizeriz. Kimlerin düşüncesinin ortak akla katılacağını, hangi farklılıkların zenginlik, hangilerinin tehdit sayılacağını ve kimin değişim yaratma imkânı bulacağını belirleyen ilişkiler de bu sınırların içinde oluşur. Bu yüzden “biz”, bir kez kurulup korunacak tamamlanmış bir bütün değildir. Kendini sorgulayabildiği, yeni seslere açılabildiği ve kendi içindeki güç ilişkilerini değiştirebildiği ölçüde canlıdır.</p>
<p>Başka bir dünya kurmak, yalnızca mevcut düzene itiraz etmek değil, o dünyanın ilişkilerini bugünden kurmaya başlamaktır. Bunun için ortak amacı kendi konumlarımızdan daha değerli görebilmek, birikimi ayrıcalığa dönüştürmeden paylaşmak ve değişimi yalnızca dışarıdan beklememek gerekir. Aksi halde özgürlük adına kurulan yapılar, değiştirmek istedikleri düzenin alışkanlıklarını kendi içlerinde yaşatabilir.</p>
<p>Yeni yaşamın ölçüsü, kimin yerini koruduğu değil, birlikte kurduğumuz dünyanın kaç insanın önünü açabildiğidir.</p>
<p>(TAA/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Romanlaşırsak çözeriz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/romanlasirsak-cozeriz-324482</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/21/romanlasirsak-cozeriz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/romanlasirsak-cozeriz-324482</guid><description><![CDATA[Eşitlik talebinde Roman sorununu nasıl çözeceğiz diye sorulursa cevabım şu: Özel mülkiyetin ortadan kalktığı bir toplumda ve ona giderken herkesin daha fazla Romanlaşmasıyla.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Romanlara yönelik ayrımcı bakış, onların zorunlu göçlerle vardıkları yerlerde geliştirdikleri geçim ve dayanışma biçimlerini çoğu zaman dilencilik ya da “geri kalmışlık” üzerinden de tanımlar. Bu tanım, Romanların toplumsal yaşamını anlamamızın önünde bir engeldir.</p>
<p>Aşağıda bu bakışın merkezindeki dilenciliğe, tarihsel konumu üzerinden yeniden bakmayı deniyorum.</p>
<h3>Paylaşmaktan biriktirmeye</h3>
<p>İlkel komünal toplumdan, yani özel mülkiyetin henüz ortaya çıkmadığı toplumdan söz ediyoruz. Bu toplumda çoğu zaman açlık hüküm sürerdi; bolluk istisnai bir durumdu. Paylaşım, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin bulunmadığı, toprak, av alanları, su kaynakları kimsenin malı olmadığı; elde edilen yiyeceğin, giyeceğin paylaşılması bir erdem sayılmadığı, kıtlık koşullarında hayatta kalmanın maddi zorunluluğu olduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Eşyalar sürekli el değiştirerek dolaşıyor, mutlak bir “benimdir” duygusu egemen olmuyordu.</p>
<p>Kapitalist döneme kadar gelebilmiş avcı-toplayıcılar ilkel komünal toplumun kendisi değildir; kendi tarihleri vardır ve çevrelerindeki tarım toplumlarıyla, devletlerle iç içe yaşarlar. Ama üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin zayıf olduğu koşullarda paylaşımın nasıl işlediğine dair bize fikir verirler. Kuzey Tanzanya’daki Hadzalar ile Kalahari’deki !Kunglar üzerine çalışan antropolog James Woodburn bu toplumlarda insanların “mülkiyetten ve dolayısıyla mülkiyetin bağımlılık yaratma potansiyelinden sistematik olarak koparıldığını” yazar.<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a> Bunun için özel kurallar vardır: “Her yerde birikime karşı yaptırımlarla karşılaşırız.”<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a> Hemen ihtiyaç duyulmayan bir eşyayı elde tutmak neredeyse imkansızdır; böyle bir nesneye sahip olanlar “onu elden çıkarmaları için en büyük baskı altındadır”.<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Kapitalizm öncesinde ürünün büyük bölümü pazara çıkmaz; metaya dönüşüm Marx’ın ifadesiyle “yalnızca tek tek noktalarda gerçekleşir, yalnızca üretimin fazlasına uzanır”.<a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[4]</a> Kapitalist üretim temelinde ise meta “ürünün genel biçimi” olur.<a href="#_ftn5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref5">[5]</a> Para her şeyin ölçüsüne dönüşür: Bu dünyanın ahlakı da buna uygundur. Marx’ın bu biriktiricisi için “çalışkanlık, tutumluluk ve hasislik” temel erdemlerdir.<a href="#_ftn6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref6">[6]</a> Eski elbisenin dolapta saklanması bu ahlakın gündelik biçimidir: İhtiyaç fazlası artık paylaşılacak bir şey değil, bir gün paraya çevrilebilecek bir değerdir.</p>
<h3>Talep üzerine paylaşım</h3>
<p>Antropolog Nicolas Peterson’un “talep üzerine paylaşım” (demand sharing) kavramı burada verimli bir çerçeve sunuyor. Peterson, avcı-toplayıcılarda paylaşımın, sanıldığı gibi sahibinin kendiliğinden gösterdiği bir cömertlik olmadığını gösterir: “Verme ve paylaşmanın büyük bölümü, doğrudan sözlü ve/veya sözsüz taleplere verilen bir yanıttır”.<a href="#_ftn7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref7">[7]</a> Kuzey Avustralya’daki Yolngular arasında inisiyatif öylesine isteyendedir ki, istenmeden bir şey sunmak kabalık sayılır, “çünkü insanları reddetmenin güç olduğu bir duruma sokar; reddetmek ise daha da büyük bir kabalıktır”.<a href="#_ftn8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref8">[8]</a> Bu ilişkide istemek utanılacak bir şey değil, tanınmış bir haktır; utanç verici olan, fazlasını kendine saklamaktır. Talep, eşitliği gündelik hayatta yeniden üreten bir mekanizmadır.</p>
<h3>Paylaşımın dejenerasyonu</h3>
<p>Dilenciliği eski paylaşım ilişkilerinin sınıflı toplum içindeki parçalanmış, dejenere bir biçimi olarak düşünmek mümkündür. Neden dejenere? İlkel komünal toplumda paylaşım herkes tarafından uygulanıyordu. Sınıflı toplumda ve kapitalizmde ise istemenin muhatabı kalmadı. İstemek, özel mülkiyet ilişkileri içinde eşitler arasındaki bir hak olmaktan çıktı. Eşitler arasındaki bir hak talebi, mülk sahibi ile mülksüz arasındaki bir hiyeraşik yalvarmaya ve çoğu zaman reddedilen tek taraflı bir talebe dönüştü. Bu biçim, kapitalizm sürdükçe kendiliğinden yeniden paylaşımcı bir ilişkiye dönüşemez.</p>
<h3>İki farklı sınıf, iki farklı rahatsızlık</h3>
<p>Romanlara yöneltilen dışlayıcı bakışın bir boyutu, çalışma disiplinine, yerleşikliğe ve birikim mantığına uymayan, “zamandışı” insanlar olması sözleridir.</p>
<p>İşçi sınıfı haklı olarak dilenmeyi aşmak istemektedir. Kapitalistle ilişkisini bir sadaka ilişkisi olarak değil, ürettiği artı değere el konulması olarak kavradıkça merhamet istemeyi reddeder; yalvarmaz, kendi emeğinin karşılığını talep eder. Ama reddettiği şey paylaşmanın kendisi değildir. İşçinin reddettiği, paylaşmayı birinin merhametine bağlayan ilişkidir. Çünkü sadaka eşitsizliği kaldırmaz, onu baştan varsayar. Dilenme, toplumsal eşitlik ve özgürlük istediği durumlarda, hiyerarşik ilişkileri de kabul etmek anlamına gelmekedir.</p>
<p>Mülk sahibinin rahatsızlığının kaynağı ise özel mülkiyetin dokunulmazlığıdır. Dilenci, onun biriktirdiği şeyden pay isteyen, “benim olan” üzerinde hak iddia eden kişidir; ısrarı, lütfu bir hak talebine dönüştürür. Peki bu nefret neden bu kadar yoğun? Çünkü mülk sahibi, kapitalist ilişkiler içinde dilencide, mübalağa ederek söylüyorum, ilkel komünal toplum davranışı görmektedir. Roman dilenci; “benim olan” ile “senin olan” arasındaki sınırın doğal ve ebedi olmadığını, bir zamanlar fazlanın herkese ait olduğunu hatırlatır. Egemenler dayanışmanın insan doğasında olmadığını söyler; Romanların davranışı, bu dejenere biçimiyle bile, bunun tersine tanıklık eder. Hala Romanlar dilencilerin karnını doyuracak kadar da olsa bir dayanışma var.</p>
<p>Birincisinin öfkesinin ardında henüz aşılamamış çalışma rejimi, ikincisininkinin ardında korunmak istenen mülkiyet rejimi vardır.</p>
<h3>Neden Romanlar?</h3>
<p>Bu davranış bütün toplumda değişirken Romanlarda neden bu ölçüde sürdü? Hindistan’da sınıflı topluma geçişte kast sisteminin bu davranışı en alttaki gruplara dayatarak onların yaşam biçimi olarak koruduğunu düşünüyorum. Marx, eski Hint köy topluluklarını anlatırken bu topluluklarda ürünlerin büyük bölümünün “meta olarak değil, topluluğun dolaysız kendi ihtiyacı için” üretildiğini, “yalnızca ürün fazlasının metaya dönüştüğünü” yazar. Demirci, çömlekçi, berber ve çamaşırcı gibi kalıtsal hizmet grupları ise ürünün bir payını sadaka olarak değil, topluluk düzeninin bir parçası olarak alır: “Bu bir düzine kişi bütün topluluğun hesabına geçindirilir.”<a href="#_ftn9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref9">[9]</a> Hintli tarihçi D. D. Kosambi de kast sisteminin, sınıfsız kabile topluluklarının sınıflı topluma en alt basamaklardan katılmasıyla oluştuğunu ve bu grupların eski pratiklerinin bir kısmını kast kimliği içinde koruduğunu ileri sürer.<a href="#_ftn10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Kosambi, eski kabile yaşamının izlerini kendi döneminin Hindistan’ında da arar. Ona göre ülkenin her yerinde, “atalet, kabile dayanışması ve ortak ritüel sayesinde inatla yiyecek toplayıcı olarak kalan kabile kalıntıları” vardır. Boş toprağın, avın ve doğal ürünlerin azalması onları gelişmiş bölgelere sürüklediğinde bu topluluklar “yiyecek toplamayı genellikle dilenerek […] sürdürür”.<a href="#_ftn11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref11">[11]</a> Yiyecek toplama, kuşatıcı sınıflı toplumun içinde dilenciliğe dönüşür. Kosambi’nin Pune yakınlarında gözlemlediği göçebe Pardhiler bunun canlı bir örneğidir: “Kendi yiyecekleri için artık yemek dilenirler.” Ama bu çıkış da giderek kapanmaktadır. Av neredeyse yok olmuştur ve geriye kalan tek seçenek açlıktır, “çünkü dilencilik de her geçen gün daha belirsiz hale gelmektedir”.<a href="#_ftn12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Bir başka etken hareketliliktir. Woodburn’e göre avcı-toplayıcılarda kolayca yer değiştirme imkanı, kimsenin başkası üzerinde kalıcı otorite kuramamasını sağlar: “Böyle bir hareket olanağı güçlü bir eşitleme mekanizmasıdır”.<a href="#_ftn13" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref13">[13]</a> Tarihsel olarak göçebe yaşam sürmüş Roman topluluklarının hareketliliği de ulus-devletlerin sınır ve yerleşiklik politikalarıyla kolay uzlaşmaz.1934 tarihli İskan Kanunu’nun “göçebe Çingeneleri” göçmen olarak kabul edilmeyecekler arasında sayması, bu gerilimin hukuka nasıl yazıldığını gösterir.<a href="#_ftn14" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>Kapitalizmle çoklu uyumsuzluk barındıran bir yaşam biçimleri var iken, aynı zamanda sosyalizmle uyumlu birçok pratiğe ve deneyime sahiptirler, ulusal sınırları tanımayan seyyahlık ve dejenere de olsa dayanışmayı uygulamaları. Zamandışılık suçlaması bu nedenle tersine çevrilebilir: Burada “geçmişte kalmış” bir topluluktan çok, modern mülkiyet toplumunun yabancılaştığı eski paylaşımcı davranışların izleri vardır.</p>
<h3>Herkesin biraz Romanlaşması</h3>
<p>Tarihsel hareket şöyle özetlenebilir: Bir zamanlar herkesin davranışı olan paylaşım, sınıflı toplumda yoksulların ve dışlanmışların davranışına dönüşür; kapitalizm altında dilenmeye indirgenir; işçi sınıfı ise dilenmeyi reddederek dayanışmayı siyasal bir ilkeye çevirir. Sosyalizm geçmişe dönüş değil, ya da şu anki ilişkileri romantize etmek değil, maddi yoksunluk koşullarında doğan kolektivizmin gelişmiş üretici güçler üzerinde bilinçli biçimde yeniden kurulmasıdır.</p>
<p>Romanların özgürleşmesi, onları mevcut çalışma ve mülkiyet normlarına zorla uydurmak değildir; yoksulluklarını romantikleştirmek de değildir. Mesele, korunmuş dayanışmacı unsurları dışlanmanın dayattığı bağımlılık biçimlerinden ayırabilmektir. Sosyalist siyasetin bu soruna yaklaşımı da buradan doğar. Eşitlikçi bir toplum hedefi, dilenciye merhamet göstermeye ya da onu “ıslah etmeye” değil, özel mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesine, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasına ve artı değer üretiminin karakterinin değiştirilmesine yönelir. Toplumsal artı ürün özel ellerde birikmediği ölçüde, fazladan pay istemek de bir yalvarma olmaktan çıkar.</p>
<p>Sınırsız ve sınıfsız bir toplum, pasaportlar, vizeler ve sınırdışıları geçersiz sayan göçerliği de yeniden mümkün kılabilir. Özel mülkiyetin ve ulusal sınırların ortadan kalkması, Romanların seyyahlık ve dayanışmacı yaşam biçimin, dejenere halini bırakarak, bir üst seviyeden yeniden toplumsallaşmasının önünü açacaktır. Mülkiyetle, seyahatle ve sınırlarla kurduğumuz ilişki yeniden tanımlanırken Romanların deneyiminden çok şey öğrenilecek. Eşitlik talebinde Roman sorununu nasıl çözeceğiz diye sorulursa cevabım şu: Özel mülkiyetin ortadan kalktığı bir toplumda ve ona giderken herkesin daha fazla Romanlaşmasıyla.</p>
<p><strong>Bonus: </strong>Lomlar: Ermeni mi, Roman mı?</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/nmMmbDDksOE?si=5IVi2rQgeChKxNL_" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> James Woodburn, “Egalitarian Societies”, Man, 17(3), 1982, s. 431</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> Woodburn, a.g.m., s. 442</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Woodburn, a.g.m., s. 444</p>
<p><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[4]</a> Karl Marx, Theorien über den Mehrwert, Dritter Teil, MEW 26.3, Berlin: Dietz, s. 108</p>
<p><a href="#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn5">[5]</a> Karl Marx, Das Kapital, Bd. II, MEW 24, Berlin: Dietz, s. 145</p>
<p><a href="#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn6">[6]</a> Marx, Das Kapital, Bd. I, MEW 23, s. 147</p>
<p><a href="#_ftnref7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn7">[7]</a> Nicolas Peterson, “Demand Sharing: Reciprocity and the Pressure for Generosity among Foragers”, American Anthropologist, 95(4), 1993, s. 860</p>
<p><a href="#_ftnref8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn8">[8]</a> Peterson, a.g.m., s. 862</p>
<p><a href="#_ftnref9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn9">[9]</a> Marx, Das Kapital, Bd. I, MEW 23, s. 378–379</p>
<p><a href="#_ftnref10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn10">[10]</a> D. D. Kosambi, An Introduction to the Study of Indian History, Bombay: Popular Book Depot, 1956, s.27</p>
<p><a href="#_ftnref11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn11">[11]</a> Kosambi, s. 18</p>
<p><a href="#_ftnref12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn12">[12]</a> Kosambi, s. 29</p>
<p><a href="#_ftnref13" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn13">[13]</a> Woodburn, a.g.m., s. 436</p>
<p><a href="#_ftnref14" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn14">[14]</a> 2510 sayılı İskan Kanunu (1934), madde 4, (Ç) bendi: „Göçebe çingeneler”. Hüküm 2006’da kabul edilen 5543 sayılı İskan Kanunu ile yürürlükten kalkmıştır.</p>
<p>(VHY/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Siz hiç otuz yıl boyunca bir hayalin peşinden koştunuz mu?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/siz-hic-otuz-yil-boyunca-bir-hayalin-pesinden-kostunuz-mu-324487</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/16/siz-hic-otuz-yil-boyunca-bir-hayalin-pesinden-kostunuz-mu.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/siz-hic-otuz-yil-boyunca-bir-hayalin-pesinden-kostunuz-mu-324487</guid><description><![CDATA[Antik dünyada, toplumsal barışın teminatı sayılan Hestia’nın tapınağındaki kutsal ateş sönmeye yüz tuttuğunda şehir kaosa sürüklenirdi. Gazhane Çevre Gönüllüleri, Hestia’nın ruhunu Hasanpaşa’ya geri çağırarak fabrikanın sönen havagazı ateşini kültür ve sanat ateşiyle yeniden yaktılar.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gazhane Çevre Gönüllüleri otuz yıl boyunca bir hayalin peşinden koştular. Dile kolay otuz yıl! Tamı tamına otuz yıl! O gün doğan bebekler bugün otuz yaşında mühendis, tesisatçı, öğretmen, duvarcı, doktor, garson, mimar, hemşire, esnaf, gönüllü, Gazhane Çevre Gönüllüsü...</p>
<p>Bir hayalin peşinde koşmak dediysem de bu asla bir hayal değildi. Hasanpaşalı mahalle sakinleri ve daha sonra onlara katılan akademisyenlerin ve çeşitli çevreden kişilerin gerçekliğiydi, direnişiydi. Hayalin peşinden koşmak diyorum çünkü iktidarın rant peşinde olduğu yerde bir mekanın varlığı için mücadele etmek, rant odağına karşı direnmek hayal kurmak gibidir. Gazhane Çevre Gönüllüleri, 1892’de kurulan ve 1993 yılında kapatılan Hasanpaşa Gazhanesi’nin ranta veya ticari projelere açılarak koskoca bir hafızanın yok edilmesine karşı çıktı. Gazhanenin yıkılmasını önlemek, endüstriyel mirası korumak ve halka ait kamusal bir kültür ve yaşam alanı oluşturmak amacıyla 30 yıldır mücadele ettiler, ediyorlar.</p>
<p><strong>Yedikçe acıkan Erysichthon</strong></p>
<p>Mekan, siyasetin ve iktidar mücadelelerinin en somut savaş alanıdır. Yeni bir siyasi rejim veya iktidar odağı, kendi ideolojisini meşrulaştırmak için genellikle eski dönemin hafıza mekanlarını hedef alır. Antik Yunan mitolojisine göre Thessalia kralı Erysichthon, gücünü ve ihtişamını göstermek amacıyla kendine devasa bir saray inşa etmek ister. Bereket Tanrıçası Demeter’e adanmış kadim ormandaki asırlık ağaçlara sadece birer kereste gözüyle bakarak adamlarına bunları kesmesini söyler.</p>
<p>Adamları, Tanrıça Demeter’in hafıza mekanı olan ve kutsal gördükleri bu yerdeki ağaçları kesmeyi reddedince baltayı kaptığı gibi meşe ağacına vurur; ağacın içinde yaşayan peri ölür. Ancak Erysichthon, perinin lanetiyle -çünkü perinin ölmesi aslında bir hafıza mekanının yok olmasına denk gelir- amansız ve doyumsuz bir açlık hastalığına yakalanır ve ne kadar yerse o kadar acıkarak en sonunda kendi kendini yer.</p>
<p>Sahne ne kadar da tanıdık! Günümüz iktidarları da kendi ideolojisini meşrulaştırmak için genellikle eski dönemin hafıza mekanlarını hedef alıyor. Erysichthon gibi sürekli aç! Ranta doymuyor; rant açlığı o kadar hat safhada ki yıktıkça yıkıyor. Bu mekanların daha önce “tekinsiz” bir yer olduğunu söyleyerek kentin merkezindeki yeşil alanları soylulaştırıp Galataport, Terminal Kadıköy gibi “sözde kamusal” alanlar yaratıyor. Oysa bu sözde kamulaştırma, aldatmacadan başka bir şey değil; çünkü bu alanlar halkın erişemeyeceği lüks mekanlara dönüştürülüyor. Talan edilen her zeytinlik, her doğa parçası, yıkılan her tarihi yapı aslında o mekanın temsil ettiği politik ve toplumsal değerleri tasfiye ediyor. İktidar, istemediği geçmişi mekandan kazıyarak bir hafıza kırımı yaratıyor; toplumu amneziye uğratıyor. Bu anlamda Gazhane Çevre Gönüllüleri’nin mücadelesi sıradan bir imar faaliyetine karşı duruş değil iktidarın/iktidarların bölgenin hafızasını, endüstriyel geçmişini silip yerine otoyol, zincir otel, AVM gibi tüketim odaklı “yok mekanlar” yaratarak neoliberal yeni bir siyasal kimlik enjekte etme girişimine karşı duruş. Gerçek bir kamusal alan elde etme mücadelesi. Çünkü kamusal alan halkın kolayca ulaşacağı, yararlanacağı alandır. </p>
<p><strong>Mekanın ruhu ve ruhsuz “yok mekanlar”</strong></p>
<p>Dünyanın her yerinde yok mekanlar birbirinin aynısıdır; tarihleri, kimlikleri ve kendilerine has bir ruhları yoktur. İnsanlar bu mekanlarla hiçbir duygusal bağ kuramaz; sadece transit geçiş yapar veya “tüketici” olarak bulunurlar. Oya insan olmazsa mekan geometrik ve soyut bir boşluktan başka nedir ki? Ne zaman ki insan o boşluğun içinde deneyim yaşar, anılar biriktirir ve ona anlam yükler; o soyut boşluk bir “yer”, gerçek bir “mekan”, “aidiyet hissedilen” bir alan haline gelir; o mekanın “genius loci” si yani ruhu doğar.</p>
<p>Bir mekanın ruhu ve hafızası, orada daha önce yaşanmış olayların, akıtılan gözyaşlarının, atılan kahkahaların ve geçen zamanın birikimidir. Bir ağacın halkaları, zemindeki aşınmış bir arnavut kaldırımı, bir fabrikanın isli bacası mekanın hafızasını taşır. Tarihi bir hanın avlusuna girdiğimizde, asırlık bir zeytin ağacının altında oturduğumuzda, üretimi durmuş bir fabrikanın tuğlalı, isli bacasına baktığımızda veya eski bir tren garında beklediğimizde hissettiğimiz o tarif edilemez huzur, mekanın kendi hafızasını ve ruhunu bizimle paylaşmasıdır.</p>
<p><strong>“Kaos” tan</strong> <strong>“kosmos” a</strong> <strong>mekan ve mekansal</strong> <strong>bağlanma</strong></p>
<p>Mitolojide karşımıza çıkan “kaos” tan “kosmos” a, bir başka ifadeyle sınırsız boşluktan düzenli mekana dönüşüm insanın süreklilik ve düzenlilik hissiyle ilişkilidir. İnsan zihni, anıları ve duyguları soyut olarak saklamakta zorlanır; onları her zaman fiziksel bir mekana çıpalayarak dünyanın kaotizminden sıyrılır. Bu nedenle insanda “mekansal bağlanma” psikolojisi vardır. Çocukluğumuzun geçtiği ev, sokak; ilk aşkımızla göz göze geldiğimiz “Kısmet Bakkal” ın köşesi; eşimizin bize Sümerbank’tan aldığı rengarenk çiçek desenli pazen; bir kedinin ya da köpeğin başını okşadığımız, mamasını verdiğimiz şehrin güzelim korusu; çelik çomak oynarken camını kırdığımız nar ağaçlı okul bahçesi; çalıştığımız ilk fabrika binasındaki emektar makinalar; fabrika bahçesini güzelleştirmek için diktiğimiz bugün ulu ağaç olmuş fidanlar; yağ tenekelerine dikilen fesleğenler, top kadifeler, mor küpeli çiçekler orada yaşamayanlar için bir anlam ifade etmese de bizim için özel bir öneme sahiptir; çünkü mekanın hafızası, bireysel hikayemizin sürekliliğini sağlar; kim olduğumuzun fiziksel kanıtlarıdır.</p>
<p>Mekanlar sadece bireysel hikayemizin bir uzantısı değil aynı zamanda toplumun ortak kimliğini, dayanışma pratiklerini ve kültürel kodlarını ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı sosyolojik bir köprüdür. “Kolektif hafıza” nın ete kemiğe büründüğü yerdir. Bir kentteki fabrika, sadece üretim yapılan bir bina değil işçi sınıfının kolektif kimliğidir; sabah vardiyası düdükleriyle, ortak grev halaylarıyla, sabah kahveleriyle örülen bir dayanışma mekanıdır. Fabrika orada durdukça o mahallenin işçi kültürü, dayanışma pratiği ve kültürel belleği canlı kalır. Bu nedenle hafızasını koruyan mekanlar, insana değişen dünyada bir “süreklilik” ve “güven” hissi verir. Kütüphaneye dönüştürülmüş okula giren bir yetişkin orada çocukluğunu, arkadaşlarını görür. Kültür merkezine dönüştürülmüş bir gaz fabrikasına giren yaşlı bir işçi o eski fabrika bacalarında, fırınlarda şehre ışık getirdiği o günleri yaşar. Bir okulun, fabrikanın, tarihsel bir mekanın kültür merkezine dönüşmesi, ninelerimizin, dedelerimizin, bizden önceki neslin hangi koşullarda çalıştığını, o şehrin nasıl var olduğunu hissederek öğrenmemizi sağlar.</p>
<p><strong>Hades’te</strong> <strong>akan iki nehir</strong></p>
<p>Oysa bir hafıza mekanı yıkıldığında kaybedilen sadece bir bina değildir. Mekan yıkılıp özellikle soylulaştırma politikalarıyla yerine “yok mekanlar” kurulduğunda o mekanın taşıdığı sosyolojik sınıf coğrafyadan sürülür. Yeni gelen üst gelir grubu, o fabrikanın grev hafızasıyla hiçbir bağ kuramaz. Toplumsal hafıza kesintiye uğrar ve mahalle sakinleri arasındaki kolektif bağlar kopar. Tüm toplum, hikayesinin, tarihinin altından çekildiğini, köksüzleştirildiğini hisseder. Mekanın hafızası silindiğinde, birey/toplum kendi anılarının gerçekliğinden şüphe etmeye başlar. “Mekansal yas” tutar. Bunu önlemenin yolu ise Gazhane Çevre Gönüllüleri gibi mahallemize, şehrimize, tarihimize, kültürel hafızamıza sahip çıkmaktır.</p>
<p>Yunan mitolojisinde Hades’te akan iki nehirden biri “Lethe/Unutuş Nehri” diğeri “Mnemosyne /Hafıza/Hatırlayış Nehri” dir. Ölen ruhlar reenkarne olmadan önce Lethe’den içerek geçmiş yaşamlarının tüm acılarını, kimliklerini ve anılarını unuturlar. Bilgeler ve kahramanlar ise Mnemosyne nehrinden içerek hafızalarını korurlar. Gazhane Çevre Gönüllüleri hafızalarını korumayı seçti. “Kamusallık, katılımcılık, üretici ve katılımcı yönetim” ilkeleri etrafında Hasanpaşa Gazhanesi’nin bir hafıza mekanına dönüşmesini sağladılar. Ve inançla, azimle gerçeğin, olması gerekenin peşine düşerek bugün kelimenin tam anlamıyla gerçek bir “kamusal alan” olan Müze Gazhane’nin açılmasına öncülük ettiler. İBB tarafından yapılan restorasyonla 2021 yılında Müze Gazhane açıldı. Eskiden kömür tozu, ağır işçi emeği, makine gürültüsü ve üretim telaşı kokan o koridorlar bugün yerini sanat tartışmalarına, çocuk kahkahalarına, kahve kokusuna, bilginin ve estetiğin dingin ruhuna bıraktı. İçeri giren her ziyaretçi, buranın asırlık bir emek ve üretim alanı olduğunu demir konstrüksiyonlu isli duvarların hafızasından okurken bir yandan da sanatın keyfini çıkarıyor.</p>
<p><strong>Hestia’nın Ateşi</strong></p>
<p>Antik dünyada, toplumsal barışın teminatı sayılan Hestia’nın tapınağındaki kutsal ateş sönmeye yüz tuttuğunda şehir kaosa sürüklenirdi. Gazhane Çevre Gönüllüleri, Hestia’nın ruhunu Hasanpaşa’ya geri çağırarak fabrikanın sönen havagazı ateşini kültür ve sanat ateşiyle yeniden yaktılar. Mücadelelerini bırakmadılar; mekanın ortak akılla ve katılımcı bir süreçle yönetilmesi için çalışmalarını ve takibini sürdürüyorlar ve bugünlerde 30. yılı kutluyorlar. Bu “gerçek kamusal alan”da Haziran 2027’ye kadar devam edecek tüm 30. yıl etkinliklerine herkesi bekliyorlar. 30. yılda gelin bu ateşi yakmaya siz de katılın.</p>
<p>(AK/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Rio’dan sevgilerle…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/riodan-sevgilerle-324475</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/16/riodan-sevgilerle.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/riodan-sevgilerle-324475</guid><description><![CDATA[Brezilya’daki seçimlerin neticesini endişe içinde beklerken mutluluk diyarının mazisine eğilen üç olağanüstü belgesel: Vera Valdez’e, Elza Soares’e ve Belchior’un Alucinação albümüne doyum olmuyor!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Latin Amerika’daki muhteşem diyarlardan Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde tertip edilen beynelmilel film Festivali bu sene 1 ile 11 Ekim tarihleri arasında gerçekleşti. </p>
<p>Sinema şöleni sırasında ülkedeki seçimlerin ilk aşaması <strong>Lula</strong>’nın oğul <strong>Bolsonaro</strong>’nun gerisinde kalmasına sahne oldu. Kıtadaki hegemonyasını genişletmekle meşgul <strong>Trump</strong>‘tan destek alan sağcı siyasetçinin babasının yıkıcı projelerini, diktatörlüğü çabuk unutmuşa benzeyen ülkede tatbik etmeye devam edeceğine dair haklı şüpheler var. Seçimlerin ikinci turunun yapılacağı 25 Ekim tarihinde ülkenin sürüklenebileceği uçurumların endişesini bertaraf etmek şimdilik mümkün olmasa da Brezilya’nın yakın geçmişindeki parıltılı şahsiyetlerinden üç tanesine odaklanmak ruhumuzu bir nebze ferahlatacaktır. </p>
<p>Tiyatro aktrisi, fotomodel ve manken , Nouvelle Vague iştirakçisi, ayrıca anne ve diktatörlük mağduru <strong>Vera</strong> <strong>Valdez</strong>’e hayran olmamanız işten bile değil. Her türlü hürriyetten yana olan cesur ve öncü performansları sizi şoke bile edebilir. </p>
<p>Brezilya müziğinin yıllar boyunca en mühim şarkıcı ve yorumcularından sayılan <strong>Elza</strong> <strong>Soares</strong>’in gırtlağını yırtarcasını çıkardığı seste onun mütevazı köklerini, tuttuğunu koparan kişiliğini, gayet duygusal olmasına rağmen bir kadın olarak güçlü kalabilmek için daima vermiş olduğu mücadeleyi hissedeceksiniz.</p>
<p>Dikatörlüğün dehşet estirmeye devam ettiği senelerde müzisyen <strong>Belchior</strong>’un çıkardığı <em>Alucinação </em>albümünü oluşturan parçaların üzerinden tek tek geçerken ülkenin 70’li yıllarda değişime duyduğu ihtiyacı özümseyecek, memleketin ezelden beri kurtulamadığı eşitszlik ve adaletsizlikle günümüzdeki vaziyet arasında paralellikleri fark edeceksiniz. </p>
<h3>Şeytan tüyü</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-1412.jpg" alt=""></p>
<p>Ruj sürdüğü için okuldan atılan, geleneksel manada eğitilmeye zaten niyeti olmayan, mankenliğe çok erken yaştan kafayı takmış Vera Valdez’in parıltılı hayatı sizi büyüleyecektir. Paris’te <strong>Dior</strong> bir yana <strong>Coco</strong> <strong>Chanel</strong>’le çalıştığı yılların zarafetini ömrünün sonuna kadar muhafaza etmesine hayran olacak, çok daha özgür ve ilerici tavırlarıyla birleştirdiği duruşuna inanmakta zorluk çekeceksiniz.</p>
<p>Bu arada küstah ve talepkâr Coco’nun normalde pek konuşulmayan morfin bağımlılığı dahil, mahrem dünyasına da vakıf olacak, haylaz Vera’nın dünya çapında sanatçılar ve dehalarla birleştirdiği verimliliğine gıpta edeceksiniz.</p>
<p>Fransa’da Yeni Dalga akımına dahil olmasına, Brezilya’da ziyadesiyle ilerici performansların gözbebeği haline gelmesine; aynı zamanda çalkantılı yaşamı boyunca elinden geleni çocuklarından esirgemeyen şefkatli bir anne olmasına da şahit olacaksınız.   </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/uaEUBePdW94?si=x3jq-e2LUqgUzAY2" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Yönetmen <strong>Fabio</strong> <strong>Meira</strong>’nın 2026 Brezilya yapımı 78 dakikalık <em>Vera Valdez’in olağanüstü hayatı (A extraordinária vida de Vera Valdez/The extraordinary life of Vera Valdez)</em> adlı belgeselinde diktatörlüğün işkencesine maruz bırakılan, hint kenevirli sigarasını parmaklarından düşürmeyen, cinselliğini hoyratça deneyimleyen, muhakkak ki hür bir şahsiyetle karşı karşıyayız.</p>
<p>Yakınları ve geniş bir sanatsever kitlesi tarafından layıkıyla sevilen Vera’nın cenazesi filmin başından itibaren aslında nasıl bir  varoluş biçimiyle yüzleşeceğimizi zaten ilan ediyor. </p>
<p>Brezilya’nın ilk beynelmilel mankeni olarak lanse edilen Vera’nın sıradanlık ve ayrıca normallike alakası olmadığını, lakin birçok insanın halen özendiği o frapan dünyaya dahil olmanın belirli bir kişilik,  kabiliyet ve cesaret gerektirdiğini teninizde hissedeceksiniz. </p>
<h3>Volkanik</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-1412-1.jpg" alt=""></p>
<p>Bir sahne canavarıyla daha karşı karşıyayız. Kendini halkın, gecekondu mahallelerinin sesi ilan etmiş olan Elza Soares gücünü nereden aldığını belki ömrü boyunca bilemedi, lakin sahneden yayılan auranın geniş kitleleri tesir altında bırakmış olduğu muhakkak. </p>
<p> O daima kendini geliştirmeye çalışan, taşkın enerjisi nesiller arası köprüler kurmuş, kendini defalarca baştan yaratmış kabiliyetli bir ruhtu.</p>
<p>Mikrofonlara sığmayan sesini bilhassa <strong>Louis</strong> <strong>Armstrong</strong>’la karşılaşmasından sonra hırıltılı versiyonuyla da kullanmayı adet edinmiş, caz emprovizasyonlarıyla geniş Brezilya coğrafyasının tınılarını birleştirmiş; deyim yerindeyse bir füzyon sanatçısı olmayı başarmıştı. Cinselliğin ne kadar mühim olduğunu yalnız sözleri değil, özel hayatıyla da ispatlamış, ziyadesiyle samimi bu şahsiyeti belgesel aracılığıyla da tanımanın onurunu yaşıyoruz. </p>
<p>Kahramanının ilk adını taşıyan Brezilya yapımı 110 dakikalık <strong>Eryk Rocha</strong> imzalı biyografik filmde Elza’nın ne kadar cömert ruhlu biri olduğunu gördükçe ona bağlanıyor, Brezilya diktatörlüğü sırasında sürgün yaşamından kesitlerle hayata bakış açısına da derinden vâkıf oluyoruz. </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/In08do3d-p0?si=RC_UpDJixx0ly9WQ" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe> </p>
<p>Birbirinden muhteşem şahsi arşiv görüntüleriyle Brezilya’nın mazisini bize birebir yaşatan muhtelif filmlerin görüntüleri birleşince ortaya tadına doyulmaz bir seyirlik çıkıyor<em>. </em></p>
<p><em>Elza</em> ısrardan hoşlanan kahramanının müzikal performanslarına da seyirciyi doyuruyor; meşhur ve yakışıklı futbolcu kocası <strong>Garrincha</strong>’nın alkol problemine, ayrıca bir kaza sonucu ölen oğlunun acısına da bizi dahil ediyor.</p>
<p>Tahmin edilebileceği gibi Elza kadınlara atfedilen muhtelif özelliklerden dolayı ömrü boyunca muhtelif aşağılamalara maruz kalıyor; lakin bu onun kadınların gücünü artırma yönündeki çabalarını katmerlendirmesine yol açıyor. </p>
<p>Elliden fazla albüm kaydetmiş, 90 yılı aşkın ömrününün 72 yılı boyunca aktif kalmış Brezilya’nın harbi ruhlarından birine saygı duruşunda bulunmak şart! Üstelik mevzubahis olan, Brezilya’da prömiyeri yapılmış en iyi belgesel ödülüne Rio de Janeiro festivalinde layık görülmüş okkalı bir film!</p>
<h3>Direnmek şart</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-14.jpg" alt=""></p>
<p>Brezilya’nın gene nesiller arası köprü vazifesi görmüş bir diğer sanatçısı, şarkıcı, şair, besteci Belchior <em>Sanrı (</em><em>Alucinação/Delusion)</em> adlı belgeselde, filmle aynı adı taşıyan en meşhur albümlerinden biriyle anılıyor. <strong>Elis Regina</strong>’nın şarkılarını yorumlaması Belchior’u diktatörlük zamanında adeta bir devrimci marşının imzacısı haline getirmiş, günümüzde popüler olan sanatçılardan <strong>Ana</strong> <strong>Cañas</strong>’ın 2021’de tamamıyla onun şarkılarından oluşan bir albüm yapması yaratıcılığının kalıcılığını bir kez daha ispatlamıştı. </p>
<p>Belgesel boyunca albümdeki sırasıyla tüm şarkıları dinliyor, ülkenin o yıllardaki vaziyetini arşiv filmleri aracılığıyla özümsüyoruz.</p>
<p>Siyasi mesajlar taşıyan şiirsel güfteler diktatörlük sırasında yaşamın nasıl sürdüğüne dair ipuçları veriyor; vintıç sıfatının uygun olduğu görüntüler ve dönemin ruhunu yansıtan müzikal armoniler insanda 70’li yıllara yönelik nostaljiyi ister istemez tetikliyor. Filmdeki görüntülere birebir uyan aşağıdaki klip ifade etmeye çalıştıklarımı birebir yansıtıyor.</p>
<p>Ne de olsa o dönemde devletin kırsal kesimde imkân yaratmaması yüzünden kentlere yoğun göç yaşanırken, emek sömürüsü tavan yapıyor; filmde toplumsal eşitsizlikler, gelir uçurumları adeta gözümüze sokuluyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/FenWBF66-ow?si=Ra8f_0y7nDZdhcwp" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe> </p>
<p>Tropicália hareketinin daha önce yarattığı ivmeyle gençlik ananevi olan ne varsa, hepsinden uzaklaşmaya girişiyor, yeniliklerin peşinde geniş ufuklara doğru yelken açılıyor. Şehir yerleşimleri faşizmin ifadesi haline geliyor; bilhassa kadınlara ve siyahlara yönelik ırkçılık, aşağılama ve sömürü, mücadelenin çetinleşmesine yol açıyor. </p>
<p>İdollere, dine ve mitolojilere ihtiyaç duymayan yeni nesil hayal kırıklığı yaratsa da hakikatle yüzleşmek istiyor; nevroz ve şiddetin hayatlarında yer almasını arzulamıyor. </p>
<p>Brezilya o dönemde kendini baştan tanımlama peşinde, Belchior’un şarkıları da bu iş için biçilmiş kaftan; bu sayede gençlerin enerjisi engellenemez bir dönüştürme gücüne evriliyor. </p>
<p>2025 Brezilya yapımı 74 dakikalık <strong>Marcos Caetano, Renato Terra</strong> ve <strong>Leo Caetano</strong> imzalı belgeselin tanıtım metninde ifade edildiği şekilde bugünün Brezilya’sına da yönelik olarak şu sual soruluyor: “Ütopyalar bitip distopyalar hangi noktada başlıyor?”</p>
<p>(RL/FD)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Atina festivalinden]]></title><link>https://bianet.org/yazi/atina-festivalinden-324250</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/09/atina-festivalinden.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/atina-festivalinden-324250</guid><description><![CDATA[Belgesellerden Bir Zamanlar Harlem’de ve Gabin, kurmacalardan Dün Gözüme Uyku Girmedi ve Kızıl Hangar beynelmilel Atina Film Festivali'nde bilhassa dikkatimi çekti…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>ABD’de siyahların halen maruz kalmakta olduğu ayrımcılık, baskı ve şiddet bir yana, 1920’ler ve ‘30’larda New York’taki Harlem mahallesinin merkezini oluşturduğu kültürel rönesans asla unutulmuş değil.</p>
<p>Aralarında ressam <strong>Aaron Douglas</strong>, sanatçı ve yazar <strong>Richard Bruce Nugent</strong>, şair <strong>Arna Bontemps</strong>, müzisyenler <strong>Eubie Blake</strong> ve<strong> Noble Sissle</strong>, fotoğrafçı <strong>James Van Der Zee</strong>, şair ve yazar <strong>Countee</strong> <strong>Cullen</strong>’in eşi <strong>Ida Mae</strong> gibi şahsiyetlerin teşrif ettiği 1972 tarihli olağanüstü buluşmada <strong>William</strong> <strong>Greaves</strong>’in kamerasını ustalıkla kullanmasına şahit oluyoruz.</p>
<p>Lakin görüntülerin bir belgesele dönüşmesi Graves’in oğlu <strong>David</strong>’in çabaları sayesinde gerçekleşmiş ve <em>Bir Zamanlar Harlem’de (Once Upon A Time In Harlem)</em> adlı film ancak bu seneki Sundance Film Festivalinde seyirci karşısına çıkabilmiş.</p>
<p>2026 ABD yapımı 100 dakikalık ibretlik belgesel bu sene boyunca Cannes, Sydney, Deauville, Toronto, Zürih, Reykjavik, São Paolo, Londra dahil, muhtelif şehirlerdeki festivallere dahil edildi ve sinema severlerin gönlünde taht kurdu.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/ESnX3LQbCVI?si=JD29DSNaCZjW7j9C" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Mevzubahis rönesansa iştirak etmiş birbirinden renkli sanatçılar ilerlemiş yaşlarına rağmen inanılmaz performanslar sergiliyor, engin birikimlerini çağlayanlar gibi teşhir ederken mütevazılıkta asla kusur etmiyorlar. Afrika kökenli ABD vatandaşlarının mazilerinde beyazlar tarafından tabi tutuldukları çirkin davranışlar neşeli toplantının nispeten küçük bir kısmını oluşturuyor; seneler sonra buluşmanın heyecanı, muhtelif mevzular ve bilhassa mücadele hakkındaki fikir teatileri bir yana, hararetli tartışmalar ve sular seller gibi okunan şiirler de seyirciyi büyülüyor.</p>
<p>‘70’li yılların estetiği, belgesel kahramanlarının asaletiyle birleşince ortaya tadına doyum olmaz bir belge çıkıyor; mutlaka tavsiye ederim.</p>
<h3>Büyümek zor zanaat!</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/buyumek-zor-zanaat.jpg" alt=""></p>
<p>Hayatın nasıl akıp gittiğini teninizde hissetmek istiyorsanız <em>Gabin </em>adlı belgesel sizin için biçilmiş kaftan. Fransa’nın kırsal kesiminde, babası kasap, annesi büyükbaş hayvan yetiştiricisi, şirin oğlan çocuğu <strong>Gabin Jourdel</strong>’i on sene boyunca takip edip hayatının bu gayet mühim dönemine ustalıkla dahil ediliyoruz.</p>
<p>Dünya prömiyerini Cannes’da gerçekleştirdikten sonra Locarno, Dokufest, Melbourne ve Filmfest Hamburg’a dahil olmuş 2026 Fransa, Almanya, İsviçre ortak yapımı 105 dakikalık belgesel <strong>Maxence Voiseaux </strong>imzasını taşıyor.</p>
<p>Mesele bir erkek çocuğu olarak Gabin’in yalnız babasıyla olan çatışma potansiyeli değil, kırsal kesimde geleneksel hayatı sürdürmenin zorlukları ve kahramanımızın almak zorunda kaldığı kararların tümü. Taşradan ve dar bir çevreden kopma, bilhassa gayet iyi anlaştığı ve işinde yardımcı olduğu annesinden uzaklaşma ihtimalleri tabii ki Gabin’de ikilemlere yol açıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/_4XmhCbavrs?si=RQ14o0eAiL8h2tuX" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Eğitim sürecine de yakından dahil olduğumuz Gabin sevimli bir çocukluktan nispeten problemli bir ergenliğe adım atarken kendisiyle empati kurmak da hiç zor değil.</p>
<p>Gabin’in çoban köpeği yetiştiriciliği denemeleri sırasındaki dağlık bölge sekansları seyirciyi bilhassa büyülerken filmin tempolu montajı bir döneme uzun uzun takılarak sıkılmamıza asla izin vermiyor.</p>
<p>Sekiz ile onsekiz yaşları arasında Gabin’le alakalı şahit olduklarınızın tümü bir yana, özellikle son sekanslar ailden kopup bağımsızlığınızı ilan ettiğiniz döneminize sizi mutlaka döndürecektir. İlk flörtlerden ilk isyanlara, tabiat ve hayvan alemiyle iç içe olmanın ayrıcalığında, gayet estetik bir yolculuğa hazır mısınız?</p>
<h3>Aşiret dünyasında kadının isyanı</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/asiret-dunyasinda-kadinin-isyani.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Abbas Kiyerüstemi</strong>, hatta <strong>Yılmaz Güney</strong> sinemasını özlediyseniz kırsal kesimden bu şiirsel feminist çığlığa kayıtsız kalamayacksınız.</p>
<p>Aşiret dünyasının halen baskı altında tutmaya devam ettiği kadınlar bu haksızlığa daha ne kadar katlanmak zorunda ki?</p>
<p>Lübnan’ın Suriye sınırında Bikâ Vadisininin muhteşem coğrafyasında kan davası meselesini damardan işleyen <em>Dün Gözüme Uyku Girmedi (</em><strong><em> </em></strong><strong><em>البارح</em></strong><strong><em> </em></strong><strong><em>العين</em></strong><strong><em> </em></strong><strong><em>ما</em></strong><strong><em> </em></strong><strong><em>نامت</em></strong><strong><em>/Yesterday The Eye Didn’t Sleep) </em></strong>adlı kurmaca film aslında çok bildik sularda yüzüyor.</p>
<p>Lakin insan, Batı medeniyetinin temelinde sayılan Grek diyarının her geçen gün daha iddialı hâle gelen başkentinde öylesine “Doğulu” bir hikâyeye toslayınca neye uğradığını şaşırabiliyor.</p>
<p>Sinemasal referanslar bir yana filmdeki estetik yaklaşım ve amatör olduklarına inanmakta zorluk çekeceğiniz muhteşem oyuncular, hem coğrafyanın ruhuyla sıcak temas kurmanıza imkân tanıyacak, hem de içinizdeki isyankâr direnişçiyi tetikleyecek.</p>
<p>Filistinli Rakan Mayasi’nin adının senaryo ve prodüktör hanelerindeki mevcudiyeti, yönetmen olarak ilk eserine verdiği ehemmiyeti muhakkak ki teyit ediyor. 2026 Belçika, Lübnan, Filistin, Katar ve Suudi Arabistan ortak yapımı 100 dakikalık çarpıcı eserin tesirinden uzun süre kurtulamayabilirsiniz. Filmin son sekansında bence zirveye ulaşan şiirselliği esasen bizi tüm seyir boyunca sihirli auralarıyla besleyen Bedevi Al Mawla ailesinin varlığına da borçluyuz.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/dyahdsSwX7o?si=2JfjXfohGIAP9CiM" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Cannes Film Festivalinde dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olup Karlovy Vary, Melbourne ve Filmfest Hamburg gibi etkinliklerden sonra seyahatine devam etmekte olan bu nadide eserin Türkiye’ye de bir an önce uğramasını diliyorum.</p>
<p>Filmin konusuna gelince, bir kaza sonucunda rakip aşiretin bir ferdi bir trafik kazasına kurban gidince kan davası tetikleniyor; ruhlarındaki titreşimleri adeta tenimizde hissettiğimiz iki kızkardeş (hakiki isimleriyle) Rim ve Cevahir, kanın durmasına karşılık olarak takas ediliyor. Bir kara mizah misali sayılabilecek akabindeki pazarlık sahnesinde cengâver Cevahir’in cüretine hayran olacaksınız!</p>
<p>Festivalin filmle ilgili künyesinde belirtildiği üzere, neorealist ve neredeyse ritüelliğe varan bir bakış açısıyla otoriter ananelerin ve patriyarkal düsturların şiddetine sinamasal şiirsellik çerçevesinde ister istemez maruz kalmaya ne dersiniz?<strong> </strong></p>
<h3>O meşum gün!</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/o-mesum-gun.png" alt=""></p>
<p><strong>Pinochet</strong> diktatörlüğünün tesirlerini çabuk unutmuşa benzeyen Şili geçen sene, babası resmen Nazi olan aşırı sağcı <strong>José Antonio</strong> <strong>Kast</strong>’ı cumhurbaşkanlığına getirmiş olmasına rağmen neyse ki sanatseverlerin imdadına gene sinema yetişti!</p>
<p>İster istemez insana <strong>Pablo</strong> <strong>Larrain</strong>’ın muhteşem üçlemesini hatırlatan <em>Kızıl Hangar (Hangar Rojo/The Red Hangar)</em> bizi siyasi içerikli bir gerilime layıkıyla sevk ediyor.</p>
<p><strong>Salvador Allende</strong>’yi 11 Eylül 1973 öncesi yapılan bir saldırıdan kurtarmış olan hava kuvvetleri albayı <strong>Jorge Silva</strong>, Pinochet’in önderliğindeki darbeden liderini bir kez daha kurtaramadığı gibi kahramanlık sicilinden dolayı da bedel ödemek zorunda kalıyor.</p>
<p>Bir havacılık ikonu olarak başında bulunduğu ve eğitim verdiği hava üssü mevzubahis darbe günü bir gözaltı, sorgu ve işkence merkezi hâline getirilince dünyası birdenbire allak bullak oluyor. Aşırı disiplin ortamında yaşadığı ikilemi uzun süre maskelemek zorunda kalan prensipli ordu mensubunun ruhuna aktör <strong>Nicolás Zárate </strong>sayesinde nüfuz edebiliyoruz.</p>
<p>Dünya prömiyerini Berlinale’de gerçekleştirmiş olan filmin dünyada katılmadığı festival kalmadı desem yeridir; layık görüldüğü ödüller de cabası. Askerî ortamın soğukluğunu ve tabii ki gaddarlığını, siyah-beyaz görüntülerin katkısıyla da tenimizde muhakkak ki hissediyoruz.</p>
<p>Ahlak ve sabır hususunda herkesin bir sınırının olduğunu idrak ettiğimiz gibi intikam dinamiklerinin orduda nasıl işlediğine de ne yazık ki vâkıf oluyoruz.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/2zdmQWnBOzk?si=hxfH7K3fQPhqkQmH" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Gerçek hadiselerden yola çıkılarak çekilmiş 2026 Şili, Arjantin, İtalya ortak yapımı 82 dakikalık filmin yönetmeni, aynı zamanda prodüktörlerden biri olan <strong>Juan Pablo Sallato</strong>. Senaryo yazarı hanesinde adı geçen <strong>Luis Emilio</strong> <strong>Guzmán</strong>’la akrabalık bağı olmasa da geçen ay yitirdiğimiz <strong>Patricio</strong> <strong>Guzmán</strong>’ı da bu vesileyle anmak isterim. Ne de olsa Şili’nin karanlık mazisi hakkındaki en çarpıcı eserlere imza atmış usta sinemacıya kesinlikle çok şey borçluyuz.</p>
<p>(RL/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 10 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İoanna Kuçuradi ve Heidegger: Yusuf Kaplan'ın felsefeyi anlamaması]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ioanna-kucuradi-ve-heidegger-yusuf-kaplan-in-felsefeyi-anlamamasi-324277</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/09/ioanna-kucuradi-ve-heidegger-yusuf-kaplan-in-felsefeyi-anlamamasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ioanna-kucuradi-ve-heidegger-yusuf-kaplan-in-felsefeyi-anlamamasi-324277</guid><description><![CDATA[Yusuf Kaplan, Nietzsche'nin tezini Heidegger'e atfediyor, Heidegger'in Sokrates övgüsünü tersine çeviriyor, bugüne ait bir "sonu" Antik Atina'ya taşıyor ve buradaki Marksizmle olan tartışmayı da ıskalıyor. Yani konuştuğu konuyu bilmiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nün kurucusu, Türkiye Felsefe Kurumu başkanı ve Uluslararası Felsefe Dernekleri Federasyonu'nun (FISP) eski başkanı İoanna Kuçuradi'nin vefatının ardından Yusuf Kaplan X'te bir mesaj yayımladı. Mesajın bir cümlesi, söylenmek isteneni son derece açık biçimde ifade ediyordu:</p>
<p><em>"Türk değildi bir defa. Rum'du."</em></p>
<p>Yusuf Kaplan'ı bu sözleri nedeniyle haklı olarak kınayanlara ben de katıldım ve onu, felsefenin dine ya da halka mensubiyetle değil bilgi ve düşünceyle ilgili olduğunu göstermek üzere, Heidegger üzerine açık bir münazaraya davet ettim. Böylesi bir saldırıyı karşılıksız bıraktığımızda, Alevi, Kürt, Ermeni, Gürcü, Bulgar, Arnavut, Süryani ya da Yahudi olduğu için insanların felsefe, edebiyat, sanat gibi alanlardaki emek ve eserlerini benzer saldırılara açık bırakmaya devam ederiz.</p>
<p>Çağrım hâlâ karşılıksız; anlaşılan cevap da mümkün değil.</p>
<p>Heidegger'i seçmemin nedeni, onun Türk-İslamcı çevrelerde olduğu gibi Yusuf Kaplan'ın düşüncesinde de önemli bir yere sahip olmasıdır. Şu alıntı bunu göstermeye yeter:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>"Heidegger, (Batı'da) felsefenin Sokrat'la birlikte sona erdiğini söylemişti. Oysa biz, Batı-merkezci metinlerden, Batılı anlamda insanın hayatın merkezine yerleştirilmesi ve felsefenin mythos'tan logos'a ve antropos'a endekslenmesi sürecini başlatan filozof olması hasebiyle, felsefenin, ilkin Thales'le, ama esas itibariyle Sokrat'la birlikte başladığını bilmemiz gerektiğini bellememiz istendi bizden bugüne kadar. Ben, Heidegger'in 'kışkırtıcılığını' kuşanarak, sadece felsefenin değil, bir adım daha ötesine giderek, insanın da Sokrat'la birlikte bittiğini düşünüyorum."[1]</em></p>
<p>Bu alıntının 2006 tarihli olması sizi yanıltmasın. Kaplan aynı fikri 2018'de Yeni Şafak'taki "Socrates'i öldürmeliyiz" başlıklı yazısında yeniden dile getirdi.[2] Ne fikrini değiştirdi ne de buradaki bilgileri düzeltti.</p>
<p>Müsaadenizle bu ifadeye, özellikle de Kaplan'ın Heidegger'e atfettiği cümleye biraz daha yakından bakalım: <em>"Heidegger, (Batı'da) felsefenin Sokrat'la birlikte sona erdiğini söylemişti."</em> Gerçekten Heidegger böyle bir şey söylemiş miydi? Bu yazıda yalnızca bu parçayı numune olarak inceleyeceğim; münazara imkânı doğarsa konuyu daha da açarım.</p>
<p>Kaplan'ın paragrafı birbirini taşıyan birkaç hata üzerine kurulu.</p>
<p>Her şeyden önce Heidegger felsefenin Sokrates'le sona erdiğini hiçbir yerde söylemedi. <em>"Sokratizm çöküşün bir işaretidir" </em>diyen Nietzsche'dir.[3] Kaplan iki filozofu birbirine karıştırıyor. Nitekim yıllar sonra Nietzsche'yi de aynı tartışmaya ekler; fakat iki düşünür arasındaki ayrımı yine açıklamaz.</p>
<p>Heidegger'in meselesi felsefenin sonu değil, Seinsvergessenheit, yani varlığın unutuluşudur. Bu kavramı Varlık ve Zaman'da kullanmaz; 1947'de Beaufret'ye yazdığı mektupta kullanır ve orada geriye dönük olarak Varlık ve Zaman'ın da bu temel deneyimden doğduğunu söyler.[4]</p>
<p>Heidegger'de ise odaklandığı filozof Sokrates değil Platon'dur. Platon'la başlayan felsefe, onun deyişiyle, sonradan "metafizik" denecek olanın karakterini taşır.[5] 1964'te ise bu tezi bile düzelterek unutuluşu Platon'un yol açtığı bir sapma olarak değil, aletheia'nın (ἀλήθεια, açığa çıkma) kendi yapısına ait bir gizlenme olarak düşünür.[6] Hatta aynı metinde, kendi felsefesinin bir düşüş hikâyesi olmadığını özellikle belirtir.[7]</p>
<p>Benim itirazım ise Varlık ve Zaman'ın kendi kavramlarına dayanıyor. Heidegger'de Dasein düşer: içinde bulunduğu dünyaya ve benimsediği geleneğe düşer, ölümü kendi imkânı olarak üstlenmek yerine onun üzerini örter. Varlığın unutulmuşluğu da bu örtmenin karşılığıdır. Kurtuluşun nerede aranacağı ise bellidir: Heidegger'in ima ettiği gibi, cevap kendi düşüncesinde bulunmaktadır. Düşülen bir durum, oradan çıkılamayan bir süre ve nihayet çıkışı sağlayan bir düşünür — bu, adı konmasa da bir düşüş teorisinin bütün unsurlarını taşır.</p>
<p>Sokrates'e gelince, Heidegger onu Düşünmek Ne Demektir?'de hiçbir şey yazmadığı için "Batı'nın en saf düşünürü" olarak över.[8] Son olarak Kaplan'ın çıkış yolu olarak gösterdiği metafizik, Heidegger'e göre Platonculuğun ta kendisidir.[9]</p>
<h2>Felsefenin sonu ve Marx</h2>
<p>Heidegger felsefenin sonunu, metafiziğin Marx'la tersine çevrilmesine bağlar: ona göre felsefe bu tersine çevrilmeyle en uç imkânına ulaşmış, bundan sonra gelen felsefe girişimleri yalnızca epigonal yeniden canlandırmalar olarak kalmıştır.[10]</p>
<p>Heidegger'in Marksizmi bu kadar merkezi bir yere koyması tesadüf değildir. 1946'da Marksist tarih anlayışının, yabancılaşmayı kavrayarak tarihin özsel bir boyutuna ulaştığı için diğer bütün tarih yazımlarından üstün olduğunu kabul etmişti.[11] "Felsefenin Sonu ve Düşünmenin Görevi", felsefenin Marksizmle vardığı noktadan sonra içine düştüğü krize verilmiş bir cevaptır. Heidegger'in yaptığı, işçi sınıfının ve Marksizmin ortaya koyduğu soruya gerici bir cevap vermektir.</p>
<p>Kısacası Kaplan, Nietzsche'nin tezini Heidegger'e atfediyor, Heidegger'in Sokrates övgüsünü tersine çeviriyor, bugüne ait bir "sonu" Antik Atina'ya taşıyor ve buradaki Marksizmle olan tartışmayı da ıskalıyor. Yani konuştuğu konuyu bilmiyor.</p>
<p>"Türk değildi bir defa, Rum'du" cümlesi aynı zamanda bir ironi barındırıyor: Kaplan'ın düşüncesine başvurduğu Heidegger'e göre felsefenin dili Yunancadır. Kaplan ise ömrünü felsefeye adamış Rum bir filozofu, Türk olmadığı gerekçesiyle dışarıda bırakmaya çalışıyor. Heidegger'in Türkçeyi felsefe dili saydığı bir metne ise bugüne kadar rastlanmadı. İoanna Kuçuradi'nin felsefesi, insan haklarının ve insan onurunun evrenselliği üzerine kuruluydu. Bu yüzden ona yöneltilen bu sözler yalnızca ona değil, felsefenin kendisine yöneltilmiştir.</p>
<p>Heidegger felsefesinin Alman hâkim sınıfı için ne anlama geldiği ve neden bu kadar önemli bir yer tuttuğu ise ayrı bir yazının konusu.</p>
<p>Münazara çağrım hâlâ geçerlidir. Kaplan gibi düşünen başka Yeni Şafak yazarları varsa onlar için de geçerlidir: bu kadar çok konuştuğunuz Heidegger üzerine konuşalım. Şunu diyebilirim lakin, Heidegger'in Alman hâkim sınıfı için neden bu kadar önemli olduğu Varlık ve Zaman'da görülebilir. Kitap 1927'de, Cihan Harbi yenilgisinin, Kiel ayaklanmasının, Kasım Devrimi'nin ve Bavyera Konsey Cumhuriyeti'nin ardından, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin korkusunun yoğunlaştığı bir atmosferde ortaya çıktı.</p>
<p>Heidegger savaş alanında askerden beklenen tutumu, yani ölümden kaçmamayı, kendi ölümünü üstlenmeyi ve karar vermeyi, "sahih" varoluşun genel kavramına dönüştürür. 74. paragrafta bireyin yazgısını (Schicksal) halkın ortak yazgısına (Geschick) bağlarken bu bağ açıkça görünür. Oysa savaşın sonunda milyonlar ölümün kendisine değil, ne uğruna ölmelerinin istendiğine itiraz etmişti. Heidegger bu soruyu tersine çevirdi: <em>"İnsan neden bu savaşta ölmek istemiyor?" </em>sorusunun yerine <em>"İnsan neden kendi ölümünü sahih biçimde üstlenmiyor?"</em> sorusunu koydu ve yenilginin krizini ontolojik kategorilere tercüme etti. Ölüm her yerde ve her zamanda insana dair bir şey olduğunda, onu cephede görünce farklı bir davranış göstermeye gerek yoktu ezcümle. 1933'teki rektörlüğü ve faşist Almanya'nın filozofu olma talebi bu çizginin devamıydı. Kara Defterler de bu düşüncelerden ömrünün sonuna kadar vazgeçmediğini gösteriyor.</p>
<p>Şu nettir ki felsefe bir dine ya da halka mensup olmakla değil, bilgiyle ve düşünceyle ilgilidir. Kuçuradi'ye yöneltilen o cümle, aynı zamanda bunu anlamamanın ifadesidir.</p>
<p>Kendi adıma ayrıca şunu söyleyebilirim: Kuçuradi'nin etik felsefesi, benim tasvip etmediğim ve yetersiz bulduğum alanlardan biri. Bu anlamda Kuçuradi'nin sınıfsal ilişkileri ve bu ilişkilerdeki çatışmaları felsefesinde yeterince kavrayamadığını düşünüyorum. Hatta bir adım daha ileri giderek, geliştirdiği etik yaklaşımın bu ilişkileri anlaşılmaz kıldığını da söyleyebilirim.</p>
<p>Tam da bu durum beni ikili bir görev ve sorumlulukla karşı karşıya bırakıyor: Bir yandan felsefeye ve felsefe yapabilme hakkına yönelik bu gerici saldırıya karşı bir savunma geliştirmek; diğer yandan felsefenin dar bir etik anlayışına sıkıştırılmasına karşı eleştirel bir tartışma yürütmek.</p>
<hr>
<p>[1]Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 3 Ocak 2006, https://www.yenisafak.com/arsiv/2006/ocak/03/ykaplan.html</p>
<p>[2]Yusuf Kaplan, "Socrates'i öldürmeliyiz", Yeni Şafak, 2018, https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/socratesi-oldurmeliyiz-yoksa-metafiziksiz-bilim-yok-olusa-surukleyecek-hepimizi-2046441</p>
<p>[3]Friedrich Nietzsche, Die Geburt der Tragödie. Oder: Griechentum und Pessimismus, Leipzig: C. G. Naumann Verlag, 1907, s. 2.</p>
<p>[4]Martin Heidegger, Platons Lehre von der Wahrheit. Mit einem Brief über den „Humanismus", Bern: A. Francke AG, 1954, s. 72.</p>
<p>[5]A.g.e., s. 48.</p>
<p>[6]Martin Heidegger, Zur Sache des Denkens, Gesamtausgabe Band 14, Frankfurt am Main: Vittorio Klostermann, 2007, s. 147.</p>
<p>[7]A.g.e., s. 70.</p>
<p>[8]Martin Heidegger, Was heißt Denken? (1951-52 kış dönemi dersleri), s. 20.</p>
<p>[9]Martin Heidegger, "Das Ende der Philosophie und die Aufgabe des Denkens", GA 14, Frankfurt am Main: Klostermann, 2007, s. 71.</p>
<p>[10]A.g.e., s. 71.</p>
<p>[11]Martin Heidegger, Platons Lehre von der Wahrheit. Mit einem Brief über den „Humanismus", Bern: A. Francke AG, 1954, s. 87.</p>
<p>(VAY/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 10 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Temaşadan telaşeye: Dolapdere ikinci el pazarında tutunmak ve sınırlar]]></title><link>https://bianet.org/yazi/temasadan-telaseye-dolapdere-ikinci-el-pazarinda-tutunmak-ve-sinirlar-324263</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/09/temasadan-telaseye-dolapdere-ikinci-el-pazarinda-tutunmak-ve-sinirlar.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/temasadan-telaseye-dolapdere-ikinci-el-pazarinda-tutunmak-ve-sinirlar-324263</guid><description><![CDATA[Sokak boyunca uzanan tezgahların her biri birbirinden farklı. Kimi satıcı eşyalarını yere serdiği bir bezin üstünde sergiliyor, kimi de basit bir tahta platformun üzerinde. “Bu pazarda herkes satış yapamaz” sözü pazarda tezgâh açmanın görünmeyen bazı kuralları olduğunu düşündürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Panayia Evangelistra Kilisesi’nin sokağından içeriye doğru adım attıkça, karmaşık ama bir o kadar da kendine has bir düzenle dizilmiş tezgâhının başında Murat Bey  karşılıyor beni. Aslen Feriköylü olan ve benzinli araba tamirciliği yapan Murat Bey, “ikinci el” dediğimi duyunca sesini kısıyor; bu ifadeyi pek sık kullanmamamı tembihliyor.</p>
<p>Tezgâhındaki birbirinden bağımsız eşyaların arasından otuz liralık kadın gözlükleri takılıyor gözüme; alıcısının pek olmadığını söylüyor. Bu pazarın hikâyesini yazmak istediğimi belirttiğimde ise gülümsüyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Kişisel özgürlükleri yazıyorsun demek... Aslında arabaları yazsan daha iyi olur. Araba kullanmana gerek yok; sen yan koltukta oturur, yazarsın.”</em></p>
<p>Murat Bey’den sonra yolum, neredeyse yirmi yıldır burada tezgâh açan Suna Hanım ile kesişiyor. Tezgâhındaki kişisel gelişim kitaplarını evirip çevirirken karmaşanın ortasından gülümsüyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Onlarda yaşanmışlık var. Ben bunları okudum; insan mutlu oluyor genç yaşta öğrenince… Ben de öğrendim ama bak, bu yaşımda.” </em></p>
<p>Okumayı çok sevdiğini ama kitapların pahalılığından dert yandığını anlatan Suna Hanım, sattıklarının bazısının kendi kütüphanesinden olduğunu söylüyor: <em>“Okuyorum, sonra satıyorum.”</em></p>
<p>Burası nam-ı diğer Dolapdere ikinci el pazarı... <em>Bavul Dergisi</em> de Şubat 2016 sayısının kapağında bu pazarı anlatırken tam da bu ruhu özetliyordu: <em>“İsmiyle Müsemma: Dolapdere Bit Pazarı. Gerçekten de birilerinin çöpe attığı bir eşya, başkası için uzun uzun incelenmeye değer olabiliyor.”<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[1]</a></em></p>
<p>Bu pazar hikâyesi aslında bianet’in 26 Temmuz’da düzenlediği Mekânsal Okuryazarlık Atölyesi kapsamındaki saha araştırması sırasında doğuyor. Sorgulayıcı bir bakışla Tarlabaşı sokaklarında mekânı hissetmek için yürürken, hiç aklımda yokken yolum bu pazara düşüyor ve orada takılı kalıyorum.</p>
<p>Dolapdere’nin ikinci el pazarı; Feylesof ve Mirimiran sokaklarının kesiştiği noktadan başlayıp Panayia Evangelistra Rum Ortodoks Kilisesi’nin arkasına uzanan, resmi semt pazarları gibi sınırları çizilmemiş, gayriresmî bir alan. Bir dönem akşamları da kurulurken günümüzde Pazar günü sabah erken saatlerde kurulmasına izin veriliyor. 2019’da Dolapdere’deki sanat merkezlerinin açılmasıyla pazar yeniden tartışma konusu oluyor.<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[2]</a></p>
<p>Beyoğlu Belediyesi Zabıta Müdürlüğü yetkilisiyle yaptığım telefon görüşmesinde, alanın resmi bir statüsü olmadığını öğreniyorum. Belirli bir açılış ya da kapanış saati bulunmayan pazar, sınırda kalması sebebiyle zaman zaman hem Şişli hem de Beyoğlu belediyelerinin müdahalelerine sahne oluyor. Yetkili, pazara ev sahipliği yapan kilise yönetiminin de durumdan şikâyetçi olduğunu belirtiyor ancak kilisenin aktif ibadete açık olup olmadığına dair net bir bilgi vermiyor. Agos gazetesinde yayımlanan haberler ise geçmişte kilise ve belediye arasında yürütülen görüşmelerin sonuçsuz kaldığını gösteriyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Pazar ayinlerimiz sırasında çok rahatsız edici olaylar yaşıyoruz. Kilisenin önünde alkol kullananlar oluyor. Defalarca belediyeye başvurduk. ‘Yer arıyoruz’ diyorlar. Bit pazarı yirmi yıldır burada. Yirmi senedir yer bulamıyorsanız bunun sadece yer bulamamakla ilgili olmadığını düşünüyorum.”<a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[3]</a></em></p>
<p>Saha çalışmasından birkaç hafta sonra alana tekrar gittiğimde kilisenin açık olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Öğlene doğru ibadetin sonuna yetişebiliyorum. Kilise görevlisine bu pazarın kendileri için bir sorun teşkil edip etmediğini sorduğumda, zabıta ile iletişime geçtiklerini ve en azından kilisenin ön cephesinin boşaltıldığını söylüyor. Gördüğüm kadarıyla kilisenin ön tarafı rahatlamış olsa da arka sokaklar yoğun biçimde kurulmaya devam ediyor. Pazarın algılanışına dair bu durumu Suna Hanım ise kendi açısından şöyle özetliyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;">“<em>Kilise bizim pis olduğumuzu düşünüyor, ondan tel örgüleri koydular. Bize hırsız diyenler de var.”</em></p>
<p>Sokak boyunca uzanan tezgahların her biri birbirinden farklı. Kimi satıcı eşyalarını yere serdiği bir bezin üstünde sergiliyor, kimi de basit bir tahta platformun üzerinde. Suna Hanım’ın tezgahı ise tam bir karmaşa: Bir tarafında “seç, beğen, al” usulü üst üste yığılmış giysiler dururken, diğer köşesine birkaç kitap ve süs eşyası sıkıştırılmış. Tezgahlar birbiriyle hiç ilgisi olmayan ürünlerle dolu; ancak asıl farkı yaratan, onları sergileme biçimleri. Daha gösterişli kıyafetleri tek tek ipe asan da var, Suna Hanım gibi her şeyi bir arada sunan da...</p>
<p>Bir yanda gıcır gıcır ama sahte olduğu her halinden belli olan spor ayakkabılar nizamla dizilmişken, diğer yanda her şeyin birbirine karıştığı tezgahlar göze çarpıyor. Hatta bir başka tezgahta eski yıllara ait açılmamış bir şarap şişesi bile duruyor. Tezgahları gezen yerli ve yabancı müşterilerin neredeyse tamamı pazarlık yapıyor; bazılarının ise eşyaları incelerken beyaz plastik eldiven taktıkları dikkat çekiyor.</p>
<h3>Pazarın görünmeyen sınırları</h3>
<p>Pazarda kimlerin nerede tezgâh açabildiğine ilişkin bazı görünmeyen sınırlar olduğuna dair işaretler de var. Kilise çevresindeki pazarın dışında, Dolapdere Yenişehir Camii çevresinde ve kaldırım kenarlarında da bazı satıcılar tezgâh açıyor.</p>
<p>Saha çalışmasının olduğu gün zabıta Yenişehir Camii çevresindeki bazı tezgâhları kaldırdığında, ikinci el pazarındaki bazı satıcıların müdahaleyi “Oh olmuş” diyerek karşıladığına tanık oluyorum.</p>
<p>Suna Hanım’ın <em>“Ama bu pazarda herkes satış yapamaz, bunu herkes bilir”</em> sözü de pazarda tezgâh açmanın görünmeyen bazı kuralları olduğunu düşündürüyor. Pazara ikinci gelişimde Yenişehir Camii’nin çevresinde daha önce gördüğüm tezgâhların artık olmadığını fark ediyorum.</p>
<p>Kilisenin ön cephesinin boşaltılmasında olduğu gibi, burada da pazarın kapladığı alanın zaman içinde değiştiği görülüyor. Beyoğlu Belediyesi Zabıta Müdürlüğü ile yaptığım görüşmede ise saha çalışmasının gerçekleştiği gün Yenişehir Camii çevresindeki tezgâhların neden kaldırıldığına ilişkin ayrıca bir gerekçe belirtilmiyor.</p>
<p>Tam pazardan ayrılacakken, elinde menemen tavasıyla yürüyen bir esnaf geçiyor yanımdan. Biraz ileride bir pilavcı ve bir tatlıcı arabasını itiyor. Tatlıcı arabasının üzerinde “askıda tatlı” yazıyor; öğrencilere ve durumu olmayanlara tatlının ücretsiz verildiği not düşülmüş. Bir kadın çocukların bardaklarına Fanta dolduruyor, bir başkası ise tezgahların arasında çay satıyor. Tezgahların birine yaklaştığımda, satıcılardan biri çantamdan çıkardığım ıslak mendili görüp rica ediyor: <em>“Birazdan yemek yiyeceğiz de, bir tane de ben alabilir miyim?”</em></p>
<p>Dolapdere İkinci El Pazarı, tüm sınırlarına, hiyerarşilerine ve belirsizliklerine rağmen sokağın kendi ritmiyle ve paylaşımıyla yaşamaya devam ediyordu.</p>
<hr>
<p>*Yazıda kişilerin asıl isimleri değiştirilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[1]</a> https://x.com/bavuldergi/status/692791532336869377?s=48</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[2]</a> https://t24.com.tr/gundem/dolapdere-bit-pazarinin-kurulmasina-koronavirus-gerekcesiyle-musaade-edilmedi-pazarcilar-yolu-kapatti-eylem-yapti,901417?_t=1785240507721</p>
<p><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[3]</a> <a href="https://www.agos.com.tr/tr/haber/evangelistra-rum-ortodoks-kilisesinin-ayakta-kalma-mucadelesi-39297" target="_blank" rel="noopener">https://www.agos.com.tr/tr/haber/evangelistra-rum-ortodoks-kilisesinin-ayakta-kalma-mucadelesi-39297</a></p>
<p>(ŞG/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 10 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kriz ortak, siyaset neden parçalı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kriz-ortak-siyaset-neden-parcali-324257</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/09/kriz-ortak-siyaset-neden-parcali.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kriz-ortak-siyaset-neden-parcali-324257</guid><description><![CDATA[Muhalefetin aşması gereken bir siyasal alışkanlık var: Toplumun parçalı taleplerini yalnızca yan yana getirmek, onları ortak bir siyasete dönüştürmek anlamına gelmiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de bugün yaşananları yalnızca iktidarın politikaları üzerinden okumak, meselenin önemli bir bölümünü eksik bırakıyor. Çünkü sorun sadece iktidarın ne yaptığı değil; toplumun karşı karşıya olduğu birbirinden farklı görünen krizlerin neden ortak bir siyasal itiraza dönüşemediği.</p>
<p>Ekonomik kriz derinleşiyor. Hukukun siyasal alan üzerindeki belirleyiciliği artıyor. Yerel demokrasinin alanı daralıyor. Gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler ve sivil toplum aktörleri üzerindeki baskılar sürüyor. Cezaevlerinde hak ihlalleri ve tecrit tartışmaları devam ediyor. Kadınlar erkek şiddetiyle, gençler geleceksizlikle, emekçiler güvencesizlikle karşı karşıya. Kürt meselesinde yeni bir siyasal dönem ihtimali tartışılırken, bu dönemin demokratik bir dönüşüme nasıl evrileceği hâlâ açık bir soru olarak duruyor.</p>
<p>Bütün bunlar aynı siyasal zeminde yaşanıyor. Fakat siyaset bu sorunları çoğu zaman birbirinden kopuk başlıklara ayırıyor. Ekonomik kriz emekçilerin, Kürt meselesi Kürtlerin, kadınların mücadelesi kadınların, cezaevlerindeki hak ihlalleri mahpusların, yerel demokrasinin tahrip edilmesi ise belediyelerin meselesi olarak ele alınıyor.</p>
<p>Böylece ortak bir siyasal sorunlar bütünü, birbirinden bağımsız talepler toplamına dönüşüyor.</p>
<p>Oysa burada yalnızca bir parçalanma yok; aynı zamanda bir yönetilebilirlik biçimi var. Her sorun kendi alanına çekildiğinde, hiçbirinin bütünü değiştirecek bir siyasal güç oluşturmasına izin vermeyen bir tablo ortaya çıkıyor. Yoksulluk ekonomi politikasına, Kürt meselesi güvenlik politikasına, kadın cinayetleri adli politikalara, yerel yönetim sorunu idari düzenlemelere indirgenebiliyor. Böylece siyasal düzenin bütünü tartışma dışı kalırken, toplum kendi sorunlarının tek tek sonuçlarıyla uğraşmak zorunda bırakılıyor.</p>
<p>Tam da burada muhalefetin sorunu ortaya çıkıyor.</p>
<p>Türkiye muhalefeti uzun süredir iktidarın yanlışlarını teşhir etmeyi siyaset yapmanın önemli bir parçası olarak görüyor. Oysa iktidarın ne kadar yanlış yaptığını göstermek, onun yerine nasıl bir ülke kurulacağını anlatmaya yetmiyor. Muhalefet çoğu zaman iktidarın açtığı başlıklara cevap veriyor, onun belirlediği gerilimlerin içinde pozisyon alıyor. Böylece gündemi kuran değil, gündeme cevap veren bir siyaset ortaya çıkıyor.</p>
<p>Daha önemlisi, farklı toplumsal kesimlerin talepleri arasında siyasal bir bağ kurulamıyor. İşçi ücretini, kadın güvenliğini, Kürt eşit yurttaşlığını, genç geleceğini, belediye kendi seçilmiş iradesini savunuyor. Bunların her biri haklı ve gerekli talepler; fakat siyasal bir bütünlük içinde ele alınmadıklarında ortak bir dönüşüm fikrine dönüşemiyorlar.</p>
<p>Burada muhalefetin de aşması gereken bir siyasal alışkanlık var: Toplumun parçalı taleplerini yalnızca yan yana getirmek, onları ortak bir siyasete dönüştürmek anlamına gelmiyor.</p>
<p>Seçim dönemlerinde farklı kesimlerin taleplerini aynı metne koymak başka, bu taleplerin neden aynı demokratik dönüşüm ihtiyacında buluştuğunu göstermek başka. İlki bir ittifak kurabilir; ikincisi siyasal bir yön yaratır.</p>
<p>Muhalefetin sorunu bu nedenle yalnızca daha sert konuşmak, daha iyi örgütlenmek ya da daha geniş ittifaklar kurmak değil. Daha temel bir mesele var: İktidara itiraz ederken, iktidarın kurduğu siyasal çerçevenin dışına yeterince çıkamamak.</p>
<p>Bu durum özellikle Kürt meselesinde ve güvenlik siyasetinde belirginleşiyor. İktidarın “önce güvenlik, sonra siyaset” yaklaşımına itiraz etmek yerine zaman zaman aynı çerçevenin daha yumuşak bir versiyonu benimseniyor. Demokratik çözümün kendisi üzerinden siyaset kurmak yerine, bunun siyasi maliyeti hesaplanıyor. Böylece bazı meselelerde ilke ile strateji arasındaki denge, strateji lehine bozuluyor.</p>
<p>Oysa demokratik siyaset, yalnızca mümkün olanı hesaplamak değil, mümkün olanın sınırlarını değiştirme iddiasıdır.</p>
<p>Bugün barış tartışmasının önemi de burada.</p>
<p>Çatışmanın sona ermesi elbette tarihsel bir eşik olabilir. Ancak çatışmasızlık ile barış aynı şey değil. Silahların susması, kendi başına siyasal ilişkileri değiştirmiyor; hukukun üstünlüğünü kurmuyor, yerel yönetimleri güçlendirmiyor, toplumun karar süreçlerine katılımını sağlamıyor.</p>
<p>Bu nedenle barışın yalnızca çatışmanın nasıl sona ereceği üzerinden tartışılması yeterli değil. Asıl mesele, sonrasında nasıl bir siyasal düzen kurulacağı.</p>
<p>Eğer barış yalnızca şiddetin sona ermesi olarak tarif edilirse, yıllardır ertelenen siyasal ve toplumsal meselelerin yeniden ertelenmesi mümkündür. Oysa kalıcı barış, yurttaşların eşitliği, siyasal katılım, hukuk güvencesi ve demokratik kurumların güçlendirilmesiyle anlam kazanabilir.</p>
<p>Aynı ayrım “normalleşme” için de geçerli.</p>
<p>Normalleşme, eski siyasal düzenin daha düşük gerilimle yeniden üretilmesi anlamına geliyorsa, bunun demokratikleşme olarak adlandırılması mümkün değil. Seçilmiş yerel yönetimlerin işleyemediği, siyasal faaliyetin suçlama konusu yapılabildiği, gazeteciliğin baskı altında olduğu bir düzende yalnızca gerilimin azalması, toplumsal ilişkilerin gerçekten değiştiği anlamına gelmez.</p>
<p>Dolayısıyla muhalefetin önündeki mesele iktidarın normalini daha katlanılır hale getirmek değil, normalin kendisini tartışmaya açmak.</p>
<p>Bunun için uzun seçim bildirgelerinden daha fazlasına ihtiyaç var. Topluma yalnızca neyin yanlış olduğunu değil, yerine neyin konacağını anlatan bir siyasal fikir gerekiyor.</p>
<p>Kürtlerin eşit yurttaşlık talebi, kadınların eşitliği, emekçilerin ekonomik güvencesi, gençlerin gelecek beklentisi, yerel yönetimlerin seçilmiş iradeye dayanması ve basının üzerindeki baskının sona ermesi farklı başlıklar olabilir. Fakat hepsi aynı temel soruya bağlanabilir:</p>
<p>Bu ülkede insanlar kendi hayatları ve ülkelerinin geleceği üzerinde ne kadar söz sahibi?</p>
<p>Siyasetin asıl düğümü burada.</p>
<p>Çünkü demokrasi yalnızca seçim günü oy kullanmak değildir. Seçilenlerin görevlerini sürdürebilmesi, yerel iradenin korunması, farklı kimliklerin kendisini ifade edebilmesi, siyasal muhalefetin kriminalize edilmemesi, yurttaşın karar süreçlerine katılabilmesi de demokrasinin parçasıdır.</p>
<p>Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca bir iktidar değişikliği tartışması değil, siyasal ilişkinin kendisini yeniden düşünmektir.</p>
<p>İktidar değiştiğinde ne değişecek?</p>
<p>Asıl soru budur.</p>
<p>Eğer yalnızca yönetenler değişecek, fakat devlet ile yurttaş arasındaki ilişki, yargının konumu, yerel yönetimlerin yetkisi ve siyasal katılımın sınırları büyük ölçüde aynı kalacaksa, yaşanan krizlerin önemli bir bölümü başka biçimlerde yeniden üretilebilir.</p>
<p>Fakat mesele bu ilişkileri değiştirmekse, muhalefetin de kendisine başka bir görev tanımlaması gerekir: İktidarı izleyen değil, siyasetin sınırlarını yeniden kuran bir güç olmak.</p>
<p>Bunun anlamı yalnızca iktidara karşı çıkmak değil. Toplumun birbirinden ayrı görünen itirazlarını ortak bir demokratik tahayyülde buluşturmak; her grubun kendi sorununu çözmesini bekleyen bir siyasetten, birlikte nasıl bir ülke kurulacağını tartışan bir siyasete geçmek.</p>
<p>Türkiye’de krizler farklı alanlarda yaşanıyor olabilir. Fakat bu krizlerin birbirinden bağımsız olmadığını görmek yetmez. Asıl mesele, bu ortak zeminden yeni bir siyasal yön çıkarabilmek.</p>
<p>Çünkü iktidarı değiştirmek ile siyasal düzeni değiştirmek aynı şey değildir.</p>
<p>Türkiye’nin önündeki asıl eşik de burada.</p>
<p>(TAA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 10 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Her yerde bisiklet]]></title><link>https://bianet.org/yazi/her-yerde-bisiklet-324269</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/09/her-yerde-bisiklet.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/her-yerde-bisiklet-324269</guid><description><![CDATA[Selanik'ten İstanköy'e ve Turgutreis'e, her bisiklet yolu giderek küçülüyor, daralıyor, kenara itiliyor, kayboluyor. Bu kademeli yok oluş, asıl meseleyi gün yüzüne çıkarıyor. Kıyı şeridinin ve her kentin kamusal alanının gerçekte kime ait olduğunu kim belirliyor?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bisiklet, sağlıklı yaşamın, ekolojik bilincin ve medeniyetin simgesi sayılır. Ancak otomobilden alan talep ettiğinde çoğu zaman çatışmanın nedeni haline gelir. Selanik'in sahil yolu olan Nikis Caddesi'ndeki bisiklet yolu, başlangıçta eski sahilin taş döşeli kaldırımı üzerindeydi ve bisikletliler alanı yayalarla paylaşıyordu.</p>
<p>2020'de, pandemi önlemleri kapsamında asfalt yola indirildi ve otomobillerden bir şerit aldı. Geçici bir önlemdi ve belediye onu hiçbir zaman ruhsatlandırmadı. Makedonya–Trakya Adem-i Merkezi İdaresi, belediyenin kendi önerisini, yani mevcut durumun korunması önerisini reddedince bisiklet yolu yasa dışı sayıldı ve belediye onu yeniden taş kaldırıma taşımaya karar verdi.</p>
<p>Selanik'te de her gün bisiklete binen biri olarak, hangi yasanın ve hangi amaçla yurttaşları bu yaşam biçimine mahkum ettiğini merak ediyorum. Bir şerit alan bisiklet yolu yasa dışı sayılıyor, oysa hava kirliliği, gürültü ve yaya için kamusal alanın kaybı yasa dışı sayılmıyor. İroni şu ki “yasallık” yaşam kalitesini değil, otomobili koruyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/thessaloniki.png" alt="">
<figcaption>Selanik (Thessaloniki)</figcaption>
</figure>
<p>Bisikletli, otomobil sürücüsünden önemli ölçüde farklıdır. Sigorta primi ve yakıt masrafı ödemez, otomobil satın almaz ve enerji kaynaklarını tüketmez, üstelik her gün egzersiz yapar. Genellikle bisikletini kendisi onarır, sürücü ise uzman servislere başvurur. Dolayısıyla doğrudan ulaşım maliyeti belirgin biçimde daha düşüktür ve piyasa için yarattığı ekonomik faaliyet sınırlıdır. Belki de bu, bisikletlinin kamusal alana ilişkin kararlarda neden daha az dikkate alındığını kısmen açıklıyor. Kararlar çoğunlukla ekonomik çıkarı ve örgütlü temsili olanlardan, yani otomobil üreticilerinden, servislerden, akaryakıt ve sigorta şirketlerinden etkilenir. Bisikletlinin satacak ya da satın alacak bir şeyi yoktur ve güçlü hiçbir kuruluş tarafından temsil edilmez.</p>
<p>Dünyanın başka yerlerinde “yol kime ait?” sorusuna farklı bir yanıt verildi.</p>
<h3>Madrid'de çevre yolu parka dönüştü</h3>
<p>Madrid'i kişisel olarak tanıyorum. Otuz yıl önce bizim kentlerimize benziyordu, plansız yapılaşma, kent dokusunun içinden geçen çevre yolları, trafik ışıkları, otomobiller ve gürültü vardı. Belediye başkanı Alberto Ruiz-Gallardón, tüneller aracılığıyla otoyolları ve Manzanares Nehri'nin yanından geçen M-30 çevre yolunun tamamını yer altına aldı. Yüzeyde, nehrin kıyılarında yeşil alanlar ve bisiklet yolları oluşturdu. Bugün Madrid Río Parkı'nı gezen biri, köprüleriyle, yaya yollarıyla ve dinlenme alanlarıyla bu yerden bir zamanlar çevre yolunun geçtiğine zor inanır.</p>
<h3>Dünyanın geri kalanı da bu yolu izliyor</h3>
<p>Cenevre'de, Leman Gölü'nün koyu çevresinde, ünlü Jet d'Eau su fıskiyesinin de yükseldiği yerde, “U cyclable” oluşturuldu. Bu, su tarafında, sahildeki yaya yollarının hemen yanında uzanan, çift yönlü, kesintisiz bir bisiklet güzergâhı ve altı kilometre boyunca aralıksız devam ediyor. Quai Gustave-Ador sahil caddesindeki bisiklet yolu 2019'dan beri, Quai du Mont-Blanc ve Quai Wilson caddelerindeki bisiklet yolu ise 2021'den beri hizmet veriyor. İkincisi, pandemi döneminde oluşturulan geçici bisiklet yolunun yerini aldı.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/isvicre.jpg" alt="">
<figcaption>
<p>Fotoğraf: Urs Jaudas/Tamedia Ag (İsviçre)</p>
</figcaption>
</figure>
<p>Selanik'te ise tam tersine, pandemi döneminin geçici bisiklet yolu yasa dışı sayıldı.</p>
<p>Cenevre'de bisiklet yalnızca altyapıya dayanmıyor. Pro Velo Switzerland derneğinin “Bike to Work” kampanyası, İsviçre genelinde çalışanları Mayıs ve Haziran aylarında işe bisikletle gitmeye teşvik ediyor. Kampanya 2005'te Migros grubuna ait birkaç şirketle pilot program olarak başladı ve 2006'dan itibaren tüm şirketlere açıldı. Şirketler çalışan ekiplerini kaydediyor, bir mobil uygulama güzergâhları otomatik olarak kaydediyor ve ödüllü, eğlenceli bir yarışma ilgiyi canlı tutuyor. Asıl hedef, kat edilen kilometre değil, bisiklete binilen gün sayısıdır. 2024'te 3.840 şirketten 109.000'den fazla çalışan katıldı ve toplamda 27 milyon kilometreden fazla yol kat etti, bu da Dünya'nın çevresini neredeyse 700 kez dolaşmak demek. Böylece kampanya, ülkenin sağlık ve bisiklet alanındaki en büyük kampanyası oldu.</p>
<p>Kurumların izlemediği yerde bisikletliler kendileri sokağa çıkıyor. “Critical Mass”, 25 Eylül 1992'de San Francisco'da, birkaç düzine bisikletlinin organizatörsüz ve liderlersiz bir araya gelip birlikte geçmesiyle, otomobilin onlardan esirgediği alanı talep etmek için başladı. Bugün yaklaşık 300 kentte, genellikle her ayın son Cuma günü yapılıyor. Bisikletliler ayrıcalık istemiyor. Yola sığmak istiyorlar.</p>
<h2>İstanköy'de bisiklet yolu ölüyor</h2>
<p>İstanköy'de (Kos), ders verdiğim yerde, her gün okula bisikletle gidiyorum, daha önce Selanik'te yaptığım gibi. Arazi düz ve yaklaşık 12–13 kilometrelik sahil bisiklet yolu Lambi'den başlıyor, Kanari'den, ortaçağ kalesinden, Finikon Caddesi'nden ve limandan geçerek Psalidi'ye kadar uzanıyor. Böylece İstanköy “bisiklet kenti” ününü kazandı. Bölge yönetiminin finanse etmeye karar verdiği Psalidi uzantısı tamamlanmadı ve proje “Yunan kalendaları”na, yani hiç gelmeyecek bir tarihe ertelendi.</p>
<p>Güzergâh daralıyor. Kıyı şeridindeki plansız yapılaşma bisiklet yolunu kumsaldan uzaklaşmaya zorluyor ve denizin yanındaki yol, sokakların içinden dolambaçlı bir geçişe dönüşüyor. Kıyı şeridi ortak kullanıma açık olmasına rağmen oteller kumsalın üzerinde mantar gibi bitiyor ve ortak kullanım alanı her yıl küçülüyor.</p>
<p>Psalidi'nin ötesinde, adı “köy” olan Ayios Fokas yer alıyor. Gerçekte ağırlıklı olarak oteller ve plaj barlarından oluşuyor, sakinleri, meydanı ve gündelik yaşamı olan bir köy değil. Uzantı oraya ulaşacaktı, ama hiçbir zaman yapılmadı.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/xanthi-1.png" alt="">
<figcaption>İskeçe (Xanthi)</figcaption>
</figure>
<p>Aynı örüntü Türkiye kıyılarında, birkaç mil ötede de var. Turgutreis, 1972'ye kadar “kara toprak” anlamına gelen Karatoprak adıyla anılıyordu. 1960'ların sonuna kadar, ulaşımı zor, yalıtılmış bir tarım ve balıkçılık yerleşimiydi ve esas olarak narenciyeyle geçiniyordu. Yarımadanın turizm potansiyeli fark edilince yerleşim kökten değişti. 2003'te D-Marin açıldı ve bugün 30.000'i aşkın nüfusuyla yarımadanın ikinci büyük yerleşimi, temel gelir kaynağı ise turizm.</p>
<p>Orada da kıyı baskı altında. Belediye plajının içinde bir Sahil Güvenlik limanı inşa edilmesi planlanıyor. Projeyi savunanlar ulusal güvenliği ve üstün kamu yararını gerekçe gösteriyor. Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), kıyı şeridinin kesintiye uğrayacağı, belediye plajının yok olacağı ve yarımadanın en uzun yaya ve bisiklet yolunun işlevsiz kalacağı uyarısında bulunuyor. Belediye, 2019'dan beri yerin yanlış olduğuna işaret ediyordu. Teknik oda ayrıca imar planı revizyonuna da karşı çıktı, çünkü bu revizyon yapılaşma sınırlarını artırıyor ve ortak kullanıma ayrılmış alanların ticari, turistik ve konut amaçlı kullanılmasına izin veriyor.</p>
<h3>Turizm kıyıları neden işgal ediyor?</h3>
<p>İstanköy'de ve Turgutreis'te hikâye benzer. Tarıma ve balıkçılığa dayalı bir yer turizm tarafından keşfedilir, denizin yanındaki arazi muazzam değer kazanır ve önce orası yapılaşır. İlk sıraya, bisiklet yoluyla ve kamusal plajla aynı şeye, yani denize erişime ihtiyaç duyan oteller ve plaj barları girer. Sezonun kısa vadeli kazancı ortak alanın uzun vadeli değerine baskın gelir ve turizmle geçinen belediyeler hayır demekte zorlanır. Paradoks şu ki turist açık kıyı için gelir, oysa turizm altyapısı o kıyıyı kapatır.</p>
<h3>Kamusal alan bir lüks değildir</h3>
<p>Öne çıkan kentler zorunlu olarak en zenginleri değildi, sokakların, meydanların ve plajların herkese ait olduğuna karar verenlerdi. Bisiklet, bu kararın en yanıltmaz göstergesi işlevi görür. Bisiklet yolu dalgaya kadar kesintisiz uzandığı sürece kamusal alan canlı kalır. Kesintiye uğradığı ya da uzaklaştırıldığı yerde, onun yerini şimdiden özel ya da yabancı bir çıkar almıştır.</p>
<p>(PP/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 10 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Un violent désir de bonheur*]]></title><link>https://bianet.org/yazi/un-violent-desir-de-bonheur-324264</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/09/un-violent-desir-de-bonheur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/un-violent-desir-de-bonheur-324264</guid><description><![CDATA[Créteil’de başlayan hareket, Almanya’daki liselilerin haftalardır devam eden eylemleri Almanya ve Fransa’nın mevcut siyasal dengelerinden bağımsız değil. Fransa’da 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru ilerleyen süreçte gençlerin talepleri, eğitim politikalarının çok ötesinde, nasıl bir toplumsal gelecek kurulacağı tartışmasına bağlanıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Paris’in banliyörlerinden olan Créteil’de 17 Eylül’de  bir lisenin önünde başlayan öğrenci hareketi, birkaç hafta içerisinde Fransa çapında yüzbinlerce insanı sokağa taşıyan geniş bir toplumsal itiraza dönüştü.</p>
<p>İlk bakışta öğretmen ve eğitim personeli eksikliği, kalabalık sınıflar, ağır ders programları, okul binalarının kötü koşulları ve öğrencilerin üzerindeki Parcoursup baskısı gibi somut talepler etrafında başlayan hareket, kısa sürede eğitim sisteminin ötesine geçen bir anlam kazandı. 6 Ekim’de <strong>“</strong><strong>L’acte III “</strong>/üçüncü perde/aşmasına ulaşan mobilizasyon, Fransa’da uzun zamandır tekrarlanan <em>“apolitik gençlik”</em> söylemini de ciddi biçimde sorgulatmaya başladı. Çünkü sokaklara çıkan gençler yalnızca kendi okullarının koşullarını değil, nasıl bir toplumda, nasıl bir sistem içinde yaşamak istediklerini de tartışmaya/tartıştırmaya başladılar.</p>
<p>17 Eylül’de Paris’in banliyösündeki Créteil’de bulunan Lycée Saint-Exupéry’de ortaya çıkan ilk tepki, greve çıkan öğretmenlere öğrencilerin verdiği destekle başladı. Fakat öğrenciler kısa süre içerisinde kendi gündelik deneyimlerini de eylemin konusu haline getirdiler. Bu halin kendisi üzerinden bile söylenebilecek çok şey var. Bir öğretmenin hastalanması durumunda yerine yenisinin gönderilmemesi, sınıfların aşırı kalabalık olması, eğitim personelinin yetersizliği ve okul kaynaklarının eksikliği, öğrencilerin yalnızca eğitim hakkını değil, geleceğe ilişkin beklentilerini de doğrudan etkiliyordu. Bu nedenle hareketin temelinde yalnızca <em>“daha fazla öğretmen” </em>talebi bulunmuyordu. Daha derinde, gençlerin kendilerine ayrılan dar yaşam alanına itirazı vardı.</p>
<p>Hareketin Île-de-France’dan Fransa’nın diğer bölgelerine yayılmasıyla birlikte bu itirazın toplumsal boyutu daha görünür hale geldi. 24 ve 25 Eylül’de onlarca lisede başlayan protestolar, 29 Eylül’de ulusal bir mobilizasyona dönüştü. 1 Ekim’de üniversitelilerin, öğretmenlerin, sendikaların, velilerin ve farklı toplumsal kesimlerin desteğiyle hareket yeni bir aşamaya geçti. 6 Ekim’deki üçüncü aşamada ise yüzbinlerce insanın sokağa çıkması, liselilerin taleplerinin artık yalnızca bir <em>“gençlik meselesi”</em> olarak görülemeyeceğini ortaya koydu. Eğitim hakkı üzerinden başlayan mücadele, toplumsal eşitsizlik, kamusal hizmetlerin niteliği, gençlerin siyasal söz hakkı ve ülkenin geleceği üzerine daha geniş bir tartışmanın kapısını araladı.</p>
<p>Bu süreçte dikkat çekici olan, gençlerin kendilerini siyasetin dışında konumlandırmak yerine siyasetin tanımını genişletmeleri oldu. Onlar için siyaset yalnızca seçimlerde oy kullanmak, bir siyasi partiye üye olmak ya da parlamentoda temsil edilmek değildi. Siyaset, okulda kaç öğrenciyle aynı sınıfta eğitim gördüklerinden, öğretmenlerinin olup olmamasına; geleceklerini belirleyen Parcoursup sisteminden, nasıl bir ülkede yaşamak istediklerine kadar uzanan gündelik bir meseleydi. Bu nedenle 16 yaşındaki bir öğrencinin televizyon ekranında yetişkin gazeteciler ve bürokratlarla hükümetin değişmesi gerektiğini tartışabilmesi, yalnızca radikal bir söylemin ortaya çıkışı olarak değil, gençlerin kendilerini bugünün yurttaşları olarak görmeye başlamalarının göstergesi olarak okunabilir.</p>
<p>Belki de hareketin en önemli kırılma noktası burada ortaya çıkıyor. Uzun yıllardır gençlerin siyasetten uzaklaştığı, apolitikleştiği ve toplumsal meselelere ilgisini kaybettiği söyleniyordu. Oysa Fransa’daki liseli hareketi başka bir ihtimali gösteriyor: Tıpkı aynı tarihlerde Almanya Liselileri’nin şiddet, savaş, zorunlu askerlik politikalarına karşıt devam eden ‘Okul Boykot’ hareketi gibi (1). Belki gençler siyasetten uzaklaşmadılar; kendilerine sunulan siyaset biçimlerinden uzaklaştılar. Kendi deneyimlerinden hareket ederek yeni bir siyasal dil kurmaya başladıklarında ise sokaklarda görünür hale geldiler. Gene tıpkı Berlin Eyalet seçimlerinde olduğu gibi (2). Dün Paris’teki eylemlerde <em>“</em><em>f</em><em>arkındalığın prizi nereye takılır?”</em> diye soran bir öğrencinin elindeki karton pankarttan, <strong>“Vive La Commune”</strong> yazılı pankartın bir lisenin üzerinden sarkıtılmasına kadar uzanan semboller, gençlerin yalnızca şikâyet eden değil, kendi gelecekleri hakkında söz kuran bir özneye dönüştüklerini gösteriyor.</p>
<p>Bu nedenle <strong>“Un violent désir de bonheur“</strong><strong> </strong>ifadesi, bu hareketi anlamak için güçlü bir anahtar sunuyor. Buradaki <em>“mutluluk”</em> bireysel ve tüketim merkezli bir mutluluk değil elbete. İfade edilmek istenen iyi bir eğitim alma, güvenceli bir geleceğe sahip olma, eşitsizlik içinde yaşamama, sözünün duyulması ve kendi hayatı üzerinde karar verebilme arzusudur. <em>“Violent”</em> ise bu arzunun yıkıcı olmasından çok, bastırılmış bir ihtiyacın güçlü ve kararlı biçimde ortaya çıkmasını anlatıyor. Gençlerin öfkesi, aslında daha yaşanabilir bir hayat talebinin başka bir yüzü olarak beliriyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/violent.jpg" alt=""></p>
<p>Bu açıdan bakıldığında Créteil’de başlayan hareket, Almanya’daki liselilerin haftalardır devam eden eylemleri Almanya ve Fransa’nın mevcut siyasal dengelerinden bağımsız değildir. Fransa’da 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru ilerleyen süreçte gençlerin talepleri, eğitim politikalarının çok ötesinde, nasıl bir toplumsal gelecek kurulacağı tartışmasına bağlanıyor. Aşırı sağın yükselişi, toplumsal eşitsizlikler ve siyasal kutuplaşma karşısında gençlerin sokağa çıkması, Fransa’nın geleceği üzerine yürütülen tartışmanın da yeni bir aktörünü ortaya çıkarıyor. Ancak bu hareketi yalnızca mevcut siyasi kamplardan biriyle özdeşleştirmek eksik olur. Çünkü öğrencilerin ortaya koyduğu şey, öncelikle kendi yaşam deneyimlerinden doğan bir itirazdır, son derece ezber bozucu ve öğreticidir.</p>
<p>Belki de bugün Almanya ve Fransa’da liselerin önünde yükselen en önemli soru şudur: Gençler gerçekten siyasetsiz mi, yoksa başka bir siyaset mi arıyorlar? 17 Eylül’de bir banliyö lisesinin önünde başlayan ve 6 Ekim’de yüzbinlerce insanı sokağa çıkaran süreç, bu soruya güçlü bir yanıt veriyor. Gençler yalnızca daha iyi bir okul istemiyorlar; kendilerine ve bütün topluma daha iyi bir hayatın mümkün olduğunu hatırlatıyorlar. Ve belki de bütün bu hareketin altında, sloganlardan ve seçim hesaplarından çok daha eski ve güçlü bir duygu yatıyor. Yaşanabilir, özgür ve eşit bir hayata yönelik şiddetli bir mutluluk arzusu: Un violent désir de bonheur.</p>
<hr>
<p>(*)“Şiddetli bir mutluluk arzusu”</p>
<p>(1) <a href="https://www.dw.com/en/young-berliners-vote-overwhelmingly-for-socialist-left-party/a-79375167" target="_blank" rel="noopener">Young voters support the Left Party in Berlin, Germany</a></p>
<p>(2) <a href="https://bianet.org/haber/berlinde-binler-silahlanmaya-savasa-ve-zorunlu-askerlige-karsi-yurudu-324074" target="_blank" rel="noopener">Berlin’de binler silahlanmaya, savaşa ve zorunlu askerliğe karşı yürüdü</a>.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 10 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Muhabbet siyaseti ve “rû bi rû”]]></title><link>https://bianet.org/yazi/muhabbet-siyaseti-ve-ru-bi-ru-324259</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/09/muhabbet-siyaseti-ve-ru-bi-ru.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/muhabbet-siyaseti-ve-ru-bi-ru-324259</guid><description><![CDATA[Yüz yüze gelmenin, birbirini dinlemenin ve ortak bir dünya kurmanın imkânı üzerine…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Belki de çağımızın en derin siyasal krizlerinden biri, artık birbirimizle konuşmaktan çok birbirimiz hakkında konuşuyor oluşumuzdur. İnsanların birbirleriyle konuşmayı giderek unuttuğu bir çağda yaşıyoruz. Burada konuşmaktan kastım, yalnızca gündelik iletişimi sürdürmek, bir fikri karşı tarafa aktarmak ya da bir tartışmada kendi pozisyonumuzu savunmak değil. Çok daha basit, ama tam da bu sadeliği yüzünden zor olan bir eylemden söz ediyorum: muhabbet etmekten.</p>
<p>Gündelik dilde sıradan bir sohbeti anlatmak için kullanılan “muhabbet” kelimesi, aslında bu yüzeyselliğin çok ötesinde anlamlar taşır. Muhabbet, insanın başka bir insanla aynı söz alanını paylaşmasıdır. Bir başkasına kendini açmak, onu etkin biçimde dinlemek, söylediklerinin bizde bir karşılık bulmasına izin vermek ve en önemlisi karşımızdakini gerçekten bir “muhatap” olarak kabul etmektir. Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur: Birbirimizle yeniden muhatap olabilmek.</p>
<p>Çünkü günümüzdeki toplumsal ve siyasal sorunların önemli bir bölümü yalnızca fikir ayrılıklarından doğmuyor. Asıl kriz, artık birbirimizi dinlemiyor oluşumuzda yatıyor. Karşımızdakinin ne söylediğini anlamaya çalışmadan önce onun hangi kimliğe, hangi siyasi görüşe veya hangi gruba ait olduğunu belirliyor ve ilişkimizi bu etiketler üzerinden kuruyoruz. Böylece karşımızdaki insan olmaktan çıkıyor, zihnimizde yarattığımız ve temsil ettiğini düşündüğümüz bir soyutlamanın parçasına dönüşüyor. İnsanla değil, zihnimizde kurguladığımız o temsille konuşuyoruz.</p>
<p>Esasen tam da bu noktada muhabbetin politik anlamı beliriyor. “Muhabbet siyaseti” derken, siyasetin yerine sohbeti koymayı ya da karmaşık toplumsal sorunların birkaç insanın bir araya gelip konuşmasıyla çözüleceğini iddia etmiyorum. Böyle bir yaklaşım hem gerçekçi olmaz hem de siyasetin yapısal boyutlarını gözden kaçırır. Devlet, hukuk, iktidar ilişkileri, ekonomik eşitsizlikler ve tarihsel travmalar yalnızca konuşarak ortadan kalkacak meseleler değil elbette. Ancak bütün bu yapısal sorunların çözümünü mümkün kılacak toplumsal zeminin en temel harcı, insanların birbirlerini yeniden muhatap kabul edebilmesinde yatıyor.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, Kurmancî olan “rû bi rû” (yüz yüze) ifadesi, muhabbet siyasetinin felsefi ve toplumsal zeminini derinleştiren kadim bir karşılaşma biçimi sunuyor bizlere. Rû bi rû olmak, fiziksel bir yan yana duruşun ötesinde; iki insanın tüm önyargılarını, siyasal etiketlerini ve mesafe koyan zırhlarını bir kenara bırakarak doğrudan, birinci şahıs olarak bir araya gelmesini ifade eder. Siyasetin soyutlaştırıcı dili insanları gruplar ve kategoriler üzerinden tanımlarken, rû bi rû bir insanı soyutlamanın sınırlarına çarptırır ve karşımızdakinin canlı, somut ve biricik varlığını görünür kılar.</p>
<p>Martin Buber, insanın dünyayla ve diğer insanlarla kurduğu ilişkiyi “Ben-Sen” ve “Ben-O” ayrımı üzerinden kavramsallaştırır. “Ben-O” ilişkisinde karşımızdaki kişi, hakkında bilgi sahibi olduğumuz, tanımladığımız, sınıflandırdığımız ve nesneleştirdiğimiz bir şeydir. Oysa “Ben-Sen” ilişkisinde, tıpkı rû bi rû bir karşılaşmada olduğu gibi, ilişkinin niteliği değişir. Karşımızdaki artık hakkında konuştuğumuz bir nesne değil, doğrudan kendisine yöneldiğimiz bir “Sen”dir. Buber’in gösterdiği üzere insan tek başına var olan soyut bir birim değil, ilişkileri içinde insanlaşan bir varlıktır. “Ben” dediğimiz özne, ancak bir “Sen” ile kurduğu ilişki içinde anlam kazanır. Dolayısıyla gerçek bir karşılaşma, tarafların aynı fikirde olmasıyla ya da aynılaşmasıyla değil, birbirlerini karşılıklı olarak tanımasıyla, duymasıyla ve görmesiyle başlar.</p>
<p>Bu düşünceyi gündelik siyasete taşıdığımızda bariz fakat hayati bir sonuçla karşılaşırız: Bir insan hakkında konuşmakla o insanla konuşmak (rû bi rû) aynı şey değildir. Modern siyaset çoğu zaman insanları kategoriler üzerinden konuşmayı sever. Kürtler, Türkler, kadınlar, göçmenler, dindarlar ya da sekülerler hakkında konuşur, büyük soyutlamalar kurar ve insanları bu çatıların altına yerleştirir. Oysa muhabbet ve rû bi rû karşılaşma bu mesafeyi kıran radikal bir tutum sergiler. “Onlar” hakkında konuşmayı bırakıp “Sen” ile yüz yüze konuşmaya başladığımız anda siyasal ilişkinin niteliği de değişir.</p>
<p>Bu noktada Emmanuel Levinas’ın ötekilik düşüncesini de anımsamak gerekir çünkü bize önemli bir ipucu verir. Levinas’a göre “öteki” benim zihinsel kategorilerimin içine sığdırabileceğim bir nesne değildir. Ötekinin yüzü, beni kendi sınırlarımın dışına çağıran bir sorumluluk anıdır. Yüz yüze gelmek, yani rû bi rû olmak ötekinin benim kavrayışımdan ve tanımlarımdan her zaman daha fazla bir şey olduğunu kabul etmektir. Bu yüzden ötekinin yüzü, zihnimde kurduğum yapının taşlarını yerli yerine oturtmaz, aksine onları yerinden oynatır.</p>
<p>Sıradan bir konuşmanın sonunda elbette aynı kişi olarak kalabiliriz fakat gerçek bir rû bi rû karşılaşmada, karşımızdakini dinlerken kendi düşüncemizin sınırlarını fark etmemizin önünü açmış oluruz. Bu nedenle iyi bir muhabbetin nihai amacı her zaman tam bir uzlaşma sağlamak olmayabilir. İki insan birbirini dinleyebilir, anlayabilir ve yine de farklı düşüncelerde kalabilir. Asıl mesele, bu farklılığın düşmanlaşmadan sürdürülebilmesidir. Muhabbetin siyasal değeri de farklılıkları eşitlemekte ya da yok etmekte değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilmenin imkanlarını açmakta yatar.</p>
<p>Hannah Arendt’in siyaset teorisini ele alalım. Siyasal alan, insanların yalnızca aynı fiziki mekanda bulunmasıyla değil, konuşma ve eylem aracılığıyla birbirlerinin önünde görünür hale gelmesiyle kurulur, der Arendt. İnsanlar birlikte konuştuklarında ve eylemde bulunduklarında bir “görünme alanı” ve dolayısıyla “ortak bir dünya” yaratırlar. Ortak bir dünya, herkesin aynı şekilde düşünmesiyle gerçekleşmez. Farklı insanların farklı perspektiflerle aynı dünyayı paylaşabilmesiyle mümkün olur. Arendt’in çoğulluk (<em>plurality</em>) fikri, siyasetin özünün tam da bu farklılıklarda yattığını hatırlatır.</p>
<p>Ancak modern siyaset, farklılıkla karşılaşmayı bir anlama imkanı olarak görmek yerine tehdit olarak algılama eğilimindedir. Sosyal medya mecraları, medya tartışmaları ve kutuplaştırıcı siyasi dil bizi karşılaşmaya değil, sürekli bir taraflaşmaya çağırıyor. İnsanlar birbirlerini anlamaya çalışmadan önce karşısındakinin hangi tarafta yer aldığını sorguluyor. Bu durum yalnızca siyasal kutuplaşmayı tırmandırmakla kalmıyor, insanların birbirine duyduğu merakı da yok ediyor.</p>
<p>Oysa merak, muhabbetin ve diyaloğun başlangıç noktasıdır. <em>“Sen neden böyle düşünüyorsun?”</em> sorusu, bir fikri hemen doğru veya yanlış ilan etmek yerine, o fikrin arkasındaki insani deneyimi anlamaya çalışır. Soyut siyasi kategorilerin arkasındaki gerçek hayat hikâyelerini, korkuları ve arzuları görmek ancak bu soruyla ve “rû bi rû” bir iletişimle mümkündür.</p>
<p>Burada “muhabbet” kavramının Doğu düşüncesindeki özgün ağırlığı yeniden belirir. Muhabbet, Batı düşüncesindeki “dialogue” (diyalog) kavramının ötesinde; yakınlığı, gönlü ve sevgiyi de bünyesinde barındırır. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin düşüncesindeki sohbet ve gönül kavramları, insani karşılaşmaya dair farklı ve derin bir gelenek sunar. Buber, Levinas veya Freire ile Mevlânâ arasında doğrudan tarihsel ya da kavramsal bir eşitlik kurmak anakronik bir hata olur ancak bu farklı geleneklerin, insanın kendi içine kapanmaktan kurtularak başkasıyla kurduğu ilişki içinde dönüşmesi fikrinde birleştiğini görmek mümkündür. Mevlânâ’da “Ben”in mutlaklığı, ötekiyle kurulan sohbet ve gönül bağıyla kırılır. Sohbet, insanın kendi benliğinin sınırlarını aştığı dönüştürücü bir alandır.</p>
<p>Yine de gerçekçi kalabilmek için kritik bir ayrımı vurgulamak gerekir:</p>
<p>Her konuşma muhabbet değildir.</p>
<p>İki insan saatlerce konuşabilir ama birbirini hiç dinlemeyebilir. Siyasi tartışmalar bunun sayısız örneğiyle doludur. İnsanlar genellikle karşı tarafın cümlesinin bitmesini yalnızca kendi cümlelerini kurabilmek için beklerler. Amacın anlamak değil, kazanmak olduğu yerlerde konuşma vardır ama diyalog yoktur. Hatta çoğu zaman konuşmanın, bir iletişim aracı olmaktan çıkıp bir iktidar ve tahakküm aracına dönüştüğünü söylemek abartılı olmaz. Bu nedenle güç eşitsizliklerinin, baskının ve şiddetin olduğu koşullarda “her şeyi konuşarak çözeriz” demek naif bir iyimserliktir. Bir tarafın susturulduğu veya konuşmasının ağır bedellere bağlandığı bir ortamda, yalnızca konuşma çağrısı yapmak adil olmayacak elbet. Gerçek bir muhabbet için konuşmanın koşullarının da demokratikleşmesi gerekir.</p>
<p>Muhabbet; adaletin, hukukun, hak mücadelesinin ya da kurumsal dönüşümlerin yerine geçecek romantik bir formül değil. Aksine, muhabbet ancak bu sert yapısal sorunların varlığını ve çatışmalı yapısını kabul ettiğimizde politik bir anlam kazanır. Bir insanla yüz yüze gelmek (rû bi rû), onunla aynı fikirde olmak ya da haksızlıkları sineye çekmek demekten bahsetmiyorum. Bazen gerçek bir muhabbet, en sert itirazları yüz yüze dile getirebilmeyi gerektirir. Buradaki kritik çizgi, <em>itiraz etmek</em> ile düşmanlaştırmak arasındaki farkta gizli. Bir düşünceye kökten karşı çıkmak başka bir şeydir, o düşüncenin sahibinin insanlığını inkâr etmek bambaşka bir şeydir.</p>
<p>Çatışmasız bir toplum tasavvuru imkânsızdır. İnsanların çıkarları, hafızaları ve dünyayı algılama biçimleri farklıdır. Demokratik siyaset elbette tüm çatışmaları ortadan kaldıramaz; ancak çatışmanın yıkıcı bir düşmanlığa ve şiddete dönüşmesini engelleyecek yolları aramak zorundadır. Silahların susması barışın en temel koşullarından biridir; fakat toplumsal barış bundan daha fazlasını gerektirir. Bu açıdan muhabbet siyaseti, siyasetin çatışmasızlaştırılması değil, çatışmanın insanileştirilmesidir. Toplumsal barış, yalnızca silahların susmasıyla ya da resmi anlaşmalarla değil; insanların birbirleriyle yeniden konuşabilmesi, birbirlerinin acılarını duyabilmesi, farklı hafızaların kamusal alanda yer bulabilmesi ve geçmişin yarattığı mesafelerin aşılmasıyla inşa edilir.</p>
<p>Sözün özü, siyaset birbirlerini dinleme cesaretinde üretilir. Siyasal şiddetin ve toplumsal düşmanlığın en tehlikeli eşiği, karşı tarafın artık bir “muhatap” olarak görülmemesidir. İnsan muhatap olmaktan çıktığında onunla konuşmaya, onu ikna etmeye ya da dinlemeye gerek kalmaz; geriye yalnızca onu susturmak, dışlamak veya yok etmek kalır. Muhabbetin ve rû bi rû olmanın politik gücü, tam da bu tehlikeli eşiğe itiraz etmesinde yatar.</p>
<p>Muhabbet siyaseti, herkesin aynı noktada buluştuğu homojen bir uzlaşma hayali değildir. Anlaşamayacağımızı bilsek dahi konuşmaya devam edebilme, karşı tarafı düşmanlaştırmadan itiraz edebilme ve kendi haklılığımızdan emin olduğumuz anlarda bile “Senin hikâyeni dinlemek istiyorum” diyebilme cesaretidir.</p>
<p>Farklı geleneklerden gelen düşünürlerin bize bıraktığı ortak ve mütevazı soru şudur:</p>
<p>İnsan, kendisinden farklı olanla nasıl birlikte yaşayabilir?</p>
<p>Muhabbet siyaseti bu soruya kestirme yanıtlar veremez ancak ilk adımı önerir: Önce karşılaşmayı, rû bi rû gelmeyi ve dinlemeyi mümkün kılalım.</p>
<hr>
<p>Kaynakça:</p>
<p>Arendt, Hannah. <em>İnsanlık Durumu Çev. Bahadır Sina Şener. İstanbul: İletişim Yayınları, 2025</em>.</p>
<p>Buber, Martin. <em>Ben ve Sen</em>. Çev. İnci Palsay. İstanbul: Kopernik Yayınları, 2017</p>
<p>Gültekin, Ahmet Cüneyt. “Levinas Ile Buber: Ben, Sen Ve Başkası”. Ankara Üniversitesi Dil Ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi , cilt. 52, 2012, <a href="https://izlik.org/JA64DW63NK" target="_blank" rel="noopener">https://izlik.org/JA64DW63NK</a></p>
<p>İspir, Naci, and Şeyma B. Erdoğan. “Levinas’ta İdeal İletişimin İmkânı: Öteki’yle Birlikte Var Olmak”. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, cilt 18, 2014, <a href="https://izlik.org/JA72HG36ZN" target="_blank" rel="noopener">https://izlik.org/JA72HG36ZN</a>.</p>
<p>Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. <em>Fîhi Mâ Fîh</em>. Çev. Ahmet Avni Konuk; haz. Selçuk Eraydın. İstanbul: İz Yayıncılık, 1994.</p>
<p>Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. <em>Mesnevî</em>. Çev. Veled İzbudak. İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı, 1990.</p>
<p>(BY/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 10 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kent üzerine]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kent-uzerine-324261</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/10/kent-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kent-uzerine-324261</guid><description><![CDATA[Hikmet Kıvılcımlı Kent’te, içerik olarak yabancısı olmadığımız bir konuyu, antik toplumun bir dönemini; kentin, içinde doğduğu yukarı barbarlık konağını detaylıca incelemektedir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı 55. ölüm yıldönümünde bilinmeyen bir eserini yayınlayarak anıyoruz!</em> </p>
<p><strong>Kent</strong>, Hikmet Kıvılcımlı’nın <strong>bilinmeyen</strong> bir eseridir. Yıllar önce "gezinme" amaçlı girdiğim Hollanda <strong>Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü</strong>’ndeki Kıvılcımlı Arşivi’nde rastlamıştım ilk dijital olarak <strong>Kent’e</strong>. Ama dosyayı açıp uzun uzun karıştırmam çok daha sonraları oldu. Bu dosyanın adı Kend* idi ve gerisi eski yazı olarak devam ediyordu.</p>
<p>Daha sonraları eski yazı sayfaları teker teker "çevirmeye" başlayınca umut ettiğim gibi Latin harfleriyle yazılmış ara başlıklara ulaştım. Daha önce incelediğim eski yazı kimi eserlerinde Kıvılcımlı, ara başlıkları Latin harfleriyle yazıyordu. Bu kez de öyle yapmıştı. Ara başlıkların izini sürdükçe Kent’in başlı başına bir eser olduğu ortaya çıkıyordu. (Hatta daha sonraları <strong>bir değil iki</strong> olduğu da ortaya çıkacaktı!)</p>
<p>Bu durumda eserin Latinizasyonunun yapılarak yayınlanması gerekiyordu. Bununsa maddi manevi zorlukları vardı ve fakat kesinlikle aşılması gerekiyordu. Bu, Arşiv’de "keşfini bekleyen" diğer eserler için de geçerliydi. Yine de Kent’in, diğerlerinin önüne geçerek ilk yayınlanan olması onun "şansı" sayılabilir.</p>
<p>Kıvılcımlı Kent’te, içerik olarak yabancısı olmadığımız bir konuyu, antik toplumun bir dönemini; kentin, içinde doğduğu yukarı barbarlık konağını detaylıca incelemektedir. Kent’in kimi ara başlıklarının ve cümlelerinin bire bir aynı ve bir bölüm olarak <strong>Tarih Devrim Sosyalizm</strong>’de ve kimi değinmelerle <strong>Osmanlı Tarihinin Maddesi</strong>’nde de ele alındığını görüyoruz. Ve dahası, artık Kent’in yayına hazırlanmasını bitirirken Arşiv’de bulduğumuz <strong>bir belge:</strong> Tarih Tezi’nin çalışma planında; <strong>Kent</strong> ve <strong>Mekke</strong> (kitaptaki Kentin Kuruluşu bölümü) birlikte; bir önceki -birkaç kitaptan oluşan- "<strong>Analitik Bölüm"</strong>ün arkasından gelen "<strong>Sentetik Bölüm"</strong> olduğunu gösteriyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/resim-kent-mekke.jpeg" alt=""></p>
<p>O sıkça karşılaştığımız alıntıyı bir kez de burada yineleyelim: </p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>"Bugünkü Türkiye’yi anlamak için, onun, dün içinden çıktığı (daha doğrusu bir türlü içinden çıkamadığı) Osmanlı Tarihine inmek gerekti. Osmanlı Tarihinin maddesine girince, onun İslâm Medeniyeti’nde bir “Rönesans” olduğu belirdi. İslâm Medeniyeti: tıpkı Grek ve Roma Medeniyetleri gibi, Kent’ten (Cite’den) çıkmış Antika (Kadim) Medeniyetlerden biriydi. İlk Sümer öncesinden (Protosümerlerden) İslâm Medeniyeti’ne gelinceye değin sıralanan Antika Medeniyetlerin hepsi de hem birbirlerinin aynı hem birbirlerinin gayri olarak birbirlerinden çıkagelirlerken, hep aynı gidişi-süreci (proseyi) gösteriyorlar ve bir tek kanuna uyuyorlardı. Günümüze değin uzanmış bütün problemlerin, sebep-sonuç zincirlemesiyle nasıl ta Protosümerlere dek dayanıp çıktığı dupduru anlaşılmadıkça, hiçbir somut (konkret) Tarih olayı gereği gibi aydınlanamıyordu." (Tarih Devrim Sosyalizm, Sosyal İnsan Yayınları s.13)</em></p>
<p>Kıvılcımlı’nın Kent çalışması için referans aldığı ana kitap <strong>Fustel de Coulanges</strong>’ın** <strong>La Cite Antique</strong>’idir.*** <strong>Coulanges</strong> kendisinden önceki çalışmaların oldukça kapsamlı bir derlemesini yapmıştır. Kıvılcımlı "<em>Tarihte bugünkü <strong>Toynbee</strong>’lerin**** bilerek yaptıklarını yüzyıl önce belki zaman şartlarından sıyrılamadığı için yapmak isteyen <strong>Fustel de Coulanges"</strong></em><strong> </strong>diyerek hem onun muhafazakarlığına bir anlayış gösterir ve hem de "<em>tarihi göğe bağlamak isteyen yorumlarına rağmen gerçeklerle yığılı bir bilgelik araştırmasıdır"</em> <em>(Kent, Sosyal İnsan Yayınları s.12) </em>diyerek onu takdir eder. Coulanges, Marx ve Engels’le akran gibidir ama Almanya’da kurulma aşamasında olan <strong>Tarihsel Materyalizm</strong> henüz Fransa’ya ulaşmamıştır. Dolayısıyla Coulanges’ten Materyalistçe bir analiz beklemenin, ona haksızlık olacağını ima eder Kıvılcımlı.</p>
<p>Ama Kıvılcımlı kendisi Tarihsel Materyalizmi <strong>geliştiren</strong> bir Marksist olarak Antik Site’deki verileri çok daha <strong>ileri sentezlere</strong> taşıyabilmiştir. Kent’teki o sentezlerin hem <strong>Tarih Devrim Sosyalizm</strong> ve hem de <strong>Osmanlı Tarihinin Maddesi</strong> için nasıl sağlam temeller oluşturduğunu bugün çok daha net görebiliyoruz.</p>
<p>***</p>
<p>Binlerce yıllık batış çıkışlar içinde binlerce kent kuruldu ve yıkıldı. Ama o hem batıran hem çıkaran; yalan bilmez, kötülük bilmez, kişisel çıkar bilmez <strong>barbar</strong> için her şeyin mutluluk üzerine ve mutluluk için olduğunu, o günlerin bilge tarihçilerinin günümüze kadar gelen gözlem ve yorumlarından biliyoruz. Onların anlattıklarının doğruluğundan şüphe duymamız için hiçbir sebep yok diyor Coulanges!</p>
<p>Ne müthiştir <strong>Halikarnaslı Dionysius</strong>’un bize, günümüze kadar ulaşan gözlemi:</p>
<p style="padding-left: 40px;">"<em>Kutsal evlerde <strong>tanrının önüne yemek konulduğunu</strong> ve yine tanrının huzurunda yenilen yemeği gördüm, masalar ataların geleneğine göre ahşaptan, çanak-çömlekler topraktan yapılmıştı. Yiyecekler, ekmek, ince undan yapılma çörekler ve birkaç meyveydi. Şarapların serpildiğini gördüm; şaraplar altın ya da gümüş kâselerden değil, kilden yapılmış kâselerden serpiliyordu, günümüzde törenlere ve atalarının geleneklerine sâdık kalan bu insanlara hayran kaldım." (Aktaran, F. Coulanges, Antik Site s.110)</em></p>
<p>Yemek yemek toplu, şenlikli ve kutsal bir eylemdi kent için. Tanrıların sevdiği <strong>kutsal renk</strong> <strong>beyaz</strong> elbiseler içinde ve renkli çiçeklerden taçlarla ve <strong>bütün kent nüfusunun</strong> <strong>eksiksiz</strong> <strong>toplandığı</strong> yemekli şölenlerde, kent insanı için mutluluktan başka bir amaç yoktu. Tarla sürüldü, çiçek açtı, bağ bozuldu, hasat edildi… her şey Kent için bir şenlik, bir şölen gerekçesiydi. Özgürlükler kadar yasaklar ve cezalar da Kent yaşamı içindi. Yerde<strong> </strong>sadece bir çizgi olan <strong>kent sınırını</strong> geçmenin cezası kardeşin bile olsa ölümdü!</p>
<p>Doğadan ve başka barbarlardan gelen yıkıcı ve yok edici felaketler de kentin doğasına aitti. Yıkılan kentlerinin <strong>kutsal ateşini</strong> alıp tanrılarını sırtlayarak, kentine yeni bir yurt arayan ve onu bulduğunda <strong>tanrılaşıp</strong> binlerce yıl geleneklerde yaşatılan barbar önderlerin bilge güçlerini yaşıyoruz Kent’te. Ve "<strong>tarihin tekerleklerinin"</strong> nasıl öldürücü bir yavaşlıkta ve fakat hep ileriye doğru dönmesinin; sanki hiç dönmüyormuşça yarattığı binlerce yıllık birikimlerin sıçrayışlarını.</p>
<p>Kentin ulaştığı son <strong>ticaret konağı</strong> insanlığın, yüzbinlerce yıl süren Vahşet ve Barbarlık konaklarındaki toplam birikiminin; tarihe yukarılardan bakabildiğimizde(!) incecik bir sınır çizgisi gibi duracak olan medeniyete geçiş hattıdır. Orada doğan <strong>medeni insan</strong>, artık evvelini yok sayacak ve <strong>Tarihi</strong> oradan başlatacaktır.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>"İnsanlık barbarlıktan medeniyete kent içinde geçti. İpek bir kurdun kendi başına ördüğü ipek kozası gibi yukarı barbar insanlık kurdu, önce çevresini ipek kozayı andıran’ kent’ içine kapattı. İpek böceğinin koza içinde kelebeğe dönüşü gibi bir an bir kalıp değiştirme ile toplum, kentler kozası içinde medeniyet kanatlarıyla kelebekleşti. Sonra o kozayı delerek, öteki medeniyet konaklarına doğru uçtu." (Kıvılcımlı, Kent s.10)</em></p>
<p>Bu "kelebekleşme" ticaretle oldu. Kent, hem ürettiği fazla ürününü satmak hem ihtiyaç duyduğu hammaddeyi bulup getirmek için denizaşırı, bilinmez başka kentlere kürek çekti, yelken açtı. Bu, yüzbinlerce yıldır kendi kendine yeten insanlığın artık kendine yetmez hale geldiğinde bilmediği <strong>korkunç yollardan </strong>başka <strong>dünyalara</strong> açılmasıdır; büyük bir başlangıçtır. Kendinden önceki bütün tarihi silecek kadar büyük bir başlangıç! Öncesi: <strong>Tarih Öncesi</strong> olmuştur artık ve kurucu sembol kişisi: <strong>İlk İnsan – Âdem</strong></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“İlk insan</em><em>” bilinen: “Âdem</em><em>” ister sembolik ister gerçek kişi olsun: bir olayın temsilcisidir: Yakın Doğu</em><em> ana uygarlıklarının Umman</em><em> ticareti ile gelişmesini belirlendirir. Âdem diye bir kişi var mıydı? Âdem ilk insan mıydı? Âdem Seylan</em><em> adası</em><em>na gitti mi idi? gibi kısır tartışmalar bir yana. Âdem: Semit</em><em> dünyası</em><em>na <strong>ilk uygarlığı</strong> aşılayan kahraman kişi olarak <strong>var</strong>dır ve <strong>ilk</strong>tir. İlk uygarlık Umman ticareti üzerinde doğduğu için, Âdem’in bu ticaret yolunda Muson</em><em> yellerine ilk büyük durak olan Seylan adasına indiği ve oradan berilere geldiği bir gerçektir. Burada: “dünyanın kuruluşu” söz gelişi “medeniyetin kuruluşu” anlamına gelir. Yeniden anlatılanların anahtarı bulunmuş olur ve onunla açılmayacak efsane kilidi kalmaz.” (age. s.146)</em></p>
<p>Peygamberler, büyük kurtuluşların ve büyük kuruluşların <strong>kutsallaşan</strong> önderleridir. Kıvılcımlı’nın <strong>iddiası</strong> Adem’in, Kenti ticaretle dünyaya; <strong>medeniyete</strong> açan ilk önder kişilik olduğudur. İddia büyüktür! Ama Doktor Hikmet, büyük iddiaların devrimcisidir!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/doktor-kent.jpg" alt=""></p>
<p>Ocakla ateşi, tarımla toprağı ve ticaretle uçsuz bucaksız denizleri ve fırtınaları evcilleştiren; insanlık tarihini öncesi ve sonrası diye ayıracak önemde bir tarihsel konak olarak kentin ve medeniyetin incelemesini Kıvılcımlı Kent’le yapmıştır.</p>
<p><em>"Kuruluşunun orijinalliği tarih sayfalarına girebilmiş en önemli kent <strong>Roma</strong>’dır." (age. s.68) </em>Çünkü artık Roma ilk Mezopotamya kentlerinin balçık tabletlerinden çok daha gelişkin yazı tekniklerine ulaşabilmiş ve çok daha fazla belge bırakabilmiştir. Onun için "<em>Bugün biz Akdeniz kentlerinin büyük alınyazılarını okurken, kendilerine ata olmuş Irak ve Mısır kentlerinin başlarından geçenleri daha iyi kavrayabiliyoruz." (age. s.68)</em></p>
<p><em>"Roma’dan sonra gelen en büyük ve en son orijinal ‘tarihi kent’ İslam dünyamızın ‘Mekke’sidir." (age s.68)</em> Coulanges’in, açık ki kaynak yokluğundan Antik Site’de inceleyemediği Mekke’yi Kıvılcımlı ayrıca -çekirdeği olan Kâbe’nin kuruluş konaklarıyla birlikte- İslam Tarihçilerinin çoğu orijinal, el yazması eserlerini didik didik ederek incelemiştir.</p>
<p>Kent’in, Büyük ölçüde "<strong>Vatan Partisi Sıhhat İşleri" </strong>yapraklarının<strong> </strong>arkasına yazılmışlığından hareketle eserin, 50’lerin ikinci yarısında yazıldığını düşünebiliriz.</p>
<p>Yazılışından 70 yıl sonra yayınlanıyor olması üzüntümüz ama yayınlıyor olmamız büyük sevincimizdir.</p>
<p>Doktor Hikmet’in emeklerine, mücadelesine ve hatırasına sonsuz saygıyla!</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/kent-kapak.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>Kent:</em></strong><em> Sosyal İnsan Yayınları – Ekim 2026</em></figcaption>
</figure>
<hr>
<p>* Kıvılcımlı, hem kitabın adında hem de kitap boyunca sözcüğü Kend olarak kullanmış ve bunun nedenini kitabın giriş bölümünde açıklamıştır. Biz de hem sözcüğün artık Kent’e dönüşmüş olması ve hem de Kıvılcımlı’nın, bütün eserlerinde sözcüğü kent olarak kullanmış olasından hareketle aynı seçeneği tercih ettik.</p>
<p>** <strong>Fustel de Coulanges</strong><strong> </strong>(1830-1889) Fransız sosyolog.</p>
<p>*** <strong><em>La Cite Antique</em></strong><em>: Önce Osmanlıcaya çevrilerek <strong>Medine-i Evvelin</strong> adıyla yayınlanmıştır (1911). Kıvılcımlı, kitabın Fransızca orijinalini kullanmış ve dipnotlarında bu kitaba referans vermiştir. Kitap daha sonra <strong>Epos</strong> yayınevi tarafından <strong>Antik Site </strong>adıyla yayınlanmıştır (2011- çeviri:İsmail Kılınç).</em></p>
<p>**** <strong>Arnold Joseph Toynbee</strong> (1889 – 1975) İngiliz tarihçi. (Kıvılcımlı’nın, Toynbee’nin görüşleri hakkında; genel <strong>Tarih Tezi</strong> kapsamında yazdığı bir eleştiri kitabı yayın planımızdadır.)</p>
<p>(SK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 10 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kapak dö la rögar]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kapak-do-la-rogar-324253</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/09/kapak-do-la-rogar.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kapak-do-la-rogar-324253</guid><description><![CDATA[2019'daki yerel seçimlerde Ula’da olağanüstü bir gelişme yaşandı. Belediyeyi tarihinde ilk defa AKP aldı. Ula, tarihinde görülmemiş altyapı atılımlarıyla şahlandı. Kazıydı, altyapıydı, yatırımdı, güzellikti... İlk defa gördüğüm kapakların ne olduğunu anlamak için pazaryerinden eve kadar yerlere baktım. Üzerinde İller Bankası A.Ş. yazıyordu. “Demek ki böyle oluyormuş” dedim.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Muğla’nın turistik ilçelerini bilenler Ula’yı pek bilmez. Ula ilçesi genelde bulmacaların “üç harfliye” ihtiyaç olan yerlerinde geçer. Gerçi coğrafyası fevkalade kuvvetli birkaç kişinin “Muğla Bodrum’a bağlı değil mi?” diye sorduğunu bu kulaklar işitti, bu gözler gördü.  Neyse, insanın turist hali başka zamana kalsın, biz konumuza dönelim.</p>
<p>Ula çok bereketlidir, bahçe içindeki eski evleri zevk işidir. Ahalisi de Muğla geneline göre daha eğitimli ve çalışkan olmalarıyla övünür. Hastaneye gelip gitmek dışında zorda kalmasalar pek merkeze gelmezler. Yüksel Aksu, Rıdvan Dilmen gibi ünlüler yetiştirdikleri için ayrıca gururludurlar.</p>
<p>Ula da Muğla’nın geneli gibi seçimlerde sandık başı beklenmesi gerekmeyen yerler arasındadır. Sonuç baştan bellidir; seçime katılan partiler de genelde turistik amaçlı geziler yapıp dönerler. İşte hayat böyle “aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın” diyerek geçerken Ula’da 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde olağanüstü bir gelişme yaşandı. Bunda ömrünün yarıdan fazlasını belediye başkanı olarak geçiren kişinin yeniden aday olmaktaki iştahı ve ısrarının da etkili olduğu söyleniyor. Neticede belediyeyi tarihinde ilk defa AKP aldı.</p>
<p>Efendim belediyede insanlara bir izzet, bir ikram başladı. Güleryüz, tatlı dil ne isterseniz artık. O kadar ki diyelim belediyeyi arıyorsun, telefon açılmadı. Sen telefonu kapatıyorsun, “Buyurun belediyeyi aramışsınız, hat meşguldü açamadık” diye arıyorlar. Bizim akrabanın başına gelmiş; önce telefon şakası zannetmiş, gerçek olduğunu anlayınca baygınlık geçiriyormuş.</p>
<p>Bu tatlılıklar yeter mi? Yetmez! Ula, tarihinde görülmemiş altyapı atılımlarıyla şahlandı. Her gittiğimizde başka bir yeri kazılmış oluyordu. “Bu defa size ne gelmiş” diye soruyoruz hafif içerleyerek. Doğalgaz geldi, kanalizasyon geldi, kuvvetli su borusu geldi, göle bağlantı geldi… </p>
<p>Çocukluğum ve ilk gençliğim Muğla’da geçtiğinden merkezi idarelerin şehirle ilişkisini yakından biliyorum. Kenan Evren bile Muğla merkezde durmaz doğrudan Marmaris’e giderdi. Gerçi hala öyle. Şimdilerde adı Menteşe olan şehir merkezini pek bilen yoktu. Biz de pek sıkıntı yapmazdık ne yalan söyleyelim. Üstelik “12 Eylül canavarı” ortalıkta dolaşırken her yıl Muğla Kültür Şenliği yapılırdı. Gözümüzle gördüğümüz ünlüleri yazmaya kalksam yerim yetmez.</p>
<p>Neyse, dönelim asıl mevzumuza. Ula’da yerel yönetim “devrimi” tüm hızıyla ilerliyordu. Kazıydı, altyapıydı, yatırımdı, güzellikti sürüp giderken bizim akrabayı ziyaret ettim. Hem çukura düşmeyeyim hem de ilk defa gördüğüm kapakların ne olduğunu anlamak için pazaryerinden eve kadar yerlere baktım. Kocaman rögar kapakları gördüm. Üzerinde İller Bankası A.Ş. yazıyordu. Hayatımda ilk defa gördüğüm için dönüp dönüp baktım. “Demek ki böyle oluyormuş” dedim.</p>
<p>Akrabanın evine “Müjdeler olsun sana” diye girdim. “Devlet olduğu gibi ayağınıza serilmiş. Daha sırtınız yere gelmez”. Sonra birden aklıma geldi. “Geçiş garantisi falan vermemişlerdir değil mi? İmza falan atmasaydın, yeteri geçişi sağlayamazsan başın belaya girer” dedim. Güldük gülmesine, ama Menteşe’nin boynunun bükük kalmasına biraz bozulduk tabii. Bizimki de ne yapsın, “Oy vermedim, kapağı sökün, istemem” diyecek hali yok. Gelen hizmet tepilmez. Kullanmışlar herkesle birlikte kapakları.</p>
<p>Balkonda oturup çay içerken aklıma geldi. Üniversitedeyken dördüncü dil için kursa giden arkadaşımıza beleşe bilgi edinmek isteyen biri “Abi şimdi Fransızca biraz değişik ya. Bize basit bir şey söyle” dedi. Onca çabaya böyle beleşe konmak isteyene ne desin? “Abi senin anlaman için bu örneği seçtim. Mesela kapak dö la rögar desem anlarsın değil mi?” dedi. Ben de bizim akrabaya “Asrî oldunuz artık. Bunlara batıda kapak dö la rögar, derler. Siz de öyle deyin” dedim. Ben sırtıma şaplağı yemekle kurtuldum. Kapaklar takıldıktan sonraki ilk seçimde İller Bankası da ilçeyi terk etti.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 10 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ortxaphe’nin kuzinesi...]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ortxaphenin-kuzinesi-324255</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/09/ortxaphenin-kuzinesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ortxaphenin-kuzinesi-324255</guid><description><![CDATA[Çok karlı bir Ankara gününde, küçük odamda camdan bakarken hatırlıyorum onu. Bir kuş gibi kanat çırptığı günü hayal ediyordu. Gitmeyi, evine dönmeyi...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kısaydı, mertti, merhametliydi. Dışarıya tavrı, dosdoğrusunu söylersek, Ardeşen’in sert kayalarını çağrıştırıyordu.</p>
<p>İçinde Karadeniz’in dalgalarının her hâlini gözlerinden, beden dilinden anlamak mümkündü, ani yükselmelerini buradan rahatlıkla okuyabiliyorduk. Günün sonunda rüzgârın, ara ara da olsa fırtınanın da koşturduğu gecelerde kuzinenin etrafında içilen bir bardak çayla, yenilen yemekle ya da torun torbayla geçirilen zamanın hafifletici yanını pamuk gibi yumuşamasından anlıyordum. Adı: Ortxaphe’ydi.</p>
<p>Fethiye ismini hiç kullanmadı. O, Ortxaphe idi. Birlikte güzeldik. Meseleler anlatılıyordu, kimi yerde lokal duran konu komşu meseleleri vardı, bir kültürü aktarıyordu ve bunu Lazca konuşarak yapıyordu. Olup bitenlerin tam merkezinde ise bir mekân ve o mekânın içinde dinmeyen bir ateş: Kuzine. Ortxaphe’nin gözlerini açtığı mekân ile benim gözlerimi açtığım mekân arasında yarım asırdan fazla bir süre var. Bu süre içinde Laz evleri de modernleşmeyle birlikte sert bir dönüşüm yaşıyor.</p>
<p>Şöyle ki 1914 yılında kuzinenin Laz evlerinin merkezinde olmadığını hatıratlardan çıkarmak mümkün. 1940–50 arasında ise kuzinenin mekânın başköşesini tuttuğunu öğreniyoruz. Kültürün güçlü bir parçası olan, hafızanın, anıların ve daha birçok disiplini ilgilendirecek mekânların yok denilecek kadar azalması kültürün yitip gitmesi değil mi? Laz evlerinin sadece bir turizm elemanına dönüşmesinden bahsetmiyorum. <strong><em>Yaşamın olduğu, Lazcanın konuşulduğu, tartışmaların gece yarılarına kadar sürdüğü mekânlar, özenli ve kibirden, nümayişten uzak birer kültür hamalıdır.</em></strong></p>
<p>Dil mekân ister, kültür başını sokacak bir dam ister. Anılar tutunmak için duvar ister. İnsan mekânsız nedir ki? Lisan ve mekân insanın dünya ile kurduğu ilişkinin iki farklı ifade biçimidir. Lisan düşünceyi kelimelerle görünür kılarken, mekân aynı düşünceyi renk, ışık, doku ve boşluk aracılığıyla hissettirir.</p>
<p>1910–1950 arasında Laz evleri için dönüşümün sert olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönüşümü açıkta duran ateşten kuzineye geçiş olarak adlandırabiliriz. Kuzineden önce açık ateş kullanımı yaygın. Açık ateşin üzerinde tavandan asılan (klemuri) kancalı bir alette kazan asılır, yemekler bu yöntemle hazırlanırdı.</p>
<p>Yani sıralama açık ateş, ocak ve nihayetinde kuzine. 19. yy. ve 20. yy. ilk yarısı baca sistemlerinin yaygınlaşması kuzineyi doğurmuştu<strong><em>.</em></strong> <strong><em>Eski bir hikâye duymuştum, kuzine ile Laz masallarını bir araya getiren. Bir anne, eve geç gelen küçük oğlunu kuzinenin yanına oturtuyordu. Alacakaranlıkta ortaya çıkan ve erkeklere musallat olan ayakları ters çinka'nın masalını anlatıyordu. O masallara kulak veren kuzinenin de bir hikâyesi vardı; evin içinde yanan açık ateşten devraldığı bir hikâye.</em></strong></p>
<p>Ortxaphe açık ateşten baca sistemine geçişin tanığıydı aynı zamanda. Kültürün ve dilin de belki son temsilcilerindendi benim kişisel tarihimde. Mekânlar zaman ve varlık süreçlerinde biçim değiştirirler. Tıpkı Laz evlerinde ateşin içinde yandığı mekânın değişimi gibi. Ateş değişmedi lakin mekân değişti ve bir süre sonra ateşi de görünmez kıldık. Tıpkı dilimiz Lazcayı kendi ellerimizle görünmez kıldığımız, sessizleştirdiğimiz ve en kestirme yoldan söylersek terk ettiğimiz... Ölmüş diller mezarlığına Lazcayı gömen ve başucuna taşı diken de bizim kuşağımız değil miydi? Kuzine bahaneydi; dilimiz bir zamanlar Fırtına Deresi’nin aktığı gibi gümbür gümbür akıyordu. Şimdilerde ne fırtına akıyor ne de dilimizin ahengi. Evet, o ateş artık harlamıyor kendini ne de etrafında bir zamanlar coşan dil dalga dalga yükseliyor.</p>
<p>1940–50’li yıllarda Laz evlerinin değişimini hem bir başlangıç olarak okuyabiliriz hem de sonun başlangıcı olarak. Doğu Karadeniz’in, özellikle Lazların kırsal evlerini düşündüğümüzde “kuzine” yalnızca yemek pişirilen bir araç gereçten çok, evin tüm gündelik hayatının da başucundaydı. 1940’lı ve 50’li yıllarda ve sonrasında gelen kuzinenin modernleşmesi ve merkeze oturmasını biraz da Batı’nın ve onun getirdiği kültürün Cumhuriyet’le kökleşmesi olarak yorumlamak yerinde olacaktır.</p>
<p>Bugün parçalanmış iş bölümü ve işlevlerinin bir kısmı aynı noktada birleşiyordu. Salon, mutfak, ısıtma bir merkezdeydi. Modernleşen kuzine yüklendiği sorumluluklarına yenilerini eklemişti; kaynayan çorba, karalahana yemeği ve Ortxaphe’nin en güzel yemeklerinden olan kaplaması pişerken, olmazsa olmazlarımızdan mısır ekmeğimiz de kuzinenin yenilenen yüzünde yani içinde şişiyordu. Misal, sürekli çayın kuzinenin üstünde kaynaması sadece aile üyeleri için olmadığını eve gelecek olan misafir için de küçük bir sahneydi. Mekanın bu kodları da yaşam ve kültür hakkında bize çok şey anlatıyor<strong><em>. </em></strong>Babaannem Ortxaphe’nin son defa başını koyduğu yastığın altında tabancasının olması gibi. İçerinin dışarısıyla kurduğu köprü.</p>
<p>Mekânları biz kurarız, biz şekillendiririz, her şeyin elimizde olduğuna ikna oluyoruz; peki sonrası? Sonrasında şunu çıkarıyoruz çoğu kez: Mekânın benzettiği, oyduğu, şekil verdiği ve en nihayetinde ona tabi olmakla sonuçlanan süreç. Dünya insanın fiziki olarak en büyük mekânıdır. O mekânın içinde her bir köşesi bucağı başka bir mekâna açılan dünyalarımız.</p>
<p>Gecelerin tek adresi olan kuzinenin başucu kendisi ile birlikte öykü, masal, anlatı, anı, günün özeti, güneşli günler için planlanan zaman ve en nihayetinde canlı olan bir dilin mekânla güzelleşmesi, var olduğunu hissettirmesiydi. Dil çekip gidince mi mekân ölür yoksa mekân kökten değişimlerle ya da yıkılınca mı dil hiçe doğru dümen kırar? Her iki soru da birbirini doğuran cevaplar, sorulardır. Üstüne de şunu eklersek meramımızı anlatmış olacağız: Kaybedilen mekân ve dilin ta kendisi değil midir? Mekân kurtulunca kültür devamlılığını sürdürür, yaşam eklene eklene yoluna devam eder. Dil ve kültürün doğduğu ilk mekân insandır. İnsanı bir süre sonra biçimlendiren mekânın kendisidir. İki ayrılmaz parça.</p>
<p>Kuzine sosyal hayatın hiyerarşisinin izlerini de bize veriyor. Isının yaydığı yakınlık ve uzaklığa göre oturma düzeni olduğunu hatırlıyorum. En yaşlılarımız ısının en yakın noktasında olurken gelinlerin ve genç erkeklerin ısıya uzakta durmaları gibi. Günümüz konutlarında yaşam alanlarının —salon— üstlendiği işlevi o zamanlar kuzine yapıyordu. Merkezi ateş olan oturma düzeni. Mekânın içinde bir kuzine, kuzinenin içinde durmadan yanan ateş. Mekânlar inşa edilirken ilk baktığımız yer doğanın kendisidir, ilk elden direkt bilgiler veren odur, iç mimarlar, tasarımcılar da o bilgilerin hakikatini estetikle kültürel kodlarla buluşturduklarında kültürün devamlılığını sağlayabilirler.</p>
<p>1980 sonlarında yeniden inşa edilen “ocak yerimiz” yani yeni evimiz eğer bu kültürel kodlar reddedilmeden inşa edilseydi babaannem aidiyetini kaybetmemek için yeni’nin içine koyduğu veya koymaya çalıştığı minik dünyasını kurmak zorunda kalmazdı. Bu ana sütü kadar helal olan kültürümüz nesilden nesile aktarılabilirdi. Sanırım şimdi artık o ateşi tekrar ortaya getirmek çok zor.</p>
<p>Ortxaphe kanadını çırptı ve evine döndü ama biz neredeyiz, ev neresi?</p>
<p>(İÖ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 10 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bask ülkesinde Transhumance ve kolektif hayat - I]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bask-ulkesinde-transhumance-ve-kolektif-hayat-i-324024</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/bask-ulkesinde-transhumance-ve-kolektif-hayat.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bask-ulkesinde-transhumance-ve-kolektif-hayat-i-324024</guid><description><![CDATA[Hayvancılık burada yalnızca geçim sağlamanın bir biçimi değil; aynı zamanda toprağın, hayvanların, emeğin ve gündelik hayatın birlikte örgütlendiği bir yaşam kültürünün parçası.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yaşamakta olduğum Kuzey Bask’ta zaman zaman buranın gündelik hayatına, kolektif emek süreçlerine, doğal yapısına dair yazılar yazıyorum <a href="/Murray%20Bookchin’in%20İzleğinde%20Bask’ta%20Yolculuk%20–%203%20\%20Küçük%20kentler,%20kasabalar,%20büyük%20hayatlar:%20Kentsiz%20kentleşme%20–%20Yeni%20Yaşam%20Gazetesi%20|%20Yeni%20Yaşam" target="_blank" rel="nofollow noopener">(1)</a>. Bu çalışma da bunlardan bir tanesi olacak. Kuzey Bask’ın iki büyük şehri olan Bayonne ve Biarritz dışına doğru yol aldığında yolculuğun, geniş yeşil alanlarda, doğanın içinde Bask mimarisinin en güzel örneklerini izlemeye başladığın bir seyir alanına dönüşmeye başlıyor adeta. Karşına çıkan çiftliklerden bu bölgenin önemli üretim alanlarından birinin de tarım ve çiftlik hayatı olduğunu görüyorsun.</p>
<p>Bu üretim alanlarının önemli bir kısmı geniş ailelerin dâhil olduğu kolektif bir emekle işletilmektedir. Bölge halkı, özellikle de kapitalist büyük üretim firmalarının bölgeye girişine karşı her zaman bir mücadele içinde olmuş. Mümkün olduğunca kendi hayatlarını, kendi kolektif üretim ilişkileri üzerinden örgütleyerek sürdürmeye özen gösteriyorlar. Bu üretim alanlarının önemli bir kısmı, geniş ailelerin ve yerel toplulukların dâhil olduğu kolektif bir emek süreciyle işletiliyor.</p>
<p>Burada tarım ve hayvancılık yalnızca geçim sağlamanın bir biçimi değil; aynı zamanda toprağın, hayvanların, emeğin ve gündelik hayatın birlikte örgütlendiği bir yaşam kültürünün parçası. Bölge halkı, özellikle küçük üreticilerin yaşam alanlarını daraltan ve yerel üretim biçimlerini giderek piyasanın kurallarına bağımlı hâle getiren büyük kapitalist üretim firmalarının bölgeye girişine karşı uzun süredir çeşitli mücadeleler yürütüyor. Mümkün olduğunca toprağı ve üretimi kendi ellerinde tutmaya, emeği ortaklaştırmaya ve gündelik hayatlarını yerel dayanışma ilişkileri üzerinden sürdürmeye özen gösteriyorlar. Bu nedenle burada karşılaştığımız çiftlikler yalnızca üretimin yapıldığı mekânlar değil; aynı zamanda ailelerin, komşuların ve yerel toplulukların birbirine eklemlendiği, ortak emeğin ve dayanışmanın gündelik hayat içinde yeniden üretildiği küçük yaşam alanları olarak da okunabilir.</p>
<p>Kuzey Bask’ın üç bölgesinden biri olan Soule bölgesinin Kürt sakinlerindenim. Burada sayı olarak bir elin beş parmağını geçmesek de Kürt-Bask halklarının ortaklıkları üzerinden geniş bir alana sahip olduğumuzu söyleyebilirim. Burada yaşamaya başladığım zamandan bu yana kendimi de bu ortak hayatın içinde biri olarak bilirim. Zira beni bölgeyle, yani Bask halkıyla, dili ve kültürüyle birlikte buradaki üretim ilişkileriyle de tanıştıran Joseph’in kendisi, halklararası kültürlerin bir köprüsü adeta.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/les-pyrenees-daglarinin-eteklerinde-baskli-kadin-coban-ve-surusu.jpg" alt=""></p>
<p>İki fakülte mezunu, yedi yabancı dil —benimle tanıştıktan sonra bu dillere Kürtçeyi de dâhil etti— bilen eko-anarşist Joseph, kendi kişisel yolculuğunun deneyimlerinden hareketle büyük şehirlerde bir yaşam ve üretim alanı kurmak yerine sonunda buraya yerleşir. Kendi yaşam ritmine ve üretim ilişkilerine en uygun meslek olarak da çobanlığa başlıyor. Paris, Madrid, Prag’daki üniversite eğitimlerinden sonra hayalindeki meslek olan çobanlık için önce yeni bir eğitim alarak bölgeye yerleşiyor. Fransa’da profesyonel olarak çobanlık (berger/bergère) yapmak için tek bir zorunlu diploma yok; ancak özellikle bir işletmede çalışmak veya ileride kendi sürünü kurmak istiyorsan tarım alanındaki mesleki eğitimleri alman gerekiyor.</p>
<p>Métiers de l’agriculture/Tarımla ilgili meslekler, Fransa’da tarım ve hayvancılık alanına giriş için temel mesleki eğitimlerden biridir. Hayvan bakımı ve beslenmesi, ahır ve çiftlik işleri, tarımsal ekipmanların kullanımı gibi temel becerileri kazandırır. Çobanlık mesleğine yönelmek isteyenler için de başlangıç düzeyinde uygun bir eğitim seçeneğidir. Bu eğitimden sonra Joseph, yazları sezonluk olarak çobanlık yapmaya başladı. Mesleğine hâkim olduktan sonra da komşusu, yoldaşı Monique’in sürüsünün yeni sorumlusu oldu. Bu süreç içinde gelişmeleri yakından takip eden biri olarak burada çiftlik ve sürü sahibi olmanın birçok ayrıntısını da yakından gözlemlemek durumunda kaldım. Bütün bu süreçlerin en heyecanlı zamanı da benim için her yaz dört ay boyunca sürülerin götürüldüğü dağ/yayla hayatının kendisi oldu.</p>
<p>Les Pyrénées dağlarının iki tarafında —resmî olarak İspanya’nın kuzeydoğusu ve Fransa’nın güneybatısı— bulunan bu yaylalarda koyun, inek ve at sürülerini yılın dört mevsiminde görmek mümkün. Fakat burada hayvancılık yalnızca toprağı işlemek, hayvan yetiştirmek ve geçimini sağlamak anlamına gelmiyor. Bütün bu süreç içindeki gözlemlerimden ve kendileriyle yaptığım tartışma ve sohbetlerden öğrendiğim kadarıyla, Bask halkı için hayvancılık, doğayla kurulmuş kadim bir ilişkinin hâlâ yaşayan biçimlerinden biri. Dağlar, meralar, sürüler ve insan emeği birbirinden ayrı düşünülemeyecek kadar iç içe geçmiş durumda. Bir koyunun doğumundan yaylaya çıkışına, sürünün dağ yollarındaki hareketinden kışın yeniden köylere dönüşüne kadar uzanan bu döngü, aynı zamanda bu coğrafyanın kültürel hafızasını da taşıyor.</p>
<p>Sürülerin yaylaya gidişi ve dönüşü adeta bir festival şeklinde devam ediyor. Buna burada transhumance, yani yaylacılık deniyor. Transhumance’ın tarihleri bellidir (<a href="/La%20transhumance%20dans%20les%20Pyrénées%20-%20Camping%20Pyrénées%20Les%203%20Vallées%20Argelès-Gazost" target="_blank" rel="nofollow noopener">2</a>). Bu tarihler 2026 için yaylaya gidişte 31 Mayıs-6 Haziran, dönüşlerde de 19-20 Eylül oldu. Aylarca önceden ev halkının tamamının katılımıyla hazırlıklar başlar. Sürülerin hangi gün yola çıkacağı, hangi patikalardan geçeceği, hangi meralarda konaklayacağı ve dağda geçireceği ayların hazırlığı birer birer yapılır <a href="/Fête%20de%20la%20transhumance%20in%20LICQ-ATHEREY%20(64)%20-%20EDITION%202026%20TERMINEE" target="_blank" rel="nofollow noopener">(3)</a>.</p>
<p>Fakat bu gidiş ve dönüş yalnızca çobanın ve sürünün meselesi değildir. O gün geldiğinde köyün ritmi değişir. İnsanlar yolların kenarında toplanır, çocuklar sürülerin geçişini izler, dostlar ve komşular birbirine kavuşur; kimi zaman şarkılar söylenir, yemekler hazırlanır, sofralar kurulur. Dağdan dönen sürülerle birlikte yalnızca hayvanlar değil, yazın hikâyeleri, dağın kokusu, peynirin tadı ve aylar boyunca biriktirilen ortak deneyim de köye geri gelir. Nitekim Soule’de transhumance için düzenlenen şenliklerde müzik, dans, yerel buluşmalar ve ortak kutlamalar bu dönüşü toplumsal bir ritüele dönüştürüyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-8.png" alt="">
<figcaption>Ercan Jan Aktaş</figcaption>
</figure>
<p>Bu nedenle transhumance’a yalnızca hayvanların mevsimsel hareketi olarak bakmak eksik kalır. O, burada insanla hayvanı, köyle dağı, üretimle kültürü birbirine bağlayan yaşayan bir takvimdir. Hangi tarihte dağa çıkılacağını bilmek kadar, hangi tarihte birlikte karşılanacağını bilmek de önemlidir. Sürünün dönüşüyle köy yeniden kalabalıklaşır; uzun bir yazın ardından insanlar birbirlerine, hayvanlar kendi ağıllarına, hayat da kendi ritmine kavuşur. Belki de bu yüzden Bask coğrafyasında yaylacılık, geçmişten bugüne taşınan bir üretim biçiminden çok daha fazlasıdır: toplumsal hafızanın, dayanışmanın ve doğayla kurulan ortak hayatın her yıl yeniden kurulan şölenidir.</p>
<p>Belki de bu yüzden yaylada karşılaştığım, serbestçe dolaşan her bir sürü bana yalnızca hayvanları değil, bu toprakların insanlarını da hatırlatıyor. Çünkü burada koyunların, atların, ineklerin geçtiği patikalar insanların da yüzyıllardır kullandığı yollar; bugün hayvanların otladığı meralar, geçmiş kuşakların emeğiyle biçimlenmiş ortak yaşam alanlarıdır. Hayvancılığın hâlâ güçlü biçimde sürdürülmesi, Bask halkının yalnızca ekonomik varlığını değil, dilini, kültürünü, dayanışma biçimlerini ve doğayla kurduğu ilişkiyi de koruyan unsurlardan biridir. Dağda geçirilen o uzun yaz aylarında insan, aslında yalnızca bir sürünün değil, çok daha eski bir hayat biçiminin peşinden yürüdüğünü fark ediyor.</p>
<p>(*) <em>Kuzey Bask’ta yaşadığım bölgeyi her defasında yazdığımda kendimi bir çatışma hâli içinde buluyorum. Özellikle de buranın temel üretim alanı olan çiftlik hayatını ve hayvancılığı yazarken bunları yaşıyorum. Bu üretim ilişkilerinin içinde elbette bir hayvan emeği sömürüsü var. Burada vejetaryen ve vegan politikaları tartışmak istediğim zamanlar da oldu. Ortaklaşmadığımız çok şey oldu. Burada toprak, tarım ve çiftlik hayatı geleneksel bir üretim alanı olarak tarif ediliyor. Ben de bunları yansıtmaya çalışıyorum.</em></p>
<hr>
<p>(1) <a href="https://yeniyasamgazetesi9.com/murray-bookchinin-izleginde-baskta-yolculuk-3-kucuk-kentler-kasabalar-buyuk-hayatlar-kentsiz-kentlesme/" target="_blank" rel="noopener">Murray Bookchin’in İzleğinde Bask’ta Yolculuk – 3 \ Küçük kentler, kasabalar, büyük hayatlar: Kentsiz kentleşme – Yeni Yaşam Gazetesi | Yeni Yaşam</a></p>
<p>(2) <a href="https://www.camping3vallees.com/la-transhumance-dans-les-pyrenees" target="_blank" rel="noopener">La transhumance dans les Pyrénées - Camping Pyrénées Les 3 Vallées Argelès-Gazost</a></p>
<p>(3) <a href="https://www.tourisme64.com/animation/licq-atherey/FMAAQU064V5BTMRN-fete-de-la-transhumance/" target="_blank" rel="noopener">Fête de la transhumance in LICQ-ATHEREY (64) - EDITION 2026 TERMINEE</a></p>
<p>(EJA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kuantum paradoksları]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kuantum-paradokslari-324036</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/kuantum-paradokslari.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kuantum-paradokslari-324036</guid><description><![CDATA[‘Kuantum’ teriminin suçu yok; suç, bilimsel bir fikri güzel bir masaldan nasıl ayırt edeceğimizi yeterince iyi öğretmememizde.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Her sosyal medya platformunda şu ifadelerle karşılaşabilirsin: “kuantum terapi”, “kuantum beslenme”, “kuantum doktor”, “kuantum aktör”, “kuantum iyi oluş”, “satışlarda kuantum sıçrama”, “kuantum enerji” vadeden bilezikler. “Kuantum” terimi güncel hayatın anahtar kelimelerinden biri hâline geldi, çünkü bilimsel, gizemli ve modern bir izlenim veriyor. Aynı zamanda gerçek kuantum fiziği de gündemde: kuantum bilgisayarlar haber oluyor ve BM, 2025 yılını Uluslararası Kuantum Bilimi ve Teknolojisi Yılı ilan etti. Fiziğin en sağlam sınanmış teorisi, hiç test edilmemiş şeyleri satmak için sıkça kullanılıyor.</p>
<h3>Kuantum: Latince “quantum”, “paket” demek</h3>
<p>Kuantum mekaniği felsefi bir varsayım değil; o olmasa cebindeki telefon da olmazdı. 1900 yılında Max Planck, kara cisim ışımasını incelerken enerjinin küçük “paketler” hâlinde alışverişe uğradığını öne sürdü — bu paketlere kuantum (quantum) adını verdi. Bu, termal kameraların vücut sıcaklığımızı neden “görebildiğini” ve ampullerin neden “soğuk” ya da “sıcak” ışık yaydığını açıklar. 1905’te Albert Einstein fotoelektrik olayı açıkladı: ışık enerji kuantalarından (fotonlardan) oluşur ve bunlar bir metale çarptığında elektronları koparabilir — bu da fotovoltaik hücrelerin temelidir. Werner Heisenberg’in belirsizlik ilkesi ve tünelleme etkisi, Güneş’in nükleer füzyonla nasıl enerji ürettiğini açıklar. Louis de Broglie’nin önerdiği elektronların dalga karakteri, elektron mikroskobunun yapımını mümkün kıldı; Einstein’ın uyarılmış ışıma fikri ise lazerin ve internetin fiber optik kablolarının temelini oluşturdu. CERN’de, 2012’de Higgs bozonunu keşfeden deney, kuantum alan teorisinin bir öngörüsünü doğruladı — ve orada, 1989’da Tim Berners-Lee, World Wide Web’i icat etti.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/1-cern.jpg" alt=""></p>
<h3>Denklemlerin arkasındaki insanlar</h3>
<p>Bilimi tuhaflıkları olan insanlar yaratır. Planck, kuantumu önerdiğinde 42 yaşındaydı ve bunu “umutsuzluk eylemi” olarak nitelendirdi: amacı fiziği altüst etmek değil, verileri açıklamaktı. Öğrenciyken bir hocası ona fizikte neredeyse her şeyin zaten keşfedildiğini söylemişti.</p>
<p>Einstein, 1905’teki devrimci makalelerini Bern’deki patent ofisinde 26 yaşında bir memurken kaleme aldı; çorap giymediği, çünkü onları gereksiz bulduğu söylenir. İlk evliliği ve boşanmasının ardından, henüz ilk eşiyle evliyken ilişki yaşadığı kuzeni Elsa ile evlendi. Nobel Ödülü’nü görelilik kuramı için değil, fotoelektrik olay için aldı. Daha sonra kuantum mekaniğinin olasılıksal doğasını “Tanrı zar atmaz” sözüyle reddetti; Niels Bohr’un ona “Tanrı’ya ne yapacağını söyleme” diye cevap verdiği aktarılır.</p>
<p>Gençliğinde tutkulu bir futbolcu olan Bohr’un yazlık evinin kapısının üzerinde uğur getirsin diye bir at nalı asılıydı. Şaşıran bir ziyaretçi ona buna gerçekten inanıp inanmadığını sorduğunda, “Hayır, ama inanmasan bile işe yaradığını söylediler” yanıtını verdi. Werner Heisenberg, 23 yaşındayken bir alerji krizinden kaçmak için Helgoland Adası’na çekildi ve orada kuantum mekaniğinin temellerini attı; ne var ki kısa süre önce doktora sınavlarından birinde neredeyse başarısız olacak kadar zorlanmıştı.</p>
<p>Paul Dirac o kadar az konuşurdu ki meslektaşları “1 Dirac” birimini icat etti: saatte bir kelime. 1920’lerin sonunda Almanya’da kaldığı dönemde ve Kafkasya’daki yürüyüşlerinde, o yıllarda Almanya’da yaygın olan Freikörperkultur (çıplak doğa kültürü) anlayışını benimsedi: yürür, ağaçlara tırmanır ve doğada çıplak yüzerdi; bunu doğayla en doğal temas biçimi olarak görüyordu. Denklemleri, pozitron keşfedilmeden önce antimaddeyi öngördü; pozitron bugün pozitron emisyon tomografisinde kullanılıyor. Max Born, genç Heisenberg’in hesaplamalarında matris çarpımını tanıyarak kuantum mekaniğine matematiksel biçimini kazandırdı; Nobel Ödülü’nü ancak 1954’te, 72 yaşında aldı. Son olarak Erwin Schrödinger, ünlü denklemini 1925 Noel’inde İsviçre’deki bir tatil köyünde, eşi değil bir metresiyle birlikte kaldığı sırada yazdı; evliliği açık bir evlilikti ve aşk ilişkileri çoktu — bu durum eşinin sonuna kadar yanında kalmasına engel olmadı.</p>
<p>Einstein, Bohr, Heisenberg ve Dirac büyük keşiflerini yaptıklarında hepsi 30 yaşın altındaydı. Merakın yaşı yoktur.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/2-solvay.png" alt=""></p>
<h3>Sözde bilim: yeni bir kelime dağarcığıyla eski bir olgu</h3>
<p>Sözde bilim yeni değil. Kahve falı, astroloji, el falı, tarot, numeroloji, büyücüler ve şarlatanlar insanlığa binlerce yıldır eşlik ediyor; Isaac Newton bile simyaya uzun yıllar adadı. Günümüzde değişen sadece kelime dağarcığı: dün astrologlar “yıldızların enerjileri” derken bugün “kuantum alanları” diyorlar. Peki neden bu kadar saçma şeylere inanıyoruz?</p>
<p>Beyin kalıp arar: bulutlarda yüzler, kahve telvesinde gelecek görürsün. Kehanetin tuttuğu zamanları hatırlar, tutmadığı zamanları unutursun. Belirsiz dönemler (salgınlar, savaşlar, krizler) kontrol ve basit cevaplar aramana neden olur. Aynı şey komplo teorileri için de geçerli: büyük bir olay, büyük ve “gizli” bir nedene ihtiyaç duyuyormuş gibi görünür ve bir suçlu, şanstan daha mantıklıdır.</p>
<p>Sosyal medya algoritmaları her inanca yem verir: her kullanıcıya zaten inandığı şeyi doğrulayan içerikler önerir, böylece Dünya’nın düz olduğuna, Ay’a hiç inilmediğine, 11 Eylül saldırısının içeriden bir iş olduğuna ya da gökyüzündeki her uçak izinin arkasında kimyasal püskürtme gizlendiğine ikna olmuş koca topluluklar kolayca oluşur. Bu insanların çoğu, altı yıllık ortaöğretim boyunca bizden bilimsel yöntemi öğrenmiştir. Bir şeyler ters gidiyor ve bunun çözümü ne ilkokul öğretmenlerinden ne de üniversite hocalarından gelebilir; bu tamamen bizim sorumluluğumuz. Resmî açıklamalara duyulan güvensizlik sorun değil; sorun, bu güvensizliğin kanıtlara dayanmamasıdır.</p>
<p>Sözde bilimin saçmalığını, bizden uzakta olduğunda kolayca fark ederiz. Hawaii’deki bir “üniversite” “kuantum doktoru” unvanları veriyor, bir başka kurum da astrolojiyi bilimsel bir disiplin olarak sunuyor. Şarlatanlık da aynı şekilde işliyor: hipnoterapiyi bilim ile metafiziği birleştiren gizemli bir süreç olarak sunuyor, terapistler hipnozla neredeyse her şeyi tedavi edebileceklerini vaat ediyor. Gurular, “mucize yaratıcılar” ve kendinden menkul uzmanlar, insanların cehaletini ya da çaresizliğini sömürerek dolandırıcılığı sözde bilimsel bir kılıfa büründürüyor; hızlı iyileşme, “gizli travmaların” ortaya çıkarılması, hatta geçmiş yaşamların hatırlanması vadederek var olan bir psikoterapi tekniğini kârlı bir umut ticaretine dönüştürüyorlar.</p>
<p>Ama sözde bilimi bize yakın olduğunda tanımak çok daha zor: bir dinî lider ülkenin savunma güvenliği ya da bir salgında aşı gibi uzmanlık ve kanıt gerektiren tıbbi konular hakkında görüş bildirdiğinde olduğu gibi.</p>
<h3>Bizim payımıza düşen sorumluluk</h3>
<p>Burada biz fizik öğretmenleri özeleştiri yapmalıyız. Formüller ve alıştırmalar öğretiyoruz, çünkü değerlendirilen onlar. Bilimsel yöntem (gözlem, soru, hipotez, öngörü, deney, veri analizi, hakem denetimi, tekrarlanabilirlik, yanlışlanabilirlik) tek doğru cevabı olan bir alıştırmaya sığmaz, bu yüzden kolayca değerlendirilemez. Asıl sorun, öğrencinin sonuçlarını kanıtlara dayandırmayı öğrenmemesidir. Böylece bilimsel yöntemi kitabın ilk sayfasında anıp geçiyoruz. Sonuç: bir öğrenci kuantum fiziği alıştırmasını doğru çözerken aynı zamanda bir bileziğin “kuantum enerjisi” yaydığına inanabiliyor.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-11.png" alt=""></p>
<p>Carl Sagan’ın tespiti bugün de tamamen geçerliliğini koruyor, belki her zamankinden daha geçerli: “Anaokuluna ya da ilkokul birinci sınıfa gidip konuşursun ve bilim âşığı bir sınıfla karşılaşırsın. Derin sorular sorarlar. ‘Rüya nedir, neden parmaklarımız var, Ay neden yuvarlak, dünyanın doğum günü ne zaman, çimen neden yeşil?’ diye sorarlar. Bunlar derin, önemli bilimsel sorulardır. Kendiliğinden ortaya çıkarlar. Lise son sınıf öğrencileriyle konuşmaya gidersin, bunlardan hiçbiri yoktur. İlgisiz hâle gelmişlerdir. Anaokulu ile lise son sınıf arasında korkunç bir şey olmuştur.” Eğitim sisteminde bir şeyler yanlış gidiyor ve bunu ilk kabul etmesi gerekenler biziz.</p>
<p>Öyleyse kuantum mekaniğine bir düşünme biçimi olarak ihtiyacımız var, süslü bir kelime olarak değil. “Kuantum” teriminin suçu yok; suç, bilimsel bir fikri güzel bir masaldan nasıl ayırt edeceğimizi yeterince iyi öğretmememizde.</p>
<p>(PP/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Cinler, definecilik ve 1915’in hayaletleri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cinler-definecilik-ve-1915in-hayaletleri-324025</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/cinler-definecilik-ve-1915in-hayaletleri.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cinler-definecilik-ve-1915in-hayaletleri-324025</guid><description><![CDATA[Define, çevresindeki sosyal ilişkileri tersinden göstermez sadece, insanların bilinçlerini kendine mahsus yanılsamalara da yol açar. Bu anlatıda gasp ilişkisi, altının ve onu bekleyen varlığın özelliği olarak görünür. Korku, failden değil bekçiden duyulur. İzin sahipten değil cinden alınır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>2000’lerin ortalarından itibaren yerli korku sinemasında cin teması belirginleşti; <em>İblis: Karanlığın Sahibi</em> ve <em>Defin-Ecin Zulman</em> gibi definenin merkezde olduğu filmler de bu furyanın içinde yer aldı. Görünmeyen ama yaşamın içinde yer alan bir varlığın hikâyesi, film sektöründe neden bu kadar tuttu ve neden tam bu dönemde tuttu? Bu sorulara verilen alışıldık cevaplar yanlış değil. Cin filmleri ucuza çekilir; görünmez bir varlık için pahalı efektlere gerek yoktur. Define uğruna çıldıran insanların, buradaki suçlarının reddi için inandıkları cinler, sinemada da musallat oldular. Bir cin fetişizmi yaşanmaktadır.</p>
<h3>Cinin coğrafyası</h3>
<p>Türkiye’de cin hikâyeleri belirli bir bağlamda ortaya çıkar. Ensest, tecavüz ve yasak ilişkilerde gündeme gelir. Belirli mekânlara da bağlıdır: mezarlıklara, define alanlarına, bir cinayetin işlendiği yerlere, terk edilmiş evlere ve yıkık yapılara, yani harabelere. Walter Benjamin, <em>Alman Yas Oyununun Kökeni</em>'nde harabeyi tarihin doğaya dönüşmüş hâli olarak okur. Harabe, bir zamanlar orada yaşanmış olanın hem kalıntısı hem de silinmesidir. Anadolu’nun yıkık kiliseleri, sahipsiz taş evleri, adı değiştirilmiş köyleri tam da böyle harabelerdir: tarih oradadır ama doğal bir manzaranın parçası gibi durur.</p>
<p>Çok tanrılı dinlerin ve doğa dinlerinin tanrısal karakterleri, tek tanrılı dinlerde cin ve melek gibi ara figürlere dönüşmüştür. Bu teolojik açıklamayı unutmadan şunu söyleyebilirim: cin, yalnızca eski tanrıların değil, toplumun hesaplaşmadığı suçların da kendi içinde değişkenlikte yaşayan bir taşıyıcısıdır.</p>
<p>Türkiye’de işlenen suçlar, cinayet, tecavüz, gasp, yaşamın içindedir. Ama bu kadar yaşamın içinde olduğu halde toplumsal bilinçte bu kadar görünmez olan tek bir suç vardır: Ermeni Soykırımı. Cin görünmezdir; Ermeni Soykırımı da geniş toplumsal bilinçte görünmezdir.</p>
<h3>Bütün suçların toplamı</h3>
<p>Ermeni Soykırımı, insanlığın bildiği suçların teker teker işlendiği bir kitlesel yok etmedir. Yani cin filmlerinin etrafında dolaştığı bütün suçlar, cinayet, tecavüz, gasp, kaçırma, 1915’te tek bir büyük suçun içinde, bir devlet siyaseti olarak işlenmiştir.</p>
<p>Anadolu'da define, onu arayanların hayallerinde büyük ölçüde "Ermeni altını"dır. Cin burada kelimenin tam anlamıyla, el konulmuş ve toprağa gömülmüş bir servetin bekçisidir; "cinli define"dir.</p>
<p>Adil Çelik ve Nurcan Elmas’ın Sivas’ta yürüttüğü saha araştırması şunu gösteriyor: define aramak için kazılan yerlerin belirlenmesinde eski Ermeni yerleşimleri dikkat çeker, özellikle 1915 tehcirine kadar Ermenilerin yaşadığı köyler ve bu köylerin çevreleri başı çeker. Görüşülen definecilerin tamamı, Sivas’ta yaşamış Ermenilerin 1915’te altınlarını ve ziynet eşyalarını toprağa gömüp gittiklerine inanmaktadır.</p>
<p>Aynı araştırma, cinle mülk arasındaki bağın folklorun kendi diline yerleştiğini de ortaya koyuyor. Sivas definecilerinin işaret repertuarında haç, doğrudan Ermenilerin gömdüğü defineyi gösterir; ters haç, ters L ve üçlü çentik gibi şekiller ise "cinli işaretler" olarak bilinir ve bu sembollerin bulunduğu bölgelerin korunduğuna, izinsiz girildiğinde zarar görüleceğine inanılır. Cin kendi yerini bilir, asli olarak fakirlik sınırında yaşayan lümpenleşmiş kesimlerin suçlarıyla ve mallarıyla kurulan ilişkilerde ortaya çıkar. Zengin lümpenliğin hedefinde daha büyük ganimetler ve devlet bürokrasisini ikna etme var.</p>
<p>Benim burada önerdiğim okuma, 1915 sonrasında el değiştiren Ermeni mallarının definecilik folklorunda yeni bir anlam alanı yarattığı ve cin/tılsım anlatılarının da bu alan içinde yeniden biçimlendiğidir. Çünkü emval-i metrukede sürekli yaşanmaya başlanılmış ve yaşamın bir parçası hâline gelmiştir define.</p>
<p>Marx, <em>Kapital</em>'in ilkel birikim bölümünde sermayenin dünyaya tepeden tırnağa, bütün gözeneklerinden kan ve pislik damlayarak geldiğini yazar. Türkiye’de bu kan, toprağın altında bekleyen altının efsanesinde yaşar. El konulan evler, topraklar, dükkânlar Türk burjuvazisinin kuruluş sermayesiydi; gömülü Ermeni altını ise bu kuruluş şiddetinin definecilerin hayalindeki izidir. Sivas’ta görüşülen definecilerin tamamı, 1915’te giden Ermenilerin altınlarını ve ziynet eşyalarını toprağa gömdüğüne inanıyor; kazı yerlerini seçerken de tehcire kadar Ermenilerin yaşadığı köyleri öne alıyorlar. Aynı kişilerin işaret repertuarında haç doğrudan Ermenilerin gömdüğü defineyi gösteriyor, ters haç ve üçlü çentik gibi şekiller ise "cinli işaretler" (s. 258) olarak biliniyor; bu işaretlerin bulunduğu yerlere izinsiz girilirse çarpılma riski var. Yani kazıya giden hem altının kime ait olduğunu hem de onu neyin koruduğunu biliyor. Bildiği şeyin adını koymaz, ama ondan korkar. Marx, meta fetişizminde toplumsal bir ilişkinin şeyler arasındaki bir ilişki gibi göründüğünü söyler. Define de bu fetişizmin bir türüdür. Burada muhtemel altınlar sadece dans etmez; kendi cinlerini ve masallarını yaratır. Define, çevresindeki sosyal ilişkileri tersinden göstermez sadece, insanların bilinçlerini kendine mahsus yanılsamalara da yol açar. Bu anlatıda gasp ilişkisi, altının ve onu bekleyen varlığın özelliği olarak görünür. Korku, failden değil bekçiden duyulur. İzin sahipten değil cinden alınır. Soykırımın ganimetine bunca yıl sonra bile el koyabilme çabası, kendi kurallarını ve figürlerini taşıyan başka bir âlem yaratır. Oradaki bilgi ve davranışlar, artık gaspın değil tılsımın dilinde konuşur.</p>
<p>Sosyal antropolog Yael Navaro-Yashin, Kuzey Kıbrıs’ta Rumlardan kalan mülk için kullanılan "ganimet" kelimesinin bir özeleştiri taşıdığını, bu nesnelerin tekinsiz bir duygu ürettiğini ve ganimetle zenginleşenlerin ayrı bir adla anıldığını belgeliyor. Rumlardan kalma eşyalarla dolu bir evi gezen Kıbrıslı Türklerden birinin "bu nesneler ağlıyor" demesi, bir diğerinin gördüklerini son derece rahatsız edici bulup bunların ganimet olduğunu söylemesi, el konulmuş mülkün nasıl bir huzursuzluk ürettiğini gösteriyor.</p>
<h3>Topraktan perdeye</h3>
<p>Peki neden şimdi? Cevabı definenin kendi tarihinde aramak gerekiyor.</p>
<p>Ermeni, Rum ve Süryani mülkleri üzerinden zenginleşenler, önemli sermayeyi kendi aralarında çoktan paylaştılar. Almancıların getirdiği ve ülkedeki definecilerin sipariş ettiği metal dedektörleriyle, adım atılmadık eski Ermeni eseri bırakılmadı. Definecilik için yıkılan, zarar verilen kilise, manastır ve mezar sayılarından bu görülebilir. Bir irrasyonel durum var. Defineciliğin pratiksel araçlarına karşın, Adil Çelik ve Nurcan Elmas, defineciliğin irrasyonel doğası ile tezat oluşturduğunu söyler. Burada bu tür araçlar ya yoktur ya da ikincil önemde oldukları gibi, belirleyici olan mekânın “hissedilmesi”, definecinin deyimiyle “yerin çağırmasıdır” derler. Lakin artık bulunacak şeylerin gerçekte olup olmamasının ötesinde, o ihtimalin olması yeterli olabilir. Fetişizm burada yalnızca altına sahip olma arzusu değildir; kanla elde edilmiş bir servetin kendi tarihini ve toplumsal ilişkilerini tersinden göstermesidir. Merkezinde soykırımın mirası definenin çekim gücü dururken, toplumdaki anlatıları, hikâyeleri, batıl inançları çeker ve bunları harmanlar. Navaro-Yashin bu ilişkiyi şöyle belirtir: ‘‘Hayalet, bir başkasını temsil eden şey değildir; şeyin kendisidir, yani maddi nesnenin ta kendisi.’’(s. 17) Ganimetle beraber gelen tekinsizlik duygusu, ki 1915’te bu duygu sadece define ile değil, emval-i metruke listesindeki birçok ev ve arazi içinde genişledi. Fetiş meta, Türkiye koşullarında bir de define olarak ortaya fırladı. Defineyi saklayan, vermeyen cinden alınamayan intikam, artık geniş kitlelerin izlediği bir sahnede alınabilir hâle geldi, tatminsiz bir duygu yanılgısı içinde.</p>
<h3>Gömülmemiş ölüler</h3>
<p>Marx, <em>Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i</em>'ne meşhur bir cümleyle başlar: bütün ölü kuşakların geleneği, yaşayanların beyni üzerine bir karabasan gibi çöker. Almanca aslında kullandığı sözcük <em>Alp</em>'tir; Alman halk inancında uyuyanın göğsüne oturan iblis, yani Türkçedeki karabasanın tam karşılığı. Türk halk inancında da karabasan cinle ilişkilendirilir. Marx’ın metaforu, kelimenin tam anlamıyla bir cindir.</p>
<p>Cinlerle ve hayaletlerle olan hesaplaşmanın neden bitmediğini anlamak için iki bin beş yüz yıl geriye, bir Yunan tragedyasına gitmek gerekiyor. Sofokles’in <em>Antigone</em>'sinde gömülmeyen ölü, şehrin düzenini bozarak geri döner. Hegel bu tragedyayı yorumlarken gömmeyi ailenin ölüsüne karşı en son ve en tam görevi sayar; gömülmeyen beden ise onursuz kalır. Ve Hegel’in en çarpıcı cümlesi buradadır: hakkı çiğnenen ölü, intikamını alacak araçları bulmayı bilir.</p>
<p>1915’te ölüler yollarda, nehirlerde, vadilerde, çölde kaldı. Onlara toprak serpecek bir Antigone kalmadı; kalanlar dünyanın dört bir yanına dağıldı. Türkiye’de ise uzun yıllar boyunca bu ölüleri açıkça anmak bile mümkün olmadı. Gömülmeyen ölü geri döner. Her kültürde hayaletin en eski tanımı budur: yerini bulamamış ölü.</p>
<p>Peki ölülerin intikamı nerede?</p>
<p>Hakkı çiğnenen ölünün intikam araçlarını bulduğu sözünün karşılığı nedir burada?</p>
<p>Zenginliklerini gasp ve imha yoluyla kuranlar ve pekiştirenler ülkenin tepesinden inmedi; sürekli olarak ganimeti, adi suçları, mafyayı ve karanlık işleri yürüten lümpen kesimleri üretti. Türkiye’deki ilkel sermaye birikiminin cinleri ülkenin dört bir yanındadır. 1914'te Anadolu ve Trakya nüfusunun, Osmanlı istatistiğine göre beşte biri, kilise kaynaklarına göre dörtte biri Hıristiyandı. Bu halklar tehcir ve taktil ile yok edildikten sonra geriye, yönetme erkini tek elde toplamış gerici Bonapartların iktidarı kaldı.</p>
<p>Türkiye özelinde cin filmleri, en derin katmanında, budur: tanınmayan bir suçun, tanınmadığı için başka biçimlerde geri dönmesi. Dünyanın en korkunç suçlarının sindiği, hatta onların kendisi olan definelerin peşine düşenlerin fetişist dünyasında cinler, Ermenilerin laneti olarak durur. Bir kere filmiyle, anlatısıyla, ekonomisiyle musallat olmuştur, ülkenin yakasını bırakmaz.</p>
<hr>
<p><em>Kaynak</em></p>
<p><em>Adil Çelik ve Nurcan Elmas, "Defineci Folkloru: Sivas Örneği",Kültür Araştırmaları Dergisi, 2025, S. 27, s. 245-270</em></p>
<p><em>Yael Navaro-Yashin,The Make-Believe Space: Affective Geography in a Postwar Polity, Duke University Press, 2012</em></p>
<p>(VHY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mabel Matiz’e dava, gençlere yoksulluk]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mabel-matize-dava-genclere-yoksulluk-324038</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/mabel-matize-ne-bize-ne.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mabel-matize-dava-genclere-yoksulluk-324038</guid><description><![CDATA[Erdoğan’ın 2002’deki sözlerinden, hatta 2012’den daha geriye götürecek ölçüde neden bir değişim oldu?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p> “Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz.”</p>
<p>Bu sözler, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait. <a href="https://bianet.org/haber/escinsel-haklari-guvenceye-alinmali-138693" target="_blank" rel="nofollow noopener">Yıl 2002</a>… Muhtemelen genel seçim öncesi. Abbas Güçlü ile Genç Bakış programının konuğu Erdoğan.</p>
<a href='/haber/escinsel-haklari-guvenceye-alinmali-138693' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/138/693/original/tayyip_501.jpg' alt='"Eşcinsel Hakları Güvenceye Alınmalı"' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>ERDOĞAN 10 YIL ÖNCE SÖZ VERMİŞTİ</h6>
<h5 class='headline'>"Eşcinsel Hakları Güvenceye Alınmalı"</h5>
<div class='date'>29 Mayıs 2012</div>
</div>
</a>

<p>Altın Işık isimli bir öğrencinin sorduğu şu soruya yanıt olarak veriyor bu cevabı:</p>
<p>“Bildiğimiz gibi Türkiye’de eşcinsel vatandaşlarımız var, eşcinsel vatandaşlarımıza Avrupa’da olduğu gibi evlilik hakkı gibi başka haklar tanımayı düşünüyor musunuz, kişisel olarak ne düşünüyorsunuz, eşcinsellere haklar tanınmalı mı tanınmamalı mı?”</p>
<p>On yıl sonrasına geliyoruz. Yıl 2012…</p>
<p>Yeni anayasa yazılıyor. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) milletvekilleri, yeni anayasanın “Temel Hak ve Hürriyetler” bölümünde yer alan “Eşitlik” maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin konulmasını istiyor.</p>
<p>Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) milletvekilleri, BDP’nin bu teklifini “genel ahlaka” aykırı görerek reddediyor ve bir uzlaşma sağlanamıyor.</p>
<p>Peki 2012’den 2026’ya ne oldu?</p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2002’de söylediği sözlerden daha geriye götürecek ölçüde nasıl bir değişim yaşandı?</p>
<p>Bunu düşünürken aklıma <strong>Mabel Matiz</strong> geliyor.</p>
<p>Mayıs ayındayız. Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde, Mabel Matiz’in müstehcenlik suçlamasıyla yargılandığı karar duruşması öncesindeyiz. Duruşmanın görüleceği İstanbul 54. Asliye Ceza Mahkemesi’nin önünde avukatlar, gazeteciler, adliye güvenlikleri… Bir koşturmaca var. Herkes duruşmanın başlamasını bekliyor.</p>
<p>Kırmızı ayakkabılı, rengini şimdi hatırlayamadığım gömlekli bir genç, gelen herkese bilgi veriyor, basının sorularını yanıtlıyor, avukatlarla konuşuyor.</p>
<p>Duruşma başlıyor ve hep birlikte içeri giriyoruz.</p>
<p>Avukatlar sanat özgürlüğünü anlatıyor. Türkiye’nin yakın tarihindeki türkülerden, şarkılardan, şarkı sözlerinden örnekler veriyorlar.</p>
<p>Mahkeme başkanı dinliyor, dinliyor ve sonunda Mabel Matiz’in beraat ettiğini açıklıyor.Karar neredeyse alkışla karşılanıyor. Az önce sözünü ettiğim arkadaş da yine basının sorularını yanıtlıyor.</p>
<p>Dayanamıyorum, yanına yaklaşıyorum. “Pardon, siz de Mabel Matiz’in ekibinden misiniz?”</p>
<p>“Hayır” diyor. “Ben bu adliyede başka bir mahkemede kâtip olarak çalışıyorum ve Mabel Matiz hayranıyım.”</p>
<p>Aylar sonra taksideyim. Mabel Matiz’in <a href="https://www.youtube.com/watch?v=qUsE49lUQUY&amp;list=RDqUsE49lUQUY&amp;start_radio=1" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Öyle kolaysa gel başımdan kaldır at sevdanı” </a>şarkısı çalıyor. Taksiciye rica ediyorum: “Sesini biraz açar mısınız?”</p>
<p>Açıyor ve şarkıya birlikte eşlik ediyoruz. “Çok severim bu şarkısını” diyor.</p>
<p>Başlıyoruz, “En iyi şarkısı bu, yok şu” diye tartışmaya. “E" diyorum, "Eşsincel diyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz?” “Bana ne” diyor. “Onun özeli.” Bu cümleye takılıyorum. “Bana ne.”</p>
<p>Mabel Matiz konserlerine gidiyorum. Her kesimden insan orada. Çocuk, genç, yaşlı…Her ekonomik gelirden, her sınıftan insan konserde.</p>
<p>Mesleğim gereği Türkiye’nin farklı kentlerine gidiyorum. Yine söz konusu LGBTİ+ meselesi olduğunda genelde benzer sözler duyuyorum: “Bizi ilgilendirmez ki…” Sonra hemen her yurttaştan yoksulluk, ekonomik kriz, kiraların yüksek olması gibi sorunları dinliyorum. </p>
<p>Gelelim bugüne “Ailem Güvende” operasyonlarını devlet, “aileyi güvende” tutmak için yaptığını söylüyor.</p>
<p>Görünen o ki toplum bu konuda devletten daha hak odaklı, daha eşitlikçi bir çerçeveden bakıyor. Belki bunu bizim anlattığımız gibi, “eşitlik olsun”, “ayrımcılık olmasın”, “LGBTİ+ hakları insan haklarıdır” cümleleriyle söylemiyor. Başka bir şey söylüyor: “Bana ne, bu onun hayatı.”</p>
<p>Belki diyeceksiniz ki bunlar sizin gözlemleriniz. O zaman araştırmalara bakalım.</p>
<p><a href="https://bianet.org/haber/samerden-ailem-guvende-analizi-kim-korunuyor-323891" target="_blank" rel="nofollow noopener">SAMER Saha Araştırmaları Merkezi, </a>13-21 Eylül 2026 arasında X’te paylaşılan 1300 tweeti inceleyerek “Ailem Güvende Operasyonları Üzerine Sosyal Medya Paylaşımlarının Analizi” başlıklı bir rapor hazırladı.</p>
<p>Rapora göre “Ailem Güvende” ifadesi sosyal medyada ortak bir anlam taşımıyor. Operasyonları destekleyenler bu ifadeyi aile yapısının ve toplumsal değerlerin korunmasıyla ilişkilendirirken, eleştirel paylaşımlarda aynı söz ironiyle güvensizlik, adaletsizlik ve siyasi sorumluluk tartışmasına dönüştü.</p>
<p>“Neyse ki bütün gayleri topladılar da, ailem güvende” gibi paylaşımlar, LGBTİ+ görünürlüğünün azaltılmasıyla toplumun gündelik güvenlik sorunlarının çözülmesi arasında kurulan ilişkiyi sorguluyor.</p>
<p>Raporda öne çıkan başlıklardan biri kadınlar ve çocukların güvenliği oldu. Bazı kullanıcılar LGBTİ+’lara yönelik operasyonları kadın cinayetleri, aile içi şiddet, çocuk istismarı ve çocuk işçiliğiyle karşılaştırdı.</p>
<p>SAMER’e göre bu paylaşımlarda temel soru, devletin güvenlik politikalarında “kimin ve neyin korunmaya değer görüldüğü” etrafında şekillendi. Bir paylaşımda şöyle denildi: “Kadınların ve çocukların güvende olmadığı bir yerde, aile de güvende değildir.” Bir başka kullanıcı ise şöyle yazdı: “Ailem güvende değil, fail erkekler güvende.”</p>
<p>Şimdi bir konuyu tekrar hatırlatmak istiyorum.</p>
<p>Erdoğan’ın 2002’deki sözlerinden, hatta 2012’den daha geriye götürecek ölçüde neden bir değişim oldu?</p>
<p>Şöyle, N<a href="https://bianet.org/haber/nufus-azalmasi-turkiye-icin-tehdit-mi-firsat-mi-295628" target="_blank" rel="nofollow noopener">üfus artış oranı azaldığ</a>ı için Erdoğan önümüzdeki on yılı <a href="https://bianet.org/haber/2026-2035-donemi-aile-ve-nufus-on-yili-ilan-edildi-319261" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Aile Yılı” ilan etti. </a>Aslen sorun olarak görülen şey bu. Eyvah eyvah gençler evlenmiyor, aileler yok oluyor. </p>
<a href='/yazi/kadinsiz-aile-kurgusu-2025in-ideolojik-haritasi-308452' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2025/06/16/kadinsiz-aile-kurgusu-2025in-ideolojik-haritasi.jpg' alt='Kadınsız aile kurgusu: 2025’in ideolojik haritası' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Kadınsız aile kurgusu: 2025’in ideolojik haritası</h5>
<div class='date'>16 Haziran 2025</div>
</div>
</a>

<h3>Veriler ne diyor?</h3>
<p>Oysa gençlerin evlenmemesi, dahası çocuk yapmaması eşcinsellikle değil, daha çok ekonomik ve sosyal sorunlarla ilgili.</p>
<p>Türkiye’de gençlerin, özellikle de genç kadınların karşı karşıya kaldığı ekonomik ve sosyal darboğaz, geleneksel verilerin ve istatistiklerin çok ötesinde derin bir toplumsal krize işaret ediyor.</p>
<p>Son yıllardaki veriler incelendiğinde üniversite diplomasının istihdam garantisi olmaktan çıktığı açıkça görülüyor.</p>
<p>TÜİK ve YÖK verilerine göre Türkiye’de her yıl yüz binlerce genç yükseköğretimden mezun olurken, ne eğitimde ne istihdamda olan (NEET) gençlerin sayısı yaklaşık 3,5 milyona ulaşmış durumda bu da her 4 gençten 1’inin tamamen sistemin dışında kaldığını gösteriyor.</p>
<p>TÜİK yurt dışı göç istatistiklerine göre her yıl Türkiye’den ayrılan nüfusun yüzde 40’ından fazlasını 20-34 yaş arası gençler oluşturuyor; sadece son yıllarda yüz binlerce eğitimli ve nitelikli genç, gelecek umudunu yurt dışında aramak üzere ülkeyi terk etti.</p>
<p>Genç kadınlarda NEET oranı yüzde 33’ün üzerine çıkarak erkeklerin neredeyse iki katına ulaşıyor. Kadınlar için iş bulmak zor olduğu gibi, iş hayatında kalabilmek de bir o kadar güçleşmiş durumda.</p>
<p>Kamu ve özel sektörde kreş imkânlarının son derece yetersiz olması, bakım yükünü tamamen kadının omzuna yüklüyor. Tüm bu ekonomik güvensizlik, yetersiz kreş altyapısı ve yükselen yaşam maliyetleri, gençlerin aile kurma ve evlenme kararlarını da doğrudan erteliyor veya imkânsız kılıyor.</p>
<p>TÜİK Evlenme ve Boşanma İstatistikleri incelendiğinde, son yıllarda kaba evlenme hızının düşüş trendinde olduğu, ilk evlenme yaşının kadınlarda 25,8, erkeklerde ise 28,3 seviyesine kadar yükseldiği görülüyor.</p>
<p>İnsanların evlenmemesi ve çocuk yapmamasının önündeki en büyük engel eşcinsellik değil devletin tutum ve politikaları, ekonomik sorunlar.</p>
<p>Ayrıca ev içindeki şiddet oranı da bir hayli yüksek. </p>
<p>Yine bazı kesimler eşcinselliğin özendirilen bir yönelim olduğunu iddia ediyor.  “Ya benim çocuğum da özenir, eşcinsel olursa?” Böyle bir dünya yok.</p>
<p>Bilimsel verilere göre de eşcinsellik özenilen bir şey değil. Bir insanın başka bir insanı sevmesi duygusal anlamda ve bilimsel anlamda başka bir duruma tekabül ediyor.</p>
<p>Bu konuda bilimsel veriler de var.</p>
<p>Mesela <a href="https://www.apa.org/topics/lgbtq/orientation" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Appropriate Therapeutic Responses to Sexual Orientation”</a> (Cinsel Yönelime Uygun Terapötik Yaklaşımlar Raporu) ve “Understanding Sexual Orientation and Homosexuality” çalışmalarında cinsel yönelimin isteğe bağlı olarak değiştirilebilen bir seçim olmadığı, sosyal maruz kalma, teşvik veya özendirme yoluyla edinilmediği belirtiliyor.</p>
<h3>Nefret neden yaygınlaştırılmak isteniyor?</h3>
<p>Onlarca yıllık araştırmanın, cinsel yönelimin kalıcı bir duygusal, romantik ve/veya cinsel çekim modeli olduğunu gösterdiği aktarılıyor.</p>
<p>Yani sosyal etki, eğitim veya yönlendirme ile öğretilemiyor, bulaştırılamıyor ya da özendirilemiyor.</p>
<p><a href="https://www.google.com/search?q=https://www.paho.org/en/topics/sexual-diversity" target="_blank" rel="nofollow noopener">Pan American Health Organization’ın (PAHO/WHO) </a>“Cinsel Yönelim Çeşitliliğine İlişkin Kamu Sağlığı Pozisyonu” da benzer bir noktaya dikkat çekiyor:</p>
<p>Cinsel yönelim, insan çeşitliliğinin doğal bir ifadesi. Eşcinsel çekimin sosyal temas, eğitim veya özendirme yoluyla öğrenilebileceğine, yayılabileceğine ya da özenilebileceğine dair bilimsel kanıt yok.</p>
<p>Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH), PubMed ve genetik araştırmalar kapsamında yayımlanan çalışmalar da cinsel yönelimin sosyal şartlandırmadan ziyade karmaşık biyolojik, doğum öncesi ve genetik faktörlerle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p>Peki bilimsel veriler böyleyken neden son dönemde belirli çevrelerce LGBTİ+'lara yönelik nefret dalgası yükseltiliyor. </p>
<p>Toplumun farklı kesimleriyle temas eden biri olarak görüyorum ki bu konuda toplum çoktan devletin refleksini aşmış durumda.</p>
<p>Bu arada Mabel Matiz’in “Ha Leylim” şarkısında "iki erkeğin dans ettiği sahneye" ilişkin dava açılması <a href="https://bianet.org/haber/mabel-matizin-ha-leylim-klibindeki-dans-sahnesi-icin-iddianame-hazirlandi-323972" target="_blank" rel="nofollow noopener">istendi.</a></p>
<p>Mahkeme iddianameyi kabul ederse sanatçı 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak. Söz konusu görüntülerin hangi nedenle suç teşkil ettiğine ilişkin hukuki gerekçelendirme ise muamma.</p>
<p>Hakikaten bir sürü şiddet faili, soyguncu vs sokaklarda gezerken sanata ve sanatçının dünyasına yapılan bu saldırı ve aslen sistematik hale gelen yargı tacizinin amacı ne? Savcılarımız keşke sanatçılarla bu şekilde değil de dinleyici, izleyici olarak ilgilenseler...</p>
<p>Hep o takside duyduğum cümle aklıma geliyor:</p>
<p>“Bana ne. Onun özeli.”</p>
<p>Mabel Matiz OT TV'deki söyleşide şöyle diyor: </p>
<p><em>"Ben bu coğrafyanın evlatlarından biriyim. Birileri beni farklı görüyor olabilir, ben görmüyorum. 'Çok cesursun' gibi şeyler söyleniyor. Aslında bana göre cesur değilim. Kendim olmayı seçmeseydim mutsuz olurdum muhtemelen." </em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/zOGaO8v4dUY?si=5_aPliQzvQV2ANJR" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>(EMK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>