<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Wed, 15 Jul 2026 00:05:02 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA[Benim de ODTÜ’lü tanıdıklarım var]]></title><link>https://bianet.org/yazi/benim-de-odtulu-tanidiklarim-var-321368</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/benim-de-odtulu-tanidiklarim-var.webp'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/benim-de-odtulu-tanidiklarim-var-321368</guid><description><![CDATA[Deniz Göktaş yatarmatik hesabına göre kotasını doldurmak için gelip teslim olmasıyla bir aşama tamamlanmış oldu. O tavanda gözüne görüneceklerle kim bilir hangi kasımız canlanacak, merakla bekliyoruz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Komedyen Deniz Göktaş sayesinde memleket ODTÜ’lülerin nasıl insanlar olduğunu biraz daha iyi anladı.</p>
<p>Ankara’nın içinde bile bizler “orada bir ODTÜ var uzakta, kazanamasak da bahçesine giremesek de ODTÜ’lüleri severiz” diyerek uzaktan bakarız kendilerine. Yakından tanışması, tanıması zor insanlar. Zorlukları da hırçınlıklarından değildir. Aksine fikri sert, mizacı yumuşak, değişik insanlar.</p>
<p>Bütün Ankara’ya “Hocam” hitabını hediye etmeleri bir dert, herkesin diline dolanan “şanlı direniş” hikâyelerini oturup kalkıp anlatmayı umursamamaları bir dert.</p>
<h3>Değişikler</h3>
<p>Ama asıl dert bunlardan başka. Bir kere ODTÜ’lülerin neye güldüklerini anlamak biraz zor oluyor. Kendimden biliyorum. İnsanda “mühendissin, sayısalcısın, niye felsefe okursun, niye sosyolojiye merak sararsın, bunca romanı okuyup ne yapacaksın” diye ufaktan bir öfke yarattıkları da olur. Bu arada sırf mühendisleri değil, sözelcileri de bir garip. ODTÜ’lü de olsa sözelci buldum diye sevinsen hevesin kursağında kalır. Dedim ya, değişikler.   </p>
<p>ODTÜ’lülerin arasında kaldıysan muhabbete katılmak için “Dekoder yok mu ayol? Ne diyor bu insanlar, neye gülüyorlar bu kadar” derken bulursun kendini. Ama ODTÜ’lüyü tek yakalayıp aramıza aldıysak işler değişir. Bir kere bütün gece tek kelime etmeden oturabilirler. Muhabbet hızla dönerken usulca bir soru sorarlar mesela.</p>
<h3>Şaka yapamazlar</h3>
<p>Masadan cevval bir tip “Oho Hocam! O iki tur öncenin geyiğiydi, senin kafan ancak mı geldi?” der. Ona da sinirlenmez, “Tamam” der geçerler. Sen tutup merak edersen, sorar da sorar. Merak ettiğine dertlenebilirsin veya onun sorularıyla kendi zihninde dolanmaya başlarsın. Eh fena olmaz doğrusu. Masadaki genel muhabbete ayak uydururken ODTÜ’lünün yanında oturuyorsan arada katılarak gülmene neden olabilirler. Çatlayana kadar gülersin, biri neye güldüğünü sorsa tam da ifade edemeyebilirsin. “Sen anlatsana” dersin, “geçti” der mesela. “Neyse çok güldüm, oh yarasın”, dersin. Ne yapacaksın?</p>
<p>Bir de ODTÜ’lüler donuktur. Onlardan masa komiği pek çıkmaz. Ellerini kollarını sallayarak, taklit yaparak şaka yapmazlar. Gerçi şaka yaptıklarını da çok geç fark edebilirsin. Halk arasında “bu çocuk da değişik işte” denilen tiplerdendir kendileri.</p>
<p>Hem çok çalışkan yani “inek” lakabını hak edecek kadar çalışkan olurlar hem de boş boş tavana bakmayı ihmal etmezler. Yanına yatıp tavana baksan ona görünen sana da görünür sanırsın, ama en fazla “Tavanı bir silsen iyi olur” dersin mesela.</p>
<p>Benim de ODTÜ’lü tanıdıklarım var. Elektrik devrelerinin olduğu küçük tablalara “ekmek teknesi” diyorlar mesela. Kendi aralarında İngilizce şakalaştıkları da olur, ama senin anlamadığını anlarlarsa hemen aynı şakanın Türkçe versiyonunu da paylaşırlar. Eh artık nasip, anlarsan güler geçersin.</p>
<p>Deniz Göktaş sayesinde memleket ODTÜ’lülerle tanışmış oldu. Mesela biz Ankara’da izledik, güldük geçtik. Üstelik “ihtiyar heyeti” olarak gittik, lafımızı da yedik, yediğimiz lafa da güldük, geçtik. Ankara’nın ODTÜ’lü ile tanışıklığı daha çok olduğundan mıdır nedir salondaki herkes güzelce güldü, eğlendi. Olaysız dağıldık.</p>
<p>Deniz Göktaş sayesinde memleket, ifadeden önce fikir geldiğini fark edince unutulan bir kas çalıştı anladığım kadarıyla.</p>
<p>Kas çalışınca bir gıdıklanma hissi yarattı. O hisle bir titreşim başladı. O titreşim dalgalar halinde yayıldı. Kasını fark edende hafiften bir çimdiklenip yerinden sıçrama isteği oluştu.</p>
<p>Eh nihayetinde insanlarımızı gıdıklamak suretiyle çimdiklenme hissi yaratarak oldukları yerde titreşmelerine neden olmak ağır bir suç olduğundan</p>
<p><a href="https://bianet.org/yazi/yatarmatike-guncelleme-geldi-314456" target="_blank" rel="nofollow noopener">Yatarmatik hesabına</a> göre kotasını doldurmak için gelip teslim olmasıyla bir aşama tamamlanmış oldu. O tavanda gözüne görüneceklerle kim bilir hangi kasımız canlanacak, merakla bekliyoruz.</p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:01:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ruken Yılmaz "Werne Werne"yi anlattı: İki kadın yan yana durduk]]></title><link>https://bianet.org/haber/ruken-yilmaz-werne-werne-yi-anlatti-iki-kadin-yan-yana-durduk-321386</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/10/bir-ezginin-iki-kadin-sesiyle-yeniden-dogusu-werne-werne.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/ruken-yilmaz-werne-werne-yi-anlatti-iki-kadin-yan-yana-durduk-321386</guid><description><![CDATA[Yıllardır farklı seslerde yaşayan “Werne Werne”, bu kez iki kadın sanatçının buluşmasıyla yeni bir yolculuğa çıktı. Ruken Yılmaz, ezginin kaynağını, Luna Erşahin’le kurdukları müzikal bağı ve kadınların birlikte üretme gücünü anlattı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Müzisyenler Ruken Yılmaz ve Luna Erşahin, geleneksel Kürt ezgisi “Werne Werne”yi çağdaş bir müzikal yaklaşımla yeniden yorumladı.</p>
<p>İki güçlü kadın vokalin bir araya geldiği bu özel düet, köklü bir kültürel mirası modern düzenlemeler ve güncel prodüksiyon anlayışıyla yeniden hayat buluyor.</p>
<p>Ruken Yılmaz, Luna Erşahin’le nasıl bir araya geldiklerini ve “Werne Werne”nin hikâyesini bianet için anlattı.</p>
<p><strong>“Werne Werne” nasıl bir eser? Bu düet fikri nasıl ortaya çıktı?</strong></p>
<p>“Werne Werne” “gelin” demek. Aslında Ömer Süleyman’ın da seslendirdiği bir eser. Daha doğrusu geleneksel bir eser. Benim için bu şarkının kaynak kişisi Yusuf Çelebi. Ben ondan dinlemiştim ve ben o hâlini aslında çok seviyordum. Tabii Ömer Süleyman da çok keyifli bir şekilde okuyor ama benim asıl kaynak olarak aldığım kişi Yusuf Çelebi.</p>
<p><strong>Bu şarkı ve bu düet nasıl ortaya çıktı? </strong></p>
<p>Uzun süredir aklımızda bir düet fikri vardı. Bir düet yapmak istiyorduk. Daha doğrusu düetten ziyade bir kadınla bir araya gelmek istiyordum. Bir kadınla düet yapmak istiyordum. Bir türlü isimlerde netleşemedik.</p>
<p>Daha sonra Luna tesadüfi bir şekilde karşıma çıktı. Luna Erşahin benim bir eserimi paylaşmıştı. Luna, Danimarka’da yaşıyor ve oradaki yerel bir basına benim bir eserimi önermişti. O vesileyle Luna ile yazışmaya başladık. Daha sonra Luna’nın şarkılarını dinledim. Dedim ki: “Kesinlikle Luna ile bir proje yapmalıyım.”</p>
<p><strong>Luna Kürtçe mi söylüyor?</strong></p>
<p>Luna, kendi dilinde, Kürtçe söylüyor. Ama yoğunlukla Kürtçe ve Türkçe söylüyor diyebilirim.</p>
<p>Aysay diye bir grupları var. Çok belli bir müzik yapıyorlar ve çokça festivali geziyorlar aslında. Dünyada festivallere katılıyorlar, özellikle Avrupa ülkelerinde turneleri oluyor.</p>
<p>Böylelikle bu fikirle beraber onlarla tanışmış oldum. Yakın zamanda da buraya geldiler, İstanbul’da bir konserleri vardı. Önceden tabii bunları planladığımız için şarkımızın kayıtlarına başlamıştık. İstanbul’a geldiklerinde konserlerinde ben de sahneye çıktım, o şarkıyı seslendirdik ve klibimiz de öyle ortaya çıkmış oldu.</p>
<p><strong>Şarkı ne zaman dinleyiciyle buluşacak?</strong></p>
<p>Klip daha yayınlanmadı. Dün bir ilk teaser’ı paylaştık. Bu gece saat 00.00’da şarkı dijital platformlarda yer alacak. Cuma günü de saat 16.00’da YouTube’da klibimiz yayınlanacak.</p>
<p><strong>Kürtçe ile olan bağınız nasıl?</strong></p>
<p>Genelde değil, ben hep Kürtçe söylüyorum. Yani Kürtçe ile olan bağım “Kürdüm” demek. Kürtçe olduğu için Kürtçe ile olan bağım o. Buna dair söyleyecek çok bir şeyim yok aslında.</p>
<p><strong>Şarkı söylemek ve sahnede olmak size ne hissettiriyor?</strong></p>
<p>Buna dair çok düşünmedim. Neden düşünmedim? Çünkü ben kendimi bildim bileli şarkı söylüyorum ve çok küçük yaşlardan itibaren sahneye çıkmaya başladım.</p>
<p>Bu benim için “yemek yerken ne hissediyorsun?” gibi bir soru. Doğal yani. Evet, çok doğal bir süreç benim için. Hayatımın bir parçası olduğu için bunun üzerine açıkçası çok düşünmüyorum. Sahneye çıktığımda ne hissediyorum gibi bir dünyam yok.</p>
<p><strong>Bu şarkı için ne kadar süre çalıştınız?</strong></p>
<p>Bu şarkı zaten benim konser repertuvarımda olan bir şarkıydı. Biz bunu Nurhak’la birlikte çalıştık. Nurhak benim eşim. Ayrıca bütün düzenlemelerimi, aranjelerimi Nurhak yapıyor.</p>
<p>Nurhak’ın düzenlemesiyle biz bunu sahnelerde yaklaşık bir yıldır, hatta bir buçuk yıldır çalıyoruz. Daha sonra Luna ile düet yapma fikrinden sonra, Luna ile konuştuktan sonra sanırım aranje ve kayıt süreci yaklaşık 6 ay kadar sürdü.</p>
<p>Çünkü aranjeyi sadece Nurhak yapmadı. Nurhak’ın bir taslağı vardı. Daha sonra prodüksiyon için Luna’nın ekibinden bir arkadaş vardı, Aske diye bir arkadaş. Ona verdik. O da üzerine 3-4 ay çalıştı.</p>
<p>Daha sonra Lunalardan burada konser vermesini bekledik ki klibimizi çekelim. Lunalar burada konserlerini verdikten sonra klibimizi de çektik. Daha sonra mix-mastering ve kurgu aşamalarını bekledik. Yarın da çıkmış oluyor.</p>
<p><strong>Luna bu teklife nasıl yaklaştı?</strong></p>
<p>Luna’nın annesi Danimarkalı, babası Sivas ya da Dersim göçmeni. Babası da bilinmiyor çünkü Luna’nın dedesi Avrupa’ya göç etmiş ve babası da aslında tam olarak nereden göç ettiklerini bilmiyorlar.</p>
<p>Luna aslında köklerine ulaşmaya çalışan bir kadın. Tam olarak ne olduğunu, babasının Dersimli mi, Sivaslı mı olduğunu bilmeyen ama o müziği, o dünyayı, o kimliği çok merak eden bir kadın.</p>
<p>Aslında şu anda keşif alanında. Daha yeni bu alanı keşfediyor ve benim için de ayrıca keyifli bir şey bu. Luna için tabii yeni keşfettiği bir dünya olduğu için her şeyi merak ediyor.</p>
<p>Her gelişmede beni arıyor, “Ruken şöyle bir şey oldu, sence insanlar buna nasıl tepki verir?” diye soruyor. Çünkü bu dünyayı hiç bilmiyor Luna.</p>
<p><strong>“Bu dünya” derken müzik dünyasından mı bahsediyorsunuz?</strong></p>
<p>Hayır, Türkiye’deki ya da diasporada büyümüş bir kadın olmakla ilgili bir şeyden bahsediyorum. Danimarka’da büyümüş bir kadın ve daha çok annesinin etkisiyle büyümüş biri. Kürtlüğe dair çok bilgisi yok aslında.</p>
<p>Daha yeni bunu araştırıyor, bunun peşine düşüyor ve buna dair çok fikri yok. Toplumsal olarak, kültürel olarak bu alanın nasıl refleks verdiğini bilmiyor.</p>
<p>Ne yaparsa hemen arıyor, “Böyle bir şey yaptım, sence nasıl karşılık bulur?” diyor. Çok yabancı olduğu bir alan ama çok da keyif aldığı bir alan. Çok fazla geleneksel şarkılar üzerine çalışan biri Luna.</p>
<p>Ben ilk bu şarkıyı götürdüğümde, tabii “Werne Werne” Ömer Süleyman tarafından da söylendiği için bir tereddütle karşılaştık. Daha doğrusu Luna bir tereddüt yaşadı. “Bu Ömer Süleyman’ın şarkısı, sence biz de söylemeli miyiz?” dedi.</p>
<p>Ben de Luna’ya dedim ki: “Luna, bu Ömer Süleyman’ın şarkısı değil. Daha doğrusu eser diyeyim, şarkı yanlış olur. Eser Süleyman’ın değil, anonim bir eser.”</p>
<p>Aslında ilk kaynak kişilerinden biri Yusuf Çelebi ve o çok keyifli bir şekilde okuyor. Ben Yusuf Çelebi’nin okuma stilinden çok etkilenmiştim. Yusuf Çelebi’nin ve Sait Gabari’nin kayıtlarını gönderdikten sonra o da ikna oldu. O versiyonlarını çok sevdi.</p>
<p><strong>Luna’nın tereddüdünün sebebi neydi?</strong></p>
<p>Şöyle, zaten çok fazla dinlenen bir şarkıydı. “Biz de tekrar yapmalı mıyız?” diye düşündü. Tereddüt etti. Ama bu arada Sait Gabari’nin ve bizim okuduğumuz şey ile Ömer Süleyman’ınki arasında tarz, aranje ve düzenleme olarak çok büyük fark var. Melodik olarak da bölüm bölüm değişen yerler var. Çünkü dediğim gibi bizim esinlendiğimiz, kaynak olarak aldığımız kişi Yusuf Çelebi’ydi.</p>
<p><strong>İlk düet deneyiminiz olduğu için heyecanlı mısınız? Tepkileri nasıl bekliyorsunuz?</strong></p>
<p>Çok heyecanlıyım çünkü ilk defa bir düet yapıyorum. Daha doğrusu ilk defa değil aslında, evet ilk defa bir düet yapıyorum. Bir an Mehmet Akın albümünü düşündüm ama o bir düet değildi, bir albümde yer almıştım.</p>
<p>İlk defa bir düet yaptığım için ve bir kadınla ortaklaşa bir şey yaptığım için çok mutluyum, çok keyifliyim. İnanıyorum ki kadınların birlikte yaptığı her şeyde enerji çok bambaşka oluyor. Çünkü biz gerçekten çok heyecanlı oluyoruz ve biliyorum ki bu bir şekilde izleyene, dinleyene yansıyor.</p>
<p>Eminim ki tepkiler de güzel olacak. Heyecanla klibimiz çıksın da insanlar yorum yapmaya başlasın diye bekliyoruz.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/rukenluna3.jpg" alt="">
<figcaption>Ruken Yılmaz ve Luna Erşahin. </figcaption>
</figure>
<p><strong>Klip nasıl çekildi?</strong></p>
<p>Luna'nın müzik grubu AySay'ın İstanbul’da konseri oldu. Bir turneleri vardı, turnenin İstanbul ayağı da vardı. Biz de o konseri bekledik.</p>
<p>Önceden tüm hazırlıklarımız tamamlanmıştı, ışık vesaire ekibimiz hazırdı. Konser günü ben onlara sahnede bir şarkıyla eşlik ettim. Klibimiz de böyle çekilmiş oldu.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/0Cm4RjF-7bM?si=yZraIGuiffKbZXXV" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Eserin görsel çalışması da dikkat çekiyor. Nasıl ortaya çıktı?</strong></p>
<p>Batmanlı bir sanatçı, ressam Rojbin Ekinci’ye ait. Ben onun eserlerini çok seviyordum ve takip ediyordum. Kürt annelerini modern dünyaya uyarlıyor. Görsel ekibi de beğendi ve “Bu olsun” dedik.</p>
<p><strong>Son olarak ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Biz iki kadın olarak yan yana durmaya çok önem veriyoruz. Bu eserde de bunu yapmaya çalıştık. Kadınlar olarak bir arada durabiliriz, üretebiliriz. Yeni bir eser için de çalışmalarımız var. Bitmek üzere, yakın zamanda o eseri de paylaşacağız.</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Ben İnsan Sevmiyorum”dan “Bana Ne”ye: Çağın yalnızlık dili]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ben-insan-sevmiyorumdan-bana-neye-cagin-yalnizlik-dili-321371</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/ben-insan-sevmiyorumdan-bana-neye-cagin-yalnizlik-dili.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ben-insan-sevmiyorumdan-bana-neye-cagin-yalnizlik-dili-321371</guid><description><![CDATA[Dönüp dönüp insanı hasta bir varlık haline dönüştürmese, kaostan kaçınıyorum derken cehaletin ve kötülüğün ördüğü kaosa itilmese belki muteber olurdu o umursamaz ve düşüncesiz, klişelerle örülü yaşam.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p> “Ben insan sevmiyorum”, “düz yaşamak istiyorum”, “bana ne onun sorunlarından gitsin psikologa”, “para her şeydir”, “okuyup da ne yapacağım”, “fazla düşünme”, “al gitsin” ve daha nice çoğaltılabilir dikte kelime ve cümleler. Dillere pelesenk olan, kişinin kabulü olup olmadığını bilmeden söylediği bu cümlelere sırf bu yüzden, sırf yaygınca kullanımından dolayı şüpheyle bakmalı.  </p>
<p>“Ben insan sevmiyorum” klişesinin ardında kendini iyi ve özel hissetme yanılgılı algısı gözlenir. Kendini sıradanın ötesine geçirme arzusunda olan, özel hissetmenin yegane cümlesi olarak “ben insan sevmiyorum” der.</p>
<p>Genel kalabalığın içinden çekilerek bir yığın ünlü figürün cümlelerinin ve duruşlarının ardına sığınan, olmadığına özentiyle kendini özdeşleştiren, okumadığı filozof ve yazarların gündelik yaşamdaki bazı görünümlerini taklit ederek sıradanın ötesine geçmeye çalışan insanın zavallı trajedisidir bu.</p>
<h3>"Düz yaşamak istiyorum"</h3>
<p>Yürüyüşü, giyimi, sigarayı tutuş şekli öykünmeden ibaret, ulaşamadığı kendi yüce varlığını hiç olmazsa bu haliyle yüzeysel ve temsili yaşatmakla yetinir. Görsel duyumun baskınlığı bu görüntüyü genelin gözünde bir düzeyde de olsa kabul edilir kılar. Böylelikle kısmi bir onay ile toplum içinde bir varoluş yakalamaya çalışır insan. </p>
<p>“İnsan sevmiyorum” diyerek ayırt etmeksizin kalabalıktan çekilerek yalnızlaşan insan, ötekinde varoluşunu görme ve kendini keşfetme gücünden mahrum kalarak potansiyeline ulaşma şansını da kaybeder. Ve bu klişe cümleyi her gün söyleye söyleye zihnine kazıyan insan, gittikçe insani değerlerden uzaklaşan bencil, despotik, zalim ve hayvani sınırları aşamayan düzeye geriler.</p>
<p>Şu kısacık hayatta keder ve dertten uzak, “ben mi kurtaracağım” klişesinin ardına “düz yaşamak istiyorum” klişesini ekler insan.</p>
<p>Kurtarılması gerekenin ne olduğunu sorgulamaz, düz yaşamın esasen ne olduğu konusunda hiçbir fikri yoktur. Kahramanlık arketipini kendinden çeken insan, sanki kendisinden beklenen oymuş gibi çoğunluğu kurtarmanın zorluğundan bahisle ya da küçük tahakküm alanlarındaki gücü ispata dayalı yanılsamalı kahramanlıkla bir sapma daha yaşar.</p>
<p>Oysa bilmez; en büyük kahramanlığın kendi varoluşunu keşfetmek, kendini çekip çıkarmak olduğunu. Ve bu kendini bilme, kendine ulaşma hâlinin zorluğu, “düz yaşamak istiyorum” klişesiyle genele teslim olma hâline dönüşür. Cesaretin kırıldığı noktada, zoru ve kaosu reddederek insan kendi düzlüğünden vazgeçer. Oysa en çok kendine ulaşan, yaşamının öznesi hâline geçen insan, düz yaşamın keyfindedir. Ve bu kahramanlığa ulaşamayan tebaa karakteri, gıptayla bakıp da yüceliğine erişemediği insanı kendi karanlığına çekerek yok etmek ister.</p>
<p>“Düz yaşamak istiyorum” diyen korkaklar “düz yaşamı seçen” cesurları toplumda algı yanılsaması yaratarak yalnızlaştırmak ve tekrar kendine yabancılaştırmak isteyerek kendi tebaa görünümlerini perdeler. Düz yaşanan her eylemi lanetleyerek günahlar cehennemine iter.</p>
<p>“Bana ne onun sorunlarından gitsin psikologa” klişesi pandemi sonrasında “temassızlıkla” popülaritesine artırarak umursamaz insanın dilinde tekrarlanıp durur. Ve bir klişeyle daha çağın insani krizlerinden bencillik dalga dalga yayılır topluma.</p>
<h3>Ötekini ret</h3>
<p>Günlük tekrar ve tüketimle fiziken-zihnen yorgun karmaşa insan, sadeliği ötekinden uzaklaşmakta, dayanışmadan çekilmekte bulmaya çalışır. Kendine sahte cool görünümlü bir özellik katarak toplumda görünmeye çalışır.</p>
<p>İyileşmenin bir aradalıkta, anın içindeki sahnelerde ve keşiflerde, gerçek bir iletişim ve etkileşimde, neşeli arkadaşlıkta olduğunu bilmez. Bir araya gelemeyecek kadar yorgun ve bezgindir, buluşmanın çağırıcısı olmayacak kadar ötekine karşı gururludur.</p>
<p>Toplumdaki hiçleşme karşısında ötekini redle kendini bulmaya çalışır. Ret ile ötekinin gözünde çıtayı yükseltip onaylandığı yanılgısını yaşar. Başkasının sorunlarıyla ilgilenince hizmet ilişkisinin hizmetlisi olacağı algısıyla ötekinden uzaklaşır. Ve bu dil ile örülen tuzak ağlar av gibi düşürür insanı. Daha çok çalışma, daha çok para kazanma ve harcama şeklindeki döngüsel kölelik, ötekini redle kolaylaşır. “Para her şeydir” çünkü. </p>
<p>Mutluluk, iyi hissetme, tedavi, onarılma, konfor vb. yanılsamalı arzular bu klişe yanılsamalı cümlenin ardına sığınarak tatmin edilmeye çalışılır.</p>
<p>Gerçek bir etkileşim ve duygudaşlık yerine durmadan sanal sepetine eklediği eşyalar için “Al gitsin” der yanındaki suni arkadaş. “Düşünme, al gitsin”. Bu bazen kabul edilebilir olsa da günün herhangi bir zaman diliminde sürekli tekrarlanan bu davranış tuzak haline dönüşmüştür artık.</p>
<p>Gerçek bir mutluluk ve iyileşme yakalayamayan insan paranın ve satın almalı tüketimin tuzağında her gün eriyerek gerçekliğini yitirir. Tedavi edilemeyen bir hastaya dönüştürür kendini. </p>
<p>Ve “arkadaş” da yanılsamalı bir iyiniyetle tuzağa çeken satıcı ajan karaktere dönüşür adeta. Gerçek mutluluk anlarını işaret eden, sahnelere çekmek isteyen arkadaş ise ya kıskanandır ya da “düşünen bir fazlalık (!)”. Eşyanın fazlalığı düşünceliyi fazlalık haline getirir o vakit.</p>
<p>“Fazla düşünme” diyen iyimser arkadaş (!) tüketim dostu rahat severde kendi düşkünlüğünü görerek gerilimini boşaltır. Ve böylece zemini tüketim olan ilişkiler de birbiri içinde tekrarlanan ve değer katmayan davranışlarla tükenir.</p>
<h3>İnsan hasta varlık mı?</h3>
<p>Fazla düşünen insanın aşkın varlığına ulaşamadıkça, kendisi için tehlike ve karmaşaymış gibi yanılsamaya kapılır. Onu daha da aşma cesareti olmadığından kolaycı “fazla düşünme” nasihatıyla aklına üstünlük kurmak ister. </p>
<p>Düşünen insan kendi varlığında kalıp akıl üzerinden rekabete girişmeyecek mütevazilikteyken, “fazla düşünme” diyen nasihat verme aklıyla gururlandırır kendini. Ve böylelikle yanılsamalı klişe cümleyle suni değer katar aklına.</p>
<p>Dönüp dönüp insanı hasta bir varlık haline dönüştürmese, kaostan kaçınıyorum derken cehaletin ve kötülüğün ördüğü kaosa itilmese belki muteber olurdu o umursamaz ve düşüncesiz, klişelerle örülü yaşam.</p>
<p>Ama düşünceyi, farkındalığı ve muhakemeyi yitiren insan, küçük bir yaşam kımıltısında derin çukurunu kazıp mezarına atlar. Sevdiklerini yanlarında gömdüren Tanrılar gibi kötülüklerini “Okuyup da ne yapacağım” diyen kibirleriyle inşa ederler.</p>
<p>Öz kaynağını keşfeden insanlar, tebaa sürünün yeni klişesi “kendine öyle bir karakter yaratmış” küçümsemesine maruz bırakılarak bir de hayal dünyasındaymış saptırmasıyla gerçekliğinden koparılmak istenir. Yaşamı kendinde kucaklamanın bedelidir bu.</p>
<p>(YPT/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mizahın siyasal anatomisi: Hakikat nasıl viral olur?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mizahin-siyasal-anatomisi-hakikat-nasil-viral-olur-321377</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/mizahin-siyasal-anatomisi-hakikat-nasil-viral-olur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mizahin-siyasal-anatomisi-hakikat-nasil-viral-olur-321377</guid><description><![CDATA[Hakikatin görünür olması tek başına siyasal dönüşüm yaratmaz elbette. İnsanların harekete geçmesini sağlayan şey, yalnız olmadıklarını hissetmeleri, ortak bir özne olabileceklerinin güveni ve cesaretidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Günlerdir Deniz Göktaş hakkında birbirine benzer şeyler yazılıp söyleniyor. <em>“Çok cesur, söylenmeyeni söyledi, gerçeklerin söylenmesine hasret kalmışız…”</em> Oysa onların hiçbirisi ilk kez söylenmiyordu.</p>
<p>Bu coğrafyada gerçekleri söyleyen insan hiç eksik olmadı. Gazeteciler söyledi. Akademisyenler söyledi. Öğrenciler söyledi. İşçiler söyledi. Kadınlar söyledi. LGBTİ+lar söyledi. Kürtler söyledi. Aleviler söyledi. Sanatçılar söyledi. Çevreciler söyledi... Yıllardır sokakta direnen, gözaltına alınan, tutuklanan, işkence gören, sürgüne giden, bedel ödeyen binlerce insan söyledi. Hapishaneler hakikati söyleyen insanlarla dolu.</p>
<p>İnsanlık dışı koşulları olan kuyu tipi hapishane gerçeği, Deniz Göktaş tutuklanınca gündem oldu. Kuyu tipi hapishanelerin kapatılması ve başka bir hapishaneye sevk talebiyle 266 gün açlık grevi yapan Gürkan Türkoğlu, tam da bunlar konuşulurken yaşamını yitirdi.</p>
<p>Sorun hakikatin söylenmemesi değildi. Sorun, söylenenlerin yalnızca belli mahallelerde dolaşıp durmasıydı. Deniz Göktaş başka bir şey yaptı. Bilinen ama konuşulmayanları tüm mahallelerin ortak konusu hâline getirdi.</p>
<p>Dönemin araçlarını ve ritmini iyi kullandı. Politik gündemin dilini didaktik bir nutuk ve slogan olmaktan çıkararak, entelektüel birikimiyle süzdüğü ince bir mizahla kurdu. İnsanlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemedi.</p>
<p>Mizahın, iktidarın ciddiyetini bozan, onu sıradanlaştıran gücünü kullandı. Bir anlamda devletin içi boş, tepemizde uçan balonunu kahkahayla patlattı. Söyledikleri bu yüzden dolaşıma girdi, paylaşıldı, çoğaldı. Ve bütün bunları yaparken bedel ödemekten de kaçınmadı.</p>
<p>Türkiye sol hareketi uzun zamandır gerçeği işaret etmenin yeterli olduğuna inanıyor. Doğruyu söylemek ve yalanı teşhir etmek sanki kendiliğinden siyasal bir etki yaratacakmış gibi. Oysa siyaset de gündelik hayatın içine bir biçim kazanarak giriyor.</p>
<p>Mizah yerleşik anlamları yerinden oynatır. Kendisini mutlak ve doğal gösteren iktidar biçimlerinin çatlaklarını görünür kılan kahkaha, otoritenin bizden talep ettiği ciddiyet sözleşmesini bozar.</p>
<p>Deniz Göktaş'ın yaptığı tam da bu oldu. İktidarı onu komik hâle getirerek eleştirdi. Bir iktidar eleştirilere uzun süre dayanabilir ama alay edilmesine dayanamaz. Çünkü iktidarın en önemli sermayelerinden biri, ciddiye alınmasıdır. Mizah da işte o sermayeyi tüketir.</p>
<p>Mikhail Bakhtin, Orta Çağ karnavallarını incelerken kahkahanın siyasal bir deneyim olduğunu söyler. Karnaval sırasında hiyerarşiler askıya alınır. Kralla soytarı arasındaki mesafe kapanır. İnsanlar korkudan kısa bir süreliğine de olsa kurtulur.</p>
<p>Kahkaha, iktidarı doğrudan devirmeyebilir ama onun büyüsünü bozar. Deniz Göktaş'ın sahnede kurduğu dünyada da resmî ideolojinin ağır dili, gündelik hayatın diliyle yer değiştirdi. Dokunulmaz görünenler sıradanlaştı.</p>
<p>Beliz Güçbilmez de <em>Sophokles'ten Stoppard'a İroni ve Dram Sanatı</em> kitabında ironinin yalnızca söylenen sözle ilgili olmadığını hatırlatır. İroni, seyirciyle kurulan ortaklığın sanatıdır. Aynı cümlede iki anlamın birlikte yaşayabilmesi, seyircinin söylenmeyeni de duyabilmesidir. Bu yüzden ironi, otoriter rejimlerin en sevmediği anlatım biçimlerinden biridir. Çünkü ironi, tek anlamlılığı reddeder. İktidarsa her zaman tek dil, tek bayrak ve tek anlam ister.</p>
<p>Deniz Göktaş aslında mizahın imkânlarıyla siyaseti yeniden kurdu. Didaktik olmadı, ajitasyona yaslanmadı. İnsanları zaten bildikleri ama uzun zamandır bakmaya cesaret edemedikleri bir gerçeklikle yeniden karşılaştırdı.  Ve politik gündem, uzun zamandır olmadığı kadar üstelik de gülümseterek dolaşıma girdi.</p>
<p>Aslında Deniz Göktaş'ın dilini sokakta mümkün kılan, hatırlayan herkeste gülümsemeyle karışık bir özlem bırakan bir kolektif deneyim vardı: Gezi Direnişi.</p>
<h3>Başka türlü de olabiliyormuş: Gezi Direnişi</h3>
<p>Geriye dönüp baktığımızda, Gezi Direnişi’nin en kalıcı mirası, sokağın dilini değiştirmesiydi. Şiir sokağa taşındı, duvar yazıları mizah dergilerinin sayfaları gibiydi, kostümler vardı, pankartlar şenlenmişti. Bağlama da vardı piyano da, halay da vardı semazen de, barikat da vardı konser de. İnsanlar slogan atıyor, sonra dans ediyor, sonra bir duvar yazısına gülüyor, sonra forumda sabahlıyordu. Duran adam, kırmızılı kadın, maskeli semazen, polisin önünde oturup kitap okuyan öğrenci…</p>
<p>Bu çeşitlilik, siyasetin tek sesliliğine de bir itiraz yükseltmekti. Tek tip sloganın yerine, çoğu aklımızda yer eden binlerce farklı cümle geçti. Tek tip eylem biçimi yerine estetikle yoğrulmuş bir yaratıcılık. Belki de ilk kez bu kadar kitlesel bir hareket, insanlara birbirlerine benzemeden birlikte olabileceklerini hissettirdi.</p>
<p>Walter Benjamin, faşizmin siyaseti estetize ettiğini, buna karşılık özgürleştirici siyasetin sanatı siyasallaştırması gerektiğini söyler. Bu ayrım bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Otoriter rejimler devasa meydanları, tek tip bayrakları, aynı ritimde yürüyen kalabalıkları, tek sesli marşları, güç gösterisini sever ve kendi estetik anlayışıyla itaati görünür kılar.</p>
<p>Gezi bunun tam tersini yaptı. Sanatı siyasete alet etmedi, siyasetin kendisini yaratıcı bir pratiğe dönüştürdü. Bu yüzden Gezi'nin en yaratıcı ürünleri, uzun bildiriler yerine kısa, çarpıcı, mizahı yüksek duvar yazılarıydı. “Faşizme karşı omuz omuza” kadar tanıdık olan sloganların yanına, oyunbaz, gündelik ve yaratıcı cümleler eklendi. Gezi Direnişi insanları yalnızca bir hareketin destekçisi yapmadı, onun anlatıcısı hâline getirdi.</p>
<p>İroni, anlamı tamamlamayı okura ya da seyirciye bırakır, onu metnin ortağı hâline getirir.  Gezi'nin dili de böyleydi. Direnişin uyulması gereken, ilan edilmiş resmî bir üslubunu yoktu ama iktidar karşıtı bir direniş içinde kurulan, sokağın tüm renklerini yansıtan, didaktik olmayan, oyunbaz bir dili vardı. Bu yüzden Gezi Direnişi yenilmiş olsa da ürettiği dil yenilmedi.</p>
<p>Bugün Deniz Göktaş'ın sahnesinde duyduğumuz heyecanda, sosyal medyanın yaratıcı muhalefetinde, işçi direnişlerinin sahiciliğinde hâlâ Gezi'nin yankısını duyuyoruz. Çünkü toplumsal hafıza, uygun zemin bulduğunda yeniden canlanır.</p>
<h3>Hakkını teslim etmek gereken iki örnek: Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder</h3>
<p>Türkiye siyasetinde kendi mahallesinin dışına taşabilen önemli iki örneğe de hakkını teslim etmek gerekir. Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder, yıllarca hakkında konuşmanın bile cesaret gerektirdiği, devletin her türlü baskı aygıtıyla kuşattığı, toplumun önemli bir bölümünün yalnızca korku ve öfke üzerinden ilişki kurduğu meselelerin, her kesimle konuşulabilir olmasının zeminini yarattılar.</p>
<p>Türkiye’de meclis siyasetinin uzun yıllar boyunca alışık olduğu temsil biçimi ciddi, öfkeli, mesafeli, kendisiyle dalga geçmeyen siyasetçi modeliydi. Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder, siyasetin soğuk kuralları içinde oynayan iki oyunbozan oldular.</p>
<p>Siyaset, duyulur olanın paylaşımını değiştiren bir müdahaledir. Bu açıdan bakıldığında Demirtaş ve Sırrı Süreyya'nın yaptığı şey yalnızca siyaseti konuşmak değildi, kamusal alanın sesini değiştirmekti. Devletin, siyasetçilerin, uzmanların, televizyon yorumcularının çarpıtarak anlattığı bir gerçeği, gündelik hayatın diliyle konuşulabilir hale getirdiler.  </p>
<p>Sırrı Süreyya'nın anlattığı bir anı ya da okuduğu bir şiir, uzun bir konuşmadan daha etkili oldu. Demirtaş'ın ironik yaklaşımları, sayfalarca analizden daha fazla tartışma yarattı. İşte bu yüzden otoriter rejimler mizahtan korkarlar. Çünkü mizah mesafeyi azaltır, yabancılığı kırar, korkuyu aşındırır ve tabu olanı gündelik konuşmanın konusu hâline getirir.</p>
<p>Deniz Göktaş'la aralarında görünmeyen benzerlik de siyasal gündemin etrafında yeni bir kamusal dil kurmalarıydı. İlk kez ortaklaşa konuşulabilir bir heyecan yaratan bu dil, siyasal dönüşüm ihtimalinin de kapısını aralıyordu. Çünkü bir fikir, insanlar onu birbirlerine anlatmaya başladıklarında toplumsallaşır, birlikte hareket etmeye başladıklarında siyasal bir güce dönüşür.</p>
<h3>Sokaktan seslenen umut: Doruk Maden İşçileri</h3>
<p>Son yılların en umut veren iki gündemi tereddütsüz Deniz Göktaş ve Doruk Maden işçilerinin direnişi oldu. Birisi sahnede, diğeri günlerce süren direnişle insanlara yeniden umudu hatırlattılar.</p>
<p>Doruk Maden işçilerinin farkı, uzun zamandır unuttuğumuz iki siyasal gerçeği aynı anda hatırlatmış olmalarıydı; örgütlü mücadelenin gücü ve bu mücadelenin temsil ve görünme biçimi. Üretimden gelen güçlerini kullanan işçilerin kararlılığı, örgütlü mücadeleye olan ihtiyacı da toplumsal hafızada yeniden canlandırdılar.</p>
<p>Uzun ve artık ezbere bildiğimiz bildiriler okumadılar. Kişisel hikâyelerini, kızgınlıklarını, yorgunluklarını, birbirlerine takılmalarını, kısacası mücadele eden insanı gösterdiler. Bürokratik sendikacılar yerine emek sömürüsünü iliklerine kadar yaşamış işçilerin sesinin duyulmasını sağladılar.</p>
<p>Deniz Göktaş tek başına çok büyük bir kültürel etki yarattı. Ama Doruk Maden işçileri bize başka bir gerçeği yeniden hatırlattı: Tarihi değiştiren, örgütlü mücadeledir.</p>
<p>Son yılların en umut veren iki gündemden biri, sert gerçekleri konuşturacak yeni bir alan açtı. Diğeri, o gerçeğin ancak örgütlü bir mücadeleyle siyasal bir güce dönüşebileceğini hatırlattı.</p>
<h3>Yeni bir dünya kurabilmek için dönemin ruhunu kavramak</h3>
<p>Bugün dönüp baktığımızda bütün bu örnekler aynı şeyi söylüyor. Deniz Göktaş'ın sahnesi de, Gezi'nin duvar yazıları da, Sırrı Süreyya'nın hikâyeleri de, Demirtaş'ın ironisi de, Doruk Maden işçilerinin direnişi de aynı siyasal gerçeğe işaret ediyor. Siyasal mücadele yalnızca doğruyu söyleme cesareti değildir. Aynı zamanda o doğruyu hangi dille, hangi estetikle ve hangi kültürel biçimlerle dolaşıma gireceği meselesidir. </p>
<p>Antonio Gramsci, <em>Hapishane Defterleri</em>'nde iktidarın yalnızca polis, mahkeme ya da orduyla ayakta kalmadığını anlatır. İktidar, toplumun ön kabullerini belirleyen bir kültürel hegemonya kurabildiği ölçüde kalıcıdır. Bu yüzden siyasal mücadele yalnızca iktidarla sınırlı değildir. Yani kültür, siyasetin ta kendisidir. Mizah da, müzik de, sinema da, roman da, sahne de hatta sosyal medya da. Çünkü insanlar, dünyayla kurdukları ilişki biçimiyle değişir.</p>
<p>Yeni bir dünya kurmak için verilen siyasal mücadele, gerçeği görünür kılma çabasıyla sınırlandırılamaz. Güncel olanı iyi kavrayarak, onu güncel dile büründürmeyi gerektirir.</p>
<p>Biçim, içeriği alımlayıcıya uygun olarak görünür hale getiren en önemli araçtır. Aynı düşünce farklı bir dille söylendiğinde başka türlü anlaşılır, başka türlü hissedilir ve başka türlü hatırlanır. Çünkü siyasetin tarihi aynı zamanda hikâyelerin, şarkıların, afişlerin, duvar yazılarının, filmlerin de tarihidir. Ve kahkahaların. Bugün dönüp son yıllarda gerçekten geniş kesimlere ulaşabilen örneklere baktığımızda ilginç bir ortaklık görüyoruz.</p>
<p>Deniz Göktaş bir sahne gösterisiyle tüm ülkede gündem olmayı başardı. Sevilerek ya da sövülerek bütün evlere girdi, bütün masalarda baş köşeye oturdu.</p>
<p>Türkiye sol hareketinin bu meseleyi genel geçer söylemlerle konuşmaktan sıyrılıp, kendi eylem ve söylemlerinde biçim, estetik ve dil üzerine daha çok düşünmesi gerekiyor. Çünkü hiçbir düşünce, onu insanların gündelik yaşamına taşıyacak bir biçime dönüştürmeden yaygın bir karşılık bulmuyor.</p>
<p>Yirminci yüzyılın büyük bölümü boyunca devrimci siyaset programların, bildirilerin ve örgütlerin diliyle konuştu. Ama artık bunlar tek başına yetmiyor. Çünkü artık iletişim araçları değişti, temsil biçimleri değişti, bilgiye ulaşma biçimleri değişti, ikna olma biçimleri değişti. Ve belki en önemlisi, birlikte olma biçimleri değişti. Yeni yüzyılın ruhu da buralarda yatıyor.</p>
<p>Bugün, siyasetin kültürel boyutunu daha çok ciddiye almak ve kültürel hegemonyaya karşı, yeni kültürel biçimler üretmek gerekiyor.</p>
<p>Türkiye sol hareketi uzun zamandır olup bitenleri tekrar tekrar anlatarak siyaset yapıyor. Bildiriler yazıldı, sloganlar üretildi, çok doğru analizler yapıldı ama hiçbiri kendi mahallesinin dışındaki insanların gündelik hayatına sirayet edemedi.</p>
<p>Gezi Direnişi, Sırrı Süreyya Önder, Selahattin Demirtaş, Doruk Maden işçilerinin direnişi ve Deniz Göktaş. İlk bakışta birbirleriyle ilgisiz görünüyorlar. Ama hepsi çok benzer bir şey yaptılar. Hakikati eğip bükmediler ama anlatım biçimini değiştirdiler. Belki de yeni yüzyılın siyasal meselesi tam olarak burada yatıyor. Yeni bir dünyayı kurabilmek için hem yeni bir dil hem de o dil etrafında örgütlenebilecek ortak bağlar da kurmak gerekiyor.</p>
<p>Hakikatin görünür olması tek başına siyasal dönüşüm yaratmaz elbette. İnsanların harekete geçmesini sağlayan şey, yalnız olmadıklarını hissetmeleri, ortak bir özne olabileceklerinin güveni ve cesaretidir. Mizah, sanat ve kültür, bu noktada devreye girer, çıplak gerçeği estetik bir anlatıya dönüştürerek toplumsallaştırır ama örgütlü mücadeleyle buluşmadığı sürece yalnızca güçlü bir kamusal etki olarak kalır. Kalıcı bir siyasal güce dönüşebilmesi için o etkinin örgütlenmesi gerekir. Bunun yolu da kültürel mücadeleyle siyasal örgütlenme arasındaki bağın güçlü kurulmasından geçer.</p>
<p>Ez cümle, dönemin algoritmasını kavrayanlar yeni bir dünya kurmanın yolunu açacak. Ve elbette, <em>“bir zincir yitirenler bir dünya kazanacak”</em>. Bütün anlamlarıyla.</p>
<p>(SK/EMK)</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Mikhail Bakhtin. <em>Rabelais ve Dünyası.</em> Çev. Çiçek Öztek. Ayrıntı Yayınları, 2005.<br>Walter Benjamin. <em>Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı.</em> Çev. Ogün Duman. Can Yayınları, 2015.<br>Henri Bergson. <em>Gülme.</em> Çev. Yaşar Avunç. Ayrıntı Yayınları, 1996.<br>Terry Eagleton. <em>Mizah.</em> Çev. Esen Tarım. Ayrıntı Yayınları, 2022.<br>Antonio Gramsci. <em>Hapishane Defterleri.</em> Çev. Adnan Cemgil. Belge Yayınları, 1986.<br>Beliz Güçbilmez. <em>Sophokles'ten Stoppard'a İroni ve Dram Sanatı.</em> Deniz Kitabevi, 2005.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tekrarsız]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tekrarsiz-321375</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/galata-koprusunde-duran-o-ermenice-tabela-neden-bir-daha-geri-gelmedi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tekrarsiz-321375</guid><description><![CDATA[Tarih, egemenlerin kendileri hakkında bırakmak istedikleri görüntüler aracılığıyla karşımıza çıkar. Bu yüzden güzel görünmek için tasarlanmış resimler ve fotoğraflar bana çoğu zaman yalnızca gösterişin sürekliliğini hatırlatır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Karşıma bir Galata Köprüsü’nün Eminönü tarafından çekilmiş, geçmişe dair bir resim çıktı. Galata Köprüsü olunca, binlerce kez bulunduğum, defalarca gördüğüm bir yerin geçmiş resmi de çok ilgimi çekmiyor.</p>
<p>Bu yazıyı okuyanların önemli bir kesimi de orada bulunmuştur ve sayısız defa buraları aşındırmıştır. Geçmişe ait fotoğraflar çoğu zaman geçmişin kendisini değil, geçmişin iktidarlarını yeniden sunarlar. Padişahların, sultanların, sarayların, konakların ve görkemli meydanların durmadan yeniden sergilenmesidir bu.</p>
<p>Tarih, egemenlerin kendileri hakkında bırakmak istedikleri görüntüler aracılığıyla karşımıza çıkar. Bu yüzden güzel görünmek için tasarlanmış resimler ve fotoğraflar bana çoğu zaman yalnızca gösterişin sürekliliğini hatırlatır.</p>
<p>Biz fanilerin ebedi ve ezeli iktidar ilişkilerine hayran kalmasına ait bir çabaya karşı durur bilincim ve bilinçaltım. Kültürün ve barbarlığın iç içe geçmiş hallerini, Walter Benjamin’in tezlerinin yalın hallerindeki biçimiyle, sırf şimdi yaşadığım yetmezmiş gibi, geçmişte de bununla muhatap olmak, sanırım adı konulamamış reddiyemin sebebi.</p>
<p>Lakin Abdullah Biraderler'in imzasıyla karşımda duran fotoğraf ise daha farklıydı. Çünkü meydanın tam ortasında, dönemin en işlek köprüsünün en göz önünde duran yerinde, kocaman bir Ermenice tabela vardı: T. Sürenyan. Asıl beni durduran şey buydu — köprü değil, kalabalık değil, o tabelanın orada, kimsenin yadırgamadığı bir doğallıkla ve sıradanlığıyla durabilmesiydi.</p>
<h3><strong>Bir arama çalışması</strong></h3>
<p>İlk aradığım bilgi, bu binanın ne olduğuydu. Şu an mevcut olmayan bu binayı kendi hafızamda hatırlayamadığım gibi, bizim nesil ve bizden önceki nesil de hatırlamıyor. Tabelada Ermenice T. Sürenyan yazıyordu.</p>
<p>Nişanyan sözlüğüne göre Suren, İran’da ve Ermeni ülkesinde Arşakuni ve Sasani hanedanları döneminde egemen olan yedi büyük Pehlevi soyundan birinin adı; Ermenilere Hıristiyanlığı getiren Aziz Krikor Lusavoriç de bu soydan geliyordu.<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a> Sürenyan, aynı zamanda Galatasaray eski başkanı Faruk Süren’in Osmanlı’daki soy ismi; dedesi Arşak Sürenyan, Mustafa Kemal’in dişçisiydi. Ne var ki kaynaklar ailenin T. ile başlayan bir akrabası konusunda yetersiz kaldı — bu bağı kuracak bir belgeye ulaşamadım, dolayısıyla açık bir soru olarak bırakıyorum.</p>
<p>Galata Köprüsü beş defa yapıldığı için, bunun hangi köprü olduğunu öğrenmek de ayrıca ilginçti. En iyi cevabı 1890 tarihli <em>Annuaire Oriental</em> (Şark Ticaret Rehberi) verdi.<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a> İstanbul ticaret dünyasının rehberi olan bu kitapta gerçekten bir Thomas Sürenyan karşıma çıktı: Eminönü Meydanı no. 3’te işletilen, “sömürge ürünleri” (kahve, şeker, kakao, baharat) satan bir dükkân. Dükkânın bulunduğu bina Valide Han’dı, adresi Eminönü Meydanı no. 1-10; bu bina, meydanın 1936’da genişletilmesi sırasında yıkıldı. Bugünkü Büyük Valide Han ise Çakmakçılar Yokuşu’nda, başka bir yapı. O tarihteki köprü ise 3. Galata Köprüsü’ydü ayrıca.</p>
<p>Geçmişe dair fotoğrafların, günümüzü haklı çıkaran geriye dönük bakışlar olduğunu bilerek, yine de onlara uzun uzun bakmışlığım ve anlama çabam var. Her şey kendi zamanının ve koşullarının olması gerektiği gibiydi, ve asla bir daha olamayacak durumdaydı.</p>
<p>Geçmişin şansı yok. Fotoğraftaki an, evrensel yasalara tabi haliyle, bir daha asla tekrarlanmayacak bir anı barındırıyordu; oradaki hiçbir canlı, köprünün ve binaların bir kısmı artık yok ve bir daha olmayacaklar. Hiçbir insan yerine gelmeyecektir ve bu anlamda eşsizdir. Diyalektikte A:A olmadığı gibi. Ama insanların ölümü ile insanlığın ölümü bir değildir.</p>
<p>Ama asla tekrarlanmayacak olan, bundan ayrışır. Burada asla tekrarlanmayacak olan nedir? İstanbul’un döneminin en işlek meydanının ve köprüsünün en göz önünde duran yerinde kocaman bir Ermenice tabela olmasıdır. T. Sürenyan yazan bu tabela, oradakilerin o dükkânda ne satıldığını bildiği, kimsenin fazla önem atfetmediği, kendi doğallığı içinde duran bir tabelaydı.</p>
<p>O geçmiş defalarca yıkıldı, yeniden kuruldu, hepsinin bir tekrarı oldu — ama o tabelanın olduğu toplum bir daha mümkün olmadı, tekrarı olmadı.</p>
<p>Fotoğrafın sol alt köşesinde Fransızca “Vue du Pont” (“Köprünün Görünümü”) yazılı; dönemin lingua franca’sıyla ifade edilmiş, mekâna dair ek açıklama içermeyen minimal bir başlık bu. Bu kısalık, fotoğrafın hitap ettiği izleyici kitlesinin Galata Köprüsü’nü ve İstanbul’u zaten tanıdığını gösteriyor. Sağ alt köşede ise “Abdullah Frères. 850” yazılı; büyük ihtimalle 850 rakamı stüdyonun negatif/katalog numarası. Arka yüzünde ise kurşun kalemle “Empire ottoman, pont de Galata, Constantinople” notu düşülmüş — önce imparatorluk, sonra bölge, sonra şehir sırasıyla giden, çok daha açıklayıcı ve hiyerarşik bir tanımlama. Bu fark, fotoğrafın zamanla ya da el değiştirme sürecinde, İstanbul’u ilk bakışta tanımayan, coğrafi ya da kültürel olarak daha uzak bir alıcı/koleksiyoner kitlesinin eline geçtiğine işaret ediyor.</p>
<h3><strong>Abdullah Biraderler</strong></h3>
<p>Elimdeki resim, Abdullah Biraderler’in (Abdullah Frères) bir eseriydi: Kayseri’nin Talas bölgesinden gelen Ermeni bir ailenin üç üyesi, Viçen (1820–1902), Hovsep (1830–1908) ve Kevork (1839–1918). Viçen’in resim ve minyatür alanındaki yeteneği, Hovsep’in stüdyo yönetimi ve müşteri ilişkilerindeki rolü, Kevork’un Venedik’te aldığı sanat ve fotoğraf eğitimiyle birleşince, kardeşler 1858’de Beyoğlu’nda kendi stüdyolarını kurdular ve kısa sürede İstanbul’un en tanınmış fotoğrafçıları, Osmanlı başkentindeki modern fotoğrafçılığın öncüleri oldular.</p>
<p>1863 yılında saray fotoğrafçısı olmalarına rağmen, insanları ve sokakları çekmeye başladılar. Bu değişimi nasıl anlamalıyız?</p>
<p>Foucault, Diego Velázquez’in 1656 tarihli <em>Las Meninas</em> resmini incelerken, tüm değişimi teknik bir meseleye ve perspektif açısındaki kaymaya indirger; hâlbuki Avrupa’daki ressamlığın ve onun sınıfsal ilişkilerinin değişiminde, sanatçının kendi sanatına bakışı da değişmişti. Abdullah Kardeşler de hem saray fotoğrafçısı hem sokak ve atölye fotoğrafçısı olarak kaldılar. Artık sokaktaki insanın kendi fotoğrafçısına verecek parası vardı, sadece sarayın parasına muhtaç değillerdi.</p>
<p>Atölyeler sırf soyluları çekmekle kalmıyor, halktan insanları da çekiyor, sokakları ve şehrin canlılığını da kameranın odağına alıyordu.</p>
<p>Şehrin tümü, estetik sanatın bir objesi haline gelmişti. İnsan yaşamını güzelleştirecek estetiği sadece saraylara sıkıştırmıyor, şehrin tümüne yayıyordu. İnsanlar kendi yaşamlarını estetize etmek istiyorlardı, yaşadıkları yerin sanatın bir parçası olmasını arzuluyorlardı. Eminönü’nden Galata Köprüsü’ne giden yolun estetikliği de söz konusuydu. </p>
<p>Oradaki estetiğin içinde gündelik yaşamda yer alan insanlar, atlar, tramvaylar da vardı artık. Sanatın toplumsal özelliği de burada yatmaktadır: güzelliğin peşinde olduğu için bunu yaşar, ve bu güzelliğe ulaşmak için mevcudiyeti aşmak zorundadır. Fotoğraf yaşamın her alanında estetik olanı ortaya çıkarmak için mevcuttu artık.</p>
<h3>Zamanın kopuşu</h3>
<p>Bu mevcudiyeti aşma çabası, kimi zaman bir insanın hayatını da kopararak gerçekleşir. Acaba ne zaman kopmuştu zaman mekândan? Hagop Mıntzuri yazmıştı bunu bizim için, hem de resimde olan bu Galata Köprüsü ile:</p>
<p>“Ütücüyan Eczanesi’nden dışarı fırladım. Sanasaryan Han’ın sokağından, Bahçekapı’dan, birkaç dakikada Galata rıhtımına yetişebilir mi? Ne on dakikası, o kadar bile geçmedi, köprünün kalabalığını yarıp önüme kim gelirse çarparak özür bile dilemeden, soluk soluğa kaldım. Uğurlamaya gelenler henüz dağılmıştı.”<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Hagop, İstanbul’u terk edip ailesinin yanına Erzincan’a geri dönmek istemişti. Galata Köprüsü’ndeki insanlara çarpmıştı, özür bile dilememişti. Onu götürecek gemi kalkmıştı; o gemiyi kaçırdığında, geçmişindeki her şeyi kaçırdığını henüz bilmiyordu. “Zaman, veya isterseniz tarih diyeyim, benim anlattığım her şeyi yuttu ve öğütüp sindirdi,” diyecekti Mıntzuri bunu yıllar sonra. O her şeyin yutulduğu zamandan geriye, bu tekrarı olmayan resim kaldı — ve onun içinde, bir daha asla mümkün olmayacak bir toplumun, sıradan bir tabelada duran yazısı.</p>
<p>(VHY/EMK)</p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> https://www.nisanyanadlar.com/isim/Suren</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> Raphaël C. Cervati (ed.), <em>Annuaire Oriental du Commerce, de l’Industrie, de l’Administration et de la Magistrature</em>, 9e année (1889–1890 / Hégire 1306) (Constantinople: Cervati Frères &amp; Cie, 1889), s. 28.</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Mıntzuri, Hagop. <em>İstanbul Anıları, 1897-1940</em>. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1993, s. 127.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Özgür Kırgızistan’ın özgür kızı Zere]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ozgur-kirgizistanin-ozgur-kizi-zere-321365</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/ozgur-kirgizistanin-ozgur-kizi-zere.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ozgur-kirgizistanin-ozgur-kizi-zere-321365</guid><description><![CDATA[Geleneksel Kırgız ailelerinde kadının çimlerden alçak, sulardan sessiz olması beklenirken müzisyen/aktivist Zere özgürlüğünden taviz vermemeye kararlı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sovyet döneminin sona ermesiyle hür demokratik bir düzen beklentisi içine girilmiş Kırgızistan’da ne yazık ki gericiler din faktörüne dayanarak bilhassa kadınları baskı altında tutmayı sürdürebiliyor.</p>
<p>Kadınların halen erkeğe hizmet etmesi beklenen varlık muamelesine tabi tutulması yetmezmiş gibi, toplumsal cinsiyet eşitliği talepleri muhafazakârların adeta asabını bozuyor.</p>
<p>Ev içi şiddet vakaları sık sık tekrarlanırken sokakta yürüyen bir kadının güpegündüz kaçırılması ve defalarca tecavüze uğramış bedeninin katledilmiş olarak bulunması vaziyetin ne kadar vahim olduğunu ispatlıyor.</p>
<p>Farkındalık düzeyi gayet yüksek, isyankâr genç kadın <strong>Zere Asilbek</strong> erken yaşta gidişata dur diyebilmek amacıyla müziğe sarılmış ve pop müzik aracılığıyla ister istemez feminist bir provokatöre dönüşmüş.</p>
<p>Tabii ki cesaretinde iyi eğitimli, aydın görüşlü ve köklü bir Kırgız ailesinin ferdi olarak yetişmiş olmasının payı yüksek, lakin bu imtiyazlı durum tutucular tarafından Zere’nin “Batı Ajanı” klişesiyle damgalanmasına yol açmış.</p>
<p>Ülkede eski kafalılığın siyasi iktidar tarafından da sömürülmesi sonucunda başına buyruk cüretkâr bir kadının kadın haklarından bahsetmesi, kadınlara reva görülenleri ön plana çıkarması, kadınlar arası bir dayanışma hareketine ilham vermesi yalnız Zere’nin lanetlemesine yol açmamış, şiddetin sıradanlaştırıldığı çağımızda ölüm tehditleri almasına da sebep olmuş.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/mt.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Müzik siyasidir</strong></h3>
<p><em>"Özgür Kırgızistan’ın Özgür Kızı (A free daughter of free Kyrgyzstan)" </em>adlı belgesel mütevazı tavrıyla, özgürleşmesi beklenen Orta Asya Türki Cumhuriyetlerinden birine usulca nüfuz etmemize imkân tanıyor. Filmin yönetmen, senaryo yazarı, sinematografi hanelerinde adını gördüğümüz kadın sinemacı <strong>Leigh lacobucci</strong> aynı zamanda belgeselin montajı ve müziğine de katkıda bulunmuş. 2025 İsviçre yapımı 65 dakikalık belgesel DOC NYC festivalinde dünya prömiyerini gerçekleştirdikten sonra Slamdance, Solothurn, One World Prag, Lahey Movies that Matter, Berlin İnsan Hakları Film Festivali ve Raindance’e dahil oldu.</p>
<p>Cinsiyetler arası eşitliğe direnen ücra diyarın kısmi de olsa röntgenini çeken belgeselde Zere’nin müzik videolarıyla harmanlanmış gündelik hayat sekansları kahramanımızın samimiyetine inancımızı sağlamlaştırırken dayanışmanın gücünü bir kez daha tenimizde hissediyoruz.</p>
<p>16 yaşından itibaren muhtelif STK’lerde aktif rol alarak küresel haksızlıklara karşı mücadeleye dahil olmuş Zere içindekileri dışa vurabilmek için akabinde müziğe sarılmış.</p>
<p>Sevimli kahramanımız Türkiye Cumhuriyeti ile Kırgızistan’ın ortak projesi Manas Üniversitesi'ndeki eğitimini üçüncü senesinden itibaren terk etmiş, aktivizmiyle sanatsal dışavurumlarını birleştirmeye endekslenmiş.  </p>
<p>Cüretkâr sayılan kostümüyle yer aldığı "<em>Kız"</em> adlı ilk videosu yayınladığında izlenme rekorları kırmış, lakin klip gericilerin millî hassasiyetlerini zedelemiş ve muhakkak ki utanç verici bulunmuş. Zere’nin polise ihbar ettiği ölüm tehditlerinin birinde kendisinden videoyu derhal yayından kaldırması ve Kırgız halkından özür dilemesi bekleniyormuş.</p>
<p>Bu arada Zere hem peformanslarını sergilemek hem de eğitimini pekiştirmek için Avrupa’daki muhtelif memleketler dahil dünyanın birçok köşesine seyahat etmiş.</p>
<h3><strong>Yemezler!</strong></h3>
<p>Zamanla kendini geliştiren Zere’nin popüler müzik stilleriyle geleneksel Kırgız motiflerini iç içe geçirdiğini de görüyoruz.</p>
<p>Orta Asya bağımsız müzik piyasasında kendine yer edinmiş olan, cesur olduğu kadar kırılgan kahramanımız kadına yönelik şiddeti afişe ederken sokakta erkeklerin kadınlara sarkıntılık etme alışkanlığının altını çizmeyi de ihmal etmiyor.</p>
<p>Belgeselde ebeveyninin kendisine nasıl destek olduğunu, bilhassa zor anlarında koşulsuzca yanında durduğunu gördükçe dünyanın sadece kötü niyetli örümcek kafalılardan müteşekkil olmadığını hatırlayıp rahatlıyoruz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/mt2.png" alt=""></p>
<p>8 Mart Kadınlar Günü için Bişkek’in geniş bir meydanında barışçıl mesajlarını iletmeye girişmiş, Zere dahil küçük bir kadın grubunun başına gelenler baskıcı iktidarların ezikliğini de layıkıyla ispatlıyor.</p>
<p>Kadınların aydınlık saçan faaliyetlerine yüzü maskeli iri yarı bazı çapulcuların kaba kuvvetle müdahale etmesi ve klasik provokatör tavırları takınarak savunmasız kadınları hırpalamasının ardından sahneye güvenlik kuvvetleri çıkıyor.</p>
<p>Sanki kabahatli olanlar kadınlarmış gibi saldırganları boşvererek polisin kadınları yaka paça götürmesi aslında gezegenin muhtelif diyarlarından herhangi bir farkı olmayan baskıcı Kırgızistan iktidarının  iktidarsızlığını bir kez daha gözümüze sokuyor.</p>
<p>Erkek egemen statükoyu devirmek için nice tehlikelere göğüs geren başına buyruk kahramanımız Zere dahil dünyanın direnişçi kadınlarıyla gücümüzü birleştirmemizin zamanı geldi de geçiyor.</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kavşaktaki kadın: Precious]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kavsaktaki-kadin-precious-321376</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/kavsaktaki-kadin-precious.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kavsaktaki-kadin-precious-321376</guid><description><![CDATA[Precious on altı yaşında, siyah, yoksul, obez ve okuma yazma bilmeyen genç bir kadındır. Bu dört özellik bile başlı başına dört ayrı dışlanma sistemine karşılık gelir. Ama film burada durmaz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>"Sevgi beni patakladı, tecavüz etti."</p>
<p>Precious bu cümleyi kurana kadar uzun yıllar geçmişti. Suskunluğu korkaklık değil, hayatta kalma biçimiydi. Ama o cümle bir kez kurulduğunda geri alınamazdı, çünkü Precious artık başkasının anlattığı biri değil, kendi hikâyesinin öznesiydi. Bu yazı, o özneliğin nasıl inşa edildiğini kesişimsel feminist perspektiften ele alıyor.</p>
<p>“Sapphire'in Push” adlı romandan uyarlanan film, Türkiye'de “Acı Bir Hayat Öyküsü” adıyla gösterime girdi.</p>
<p>Kitap birebir yaşanmış bir hayat hikâyesi olmasa da, yazarın Harlem'de okuma-yazma eğitmeni olarak çalıştığı dönemde bizzat şahit olduğu gerçek öğrenci deneyimlerinden ve öğrencilerinden aldığı itiraflardan güçlü bir şekilde esinlenilerek kurgulanmıştır.</p>
<p>Film güçlü bir dram olmanın ötesinde, kesişimselliği soyut bir teori olmaktan çıkarıp gözümüzün önüne seren nadir sinematografik eserlerden biridir.</p>
<p>Lee Daniels'in 2009 yapımı filmi, feminist teorinin en kritik kavramlarından biri olan kesişimselliği tek bir bedenin üzerinden görünür kılıyor. Irk, cinsiyet, sınıf, beden, yaş ve şiddet; ayrı ayrı sorunlar değil, birbirini besleyen bir sistem olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Precious filminin ilk sahnesinden itibaren, geleneksel sinemanın kadını "arzu nesnesi" haline getiren kalıplarının yıkıldığını izleriz.</p>
<p>Ana akım güzellik standartlarının tamamen dışında konumlandırılan Precious, kendi hikâyesinin bizzat anlatıcısı olarak karşımıza çıkar; onu "nesne" konumunda değil, kendi hayatının "anlatıcı öznesi" olarak görürüz.</p>
<p>Precious'un dış sesi; bedeni, sınıfı, ırkı, yaşı ve cinsiyeti nedeniyle hem kamusal hem özel alanda susması emredilen kadının, en azından kendi hikâyesinin anlatısında iktidarı ele almış olduğunu gösterir. Precious bize filmin daha başında bu trajedinin bir kurbanı değil, kendi hayatını anlatan bir anlatıcı/özne olduğunu izleme olanağı sağlar. Bu tercih tesadüf değildir; ezilmişliği başkasının ağzından değil, bizzat yaşayanın sesinden duymak, feminist teorinin en temel taleplerinden biridir.</p>
<h3>Çarpışma noktası</h3>
<p>Kimberlé Crenshaw'ın 1989'da geliştirdiği “kesişimsellik” kavramı feminist teoride bir kırılma noktası olmuştur. Bu kavram farklı ayrımcılık biçimleri olan cinsiyetçilik, ırkçılık, sınıfsal eşitsizlik, bedensel normlar ve yaş kategorisinin aynı anda işleyerek çoklu bir baskı ürettiğini söyler. Precious’un yaşamı, bu kavramın ete kemiğe bürünmüş halidir.</p>
<p>Irksal kimliği nedeniyle beyaz normların dışında kalan, obez bedeniyle güzellik ideallerinden dışlanan ve kadın kimliğiyle cinsel şiddetin hedefi hâline gelen Precious, hiçbir alanda tam bir “insan” sayılmaz. O, toplumun hem mağduru hem de sessizleştirilmiş öznesidir. Kocadost’a göre: "Kesişimsellik cinsiyet, cinsel yönelim, sınıf, ırk, ulus, engellilik ve yaş/kuşak gibi kategorilerin birbirinden bağımsız kategoriler olarak ele alınamayacağını vurgulayan bir yaklaşımdır.</p>
<p>Karmaşık toplumsal eşitsizliklerin bu farklı tahakküm hatlarının iç içe geçmesiyle oluştuğunu tespit eder ve bunu tek bir teorik ve metodolojik çerçevede analiz etmeye çalışır". Precious'un hikâyesi bu tanımın neredeyse birebir sinemaya yansımasıdır.</p>
<p>Crenshaw bu kavramı açıklarken güçlü bir imge kullanır: Siyah bir kadın, birden fazla yönden gelen trafiğin tam ortasında duran bir kavşaktadır. Avcil'in aktardığı üzere: "Ayrımcılık, kavşaktaki trafik gibi aynı anda birden fazla yönden akıyor olabilir. Kavşakta bir kazanın meydana gelmesi durumunda bu kaza herhangi tek bir yönden gelen arabalardan kaynaklanabileceği gibi tüm yönlerden aynı anda gelen arabalardan da kaynaklanmış olabilir".</p>
<p>Precious tam bu kavşaktadır. Ona çarpan yalnızca ırkçılık değil, yalnızca yoksulluk değil, yalnızca cinsiyetçilik değil, yalnızca bedensel durumu değildir ya da yaş/kuşak kategorisi değildir; hepsi aynı anda, aynı noktada çarpmaktadır.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/hc.jpg" alt=""></p>
<p>Kocadost'un aktardığı üzere: "Kesişimsellik; cinsel, ırksal, sınıfsal farklı tahakküm sistemlerinin birbirleriyle ilişkisini ve işleyişini anlamaya, bu farklı ezilme biçimlerine maruz kalan kadınların farklılıklarını gören bir feminizm kurmaya yönelik teorik ve politik çabaların bir sonucudur". Precious’a yönelik baskı da tek bir kaynaktan gelmiyor; birden fazla sistemin aynı anda, aynı bedende ürettiği bir yıkım olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Precious on altı yaşında, siyah, yoksul, obez ve okuma yazma bilmeyen genç bir kadındır. Bu dört özellik bile başlı başına dört ayrı dışlanma sistemine karşılık gelir. Ama film burada durmaz.</p>
<p>Filmde tüm bu zorlukların üstüne aile içi şiddet, ensest, hamilelik ve HIV tanısı da eklenir. Avcil’e göre: "Kesişimsel deneyim, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin toplamından daha büyüktür; kesişimselliği hesaba katmayan herhangi bir analiz, siyah kadınların maruz kaldığı ikincil konuma itilme biçimini ele almakta yetersiz kalır". Precious, bu yetersizliğin tam ortasında durmaktadır, hepsinin birden kesiştiği noktada, kendine özgü ve katmanlı bir baskı deneyimi yaşayan biri olarak karşımızda konumlanır.</p>
<p>Precious'un bedeni bu sistemlerin kesiştiği bir kavşaktır. Yaşı onu korumasız kılmıştır; on altı yaşında henüz çocuktur ve yetişkinlerin sisteminin içinde savunmasızdır. Sınıfı onu görünmez kılmış; yoksulluk eğitime erişimini kapatmış, sistem onun için bir kapı açmamıştır.</p>
<p>Irkı onu çifte görünmez kılmıştır; feminist harekette de ırkçılık karşıtı harekette de "tipik özne" değildir. Cinsiyeti onu sessizleştirmiştir; hem evde hem okulda hem sokakta susması ve itaat etmesi beklenmiştir. Bedeni damgalanmış; egemen güzellik normlarının dışında, her yerde dışlanma konusu olan bir beden olarak işaretlenmiştir.</p>
<p>Avcil'in belirttiği üzere: "Kadınlar sahip oldukları biyolojik farkların 'kültürel yorumlanmasından' ötürü erkekler karşısında ikincil konuma itilmektedir; bu gerçeklik, kadınların ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda eşit hak taleplerinin önünü kesmektedir". Precious için bu ikincilleştirme salt cinsiyetten kaynaklanmaz; ırk, sınıf, yaş, ve bedenle birleşerek katmerlenir.</p>
<p>Ama filmin en ağır katmanı evdir. Barut Bektaş’ın aktarmasıyla: "Feminist perspektif cinsel istismarı, toplumsal düzenden beslenen ve hâkim güç ilişkilerinin bir tezahürü olan şiddet biçimi olarak ele almaktadır".</p>
<p>Precious'un babası ona defalarca tecavüz etmiştir. Ev, toplumun güvenli alan olarak kodladığı mekândır; bu da şiddeti daha da görünmez kılar. Barut Bektaş’a göre: "Ensest vakalarında özellikle istismarın gizlenmesi, aile birliğinin bozulmaması, ailenin imajının ve sosyal çevredeki ilişkilerinin zarar görmemesi birincil kaygılardır". Precious'un uzun yıllar boyunca süren sessizliği bu dinamikten kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Filmdeki anne figürü de bu şiddet üreten yapının ayrılmaz parçasıdır. Precious'un annesi kızını korumak yerine şiddete ortak olmuştur. Barut Bektaş bu örüntüyü şöyle açıklar: "Ataerkil düşünce sistemi ve cinsiyetçi bakış açısı bu noktada da özellikle yalnızca anneye rol ve sorumluluklar yüklemektedir". Anne hem mağdur hem de ataerkil sistemin sürdürücüsü konumuna sıkıştırılmıştır; kızını koruyamamasının sorumluluğu yalnızca ona yüklenir, oysa sistemi yaratan ve sürdüren erkek iktidarı görünmez kalır.</p>
<p>Barut Bektaş’ın ifadesiyle: "Cinsel istismardan hayatta kalanların ezici bir çoğunluğunun kadın, faillerin ise göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir çoğunluğunun erkek olması, konuya erkek egemen bir toplumdaki kadın baskısının bir tezahürü olarak bakmayı elzem kılmaktadır". Tüm bu katmanlar birbirini pekiştirir ve üretir. Yaş, ırk, sınıf, cinsiyet ve beden faktörlerinin hiçbiri ayrı ele alınamaz.</p>
<p>Precious'a tek bir haksızlık yapılmamıştır; sistematik, katmanlı ve birbirini besleyen bir görünmezleştirme vardır. Kocadost'un ifadesiyle: "Çoklu ezilmeye maruz kalan öznelerin deneyimleri ve kimlik oluşumları, bu farklı deneyimler arasında kurulacak dayanışma ve geniş ittifaklar siyasetinin imkânları feminist özne tartışmalarının merkezine taşınmıştır". Precious'un hikâyesi tam da bu merkezin hareket imgesidir.</p>
<p>Tüm bu olumsuz tabloya rağmen film karamsar bir sonla bitmez. Precious alternatif bir okula başlar ve okula adım attığında, öğretmeni Ms. Rain onu ilk kez bir insan olarak gördüğünde, bu sistematik baskı ve şiddet döngüsünde bir kırılma yaşanır.</p>
<p>Precious yazmaya başlar. Yazmak, onun için basit bir şey değildir; var olduğunu, düşündüğünü, hissettiğini ve hepsinden önemlisi hayatta kalmaktan fazlasını hak ettiğini kanıtlama biçimidir.</p>
<p>Barut Bektaş'ın aktardığı üzere: "Kadınlar, kendilerini mağdur olarak tanımlanmaktan ziyade yaşadıkları olumsuz çocukluk deneyiminden çıkıp kurtulmaya çalışan ve mücadelelerine katkı sunan bireyler olarak tanımlanmak istemektedirler". Precious'un dönüşümü de tam olarak budur; mağduriyet kimliğini reddeder ve kendi anlatısının öznesi olarak ayağa kalkar.</p>
<p>Üstelik bu dönüşüm tek bir eksenin değişmesiyle gerçekleşmez: Eğitim, dayanışma, görülme, fark edilme ve kendi bedenini olduğu gibi kabullenmekle gerçekleşir. Baskı nasıl katmanlıysa dayanışma ve direniş de öyle katmanlıdır.</p>
<p>Film kapanırken, Precious, annesiyle yüzleşmiş, HIV pozitif olduğunu öğrenmiş, iki çocuğuyla sistemin tam ortasında ayaktadır. Ama artık başkasının anlattığı biri değildir.</p>
<p>"Sevgi beni patakladı, tecavüz etti" cümlesi artık yalnızca bir itiraf değil, bir öznenin kendi gerçeğine sahip çıkma, kendi sesini geri alma biçimidir. Ve bu, kesişimsel feminist teorinin soyut kavramlarla değil, yaşanmış bir bedenin içinden anlatılabileceğinin en güçlü göstergelerinden biridir.</p>
<p>(HÇ/EMK)</p>
<p>Kaynakça</p>
<p>Avcil, C. (2020). Kesişimsellik: Feminizmde Kapsam Genişlemesine Doğru. e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, 12(4), 1290-1312. https://doi.org/10.26791/sarkiat.801766</p>
<p>Barut Bektaş, B. (2023). Feminist Perspektiften Cinsel İstismar ve Sosyal Hizmet Müdahalesi. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (57), 413-428. https://doi.org/10.30794/pausbed.1213523</p>
<p>Kocadost, B. (2021). Kesişimsellik. Feminist Bellek. https://feministbellek.org/kesisimsellik/</p>
<p>Daniels, L. (Yönetmen). (2009). Precious: Based on the Novel "Push" by Sapphire [Film]. Lee Daniels Entertainment; Smokewood Entertainment Group.</p>
<p>https://www.npr.org/2009/11/06/120176695/sapphires-story-how-push-became-precious</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sağlamcılığın ürettikleri: Kaygı, damga, itibarsızlaştırma]]></title><link>https://bianet.org/yazi/saglamciligin-urettikleri-kaygi-damga-itibarsizlastirma-321384</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/saglamciligin-urettigi-kaygi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/saglamciligin-urettikleri-kaygi-damga-itibarsizlastirma-321384</guid><description><![CDATA[Ayrımcı deneyimleri ve kaygıları biriktirdiğimiz bir hafıza yerine kelebeklerin uçuşması hepimize iyi gelecek.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kaygı, anlamsız bir mahcubiyet ve kronik huzursuzluk. Bu hislerin oluşturduğu, tanımlanamayan ama “ötekilerin” aşina olduğu bir his vardır.</p>
<p>Sınıflı toplumla gelişen, kapitalizmde bir norm haline gelen eşitsiz toplumsal ilişkiler, ayrımcılık ve bir kalıba sıkıştırma zorunluluğunun sürekli çeperlere ittiği insanlara ön tanımlı gelir bu his. Kendini bilmeye başladığın anda hissetmeye başlarsın varlığını. Garip bir duygudur. Belki can sıkıntısı, belki heyecan. Belli bir bilince kavuşana kadar, biraz utanç.</p>
<p>Sonra anlarsın utancın kaynağının yeti çeşitliliğin olmadığını, utanılması gerekenin insanı normal kalıbına sokma çabası olduğunu.</p>
<h3>Sen büyüdükçe bu garip his de büyür</h3>
<p>Bu hisle adeta birlikte doğmuşuzdur. Sokakta oynayan çocukların arasına dâhil olmak isterken iki adımlık yolu yüzlerce adımda gidememek. Çünkü bir adım ileri atarken bu hissin yarattığı çekingenlikle iki adım geri gitmek ve sürekli bulunduğun yerde saymak zorunda kaldığını hissedersin.</p>
<p>Belki olumsuz bir davranışla karşılaşmayacaksındır ama elinde değildir bu garip duygudan kurtulmak. İnsanın bilinci maddi koşullarından bağımsız değildir ve senin bilincin bu hisleri haklı çıkaracak deneyimlerle yoğurulmuştur. Sen büyüdükçe bu garip his de büyür. Bir duygusal ilişki başlangıcında, iş başvurusunda, okul değiştirirken, bankaya giderken, hatta bazen sokağa çıkarken seninledir. Bir kere o yaratılmış “normal”in dışındaysan böyle bir döngüye mahkûm edilmeye çalışılırsın.</p>
<p>Sakatlar açısından bu hisleri tetikleyen ayrımcılığın kaynağını sağlamcılık oluşturur. Kabul edilmeme kaygısı, damgalanma, mikrosaldırgan davranışlar, ayrımcılık, bilinmezlik; bu hissi besleyen en büyük etkenlerdir.</p>
<p>Goffman’ın “damga” kitabındaki bir örnek durumu şöyle özetler: “Malum insanların kendi statülerine ilişkin hissettikleri belirsizlik, işe alınma mevzusu bir yana, geniş bir sosyal etkileşim yelpazesini kapsar. Kör, hasta, sağır, sakat olanlar; tanışılan yeni birinin tutumunun ne olacağından temas kurulana dek söz konusu tutumun ret mi yoksa kabul yönünde mi olacağından asla emin olamazlar. Ergen birinin, açık tenli bir siyahinin, ikinci kuşak bir göçmenin, erkeklerin baskın olduğu işlere girmiş bir kadının yaşadığı tam da budur.”</p>
<p>Teorik anlatım her zaman soğuktur. O nedenle canlı örnekleri tercih ederim. Çünkü en güzel anlatım yaşanmışlıklardan çıkar. Bir çocuğun okula kayıt olacağı sırada “acaba kabul edilecek miyim” kaygısı sıradanlaştırılamaz. İş başvurusunda “acaba niteliklerim gözetilecek mi” kaygısına alışmamalıyız. Bu tür örnekleri anlatıyoruz ama işin bir de mikrosaldırganlık kısmı var.</p>
<p>Bu belki içimizdeki hissi en çok besleyen, belki kabul edilmemekten bile daha çok etkileyen bir ayrımcılık. Zararsız görünse de çok zararlı. Çünkü direkt itibarsızlaştırıyor kişiyi ve nerede başımıza geleceği kestirilemiyor.</p>
<h3>Ayrımcılık</h3>
<p>Sokakta yürürken, romantik bir yemekte, bir sunum esnasında; kısacası her yerde karşımıza çıkabilir. Çünkü sağlamcılık biraz da kendini “normal” kabul eden tarafın, eksik ve kusurlu gördüğü tarafı itibarsızlaştırabilme konforudur. Toplum içinde yapamadığı her davranışı “eksik ve kusurlu” kabul edilene yapma “özgürlüğü” vardır ve bu “özgürlük” sağlamcının eksik ve kusurlu gördüğü kişi üzerindeki hegemonyasını pekiştirir.</p>
<p>“Sağlam” kişi başka alanlarda uğradığı yok sayılmanın yaşattığı aşağılanma hissini bu şekilde dengeler. O nedenle karşısındakinin itibarını bile düşünmeyerek, eşitsiz ilişkilerin tadını çıkarır. Yolda çocuğuyla yürüyen bir körün çocuğunun eline para sıkıştırır mesela durup dururken.</p>
<p>Çocuğun hislerini, çocuğun ebeveyniyle olan saygı ilişkisini zedeleyeceğini, kişilerin kendi çocuklarına mahcup olacağını bile düşünmeden. Mesela gayet ciddi bir ortamda, sakat birinin beden dokunulmazlığını hiçe sayarak seviyesiz şakalar yapmak.</p>
<p>Özetle kabullenilmeme hissi, itibarsızlaştırma, sıradan olma hakkının gaspı… Bunların tümü birikerek o tanımlayamadığım hissi yaratıyor. İnsanlar bu hissi hayatlarının her döneminde, hatta en güzel dönemlerinde bir gölge gibi taşımak zorunda bırakılıyor.</p>
<p>Yıldız Tar’ın bir yazısındaki şu cümle beni çok etkilemişti. Farklı yönlerden ötekileştirilsek de yaşadığımız ayrımcılığın benzer hisleri yarattığını bir kez daha anlamıştım. “Midemde kelebeklerin uçması gereken yaşlarda midem, başka bir hafızayı biriktiriyordu.”</p>
<p>Demek ki bizim yeni bir hafızaya ihtiyacımız var. Kaygıları, ayrımcılıkları içermeyen bir hafızaya. Eşit, erişilebilir ve özgür bir yaşamın deneyimleriyle kaygıların gölgesinin düşmediği bir hafızaya. Bu da ötekileştirildiğimiz noktalardan birbirimizi anlayarak birlikte mücadele etmekten geçiyor.</p>
<p>Ayrımcı deneyimleri ve kaygıları biriktirdiğimiz bir hafıza yerine kelebeklerin uçuşması hepimize iyi gelecek. Yeter ki kelebeklerin uçuşacağı alana ayrımcılığın yarattığı hislerin gölgesi düşmesin.</p>
<p>(BS/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yüzyıllık tarih üzerine yenilemeler: İlk kurşunu kim attı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yuzyillik-tarih-uzerine-yenilemeler-ilk-kursunu-kim-atti-321332</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/09/yuzyillik-tarih-uzerine-yenilemeler-ilk-kursunu-kim-atti.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yuzyillik-tarih-uzerine-yenilemeler-ilk-kursunu-kim-atti-321332</guid><description><![CDATA[Niye tarihi bir olay ille de getirilip bir kahramana bağlanıyor? Sanırım sorun kolektifliği önemsemeyen bir toplum kültüründe.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>15 Mayıs 1919, işgalci Yunanistan ordusunun İzmir’e çıkışı… Onların deyimiyle “Küçük Asya Seferi”nin veya sonuçları itibariyle “Küçük Asya Felaketi”nin başlangıç tarihi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı yenik düşmüş, ülke galip devletler tarafından paylaşılmaktadır. Bir zamanlar ilkokullarda <em>“aslında biz yenilmedik ama peşinden gittiğimiz Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık”</em> gibi bir versiyonu anlatılırdı. Şimdi nasıl anlatılıyor acaba?</p>
<p>İzmirliler her yıl 15 Mayıs’ı, o gün şehit düşenleri, Konak Meydanı’ndaki “İlk Kurşun” anıtı önünde yapılan anma töreniyle hatırlıyor, hatırlatıyor… Yine bir İzmir – Selanik karşılaştırması yapalım. İki kentte yaşanan iki önemli olayın kahramanlarının adı, rastlantıya bakın ki aynı. Ama aralarında tam tersine bir karşıtlık var.</p>
<h3>İki kentte iki farklı Hasan Tahsin</h3>
<p>Selanik’i 1912’de Yunan ordusuna teslim eden Hasan Tahsin Paşa (1845-1918), İzmir’deki kahramanımız ise işgalci Yunan ordusuna ilk kurşunu attığı söylenen şehit gazeteci Hasan Tahsin’dir.</p>
<p>Hasan Tahsin Paşa “vatana ihanet”le suçlanır ve İstanbul tarafından gıyabında idama mahkûm edilir. Geçmiş yıllarda bianet’te yayımlanan bir <a href="https://bianet.org/yazi/kentlerin-kardesligi-ve-selanik-izmir-216180" target="_blank" rel="noopener">yazımda</a>, Paşa hakkında ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Genel kanı, Osmanlı’dan kalma bir “vatan haini” olduğu yönündedir ama o koşullar altında başka seçeneği olabilir miydi acaba? Öte yandan Yunanistan’da ulusal kahraman düzeyinde itibar görmüştür, görmektedir.</p>
<p>Gazeteci Hasan Tahsin, Selanik kökenlidir. 1888 yılında orada doğmuş büyümüş, Mustafa Kemal’in okuduğu Şemsi Efendi Okulu’nda okumuş, idadiyi bitirdikten sonra İttihat Terakki tarafından hukuk eğitimi için Fransa’ya gönderilmiş, Osmanlı’nın “derin devlet” örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’da görev almıştır. Aktif bir siyasal eylemcidir. Hatta örgütün tetikçilerinden denilmektedir. İşgalden bir yıl önce İzmir’e gelmiş, işgale karşı direnişi savunan Hukuk-ı Beşer gazetesini yayınlamaktaydı.</p>
<p>İzmir Konak Meydanı’nda 1974 yılında açılışı dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından yapılan “İlk Kurşun” anıtı, işgalcilere karşı ilk kurşunu atanın gazeteci Hasan Tahsin olduğu görüşüne bir ölçüde resmiyet kazandırmıştır. İşgal günü İzmir’de, Kordonboyu ve çevresinde çıkan kargaşada şehit edilenlerin arasında Hasan Tahsin de vardır. Bu konuda kimse farklı düşünmemektedir ama konu “İlk Kurşun”a gelince, üzerinde uzlaşılmış bir ortak görüş yoktur. Görüşler, yazılanlar, söylenenler oldukça farklıdır.</p>
<p>Toplumsal olaylara, özellikle örgütlü olmayan, zamanında kayıt altına alınmamış toplumsal eylemlere ilişkin anlatılanlar farklı olabiliyor. Duyduklarını ikinci elden aktaranların tanıklıkları daha da farklılaşabiliyor. Galiba geçmişten söz edenler çoğu kez pek nesnel olamıyor. Olayları farklı anlatabiliyorlar, eski deyimle <em>“maksat bir ama rivayet muhtelif”</em>. Bir bakıma maksat da farklı olabiliyor belki.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/izmir-ilk-kursun-aniti-hasan-tahsin.jpg" alt="">
<figcaption><em>*İzmir Konak Meydanı ve İlk Kurşun Anıtı. (Fotorğaf: Visit İzmir)</em></figcaption>
</figure>
<h3>“Tarihi yeniden kurma çabası”</h3>
<p>“İlk kurşun” konusunda farklı görüşleri, tartışmaları derleyen geniş bir çalışmayı Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Dr. Mithat Kadri Vural yapmış. Dr. Vural’ın<em> “Hasan Tahsin ve ‘İlk Kurşun’ Üzerine Bir Literatür Analizi”</em> başlıklı <a href="https://www.academia.edu/106463156/Hasan_Tahsin_ve_%C4%B0lk_Kur%C5%9Fun_%C3%9Czerine_Bir_Literat%C3%BCr_Analizi" target="_blank" rel="noopener">makalesi</a> akademik bir çalışmanın ötesinde, tarihi olaylar üzerine söz söylemek isteyen akademi dışı yazarlara da en azından yöntem olarak yol gösterebilecek zenginlikte. Dr. Vural çalışmasının sonunda şöyle diyor:</p>
<p>“<em>Hasan Tahsin ve ‘ilk kurşun’ meselesi Türkiye’de tarihçilerden daha ziyade özellikle gazeteciler olmak üzerine çeşitli unsurların söz söylediği bir konu halini almıştır. Dolayısıyla birçok çalışmada; bilimsel kaygı ve tarihsel araştırma yöntemleri yerine, mesleki ve ideolojik yakınlık üzerinden ‘tarihi yeniden kurma’ çabasına girişilmiş ve bu durum bir misyon faaliyeti olarak görülmüştür. İşin aslı birçok araştırmacı, Hasan Tahsin ve ‘ilk kurşun’ arasındaki ilişkiyi çalışmamıza konu olan eserler üzerinden kurup, ilgili yayınları kaynak olarak gösterirken bu durumu gözden kaçırmıştır.”</em></p>
<p>Sanırım Yalçın Küçük, neredeyse her konuda olduğu gibi Hasan Tahsin ve “İlk Kurşun” konusunda da en aykırı görüşleri ileri sürmüştür. Dr. Vural, literatür taramasında nedense Yalçın Küçük’e yer vermemiş. İlginçtir, sağ kanattan bir yazar, Yalçın Küçük’ü geçtiğimiz nisan ayında ölümünün ardından o aykırı görüşleri ile <a href="https://www.ensonhaber.com/yazarlar/mustafa-armagan/yalcin-kucuk-birilerinin-kahraman-ilan-ettigi-hasan-tahsine-isbirlikci-demisti" target="_blank" rel="noopener">hatırlıyordu</a>.</p>
<p>Niye tarihi bir olay ille de getirilip bir kahramana bağlanıyor? Sanırım sorun kolektifliği önemsemeyen bir toplum kültüründe. Neden işgale karşı direnişler ardı ardına yurdun farklı farklı yörelerinde ortaya çıktı, çok sayıda şehit verdik denilemiyor? Neden bu direnişlere ilişkin toplu anıtlar, kolektif anma alışkanlığı yok? Belki topluma egemen olan “tek adam” anlayışının izleri denilebilir buna.</p>
<figure class="image"><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/07/dortyol-ilk-kursun-aniti.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Hatay Dörtyol’daki İlk Kurşun Anıtı. (Fotoğraf: TJK)</em></figcaption>
</figure>
<h3>Dörtyol, Ayvalık ve Urla’da atılan ilk kurşunlar</h3>
<p>İzmir’in dışında <em>“İlk kurşun bizim burada atıldı”</em> diyen başka kentler de var. Örneğin silahlı direnişin 19 Aralık 1918’de işgalci Fransız ordusuna karşı Dörtyol, Karakese köyünde Mehmet Kara <em>(1894-1968)</em> ve arkadaşları tarafından başlatıldığı anlatılıyor. Kentte bir “İlk Kurşun” anıtı var ve her yıl 19 Aralık’ta yapılan <a href="https://www.iskenderun.org/dortyolda-ilk-kursunun-107-yil-coskusu" target="_blank" rel="noopener">törenlerle</a> anılıyor olay.</p>
<p>Erdoğan Sorguç’un Dörtyol Belediyesi tarafından yayımlanan <em>“İlk Kurşun’un Seyir Defteri 1918-2014”</em> adlı kitabının alt başlığı <em>“Kamu ve medya desteği ile bir ‘efsane’nin inşaası’</em>. <a href="https://www.kirikhanolay.com.tr/milli-mucadelede-ilk-kursun-ilk-kursunun-seyir-defteri/" target="_blank" rel="noopener">Kitap</a> “İlk Kurşun” tartışmalarına yeni bir boyut kazandırabilecek nitelikte olmalı.</p>
<p>Bir “İlk Kurşun” anıtı da <a href="https://www.yenimesaj.com.tr/ayvalikli-ali-bey-milli-mucadelede-ayvalikta-atilan-ilk-kursun-H1588421.htm" target="_blank" rel="noopener">Ayvalık’ta</a> var. Anıt tek kişilik, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarından Ali Çetinkaya’nın <em>(1877-1949)</em> büstü ve bir kitabeden oluşuyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da 29 Mayıs günü bu anıt önünde resmi <a href="https://medyaayvalik.com/2026/05/ayvalikta-anadoluda-atilan-milli-mucadelenin-ilk-kursunun-107-yildonumu-kutlandi/" target="_blank" rel="noopener">anma töreni</a> düzenlenmiş. Anıtın kitabesinde şöyle deniliyor: <em>“İstiklal Savaşında Ayvalık’ta 172. Alay Komutanlığı yapan, Yunanlılara karşı ilk resmi kurşunu atan vatansever büyük Afyonlu Ali Çetinkaya anısına.” </em>Kitabedeki <em>“ilk resmi kurşun”</em> ve “<em>Büyük Afyonlu”</em> sözleri dikkati çekiyor. Kentler arasında bir tartışmaya yol açmamak için böyle yazılmış herhalde.</p>
<p>Bu “İlk Kurşun” anlatılarına bizim Urla’dan da bir katkı geldi. Urla’nın yerel gazetesi Pencere’de geçtiğimiz mayıs ayında yayımlanan <em>“</em><a href="https://www.pencerehaber.com/yazi/urlanin-atesi-1282.html" target="_blank" rel="noopener"><em>Urla Ateşi</em></a><em>”</em> başlıklı yazıda, İzmir işgalinin ertesi günü Urla’da direnişin başladığı anlatılıyordu. Halk gider 173. Alay Komutanı Yarbay Kazım Bey’in kapısını çalar, <em>“Komutanım böyle eli kolu bağlı duramayız. Direnmek gerek” </em>der. Komutan alçak sesle <em>“Top Tepesindeki depoda 120 tüfek var”</em> diye yanıt verir. Deponun kapısını kıran halk, tüfekleri alır. Kadınlar cephane taşır, gençler mevzilere yerleşir. <em>“Urla’da ilk Kuvayı Milliye kıvılcımı böyle doğdu. Her sokak bir direniş hattıydı. Urla bir kasaba değil bir kale oldu”</em> diyor yazar. Bizden aktarması.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/ayvalik-ilk-resmi-kursun-aniti.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Balıkesir Ayvalık’taki, “ilk resmi kurşunu atan” Ali Çetinkaya’nın anıtı. (Fotoğraf: Kalem Gazetesi)</em></figcaption>
</figure>
<h3>Eski bir söylencenin yapay zekâ ile yenilenmesi</h3>
<p>Geçen ay YouTube’ta Yunan ordusunun İzmir işgali ile ilişkilendirilmiş, gerçekleri hiç dikkate almayan, kurgunun da ötesinde tarihi gerçekleri karmakarışık hale getiren kısa bir <a href="https://www.youtube.com/watch?v=QhuFIkhoSyg" target="_blank" rel="noopener">video</a> dolaşmaya başladı. Video şöyle tanıtılıyor:</p>
<p><em>“Anadolu halkına ateş etmeyi reddeden 200 Yunan askeri... Onlar, işgale katılmayı kabul etmediler ve ‘Anadolu halkı bizim kardeşimizdir’ diyerek tarihin en dikkat çekici vicdan hareketlerinden birine imza attılar. Peki bu karar onları neden idama götürdü? Kurşuna dizilirken neden hep bir ağızdan ‘Yaşasın İsyan!’ diye haykırdılar? Tarihin tozlu sayfalarında kalan bu çarpıcı olayın detaylarını videoda keşfedin.”</em><em> </em></p>
<p>İnsan, böylesi ancak “yapay zekâ” ile yapılabilir diyor. Aslında 10 yıl kadar önce İzmir’de başlatılmış, şimdilerde artık hatırlanmayan bir söylencenin, Alman Nazilerinin 1944 Bir Mayıs’ında Atina’da kurşuna dizdiği 200 komünistin infazına ilişkin yeni ortaya çıkan görüntülerle “zenginleştirilmiş” bir versiyonu.</p>
<p>200 sayısı tutuyor, kurşuna dizilenler komünist mi evet, eh bu kadarı yeter demişler anlaşılan. Video çok takdir toplamış, <em>“Komünistler işte böyle kahramandır… Bu askerlerin anıtı dikilmelidir…”</em> diyenler var. Bir iki izleyici de <em>“Yahu bu uydurma, inanmayın”</em> demiş ama etkili olamamış.</p>
<p>Videoyu imal edenlerin hakkını yemeyelim, etik kurallara uymayı ihmal etmemişler. Hani bazı ambalajlarda kolay kolay göremeyeceğiniz son tüketim tarihleri vardır ya, biraz kurcalayınca öyle bir açıklamaya rastlıyorsunuz videonun sunumunda. <em>“Bu içerik nasıl oluşturuldu?”</em> diyorlar ve yanıtlıyorlar: <em>“Yapay zekâyla oluşturuldu. Sesler veya görseller değiştirildi ya da tamamen yapay şekilde oluşturuldu.”</em> Meraklısı için bunun nasıl bir şey olduğu uzun uzun anlatılıyor. Ama anlamak için bilgi işlem ustası olmak gerekiyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/yunan-komunist-askerler-yapay-zeka.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Yapay zekâ ile yeniden üretilen bir söylence.</em></figcaption>
</figure>
<p>İşgal sırasında <em>“Biz Türk kardeşlerimize ateş etmeyiz”</em> dedikleri için İzmir İnciraltı’nda kurşuna dizildiği söylenen 200 Yunan komünist öyküsü bir ara çok ilgi çekiyordu. Anma törenleri yapılıyor, denize çelenkler bırakılıyordu.</p>
<p>Foti Benlisoy’un 2014 yılında <a href="http://istospoli.com/kahramanlar-kurbanlar-direnisciler-milli-mucadelede-yunan-ordusunda-komunist-propaganda-grev-ve-isyan-1919-1922" target="_blank" rel="noopener">İstos Yayınları’ndan çıkan</a>, 2019’da ikinci baskısı yapılan <em>“Kahramanlar, Kurbanlar, Direnişçiler”</em> adlı kitabının alt başlığı, <em>“Milli Mücadele’de Yunan Ordusu’nda Komünist Propaganda, Grev ve İsyan (1919-1922)”</em>. Kitap, Benlisoy’un özgün belgeler üzerinde yaptığı ayrıntılı bir çalışma. Benlisoy, ordu içinde özellikle komünistler tarafından yürütülen savaş karşıtı propaganda ve eylemlerin yaygın olduğunu ama 200 komünist askerin kurşuna dizilmesi gibi bir kitlesel infaz hakkında herhangi bir tarihsel kayıt görmediğini söylüyor.</p>
<p>Altı yıl önce bianet’te yayımlanan <em>“Bir Şair Söylencesi”</em> başlıklı <a href="https://bianet.org/yazi/bir-sair-soylencesi-yasasin-isyan-zito-i-epanastasis-230268" target="_blank" rel="noopener">yazımda</a> bu konuda ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Bu arada Yunanistan Komünist Partisi KKE’nin geçmişi belgeleme konusunda çok ciddi olduğunu hatırlatmak isterim. Partinin günlük yayın organı Rizospastis gazetesinin 19 Ağustos 2012 günlü haftalık ekinde, parti politikaları açısından tarihi süreç içinde Küçük Asya Seferi / Bozgunu genişçe <a href="https://www.rizospastis.gr/page.do?publDate=19/8/2012&amp;id=14176&amp;pageNo=2" target="_blank" rel="noopener">anlatılıyor.</a> Orada da öyle toplu bir infazdan söz edilmiyor. <em>(Kaynak Yunanca, ama artık yapay zekâ ile yaptıracağınız çeviri size yardımcı olabiliyor. Ben öyle yaptım!)</em></p>
<a href='/haber/yunanistanda-1944te-kursuna-dizilen-200-komunistin-fotograflari-316755' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/02/16/200-yunan-komunistin-kesarianidaki-son-anlarini-gosteren-fotograflar.jpg' alt='Yunanistan’da 1944’te kurşuna dizilen 200 komünistin fotoğrafları' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>NAZİ KOLEKSİYONUNDAN MEZATA</h6>
<h5 class='headline'>Yunanistan’da 1944’te kurşuna dizilen 200 komünistin fotoğrafları</h5>
<div class='date'>16 Şubat 2026</div>
</div>
</a>

<h3>Brecht ne demiş?</h3>
<p>Sonuçta; insanların kentlerini, kasabalarını Milli Mücadele ile ilişkilendirerek hatırlamaları, hatırlatmaları, bu uğurda verdikleri şehitleri anıtlaştırmaları elbette önemlidir. Bu anıtlar; bazı kentlerimizde meydanlara oturtulan kavun, karpuz, salatalık, çaydanlık, pişmaniye, selfie çeken şehzade <a href="https://haberuskudar.com/sehirlerde-simge-heykel-modasi" target="_blank" rel="noopener">heykellerinden</a> elbette çok daha anlamlıdır.</p>
<p>Sorun sanırım tarihsel olaylara nesnel bakıştan uzaklaşma, somut gerçeklere değil de kimilerinin gönlünden geçenlere öncelik veren çakma bir tarih söylencesi üretme sorumsuzluğudur. Kuşkusuz tarihsel olaylar üzerinden kurmaca roman, hikâye yazılabilir, film yapılabilir. Ama kurmaca ürünün “belgesel” görünümünde yayınlanması etik bir tutum olmamalı.</p>
<p>Bugün ülkede ve dünyada yaşadığımız çoğu olay karşısında artık pek “bu kadarı da olmaz” demiyoruz. Tekrarlanan olaylar kanıksanıyor. Örneğin Trump veya benzeri politikacılar, onların sözcüleri konuşurken bir epik tiyatro seyrediyorum gibi geliyor insana. Ama önemli bir eksiklik var. Epik tiyatroda, izleyici kendini kaptırıp gerçeklerden uzaklaşmasın diye uygulanan bir “yabancılaştırma efekti” söz konusudur. Örneğin arada sırada sahneye elinde davuluyla biri çıkar <em>“ya işte sizi her gün böyle kandırıyorlar”</em> diye izleyiciyi uyandırır, silkeler deyim yerindeyse. İşte bizde bu eksik galiba.</p>
<p>Gelin epik tiyatro demişken Bertolt Brecht’in bir sözü ile bitirelim:<em>“İhtiyacımız olan şey, yeni yeni kahramanlar yaratmak değil, kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplum yaratmaktır.”</em></p>
<p>(AŞ/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Diyarbakır “Şemse Allak Parkı” üzerine]]></title><link>https://bianet.org/yazi/diyarbakir-semse-allak-parki-uzerine-321385</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/diyarbakir-semse-allak-parki-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/diyarbakir-semse-allak-parki-uzerine-321385</guid><description><![CDATA[Şemse Allak’ın cenazesi kaldırılıp defnedildikten sonra uzun süre kadınların “Alışmayacağız” protesto eylemlerine de vesile olmuştu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Diyarbakır Galeria yapılar bütünü, hemen Büyükşehir Belediyesi hizmet binasının yanı başında yer alıyor. Eski yazlık Yıldız Sineması ve Ayyıldız Celal’in üç katlı binasının yerine 1990’lı yıllarda yapıldı.</p>
<p>6 Şubat 2023 depreminde artık oturulamayacak hâlde olduğu, yüz civarında can kaybının yaşandığı ve ağır hasar gerekçesiyle yıktırıldı. Şimdilerde yeniden yapım inşaatı başladı.</p>
<p>İşte o Diyar Galeria konut ve iş yapı inşaatı ile Büyükşehir Belediyesi arasında güzel bir park var. İnsanların soluk aldığı bir yeşil alan.</p>
<p>Hem eski Galeria binasının o beton fiziki görüntüsünü kısmen estetize eden hem de Belediye binasının pencereleri ile parkın arkasındaki eski Dedeman Oteli'nin ön görünüm alanına ferahlık veren güzel bir park.</p>
<p>O parkın altı da Diyar Galeria sakinleri için otopark olarak dizayn edilmişti yapı inşa edilirken.</p>
<p>Park, 2004 yılında Osman Baydemir’in Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu ilk yıl açılmıştı. Açıldıktan sonra da parka isim konulmayıp kadınların parka isim vermesi önerilmiş. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü'nde, “Diyarbakır Kadın Platformu”nun kararıyla da parkın adı “Şemse Allak Yaşam Parkı” olmuş ve tabelası da bizzat kadınlar tarafından parkın girişine çakılmıştı…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/sa.jpg" alt=""></p>
<p>Peki, parka adı verilen kadın kimdi?</p>
<p>2002 yılında Mardin'de komşusunun tecavüzü sonrasında hamile kaldıktan sonra ailesinin recmettiği (taşlanarak öldürülen), 33 yaşında, 5 çocuk annesi bir kadındı Şemse Allak. Şemse Allak’ın cenazesi kaldırılıp defnedildikten sonra uzun süre kadınların “Alışmayacağız” protesto eylemlerine de vesile olmuştu.</p>
<p>O parkın açılışının üzerinden tam 22 yıl geçmiş. Şimdi, 2023 depremi sonrası Diyarbakır Galeria iş ve yaşam alanı inşaatı yeniden yapılıyor.</p>
<p>Umuyor ve diliyorum ki Galeria ile Büyükşehir Belediyesi arasında yer alan, Elazığ Caddesi'nin cephesine bakan ve trajik bir hikâyesi de olan, şiddete uğrayıp katledilmiş bir kadının adıyla anılan “Şemse Allak Yaşam Parkı”nın başına bir şey gelip de o da hafıza suikastına uğrayarak betona kurban edilmez.</p>
<p>Ben buradan yazmış olayım da Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanlarının, Park ve Bahçeler Biriminin, Çevre Koruma Daire Başkanlığının haberi olsun.</p>
<p>Ha, bir de 22 yıl evvel parka ad koymada müdahil olan şehrin kadın örgütlerinin bugün çok daha örgütlü ve güçlü temsiliyetleri olan muadilleri de hafıza tazelesin…</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Günay Gafur’un "Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi" üzerine inceleme]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gunay-gafurun-kaos-oyunlari-1-kelebek-etkisi-uzerine-inceleme-321380</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/10/gunay-gafurun-kaos-oyunlari-1-kelebek-etkisi-uzerine-inceleme.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gunay-gafurun-kaos-oyunlari-1-kelebek-etkisi-uzerine-inceleme-321380</guid><description><![CDATA[Çocuklar kendi kararlarını verir, araştırmalar yapar, hata yapar ve bu hatalardan ders çıkarırlar. Hikâye yalnızca eğlendirmeyi değil, aynı zamanda sorgulayan bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bir anlayış taşır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Günay Gafur’un Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan "<em>Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi" </em>adlı romanı, çocuk ve ilk gençlik edebiyatında macera, gizem ve bilimsel merakı başarılı bir şekilde bir araya getiren sürükleyici bir eser.</p>
<p>Roman, ilk sayfalardan itibaren okuru sıradan bir çocuk hikâyesiyle değil, büyük bir gizemin ortasına bırakıyor. Hikâye, karanlık bir odada esir tutulan çocukların yaşadıklarını anlatmasıyla başlar ve bu anlatım, okuyucuda sürekli “Acaba buraya nasıl geldiler?” sorusunu uyandırır. Böylece eser, merak duygusunu canlı tutan güçlü bir kurgu oluşturuyor.  </p>
<p>Romanın merkezinde “Profesör” lakaplı on bir yaşındaki zeki ve kitap okumayı seven bir çocuk bulunuyor. Gerçek isimlerini gizleyen çocuklar, birbirlerine Profesör, Siren, Zehir, Ejderha, Acısos ve Baykuş gibi lakaplarla hitap ediyorlar.</p>
<p>Bu durum hem hikâyeye eğlenceli bir hava katar hem de çocukların kendilerine ait özel bir dünya kurduklarını gösteriyor. Site yaşamının tekdüzeliğinden sıkılan Profesör, arkadaşlarının moralini yükseltmek ve özellikle babasının kaybolması nedeniyle üzgün olan Acısos’u neşelendirmek için “Tuhaflıklar Oyunu” adını verdiği bir oyun geliştirir. Oyunun amacı çevrelerinde gerçekleşen gizemli olayları araştırmak ve bunların nedenlerini bulmaktır. Başlangıçta yalnızca eğlence olarak görünen bu oyun zamanla çocukları beklenmedik ve tehlikeli olayların içine sürükler.</p>
<p>Romanın olay örgüsü oldukça hareketli. Çocuklar çevrelerinde gördükleri ilginç olayları listelemeye başlarlar. Gizemli komşular, Kemikli Tepe, garip sesler, açıklanamayan olaylar ve esrarengiz kişiler onların dikkatini çeker. Her hafta bir araya gelerek hangi gizemin araştırılacağına karar verirler. Araştırmaları sırasında yalnızca ipuçları toplamakla kalmaz, aynı zamanda ekip olarak düşünmeyi, tartışmayı ve birlikte hareket etmeyi öğrenirler.</p>
<p>Hikâye ilerledikçe sıradan görünen olayların aslında birbirine bağlı olduğu anlaşılır. Özellikle gizemli defter, görünmeyen yazılar ve kelebek etkisi fikri romanın fantastik ve bilimsel yönünü güçlendiren öğelerden.</p>
<p>Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri karakterlerin gerçekçi biçimde oluşturulmuş olması. Profesör grubun lideri. Kitaplarla haşır neşir, mantıklı düşünen ve bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan bir karakter. Çocukların karşılaştığı olaylarda paniğe kapılmak yerine çözüm üretmeye çalışıyor ancak mükemmel değil; yaptığı planların arkadaşlarını tehlikeye sürüklemesi nedeniyle zaman zaman kendisini suçlar. Bu yönü karakteri daha inandırıcı hâle getiriyor.  </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/adsiz-tasarim-2026-07-10t132128-704.png" alt="">
<figcaption>Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi - Günay Gafur (Resimleyen: Yusuf Tansu Özel) (Sayfa 288 sayfa)<em> </em></figcaption>
</figure>
<p>Siren grubun neşeli ve enerjik üyesi. Olaylara daha duygusal yaklaşıp ve arkadaşlarını motive etmeye çalışıyor. Zehir ise sert mizacıyla dikkat çeker. İnsanlara karşı mesafeli görünmesine rağmen arkadaşlarına büyük bir bağlılık duyar. Baykuş karamsar görünse de aslında ayrıntıları fark eden, olası tehlikeleri önceden görebilen dikkatli bir karakter. Acısos ise küçük yaşına rağmen hikâyenin en duygusal karakterlerinden biri.</p>
<p>Babasının kayboluşu onun psikolojisini etkiliyor ve okur, çocukların da büyük sorunlarla mücadele edebileceğini bu karakter üzerinden görmüş oluyor. Ejderha ise zaman zaman şaka yapan, cesur fakat arkadaşlarına sadık bir karakter olarak grubun dengesini sağlıyor. Karakterlerin farklı kişiliklere sahip olması ekip çalışmasının önemini de ortaya koyduğu su götürmez bir gerçek.</p>
<p>Romanın temel temalarından biri merak duygusu. Çocuklar çevrelerindeki olayları sorgulamaktan hiç vazgeçmiyorlar. Yazar, öğrenmenin yalnızca okulda gerçekleşmediğini; gözlem yapmanın, soru sormanın ve araştırmanın da eğitimin önemli bir parçası olduğunun altını çiziyor. Profesör’ün sürekli bilimsel açıklamalar yapması ve çocukların olaylara dedektif gibi yaklaşması, genç okurları düşünmeye teşvik ediyor.</p>
<p>Kitapta işlenen diğer bir önemli temalar ise arkadaşlık ve dayanışma. Karakterler zaman zaman tartışsalar da zor anlarda birbirlerinden vazgeçmiyorlar. Herkes farklı özelliklere sahip olmasına rağmen birlikte hareket ettiklerinde daha güçlü olduklarını fark ediyorlar. Özellikle tehlikeli anlarda birbirlerini korumaya çalışmaları, dostluğun fedakârlık gerektirdiğini anlatıyor.</p>
<p>Roman aynı zamanda cesaret temasını güzelce işliyor. Çocuklar korkmalarına rağmen gizemlerin peşinden gitmeye devam ediyorlar. Cesaret burada korkusuzluk değil, korkuya rağmen doğru olanı yapabilme becerisi olarak sunuluyor. Bu yaklaşım çocuk okurlar için önemli bir mesaj taşımaktadır.</p>
<p>Kitabın adını taşıyan “kelebek etkisi” kavramı ise romanın en dikkat çekici fikirlerinden biridir. Profesör, çocuklara kaos teorisini basit örneklerle açıklamaya çalışır. Küçük bir olayın zamanla büyük sonuçlar doğurabileceği fikri hem bilimsel hem de ahlaki bir anlam kazanıyor. Çocukların attıkları küçük adımların beklenmedik sonuçlar doğurması, roman boyunca bu teorinin olay örgüsüne yansıtıldığını gösteriyor. Böylece yazar bilimsel bir kavramı çocukların anlayabileceği bir hikâye içinde sunmayı başarıyor.  </p>
<p>Dil ve anlatım açısından bakıldığında eser oldukça akıcı. Bölümler kısa tutulduğu için okuma temposu hiç düşmüyor. Mizah ile gerilim dengeli biçimde kullanılmış.</p>
<p>Karakterlerin birbirlerine taktıkları lakaplar ve yaptıkları şakalar hikâyeye eğlence katarken, gizemli olaylar okurun merakını sürekli canlı tutuyor. Anlatım sade olduğu için ortaokul çağındaki okuyucular kitabı rahatlıkla takip edebilir. Bunun yanında yetişkin okurlar da çocukların bakış açısından anlatılan bu maceradan keyif alabilir.</p>
<p>Romanın güçlü yönlerinden biri de çocukları pasif kahramanlar olarak göstermemesi. Çocuklar kendi kararlarını verir, araştırmalar yapar, hata yapar ve bu hatalardan ders çıkarırlar. Böylece okur, problemlerin çözümü için düşünmenin ve birlikte hareket etmenin önemini görür. Hikâye yalnızca eğlendirmeyi değil, aynı zamanda sorgulayan bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bir anlayış taşır.</p>
<p>Bunlarla birlikte "<em>Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi"</em>, çocuk edebiyatında macera, gizem ve bilimi başarılı biçimde birleştiren etkileyici bir roman. Sürükleyici olay örgüsü, birbirini tamamlayan karakterleri ve düşündürücü temaları sayesinde yalnızca bir macera kitabı olmanın ötesine geçiyor. Yazar, çocukların merak duygusunu canlı tutarken aynı zamanda arkadaşlık, dayanışma, cesaret ve bilimsel düşünmenin önemini vurguluyor.</p>
<p>Özellikle küçük bir olayın büyük sonuçlara yol açabileceği düşüncesi romanın hem olay örgüsünü hem de vermek istediği mesajı şekillendirir. Bu yönleriyle eser, genç okurlara hem keyifli bir okuma deneyimi sunan hem de onları araştırmaya ve sorgulamaya teşvik eden başarılı bir çocuk romanı olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>(ŞT/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Ne Tirez Pas!”: Fotoğraflarla bir tanıklık hikâyesi]]></title><link>https://bianet.org/haber/ne-tirez-pas-fotograflarla-bir-taniklik-hikayesi-321147</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/03/ne-tirez-pas-fotograflarla-bir-taniklik-hikayesi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/ne-tirez-pas-fotograflarla-bir-taniklik-hikayesi-321147</guid><description><![CDATA[Lübnan’da savaşın izlerini fotoğraf makinesiyle belgelemeye çalışan İmran, Hizbullah tarafından gözaltına alınması nedeniyle yarım kalan tanıklık sürecini ve Beyrut’un canlı bir müzeyi andıran hafızasını anlattı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta savaşın iki farklı yüzünü yansıtan “Ne Tirez Pas!” (Ateş etmeyin!) fotoğraf sergisi, 4 Haziran’da Beyoğlu Mawaa Kafe’de açıldı. Sergi, temmuz ayında da devam edecek.</p>
<p>2020 Beyrut Limanı patlamasının izlerinden 6 Mayıs 2026 tarihli İsrail ordusunun hava saldırısında zarar gören yapılara uzanan yirmi farklı karenin yer aldığı serginin en dikkat çekici yanlarından biri, afişte de belirtildiği üzere, çalışmanın İmran’ın Hizbullah mensuplarınca gözaltına alınmasının ardından yarım kalmış olması.</p>
<p>Yıllarca fotoğrafla ilgilenmesine rağmen uzun süredir fotoğraf makinesiyle aktif bir ilişki kurmadığını belirten İmran, bugün kendisini bir fotoğrafçı olarak tanımlamadığını söylüyor. Fotoğrafla kurduğu ilişkiyi ise iki temel üzerine kuruyor: İlki, fotoğrafın belgeleme gücüne duyduğu güven; ikincisi ise politik tavrını en güçlü şekilde ifade edebildiği alanlardan birinin fotoğraf olduğunu düşünmesi. Bu belgeleme gücüne duyduğu inanç ve bölgede uzun yıllardır süren savaşlara yakından tanıklık etme isteği, onu bu yolculuğa çıkaran en önemli motivasyonlar olmuş.</p>
<p>İmran’la hem Beyrut’taki tanıklık sürecini hem de gözaltında yaşadıklarını konuştuk.</p>
<h3>Beyrut’un bitmeyen savaş tarihi</h3>
<p><strong>Dünyada birçok savaş sürerken neden Beyrut’u seçtiniz? </strong></p>
<p>Savaşa tanıklık etme isteği çıkış sebebim. Sosyal medyada gördüğümüz enkaz fotoğraflarıyla canlı gördüğümüz enkazın yaşattığı hissiyat çok farklı. Niçin Beyrut? Aslında iki sebebi var. 1975’ten bu yana baktığımızda bile 1990’a kadar süren bir iç savaş var. 1990’dan sonra 1993’te İsrail operasyonu var Güney Beyrut’a. 1996’da yine İsrail operasyonu var. 2006’da Hizbullah-İsrail savaşı var. Yani sürekli üz yılda bir, bir savaş ve çatışma yaşayan bir şehir. Bir sebebi bu, buradaki tarihsel birikimi az çok bildiğim için Beyrut’a gitmek istedim. İkinci gidiş sebebim ise bütün savaşların bir gerçeği: Ülkenin sermayedarları, zenginleri sanki hiç savaş yokmuş gibi hayatlarına devam edebiliyorlar. Aslında hepimizin bildiği bu çelişkinin daha yakinen, daha bir anda gerçekleşeceğini bildiğim için biraz da Beyrut’a gitmeyi istedim.</p>
<h3>Yıkım ve gündelik yaşam yan yana</h3>
<p><strong>Afişte Beyrut’u bir yanda barlar, kafeler eğlenen insanlar; diğer yanda kurşun izleriyle kaplı binalar ve bombardıman olarak betimliyorsunuz. Hangi anların fotoğraflanmaya değer olduğuna nasıl karar verdiniz?</strong></p>
<p>Aslında biraz önce bahsettiğim gibi, belli bir kısmın savaş yokmuş gibi hayatlarına devam edebilmesindeki çelişki Beyrut’ta yüksek. Savaş gerçekliğini belgelemek için çıktığım bu yol yüzlerce kare sundu. Asıl zorlandığım şey deklanşöre basmak değil, hangi fotoğrafları seçeceğime karar vermekti. Beyrut’ta yalnızca sokakta yürürken bile yüzlerce fotoğraf karesiyle karşılaşıyorsunuz. Turistik fotoğraflardan bahsetmiyorum. Bir bina kurşun izleri taşıyor, tarihsel bir yapı, politik bir imge ya da daha yeni bombalanmış bir yer. Bunu Beyrut’un her yerinde; merkezinde de banliyölerinde de içinde de dışında da görebilirsiniz. </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-53.png" alt="">
<figcaption>“Ne Tirez Pas!” (Ateş etmeyin!) fotoğraf sergisinden</figcaption>
</figure>
<h3>Savaş bölgesinde telefonla tanıklık</h3>
<p><strong>Sergideki fotoğrafların bir kısmını “dikkat çekmeden telefonla” çektiğinizi belirtmişsiniz afişte. Aktif savaş bölgesinde telefonla fotoğraf çekmek belgeleme pratiğinizi nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Önce neden telefon kullandığımı anlatayım. Herhangi bir basın kartım yok ve o telefonla çektiğim fotoğraflar aktif savaş bölgesinde çekildi. Hatta fotoğrafların bir kısmı İsrail’in mayıs başındaki saldırılarından hemen sonra çekildi. Aktif savaş bölgesinde büyük bir fotoğraf makinesiyle gezmek, özellikle Ortadoğu gibi bir yerde biraz delilik de gibi, ki telefonla çekerken bile yakalandım zaten çok uzun sürmedi. Yani bir tercih değil zorunluluktan kaynaklı aslında. Bu sebeple istediğim kadrajların hepsini de kuramadım.</p>
<h3>Gözaltıyla yarım kalan tanıklık</h3>
<p><strong>Çalışmanızın Hizbullah tarafından gerçekleştirilen bir gözaltı nedeniyle yarım kaldığını belirttiniz. Gözaltında neler yaşadınız?</strong></p>
<p>Sokakta fotoğraf çektiğim anda bir kişi motorla önüme kırdı ve beni "gözaltına" aldı. Arapça konuşuyordu, haliyle dil bariyerine takıldım. Üç farklı yerde beş ayrı kişi tarafından sorgulanmak beni biraz zorladı. Hep şu açıklamayı yaptım: “Fotoğrafla ilgileniyorum, amacım buradaki yaşanılan şeye tanıklık etmek.’ Dilden dolayı anlaşılamadığımı düşündüğüm anlarda kafam karıştı, onların da kafasının karıştığını hissettim. Herhangi bir kötü muamele görmedim. Hizbullah’ın nasıl bir yapılanması var tam olarak bilmiyorum ama sonradan bana “Şu an bir çetenin elinde değilsin, Hizbullah’ın elindesin. Biz bunu kendimizi ve ailemizi korumak için yapıyoruz.” gibi bir açıklama yaptılar. Olabildiğince de iyi davrandılar aslında diyebilirim. Telefonlarım, fotoğraf makinemdeki fotoğraflar belki beş on tur incelendi. Orada asıl suçlandığım şey ajan olup olmadığımdı sanırım. Çünkü bir yerde, “İsrail sizin telefonlarınızdan fotoğrafları alıyor.” gibi bir şey söylediler. İnsanların, halkın yüzünün biraz belirgin olduğu fotoğrafları sildiler. Onun dışındaki fotoğraflarıma dokunulmadı. Zaten onun dışındaki fotoğraflarım genelde hasar görmüş bina ve enkaz fotoğraflarıydı.</p>
<p><strong>Gözaltı süreci ve sonrasında yaşananlar, Beyrut’taki hafıza oluşturma ve belgeleme sürecinizi nasıl etkiledi? </strong></p>
<p>O insanları anlıyorum. Savaşın ortasında biri bir yerlerin fotoğrafını çekiyor ve bu insanlar şu an dünyanın en vurucu gücü İsrail’e karşı savaşıyorlar. İsrail’in istihbaratına karşı savaşıyorlar, en yüksek teknolojiye karşı savaşıyorlar. O yüzden bunu yapmak zorundalar bence. Kendilerini korumak için böyle büyük bir güçle savaşırken her şeyi kontrol etmeliler. Açıkçası gözaltına alınacağımı biliyordum ama bunun bu kadar kısa sürede olacağını tahmin etmiyordum. Oraya giderken taksici de uyardı. Bir mahalleye girerken oradaki manava, “Sizce burada fotoğraf çekmem sakıncalı mı?” diye sormuştum. “Tabii ki de.” demişti bana. Orada tanıştığım insanlar da “Gitme, böyle olacak.” dedi. Beklediğimden hızlı olduğu için biraz yarım kaldı çalışma diyebilirim. Bırakılırken bana şunu söylediler: “Buralarda böyle gezme. Biz seni tanıyoruz ama burası çok büyük bir mahalle aslında. Buradan çıktığında devam edersen seni başka biri alacak.” </p>
<p>Beyrut’ta toplam bir hafta kaldım, dört günü çalışmayla geçti. Amacım Beyrut’ta eğer gözaltına alınmazsam, ki bu çok düşük bir ihtimaldi benim için, belki Güney Lübnan’a inmekti.  İstanbul’a döndüğümde düşündüm: ‘Elimdekiler bunlar, kafamdaki yarım kaldı, bununla ne yapmalıyım?’ En son içimde kalmasın dedim, bir tanıklık var sonuçta. ‘Bu tanıklığı yansıtabiliyor muyum? Tamam, biraz da olsa yansıtabiliyorum’ dediğim için yarım da olsa sergilemek, göstermek istedim.”</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-54.png" alt="">
<figcaption>“Ne Tirez Pas!” (Ateş etmeyin!) fotoğraf sergisinden</figcaption>
</figure>
<h3>“Ne Tirez Pas!”, “Don’t Shoot!”, “Ateş Etmeyin!”</h3>
<p><strong>Sergiye adını veren “Ne Tirez Pas!” (Ateş Etmeyin!) Fransızca bir ifade. Sergiye neden bu adı vermeyi tercih ettiniz? </strong></p>
<p>Lübnan çok uzun yıllar Fransa’nın sömürgesi altındaydı. Fransa kültürel anlamda da sömürgeciliğini yayan bir ülke. Zaten Beyrut mimarisine baktığınızda tamamıyla Fransız mimarisini görüyorsunuz. Halk arasında da Fransızca çok yaygın, yani ana dilleri gibi Fransızca konuşuluyor belli başlı bölgelerde özellikle. Serginin adını Fransızca seçmemin sebeplerinden biri buydu. Bir de 1975-1990 iç savaşı sırasında gazetecilerin giydikleri beyaz tişörtlerin sırtında şey yazarmış: “Ne tirez pas!”, “Don’t shoot!”, bir de Arapça olarak “Ateş Etmeyin!”. O dönemin bir simgesi haline gelmiş. Bu adı hem iç savaşa hem de oradaki sömürgeciliğin yarattığı sonuçlara değinmek için seçtim.</p>
<h3>Fotoğrafın hafızası</h3>
<p><strong>Belgelediğiniz savaş kalıntılarının, unutturulmak istenen gerçekleri hatırlatmakta nasıl bir rol oynadığını düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>Aslında bu biraz fotoğrafın gücüne inanmakla alakalı. Fotoğraf bu konuda çok güçlü bir alan. Hafızamızı korumak ve yaşadığımızı bir anlamda hissetmek için başvurduğumuz ilk araçlardan biri oluyor fotoğraf. Bazen bir buzdolabının üstünde kullanıyoruz, bazen yatağımızın kenarında bir fotoğraf oluyor; arabamızda, kitabımızın arasında, bazen cüzdanımızda... Burada bütün mesele fotoğrafın unutturulmak istenen gerçekleri hatırlatmaktaki gücü. Bütün insanlar aslında fotoğraflarla temas halindeyiz. Fiziksel bir basım aracı olarak kullanılması da aslında fotoğrafı biraz daha ön plana çıkarıyor. Şu an bütün tartışmalar gazetelerin biteceği, her şeyin dijitalleşeceği yönünde. Tüm bu tartışmalar içinde fotoğrafın ne olursa olsun fiziksel olarak da korunabilecek bir hafıza biçimi olduğunu düşünüyorum.</p>
<h3>Canlı bir müze olarak Beyrut</h3>
<p><strong>Afişte Beyrut için “Canlı bir müze gibi. Tüm sertliğiyle.” diyorsunuz. Bu sergiden çıkan bir ziyaretçinin kafasında Beyrut’a dair nasıl bir imge kalmasını umuyorsunuz? Bu serginin ardından aynı hafıza hattını takip eden yeni bir çalışma planlıyor musunuz?</strong></p>
<p>Beyrut böyle canlı bir müze gibi. Yıllardır süren savaş ve çatışmalar, çeşitli İsrail saldırıları… 3 yılda bir saldırıya maruz kalmış bir şehir. Yıkılmış yapılar, terk edilmiş binalar, bir daha açılmamak üzere kapanmış kepenkler... Yolda yürüdüğünüzde bunlara şahit oluyorsunuz. Sanki cidden bir müzeye girmişsiniz ve müzeyi geziyormuşsunuz gibi. Tüm Ortadoğu savaşlara maruz kalıyor daha doğrusu ama Beyrut’u benim için bir tık daha diğer savaş bölgelerinden ayıran şey insanların orada savaşla yaşamı ortak kurmaları. İnsanlar savaş bölgesinde yaşamını sürdürüyorlar, göçmüyorlar çok aksi bir durum olmadığı sürece. Ziyaretçiler sergiden çıktığında bunu hissedebiliyorlarsa, bunu hissettirebiliyorsam “Tamam, olmuştur. diyebilirim. Başka çalışmalara başlamak için hala daha Beyrut’tayım hissiyat olarak. Ama neden olmasın dünya bunun için yeterince malzeme sunuyor maalesef. Son olarak söyleyebilirim ki doygunlukla ayrıldım Beyrut’tan, acısıyla tatlısıyla.</p>
<p>(NK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Odadaki hayvanlar: Diğer türlere nasıl kulak verebiliriz, neden vermeliyiz?]]></title><link>https://bianet.org/haber/odadaki-hayvanlar-diger-turlere-nasil-kulak-verebiliriz-neden-vermeliyiz-321144</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/03/odadaki-hayvanlar-diger-turlere-nasil-kulak-verebiliriz-neden-vermeliyiz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/odadaki-hayvanlar-diger-turlere-nasil-kulak-verebiliriz-neden-vermeliyiz-321144</guid><description><![CDATA[Diğer hayvanları gerçekten dinlemek için onların güvenini kazanmak gerekir; bu da onlarla zaman geçirmeyi gerektirir. Ve yavaşlamayı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<div class="box-1">
<p><em>Hak odaklı habercilik üzerine düşünmek, yalnızca haberin dilini ve kaynaklarını tartışmak değil; haberciliğin etik ve politik sorumluluğunu da yeniden hatırlamak demek. Bu sorumluluk, haberciliğin sınırlarını genişleten ileri düzey teorik tartışmalara açık olmayı da gerektiriyor. </em></p>
<p><em>Hayvan hakları odaklı habercilik için de bu geçerli.</em></p>
<p><em>Türcülük, ayrımcılığın son yıllarda daha görünür hale gelen biçimlerinden biri. Buna karşı mücadele ederken hayvanları yalnızca temsil edilen, gözlemlenen ya da hakkında konuşulan varlıklar olarak değil; dünyayla ilişki kuran, iz bırakan, yanıt veren, hatırlayan, hisseden ve kendi yollarıyla iletişim kuran özneler olarak düşünmeye ihtiyacımız var.</em></p>
<p><em>Melanie Challenger’ın “Animals in the Room” başlıklı yazısı tam da bu ihtiyacı hatırlatıyor: Hayvanların seslerini, varlıklarını ve çıkarlarını karar alma süreçlerinde nasıl “mevcut” yani hayvanları orada nasıl var-kılabileceğimizi tartışmaya açıyor. Bu metin, insan dışı canlıların ses, temsil ve karar süreçlerindeki yokluğunu düşünmeye çağırıyor. Bu çağrı, hak odaklı haberciliğin insan merkezli sınırlarını yeniden tartışmak için önemli bir imkân yaratıyor.</em></p>
<p><em><a href="https://bianet.org/yazar/sinem-aydinli-6187" target="_blank" rel="nofollow noopener">Sinem Aydınlı</a>, Challenger’ın <a href="https://emergencemagazine.org/essay/animals-in-the-room/" target="_blank" rel="nofollow noopener"><strong>Animals in the Room:Why We Can and Should Listen to Other Species </strong></a>(Odadaki hayvanlar: Diğer türlere nasıl kulak verebiliriz, neden vermeliyiz?) başlıklı yazısını bianet okurları için Türkçeye çevirdi. Yazıyı, Emergence Magazine ve Melanie Challenger’ın izniyle yayımlıyoruz.</em></p>
<p><em>Challenger, hayvan onuru, insanın kendini diğer türlerden üstün ve ayrı görmesi, hayvan temsili ve insan dışı yaşamın etik-politik statüsü üzerine çalışan bir yazar/araştırmacı.</em></p>
</div>
<p>Benimle gel; artık ancak rüyalarımda var olan o ormana gidelim.<strong> </strong>Zaten bugünlerde <em>sık sık</em> rüyalarıma giriyor. Bazı geceler ona geri dönüyorum; yürüyerek, düşünmeden, çünkü her işareti, her dönemeci biliyorum. Bu rüyalarda, ormanın derinliklerindeki eski evime varıyorum: Neredeyse harabeye dönmüşken yeniden ayağa kaldırdığımız, iki küçük çocuğumu büyüttüğüm o küçük eve. Bu his, rüyalarda hayaletler belirdiğinde insana eşlik eden duyguya benziyor. Önce her şey tanıdık gelir; sonra yavaş yavaş bir bozulma hissi sızar içeri. Rüya dünyasının görünürdeki mutlaklığına rağmen, içimde bir yer buranın artık benim evim olmadığını biliyor; tıpkı kaybettiğin sevdiğin birinin yüzüne bakarken onun aslında hayatta olmadığını fark etmek gibi. Ve o farkındalıkla birlikte tekinsiz bir kayma başlıyor: Uyuyan kişi, iki gerçeklik arasında bir anlığına aldanır; sonra serabı sezer. Az önce elle tutulur gibi görünen şeyin, aslında bedenin kederine kazınmış kimyasal bir anıdan ibaret olduğunu fark ederek dünyanın katılığına geri düşer.</p>
<p>Kendi isteğinle terk ettiğin bir evin varsa, o eve özlem duyduğunu kabul etmek zor. Hele de geri dönemeyeceğini biliyorsan.</p>
<p>Ama burada yanlış bir izlenim bırakmak istemem. Aslında evin kendisini özlemiyorum. Özlediğim şey, o <em>topluluk</em>. Her sabah ağaçların sesiyle uyanırdım. Orman sesi, yerin üzerinde asılı kalmış bir okyanus gibi. Tavan arasındaki kemirgenlerin tırmalayışına da uyanırdım; yuva yapıldığını ele veren o hışırtılı telaşa. Bazen saçakların altında toplanan yarasaları duyabilirdim. Yazın, sırf dışarıdaki kablonun üzerine dizilmiş kırlangıçların cıvıltısını dinlemek için pencereyi açık bırakırdım; sesleri, olmayacak kadar dar aralıklardan sızan havanın ince gıcırtısını andırıyordu.</p>
<p>Okula giderken, özellikle kış aylarında, evimizin yukarısındaki karaçamların bittiği yerde yaşayan yaşlı yabani tavşanı selamlardık. Eğer tavşan durmadan, yol boyunca koşacak gibi olursa, motoru durdurur, farları kapatır, ağaçların arasına fırlayıp gitmesine izin verirdik. Baharda yeşil ağaçkakanları selamlardık; dalgalı uçuşları, sanki görünmez bir el tarafından çekilip alçaltılıyordu.</p>
<p>Bu duygu zamanla büyüdü; bizi de şaşırttı. Bize ilk ne zaman çarptığını hatırlıyorum: Çocuklarla birlikte, şimdi yaşadığımız köyün yakınındaki başka bir ormanlık alanda yürüyorduk. Yokuşu çıkarken küçük oğlum, “Galiba hayvanları özlüyorum,” dedi. Boğazıma gelen hıçkırığı bastırmaya çalışırken buldum kendimi; beklemediğim bir şeydi bu, özellikle de taşınmaya dair bütün duygularımı gömmek için elimden geleni yapmışken. Ama ben de hayvanları özlediğimi biliyordum. Ve bu zordu.</p>
<p>Hiçbir zaman güçlü bir aidiyet duygum olmadı. Hatta yerinde duramayan bir insandım; hep yeni yerlerin, yeni deneyimlerin peşinden giderdim. Küçük bir kasabada, toplu konutların olduğu bir mahallede büyüdüm. O zamanlar bunun adını koyamazdım belki, ama orası fazla <em>insandı</em>. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Sadece basit bir gerçekti bu. Bir zamanlar o coğrafyada yaşamış olması gereken diğer türler büyük ölçüde yok olmuştu. Ve ben de, belli belirsiz bir düzeyde, onları özlüyordum.</p>
<p>Yetişkinliğimizde, eşimle birlikte ormandaki o evi neredeyse yıkılacak haldeyken satın aldığımızda, insan olmayan komşularımızın bizim için bu kadar önemli hale geleceğini hiç hesap etmemiştik. Oysa başka yaşam biçimleriyle kurulan sıradan, gündelik yakınlık, onların çevrelerindeki dünyayı capcanlı deneyimlediklerini apaçık gösteriyor. Diğer türlerin yaban hayatları, beklenmedik olanın dinamizmiyle kesintiye uğrar, onunla şekillenir. Onlar, doğanın belirlenimci tezgâhına dizilmiş, durmaksızın algoritmalarla işleyen varlıklar değil. Hayvanlar, bir şey dikkatlerini çektiğinde duraksar. Ansızın beliren güneş ışığından yararlanırlar — ya da yararlanmazlar; nasıl uygun görürlerse. Bazıları diğerlerinden daha meraklı. Her zaman öngörülebilir olmayan, bireysel karakterleriyle yön bulan biçimlerde seçenekler arasında tercih yaparlar. Bu da ancak irade sahibi<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a> ve duyguları olan varlıklarda mümkün. Basitçe söylemek gerekirse, onlar görkemli, sarsıcı ve kendilerine özgü biçimlerde canlı.</p>
<p>Ve bunu o ana kadar anlamamış olmak ne aptallıktı. “Galiba hayvanları özlüyorum.” <em>Elbette özlüyorsun, canım.</em></p>
<p>Çünkü biz ormanı ve hayvanları bir tablo ya da arka plan olarak özlemiyoruz. Onları tanıdıklarımız, yakınlarımız, hısımlarımız olarak özlüyoruz. O zengin, çeşit çeşit varlıktan oluşan topluluğu özlüyoruz. Ve onları özlememizin nedeni, hayvanlara insan duyguları yakıştıran hayalci bir duygusallık ya da karakterimizdeki entelektüel bir zayıflık değil. Onları özlüyoruz çünkü başka türlerle yıllarca yan yana yaşayarak onları derinden tanıyan herkes, hem apaçık hem de temel bir şeyi fark eder: Önemli olan yalnızca bizim hayatlarımız değil.</p>
<p>Buna rağmen modern dünyanın pek çok yerinde diğer hayvanlara özne değil, nesne muamelesi yapılıyor. ABD’den Birleşik Krallık’a, Çin’den Hindistan’a kadar, yeryüzündeki neredeyse her post-endüstriyel ülkede diğer hayvanların, bizim üzerimizden tanınanlar dışında, neredeyse hiçbir yasal güvencesi yok. Bununla şunu kastediyorum: Bir hayvan, ancak bize aitse ya da koruma altındaki bir türden sayılıyorsa korunuyor. Hayvanlar adaletin özneleri değil, insan arzularının nesneleri sayılıyor. Dünyayı bu kadar keskin biçimde, <em>önemli olan insanlar</em> ve <em>önemli olmayan insan dışı varlıklar</em> diye ayırmamızın başlıca nedenlerinden biri de hayvanların kendi adlarına konuşamıyor olmaları.</p>
<p>Hayvanların bir bakıma sessiz olduğu sık sık söylenir. Evet, kısa, boğuk sesler çıkarırlar. Ya da seslenirler. Ya da ağlarlar. Bazıları şarkı söyler. Bazıları tıslar. Ama sesleri yoktur. <em>Konuşmazlar</em>. Sessizdirler; çünkü hem dilden hem de anlamı yapılandıran ve üreten zihinlerden yoksundurlar. İnsan olmayan varlıklara şefkat gösterilmesini savunanlar bile tarih boyunca bu fikri sürdürmüştür. Hayvan savunuculuğu hareketinin dönüm noktalarından biri sayılan yayınlardan birini düşünün. Massachusetts Hayvanlara Zulmü Önleme Derneği’nin 1868’den 1970’e kadar yayımladığı derginin adı <em>Our Dumb Animals</em> idi — “Dilsiz Hayvanlarımız” ya da “Konuşamayan Hayvanlarımız”. Sloganı da şuydu: “Kendi adlarına konuşamayanlar adına biz konuşuruz.”</p>
<p>Bazen diğer hayvanları sessiz kabul ederiz; çünkü nasıl iletişim kurduklarını fark edemeyiz. Zoolog Gabriel Jorgewich-Cohen’in araştırması, kendisi ve meslektaşları daha önce ses çıkarmadığı düşünülen elli üç tür üzerine bir çalışma yayımladığında kısa süre önce gündeme geldi. Araştırma kaplumbağalara odaklanıyordu; titiz kayıtlar ve analizler sonucunda, farklı kaplumbağa türlerinin ses yoluyla iletişim kurduğu ortaya çıktı. Bu bulgulardan cesaret alan bilim insanları, çalışmalarını diğer koanat omurgalılara — yani akciğerli omurgalılara — genişletti ve daha önce “sessiz” kabul edilen türlerde de ses çıkarma yetisine dair yeni kanıtlar buldu. Bugünkü varsayım şu: Seslenme, yani havayı akciğerlerden geçirerek boğazdaki yapılarda ses oluşturma yetisi, koanat omurgalıların kökenlerine, hatta muhtemelen daha da öncesine uzanan çok eski bir tarihe sahip. Demek ki yüz milyonlarca yıldır binlerce farklı tür, eşleriyle, saldırganlarla, yavrularıyla ve yabancılarla iletişim kurmak için nefeslerini bilinçli biçimde kullanıyor.</p>
<p>Elbette bütün iletişim sese dayanmaz. Bizim gibi ifade gücü son derece yüksek bir hayvanda bile yüz ifadeleri, bedenin duruşu, göz teması ve el ya da uzuv hareketleri aracılığıyla çok büyük miktarda bilgi aktarılır. Bir keresinde kendimi, bir araştırma tankının berrak sularına bakarken bulmuştum; erkekler bir dişiye ulaşmak için birbirlerine meydan okurken Humboldt kalamarlarının kromatoforlarının koyu pembeler ve kırmızı şarap tonlarında parlayıp beneklendiğini izliyordum. Demek ki bazı hayvanlar için renk, bağ kurma yolu.</p>
<p>İpek güveleri gibi bazı hayvanlarda ise mesajlar feromonlar yoluyla iletilir. Üstelik bu tür kimyasal sinyalleşme yalnızca cinsellikle ilgili değildir. E.O. Wilson’ın 1960’larda tarif ettiği gibi, karıncalar gibi başka böceklerde yaklaşan bir tehlikeye karşı bütün koloniyi uyaran alarm feromonları vardır.</p>
<p>Yine de çoğumuz yalnızca insanların <em>dile</em> sahip olduğunu, bu yüzden de yalnızca insanların anlamlı bir biçimde kendi adlarına konuşabildiğini — ya da düşünebildiğini — ileri süreriz. İddiaya göre iletişimimizin benzersizliği, belli bilişsel kapasitelerin mümkün kıldığı insan dilinin birleştirici niteliğinde yatar. Başka bir deyişle, yeni ve soyut anlamları sonsuz sayıda biçimde bir araya getirebilme yetimizde.</p>
<p>Canlılar dünyasında iletişim kurma biçimlerimizin benzersiz olduğu kuşkusuz; ama insan dili de, başka pek çok türle ortaklaştığımız özellik ve niteliklerle süreklilik taşıyan bir dizi uyarlanıma dayanır. Hem benzersizdir hem de süreklilik taşır — evrimsel sürecin ayırt edici işaretleri de tam olarak bunlardır. Öyleyse neden dikkatimizi her zaman paylaştıklarımıza değil de özel ya da ayırt edici olduğuna inandığımız şeylere veririz?</p>
<p>Dil bakımından benzersiz olduğumuz fikrine bu kadar tutunmamızın ardında çoğu zaman, insanlara tanınan ayrıcalıklı ahlaki ve hukuki konumu meşrulaştırma ihtiyacı var.<strong> </strong>Oysa dil insanlar için önemli olsa da insanları önemli kılan şey dil değil. Bazı insanlar dille iletişim kurma yetisine sahip değil. Bazılarımız bu yetiyi yolun bir noktasında kaybeder. Bu kişilerin hiçbiri bu yüzden daha az insan sayılmaz. Dil yetileri elbette önemli; ama başka türlerin hayatlarını ne sessiz ne de önemsiz kılar.</p>
<p>Daha iyi bir soru aslında daha basit olanı: Canlılar<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a> en başta neden iletişim kurar? Her canlının ifade ya da iletişim kurma biçimi, hayatını bir amaç doğrultusunda sürdüren varlıklar üzerinde evrimsel süreçlerin nasıl sonuçlar doğurduğunu olağanüstü biçimde hatırlatır. Bir noktada, birkaç milyar yıl önce, bir molekül dizilimi birleşip kendini kopyalamaya başladı; evrim böylece devreye girdi ve gezegenimizin bazı maddeleri, varlığını sürdürme çabasıyla hareket etmeye, bir şeyler yapmaya başladı. Yaşam, bir planı varmış gibi işleyen kimya gibi. O zamandan bu yana canlı varlıklar, kendi çıkarlarının peşinden kurnazlıkla ve duyarlılıkla gidebilmelerini sağlayan pek çok kapasite devraldı; çünkü bu kapasiteler, böyle zekâlardan yoksun olanlara karşı onlara hayati bir üstünlük sağladı. İletişim sistemleri — bizimki gibi şiirsel, kendi üzerine dönebilen sistemler bile — organizmalar için işe yaradıkları için şanslı torunlara miras kaldı.</p>
<p>Bu temel gerçek, başka bir hayvanın neyin peşinde olduğunu sezmekte neden bu kadar iyi olduğumuzu açıklar. Diğer hayvanlar da aynı şekilde gözlerini ya da kulaklarını üzerimizden ayırmaz. Başka bir hayvanın niyetini ilk fark eden ya da hızla kavrayan olmak işe yarar. Çok farklı türden bir organizmadan geliyor olsa bile ipuçlarını ve sinyalleri okuyabilmek işe yarar. Bu, tür içinde de aynı ölçüde geçerli. Çoğu zaman başka bir insanın neye ihtiyaç duyduğunu yalnızca bedensel hareketlerinden ve yüz ifadesinden en etkili biçimde anlarız. Hızın hayati olduğu anlarda, kısa bir bakış uzun bir sohbetten daha etkilidir. Elbette, meyliniz varsa Wittgenstein’ın dil kuramlarının incelikleri üzerine uzun uzun düşünmek keyiflidir; ama felaket yaklaşırken yapılacak en iyi şey çığlık atmaktır.</p>
<p>Öyleyse şunu düşünün: Bir rakun köpeği, kırsalda yaşayan bir çiftçi tarafından yaban hayattan alınır ve kürkü için derisinin yüzüleceği günü beklemek üzere derme çatma bir kafese kapatılır. Bu hayvan, kısa süre önce yediği başka bir yaban hayvanından kaptığı bir virüsü taşımaktadır. Ama artık yüzlerce başka rakun köpeğiyle doğal olmayan bir yakınlık içinde yaşadığı için virüs yayılır ve mutasyona uğrar. Ve bu virüs insanlara geçebilir. Günler sonra, artık enfekte olmuş çiftçi bir trene biner. Yeni bir virüsü yurttaşları arasında yaydığının farkında olmadan, nüfusun yoğun olduğu bir şehre girer.</p>
<p>SARS-CoV-2’de olanın bu olup olmadığını bilmiyoruz. Ama buna benzer bir senaryonun, 2002’deki ilk SARS salgınına yol açtığını biliyoruz: Virüs, parfüm endüstrisi için yetiştirilip kesilen Himalaya palmiye misk kedisi ve kürkü için öldürülen rakun köpeği aracılığıyla yarasalardan insanlara sıçramıştı. Ayrıca son yüzyılda ortaya çıkan yeni hastalıkların çoğunun, insan olmayan hayvanları sömürmemizden kaynaklandığını da biliyoruz.</p>
<p>Patojenlerin tutsak hayvanlardan insanlara sıçramasını yaşayan tek ülke Çin değil. Dünyanın dört bir yanında milyarlarca yaban ve evcil hayvan, insanların ekonomilerinin bir parçası haline geldikleri için kısa ve acı dolu hayatlar sürüyor; uyum sağladıkları ekolojik koşullardan çok uzakta yaşıyorlar. Birleşik Krallık’ta, prion etkeniyle kirlenmiş yemden kaynaklanan bovin süngerimsi ensefalopatiyi, yani deli dana hastalığını yaşadık. 2009’daki domuz gribi pandemisi muhtemelen Meksika’nın orta kesimindeki bir domuz çiftliğinde başladı. Dünyadaki milyonlarca patojen açısından bakıldığında, fırsatlar bol ve küresel.</p>
<p>Almanya’nın önde gelen virologlarından Christian Drosten’e göre, kürkü için öldürülen hayvanların derileri bazen canlı canlı yüzülüyor. “Ölüm çığlıkları atıyor, böğürüyorlar; bu süreçte aerosoller oluşuyor.” Drosten, ilk SARS salgınının özgün bulaşma yollarını ortaya çıkaran bilim insanlarından biriydi. Hayvanların çığlıklarının, derilerini yüzen insanlara virüs bulaşmasını muhtemelen kolaylaştırdığını belirtiyor. Bu insanı ayıltan, sarsıcı bir düşünce. Bir “çığlık”, o anda o hayvanın çıkarlarını, derdini, ne istediğini iletmeye yaramıyorsa neye yarar?</p>
<p>Pandemi boyunca çok sayıda ses yükseldi. Adalet talepleri hâlâ sürüyor. Soruşturmalar var. Suçun kimde olduğuna dair tartışmalar var. Ve yüzlerce protesto gerçekleşti. Mart 2021’de otuz binden fazla kişi, protesto hakkını savunmak için Londra sokaklarında yürüdü. Protesto, başka güç araçlarından yoksun olanların değişim talep etme yoludur. Elbette protestolar incelikli araçlar değil. Ama işe yarayabilir. Statükoya meydan okumayı iletmek için fiziksel varlığı; şarkılar, haykırışlar ya da sloganlarla birlikte kullanırlar.</p>
<p>Onları sessiz varsaydığımız için, diğer hayvanların politik anlamda protesto edemeyeceğini düşünürüz. Bu yüzden de bizim tanıyabileceğimiz biçimlerde itiraz edemeyeceklerini varsayarız. Ama 2020 kışında <em>Humane Society International</em>’dan bir ekip, Çin’de kürkü için yetiştirilen hayvanlara ait görüntüler kaydetti. Gizli kameralar kullanarak, yaban hayvanlarının kaba tuğla ve tel kafeslerde, pislik ve kürk kalıntılarına bulanmış halde tutulduğunu belgelediler. Bağlantılı bir kuruluştan bir araştırmacı, yığının üzerindeki derisi tamamen yüzülmüş bir hayvanın bilincinin açık olduğunu ve ölmeden önce on dakika boyunca başını kaldırabildiğini söyledi. Görüntüler, bakan herkes için şunu açıkça ortaya koyuyor: Hayvanlar bedenlerini ve seslerini, içinde tutuldukları koşulları protesto etmek için kullanıyor; yaşadıkları sefil hayatları ve ölümlerini protesto ediyorlar. Bir an için, onları dinlediğimizi hayal edin.</p>
<blockquote>
<p><strong>Başka türlerle yıllarca yan yana yaşayarak onları derinden tanıyan herkes, hem apaçık hem de temel bir şeyi fark eder: Önemli olan yalnızca bizim hayatlarımız değil.</strong></p>
</blockquote>
<p>Şimdi benimle birlikte ormana ait başka bir anıya gidelim. 2020 baharı. Oğullarımla birlikte patikalardan birinde yürüyoruz. Pandemi burada yeni bir sessizlik yaratmış. Kıpırtısız durup dinliyoruz; sanki bütün bedenlerimiz dinlemek için yapılmış birer enstrüman. Dinlerken her şeyi akılla çözmeye çalışmıyoruz; Tibet çanakları gibi, sessizliğin bizde titreşmesine izin veriyoruz. Sessizlik içimize çarpıyor, biz de onun sürmesine izin veriyoruz.</p>
<p>On, belki on beş dakika böyle duruyoruz. Bu hiç olağan değil. Küçük oğullarımın içinde, kurulmuş bir kapan gibi patlamaya hazır bir enerji var. Normalde ortalıkta koşturur, tozu dumana katar, büyük bir patırtı çıkarırlar. Ama bugün kendilerini tutuyorlar; çünkü dünya değişti. Ve dinlemek istiyorlar.</p>
<p>On bin yıllık bir sessizliği duyuyoruz. Yabanıl bir sessizlik. Buzul çağından kalma bir susuş. İçinden bir mamutun soluğunu yakalayabileceğimiz bir sessizlik. Bu, içten yanmalı motorsuz, evcilleştirmesiz, belki Tanrısız bile bir tarih. Gerçekten eski zamanlardan kalma bir sessizlik bu; üçümüz de İngiltere’de — belki de herhangi bir yerde — bu türden bir sessizliği bir daha muhtemelen hiç duymayacağımızı biliyoruz. Pandeminin tekinsiz sessizliği, komşularımızı yeni bir açıklıkla duymamızı sağlıyor. Yakınımızda bir engerek havayı yokluyor. Kutsal Kitap’tan çıkmış silueti, ağır ve imkânsız, otlakların arasında yabanıl bir akıntı gibi ilerliyor. Genç yaşlı tavşanlar, otların içinde kaygısızca oynuyor; o elektrikli halleriyle havada sıçrayıp duruyorlar. Bir karaca birkaç adım ötemizde durup beş dakika kadar bize bakıyor. Gözlerinin ışıksız havuzları üzerimizde dolaşıyor, bizi tartıyor; sanki bir kez olsun doğru dürüst bakmak ister gibi. Ot uçlarında tavuskelebekleri ve küçük tilkiler var, sanki övgüye durmuşlar. Öksürükotunun üzerinde tek bir yeşil zümrüt kelebeğin parıltısı. Kelebekleri duyabilmek için sessizliğin ne kadar derin olması gerekir? Bu susuşta, onların eski derilerinin çıtırtısını duyabiliyoruz. Ama değişimi sezen yalnızca biz değiliz. Tarla fareleri, yabani tavşanlar ve kertenkeleler de fark etti. Çit kuşları ve çayır incirkuşları da fark etti. Uzun kuyruklu baştankaralar da. Bu farklı varlıkların her biri — kendi mahrem ihtiyaçlarının peşinde, kendine özgü arzu ve tat alma dünyalarını sürdürürken — kimi kulağıyla, kimi diliyle, kimi başını yana eğerek dinliyordu. Onlar da bizim gibi biliyor: Ses dünyası değişmişti.</p>
<p>İlk kapanma dönemindeki o kısacık süre boyunca, dünyanın pek çok yerinde insanlar birdenbire yeryüzünü birlikte paylaştıkları varlıkları duyabilir hale geldi. Kasabalarımız ve şehirlerimiz, kırsalımız ve ülkelerimiz yalnızca insan dünyaları değil. Binlerce farklı türden oluşan karma topluluklardır.</p>
<p>1960’larda siyaset felsefecisi Hanna Pitkin, bir topluluk içinde marjinalleştirilen ya da görmezden gelinenleri “temsil etmenin”, temelde onları “yeniden mevcut kılmak” anlamına geldiğini yazmıştı. Onun tanımına göre, bu politik anlamıyla temsil, bir topluluğun daha az görünür üyelerinin seslerini, bakış açılarını ve çıkarlarını, aksi halde bulunmadıkları karar alma alanlarında mevcut kılar. Pandemi, başka türlerin varlığını çoğumuz için daha hissedilir kıldı. Ama ben de, başkaları gibi, bu yeniden <em>temsilin</em> daha geniş ve daha resmi bir ölçekte mümkün olup olmadığını düşünmeye başladım. Yalnızca mümkün olup olmadığını değil; gerekli olup olmadığını da.</p>
<p>Peki insan olmayan hayvanların seslerini <em>nasıl</em> temsil ederiz? Pandemi boyunca geceleri beni uykusuz bırakan çetin soru buydu. Bu soru, 2020 kışında beni, hayvan refahı ya da politik temsil üzerine halihazırda önemli çalışmalar yürüten meslektaşlara ve çeşitli akademisyenlere peş peşe e-postalar göndermeye yöneltti. Umudum, onlara ciddi zararlar verebilecek ya da yaşamlarını köklü biçimde dönüştürebilecek seçimler ve kararlar aldığımız durumlarda, insan olmayan hayvanları dinlemeye çalışacak bir uzmanlar grubunu bir araya getirmekti. Bu dinlemenin amacı, insan olmayan canlıların seslerinden ya da davranışlarından belirebilecek her türlü “politik” sinyali fark etmekti.</p>
<p>O ilk e-postadan doğan şey, böyle bir temsilin nasıl ve hangi bağlamlarda mümkün olabileceği üzerine güçlü, açık tartışmalar yürüten uluslararası akademisyenlerden oluşan bir kolektif oldu. Bu konuşmalardan çıkan fikirler (ki bu konuşmaların kendisi de farklı kültürler ve deneyimlerden gelen görüşleri sabırla dinlemeye dayanıyordu) şimdi ilk deneme uygulamalarımızda hayata geçiriliyor.</p>
<p>Bu grubun üyelerinden Erin Ryan, veterinerlik eğitimi sırasında bir ineğin buzağısından ayrılışına tanıklık ettiğinde yaşadığı dönüştürücü bir andan yola çıkarak projemize <em>Animals in the Room</em> — “Odadaki Hayvanlar” — adını verdi. “İneğin doğum yapışını izledim ve buzağısını ondan almak zorunda kaldık. O ineğin bu buzağıyla ve bizimle bir ilişkisi olduğu; bunu olaydan önce, olay sırasında ve sonrasında ahırda ifade ettiği son derece açıktı. Bunu bir daha yapmak ya da bunun bir parçası olmak istemedim.” O andan itibaren hayvanların yaşamlarını daha eksiksiz bir biçimde temsil etmek Erin’in hayali oldu. <em>Animals in the Room</em> bugün, insan olmayan hayvanları karar alma süreçlerinde temsil etmenin en iyi yollarını tasarlamak ve sınamak üzere birlikte çalışan filozoflardan, bilim insanlarından ve hayvan refahı uzmanlarından oluşan uluslararası bir işbirliği. En önemlisi, bu temsil hayvanların çıkarlarını kendi koşullarıyla iletebilmeleri için onlarla birlikte çalışmaya dayanıyor. Başka bir deyişle, hayvanların hiç de “dilsiz” olmadıkları inancıyla hareket ediyoruz.</p>
<p>Bugün insanlar, insan olmayan bir hayvan için neyin doğru olduğunu — etik ya da hukuki açıdan — düşündüğünde, düşüncenin başlangıç noktası da son sözü de biz oluyoruz. Birlikte çalıştığımız isimlerden, Sydney Üniversitesi profesörü Danielle Celermajer bunu şöyle açıklıyor: “Usuli adalet, demokratik bir toplulukta bir yasa ya da eylemden etkilenecek herkesin — ‘etkilenen herkes ilkesi’ gereğince — o yasanın yapım sürecine dahil edilmesini gerektirir; bunu sonunda nasıl kurumsallaştırırsak kurumsallaştıralım.” Teoride, adil bir süreç daha adil sonuçlar doğurur. Elbette asıl zorluk şu: Karar alma sistemlerimiz insan dili merkeze alınarak tasarlandı. Bu dil engelini aşmak için çalışmamızın temel dayanaklarından biri, diğer hayvanların kendi iyilerini kendilerinin tanımlamasına imkân tanımaktır. Bunun için hayvanların hem kendilerini ifade edebildiğini hem de onlar için neyin iyi olduğunu belirleyebildiğini kabul etmemiz gerekir. Hayvanların kendi adlarına konuşmaları mümkün kılındığında, adaletin özneleri haline gelirler. Asıl maharet, bu “konuşmayı” iktidar koridorlarında yeniden mevcut kılabilmektir.</p>
<p>Peki bu tür temsiller neyi içerebilir ve farklı bağlamlarda nasıl işleyebilir? Rice Üniversitesi İngilizce profesörü Cary Wolfe, ilk adımın her bir yaşam biçiminin kendine özgülüğüne ve tekilliğine dikkat etmek olduğunu savunuyor. “Yapmamız gereken ilk şey, insan olmayan yaşamı genelleştirmekten vazgeçmek ve bir şişe burunlu yunus ile bir köpek arasındaki engin farkları dinlemek,” diyor. “Bilim bize şunu gösteriyor: Bu canlıları dinleyerek onlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, insan olmayan dünyanın çeşitliliği de gözlerimizin önünde o kadar çarpıcı biçimde açığa çıkıyor.”</p>
<p>**</p>
<p>Yaşadığımız orman endüstriyel bir ormandı; ormanlık alanın geniş bölümleri dönüşümlü olarak kesiliyordu. Ayrılmamızın önemli nedenlerinden biri de buydu. Çocukluk kutlamalarından sonbaharlarımızı kaplayan geleneksel mantar sayımlarına kadar, içten anılarımızın bağlı olduğu koca ağaçlık alanların kesilmesinden korkar hale gelmiştik (Küçük oğlumun ilk sözcüklerinden biri “mantar”a yakın bir şeydi; ormanda yaşamış hiç kimse buna şaşırmaz.)</p>
<p>Bir kesim işlemi yapılacağı zaman, bize etkilenecek zamanları ve alanları ayrıntılarıyla bildiren resmi bir mektup gelirdi. Çoğu zaman orman yöneticisi de bizi ziyaret ederdi. Devlet arazisi üzerinde ortak geçiş hakkına sahip orman sakinleri olarak, bir sorun çıkarsa ya da yapılan çalışma nedeniyle herhangi bir güçlükle karşılaşırsak başvurabileceğimiz çeşitli iletişim kanalları vardı. Ormancılık Komisyonu ekolojik araştırmacılar çalıştırıyordu; biyolojik çeşitliliği gözeterek alanları yönetme konusunda hassastılar. Buna, makineler geldiğinde tomrukçuların zarar vermemesi için karınca yuvalarının pembe, fosforlu çubuklarla işaretlenmesi de dahildi. Yine de komşularımızın çoğunun nerede yaşadığını biliyorduk. Ve sık sık, eve dönüp her şeyin yok olduğunu görmenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyorduk.</p>
<p>Örneğin üç yıl üst üste, genellikle şubat sonu ya da mart ayındaki ilk ılık günde, araba yolumuzun yakınındaki belirli bir noktada güneşlenen bir engerek görürdük. Yeri bilelim diye yol kenarına küçük bir taş yığını koymuştuk. Ve gerçekten de her bahar, yakınlarda olması gereken kış uykusu yuvasından bir engerek çıkardı — belki de aynı erkek — ve güneşlenirdi. Hayvan bir iki hafta boyunca bunu sürdürür, sonra da fırsat aramak üzere uzaklaşırdı.</p>
<p>Ama bir gün eve döndüğümüzde Ormancılık Komisyonu’nun yolları yeniden elden geçirdiğini gördük. Bu bizim için sevindirici bir gelişmeydi; çünkü kilometrelerce uzanan toprak yollar, arada bir düzeltilmezse neredeyse geçilmez hale gelebiliyordu. Ama o engereğin sevdiği bütün alanın yok olduğunu da görebiliyorduk. Onu o noktada bir daha hiç görmedik.</p>
<p>Engereklerin çevrelerini ve birbirlerini algılama konusunda olağanüstü yetileri vardır. Bir kere keskin bir görme duyusuna sahiptirler. Ayrıca derileri ve çenelerindeki küçücük kemikler aracılığıyla “duyarlar”; dış dünyanın davul gibi vuran mesajlarını bedenleri boyunca taşır ve yorumlarlar. Ve dilleriyle “koklarlar”; başkalarının moleküler izlerini ağızlarının tavanındaki minicik açıklıklardan toplayıp koku merkezlerine iletirler. Birbirleriyle iletişimleri büyük ölçüde kimyasaldır; kilometrelerce uzanabilen bir feromon kaligrafisi.</p>
<p>Benim tahminim, yolun yeniden elden geçirilmesinin o engereğin düzenli olarak çıktığı kış uykusu alanını bozduğu yönünde. Böyle yerlerde, toprağın altında onlarca birey birlikte kış uykusuna yatabilir. Yol çalışmasından sonra, görebildiğimiz kadarıyla, o bölgede birkaç yıl boyunca kesinlikle daha az engerek vardı.</p>
<p>Engerekler benim ülkemde koruma altındaki bir tür; çünkü zulme uğradılar ve insan yayılması nedeniyle yaşam alanlarını kaybettiler. Bu yüzden engereklerin yaşamlarını bozmak bir noktaya kadar önemsenir. Yine de koruma çoğunlukla matematik biçiminde gelir: Engerekleri, yerel olarak yok olmalarını önlemek üzere homojen bir bütün olarak koruruz. Bu da onlara ve yurtlarına ne yapılabileceği konusunda bazı sınırlamalar olduğu anlamına gelir. Ama bir yolun onarılması gerekiyorsa, engereklere gönderilen bir bildirim yoktur. Dillerini çözmek ve orada olduklarını teyit etmek için gösterilen bir çaba yoktur. Varsayım şudur: Engerekler nasılsa başka bir yere gider. Kim önce onlara danışmayı hayal eder ki? Saçma, değil mi?</p>
<p>Peki ya danışsaydık? Son zamanlarda başka türlerin iletişim kurma biçimlerine yönelik ilgide belirgin bir artış var. Filozof Eva Meijer, hayvan dilleri üzerine yazdığı yakın tarihli kitabında, antropomorfizm korkusunun, bizi başka hayvanlardan bilebileceğimiz şeyleri olduğundan az bildirmeye ittiğini savunuyor. “Yalnızca Hristiyan bir Tanrı tarafından kurulmuş biyolojik hiyerarşiye kökleşmiş bir inanç,” diye yazıyor, “diğer türleri doğru dürüst dinlememizi engelledi.” Meijer’in işaret ettiği gibi, başka türler bilgiyi başkalarına iletmek için taklit, ışık gösterileri, hareketler, sesler, jestler, kimyasallar ve kokular gibi biçimler kullanır. Her gün bu ifadelerin önemi ve karmaşıklığı hakkında daha fazlasını öğreniyoruz. Böyle bakıldığında, bilimsel kanıtların ağırlığı, diğer hayvanların kendi varlıklarını, ihtiyaçlarını ve çıkarlarını iletebildiklerini kabul etmemize imkân tanıyor. Bu da diğer hayvanları ahlaki olarak tanımamız için yeterli olmalı. Soru şu: Bu hayvanları “dinlemek”, onların hayatlarını etkileyebilecek bir kararın sonucunda bir fark yaratır mıydı?</p>
<p>Diğer hayvanları ahlaki özneler olarak tanıdıktan sonra ilk mesele, onların temsilini mümkün kılmaktır. Meslektaşlarımdan siyaset felsefecisi Alasdair Cochrane, çok-türlü topluluklar içinde yaşadığımız gerçeğini anlatmak için “iç içe geçmiş” sözcüğünü kullanıyor. Birleşik Krallık’ta yurttaş olmak ya da New York’ta yaşamak, yalnızca insanlarla değil, bu diğer varlıklarla da aynı topluluğu paylaşmak demektir. Ama topluluklarımızın insan sakinleri, hayatlarını değiştirecek kararlar alınırken çıkarlarının yeterince mevcut olmasını sağlamak için yerleşik pek çok politik ve hukuki temsil yöntemine sahipken, diğer hayvanlar için böyle bir tanınma yok.</p>
<p>Son onyıllarda filozoflar ve sosyal bilimciler, demokratik süreçleri ve büyük kararlardan etkilenecek olanların seslerini duymamızı sağlayacak “politik dinleme” biçimlerini tartışmaya başladı. Politik dinlemeye benzer bir kavram, siyaset felsefecisi John Dryzek tarafından, insan olmayan hayvanların ihtiyaçlarını tanımanın ve karşılamanın olası bir yolu olarak ortaya atılmıştı. Daha yakın zamanda Martha Nussbaum, bir hayvanın temel haklarını kuran zorunluluklar ve yetiler eşiğini belirlemek için “etogramların” — bir organizmanın gözleme dayalı davranış ve ihtiyaç kataloğunun — kullanılmasını önerdi. Üyelerimizin çoğu da küresel adalet için gerekli bir adım olarak başka türlere özel temsilciler atanması çağrısında bulundu. Peki bu fikirleri uygulamaya nasıl geçirmeye çalışacağız? Örneğin engereklerin seslerini kim temsil edecek?</p>
<p>Yerel engerekleri yalnızca saymak yerine, biri gerçekten o feromonal mesajlara kulak verse ve o bireyler için en çok önem taşıyan yerleri tespit etse ne olurdu? Bir karar alınmadan önce bu seslerin duyulmasının, onların adına kanıt sunulmasının gerekli olduğu bir süreç nasıl görünürdü?</p>
<p>Çoğu durumda, diğer hayvanları karar alma odasına fiziksel olarak getirmek mümkün değil. Ama görüntü, video ve ses kayıtlarını tanıklık biçimleri olarak kullanabiliriz. Yılanlar çoğu zaman sesleriyle ilişkilendirilmez; fakat tıpkı Jorgewich-Cohen’in incelediği kaplumbağalarda olduğu gibi, farklı yılan türleri arasında şaşırtıcı derecede geniş bir ses yelpazesi vardır: çam yılanının çığlığından kral kobranın kötü şöhretli hırıltılarına kadar. Onlarca engerekle yan yana yaşamış biri olarak, bana birkaç kezden fazla tısladılar. Yılan türlerinin çıkardığı diğer seslerin çoğu gibi, bunların anlamı da kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır: Uzak dur. Dinlemek ya da tekrarlanan rahatsızlıkların etkilerini hesaba katmak bize zarar mı verir? Bir de hayvanların bedenlerinden yaydıkları muazzam bir bilgi zenginliği var: salgılardan yüz ifadelerine, bedensel hareketlere kadar, korkudan arzuya her şeyi açığa vuran işaretler. Bunları neden kabul etmeyelim?</p>
<p>Yaşı ya da engeli nedeniyle kendi çıkarlarını doğrudan ifade edemeyen insanlar söz konusu olduğunda, zaten benzer bir yol izliyoruz. Doğru kişi bu tanıklıkları yorumluyor ve herhangi bir çıkar çatışması taşımıyorsa, bu kırılgan konumdaki kişilerin sesinin yine de duyulduğunu kabul ediyoruz.</p>
<blockquote>
<p><strong>Diğer hayvanları gerçekten dinlemek için onların güvenini kazanmak gerekir; bu da onlarla zaman geçirmeyi gerektirir. Ve yavaşlamayı.</strong></p>
</blockquote>
<p>Erin gibi, hayvanların refahı ve iyi olma hâli üzerine çalışan bilim insanı Becca Franks de başlangıçta veteriner olmak istemişti; ama o da başka türlere farklı bir mercekten bakarak yardım etmesi gerektiğini fark etti. Becca hayvan refahı alanına psikoloji geçmişiyle geldi. “Bugüne kadar hayvan refahı ve hakları alanında iyi niyetlerimiz vardı,” dedi bana, “ama hayvanların kendi adlarına konuşmalarını sağlamak için ciddi bir adım atmazsak, yanlış soruları sorma riskini taşırız.”</p>
<p>Sonuçta bir oda dolusu insan, hayvanlar adına nasıl savunuculuk yapılacağını tartışabilir; ama hayvanların kendileri o odada yoksa, bu tartışmanın gerçekten ciddiye alındığını söylemek zorlaşır. Hayvanların kendi adlarına konuşmasına izin vermek, “onları odaya ve müzakerelerin içine almak; kendi anlatılarımızın sesini kısmaya çalışıp yalnızca hayvanlarla birlikte oturmak ve gözlemlemek” anlamına gelir. Temelde bu zaman ister. Becca şu anda koi balıklarıyla çalışıyor. Saatler süren titiz gözlemler sonucunda artık su akışının onlar için inanılmaz derecede önemli olduğunu biliyor. Gerekli olan tam da bu türden özgül, yakın ve derinlikli bir kavrayıştır.</p>
<p>Grubumuz artık, kararların alındığı farklı bağlamlarda temsil biçimlerini denemek ve değerlendirmek üzere ortaklarla birlikte çalışmaya başladı. Bu denemeler sayesinde, başka türleri “nasıl” ve “ne zaman” temsil etmemiz gerektiğine dair somut ayrıntılar hakkında değerli içgörüler edineceğiz. Aynı zamanda bilim, sanayi, müzakere ve topluluk ortamlarında karar alma süreçleri üzerindeki etkileri ampirik olarak da sınayabileceğiz.</p>
<p>Bir diğer öncelik, bu temsil modellerinin farklı bölgelerde ve kültürlerde nasıl görünebileceğini değerlendirmek. İşbirliği yaptığımız isimlerden biri Zambiyalı filozof Julius Kapembwa. Zambiya’da hayvan refahı alanında çalışan büyük ve etkin gruplar var. Ancak oradaki hayvan refahı alanı Birleşik Krallık ya da Kuzey Amerika’dakinden farklı. Bu yüzden hayvan seslerinin karar alma süreçlerine dahil edilmesine yaklaşırken küresel düşünen ama bölgesel olarak tasarlanmış yollara ihtiyacımız var. Örneğin Zambiya’da erken dönem çalışmaların uygulanabileceği bağlamlar arasında yılanlar, insan-fil çatışması ve sokak köpekleri yer alıyor.</p>
<p>Diyalogları kültürel nüanslara duyarlı terimlerle kurmak da aynı ölçüde önemli. Şu anda Afrika’da, merkezine Afrika’yı alan kuramsal çerçeveler geliştirmeye çalışan bir etik rönesansı yaşanıyor. İnsan siyasetinin içinde cereyan ettiği özgül coğrafyalara duyarlılık ve bu coğrafyalara dair bilgi, bir topluluğun insan olmayan üyelerini temsil etme çabalarının başarısı için vazgeçilmez olacak. Aynı şekilde, farklı kültürlerin insan olmayan hayvanlarla farklı yaşanmış deneyimleri var. Örneğin başka türleri dinlemek için halihazırda kayda değer stratejilere sahip olan First Nations topluluklarından öğrenilecek çok şey var.</p>
<p>Bir fark yaratacak mı? Hiçbirimiz henüz bilmiyoruz. Ama hayvanlar açısından ölçülebilir bir sonuçlar olmasa bile, bu, kararları onlar olmadan almaya devam etmek için bir gerekçe değil. Becca’nın belirttiği gibi, orada bulunmaları için ilkesel bir neden var. “İnsan olmayan hayvanların dünyada çıkarları olduğunu, bu çıkarları iletme kapasitesine sahip olduklarını, saygımızı hak eden irade sahibi canlılar olduklarını söyleyeceksek, bütün bu değerleri savunup onları karar alma odasında bulundurmamanın hiçbir yolu yok.”</p>
<p>Yine de başka türleri gerçekten dinlemenin önündeki engeller çok büyük; bunun başlıca nedenlerinden biri de kapitalizmin, insan olmayan hayvanlara kaynak muamelesi yapabilme kapasitesine dayanması. Bütün büyük endüstriyel toplumlar, başka türleri devasa ve giderek artan sayılarda sömürüyor. Danielle Celermajer’in bana söylediği gibi, mevcut sistemlerimizin, özellikle de gıda sistemlerimizin ilmek ilmek sökülmesi gerekir. “Bunu söküp ayırmak son derece zor.”</p>
<p>Ama belki de fark yaratabilecek şeylerden biri pandemi. Küresel bir sağlık acil durumunun yarattığı bilinç sarsıntısı ve özellikle hayvanlara ve onların yaşam alanlarına nasıl davrandığımız üzerine başlattığı derin sorgulama düşünüldüğünde, insanlar başka türlerle kurduğumuz ilişkileri yeniden düşünmeye her zamankinden daha hazır görünüyor.</p>
<p>Pandeminin başlangıcındaki o ürpertici sessizliği düşündüğümde, çocuklarla birlikte seslerini bu kadar berrak duyduğumuz o zengin varlıkları hatırlıyorum. Ama Becca’nın bana söylediği bir şeyi de hatırlıyorum. Diğer hayvanları gerçekten dinlemek için onların güvenini kazanmak gerekir; bu da onlarla zaman geçirmeyi gerektirir. Ve yavaşlamayı.</p>
<p>Pandeminin vurduğu o tuhaf baharda asıl farkı yaratan şeyin yavaşlamak olduğunu fark ediyorum. Biz takıntılı doğa gözlemcilerinden oluşan bir aileyiz. Buna rağmen hayatlarımız çoğu zaman öyle hızlı ve gürültülü akıyor ki, çevremizdeki diğer canlıların failliğini geniş biçimde kavrayabileceğimiz doğru frekansa her zaman geçemiyoruz. Ama o yıl dönüştürücüydü. Üstelik bu daha geniş topluluğun sesini böylesine derinden duyan yalnızca biz değildik.</p>
<p>“Pandemi sonrası” bir dünyayı yeniden kurarken, iyi ve demokratik bir toplumun ölçüsünün diğer hayvanları gerçekten tanıyan ve onları hayatlarımızda yeniden “mevcut” kılan bir toplum olduğunu hayal edin. 2020 yılı bir <em>annus horribilis</em> — korkunç bir yıl — olmuş olabilir. Ama o yıl, topluluklarımızın ve evlerimizin çoğu zaman görünmez kalan diğer üyeleri varlıklarını bize duyurdu. Bir daha asla sessiz kalmasınlar.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> Yazar burada “agency” sözcüğünü kullanmış. Türkçede olumsuz anlam çağıran “faillik” olarak tercüme etmek yerine irade vurgusu yapmayı tercih ettim (Ç.N)</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> İngilizce metinde <em>life-forms</em> ifadesi kullanılıyor. Burada “canlılar” diye çevirdiğimiz kavram, hayvanların ötesinde yaşamın farklı biçimlerini de kapsıyor.</p>
<p>(SA/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Kadir İnanır, başka bir erkeklik ve Türklüğün mümkün olduğunu gösterdi”]]></title><link>https://bianet.org/haber/kadir-inanir-baska-bir-erkeklik-ve-turklugun-mumkun-oldugunu-gosterdi-321167</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/07/03/kadir-inanir-baska-bir-erkeklik-ve-turklugun-mumkun-oldugunu-gosterdi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/kadir-inanir-baska-bir-erkeklik-ve-turklugun-mumkun-oldugunu-gosterdi-321167</guid><description><![CDATA[Kadir İnanır'ın ardından oluşan ortak yas ne anlatıyor? Prof. Dr. Umut Tümay Arslan, İnanır'ın yıldızlığını, Türkiye'nin duygusal hafızasını ve başka bir erkeklik ile eşit yurttaşlık fikrine açılan dönüşümünü değerlendirdi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kadir İnanır'ın ardından Türkiye'nin ortak hafızasının da önemli bir parçası uğurlandı. Onun yaşamını yitirmesiyle birlikte farklı siyasal görüşlerden, kuşaklardan ve toplumsal kesimlerden insanların aynı duyguda buluşması, bir yıldızın kaybının ötesinde bir anlam taşıyordu. Bu ortak yas, İnanır'ın yüzüyle, sesiyle, bakışıyla, temsil ettiği değerlerle ve yıllar içinde geçirdiği dönüşümle Türkiye'nin duygusal dünyasında nasıl kök saldığını yeniden görünür kıldı.</p>
<p>Öte yandan İnanır'ın hikâyesi, yıllar içinde barıştan, halkların birlikte yaşamından ve demokratik çözümden yana aldığı açık tutum; yıldız kimliği ile kamusal sorumluluğu birbirinden ayırmayan bir çizgi oluşturdu.</p>
<p>Sinema kuramcısı ve akademisyen Prof. Dr. Umut Tümay Arslan ile Kadir İnanır'ın ardında bıraktığı kültürel-politik mirası konuştuk.</p>
<h3>“İnanır, Türkiye’nin duygusal hafızasını taşıyordu”</h3>
<p><strong>Geçtiğimiz günlerde Kadir İnanır'ı kaybettik. Ardından toplumun çok farklı kesimlerinde ortak bir yas duygusu oluştu. Bu ortak yas bize hem onun sinemadaki yerine hem de Türkiye'nin kültürel hafızasına dair ne söylüyor?</strong></p>
<p>Ortak yasın gücü yalnızca büyük bir yıldızın kaybından kaynaklanmıyor olsa gerek. Kadir İnanır birkaç kuşağın gündelik hayatına, duygusal dünyasına ve toplumsal hayallerine eşlik etmiş nadir figürlerden biri. Sırrı Süreyya Önder'in vurguladığı gibi, insanlar onu sadece filmlerinden değil; repliklerinden, fotoğraflarından, şiir okuyuşundan, hatta aynaya bakışından tanıyorlardı. <sup><a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a></sup> Bir başka deyişle, İnanır yalnızca izlenen bir oyuncu değil, Türkiye'nin duygusal hafızasının taşıyıcılarından biriydi. Bir sebep bu olabilir.</p>
<p>Bir başka sebep yıldız olgusuyla ilgili. Yıldız, toplumların ortak arzularının, arzulama ve görme biçimlerinin kristalleştiği bir beden. İnanır'ın ardından farklı siyasal ve kültürel kesimlerde ortaya çıkan ortak yas, Türkiye'nin parçalanmış kamusal alanında hâlâ ortak duygulanım alanları bulunduğunu gösteriyor. İnsanlar yalnızca bir sanatçıyı değil, kendi gençliklerini, aile hafızalarını, sinema salonlarını ve kaybolmuş bir ortak dünyayı da uğurluyorlar. Ama diğer yandan bu ortak yasın onarıcı gelecek olasılıklarını hatırlatan bir yanı var. Kadir İnanır, başka bir erkeklik, Türklük, yıldızlık olabileceğini de gösteren bir toplumsal figür oldu.</p>
<h3>“Bir yıldızın yolculuğu, toplumun erotikasını da anlatır”</h3>
<p><strong>Kadir İnanır çoğu zaman "Yeşilçam'ın son büyük jönlerinden biri" olarak anılıyor. Türkiye sineması açısından Kadir İnanır'ı benzersiz kılan neydi? Onu döneminin diğer yıldızlarından ayıran temel özellik sizce neydi?</strong></p>
<p>Bir yıldıza baktığımızda, bir yıldızın yolculuğuna baktığımızda, o toplumun erotikasını da tanıyabiliyoruz. Zevk alanını ve birbirine bağlanmayı itaat ve tahakküm ilişkileri mi kuruyor, yoksa daha çoğul, karşılıklı, yatay ve eşitlikçi zevk ağları mı söz konusu? İnanır'ın yıldız imgesi, daha doğru bir ifadeyle, yıldız olarak yolculuğu tek istikametli değil. 1968’de filmlerde oynamaya başlıyor, ama yıldız olarak yolculuğunun başlangıcına <em>Karagözlüm </em>(Atıf Yılmaz, 1970) yerleştirilebilir. Bu filmin yönetmeni Atıf Yılmaz da, filmin diğer yıldızı Türkan Şoray da aslında çoğul istikametli yolculuklar yapıyorlar.</p>
<p>Özellikle 1970’lerin sol popülizmi Yeşilçam’ın ses ve görüntü peyzajını da değiştiriyor, ama burada kurtarıcı kahraman erkeklik ve patriyarkal toplumsal değerlerle sol değerler arasında bir eklemlenme de var. Kadir İnanır’ın oynadığı <em>İki Kızgın Adam </em>(Ertem Göreç, 1976) gibi filmler akla gelebilir. Bu konuyu <em>Bu Kabuslar Neden Cemil</em>’de daha uzun anlatmıştım. Diğer yandan çözülme ve dönüşüm de var. 1970’lerin sol kültürel ve politik dünyası duygulara, arzulara, toplumsal muhayyileye nüfuz ediyor.</p>
<h3>“Kadir İnanır, Türkiye erkekliğinin farklı hallerini taşıyordu.”</h3>
<p>Kadir İnanır’ın yolculuğuna odaklanarak düşünürsek, Türkan Şoray’ın yönettiği <em>Dönüş </em>(1972) ve <em>Bodrum Hakimi </em>(1976) filmlerinde oynuyor. Her iki film de kadınların sinemasını kavrayabilmek açısından geri dönüp bakmaya, içine dalıp düşünmeye değer filmler. Bütün o bakma-bakılma, etkin-edilgen ikilikleri etrafında örülmüş arzu ekonomisine de içeriden müdahaleler. Hatta <em>Dönüş</em>’teki erkeklere yönelen öfke ve kadın dehşeti dikkate değerdir; iki erkek de ölür ve kadınlar arası bağ hayatta kalan ve bakıma muhtaç bebek üzerinden kurulur. 1970’leri Şerif Gören’in yönettiği filmlerle kapatıyor diyebiliriz.</p>
<p>Bu dönemin filmlerinde o ikili hali görmek mümkün. Bir yandan mesela <em>Utanç </em>(Atıf Yılmaz, 1978) gibi eski arzu ekonomisini devam ettirmeye çalışan ama devam ettiremediğini de kendi içinde gösteren filmler, diğer yandan ise <em>İstanbul 79 </em>(Orhan Aksoy, 1979) gibi değişimi erkeklik üzerine düşünerek yapan, kimi zaman sürçen, kimi zaman savunmacı, sert bir dile savrulan, kimi zamansa değişimi kabullenen filmler.</p>
<p>Soruya dönecek olursak: 1970’lerin sinemasında yıldızların hepsi bu sol muhayyilenin çekim alanına girdi. Ama sürdüren, dönüşen, başka yerlere açılmaya devam eden, kitlelerin arzularının peşine takılan değil, kitleleri başka arzuların, olasılıkların peşine düşürmenin yollarına bakan Türkan Şoray, Yılmaz Güney, Tarık Akan ve Kadir İnanır oldu. Bu yolculukların da düz çizgisel olmadığını vurgulamak gerekir. Kadir İnanır’ın yıldız olarak bedeni, yüzü, yolculuğu, Türkiye erkekliğinin farklı tarihsel, psişik, politik hallerini bir arada taşıyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-66.png" alt="">
<figcaption>Prof. Dr. Umut Tümay Arslan</figcaption>
</figure>
<h3>“İmgesinde Türklük perdesinin üretimi ve yırtılması var”</h3>
<p><strong>Kadir İnanır'ın filmografisine baktığımızda Yeşilçam'ın dönüşümünü de izliyoruz. Melodramlardan toplumcu gerçekçi filmlere, 1980 sonrasının kırılmalarından yeni sinema dönemine kadar uzanan bu uzun kariyer, Türkiye sinemasının hangi değişimlerini görünür kılıyor?</strong></p>
<p>İnanır'ın yıldız olarak yolculuğunu Türkiye sinemasının yolculuğuyla birlikte okumak mümkün elbette. Yeşilçam melodramlarının vaat ettiği bütünlüklü ve homojen bir biz hikâyesinin sınıfla, cinsiyetle, etnik kimlikle yırtılmasının hikâyesi olarak. Bu idealleştirmeye dayalı, öz-böbürlenmeci ve belirli konularda susmaya yeminli bütünlük hikâyesini “Türklük perdesi” olarak kavramsallaştırıyorum. Dolayısıyla Kadir İnanır imgesinde hem bu perdenin üretim hikayesi hem de onun yırtılmasının hikayesi var. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin fiziksel, psikolojik şiddet ve korkuyla bastırdığı bir toplumsallık içinde 1970’lerdeki çözülme 1980’lerde başka çatlaklardan politik tutku olarak toplumsal alana sızacak.</p>
<p>Atıf Yılmaz’ın bu dönem filmlerini kapsayan duygulanım dünyası içinde düşünebileceğimiz <em>Bir Yudum Sevgi </em>(1984) Kadir İnanır ve Hale Soygazi’nin başrollerde olduğu fevkalade bir film. Senaryosunda Latife Tekin’in imzası var. <em>Utanç</em>’ta bitmiş ama sürdürülmeye çalışılan arzu ekonomisi burada fırlatılıp atılmış. Diğer bir deyişle, hissedilebilir olanın çerçevesi değişiyor. İki işçinin hikayesi bu dünyanın içinden bir sahnelemeyle perdede. Gülsün Karamustafa bu filmde sanat yönetmeni/yapım tasarımcısı olarak çalışıyor.</p>
<p>Dönemin filmlerinde toplumsal hayatta sesleri yükselen kadınların bakışlarının, arzularının, tutkularının izleri görülür. Herhalde bu dönemin Atıf Yılmaz’ını Deniz Türkali’den, Müjde Ar’dan, böyle bir kadınlar coğrafyasından ayrı düşünmek imkânsız. Bu Kadir İnanır için de geçerli olmalı. Fakat yine vurgulamalıyım ki bu düz çizgisel bir hikâye değil. Tıpkı psikotoplumsal dönüşümler gibi regresyonlar da içeriyor.</p>
<h3>“Kadir İnanır imgesi, kadirizmi de taşıyordu”</h3>
<p>Kadir İnanır’ın bir de 1990’ların sonlarında zirve yapan kadirizmi de aynı imgede taşıdığını unutmamak gerek. Belki Melih Gülgen’in yönettiği <em>Tatar Ramazan</em>’larla da pekişen, adaletli, fedakâr, adaleti gerekirse tek başına sağlayan, delikanlı, maço, kurtarıcı erkek fantazileri. Türkiye toplumunun arzu dünyasında güçlü bir yere sahip bu fantazi. Öyle ki kadirizm fantazisiyle kadın oyuncuların (Buket Saygı ve Sanem Çelik) sınırlarını ve haysiyetlerini tanımama hakkını kendinde bulduğu iki vaka da onun yıldız yolculuğunun içinde <a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup> </a><sup>.</sup></p>
<p>Eğer yıldız yolculuğu burada bitseydi ona dair anlatacak bir şeyim de kalmazdı açıkçası. Türklük perdesiyle başlayan, bir yerlerde onun yırtıklarına doğru açılan ama sonra onu erkeklikle sürekli yamayan bir oyunculuk serencamı. Fakat hikâye burada bitmedi.</p>
<h3>“Kadir İnanır, kadirizmi geride bırakabildi”</h3>
<p><strong>Kadir İnanır'ın canlandırdığı erkek karakterler güçlü, mağrur ve cesur oldukları kadar kırılgan, yaralı ve duygusal yönleriyle de hafızalara kazındı. Bugünden geriye baktığımızda, bu karakterler Türkiye toplumunun kendine bakışını nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Anlatmaya çalıştığım gibi, bu ikiliği ya da işte çeşitli erkeklik hallerini bir arada görmemizi mümkün kılan bir filmografisi var ve bu Türkiye’nin psikotoplumsal dönüşümüyle birlikte okunabilecek bir hikâye. Türkiye erkekliğinin baskın hallerini de korkularını ve dönüşüm olasılıklarını da onun yıldız serüveninde takip etmek mümkün. Bir yanda kahraman-kurtarıcı erkek fantazisini ayakta tutan filmler varsa, diğer yanda <em>Kırık Bir Aşk Hikayesi </em>(Ömer Kavur, 1981), <em>Ah Güzel İstanbul </em>(Ömer Kavur, 1981), <em>Bir Yudum Sevgi </em>(Atıf Yılmaz, 1984) gibi filmleri var.</p>
<p>Kadirizmi geride bırakan, Türklük perdesinin kıyıya, çerçevenin dışına ittiği gerçekliklere doğru açılan, toplumsal adaletin imkânlarının peşine düşen bir yıldız olarak tamamlıyor hikâyesini. Yani onun yıldız imgesi, sadece kaybedilmiş bir şeyleri değil dönüşüm imkânlarını da içeriyor. Kadirizmin tümüyle geride kalmasında oyuncu Jülide Kural’la birlikteliğinin, yol arkadaşlığının etkisi ihmal edilemez, sanıyorum. Ama şu da var: kadınlardan öğrenmeye, kadınlar coğrafyasına açıklığı Kadir İnanır da sahiplenmiş olmalı ki kadirizmi gömebilmiş, geride bırakabilmiş.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/68843.jpg" alt="">
<figcaption>Kadir İnanır ve Barış Anneleri</figcaption>
</figure>
<h3>“Politik mirası, siyasi pozisyonundan daha fazlasını ifade ediyor”</h3>
<p>Ayrıca İnanır'ın dönüşümü, Türkiye'deki erkeklik kültürü açısından da dikkat çekici. Racon kesen, fiziksel güç kullanan, gerektiğinde şiddete başvuran erkekleri canlandıran bir yıldızın dönüşerek barışı, diyalogu ve demokratik çözümü savunmaya kendini adayan etik-politik bir konumu sahiplenmesi. Şiddet üretme kapasitesi üzerinden tanımlanan erkekliğin şiddetin sona ermesi talebi üzerinden yeniden tanımlanır hale gelmesi. Mağrur ve otoriter erkeklik hallerinden etik-politik sorumluluk alan bir erkeklik haline geçiş. İnanır'ın politik duruşunun değeri de burada yatıyor olabilir.</p>
<p>Bu nedenle Kadir İnanır'ın politik mirası, belirli bir siyasi pozisyon almış olmasından çok daha fazlasını ifade ediyor gibi. Yeşilçam'ın maço, mağrur ve güçlü jönlerinden biri olarak başladığı yolculuğu, mağdurun sesini duyurmaya çalışan, toplumsal ve politik şiddetin inkâr edilmemesini talep eden ve barışı savunan etik bir kamusal özne olarak tamamlıyor. Yıldızlığın yalnızca temsiller değil, aynı zamanda sorumluluk da üretebileceğini gösteren örneklerden biri.</p>
<h3>“Türklük ethosundan eşit yurttaşlık ethosuna yöneldi”</h3>
<p><strong>Kadir İnanır, barıştan, halkların birlikte yaşamından ve demokratik çözümden yana aldığı açık tutumla da öne çıktı. Kadir İnanır'ın kültürel mirasını değerlendirirken sanatçı kimliği ile politik duruşunu birlikte düşünmek neden önemli?</strong></p>
<p>İnanır'ın hikâyesini gerçekten özgün kılan nokta tam da burada. Kadirizmi geride bırakmayı göze alarak yolculuğunu tamamlıyor. Sadece bir yıldız olduğu için bir partiden milletvekili olmayı reddedip kamusal-politik sorumluluk alan bir yıldıza dönüşüyor. Daha önce <em>İsyan </em>(Orhan Aksoy, 1978), <em>Katırcılar </em>(Şerif Gören, 1987) gibi filmlerle Kürtlerin coğrafyasına, gerçekliğine açılmıştı ama yolculuğun son istikametinde Kürt meselesine, devlet şiddetine ve demokratik çözüm ihtiyacına ilişkin açık seçik konuşmayı yıldız kimliğinin bir parçası haline getiriyor. Özellikle PKK ile ilk barış sürecinde doğrudan sorumluluk alarak sanatçı kimliği ile siyasal yurttaşlık konumunu birbiriyle iç içe geçiriyor.</p>
<p>2024 yılında Cansu Çamlıbel'le yaptığı söyleşide <sup><a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></sup> yapmayı istediği filmi anlatırken cebindeki telefondan çıkarıp bir fotoğraf gösteriyor. Diyarbakır Sur’da 2 Aralık 2015’te ilan edilen sokağa çıkma yasakları sırasında ölen Hakan Arslan’ın kemikleri 7 yıl sonra babası Ali Rıza Arslan’a bir torbada teslim edilmişti. Fotoğrafta baba elinde torbayı tutuyor. Kadir İnanır’ın yıldız olarak yolculuğu Türklük perdesindeki kahramanın yolculuğundan bu perdeyi kuran ayarları dönüştürmeye, perdenin inkâr ettiği, görmezden geldiği, değersiz kıldığı hayatları görünür kılmaya doğru evrilmiş diyebiliriz.</p>
<p>Perdede temsil ederken hayatta da icra ettiği güçlü, kahraman, maço erkek hali, kırılgan hayatlara kulak veren, barışı savunan ve devletin resmi anlatılarının ötesine bakmaya, Türklük ethosunun yerine eşit yurttaşlık ethosunu geçirmeye çalışan kamusal bir özneye dönüşüyor.<strong> </strong>Belki de bugün farklı kesimlerin aynı anda İnanır’ın ardından yas tutabilmesinin nedeni bu: İnsanlar yalnızca Türkiye’nin geçmişini hatırlatan bir yıldızı değil, zaman içinde dönüşebilen, öğrenebilen ve gücünü barış talebine tahvil edebilen, eşit yurttaşlık arzusuna sahip çıkan kamusal bir figürü uğurluyorlar.</p>
<p>Böyle bir perspektiften bakıldığında, Kadir İnanır'ın politik önemini yalnızca "barış sürecini desteklemiş bir sanatçı" olmasında aramak eksik kalır. Belki de asıl önemli olan, yıldız olma yolculuğunun büyük bölümünde temsil ettiği erkeklik ve Türklük halinin dönüşümüdür.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/sirri-sureyya-onder/herkesin-kadir-inanir-i-sevmek-icin-bir-nedeni-var,47073?_t=1782546655709" target="_blank" rel="nofollow noopener">Sırrı Süreyya Önder, “Herkesin Kadir İnanır’ı sevmek için bir nedeni var?: Dayı ha gayret, barış ve setler seni bekliyor”, <em>T24</em>, 4 Kasım 2024</a></p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> <a href="https://bianet.org/haber/kot-pantolon-ve-kadirizm-8474#google_vignette" target="_blank" rel="nofollow noopener">Çiğdem Mater’in o dönem bu konuda yazdığı güzel bir yazı var: Çiğdem Mater, “Kot Pantolon ve Kadirizm”, <em>Bianet</em>, 12 Mart 2002</a></p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/kadir-inanir-oglunun-kemiklerini-posetle-teslim-alan-babanin-filmini-cekmek-istiyorum-ama-agir-sansur-var-onu-yensen-vali-vesayetine-toslarsin,43518?_t=1783084683487" target="_blank" rel="nofollow noopener">Cansu Çamlıbel, “Oğlunun kemiklerini poşetle teslim alan babanın filmini çekmek istiyorum, ama ağır sansür var, onu yensen vali vesayetine toslarsın”, <em>T24</em>, 12 Şubat 2024</a></p>
<p>(ZA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Araba devrilirken gülmek: Deniz Göktaş mizahı ve karnaval alanı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/araba-devrilirken-gulmek-deniz-goktas-mizahi-ve-karnaval-alani-321156</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/03/araba-devrilirken-gulmek-deniz-goktas-mizahi-ve-karnaval-alani.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/araba-devrilirken-gulmek-deniz-goktas-mizahi-ve-karnaval-alani-321156</guid><description><![CDATA[Sivil itaatsizlik sadece sokakta barikat kurmakla olmaz; bazen mikrofon başında, herkesin düşündüğü ama yüksek sesle söylemeye çekindiği bir çelişkiyi, dünyanın en doğal şeyiymiş gibi telaffuz etmekle de olur.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Modern dünyada politika, kendi ciddiyet zırhına bürünmüş, steril ve yukarıdan aşağıya dikte edilen bir anlatı alanı olarak kurgulanır. İktidar, doğası gereği asimetriktir; yöneten ile yönetilen arasındaki mesafe, kurumsal ritüellerle sürekli yeniden üretilir. İşte tam bu noktada komedi, sahneye yıkıcı ve özgürleştirici bir unsur olarak girer. Geçtiğimiz haftalarda Türkiye stand-up sahnesinde Deniz Göktaş’ın ortaya koyduğu performans, mizahın sadece bir eğlence sektörü aparatı değil, tam anlamıyla “politik bir eşitlenme” pratiği olarak okunabileceğini gösterdi. Göktaş’ın gösterisi ve sonrasında gelişen tartışmalar, toplumsal muhalefetin ve sivil cesaretin estetik bir biçimde nasıl yeniden inşa edilebileceğine dair güçlü ipuçları barındırıyor.</p>
<h3>Mekaniklik, öküzün isyanı ve karnaval alanı</h3>
<p>Bu politik tavrın teorik zeminini anlamak için Henri Bergson, Mikhail Bakhtin ve mizahı egemen tarihi altüst eden bir güç olarak gören Barry Sanders’ın rehberliğine başvurmak gerekir. Bergson, klasik yapıtı <em>Gülme</em>’de komiğin temeline “canlılığın karşısında mekaniklik” fikrini yerleştirir. Ona göre toplum; katılaşmış, esnekliğini kaybetmiş, otomatikleşmiş davranışları kahkahayla cezalandırarak hayata ve esnekliğe geri çağırır. Kendi söylemlerinin mutlaklığına inanan, jestleri ve retorikleri kemikleşmiş siyasi figürler, Bergsoncu anlamda komiğin en saf nesneleridir.</p>
<p>Barry Sanders ise <em>Kahkahanın Zaferi</em> adlı yapıtında bu fikri yapısökümcü bir üst aşamaya taşır ve mizahın doğasındaki o evcilleştirilemez gücü “öküzün arabayı devirmesi” metaforuyla açıklar. Sanders’ın teorisinde araba, muktedirlerin toplumu belli bir hiyerarşik disiplin içinde yürütmek için inşa ettiği o tıkır tıkır işleyen, rasyonel ve buyurgan devlet mekanizmasını temsil eder. Öküz ise o yükü sırtlanmaya zorlanan sokağın, halkın ve bastırılmış olanın ta kendisidir. Düzen, arabanın hep belirlenen bürokratik rotada gitmesini beklerken mizah, tam da o ağırbaşlı gidişatın ortasında öküzün aniden huysuzlanması, uysallığı reddetmesi ve arabayı içindekilerle birlikte çamura devirmesidir. Sanders’a göre kahkaha, resmî anlatıyı unufak eden gayriresmî bir yıkıcı tarih yazımıdır.</p>
<p>Mizahın bu yıkıcı tarih yazımı, Rus düşünür Mikhail Bakhtin’in “karnavalesk” kuramıyla kurumsal bir meşruiyet kazanır. Bakhtin, Orta Çağ feodalitesinin o katı, dogmatik ve korku dolu atmosferinde halkın nefes alabildiği yegâne alanın karnavallar olduğunu söyler. Karnaval pazarında resmî hiyerarşiler, unvanlar ve sınıfsal mesafeler tamamen askıya alınır. Kralın soytarı, soytarının kral tacı giydiği bu ters yüz oluş, her türlü dikey gücü yatay bir düzleme çeker. Bakhtin’e göre karnavalın özü, grotesk bir kurtuluş ve mukaddes olanın dünyevileştirilmesidir. Kahkaha, sarayın ve kilisenin o insanı ezen ciddiyet pelerinini yırtar; geçici de olsa mutlak bir eşitlik meydanı açar.</p>
<h3>Sahnedeki eşitlik meydanı</h3>
<p>Deniz Göktaş sahneye çıktığında tam da bu kurumsal mekanikliğe, resmî anlatının fiyakalı ciddiyetine ve günümüzün modern feodalizmine odaklanır. Onun mizahı, yukarının kibirli hâlini aşağıya indirgemekle kalmaz; o hâlin kurgusallığını ifşa ederek tam anlamıyla siyasetin o ağır arabasını sahneden aşağıya yuvarlar. Seyirciyi modern bir karnaval meydanında toplayan Göktaş, politikacıya gülmeyi bir lüks olmaktan çıkarıp kolektif bir hakka dönüştürür. Politikacıya gülmek, onun üzerindeki kutsallık ve dokunulmazlık zırhını sorgulanabilir hâle getirmektir.</p>
<p>Solun tarihsel olarak savunduğu radikal eşitlik ilkesi, tam da bu Bakhtinci karnaval anında vuku bulur. İktidar sahibi ne kadar güçlü veya yetkileri ne kadar geniş olursa olsun, sahnedeki bir şakanın öznesi hâline geldiği an sıradan bir ölümlüye dönüşür. Araba devrildiği, karnaval tacı ters giydirildiği an hiyerarşi askıya alınır; üsttekiler zemine çakılır. Kahkaha, yöneten ve yönetilen arasındaki statü farkını sıfırlar; o an için sadece iki insan vardır ve zayıflığı ifşa olan taraf yukarıdakidir.</p>
<p>Komedinin bu altüst edici işlevi, apolitizmin konforuna sığınan ya da yılgınlığa düşen kitleler için bir uyarı fişeğidir. Çünkü mizahın en mucizevi taraflarından biri, onun evrensel ve partilerüstü doğasıdır. Komik olanın karşısında partizan aidiyetler ve ideolojik bloklar esner. İyi kurgulanmış, hakikate parmak basan bir ironiye, parti ayrımı yapmaksızın tüm seçmenler güler. Bir siyasi figürün çelişkisi sahneden dile getirildiğinde, o figüre oy veren seçmen bile —belki gizli bir mahcubiyetle— o kahkahaya ortak olur.</p>
<p>İşte bu ortaklaşma anı, sol siyasetin her zaman arzuladığı o yatay kesişimselliği sağlar. Kahkaha, ideolojik gettoların duvarlarında delikler açar ve insanları en çıplak insani paydada, yani gerçeği görmenin yarattığı o estetik hazda birleştirir. Resmî tarihin ve ideolojilerin ayırdığı, kutuplaştırdığı kitleleri, kahkahanın o eşitleyici pratiği yan yana getirir. Araba devrilirken savrulan seçkinlerin çaresizliğine, o esnada arabayı çekmekten vazgeçen tüm seçmenler hep birlikte, aynı karnaval neşesiyle güler. Resmî ciddiyet, karnavalın bitmesinden ve pazar yerindeki o tehlikeli eşitliğin sokağa taşmasından korkar; çünkü bilir ki bir kez gülen kitlenin eskisi gibi kalması güç hâle gelir.</p>
<h3>Cesaretin sirayeti ve solun dili</h3>
<p>Deniz Göktaş’ın gösterisi sonrasında yaşananlar, toplumsal hafızada ve dijital kamusal alanda bir kırılma yarattı. İktidar aygıtlarının veya statükonun bu tür sanatsal çıkışlara verdiği baskılama ve kriminalize etme refleksleri, aslında mizahın gücünün dolaylı bir itirafıdır. Düzen, öküzün her zaman uysal kalmasını ve arabayı sessizce çekmesini ister; huysuzlanma belirtilerini ise hemen cezalandırmaya çalışır.</p>
<p>Buradaki en kritik nokta, Göktaş’ın tüm bu süreci, başına gelebilecekleri ve sistemin vereceği refleksleri net bir şekilde öngörerek yönetmesidir. Karşımızda sadece sezgileriyle hareket eden bir komedyen değil; attığı her adımı, kurduğu her cümleyi ve bu cümlelerin yaratacağı politik sarsıntıyı baştan hesaplamış, son derece bilinçli sosyalist bir perspektif durmaktadır. Dolayısıyla onun performansı, anlık bir popüler kültür çıkışı değil; muktedirin kodlarını iyi okumuş ve olası bedelleri göze almış entelektüel bir politik eylemdir.</p>
<p>Göktaş, her türlü sansür ve otosansür iklimine rağmen, sözünü esirgemeyerek ve bunu yüksek bir entelektüel ama bir o kadar da samimi bir dille yaparak “cesareti sirayet ettirme” misyonunu üstlendi. Sivil itaatsizlik sadece sokakta barikat kurmakla olmaz; bazen mikrofon başında, herkesin düşündüğü ama yüksek sesle söylemeye çekindiği bir çelişkiyi, dünyanın en doğal şeyiymiş gibi telaffuz etmekle de olur. Bu dik duruş, izleyicide bir arınma yaratmanın ötesine geçer. “O söyleyebiliyorsa biz de düşünebiliriz; o gülebiliyorsa biz de korkmayabiliriz” duygusunu yayar. Korku, insanı yalnızlaştırıp evcilleştiren bir zindan yaratırken paylaşılan cesaret toplumsallaştırır. Göktaş’ın tutumu, kamusal alandaki o sinsi korku duvarına indirilmiş neşeli ve bilinçli bir balyoz darbesidir.</p>
<p>Eşitliğe ve adalete inanan bir perspektif, sanatı hiçbir zaman sadece bir ajitasyon aracı olarak görmez. Aksine mizah, toplumsal reflekslerin, dayanışma ağlarının ve eleştirel aklın diri tutulduğu organik bir alandır. Göktaş’ın performansı, sıklıkla düştüğümüz o “aşırı ciddi, didaktik ve buyurgan” dil tuzağına da muazzam bir alternatif sunar. Halka ders veren değil; halkla birlikte muktedirlerin acizliğine ve o devrilen arabanın çaresizliğine gülen bir söylem, gerçek anlamda demokratik ve samimidir. Bu samimiyet, izleyici ile sanatçı arasında hiyerarşik olmayan, tamamen yatay bir yoldaşlık ilişkisi kurar.</p>
<p>Sonucu etkileyen tam da bu bilinçli tercih. Deniz Göktaş’ın gösterisi ve sonrasında yaşanan toplumsal dalgalanma, bize mizahın estetik bir lüks değil, hayati bir politik ihtiyaç olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bergson’un katılıkları esneten toplumsal önerisi, Sanders’ın “arabayı deviren öküz”ü ve Bakhtin’in hiyerarşileri unufak eden “karnaval”ı birleştiğinde, en karanlık dönemlerde bile tünelin ucundaki ışığı görebilmemizi sağlar. Bir kez o arabanın devrilebildiğini gören, kralın aslında çıplak ve gülünç olduğunu anlayan ve buna ortaklaşa gülen bir kitle, bir daha asla eskisi gibi uysallaştırılamaz. Deniz Göktaş’ın gösterisi, bu ülkenin kurak kamusal alanına bırakılmış neşeli, bilinçli ve eşitlikçi bir tohumdur ve o tohumun kamusal alana bıraktığı özgürleşme arzusu, her türlü baskı rejiminden çok daha kalıcı ve bulaşıcıdır.</p>
<p>Ezcümle: Deniz Göktaş yalnız değildir.</p>
<p>(NK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[NATO nedeniyle kapalıyız]]></title><link>https://bianet.org/yazi/nato-nedeniyle-kapaliyiz-321140</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/03/nato-nedeniyle-kapaliyiz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/nato-nedeniyle-kapaliyiz-321140</guid><description><![CDATA[Mavili, yıldızlı kocaman tabelaları makasla kesip mahalleye zor girdim. Bir baktım, mahalle komple yok!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Denildi ki: “Ankara nam başkentimize bir NATO geldi; toplantıya giderken, parkında gezerken, konuşup söyleşirken titremeliyiz!”</p>
<p>Biz önce anlamadık. Sonra üst komşu, alt komşu, çapraz komşu, uzaktan tanıdık, yakından bildiğimiz insanları alıcı kuşlar gibi kapıp götürdüler. Önce standart Yatarmatik işlemlerinden biri zannettim; ama bu defa işler başkaymış. Şahısların, kendilerinden şüphelenilmesine neden olan hâlleri, ileride işleyebilecekleri olası suçlar olarak gösterilmiş. Bu bambaşka, tümüyle yenilikçi yaklaşımı da göz önüne alarak Yatarmatik sistemimizi güncelleme zorunluluğu doğdu tabii. Hemen kimi filmlerin, kitapların adını anarak “Eh işte, bin dokuz yüz çift sıfır yılında bunlar hep söylendi” diyenler tümüyle yanılıyor.</p>
<p>Bizim sistemdeki boşluğa bakacak olursak, biz kişilerin yapıp ettiklerinin taranmasıyla bir sonuca varıyoruz. Oysa mevcut önleyici tutuklama sistemi, kişinin kalbinden geçeni okuyarak tüm sistemimizi değilse de temel kabullerimizi tümüyle gözden geçirmemiz gerektiğini ortaya koydu.</p>
<p>Yazının başına oturduğumda biraz daha hızlı düşünebiliyordum. Oysa yavaş yavaş zihnimde de bir yavaşlama başladı. Dünyanın en kuvvetli, en etkili jammer’larının bir kısmı Ankara’da cem oldu; bunun etkisi oldu galiba.</p>
<p>Ne diyordum? Evet, kavanoz dipli dünya… Yok, bunu demiyordum. Ne diyordum? Hah, evet; tarihe düşülen notların toplandığı kavanoz diyordum. O kavanoz İskandinav tasarımcıların elinden çıkmış; üzerine güneş ışığı vurunca içini de arkasını da göstermiyormuş. Öyle bir kavanozmuş ki tarihe düşülen notların tümünü içine alsa doymuyormuş, doyamıyormuş. Ama cüssesine baksan minicikmiş.</p>
<p>Aslında başka bir şey anlatmaya çabalıyordum ama buraya nasıl geldim, anlayamadım. Jammer etkisi şehrin üstüne iyice yayıldı. “Açık havada otursam zihnim açılır belki,” dedim ama olmadı. İleriden siyah gözlüklü adamlar koşarak üstüme geliyordu. Bir yandan koşup bir yandan anlaşılmayan bir dilde sözler söylüyorlardı. Tam hatırlamıyorum ama hepsinin sonu aynıydı sanki. Hah, hatırladım! Égalité, fraternité, liberté! (Eşitlik, kardeşlik, özgürlük) Evet, böyle bağırarak koştular; ben de kenara çekildim. Ama o kısmını da şu anda tam hatırlayamıyorum.</p>
<p>Arkadaşım aramıştı. “Gelirken ekmek al,” dedi. Niye dedim bilmiyorum ama durduk yere “Jammer havasında unuttum eve ekmekle tuzluk götürmeyi,” derken buldum kendimi.</p>
<p>Yok, toparlanmıyor kafam.</p>
<p>Evet, artık kendime gelmeliyim. İşe gidecektim ama kapalı mı, açık mı emin olamadım. Acil sürdürülmesi gereken, mesela lojistik hizmetlerinde değilim gerçi; ama yine de iş var mı, bizim işin muhatabı açık mı bilmiyorum. Acil tapu almam lazım; tapucu var mı?</p>
<p>Yok, yine kaydı aklım. Toparlanmıyor. Jammer da iyi kafa yapıyormuş gerçekten.</p>
<p>Tekrar deneyeyim. Yolda yürürken bizim mahalle gibi görünen ama tam da benzemeyen bir yere geldim. Nereye geldiğimi tam anlayamadım. Mahallenin etrafını tabelalarla örtmüşler. “Angara’nın bebesi, yavrum senin memleket neresi?” mi yazıyordu, tam hatırlamıyorum. Mavili, yıldızlı kocaman tabelaları makasla kesip mahalleye zor girdim. Bir baktım, mahalle komple yok!</p>
<p>Kafamı toplayamıyorum. Mahalle olduğu gibi taşınmış; tabelanın diğer yanına geçemiyorum. İş var mı, yol var mı, evin kapısı duruyor mu emin olamıyorum. O arada uçuşan kâğıdı gördüm. Kâğıtta “NATO nedeniyle kapalıyız, döner miyiz bilmiyoruz” yazıyor.</p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Entübe Ankara: Protokolün dekoru ve itiraz hakkı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/entube-ankara-protokolun-dekoru-ve-itiraz-hakki-321152</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/03/entube-ankara-protokolun-dekoru-ve-itiraz-hakki.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/entube-ankara-protokolun-dekoru-ve-itiraz-hakki-321152</guid><description><![CDATA[Eleştiriye övgü tam da burada, panoların arkasına bakma cesaretidir: “Ev sahipliği” denilen şeyin kimin evinde, kimin parasıyla, kimin hayatı aksatılarak yapıldığını sormaktır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>NATO liderleri Ankara’ya geliyor. Her diplomatik toplantıda olduğu gibi bu organizasyonda da güvenlik protokollerinin işletilmesi beklenir: devlet başkanları, heyetler, konvoylar, uçuş planları, güzergâhlar, geçişler… Bütün bunların olağan lojistiği var. Fakat kimi zaman güvenlik, güvenlik olmaktan çıkar; kamu düzenini koruma iddiası, kamusal hayatın kendisini askıya alan siyasal bir kafese dönüşür. Ankara’da bugün yaşadığımız şey biraz da bu: Bir şehir, protokolün geçişine hazırlanırken kendi sakinlerinin hayatından, itirazından ve bakışından arındırılıyor. </p>
<p>NATO Zirvesi diplomatik bir toplantıya indirgenemez. Küresel güvenlik elitlerinin, devletlerin ve silah endüstrisinin kurduğu ittifak bu tür zirvelerde bir kez daha sahne alır. On milyarlarca dolarlık savunma anlaşmalarının “güvenlik” ve “istikrar” diliyle paketlenmesi, aslında yaşamımız için büyük bir tehdidin de adıdır. Çünkü her silahlanma kararının faturası okuldan, sağlıktan, barınmadan, emekliden, işçiden, öğrenciden, çocuktan, doğadan; yani hayatın kendisinden yapılan kesintilerle ödenir. "Savunma harcaması” denen şey, çoğu zaman toplumu yoksullaştırma politikalarının allama pullama maskeleme aracının karşılığıdır.</p>
<h3>Protokolün dekoru, gücün pornografisi ve entübe bir kentin itiraz hakkı</h3>
<p>Eleştiriye Övgü dizisi altında yayımlanan yazılar, yalnızca statükoya değil, bizlere; yani yurttaşlara da söz kurmayı amaçlıyor. Bu nedenle bu yazının muradı, NATO’nun jeopolitiğini tartışmaktan çok Ankara’nın başına gelen şeye bakmak: Bir şehrin kendi sakinlerinden geçici olarak geri alınmasına ve buna karşı Ankaralıların, meslek örgütlerinin, yerel kurumların ve yurttaş inisiyatiflerinin nasıl tepki verdiğine ya da veremediğine odaklanmak. </p>
<p>Ankara, Avrupa’daki ortalama bir ülke nüfusu kadar insanın yaşadığı bir şehir. Sabah işe gidenlerin, okul yolundaki çocukların, taksicilerin, motokuryelerin, nakliyecilerin, esnafın, öğretmenlerin, hastaneye yetişmeye çalışanların, yaşlıların, öğrencilerin, pazarcıların, apartman görevlilerinin, kedilerin, ağaçların, kaldırımların şehri. Fakat bir zirve geldiğinde bütün bu hayat, protokolün geçişine göre yeniden düzenleniyor. Şehir, bir anda yurttaşın yaşadığı yer olmaktan çıkıp liderlerin geçeceği koridora dönüşüyor.</p>
<p>Bunun için en uygun alegori <a href="https://www-britannica-com.translate.goog/topic/Potemkin-village" target="_blank" rel="noopener">Potemkin köyüdür</a>. Rivayete göre Rus devlet adamı Grigory Potemkin, Büyük Katerina’nın Kırım gezisi sırasında imparatoriçeye refah ve mutluluk görüntüsü sunmak için nehir kıyılarına sahte köy cepheleri kurdurmuş; el sallayan köylüler, hayvan sürüleri ve şenlikli manzaralarla başarısız bir kolonizasyon hikâyesini başarıya dönüşmüş gibi göstermeye çalışmıştır. Tarihsel doğruluğu tartışmalı olsa da “Potemkin köyü” bugün hâlâ güçlü bir siyasal alegori olarak yaşar: İktidarın, istenmeyen gerçeği ortadan kaldırmak yerine onun önüne gösterişli bir cephe çekmesi. Ankara’da protokol yolu boyunca yükselen panolar, boyanan cepheler, düzenlenen güzergâhlar ve saklanan kent manzarası da bu nedenle yalnızca estetik bir hazırlık değil; yurttaşın kendi şehrine bakma hakkının önüne çekilmiş çağdaş bir Potemkin perdesidir. Panonun bir yüzü protokole, diğer yüzü Ankaralılara bakar: Ön yüzde itibar, düzen, devlet aklı ve cömert ev sahipliği; arka yüzde ise gündelik hayatın sıkışması, yoksulluğun saklanması, bütçenin nereye harcandığını soramayan yurttaş, yolu kesilen esnafi, sesi kısılan itiraz vardır. </p>
<p>Meseleyi daha tanıdık bir yerden ele almak bakış açımızı, kavrayış penceremizi genişletebilir. Misafir geleceği zaman çocuklarını susturan, “Aman uslu durun, ayıp olmasın” diye onları arka odaya gönderen ebeveynleri biliriz. Oysa çocuk, o evin asli öznesidir; misafir geçicidir. Sağlıklı bir ev, misafirini ağırlarken çocuğunu görünmez kılmaz. Ankara’da ise bunun tersini görüyoruz. Şehir, birkaç günlük uluslararası misafirlik için kendi sakinlerinden geri alınıyor; yollar, meydanlar, itirazlar, kent hakkı, gündelik hayat askıya alınıyor. Böylece yurttaş, ev sahibi olmaktan çıkıp misafirin konforu için katlanması beklenen görünmez bir figürana dönüşüyor.</p>
<p>Bu akıl, kısa vadeli vitrini uzun vadeli meşruiyete tercih eden ucuz bir kurnazlığa yaslanıyor. Misafir memnun olur belki; ama çocuk evine küser. Devlet de uluslararası itibarı, kendi yurttaşının rızasının yerine koyduğunda aynı yanlışa düşer. İşte bu yüzden mesele yalnızca birkaç yolun kapatılması ya da birkaç panonun dikilmesi değildir; iktidarın, taşıyıcısı olan topluma ne kadar yaslanabileceğini sınayan derinlerdeki denge meselesidir.</p>
<p>Potemkin köyü, sete dönüştürülen bir şehir olmanın yanında yurttaşın, kenttaşın kendi şehrine bakma hakkının gaspıdır. Güvenlik tedbiri ile siyasal askıya alma arasındaki fark tam da burada başlar. Bir zirve için bazı yolların kapanmasını anlayabiliriz. Belli güzergâhların denetlenmesini, konvoyların korunmasını, uçuşların düzenlenmesini tartışabiliriz. Fakat toplantı, gösteri, basın açıklaması, açlık grevi, oturma eylemi, bildiri dağıtma, afiş asma gibi kamusal ifade biçimlerinin günlerce yasaklanması, “kamusuz kamu düzeni” gibi bir oksimoron üretir. Kamusuzdur çünkü Ankara, siyasal damarları geçici olarak bağlanıp entübe edilmiş bir şehirdir.</p>
<p>Yakın zamanda özel öğretim kurumları öğretmenlerinin açlık grevini düşündüğümüzde mesele daha da çıplak hale geliyor. Bir yanda küresel güvenlik düzeninin liderleri ile silah endüstrisinin devasa sözleşmeleri; öbür yanda emeğinin karşılığını alamadığı için bedenini son siyasal söz alanına dönüştüren öğretmenler. Eğer bir şehirde NATO liderlerinin güvenliği için anayasal ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış hakların kullanımı bile yasaklanabiliyorsa, orada güvence altına alınan “şey”in kamu düzeni olduğu iddia edilebilir mi? Kamusuz kamu düzeninin olanaksızlığı, bizi, entübe edilmiş Ankara sakinleri için tesis edilen “itirazsızlık düzeni”ne götürür.</p>
<p>“Eleştiriye övgü”nün neşteri tam da burada devreye girer. Çünkü eleştiri, “düzen” adına neyin feda edildiğini sorma sorumluluğudur.</p>
<p>Demokrasi, dört ya da beş yılda bir önümüze konan adaylardan birini seçmeye indirgenirse, siyaset hayatın dışına çıkar, özgürlükler daralır. Oy veren yurttaş statükonun elinde, istediği yere bastığı kaşeye, şehir yönetilen mekâna, kamu ise yalnızca güvenlik sorunu olarak görülen kalabalığa dönüşür.</p>
<p>Oysa demokrasi, sandığa giden yolu her gün kuran kamusal pratiklerin toplamıdır: meslek odasında, sendikada, okulda, pazarda, apartman toplantısında, belediye meclisinde, kaldırımda, otobüs durağında, basın açıklamasında, dilekçede, itirazda, “Bu karar benim hayatımı etkiliyo; buna dair söz hakkı istiyorum” denebilen yaşamdır. Eğer bir şehirde TOBB, esnaf odaları, meslek örgütleri, barolar, sendikalar, yerel yapılar ile kent sakinleri kendi gündelik hayatlarını doğrudan etkileyen bir kapatma rejimine güçlü biçimde itiraz edemiyorsa, sorun iktidarın ideolojik olarak güvenlikçi politikaları ile kamusuz kamu düzeni arzusuna indirgenemez. Sorun, bağlamımız özelinde, toplumun politika yapma kaslarının da zayıflamış olmasıdır.</p>
<p>Bu olguyu sandalye alegorisi ile düşünebiliriz. Sandalyeye oturan kişi, sırtını dayadığında sandalyenin onu taşıyacağını varsayar. Bu varsayım olmadan kimse rahatça oturamaz. Kişi yavaşça oturup yaslanmaya başlar. Biraz daha yaslanır. Biraz daha. Biraz daha. Sırtlığın onu tutacağını, düşmesini engelleyeceğini sanır. Oysa dengenin de bir sınırı vardır. O sınır aşıldığında yalnızca oturan düşmez; sandalye de devrilir. Düşme mesafesi arttıkça hız da artar; kendini geç fark eden beden daha sert düşer.</p>
<p>İktidar ile halk arasındaki ilişki de biraz böyledir. İktidar vergi, bütçe, güvenlik, mimari temsil, kaynakların kullanımı, denetimden kaçınma konularında el yükseltir, biraz daha yaslanır. Çünkü karşısında “dur” diyen, dengeyi sağlayacak toplumsal güç yoktur. Yalnızca birkaç öğretmenin, baronun, gazetecinin, sendikanın “dur” demesi kuşkusuz değerlidir ama yetmez. Yerelin güçlenmesi, mikro örgütlülükler, mahalle dayanışmaları, kent konseyleri, meslek odalarının canlılığı, bağımsız medya ile yurttaş inisiyatifleri bu yüzden önemlidir. Siyasette denge, iktidarın kendiliğinden ölçülü davranmasıyla değil, toplumun yaslanmaya karşı koyan sırtlığı diri tutmasıyla kurulur.</p>
<p>Ankara’da bu sırtlığın ne kadar zayıfladığını görüyoruz. Kent, sanki kendi hakkında karar verme ehliyetini yitirmiş gibi. Yolları kapatılıyor, panolar dikiliyor, yoksulluk saklanıyor, itiraz bastırılıyor, haklar yasaklanıyor… Bu esnada milyarlarca liralık harcamalar, “ev sahipliği”, “prestij” gibi retoriklerle sunuluyor. Kenttaşlarsa çoğu zaman söyleniyor. “Türk gibi söylenmek” deyimine can veriyor: Mutfakta, takside, kahvede, sosyal medyada, apartman girişinde öfkeleniyor. Ama öfke örgütlenmediğinde buharlaşıyor. Söylenmek kişiyi rahatlatıyor; fakat dünyayı değiştirmiyor. Hatta bazen değiştirmemenin konforlu ve de güvenli telafisi gibi çalışıyor.</p>
<p>Oysa politika, meydanlara akan minik dereler, çaylardır.  Bilgi edinme başvurusu yapmak da politikadır. Belediye meclisini izlemek de. Meslek odasını açıklama yapmaya zorlamak da. Sendikaya sahip çıkmak da. Mahallede toplantı çağırmak da. Bir harcamanın hesabını sormak da. Trafik kapatıldığında “Benim hayatım neden karar sürecinin dışında tutuldu?” demek de. Politika, hayatımıza değen kararlarda yurttaş olarak var olma ısrarıdır.</p>
<p>Bu zirvenin bir de mimari dili var. Beştepe Külliyesi, zaten devletin kendisini nasıl görmek istediğini anlatan devasa bir sahne. Etimesgut’taki Ay Yıldız Müşterek Karargâhı ise “Türkiye’nin Pentagon’u” diye sunulan, yukarıdan bakıldığında ay-yıldız formuyla okunmak üzere tasarlanmış bir başka ikonik yapı. Bu tür mimarlık yalnızca barındırmaz, işlevini aşarak konuşur. Kime konuşur? Yurttaşa mı, dış dünyaya mı, iktidarın kendi hayaline mi?</p>
<p>Bazen mimarlık, halkın sözünü kısmak için konuşur. Devasa ölçek, geniş akslar, tören yolları, protokol kapıları, güvenlik çemberleri, yüksek duvarlar, büyük semboller… Bunlar devletin beden dilidir. Gücün pornografisi dediğim şey de tam burada başlar: Gücün yalnızca işlemesiyle yetinmeyip kendini sürekli görünür, devasa, ezici ve hayranlık uyandırıcı biçimde sergileme arzusu. Nerede abartı varsa orada saklanan bir şey olduğuna dair eski sezgi, minik minik çiseleyen bir yağmur gibi fısıldar bu hakikati. </p>
<p>Bu gösteride yurttaşa düşen rol çoğu zaman figüranlıktır. O geçeceği zaman kenara çekilecek, o bakacağı zaman güzel görünecek, o karar verdiğinde susacak, o harcadığında ödeyecek, o yasakladığında dağılacaktır. Böyle bir siyasal rejimde kent, müşterek yaşam alanı olmaktan çıkar; protokolün dekoruna dönüşür.</p>
<p>Oysa Ankara yalnızca devletin başkenti değildir; sabah ayazında otobüs bekleyenlerin, Kızılay’da yürüyenlerin, Mamak’ta yaşayanların, Etimesgut’ta işe gidenlerin, Keçiören’de çocuk büyütenlerin, Çankaya’da kiraya yetişemeyenlerin, Sincan’da vardiyadan dönenlerin, OSTİM’de çalışanların; öğrencilerin, öğretmenlerin, emeklilerin, pazarcıların, hekimlerin, motokuryelerin, evsizlerin, sokak hayvanlarının, ağaçların, parkların ve kaldırımların şehridir.</p>
<p>Bir şehri gerçekten güvenli kılan şey, liderlerin geçtiği yolların kapatılması değil; o şehirde yaşayanların kendi hayatları hakkında söz söyleyebilmesidir. Güvenlik, halkın sessizliği üzerine kuruluyorsa, o güvenlik kamunun değil, iktidarın güvenliğidir.</p>
<p>Eleştiriye övgü tam da burada, panoların arkasına bakma cesaretidir: “Ev sahipliği” denilen şeyin kimin evinde, kimin parasıyla, kimin hayatı aksatılarak yapıldığını sormaktır. Başkent yalnızca devletin vitrini değil, yurttaşın müşterek evidir; hiçbir ev, içinde yaşayanların iradesi askıya alınarak korunamaz.</p>
<p>Kamusuz kamu düzeni, doğası gereği Ankara’yı kapatıp saklamaya çalışır. Politika ise Ankaralıların buna verdiği yanıtta başlar. Sahi, Ankaralılar Ankara’yı konuşturabilecek mi? </p>
<p>(MVB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yapay Zekâ da bizi görecek mi?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-da-bizi-gorecek-mi-321159</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/03/yapay-zeka-da-bizi-gorecek-mi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-da-bizi-gorecek-mi-321159</guid><description><![CDATA[Tarihsel olarak dışlananlar, bu kez otomatik olarak, daha hızlı ve daha ölçekli biçimde yeniden dışlanır. Evrensel sandığımız şey, aslında tek bir grubun perspektifi olabilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yıllar önce ekranlarda gösterilen <em>Vizontele</em> filmindeki bir sahne, televizyonun ilk kez Hakkâri’ye gidişini anlatır. Belediye başkanı, ilçeye televizyonun gelişini müjdelemek için halkı belediye binasının önünde toplar; balkondan konuşma yaparak yeni teknolojiyi anlatmaya çalışır. Hayatında televizyon görmemiş birine televizyonu tarif etmek güçtür.</p>
<p>Toplananlardan biri sorar: “Vizontele nedir ki?” Belediye başkanı cevaplar: “Radyonun resimlisi... Zeki Müren’i hem dinleyecek hem de göreceksiniz.” Kalabalıktan bir ses yükselir: “Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?”</p>
<p>Bu soru, yalnızca memleketimizde değil, yeryüzüne giren her yeni teknoloji karşısında varlığını korur. Peki yapay zekâ da bizi görecek mi?</p>
<p>Bu bir film cümlesi olsaydı “Görmüyor kardeşim, geçiniz.” diyerek yola devam edebilirdik. Ancak bu yazının konusu, yapay zekânın bu kadar “bilir” göründüğü bir çağda nasıl olup da bazılarımızı görmediği. Görmüyor derken kastettiğim şu: Yapay zekânın yaslandığı veri tabanında ötekileştirilmiş grupların, kadınların, engellilerin, farklı etnik kökenlerden bireylerin ve farklı cinsel yönelimlerin ya hiç yer almaması ya da eksik temsil edilmesi. Mesele tam da burada başlıyor.</p>
<h3>Tarafsız gibi görünen, tarafsız olmayan</h3>
<p>Yapay zekâ sistemleri, nesnel ve tarafsız araçlar olarak sunulur. Aslında tüm teknolojik yenilikler, yüzyılın başından beri tarafsız olarak tanımlanır. Bu teknolojinin kime, nasıl yarar sağladığı sorusunun cevabı, bu tarafsızlığın mevcut olmadığının göstergesidir. Aynı şekilde bir sistem, tarafsız olmayan verilerle eğitildiğinde, tarafsızlık iddiası başlı başına bir yanılsama hâline gelir. Bugün yapay zekâ hayatımızda daha çok yer tuttukça daha fazla bedel ödemek zorunda bırakılıyoruz. Artık bu vakalar mahkeme salonlarına taşınıyor.</p>
<p>Aşağıda aktaracağım üç vaka, birer istisna değil. Bunlar, algoritmik sistemlerin tarihsel eşitsizlikleri nasıl devraldığının ve hızlandırdığının belgelenmiş örnekleri.</p>
<h3>Birinci vaka: “Aktif dinleme pratiği yapın”</h3>
<p>D.K., yerli kökenli ve işitme engelli bir kadın olarak bir finans teknolojisi şirketinde beş yıldır çalışır. Üst üste yüksek performans değerlendirmesi aldığı için yöneticisi onu üst bir pozisyona başvurması için yönlendirir. Şirketin tüm işe alım ve performans süreçleri HireVue tarafından yürütülür.</p>
<p>HireVue, ki bu ismi önümüzdeki günlerde çok daha fazla duyacaksınız, şirketlerin işe alım süreçlerini hızlandırmak ve dijitalleştirmek için kullandığı, yapay zekâ destekli popüler bir video mülakat ve değerlendirme platformudur. Adayların iş başvurularından sonra canlı bir mülakatçı yerine bilgisayar ya da telefon üzerinden katıldıkları “tek yönlü” video görüşmelerini yönetir. Platformun yapay zekâ bileşeni, kayıtları analiz ederek iletişim becerileri, problem çözme, özgüven ve şirketin gereksinimlerine uyum gibi konularda adayları sıralamaya yardımcı olur.</p>
<p>D.K.’nın da HireVue tarafından yürütülen mülakata girmesi beklenir. D.K., işitme engeli nedeniyle gerçek zamanlı insan altyazısı CART, yani Communication Access Realtime Translation —İletişim Erişimi Gerçek Zamanlı Çeviri— talebinde bulunur. Platformun otomatik altyazı sistemi mevcut olduğu gerekçesiyle talebi kurum tarafından reddedilir ve otomatik sisteme yönlendirilir.</p>
<p>Bu noktada şu bilgiyi paylaşmakta da yarar var: Araştırmalar, otomatik konuşma tanıma sistemlerinin işitme engelli bireyler için yaklaşık iki kat daha yüksek hata oranıyla çalıştığını gösteriyor. Bu oran, aksanlı ve beyaz olmayan konuşmacılarda daha da artıyor. D.K., yerli ve işitme engelli biri olarak iki farklı kimliğin kesişiminde yer alıyor. Tahmin edileceği üzere terfi başvurusu reddedilir. Süreci değerlendiren yapay zekâ bir geri bildirimde bulunur: “İletişim becerilerinizi geliştirin. Aktif dinleme pratiği yapın.”</p>
<p>Bu sonuç üzerine D.K., Colorado Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’ne (ACLU), Colorado Sivil Haklar Bölümü’ne ve ABD Eşit İstihdam Fırsatları Komisyonu’na Mart 2025’te şikâyette bulunur. Bu şikâyette, finansal yazılım şirketi Intuit’in, üçüncü taraf tedarikçi HireVue tarafından sağlanan yapay zekâ destekli işe alım değerlendirme yazılımının işitme engelli ve beyaz olmayan bireylere karşı ayrımcılık yaptığı iddia edilir. Dava; Engelli Amerikalılar Yasası, Medeni Haklar Yasası’nın VII. Başlığı ve Colorado Ayrımcılık Karşıtı Yasası kapsamında değerlendirilir. Süreç devam etmekte.<sup><a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a></sup></p>
<h3>İkinci vaka: Kadın olmak elenme nedeni</h3>
<p>Amazon, 2014 yılında yapay zekâ destekli bir özgeçmiş tarama sistemi geliştirmeye başlar. Bu sayede yüzlerce başvuruyu otomatik olarak değerlendirip en iyi beş adayı öne çıkarmayı amaçlar. Amazon’un çok sayıda mühendis işe alması gerekir ve şirketin amacı, interneti tarayan, işe alınmaya değer adayları tespit edebilen bir yapay zekâ geliştirmektir. Sistem, geçmiş on yılın başarılı işe alım verilerini kullanarak adaylara bir ila beş yıldız arasında puan verecektir. Bu yöntem birçoğumuza, alışveriş sitelerinde yaptığımız ürün değerlendirmelerinden tanıdıktır.</p>
<p>Ancak 2015’te fark edildiği üzere sistem, yazılım geliştirici ve teknik pozisyonlar için adayları cinsiyetten bağımsız biçimde değerlendirmez. Eğitim verisi, teknoloji sektörünün erkek egemen yapısını yansıttığından makine öğrenimi süreci bir “başarılı aday” profili oluşturur; bu profil de erkek mühendislerden oluşur. Makine, özgeçmişlerde gördüğü “women’s chess club” (kadın satranç kulübü) gibi, içinde kadın sözcüğü geçen ifadeleri otomatik olarak düşük puanlar. Öte yandan erkek mühendis özgeçmişlerinde sıkça geçen “executed” (yürüttü) ve “captured” (elde etti) gibi eylemler yüksek puanla ödüllendirilir.</p>
<p>Cinsiyet önyargısı tek sorun değildir. Modelin veri altyapısındaki sorunlar, niteliksiz adayların da pek çok pozisyon için önerilmesine yol açar ve sistem neredeyse rastgele sonuçlar üretir. Amazon algoritmayı düzeltmeye çalışır; ancak cinsiyet tarafsızlığının güvence altına alınamayacağı sonucuna varır ve projeyi 2017 yılının başında tamamen kapatır. Reuters tarafından bir yıl sonra kamuoyuna paylaşılan bu projeyle ilgili akıllarda bir soru kalmaya devam eder: Amazon projeyi iptal ettiğini ifade etse de bu yapay zekâyı kullanan diğer şirketlerde, örneğin Hilton ve Goldman Sachs gibi şirketlerde, durum nasıldı?<sup><a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a></sup></p>
<h3>Üçüncü vaka: 150 başvuru, 149 ret</h3>
<p>Arshon Harper, Detroit’te yaşayan, Afrikalı Amerikalı bir bilgi teknolojileri profesyonelidir. Sektörde on yıllık deneyimi vardır.</p>
<p>Sirius XM’e yaklaşık 150 pozisyon için başvurur. Bu 150 başvurunun 149’undan ret yanıtı alır. Buraya kadar her şey normal diyebilirsiniz. Ancak bazı retler, başvurusunun üzerinden dakikalar geçmeden gelmiştir. Sistem, şirketin yapay zekâ destekli başvuru takip platformudur.</p>
<p>Yaşadığı bu deneyimden sonra Harper, ABD federal mahkemesine Sirius XM Radio aleyhine bir dava dilekçesi sunar. Bu dilekçede hukuki argüman iki ayak üzerine kuruludur: Birincisi kasıtlı ayrımcılık, ikincisi ise kasıtsız ancak ayrımcı sonuçlar doğuran etkidir. Burası çok önemli; çünkü ikinci teoriye göre sistemin kasıtlı olarak ayrımcı biçimde tasarlanmış olması gerekmez. Sonuç ayrımcıysa bu, hukuken yeterlidir. Harper’ın başvurduğu sistemin sorguladığı eğitim kurumu, iş geçmişi ve posta kodu gibi değişkenler ırka doğrudan atıfta bulunmaz. Ancak bu değişkenlerin her biri, onlarca yıllık ırk temelli kentsel ayrışmanın ve eğitim eşitsizliğinin yapısal izlerini taşır. Sistem, geçmişi miras almış olur.<sup><a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></sup></p>
<p>Bugün çeşitlilik ve kapsayıcılık alanındaki çalışmalarda en çok karşılaşılan yanlılık türleri tam da bu başlıklar altında yer alır. Mezun olunan okula dayalı ayrımcılık, okul “seçkin” olarak kabul ediliyorsa bu tür değerlendirmeler sırasında ayrıcalığa dönüşür. Yıllara yayılan bu bilgiyle eğitilen yapay zekâ eleme sistemleri de sıklıkla aynı okulları öne çıkarma eğilimi gösterir.</p>
<h3>Algoritmik önyargı: Kötü niyet gerekmez</h3>
<p>Bu vakaların hiçbirinde kötü niyetli bir mühendis yoktur. Hiçbirinde “Bu grubu eleyelim.” diye yazılmış bir satır kod yoktur. Ya da olmadığını düşünmeyi tercih ediyoruz. Yine de hepsinde aynı sonuç ortaya çıkar. Çünkü tarihsel olarak dışlananlar, bu kez otomatik olarak, daha hızlı ve daha ölçekli biçimde yeniden dışlanır.</p>
<p>Literatür bu olguyu algoritmik önyargı (algorithmic bias) kavramıyla tanımlar. Bu önyargı birkaç farklı biçimde tezahür edebilir: Tarihsel önyargıda geçmişin ayrımcı kararları veriye, veriden modele aktarılır. Örneklem önyargısında eğitim verisi belirli grupları temsil etmediğinden sistem o grupları tanımaz; tanımadığını başarısız sayar. Güçlendirme önyargısında ise sistem, her kararıyla eşitsizliği büyütür. Çünkü kendi kararları yeni eğitim verisi hâline gelir.</p>
<p>D.K.’nın aksanı “yanlış” değildi; yalnızca sistemin “normal” saydığı sese uymuyordu. HireVue’nun “ideal aday” profili, mevcut en iyi çalışanların analizinden üretilmiştir. O çalışanlar ağırlıklı olarak beyaz, işitme engeli olmayan, Batı kültüründe büyümüş bireylerdir. Evrensel sandığımız şey, aslında tek bir grubun perspektifi olabilir.</p>
<h3>Yapay zekâ da bizi görecek mi?</h3>
<p>Teknoloji bir yönde akar; o yön de güç ilişkilerine bağlı olarak belirlenir. Sistemi kimin çıkarı için tasarladığımızı, veriye kimleri dâhil ettiğimizi ve hesap verebilirliği nasıl kurduğumuzu, bu güç ilişkilerinde nerede durduğumuz belirler. İlk sorunun cevabına dönecek olursak: Eğer kararlara itiraz etmezsek üzülerek söylüyorum, yapay zekâ bizi görmeyecek; ama bunu kimse fark etmeyecek.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> https://www.hrdive.com/news/ai-intuit-hirevue-deaf-indigenous-employee-discrimination-aclu/743273/</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> https://www.reuters.com/article/world/insight-amazon-scraps-secret-ai-recruiting-tool-that-showed-bias-against-women-idUSKCN1MK0AG/</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> <a href="https://www.staffingindustry.com/news/global-daily-news/siriusxm-radio-faces-class-action-on-ai-discrimination" target="_blank" rel="noopener">https://www.staffingindustry.com/news/global-daily-news/siriusxm-radio-faces-class-action-on-ai-discrimination</a></p>
<p>(ÖB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Deniz Göktaş seçilmiş kişi mi?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/deniz-goktas-secilmis-kisi-mi-321170</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/04/deniz-goktas-secilmis-kisi-mi-1.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/deniz-goktas-secilmis-kisi-mi-321170</guid><description><![CDATA[Elbette, Deniz örgütlü mücadeleye alternatif bir kurtarıcı değil. Kimse değil. Kimsenin böyle bir iddiası da yok. Espri yapıyoruz. Peki esprinin işaret ettiği hakikat nedir?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Deniz Göktaş’ı anlatmaya kendi hikâyemden başlamam gerekiyor. Çünkü Harbiye’de hayatım geldi ve yan koltuğuma oturdu. Ses etmeden kimi eski defterleri kurcaladı.</p>
<p>Çok güldüm Deniz’e. Cüretine, zekâsına ve yüreğine hayran oldum.</p>
<p>Aralarında belki hiçbir bağlantı bile yoktu. Ama kahkahalarımın içinden çocukluğum çıkıyordu. Sonra lise yıllarım. Sonra da demir kapılar.</p>
<p>Mesele benim hikâyem değil. Hikâyem anlatmaya değer olduğu için hiç değil. Memlekette benimkine benzeyen hikâyeler, komedyenlerden daha kalabalık zaten.</p>
<p>Tek derdim Deniz Göktaş’ın bende neden bu kadar yankılandığını anlatmaya çalışmak.</p>
<p>Çakmak kullanmadan sigaraları uçtan uca yakacağım. Kemerleri bağlayın.</p>
<h3>Poseidon değilmiş</h3>
<p>Sınıf arkadaşlarım tek tek isimlerinin nereden geldiğini söylediler. Sıra bana geldi. Cevabını bildiğim bir soruydu. Babam söylemişti çünkü.</p>
<p>“Ali dedemin adı öretmenim. Deniz de Deniz Gezmiş’ten geliyormuş” cevabını verdiğimde Deniz Gezmiş’i, dünyadaki tüm denizleri dolaşan bir masal kahramanı sanıyordum. Gözümde Poseidon gibi bir şey canlanıyordu.</p>
<p>Bir Tat Bir Doku’yu <sup><a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a></sup> duvarımdaki Deniz Gezmiş posteriyle beraber izlemiştik. Sonra “Gülünün Solduğu Akşamı” <sup><a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a></sup> okumaya devam etmiştim.</p>
<h3>Sofistike sorgular</h3>
<p>Biraz büyümüştüm. Bu kez zapatistaydım. Kendimi subcomandante Marcos’un <sup><a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></sup> emrinde sanıyordum. Yeterince büyümemiştim.</p>
<p>Zülfü Livaneli yüzünden Deniz Gezmiş’in mahkemede avukatsız kaldığını sanmış ve bunalıma girmiştim. <sup><a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[4]</a></sup> Che’den kaynaklı doktor olmak istiyordum çünkü. Sonra Fidel’in de avukat olduğunu öğrenip yatışmıştım.</p>
<p>Politik mücadeleye atıldığımda daha liseliydim. Devrimcilik ciddi işti.</p>
<p>Koca koca adamlar 15-16 yaşındaki beni, giydiğim çakma Nike ayakkabılar üzerinden “aslında emperyalizme karşı olmadığıma” ikna etmeye çalışıyorlardı. Bütün bunlar, “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim” afişi yaptığım için gözaltına alındığım sivil ekip otosunda yaşanıyordu.</p>
<p>Yaşımla birlikte mevzu da büyüdü. Daha sofistike sorgulara alındım: “Sen sigara içiyorsun. Ben içmiyorum. Sözde eşitliği savunuyorsun. E nasıl olacak eşitlik?!” Ne diyeceğimi bilemedim. Susma hakkımı kullandım. Örgüt tavrı sayıldı ve tutuklandım.</p>
<h3>Ciddiyetin bug’ları</h3>
<p>19 yaş doğum günüm kapalı görüşe denk geldi. Ama kuzenim gelemedi. Babamın dedesi görüşe girebiliyordu ama kuzenimin yakınlık derecesinin boyu kısa kaldı.</p>
<p>İddianamemin çıkmasını beklerken üniversiteden atıldığımı öğrendik. YÖK, savcıyı sollamıştı. Tutuklanmamın üniversiteyle uzaktan yakından ilgisi olmamasına rağmen hem de. Takdir ettim.</p>
<p>Tahliye oldum “bir süre” sonra.</p>
<p>Üç-dört yıllık bir gezintinin ardından yaşam-zaman diyalektiği yine error verdi. Teoman’ın atıf yaptığı mekândaydım yeniden: “Vakit bir türlü geçmezken, yıllar hayatlar geçiyor.” <sup><a href="#_ftn5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref5">[5]</a></sup></p>
<p>İçeride hayat, resmî ciddiyetin bug’larında filizlenen kesintisiz bir kara mizah olarak akıyordu.</p>
<p>Sonra Covid geldi. İşler çığırından çıktı.</p>
<p>Telefona çıktık. Koğuşa geri dönerken “aranızda bir metrelik sosyal mesafe bırakın” dediler. “Sen bize talimat veremezsin” gündemli kısa bir diplomatik kriz yaşandı. Koğuşa girdik. Dip dibe yemek yedik. Altlı üstlü ranzalarda yattık.</p>
<h3>Milli güvenlik gerekçesiyle</h3>
<p>Tekrar üniversite sınavına kaydoldum.</p>
<p>Sınav günü neredeyse geç kalıyordum. Beni yetiştirecek bir tane bile yunus polis yoktu etrafta.</p>
<p>Koştuk. Başgardiyanla birlikte. Ani Müdahale Odası’na. Koğuştan 100 metre mesafede. “Terör mahkûmlarının sınav merkezi”ne.</p>
<p>Vardığımızda sınavın başlamasına iki dakika kalmıştı. Gözetmen öğretmen durumu idrak edememişti.</p>
<p>Milli güvenliğin gereği olarak, terör mahkûmlarının sınav öncesi uzun süre aynı ortamda bulunmaları sakıncalı görülmüştü.</p>
<p>Durum, lisan-ı münasiple kendisine arz edildi. Sınav başladı.</p>
<h3>Adayları zan altında bırakmayız</h3>
<p>Covid geçti. Habertürk altyazısıyla gelen yasaklar ise gitmekte acele etmedi. Görüşler akmasa da damlıyordu. Çok da kafaya takmadık. 2023 Seçim maratonu başlamıştı çünkü. En sevdiğim.</p>
<p>Hükümlüler oy veremez. Ama en çok bizim tercihimizin merak konusu olduğunu ajanslardan takip ediyorduk. Ve hiçbir adayı zor durumda bırakmak istemiyorduk.</p>
<p>Gizlilik bizim işimizdi. Hiç renk vermedik. “Seçim ilk turda biterse Haziran’da dışardayız.” dedik “ikinci tura kalırsa Temmuz’u bulabilir.”</p>
<p>“Her sonuca hazırlıklıyız” pozları takındık. Yine de gizlilik protokolü yer yer delindi. Biriken cevapsız mektupları izah edemedik. Seçimden bir gün önce tıraş olanlar oldu. Ailesine para yatırmamasını söyleyenler.</p>
<p>ANKA’nın <sup><a href="#_ftn6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref6">[6]</a></sup> kanadına tutunduk o gece. Odasına çekilmeyenler olarak. Sonra uyumanın mantıklı bir tercih olduğuna karar verdik. Sabah teletekse bakardık hem. Heyecan olurdu. Belli mi olurdu. Olur mu olurdu. Olmadı.</p>
<h3>Mühimmat tamam</h3>
<p>Görüşe çıktım. Eşim, “Deniz Göktaş diye biri çıktı. Stand-up yapıyor. Bizim jenerasyondan. Sosyalist.” dedi. Renk vermedim. "Ölümlü Dünya" filmini izlemek için 4 yıl beklemiştim. Heyecanlanmak için telaşa mahal yoktu.</p>
<p>Kendimi bildim bileli mizahın varlığı itibarıyla devrimci bir şey olduğunu düşünüyordum. Murat Menteş’in askeriydim. “Espri hakikate yaklaşmanın yoluydu.” <sup><a href="#_ftn7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref7">[7]</a></sup> Gündelik hayatın görünmez fay hatlarını gıdıklardı.</p>
<p>Şarjörüme yıllarca mermi sürmüştüm. Benjamin’le Bakhtin mühimmatı esirgememişti.<strong> </strong>Kahkahanın hem düşünmeyi başlatacağına hem de iktidarın kutsallığını ve yarattığı korku zırhını deleceğine inanıyordum. <sup><a href="#_ftn8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref8">[8]</a></sup></p>
<p>Süleyman Demirel’le aynı fikirdeydim. Mizah bir yumruktu. <sup><a href="#_ftn9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref9">[9]</a></sup> Ayrıştığımız tek mesele, hedef teyidiydi. İstatistikler, yumruğun ekseriyetle muktedirlerin kafasına indiğini gösteriyordu.</p>
<p>Borcumu kapatıp çıktım. İlk iş <em>Selam Selam</em>’ı izledim. <sup><a href="#_ftn10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref10">[10]</a></sup> Orwell haklıydı. Her espri küçük bir devrimdi; gösteri de bunların toplamıydı. <sup><a href="#_ftn11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref11">[11]</a></sup></p>
<p>Ve artık heyecanlanabilirdim. Vakit tamamdı. Neo’yu bulmuştuk. Kehanet gerçekleşmiş ve seçilmiş kişi zuhur etmişti.</p>
<p>Elbette Harbiye’deydim o gün. Kelle koltuktaydı. Biz de.</p>
<h3>Son yerine: Ash Tasosu</h3>
<p>Sosyalizm hayatın her anını belirleyebilecek kadar çetin ve ağır bir iddiadır. Mizah bu yükü hafifletir, hafifletmelidir de. Kavganın kendisi yeterince ciddiyken, poz kesmeye sadece kavgası ciddi olmayanlar tenezzül ederler.</p>
<p>Devrimcilerin hayatı kara mizahtır o yüzden. Çok fazla ceza almış bir arkadaşım içerde İngilizce öğrenmeye çalışıyordu. Ne yapacaksın İngilizceyi dedim. “300 yıl sonra herkes İngilizce konuşacakmış. O güne hazırlanıyorum” demişti.</p>
<p>Elbette, Deniz örgütlü mücadeleye alternatif bir kurtarıcı değil. Kimse değil. Kimsenin böyle bir iddiası da yok. Espri yapıyoruz. Peki esprinin işaret ettiği hakikat nedir?</p>
<p>Hayatım boyunca “üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılması” formülünden etkilenip mücadeleye atılan birini görmedim. Gündelik hayatı kesen adaletsizliklerin, eşitsizliklerin yarattığı duygudur insanları kavgaya çeken. Bu özgün çelişkiler ile esas çelişki arasındaki bağ, kavganın içinde kurulur.</p>
<p>Atomize edilmiş bireylerin çelişkilerini görünür kılan her sosyo-sismik teşebbüs, Gramsci’nin kültürel hegemonya olarak tariflediği mevziyi tahkim eder.</p>
<p>Seçilmiş kişi geyiği yaptım. Çünkü bu bir meziyet işidir. Herkes yapamaz. Biraz da hayatın torpilidir. Mümin buna “kader” der, ateist “şans”.</p>
<p>“Altı üstü bir stand-upçı. Ne kadar önemli olabilir ki?”. Ne kadar mı?</p>
<p>Nazım şiirleriyle, Çirkin Kral replikleriyle yetişen kuşaklar kadar.</p>
<p>Ahmet Kaya’nın bir ödül törenini memleketin turnusol kâğıdına çevirmesi kadar.</p>
<p>Amed Newrozu’na katılan Sezen Aksu ve Kazım Koyuncu’nun, Fırat’ın batısında barışın sesini çoğaltması kadar.</p>
<p>Grup Yorum marşlarının kavgaya ritim tutması kadar.</p>
<p>Muhammed Ali’nin Vietnam’daki emperyalist işgale attığı yumruk kadar.</p>
<p>Maradona’nın, Fidel ve Che’nin kavgasına zirvedeki şöhretiyle naçizane omuz vermesi kadar.</p>
<p>Chaplin’in Hitler’in karizmasını iki büklüm etmesi kadar.</p>
<p>Deniz Göktaş’ı bu isimlerle aynı hatta buluşturan şey, elbette mevcuttaki etki büyüklüğü değildir. Mücadele bağlamındaki işlevsel benzerliğidir.</p>
<p>Mesele Deniz Göktaş’ın bugün Nazım kadar etkili olup olmaması değil; mizahın mücadele için Nazım’ın şiirlerine benzer bir tarihsel rol üstlenebilme potansiyelidir.</p>
<p>Deniz Göktaş kurduğumuz hayalin az bulunan bir parçasıdır. Cipsten çıkan Ash tasosudur. <sup><a href="#_ftn12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref12">[12]</a></sup></p>
<div class="box-13">Son Not: Bu yazı yayına girmeden hemen önce Deniz Göktaş tutuklandı. Yazının tek bir kelimesini bile değiştirmedim. Bunun iyi bir şey mi, kötü bir şey mi olduğunu bilemedim. En iyisi sözü Sırrı Abi'ye bırakayım: "Hapishaneler de memlekettendir."</div>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> Bir Tat Bir Doku. Bir Tat Bir Doku, Cem Yılmaz’ın 1999’da sahnelediği, 2001’de sinema/DVD kaydı yayımlanan ilk stand-up gösterisi. </p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> Gülünün Solduğu Akşam. Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz’ün Deniz Gezmiş’in isteği üzerine kaleme aldığı ve ilk kez 1986’da yayımlanan eseri. </p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Subcomandante Marcos (bugünkü adıyla Galeano), Subcomandante Marcos. Zapatista Army of National Liberation’ın (EZLN) kurucu kadrolarından ve uzun yıllar sözcülüğünü üstlenmiş Meksikalı devrimci. </p>
<p><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[4]</a> Şarkışla. Zülfü Livaneli’nin seslendirdiği ağıtta geçen “Deniz mahkemeye düşmüş / Avukatı ben olaydım “ dizelerine gönderme. </p>
<p><a href="#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn5">[5]</a> Paramparça. Paramparça, Teoman’ın 1997 tarihli şarkısında geçen “Nasıl oluyor; vakit bir türlü geçmezken, yıllar, hayatlar geçiyor?” dizelerine gönderme.</p>
<p><a href="#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn6">[6]</a> ANKA Haber Ajansı. 2023 seçimlerinde sandık sonuçlarını anbean paylaşan ve özellikle muhalif seçmen tarafından yakından takip edilen haber ajansı. </p>
<p><a href="#_ftnref7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn7">[7]</a> Ruhi Mücerret. Ruhi Mücerret. Murat Menteş’in 2013 tarihli romanında geçen “Espri, hakikate yaklaşmanın; şaka ise gerçeklerden kaçmanın yoludur.” aforizmasına gönderme.</p>
<p><a href="#_ftnref8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn8">[8]</a> Walter Benjamin’in Pasajlar (Das Passagen-Werk) adlı çalışmasına ve Mikhail Bakhtin’in Rabelais ve Dünyası (Rabelais and His World) adlı eserinde geliştirdiği kahkaha ve karnaval kuramına gönderme. </p>
<p><a href="#_ftnref9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn9">[9]</a> Süleyman Demirel’in kullandığı “Mizah bir yumruktur, kime ineceği belli olmaz.” sözüne gönderme. </p>
<p><a href="#_ftnref10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn10">[10]</a> Selam Selam. Selam Selam, Deniz Göktaş’ın 2023 tarihli tek kişilik stand-up gösterisi. YouTube: Deniz Göktaş – Selam Selam (2023)</p>
<p><a href="#_ftnref11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn11">[11]</a> George Orwell, Funny, But Not Vulgar (1945) adlı denemesinde geçen “Every joke is a tiny revolution.” (“Her espri küçük bir devrimdir.”) sözüne gönderme. Orwell Foundation: Funny, But Not Vulgar</p>
<p><a href="#_ftnref12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn12">[12]</a> Ash Ketchum Tasosu. 1999–2000’li yıllarda cips paketlerinden çıkan, Ash Ketchum karakterini taşıyan Pokémon tasolarına gönderme; çocuklar arasında en çok aranan ve koleksiyon değeri en yüksek tasolardan biriydi. Vikipedi: <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Tazos" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Tazos</a></p>
<p>(AD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Her çocuk eşit, her çocuk haklı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/her-cocuk-esit-her-cocuk-hakli-321142</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/03/her-cocuk-esit-her-cocuk-hakli.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/her-cocuk-esit-her-cocuk-hakli-321142</guid><description><![CDATA[Çocuk katılımı, kendisi hakkında söz söylendiği anda sözü dinlenmeyen çocukların kendi haklarını nasıl koruyabileceklerini konuştuğumuz bir alan.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Çocuklara yönelik algı, geçmişten bugüne kadar çeşitli evrelerden geçti. Ancak çocuğun bir hak öznesi olduğu gerçeğinin kabulü pek de eskilere dayanmaz. Çocukların “eksik insan” olduğu kabulü, zihinsel yeterliliğe sahip olmadıkları düşüncesi ve kendi haklarını savunacak mekanizmaların yokluğu, uzun zaman boyunca yetişkinlerin çocuklar hakkında karar almasının “meşru” zeminini oluşturdu. Bu nedenle çocukların katılım hakkı, temel hak mücadelesi alanı olarak önemini korurken yetişkinlerin çocuk hakları alanında kasıtlı olarak ihmal ettikleri bir alana dönüştü.</p>
<p>Bu dönemde Sulukule Gönüllüleri Derneği'nde (SGD) ve Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı'nda (TÇYÖV) gönüllülük yaptım. Sivil Toplumu Geliştirme Merkezi Derneğinin (STGM) çocukların katılım hakkı ile ilgili başlattığı bir programı her iki sivil toplum kuruluşunda da gönüllü olarak deneyimledim. Süreç benim için ilginç ve besleyiciydi çünkü hem çocuk çalışmalarında hem de insan hakları konusunda katılım hakkı üzerine ne kadar az düşündüğümü fark ettim.</p>
<p>Yaşam hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, güvenlik hakkı vb. haklar şüphesiz yeri doldurulamaz haklar. Ancak özellikle çocukların katılım hakkını yeterince düşünüyor muyuz? Çocukların katılım hakkını güçlendirmek için ne tür mekanizmalarımız mevcut ve biz bunları geliştirmek için neler yapıyoruz? Çocuklar gerçekten katılabiliyor mu? Ve elbette, çocuklar katılabilirlerse ya da katılamazlarsa neler olur? Bu sorular zihnimde tüm dönem boyunca dönerken burada hem bu soruları ortaya attığım hem de deneyimlerimi paylaştığım bir yazı yazmak istedim.</p>
<div class="box-13">
<p><strong>12. Madde Nedir?</strong></p>
<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 12. maddesi, çocukların katılım hakkının yasal olarak güvence altına alındığı bir metindir. </p>
<p>12. madde: Taraf Devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar.</p>
</div>
<h3> Çocuklar katılımın neresinde?</h3>
<p>SGD ve TÇYÖV gibi çocuk hakları alanında mücadele veren iki yerde gönüllülük yapmak, farklı kültürel ve sosyoekonomik alanlardan çocuklarla birlikte olmamı sağladı. Bu süreç, hem çocukların sahip oldukları kimliğin toplum tarafından onlar üzerinde yarattığı etkiyi ve algıyı anlamama hem de çocukların katılım mekanizmalarına erişip erişememelerinin önündeki engellerin derecesini görmeme olanak tanıdı. Ayrıca çocukların farklı yaş gruplarından olmaları, katılım konusunun farklı yaş gruplarında yarattığı etkiyi anlamama ve bunun pedagojik zorluklarını görmeme de fırsat sundu.</p>
<p>Yeterince dile yerleşmemiş olan “katılım hakkı”, çocukların ilk süreçte aşina olmakta zorluk çektikleri bir konuydu. Aslında gündelik pratiklerine böylesine nüfuz eden ve günlük yaşamlarında varlığı ya da yokluğu pek çok davranış modelini etkileyen bir hak, nasıl olur da bu kadar kabul edilmesi ve fark edilmesi zor bir alan olabilir? Bunun sebebinin, çocukların fikirlerinin önemsenmemesinin normalleştirildiği bir yaşam biçiminden kaynaklandığını düşündüm.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-49.png" alt="">
<figcaption>Çocuklarla yapılan çalışmalar</figcaption>
</figure>
<p>Demokratik ve katılımcı bir toplum olmak için verilen mücadele, çocuklar düzleminde daha farklı şekilde işliyor. Onlar hem sözleri önemsenmeyen grup olmanın norm hâline geldiği bir toplumla hem de aile içi önemsenmeme pratikleriyle yaşamlarını sürdürüyor. Toplumun çoğunluğu, çocuğun vereceği kararların hatalı olacağı çünkü yeterince “doğru” düşünemediği kabulünü çocukların yaşamına uygulayarak bu algıyı onlarda normalleştirmiş durumda.</p>
<p>Bu dışlayıcı tavır, onların gündelik yaşamlarının her alanında işletildiği için çocuklar, kendileriyle ilgili konularda sözlerinin dinlenmemesinin bir hak gaspı olduğunu düşünmeden bunu normal görme eğiliminde olabiliyorlar. O gün hangi kıyafeti giyeceği, hangi yemeği yiyeceği, nereye gideceği, ne söyleyeceği, nasıl oturacağı, kime neye ve nasıl tepki göstereceği gibi eylemlerin yetişkinler tarafından belirlenmesi hem toplumsal olarak hem de çocukların gözünde normal görülmeye yatkın bir durum hâline dönüşmüş durumda.</p>
<p>Ancak yetişkinler kendi kararlarını uygulatmaktan memnun olurken çocuklar bunu ya kabul etti, ya dile getiremeden reddetti ama uygulamak zorunda hissetti ya da doğrudan reddetti. Reddettiği vakit de “yaramaz” veya “söz dinlemeyen” çocuk durumuna düşürülerek dışlandı.</p>
<p>Çocuk katılımı, işte tam da bu noktada, kendisi hakkında söz söylendiği anda sözü dinlenmediği için rahatsız olan çocukların kendi haklarını nasıl koruyabileceklerini konuştuğumuz bir alan. Katılım hakkının çocuklarda bir “hak” hissi yaratmakta biraz da olsa zorlanmasının sebebi, çocukların katılımının engellenmesinin normalleşmesi ve hatta katılımlarının toplum tarafından marjinal bir eylem olarak algılanması.</p>
<p>Metroda veya kamusal alanda çocuğuna fikrini soran ya da çocuğuyla iletişim kuran bir ebeveynin diğer kişiler tarafından farklı görülmesi olağan bir durum. Hatta çocuğuyla iletişim kuran, ona fikirlerini soran ve onunla sohbet eden ebeveynin diğerleri tarafından “gülünç” bulunduğu anları da hatırlıyorum. Ancak bu, bir noktada sınıfsal da bir mesele.</p>
<p>Bu sebeple katılım hakkı yalnızca sosyoekonomik düzeyi yüksek, hâkim ideolojinin kabul ettiği ebeveyn tipine ve onun çocuklarına ait bir hak değil; her çocuk eşit, her çocuk haklı. Bu hakkın bazı ebeveynlerce bilinmesi, bazılarınca ise gereksiz bulunması da sınıfsal bir durum. Bu nedenle katılım hakkını, toplumun ve iktidarın kriminalize etmeye çalıştığı gruplardan çocuklarla çalışmak ve onlarla bu hakları hakkında atölyeler yapmak, benim için farklı mücadele alanlarının kesişmesine olanak sağladı.</p>
<h3>“Bulunduğun yerde söz hakkın var mı?”</h3>
<p>Çocuklarla her iki kuruluşta da yaptığımız şey, öncelikle içinde bulundukları mekâna, yani dernek ve vakfa, katılımlarının ne durumda olduğunu birlikte düşünmek oldu. Bulunduğun yerde söz hakkın var mı? Buraya ne ölçüde katılabiliyorsunuz? Hangi katılım mekanizmaları ile katılım sağlayabiliyorsunuz? Sizin hakkınızda belli kararlar alan bu kurumda neredesiniz? Sesinizin duyulduğunu hissediyor musunuz? Geri bildirim, şikâyet ve talep mekanizmaları, sesinizin duyulduğunu hissettiğiniz şekilde işliyor mu?</p>
<p>Öncelikle onların bu kurumda nerede olduklarını ve nerede olmadıklarını tartıştık. Katılım sağlayabildiklerini düşündükleri yerlerdeki mekanizmalar ve yollar yeterli mi, yoksa geliştirilmeli mi? Geliştirilmeliyse bunun yolu ne olmalı? Buna benzer onlarca soru ile onların ne ölçüde karar alma süreçlerine dâhil olduklarını ve ne ölçüde dâhil olmadıklarını tartıştık. Dâhil olmadıklarını düşündükleri ve dâhil olmayı talep ettikleri noktaları birlikte belirleyerek bunların imkânını konuştuk.</p>
<p>Bu, dernek ve vakıf binalarında somut fiziki değişim taleplerini de beraberinde getirdi. Örneğin bir etkinlikte dernek binasını ellerinde post-itlerle gezerek kendileri için güvenli olan ve güvenli olmayan alanları belirlediler. Güvenli olmadığını düşündükleri alanlar için neler yapabileceğimizi birlikte düşündük. Fikirlerini yazdıkları o kağıtlar hâlâ binada duruyor ve değişmesini istedikleri noktaları çocukların talepleri doğrultusunda değiştirmeye çalışıyoruz.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-51.png" alt="">
<figcaption>Çocuklarla yapılan çalışmalarda fikrlerini yazdıkları kağıtlar</figcaption>
</figure>
<p>Dernekler ve vakıflar, iş birlikleri için çeşitli kurumlarla görüşmeler yaparlar ve çoğunlukla bu ekipte çocuklar yer almaz. Gönüllülük yaptığım vakıfta çocuklarla böyle bir çocuk ekibinin görüşmelere katılmayı isteyip istemeyeceğini tartıştık. Kendileri hakkında belli kararlar alınıyor ancak onlar bu süreçten sonrasında haberdar oluyorlar.</p>
<p>Çocuklarla, dâhil olmadıkları ancak dâhil olmayı isteyecekleri alanların SWOT analizlerini; yani güçlü yönlerini, zayıf yönlerini, fırsatlarını ve risklerini değerlendirdik. Daha önce dâhil olmadıkları bazı alanlara dâhil olmanın onlar için iyi ya da yorucu olabileceğini onlardan dinledik. Bunun sonucunda, katılım sağlayacakları alanların kendilerine ne gibi yan sorumluluklar ve olumlu etkiler getireceğini tartışarak belirlemeye çalıştılar.</p>
<h3>Hak arayışı yayılır, kendi kabına sığmaz</h3>
<p>Bir sonraki adımda ise bir politika metni hazırladık. Burada aslında yetişkinlerin çocuklara nasıl yaklaşmalarını istediklerinden, içinde bulundukları kuruma ne şekilde katılım sağlamak istediklerini belirlemeye kadar pek çok katılım mekanizmasını yazılı hâle getirdiler. Bu aşamada çocuklar, sözlerinin yazılı hâle getirilmesiyle haklarının nerelere varabileceğini de görerek güçlü hissettiler.</p>
<p>Özellikle yaşı daha büyük olan çocuklar, bu hakkın gücünü yaşamlarının farklı alanlarına; iş, aile ve okul gibi yerlere nasıl yayabileceklerini bizlere sorarken metni de kendilerine güvenerek tamamladılar. Bir çocuğun, “Çağatay ağabey, böyle bir şey iş yerinde de olsa ne güzel olur,” dediğini ara konuşmalarımızdan hatırlıyorum.</p>
<p>Aslında çocuk katılımı konusunun yalnızca dernek ve vakıf binasıyla sınırlı kalmadığını, bunun hayatlarının diğer alanlarının da temel bir meselesi olduğunu görmeleri, hak mücadelesi alanlarının kesişimselliğini bana bir kez daha gösterdi. Bu çocuklar yaşları ilerledikçe katılımcısı olacakları farklı topluluklara girecekler ve bu hak zihinlerinde hep yer alacak.</p>
<p>Sanırım bu programın sonunda bunu görmek beni çok daha umutlu kıldı. Çünkü çocukların, kendileri için mücadele eden yetişkinlerle birlikte çocuk haklarını savunduklarını görmeleri hem onlara güç verdi hem de kendilerini ileride bu konularda mücadele etme yönünde motive etti.</p>
<p>Bu program elbette bitmedi ve bitmeyecek. Dernek ve vakıfta politika metinleri ve oluşturulan Çocuk Danışma Kurulu aracılığıyla yalnızca düzenli bir hâl aldı. Düşünüyorum ki bu sorgulamalar, gönüllülük yaptığım kuruluşların da kendilerini sorgulamaya açık yerler olması sebebiyle olumlu sonuçlar verdi. Çünkü kuruluşlar da kendi mekanizmalarında çocukların katılımının olmadığı alanları yeniden düzenleme girişiminde bulundular.</p>
<p>Çocuk hakları konusunda bilgiye sahip olsak da özellikle onların aracılığıyla, yani özneleri aracılığıyla hem mekânı hem mekanizmaları yeniden düşünmek; kuruluşlar, çocuklar ve gönüllüler için çok farklı kazanımlar sağladı. Hiçbir hak diğer haklarla ikame edilemez ve her hak bir diğerinin temel taşı.</p>
<p>(ÇTY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Neler oluyor hayatta?”: Üçüncü göz olmayı öğrenmek]]></title><link>https://bianet.org/yazi/neler-oluyor-hayatta-ucuncu-goz-olmayi-ogrenmek-321115</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/02/neler-oluyor-hayatta-ucuncu-goz-olmayi-ogrenmek.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/neler-oluyor-hayatta-ucuncu-goz-olmayi-ogrenmek-321115</guid><description><![CDATA[Yazdıklarımı birilerinin okuyor olması bende devam etmek için büyük bir heves bıraktı. Bir sesim olduğunu insanlar okuyana kadar fark etmemiştim gibi neredeyse.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gerçek olan ve olmayan rüyalar üzerine.</p>
<p>bianet’te staj yapmak birçok sıfatla tarif edilebilir bir tecrübe. Benim için bunlardan birinin “rüya gibi” olduğunu söylemek hata olmaz. Bir ay boyunca haber merkezinin kalbinde olmak çok besleyici bir deneyimdi. </p>
<p>Ofise geldiğim ilk günden itibaren bianet’in habercilik sürecine birinci elden tanık olma şansı elde ettim. Ofisteki küçücük ekip tam anlamıyla harıl harıl çalışıyordu ama bir yandan herkes işine öylesine aşıktı ve tutkuyla çalışıyordu ki ofiste ne kadar büyük işler bitirildiğini fark etmek için siteye bakmam gerekti. Resmen editörler şen şakrak masalarında başındayken internet sitesinde dünyalar kadar haber yazılmış, çevrilmiş. Bu çalışma şevki, ve bianet gazetecilerinin işlerine olan sevgisi beni ilk günden büyüledi. </p>
<p>Bu dünyanın içine girmenin çok zor olacağını ve fazla antrenman gerektireceğini düşündüm ilk başta, sonuçta kendine gazeteci diyebilmek zaten zorken gazetecilik yapmak daha da zordur diye varsaydım. Ofiste geçireceğim bir ay boyunca stereotipik bir staj deneyiminde olduğu gibi “burnumu sürteceğimi” düşündüm aslında. Daha sonra ise katıldığım ilk gündem toplantısında bana neler üzerine çalışacağım ve gündemimi nelerin kapladığı soruldu. Başka bir yerde bir stajyer olarak bu kadar ciddiye alınmayacağımı biliyorum.</p>
<p>Bu bir ay boyunca kendimi bir stajyerden ziyade gazeteci adayı gibi hissettim. Gündem toplantılarında üzerine çalışmak istediğim haberlerden bahsettiğimde hiçbiri için “Senin boyunu aşar.” denmedi. Aksine, daha ilk haftamda telefon numaraları iletildi bana, röportajlar yaptım. Bu bana o kadar özgüven kattı ki, bu işi gerçekten yapabileceğimi düşündüm ve ciddiye alındığımı iliklerime kadar hissettim. Burada kimse beni “toy bir stajyer” olarak görmedi ve ben de bu güvenle hiçbir zaman ne soru sormaktan ne de öğrenmekten çekindim. Stajım boyunca sayamayacağım kadar insandan görüş aldım; onlara sorular hazırladım, objektif şekilde görüşmeye gayret ettim, seslerini kaydettim, kayıtları defalarca dinledim, yazıya geçirdim, bağlamından koparmadan haberlerimde kullandım. Bütün bu süreç bana iyi bir amaca hizmet ettiğimi hissettirdi. Bir nevi gazeteci taklidi yaptım, zamanla yaptığım şeyden emin olmaya başlayıp kendimi gazeteci gibi bile hissettim.</p>
<p>Stajımdan önce gazetecilik benim için çok güçlü bir meslekti. Hala da gazetecilerin çok güçlü olduklarını düşünüyorum. bianet’teki ikinci günümde basın mensubu olmak benim çok değerli ve güzel bir ana tanıklık etmemi sağladı: Ağır Ceza Mahkemesi’ne elimi kolumu sallayarak girip bir sosyalistin tahliyesini izledim. Üçüncü bir göz olarak her an her yerde bulunabilme hakkına sahip olmak benim için en kıymetli ayrıcalıklardan biri. Kendim pek deneyimlememiş olsam da zorluklarını görmezden gelmeye değecek bir ayrıcalık bence. Adliyede insanların stresine, direnişine tanık oldum, ardından da sevinçlerine. </p>
<p>Gazetecilik bana sorulursa bir çeşit tanıklık. Masamın başında oturup yurt dışından haberler yaparken de elim Kenya’ya, Bolivya’ya ve Yunanistan’a uzadı. Masamdan kalkmadan yaptığım tanıklık bile bana dokundu, bir an kendimi Kenya’daki protestolara gözüm dolmuş halde buldum. Sonra da tanıklığımı başkalarına aktardım. Bana gazeteciliğin rüya gibi gelen kısmı da zaten tanıklıklarıma başkalarının tanıklık edip fikir oluşturmaları. bianet hakkı odağına alarak benimsediği gazetecilikle insanlara fikir veriyor ve onlarda tepki oluşmasını sağlıyor. Bence bu saydıklarımdan daha değerli güçlere gazetecilerden başka kimse sahip değil. </p>
<p>Gazeteciliğin benim için bu kadar keyifli olacağını yapana kadar bilmiyordum. Tanıklığın yanı sıra sesimi duyurabiliyor olmak benim için çok etkileyici. Yazdıklarımı birilerinin okuyor olması bende devam etmek için büyük bir heves bıraktı. Bir sesim olduğunu insanlar okuyana kadar fark etmemiştim gibi neredeyse. İşin en güzel kısımlarından biri ise ana dilimde sese kavuşabilmekti sanırım. bianet’te Kürtçe çeviri yapma fırsatım oldu ve ben nasıl ki ana dilimde ses çıkarabildiysem insanlar da ana dillerinde bu sesi dinleyebildi. Bu alışveriş beni çok heyecanlandırıyor, gördüğüm kadarıyla gazeteciliğin kalbinde de bu alışveriş yatıyor.</p>
<p>Benim için gazetecilik duygu yüklü ve ağır sorumluluklara sahip olunan bir işmiş, bunu gördüm. bianet’te geçirdiğim bir ay gerek öğrendiklerimle gerekse tanıştıklarımla unutulmayacak bir tecrübeydi.</p>
<p><em>Ji bo her tiştî gelek spas. Bi silaven û hezkirin ji bo hemû cîhanê! (Her şey için çok teşekkürler. Tüm dünyaya selamlar ve sevgilerle!)</em></p>
<p>(EK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Günün sonlandığı akşam vakti]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gunun-sonlandigi-aksam-vakti-321154</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/04/gunun-sonlandigi-aksam-vakti.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gunun-sonlandigi-aksam-vakti-321154</guid><description><![CDATA[Diyarbakır, sivil hayat açısından bölge şehirleri içerisinde en “örgütlü” olanı. Bu sebeple bu örgütlü sivil kurumların, hiçbir rantiyeye yaslanmadan, özellikle kentin yaşam alanlarıyla ilgili karar süreçlerinde daha cesur ve etkili politika üretmelerine, söz söylemelerine, müdahil olmalarına ihtiyaç var gibi…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Biri demişti ki kent dediğiniz, kendi içinde karmaşık mimari yapı tercihiyle, bir anlamıyla o kentte yaşayanların kimliğini de ele verir…</p>
<p>Düşünün; çok değil, bundan elli altmış yıl öncesine kadar etrafı binlerce yıllık sur duvarlarıyla kuşatılmış ve kuşbakışı eski kenti haç misali ortadan dörde ayıran iki ana arter caddeden oluşan bir yapısal manzumeden; şimdi büyük ve geniş bulvarları, caddeleri olan, çok katlı, korunaklı, steril site hayatına endeksli bir yeni kent yaşam alanıyla artık hemhâliz…</p>
<p>Geniş bulvarlarıyla namdar yeni yaşam alanlarını şehre konuk olarak gelenlere “gururla” anlatırken, sanırım kısa zamanda o mekânlara ulaşabilmek için yolların yetersiz kalıp, artık günün her saatinde krize dönen ulaşım sorunuyla didişileceği, pek de uzak görüşlü olmama hâli nedeniyle hesap edilmemişti sanki!</p>
<p>Bir zamanlar en fazla “surların içi küncülü (susamlı) çörek, dışı pasta kokar” diye telaffuz edilen bir dünyadan! Şimdi artık toplumsal ve sınıfsal ayrışmanın, hatta kopuşun simgesi hâline dönüşen güvenlikli, steril sitelere mahpus hayatlar bizlere ev sahipliği ediyor; hem de gönüllüsünden…</p>
<p>Âdeta “inşaat ya Resulallah” sloganını kendine ilke edinen “müteahhit ve sektör temsilcileri”, doyumsuz kâr beklentileriyle, sürekli sağdan çok sıfırlı rakamlara alıcı bulan ve bunu sürekli bir ihtiyaç gibi pompalayan inşa alanları için “yeni imara açılması gereken” alanları ısrarla talep ediyorlar. Yetinmeyip yatırımını yaptıkları medyatik aktörlerine dillendirtiyorlar da…</p>
<p>Ve bunu yaparken de o denli çoklu kamuflajlar yapıyorlar ki duyan şaşırıyor: Şehrin turizm potansiyelinden tutun, Amedspor’un Süper Lig’e çıkmış olmasının gerekçelendirilmesine varıncaya kadar.</p>
<p>Diyarbakır, malum, sadece bölgenin değil, dünyanın da gözlerinin üzerinde olduğu bir “marka” şehir. Böyle bir şehrin, bir anlamıyla “pasif” konumda olan hemşehrileri değil; “seçilmiş” ve “atanmış” yöneticilerinin, şehre dair kararları alır ve dahi uygularken hemşehriyi bu pasif konumundan sıyırıp karara katılabilen, uygulama aşamasında da kararın parçası olarak sahiplenen bir role büründürmesine çok ihtiyaç var.</p>
<p>Sanki en başta şu “imar” mevzuunda elbette. Çok değil, bundan on on beş yıl kadar önce kentin hafızasında Kırklar Dağı’nın önce imara açılması, sonra çok ama çok katlı blok yapıların gökyüzüne doğru yükselmesi ve sonra da yıktırılması süreçleri, panoramik bir imar belgeseli projesi olarak yaşandı.</p>
<p>Hâlbuki o alan, şehrin hafızasında tarihî, kültürel ve inançsal açıdan güçlü altyapısı olan bir alandı. O Kırklar Dağı’nın hemen eteğinde, şehrin yanı başından süzülerek akıp giden ve kutsiyeti olan Dicle Nehri’nin üzerindeki kadim On Gözlü Köprü var. Köprünün dört bir yanında ise son on yıl içinde pıtırak gibi biten yapılaşmalar var şimdilerde…</p>
<p>Silvan (doğu) yolu üzerinde villaların dizilmesi kendince bir boşluğu dolduruyorken, son birkaç yıl içinde bu kez Elazığ (kuzey) yolu üzerinde, sabahtan akşama kadar güneşin içinde olduğu dümdüz eski tarımsal alanda “villakondu”lar şehrin gündemine düştü.</p>
<p>Doğrusu, çok söz etmek mümkün. Ama sanırım sözü şöyle tamamlamalı: Diyarbakır, sivil hayat açısından bölge şehirleri içerisinde en “örgütlü” olanı. Bu sebeple bu örgütlü sivil kurumların, hiçbir rantiyeye yaslanmadan, özellikle kentin yaşam alanlarıyla ilgili karar süreçlerinde daha cesur ve etkili politika üretmelerine, söz söylemelerine, müdahil olmalarına ihtiyaç var gibi…</p>
<p><strong>Not:</strong> Bu yazıyı yazmama, beş gündür (pazartesi-cuma) bir dosya olarak işlenen Güneydoğu Ekspres gazetesi özel haberi vesile oldu…</p>
<p>(ŞD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir ulusal değer olarak Topp ikizleri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-ulusal-deger-olarak-topp-ikizleri-321165</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/07/03/bir-ulusal-deger-olarak-topp-ikizleri.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-ulusal-deger-olarak-topp-ikizleri-321165</guid><description><![CDATA[Muhafazakâr kırsal kesimle özdeşleşen müzikal kimlikleri hiciv ve aktivizmle birleşince uzak diyarda lezbiyenliğin 80’lerden itibaren kolaylıkla kabul görmesinin yolunu açmıştı…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Mayıs ayında vefat eden <strong>Topp</strong> ikizlerinden <strong>Jools</strong>’u anma konserinde ağlamaklı başladığı konuşmasında seyirciyi güldürmekten kendini alamayan ikizi <strong>Lynda</strong> zımba gibi sözlerle radikal aktivizmini de bir kez daha ispat etti. </p>
<p>Savunma sanayiine devletin ayırdığı devasa bütçeye kinayeli laflarla işaret ederken müziğe herhangi bir ödenek ayrılmamış olmasını esefle kınadı. Bir zamanlar memlekette müzisyenlerin sanatlarını icra edebilecekleri envaiçeşit mekânın günümüzde neredeyse yok olduğunu belirtirken müzisyenlerin en ufak bir destek için bile devlet kapısını aşındırması gerektiğinin altını çizdi. </p>
<p>Ülkenin sevilen müzik şahsiyeti <strong>Tami Neilson</strong> en başta olmak üzere çeşitli sanatçıların onurlandırdığı dokunaklı gecede 40 yılı aşkın bir süredir ülkenin adeta millî değeri sayılan Topp ikizlerinden Lynda insanı insan yapanın müzik olduğunu hatırlatttğında gözyaşlarına coşkulu alkışlar karıştı.  </p>
<p>Kırsal kesimde tabiat ve hayvanlarla iç içe büyümüş olmanın avantajını güçlü fizikleri ve gür sesleriyle birleştirmiş olan Topp ikizleri genelde muhafazakârların sahiplendiği country ve folk müzik aracılığıyla ülke çapında sevilmiş, sahnede ve televizyonda canlandırdıkları muhtelif karakterlerle halkı candan güldürmüş, ayrıca beyaz olmalarına rağmen coğrafyanın kadim haklarının yanında durarak aktivizmlerini de ustalıkla kabul ettirmişlerdi. Lezbiyenlik onlar sayesinde otomatikman kabul edilen bir dinamiğe dönüşmüş, Topp ikizleri ömürleri boyunca haksızlığa uğrayanların yanında durmuş.</p>
<p><em>Topp ikizleri: Dokunulmaz kızlar (The Topp Twins: Untouchable Girls)</em> adlı belgesel bizi ikizlerin komik olduğu kadar provokatif evrenine muvaffakiyetle taşırken seyircinin yelkenleri de ister istemez suya iniyor. </p>
<h3>Aktivizm şahikaları</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-61.png" alt=""></p>
<p>14 Mayıs 1958 yılında Yeni Zelanda’nın Huntly kasabasında doğmuş olan, her açıdan güçlü  kahramanlarımız çocukluklarından itibaren ziyadesiyle ahenkli bir çift olarak şarkı söylemeye başlamış. Kırsal kesimden anne babanın gözü önünde gelişen kendine has dinamiği kabul etmesi zaman almış, lakin evlatlarına duydukları sevgi tabii ki ağır basmış. 70’li yılllardan beri bilhassa dinamizmleriyle tanınan ikizler esasen siyasi protesto içerikli eserler icra ediyormuş.</p>
<p>Coğrafyanın yerlileri Maoriler’in toprak hakları için protestolara katılmışlar, Yeni Zelanda’nın nükleer enerjiden azade olması için çabalamışlar; lezbiyenliklerini açıkça yaşadıkları gibi eşcinsel hakları için de mücadele etmişler. Güney Afrika’daki Apartheid rejimi ve iklim değişimi de direnişlerinin vücut bulduğu alanlar olmuş, mizahla harmanladıkları mesajları geniş halk kesimleri tarafından kale alınmış. Yarattıkları muhtelif karakterlerle sahne ve televizyon seyircisinin gönlünde taht kurmuşlar, ulusal değer seviyesine yükselmişler. Kılıktan kılığa girmişler, lakin kimseyi aşağılamadan, kendilerini gülünç hallere düşürerek gayet tesirli parodi ve televizyon programlarına imza atmışlar. Muhtelif ödüller kazanmış olduklarını da hatırlamakta fayda var. </p>
<h3>Mizah her derde deva!</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/07/1200x700-62.png" alt=""></p>
<p>Jools’un uzun bir kanser mücadelesinin ardından gelen ölümü adeta tüm Yeni Zelanda’yı millî yasa boğmuş; sonrasında, tüm arşivleriyle birlikte haklarındaki belgesel de tekrar gündeme gelmiş. Gösterime girdiği andan itibaren Yeni Zelanda’da seyirci rekorları kırmış olan belgesel, yapımcılarının yüzünü ekonomik olarak da ziyadesiyle güldürmüş. Kadın yönetmen <strong>Leanne</strong> <strong>Pooley</strong>’nin elinden çıkma 2009 Yeni Zelanda yapımı 84 dakikalık belgesel dünya çapındaki festivaller ve ödüllerle de başarısını perçinlemiş. Nitekim Topp ikizleri gezegenin İngilizce konuşulan birçok diyarında tanınan ve sevilen şahsiyetlerdi; ayrıca çıktıkları dünya turunun teferruatı da belgeselin son kısmında mühim yer tutuyor. Belgeselin ödüle layık görüldüğü festivallerden Melbourne, Portland, San Francisco Lesbian &amp; Gay, Seattle, Toronto ve Göteborg’un yanı sıra, Yeni Zelanda Film ve TV ödülleri de unutulmamalı. </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/BH8TWT1mkjs?si=aBGcNujk4Q2lkERo" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Arşiv görüntüleri peş peşe dinamik bir şekilde sıralanırken, geleneksel biyografik belgesel formatından uzaklaşılmasa da Topp ikizlerinin enerjisi muhakkak ki seyirciyi avucunun içine alıyor; hiçbirimiz davalarıyla empati kurmakta zorlanmıyoruz. İroni ve mizah bilhassa siyasi ve toplumsal eleştiri için ideal bir vektör oluşturuyor. </p>
<p>İkisinin de hayat arkadaşını yakından tanıyor, Yeni Zelanda’da bir zamanlar yasal olmayan evlilik eşitliğine desteklerine hayran kalıyoruz. </p>
<p>Taşkın kahramanlarımızın müştereken muzdarip oldukları göğüs kanseri hususunda aktivizmlerini sürdürmekten geri durmadıklarını belirtmek de şart. </p>
<p>Topp ikizlerinin Yeni Zelanda Liyakat Nişanı ve daha birçok payeyle taçlandırılmış olması tesadüf değil!</p>
<p>Ücra diyardan gelen son sevindirici haber ise Google Haritalar’da Maori yerleşim adlarının artık yerel dile uygun şekilde düzgün telaffuza kavuşturulduğuna dair; darısı başımıza!</p>
<p>(RL/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İstanbul’da “cüce keçi” furyası]]></title><link>https://bianet.org/haber/istanbulda-cuce-keci-furyasi-320885</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/25/istanbulda-cuce-keci-furyasi-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/istanbulda-cuce-keci-furyasi-320885</guid><description><![CDATA[Burak Özgüner Hayvan Hakları Merkezi (BurHak) üyesi Cansu Özge Özmen: “Belirli türlerin insan beğenisine uygun özellikler için yapay seçilim yoluyla üretilmesi ve metalaştırılması hayvanları korumaktan oldukça uzak bir yaklaşım. Cüce keçiler de bu eğilimin günümüzdeki örneklerinden yalnızca biri.”]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda müşterilerin cüce keçilerle zaman geçirdiği kafeler ve çiftlikler revaçta.</p>
<p>Özellikle sosyal medyada denk gelinen fotoğraf ve videolardan gördüğümüz kadarıyla insanlar bu kafelerde bez bağlanmış, kapalı alana sıkışmış keçileri kucaklarına alabiliyor ve onları biberonla besleyebiliyorlar.</p>
<p>Keçiler insanlar kahvaltı yaparken veya kahve içerken masaların arasında dolaşıyor. Bu yoğun talep, hayvanların üretilen ve tüketilen bir ürünmüş gibi satın alınmasına neden oluyor.</p>
<p>Kedi ve köpeklere alternatif bir “evde beslenen hayvan” olarak pazarlanan keçiler, hayvan satış piyasasında giderek daha görünür bir yer ediniyor. Çiftliklerde ve internet üzerinden yapılan satışlarda hayvanların fiyatları genellikle 15 ila 20 bin TL arasında değişiyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/whatsapp-image-2026-06-25-at-15-07-54.jpeg" alt=""></p>
<h3>“Kalıcı çözüm, talebin ortadan kalkması”</h3>
<p>Keçilerin birer metaya dönüşmesi, hayvan hakları ve hayvan refahı açısından ciddi soru işaretleri yaratıyor.</p>
<p><strong>Burak Özgüner Hayvan Hakları Merkezi (BurHak) üyesi Cansu Özge Özmen</strong>, insanların birçok türün yaşamları boyunca “bebeksi” kalan versiyonlarını daha sevimli bulduğundan bahsetti:</p>
<p><em>“Bebeklere yönelik bu ilgi ve koruma dürtüsü hayvanlar söz konusu olduğunda çoğu zaman sahiplenme ve tüketme arzusuna dönüştüğünü görüyoruz. Belirli türlerin insan beğenisine uygun özellikler için yapay seçilim yoluyla üretilmesi ve metalaştırılması hayvanları korumaktan oldukça uzak bir yaklaşım. Bugüne kadar pek çok tür ziyaretçileri çekmek amacıyla sergilendi. Cüce keçiler de bu eğilimin günümüzdeki örneklerinden yalnızca biri.”</em></p>
<p>Özmen, minyatürleştirilen hayvanların çeşitli kalıtsal ve yapısal sağlık sorunlarıyla karşılaşabileceğini ve Türkiye’de bu mekânları doğrudan düzenleyen bir mevzuat olmadığını vurguladı:</p>
<p><em>“Keçilerin internet ilânlarına baktığımızda çok sayıda satışın bireysel ve dağınık şekilde yürütüldüğünü görüyoruz. Bu nedenle uygulamada tüm satışların ne ölçüde kayıt altına alındığı, vergilendirildiği veya etkin biçimde denetlendiği konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor. Kalıcı çözüm, talebin ortadan kalkmasıdır.”</em></p>
<p>Hiçbir hayvanın üretimine ve satışına destek olmamanın en temel ahlâki sorumluluk olduğunu, bu mekânlara gidenlerin veya keçi satın alanların sayısız hayvanın acı çekmesine neden olduğunu hatırlatan Özmen, herhangi bir keçi çiftliğinin de denetlenmediğini ekledi.</p>
<div class="box-13">
<h3>Bu keçiler neden “cüce”? </h3>
<p>Cüce keçi türünün kökenleri Batı Afrika’ya dayanıyor. İstanbul’daki bazı çiftliklerde doğan keçilerin “Nijerya cüce keçisi” olduğu düşünülüyor. Tür, evcilleştirilmiş ve özellikle gösteri amaçlı üretilen bir ırk olarak biliniyor.</p>
<p>Nijerya cüce keçileri dışarıdan bakıldığında genetik bir anormallik taşıyormuş gibi algılansa da aslında vücut oranları doğal yapıları içinde korunmuş, yalnızca küçük boyutlu bir ırk. Yani insan üretimiyle ortaya çıkan minyatür bir form söz konusu.</p>
<p>Genellikle ortalama 50 ila 70 cm yüksekliğe sahipler, ortalama ömürleri ise 15 ila 18 yıl arasında. Sağlıklı bir yaşam sürdüklerinde bu süre daha da uzayabiliyor. Otçullar; ama yem, saman ve bazen tahıl gibi ek gıdalarla da besleniyorlar. Cüce keçilerin ağırlığı ırklarına ve cinsiyetlerine göre değişiyor. Genellikle 10 ila 30 kg arasında ağırlığa sahipler.</p>
<p>Artan ilgiyle birlikte Nijerya cüce keçileri, çiftliklerde üretilen, internet üzerinden 15-20 bin TL aralığında satılan ve çeşitli mekânlarda sergilenen canlılara dönüşmüş durumda.</p>
<p>Çiftlikte doğan bir keçinin nereye gideceği çoğu zaman belirsizliğini korurken, sonuç çoğu vakada benzer oluyor: Doğal çevresinden koparılan, yabancı insanlarla yoğun temas içine sokulan ve bu süreçte ciddi stres yaşayan, çoğu zaman ise ya terk edilen ya da yaşlanmadan önce ölen hayvanlar.</p>
</div>
<h3><img src="https://static.bianet.org/2026/06/whatsapp-image-2026-06-25-at-15-07-54-1.jpeg" alt=""></h3>
<h3>Hayvanların konsepte indirgendiği kafeler</h3>
<p>Söz konusu çiftlik ve kafe türü işletmelerin bu kadar ilgi görmesi, yalnızca <em>popüler </em>olmalarından değil, aynı zamanda insanların sosyal medyada gördüklerini deneyimleme isteğinden de kaynaklanıyor. Öte yandan evcil ve sevimli hayvanlarla vakit geçirmek, birçok kişi için iyi hissettirici ve stres azaltıcı bir deneyim sunuyor. Bu durum literatürde “evcil hayvan etkisi” olarak tanımlanıyor.</p>
<p>Araştırmalar, evcil hayvanlarla birlikte yaşamanın stres seviyelerini düşürdüğünü ve kalp sağlığı üzerinde olumlu etkiler yaratabildiğini gösteriyor. Hayvanlarla temasın, stres hormonu olarak bilinen kortizol düzeyini azalttığı da biliniyor.</p>
<p>Ancak keçiler gibi insan etkileşimine alışık olmayan türler söz konusu olduğunda durum farklılaşıyor. Bu hayvanların yoğun insan teması altında stres seviyelerinin artabildiği, hatta kortizol düzeylerinde yükselme gözlemlendiği belirtiliyor.</p>
<p>Dünya’nın çeşitli ülkelerinde insanların hayvanlarla zaman geçirebildiği konsept kafeler daha yaygın.</p>
<p><a target="_blank" rel="nofollow">2004 yılında Japonya’da açılmaya başlayan kafeler oldukça eleştiri alıyor. Gerek evcil gerek egzotik yüzlerce hayvanın kullanıldığı kafeler, uluslararası bir ilgi odağı.</a></p>
<p><a target="_blank" rel="nofollow">Japonya’daki bu kafeler, hayvanat bahçesi izniyle açılıyor ve kafelerdeki hayvanların şartları hayvanat bahçesindekilerden bile kısıtlı. </a></p>
<p><a target="_blank" rel="nofollow">Evcil hayvan kafelerinde yapılan araştırmalar da hayvanlara alan tanınması gerektiğini söylüyor. İsveç’te bir kedi kafesinde yapılan araştırmada kafede yaşayan 27 kedinin müşteri yoğunluğunda kaçmak için yüksek yerlere ve saklanma alanlarına başvurdukları görülüyor.</a><a href="#_msocom_5" target="_blank" rel="noopener" name="_msoanchor_5"></a></p>
<div class="box-1">
<p><strong>Yararlanılan kaynaklar:</strong></p>
<p><a href="https://newsinhealth.nih.gov/2018/02/power-pets" target="_blank" rel="noopener">https://newsinhealth.nih.gov/2018/02/power-pets</a><br><a href="https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10866781/" target="_blank" rel="noopener">https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10866781/</a><br><a href="https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC12712171/" target="_blank" rel="noopener">https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC12712171/</a><br><a href="https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC12649627/" target="_blank" rel="noopener">https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC12649627/</a><br><a href="https://www.marylandzoo.org/animal/nigerian-dwarf-goat/" target="_blank" rel="noopener">https://www.marylandzoo.org/animal/nigerian-dwarf-goat/</a><br><a href="https://breeds.okstate.edu/goats/nigerian-dwarf-goats" target="_blank" rel="noopener">https://breeds.okstate.edu/goats/nigerian-dwarf-goats</a><br><a href="https://livestockconservancy.org/about-us/conservation-successes/nigerian-dwarf-goat/" target="_blank" rel="noopener">https://livestockconservancy.org/about-us/conservation-successes/nigerian-dwarf-goat/</a><br><a href="https://www.farmhealthonline.com/US/health-welfare/goat-welfare/goat-behaviour/" target="_blank" rel="noopener">https://www.farmhealthonline.com/US/health-welfare/goat-welfare/goat-behaviour/</a></p>
</div>
<p>(EK/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yapay zekâ hafızayı yeniden kurabilir mi?]]></title><link>https://bianet.org/haber/yapay-zeka-hafizayi-yeniden-kurabilir-mi-320925</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/26/yapay-zeka-hafizayi-yeniden-kurabilir-mi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/yapay-zeka-hafizayi-yeniden-kurabilir-mi-320925</guid><description><![CDATA[Dr. Öğr. Üyesi Esin Paça Cengiz ile sanat eleştirmeni ve sosyolog Can Memiş, yapay zekânın kolektif belleği nasıl dönüştürdüğünü, sunduğu olanakları ve beraberinde getirdiği riskleri değerlendirdi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yapay zekâ teknolojileri, geçmişle kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürüyor. Bugün birkaç saniye içinde tarihsel fotoğraflar hareketlendirilebiliyor, yaşamını yitiren kişilerin sesleri yeniden üretilebiliyor, hiç yaşanmamış görüntüler gerçeğinden ayırt edilmesi güç biçimde oluşturulabiliyor.</p>
<p>Bu gelişmeler bir yandan hafıza çalışmaları, sinema ve arşiv çalışmaları açısından yeni olanaklar sunuyor; bir yandan da hakikat, temsil ve manipülasyon tartışmalarını da daha görünür hâle getiriyor.</p>
<p>Özellikle geçmişe ilişkin görüntülerin yapay zekâyla yeniden üretilmesine karşın arşivlerin güvenilirliği, görsel kanıtın değeri ve dijital araçların politik kullanımına ilişkin sorular yeniden gündeme taşıyor. Yapay zekâ, görünmeyeni görünür kılabilecek, kayıp hafızaları yeniden dolaşıma sokabilecek yaratıcı imkânlar sunuyor. Bu imkânları sunarken de önemli etik sorunları da beraberinde getiriyor.</p>
<p>Yapay zekânın hafızalaştırma çalışmalarına katkı sunup sunamayacağı kadar, hangi sınırlar içinde kullanılacağı, hangi etik ilkelerle denetleneceği ve hakikatle kurduğumuz ilişkiyi nasıl dönüştüreceği de giderek daha fazla önem kazanıyor.</p>
<p>Bu sorular etrafında, Kadir Has Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Esin Paça Cengiz ile Sanat eleştirmeni ve Sosyolog Can Memiş ile konuştuk.</p>
<h3>Cengiz: Manipülasyon, kusursuz bir gerçekliği bozmuyor</h3>
<p>Yapay zekâ ile üretilen görüntülerin geçmişe ve kolektif belleğe etkisini değerlendiren Dr. Öğr. Üyesi Esin Paça Cengiz, görüntü manipülasyonunun yapay zekâ ile ortaya çıkan yeni bir olgu olmadığını söylüyor.</p>
<p>Sinema ve televizyonun uzun yıllardır görsel efekt teknolojileriyle gerçekliği yeniden kurduğunu hatırlatan Cengiz, özellikle 1980<strong>’</strong>lerden itibaren dijital teknolojilerin gelişmesiyle tarihsel olaylara ait görüntülere müdahale edilmesinin yaygınlaştığını belirtiyor.</p>
<p>Oyuncuların tarihsel olayların içine dijital olarak yerleştirilebildiğini ya da arşiv görüntülerinin yeniden kurgulanabildiğini ifade eden Cengiz, bu gelişmelerin tarihsel temsil üzerine çalışan araştırmacılar arasında önemli tartışmaları da beraberinde getirdiğini aktarıyor:</p>
<blockquote>
<p><em>Arşiv görüntüsüne müdahale edildiği için, imgeyi gördüğümüzde onun gerçek olup olmadığını nasıl anlayacağız? Ya da o imge çok gerçek göründüğü için... Aslında imgenin gerçeklikle ilişkisi zaten başlı başına çok ciddi ve derinlemesine bir konu. Arşiv görüntüsü gördüğümüz zaman, o arşiv görüntüsünün kendisine atfettiğimiz otorite de sorgulanabilir bir şey. Dolayısıyla manipülasyonla çok pürüzsüz, çok "pürüpak" bir şeyin bozulduğunu söyleyemeyiz aslında.</em></p>
</blockquote>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-4.jpg" alt="">
<figcaption><em>Kadir Has Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Esin Paça Cengiz.</em></figcaption>
</figure>
<h3>“Yapay zekâ, tarih ve hafızayı deşifre etmenin de bir aracı olabilir”</h3>
<p>Cengiz<strong>’</strong>e göre asıl mesele görüntünün teknik olarak değiştirilmesi değil, hangi bağlamda dolaşıma sokulduğu.</p>
<p>Son dönemde yapay zekâ ile tarihsel kişiliklerin görüntülerinin canlandırılması veya ses kayıtlarından yeni konuşmalar üretilmesini de bu çerçevede değerlendiren Cengiz, teknolojinin tek başına bir tehdit olarak görülmemesi gerektiğini düşünüyor:</p>
<p><em>“Arşiv görüntüsünü farklı bağlamlarda kullanarak, hiç manipüle edilmemiş bir imgeden bile farklı anlamlar çıkarılmasını sağlayabilirsiniz. Aynı durum manipülasyon için de geçerli. Bir yandan bu, görüntünün gerçekliğinin sorgulanmasına neden oluyor; gerçeği manipüle ederek onun dışına çıkarıyor gibi düşünülebilir. Ama diğer yandan yapay zekâ, tarih ve hafıza üzerine düşünmek, bu alanlardaki söylemleri görünür kılmak ve deşifre etmek açısından da yaratıcı imkânlar sunabilir.”</em></p>
<h3>Memiş: “Bu araçların tekeli üzerine politika üretmeliyiz”</h3>
<p>Hafıza çalışmaları alanında yapay zekâ teknolojilerinin kullanımını değerlendiren Can Memiş, bu araçlara ilkesel olarak karşı olmadığını, aksine demokratikleşme ve hafızalaştırma süreçlerinde önemli imkânlar sunabileceğini söylüyor. Ancak bu teknolojilerin geliştirilme ve kullanım biçiminin ciddi etik ve politik sorular doğurduğuna dikkat çekiyor.</p>
<p>Yapay zekâ teknolojilerinin büyük ölçüde teknoloji şirketlerinin kontrolünde geliştirildiğini hatırlatan Memiş, algoritmaların ırkçılığı, cinsiyetçiliği ve insan hakları ihlallerini yeniden üretebildiğine ilişkin tartışmaların göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtiyor.</p>
<blockquote>
<p><em>Burada öncelikle bu araçların kimin tekelinde olduğu üzerine politika üretmek zorundayız. Kolombiyalı sanatçı Iván Argote, Au Revoir Joseph Gallieni adlı işinde Paris'teki sömürge figürüne ait bir heykeli dijital araçlarla yerinden kaldırmış gibi manipüle ediyor. Bu eylem, geleceğe dair antikolonyal bir vaat içeriyor. Peki aynı araçlar kolonyalist akıl tarafından kullanıldığında buna karşı nasıl önlemler alacağız?</em></p>
</blockquote>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/foto1.jpg" alt="">
<figcaption><em>Sanat eleştirmeni ve Sosyolog Can Memiş.</em></figcaption>
</figure>
<h3>“Temsilin sınırlarını ıskalayan yapay zekâya mesafeli olmak gerekiyor”</h3>
<p>Yapay zekâ ile yaşamını yitiren kişilerin yeniden konuşturulması ya da sahneye çıkarılması eğilimini de değerlendiren Memiş, bu tür uygulamaların, kaybı kabul etmek yerine onu inkâr eden toplumsal eğilimlerden beslenebileceği uyarısında bulunuyor.</p>
<p>Hafızalaştırma çalışmalarının temel amacının yüzleşmeyi mümkün kılmak, devlet şiddetine ilişkin kayıtları görünür hâle getirmek ve arşivleri yeni tartışmalara açmak olduğunu belirten Memiş, yapay zekânın bu alanlarda ancak hak örgütleri ve sivil toplumun katılımıyla geliştirilecek etik ilkeler çerçevesinde anlamlı bir katkı sunabileceğini ifade ediyor:</p>
<p><em>“‘Her şey temsil edilebilir mi?’, ‘Her şey anlatılabilir mi?’, ‘Her şey gösterilebilir mi?’ gibi soruları çoğaltıp bunların açtığı etik, estetik ve politik sınırlar üzerine düşünmek yerine, bu sorulara aceleci ve şablon yanıtlar üreten bir yapay zekânın yeniden canlandırmalarına neden ihtiyaç duyalım? Temsilin sınırlarını ıskalayan, izleyicisini büyüleyen, bir fantezi kuran ve üstelik bunun bir fantezi olduğunu gizlemeye meyleden yapay zekâ teknolojilerine etik ve politik açıdan mesafeli olmak gerektiğini de eklemek isterim.” </em>(ZA/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Midemdeki kramplardan kim sorumlu şimdi?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/midemdeki-kramplardan-kim-sorumlu-simdi-320937</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/26/midemdeki-kramplardan-kim-sorumlu-simdi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/midemdeki-kramplardan-kim-sorumlu-simdi-320937</guid><description><![CDATA[Karnımın ağrısı hiç bitmedi. Ne zaman birinden “Top, tekerlek, ibne” lafı duysam kasılmaya başlıyordum. Midemde kelebeklerin açması gerektiği yaşlarda midem, başka bir hafızayı biriktiriyordu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<div class="box-13"><em>Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisi’nin “Beden” dosya konulu 2021 yılındaki 177. sayısında yayımlandı. Yazının yazarı, gazeteci ve Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında 23 Haziran sabahı düzenlenen ev baskınlarında gözaltına alındı ve 25 Haziran 2026’da <a href="https://bianet.org/haber/gazeteci-ve-lgbti-hak-savunucusu-yildiz-tar-tutuklandi-320898" target="_blank" rel="nofollow">tutuklandı</a>. Tar’ın yazısını Kaos GL’nin izniyle yeniden yayımlıyoruz.</em></div>
<p><em>My body is a cage<br></em><em>That keeps me from dancing with the one I love<br></em><em>But my mind holds the key<sup>[1]</sup></em></p>
<hr>
<p><em>Bedenim bir kafes<br></em><em>Sevdiğimle dans etmekten beni alıkoyan<br></em><em>Lakin kafesin anahtarını zihnim elinde tutuyor<sup>[2]</sup></em></p>
<p>Yazıya başlarken alıntıladığım bu şarkıyı ilk olarak 2010 yılında dinlemiştim. Hem Peter Gabriel versiyonu hem de Arcade Fire versiyonunu yeni çıktığım evimin eksik eşyalı odasında aylarca dinlediğimi hatırlıyorum. 20 yaşımdaydım, Boğaziçi Üniversitesi’ne uyum sağlamakta zorlanıyordum, bir yandan örgütlenmeye kendim gibi olanları bulmaya başladığım, bir yandan da cinsiyetime ve cinsiyetlendirilmiş bedenime dair dertlerimin had safhada olduğu bir dönemdi. Her gün birtakım toplantılara, etkinliklere katılıyor, havalı cümleler kuruyor, eylemlerde sloganlar atıyor, derslerimi ekiyor, akşamları yeni tuttuğumuz ortak evimizin kendime ait odasında yorgan altında ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ancak öyle bir hüzün vardı ki üzerime çöken, baş edemez hale gelmiştim.</p>
<p>Yıllar geçtikten sonra fark ettim o hüznün sebeplerini. Açılmaya başlamıştım. Açılma eyleminin kendisi beni hem mutlu ediyor hem de korkutuyor, mutsuz ediyordu. Karman çorman bir duygular yumağının tam orta yerine düşmüştüm. Bunun sebebi de senelerce içime attığım, içimde yeşermesine asla müsaade etmediğim tüm duygularım bendini yıkmış, çağlayan bir ırmak gibi üzerime üzerime gelmesiydi. Ben üzerime gelecek duyguların sadece mutluluk, coşku olacağını sanıyordum. Oysaki onlar kadar korku ve hüzün de geliyordu. Kendime onca yıl bu duyguların hiçbirini yaşama izni verememiştim. Aşk acısı dahi çekmemiştim ki ben. Ergenliğim, bütün kudretimi kendimi saklamaya harcadığım bir kafesti. Utanç o kadar güçlü bir duyguydu ki başka hiçbir duyguya müsaade etmiyordu. Ne aşka yer vardı, ne öfkeye, ne hüzne, ne aşk acısına ne de başka bir şeye. Deyim yerindeyse sivil bir ölüm yaşatılıyordu bana. Vardım ama bir yandan yoktum. Var olabildiğim her an utancın gölgesindeydi. Ve birdenbire var olmaya başlayınca gecikmiş bir ergenlik de yaşıyordum. Benim ergenliğim 5-10 yıl rötarlı gelmişti.</p>
<p>Yirmili yaşlarında, belki de 13-14 yaşındayken yaşanması gereken duyguları bu yoğunlukla yaşamak o kadar tuhaf ve zorlayıcıydı ki. Bedenimin her zerresi tutarsızlık içerisindeydi. Kalbim heyecandan küt küt atarken, mideme kramplar girdiğini hatırlıyorum. Başıma korkunç bir ağrı girmişken, ellerimin dans etmek için kıvrıldığını... Anlayacağınız tam bir kaos hâkimdi bedenimin her köşesine. Düzen, nizam, intizam yıkılmış kaosun o yaratıcılığı hâkim olmuştu.</p>
<p>Elinizde tuttuğunuz bu derginin eski sayılarından birine sözlü tarih çalışmamız için yazarken yeniden bedenime dönmüştüm. O yazıda şöyle diyordum:</p>
<p><em>“Görüşmelerde ister istemez anlatılan tarihin benim de tarihim olduğunu hissetmeye başladım. Ve istisnasız her görüşmeci hatırlarken bedeninin bir parçasından bahsediyordu. Kalbinden, kafasından, karnındaki, karnındaki ağrıdan, karnındaki kelebeklerden, ellerinden, titreyen ellerinden, diz kapağından, kolundan, sinemada hafif hafif sürtünen beden parçalarından…</em></p>
<p><em>“Ben de bir süre sonra götümün yeniden farkına varmaya başladım. Hatırlayan ve unutan götüm. Neyi hatırlıyordu? Hatırladıkları unuttuğu neleri çağırıyordu? Ve unutulanlar hangi hatıralara gizliydi?”<sup>[3]</sup></em></p>
<p>Yazı boyunca bedenin neyi, nasıl hatırladığını zihnim de yeniden hatırlamaya başladı. Pek de ehemmiyet vermediğim götümün nasıl hafızamın gizli arşivi olduğunu anlatıyordum. Utancın, arzunun, zorun, zorbalığın arşivi…</p>
<p>Ondan sonra bu sefer non-binary olmaya dair başka bir yazımda ellerime gidiverdim:</p>
<p><em>“El kelimesinin hem bir organı hem de yabancılığı, uzaklığı işaret etmesi ne kadar ilginç değil mi? Gün içinde belki de en çok kullandığımız organımız bir yandan da en uzağımız gibi. Benim için de ellerimin, ellerimin ayrıksılığının farkına varmam o yabancılığı çağırdı. Sılası gurbeti birbirine girmiş, yağmalanmış, kendisine kapılıp seller gibiydim. Ama akacak yer bulamamaktan muzdariptim. Nereye akacak olsam bir engelle karşılaşıyordum. Yüzüme erkeksin, erkek ol diyorlardı; arkamdan bu da biraz ılık, böyle erkek mi olur? Sorularına yanıtımın olmaz ayol diyemediğim uzunca bir süre bu “erkekliğimle”, erkeklerle cima eyliyor oluşum üzerinden bir yönelimim olduğunu fark ettim. Aslında bu hale bir yönelim dendiğinin. Ama yetmeyen bir şey, bir hal vardı o yönelme halinde. Hiçbir yere yönelmeden, durduğum yerde de bir şey değil miydim?”<sup>[4]</sup></em></p>
<p>Koskoca bir salgının bütün dünyayı esir aldığı şu günlerde, bu serinin üçüncü yazısında bu sefer bedenimin diğer parçalarına götürmek istiyorum sizleri. Bunun için de biraz daha geriye gitmemiz gerekiyor.</p>
<p>13 yaşlarında filandım sanırım. Sınıfımdaki erkeklerin birbirilerine çüklerini gösterdiği, boyunu ölçtüğü, toplu 31 törenlerinin düzenlendiği yıllar. Ben o törenlere pek istenmezdim. Gözüm kayardı. Ben zaten 31 çekmezdim birileri ile. Genelde ya seyirci olarak giderdim ya da yardımcı bir el. Tam o zamanlar ben bedenimin farkına varmaya başladım. Ve ne oğlanların ne de kızların düzenine uymadığımın… Bedenime benzer başka bedenler de vardı ancak benim bedenim benim kafesim gibiydi.</p>
<p>Ağır bir bunalıma girdim. Kendime zarar vermeye başlamıştım artık. Bana bir şeyler anlatmak isteyen bedenimi susturmak için bedenime zarar veriyordum. Yemek yemiyordum. Sigara içmeye başlamıştım. Benim bu amansız taarruzuma bedenim de tepki vermekten geri durmamaya başladı. Voila! 13 yaşında ülserim vardı artık.</p>
<p>Senelerce sürecek midemin kasılmaları, ağrılar, sancılar bana bir yandan da utancı anlatır olmaya başlamıştı. Karnımın ağrısı hiç bitmedi. Ne zaman birinden “Top, tekerlek, ibne” lafı duysam kasılmaya başlıyordum. Midemde kelebeklerin açması gerektiği yaşlarda midem başka bir hafızayı biriktiriyordu.</p>
<p>Öyle ki yazının başında dediğim 2010 senesine geldiğimizde hayatımın tüm kontrolü midemdeydi. Ben ne yaparsam yapayım midem her anıma müdahale ediyordu. Üzerime üzerime dolan o duyguları dinlemeye başlayana kadar da bu durum devam etti. Ardından azalarak bitti.</p>
<p>Sene 2020 olduğundaysa bu sefer salgınla birlikte eve kapanmanın kendisi bedenime dönmeye zorladı beni. Bu kapatılma hali bana açılamadan geçen onca yılı hissettiriyor. Başkasının bedenine dokunmanın bu kadar ayıplandığı, utançla yüklü olduğu bir dönemde gayrı ihtiyari bedenim başka hafızaları çağırıyor. Bir erkeğe dokunmanın utançla işaretlendiği o günleri, azıcık kırıttığımda yaşadığım korkuları. Zihin düzleminde birbirinden ayrı görünen bu meseleler söz konusu bedenin hafızasına geldiğinde ayrışamıyor.</p>
<p>Mantık ve tıp, evde kalmanın en doğrusu olduğunu söylüyor. Zihnim de buna uyuyor ancak bedenin hafızası sarmal ilerliyor. Birileriyle yazışırken eve çağırsam mı diye düşündüğüm anda midem yine kilitleniyor mesela. Ve bütün bu duygular yumağının içerisinde aklımda bir soru kalmaya devam ediyor: Ben bunları yaşamasaydım, bu eve kapanma beni bu hale getirir miydi? Bedenimin hafızasından kim sorumlu?</p>
<div class="box-1">
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>[1] Dark ve Euphoria dizileri ile tekrar popüler olan, Peter Gabriel ve Arcade Fire’ın seslendirdiği, Arcade Fire versiyonunu çok daha fazla sevdiğim şarkı.<br>[2] Türkçeleştirme girişimim.<br>[3] <a href="https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/bedende-tecessum-eden-hafiza-ve-arsiv" target="_blank" rel="noopener">https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/bedende-tecessum-eden-hafiza-ve-arsiv</a><br>[4] <a href="https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/iyi-kizlar-cennete-kotu-kizlar-her-yere-non-binaryler-nereye-nereye-de-giderler" target="_blank" rel="noopener">https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/iyi-kizlar-cennete-kotu-kizlar-her-yere-non-binaryler-nereye-nereye-de-giderler</a></p>
</div>
<p>(YT/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Dersim ’38: Bir kitabın gamlı yükü]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dersim-38-bir-kitabin-gamli-yuku-320931</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/26/dersim-38-bir-kitabin-gamli-yuku.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dersim-38-bir-kitabin-gamli-yuku-320931</guid><description><![CDATA[Bülent Bilmez ve Cemal Taş’ın büyük bir emekle yazdıkları kitapla yeniden Dersim ’38 üzerine düşünmek mümkün.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yedigey “<em>Anıların dostu düşmanı olur mu? Benim bildiğim geçmişte olan, şimdi olmayan şeylerin olduğu gibi hatırlanmasıdır anılar. Sen demek istiyorsun ki, insan geçmişindeki iyi anıları hatırlasın, kötü olayları hatırlamasın. Nasıl olur bu?</em>” diyordu askeri sorgu yargıcına, Cengiz Aytmatov’un <em>Gün Olur Asra Bedel </em>romanında.</p>
<p>Çünkü romanın aydın karakterlerinden Abutalip Kuttubayev, halkın hafızasını canlı tutmak için geçmişteki olayları, anıları ve efsaneleri derlediği için tutuklanmıştı. 2000’li yılların başından itibaren Türkiye’de yaşanan sancı da “unutma” ile “hatırlama” arasında bir azalıp bir artmakta. Bugün “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” tartışmalarında da “hafıza” vurgusu yapılırken diğer taraftan “Aman ha ağzımızın tadı kaçmasın!” sesleri de eksilmiş değil. Ama Yedigey’in yaklaşımıyla, anı anıdır; anıları dost ve düşman diye ayırmak olmaz.</p>
<p>Böylesi bir girizgah, “<a href="https://iletisim.com.tr/kitap/dersim-kirimi-envanteri/10910?srsltid=AfmBOorb72IZzvB41H_vkKrcfCI6qi38Twob42Fa7ojli46zbfzuzx99" target="_blank" rel="nofollow">Dersim Kırımı Envanteri</a>” adlı kitabın bende uyandırdığı ilk çağrışımın bir sonucu. Kitabın yazarları Bülent Bilmez ve Cemal Taş’la Diyarbakır’da otururken çoğunlukla Zazaca ve biraz da Türkçeyle derinleşen sohbetle birlikte kitabın içine çekildim. Oysaki bugüne kadar 1937 ile 1938 yıllarında Dersim’de yaşatılan acılara dair birçok çalışma yapılageldi. Videolarda canlı tanıklıklar dinlendi, belgeseller hazırlandı, kitaplar yazıldı. Halk nezdinde “Dersim Tertelesi” olarak da bilinen Dersim ’38, kimi zaman siyasi tartışmaların da merkezine oturdu. Ama devlet aklı hiçbir zaman bir empati ve yüzleşme edimiyle meseleye eğilmedi. Çünkü genel yerleşik duygu ve akıl hâlâ “ağzımızın tadı kaçmasın” noktasındaydı…</p>
<h3>Vaka, mekan, zaman</h3>
<p>Bilmez ve Taş’ın büyük bir emekle (dört-beş yıllık bir çalışma) yazdıkları kitapla yeniden Dersim ’38 üzerine düşünmek mümkün. Çünkü “Dersim Kırımı Envanteri”, katliama özgün bir yöntemle yaklaşarak kişiyi alışılmış-kanıksanmış olanın ötesine taşıyan bir uyarıcı, bir dürtü niteliğinde. Bu anlamda Taş’ın on yıllara yayılan saha deneyiminin Bilmez’in akademik disipliniyle muazzam buluşması dikkat çekici. Yazarların, katliamın mağdurlarını bir sayı olmaktan çıkarmak amacıyla somut ve spesifik bir envanter oluşturdukları ve vaka-mekan odaklı mikro tarihyazımı perspektifinden hareketle genellemeci-afaki yaklaşımlardan da ayrıştıklarını söylemek mümkün.</p>
<p>Kitabın önsözünde çalışmanın yazılış süreciyle ilgili bilgilere yer verilirken kronoloji bölümüyle, 1921 yılında başlayan Koçgıri Herakatı’ndan 1947 yılında çıkarılan affa kadarki zaman diliminde yaşananlar da birer birer sıralanıyor. Kronoloji bölümü, meselenin bütünlüklü kavranmasını sağladığı gibi asıl meseleye de bir hazırlık mahiyetinde. Giriş bölümünde Dersim Tertelesi üzerine tarihsel-bilimsel bilgilere yer verilirken en dikkat çekici bölüm ise şüphesiz “Velev ki İsyan!” başlığı altında anlatılanlar…</p>
<p>Envanter bölümüne geçildiğinde ise; öncelikle “Mekan ve Zaman” çıkıyor karşımıza. Haritalandırma da vakaların yerinin doğru tespiti ve diğer vakalara göre konumunu anlamak açısından gayet yararlı olmuş. Sonrasında Cemal Taş’ın bizzat vakanın geçtiği yerde yaptığı sunumlar var. Taş’ın anlatımları sonraki bölümde tanıklıklarla da destekleniyor. Bazı tanıklar, 1920 doğumlu ve anlattıkları anılar, birinci ağızdan paylaşılan anılar. Vakayla ilgili varsa ağıtlara yer verilirken her bölüm, bazı fotoğraflar ile mağdurların ve görevlilerin yer aldığı bir isim listesiyle son buluyor. Toplamda dokuz vaka ve mekanın aynı yöntemle incelendiği kitap, sonuç bölümünde uzun bir değerlendirmeyle bitiyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/0002213102001-1.jpg" alt=""></p>
<h3>“Velev ki İsyan” olsun…</h3>
<p>“Velev ki İsyan” başlığı altında Bilmez ve Taş çok önemli bir tartışmayı başlatıyorlar. İki yazar da tertelenin bir isyana müdahaleden ziyade, 1935-1947 arasında yürürlüğe konulan bir plan çerçevesinde yürütüldüğü görüşünde. Bununla birlikte bilimsel araştırma ve sahadaki realiteden hareketle “…<em>bizim vardığımız sonuç bu süreçte halkın verdiği tepkinin örgütlü bir isyan niteliği taşımadığı</em>” tespiti de paylaşılıyor. Bu anlamda Dersim’de yaşananların, bir isyan argümanıyla meşrulaştırılamayacağı ve sıradan bir modernleşme kazası olarak görülemeyeceği de güçlü bir şekilde ortaya konuluyor.</p>
<p>Bunu, Pülümür Deresi’nde geçen vakada 1923 doğumlu Ali Fırat’ın anlatımında da görmek mümkün. Köylüler askerler tarafından götürülürken birinin “kaçalım” dediğinde köy muhtarı “<em>Oğlum bizim neyimiz var ki biz kaçalım? Bizim bir kabahatimiz yok, bizim bir suçumuz yok. Biz şimdi gittiğimiz gibi Pülümür’de kaymakam bizi tanıyor, bizi bırakırlar,</em>” sözleriyle bir suçlarının olmadığını, dolayısıyla bir şey olmayacağını ifade ediyor.</p>
<p>Tanıklıklar bölümü, şüphesiz kitabın en önemli bölümü. Çünkü anlatımlardan hem ortada örgütlü bir isyan olmadığı anlaşılıyor hem de yaşatılan vahşetin boyutları net bir şekilde ortaya konuluyor. Açıkçası “Tanıklıklar” bölümü, hızlı okuyup geçmenin mümkün olmadığı; sözcüklerin ağırlaştığı bir bölüm. Dolayısıyla acıları okumanın, videodan tanıklıkları dinlemekten çok daha ağır geldiğini fark ettim. Videoda sözcükler kulağa çarpıp kaybolabiliyor, ama okumayla sözcükler çarpıp dağılmıyor; adeta insanın vücuduna yapışıp kalıyor. Bu anlamda görsel-işitsel imkanlarla yetinmeyerek yazılı bir envanterin oluşturulmasının çok önemli olduğunu belirtmem gerek.</p>
<h3>Sözlerin ardındaki ölümler</h3>
<p>Tanıklıklarda sadece “suçsuzluk-masumiyet” gerçeği değil; verilen söz ve güvencelerin yalan çıkması da dikkat çeken acı bir detay. Arê Alî Bego (Ali Beyin Değirmeni) bölgesinde geçen bir vakada; İsmet İnönü ve Abdullah Alpdoğan Paşa’nın bölgeye geldiği, “<em>Dinar Deresi neresidir</em>?” diye sorduğu köylülere “<em>Buraya dokunulmayacak</em>” güvencesi verdiği naklediliyor. İlk etapta köylüler endişelenmedilerse de Cemal Taş’ın anlatımıyla “<em>Sözlerinde durmamışlar, Öncelikle halledilmesi gereken yerlere yönelmişler</em>.” Sonrasını da tahmin etmek güç olmasa gerek…</p>
<p>Yine 1930 doğumlu Hayri Koç’un tanıklığında anlatılan vakada, Kazım Orbay, Koç Ağa’nın konağına gelerek “<em>Buraya size teminat vermeye geldim,</em>” diyor, fakat ikram edilen hiçbir yemeği yemiyor. Bunun üzerine Koç Ağa, “<em>Paşam, bizim bir anlayışımız var. Bir eve gelen bir adam o evin yemeğini yemezse, o evin halkı için iyi şeyler düşünmüyor demektir,</em>” dediğinde Kazım Orbay “<em>Yok, yok</em>,” diyerek bir kahve içiyor. Buna rağmen sözlerinde durmuyorlar, birkaç hafta sonra Koç Ağa’nın ailesine ait kişileri konağa kapatıp pencerelerden ateş ediyorlar.</p>
<p>Elbette yazılması dahi zor birçok şey yaşatılıyor insanlara. Kimisi ağlar da yerleri fark edilir diye çocuğunu suya atıyor, kimisi dereyi geçebilmek için bir çocuğundan feragat ediyor. Kimisi varını yoğunu rüşvet olarak verip kurtulmak istese de başaramıyor, kurtulanlar da sürgünle tanışıyorlar. Bazı çocuklar subaylar tarafından evlatlık alınıyor ve bu durum, literatüre “Dersim’in kayıp kızları” olarak geçiyor. Öyle ki kitapta Hayri Koç’un anlatımına göre, Kenan Evren’in eşi Sakine Hanım da Dersim’de evlatlık alınan kız çocuklarından biri. Eşi de bir zamanlar bir subay tarafından evlatlık alınmış olan Koç bu konuda, “<em>Kenan Evren’in eşinin adı da Sakine. Benim eşimin annesi de Memed Ali Kankotan’ın kızıydı. Sakine de Memed Ali Kankotan’ın kızıdır. Çocuğu olmayan subaylar çok çocuk götürdü Dersim’den,</em>” diyor.</p>
<h3>Hatırlamak ve yüzleşmek</h3>
<p>Kitabın sonuç bölümünde “…<em>tüm demokrat çevrelerin, daha fazla vakit geçirmeden yüzleşme, hesaplaşma ve onarıcı adalet bağlamında geniş kamuoyuna yönelik paydaş bir söylemde ortaklaşmaları</em>…” çağrısında bulunulurken bugün de geçerliliğini koruyan talepler de şöyle sıralanmaktadır: “<em>Arşivler açılsın, Dersim ismi iade edildin, sürgün-kayıplar-evlatlık alınan çocukların listesi açıklansın, Dersim halkından özür dilensin, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın, dillerimize ve Kızılbaş Alevi inancımıza özgürlük tanınsın, Munzur’daki baraj ve maden projeleri iptal edilsin, eşit yurttaşlık hakkımız tanınsın</em>.”</p>
<p>Bülent Bilmez ve Cemal Taş’ın hazırladığı kitap, hem vahşeti çıplak bir şekilde ortaya koyarken aynı zamanda rasyonel bir yöntem ve üslupla tabuların da üzerine gidebilen bir kitap. Özellikle “envanter” düşüncesiyle yola çıkılması, hafızanın korunması açısından çok önemli. Bugün birçok halk gibi Kürt/Alevi halkının yaşadıkları da bu toprakların hafızasında capcanlı.</p>
<p>Bunu hatırlamak, acılarla yüzleşmek ve dayanışmayla, empatiyle bunları sarıp yeni bir başlangıç yapmak hiç kimseye kaybettirmez. Dersimli Kürt Alevi halkın amacı, bir halkı toptan suçlamak değil; tanıklardan Cemal Koç’un ifadesiyle, “<em>Tek temennimiz bu acıların, bu katliamların sürmemesi için mücadele etmek. Yoksa ‘38’de bunlar ölmüş. İntikam alıcı veya kin ve nefret besleyici bir şeyimiz yok. Bu tür katliamlar olmasın, uğraşımız temennimiz bu</em>.”</p>
<div class="box-1">
<p><strong>Künye</strong></p>
<p><strong>Dersim Kırımı Envanteri – Dokuz Örnek Vaka ve Mekan</strong><br><strong>Yazarlar</strong>: Bülent Bilmez ve Cemal Taş<br><strong>Editör</strong>: Kıvanç Koçak<br><strong>Kapak</strong>: Suat Aysu<br><strong>Uygulama</strong>: Hüsnü Abbas<br><strong>İletişim Yayınları</strong><br><strong>Sayfa sayısı</strong>: 344</p>
</div>
<p>(İG/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Meursault hâlâ aramızda]]></title><link>https://bianet.org/yazi/meursault-hala-aramizda-320933</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/26/meursault-hala-aramizda.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/meursault-hala-aramizda-320933</guid><description><![CDATA[Albert Camus’nün “Yabancı” romanı, modern insanın yalnızlığını ve anlam arayışını bugün hâlâ neden bu kadar güçlü anlatıyor?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bazı romanlar vardır ilk okunduğunda etkileyici gelir, yıllar sonra yeniden elinize aldığınızda ise bambaşka anlamlar taşımaya başlar. Bunun nedeni çoğu zaman metnin değişmesi değil, okurun ve içinde yaşadığı dünyanın dönüşmesidir. Albert Camus’nün <em>Yabancı</em> romanı da bu eserlerden biri. İlk okuduğumda, romanın ana karakteri <strong>Meursault</strong> bana yalnızca duygusal tepkileri eksik, çevresine kayıtsız bir karakter gibi görünmüştü. Yıllar sonra romana yeniden döndüğümde ise dikkatimi çeken onun bireysel özelliklerinden çok temsil ettiği insanlık hâli oldu.</p>
<p>Edebiyat tarihinin en çok tartışılan karakterlerinden biri olan Meursault, yalnızca annesinin ölümüne gösterdiği tepki ya da işlediği cinayet nedeniyle değil, toplumun bu olayları anlamlandırma biçimlerine katılmaması nedeniyle dikkat çeker. Annesinin cenazesinde onu meşgul eden his yas değil, güneşin bunaltıcı sıcaklığıdır. Mahkemede ise pişmanlığını kanıtlamaya çalışmak yerine, cinayet anındaki kavurucu sıcağı anlatır. Bu yüzden yargılanan yalnızca işlediği suç değil, toplumun ondan beklediği duyguları yaşamaması ve bunları göstermemesidir. Oysa Meursault çoğu zaman sanıldığı gibi duygusuz biri değildir. Denizi sever, yüzmekten keyif alır, sigarasını içer, kahvesini içer, güneşi hisseder, aşkı deneyimler. Eksik olan duyguları değil, o duygulara toplumun yüklediği anlamlardır.</p>
<h3>Meursault artık yalnızca bir roman karakteri değil</h3>
<p>Camus’nün yarattığı karakter hayatı olduğu gibi yaşar; onu açıklamaya, süslemeye ya da herkes gibi yorumlamaya çalışmaz. Tam da burada Camus’nün <em>absürd</em> düşüncesi devreye girer. Camus’ye göre absürd, insanın anlam arayışı ile evrenin bu arayış karşısındaki sessizliği arasındaki çatışmadır. İnsan sürekli bir neden, bir amaç ve bir düzen ararken dünya ona kesin cevaplar sunmaz. Meursault’un farklılığı da buradadır. O, bu sessizliği değiştirmeye çalışmaz, dünyanın anlamsızlığını olduğu gibi kabul eder. Belki de toplumun onu “yabancı” ilân etmesinin asıl nedeni budur.</p>
<p>Roman çoğunlukla absürdizm üzerinden okunur. Fakat bugün yeniden okunduğunda modern insanın yaşadığı yabancılaşmaya da güçlü bir ayna tuttuğu görülüyor. Elbette Meursault’un yabancılığı ile bugünkü yabancılaşma aynı şey değildir. Meursault anlam arayışının boşluğunu kabullenirken modern insan çoğu zaman anlam üretmeye çalışır. Ama hızın, tüketimin ve sürekli akan bilginin içinde bu çaba giderek aşınır.</p>
<p>1942’de yayımlanan <em>Yabancı</em>’dan bugüne dünya köklü biçimde değişti. Dijital iletişim, sosyal medya ve kesintisiz haber akışı gündelik hayatın merkezine yerleşti. Birkaç saniye içinde savaşları, felaketleri, ölümleri ve krizleri öğreniyoruz. Ardından aynı hızla başka bir gündeme geçiyoruz. Bir olayın toplumsal etkisi çoğu zaman yaşanan acının büyüklüğüyle değil, gündemde kalma süresiyle ölçülüyor. Burada yaşanan şey yalnızca duyarsızlaşma değil, deneyimlerin hız tarafından aşındırılması.</p>
<p>Belki de bu yüzden Meursault artık yalnızca bir roman karakteri değildir. Onun dünyayla kurduğu mesafenin farklı biçimlerini kendi hayatlarımızda da görüyoruz. Sürekli her şeye temas ediyor; fakat neredeyse hiçbir şeye uzun süre tutunamıyoruz. Her gün yüzlerce görüntü görüyor, onlarca fikire maruz kalıyor, sayısız insana ulaşıyoruz. Buna rağmen yalnızlık, aidiyet eksikliği ve anlamsızlık duygusu giderek daha görünür hâle geliyor.</p>
<h3>Giderek Meursault’a benzemek</h3>
<p>Meursault’un trajedisi annesinin ölümü ya da işlediği cinayet değildi. Asıl trajedisi, dünyayla arasındaki mesafenin kapanmamasıydı. Bugünün insanı ise farklı bir nedenle benzer bir mesafe yaşıyor. Dünya artık hiç olmadığı kadar erişilebilir, belki de hiç olmadığı kadar yüzeysel deneyimleniyor. Her şeye yakınlaşıyor; ama hiçbir şeye tam anlamıyla yaklaşamıyoruz.</p>
<p><em>Yabancı</em>’nın hâlâ güncelliğini korumasının nedeni bu olabilir. Camus yalnızca kendi döneminin insanını anlatmadı, modern çağın temel açmazlarından birini de önceden sezdi. Kalabalıkların içinde yaşarken kendimize, başkalarına ve yaşadığımız dünyaya yabancılaşabileceğimizi gösterdi.</p>
<p>Belki de bugün Meursault’u konuşmamızın nedeni onu anlamamız değil, ona giderek benzememizdir. O halde şu soru hâlâ güncelliğini koruyor:</p>
<p><strong><em>İnsan dünyaya mı yabancılaştı, yoksa dünya mı giderek insanın anlam arayışına yabancı hâle geldi?</em></strong></p>
<p>(NÖ/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yedikulelerin esrarı, müzik ve siyaset]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yedikulelerin-esrari-muzik-ve-siyaset-320914</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/26/yedikulelerin-esrari-muzik-ve-siyaset.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yedikulelerin-esrari-muzik-ve-siyaset-320914</guid><description><![CDATA[Yedikuleler üzerinden iki kentin ve Bizans’ın, Osmanlı’nın, Yunanistan’ın, günümüze kadar uzanan tarihini okuyabilirsiniz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>7 rakamının gizemli bir tarafı olduğu söylenir, bu batıl inanışın kaynağı çok eskilere gider. Dinsel bir yanı da vardır bu inanışın, örneğin Kabe’yi tavaf eden hacı adayları, çevresini 7 kez dolanır. 7 rakamına ilişkin daha somuta indirgenmiş söylenceler de söz konusudur. Örneğin dünyanın 7 harikası vardır. Bazı kentlerin 7 tepe üzerine kurulduğu söylenir. Kim bilir belki de insanlar bir zamanlar 7’ye kadar olanı kolay algılıyor ve bunun ötesine sayılamayacak kadar çok diyorlardı.</p>
<p>Selanik’i genellikle İzmir’e benzetirler. 2019 yılında İzmir’de açılan “<a href="https://bianet.org/yazi/kentlerin-kardesligi-ve-selanik-izmir-216180" target="_blank" rel="noopener">Kardeşim Selanik</a>” sergisi ilgiyle izlenmişti. Sergideki görseller iki kentin ortak yanlarını çok güzel yansıtıyordu. Örneğin bu iki liman kentinin “Kordonboyu”, sadece bugünkü görünüşü ile değil, geçirdiği apartmanlaşma süreciyle de çok benzeşiyordu. Selanik’in İstanbul ile benzerlikleri yok mu?</p>
<h3>Selanik ve İstanbul’un Yedikuleleri</h3>
<p>Selanik ile İstanbul’un da başka ortak yanları mutlaka vardır, ama biz bu 7 rakamının “esrarı” üzerinde duralım. Selanik’in İstanbul gibi 7 tepe üzerine kurulduğu söyleniyorsa da bunu doğrulayan güvenilir bir kaynak bulamadığımı söylemeliyim. Ama kenti ve Selanik Körfezini neredeyse kuşbakışı izleyebileceğiniz bir tepenin üzerine inşa edilmiş olan Yedikule <em>(Eptapirgi)</em>, Selanik’in en eski ve en bilinen yapılarından biri.</p>
<p>Selanik’teki Yedikule ile İstanbul’daki Yedikule’nin öyküsü çok benzeşiyor. Öncelikle yer seçimi açısından, kentin en görünen, zamanında en itibarlı diyebileceğimiz yerlerine inşa edilmişler. Yapımlarına Bizans döneminde başlanmış, sonradan Osmanlılar eklemeler yaparak kulelerin sayısını 7’ye tamamlamış. Her ikisi de bir dönem önemli kişilere, konuklara hizmet veren rezidans olarak kullanılmış, sonra askeri amaçlar için kullanım ağır basmış. Bir tarihten sonra da her iki kentin önemli bir hapishanesi olmuş Yedikuleler.</p>
<p>Yedikuleler bugün artık korunan tarihi eser statüsünde. Yeni işlevler vermek istemişler ama pek başarılı olmamışlar. Örneğin İstanbul’daki Yedikule turizm amaçlı bir şirkete kiraya verilmiş, kiracı tarihi yapıda kural dışı değişiklikler yapınca kira sözleşmesi feshedilmiş. Selanik’te ise, özellikle komünistler Eptapirgi ve çevresinin bir anı mekânı olarak işlevlendirilmesinde ısrar ediyorlar, örneğin giriş ücreti alınmasına bile karşı çıkıyorlar.</p>
<p>Yedikuleler üzerinden iki kentin ve Bizans’ın, Osmanlı’nın, Yunanistan’ın, günümüze kadar uzanan tarihini okuyabilirsiniz. İstanbul’da bulunduğu semte adını veren Yedikule, Bizans döneminden kalan kulelere Fatih’in yaptırdığı ek kulelerle Yedikule olmuş. Askeri garnizon, baruthane, devlet hazinesinin korunduğu yer olarak kullanılmış, hatta kız sanat okulu ve hayvanat bahçesi gibi işlevler görmüş. En önemlisi üst düzey Osmanlı devlet görevlilerinin kapatıldığı, hatta öldürüldüğü zindandır. Örneğin 1600’lerde 13 yaşında tahta geçen “Genç” Osman’ın, biraz büyüyüp “reform”lara girişmeye kalkışınca, linç edilip kapatıldığı ve boğulduğu mekândır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/1-eptapyrgio-0-jpg.jpg" alt="">
<figcaption><em>Selanik’teki “Eptapirgi”.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Eptapirgi’de siyasal infazlar</h3>
<p>Selanik’teki “Eptapirgi”nin öyküsü neredeyse İstanbul’dakine benzer bir süreç izlemiş. Bizans’tan kalan ve Osmanlı döneminde kule sayısı 7’ye tamamlanan yapı, Osmanlı egemenliğinin son döneminde, 1890’larda hapishane olarak kullanılmaya başlamış. Yeni kurulan Yunanistan devleti bu işlevi “ihya” etmiş, “Eptapirgi” ağır koşulların yaşandığı bir hapishane olarak ün yapmış. Geçen yüzyılda, özellikle gerici diktatörlükler döneminde, Nazi işgali sırasında ve 1967 Cuntası yönetiminde,” gayri-siyasiler” ile birlikte “siyasi”lerin, ilerici aydınların, komünistlerin kapatıldığı, hatta infaz edildiği bir “zindan”dır..  </p>
<p>Alman işgal kuvvetlerine karşı direnişin efsaneleşmiş önderlerinden Aris Veluhiotis <em>(1905-1945)</em> ile İç Savaş dönemi ve sonrası soğuk savaş yıllarında Yunanistan Komünist Partisi KKE’nin genel sekreteri olan Edirne doğumlu Nikos Zahariadis <em>(1903-1973)</em> de Yedikule zindanının konukları arasındadır. Zahariadis, 1925 yılında genç bir komünistken, hakkında verilen 18 yıllık hapis cezasını çekmek üzere kapatıldığı Yedikule’den kaçmayı başarmıştır. Herhalde bu, Yedikule’de yaşanan az sayıda firar olayından biri olmalı.  </p>
<p>1944 yılı 1 Mayıs’ında Alman işgalcilerin Atina’da kurşuna dizdiği <a href="https://bianet.org/haber/yunanistanda-1944te-kursuna-dizilen-200-komunistin-fotograflari-316755" target="_blank" rel="noopener">200 komüniste</a> ilişkin fotoğrafların ortaya çıkması geçtiğimiz aylarda Yunanistan kamuoyunda konunun oldukça yaygın tartışılmasına yol açtı. Kavel Alpaslan’ın kendisiyle yaptığı söyleşide Aytek Soner Alpan konuyu ayrıntılarıyla <a href="https://www.evrensel.net/haber/5971825/nazilerin-infaz-ettigi-200-komunist-o-fotograflarin-ardindaki-hikaye" target="_blank" rel="noopener">anlatıyor</a>. İşgalcilerin Yunanistan’da yaptığı toplu kıyımlar kuşkusuz bu olaydan ibaret değil. Bir de Yunanistan devletinin kendi eliyle öldürdüğü kendi vatandaşlarından, yüzlerce komünistten söz etmek gerekir. Bu infazların bir bölümü Selanik’te, Yedikule’de <em>(Eptapirgi’de)</em> gerçekleşmiş. Özellikle İç Savaş’ta yenik düşen Demokratik Ordu savaşçıları için olağanüstü askeri mahkeme tarafından verilen yüzlerce idam kararı Yedikule’de infaz edilmiş, yüzlerce savaşçı burada kurşuna dizilmiş. Kesin rakam verilemiyor, ama 400 dolayında infazdan söz ediliyor.</p>
<h3>Kent yenilenirken ortaya çıkan toplu mezarlar</h3>
<p>1940’larda Eptapirgi’nin çevresi boştur, 500 metre ötesinde tek tük binalar vardır. Hakkında idam kararı verilenler bu boş alanda kurşuna dizilmektedir. Tanıkların anlattığına göre, her ne kadar bu infazlarda göstermelik de olsa bir papaz bulunduruluyorsa da kurşuna dizilenler öyle alışılmış uygulamalar yerine getirilmeden toplu mezarlara üst üste gömülmektedir. Kimin nereye gömüldüğü belli değildir. Bu arada idam mangasının tam öldüremediklerinin başlarına görevli subay tarafından ateş edilerek infaz tamamlanmaktadır. İnfaz mahallinde bulunan bir doktor, son muayeneleri yaparak nihai olarak ölümün gerçekleştiğini belgelemektedir. Eptapirgi’de bu infazların 1955 yılına kadar sürdüğü anlatılıyor.</p>
<p>Selanik büyümüş, zamanla Yedikule’nin çevresi dolmuş ve sonuçta burada da kentsel yenileme başlamış. İki yıl önce bu çalışmalar sırasında yapılan kazılarda toplu mezarlar ortaya çıkmış ve 70 yıl önce yaşananlar yeniden gündeme gelmiş.  Kazılarda değişik noktalardaki toplu mezarlarda, kurşun izleri taşıyan kemik kalıntıları, bazı kişisel eşya, örneğin bir kadın ayakkabısı bulunmuştur. Kemikler üzerinde DNA çalışmaları yapılıyor, yakınlarını yitirmiş ailelere aradan neredeyse bir yüzyıl geçtikten sonra bu yolla ulaşılabiliyor.  </p>
<p>Türkiye ile Yunanistan’ın karşılaştırmalı tarihlerini, özellikle siyasal tarihlerini yargılı-yargısız infazlar, bu toplu tutuklamalar ve kırımlar üzerinden de okumak mümkün. Yunanistan ne de olsa şimdi AB üyesi, siyaseti görece daha kibar yollardan yapıyorlar. Bizde de şimdilerde “asmıyorlar, besliyorlar”!</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/genti-koule-4.jpg" alt="">
<figcaption><em>İç Savaş sonrası Selanik Yedikule’de kurşuna dizilen Demokratik Ordu savaşçıları. Aralarında bir de kadın savaşçı var.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Yeni Türkü’nün Yedikulesi ve rebetiko kültürü</h3>
<p>Müzik herhalde halkların birbirini tanımalarının, aralarında dostluk bağları oluşturmanın bir yolu. Yeni Türkü’nün Yedikule türküsü, daha doğrusu rebetikosu bunun neredeyse klasikleşmiş, başarılı bir örneği. Derya Köroğlu ve Cengiz Onural’ın mükemmel bir şekilde Türkçeye ve Türkiye’ye uyarladığı, yüzyıla varan bir geçmişi bulunan bir rebetiko.</p>
<p>Rebetikonun doğduğu yer İzmir’dir ve zorunlu göçle birlikte Yunanistan’a geçmiş, Atina’nın yoksul mülteci mahallerini mesken tutmuş. Konular; esrar / esrar içilen tekkeler, başkaldıran, düzene isyan edenlerle ilişkilidir. Ayrıntılara girmeyelim; Derya Köroğlu ve arkadaşlarının <em>“Yedi düvel mahpusundan beterdir Yedikule…”</em> diye seslendirdiği uyarlamada geçen <em>“Nargilem duman duman…”</em> ve benzeri sözler böyle bir <em>“esrarengiz”</em> ortamı çağrıştırıyor diyebiliriz.</p>
<p>Özetle, konunun çok eskilere varan bir geçmişi var ve dediğimiz gibi Türkçeye uyarlaması ustaca yapılmış. Bilmiyorum hâlâ aklıevvel birinin çıkıp bu şarkı <em>“uyuşturucu kullanmayı özendiriyor”</em> diye TCK 190’dan kovuşturma açması ve şarkıyı yasaklaması olası mı?</p>
<p>Türkçe uyarlamanın sonunda söylenen <em>“İstanbul güzel ama…”</em> sözcükleri <em>“olay İstanbul Yedikule’de geçiyor”</em> diye düşünmenize neden olabilir. Ama şarkının Yunanca özgün söz ve müziğinin kaynağına baktığımızda herhalde sözü edilen “mahpushane” Eptapirgi olmalı demek doğru olacak.</p>
<p>Bizim “Yedikule”yi söyleyenlerden Derya Köroğlu, ODTÜ Mimarlık 79 mezunu. Üstüne bir de aynı üniversitenin İdari Bilimler Fakültesinde ekonomi yüksek lisans öğrenimi yapmış. Bilgisayar yazılımı ile de uğraşmış, hatta bir ara Gazi Üniversitesinde asistanlık yapmış. Yani on parmağında on marifet var dediklerinden. Müzikle uğraşmayı da ihmal etmemiş. Türkçe sözleri uyarlayan Cengiz Onural ise makine mühendisi, 84 Boğaziçi mezunu. İTÜ İşletme Mühendisliğinden yüksek mühendis diploması var. Ama o da ağırlığı müziğe vermiş. Şarkı sözü yazarlığının yanı sıra gitar, kemençe, buziki gibi enstrümanlar çalıyor, çok yönlü müzik çalışmaları var, film ve TV dizileri yapmış. Böyle yetenekli bir ikilinin ortaklığı “Yedikule”nin Türkçe versiyonunu daha ilgi çekici hale getiriyor.  </p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/ftg00152.jpg" alt="">
<figcaption><em>Derya Köroğlu, Cengiz Onural arkadaşları Selim Atakan ve Murat Buket ile, 1980’ler.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Torbalı doğumlu Vangelis Papazoğlu</h3>
<p>“Yedikule” rebetikosunun özgün sözleri ve müziği Vangelis Papazoğlu’nun. Onu tanımazsanız “Yedikule” ve rebetiko kültürünüz eksik kalır.  Bizim bu taraflardan, 1896 yılında Torbalı’da doğmuş. “Papazoğlu” adı nereden geliyor bilmiyorum, babası demiryollarında çalışıyormuş. Torbalı’da fazla kalamamışlar. Babasının işi dolayısıyla aile, çevre kentlerde dolaşmış. Vangelis ancak 3. sınıfa kadar okula gidebilmiş. Küçük yaşlardan itibaren, mandolin, gitar, keman çalmaya başlamış, İzmir’e geldiklerinde artık kentin en tanınmış müzik gruplarından biri ile çalışıyormuş.</p>
<p>1920’lerde İzmir’e çıkan Yunan ordusuna katılmış. Ankara’ya kadar ilerleyen savaşta bozguna uğrayan ordu ile birlikte Yunanistan’a geçmiş. Atina’da, Anadolu’dan gelenlerin kurduğu mahalle Kokkinia’ya yerleşmiş. Vangelis artık aranan bir müzisyen olmuş; besteler yapıyor, popüler yerlerde sahne alıyormuş. Bu, 1940 Alman işgaline kadar böyle sürmüş. <em>“İşgal alındaki bir ülkede, işgalcileri ve onlarla iş birliği yapanları, savaş zenginlerini eğlendirecek halim yok”</em> diyerek müziği bırakmış. Sırtına bir çuval alarak sokakları dolaşmaya, eskicilik yapmaya başlamış.  Savaşın sonunu görmeden 1943’te ölmüş. Şimdi Kokkinia’da kurulan bir dernek onun anılarını yaşatıyor.</p>
<p>Vangelis’in ömrünün sonuna kadar yaşamayı tercih ettiği mahalle Kokkinia’ya ilişkin kısa bir dipnot düşelim: Semt sola verdiği destek ile tanınıyor, zaten sözlük anlamı biraz “kızıl”a çalar, “Kızıltoprak” gibi bir anlamı olabilir. Alman işgal kuvvetleri Mart 1944’te mahalleyi sarmış ve saldırıya geçmiş. Mahalle halkı, Yunan Halk Kurtuluş Ordusu ELAS ve onun gençlik örgütü EPON militanlarıyla birlikte erkek kadın, çoluk çocuk, Almanlara karşı direnir ve işgalciler dört gün sonunda geri çekilmek zorunda kalır. Ancak işgalciler bunun intikamını almakta gecikmez. Dört ay sonra, işbirlikçi Güvenlik Taburlarının desteğinde yeniden mahalleye saldırırlar. Yüzlerce kişi öldürülür, binlerce kişi toplama kamplarına gönderilir. Olay Yunanistan yakın dönem tarihine Kokkinia Savaşı ve Kokkinia Kuşatması olarak geçer.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/1933.jpg" alt="">
<figcaption><em>Vangelis Papazoğlu (sağ başta) saz arkadaşlarıyla, 1933.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Bir de son not</h3>
<p>Bir de bir son not ekleyelim: “Yedikule”nin Yunancasını dinlemek isterseniz size bir eski özgün kaydını bir de yakın tarihlerde orkestra eşliğinde söylenmiş bir kaydı öneririm. Eski kayıt, 78’lik bir taş plaktan; <a href="https://www.youtube.com/watch?v=OQbIgVAsm10" target="_blank" rel="noopener">Stellakis Perpiniadis söylüyor</a>. Diğerini, iki yıl önce bir konserden alınan kaydı dinleyince ses bana pek yabancı gelmedi. Bizim operacıların türkü söylemesini çağrıştırıyor. Orkestra ve koro eşliğinde bariton opera sanatçısı <a href="https://www.youtube.com/watch?v=6QL4M9BKBdg" target="_blank" rel="noopener">Tasis Christogiannopoulos söylüyor</a>.</p>
<p>(AŞ/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[1984’ten sonra: Rızanın algoritması]]></title><link>https://bianet.org/yazi/1984ten-sonra-rizanin-algoritmasi-320923</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/26/1984ten-sonra-rizanin-algoritmasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/1984ten-sonra-rizanin-algoritmasi-320923</guid><description><![CDATA[Günümüzde Hugo’dan halliceyiz, kaderimiz egemenlerinin parmaklarının ucunda. Tetiği çeken, nükleer füzeleri ateşleyen parmakların.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gündelik hayat radikal bir dönüşüm geçiriyor. Radikalliğin en tehlikeli boyutlarından biri bu dönüşümü yeterince önemsemememiz. Başka bir deyişle önemsediğimiz şeyler de dönüşmekte.</p>
<p>Size bir sır vereceğim. Her şeyimizi gözetliyor, veriye çevirip, biriktiriyorlar. Bunu birtakım şirketler yapıyor. Veri havuzlarını kullanarak hem davranışlarımızı öngörüyorlar hem de davranışlarımızı yönlendirmeye çalışıyorlar.</p>
<p>“Bu bir sır değil!” mi? Elbette değil. Peki ya dopamin mekanizması? Aralıklı olumlu pekiştirme, <em>scrolling</em>?</p>
<p>Evet, hepsini biliyoruz. <em>The Social Dilemma</em>’yı (Sosyal İkilem) Netflix yayınlıyor hatta. Shoshana Zuboff’un “Gözetleme Çağı Kapitalizmi” sunumları YouTube <em>shorts</em>larında karşınıza çıkacaktır- çünkü bu yazıyı okuyorsunuz.</p>
<h3>Bir biyolojik silah olarak dopamin</h3>
<p>Dopamin reseptörlerimizi laçkalaştıran, “dikkat teröristliği” yapan, “boş zaman” denen mefhuma barbaca el koyan bir mekanizmayla karşı karşıyayız. Bu mekanizma Varoufakis’in Tekno-Feodaller dediği şirketlerin yarattığı bir Frankenstein canavarı olarak kabul edilebilir.<sup><a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a></sup></p>
<p>Aslına bakılırsa “kısa içerik konseptleri” dün de vardı. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğimiz, basit ve “kullan-at” etkinlikler. Çengel bulmaca gibi.</p>
<p>Masumiyet boyasını kazıyan şey, veri madenciliği, yapay zekâ ve davranış mühendisliği üçlüsünün kapitalist kâr hırsının emrine girmeleri oldu.</p>
<p>İnsanın biyolojik “bug”ını buldular. Daha doğrusu, insanın bir kusurunu değil, bir özelliğini keşfettiler; sonra da onu kusur gibi çalıştırmayı öğrendiler.</p>
<p><em>Scrolling</em>’den vazgeçemeyişimiz ile ayağımız gıdıklandığı vakit kendimizi gülmekten alamamamız arasında biyolojik bir fark yok. Metaforik düşünürsek psiko-sosyolojik bir fark da yok.</p>
<p>Biyolojik bir fark yok çünkü ikisinde de kontrol bizde değil.</p>
<p>Psiko-sosyolojik bir fark da yok çünkü ikisinde de gülme eylemi ile mutlu olma arasındaki bağlantı kopmuş vaziyette.</p>
<h3>Uçurumun dibinde</h3>
<p>Totalitarizmin 1984 distopyasını canlı tutması anlaşılır bir şey.<sup><a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a></sup> Ancak “imdat frenini” çekmezsek yuvarlanacağımız uçurum Orwell’ın düşündüğünden daha derin.</p>
<p>Capua’daki kölenin düzene rıza göstermesi, adeta tüm varoluş sürecine hükmeden zincirlerin neticesiydi. Don nehri kıyısındaki mujikler kırbaç ve kamçıya terfi ederlerken, Bastille zindanını basan baldırı çıplakların korkusu Madam Giyotin’di.</p>
<p>Günümüzde Hugo’dan halliceyiz, kaderimiz egemenlerinin parmaklarının ucunda. Tetiği çeken, nükleer füzeleri ateşleyen parmakların.</p>
<p>Egemenlerin “zor”unun, ezilenleri ikna etme noktasındaki belirleyiciliği tarihsel bir süreklilik içinde korunageldi. Açık-kapalı, doğrudan-dolayı ve benzeri formlar altında devine durdu bu “zor”.</p>
<p>Orwell bu karanlık silsilenin distopik örüntüleriyle ilgilidir. İçselleştirilmiş şiddet, gözetim toplumu. Bunlar zor’un formlarıdırlar.</p>
<p>Garip gelebilir ama bizi bekleyen post-modern tehdit “zorun görünmezleşmesi”dir.</p>
<p>Derin uçurumun dibinde bizi bir kitap bekliyor. Adı <em>Cesur Yeni Dünya</em>. Ama ana karakteri Bernard Marx değil Truman Burbank.<sup><a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a><a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[4]</a></sup></p>
<h3>Oyuncak lazerler</h3>
<p>Düzen içinde herkesin canını sıkan bir şeyler mevcuttur. Ama düzenden rahatsız olmak ile düzene başkaldırmak iki ayrı şeydir.</p>
<p>Başkaldırı kişinin kendi huzursuzluğu ile düzen arasındaki bağı kurmasıyla mümkündür. İsyan momentinin olmazsa olmazıdır bu.</p>
<p>Eşitsizlik üzerine kurulu düzenin “huzursuzluk” üretmemesi mümkün değildir. Shoshana Zuboff’un işaret ettiği şey, bu huzursuzluklar ile huzursuzluğun nedenleri arasındaki bağlantı yollarına Gözetleme Kapitalizmi Çağı’nda kazılan hendeklerin günden güne derinleşmesidir.<sup><a href="#_ftn5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref5">[5]</a></sup></p>
<p>İki şey birlikte yürüyor bugün. Bir yandan “huzursuzluk” bir duygu olarak bastırılıyor. Reseptörler sistematik ve kişiye özgü hazırlanan uyaranlarla devamlı şekilde dürtülüyor ve dopamin seviyesinin kritik eşiğin altına düşmesi engellenmeye çalışılıyor. Çünkü isyan ciddi bir huzursuzluk halidir de.</p>
<p>Diğer yandan ise “huzursuzluğun” hakiki nedenleri ile zihin arasındaki kurulması muhtemelen temaslar, kişilere özgü aldatma metotlarıyla engellenmeye çalışılıyor.</p>
<p>Kedilerin oyuncak lazerlere zaafı vardır ya hani. Hepimizin dikkatini yakalayan özgün tetikleyicileri yok mu?</p>
<p>Veri madenciliği ile birleşen yapay zekâ algoritmaları bu işte haddinden fazla sinsileşti bile. Hava sıcaklığını, günün hangi diliminde olduğumuzu, en son neyle uğraştığımızı, kimle ve ne konuştuğumuzu, nasıl bir <em>story</em>de daha uzun beklediğimizi… Velhasıl <em>Vizontele</em>’deki Sıti Ana’nın deyişiyle “bu şeytanın aleti”, hasat edebildiği tüm verilerimizi işleyerek hazırlıyor ve sunuyor tetikleyici uyaranları.</p>
<p>Zihinsel manipülasyonun diğer bir boyutu ise, halihazırda tohum şeklinde bile olsa mevcut olan kimi düzen-içi çarpık yaklaşımların sulanarak yeşertilmeye çalışılmasına dayanmaktadır.</p>
<p>Düzene hâkim ideolojinin kendisinde her daim mevcut ırkçı zehri hesaba kattığımızda, sürekli siyahilerin ve latinlerin işlediği suçların trajik sahneleriyle muhatap kılınan bir çocuktan bir <em>white supremacist</em><sup><a href="#_ftn6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref6">[6]</a></sup> (beyaz üstünlükçü) yaratmak mümkün değil midir?</p>
<h3>Manuel portakal</h3>
<p>Tehlikenin farkında mıyız? Klişe bir şey söyleyeceğim: Hiç metrobüste giderken kafanızı kaldırıp insanlara baktınız mı? Çeşit çeşit insan. Kahir ekseriyeti cebinde taşıdığı modern Laplace’ın Cin’ini<sup><a href="#_ftn7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref7">[7]</a></sup> beslemekle meşgul.</p>
<p>Orwell bu sahneyi görseydi, totaliter devletin insanları buna bir şekilde zorladığını düşünürdü. Ama eğer o metrobüsün içinde olsaydı, hoparlörlerden sızan düzenin sesine anlam veremezdi: “<em>Sayın yolcularımız, otobüste herhangi bir yere tutunmadan telefonla ilgilenerek yolculuk yapmak sizin ve diğer yolcuların can güvenliğini tehlikeye atacağı için tutunarak yolculuk yapmak önem arz etmektedir</em>.”</p>
<p><em>Otomatik Portakal</em>’daki Alex şanslıydı. Algısını etkisizleştirmek isteyen düzen, zorbalığa başvurmak zorundaydı. Bir sandalyeye bağlanması gerekiyordu Alex’in ve göz kapaklarına uyumasını engelleyecek aparatlar takılması.<sup><a href="#_ftn8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref8">[8]</a></sup></p>
<p>Biz Alex kadar şanslı değiliz. Daha zavallıyız hatta. Çünkü bakmadan duramıyoruz o ekrana. Ve bakmak hoşumuza gidiyor.</p>
<p>Tüm distopyaların aynı anda gerçekleştiği bir kıyametin eşiğindeyiz. Zincirlerimizi okşuyoruz. Ve bu hoşumuza gidiyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/otomatik-portakal-a-clockwork-orange-ojsl.jpeg" alt=""></p>
<h3>Verinin kehaneti</h3>
<p>Diyelim ki Morpheus’un avuçlarındaki haplardan kırmızı olanı seçtik ve tavşan deliğinin ne kadar derine indiğini öğrenmek istiyoruz.<sup><a href="#_ftn9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref9">[9]</a></sup> Minority Report filmindeki “esprinin” trajik bir versiyonu yüklenmektedir bu yolculuğu seçecek Neo’lar için.<sup><a href="#_ftn10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref10">[10]</a></sup></p>
<p>Ajan Smith bir egemen semptomudur. Abdülhamid despotizmindeki hafiyeden tek farkı takım elbisesi ve güneş gözlüğüdür. Ve veri biriktirir. Düzenin çarkına çomak sokma potansiyeli olanlara dair. Ki o çomak sokulmadan önce engelleyebilsin.</p>
<p>İçinde emin adımlarla ilerlediğimiz karanlığın zifiri noktasında, verilerin çokluğu, işlenme hızı ve algoritması hikâyeyi Cem Yılmaz’ın goygoyuna dayandırabilir: “Leb demeden Çorum, o seviye!”</p>
<p>Toplum isyana eğilimli olan ve olmayan bireyler şeklinde tasnif edilebilir, isyana eğilimli olanlar da kendi içinde derecelendirilebilir: önleyici müdahale gerektirenler ve gerektirmeyenler gibi. Belki de tahayyülümüz mevcudun gerisindedir ve korkularımız potansiyel tehlike yanında komiktir.</p>
<h3>Son yerine: Hâlâ vakit varken</h3>
<p>Tablo çok daha karmaşık ve meselenin teknik boyutları çok daha girifttir. Ne Yanis Varoufakis gibi ekonomistim ne de Shoshana Zuboff gibi Harvard profesörü bir sosyal psikolog. Dolayısıyla yazının iddiası politik okuma ile mühürlüdür.</p>
<p>Bitirmeden bir parantez açarak, Varoufakis’in “Teknofeodalizm” eserinde işlendiğini iddia ettiği cinayete katılmamakla birlikte<sup><a href="#_ftn11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref11">[11]</a></sup>, sömürünün rant eksenli dönüşümü üzerine kafa yorulması gerektiğini düşündüğümü belirtmeliyim. Ve Zuboff ve Varoufakis okumaktan imtina etmenin politik bir günah olduğunu düşündüğümü.</p>
<p>Tablo iç açıcı değil, kabul. Ama ne zaman öyleydi ki.</p>
<p>Bugün önemli olan “eyvah mahvolduk” diye yakınmaktansa “hâlâ yeterince mahvolmamışken” yaklaşmakta olanın ne olduğunu tespit edebilmektir. Haddini bilen bir yangın alarmı diyelim buna. Sonuçta yangın alarmı panik yaratmak için değil, insanların yanan binayı terk etmesini sağlamak için değil mi?</p>
<p><em>X-Men: Days of Future Past</em> filmindeki Magneto’nun Mystique’e söylediği şey bugün bizim için de geçerlidir:</p>
<p><em>“We have to strike now, while we still hold the upper hand.”</em><br><em>“Üstünlüğü hâlâ bizdeyken hemen saldırmalıyız.”</em><sup><a href="#_ftn12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref12">[12]</a></sup></p>
<div class="box-1">
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> Yanis Varoufakis, Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?, çev. Mustafa Güdük, İstanbul: Diplomat Kitap, 2024.<br><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> George Orwell, 1984, çev. Celal Üster, İstanbul: Can Yayınları, 2019<br><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, çev. Ümit Tosun, İstanbul: İthaki Yayınları, 2021<br><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[4]</a> The Truman Show, yön. Peter Weir, sen. Andrew Niccol, ABD, 1998.<br><a href="#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn5">[5]</a> Shoshana Zuboff, Gözetleme Kapitalizmi Çağı, çev. Aylin Onacak, İstanbul: Okuyan Us Yayınları, 2021<br><a href="#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn6">[6]</a> White supremacist (beyaz üstünlükçü), beyazların diğer etnik ve ırksal gruplardan doğuştan üstün olduğunu savunan ırkçı ideolojiyi benimseyen kişi.<br><a href="#_ftnref7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn7">[7]</a> Laplace’ın Cini (Laplace’s Demon), Fransız matematikçi ve astronom Pierre-Simon Laplace tarafından ortaya atılan düşünce deneyidir. Buna göre evrendeki tüm parçacıkların konumunu ve hareketini eksiksiz biçimde bilen varsayımsal bir zekâ, geçmişi ve geleceği bütünüyle hesaplayabilir.<br><a href="#_ftnref8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn8">[8]</a> Stanley Kubrick’in 1971 tarihli Otomatik Portakal filminde Alex, “Ludovico Tekniği” kapsamında bir sandalyeye bağlanır, göz kapakları açık tutulur ve şiddet görüntülerine maruz bırakılır. Film, davranış mühendisliği ve irade özgürlüğü tartışmalarının en bilinen kült eserlerinden biridir.<br><a href="#_ftnref9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn9">[9]</a> The Matrix (1999) filminde Morpheus’un Neo’ya sunduğu kırmızı hap, gerçeği öğrenmeyi ve “tavşan deliğinin ne kadar derine indiğini görmeyi” simgeler. İfade, Lewis Carroll’ın Alice Harikalar Diyarında eserine yapılan bir göndermedir.<br><a href="#_ftnref10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn10">[10]</a> Minority Report (2002), suçun işlenmesinden önce failin tespit edilip etkisiz hale getirildiği bir geleceği konu edinir. Filmdeki “pre-crime” sistemi, bireylerin gelecekteki davranışlarının öngörülmesi fikrinin popüler kültürdeki en bilinen örneklerinden biridir.<br><a href="#_ftnref11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn11">[11]</a> Varoufakis, Teknofeodalizm adlı eserinde, Google, Amazon, Meta, Apple ve Microsoft gibi teknoloji devlerinin yükselişiyle birlikte kapitalizmin klasik piyasa ve kâr mekanizmalarının aşındığını, bunların yerini dijital platformların kontrol ettiği yeni bir rant düzeninin aldığını ileri sürmektedir. Yazara göre bu şirketler yalnızca mal ve hizmet satmamakta, aynı zamanda kullanıcıların erişim sağlamak zorunda kaldığı dijital alanları da kontrol ederek bir tür “bulut derebeyliği” kurmaktadırlar. Varoufakis bu dönüşümü, kapitalizmi tarihsel olarak geride bırakan bir “tekno-feodalizm” olarak tanımlamaktadır.<br><a href="#_ftnref12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn12">[12]</a> X-Men: Days of Future Past, yön. Bryan Singer, ABD, 2014.</p>
</div>
<p>(ADK/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mekânın, ruhuyla buluşması]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mekanin-ruhuyla-bulusmasi-320926</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/26/mekanin-ruhuyla-bulusmasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mekanin-ruhuyla-bulusmasi-320926</guid><description><![CDATA[Süryani Zoklu ailesini anlatan sergi aracılığıyla yalnızca bir okul binası olarak değil; anıların, göç hikâyelerinin, bir dokuma atelyesinin ve kuşaklar boyunca aktarılan yaşam deneyimlerinin mekânı olarak da yeniden ziyaretçilerle buluştu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kimi mekânlar vardır ki, çok uzun yıllardır yerinde durur. Yerinde durur elbette de kimseler o mekânın bir zamanlar kimlerle hemhal olduğunu, kimlere evsahipliği yaptığını, hangi hikâyeleri sinesinde barındırdığını pek bilmez / bilemez. Mekânın mevcut hâline şöyle bir bakar, ya da yanından geçip gider. </p>
<p>2020 yılına kadar Diyarbekir Suriçinin Urfakapı semtinin Lalebey Mahallesindeki Meryemana Süryani Kadim Kilisesinin hemen yanındaki “Eski Süryani Kızlar Mektebi” binası tam da böyleydi. Metruk bir yapıydı. Zamanın acımasız zulmüne boyun eğmiş yıkık ve viran haldeydi. Sokak kapısı yok edilmiş, hepten arsaya dönüşmesin diye bir demir kapı dahi yapılmıştı.</p>
<p>İçine girdiğinizde bütün ahşap kapılarının ve pencere çerçevelerinin sökülüp orta yerde yakıldığı, avluya bakan duvarların yarı boyuna kadar yıkıldığı, damının çöktüğü metruk bir yapıydı görünen. Madde bağımlıların “sahipsiz” mekânına dönüşmüştü!</p>
<p>Bir zamanlar mahallenin takur-tukur masura sesleri ve ipekli dokuma tezgahları ile şenlendiği yıllardan küçük bir iz bile kalmamıştı geriye. </p>
<p>O mekanda çok değil 100 yıl kadar öncesinde birkaç sınıf halinde en az 100 kız öğrencinin kendi anadilleri Süryanicenin yanında Türkçe, Kürtçe, İngilizce ve Arapçayı da öğrendiği ve basbayağı bir okulda ne öğrenilmesi gerekiyorsa onun eğitimin verildiği bir mekândı o / bu “Süryani Kız Okulu”.</p>
<p>Kadim Süryani topluluğunun dördüncü yüzyıldan bu yana o mahallenin sakinleri olduğu, kiliseleri Meryemana’nın tarihinden zaten biliniyordu. Bilime, dile ve eğitime ziyadesiyle önem atfeden Süryani toplumunun elbette çocuklarının eğitimine de ilgisi bu yapı üzerinden böyle anlaşılmalıydı.</p>
<p>İşte Süryani halkının hemşehrileri ve o sokağın (Eski adı Puşici olan Naum Faik Sokağı) sakini olan öğretmenleri Naum Faik Palak’ın 1911’de anılan mekânın yeniden açılışı ile ilgili sözleri de bunun kanıtıydı adeta:</p>
<blockquote>
<p>Diyarbekir’deki Süryani cemaatinin kızları için bu okulun açılması hepimiz için büyük bir gurur kaynağı olmuştur. Bu okulun açılması, merkezimizde bulunan değerli din adamı Metropolit (Matran) Elyas Efendi’nin büyük çabaları sayesinde gerçekleşmiştir. Okula öğretmen olarak atanan kişi, Metropolit Elyas Efendi’nin kız kardeşinin kızı Viktorya Hanım’dır. Kendisi Mardin Protestan Koleji’nde eğitimini tamamlamış; Arapça ve İngilizceyi çok iyi, Süryaniceyi ise belli bir seviyede bilmektedir. Ayrıca el işleri konusunda da oldukça yeteneklidir. Okulda yaşları farklı elli, altmış kadar kız öğrenci bulunmaktadır. Arapça, İngilizce ve Süryanice dersleri Viktorya Hanım tarafından, Türkçe dersleri ise Kas Hanna Efendi tarafından verilmektedir.</p>
</blockquote>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/44a999af-7023-4158-9837-395ce54d31de.JPG" alt=""></p>
<p>Peki ne oldu da bu kıymetli okul tarihe karıştı? Tabii ki ne olduğunu dünya alem biliyor zaten! 1915 Osmanlı’sının son demlerinin “Büyük Felaket”inden Süryani toplumu da alacağını almıştı. Onbeş sonrası mekân büyük ölçüde okul vasfını yitirir. Çünkü artık eğitim verecek Süryani kız çocukları hayli azalmıştır. </p>
<p>Mekân “okul” iken, “konut”a dönüştürülür. Üç Süryani aile ikişer odayı bölüşerek yerleşirler. 1940’lı yıllarda ailelerden biri ipekli dokuma atölyesi de kurar kiler ve avluda. 1963 yılında mekânın bir bölümü (neredeyse yarısı) ayrılarak kilise mütevellisince satılır. Şimdi mekanın bitişiğinde kız kuran kursudur orası.</p>
<p>Mekânda kalanlardan en son aile “Zoklu Ailesi”ydi. Onlardan kalanlar da 1998’de evi boşaltıp İstanbul, Hollanda ve Amerika’ya göçünce eski kız mektebi de bir başına sahipli ama sahipsiz kalmış oldu.</p>
<p>Bu mülkiyeti sahipli ama insansız ve “sahipsiz” ve giderek viraneye dönüşen hâl tam 22 yıl sürer. 2020 yılında Meryemana Süryani Kadim Kilisesi Vakfı ile DİTAV’ın protokolü sonucu yirmi yıllığına DİTAV tarafından restore edilip Kültür Sanat Mekanı olarak kullanılmak üzere kullanım hakkı çerçevesinde sözleşme yapıldı.</p>
<p>İki yıl süren (2021-23 arası) ve hiçbir fon kaynaklı projeden beslenmeyip destek almadan tümüyle bağışlarla ayağa kaldırılan yapı, 2023 sonunda “DİTAV Kültür Sanat Evi” olarak şehrin hizmetine sunulmuş oldu. Yaklaşık iki buçuk yıl içinde 94 etkinliğe imza koyan DİTAV Diyarbakır son etkinliğini on gün önce yaptı.</p>
<p>Etkinlik, bir fotoğraf ve kısa video enstelasyon sergisiydi. Önemi de şuydu ki; mekandan 28 yıl önce (1998) kapıya kilit vurarak çekip giden Zoklu Ailesi’nin hikayesini anlatıyordu.</p>
<p>İşte Diyarbakır’ın çok kültürlü geçmişine ve Süryanilere ait eğitim tarihine ışık tutan “Diyarbakır Süryani Kızlar Mektebi ve Zoklu Ailesi” Fotoğraf Sergisi, 13-27 Haziran tarihleri arasında, bir dönem “Süryani Kızlar Mektebi” olarak  işlevlendirilen ve DİTAV tarafından restore edilerek son üç yıldır “DİTAV Kültür Sanat Evi” olarak kullanılan tarihi mekanında hikâyeyi ruhla hemhalleştirerek sergiyi ziyaretçileriyle buluşturmuş oldu.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/img-3981.jpg" alt=""></p>
<p>Fotoğraf sanatçısı Fatma İşmen tarafından hazırlanan sergi, Diyarbakır’ın geçmişte (1915’e kadar) önemli eğitim yapılarından biri olan Süryani Kızlar Mektebi’nin tarihsel hafızasını ve bu yapıda uzun yıllar yaşamış olan “Süryani Zoklu ailesi”nin hikâyesini bir araya getirdi.</p>
<p>Sergi, adeta yeniden vücuda getirilen bir mekân olan “DİTAV Kültür Sanat Evi” galeri bölümünde bu önemli mirası görünür kılarken aynı zamanda yapının sonraki yıllardaki yaşamına da ışık tutmuş oldu.</p>
<p>Mekân, okul vasfını kaybettikten sonra uzun yıllar Zoklu ailesi ve başka iki aileye ev sahipliği yapıp namı “Pılo Yakub” olarak bilinen Zoklu ailesinin büyükleri tarafından ipekli dokuma da yapılan tarihi yapı olduğunu da sanatsever ilgililere yeniden hatırlattı.</p>
<p>Süryani Zoklu ailesini anlatan bu sergi aracılığıyla yalnızca bir okul binası olarak değil; anıların, göç hikâyelerinin, bir dokuma atelyesinin ve kuşaklar boyunca aktarılan yaşam deneyimlerinin mekânı olarak da yeniden ziyaretçilerle buluştu.</p>
<p>Arşiv fotoğrafları ve aile koleksiyonlarından oluşan fotoğraf seçkisi, Diyarbakır’dan göç eden Süryani Zoklu ailesinin hikâyesini kentin toplumsal hafızasıyla birlikte ele alan bir sanat işiydi.</p>
<p>Serginin dikkat çekici yönlerinden biri de, Zoklu ailesinin bu tarihi evde doğan üyelerinden Sevinç Zoklu’nun İstanbuldan, Mari Zoklu’nun ise Hollanda’dan gelip açılışa katılarak aile hafızasına ilişkin tanıklıklarını paylaşmış olmalarıydı. Ayrıca Amerika’dan gelemeyen Mari ve Turan Zoklu da telefonla duygularını paylaştılar. </p>
<p>Sevinç Zoklu annesinin bazalt taş avludaki derz aralıklarında biriken atıkları bir çubuk parçası yardımıyla eliyle temizleyip sonra da koca avluyu yıkadığını olanca duygusallığı ile anlattı. “<em>Belki ayrımcılık oldu insanlar arasında, ama bu politikadan kaynaklıydı. İnsanlardan değildi</em>.”</p>
<p>Babası Puşici “Pılo Yakub”un aşkını da anlattı; “<em>Babam çok yakışıklıymış. Mahallenin çoğu kızları da ona aşık. Ama o birine aşıkmış. Süryani kızı Seydun’a. Vermemişler Seydun’u babama. Yıllar sonra babam, sırf adı Seydun diye mahalleden bir başka kızla evlenmiş. O da anam işte…</em>”</p>
<p>Sergi süresince yoğun ilgiyle katılım sağlayan ziyaretçiler yalnızca fotoğraflarla değil, yaşayan hafızayla da buluşma fırsatını yakalamış oldular.</p>
<p>Küratörlüğünü DİTAV Yönetim Kurulu Üyesi Duygu Bayar Berekatoğlu’nun üstlendiği sergi; eğitim, aidiyet, göç ve hafıza temaları etrafında şekillenen bir işti. Diyarbakır’ın çok katmanlı tarihine farklı bir pencereden bakma imkânı sunan çalışma, kentin kültürel çeşitliliğini ve birlikte yaşama deneyimini görünür kılmayı da amaçlayarak hayata katmış oldu.</p>
<p>Sergiye Mardin ve Diyarbakır Süryani Metropolitliğini temsilen Mardin Kırklar Kilisesi ruhanisi peder İsa Akyüz, Mardin Süryani cemaatinden Yusuf Begtaş, Diyarbakır Meryemana Süryani Kadim Kilisesi ruhanisi Saliba Açış, Mar Petyun Keldani Kilisesi vakfı Başkanı Yusuf Akbulut, Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da katıldı. Midyat Tur Abdin Enstitüsü yönetim kurulu adına başkanları Adem Coşkun’un da yapılan işin önemine dikkat çeken mesajı okundu.</p>
<p>Mari ve Sevinç Zoklu’nun konuşmaları avluda duygusal ve hüzünlü bir ortam yarattı. Serginin açılış konuşmaları sonrası ziyaretçiler DİTAV’ın galerisinde teşhir edilen fotoğraf sergisini gezip gördüler…</p>
<blockquote class="twitter-tweet" data-media-max-width="560">
<p dir="ltr" lang="tr">📌 Süryani Zoklu ailesini anlatan sergi aracılığıyla yalnızca bir okul binası olarak değil; anıların, göç hikâyelerinin, bir dokuma atelyesinin ve kuşaklar boyunca aktarılan yaşam deneyimlerinin mekânı olarak da yeniden ziyaretçilerle buluştu.<br><br>💬Süryani Kızlar Okulu'nun son… <a href="https://t.co/rJfZeNrWyL" target="_blank" rel="nofollow">pic.twitter.com/rJfZeNrWyL</a></p>
— bianet (@bianet_org) <a href="https://x.com/bianet_org/status/2071189093745094748?ref_src=twsrc%5Etfw" target="_blank" rel="nofollow">June 28, 2026</a></blockquote>
<p>(ŞD/TY)</p><script async="" src="https://platform.twitter.com/widgets.js" charset="utf-8"></script>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kapitalizm krizde, Marx mesaide]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kapitalizm-krizde-marx-mesaide-320940</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/26/kapitalizm-krizde-marx-mesaide.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kapitalizm-krizde-marx-mesaide-320940</guid><description><![CDATA[2008 küresel ekonomik krizi başta olmak üzere sonrasında yaşanan tüm gelişmeler, bir şekilde Marx’ı gündemleştirdi. Yaşanan bu “Marx rönesansı”, Marx’ı siyasi bir figür ve teorisyen olarak yepyeni bir gözle yeniden değerlendirme konusu yaptı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Önce küçük bir giriş notu. <br>MEGA denen bir proje var. Marx-Engels-Gesamtausgabe kısaltması, yani Marx ve Engels’in bütün eserlerinin tarihsel tam basımı projesi.<br>İlk MEGA girişimi 1920’lerde Sovyetler Birliği’nde David Ryazanov’un öncülüğünde başlıyor. İkincisi ise yani MEGA2 adlı proje 1970’lerde Berlin ve Moskova merkezli olarak yeniden başlıyor. 1989 duvarın yıkılmasından sonra da MEGA2 yapılandırılıyor.</p>
<p>MEGA2, Marx ve Engels’in el yazmaları, taslaklar, mektuplar, not defterleri, kenar notlarından oluşuyor ve ayrıca yayımlanmış metinlerin bütün gelişim süreçleriyle birlikte okumayı öngören devasa bir proje.</p>
<p>Birkaç yıl önce, İtalya’daki Pisa Üniversitesi’nde “Marx 201” adlı bir uluslararası konferans düzenlendi. Alt başlığı <em>Alternatifleri Yeniden Düşünmek</em> idi. Konferansa 13 farklı ülkeden akademisyenler katılarak tartışma yürüttüler. <br>İşte bu tartışmalar kısa süre önce “Marx ile Alternatifleri Yeniden Düşünmek: Ekonomi, Ekoloji ve Göç” başlığıyla kitaplaştırıldı. Daha doğrusu üç-dört tema üzerinden seçmece bazı bildiriler kategorize edildi.</p>
<p>Buraya kadar olan kısmı bilgi idi. <br>İçeriğe geçmeden önce bu sıcak havalarda ruhunuza iyi gelecek birkaç Marx magazini de eklemek isterim.</p>
<p>Mesela Marx inanılmaz titizmiş. Öyle ki, “Bir cümleyi on farklı şekilde kanıtlayamıyorsa onu yazmayı reddederdi,” deniyor.</p>
<p>Marx’ı bugün anlamanın rehberlerinden biri onun defterleri. 1838’den 1882’ye kadar okuduğu en önemli kitapların özetlerini ve yorumlarını içeren 200’den fazla okuma defteri var.</p>
<p>Örneğin, 1863’te Birinci Enternasyonal adına ABD Başkanı Abraham Lincoln'e köleliği kaldırdığı için bir tebrik mektubu yazmış. Kölelik bitmeden, Amerika’daki hiçbir bağımsız işçi hareketinin başarıya ulaşamayacağını, “siyah derili emeğin damgalandığı yerde, beyaz derili emeğin kendini özgürleştiremeyeceğini” savunmuş.</p>
<p>Marx, geç döneminde kapitalizmin evrensel ve tek çizgili bir tarih yolu olmadığını daha fazla fark ediyor. Rusya’yı, ABD’yi, Avrupa dışı toplumları incelemesi bu yüzden. 1870’te Rusça öğreniyor. Rusya üzerine kitap ve istatistik istiyor.</p>
<p>Mısır’da İngiliz-Fransız müdahalesi ve İskenderiye bombardımanı bağlamında bayağı öfkeleniyor. İsmail Paşa’nın limanlara yaptığı büyük harcamaların sonunda İngilizlerin savaş gemilerini rahatça yanaştırmasına yaradığını söylüyor ve adeta ironik küfürler savuruyor.</p>
<p>Paris’e gittiğinde polis tarafından fark edilip takibe alınıyor. O yaşlı haliyle <em>öcü gibi korkuyorlar</em> yoldaştan.</p>
<p>Kızı Eleanor’a mektup yazıyor ve ondan evde bir raporu bulmasını istiyor. Şöyle tarif ediyor: “Rapor ya yatağının yanındaki masada duran <em>L’Égalité</em> nüshasında ya da kanepenin arkasındaki kitaplık rafında duran <em>Revue socialiste</em> içinde olabilir.”<br>Çok canlı bir tasvir. Odası hakkında da en azından bilgimiz oluyor.</p>
<p>Bu kadarı yeter. En ilgimi çekenin “Beyaz derili emek, siyah derili emek damgalandığı sürece özgürleşemeyeceği” yönündeki ikazı olduğunu belirteyim.</p>
<h3>“Marx rönesansı”</h3>
<p>İçeriğe geçeyim…</p>
<p>2008 küresel ekonomik krizi başta olmak üzere sonrasında yaşanan tüm gelişmeler, bir şekilde Marx’ı gündemleştirdi. Yaşanan bu “Marx rönesansı”, Marx’ı siyasi bir figür ve teorisyen olarak yepyeni bir gözle yeniden değerlendirme konusu yaptı.</p>
<p>Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana belki de ilk kez, günümüz toplumunun egemen örgütlenme mantığını yeniden düşünmek ve yeni ekonomik/politik çözümler geliştirmek konusunda küresel bir fikir birliği var. (<em>Rojava’nın küresel bir fenomene dönüşmesi çok somut bir çıktıdır. Çünkü orada gerçekleşen enternasyonal ve yerel hikâye, insanlığın arayışına denk gelmişti.)</em></p>
<p>Özellikle Marx’ın daha önce bilinmeyen el yazmalarının ve not defterlerinin (MEGA2 projesi kapsamında) yayımlanması, onun düşünce ufkuna dair yeni şeyler çıkardı. Bugün Marx; Batı Avrupa’daki fabrika işçileri başta olmak üzere, Asya’daki köylüleri, Amerika’daki köleleri, toprağın kimyasal yapısını ve göçmen emeğini inceleyen, son derece çok boyutlu ve esnek bir düşünür olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>20. yüzyılda Marx, sıkça “ekonomik determinist”, “Avrupa merkezci” ve üretici güçlerin sınırsız gelişimine tapan bir düşünür olarak ifade edildi. Tüm bunlar için de mantıklı nedenler ve veriler var elbette. Fakat bugün Marx’ı yeniden düşünürken odaklanmamız gereken temel bakış açıları değişmiş gibi.</p>
<p>Bunları biraz açmak gerekirse;<br>Birincisi, sosyalizmi, fabrika bacalarının tüttüğü, doğaya mutlak bir hükmetme ideali olarak gören anlayış çöktü. Marx, kapitalist üretim tarzının genişlemesinin sadece işçinin emeğini çalmakla kalmadığını, aynı zamanda doğal kaynakları da acımasızca yağmaladığını defalarca vurgulamıştı. İnsan ile doğa arasındaki etkileşimi bir “metabolizma” olarak gören Marx, kapitalist tarımın ve kentleşmenin toprağın verimliliğini nasıl tükettiğini “metabolik yarılma” kavramı ile anlatıyor.</p>
<p>İkincisi, bugün küresel kapitalizmin en büyük sorunlarından biri göçmenliktir. Marx, zorunlu emek göçünün, burjuva sömürüsünün en temel bileşenlerinden biri olduğunu uzun zaman önce gösterdi. Kapitalizmin temeli olan “ilksel birikim”, özünde çiftçilerin topraktan koparılıp zorla mülksüzleştirilmesidir dendi. Toprağından koparılan bu insanlar, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu “yedek sanayi ordusunu” oluşturuyor. Kapitalizm, işçi sınıfını bölmek ve ücretleri düşürmek için her zaman göçmen emeğine ve bu “yedek orduya” ihtiyaç duyar. Dolayısıyla göçmenlik, kapitalizmin bir kazası değil, işleyiş kuralıdır. Bu yüzden Marx, yerli ve göçmen (ya da çalışan ve işsiz) işçiler arasındaki dayanışmayı antikapitalist mücadelenin kilit taşı olarak görüyor.</p>
<p>Üçüncüsü, Marx’ın sadece İngiltere’deki kapitalizme odaklandığı iddiası bir efsanedir. Hayatının son 10 yılında, kapitalizmin küresel ölçekteki dinamiklerini daha iyi anlamak için ABD ve Rusya üzerine istatistikleri ve kitapları aralıksız bir şekilde talep etmiş. Yıkımlarına net bir şekilde karşı çıkmış, Hindistan veya Çin gibi Avrupa dışı toplumların kapitalizmle nasıl farklı şekillerde yüzleştiğini araştırmış. Bu durum, Marx’ın bazı şeyleri fark etmesi ile ilintilidir.</p>
<p>Dördüncüsü, Marx, devasa teorisinde çoğunlukla fabrikadaki üretime odaklanmış, ev içindeki “yeniden üretim” (çocuk bakımı, yemek, temizlik gibi işgücünü hayatta tutan karşılıksız kadın emeği) süreçlerini yeterince kavramsallaştırmamıştır. Ancak feministler, Marx’ın eleştirel yöntemini kullanarak; kapitalizmin sadece ücretli emeğe değil, aynı zamanda ev içinde harcanan ücretsiz “yeniden üretim” emeğine de dayandığını ortaya koydular.</p>
<p>Sonuç olarak Marx, kapitalist mülkiyet ilişkilerini ortadan kaldırmayı hedeflerken, eşitliğin ancak özgürlükle birleştiğinde gerçek bir anlam kazanacağını biliyordu. Günümüzde neoliberalizmin ve ekolojik çöküşün yarattığı kıskacın içinden çıkabilmek için ne eski tarz bir devletçiliğe ne de serbest piyasanın yıkıcılığına teslim olabiliriz. Marx’ın bizlere bıraktığı en büyük miras, sorunları tespit etmesinden öte; sömürünün, göçlerin, çevre felaketlerinin ve cinsiyet eşitsizliğinin kökenine inerek, “başka bir dünyanın” dinamiklerini şimdiden inşa etme zorunluluğumuzu göstermesidir. Onu kendi orijinal defterleri, mektupları ve tartışmaları üzerinden yeniden okumak, dogmaları ezberlemek değil; 21. yüzyılın sorunlarına karşı özgürleştirici ve yepyeni alternatifler icat etmek anlamına geliyor gibi. (SB/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ok imalathanesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ok-imalathanesi-320887</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/25/ok-imalathanesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ok-imalathanesi-320887</guid><description><![CDATA[Bir katılımcı turistik seyahat için gittiği İtalya’da toplu ok satın almak istediğinde satıcının “Faşist misiniz? Biz faşistlere satış yapmıyoruz” diyerek kendisini aşağıladığını, bu yaklaşımlara karşı ilgili kurumların girişimlerde bulunmasını arzu ettiğini söyledi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de ok nesne olarak, işaret olarak, logolarda tasarım unsuru olarak çokça kullanılmaktadır. Bu nedenle hangi okun ne işe yaradığına dair belirsizlikten kaynaklı kafa karışıklıkları olduğu malum. Memleketin dertleriyle hemdert olanların bu meseleye haddinden fazla kafa yorduklarını görüyoruz. Ancak sorunun çözümüne çok yaklaşıldığının müjdesini vermek isteriz.</p>
<p>Ok Üretimi Düzenleme ve Denetleme Kurumu (OÜDDK) evsahipliğinde geniş katılımlı bir toplantı yapıldı. Toplantıya fiziki ok üreticileri ile dijital, yapay, soyut ok türeticileri temsilcileri ile sorun çıkarmak değil, sorunların çözümüne katkı sunmakta ısrarcı olanlar katıldı. Bu toplantının kulislerinde dolaşarak, kimi konuşmaları bizzat dinleyerek bilgilerimi güncelledim. Öncelikle spor için kullanılan okların konuyla ilgisi olmadığına oybirliğiyle karar verilerek oturumlara devam edildi.</p>
<p>Fiziki Ok Üreticileri Odası temsilcisinin konuşması salonda büyük bir şaşkınlıkla karşılandı. Oda olarak yaptıkları incelemelerde kimi bölgelerde yeraltı imalathanelerini tespit ettiklerini, ilgili kurumlarla irtibata geçerek denetimlerin sıklaştırılmasını sağladıklarını ifade etti.</p>
<p>Tespit edilen imalathanelerde belirlenen standartlara aykırı oklar üretilip depolandığını, okların üzerinde anlam veremedikleri ibareler bulunduğunu görseller eşliğinde anlattı. Okların üzerinde “detoks kampı”, “Çok güzel olsun”, “Niye olmasın ki?”, “Olsa da olmasa da”, “arı vız vız”, “Durmayalım”, “Olmasaydı iyiydi”, “Keser döner et döner”, “Bana ne ki”, “Ay ne yazsam?” gibi anlamsız ifadelerin bulunduğu açıkça görülüyordu. Yazıların okların üzerine elle kazıyarak yazıldığı, bu işlemle oklara da zarar verildiği üzüntüyle kaydedildi. Denetime giden ekiplerin büyük şaşkınlık yaşadıkları, anlamsız ibareler yan yana getirilerek oluşturulan öbeklere ilişkin araştırmaların sürdürüldüğü belirtildi.</p>
<p>Dijital Ok Üreticileri Esnafı Odası temsilcisinin sunumunda kendi üretim alanlarının fiziki üreticilere nazaran kimi açılardan daha denetlenebilir olduğu, yazıyı yapanın, logoyu çizenin, sanal aleme bunları dolaşıma sokanın eninde sonunda bulunduğu ifade edildi. Bununla birlikte ok simgesinin kullanımında yaşanan sorunların bu toplantıda ele alınmasının önemine vurgu yapıldı. Ok simgesinin belirli bir cinsiyeti ima edecek şekilde kullanımının tümüyle yasaklanmasının iyi olacağını, ama bu yasağın uygulanıp uygulanamayacağına dair belirsizliğin farkında olduğunu söyledi.</p>
<p>Sayısal Sembolik Soyut Ok Üreticileri Derneği temsilcisi de konuşmasında, bir yönü göstermek için kullanılan okların amaçlarını genelde gerçekleştiremediğini, bu sorunun oku çizenden değil montajdan kaynaklı olduğunu vurguladı. Okların usulüne uygun olarak çizilmesine karşın tabelayı, panoyu takan kişilerin ok yönlerine dikkat etmemesi nedeniyle üzücü olaylar yaşandığını, özellikle araç ve yaya trafiğinde, hastaneler başta olmak üzere kimi kamu kurumlarında çarpışmalar, kaybolmalar, yanlış yöne gitmeler nedeniyle kendilerinin suçlandıklarını üzüntüyle izlediklerini söyledi.</p>
<p>Kurum temsilcilerinin ardından söz alan ok tüketicileri de yaşadıkları sorunları anlattı. Bir katılımcı turistik seyahat için gittiği İtalya’da toplu ok satın almak istediğinde satıcının “Faşist misiniz? Biz faşistlere satış yapmıyoruz” diyerek kendisini aşağıladığını, bu yaklaşımlara karşı ilgili kurumların girişimlerde bulunmasını arzu ettiğini söyledi.</p>
<p>Bu şikayetin önemli olduğunu, ancak toplu ok almak için yurt dışını tercih etmenin anlaşılmaz olduğunu vurgulayan ok üreticileri ile tüketiciler arasında yaşanan gerginlik nedeniyle toplantıya ara verildi. Aranın ardından devam eden toplantıda, amaç dışında ok kullanımının azaltılmasına, üretime yönelik denetimlerin artırılmasına, fazla sayıda okların amaca uygun ayrılarak yeniden değerlendirilmesine ve bunun sürdürülebilirliğe katkı yapacağına karar verildi. (ÖE/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Korkunun gölgesinde yaşamak: blueScat]]></title><link>https://bianet.org/yazi/korkunun-golgesinde-yasamak-bluescat-320916</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/26/korkunun-golgesinde-yasamak-bluescat.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/korkunun-golgesinde-yasamak-bluescat-320916</guid><description><![CDATA[Moda Sahnesi’nin yeni oyunu, bir asansörün içine sıkışmış iki insanın hikâyesi üzerinden korkunun, hafızanın ve algının nasıl çalıştığı üzerine oldukça katmanlı bir metin kuruyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Şiddet mağdurları için geçmişte yaşadıkları bir olay mı yoksa o olayın yeniden yaşanma ihtimali mi daha travmatiktir? Yaşanan şey zamanla geride kalıyor, ancak onun bıraktığı iz her zaman geçmişte kalmıyor. Bir bakışta, tenha bir sokakta, kapalı bir mekânda ya da beklenmedik bir karşılaşmada yeniden kendini hatırlatıyor. Bu nedenle travma çoğu zaman yaşanmış bir olaydan çok, sürekli tetikte olma hâliyle ilgilidir. Korku yalnızca olanı değil, olabilecek olanı da yönetir.</p>
<p>Moda Sahnesi’nin yeni oyunu, Koffi Kwahulé’nin <em>blueScat’</em>i tam da bu derdin peşine düşerek bir asansörün içine sıkışmış iki insanın hikâyesi üzerinden korkunun, hafızanın ve algının nasıl çalıştığı üzerine oldukça katmanlı bir metin kuruyor.</p>
<h3>Syuzhet</h3>
<p>Kwahulé’nin metinlerine verdiği isimler çoğu zaman oyunun içeriğinden öte metnin çalışma prensibine dair bir ipucu işlevi görür. Bu anlatıda da “Blues”, acıyı, melankoliyi ve tekrar eden bir duygusal yükü çağrıştırırken; caz müziğindeki “scat” tekniği anlamdan çok ritme, parçalanmış seslere ve doğaçlamaya yaslanır. Bu anlamda <em>blueScat </em>ismi bu iki kavramı bir araya getirerek daha ilk anda nasıl bir anlatıyla karşı karşıya olduğumuzu haber veriyor. Sahnede acı doğrusal biçimde anlatılmıyor; parçalanıyor, tekrarlanıyor, ritim değiştiriyor ve bazen sözcüklerden çok boşluklar aracılığıyla hissediliyor.</p>
<p>Bu noktada <em>plot</em> ve <em>syuzhet</em> ayrımını hatırlamak faydalı olabilir. Oyunda <em>Plot</em>, yani olayların kronolojik sıralanışı oldukça basit görünür: Bir kadın ve bir erkek asansörde mahsur kalır ve giderek yükselen bir gerilim ortaya çıkar. Fakat oyunu ilginç kılan şey bu değildir. <em>Syuzhet</em>, yani olayların seyirciye sunuluş biçimi, Kwahulé’nin asıl oyun alanını oluşturur. Seyirciye hiçbir şey doğrudan verilmezken bilgiler gecikerek gelir, parçalar bir süre birbirinden bağımsız görünür, bazı konuşmalar anlamlı görünmez ve birçok ayrıntı ancak daha sonra başka bir ışık altında yeniden anlam kazanır.</p>
<p>Bu yüzden <em>blueScat</em>’i izlerken kısa bir süre sonra olayları takip etmekten çok, algının nasıl kurulduğunu takip etmeye başlıyoruz. Asansörün içinde geçen süre kısa olsa da karakterlerin zihninde çok daha geniş bir zamana yayılıyor. Özellikle kadın karakter açısından geçmiş ve şimdi sürekli iç içe geçerken, oyun ilerledikçe seyirci de bu zihinsel hareketin içine çekiliyor. Kwahulé korkuyu bir duygu olarak değil, bir düşünme biçimi olarak ele alıyor. Korkan insan yalnızca bulunduğu anı değerlendirmiyor, aynı zamanda geleceği tahmin etmeye çalışıyor. Sürekli ihtimaller üretiyor. Tehlike henüz ortada olmasa bile zihinde çoktan yerini alıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/bluescat-1113-insta-scaled-e1778684154777.jpeg" alt=""></p>
<h3>Teyakkuz hâli</h3>
<p>Sahne, kadınların gündelik hayatta taşıdığı görünmez yükü doğrudan anlatmaya çalışmıyor; ama sezdirerek etrafında dolaşıyor. Bir yabancıyla kapalı bir mekânda kalmak, tek başına nötr bir durum gibi görünse de kadın karakter için bambaşka çağrışımlar üretiyor. Burada mesele belirli bir kişiden korkmak da değil. Daha çok, geçmiş deneyimlerin ve toplumsal hafızanın ürettiği bir teyakkuz hâli.</p>
<p>Bu nedenle metni yalnızca bireysel bir psikoloji hikâyesi olarak okumak eksik kalıyor. Aynı zamanda toplumsal bir deneyimin sahnelenişiyle karşı karşıya kalıyoruz. Kadının korkusu yalnızca ona ait değil; birçok kadının gündelik hayatta taşıdığı görünmez hesapların ve savunma mekanizmalarının bir yansıması. Bir sokağa girerken, gece eve dönerken ya da kapalı bir mekânda yalnız kalırken yapılan küçük hesapların sahnedeki karşılığı gibi.</p>
<p>Oyunun ilginç taraflarından biri de erkek karakterin bu yoğunluğun tam karşısında durmasıdır. O ortalama bir erkekten beklendiğini gibi daha gündelik, daha sıradan bir dünyanın içindedir. Konuşmaları zaman zaman neredeyse alakasız görünüyor. Özellikle ekonomik meselelerden, vergi oranlarından ve gündelik düzenin ayrıntılarından söz etmesi dikkat çekiyor. İlk bakışta bu ayrıntılar rastgele seçilmiş gibi görünüyor. Oysa zamanla bu konuşmalar iki karakter arasındaki mesafeyi daha da görünür hale getirmesi için tasarlandığı anlaşılıyor.</p>
<p>Kadının dünyasında beden, hafıza ve tehdit ihtimali öne çıkarken, erkeğin dünyasında düzen, ekonomi ve rutin var. Aynı asansörde bulunuyorlar ama aynı gerçeklikte yaşamıyor gibiler. Anlatının gerilimi de büyük ölçüde buradan doğuyor. Bu noktada oyunun bu iki insan ve bir metafor olarak asansörü bir mekân olarak seçmesi postkolonyal bir okumaya da imkân veriyor. Böyle bakıldığında kadın karakter, sürekli baskı altında yaşamaya zorlanan özneyi; erkek karakter ise iktidarın sıradan ve görünmez yüzünü temsil ediyor gibi okunabiliyor.</p>
<p>Özellikle erkeğin sürekli vergi ve ekonomik düzen üzerine konuşması bu açıdan ilginç bir ayrıntı. Çünkü modern iktidar çoğu zaman kendini kaba kuvvetten çok bürokratik mekanizmalar aracılığıyla gösterir. İnsanların gündelik hayatını düzenleyen görünmez sistemler, çoğu zaman açık şiddetten daha etkili olabilir. Oyundaki ekonomik dil de böyle bir çağrışımı destekliyor.</p>
<h3>Hem fiziksel bir mekân hem zihinsel bir kapanma hâli olarak asansör</h3>
<p>Bu güçlü katmana rağmen <em>blueScat</em>’i sadece politik bir alegori olarak değerlendirmek de doğru olmaz. Çünkü oyunun gücü pek çok yoruma izin vermesinden geliyor. Her sembol birkaç farklı anlama aynı anda açılıyor. Asansör hem fiziksel bir mekân hem zihinsel bir kapanma hâli. Korku hem kişisel bir deneyim hem toplumsal bir miras. Erkek hem belirli bir karakter hem de daha büyük yapıların taşıyıcısı olarak okunabiliyor.</p>
<p>Oyunda en düşündürücü noktalardan biri de erkek karakterin çiziliş biçimi oluyor. Bu figür zaman zaman biraz sakar, biraz dağınık, hatta yer yer komik görünüyor. İlk bakışta bu tercih gerilimi zayıflatıyormuş gibi hissedilebiliyor. Ancak bir süre sonra bunun bilinçli bir seçim olabileceğini düşünmeye başlıyorsunuz. Çünkü gerçek hayattaki tehditler her zaman korku filmi karakterleri gibi görünmüyor. Çoğu zaman son derece sıradan insanların içinde saklanıyor. Belki de rejinin yapmak istediği şeylerden biri budur: Seyircinin tehlikeyi yalnızca dış görünüş üzerinden tanımlama alışkanlığını sarsmak. Bununla birlikte bu tercihin riskli bir tarafı da var. Erkek karakter fazla karikatürize edildiğinde oyunun kurduğu etik belirsizlik zayıflayabiliyor. Oysa metnin en güçlü yanı tam da bu belirsizlikte saklı. Seyirciyi kolay cevaplardan uzak tutuyor. Kimsenin tamamen haklı ya da haksız olduğu rahat bir alana izin vermiyor.</p>
<p>Aslında oyun boyunca seyircinin yaşadığı deneyim de buna benziyor. Sürekli bir değerlendirme yapıyoruz, sonra yeni bir ayrıntı geliyor ve o değerlendirme bozuluyor. Bir karaktere yaklaşıyoruz, sonra geri çekiliyoruz. Akış boyunca anlam birkaç kez yer değiştiriyor. Belki de bu yüzden oyundan çıktıktan sonra akılda kalan şey olayların kendisi değil, onların yarattığı sorular oluyor. Şiddet yalnızca yaşandığında mı gerçektir? Travma geçmişte mi kalır, yoksa bugünü de şekillendirir mi? Korku bir yanılsama mı, yoksa hayatta kalmanın araçlarından biri midir?</p>
<p><em>blueScat</em> bu soruların hiçbirine kesin cevaplar vermiyor. Ama iyi tiyatronun çoğu zaman yaptığı şeyi yapıyor: Cevap üretmek yerine bakış açımızı yerinden oynatıyor. Asansörün kapıları açıldığında hikâye sona eriyor olabilir, ancak oyunun asıl meselesi seyircinin zihninde yaşamaya devam ediyor. Ve belki de bu yüzden, sahneden ayrıldıktan sonra bile o dar mekândan tam anlamıyla çıkamıyoruz. Çünkü Kwahulé’nin kurduğu asansör, yalnızca karakterleri değil, bir süreliğine bizi de içine alıyor.</p>
<div class="box-1">
<h3>Künye</h3>
<p>Yazan: <strong>Koffi Kwahule<br></strong>Çeviren: <strong>Cemile Özyakan<br></strong>Yöneten: <strong>Kemal Aydoğan<br></strong>Sahne Tasarımı: <strong>Bengi Günay<br></strong>Işık Tasarımı: <strong>İrfan Varlı<br></strong>Kostüm Tasarımı: <strong>pcfg<br></strong>Koreografi: <strong>Dilan Yoğun<br></strong>Görsel Tasarım: <strong>Cansu Köksal-Osman Kürşad Tuncer<br></strong>Afiş Tasarımı: <strong>İlknur Alparslan<br></strong>Fotoğraflar: <strong>Orçun Kaya<br></strong>moda sahnesi TV: <strong>Halil Serhan Köse<br></strong>Asistanlar: <strong>Mesut Karakulak-Öykü Eraslan-Yaren Esin<br></strong>Koreografi Asistanı: <strong>Ece Çamlı</strong></p>
<p>Oynayanlar: <strong>Ezgi Çelik – Caner Cindoruk</strong></p>
</div>
<p>(NK/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Travesti” gibi dövüşmek, savaşmak, hayatta kalmak]]></title><link>https://bianet.org/yazi/travesti-gibi-dovusmek-savasmak-hayatta-kalmak-320873</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/25/sakat-hayvanlari-hepimizi-gozeten-tanrilar-sizden-adalet-talep-ediyorum.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/travesti-gibi-dovusmek-savasmak-hayatta-kalmak-320873</guid><description><![CDATA[“Flamingonun Gizemli Bakışı” izleyiciyi yalnızca üzmüyor. Tarihin en ağır dönemlerinden birinde bile insanların birbirlerini sevmekten vazgeçmediğini ve dayanışmanın gücünü hatırlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Şilili yönetmen Diego Céspedes’e Cannes’da Belirli Bir Bakış Ödülü’nü kazandıran Flamingonun Gizemli Bakışı (<em>La Misteriosa Mirada del Flamenco, </em>2025), izleyiciyi 1982 yılına, Atacama Çölü ortasındaki küçük bir madenci kasabasına götürüyor. Ancak film bunu nostaljik bir dönem anlatısı kurmak için yapmıyor. Aksine, <em>AIDS salgını</em>nın ilk yıllarında korkunun, bilgisizliğin ve önyargının nasıl toplumsal bir kakofoniye dönüştüğünü göstermek için geçmişe dönüyor.</p>
<p>Söylentilere göre kasabadaki “bulaşıcı hastalık” trans kadınların, filmdeki karakterlerin kullandığı ifadeyle “travestilerin” bakışlarıyla bulaşıyor. İlk bakışta absürt görünen bu inanış, aslında AIDS’e dair bilgilerin henüz sınırlı olduğu dönemlerde, dünyanın birçok yerinde ortaya çıkan korkuların ve komplo teorilerinin bir yansıması. HIV virüsü ve AIDS hastalık tablosu hakkında bilgi eksikliği arttıkça ve tedavi yöntemi geliştirilmedikçe toplum da bir suçlu arıyor ve her zamanki gibi hedef tahtasına zaten dışlananlar yerleştiriliyor.</p>
<p>Céspedes’in başarısı da burada ortaya çıkıyor. Film, bu sağlık krizi dönemini yalnızca tarihsel bir arka plan olarak kullanmıyor, aynı zamanda insanların hayatlarında yarattığı fiziksel ve duygusal yıkımı da görünür kılıyor. Karakterlerin bedenlerinde beliren yaralar ve giderek artan ölümler dönemin ruhunu çarpıcı biçimde yansıtıyor. </p>
<p>Bugünden geriye dönüp bakınca görünen ise şu: İnsanlar yalnızca ne olduğunu tam olarak bilemedikleri bir hastalıkla mücadele etmiyor, aynı zamanda korkunun, nefretin ve yalnızlaştırmanın yükünü de taşıyorlardı. Yakınlarını kaybedenler yaslarını bile yaşayamazken, hayatta kalanlar sürekli bir şüphe ve damgalanma altında yaşamaya zorlanıyordu. <em>Flamingonun Gizemli Bakışı</em> tam da bu nedenle AIDS’e dair bir film olmanın ötesine geçiyor ve kayıplara, yas tutma hakkına, insan onuruna, aileye dair bir anlatı hâline geliyor.</p>
<p>Fakat Céspedes bu ağır hikâyeyi karanlığın içinde boğmuyor. Filmin en etkileyici yanı, tüm bu acının ortasında şiirsel ve neredeyse büyülü bir dünya kurabilmesi. Gerçeklik ile masal arasında gezinen anlatı, zaman zaman bir <em>western </em>anlatısını, zaman zaman ise bir rüyayı andırıyor. Atacama’nın uçsuz bucaksız manzaraları, karakterlerin hayal güçleri ve film boyunca kurulan semboller, hikâyeyi sıradan bir toplumsal gerçekçilik örneği olmaktan çıkarıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-2026-06-25t122154-441.jpg" alt=""></p>
<h3>Lidia ve Flamingo</h3>
<p>Céspedes’in büyülü dünyasının merkezinde ise seçilmiş aile fikri yer alıyor.</p>
<p>Flamingo, Dişi Aslan, Kartal ve diğerleri, Mama Boa’nın (Nataly) onlara verdiği ve “yeniden doğuşlarını” simgeleyen hayvan isimleriyle yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Kan bağıyla değil, dayanışmayla kurulmuş bir aile bu. Birbirlerini koruyarak, besleyerek ve yaşatarak ayakta kalıyorlar.</p>
<p>Bu ailenin merkezinde yer alan isimlerden biri de çocuk karakter Lidia.</p>
<p>Henüz bebekken Mama Boa’nın işlettiği yemekhanenin önüne bırakılan Lidia, biyolojik ailesi tarafından terk edilmiş olsa da sevginin eksik olmadığı bir evde büyüyor. Evde yaşayanların çoğunun <em>salgınla</em> ilişkilendirilmesi nedeniyle kasabanın gözünde o da “öteki” kabul ediliyor. Lidia, ailesi ile birlikte damgalanıp, akran zorbalığına maruz kalsa da saf bir sevgiye mazhar oluyor. Şimdi ona hayatta kalmayı ve “travesti” gibi dövüşmeyi, savaşmayı, hayatta kalmayı öğreten; onu doyuran, korktuğunda sarılan, ağladığında yanında duran, saçını tarayan birçok annesi var. </p>
<p>Sanırım Lidia’nın lagüne oynamaya gittiği çocuklar tarafından dövüldüğü sahne bu açıdan unutulmaz. Kasabanın korkularını ve nefretini çocuklar üzerinden yeniden üreten sistem elbette bir aşamada Lidia’yı da yaralıyor; ancak Flamingo başta olmak üzere tüm anneleri hemen yanında beliriyor. Söz konusu sahnede film bir kez daha gerçekçilikten uzaklaşıyor ve kendi şiirsel diline yaslanıyor. Kadınlar yalnızca bakışlarıyla çocukları korkutuyor. Bu an, kasabanın trans kadınlara yüklediği korkutucu imgenin tersine çevrilmesi gibi çalışıyor. </p>
<p><em><strong>Yazının bundan sonrası filme dair gelişmeleri açık edebilir.</strong></em></p>
<p>Filmin ilerleyen bölümlerinde erkek şiddeti, hikâyenin en sevilen karakterlerinden biri olan Flamingo’yu aramızdan alıyor. Flamingo’nun ölümüyle birlikte filmdeki yas duygusu daha da derinleşiyor. Aynı dönemde AIDS nedeniyle kayıplar artıyor. Komünitenin çevresindeki boşluk günbegün genişliyor ve ölüler için masada yakılan mumlar artıyor. İnsanlar sevdiklerini birer birer kaybediyor. Ancak film, bunu melodrama kaçmadan anlatıyor. Ölenlerin ardından sessizce yas tutuyor, onların yokluğunu karakterlerin bakışlarında, birbirlerine sarılışlarında ve geride kalan boş sandalyelerde hissettiriyor. Her ölümün arkasında yarım kalan bir aşk, bitmemiş bir sohbet, gerçekleşemeyen bir gelecek var. Film bunu hiç unutturmuyor.</p>
<p>Öte yandan hikâye yalnızca kayıplara odaklanmıyor. Bir noktada bir gün boyunca trans kadınlarla aynı evde yaşamak zorunda kalan madenciler, yıllardır inandıkları korkuların gerçek olmadığını görmeye başlıyor. Yıllardır trans kadınların bakışlarından bile korkan ve aslında kendileri de bu çölün ortasında kaderlerine terk edilmiş olan madenciler, sonunda onların kahkahalarını, acılarını ve sevgilerini görüyor. İki topluluk arasındaki mesafe kapandıkça önyargılar da çözülüyor. Öyle ki, madencilerin önyargısı yerini sevgiye bile bırakabiliyor. Film burada esasen basit, hatta bazen kulağa klişe gelen; ama güçlü bir şey söylüyor. Çünkü filmin kalbinde her zaman sevgi var.</p>
<p>Flamingo ile Lidia arasındaki ilişki, Mama Boa’nın tüm kızlarıyla kurduğu bağ ya da evdeki herkesin birbirini kollama biçimi, seyirciye son derece saf ve koşulsuz bir sevgi duygusu geçiriyor. Bu nedenle film yalnızca AIDS’i, transfobiyi ya da erkek şiddetini anlatmıyor, aynı zamanda bakım vermenin, birbirini seçmenin ve birlikte hayatta kalmanın güzelliğini de anlatıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-2026-06-25t122836-437.jpg" alt=""></p>
<h3>“Anneliğin yalnızca cis kadınların biyolojik tekelinde olmadığını gösteriyor”</h3>
<p>Mama Boa’yı canlandıran Paula Dinamarca’nın sözleri de filmin ruhunu <a href="https://www.cinemachile.cl/in-conversation-with-diego-cespedes-paula-dinamarca-the-director-and-the-actress-who-promise-to-surprise-in-the-critics-week-of-the-cannes-film-festival/?lang=en" target="_blank" rel="nofollow noopener">özetliyor</a>.</p>
<p>Ona göre annelik biyolojik bir ayrıcalık değil; bir emek, bakım ve sevgi pratiği: “<em>Diego bana bu rolü verdiğinde, aslında Nataly’yi kendi hayatımdan tanıyordum. 18 yaşında bir oğlum var, onu henüz 17 günlükken kollarıma almıştım. Ancak insanların önyargıları ve türlü oyunları nedeniyle, oğlum yedi yaşındayken benden ayrıldı. Nataly karakteri içimde çok doğal bir şekilde karşılık buldu. Çünkü bu hikâye, bir yandan oğlumu kollarıma aldığım günleri, diğer yandan annemin ölümünün ardından yaşadığım iyileşme sürecini yeniden hissetmemi sağladı. Film, hem Şili’de hem de dünyada anneliğin yalnızca ciskadınların biyolojik tekelinde olmadığını gösteriyor. Annelik, her şeyden önce bir tercih ve bakım pratiğidir. Sistemin dayattığı annelik kalıplarına göre çok iyi ya da çok kötü ebeveynlik yapan ciskadınlar olduğu gibi, evlat edinmeyi seçenler de var. Bir de bedenlerini haz ve direniş alanı olarak kuranlar var, ki ben de bedenimi böyle görüyorum. Kişisel olarak ‘annelik içgüdüsü’ denen şeye inanmıyorum. Bunun patriyarka tarafından yaratılmış bir kurgu olduğunu düşünüyorum.</em>”</p>
<p>Nihayetinde <em>Flamingonun Gizemli Bakışı </em>izleyiciyi yalnızca üzmüyor. Tarihin en ağır dönemlerinden birinde bile insanların birbirlerini sevmekten vazgeçmediğini ve dayanışmanın gücünü hatırlatıyor.</p>
<p>Filmin bir yerinde edilen dua ise bu sevgi dolu kadınların hikâyesinin özeti gibi yankılanıyor: <em>“Sakat hayvanları, hepimizi gözeten tanrılar; sizden adalet talep ediyorum.” </em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/AQGPUnOTeDg?si=7FC99x5UcSGmrows" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>(TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 27 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Dünya Kupası biraz ‘mış gibi’ bir organizasyon”]]></title><link>https://bianet.org/haber/dunya-kupasi-biraz-mis-gibi-bir-organizasyon-320713</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/19/dunya-kupasi-biraz-mis-gibi-bir-organizasyon.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/dunya-kupasi-biraz-mis-gibi-bir-organizasyon-320713</guid><description><![CDATA[2026 Dünya Kupası başlamadan sınır politikaları, reklam tartışmaları ve endüstriyel futbol eleştirilerinin odağına yerleşti. Dr. Öğr. Üyesi Safter Elmas, turnuvanın yalnızca sportif değil, politik, ekonomik ve kültürel bir gösteri olarak da okunması gerektiğini söylüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dünya Kupası, uzun yıllardır siyasetin, ekonominin, medyanın ve kültürel temsil mücadelelerinin iç içe geçtiği küresel bir organizasyon.</p>
<p>Milyarlarca insanın takip ettiği bu dev organizasyon, bir yandan farklı ülkeleri ve toplumları ortak bir heyecanda buluştururken, diğer yandan ev sahibi ülkelerin politikalarından uluslararası güç ilişkilerine birçok başlığı da gündeme taşıyor.</p>
<p>2026 Dünya Kupası da daha başlamadan yaşanan gelişmeler nedeniyle bu tartışmaların merkezine yerleşti. Turnuva öncesinde farklı ülkelerden spor insanlarının karşılaştığı engeller, sınır politikalarının organizasyona yansımaları ve FIFA ile ev sahibi ülkeler arasındaki sorumluluk tartışmaları, futbolun günümüzdeki konumuna ilişkin soruları yeniden görünür kıldı. Bunun yanında yayın politikalarına ve reklam uygulamaları başlıkları futbolun giderek daha büyük bir endüstrinin parçası haline geldiğine yönelik eleştirileri de güçlendirdi.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen Dünya Kupası, çekim gücünü korumayı sürdürüyor. Her dört yılda bir kurulan bu büyük sahne, milyonlarca insan için hayallerin, aidiyetlerin, ulusal kimliklerin ve kolektif hafızanın yeniden üretildiği bir alan işlevi görüyor.</p>
<p>Marmara Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Safter Elmas ile Dünya Kupası'nın günümüzdeki anlamını ve turnuva etrafında büyüyen tartışmaları konuştuk.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/safer-elmas.jpeg" alt=""></p>
<h3>“Dünyanın bir aylığına daha güzel bir yer olduğu fikri üretiliyor”</h3>
<p><strong>Dünya Kupası başladı ancak daha başlamadan birçok skandalla gündeme geldi. İran takımının konaklaması, Somalili bir hakemin ülkeye alınmaması, Iraklı bir futbolcunun saatlerce sorgulanması vs. gibi olaylar yaşandı. Oldukça sıra dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. FIFA Başkanı ise bu eleştirilere yanıt verirken sorumluluğu ABD hükümetine işaret ediyor. ABD'nin uluslararası siyasette uyguladığı orman kanunlarının futbola da yansıdığını mı görüyoruz?</strong></p>
<p>Bugün ABD'nin bu süreçte izlediği politika bana şaşırtıcı gelmiyor. Özellikle Trump'ın ikinci dönemiyle birlikte spor, siyaset ve kültürel yaşam alanlarında bu yönde adımlar atılacağına dair işaretler seçimlerden önce de vardı. Bu yaklaşımın bugün farklı coğrafyalarda ve uluslararası organizasyonlarda kendini göstermeye çalıştığını görüyoruz. Faşizan ve otoriter özellikler taşıyan bu tutumun dünya basını tarafından görmezden gelinmesi de mümkün değil. İran söz konusu olduğunda ise ABD'nin nerede olursa olsun benzer bir çizgi izlediğini görüyoruz. En azından kendi içinde tutarlı bir politika söz konusu.</p>
<p>Dünya Kupası'nın anlamına baktığımızda, ben bu tür organizasyonları biraz "mış gibi" etkinlikler olarak değerlendiriyorum. Bu yalnızca futbol için değil, Olimpiyatlar için de geçerli. Dört yılda bir dünyanın bir aylığına daha güzel bir yer olduğu fikri üretiliyor. Ancak bu söylemin artık eskisi kadar ikna edici olduğunu düşünmüyorum. Buna rağmen toplumların daha fazla itiraz geliştirdiğini de görüyoruz. Bu nedenle turnuvalar sırasında ortaya çıkan tartışmalar ve gündemler önemli. O yüzden ABD'nin bu turnuvadaki tutumu benim açımdan sürpriz değil. Hatta ilerleyen süreçte daha ağır örneklerle karşılaşabiliriz. Özellikle finale doğru Trump'ın sahneye çıkıp politik mesajlar vermesi şaşırtıcı olmaz. Bu mesajların ırkçı bir içerik taşıması ya da düşman olarak gördüğü ülkelere yönelik bir meydan okuma içermesi de olasılık dahilinde. Çünkü Dünya Kupası, dünyanın en çok takip edilen organizasyonlarından biri. En düşük gelir grubundan en yüksek gelir grubuna kadar milyonlarca insan bu turnuvaya özel bir ilgi ve heyecan duyuyor.</p>
<p>Bir diğer önemli nokta ise ABD, Kanada ve Meksika'nın birlikte ev sahipliği yapıyor olması. Bu durum kendi içinde bazı çelişkiler barındırıyor. Çünkü yıllardır devam eden sınır ve göç tartışmaları var ve bunlar spora da yansıyor. Buradaki sınır yalnızca coğrafi değil; aynı zamanda kültürel ayrımların da belirginleştiği bir hat. Bu nedenle toplumsal düzeyde de çeşitli gerilimlerden söz etmek mümkün. Turnuva boyunca ülkeler arasındaki geçişlerde benzer sorunların yaşanması da şaşırtıcı olmayacaktır. Bu noktada hem FIFA yönetiminin hem de özellikle Kanada ve Meksika'nın, turnuva sonrasında ABD'nin politikalarına daha açık tepkiler vereceğini düşünüyorum. Çünkü şu an bu organizasyonun "patronu” ABD konumunda.</p>
<h3>“Ek mola konulması yeni bir fikir değil”</h3>
<p><strong>Dünya Kupası'nın başlamasıyla birlikte yeni kurallar da gündeme geldi. Teknik düzenlemelerin yanı sıra turnuva boyunca uygulanan su molaları dikkat çekiyor. İlk ve ikinci yarıların ortasında verilen bu molaların kalıcı bir kurala dönüşüp dönüşmeyeceği henüz net değil. Özellikle yüksek sıcaklıklar nedeniyle futbolcuların zorlandığı ve sağlık açısından önlem alınması gerektiği yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Ancak kamuoyundaki asıl tartışma, bu molaların yayıncılar ve sponsorlar açısından yeni bir reklam alanına dönüşmesi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kamuoyunda yükselen tepkileri ve su molalarının reklam alanına dönüşmesini endüstriyel futbolun geldiği nokta açısından nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Aslında burası işin en kritik noktası. Olimpiyatlar ve Dünya Kupaları, spor dünyasının en büyük yatırımlarının yapıldığı organizasyonlar. Ancak bu organizasyonlar kimi zaman ev sahibi ülkeler için ciddi ekonomik yükler de yaratabiliyor. Bu konuda Jürgen Klopp'un eleştirileri dikkat çekiciydi. Klopp, futbolun uzun süredir endüstriyel bir çıkmazın içinde olduğunu ve sermayeye teslim olmuş bir yapıya dönüştüğünü söylüyor. "Ben bir futbol insanıyım ama artık keyif almıyorum" derken aslında oyunun giderek daha fazla ticari baskı altında kaldığına işaret ediyor.</p>
<p>Bu reklam meselesini aslında biraz daha eskiye götürebiliriz. O dönemin FIFA Başkanı olan Sepp Blatter’i hatırlayalım. Blatter, kadın futboluna uzun süre ciddiyetle yaklaşmayan bir anlayışı temsil ediyordu. FIFA Başkanı olmasına rağmen kadın futbolunu ikincil gören açıklamalarıyla sık sık eleştiriliyordu. Bugün FIFA’nın kadın futboluna yönelik yaklaşımında bazı iyileştirmeler yapılmış olsa da, bunların ne kadar köklü olduğu hâlâ tartışmalı. O dönemde ortaya atılan önerilerden biri de kadın futbolunda devre aralarına ek mola konulmasıydı. Gerekçe olarak oyuncuların performansı gösterilse de, bu molaların reklam kuşakları yaratma amacı taşıdığı yönünde ciddi eleştiriler vardı. Yani her devrenin ortasında bir mola verilmesi ve bu sürenin reklam alanına dönüştürülmesi planlanıyordu. Aslında futbolun kurallarına ilişkin bu tür girişimler yeni değil. FIFA ve futbol endüstrisi, yıllar boyunca farklı kurallar ve uygulamalar denedi. Bazıları kabul gördü ve kalıcı hale geldi, bazıları ise yoğun tepkiler nedeniyle hayata geçirilemedi. Bu mola önerisi de bunlardan biriydi. Kamuoyundan ve futbol çevrelerinden gelen güçlü itirazlar sonucunda uygulanamadı. Bu örnek bize şunu gösteriyor: Toplumsal tepki ve örgütlü itiraz ne kadar güçlü olursa, belirli düzenlemeler geri çekilebiliyor ya da uygulanma şansı bulamıyor.</p>
<p>Öte yandan mesele yalnızca futbol değil. Dünya Kupası gibi organizasyonlarda kent yaşamı da doğrudan etkileniyor. Örneğin turnuva nedeniyle ulaşım ücretleri katlanabiliyor ve bunun maliyeti yalnızca turistlere değil, o şehirde yaşayan insanlara da yükleniyor. Büyük organizasyonların yarattığı ekonomik baskıyı daha önce Brezilya'da gördük. 2014 Dünya Kupası ve ardından Rio Olimpiyatları uzun süre tartışıldı. Ekonomik sorunlarla mücadele eden bir ülkede milyarlarca dolarlık yatırımlar yapılırken, özellikle stadyum inşaatlarında çalışan işçilerin koşulları da eleştiri konusu olmuştu. Benzer tartışmalar Katar'da da yaşandı. 2022 Dünya Kupası için yaklaşık 220 milyar dolarlık yatırım yapılırken, göçmen işçilerin çalışma koşulları ve hak ihlalleri uluslararası kamuoyunun gündemine taşındı. Bugün benzer bir sürecin gelecekte de devam edeceğini söylemek mümkün. Suudi Arabistan'ın 2034 Dünya Kupası için yürüttüğü çalışmalar buna örnek. Ronaldo transferi, Avrupa'dan yıldız oyuncuların getirilmesi, Newcastle'ın satın alınması ve büyük sponsorluk anlaşmaları bu stratejinin parçaları olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Burada karşımıza çıkan temel kavram ise "sportswashing". Yani spor aracılığıyla imaj temizleme. İnsan hakları ihlalleri, işçi hakları sorunları, LGBTİ+ haklarına yönelik baskılar ya da ifade özgürlüğü kısıtlamaları, büyük spor organizasyonlarının yarattığı olumlu atmosferin arkasında görünmez hale gelebiliyor. Devletler de bu organizasyonları uluslararası meşruiyet üretmenin bir aracı olarak kullanabiliyor. Bu yöntem oldukça etkili. Dünya Kupası boyunca milyonlarca insan turnuvaya odaklanıyor ve gündemdeki pek çok sorun geri plana düşebiliyor.</p>
<p>Ben de artık Dünya Kupaları'nı eskisi kadar takip etmiyorum. Çünkü zaman zaman bunun bir parçası olmak konusunda tereddüt yaşıyorum. Ancak futbolun güçlü bir çekiciliği olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Dünya Kupaları bir karnaval atmosferi yaratıyor; farklı ülkeleri, kültürleri ve hikâyeleri bir araya getiriyor. Belki de tam bu nedenle, bütün eleştirilere rağmen insanlar televizyonun başına geçtiğinde kendilerini yine turnuvanın içinde bulabiliyor. Futbolun yarattığı büyü ve heyecan kolay kolay ortadan kalkmıyor. Dünya Kupası bu yönüyle kapsayıcı ve demokratik bir organizasyon görüntüsü veriyor. Ancak benim en başta sözünü ettiğim "mış gibi" hali de burada ortaya çıkıyor. Dört yılda bir kurulan ve yeniden üretilen bir görüntüden söz ediyoruz. Bu nedenle Dünya Kupası'nı yalnızca bir spor organizasyonu olarak değil, aynı zamanda politik, ekonomik ve kültürel bir gösteri olarak da değerlendirmek gerekiyor.</p>
<h3>“Futbol zamanla bir kurtuluş projesine dönüşebiliyor.”</h3>
<p><strong>Biraz da sizin çalışmalarınıza dönmek istiyorum. Futbolun özellikle alt sınıflar için bir sınıf atlama aracı olarak görülmesine ilişkin araştırmalarınız ve bu konuda bir kitabınız bulunuyor. Dünya Kupası'nın bu hayalin yeniden üretilmesindeki rolü nedir?</strong></p>
<p>Aslında biraz önce kendi çocukluğumdan söz ederken bunu anlatmaya çalışıyordum. Sokakta futbol oynayan birçok çocuk gibi biz de kendimizi Dünya Kupaları'nın yıldız futbolcularıyla özdeşleştirirdik. Formasını giyer, hareketlerini taklit eder, bir an için gerçekten o futbolcu olduğumuzu hissederdik. Dünya Kupası'nın böyle bir etkisi var. O hayali ve illüzyonu güçlendiriyor. Ben buna biraz da "kandırmaca" diyorum çünkü gerçeklik farklı. Veriler, futbola başlayan bir çocuğun profesyonel futbolcu olma ihtimalinin son derece düşük olduğunu gösteriyor. Üstelik bu, birkaç yılda sonuç alınabilecek bir süreç değil; uzun yıllar süren emek, fedakârlık ve yatırım gerektiriyor.</p>
<p>Buna rağmen futbol, özellikle alt sınıflar için güçlü bir umut alanı olmaya devam ediyor. Çünkü erişilebilir bir spor. Başlamak kolay, pahalı ekipmanlar gerektirmiyor ve çok güçlü bir aidiyet duygusu yaratıyor. Futbolun işçi sınıfı kültürüyle kurduğu tarihsel bağ da bu erişilebilirliği artırıyor.</p>
<p>Ancak işin başka bir tarafı da var. Çocuklukta keyif ve oyun olarak başlayan süreç, zamanla performans baskısına dönüşüyor. Bir noktadan sonra çocuklardan yalnızca oynamaları değil, sürekli daha hızlı, daha güçlü ve daha başarılı olmaları bekleniyor. Teknoloji ve performans ölçümleri de bu baskıyı artırıyor. Bu durum yalnızca çocuğu değil, aileyi de içine çekiyor. Futbol zamanla bir spor olmaktan çıkıp bir kurtuluş projesine dönüşebiliyor. Ben de bunu kendi hayatımda yaşadım. Annem ve babamı kurtarma sorumluluğunu sırtımda taşıdığımı hissediyordum. Futbolcu olursam ailemin hayatını değiştirebileceğime inanıyordum.</p>
<p>Sorun şu ki sistemin temel amacı herkesin futbolcu olması değil. Sistem, sürekli daha fazla performans üreten, daha verimli oyuncular yaratmaya çalışıyor. Çocuklar ve gençler de bu performans odaklı yapının içine çekiliyor. Bugün bize hep zirveye ulaşan futbolcular gösteriliyor. Milli takımlarda, reklamlarda ve yayınlarda sürekli başarı hikâyeleri görüyoruz. Böylece milyonlarca insanın zihninde aynı cümle kuruluyor: "Bi futbolcu olursak..." Bu cümlenin devamında ise zenginlik, statü ve sınıf atlama hayali yer alıyor. Oysa o zirveye ulaşabilenlerin sayısı son derece sınırlı. Eduardo Galeano bunu çok etkileyici biçimde anlatır. Mahalleden çıkan bir çocuğun önünde bir yanda yoksulluk ve sıradan bir hayat, diğer yanda ise futbolun vaat ettiği büyük yolculuk vardır. Ancak o bileti yakalayabilenlerin sayısı çok azdır.</p>
<p>Dünya Kupası ise bu hayali daha da büyütür. Çünkü futbolun en iyi oyuncuları ve en güçlü ülkeleri aynı sahnede buluşur. Onları izleme, onlara inanma ve onlar gibi olma arzusu çok daha güçlü biçimde yeniden üretilir. Bu nedenle özellikle çocukların ve gençlerin bu hayale kapılması şaşırtıcı değildir. Yoksullukla mücadele eden aileler için de futbol, çoğu zaman bir umut kapısı olarak görülür. Dünya Kupaları da yarattıkları büyük karnaval atmosferi sayesinde bu umudu ve sınıf atlama hayalini milyonlarca insana yeniden pazarlayan organizasyonlar haline gelir.</p>
<h3>“Spor okulları futbolu yoksul çocuklar için daha erişilmez hale getirebiliyor”</h3>
<p><strong>Dünya Kupası futbolun küresel ölçekte nasıl değiştiğini de gösteriyor. Türkiye'ye baktığımızda, sizce futbolun örgütlenme biçiminde ve çocukların futbola katılımında son yıllarda ne gibi değişimler yaşanıyor?</strong></p>
<p>Futbolun Türkiye'de bir dönüşüm sürecinden geçtiğini söyleyebiliriz. Aslında bu dönüşümü dünyayı biraz geriden takip ederek yaşıyoruz. Avrupa'nın büyük kulüpleri bu süreci daha önce başlattı.</p>
<p>Bugün futbolun temel sorunlarından biri, kulüplerin dış transfere aşırı bağımlı hale gelmesi. Yüksek bedellerle transfer yapmak, altyapıya yatırım yapmanın önüne geçiyor. Bunun sonucu olarak da kulüpler kendi futbolcularını yetiştirme konusunda geçmişe göre daha zayıf bir konuma düşüyor. Bu nedenle büyük kulüpler dünyanın farklı ülkelerinde spor okulları ve akademiler açıyor. Özellikle futbolcu potansiyeli yüksek görülen bölgelerde çocuklar çok erken yaşta sistemin içine dahil ediliyor. Bu durum çocuk hakları açısından da tartışılması gereken bir mesele.</p>
<p>Türkiye'de ise buna ek olarak çarpık kentleşme sorunu var. Benim çocukluğumda futbol sokakta oynanan bir oyundu. Çocuklar gün boyu bir araya gelir, oynar ve kendilerini geliştirirdi. Bugün ise bu alanların büyük bölümü ortadan kalktı. Bu yüzden futbol giderek spor okulları üzerinden örgütleniyor. Ancak bu okulların maliyeti birçok yoksul ailenin karşılayabileceği düzeyde değil. Ayrıca bu yapılar çoğu zaman çocukların gelişiminden çok yeni yetenekler bulma mantığıyla hareket ediyor. Birkaç başarılı futbolcu çıkarabilmek için yüzlerce çocuk sistemin içine çekiliyor.</p>
<p>Avrupa'da da benzer bir tablo var. Büyük kulüpler artık kendi ağlarını kurarak farklı ülkelerdeki yetenekleri çok erken yaşlarda tespit ediyor. Bu süreç daha kurumsal görünse de beraberinde güvencesizlikleri ve hak ihlallerini de getirebiliyor. Sonuçta fırsat eşitliği ve katılım hakkı dediğimiz konuların önüne yeniden sınıfsal engeller çıkıyor. Spor okulları modeli, bir dönem yoksul çocukların ücretsiz oynayabildiği futbolu onlar için daha erişilmez hale getirebiliyor.</p>
<p>Dünya Kupası'yla bağlantısına gelirsek; uzun yıllar boyunca turnuvanın en güçlü hikâyelerinden biri, yoksul mahallelerden çıkıp dünya sahnesine ulaşan çocukların hikâyesiydi. Bu anlatı hâlâ sürüyor ancak giderek zayıflıyor. Çünkü dünya genelinde yaşanan kentleşme ve dönüşüm süreçleri, çocukların oyun oynayabileceği kamusal alanları azaltıyor. Çocukların hareket edebileceği, sosyalleşebileceği ve futbol oynayabileceği alanlar giderek daralıyor. Bu durum özellikle alt sınıfları daha fazla etkiliyor. Bugün bir spor okuluna baktığınızda, yoksul ailelerden gelen çocukların sayısının geçmişe göre daha sınırlı olduğunu görebiliyorsunuz. Bu nedenle katılım hakkı, kent hakkı, boş zamanı değerlendirme hakkı ve spora erişim hakkı gibi konuları yeniden tartışmak gerekiyor.</p>
<p>Yerel yönetimlerin ve spor kurumlarının bu konudaki söylemleriyle uygulamaları arasında da ciddi bir mesafe var. Bu tablo, biraz önce sözünü ettiğimiz "sportswashing" tartışmalarıyla da örtüşüyor.</p>
<p>(ZA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sözleri yok ama söyleyecekleri “kristal netliğinde”: Los Tre]]></title><link>https://bianet.org/haber/sozleri-yok-ama-soyleyecekleri-kristal-netliginde-los-tre-320714</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/19/sozleri-yok-ama-soyleyecekleri-kristal-netliginde-los-tre.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/sozleri-yok-ama-soyleyecekleri-kristal-netliginde-los-tre-320714</guid><description><![CDATA[Atina sokaklarının, işgalevlerinin ve göçebe turne hayatının sesini taşıyan Los Tre; dijital platformlara sıkışan müzik endüstrisine karşı sahnede, plakta ve bağımsız üretimde ısrar ediyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Atina’da bir Prosfygika akşamındayız. Az önce hazırlık aşamasında bıraktığımız Los Tre konseri başlamış. Grubun şarkılarını ilk kez duyanlar, aşinalıkları her hallerinden belli olanlar, ritmin peşine takılanlar… herkes bir şekilde müziğin içinde. Ben de bir yandan o anları kaydetmeye çalışıyor, bir yandan da kendimi gecenin akışına ve dostların sohbetine bırakıyorum.</p>
<p>Konser bitince grubun bas gitaristi Vassilis’in yanına gidiyorum. Türkiye’ye daha önceki ziyaretlerinden bahsediyor Vassilis. Bozcaada’da çalmışlar. “Çok güzeldi ama çok soylulaştırılmış bir ortam vardı.” diyor. Kısa bir sohbetin ardından daha sonra yapacağımız söyleşi için sözleşiyoruz.</p>
<p>Grubun müziğindeki o tanıdık hissin peşine düşüp arkadaşlarıma “Size kimi hatırlatıyorlar?” diye soruyorum; Ayyuka’dan Altın Gün’e, Replikas’tan Fela Kuti ve Mulatu Astatke’ye uzanan bir liste çıkıyor karşıma. Sanırım hepsinden biraz var müziklerinde, ha bir de Atina sokakları elbette.  Bu seslerin nasıl bir araya geldiğini en iyi yine kendileri anlatır; sözü Los Tre’ye bırakıyoruz.</p>
<h3>"Turneye çıkmak giderek pahalılaşıyor"</h3>
<p><strong>Konserinizi dinlediğim Prosfygika, malum, bugünlerde ciddi bir tahliye baskısı ve dönüşüm kıskacında. Barikatların arkasında böyle bir kolektif hayatı savunan bir mahallenin ortasında çalmak size ne hissettirdi?</strong></p>
<p>Prosfygika yalnızca eski binalardan oluşan bir yapı topluluğu değil; Atina’da hâlâ var olan, kolektif yaşam ve dayanışma üzerine kurulu çok az işgalevi topluluğundan biri. Bizim için, mahalle sakinleri için, ama aynı zamanda kendini sol/solcu/anarşist/antifa/dayanışma vb. hareketlerden herhangi birinin parçası olarak gören herkes için, Prosfygika’nın savunulması bu dönemin en önemli mücadelelerinden biri. Bunu düşününce, orada çalmak gerçekten çok duygu yüklüydü.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/suafHZ3-buI?si=tGZFSMwb0v-XZTKI" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Sadece Prosfygika’da değil, yılda 70’ten fazla konser vererek neredeyse hep yoldasınız. Müziğin neredeyse tamamen dijital platformlara sıkıştığı, ekranlara hapsolduğu bir dönemde, canlı çalmakta ve bu süreklilikte ısrar etmenin sizin için anlamı ne?</strong></p>
<p>Müzik endüstrisi dijital platformlara, sosyal medyaya ve yapay zekâ zırvalıklarının pazarlanmasına odaklanmış durumda. Buna karşılık sanatçılar fiziksel kayıtlar yayımlamakta ve müziklerini canlı çalmakta ısrar ediyor. Bizim için canlı performans muhtemelen en önemli şey, çünkü seyirciyle kurulan etkileşim, bu işin en güzel tarafı. Bugünlerde her şey giderek zorlaşıyor.</p>
<p>Albüm üretmek para ve zaman gerektiriyor, plak basımları fabrika gecikmeleri nedeniyle çok daha uzun sürüyor. Atina’da pek çok konser mekânı kapanıyor, ulaşım ve konaklama maliyetleri nedeniyle turneye çıkmak giderek pahalılaşıyor. Yine de bir şekilde bunu sürdürüyoruz. Bence bunun nedeni insanların hâlâ gelip bizi canlı dinlemesi. Çünkü insanlar müziğimizi ve sahnedeki performansımızı seviyor.</p>
<h3>"Hikâye aynı yorumlar farklı"</h3>
<p><strong>Müziğinizde Etiyopya cazı, Afro-funk ve psikedelik rock tınıları, Anadolu ve Doğu Akdeniz’in o tanıdık makamsal ezgileriyle iç içe geçiyor. Atina’dan çıkan bir grup olarak, bu kadar farklı dünyayı bir araya getirirken nasıl bir yol izliyorsunuz?</strong></p>
<p>Saydığınız bütün bu unsurlar, 70’lerin psychedelic müziği ve doğaçlamayla harmanlanıyor. Grup ilk kurulduğunda, 2012’de funk-jazz bir gitar üçlüsüydük. Küçük barlarda ve “kafenio”larda çalardık, ama yıllar içinde müziğimizin yönü giderek değişti ve gitgide daha fazla etkiyi içine aldı.</p>
<p>Enformasyon çağında (daha doğrusu distopik yapay zekâ çağına geçiş sürecinde) yaşıyoruz, o yüzden tek bir türe katılıp kalıp Dead Kennedys’i, Oumou Sangaré’yi, Jimi Hendrix’i, Mulatu Astatke’yi, Omar Souleyman’ı vs. hiç duymamış gibi yapmak istemiyoruz.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/pl2OLS6qtdE?si=ljKR2euCFaTUMwTi" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Şarkılarınızda söz yok, tamamen enstrümantal bir müzik icra ediyorsunuz. Hikâyeyi söz olmadan anlatmanın en güzel ve en zor tarafı ne sizin için?</strong></p>
<p>Dinlediğimiz müziğin çoğu ya enstrümantal ya da anlamadığımız dillerde. Bize sözsüz bir sürü hikâye anlatıldı, o yüzden kendi hikâyemizi de anlatabileceğimizi düşünüyoruz. Bunun en tatmin edici yanı, aynı hikâyeyi herkesin farklı yorumlayabilmesi; ki bu, “siyonistler=naziler” gibi kristal netliğinde söylenecek bir şeyiniz olduğunda aynı zamanda en zorlayıcı yanı da diyebilirim.</p>
<h3>"Sanatımız üzerinde tam denetime sahip olmak istiyoruz"</h3>
<p><strong>İlk albümden beri arkada hiçbir şirket olmadan, her şeyi kendi cebinizden ve emeğinizle hallediyorsunuz. Müziğin üretiminden dağıtımına kadar her şeyi bizzat üstlenmek, üretim sürecinizi ve müziğe yaklaşımınızı nasıl şekillendiriyor?</strong></p>
<p>Bu bilinçli bir tercih. Sanatımız üzerinde tam denetime sahip olmak istiyoruz: Müzik, şarkıların adları, sesle ilgili her şey, albüm kapağı, hepsi. Tabii bunun bir sürü dezavantajı da var; örneğin, tüm tanıtım işleri profesyonellerce yürütülse ulaşabileceğinden çok daha küçük bir kitleye ulaşıyor müziğimiz (dolayısıyla daha az plak satıyoruz). Şimdilik bu bizim için sorun değil.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/G_tbA6Tr5Yg?si=AN8KNXlgMihHZ75t" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Atina son yıllarda dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ciddi bir soylulaştırma dalgasıyla değişiyor; alternatif alanlar, bağımsız mekânlar birer birer dönüşüyor. Bu kentsel ve ekonomik baskı karşısında Atina’daki müzik sahnesi, gruplar ve mekânlar arasındaki o yan yana durma hali, dayanışma ilişkileri bugün ne durumda? </strong></p>
<p>Hayatın her alanında olduğu gibi, insanlar giderek daha bireyci hâle geliyor; önce kendilerini düşünüyor, sonra eğer vakit kalırsa insanlığın geri kalanıyla ilgileniyorlar. Müzik sahnesinde de, yeraltında ya da değil, aynı durum geçerli. Yine de bir şeyleri değiştirmeye çabalayan bazı gruplar ve müzisyenler var (Atina müzik sahnesini düşününce çok bile diyebilirim). Hâlâ işgalevlerinde ya da dayanışma amacıyla çalan, ekipmanını ödünç veren, sahnede olmasa bile konserin tüm kurulumuna yardım eden insanlar var.</p>
<p><strong>Peki son olarak; bugünlerde Los Tre kimleri dinliyor? Size ilham veren, son dönemde sizi heyecanlandıran birkaç isim veya albüm paylaşabilir misiniz? </strong></p>
<p>Elbette:</p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2ZoavUYwUMRtWoT8hAviHh?si=QhfOelfNTpOzu7uy42o_Zg" target="_blank" rel="noopener">Konono Nº1 – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2ZoavUYwUMRtWoT8hAviHh?si=QhfOelfNTpOzu7uy42o_Zg" target="_blank" rel="noopener">Congotronics</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0UTz2XdihfZv2gVolVt1Ql?si=345d131986a44893" target="_blank" rel="noopener">Snapped Ankles – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0UTz2XdihfZv2gVolVt1Ql?si=345d131986a44893" target="_blank" rel="noopener">Dancing in Transit</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0wwbxSLnXXws3sD0AKMfUT?si=2cae2d6b85a54d26" target="_blank" rel="noopener">Silver Apples – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0wwbxSLnXXws3sD0AKMfUT?si=2cae2d6b85a54d26" target="_blank" rel="noopener">Oscillations</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/3ShH5ngTENPbZjE9PVctJj?si=2YYPTNcHTIGE4T6r1nHpXg" target="_blank" rel="noopener">Frank Zappa – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/3ShH5ngTENPbZjE9PVctJj?si=2YYPTNcHTIGE4T6r1nHpXg" target="_blank" rel="noopener">Sheik Yerbouti</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/6JFDnIPlSi3muCU0a0nDyP?si=DtPr-QKPQ66mei-9kxziVQ" target="_blank" rel="noopener">Natural Information Society – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/6JFDnIPlSi3muCU0a0nDyP?si=DtPr-QKPQ66mei-9kxziVQ" target="_blank" rel="noopener">Totality</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/42sk09Hqs7Zz9anGhhKkIf?si=zc-Bqe6lSqKv60YcGuKgOw" target="_blank" rel="noopener">Miles Davis – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/42sk09Hqs7Zz9anGhhKkIf?si=zc-Bqe6lSqKv60YcGuKgOw" target="_blank" rel="noopener">Live at the Philharmonic Hall</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/35V308120K0txY7JUMoN6M?si=C6Bkh5T9RYO5a7rVDMCgtg" target="_blank" rel="noopener">Elias Rahbani – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/35V308120K0txY7JUMoN6M?si=C6Bkh5T9RYO5a7rVDMCgtg" target="_blank" rel="noopener">Mosaic of the Orient</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/1re8yFWm97F3S2uD1ztase?si=4ffe59787c9e44b6" target="_blank" rel="noopener">Majid Bekkas – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/1re8yFWm97F3S2uD1ztase?si=4ffe59787c9e44b6" target="_blank" rel="noopener">African Gnaoua Blues</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/4i3s1Y1uhj4blE4MLzc9hY?si=4290dce337d74972" target="_blank" rel="noopener">Mohammed Rouicha – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/4i3s1Y1uhj4blE4MLzc9hY?si=4290dce337d74972" target="_blank" rel="noopener">Amana</a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/4i3s1Y1uhj4blE4MLzc9hY?si=4290dce337d74972" target="_blank" rel="noopener"> </a></p>
<p>(DS/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sarı Zarflar'ın bir Barış Akademisyeni'ne düşündürdükleri]]></title><link>https://bianet.org/haber/sari-zarflar-in-bir-baris-akademisyeni-ne-dusundurdukleri-320724</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/19/sari-zarflar-in-bir-baris-akademisyeni-ne-dusundurdukleri.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/sari-zarflar-in-bir-baris-akademisyeni-ne-dusundurdukleri-320724</guid><description><![CDATA[Çatak’ın “Öğretmenler Odası” filmini çok beğendiğim için, bu filminden de umutluydum. Ancak bizzat bu acı tecrübeden geçmiş bir akademisyen olarak film beni ikna edemedi, beyazperdede gördüklerim benim yaşadıklarımın yalnızca bir karikatürüydü…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Önceki gece Sarı Zarflar filmini izledim. Açıkçası filmin konusu hakkında çok ayrıntılı bilgim yoktu. Biz Türkiyeliler için sadece başlık belki bir şeyler söylüyordu: “Sarı Zarflar”. Ama belki de kamu sektöründe çalışmayanlar için bile bir şey ifade etmeyebilir “sarı zarf” tamlaması. Bilmeyenler için açıklamak gerek, “sarı zarf” kamuda çalışanlar için soruşturma demektir. Diğer bir deyişle, işlediğiniz iddia edilen bir kabahat, bir suç için idare sizi incelemeye aldığını bu zarftaki tebligatla tarafınıza bildirir. Bu tebligatı içeren zarflar da nedense hep sarı, saman kağıdınadır. Bu zarflardan ben de birkaç tane aldığım için anlamını maalesef biliyordum ve belki de bu yüzden filmin konusu hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmaya çalışmadan, politik bir film olduğu önkabulüyle izlemeye gittim. Bir de elbette yönetmen İlker Çatak’ın bu filmle Berlin Film Festivali’nde en iyi film ödülünü aldığını biliyordum.</p>
<p>Şimdi neden bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettiğime gelirsek, bendeniz, filmde baş karakterin yaşadığı siyasi sorunları doğrudan doğruya ve belki de çok daha ağır bir şekilde yaşamış bir Barış Bildirisi imzacısıyım. Bu nedenle filmi yalnızca bir izleyici olarak değil, hikâyesi anlatılan insanlardan biri olarak izledim. Zira bu film benim hikâyemi (hatta kâbusumu) kendine konu olarak seçmiş.</p>
<h3>Türkiye de miyiz? Almanya’da mı?</h3>
<p>Yukarıda ifade ettiğim gibi, filmi izlemeye giderken akademik özgürlüklere, hele hele Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne gönderme yapacağını bilmiyordum. Bu bana sürpriz oldu. Filmin başkahramanı Aziz Hoca Ankara’da bir Güzel Sanatlar Fakültesi’nde profesör, aynı zamanda oyun yazarı ve tiyatrocu eşinin oyuncu kadrosunda bulunduğu Devlet Tiyatroları’na oyun yazıyor. Eşi, tiyatrocu Derya da onun yazdığı ve kapalı gişe bir oyunda başrolü oynuyor. Daha ilk sahneden Derya’nın son derece politik biri olduğunu, oyunu izlemeye gelen valiyle fotoğraf çektirmeyi reddetmesinden anlıyoruz. Günümüz Türkiye’sinde geçen bir filmde, Devlet Tiyatroları’nda kadrolu bir oyuncu, ki bir kamu görevlisidir, hem de başrol oyuncusu valinin fotoğraf çekimine çıkmıyor. Daha ilk baştan, “nasıl olur!” diye sormadan edemedim.</p>
<p>Bir sonraki sahnede eşi Profesör Aziz’i bir eylem alanının yanından geçtiğini gördüğüm an kafam karıştı. İnsanlar, yerler, polisler, pankartlar, hiç Türkiye gibi durmuyor! O an bu sahnelerden önceki anonsu hatırladım: “Berlin als Ankara/Ankara yerine Berlin”. Neden acaba yönetmen böyle bir şey tercih etti? Maalesef bu noktadan sonra filme hiç adapte olamadım. Mekânlardan ötürü sürekli hikâyenin Almanya’da geçtiğini sanıp, “aa burası Ankara’ydı ya” diye kendi kendime hatırlatırken buldum kendimi. Bu tercih, filmin kurduğu dünyaya girmemi zorlaştırdı.</p>
<p>Sonraki sahnelerin birinde Aziz Hoca’nın meslektaşı “Haberi duymadın mı?” diyerek geliyor ve hep birlikte Azizlerin evine gidiyorlar. Belli ki tüm ekip orada toplanmış ve durum değerlendirmesi yapılıyor. O an uğultu şeklindeki konuşmalardan şunu repliği yakaladım: “Bildiride şiddete yönelik bir çağrı yok” minvalinde bir cümleydi. O an bende jeton düştü. Film Barış Bildirisi’ni imzalayan bir akademisyenle ilgiliydi. Garip bir his geldi ve içimden “şimdiye kadar emin değilim ama umarım iyi bir filmdir,” diye geçirdim.</p>
<p>Ancak 2 saat 7 dakikayla kısa sayılamayacak filmde karakterlerin değişiminde yüzeysellikler söz konusuydu. Derya başta çok politik, gözünü budaktan sakınmayan, kendini tiyatroya adamış, valiyle fotoğraf çektirmeyecek kadar politik bir karakter gibi görünse de onun hangi ara ana akım dizi sektörüne yenildiğini anlayamadım. Aziz karakteri de hayli politik görünüyordu ancak onun karakteri de derinlikten yoksun olunca yaptığı her şey sakil kaldı. Duruşma sahnesinde ise “yerli ve milli” mahkeme salonlarımızdan eser yoktu. Almanya mimarisine has, Almanca dövizli mahkeme salonu bu nedenle bana biraz müsamere havası verdi. Hakimler, avukat, savcı… Bu sahnedeki oyunculuklar da tatmin edici değildi. Bizzat ağır cezada savunma yapmış ve duruşmaları izlemiş biri olarak yardımcı oyuncunun savunmasını yaparken hâkime bağırıp çağırmasını da fazla teatral bulduğumu söylemeliyim. Dahası duruşmaların tam ortasında sokak akademisine gitmeyişleri üzerine Aziz ve meslektaşı arasında tartışma çıkması, yönetmenin Barış Bildirisi imzacılarından tanıdıklarıyla konuştuğu ve “bunu da koyalım, bu da yaşanmış,” diyerek sahnelere karar verdiği izlenimi uyandırdı. Bu nedenle bazı sahneler bana yaşanmış bir deneyimin içinden değil, sonradan derlenmiş gözlemlerin bir araya getirilmesinden oluşmuş hissi verdi.</p>
<h3>Temsildeki sorunlar</h3>
<p>Bundan başka bir de şu özel okul meselesi var. Filmde çiftimiz lise sınavlarına hazırlanan kızlarını özel okula göndermeyi planlıyorlar. İkisi de işlerinden edildiği halde, Derya hala kızını Robert Kolej’e göndermekten bahsediyor. Bu noktada filmin inandırıcılığı benim açımdan daha da zayıfladı, zira üniversiteden atılan barış imzacılarının büyük çoğunluğu çocuklarını Robert Kolej’e göndermek şöyle dursun, mutfak masraflarını nasıl karşılayacaklarını kara kara düşünüyorlardı o günlerde. Bu noktada parantez açmak isterim, az önce “üniversiteden atılan barış imzacıları” dedim çünkü barış imzacılarının sadece bir kısmı üniversiteden atıldı: 2212 imzacıdan 406 akademisyen. Bunun altını tekrar tekrar çizmek isterim çünkü her barış imzacısı bir gecede işinden olup, nasıl hayatta kalacağı sorusuyla yüz yüze gelmedi. Bilemiyorum, belki yönetmen daha çok üniversiteden atılmayan imzacılarla konuşmuştur ve işinden edilen akademisyenlerin yaşadığı ekonomik buhranı belki bu nedenle tam da iyi yansıtamamıştır.</p>
<p>Sonra Derya’nın ağabeyi meselesi var. Elbette kardeşler bambaşka hayatlar sürebilirler, farklı ideolojilere, farklı yaşam biçimlerine sahip olabilirler. Ancak buradaki seçim “hani biraz da seküler-dindar çatışması gösterelim,” niyetiyle yapılmış gibi. Bir de üzerine ergen kızın uyuşturucu kullanan arkadaşlarla takılmaya başlama hikayesi eklenince, izleyici olarak sosyal mesaj bombardımanına tutulmuş hissettim. Halbuki, ifade özgürlüğü daha da ötesi akademik ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaşayan bir akademisyenin sergüzeştini anlatırken illa ülkenin o anki her sorununa değinmek gerekmiyordu, yaşanan mesele zaten son derece vahim.</p>
<p>Diğer yandan, biri profesör, biri devlet tiyatrolarında kadrolu başrol oyuncusu bu iki karakterin kariyerlerinde bulundukları yere bakacak olursak, hem sosyo-ekonomik anlamda otoriteleri olan, bir anlamda güç sahibi insanlar olmaları gerektiğini de unutmamak lazım. Onlar böylesi ağır sonuçlarla karşılaşıyorsa, üniversiteden atılan, henüz asistan kadrosunda, doktorasına yeni başlamış ve kariyerinin daha en başında olan barış imzacılarının yaşadıklarını varın siz düşünün. Ne ekonomik ne mesleki ne toplumsal güç… Benim durumum işte bu kategoriye giriyordu. Filmde gösterilenlerin en az iki katı kadar sarı zarf ve davayla uğraştım. Bir pathos yaratmak için söylemiyorum bunları, ancak “barış imzacıları üniversiteden atıldı” deyince maalesef, üniversiteden atılmamış, kariyeri devam eden, politik, ekonomik ve sosyal gücü olan akademisyenler ön plana çıkıyor. Durumu çok daha kırılgan, mesleğinin başında, taşra üniversitelerinden atılan akademisyenlerin sesleri duyulmuyor. Filmde de bu durumun tekrarını görmek maalesef bende hayal kırıklığı yarattı.</p>
<h3>Sarı zarf ne demekti?</h3>
<p>Ve son olarak “sarı zarfın” neyi temsil ettiği de yeterince açıklanmıyor. Belki filmin başında minik bir not düşülebilirdi ya da film esnasında anlaşılması sağlanabilirdi. Zira filmi izleyen yabancı arkadaşlarım filmin adının neden “sarı zarflar” olduğunu anlayamamışlardı. Film hakkında konuştuğum söz konusu arkadaşlarım filmin kahramanının tam olarak “hangi suçtan” yargılandığını da (bildiri meselesini zaten yakalayamamışlardı), genel bağlamı da anlamlandıramamışlardı.</p>
<p>Çatak’ın “Öğretmenler Odası” filmini çok beğendiğim için, bu filminden de umutluydum. Ancak bizzat bu acı tecrübeden geçmiş bir akademisyen olarak film beni ikna edemedi, beyazperdede gördüklerim benim yaşadıklarımın yalnızca bir karikatürüydü… Ancak bunun nedeni yalnızca bazı sahnelerin, karakterlerin ya da mekânların inandırıcı gelmemesi değildi. Asıl mesele, Barış Akademisyenleri deneyiminin kendi içindeki eşitsizliklerin görünmez kalmasıydı. Profesörlerin, tanınmış isimlerin ve belirli bir toplumsal sermayeye sahip akademisyenlerin hikâyeleri anlatılırken; kariyerinin başında, taşra üniversitelerinde çalışan ve çok daha kırılgan koşullarda hayatta kalmaya çalışan akademisyenlerin hikâyeleri bir kez daha arka planda kaldı.</p>
<p>Yine de tavsiye ederim. Gidin, filmi izleyin. Belki film, bazı izleyicileri Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’nin ardından yaşananları araştırmaya da sevk eder. Böylece yüzlerce akademisyenin hayatını on yılı aşkın süredir altüst eden bu süreçten; 406 akademisyenin üniversitelerden ihraç edildiğinden ve birçoğunun (benim gibi) hâlâ görevlerine dönebilmek için hukuk mücadelesi verdiğinden haberdar olunabilir.</p>
<p>(CÖG/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Depremden sonra hayata dönüş ile sosyal hayata dönüş süresi aynı olmadı"]]></title><link>https://bianet.org/haber/depremden-sonra-hayata-donus-ile-sosyal-hayata-donus-suresi-ayni-olmadi-320727</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/19/depremden-sonra-hayata-donus-ile-sosyal-hayata-donus-suresi-ayni-olmadi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/depremden-sonra-hayata-donus-ile-sosyal-hayata-donus-suresi-ayni-olmadi-320727</guid><description><![CDATA[Depremin ardından sahalara dönen bölge kulüpleri, yalnızca sportif kayıplarla değil; kopan taraftar bağları, dağılan altyapılar ve ertelenen sosyal hayatla da mücadele ediyor. Bağış Erten’e göre kalıcı iyileşme, geçici yardımlardan değil, sporu da kapsayan sürdürülebilir bir dayanışma politikasından geçiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Maraş merkezli 6 Şubat depremleri, barınma, güvenlik ve gıda gibi temel ihtiyaçların yanı sıra bölgenin sosyal yaşamında da derin yaralar açtı. Bu kırılmadan en çok etkilenen alanlardan biri de spor oldu.</p>
<p>Bölgedeki kulüpler faaliyetlerine ara vermek zorunda kalırken, yalnızca sahalardan değil, yıllar içinde kurdukları aidiyet ilişkilerinden, taraftarlarından ve altyapı düzenlerinden de uzaklaştı. Aradan geçen zamana rağmen yeniden sahaya dönen kulüpler, bugün yalnızca sportif değil, toplumsal bir toparlanma mücadelesi veriyor.</p>
<p>Biz de bu konu üzerine spor gazetecisi ve yorumcusu Bağış Erten’le depremin bölge futbolunda yarattığı uzun vadeli etkileri konuştuk.</p>
<p>Erten’e göre takımların eski güçlerine kavuşamaması, genç sporcuların gelişim süreçlerinin sekteye uğraması ve taraftarların kendi kentlerindeki spor ortamından uzak kalması, afetin uzun vadeli etkilerini gözler önüne seriyor. Kalıcı iyileşme için kısa süreli yardımlardan ziyade sporun yeniden yapılandırılmasına yönelik, sürdürülebilir dayanışma politikalarına ihtiyaç duyuluyor. Erten, bunun yanı sıra “Depremin açtığı yaraların hâlâ devam etmesi sistemsel bir sorun” diye vurguluyor.</p>
<h3>"Sosyal hayata dönüş zaman alıyor"</h3>
<p><strong>Depremin, bölge takımlarına sportif ve ekonomik bağlamda nasıl bir etkisi oldu?</strong></p>
<p>Deprem, Türkiye’yi etkiledi ancak bölgeyi ve bölgenin popüler kültür etkinliklerini kesinlikle daha çok etkiledi. Bölgedeki ihtiyaçlar hiyerarşisinde spor çok gerilere gitti, bu yüzden bölgedeki İskenderunspor ve Adana Demirspor hariç tüm kulüpler sportif faaliyetlerini durdurmak zorunda kaldı fakat durdurdukları, yalnızca sportif faaliyetler değildi.  Bunun yanında sportif yaşama biçimlerini de durdurdular.</p>
<p>Takımlar bir yıl ara verip faaliyete tekrar döndüklerinde, döndükleri konumda olamayıp her geçen gün eksiye doğru gittiler. Dolayısıyla kulüpler ara verdikten sonra hayata olduğu yerde devam edemedi. Hatayspor bu durumun örneklerinden birisi. Bu depremden etkilenen kulüplerin yaşadıkları, 1999 depreminde Kocaelispor’un da deneyimlediği bir süreçti. Deprem’den sonra hayata dönüş süresi ile sosyal hayata dönüş süresi aynı olmuyor.</p>
<p>Bölgedeki takımların hayata dönebilmesi için daha çok zamana ihtiyaçları var çünkü deprem ağır ve yıkıcı etkilere sebep oldu.</p>
<h3>"Yetenekli gençler parlayamadı"</h3>
<p><strong>Depremin gerçekleştiği bölgede, bir sezon sonra lige dönebilen sadece Hatayspor vardı. Maçlarını Mersin’de oynamak durumunda kaldı ve taraftarla bağında kopuş meydana geldi. Bu zorunlu göçün taraftara etkisi nelerdir?</strong></p>
<p>Futbolu, bizi hayatın dertlerinden uzaklaştıran bir unsur olarak görüyoruz ve bu sporla kendimize mutluluk alanı yaratmaya çalışıyoruz. O mutluluk alanı deprem gibi ağır bir travma ile etkilendiği zaman, taraftarlarına motivasyon vermek yerine eski güzel günlerin bir hatırlatıcısı haline geliyor. Bu durumda da taraftar ister istemez depremden önceki ve sonraki ortamı karşılaştırıyor. Örneğin Hatayspor’un kendi stadında oynayamadığı her maç taraftarın gönlünde bir yara açtı. Eğer o takım ters bir motivasyon yakalayamıyorsa -ki bu da çok zordur- her maç, her oyun taraftarın gönlünde yara bırakarak devam eder.</p>
<p><strong>Genç sporcuların başka şehirlere gitmesi sonucunda bölge sporunda nasıl bir değişim oldu?</strong></p>
<p>Türkiye’deki hiçbir takım genç sporcularını A takımında oynatmıyor ancak altyapıda fırsat veriyor. Depremin meydana geldiği süreçte bölge takımlarının çocuklarının da imkânları kayboldu. Bu imkansızlıklardan dolayı da sayısızca genç futbolcu parlayamadı. İşte tam burada da devamlılık öne çıkıyor, yeterli devamlılığı sağlayamadığınızda da yetenekli futbolcular elinizden kaçıyor. Aslında şu an etkilerini görmediğimiz ama uzun vadede kesinlikle etkisini hissedeceğimiz bir olay bu.</p>
<h3>“Türkiye sporda sosyal devletçi bir ülke değil!”</h3>
<p><strong>Bölge takımlarının hocaları ve yöneticileri, “Futbolcular bu bölgeye gelmek istemiyor!” ifadesini kullandılar. Bu olayı nasıl yorumlarsınız?</strong></p>
<p>Türkiye, sporda sosyal devletçi bir ülke değil, Avrupa’da da spor kültürü olarak ortaya çıkan kavram, aslında çok büyük oranda parasallaşmış kapitalist bir spor kültürü. Türkiye’deki spor anlayışı da bu yönde ilerledi.</p>
<p>O bölgedeki kulüplere imkanları ise sporu yönetenlerin sağlaması gerekiyor. Öncelikle bunun bir sistem sorunu olduğunu görmemiz lazım. Eskiden iş hayatında daha az gelişmiş bölgelerde çalışabilmek için imkanlar yaratılmıştı. Sporda da bunun yapılması gerekiyor. Aksi takdirde hiçbir futbolcuyu o bölgedeki yoksulluğa karşı ikna etmeniz kolay değil. Sporcuları da fedakâr olmaya zorlayamayız.</p>
<p><strong>Volkan Demirel, depremin ilk anından beri büyük fedakarlıklar yaptı ve takımı için çaba gösterdi. Volkan Demirel’in gösterdiği özveriyi, bazı yetkililer gösterseydi şu an depremden etkilenen takımlar bu durumda olur muydu?</strong></p>
<p>Hiç kimsenin kahramanlık yapmaya yükümlülüğü yok. Volkan Demirel o an durumu buna uygun olduğu ve dünyaya bakışı uygun olduğu için kahramanlık yaptı. Ama kahramanlık bir yükümlülük olamaz, o yüzden bu sistemsel bir sorundur ve o sorunu çözmesi gereken Volkan Demirel’ler değildir. Bu sistemi kuranlar, parmak bastığımız noktaya özel bir bakış açısı geliştirmediği sürece bu durum devam edecek.</p>
<h3>"Yardım değil dayanışma"</h3>
<p><strong>Deprem bölgesinde, sporu tekrar kalkındırmak için yapılan (70 milyon TL- Gençlik ve Spor Bakanlığı etkinlikleri) çalışmalar sizce yeterli oldu mu?</strong></p>
<p>Adına yardım dediğimiz şey başlı başına bir problem yaratıyor, bunun adı yardım değil dayanışma, yapılandırma olmak zorunda.</p>
<p>Yapılandırma da rakamlarla ölçülecek bir şey olmamalı, kurduğunuz yapısal düzenlemelerle ilgili olmalı. 100 milyon top gönderdiğiniz zaman da bir rakam eder , forma gönderdiğiniz zaman da eder. Bunların bir anlamı vardır tabii ki anlamsız değildir ama yapısal sistemi değiştirmez.</p>
<p>Bu noktada doğru rakamsal tahlilleri, oradaki yoksulluğu yaşayan çocukların sporun sağaltıcı yönünü nasıl taşıdıkları, spor yaparak yaşadıkları acıyı biraz daha iyileştirip iyileştiremediklerini görmemiz gerekiyor. Deprem sonrası o bölgede faaliyetler yapıldı ama bunun sistematiğinin ne kadar iyi olduğuna dair şüphelerimiz var çünkü bölgede etkilenen takımlar her yıl küme düşüyorlar. Bunun sonucunda çoğu sorunumuzu tedavi edemeyip, pansuman yaptığımız ortaya çıkıyor. Burada gereken yöntemin pansuman değil tedavi olduğunu, dayanışma olduğunu biliyoruz. Bunlara dair projeler geliştirilmesi lazım çünkü futbolun misyonlarından birisi de kitleler üzerinde kamusal etkisi yaratmasıdır.</p>
<p>Takımlara atfettiğimiz kamusal nitelik tam da bu anlarda ortaya çıkıyor ama bizim sosyal dayanışma ufkumuz yok, biz yardımı seviyoruz. Yardım da hiyerarşik bir ilişkidir, ast ve üst arasında olur. Üst, asta yardım eder. O yüzden yardım değil dayanışma olması gerekiyor.</p>
<p>(HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Muğlak zamanlarda rehber arayışı: İstanbul’un ‘fal ekonomisine’ içeriden bir bakış]]></title><link>https://bianet.org/haber/muglak-zamanlarda-rehber-arayisi-istanbulun-fal-ekonomisine-iceriden-bir-bakis-320668</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/19/muglak-zamanlarda-rehber-arayisi-istanbulun-fal-ekonomisine-bir-bakis.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/muglak-zamanlarda-rehber-arayisi-istanbulun-fal-ekonomisine-iceriden-bir-bakis-320668</guid><description><![CDATA[İstanbul’un “fal kafeleri”, endişeli kentliler ve Kürt işletmecilerin yollarının kesiştiği, büyüyen bir enformel ekonomik faaliyetin önemli merkezleri olarak öne çıkıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu ve Osmanlı coğrafyasında kahve falı, el falı ve rüya tabiri gibi gelecekten haber almaya yönelik uğraşlar, geleneksel olarak ev ortamında, arkadaşlar ve aile üyeleri arasında yapılırdı. Ancak günümüz İstanbul’unda bunlar kafelere ve dükkanlara taşınmış bir ticari faaliyete dönüşmüş durumda.</p>
<p>İstiklal Caddesi’ne çıkan dar bir sokak olan ve bu civarda “Falcılar Sokağı” olarak bilinen Ayhan Işık Sokak, müşteri kapma yarışında olan bir dizi fal kafeyle dolu. Bunların çoğu, 1990’lı yıllarda İstanbul’a göç etmiş Kürtler ve onların çocukları tarafından işletiliyor. Bu işletmeciler, son 30 yılda bu küçük sokağı şehrin en bilinen falcılık alanlarından birine dönüştürdü. </p>
<p>Bu kafelerin popülerliği, fal bakmanın artık sadece bir eğlence aracı, doğaüstü olana karşı duyulan merakın bir yansıması veya Anadolu halk kültürünün bir uzantısı olmanın ötesine geçtiğini gösteriyor. Birçok İstanbullu için bu, kaygıyla, ekonomik zorluklarla, hızlı toplumsal değişimlerle ve geleceğe dair belirsizlikle baş etmenin bir yolu.</p>
<h3>Asmin Cafe: Diyarbakır’dan Falcılar Sokağı’na</h3>
<p>Falcılar Sokağı’nın en popüler duraklarından biri, 1999’dan bu yana aynı noktada hizmet veren bir aile işletmesi olan Asmin Cafe. Kafenin sahibi Nazım Gemsiz, devlet ile PKK arasındaki çatışmaların en yoğun dönemlerinden birinde, 1992 yılında ailesiyle birlikte Diyarbakır Silvan’daki köyünden İstanbul’a göç etmiş.</p>
<p>“Ailemin İstanbul’a göçü sadece ekonomik nedenlerle olmadı. Aynı zamanda siyasi bir neden de vardı. 1990’lar çok zor bir dönemdi. Kürtlerin köyleri yakılıyordu ve her gün insanlar öldürülüyordu. Her yerde kargaşa vardı, bu yüzden pek çok kişi Türkiye’nin büyük şehirlerine göç etti,” diyor Nazım, kalabalık bir Cuma gecesi kafenin sokaktaki masalarından birinde otururken.</p>
<p>Nazım ve ailesi, İstanbul’a göç ettikten sonra, o dönemde yerinden edilen pek çok Kürt’ün yaptığı gibi çeşitli kısa dönemli işlerle uğraşmış. Nihayet, o zaman bugüne göre daha sessiz bir yer olan ve yine Kürtler tarafından işletilen birkaç fal kafenin bulunduğu bu sokaktaki bir dükkanı satın almışlar. </p>
<p>“Falcılık Kürtlere ait bir iştir diyemem. Bu sokakta fal kafelerin açılması, daha önceden mekan açanların tanıdıklarını, akrabalarını yönlendirmesiyle oldu,” diyor Nazım. </p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/unnamed-6.jpg" alt="">
<figcaption><em>Serhat, Nazım ve Serdar Gemsiz</em></figcaption>
</figure>
<p>Ancak ona göre kafe, müşterilerine faldan daha fazlasını sunuyor: “Asmin, insanların dinlenmeye, arkadaşlarıyla buluşmak, dertlerini unutmak için geldiği bir yer.” </p>
<p>Gemsiz ailesinin, mahalleye göz önünde olmayan ancak anlamlı bir katkısı daha var: Her gün ihtiyaç sahiplerine ücretsiz yemek veriyorlar.</p>
<p>“Aç olan gelip yiyebilir. Biz zorluğun ne olduğunu biliriz,” diyor Nazım.</p>
<h3>Yol gösterici arayışı</h3>
<p>Asmin Cafe’ye toplumun her kesiminden müşteriler, kahve, tarot ve su falı baktırmaya geliyor. 10 ila 20 dakikalık bir seansın ücreti ortalama 400 lira.</p>
<p>Kafede çalışan 30 yaşındaki falcı Yağız*, “30 yaşından küçükler daha çok ilişkilerle ilgili sorular soruyor; daha büyükler ise genellikle para ve işle ilgili konuları merak ediyor. Bazıları Türkiye’den göç ederlerse daha iyi bir hayatları olup olmayacağını merak ediyor” diye anlatıyor.</p>
<p>Nazım’ın oğlu ve kafenin müdürü olan Serhat Gemsiz, kafenin müşterileri arasında ünlülerin ve yabancı hanedan mensuplarının da olduğunu söylüyor. Ayrıca aralarında yargıçlar, polis memurları ve üst düzey askeri yetkililerin de olduğu müşteriler, günümüz Türkiye’sinin değişken kurumsal yapısına ayna tutar şekilde çeşitli davaların sonuçları, büyük çaplı projelerin akıbeti veya bir bürokratik revizyon sebebiyle konumlarını kaybedip etmeyecekleri gibi konulara ilişkin sorular soruyorlar.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/unnamed-7.jpg" alt="">
<figcaption><em>Asmin Cafe’de bir tarot falcısı</em></figcaption>
</figure>
<p>Çok sayıda müdavimi olan Asmin Cafe’nin, müşterilerine yönelik sıradışı bir kuralı da var: Bir müşteri, aynı falcıya 30 gün içinde sadece bir kez fal baktırabiliyor.</p>
<p>Serhat, bu kuralın kafe için önemli olduğunu söylüyor: “Aradan zaman geçmeden tekrar fal baktırırsanız falın değeri azalır. Çünkü hayatınızda olan bitenle ilgili ayrıntılar değişmemiş olacak. Sırf bu yüzden her gün aynı falcıya tekrar fal baktırmak isteyen müşterileri gerçi çeviriyoruz. Bu süre içinde başka bir falcıyla görüşebilirler, ama aynı kişiyle görüşmek için bir ay beklemeleri gerekiyor.”</p>
<h3>Sesini duyurma ihtiyacı</h3>
<p>İstanbul’da yaşayan 35 yaşında bir gazeteci olan Zeynep*, düzenli olarag bir astrologla görüşüyor.</p>
<p>“Birkaç yıl önce, hayatımda ne istediğimi bilmediğim bir dönemdeydim. Önce bir terapiste gittim. Bunun faydası da oldu, ancak hala karar verirken kendimden emin değildim. Rehberliğe ihtiyacım vardı. Bu dönemde bir astrologla görüşmeye başladım” diye anlatıyor.</p>
<p>Bu iki deneyimi karşılaştırması istendiğinde, ikisinin farklı amaçlara hizmet ettiğini ifade ediyor.</p>
<p>“Bunları kıyaslamak mümkün değil. İkinsinin de faydasını gördüm,” diyor ve gülerek ekliyor: “Zaten terapistim kendi de astroloğa gidiyordu.”</p>
<p>Terapi hizmetleri Türkiye’de yaygınlaşsa da yüksek ücretler hala pek çok insan için bu hizmetlere ulaşmada bir engel teşkil ediyor. Bazıları, falcıların terapist, yaşam koçu, sırdaş ve arkadaş arasında kalan alanı doldurduğunu düşünüyor.</p>
<p>Serhat, kendilerine gelen pek çok müşterinin duygusal yükü ağır kişiler olduğunu söylüyor: </p>
<p>“İnsanlar buraya stresli, kalbi kırılmış, maddi sıkıntılar ve ilişkiler konusunda endişeli bir halde geliyorlar. Bizim işimiz onları neşelendirmek, cesaretlendirmek ve olumlu motivasyon yoluyla düşüncelerini değiştirmek. Bizim bir falcımız günde ortalama 30 kişiyle görüşüyor. Her gün bu kadar çok insanın duygularıyla muhatap olduğunuzda, insanları okumak ve onlara rehberlik etmek için sezgileriniz de çok gelişmiş oluyor.”</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/unnamed-8.jpg" alt="">
<figcaption><em>Asmin Cafe’de fal sırası bekleyen müşteriler</em></figcaption>
</figure>
<p>Serhat, kafenin müdavimlerinden birinin de Türkiye, İngiltere ve ABD’de akademik dereceleri olan bir klinik psikolog olduğunu söylüyor. Her ay Asmin’e gelen bu müşteri, Türkçe okuyup yazmayı kendi kendine, fal bakmayı ise Bingöl’de büyükannesinden öğrenmiş bir kadına fal baktırıyor.</p>
<p>Serhat, bu çapta bir psikoloğun fal baktırmasının, daha geniş bir eğilimin yansıması olduğu görüşünde:</p>
<p>“Pek çok müşteri, gelecekle ilgili bilgi almaktan ziyade bunu terapi gibi görüyor. En iyi falcılar, saf insan sezgisi ve duygusal bağ ile hareket edenler oluyor ki bu da terapilerin resmi ortamında çok kolay bulunabilen bir şey değil."</p>
<p>Diğer yandan bu işin içindeki herkes, fal ile terapi arasındaki sınırların muğlak olmasından yana değil. Yıldız haritası okumalarında Carl Jung’un teorilerinden de faydalandığını söyleyen karma astrologu Çisel Akın, bu sınırlara dikkat ettiğini söylüyor.</p>
<p>“Bir danışanım, bana astrolojik okumalarımın amacının ötesine geçen bir şekilde bel bağlama eğiliminde olduğunda görüşmeye devam etmiyorum,” diyen Çisel, çoğu müşterisinin hayatlarıyla ilgili karar alma konusunda yardıma ihtiyaç duyan kişiler olduğunu ekliyor.</p>
<h3>TikTok çağında fal</h3>
<p>Falcılık ve astrolojinin Türkiye toplumunda derin kökleri olsa da Instagram ve TikTok gibi sosyal medya platformları, bu uğraşları yeniden şekillendiren, yaygınlaştıran ve ticarileştiren bir rol üstleniyor.</p>
<p>“Sosyal medyada astrolojiyle ilgili pek çok içerikte, geleceğe ilişkin tahminlerde matematiksel ve sistematik yaklaşımlar öne çıkıyor. Bu da cinler ya da muska gibi daha geleneksel doğaüstü inançlara şüpheyle bakan kişiler için astrolojiyi daha güvenilir hale getirebiliyor,” diyor Çisel.</p>
<p>Bugün spirtüel influencer’lar, sayıları yüzbinleri bulan kullanıcıları cezbediyor ve insanlar artık evlerinden çıkmadan astrologlarla görüşebiliyor ya da tarot falı baktırabiliyor.</p>
<p>Serhat, bu değişimi kendi işlerine bir tehdit değil fırsat olarak görüyor. Bir mobil uygulama geliştirdiklerini ve Türkiye’de ve başka ülkelerde yaşayan 47 falcıyla kullanıcıları buluşturduklarını söylüyor. </p>
<p>Ayrıca Serhat yapay zeka destekli fal uygulamalarının yaygınlaşmasından da endişeli değil: “Yapay zeka fal uygulamaları işi bayağı bozuyor, ama bizim olayımız gerçek insanlarla bağ kurmak. Yapay zeka, bir makina gibi katı hareket ediyor. Gerçek falcılık ise samimi duygular, sezgi ve empati gerektirir.”</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/unnamed-9.jpg" alt="">
<figcaption><em>Çisel Akın’ı Instagram sayfasından bir gönderi.</em></figcaption>
</figure>
<p>1990’lardaki çatışma sürecinde yaşadıkları yerinden edilme deneyimi, Gemsiz ailesinde İstanbul’a geldikten çok sonra bile devam eden duygusal ve psikolojik izler bırakmış. Dolayısıyla müşterilerin kafeye getirdikleri endişeler ve varoluşsal kaygılar onlara hiç de yabancı değil.</p>
<p>“Müşterilerimizin paylaştığı pek çok hikayede kendi geçmişimizin yansımasını görüyoruz,” diyor Nazım.</p>
<p>Ekonomik dalgalanmalar, demografik değişimler ve süregelen belirsizliklerle boğuşan bir toplumda, bu ortak anlayış, insanların neden Asmin Kafe ve Falcılar Sokağı’na gelmeye devam ettiklerini açıklamaya yardımcı olabilir.</p>
<p>20 yılı aşkın süredir falcılıkla geçimini sağlayan Nazım, yine de geleceğin tahmin edilmesine dair temkinli konuşuyor:</p>
<p>“Geleceği sadece Allah bilir.”</p>
<p>(TM/VK)</p>
<p><em>*Bu kişilerin isimleri, mahremiyetlerini korumak adına değiştirildi</em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Senaryolara Müdahale Örgütü'ne operasyon]]></title><link>https://bianet.org/yazi/senaryolara-mudahale-orgutu-ne-operasyon-320697</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/senaryolara-mudahale-orgutu-ne-operasyon.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/senaryolara-mudahale-orgutu-ne-operasyon-320697</guid><description><![CDATA[Sezon finali hassasiyeti gözetilerek yapılan operasyonda, dizi senaryolarına hukuk dışı yollarla müdahale edip karakterleri mağdur ettiği belirlenen örgüt çökertildi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dizi senaryolarına hukuka aykırı yollardan müdahale ederek karakterleri mağdur eden örgüte yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Enteresan Suçlarla Mücadele Bürosu tarafından başlatılan İstanbul merkezli soruşturma kapsamında sabaha karşı ülke genelinde yapılan operasyonlarda çok sayıda kişi yakalandı.</p>
<p>Enteresan Suçlarla Mücadele Bürosu tarafından yapılan açıklamada <em>“Türkiye dizi sektörünün dünyada markalaşmasını çekemeyen odaklar tarafından finanse edildiği anlaşılan gruplar tespit edilmiştir. Müdahale edilen senaryoların mağdur karakterlerinin ihbarlarının da değerlendirildiği soruşturma kapsamında hukuk devleti ilkesine sadakat gereği çok yönlü bilirkişi incelemeleri yaptırılmıştır.</em></p>
<p><em>Örgüte yönelik araştırma kapsamında, Senaryolara Müdahale Örgütü (SMÖ) mensuplarının hesap hareketleri, baz istasyonu kayıtları ve sosyal medya hesapları incelenmiş olup örgütlü hareket ettikleri kesin olarak belirlenmiştir. Soruşturma kapsamında birden fazla odaktan eş zamanlı olarak desteklendiği belirlenen kişinin örgüt yöneticisi olduğu anlaşılmıştır.  </em></p>
<p><em>Türkiye’nin hizmetler ticareti açığının kapatılmasında ve toplumun hassasiyetlerinin korunmasında büyük öneme sahip dizi sektörünü, kötü niyetli kişilerin hukuk dışı yollarla etkilemesine izin verilmeyecektir. Dizisever kamuoyunun müsterih olmasını diler, mağdur karakterlerin adalet arayışının neticeye kavuşturulması için gerekli tüm önlemlerin alındığını kamuoyunun bilgisine sunarız" </em>denildi.  </p>
<p>Büyük bir gizlilik içinde yürütülen soruşturmanın daha önce lavaş, şakşuka, haydari ve tavuk kanat çetelerini çökerten özel ekip eliyle sürdürüldüğü öğrenildi. Soruşturmanın çok yönlü olarak devam ettiği ve örgütün yurtdışı ayağındaki kişileri de kapsadığı, muhatap ülkelerle bu kapsamda işbirliği ve istihbarat paylaşımı yapıldığı gelen bilgiler arasında. Operasyonların, dizi sektörüne zarar vermemesi için gerekli hassasiyet gösterilerek sezon sonunda yapıldığını ifade eden güvenlik kaynakları, <em>“Her ne kadar yaz dizileri başlamış olsa da şüphelilerin asıl hedefinin kış dönemi dizileri olduğu, şifreli kanallara ilişkin bu tür girişimlerin ise yoğunluğunun düşük olduğu görüldü” </em>dedi.</p>
<p>Hukuk dışı eylemler nedeniyle mağdur olan karakterleri canlandıran oyuncular henüz bir açıklama yapmadı. Oyunculara, menajerlere, oyuncu koçlarına, oyuncu eğitimi ve senaryo yazım atölyeleri yetkililerine ulaşılmaya çalışılsa da yazının kaleme alındığı ana kadar herhangi bir yanıt alınamadı.</p>
<p>Demokratik Dizi Yapımcıları Derneği’nin (DDYD) yaptığı açıklamada ise şu ifadelere yer verildi:</p>
<p><em>“İzleyiciyle etkileşime açık, katarsis takıntısından uzak, çok dilli ve farklı kültürlere hitap eden demokratik dizi yapımcılığı anlayışımızdan asla vazgeçmeyeceğimizi bir kere daha ilan ediyoruz. Dizi izleyicisini pasif bir tüketici olmaktan çıkarıp senaryonun aktif katılımcısı haline getiren anlayışımız ‘admin panel’ uygulamasıyla devam edecektir. Dizilerin resmi hesapları üzerinden, admin panel denetiminde yapılan yorumlar hukuka uygun olup bunun dışındaki ‘fan sayfası’ ve benzeri adlar altında gerilla taktikleriyle yapılan örgütlenmelere dizisever kamuoyunun asla itibar etmemesi gerektiğini bir kere daha vurguluyoruz.”</em></p>
<p>Sabaha karşı evlerinde ele geçiren şüphelilerin cep telefonlarına el konuldu. Pek çok şüphelinin polis ekipleri evde arama yaparken dahi gıcık olduğu dizi karakteri hakkında mesaj atmaya çabaladığını gören polislerin şaşkınlıklarını gizleyemedikleri görüldü.</p>
<p>Ev araması esnasında atılan mesajlar da soruşturma kapsamına alındı. İlk yapılan değerlendirmeye göre hakaret suçu unsurları taşıyan mesajların büyük bölümünün, dizi karakterinin şikayeti üzerine gözaltına alındığı iddiasını içerdiği ve bunun da örgütün etki alanını gösterdiği değerlendirmesi yapıldı.</p>
<p>Gözaltına alınanlar arasında olan ve örgüt yöneticisi olduğu değerlendirilen şahıs hastaneye sevki esnasında kameralara seslenerek <em>“Ne senaryodan ne diziden anlarız. Oturduğumuz yerden salladık, biraz eğlendik. Biz salladıkça senaryoyu değiştirenler olunca biz de demokratik hakkımızı kullanıp örgütlendik. Gıcık karakterleri malamat ettik. Bizi ciddiye alanlar utansın” </em>dedi.   </p>
<p>(ÖE/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gökyüzü Kadar Kırmızı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gokyuzu-kadar-kirmizi-320721</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/gokyuzu-kadar-kirmizi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gokyuzu-kadar-kirmizi-320721</guid><description><![CDATA[Gökyüzü Kadar Kırmızı, körlüğün değil, körlüğe sınır çizen otoritenin asıl engel olduğunu hatırlatan güçlü bir dönüşüm hikayesi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gelecek, ümit bağlanılanlar da değil “sorunlu” damgasını taşıyanların elindedir çoğu zaman. Özellikle eğitim sürecinde herkesin gözdesi öğrenciler olur. Bir de sürekli damgalanan öğrenciler. Bu damgalama o zaman en yetkili kişi tarafından gerçekleşebilir.</p>
<p>Ne Yazık ki genellikle öğretmenler bu otoriteyi temsil eder çoğu zaman. “Uyumlu” öğrenciler vardır. Çok şey beklenir onlardan. Gelecekleri garanti olmalıdır. “Prestijli” meslekler edinmelilerdir. Bir de “vasıfsız” işlerde çalışmasına kesin gözüyle bakılan çocuklar vardır. “Vasıfsız iş, adam olmak” gibi ayrımcı zırvaları kabul etmediğimi belirtmeme gerek var mı bilemedim ama yine de altını çizmiş olayım.</p>
<p>Biz gelelim “adam” olacağına kesin gözüyle bakılanlara. Bütün yatırımlar onlar içindir. Hata yapma lüksleri “adam olmayacaklara göre” daha azdır. En genel özelliklerinden biri itaat etmeleridir ve yaratıcı yönlerini otoritenin istediği şekilde değerlendirmeleridir. Ben o kesimden hiç olamamış silik bir öğrencilik geçmişine sahip birisi olarak, bu alışılmış döngünün dışında kalanların yaratıcılığını merak ederim. Çünkü genellikle değişimi köşeye itilenler gerçekleştirir. 2006 İtalya yapımı “Gökyüzü Kadar Kırmızı” böyle bir ötekileştirme ve dönüşüm hikayesini ele alıyor. Yönetmenliğini Cristiano Bortone’nin üstlendiği film, ünlü İtalyan ses efekti sanatçısı Mirco Mencacci’nin hayatını ele alıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/Wm8vx3WSmUc?si=O48og0HZyJxG-pr4" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Mencacci 10 yaşındayken evde tüfekle oynarken ailesinin onu fark etmesi üzerine paniğe kapılır ve tüfekle birlikte yere düşer. Tüfek ateş alır ve Mirco kör olur.</p>
<p>Bundan sonrası hepimiz için tanıdık bir hikaye. Göz doktoru Mencacci’nin okula gidemeyeceği konusunda bilindik nakaratı tekrarlar. Mirco “normal” okula gidemez. (O da ne demekse) Körler için özel okullar vardır. Oraya gitmelidir. Mirco körler okuluna kaydedilir. Körler okulunun müdürü de kanıksanmış sağlamcılıktan kurtulamamış bir kördür. Onun için belli sınırlar vardır ve o sınırlar esnetilemez. Körler santral operatörü ya da dokumacı olmalıdır onun için.</p>
<p>Müdürün zihnindeki sağlamcı sınırı şu söz çok iyi vurgular. “Önemli olan onun ne istediği değil, ne yapabileceğidir.” </p>
<p>Mirco önce körlüğünü kabul etmez. Burada önemli bir noktanın altını çizmek isterim. Öğretmeni kör değildir ama Mirco’yu anlar ve onun hayallerinin ardından gitmesini destekler. Yani kör olan müdür daha katı bir sağlamcıdır.</p>
<p>Müdür “makul” öğrencilerden seçtiği bir öğrenci grubuyla yılsonu etkinliği hazırlamak ister. Mirco ise arkadaşlarıyla birlikte kütüphaneden çaldığı kasetlerle bir sesli hikaye hazırlar. Öğretmen yılsonu etkinliği için bu kaseti müdüre verir ama müdürün tavrı olumsuzdur. Öğretmen ile müdürün diyaloğu şu şekildedir:</p>
<p><strong>Müdür:</strong> Bunları alabilirsin.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>En azından dinleyemez misiniz?</p>
<p><strong>Müdür: </strong>Yıl sonundayız. Boşa harcayacak zamanım yok.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>Bu zaman kaybı değil. Biliyorum, bazen kendini kaybediyor ama onun da kendine özgü bir tarzı var. Nesnelere bakıp onları keşfediyor ve haklarında hikayeler anlatıyor. O tamamen farklı. Bunda bir yanlış yok.</p>
<p><strong>Müdür: </strong>Bu okulun yüzyıldan fazladır burada olduğunu biliyor musun? Tüm bu zaman boyunca burada yaşam sakin ve hiç sorunsuz geçti. Neden biliyor musun? Çünkü bizim burada kurallarımız var. Kimilerine modası geçmiş, aptal kurallar olarak görünebilir. Ama bu okulu bitiren çocuklara dışarıdaki hayatta bir yer edinmelerini sağlıyorlar.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>Bu çocuklar görmüyor. Bu doğru ama onlar hayattalar. İçleri coşku ve hayal gücüyle dolu. Onlara kendilerini ifade etme özgürlüğü tanımazsak yardım etmiş olmayız.</p>
<p><strong>Müdür: </strong>Bırakalım da kendilerine zarar versinler.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>Neden olmasın? Bu da öğrenmenin bir parçası.</p>
<p><strong>Müdür: </strong>Sen onlarla zaman geçiriyorsun ama ben onlardan biriyim. Bizim gibiler için özgürlük, sahip olamayacağımız bir lükstür.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>Dinle! Senin derdinin ne olduğunu biliyorum. Otuz yıl önce görüyordun. Çocukken burada değildin. Okula gidebildin. Gezebildin. Neden senin bir zamanlar sahip olduğun imkanları bu çocuklara sunmuyorsun?</p>
<p><strong>Müdür: </strong>Çünkü sahip olamazlar. Onlar kör.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>Belki de sen istemediğin içindir.”</p>
<p>Sonuçta müdürün dediği olur ve Mirco okuldan uzaklaştırılır. Bu olay şehirde inanılmaz yankı bulur. İşçiler greve gider. Şehirde hayat durur ve dönemin politik ortamı sağlamcılığa geri adım attırır. 1975 sonrası İtalya’da körler okulları kapatılır ve kaynaştırma eğitime geçilir. Mirco’nun okula döndüğünü hatırlatmama bile gerek yok.</p>
<p>Mirco okula döner ve onun hazırladığı sesli hikaye konuklara sunulur. Tabii konukların gözünün bağlanması kabul edilebilir değildir ama dönemin şartlarını düşünmek gerek. Mirco ve arkadaşlarının okuldan kaçışı, sinemaya gidişi, bir eylemin ortasında kalışı gayet gerçekçi verilmiş. Bu filmi izleyen çoğu körün kendisinden bir şey bulabileceğini düşünüyorum. Kalıpların dışına çıkmayı göze almak her şeyin başlangıcı demek.</p>
<p>Biz de Mirco gibi düşlerimizin peşinden koştuğumuzda şikayet ettiğimiz şeylerin çoğunun değiştiğini deneyimlemememiz için bir neden yok. Yeter ki sıkıştırılmaya çalışıldığımız kalıbı reddedelim.</p>
<p>Gassan Kanafani’nin bir öyküsünden esinlenerek kaleme aldığım “Ön Yargı Yamaçlarını Parçalamak” yazımla bu yazının birbirini tamamladığını düşünüyorum. İlgi duyanlar <a href="https://eeeh.engelsizerisim.com/yazi/onyargi-yamaclarini-parcalamak" target="_blank" rel="nofollow noopener">buraya tıklayarak </a>okuyabilir.</p>
<p>(HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Eski futbolcu lider halkı dışarıdan yardım istemeye mi zorluyor?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/eski-futbolcu-lider-halki-disaridan-yardim-istemeye-mi-zorluyor-320725</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/eski-futbolcu-lider-halki-disaridan-yardim-istemeye-mi-zorluyor.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/eski-futbolcu-lider-halki-disaridan-yardim-istemeye-mi-zorluyor-320725</guid><description><![CDATA[Tiflis halkı iki yıldır süren direnişi ABD bayraklarıyla bezemiş. Rusya’nın gölgesinden kaçan Gürcistan halkı için bu bir tercih mi, yoksa zorunluluk mu?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gürcistan’da Kavelashvili hükümetine karşı eylemler yaklaşık iki senedir devam ediyor.</p>
<p>Geçtiğimiz nisan ben de Tiflis’teki Parlamento Binası önünde gerçekleşen bir toplanmaya denk gelecek kadar şanslıydım. Meydandaki kalabalıktan ve etrafa konuşlanmış polislerden çok binanın önünde gördüğüm semboller dikkatimi çekti.</p>
<p>Gürcistan halkı, Parlamento Binası’nın önüne dört bayrak asmıştı: Gürcistan, Avrupa Birliği, Ukrayna ve Amerika Birleşik Devletleri... Özellikle ABD bayrağının oradaki varlığını tek başıma anlamlandıramayınca eyleme katılan Gürcistanlı yaşıtlarıma danışmakta buldum çözümü.</p>
<p>Gürcistan halkının ve Rusya’ya yakınlığı bilinen hükümetin birbirine zıt duruşları göz önüne alındığında AB ve Ukrayna bayraklarının protestolardaki yoğun görünürlüğü çok da şaşırtıcı değil. Ama ABD bayrağını idrak etmekte zorlandım. Bu bayrak bana özgürlük ve demokrasi vaatlerindense geçmişten acı örnekler hatırlattı ve bu nedenle ABD’nin Gürcistan direnişindeki yerini merak ettim.</p>
<h3>Ortak düşmana karşı omuz omuza bir direniş</h3>
<p>Üniversite öğrencisi gençlerle konuştuğumda, bana 2022’de Georgian Dream (Gürcü Rüyası) partisi hükümetine karşı başlayan ve sonra futbolu bırakıp siyasete atılan Mikheil Kavelashvili’nin 2024’te seçimleri kazanmasıyla kızışan eylemlere katıldıkları için gözaltı ve polis şiddetine maruz kaldıklarını söylediler. İki sene boyunca çeşitli müzakerelerden sonra, polis şiddetinin azaldığını ve halkın yürüyüşleri bırakıp Parlamento önünde sabit eyleme geçtiklerinden bahsettiler.</p>
<p>Hükümetin Kremlin’e yakınlığı ve ABD’nin iç siyasetlerine müdahalelerine karşı söylemleri gençleri korkutmuş. Alanda hükümete karşı olan her fikirden insan vardı. Bazıları sırtında AB bayrağıyla geziyordu. Gençler burada her ideolojiden insanın ortak düşmana karşı toplandığını söylediler. Kendi içlerinde yaşadıkları fikir ayrılıkları onların odaklarını dağıtmamış, birbirlerini hedef almamışlar. Türkiye’de geçtiğimiz sene Gürcistan’la eş zamanlı yaşanan protestolarda böyle olmamıştı. Ama gençler yine de Türkiye’deki eylemleri çok doğru bulduklarını ve muhalefetin iyi iş çıkardığını söyledi bana.</p>
<p>Halkın Rusya’ya olan mesafesi anlaşılabilir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Gürcistan çok ciddi bir değişim yaşamış ve şehirlerinde gezerken bu hissediliyor. Eskiden “Lenin Meydanı” olarak bilinen ve büyük bir Lenin heykeli olan, bugün adı “Özgürlük Meydanı” olan meydan Gürcüleştirilmiş ve Lenin heykelinin yerini Gürcü kahramanı Aziz George almış. Tiflis’te gezerken önce Osmanlı sonra Sovyetler etkisinde yıllarca yaşamış halkın ulusal bir kimlik sahibi olma çabası gözle görünür. Şehirde Sovyetlerden kalan binalar, metrolar var. Osmanlı etkisi evlerin cumbalarından görülüyor. Bunca sene kendi topraklarında söz hakkı olmamış bir halkın bugün yine çözümü dışarıda araması manidar.</p>
<h3>Peki ama Rusya’ya karşı çözüm ABD mi?</h3>
<p>Muhalif halkın Rusya’nın hemen karşısında ABD’yi görüp oradan medet umması ilk bakışta anlaşılabilir. Ama Parlamento Binası’nın önünde yaşadığım o karşılaşma sonrasında çokça düşündüm. Aklıma ABD’nin bugüne kadar hükümetlere yaptığı operasyonların nasıl halkın aleyhine bittiği geldi. Yakın tarihte ABD’nin müdahalesinden kötü etkilenen birçok ülke var: Libya, İran, Venezuela… Gürcistan halkı acaba bunu hesaba katmamış mıdır? Eminim ki onlar da iç karışıklıklarını ve özerkliklerini teslim etmek istemez ki ABD’den yardım istemek her zaman bu anlama da gelmiyor. Ama bir halkın iradesini olduğu gibi emperyalist bir güce dayandırmak durup düşünmeyi gerektirir. Ben her ne kadar bunları o an pek tasvip etmemiş olsam da halkın direnişini baltalamak istemedim ve desteklerimi ilettim.</p>
<p>Konuştuğum insanlar bana ABD’den taraf olmalarının sebebi olarak hükümetin Rusya’ya olan yakınlığını gösterdi. Bir nevi Soğuk Savaş Gürcistan sokaklarında devam ediyor denebilir. Halkın ekonomik ve siyasi varlık olarak kendilerinden daha güçlü olan başka devletlerin gözünün içine bakıyor olması Gürcistan’ın tarihi boyunca bağımsız varlık gösterdiği dönemlerin çok kısıtlı olmasından kaynaklanıyor olabilir. Tarih boyunca kısmen Osmanlı kısmen İran yönetiminde ve 1801’den 1991’de dağılışına kadar Sovyetler himayesinde kalan Gürcistan’ın, 35 yıllık tam bağımsız oluşumunda sırtını dayayacak bir güç araması çok normal. Aslında yayılmacı güçler, böyle ülkeleri etki alanlarından çıkardıktan sonra bile kontrol edebiliyor bu şekilde.</p>
<p>Anlaşılan o ki Gürcistan hep başka güçlerin gölgesinde kalmış, bu sebeple de bugün memnun olmadıkları devlet başkanından kurtulmanın çözümünü sandıkta değil ABD’de bulmuş olabilirler. Gürcistan halkı, Sovyetlerle anılmamak için elinden geleni yapıyor, Rusya’nın gölgesinden çıkmaya gayret ediyor. Ancak Parlamento Binası’nın önünde ABD bayrağı dalgalanıyor. Bir büyük gücün gölgesinden kurtulmanın yolu gerçekten de başka bir gücün gölgesine sığınmak olabilir mi diye düşünüyor insan.</p>
<p>(EK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Devlet Baba evlatlarını yerken…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/devlet-baba-evlatlarini-yerken-320722</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/devlet-baba-evlatlarini-yerken.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/devlet-baba-evlatlarini-yerken-320722</guid><description><![CDATA[Babalar Günü, bizi büyüten babalara teşekkür etmenin ötesinde; yurttaşı çocuklaştıran, itaati saygı diye pazarlayan ve geleceği kendi ikbali için rehin alan siyasal baba putlarıyla hesaplaşmanın da günü olabilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>"Bilgelik, putları yıkmak değil, onları hiç inşa etmemektir."</em></p>
<p style="text-align: right;">Umberto Eco</p>
<p>Babalar Günü’ne çiçekli, kravatlı, kol saatli, çocukluk fotoğraflarıyla yumuşatılmış vitrinlerle çepeçevre kuşatılarak giriyoruz. Vitrinlerin şıklığı hayatı kuşkusuz estetize eder ama bazı günlerin üstündeki duygusal verniği kazımadan, o günlerin hangi iktidar biçimlerine hizmet ettiğini göremeyiz. Takvim, masum değildir. Anma günleri, hatırlatır ama terbiye de eder. Kime minnet duyacağımızı, kime teşekkür edeceğimizi, kimi kutsayacağımızı, kimin karşısında susacağımızı da öğretir.</p>
<p>Babalar Günü, babalık imgesinin hangi siyasal dilde çoğaldığını, hangi otorite biçimlerine sızdığını, hangi itaat terbiyesini meşrulaştırdığını, yurttaşın ne zaman evlatlaştırıldığını düşünmemize olanak sağlar.</p>
<p>Bu yazının tartışmayı murad ettiği asıl mesele, siyaset kurumunun babalıkla kurduğu kadim akrabalıktır. Devlet baba, milletin babası, reis, şef, kurtarıcı, ulu önder, kurucu irade, büyük adam… Siyaset, kendini çoğu zaman baba diliyle anlatır. Yurttaş ise bu dilin içinde ergin bir özne olmaktan çıkarılır; korunacak, kollanacak, terbiye edilecek, hizaya getirilecek, gerektiğinde azarlanacak evlada dönüştürülür.</p>
<p>Böyle bakınca Babalar Günü bizi aile içi sevgi ritüelinden çıkarır; siyaset felsefesinin eski ama hâlâ yakıcı sorularıyla baş başa bırakır: Statü, saygının nedeni midir? Baba olmak, lider olmak, devlet adına konuşmak, bir kişiye kendiliğinden saygınlık kazandırır mı?</p>
<h3>Korkunun terbiyesi</h3>
<p>Aristoteles cesareti “nelerden korkulacağını bilmek” olarak tanımlar. Cesareti korkusuzluk olarak değil, nelerden, ne zaman, ne ölçüde korkulacağını bilmek olarak düşünür. Cesaret, korkunun yokluğu değildir; korkunun terbiyesidir. İnsan korkmadığında değil, korkusunu doğru yere koyabildiğinde cesurca eylemlerde bulunarak erdemli olabilir.</p>
<p>Siyasetin karanlık koridorlarında anlatılagelen bir Kruşçev anekdotu vardır. Stalin’den sonra partinin başına geçen Kruşçev, bir toplantıda Stalin’i sert biçimde eleştirir. Salondan bir ses yükselir: “Peki sen neredeydin o zaman?” Kruşçev öfkeyle sorar: “Kim söyledi bunu, kim?” Kimseden çıt çıkmaz. Kimse ortaya çıkmaz. Bunun üzerine Kruşçev “Ben, ben, işte oradaydım.” der.</p>
<p>Bu hikâyenin tarihsel doğruluğundan çok, taşıdığı politik hakikat önemlidir. Korkunun hafızası vardır. Dün salonda başını eğen, yarın kürsüye çıktığında aynı salonu susturabilir. Yer değiştirmek özgürleşmek değildir. Makam değiştirmek, korkunun pedagojisinden çıkmak anlamına gelmez. Korku köleleştirir, kölede özgürlüğün bilinci yoktur. Efendi olsa dahi aynı köleliğin bilincinin yarattığı kalebent içinden dünyaya bakmaya devam eder.</p>
<p>Türkiye’de siyaset kurumuyla ilişkimiz çoğu zaman böyle bir korku terbiyesi içinde kurulur. Baba, yalnızca sevilen, sayılan, danışılan kişi değildir; kızmasından korkulan, huzuru bozmasın diye idare edilen, “aman şimdi zamanı değil” denilerek karşısında geri çekilinen kişidir. Baba konuşunca ev susar. Baba kızınca masa donar. Baba bakınca cümle yarım kalır.</p>
<p>Siyasal baba da böyle işler. Eleştiriyi saygısızlık, itirazı nankörlük, hak talebini hadsizlik, eşit ilişki arzusunu terbiyesizlik sayar. Yurttaş çocuğa, çocuk evlada, evlat da itaate çevrilir. Sonra bu itaat, <em>saygı </em>diye adlandırılır. Oysa <strong>itaat, saygının kılığına girmiş korkudur</strong>.</p>
<h3>Kronos’un sofrasında gelecek</h3>
<p>Grek mitolojisinde Kronos çocuklarını yutar. Çünkü çocuk, gelecektir. Gelecek ise statükonun sonunu imler. Her doğum bir başlangıçtır; başlangıç eski düzen için gücül tehdittir. Kronos’un korkusu, babanın korkusudur: Yerini alacak olanın korkusudur. Ama ölüm kaçınılmaz. Son da!  Rhea, Kronos’a çocuk yerine kundaklanmış bir taş verir. Zeus böylece pek de incelikli olmayan bir hileyle kurtulur. Böylece gelecek, babanın midesinden kaçırılır.</p>
<p>Mitik anlatılar, iktidarın bilinçdışını ifşa eder. Babanın çocuklarını yemesi, aile anlatısının karanlık tarafıdır. Her baba beslemez, hayata hazırlamaz, korumaz. Bazı babalar kendi kudretini korumak için evlatlarını bastırır, yaşamak için onları yutar, kendini evlatlarıyla besler.</p>
<p>Siyasetin baba figürleri de çoğu zaman Kronos’un sofrasında oturur. Hayat vaat ederken geleceği gasp ederler. Gençleri sevdiklerini söylerken gençliğin siyasal katılım yollarını tıkarlar. Milleti koruduklarını söylerken milleti edilginleştirirler. “Evlatlarım” diye seslenirken yurttaşı ergin özne olmaktan çıkarıp hane halkına, taraftara, tebaaya, çocuklaştırılmış kitlelere dönüştürürler. Çocukların da kuşkusuz “irade”si olamaz. Böylece onlar adına verilen kararlar da meşrulaştırılmış olur.</p>
<p>Bu nedenle Babalar Günü’nde babaya teşekkür etmeden önce sormak gerekir: Bu baba bizi büyütüyor mu, yoksa yutuyor mu?</p>
<h3>Hürmetin kutsal gölgesi</h3>
<p>“Anne ve babana hürmet edeceksin!” Tevrat’taki On Emir’den biridir. Bu buyruk, tarih boyunca yalnızca aile içi hürmetin değil, otoriteye itaatin de dayanaklarından biri olarak okunmuştur. Ebeveyne saygı, pek çok kültürde Tanrı’ya, geleneğe, devlete, yasaya, hiyerarşiye… saygıyla iç içe geçer.</p>
<p>Din, aile, siyaset, eğitim ve ekonomi kurumu birbirinden bağımsız adalar değildir. Çoğu zaman birbirini tamamlayan, birbirine payanda olan, birbirini meşrulaştıran kurumlardır. Hıristiyanlığın Roma tarafından soğurulması bu açıdan öğreticidir. Yoksulluğun, tevazunun, güçsüzlerin, alçakgönüllü yaşamın diliyle ortaya çıkan bir inanç, tarih içinde ihtişamlı bir kurumsal iktidarın merkezlerinden birine dönüşebilmiştir. Demek ki kutsal olan her zaman masum değildir. Kutsallık, bazen en dünyevi iktidar biçimlerinin üzerine örtülen en zarif kumaştır. Buradaki temel soru şudur: Saygı kime gösterilir?</p>
<p>Saygı, statünün zorunlu sonucu değildir. Saygınlık, statünün gerektirdiği sorumluluğun adilce, usulle, ölçüyle, hesap verebilirlikle yerine getirilmesiyle kazanılır. Bir baba çocuğunu korumuyorsa, kollamıyorsa, hayata hazırlamıyorsa, onun özerkliğini tanımıyorsa, kendi korkularını çocuğunun kaderi yapıyorsa, yalnızca baba olduğu için saygıyı hak eder mi? Aynı soruyu siyaset kurumunun babaları için sorabiliriz.</p>
<h3>Devlet Baba ve istisnanın yerleşik düzeni</h3>
<p>Carl Schmitt’in ürkütücü berraklıktaki “Egemen, istisna haline karar verendir” sözü “iktidar”a dair aklı başında herkesi sarsıcı bir hakikati dile getirir. Normal zamanlarda hukuk işler gibi görünür; fakat kriz anında hukukun askıya alınıp alınmayacağına kimin karar verdiği, iktidarın çıplak yüzünü gösterir.</p>
<p><em>İstisna hali</em> kavramı, bugün siyasal iklimi anlamak için hâlâ işlevseldir. Çünkü bazı rejimlerde olağanüstü olan, zamanla olağanın içine yerleşir. İstisna norm olur. Usul yük sayılır. Keyfiyet karar diye sunulur. Hukuk, herkes için ortak zemin olmaktan çıkıp <em>dost </em>ile<em> düşman</em>ı ayıran bir eleme aygıtına dönüşür.</p>
<p>Böyle bir iklimde siyaset kurumunun özneleri “milletin babası” diye konumlandırıldığında saygı talebi tartışmalı hale gelir. Çünkü baba, en yalın anlamıyla koruyan, kollayan, özerklik tanıyan, gözeten, kaynak bulan, çocuğun dünyaya tutunması için sorumluluk alan öznedir. Babalık iktidar değil, bakım yükümlülüğüdür. Baba, evladının geleceğini kendi koltuğuna ipotek edemez. </p>
<p>Eğer siyasal baba yurttaşı özgürleştirmiyor, erginleştirmiyor, haklarını güvence altına almıyor, onu kendi hayatının öznesi haline getirecek olanakları tesis etmiyor; evlatlarını seçimlerde hatırlıyor, diğer günlerde azarlıyor, susturuyor, tehdit ediyor, hizaya sokuyorsa; orada saygı değil, itaat üretilir. İtaat, baba evinde sessizlik gibi başlayıp devlet dairesinde mühür olur. Egemenin hukuku askıya alarak kendi keyfiyetini norm kıldığı her istisna anı, evlatların da kendi vicdanlarını askıya alarak birer 'emir kuluna' dönüşmesinin politik zeminini hazırlar.</p>
<h3>“Emir kuluyum”un karanlık konforu</h3>
<p>Yirminci yüzyılın devlet eliyle yapılan katliamların uygulayıcıları, “Bana emredildi” diyerek, kötülüğün sorumluluğundan kendini kurtarabilir mi? Nürnberg’den sonra modern hukuk ve etik, emre itaatin masumiyet garantisi olmadığını daha açık biçimde düşünmek zorunda kaldı. Çünkü her düzen, kendi memurlarını, askerlerini, bürokratlarını, siyasetçilerini ve yurttaşlarını görev diliyle kötülüğe ortak edebilir. Kötülük, her zaman şeytani bir taşkınlıkla gelmez; çoğu zaman bürokrasiyle, talimatla, emir-komuta zinciriyle, “ben sadece görevimi yaptım” cümlesinin serin gölgesiyle gelir.</p>
<p><strong>Anayasa’nın “kanunsuz emir” başlığı altında koyduğu ilke de bu yüzden önemlidir: Konusu suç teşkil eden emir hiçbir suretle yerine getirilemez. Yerine getiren kişi sorumluluktan kurtulamaz.</strong></p>
<p>Bu ilkeyi yalnızca kamu görevlileri için teknik bir hukuk maddesi olarak görmemek gerekir. Bu, aynı zamanda yurttaşlık bilinci için de güçlü bir metafordur. Hukuksuzluğa itaat etmek, yalnızca hukuki değil, etik bir sorundur. Amir hukuksuz emir veriyorsa, astın itaati erdem değildir. Lider adaletsizliği buyuruyorsa, taraftarın sadakati ahlak olamaz. Baba evladını suça, suskunluğa, hak ihlaline ya da korkuya çağırıyorsa, evladın boyun eğişi saygı değildir.</p>
<h3>Baba katli değil, baba putunun reddi</h3>
<p>Türkiye toplumuna dair sık tekrarlanan bir iddia vardır: Bizde baba katli yoktur. Grek mitolojilerindeki Oidipus geriliminin, modern edebiyattaki baba öldürme arzusunun bizde aynı biçimde işlemediği söylenir. Bu tür genellemeler sorunludur; bir toplumu tek bir simgeyle okumak, genellikle o toplumun karmaşık yapısını görünmezleştirir. Yine de bu anlatı bir ipucu verir: Bizde babayı öldürmekten çok, babayı yaşatmak; baba makamını korumak; baba figürünü eleştiri dışı tutmak görece güçlü bir eğilimi gösterir.</p>
<p>Ama mesele babanın katledilmesi değil, baba putunun reddidir. Eco’nun “Bilgelik, putları yıkmak değil, onları hiç inşa etmemektir”<em> </em>sözü tam burada anlam kazanır: Bilgelik, putu yani yaşamı çoraklaştıran, özgürlükleri tırpanlayan, düşünmeyi donduran her türlü putu doğası gereği reddetmektir. Putu yıkmak bile putun merkeziliğini kabul etmek anlamına gelir. Asıl özgürleşme, babayı putlaştırmamaktır. Babayı insanlaştırmak, siyasetçiyi statüsünden indirmek, lideri hesap verebilir kılmak, devleti kutsallıktan çıkarıp kamusal hizmet örgütü olarak düşünmek yurdumuzu da yurdu paylaşanları da özgürleştir.</p>
<h3>Babalar, bilmedikleri dilin yasasını yazarken</h3>
<p>Bugünün Türkiye siyasetinde ağır, yaşlı, yorucu bir baba gölgesi var. Farklı siyasal konumlarda duran, farklı meşruiyet kaynaklarından beslenen, farklı tarihsel yükler taşıyan figürler ülkenin kaderi üzerinde hâlâ belirleyici. İktidarın, milliyetçi siyasetin, Kürt meselesinin ve ana muhalefetin krizlerinin aynı sahnede birbirine düğümlendiği bir dönemde, siyaset yaşlı babaların uzun, uzun olduğu kadar da koyu gölgesi altında.</p>
<p>Burada biyolojik yaşçılık yapmak değil niyetim. Yaşlılık tek başına sorun değildir. Deneyim, hafıza, ihtiyat, tarihsel sezgi, deneyimden süzülen ilişkiler, kavrayışlar her alanda olduğu gibi siyaset kurumu için de değerlidir. Sorun, deneyimin kendini gelecek üzerinde vesayet hakkı sanmasıdır. Sorun, yaşın bilgelikle; makamın hakikatle; uzun siyasal ömrün ahlaki üstünlükle karıştırılmasıdır.</p>
<p>Geçmiş yüzyılın siyasal habitusuyla (Boomer Kuşağı) dijital çağı yönetmeye kalkmak, bilmediği bir dilin yalnızca alfabesini ezberlemiş birinin o dilde yasa yapmaya kalkmasına benziyor. Harfleri tanıyor ama sözcüklerin ruhunu duymuyor; sözcükleri seçiyor ama cümlenin kurduğu dünyayı kavrayamıyor. Bugünün siyasal babaları, geçmiş yüzyılın kavramlarıyla dijital ağların, iklim krizinin, güvencesiz emeğin, göçün, genç işsizliğinin, kadın mücadelesinin ve çocuk haklarının iç içe geçtiği yeni bir çağ hakkında hüküm kuruyor. Yaş ortalaması 76 olan Erdoğan, Bahçeli, Öcalan, Kılıçdaroğlu bu dörtlü, 90 milyon insanın kaderini tayin edecek kararlar alırken, evlatların hayatı kesik bağlantılar, askıya alınmış gelecekler, yarım bırakılmış cümlelerle yazılıyor.</p>
<p>Bu dörtlü, eski dünyanın büyük harfleriyle konuşuyor; oysa toplum, artık bir başka gramerin içinde nefes almaya çalışıyor. Siyasal katılım araçları kastre edilmiş, boğulmuş, işlevsizleştirilmiş; yurttaşlar ise özne olmaktan çıkarılıp pasif-izlere dönüştürülmüş. Görüyor ama dokunamıyor, duyuyor ama müdahil olamıyor, bedel ödüyor ama masada temsil edilmiyor. Baba konuşuyor, evlat izliyor; baba karar veriyor, evlat sonuçlarına katlanıyor. O halde Babalar Günü’nde her evladın sormakla mükellef olduğu sorular şunlar olabilir: “Evlatlar, kendi hayatlarının dilini bilmeyen bu siyasal babalara saygı duymaya devam edecekler mi, etmeliler mi? Eğer saygı statünün değil sorumluluğun sonucuysa, bu babalar hangi hakla hâlâ evlatlarının geleceği adına konuşuyor?”</p>
<h3>Kurtarıcı bekleyen toplum</h3>
<p>Ömer Naci Soykan, “Kurtarıcının Geri Dönüşü ya da Geleceği Çalınmış Toplum” başlıklı makalesinde ergin olmayan toplumun kurtarıcıya ihtiyaç duyduğunu söyler. Kendi örgütlülüğünü kuramayan, kendi aklını kamusal olarak işletemeyen, kendi hakkını kolektif olarak savunamayan toplum, efendi, baba ya da kurtarıcı arar.</p>
<p>Oysa örgütlü toplum kurtarıcı beklemez. Kendi yaşamının öznesi olur. Siyaset de tam olarak budur: <strong>Bir toplumun kendi ortak hayatını örgütleyebilme kudreti.</strong></p>
<p>Kant’ın Aydınlanma tanımı burada yeniden duyulur: Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayış halinden çıkmasıdır. Ergin olmayış, aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamama halidir. Bu yalnızca bireyin değil, toplumun da meselesidir. Kendi siyasal aklını babalara havale eden toplum, erginleşemez.</p>
<p>Babalar Günü’nde evlatlar olarak şu soruyu yüksek sesle sorabilir miyiz: “Babalarımız bizi erginleştiriyor mu, yoksa erginleşmemizi engelleyerek kendi babalık makamlarını mı sürdürüyor?</p>
<p>Şef, baba değildir.</p>
<p>Antropolojide efendisiz topluluklara dair tartışmalar bize bir başka imkânı hatırlatır. Bazı topluluklarda şef, mutlak iktidar sahibi değildir. Gelenekleri işletir, dağıtımın, sözün, ritmin sorumluluğunu taşır. Şef yasa koyucu tirana dönüşmeye, topluluğun üstüne çıkmaya, kendini gelenekten, ortak akıldan büyük görmeye kalktığında topluluk onu terk edebilir, tanımayabilir, başka birini şef olarak görür.</p>
<p>Saygı da zaten “saymak”la ilgilidir. Saymak, birini görmek, yerini kabul etmek, aynı zamanda hesabını tutmaktır. Saygı, koşulsuz bağlılık değildir. Saygı, birini ölçüsüzce kutsamak hiç değil, onu ilişkiler ağı içinde yerli yerine koymaktır.</p>
<p>Baba sayılır; ama sayıldığı için hesap dışı bırakılamaz. Baba sevilir; ama sevildiği için eleştiriden muaf değildir. Baba dinlenir; ama dinlenmek, hakikatin tek sahibi olmak anlamına gelmez. Siyasal babalarımızı gerçekten saymak istiyorsak, önce onları sayılabilir kılmalıyız yani <em>hesap verebilir, sınırlı, denetlenebilir, eleştirilebilir, değiştirilebilir.</em></p>
<h3>Saygıyı geri çekmek</h3>
<p>Peki bizler, yani pasif-izlere dönüştürülmüş yurttaşlar, bu koyulaşan tablo karşısında ne yapabiliriz? En yalın yerden başlayabiliriz: Saygı ile itaati ayırabiliriz.</p>
<p>Saygı duymayı bırakmak, şiddet istemek, baba katilliği demek değil, putlaştırmayı reddetmektir. Lideri insanlaştırmak, devleti kutsallıktan indirmek, makamı sorumluluğa bağlamak, yaşlılığı bilgelikle karıştırmamak, babalığı iktidarla değil bakım yükümlülüğüyle yani kamusal hizmetle ölçmektir.</p>
<p>Eğer babalar evlatlarını hayata hazırlanmasına olanak sağlamıyorsa; evlatlarının siyasal katılım kanallarını kapatıyorsa; geleceği kendi ikballeri için rehin alıyorsa; hukuku usul olmaktan çıkarıp keyfiyetin aracına dönüştürüyorsa; gençlerin, kadınların, çocukların, emekçilerin kudretini bastırıyorsa; o zaman saygıyı hak etmiyorlar demektir.</p>
<p><strong>İktidar, ittifaktır.</strong> Gücünü yalnızca yukarıdan almaz; tabandan devşirdiği rızadan da alır. Bizim suskunluğumuz, onların kudretine eklenir. Bizim korkumuz, babaların makamını küntleştirir. Bizim “ama baba” deyişimiz, onların bizi çocuklaştırmasının yolunu açar.</p>
<p>Bu yüzden Eleştiriye Övgü’nün Babalar Günü çağrısı şu olabilir: Bizi büyüten, özgürleştiren, koruyan, hayata hazırlayan, sorumluluk alan, hesap veren, sınırını bilen, evladının kendi yolunu açmasına izin veren, evlatlarını dinleyen, evlatlarına kişi muamelesi yapan babalara saygı duyabiliriz. Ama evladını yiyen Kronoslara, geleceği ipotek eden siyasal babalara, yurttaşı çocuklaştıran liderlere, hukuksuzluğu emir diye sunan makamlara, itaat talep eden devlet babalara saygı duymak sorumluluğumuz değil bilakis yaşama karşı sorumsuzluğumuz olabilir. İşte bu sorumsuzluğumuz nedeniyle babaların suç ortağıyız. Suç ortağı olmayı reddebiliriz.</p>
<p>Nasıl mı? İlk yapılması gereken, siyasal babalarımızı putlaştırmaktan vazgeçmek olabilir. Çünkü ergin toplumlar baba aramaz; kurum kurar. Kurtarıcı beklemez; örgütlenir. Emir dinlemez; hukuk ister. İtaat etmez; hesap sorar. Korkuyla susmaz; eleştiriyi yurttaşlığın en temel sorumluluğu olarak görür. İşte o vakit, Babalar Günü bir başka anlama kavuşur: Bizi çocuklaştıran babaların değil, bizi erginleştiren ilişkilerin günü olur.</p>
<p>(MVB/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yapay zeka, emek ve razı edilmiş insanlık]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-emek-ve-razi-edilmis-insanlik-320702</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/yapay-zeka-emek-ve-razi-edismis-insanlik.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-emek-ve-razi-edilmis-insanlik-320702</guid><description><![CDATA[Yapay zekâ, insanlığı yalnızca yeni bir teknolojik eşiğe değil; konfor ile özgürlük, verimlilik ile onur, rıza ile tahakküm arasında yapılacak tarihsel bir tercihin eşiğine getiriyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 40px;"><em>"Dayanışmadan bahsetmek, algoritmik sistemleri sürdüren gizli, çoğu zaman sömürülen işçileri tanımamızı gerektirir. Adaletten bahsetmek, bu modelleri kimin eğitebileceğine ve kimin sadece bunlara maruz kaldığına karar veren küresel güç dağılımını sorgulamayı gerektirir. Aynı şekilde, sosyal adaletin yalnızca teknolojiler kullanıma sunulduktan sonra korunması gereken bir hedef değil, en başından itibaren tasarımlarını şekillendirmesi gereken bir koşul olduğunu kabul etmek anlamına gelir.”</em></p>
<p>Bu cümlelerin Avrupa'da demokratik sosyalist bir partinin kurultay konuşmasından ya da eleştirel bir akademik forumdan alındığını düşünüyor olabilirsiniz. Oysa bu paragraf, Papa Leo XIV'ün 25 Mayıs 2026'da yayımladığı <em>Magnifica Humanitas</em>, "Muhteşem İnsanlık" (Yapay Zekâ Çağında İnsan Kişiliğini Koruma Üzerine) adlı genelgesinden alınma.</p>
<p>43 bin kelime, 80 sayfa, 245 paragraftan oluşan bu belge, Katolik Kilisesi'nin yapay zekâ ve gelişen teknolojiler karşısındaki duruşunu ilan eden tarihi bir metin. Genelge, içinde bulunduğumuz dijital dönüşümü derinlemesine analiz ediyor. Teknolojiyi, tahakkümü ve insan onurunu merkezine alırken güç ilişkilerini ve derinleşen eşitsizlikleri de gözler önüne seriyor.</p>
<p>Vatikan'ın toplumsal dönüşümler karşısında sesini yükseltmesi yeni değil. Teknolojik değişim, kalkınma sorunları, ekolojik kriz, göç gibi çağın büyük meselelerine ilişkin bildiriler geçtiğimiz yüzyılın başından bu yana yayımlanıyor. Ama bu geleneğin ilki ve belki de en önemlisi <em>Rerum Novarum</em>'dur.</p>
<p>Sanayi Devrimi'nin ağır çalışma koşullarını dayattığı bir dönemde, 1891'de Papa Leo XIII bu tarihi genelgeyle işçi haklarını, sendikalaşma özgürlüğünü ve özel mülkiyeti ele alır ve Katolik Sosyal Öğretisi'nin temelini atar.</p>
<p>Aradan yüz otuz beş yıl geçti. Makineler artık yalnızca bedenleri değil, zihinleri de şekillendiriyor. Leo XIV, selefinin sadece adını almıyor, mirasını sahiplenerek aynı soruyu yeni bir çağa taşıyor: Bu gücü kim tutuyor, kim için kullanıyor ve bedeli kim ödüyor?</p>
<p>Magnifica Humanitas, teknolojinin son dönemdeki gelişimini özellikle yapay zekânın gelişimini sunduğu olanaklar ve tehlikeleriyle birlikte tüm insanlığın iyiliği için ele alınması gereken bir dijital devrim olarak değerlendiriyor.  </p>
<p>Beş bölümden oluşan belge, devletleri, hükümetleri, sivil toplumu, okulları, eğitimcileri ve “tüm iyi niyetli” insanları yeni teknolojinin dizginsiz ilerlemesine karşı göreve davet ediyor. Birinci bölümün asıl vurgusu, insanlık için adaleti destekleyecek ve teknolojik gücün çarpıtıcı etkilerini dizginleyecek düzenleyici araçların kurulması gerekiyor.  </p>
<p>Birinci bölümün asıl vurgusu, insanlık için adaleti destekleyecek ve teknolojik gücün çarpıtıcı etkilerini dizginleyecek düzenleyici araçların kurulması gerekliliği üzerine. Yeni teknolojiler, hayal edilebilir ancak henüz tam olarak tahmin edilemeyen yönlere uzanan bir ufuk açıyor. Bu da hem bireylerin onuru hem de ortak iyilik üzerindeki potansiyel etkileri ve uzun vadeli sonuçları değerlendirmeyi zorlaştırıyor. Ancak burada çok kritik bir risk var: Bu teknolojiyi elinde bulunduranla, özellikle bunları kullanmak için ekonomik kaynaklara sahip olanlar, tüm insanlık ve tüm dünya üzerinde etkileyici bir hâkimiyete sahipler. Geçmişte inovasyonu yönlendirmek ve düzenlemeler yapmak büyük ölçüde devletlerin göreviydi.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Bugün ise gelişmenin asıl aktörleri, kaynakları ve müdahale kapasiteleri pek çok hükümetin çok ötesine geçen özel, çoğunlukla ulusötesi kuruluşlardır. Teknolojik güç böylece ağırlıklı olarak "özel" nitelik taşıyan emsalsiz bir boyut kazanmış; bu da söz konusu gücü ortak iyilik doğrultusunda kavramayı, yönetmeyi ve yönlendirmeyi çok daha güç hâle getirmiştir.”</em></p>
<p>İkinci bölümde belgenin teolojik ve felsefi zeminini döşüyor. Rerum Novarum’dan günümüze sosyal öğretinin tarihsel ve teolojik zeminini döşüyor. Leo XIII'nin 1891'de emeğin sermaye ve kâr karşısında önceliği, adil ücret hakkı ve sömürüye en açık olanlara gösterilecek özel özen vurgusundan 1981’de II. John Paul, Laborem Exercens'le bu mirası derinleştirerek çalışmayı salt bir üretim maliyeti değil, insanın özgürlüğünü ve yaratıcılığını ortaya koyduğu temel bir iyilik olarak tanımlamasına ve 2009’da Benedict XVI ise Caritas in Veritate'de bu kişisel/etik perspektifi küresel ölçeğe taşıyarak, sermaye ve üretim araçlarının aşırı hareketliliğinin devletlerin ekonomik süreçleri yönlendirme gücünü zayıflattığını tespit ederek ortak iyiliğin artık salt ulusal siyasetin değil, ulusötesi bir sorumluluğun konusu olduğunu göstermesine katmanlı bir zemin üzerinden muhteşem insanlık bildirgesine ulaşıyor. Yapay zekâ ve dijital güç tahakkümüne yöneltilen eleştirinin doktrinel temelini, kesintisiz bir akış içinde önceden kurmuş oluyor.</p>
<p>Üçüncü bölüm, genelgenin özünün saklı olduğu bu bölüm, “<em>kişisel, sosyal ve ekonomik kararları yalnızca verimlilik, kontrol ve kar mantığının şekillendirmesine izin verme eğilimi yaratılışı bir sömürü nesnesine ve insanları da sürekli daha büyük verimliliğe doğru yönlendiren bir sistemin sadece dişlilerine indirgemedir</em>” vurgusuyla başlıyor. Teknoloji şirketlerinin hükümetlerden daha fazla yönlendirme gücüne sahip olması ve devletlerin artık kontrollerinin olmamasından dolayı ortaya çıkacak kayıplara karşı denetleme ihtiyacının altını çiziyor.</p>
<p>Özellikle yapay zekâ verimlilikteki kazanım ve belirli hizmetleri iyileştirme potansiyeli olsa da eleştirel düşüncenin, kişisel yaratıcılığın ve yargının kaybına sebep oluyor. Ve insan ilişkilerini taklit ederken gerçek bir insan ilişkisi kurma yanılsaması yaratıyor ve bu da insanlığın bakım ve destek ihtiyacına yönelik ikincil bir kayıp yaratıyor.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Burada tehlike, bir kişinin başka bir kişiyle iletişim kurduğuna inanması değil, daha ziyade gerçek insan bağlantıları kurma arzusunu yavaş yavaş kaybetmesidir.”  </em></p>
<p>Dördüncü bölüm belgenin en somut ve doğrudan politika önerileri içeren kısmı. Üç eksen üzerinde yürüyor: hakikat, emek ve özgürlük. Yapay zekanın işsizlik üzerindeki etkisi, işin onurunun korunması, dijital dönüşüm döneminde aileler ve gençler için sosyal güvenceler ve yeni sömürü biçimleri olarak nitelendirilen dijital bağımlılık ile metalaştırma asıl odaklanılması gereken konular olarak altını çiziyor.</p>
<p>150. paragrafın ifade ettiği gibi,</p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>“Günümüzde otomasyon, robotik ve yapay zekanın birleşimi, işin yapısını hızla dönüştürüyor. Bunun herkes için büyük iyileştirmeler getireceği söyleniyor. Ancak gerçekte, "yeni çalışma biçimleri" mutlaka daha iyi değildir, çünkü "yapay zekâ, sıradan görevleri devralarak verimliliği artırmayı vaat ederken, sıklıkla makinelerin çalışanları desteklemek üzere tasarlanması yerine, çalışanları makinelerin hızına ve taleplerine uyum sağlamaya zorlar. Sonuç olarak, yapay zekanın reklamı yapılan faydalarının aksine, teknolojiye yönelik mevcut yaklaşımlar paradoksal olarak beceri kaybı işçileri otomatik gözetime tabi tutmak ve onları katı ve tekrarlayan görevlere mahkûm etmek. Teknolojinin hızına ayak uydurma ihtiyacı, işçilerin özgür irade duygusunu aşındırabilir ve işlerine getirmeleri beklenen yenilikçi yeteneklerini bastırabilir</em><em>.” </em><a href="https://www.vatican.va/content/leo-xiv/en/encyclicals/documents/20260515-magnifica-humanitas.html#_ftn152" target="_blank" rel="noopener"><em>[152]</em></a><em> Tam da bu sapmayı önlemek için, yalnızca performansa değil, insana odaklanan sistemler tasarlamak gereklidir.</em></p>
<p>Son bölüm ise yapay zekanın silahlanmada kullanımına ilişkin uyarılar içeriyor: “Teknoloji giderek savaş yürütmek ve başkalarını domine etmek için kullanılıyor.”</p>
<p>Çok taraflılığın çöküşünü ve küresel diyaloğun yeniden inşasını tartışıyor. Belge, "sevgi medeniyeti" kavramıyla kapanıyor teknolojik gücü değil, kırılganlığı ve dayanışmayı merkeze alan bir medeniyet tasavvurunda bulunuyor.</p>
<h3>Masada kimler var?</h3>
<p>Papa 14. Leo, Magnifica Humanitas genelgesini Vatikan'daki Sinod Salonu'nda tanıtırken yanında kardinaller ve teologlar dışında tek bir sivil vardı o da 33 yaşında bir ateist olan yapay zekâ şirketi Anthropic'in kurucu Christopher Olah. Papa 14. Leo bu belgeyi yayınlamaya hazırlandığı süreçte Meta, Google, Amazon ve OpenAI gibi teknoloji şirketleri Vatikan’da yoğun temas kurduğu halde Olah’ı masaya davet eden neydi?</p>
<p>Christopher Olah Anthropic'i kurmadan önce OpenAI yorumlanabilirlik ekibine liderlik ediyordu. En yakın tarihte Anthropic, ABD Savunma Bakanlığı'nın yazılımını askeri amaçlarla kullanmasını yasakladıktan sonra Trump yönetimiyle yaşadığı gerginlikle gündeme geldi. Yapay zekâ ve etik konusunda Claude modellerini yönlendiren genel anayasasının hazırlanma sürecinde dini çevrelerle yakın temas kuruldu ve Katolik düşünürler doğrudan katkı üretti<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a>.</p>
<p>Bu belge Claude'un nasıl güvenli, etik, Anthropic'in yönergelerine uygun ve gerçekten yardımcı olabileceğini açıklıyor. Hem güvenli olmak hem de faydalı ve etik değerlere sahip olması için Anayasa, tüm Claude modellerinin eğitim sürecinde kritik bir rol oynuyor ve içeriği doğrudan Claude'un davranışını şekillendiriyor. Yani Magnifica Humanitas'ın sunumu sırasında Olah’ın görünürlüğü bir ilk değil.</p>
<p>Vatikan'ın yapay zekâ etiği üzerine düşünceleri, kelimenin tam anlamıyla Claude’u şekillendiren belgelere girse de bugün kendini diğer yapay zekâ şirketlerinden farklı konumlandıran Anthropic’in Mythos modeli tartışma yaratıyor. Bilgisayar güvenliğiyle ilgili inceleme yapma ve açık bulma görevleri yerine getirme konusunda olağanüstü yetenekli Mythos, dünyanın finans sistemini altüst edebilecek her türlü dijital cihazı güvensiz kılabilecek ve nükleer santraller, barajlara sızabilecek yazılım yanlış ellerin kullanımında “tehlikeli” olarak tanımlanıyor.</p>
<p>Bu nedenle Anthropic bu modeli kullanıcıların geniş kapsamlı bir şekilde sunmak yerine dünyanın en kritik yazılımlarını güvence altına alma çabasıyla 12 teknoloji şirketine erişim izni vermişti. Ancak bu söz geçtiğimiz günlerde değişti ve 15’ten fazla ülkede 150 yeni kuruluşa genişletildi. Bu genişleme kararı tam bu yazının yazıldığı sırada ABD hükümetinin Fable 5 ve Mythos 5 modellerine yabancı uyruklu kişilerin erişimini yasaklamasıyla durduruldu<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a>. Bu sınırlamanın yalnızca ABD’de bulunan yabancı uyruklu kişileri ve hatta Anthropic çalışanlarını da kapsayabileceği belirtiliyor.</p>
<p>Bu olay, 'düğmeyi açan ve kapatan hangi el?' sorusunu ve onun arkasındaki sınıf ilişkilerini açıkça görünür kılıyor. Olah, konuşmasında yapay zekânın sadece şirketlerin insafına bırakılamayacak kadar hayati bir toplumsal mesele olduğunu iddia etse de bu kriz, Janus’un iki yüzü gibi bize kaçınılmaz bir gerçeği hatırlatıyor. Daha önce Varoufakis’in altını çizdiği gibi Olah da en nihayetinde kapitalist küreselleşme düzeninin bir aktörüdür ve bunun yol açtığı tekno feodalizmin kazananlarındandır<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a>.</p>
<h3><strong>Cesur Yeni Dünya’dan Muhteşem İnsanlığa…</strong></h3>
<p>Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley’in kitle üretiminin ve bant sisteminin yükseldiği bir dönemde kurguladığı distopik bir evreni anlatır. 1932 yılında yazılan bu roman, 26. yy’a bakar ve teknolojik ve biyolojik gelişmelerle bireyselliğin, acının ve kaosun yok edildiği, ancak bunun karşılığında insan onurunun ve özgürlüğünün feda edildiği bir dünyayı anlatır.</p>
<p>Fordizmin insanı bir çarka dönüştüren mekanik düzenin içine yerleştirir. Acının yerini haz peşinde koşan uysal bir kitle yaratılmıştır. Öğrenme ve kitaplar yoktur; sınırsız tüketim, mutluluk yanılsaması için özgür irade feda edilir. Yeni ve cesur olan bu dünya, insanlığın içinden geçmekte olduğu değişime bir uyarıdır.</p>
<p>Bugün Papa Leo XIV’ün <em>Magnifica Humanitas</em> genelgesi de Cesur Yeni Dünya’dan doksan yıl sonra Huxley’in uyarısı hala gerçekliğini korumaya devam ediyor. Ama bu sefer yapay zekâ ve dijital teknolojiler, insanlığı çok daha görünmez bir dille karşı karşıya bırakmakta. Her iki metinde de yer alan en önemli vurgu insanlığın karşı karşıya olduğu asıl tehdidin dışarıdan gelmediğini, içeriden rıza ürettiğini söyler. Huxley’in dünyasında insanlar konfora razı edilmişken, bizim dünyamızda ise sistemler kendilerini "nesnel ve tarafsız" sunarak tasarımcılarının önyargılarını ve güç ilişkilerini gizlice yeniden üretir. İdeoloji görünmez kılındığında en tehlikeli haline ulaşır.</p>
<p>Bu noktada insanlık aynı radikal soruyla baş başa kalmaktadır: Konfor ile özgürlük arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydınız, hangisini seçerdiniz? Huxley’in distopyasında kitleler konforu seçmiş ve uysal köleliği kabul etmişti. Çemberin dışını biliyorlardı ama çıkmayı düşünmediler.  Bugün için asıl tehlike, dijital algoritmaların, veri madenciliğinin ve yapay zekanın sunduğu sahte yakınlıkların, insana bu soruyu sorma fırsatını bile tanımadan cevabı çoktan verdiği bir dünyaya uyanmaktır.</p>
<p>Makinelerin zihinleri şekillendirdiği bu yeni çağda kurtuluş, algoritmik sistemlerin kusursuz konforuna teslim olmakta mı? insan onurunu, emek mücadelesini, özgür iradeyi ve gerçek dayanışmayı inatla sürdürebilmekte mi saklı? Bu soruyu hepimizin eylemleri yanıtlayacak.</p>
<hr>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> Brendan McGuire ve Piskopos Paul Tighe</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> https://tr.euronews.com/2026/06/13/anthropic-fable-5-ve-mythos-5-modellerine-erisimi-neden-kesti</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Yanis Varoufakis, Tekno Feodalizm, Diplomat, 2026.</p>
<p>(ÖB/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir parça peynir, bir açık kapı, bir ömürlük bağ: Bitter]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-parca-peynir-bir-acik-kapi-bir-omurluk-bag-bitter-320715</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/bir-parca-peynir-bir-acik-kapi-bir-omurluk-bag-bitter.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-parca-peynir-bir-acik-kapi-bir-omurluk-bag-bitter-320715</guid><description><![CDATA[Bir köpekle yaşamak yalnızca ona ev açmak değil; geçmişine, korkularına, neşesine ve iyileşme zamanına da yer açmakmış. Bitter bize güvenin sessiz emeğini öğretti.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bazı karşılaşmaların bir başlangıç tarihi olur; takvimde yeri bellidir, hatta saati bile hatırlanır. Ama asıl karşılaşma çoğu zaman daha sonra başlar. Aynı evin içinde birbirinin sesini, kokusunu, korkusunu, neşesini öğrenirken. Bir elin ötekine ne kadar yaklaşabileceğini, bir bakışın ne zaman “tamam” anlamına geldiğini, bir sessizliğin ne zaman güvene dönüştüğünü anlarken.</p>
<h3>Önce bir ses, sonra bir isim</h3>
<p>Bitter’le hikâyemiz de böyle başladı. Önce adını duydum.</p>
<p>Bir gün ofiste Tuğçe ile konuşurken, komşumuz olan araştırma şirketi KONDA’nın Bitter adında bir köpeğinden söz etti. Bitter KONDA’da, ofiste kalıyordu. Ben ise onu henüz görmemiştim; yalnızca evimin camından zaman zaman gelen havlama sesini biliyordum. Bazı canlılar hayatımıza önce sesleriyle girer.</p>
<p>Bu konuşmadan bir gün sonra, evde sıradan bir akşam geçirdiğimi sanıyordum. İşten yorgun dönmüştüm, dışarıdan yemek söylemiştim. Günün kendini tekrar eden küçük yorgunluklarından biriydi işte: Kapı çalacak, yemek gelecek, akşam bitecek. Ama hayat bazen kapıyı yanlış bahçeden çaldırır.</p>
<p>Yemeği getiren kurye, önce yanlışlıkla KONDA’nın bahçesine girmiş. O sırada Bitter kapıyı açık bulmuş ve heyecanla kendini sokağa atmıştı. Balkondan aşağıya bakarken Tuğçe’nin bir gün önce bahsettiği Bitter’in bu kız olduğunu hatırladım. Kurye de durumu anlatınca, elimde bir parça peynirle hızla aşağı indim.</p>
<p>Önce yarı heyecanlı yarı tedirgin Tuğçe’yi aradım. Tuğçe, hemen KONDA’da çalışan arkadaşı Ayşe’yi aradı. Sonra silsile halinde bir “Bitter operasyonu” başladı. Yedek anahtar gelene kadar KONDA’nın kapısında, kaldırımda Bitter’le birlikte oturduk. Ona peynir ikram ettim. Dışarıdan bakınca belki yalnızca kaçmış köpeği oyalayan bir insan ve peynire ilgi gösteren bir köpek görülebilirdi. Ama bazen kader en gündelik sahnelerin içine saklanır. Bir kapının önüne, bir kaldırıma, bir parça peynire.</p>
<figure class="image"><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/06/200x200-7.png" alt="">
<figcaption>15 Kasım 2025 / Bitter ile ilk karşılaşmamız.</figcaption>
</figure>
<h3>Birlikte alınan sorumluluk</h3>
<p>Hayatımın kayıplar ve yaslarla çevrili dönemini geride bırakmaya çabalıyordum, üzerimde pijamalarım yanımda kocaman gözleriyle bana bakan kapkara bir kız iştahla elimden peynir yiyordu. Bu eşsiz karşılaşmanın üstüne birlikte yaşamamızın hepimize çok iyi geleceğine inandık. Daha sonra Bitter’i bebekken barınaktan çıkaran Aydın Erdem ile tanıştık ve bir evde yaşamasının ona daha iyi geleceğine karar verdik. Bu sorumluluğu Ersin’le birlikte alırken bir canlıyı hayatına dahil etmenin, yalnızca sevgiyle değil, birlikte karar alma, birlikte emek verme ve birlikte dönüşme haliyle de ilgili olduğunu da biliyorduk. Bitter’in gelişiyle günlük hayatımızın ritmi, sabahlarımız, akşamlarımız, dışarı çıkışlarımız, evdeki sessizliklerimiz onunla yeniden kuruldu.</p>
<p>KONDA’nın “hakkımızda” bölümünde Bitter için şöyle yazıyor:</p>
<p>“1 Haziran 2018’de Bodrum’da doğdu. Bir süre sokakta yaşadıktan sonra kendini bir barınakta buldu. Zor koşullara rağmen içindeki sevgiyi hiç kaybetmedi. Kendisini sahiplenen Erdem Ailesi sayesinde KONDA ekibine katıldı. 2023 yılından bu yana KONDA’da motivasyon uzmanı olarak görev yapıyor. İnsanları çok seviyor.”</p>
<p>Bu cümleleri ilk okuduğumda en çok “zor koşullara rağmen içindeki sevgiyi hiç kaybetmedi” kısmında kaldım. Bazı canlılar bunu nasıl yapar? Kötü bir deneyimden, terk edilmişlikten, korkudan, belirsizlikten geçip de hâlâ sevmeye nasıl devam eder? İnsan bazen bir kırgınlığın arkasına yıllarca saklanırken, bir köpek bütün geçmişine rağmen başını dizinize koyabilir. Üstelik bunu unutkanlıktan değil, belki de hatırladığı halde yapar.</p>
<h3>Güvenin sessiz emeği</h3>
<p>Bitter Ocak ayında eve geldi. Önce birbirimize biraz uzaktan baktık. Yetişkin bir köpekle yaşamak, özellikle geçmişinde bilinmeyen acılar, alışkanlıklar ve korkular taşıyan bir köpekle yaşamak, insana sabrın en gerçek halini öğretiyor. Sevgi bazen yaklaşmak değil, yaklaşmamak demek. Beklemek demek. Elini uzatmadan önce izin istemek, gözünü kaçırdığında ısrar etmemek, bir adım geri çekilmeyi de bağ kurmanın parçası saymak demek.</p>
<p>Evde bir de sarman kedimiz Memo vardı. Bitter zaten genelde kedili evlerde yaşamıştı. Buna rağmen her şeyin kendiliğinden ve kolay olacağını sanmadık. Her sabah, her akşam yeniden denedik. Aynı evin içinde yürümeyi, birbirimizin sınırlarını okumayı, aynı odada durmayı, birlikte susmayı öğrendik.</p>
<p>Bitter bize güvendikçe, ona biraz daha yaklaşmamıza izin verdi. Bize güvendikçe, bedeninin hikâyesini de yavaş yavaş anlattı. Sırtına doğru bir noktadan daha önce ısırıldığı için oraya dokunulmasından inanılmaz çekiniyordu. Bazen ağlama ile havlama arası bir sesle kendini kapatıyor, cenin gibi büzülüyordu. Bir gün bunu ikimiz evde yalnızken yaşadık. O an aniden ağlamaya başladım.</p>
<p>Çünkü birbirimizde çok acıyan bir yere dokunmuştuk.</p>
<p>Bu yalnızca fiziksel bir acı değildi. Daha çok ruhumuzda kalmış bir güvensizliğin, bir zamanlar bize iyi davranmamış dünyanın bıraktığı tortunun karşı karşıya gelmesiydi. Onun sırtındaki dokunulmaz yerle benim içimdeki dokunulmaz yer birbirini tanımıştı sanki.</p>
<p>Sevmek bazen iki canlının birbirine yaklaşması değil, birbirinin sınırını incitmeden yanında kalabilmesidir. Bitter’le birbirimizi böyle sevdik. Birbirimizin üzerine yürüyerek değil, birbirimize alan açarak. Israr ederek değil, bekleyerek. “Artık geçti” demeden, “geçmesi için buradayım” diyerek. Güven, bir anda verilen bir söz değil, tekrar tekrar tutulması gereken küçük sözlerden oluşuyor.</p>
<p>Oradan buraya saatler, günler, haftalar, aylar geçti.</p>
<p>Bir zamanlar vücudunun bazı yerlerine dokunulmasına izin vermeyen Bitter, artık her zerresini kaşıyıp sevelim diye önümüze seriliyor. Sırtını, karnını, boynunu, patilerini, kulaklarının arkasını bize emanet ediyor. Bedenini tekrar sevilebilir bir yer olarak hatırlıyor. Belki de güven dediğimiz şey biraz da budur: Bir zamanlar acıyan yerin, bir gün sevgiyle temas edilebilir hale gelmesi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/1200x700-8-1.png" alt="">
<figcaption>Bitter ve bizimle kutladığı ilk doğum gününde (8 yaşına girdi) gelen hediyeleri.</figcaption>
</figure>
<h3>Birbirimize benzemeye başlarken</h3>
<p>Günün sonunda birbirimize benzemeye başladığımızı fark ettim. Sabah neşelerimiz, uzun yürüyüşlerden sonra yorgun ama memnun eve dönüşlerimiz, her şeyi kutlama isteğimiz, evimizin kalabalık sofralarından duyduğumuz huzur, nerede bir güneş ışığı varsa burnumuzu oraya dayamamız hepsi benziyor.</p>
<p>Bağ kurmak zaman ve emek vermekti. Bir canlının size doğru attığı her küçük adımı fark etmek, o adımı asla hafife almamaktı. Bitter, bana bunu öğretti. Sevginin coşkulu tarafını da, güvenin sessiz emeğini de.</p>
<h3>Bir hayatın anahtarı</h3>
<p>Şimdi geriye dönüp baktığımda, Tuğçe ile bir gün önce yaptığımız o heyecanlı konuşma, yemeği getiren kuryenin yanlış bahçeye girmesi, Bitter’in kendini sokağa atması bunları tesadüf gibi düşünemiyorum. Belki bazı yollar gerçekten yanlış kapılardan geçerek doğru yere varıyordur.</p>
<p>Ve ben hâlâ bazen o ilk kaldırıma dönüyorum zihnimde. Elimde bir parça peynir, yanımda kapının açılmasını bekleyen Bitter. O an bilmiyordum ama meğer ikimiz de aynı şeyi bekliyormuşuz: Bir kapının değil, birbirimize açılacak bir hayatın anahtarını.</p>
<p>(NÖ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Amedspor yalnızca bir kulüp değil, birçok Kürt için bir temsil alanı”]]></title><link>https://bianet.org/haber/amedspor-yalnizca-bir-kulup-degil-bircok-kurt-icin-bir-temsil-alani-320486</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/12/amedspor-yalnizca-bir-kulup-degil-bircok-kurt-icin-bir-temsil-alani.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/amedspor-yalnizca-bir-kulup-degil-bircok-kurt-icin-bir-temsil-alani-320486</guid><description><![CDATA[Akademisyen-yazar Vahap Coşkun ile “Sahadaki Kimlik: Amedspor” üzerinden kimlik, siyaset ve tribün hafızası üzerine konuştuk.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Akademisyen-yazar Vahap Coşkun’un “<a href="https://iletisim.com.tr/kitap/sahadaki-kimlik-amedspor/10945?srsltid=AfmBOor6nJbTRhpf5KHqY-umQqPRBWN6tj3QXgcgx-zRnuaP2O9S2K9h" target="_blank" rel="nofollow noopener">Sahadaki Kimlik: Amedspor</a>” adlı kitabı, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.</p>
<p>Tanıl Bora’nın önsözünü kaleme aldığı kitabın ilk bölümünde futbolun toplumsal işlevi, kitlelerle kurduğu ilişki ve Amedspor’un öncülü Diyarbakırspor ele alınıyor.</p>
<p>İkinci bölümde ise kitabın saha araştırmasına katılanların görüşleri yer alıyor. Çalışmaya bu süreçte Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA) ile Kürt Araştırmaları Merkezi’nin (Kurdish Studies Center-KSC) de katkısı bulunuyor.</p>
<p>Amedspor, Türkiye’de sporun ötesine taşan anlamlar yüklenen kulüplerden biri. Kürt kimliği, aidiyet, temsil ve görünürlük tartışmalarının kesişim noktasında yer alan kulüp, yıllardır yalnızca sahadaki sonuçlarıyla değil, maruz kaldığı toplumsal ve siyasal tartışmalarla da gündeme geliyor. Coşkun’un kitabı da bu çok katmanlı yapıyı anlamaya çalışıyor. </p>
<p>Vahap Coşkun’la, sahadaki mücadelenin ötesine geçen Amedspor’un temsil ettiği anlamları ve Türkiye’deki Kürt meselesiyle kurduğu bağı konuştuk.</p>
<a href='/haber/amedspor-super-lige-cikti-silav-super-lig-319270' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/05/02/amedspor-super-lige-cikti-silav-super-lig.jpg' alt='Amedspor, Süper Lig’e çıktı: “Silav Super Lig!”' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Amedspor, Süper Lig’e çıktı: “Silav Super Lig!”</h5>
<div class='date'>2 Mayıs 2026</div>
</div>
</a>

<h3>“Kîne em?”</h3>
<p><strong>Tanıl Bora, kitaba yazdığı sunuşta erken Orta Çağ’da “şampiyon” kavramının farklı anlamlarına da dikkat çekiyor ve bu bağlamda şampiyonun kadınları, çocukları, “çaresizi” ve “garibanı” da temsil edebildiğini ifade ediyor. Araştırma katılımcılarının görüşü de bu yönde. Önceden futbolla alakası olmadığını söyleyen bazı katılımcılar dahi, “En büyük temsilcilerimizden biri” diyerek Amedspor’u işaret ediyor. Sizce Amedspor neyi ve kimleri temsil ediyor?</strong></p>
<p>Katılımcıların büyük bir kısmı Amedspor’un Kürtleri temsil ettiğini ifade ediyor. Bu nedenle kulüp ile Kürt kimliği arasında doğrudan bir bağ kurulduğu görülüyor. Amedspor’un, ötekileri, mağdurları ve farklı toplumsal kesimleri temsil eden bir kulüp olarak düşünüldüğü de vurgulanıyor. Genel eğilim ise taraftarların büyük çoğunluğunun Amedspor’u Kürtlerin temsilcisi olarak gördüğü yönünde. Kulüp üzerine yapılan tespitlere göre taraftar yapısının üç temel özelliği var: Bunlardan ilki gençlik. Gençler yoğun biçimde Amedspor çevresinde bir araya geliyor. İkinci özellik, tribünlerde kadınların varlığı. Kadın taraftar gruplarının oluştuğu ve kadınların maç atmosferinde daha görünür hâle geldiği görülüyor. Bu da bize, kulübün kadınlar açısından da çekim merkezi olduğunu gösteriyor. Üçüncü özellik ise sosyal çeşitlilik. Farklı toplumsal statülerden insanların bir araya geldiği geniş bir taraftar kitlesi söz konusu.</p>
<p>Sorunun diğer kısmına gelirsek: Amedspor Kürtleri nasıl temsil ediyor, bundan ne anlıyoruz? Katılımcılar üç temel işaret üzerinden bunu açıklıyor. Bunlardan biri kulübün ismi ve bunun üzerinden kurulan duygusal bağ. Katılımcılar, sadece “Amed” isminin bile güçlü bir etki yarattığını ifade ediyor. Amedspor’un gördüğü destek de bu durumu ortaya koyuyor. Geçmiş dönemlerde taraftar desteği oldukça sınırlıyken, “Amed” ismini aldıktan sonra tribün ilgisinin belirgin biçimde arttığı görülüyor.</p>
<p>Tribünlerdeki tezahüratlar da Kürtlük vurgusunu güçlendiriyor. “Kîne em?” (Biz kimiz?) sorusuna verilen “Kurdin em” (Kürdüz) yanıtı da kimlik beyanı niteliği taşıyor. Müzik seçimleri, renkler ve görsel unsurlar da benzer şekilde Kürt kimliğiyle ilişkilendiriliyor.</p>
<p>Ayrıca Amedspor’un resmî hesaplarında Kürtçe paylaşımlara yer vermesi, bu açıdan sembolik bir kırılma olarak değerlendiriliyor. Sonrasında diğer bazı kulüplerin de benzer adımlar attığı görülüyor. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, Amedspor’un ismi, rengi, tezahüratları ve kültürel tercihleriyle Kürt kimliğiyle özdeşleştirildiği ve bu yönüyle daha görünür bir politik ve toplumsal temsil alanı oluşturduğu ifade ediliyor.</p>
<p><strong>Görüşmeciler, Amedspor’u Celtic, St. Pauli ve Livorno gibi kulüplerle karşılaştırıyor. Siz ise kitapta Tractor Sazi Tebriz örneğine de yer veriyorsunuz. Amedspor’u bu örnekler arasında nereye konumlandırırsınız?</strong></p>
<p>Bahsedilen kulüplerin ortak noktası, tarihsel olarak güçlü taraftar kültürlerine ve geniş uluslararası etkileşim ağlarına sahip olmaları. Ancak Amedspor görece daha yeni bir kulüp olduğu için doğrudan karşılaştırma yapmak zor. Yine de tabii ki benzerlikler bulunuyor. Dünyada bazı futbol kulüpleri ile kimlikler arasında güçlü özdeşlikler kurulabiliyor. Ve o takımlar, temsil ettikleri kimlikler üzerinden biliniyorlar. Örneğin Barcelona dünyanın her yerinde Katalanların, Athletic Bilbao ise Baskların temsilcisi olarak görülür. Livorno işçi sınıfıyla, St. Pauli ise ötekiler ve mağdurlarla özdeşleştirilir. Milan ile Inter arasında dahi tarihsel olarak sınıfsal ve kültürel ayrımlar üzerinden yapılan okumalar vardır.</p>
<p>Benzer bir örnek İran’daki Tractor kulübüdür. Tractor, Azerbaycan Türklerinin kimliğini kamusal alanda görünür kılmak için hemen her fırsatı değerlendiren bir kulüp olarak öne çıkıyor. Taraftar grubunun isminden stadyumdaki sloganlara kadar pek çok unsurda Türklük vurgusu görülür. İran’da Fars kimliğinin baskın konumu düşünüldüğünde, Amedspor’un da Kürt kimliğiyle özdeşleşmesi anlaşılabilir bir durumdur. Nitekim kitapta da görüleceği üzere bazı katılımcılar bunu doğrudan bu örnekler üzerinden açıklıyor. “Barcelona nasıl Katalanları temsil ediyorsa Amedspor da Kürtleri temsil ediyor” diyenler var. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Barcelona taraftarlarının tamamı Katalan milliyetçisi değildir. Bilbao taraftarlarının tamamı Bask milliyetçisi değildir. Celtic taraftarlarının tamamı da koyu Katolik değildir, hatta bugün bu kimlikle kurdukları ilişki geçmişe kıyasla oldukça farklılaşmıştır. Buna rağmen bu kulüpler belirli kimliklerin sembolik temsilcileri olarak görülmeye devam ederler. Aynı şekilde Amedspor taraftarlarının tamamının Kürt milliyetçisi olduğunu söylemek de doğru olmaz. Dolayısıyla politik kimliklerle kulüp kimlikleri arasında güçlü bir özdeşleşme kurulsa da bu iki alanın hiçbir zaman birebir örtüşmediğini akılda tutmak gerekiyor.</p>
<h3>Pozitif ve negatif kimliklenme</h3>
<p><strong>Görüşmelerde öne çıkan eleştirilerden biri de Amedspor’un fazla politik olduğu yönünde. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?</strong></p>
<p>Görüşmelerde bazı katılımcılar, Amedspor’un güçlü politik pozisyon almasının iki açıdan sorun yarattığını ifade ediyor. Birinci eleştiri, bunun kulübü daha fazla baskıya açık hâle getirdiği yönünde. Katılımcılar, Amedspor’un Kürt kimliğini görünür kılmaya yöneldikçe hem fiili hem de hukuki çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya kaldığını, bunun da kulübün hareket alanını daralttığını düşünüyor. İkinci eleştiri ise kulübün özellikle DEM Parti ile ilişkilendirilmesi üzerinden şekilleniyor. Bu görüşü savunanlar, Amedspor’un belirli bir siyasi partiyle özdeşleştirilmesinin, farklı siyasi görüşlere sahip ya da herhangi bir partiyle organik bağı bulunmayan kesimlerin kulübe yaklaşmasını zorlaştırdığını ifade ediyor.</p>
<p>Öte yandan Amedspor ile Kürt kimliği arasındaki bağa itiraz edenler de var. Bu kesimler, Kürt kimliğinin yalnızca Amedspor üzerinden temsil edilmesinin doğru olmadığını savunuyor. Bir yandan kulübe taşıyamayacağı kadar büyük bir anlam yüklenmesine karşı çıkıyorlar; diğer yandan Kürt kimliğinin çeşitliliğinin, çoğulluğunun ve farklı ifade biçimlerinin tek bir kulüp üzerinden okunmasının eksik bir yaklaşım olduğunu düşünüyorlar. Ancak görünen o ki bu artık geri döndürülebilecek bir süreç değil.</p>
<p><strong>Çünkü taraftarlar da bu kimliği ve anlamı sürekli yeniden üretiyor, değil mi?</strong></p>
<p>Tam da öyle. Taraftarlar yalnızca kulübü destekleyen bir topluluk değil, aynı zamanda kulübün neyi temsil ettiğini sürekli yeniden tanımlayan ve şekillendiren bir özne konumundalar. Bu nedenle Amedspor’un bugün taşıdığı anlam, yalnızca yöneticilerinin ya da futbolcularının değil, taraftarlarının da ortak üretimi olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>Şimdi buna iki farklı tür kimliklenme üzerinden bakmak mümkün. Birincisi pozitif kimliklenme, ikincisi ise negatif kimliklenme. Amedspor örneğinde her ikisini de görüyoruz. Pozitif kimliklenmeden kastım şu: Amedspor zaten kendisini Kürt kimliğinin temsilcilerinden biri olarak görüyor. Bundan kaçınmıyor, aksine Kürt kimliğiyle ilişkilendirilen çeşitli faaliyetler yürütüyor. Kulübün bu konudaki tutumu oldukça açık.</p>
<p>Diğer taraftan bir de negatif kimliklenme söz konusu. Amedspor’a karşı olanlar da kulübü Kürt kimliğinin temsilcisi olarak görüyor. Yani sadece taraftarları değil, rakipleri ve karşıtları da Amedspor’u Kürtlerin temsilcisi olarak konumlandırıyor. Belki de tam bu nedenle kulübe karşı çıkıyor, ona daha sert bir şekilde yaklaşıyorlar. Dolayısıyla hem kulübün Kürt kimliğini sahiplenmesi hem de rakiplerinin Amedspor’u Kürt kimliğinin bir temsilcisi olarak görmesi, Amedspor ile Kürt kimliği arasındaki bağı son derece güçlü ve geri döndürülmesi zor bir noktaya taşıdı.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/10014-20260508104547032.jpg" alt=""></p>
<h3>“Süreç başladı, Amedspor Süper Lig’e çıktı gibi değerlendirmeler gerçekçi değil”</h3>
<p><strong>Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesi ile mevcut çözüm süreci arasında bir bağlantı kuran yorumlar olduğunu da gördük. Siz, bunun gerçeği yansıttığını düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Evet, “Çözüm süreci başladı, Amedspor da Süper Lig’e çıktı” gibi değerlendirmeler duyuyoruz; ancak bunlar gerçekçi yorumlar değil. Amedspor, Süper Lig’e yükselme mücadelesinde son haftalara kadar büyük bir rekabet içindeydi. Çok küçük ayrıntılar sonucu değiştirebilirdi. Dolayısıyla “Süreç başladığı için Amedspor Süper Lig’e çıktı” demek hem sportif gerçeklerle örtüşmez hem de kulübün sahadaki emeğini göz ardı eder.</p>
<p>Ancak süreçlerle Amedspor’un kaderi arasında hiçbir ilişki olmadığını söylemek de doğru olmaz. Örneğin kulüp Amedspor adını 2014 yılında aldı. Bu, 2013-2015 arasındaki çözüm sürecinin devam ettiği döneme denk geliyor. Eğer o dönemde siyasal atmosfer görece yumuşamamış olsaydı, muhtemelen kulübün bu isim değişikliğini gerçekleştirmesi de çok daha zor olurdu. Fakat süreç sona erdikten sonra tablo değişti. Amedspor ismi üzerinden kriminalize edildi, siyasetçiler tarafından hedef gösterildi, deplasman yasakları ile karşılaştı, fiziki saldırılara maruz kaldı ve çeşitli disiplin cezaları aldı. Yani siyasal iklim değiştikçe kulübe yönelik yaklaşım da değişti.</p>
<p>Bugün de benzer bir durumdan söz etmek mümkün. Siyasal atmosferin görece yumuşadığı dönemlerde Amedspor’a yönelik tutumun da daha normalleştiğini görüyoruz. Örneğin kulüp şampiyon olduğunda, başta Erdoğan olmak üzere farklı siyasi aktörlerden tebrik mesajları geldi. Bu, geçmiş yıllarla kıyaslandığında dikkat çekici bir tablo. Bu nedenle süreçlerle Amedspor’un karşılaştığı muamele arasında bir ilişki kurmak mümkün. Ancak, az evvel de dediğim gibi kulübün sportif başarılarını doğrudan bu süreçlerin sonucu olarak görmek doğru olmaz.</p>
<p><strong>Yani Amedspor’un İkinci Lig’den Birinci Lig’e, oradan da Süper Lig’e yükselmesini sürecin bir çıktısı olarak değerlendirmek kulübe haksızlık olur diyorsunuz.</strong></p>
<p>Evet, kesinlikle öyle.</p>
<p><strong>Geçtiğimiz sezon kulüp birçok deplasmanda çeşitli saldırılarla ve ırkçı tepkilerle karşılaştı. Şampiyonluk kutlamalarında dahi tartışmalar yaşandı. Örneğin kulübün Senegalli yıldızı Mbaye Diagne’nin ülkesinin bayrağını açmasına bile bayrağın renkleri gerekçe gösterilerek tepki gösterildi. Yeni sezonda Amedspor’u ne bekliyor sizce?</strong></p>
<p>Burada belirleyici olacak iki temel faktör var. Bunlardan biri Amedspor’un tutumu, diğeri ise rakiplerinin Amedspor’a yönelik yaklaşımı. Yani burada her iki tarafa da önemli sorumluluklar düşüyor. Amedspor, Diyarbakır’a gelen bütün kulüpleri en iyi şekilde ağırlamalı, çünkü kulübün temsil ettiği değerlere yapılabilecek en büyük katkı, sahada elde edilecek başarı. Aynı şekilde diğer kulüplerin ve taraftarların da Amedspor’a nasıl yaklaşacağı belirleyici olacak. Bu açıdan bakıldığında Amedspor’un Süper Lig’deki varlığının iki farklı boyutu olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Bir taraftan Amedspor çok önemli bir imkân barındırıyor. Türkiye’nin normalleşmesi ve toplumsal barışın güçlenmesi açısından kulübün Süper Lig’de yer alması önemli bir fırsat. Amedspor’un deplasmanlarda oynayacağı maçlarda ortaya çıkacak olumlu görüntüler, hem Kürt kimliğinin kamusal alanda daha görünür ve meşru bir biçimde var olmasına katkı sunabilir hem de toplumsal diyaloğu güçlendirebilir. Ancak bunun bir de risk boyutu var. Amedspor üzerinden çeşitli provokasyonlar sahnelenmek istenebilir. Futbol geniş kitlelere hitap eden bir alan olduğu için burada yaşanabilecek bir olayın etkisi kısa sürede çok daha geniş çevrelere yayılabilir. Bu nedenle sürecin dikkatle yönetilmesi gerekiyor. Bu fırsatları öne çıkarıp riskleri azaltabilmek için herkesin sorumluluğu var. Siyasi aktörlerin, bürokrasinin, futbol kulüplerinin ve medyanın bu konuda önemli bir rolü bulunuyor.</p>
<p>Diagne meselesine gelince, burada bürokrasinin yerleşik reflekslerinin etkisini görüyoruz. Bu tür refleksler bir anda değişmiyor. Sarı, kırmızı ve yeşil renkleri gördüğünde bunları Kürt kimliğiyle ilişkilendiren ve buna göre tepki veren anlayış hâlâ varlığını sürdürüyor. Bu “kriz” ilk olarak Iğdır’daki kutlamalarda yaşandı. Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesinin ardından Diagne, Senegal bayrağıyla kutlama yapmak istediğinde müdahaleyle karşılaştı. Daha sonra Diyarbakır’daki evine yönelik polis ziyareti gündeme geldi. Bunlar eski korkuların ve alışkanlıkların tamamen ortadan kalkmadığını gösteriyor. Ancak artık bu reflekslerin değişmesi gerekiyor. Amedspor’un Süper Lig’de yer alması, bu değişimin gerçekleşmesi açısından da önemli bir fırsat yaratabilir.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/amedspor-tribun3-scaled.jpeg" alt=""></p>
<h3>Kanayan yara: Altyapı</h3>
<p><strong>Kitapta Amedspor’un altyapısını “kanayan yara” olarak nitelendiriyorsunuz ve kulübün zaman zaman altyapı yerine popüler ve medyatik transferlere yöneldiğini söylüyorsunuz. Bu sorun nasıl aşılabilir? Amedspor, futbolda özellikle amatör seviyelerde ırkçılığın yaygın olduğu düşünüldüğünde, Kürt gençler için bir umut ve güvenli alan oluşturabilir mi?</strong></p>
<p>Futbolun kendine özgü dinamikleri var. Günümüzde futbol son derece rekabetçi bir alan ve başarı baskısı tüm kulüplerin üzerinde hissediliyor. Hangi değerleri temsil ettiğinizden bağımsız olarak taraftarların kulüplerinden ilk beklentisi başarılı olmalarıdır. Amedspor’un bugün bu kadar görünür ve popüler olmasında da sportif başarının önemli bir payı bulunuyor. Çünkü kulüpler yalnızca sportif başarı üretmez, aynı zamanda taraftarlarının başarı ihtiyacına da karşılık verir. Başarı baskısı arttığında kulüpler de en kısa yoldan sonuç almaya yöneliyor, bu da çoğu zaman büyük ve popüler transferlere yatırım yapılmasını beraberinde getiriyor.</p>
<p>Katılımcıların Amedspor’a yönelik dile getirdiği iki temel eleştiriden biri altyapıya gereken önemin verilmemesi. Oysa görüşmelerde, Amedspor’un bu konuda çok önemli avantajlara sahip olduğu vurgulanıyor. Bölge genç bir nüfusa sahip ve bu gençlerin önemli bir kısmı futbola ilgi duyuyor. Ayrıca birçok çocuk Amedspor forması giymeyi hayal ediyor. İyi bir scout sisteminin kurulması, bölgenin sistemli biçimde taranması ve yetenekli gençlerin erken yaşta tespit edilmesi hem bu gençlerin hayatında önemli bir fark yaratabilir hem de kulübün geleceği açısından büyük bir kazanım sağlayabilir.</p>
<p>Bunun yalnızca sportif değil; ekonomik bir boyutu da var. Katılımcılar, altyapıdan yetişen oyuncuların kulübün kimliğini daha yakından tanıyacağı ve bu nedenle kulübe daha güçlü bir aidiyet geliştireceği görüşünde. Aynı zamanda bu modelin kulübün mali açıdan daha sürdürülebilir hale gelmesini sağlayacağı da ifade ediliyor. Bu konuda futbol okulları gibi çeşitli öneriler dile getiriliyor. Ancak altyapı ciddi emek, zaman ve kurumsal kapasite gerektiren bir alan. Zaten katılımcıların dikkat çektiği noktalardan biri de kurumsallaşma meselesi. Türkiye’nin en görünür kulüplerinden biri haline gelen Amedspor’un daha profesyonel bir yapıya ihtiyaç duyduğu yönünde eleştiriler bulunuyor. Liyakat esaslı yönetim anlayışının güçlendirilmesi gerektiği de hem taraftarlar hem de kulüp çevresinde sıkça dile getirilen görüşlerden biri.</p>
<p><strong>Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesiyle birlikte kulübün yıllardır benimsediği politik çizgide bir değişim olur mu? Kulübe destek veren Kürtler, sosyalistler ve hak savunucuları açısından böyle bir dönüşüm bekliyor musunuz? Ya da şöyle sorayım, Amedspor, Süper Lig’de “yozlaşır” mı?</strong></p>
<p>Ben çok köklü bir çizgi değişikliği beklemiyorum. Kulübün temel karakterinde ya da temsil ettiği değerlerde radikal bir kopuş yaşanacağını düşünmüyorum. Ancak Süper Lig’in getirdiği yeni sorumluluklar var. Bu nedenle kulübün kullandığı dilde ve kurduğu ilişkilerde daha dikkatli bir yaklaşım benimsemesi mümkün. Amedspor’un kapsama alanını genişletmeye çalışacağını düşünüyorum. Geçmişte Diyarbakırspor ile sorun yaşamış bazı şehirler ve taraftar gruplarıyla ilişkilerde de daha yumuşak ve diyaloga açık bir dil kurulabilir. Fakat bunun kulübün temsil ettiği değerlerden vazgeçmesi anlamına geleceğini sanmıyorum.</p>
<p>Nitekim şampiyonluk sonrasında yapılan açıklamalar da bu yönde. Amedspor’un savunduğu değerleri daha güçlü biçimde görünür kılmasının yolu, esas olarak sportif başarıdan geçiyor. Kulüp açısından asıl mesele artık Süper Lig’de kalıcı hâle gelmek. Amedspor, önüne uzun vadeli hedefler koyarak Avrupa kupalarına katılmayı hedeflemeli. Çünkü Amedspor’un Avrupa’da mücadele etmesi halinde kulübün temsil ettiği değerler ve sembolik anlamı çok daha geniş bir görünürlük kazanacaktır. Kulübün önünde önemli bir sorumluluk var. Bu ağır bir sorumluluk; ama ne kulübün ne de kentin altından kalkamayacağı bir yük değil. (TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kennedy olmak kolay değil!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kennedy-olmak-kolay-degil-320460</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/kennedy-olmak-kolay-degil.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kennedy-olmak-kolay-degil-320460</guid><description><![CDATA[Bağımlılıklardan uyuşturucu, uyarıcı, seks, ilgi odağı olmak ve pohpohlanmak deyince akla ABD’nin Sağlık Bakanı R.F.K. Jr. gelir!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>ABD’de adeta bir hanedan muamelesi gören imtiyazlı Kennedy sülalesinin üzerindeki lanet günün birinde sona erebilecek mi?</p>
<p>Çocuk yaştayken ülkenin başkanı olan amcası <strong>John Fitzgerald</strong> <strong>Kennedy</strong>’nin hayatına mâl olan suikast, ergenken senatör ve başkan adayı olan babası <strong>Robert Francis</strong> <strong>Kennedy</strong>’nin öldürülmesi, narkotiklere bizzat alıştırdığı bilinen kardeşi <strong>David Anthony</strong> <strong>Kennedy</strong>’nin <em>overdose</em>dan vefat etmesi ve defalarca aldattığı ayyuka çıkmış ikinci eşi ve dört evladının annesi <strong>Mary Richardson</strong> <strong>Kennedy</strong>’nin kendini asarak intiharı <strong>Robert Francis Kennedy</strong> <strong>Jr.</strong>’ın çalkantılı yaşamına damga vuran travmatik hadiselerden bazıları.</p>
<p>Her biri ruhunu derinden sarsan trajediler bir süre içine kapanmasına, uyuşturucu ve uyarıcılardan medet ummasına, başının defalarca belaya girmesine ve sansasyonel skandalların merkezinde olmasına yol açsa da Kennedy soyadının mesuliyetini taşıyıp ülkeye yararı dokunmak, hatta kahramanca aksiyonlarda bulunmak, tarihe adını altın harflerle kazımak adına R.F.K.Jr.’ın her defasında ayağa kalkıp küllerinden tekrar doğmuş olduğu da inkâr edilemez bir hakikat.  </p>
<p>Ne de olsa kahramanımız çocukluğundan itibaren ABD’nin en popüler ailelerinden birinin ferdi özelliğiyle daima ilgi odağı olmaya alışmış, Kennedy ayrıcalıklarından fazlasıyla yararlanmış, liderlik sevdasıyla yüklendiği misyonlarda genelde talihsiz olmasına rağmen pohpohlanmanın müptelası olmaktan kurtulamamış.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/mt6.jpg" alt=""></p>
<p>Muhtelif aşı karşıtlığıyla kendine geniş bir takipçi kitlesi edindikten sonra Başkanlık yarışına bile soyunmuş, lakin başarısız olacağını anladığında ailesinin Demokrat Parti geleneğine ihanet ederek iktidar sevdasından <strong>Donald</strong> <strong>Trump</strong>’a yanaşmış ve Cumhuriyetçiler’in giriştiği ABD’nin mihenk taşlarını yerle yeksan etme planına alet olma pahasına ülkenin şu andaki Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanı koltuğuna oturuvermiş!</p>
<p><em>R.F.K. Jr.’ın Yükselişi (The Rise of RFK Jr.)</em> adlı belgesel hayatı boyunca kendini kanıtlamaya adeta ant içmiş kahramanına geniş spektrumlu bir bakış atıyor. Yönetmen ve prodüktör hanelerinde adını gördüğümüz <strong>Michael</strong> <strong>Kirk</strong>’ün imzasını taşıyan 2025 ABD yapımı 114 dakikalık film YouTube’dan izlenebiliyor.</p>
<p>Filmin meşhur kahramanı R.F.K. Jr. ile aralarına mesafe koymayı tercih eden aile fertlerinden eski dostlarına, gazetecilerden ve yazarlardan siyasetçilere, gözlemcilerden analistlere, gayet geniş bir yelpazedeki katılımcılar belgesele yeterli inandırıcılık katıyor. Her ne kadar araştırmacı gazetecilik klişelerine ve televizyon estetiğine hapsolup konuşan kafalara epeyce yer verse de sürükleyici belgesel izlenmeyi muhakkak ki hak ediyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/mt2.png" alt=""></p>
<h3>Kurban psikolojisi ziyadesiyle sömürülür!</h3>
<p>Bilhassa siyasi kariyeri boyunca nedense ikide birde suikast teşebbüslerine maruz kalan Trump’ın 2024’te uğradığı saldırı, kanlı suratına rağmen yumruğunu havaya kaldırarak cesareti ve gücü hususunda halkı ikna eden ve kısa bir süre sonra seçimleri tekrar kazanmasına yol açan anekdot olarak bilinir.</p>
<p>Kendi başkanlık hülyaları suya düşmek üzereyken R.F.K. Jr. muhafazakâr siyasi yorumcu <strong>Tucker</strong> <strong>Carlson</strong>’ın tavsiyesiyle Trump’a yönelik suikastlarla Kennedy ailesindeki travmaların müşterekliğine istinaden harekete geçmiş ve Cumhuriyetçi lidere geçmiş olsun telefonu açmış. Meğerse Trump da onunla konuşmak ve işbirliğine girmek için fırsat kolluyormuş!</p>
<p>R.F.K. Jr. böylece Sağlık Bakanı sıfatıyla hayatı boyunca ulaşmaya çalıştığı, hayran kitlesi geniş, takdir edilecek, sevilecek, hatta tapınılacak şahsiyet mertebesine nihayet yükselmiş.</p>
<p>Arşiv görüntülerini layıkıyla kullanan belgesel Kennedy ailesinde çocuk olmanın ne kadar eğlenceli ve istisnai olduğunu, R.F.K. Jr.’ın bilhassa babasının öldürülmesiyle ruhen ne kadar yaralandığını ve akabinde uyuşturucu ve uyarıcılara dadandığını teferruatıyla aktarıyor. Dönemin modası hint keneviri bir yana, kokain, amfetamin, kokainle karışık eroin kullanması bir yana, soyadının sağladığı koruma kalkanından yararlanarak “kanunsuzluk performansı”na giriştiği de anlatılıyor. Üstelik kullandığı bazı ağır maddelerin sosyalliği azaltması bir yana intihari dürtüleri tetiklediği de biliniyor.</p>
<p>Kendisi nazik, hassas, ayrıca uzun boylu, yakışıklı ve karizmatik bir Kennedy olmasına rağmen, değerli varlığını mahvederken sanki yalnızlığı seçmiş, kendinden nefret eden nemrut birine dönüşmüş. Mevzunun The New Yorker, Vanity Fair, The New York Times, Washington Post ve New York Magazine gibi ABD’nin hürmet edilen medya kuruluşlarına mensup mütehassısları belgeselin kahramanının adeta röntgenini çekerken psikolojik analizlerle de seyirciyi doyuruyor.</p>
<p>Babasının öldürülmesiyle zor bir ergenlik geçirmekte olan R.F.K. Jr. önce yatılı okula yollanmış, orada başı belaya girip kovulmuş, 16 yaşında tutuklanmış; aile geleneğine uyarak üniversiteyi Harvard’da okurken isyankârlık çıtasını şımararak iyice yükseltmekten imtina etmemiş.</p>
<p>Lakin fazlasıyla politik bir ortamda yetişmiş olduğu için çok genç yaştan itibaren herkesin büyük bir Haçlı Seferi’ne dahil olduğuna, dünyanın iyi ile kötü arasındaki büyük bir savaş alanı olduğuna ve hayatını bu uğurda feda etmenin zaruretine inandığı için daima doğru yolu bulmaya çalışmış.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/mt4.png" alt=""></p>
<h3>O kadar da kötü değil!</h3>
<p>Belgeselde tabii ki R.F.K.Jr.’ın pozitif yanlarına da yer veriliyor. Irkçılık karşıtlığı hususunda Kennedy ailesinin pozisyonunu koruması kadar aile fertlerine yönelik suikastlarda CIA’in parmağının olduğuna dair beyanatları da dikkat çekici.</p>
<p>Çocukluğunda ailenin tüm evlatları gibi tabiatla derin bir irtibat kurmuş olmanın ayrıcalığından yola çıkarak, Kennedy adının lekelenmesine yol açan muhtelif lanetlenme episotlarından birinin tesirinden doğa sevgisini ve aşinalığını yararlı bir çevre faaliyetine dönüştürmesi sayesinde kurtulduğunu da unutmamak lazım.</p>
<p>Belgesel ayrıca, Hollywood simalarının önde gelenleriyle çekilmiş muhtelif fotoğraflar resmigeçidiyle ABD yüksek sosyetesinin ferdi olmanın imtiyazını eğlenceli bir sekansta tekrar gözümüze sokuyor.</p>
<p>Yan tesirleri halen tam olarak bilinmeyen, alelacele piyasaya sürülmüş Covid-19 aşılarına ve pandeminin bir itaat müteahhitliğine dönüşmesine karşı çıkması, besinlerdeki kimyasalların tehlikelerine dikkat çekmesi ve demokrasinin gereği olarak otoriteye güvenmekten herkesin imtina etmesi gerektiğini ileri sürmesi kahramanımıza atfedilen kabul edilebilir duruşlardan bazıları.</p>
<p>Wi-Fi ve cep telefonlarının üzerimizdeki radyoaktif tesirleri hakkındaki açıklamaları da cabası.</p>
<p>Lakin gençliğinde kullandığı maddelerle pekiştirdiği, imajını koruma zorunluluğundan kaynaklanan yalan söyleme kapasitesinin üst seviyelere ulaştığı da malum. Üstelik haklı olarak komplo teorilerine meyilli, bilimsel verileri çarpıtmaktan çekinmeyen, susturulduğuna inandığından kurban psikolojisine sığınan bir yanlış malumat makinesiyle karşı karşıyayız. Tartışma arenasından çok uzak olan, R.F.K. Jr.’ın da medet umup sayesinde bir ara tekrar gündemi işgal etmeyi başardığı podcastlerde propaganda yapmanın basitliği hepimizce malum zaten.</p>
<p>Trump’ın desteğini arkasına aldıktan sonra,  ABD’deki Kennedy fetişizminin sayesinde de Cumhuriyetçi seçim arenalarında aşırı bir alaka ve tezahüratla karşılandığını görüyoruz. Karşı saftan birini devşirmiş olmanın zafer duygusu mu bu acaba? diye düşünürken R.F.K.Jr.’ın pohpohlanma ihtiyacı sonunda layıkıyla karşılanmış oluyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/mt5.jpg" alt=""></p>
<h3>Yetmiyor!</h3>
<p>“Güç sahibi olmayı hak ediyorum” ve “Daha fazlasını istiyorum” tavrıyla ömrü boyunca kösteklendiğinden öfkeli bir karaktere dönüşmüş, intikamdan da imtina etmeyen R.F.K. Jr.’ın travmatik ruhuna nüfuz ederken seyirci sanki Cumhuriyetçiler’e niçin sığındığını daha iyi anlıyor.    </p>
<p>Yıllar önce tıbbi bir makalesinin bilimsel geçerliliğe sahip olmadığı ilan edilmesine rağmen günümüzde sağlık sektörünün başında, üstelik ABD’nin en saygın tıp araştırmaları kurumlarını ve tıbbi destek programlarını yerle bir eden; dahil olduğu hükümetle armoni içinde, ezik ve çaresiz, lakin fazlasıyla hırslı ve tehlikeli bir yıkım makinesini belgesel sayesinde yakından tanıma şansına erişiyoruz.</p>
<p>Yalnız ABD’de değil, tüm gezegende, bilhassa sağlık sektörü kapsamındaki yardımların kesilmesi şimdiden büyük acılara sebebiyet vermiş durumda.</p>
<p>Şan ve şöhret peşindeki R.F.K. Jr.’ın ise amacına ulaşmak üzere müteveffa amcasının arşiv görüntülerini arsızca kullanmaktan imtina etmemiş olması da cabası! Ne de olsa “Ne yapsam affediliyor!” <em>kaşarlanmışlığı</em>, hayatı boyunca defalarca sağlamasını yapmış olduğu dinamikler silsilesinden besleniyor.</p>
<p>Kendini dev aynasında gören, mutlak kudret sahibi olduğuna inanan bir budala adeta!</p>
<p>Ya Trump dahil, muhafazakâr olduğunu iddia eden riyakâr ABD hükümetinin önde gelen figürlerinin birçoğu gibi arada homoerotik bir imaj sergilemekten geri durmamasına ne demeli?</p>
<p>Bilimsel bir asparagas olarak “AIDS’ten ölenlerin hepsi poppers müptelasıydı” diyebilmiş, “Amerikan değerleri”nin bayraktarlığını üstlenen gerici zihniyetin manipülatif dışavumcularından manidar bir şahsiyet R.F.K. Jr. Kennedy etiğine ondan daha fazla inanmış ikinci eşi, yengesi <strong>Jackie</strong>’yi andıran Mary’yi intihara sürüklemiş başlıca unsurlardan, “kutsal aile”ye sadakat namına giriştiği arınma sürecinde zevcesini defalarca aldattığına dair teferruatlı seks günlüğünün yazarı, bir zamanların “çiçek çocuğu” R.F.K. Jr.’ın engin cinsel tecrübesinden daha iyisini beklerdik!</p>
<p>Siyasete daha yeni soyunmuş, J.F.K.’nin torunu ve kahramanımız R.F.K. Jr.’ın kuzeni<strong> Jack Schlossberg</strong>’in daha tutarlı bir imaj çizmesi dileğiyle… (RL/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Memlekete yol aramak:  “Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü” Konferansı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/memlekete-yol-aramak-cumhuriyetin-demokratik-donusumu-konferansi-320462</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/memlekete-yol-aramak-cumhuriyetin-demokratik-donusumu-konferansi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/memlekete-yol-aramak-cumhuriyetin-demokratik-donusumu-konferansi-320462</guid><description><![CDATA[Bugün yaşadıklarımız, asla sıradanlaştırılabilecek şeyler değil ve konferansımız da bu sıradışılıkla asla uzlaşmıyor. Ama unutmayalım ki memleketin merkezlerinde yaşanan bu sıradışılık, memleketin Kürt bölgelerinin rutini oldu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Neredeyse iki yıla yaklaşan bir zamandır Türkiye, barış ümidinin eşiğinde yaşıyor.</p>
<p>Ne ki bugüne kadar çözüme, dahası çözüm umuduna ilişkin en küçük bir adım atılmadığı gibi, bir savaş dili olan “Terörsüz Türkiye” söyleminden de vazgeçilmedi.</p>
<p>Her vesileyle “sürecin ardında kararlılıkla durduklarını ve bunun artık bir devlet politikası olduğunu” belirtenler, bunun asgari gereklerini bile yerine getirmiyor. Sessizlik anlamında negatif barıştan, çözümün gerekleri anlamında pozitif barışa adım atmamakta adeta inat ediyorlar.</p>
<p>Bu süreçte 100 yıllık inkâr, asimilasyon ve hukuksuzluk durumunun aşılmasına dair bir kabulden uzak durulduğu gibi, sorunun “terörsüzlük” parantezinde tutulmasında ısrar ediliyor. Dahası kayyım dayatmalarından geri adım atılmıyor, hasta mahpuslar serbest bırakılmıyor, hatta AİHM ve AYM kararları bile uygulanmıyor. 2013-2015 sürecinde yapılanlar da yapılmıyor, toplumun çözüme iknası ve barışın toplumsallaştırılması için sözel ve kurumsal en küçük bir adım atılmıyor.</p>
<p>Bunların yapılmaması bir yana, memleketin genelinde de bir barış atmosferini zehirleyen bir siyaset izleniyor. Nitekim iktidar, büyük şehirlerin belediyelerini kazanan, toplumsal desteğiyle de öne geçen ana muhalefet partisine yönelik ağır bir saldırı yürütüyor.</p>
<p>Veriler, Ortadoğu’da değişen güç dengeleri nedeniyle başlatılmak zorunda kalınan “açılımın” da, bir çözüm süreci olmaktan saptırılıp, iktidarın kendi egemenliğini garanti etmeye yönelik bir oyun planına çevrildiğine işaret ediyor.</p>
<p>Bu oyun planı; Türkiye’nin birinci partisi haline geldiği görülen CHP’nin, yasa ve meşruiyet dışı yollarla etkisizleştirilmesi yanında, seçim sonuçlarını tayin edecek güce sahip DEM Parti’nin de, barış umuduyla muhalefetten koparılması olarak kurulmuş görünüyor.</p>
<p>İktidarın çözüm ve ekonomik kriz yerine rakibinin tasfiyesini önceleyen bu davranışı, açık ki demokrasiye ilişkin son kırıntıları da ortadan kaldırırken, memleketin barışı konuşabilir ve Kürt sorununu çözebilir hale gelmesini engelliyor.</p>
<p>***</p>
<p>İşte bu ortamda örgütlemeye çalıştığımız “<em>Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü</em>” konferansı, memleketi gerçek gündemine çağırma çabamızın ifadesi olarak şekillendi.</p>
<p>İstiyoruz ki bu konferans, memleketi, hapsedildiği demokrasi dışı gündemden çıkarmaya dayanak olsun. Ülkeyi barışa ve demokrasiye kaldırmak üzere gereken hamlelere güç katsın.</p>
<p>Bu bağlamda durduğumuz yer, Kürt meselesinin çözümünün, hiç kimsenin ve hiçbir partinin hak ihlaline uğramayacağı, yoksulluğun, adaletsizliğin, çevre yağmasının son bulacağı bir bütünsellikle gerçekleştirilmesi.</p>
<p>***</p>
<p>Bu noktada tek sorunumuzun iktidarın izlediği politika olmadığı da anımsansın.</p>
<p>“Barışın, demokrasi olmadan mümkün olmayacağını, hele ki bu iktidarla hiç olmayacağını”, dolayısıyla bu iktidarla barışı, barış için müzakereyi bırakıp öncelikle iktidara karşı demokrasi mücadelesine yoğunlaşmak gerektiğini anlatan bir direnç hattıyla da karşı karşıyayız.</p>
<p>Konferans’ımız, barışı zorlamakla demokrasi mücadelesinin birbiri karşısına geçirilemeyeceğini, aralarında bir öncelik olamayacağını anlatma iradesiyle şekillendi. Esasen “Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü” üst başlığımızda da vurguladığımız gibi, bizim için barış, demokratik bir cumhuriyetin inşası ve bunun engellerinin aşılması mücadelesi.</p>
<p>Bu noktada anımsansın ki Türkiye’nin demokrasiye kapalı rejimi, Kürtlerin haklarının inkârı üzerinden kuruldu. Kazanılmış standartların 1925’teki Takrir-i Sükûn yasasıyla tasfiyesi, Kürtlerin hak talebinin bastırılmasıyla gerekçelendirildi; 2015 saldırısı da, Kürtlerin rejimi değiştirme gücü elde etmelerine karşı başlatıldı. 1925’te Kürt sorununa yapıştırılan damga “irtica” idi, 2016’da “terör”... Her iki durumda da memleketin batısındaki sessizlik, Kürt karşıtı gerekçelerle tahkim edilen rejimin dönüp batıyı da tahakküm altına almasıyla sonuçlandı.</p>
<p>Dolayısıyla ister kendimizi demokraside zannettiğimiz günlerde, isterse de demokrasi için mücadelenin olabildiğince yakıcı hale geldiği bugün, demokrasi perspektifimizi, eşit yurttaşlığı, yani barışı ve çözümü içeren bir kapsama kavuşturmamız zorunlu.</p>
<p>Bugün yaşadıklarımız, asla sıradanlaştırılabilecek şeyler değil ve konferansımız da bu sıradışılıkla asla uzlaşmıyor. Ama unutmayalım ki memleketin merkezlerinde yaşanan bu sıradışılık, memleketin Kürt bölgelerinin rutini oldu. Dolayısıyla önerimiz, barışı içeren, demokrasisizliğimizin tarihsel nedenlerini de unutmayan bütünlüklü bir demokrasi mücadelesi…</p>
<p>Bu noktada barış mücadelesinin, iktidarın politikaları nedeniyle ertelenemeyeceği düşünüyoruz. Üstelik muhalefetin demokrasi anlayışının, AKP öncesine dönmek ekseninde şekillendiği anımsanırsa, demokrasi eksenli bir muhalefet birlikteliği de gerçekçi görünmüyor. Çünkü muhalefet, seçilmiş CHP’den, Yeni-Yol’dan ve sosyalistlerden ibaret değil; çözüme karşıtlığı kendine bayrak yapanları da içeren geniş bir yelpaze...</p>
<p>Diğer yandan başka acılarla kıyaslanamayacak acılardan gelen Kürt hareketinin yürüttüğü barış müzakereleri realitesi de, diğer demokrasi güçlerinin buna bigane kalmayan bir yol bulmasını gerektiriyor.</p>
<p>***</p>
<p>İşte bütün bunları dikkate alan konferansımız, demokrasiyi çözümden, çözümü demokrasiden ayırmayan bir perspektifle şekillendi ve iki gün boyunca bunun imkânlarını irdeleyecek. Bu bağlamda Türkiye’ye daha geniş bir pencere açmaya çalışacak, mevcut handikapları nasıl aşabileceğimizi tartışacak.</p>
<p>Konferansımız, demokrasiyi günden güne daha da imkânsızlaştıran saldırılar altında ve çözüm için de adım atmaktan imtina eden bir iktidar karşısında olduğumuzun bilinciyle kurgulandı ki yolunu da bu ciddiyetle arayacak.</p>
<p>Konferansımız, dışımızdaki geleneksel saflaşmalara yedeklenen değil, tarihsel dersler üzerinden bütünlüklü bir demokrasi mücadelesi için yeni bir yol açmanın imkânlarını arayacak. Aradığımız yol hem egemenliği gerçekten halka vererek devletin/liderin ülkesi ve milleti geleneğini aşmak hem de temel hak ve özgürlüklerin, hiçbir kutsal adına devre dışı bırakılamayacağı gerçek bir hukuk devleti inşa etmektir.</p>
<p>Devletin bir dininden söz edilecekse bu ancak adalet olabilir. Adalet ise tüm programların eşit şartlarda yarışabilmesini, Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm kimliklerin eşit yurttaşlığını ve emeğin hakkının çiğnenemediği bir gelecek demektir.</p>
<p>Konferansımızın yolu açık olsun! (EA/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Düşen enerji, yükselen zorbalık]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dusen-enerji-yukselen-zorbalik-320479</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/dusen-enerji-yukselen-zorbalik.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dusen-enerji-yukselen-zorbalik-320479</guid><description><![CDATA[Boru hatları sadece ticari rotalar değil, modern imparatorlukların şah damarlarıdır ve bu damarların kesilmemesi için çeper ülkelerin halkları acımasızca feda edilmektedir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bugün cereyan eden küresel gelişmelere bakınca siyasetin, ekonominin ve toplumsal krizlerin üzerini örten ve modern dünyanın asıl motoru olan “enerji” gerçeğini görürüz. Modern ana akım, ekonomiyi sadece üreticiler ve tüketiciler arasında dönüp duran, paranın el değiştirdiği, çevrenin ve termodinamik yasalarının yok sayıldığı bir devridaim makinesi olarak tasvir eder. Aynı anlayış doğayı da en iyi ihtimalle “toprak ve ağaç” adı altında önemsiz bir detay olarak görüyor ve fiziksel dünyadan bağımsız bir sistem yaratabileceğini kurguluyor.</p>
<p>Sınıf ilişkilerinin, sömürünün ve eşitsizliğin köklerini anlamak için paranın değil, “artı enerjinin” tarihine bakmak gerekiyor. İnsanlık tarih boyunca enerjiyi doğadan söküp almak için beş temel strateji izlendi. Bunlar devralma, alet kullanımı, uzmanlaşma, kapsamı genişletme ve stoku tüketmedir. Tarım devrimiyle birlikte elde edilen ilk enerji fazlası, toplumda doğrudan gıda üretimiyle uğraşmayan askerlerin, rahiplerin ve elitlerin, yani sınıflı toplumun doğmasına yol açtı. Asıl büyük devrim ve modern sınıfsal uçurum ise güneşin günlük akışından yeraltındaki fosil yakıt stoklarına, yani kömür, petrol ve doğalgaza inilmesiyle yaşandı. Karl Marx’ın o ünlü tespitiyle, değirmen bize feodal beyin olduğu bir toplumu, buharlı makine ise sanayi kapitalistinin olduğu bir toplumu verdi. Fosil yakıtlar, insan kas gücünün sınırlarını aşarak devasa bir artı değer yarattı; üretimi köylerden kentlere taşıyarak işçi sınıfını fabrikalara hapsetti ve sermayenin eline tarihte görülmemiş bir güç verdi. </p>
<p>Şunu kabul edelim, teknoloji tek başına bir sihir yaratmaz; teknoloji sadece doğadan daha hızlı, daha yoğun ve daha yıkıcı bir biçimde enerji çekmemizi sağlayan araçlar bütünüdür. Bu yüzden <strong>Jevons Paradoksu</strong> denen bir şey var. Bu paradoks bize enerji verimliliğini artıran her teknolojik yenilik, kaynakların tasarruf edilmesini değil, tam aksine o kaynağın kullanımının katlanarak artmasını sağlar, der. Daha verimli buhar makineleri daha çok kömür yaktırdı, daha verimli motorlar bizi daha çok araba sürmeye itti vs. </p>
<p>Bu kısa girişten hareketle asıl sormak istediğim noktaya gelmek istiyorum. <br>2026 yılından, yani bugünden dünyaya baktığımızda, enerji yollarının, petrol boru hatlarının, Doğu Akdeniz’deki, Karadeniz’deki veya Ortadoğu’daki sondaj ve nakil krizlerinin neden yeniden ve çok daha varoluşsal bir biçimde gündemi belirlediğini nasıl açıklayacağız? Bu sorunun yanıtı basit ama bir o kadar da acımasız bir yasada, yani “Yatırılan Enerjiye Karşılık Elde Edilen Enerji” (kısaca EROI) oranında yatıyor. İnsanlığın tarih boyunca “önce en iyisi” prensibine göre hareket ettiğini artık biliyoruz; çıkarılması en kolay, en sığ, en yoğun ve en kaliteli kaynakları ilk önce tüketti. 1930’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde bir varil petrol enerjisi harcadığınızda, topraktan 100 varil petrol enerjisi elde ediyordunuz (100/1). Ancak 1970’lerde bu oran 30/1’e, bugün ise 10/1’in civarına, hatta yeni keşiflerde daha da alt seviyelere inmiş durumda. İran savaşı sonrası mevcut duruma da bakmak yeterli. <br>Artık ucuz, kaliteli ve kolay petrol pek yok. </p>
<h3>Pastadan kalan son pay</h3>
<p>“<strong>Peynir Dilimleyici</strong>” olarak tarif edilen model bu durumu biraz tarif ediyor. Şöyle ki, bir toplumun ürettiği toplam ekonomik çıktıyı bir peynir kalıbı gibi düşünün, diyor. Eskiden bu peynirin sadece yüzde 5’ini enerjiyi topraktan çıkarmak için harcıyor, geri kalan devasa kısmını eğitime, sağlığa, sanata, refaha ve tüketime ayırabiliyorduk. Ancak 2026’nın gerçekliğinde, enerjiyi elde etmek o kadar zorlaştı ki, peynirin belki de yüzde 20’sini, yüzde 25’ini sırf o sistemi ayakta tutacak enerjiyi bulmak için feda etmek zorundayız. Geriye halka, eğitime ve insanca yaşam standartlarına kalacak pay küçülüyor.</p>
<p>İşte jeopolitiğin bugün çıldırmış olmasının, enerjinin her şeyi belirlemesinin temel nedeni budur! Pasta artık büyümüyor, küçülüyor. Çin, ABD, Rusya ve Avrupa, daralan bu devasa pastadan en büyük payı kapmak, kalan son yüksek kaliteli fosil yakıt rezervlerini ve bu kaynakların transfer rotalarını kendi ordularının kontrolü altında tutmak için ölümcül bir rekabete girdiler. Deniz geçiş yolları ve boru hatları, birer ticaret rotası değil, şah damarıdır. Kapitalizm, sürekli büyüme zorunluluğu olan bir sistemdir; ancak doğa büyümüyor. Bu büyüme paradoksu, ancak emperyalist bir şiddetle ve başka ülkelerin enerji kaynaklarına zorla el konularak çözülmeye çalışılıyor. Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın, Asya veya Kurdistan’ın yoksul halklarının kaderi, bu acımasız yağmanın gölgesinde belirleniyor.</p>
<p>Bugün devletlerin ve çok uluslu şirketlerin Kuzey Kutbu’nun buzullarını delmek, okyanusun kilometrelerce altındaki karanlık derinliklere inmek veya kayaları kimyasallarla parçalayarak petrol ve gaz çıkarmak zorunda kalmalarının tek nedeni, yukarıda kısaca belirttiğim EROI oranlarındaki o kaçınılmaz düşüştür. Geriye kalan kaynaklar, çıkarılması daha pahalı, daha fazla enerji gerektiren ve çevreyi çok daha fazla zehirleyen düşük kaliteli kaynaklardır. Toplumlar ve ekonomiler enerjisiz kaldıkça, eşitsizlikler keskinleşiyor, zenginler pastadan kalan son payı kendi tekellerine alırken geniş kitleler mülksüzleşiyor.</p>
<p>Arkeolog ve tarihçi Joseph Tainter’ın “Karmaşık Toplumların Çöküşü” teorisi üzerinden de bakıldığında yukarıda kısaca tasvir edilen durumun, jeopolitiğin ve imparatorlukların kaderini belirleyen en temel meselesi olduğu görülecektir. Çünkü imparatorluklar büyümek ve merkezdeki ihtişamı korumak için çeperdeki toplumların kaynaklarına ve artı enerjisine el koymak zorundadırlar. Ancak bir imparatorluk sınırlarını genişlettikçe; bürokrasiyi, askeriyeyi, iletişim ağlarını ve altyapıyı ayakta tutmanın, yani “karmaşıklığın” enerji maliyeti logaritmik olarak artar ve elde edilen marjinal getiriyi aşmaya başlar. Antik Roma, devasa bürokrasisini ve lejyonlarını besleyebilmek için Kuzey Afrika’nın tahılına, Akdeniz’in ormanlarına muhtaçtı ve artan karmaşıklığın getirdiği enerji maliyeti karşılanamayınca çöküş kaçınılmaz oldu. Bugünün hegemonik güçleri de aynı kaderi paylaşıyor. 2026 yılındaki yeni çatışmaların, Doğu Akdeniz doğalgazı etrafındaki donanma restleşmelerinin, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşların veya Asya’yı Avrupa’ya bağlayan devasa boru hatları projelerinin arkasındaki gerçek budur. Azalan net enerji ve düşen EROI karşısında kapitalist merkezler, ellerinde kalan son yüksek kaliteli fosil yakıt rezervlerini ve bunların transfer rotalarını kendi ordularının kontrolü altında tutabilmek için askerileşmek zorundadır. Boru hatları sadece ticari rotalar değil, modern imparatorlukların şah damarlarıdır ve bu damarların kesilmemesi için çeper ülkelerin halkları acımasızca feda edilmektedir. Büyüme zorunluluğu olan kapitalist sistem, daralan enerji pastası karşısında zorbalığa, emperyalist müdahalelere ve kalıcı savaşlara mahkûmdur.</p>
<h3>İşçi sınıfının, ezilenlerin ve yoksulların payı</h3>
<p>Modern siyaseti ve sınıf mücadelelerini şekillendiren bu yağmanın, gezegensel ölçekte telafisi imkânsız bir bedeline de “çevre krizi” diyoruz. Kapitalizmin sürekli büyüme hırsı ve yeraltındaki fosil stoku hunharca tüketme stratejisi, insan ile doğa arasındaki o hassas dengeyi, deyim yerindeyse devasa yarığı, geri dönülmez biçimde derinleştirmiş durumda. Enerji elde etmek uğruna karbonu yeraltından çıkarıp atmosfere yığmanın bedeli olarak, Stockholm Dayanıklılık Merkezi, “Gezegensel Sınırlar”ın pek çoğunu çoktan aşmış olduğunu söylüyor. İklim değişikliği, okyanusların asitlenmesi, biyoçeşitliliğin eşi görülmemiş bir hızla yok oluşu ve azot-fosfor döngülerinin bozulması, ana akım iktisatçıların iddia ettiği gibi piyasa sisteminin ufak, düzeltilebilir hataları veya dışsal ürünleri değil; bunlar, doğrudan fosil yakıta dayalı, kâr odaklı büyüme ekonomisinin zorunlu ve mantıksal sonuçlarıdır. Holosen çağının insanlığa on binlerce yıldır sunduğu o durağan, öngörülebilir ve bereketli iklim sona ermiş durumda; artık gezegenin işleyişine tamamen insan faaliyetlerinin, daha doğrusu fosil kapitalizmin yıkıcı izlerinin damga vurduğu, tehlikeli ve kaotik “Antroposen” çağındayız. Büyük Hızlanma adı verilen 1950 sonrası dönemde, yeryüzü sistemleri ile sosyoekonomik sistemler eşzamanlı bir şekilde büyüyerek gezegenin taşıma kapasitesini felç etmeye hâlâ devam ediyor. İklim krizini çözmek için teknolojik mucizeler beklemek veya sistemi kökten değiştirmeden “yeşil” makyajlarla yola devam edilebileceğini sanmak, sınırları olan fiziksel bir gezegende sınırsız ekonomik büyümenin mümkün olduğuna inanmak demektir ki bu, meşhur deyimle, “ya bir delinin ya da bir iktisatçının” inanabileceği bir hal û ahvaldır.</p>
<p>O halde şunu kabul edelim artık; 2026’nın dünyasına ve modern siyasetin arka planına baktığımızda, var olan sistem, gezegenin kapasitesini çoktan aşmış durumda ve aşım durumundaki bir sistem, büyümeye devam ederek sürdürülebilir hale gelemez. “Sürekli büyüme” efsanesinin ve fosil yakıtlara dayalı kapitalist refahın sınırlarına daha ne kadar çarpılabilir? Ekonomik büyümenin motoru olan enerjinin maliyeti arttıkça ve EROI oranları düştükçe, sistem yavaşlayacak ve pastanın giderek küçüldüğü bir döneme gireceğiz. İşte siyaset, tam da bu küçülen pastanın nasıl bölüşüleceği kavgasıdır.</p>
<p>Benzer şekilde sınıf savaşımının bir yönü de artık sadece fabrikalardaki ücret pazarlığı veya anayasal hakların genişletilmesi meselesi değildir. Sınıf mücadelesi, daralan ekolojik alanda, azalan temiz su, tükenen verimli toprak ve her geçen gün maliyeti artan net enerji üzerinde kimin hak sahibi olacağı kavgasıdır. Küresel seçkinler ve merkez kapitalist ülkeler, ellerindeki siyasi ve askeri gücü kullanarak, dünyada kalan son yüksek kaliteli enerji kaynaklarını kendi lüks tüketimleri ve güvenlikleri için sınırların ardında hapsederken; çeper ülkelerin, işçi sınıfının, ezilenlerin ve yoksulların payına sadece iklim felaketleri, kuraklık, savaşlar ve daha fazla mülksüzleşme düşmeye devam edecektir.</p>
<p>Geleceği bu gerçekler üzerine kuran ve gören bir siyasete ihtiyaç duyulduğu açık. Sürekli büyümek zorunda olan, büyüyemediğinde ise krizler yaratarak toplumu ezen bu sistemi kökünden değiştirmeden işler nasıl düzelir, bilemiyorum. Üretimi kâr için değil, toplumsal ihtiyaçlar için yeniden planlamak; anlamsız tüketim ve israf odaklı işleri tasfiye ederek, insana doğayla uyumlu, onurlu bir yaşam yaratma fikri bugün cazibeli mi? Buna inanan kesimlerin gücüne ve inancına güvenmek gerek. Büyüme fetişizminden kurtulup, eşitlik ve dayanışmacı bir toplumsal sözleşmeyle yönetmeyi öğrenmekte başka çare de yok.</p>
<p>Özetle varmak istediğim bir yer de şu: Doğanın ve termodinamiğin yasaları taviz vermedi, vermez. Karşımızdaki kriz, yalnızca pompalanacak petrolün bitmesi değil, o petrole dayalı tüm siyasal tahakkümün, sömürünün ve medeniyet kurgusunun sınırlarına dayanmasıdır. Gerçek barış, hakiki demokrasi ve onurlu bir gelecek, ancak enerjimizi birbirimizi veya gezegeni yok etmek için değil; eşit, sürdürülebilir ve doğanın sınırlarına saygılı, yepyeni bir toplumu kurmak için kullandığımızda yeşerecek. Bugün bunun mümkün olduğuna inananlar ile bunu yıkmak isteyenlerin çetin kavgasının tam ortasındayız. (SB/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>