<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Wed, 24 Jun 2026 00:05:09 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA[Sarı Zarflar'ın bir Barış Akademisyeni'ne düşündürdükleri]]></title><link>https://bianet.org/haber/sari-zarflar-in-bir-baris-akademisyeni-ne-dusundurdukleri-320724</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/19/sari-zarflar-in-bir-baris-akademisyeni-ne-dusundurdukleri.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/sari-zarflar-in-bir-baris-akademisyeni-ne-dusundurdukleri-320724</guid><description><![CDATA[Çatak’ın “Öğretmenler Odası” filmini çok beğendiğim için, bu filminden de umutluydum. Ancak bizzat bu acı tecrübeden geçmiş bir akademisyen olarak film beni ikna edemedi, beyazperdede gördüklerim benim yaşadıklarımın yalnızca bir karikatürüydü…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Önceki gece Sarı Zarflar filmini izledim. Açıkçası filmin konusu hakkında çok ayrıntılı bilgim yoktu. Biz Türkiyeliler için sadece başlık belki bir şeyler söylüyordu: “Sarı Zarflar”. Ama belki de kamu sektöründe çalışmayanlar için bile bir şey ifade etmeyebilir “sarı zarf” tamlaması. Bilmeyenler için açıklamak gerek, “sarı zarf” kamuda çalışanlar için soruşturma demektir. Diğer bir deyişle, işlediğiniz iddia edilen bir kabahat, bir suç için idare sizi incelemeye aldığını bu zarftaki tebligatla tarafınıza bildirir. Bu tebligatı içeren zarflar da nedense hep sarı, saman kağıdınadır. Bu zarflardan ben de birkaç tane aldığım için anlamını maalesef biliyordum ve belki de bu yüzden filmin konusu hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmaya çalışmadan, politik bir film olduğu önkabulüyle izlemeye gittim. Bir de elbette yönetmen İlker Çatak’ın bu filmle Berlin Film Festivali’nde en iyi film ödülünü aldığını biliyordum.</p>
<p>Şimdi neden bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettiğime gelirsek, bendeniz, filmde baş karakterin yaşadığı siyasi sorunları doğrudan doğruya ve belki de çok daha ağır bir şekilde yaşamış bir Barış Bildirisi imzacısıyım. Bu nedenle filmi yalnızca bir izleyici olarak değil, hikâyesi anlatılan insanlardan biri olarak izledim. Zira bu film benim hikâyemi (hatta kâbusumu) kendine konu olarak seçmiş.</p>
<h3>Türkiye de miyiz? Almanya’da mı?</h3>
<p>Yukarıda ifade ettiğim gibi, filmi izlemeye giderken akademik özgürlüklere, hele hele Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne gönderme yapacağını bilmiyordum. Bu bana sürpriz oldu. Filmin başkahramanı Aziz Hoca Ankara’da bir Güzel Sanatlar Fakültesi’nde profesör, aynı zamanda oyun yazarı ve tiyatrocu eşinin oyuncu kadrosunda bulunduğu Devlet Tiyatroları’na oyun yazıyor. Eşi, tiyatrocu Derya da onun yazdığı ve kapalı gişe bir oyunda başrolü oynuyor. Daha ilk sahneden Derya’nın son derece politik biri olduğunu, oyunu izlemeye gelen valiyle fotoğraf çektirmeyi reddetmesinden anlıyoruz. Günümüz Türkiye’sinde geçen bir filmde, Devlet Tiyatroları’nda kadrolu bir oyuncu, ki bir kamu görevlisidir, hem de başrol oyuncusu valinin fotoğraf çekimine çıkmıyor. Daha ilk baştan, “nasıl olur!” diye sormadan edemedim.</p>
<p>Bir sonraki sahnede eşi Profesör Aziz’i bir eylem alanının yanından geçtiğini gördüğüm an kafam karıştı. İnsanlar, yerler, polisler, pankartlar, hiç Türkiye gibi durmuyor! O an bu sahnelerden önceki anonsu hatırladım: “Berlin als Ankara/Ankara yerine Berlin”. Neden acaba yönetmen böyle bir şey tercih etti? Maalesef bu noktadan sonra filme hiç adapte olamadım. Mekânlardan ötürü sürekli hikâyenin Almanya’da geçtiğini sanıp, “aa burası Ankara’ydı ya” diye kendi kendime hatırlatırken buldum kendimi. Bu tercih, filmin kurduğu dünyaya girmemi zorlaştırdı.</p>
<p>Sonraki sahnelerin birinde Aziz Hoca’nın meslektaşı “Haberi duymadın mı?” diyerek geliyor ve hep birlikte Azizlerin evine gidiyorlar. Belli ki tüm ekip orada toplanmış ve durum değerlendirmesi yapılıyor. O an uğultu şeklindeki konuşmalardan şunu repliği yakaladım: “Bildiride şiddete yönelik bir çağrı yok” minvalinde bir cümleydi. O an bende jeton düştü. Film Barış Bildirisi’ni imzalayan bir akademisyenle ilgiliydi. Garip bir his geldi ve içimden “şimdiye kadar emin değilim ama umarım iyi bir filmdir,” diye geçirdim.</p>
<p>Ancak 2 saat 7 dakikayla kısa sayılamayacak filmde karakterlerin değişiminde yüzeysellikler söz konusuydu. Derya başta çok politik, gözünü budaktan sakınmayan, kendini tiyatroya adamış, valiyle fotoğraf çektirmeyecek kadar politik bir karakter gibi görünse de onun hangi ara ana akım dizi sektörüne yenildiğini anlayamadım. Aziz karakteri de hayli politik görünüyordu ancak onun karakteri de derinlikten yoksun olunca yaptığı her şey sakil kaldı. Duruşma sahnesinde ise “yerli ve milli” mahkeme salonlarımızdan eser yoktu. Almanya mimarisine has, Almanca dövizli mahkeme salonu bu nedenle bana biraz müsamere havası verdi. Hakimler, avukat, savcı… Bu sahnedeki oyunculuklar da tatmin edici değildi. Bizzat ağır cezada savunma yapmış ve duruşmaları izlemiş biri olarak yardımcı oyuncunun savunmasını yaparken hâkime bağırıp çağırmasını da fazla teatral bulduğumu söylemeliyim. Dahası duruşmaların tam ortasında sokak akademisine gitmeyişleri üzerine Aziz ve meslektaşı arasında tartışma çıkması, yönetmenin Barış Bildirisi imzacılarından tanıdıklarıyla konuştuğu ve “bunu da koyalım, bu da yaşanmış,” diyerek sahnelere karar verdiği izlenimi uyandırdı. Bu nedenle bazı sahneler bana yaşanmış bir deneyimin içinden değil, sonradan derlenmiş gözlemlerin bir araya getirilmesinden oluşmuş hissi verdi.</p>
<h3>Temsildeki sorunlar</h3>
<p>Bundan başka bir de şu özel okul meselesi var. Filmde çiftimiz lise sınavlarına hazırlanan kızlarını özel okula göndermeyi planlıyorlar. İkisi de işlerinden edildiği halde, Derya hala kızını Robert Kolej’e göndermekten bahsediyor. Bu noktada filmin inandırıcılığı benim açımdan daha da zayıfladı, zira üniversiteden atılan barış imzacılarının büyük çoğunluğu çocuklarını Robert Kolej’e göndermek şöyle dursun, mutfak masraflarını nasıl karşılayacaklarını kara kara düşünüyorlardı o günlerde. Bu noktada parantez açmak isterim, az önce “üniversiteden atılan barış imzacıları” dedim çünkü barış imzacılarının sadece bir kısmı üniversiteden atıldı: 2212 imzacıdan 406 akademisyen. Bunun altını tekrar tekrar çizmek isterim çünkü her barış imzacısı bir gecede işinden olup, nasıl hayatta kalacağı sorusuyla yüz yüze gelmedi. Bilemiyorum, belki yönetmen daha çok üniversiteden atılmayan imzacılarla konuşmuştur ve işinden edilen akademisyenlerin yaşadığı ekonomik buhranı belki bu nedenle tam da iyi yansıtamamıştır.</p>
<p>Sonra Derya’nın ağabeyi meselesi var. Elbette kardeşler bambaşka hayatlar sürebilirler, farklı ideolojilere, farklı yaşam biçimlerine sahip olabilirler. Ancak buradaki seçim “hani biraz da seküler-dindar çatışması gösterelim,” niyetiyle yapılmış gibi. Bir de üzerine ergen kızın uyuşturucu kullanan arkadaşlarla takılmaya başlama hikayesi eklenince, izleyici olarak sosyal mesaj bombardımanına tutulmuş hissettim. Halbuki, ifade özgürlüğü daha da ötesi akademik ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaşayan bir akademisyenin sergüzeştini anlatırken illa ülkenin o anki her sorununa değinmek gerekmiyordu, yaşanan mesele zaten son derece vahim.</p>
<p>Diğer yandan, biri profesör, biri devlet tiyatrolarında kadrolu başrol oyuncusu bu iki karakterin kariyerlerinde bulundukları yere bakacak olursak, hem sosyo-ekonomik anlamda otoriteleri olan, bir anlamda güç sahibi insanlar olmaları gerektiğini de unutmamak lazım. Onlar böylesi ağır sonuçlarla karşılaşıyorsa, üniversiteden atılan, henüz asistan kadrosunda, doktorasına yeni başlamış ve kariyerinin daha en başında olan barış imzacılarının yaşadıklarını varın siz düşünün. Ne ekonomik ne mesleki ne toplumsal güç… Benim durumum işte bu kategoriye giriyordu. Filmde gösterilenlerin en az iki katı kadar sarı zarf ve davayla uğraştım. Bir pathos yaratmak için söylemiyorum bunları, ancak “barış imzacıları üniversiteden atıldı” deyince maalesef, üniversiteden atılmamış, kariyeri devam eden, politik, ekonomik ve sosyal gücü olan akademisyenler ön plana çıkıyor. Durumu çok daha kırılgan, mesleğinin başında, taşra üniversitelerinden atılan akademisyenlerin sesleri duyulmuyor. Filmde de bu durumun tekrarını görmek maalesef bende hayal kırıklığı yarattı.</p>
<h3>Sarı zarf ne demekti?</h3>
<p>Ve son olarak “sarı zarfın” neyi temsil ettiği de yeterince açıklanmıyor. Belki filmin başında minik bir not düşülebilirdi ya da film esnasında anlaşılması sağlanabilirdi. Zira filmi izleyen yabancı arkadaşlarım filmin adının neden “sarı zarflar” olduğunu anlayamamışlardı. Film hakkında konuştuğum söz konusu arkadaşlarım filmin kahramanının tam olarak “hangi suçtan” yargılandığını da (bildiri meselesini zaten yakalayamamışlardı), genel bağlamı da anlamlandıramamışlardı.</p>
<p>Çatak’ın “Öğretmenler Odası” filmini çok beğendiğim için, bu filminden de umutluydum. Ancak bizzat bu acı tecrübeden geçmiş bir akademisyen olarak film beni ikna edemedi, beyazperdede gördüklerim benim yaşadıklarımın yalnızca bir karikatürüydü… Ancak bunun nedeni yalnızca bazı sahnelerin, karakterlerin ya da mekânların inandırıcı gelmemesi değildi. Asıl mesele, Barış Akademisyenleri deneyiminin kendi içindeki eşitsizliklerin görünmez kalmasıydı. Profesörlerin, tanınmış isimlerin ve belirli bir toplumsal sermayeye sahip akademisyenlerin hikâyeleri anlatılırken; kariyerinin başında, taşra üniversitelerinde çalışan ve çok daha kırılgan koşullarda hayatta kalmaya çalışan akademisyenlerin hikâyeleri bir kez daha arka planda kaldı.</p>
<p>Yine de tavsiye ederim. Gidin, filmi izleyin. Belki film, bazı izleyicileri Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’nin ardından yaşananları araştırmaya da sevk eder. Böylece yüzlerce akademisyenin hayatını on yılı aşkın süredir altüst eden bu süreçten; 406 akademisyenin üniversitelerden ihraç edildiğinden ve birçoğunun (benim gibi) hâlâ görevlerine dönebilmek için hukuk mücadelesi verdiğinden haberdar olunabilir.</p>
<p>(CÖG/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Dünya Kupası biraz ‘mış gibi’ bir organizasyon”]]></title><link>https://bianet.org/haber/dunya-kupasi-biraz-mis-gibi-bir-organizasyon-320713</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/19/dunya-kupasi-biraz-mis-gibi-bir-organizasyon.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/dunya-kupasi-biraz-mis-gibi-bir-organizasyon-320713</guid><description><![CDATA[2026 Dünya Kupası başlamadan sınır politikaları, reklam tartışmaları ve endüstriyel futbol eleştirilerinin odağına yerleşti. Dr. Öğr. Üyesi Safter Elmas, turnuvanın yalnızca sportif değil, politik, ekonomik ve kültürel bir gösteri olarak da okunması gerektiğini söylüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dünya Kupası, uzun yıllardır siyasetin, ekonominin, medyanın ve kültürel temsil mücadelelerinin iç içe geçtiği küresel bir organizasyon.</p>
<p>Milyarlarca insanın takip ettiği bu dev organizasyon, bir yandan farklı ülkeleri ve toplumları ortak bir heyecanda buluştururken, diğer yandan ev sahibi ülkelerin politikalarından uluslararası güç ilişkilerine birçok başlığı da gündeme taşıyor.</p>
<p>2026 Dünya Kupası da daha başlamadan yaşanan gelişmeler nedeniyle bu tartışmaların merkezine yerleşti. Turnuva öncesinde farklı ülkelerden spor insanlarının karşılaştığı engeller, sınır politikalarının organizasyona yansımaları ve FIFA ile ev sahibi ülkeler arasındaki sorumluluk tartışmaları, futbolun günümüzdeki konumuna ilişkin soruları yeniden görünür kıldı. Bunun yanında yayın politikalarına ve reklam uygulamaları başlıkları futbolun giderek daha büyük bir endüstrinin parçası haline geldiğine yönelik eleştirileri de güçlendirdi.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen Dünya Kupası, çekim gücünü korumayı sürdürüyor. Her dört yılda bir kurulan bu büyük sahne, milyonlarca insan için hayallerin, aidiyetlerin, ulusal kimliklerin ve kolektif hafızanın yeniden üretildiği bir alan işlevi görüyor.</p>
<p>Marmara Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Safter Elmas ile Dünya Kupası'nın günümüzdeki anlamını ve turnuva etrafında büyüyen tartışmaları konuştuk.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/safer-elmas.jpeg" alt=""></p>
<h3>“Dünyanın bir aylığına daha güzel bir yer olduğu fikri üretiliyor”</h3>
<p><strong>Dünya Kupası başladı ancak daha başlamadan birçok skandalla gündeme geldi. İran takımının konaklaması, Somalili bir hakemin ülkeye alınmaması, Iraklı bir futbolcunun saatlerce sorgulanması vs. gibi olaylar yaşandı. Oldukça sıra dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. FIFA Başkanı ise bu eleştirilere yanıt verirken sorumluluğu ABD hükümetine işaret ediyor. ABD'nin uluslararası siyasette uyguladığı orman kanunlarının futbola da yansıdığını mı görüyoruz?</strong></p>
<p>Bugün ABD'nin bu süreçte izlediği politika bana şaşırtıcı gelmiyor. Özellikle Trump'ın ikinci dönemiyle birlikte spor, siyaset ve kültürel yaşam alanlarında bu yönde adımlar atılacağına dair işaretler seçimlerden önce de vardı. Bu yaklaşımın bugün farklı coğrafyalarda ve uluslararası organizasyonlarda kendini göstermeye çalıştığını görüyoruz. Faşizan ve otoriter özellikler taşıyan bu tutumun dünya basını tarafından görmezden gelinmesi de mümkün değil. İran söz konusu olduğunda ise ABD'nin nerede olursa olsun benzer bir çizgi izlediğini görüyoruz. En azından kendi içinde tutarlı bir politika söz konusu.</p>
<p>Dünya Kupası'nın anlamına baktığımızda, ben bu tür organizasyonları biraz "mış gibi" etkinlikler olarak değerlendiriyorum. Bu yalnızca futbol için değil, Olimpiyatlar için de geçerli. Dört yılda bir dünyanın bir aylığına daha güzel bir yer olduğu fikri üretiliyor. Ancak bu söylemin artık eskisi kadar ikna edici olduğunu düşünmüyorum. Buna rağmen toplumların daha fazla itiraz geliştirdiğini de görüyoruz. Bu nedenle turnuvalar sırasında ortaya çıkan tartışmalar ve gündemler önemli. O yüzden ABD'nin bu turnuvadaki tutumu benim açımdan sürpriz değil. Hatta ilerleyen süreçte daha ağır örneklerle karşılaşabiliriz. Özellikle finale doğru Trump'ın sahneye çıkıp politik mesajlar vermesi şaşırtıcı olmaz. Bu mesajların ırkçı bir içerik taşıması ya da düşman olarak gördüğü ülkelere yönelik bir meydan okuma içermesi de olasılık dahilinde. Çünkü Dünya Kupası, dünyanın en çok takip edilen organizasyonlarından biri. En düşük gelir grubundan en yüksek gelir grubuna kadar milyonlarca insan bu turnuvaya özel bir ilgi ve heyecan duyuyor.</p>
<p>Bir diğer önemli nokta ise ABD, Kanada ve Meksika'nın birlikte ev sahipliği yapıyor olması. Bu durum kendi içinde bazı çelişkiler barındırıyor. Çünkü yıllardır devam eden sınır ve göç tartışmaları var ve bunlar spora da yansıyor. Buradaki sınır yalnızca coğrafi değil; aynı zamanda kültürel ayrımların da belirginleştiği bir hat. Bu nedenle toplumsal düzeyde de çeşitli gerilimlerden söz etmek mümkün. Turnuva boyunca ülkeler arasındaki geçişlerde benzer sorunların yaşanması da şaşırtıcı olmayacaktır. Bu noktada hem FIFA yönetiminin hem de özellikle Kanada ve Meksika'nın, turnuva sonrasında ABD'nin politikalarına daha açık tepkiler vereceğini düşünüyorum. Çünkü şu an bu organizasyonun "patronu” ABD konumunda.</p>
<h3>“Ek mola konulması yeni bir fikir değil”</h3>
<p><strong>Dünya Kupası'nın başlamasıyla birlikte yeni kurallar da gündeme geldi. Teknik düzenlemelerin yanı sıra turnuva boyunca uygulanan su molaları dikkat çekiyor. İlk ve ikinci yarıların ortasında verilen bu molaların kalıcı bir kurala dönüşüp dönüşmeyeceği henüz net değil. Özellikle yüksek sıcaklıklar nedeniyle futbolcuların zorlandığı ve sağlık açısından önlem alınması gerektiği yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Ancak kamuoyundaki asıl tartışma, bu molaların yayıncılar ve sponsorlar açısından yeni bir reklam alanına dönüşmesi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kamuoyunda yükselen tepkileri ve su molalarının reklam alanına dönüşmesini endüstriyel futbolun geldiği nokta açısından nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Aslında burası işin en kritik noktası. Olimpiyatlar ve Dünya Kupaları, spor dünyasının en büyük yatırımlarının yapıldığı organizasyonlar. Ancak bu organizasyonlar kimi zaman ev sahibi ülkeler için ciddi ekonomik yükler de yaratabiliyor. Bu konuda Jürgen Klopp'un eleştirileri dikkat çekiciydi. Klopp, futbolun uzun süredir endüstriyel bir çıkmazın içinde olduğunu ve sermayeye teslim olmuş bir yapıya dönüştüğünü söylüyor. "Ben bir futbol insanıyım ama artık keyif almıyorum" derken aslında oyunun giderek daha fazla ticari baskı altında kaldığına işaret ediyor.</p>
<p>Bu reklam meselesini aslında biraz daha eskiye götürebiliriz. O dönemin FIFA Başkanı olan Sepp Blatter’i hatırlayalım. Blatter, kadın futboluna uzun süre ciddiyetle yaklaşmayan bir anlayışı temsil ediyordu. FIFA Başkanı olmasına rağmen kadın futbolunu ikincil gören açıklamalarıyla sık sık eleştiriliyordu. Bugün FIFA’nın kadın futboluna yönelik yaklaşımında bazı iyileştirmeler yapılmış olsa da, bunların ne kadar köklü olduğu hâlâ tartışmalı. O dönemde ortaya atılan önerilerden biri de kadın futbolunda devre aralarına ek mola konulmasıydı. Gerekçe olarak oyuncuların performansı gösterilse de, bu molaların reklam kuşakları yaratma amacı taşıdığı yönünde ciddi eleştiriler vardı. Yani her devrenin ortasında bir mola verilmesi ve bu sürenin reklam alanına dönüştürülmesi planlanıyordu. Aslında futbolun kurallarına ilişkin bu tür girişimler yeni değil. FIFA ve futbol endüstrisi, yıllar boyunca farklı kurallar ve uygulamalar denedi. Bazıları kabul gördü ve kalıcı hale geldi, bazıları ise yoğun tepkiler nedeniyle hayata geçirilemedi. Bu mola önerisi de bunlardan biriydi. Kamuoyundan ve futbol çevrelerinden gelen güçlü itirazlar sonucunda uygulanamadı. Bu örnek bize şunu gösteriyor: Toplumsal tepki ve örgütlü itiraz ne kadar güçlü olursa, belirli düzenlemeler geri çekilebiliyor ya da uygulanma şansı bulamıyor.</p>
<p>Öte yandan mesele yalnızca futbol değil. Dünya Kupası gibi organizasyonlarda kent yaşamı da doğrudan etkileniyor. Örneğin turnuva nedeniyle ulaşım ücretleri katlanabiliyor ve bunun maliyeti yalnızca turistlere değil, o şehirde yaşayan insanlara da yükleniyor. Büyük organizasyonların yarattığı ekonomik baskıyı daha önce Brezilya'da gördük. 2014 Dünya Kupası ve ardından Rio Olimpiyatları uzun süre tartışıldı. Ekonomik sorunlarla mücadele eden bir ülkede milyarlarca dolarlık yatırımlar yapılırken, özellikle stadyum inşaatlarında çalışan işçilerin koşulları da eleştiri konusu olmuştu. Benzer tartışmalar Katar'da da yaşandı. 2022 Dünya Kupası için yaklaşık 220 milyar dolarlık yatırım yapılırken, göçmen işçilerin çalışma koşulları ve hak ihlalleri uluslararası kamuoyunun gündemine taşındı. Bugün benzer bir sürecin gelecekte de devam edeceğini söylemek mümkün. Suudi Arabistan'ın 2034 Dünya Kupası için yürüttüğü çalışmalar buna örnek. Ronaldo transferi, Avrupa'dan yıldız oyuncuların getirilmesi, Newcastle'ın satın alınması ve büyük sponsorluk anlaşmaları bu stratejinin parçaları olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Burada karşımıza çıkan temel kavram ise "sportswashing". Yani spor aracılığıyla imaj temizleme. İnsan hakları ihlalleri, işçi hakları sorunları, LGBTİ+ haklarına yönelik baskılar ya da ifade özgürlüğü kısıtlamaları, büyük spor organizasyonlarının yarattığı olumlu atmosferin arkasında görünmez hale gelebiliyor. Devletler de bu organizasyonları uluslararası meşruiyet üretmenin bir aracı olarak kullanabiliyor. Bu yöntem oldukça etkili. Dünya Kupası boyunca milyonlarca insan turnuvaya odaklanıyor ve gündemdeki pek çok sorun geri plana düşebiliyor.</p>
<p>Ben de artık Dünya Kupaları'nı eskisi kadar takip etmiyorum. Çünkü zaman zaman bunun bir parçası olmak konusunda tereddüt yaşıyorum. Ancak futbolun güçlü bir çekiciliği olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Dünya Kupaları bir karnaval atmosferi yaratıyor; farklı ülkeleri, kültürleri ve hikâyeleri bir araya getiriyor. Belki de tam bu nedenle, bütün eleştirilere rağmen insanlar televizyonun başına geçtiğinde kendilerini yine turnuvanın içinde bulabiliyor. Futbolun yarattığı büyü ve heyecan kolay kolay ortadan kalkmıyor. Dünya Kupası bu yönüyle kapsayıcı ve demokratik bir organizasyon görüntüsü veriyor. Ancak benim en başta sözünü ettiğim "mış gibi" hali de burada ortaya çıkıyor. Dört yılda bir kurulan ve yeniden üretilen bir görüntüden söz ediyoruz. Bu nedenle Dünya Kupası'nı yalnızca bir spor organizasyonu olarak değil, aynı zamanda politik, ekonomik ve kültürel bir gösteri olarak da değerlendirmek gerekiyor.</p>
<h3>“Futbol zamanla bir kurtuluş projesine dönüşebiliyor.”</h3>
<p><strong>Biraz da sizin çalışmalarınıza dönmek istiyorum. Futbolun özellikle alt sınıflar için bir sınıf atlama aracı olarak görülmesine ilişkin araştırmalarınız ve bu konuda bir kitabınız bulunuyor. Dünya Kupası'nın bu hayalin yeniden üretilmesindeki rolü nedir?</strong></p>
<p>Aslında biraz önce kendi çocukluğumdan söz ederken bunu anlatmaya çalışıyordum. Sokakta futbol oynayan birçok çocuk gibi biz de kendimizi Dünya Kupaları'nın yıldız futbolcularıyla özdeşleştirirdik. Formasını giyer, hareketlerini taklit eder, bir an için gerçekten o futbolcu olduğumuzu hissederdik. Dünya Kupası'nın böyle bir etkisi var. O hayali ve illüzyonu güçlendiriyor. Ben buna biraz da "kandırmaca" diyorum çünkü gerçeklik farklı. Veriler, futbola başlayan bir çocuğun profesyonel futbolcu olma ihtimalinin son derece düşük olduğunu gösteriyor. Üstelik bu, birkaç yılda sonuç alınabilecek bir süreç değil; uzun yıllar süren emek, fedakârlık ve yatırım gerektiriyor.</p>
<p>Buna rağmen futbol, özellikle alt sınıflar için güçlü bir umut alanı olmaya devam ediyor. Çünkü erişilebilir bir spor. Başlamak kolay, pahalı ekipmanlar gerektirmiyor ve çok güçlü bir aidiyet duygusu yaratıyor. Futbolun işçi sınıfı kültürüyle kurduğu tarihsel bağ da bu erişilebilirliği artırıyor.</p>
<p>Ancak işin başka bir tarafı da var. Çocuklukta keyif ve oyun olarak başlayan süreç, zamanla performans baskısına dönüşüyor. Bir noktadan sonra çocuklardan yalnızca oynamaları değil, sürekli daha hızlı, daha güçlü ve daha başarılı olmaları bekleniyor. Teknoloji ve performans ölçümleri de bu baskıyı artırıyor. Bu durum yalnızca çocuğu değil, aileyi de içine çekiyor. Futbol zamanla bir spor olmaktan çıkıp bir kurtuluş projesine dönüşebiliyor. Ben de bunu kendi hayatımda yaşadım. Annem ve babamı kurtarma sorumluluğunu sırtımda taşıdığımı hissediyordum. Futbolcu olursam ailemin hayatını değiştirebileceğime inanıyordum.</p>
<p>Sorun şu ki sistemin temel amacı herkesin futbolcu olması değil. Sistem, sürekli daha fazla performans üreten, daha verimli oyuncular yaratmaya çalışıyor. Çocuklar ve gençler de bu performans odaklı yapının içine çekiliyor. Bugün bize hep zirveye ulaşan futbolcular gösteriliyor. Milli takımlarda, reklamlarda ve yayınlarda sürekli başarı hikâyeleri görüyoruz. Böylece milyonlarca insanın zihninde aynı cümle kuruluyor: "Bi futbolcu olursak..." Bu cümlenin devamında ise zenginlik, statü ve sınıf atlama hayali yer alıyor. Oysa o zirveye ulaşabilenlerin sayısı son derece sınırlı. Eduardo Galeano bunu çok etkileyici biçimde anlatır. Mahalleden çıkan bir çocuğun önünde bir yanda yoksulluk ve sıradan bir hayat, diğer yanda ise futbolun vaat ettiği büyük yolculuk vardır. Ancak o bileti yakalayabilenlerin sayısı çok azdır.</p>
<p>Dünya Kupası ise bu hayali daha da büyütür. Çünkü futbolun en iyi oyuncuları ve en güçlü ülkeleri aynı sahnede buluşur. Onları izleme, onlara inanma ve onlar gibi olma arzusu çok daha güçlü biçimde yeniden üretilir. Bu nedenle özellikle çocukların ve gençlerin bu hayale kapılması şaşırtıcı değildir. Yoksullukla mücadele eden aileler için de futbol, çoğu zaman bir umut kapısı olarak görülür. Dünya Kupaları da yarattıkları büyük karnaval atmosferi sayesinde bu umudu ve sınıf atlama hayalini milyonlarca insana yeniden pazarlayan organizasyonlar haline gelir.</p>
<h3>“Spor okulları futbolu yoksul çocuklar için daha erişilmez hale getirebiliyor”</h3>
<p><strong>Dünya Kupası futbolun küresel ölçekte nasıl değiştiğini de gösteriyor. Türkiye'ye baktığımızda, sizce futbolun örgütlenme biçiminde ve çocukların futbola katılımında son yıllarda ne gibi değişimler yaşanıyor?</strong></p>
<p>Futbolun Türkiye'de bir dönüşüm sürecinden geçtiğini söyleyebiliriz. Aslında bu dönüşümü dünyayı biraz geriden takip ederek yaşıyoruz. Avrupa'nın büyük kulüpleri bu süreci daha önce başlattı.</p>
<p>Bugün futbolun temel sorunlarından biri, kulüplerin dış transfere aşırı bağımlı hale gelmesi. Yüksek bedellerle transfer yapmak, altyapıya yatırım yapmanın önüne geçiyor. Bunun sonucu olarak da kulüpler kendi futbolcularını yetiştirme konusunda geçmişe göre daha zayıf bir konuma düşüyor. Bu nedenle büyük kulüpler dünyanın farklı ülkelerinde spor okulları ve akademiler açıyor. Özellikle futbolcu potansiyeli yüksek görülen bölgelerde çocuklar çok erken yaşta sistemin içine dahil ediliyor. Bu durum çocuk hakları açısından da tartışılması gereken bir mesele.</p>
<p>Türkiye'de ise buna ek olarak çarpık kentleşme sorunu var. Benim çocukluğumda futbol sokakta oynanan bir oyundu. Çocuklar gün boyu bir araya gelir, oynar ve kendilerini geliştirirdi. Bugün ise bu alanların büyük bölümü ortadan kalktı. Bu yüzden futbol giderek spor okulları üzerinden örgütleniyor. Ancak bu okulların maliyeti birçok yoksul ailenin karşılayabileceği düzeyde değil. Ayrıca bu yapılar çoğu zaman çocukların gelişiminden çok yeni yetenekler bulma mantığıyla hareket ediyor. Birkaç başarılı futbolcu çıkarabilmek için yüzlerce çocuk sistemin içine çekiliyor.</p>
<p>Avrupa'da da benzer bir tablo var. Büyük kulüpler artık kendi ağlarını kurarak farklı ülkelerdeki yetenekleri çok erken yaşlarda tespit ediyor. Bu süreç daha kurumsal görünse de beraberinde güvencesizlikleri ve hak ihlallerini de getirebiliyor. Sonuçta fırsat eşitliği ve katılım hakkı dediğimiz konuların önüne yeniden sınıfsal engeller çıkıyor. Spor okulları modeli, bir dönem yoksul çocukların ücretsiz oynayabildiği futbolu onlar için daha erişilmez hale getirebiliyor.</p>
<p>Dünya Kupası'yla bağlantısına gelirsek; uzun yıllar boyunca turnuvanın en güçlü hikâyelerinden biri, yoksul mahallelerden çıkıp dünya sahnesine ulaşan çocukların hikâyesiydi. Bu anlatı hâlâ sürüyor ancak giderek zayıflıyor. Çünkü dünya genelinde yaşanan kentleşme ve dönüşüm süreçleri, çocukların oyun oynayabileceği kamusal alanları azaltıyor. Çocukların hareket edebileceği, sosyalleşebileceği ve futbol oynayabileceği alanlar giderek daralıyor. Bu durum özellikle alt sınıfları daha fazla etkiliyor. Bugün bir spor okuluna baktığınızda, yoksul ailelerden gelen çocukların sayısının geçmişe göre daha sınırlı olduğunu görebiliyorsunuz. Bu nedenle katılım hakkı, kent hakkı, boş zamanı değerlendirme hakkı ve spora erişim hakkı gibi konuları yeniden tartışmak gerekiyor.</p>
<p>Yerel yönetimlerin ve spor kurumlarının bu konudaki söylemleriyle uygulamaları arasında da ciddi bir mesafe var. Bu tablo, biraz önce sözünü ettiğimiz "sportswashing" tartışmalarıyla da örtüşüyor.</p>
<p>(ZA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sözleri yok ama söyleyecekleri “kristal netliğinde”: Los Tre]]></title><link>https://bianet.org/haber/sozleri-yok-ama-soyleyecekleri-kristal-netliginde-los-tre-320714</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/19/sozleri-yok-ama-soyleyecekleri-kristal-netliginde-los-tre.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/sozleri-yok-ama-soyleyecekleri-kristal-netliginde-los-tre-320714</guid><description><![CDATA[Atina sokaklarının, işgalevlerinin ve göçebe turne hayatının sesini taşıyan Los Tre; dijital platformlara sıkışan müzik endüstrisine karşı sahnede, plakta ve bağımsız üretimde ısrar ediyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Atina’da bir Prosfygika akşamındayız. Az önce hazırlık aşamasında bıraktığımız Los Tre konseri başlamış. Grubun şarkılarını ilk kez duyanlar, aşinalıkları her hallerinden belli olanlar, ritmin peşine takılanlar… herkes bir şekilde müziğin içinde. Ben de bir yandan o anları kaydetmeye çalışıyor, bir yandan da kendimi gecenin akışına ve dostların sohbetine bırakıyorum.</p>
<p>Konser bitince grubun bas gitaristi Vassilis’in yanına gidiyorum. Türkiye’ye daha önceki ziyaretlerinden bahsediyor Vassilis. Bozcaada’da çalmışlar. “Çok güzeldi ama çok soylulaştırılmış bir ortam vardı.” diyor. Kısa bir sohbetin ardından daha sonra yapacağımız söyleşi için sözleşiyoruz.</p>
<p>Grubun müziğindeki o tanıdık hissin peşine düşüp arkadaşlarıma “Size kimi hatırlatıyorlar?” diye soruyorum; Ayyuka’dan Altın Gün’e, Replikas’tan Fela Kuti ve Mulatu Astatke’ye uzanan bir liste çıkıyor karşıma. Sanırım hepsinden biraz var müziklerinde, ha bir de Atina sokakları elbette.  Bu seslerin nasıl bir araya geldiğini en iyi yine kendileri anlatır; sözü Los Tre’ye bırakıyoruz.</p>
<h3>"Turneye çıkmak giderek pahalılaşıyor"</h3>
<p><strong>Konserinizi dinlediğim Prosfygika, malum, bugünlerde ciddi bir tahliye baskısı ve dönüşüm kıskacında. Barikatların arkasında böyle bir kolektif hayatı savunan bir mahallenin ortasında çalmak size ne hissettirdi?</strong></p>
<p>Prosfygika yalnızca eski binalardan oluşan bir yapı topluluğu değil; Atina’da hâlâ var olan, kolektif yaşam ve dayanışma üzerine kurulu çok az işgalevi topluluğundan biri. Bizim için, mahalle sakinleri için, ama aynı zamanda kendini sol/solcu/anarşist/antifa/dayanışma vb. hareketlerden herhangi birinin parçası olarak gören herkes için, Prosfygika’nın savunulması bu dönemin en önemli mücadelelerinden biri. Bunu düşününce, orada çalmak gerçekten çok duygu yüklüydü.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/suafHZ3-buI?si=tGZFSMwb0v-XZTKI" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Sadece Prosfygika’da değil, yılda 70’ten fazla konser vererek neredeyse hep yoldasınız. Müziğin neredeyse tamamen dijital platformlara sıkıştığı, ekranlara hapsolduğu bir dönemde, canlı çalmakta ve bu süreklilikte ısrar etmenin sizin için anlamı ne?</strong></p>
<p>Müzik endüstrisi dijital platformlara, sosyal medyaya ve yapay zekâ zırvalıklarının pazarlanmasına odaklanmış durumda. Buna karşılık sanatçılar fiziksel kayıtlar yayımlamakta ve müziklerini canlı çalmakta ısrar ediyor. Bizim için canlı performans muhtemelen en önemli şey, çünkü seyirciyle kurulan etkileşim, bu işin en güzel tarafı. Bugünlerde her şey giderek zorlaşıyor.</p>
<p>Albüm üretmek para ve zaman gerektiriyor, plak basımları fabrika gecikmeleri nedeniyle çok daha uzun sürüyor. Atina’da pek çok konser mekânı kapanıyor, ulaşım ve konaklama maliyetleri nedeniyle turneye çıkmak giderek pahalılaşıyor. Yine de bir şekilde bunu sürdürüyoruz. Bence bunun nedeni insanların hâlâ gelip bizi canlı dinlemesi. Çünkü insanlar müziğimizi ve sahnedeki performansımızı seviyor.</p>
<h3>"Hikâye aynı yorumlar farklı"</h3>
<p><strong>Müziğinizde Etiyopya cazı, Afro-funk ve psikedelik rock tınıları, Anadolu ve Doğu Akdeniz’in o tanıdık makamsal ezgileriyle iç içe geçiyor. Atina’dan çıkan bir grup olarak, bu kadar farklı dünyayı bir araya getirirken nasıl bir yol izliyorsunuz?</strong></p>
<p>Saydığınız bütün bu unsurlar, 70’lerin psychedelic müziği ve doğaçlamayla harmanlanıyor. Grup ilk kurulduğunda, 2012’de funk-jazz bir gitar üçlüsüydük. Küçük barlarda ve “kafenio”larda çalardık, ama yıllar içinde müziğimizin yönü giderek değişti ve gitgide daha fazla etkiyi içine aldı.</p>
<p>Enformasyon çağında (daha doğrusu distopik yapay zekâ çağına geçiş sürecinde) yaşıyoruz, o yüzden tek bir türe katılıp kalıp Dead Kennedys’i, Oumou Sangaré’yi, Jimi Hendrix’i, Mulatu Astatke’yi, Omar Souleyman’ı vs. hiç duymamış gibi yapmak istemiyoruz.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/pl2OLS6qtdE?si=ljKR2euCFaTUMwTi" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Şarkılarınızda söz yok, tamamen enstrümantal bir müzik icra ediyorsunuz. Hikâyeyi söz olmadan anlatmanın en güzel ve en zor tarafı ne sizin için?</strong></p>
<p>Dinlediğimiz müziğin çoğu ya enstrümantal ya da anlamadığımız dillerde. Bize sözsüz bir sürü hikâye anlatıldı, o yüzden kendi hikâyemizi de anlatabileceğimizi düşünüyoruz. Bunun en tatmin edici yanı, aynı hikâyeyi herkesin farklı yorumlayabilmesi; ki bu, “siyonistler=naziler” gibi kristal netliğinde söylenecek bir şeyiniz olduğunda aynı zamanda en zorlayıcı yanı da diyebilirim.</p>
<h3>"Sanatımız üzerinde tam denetime sahip olmak istiyoruz"</h3>
<p><strong>İlk albümden beri arkada hiçbir şirket olmadan, her şeyi kendi cebinizden ve emeğinizle hallediyorsunuz. Müziğin üretiminden dağıtımına kadar her şeyi bizzat üstlenmek, üretim sürecinizi ve müziğe yaklaşımınızı nasıl şekillendiriyor?</strong></p>
<p>Bu bilinçli bir tercih. Sanatımız üzerinde tam denetime sahip olmak istiyoruz: Müzik, şarkıların adları, sesle ilgili her şey, albüm kapağı, hepsi. Tabii bunun bir sürü dezavantajı da var; örneğin, tüm tanıtım işleri profesyonellerce yürütülse ulaşabileceğinden çok daha küçük bir kitleye ulaşıyor müziğimiz (dolayısıyla daha az plak satıyoruz). Şimdilik bu bizim için sorun değil.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/G_tbA6Tr5Yg?si=AN8KNXlgMihHZ75t" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Atina son yıllarda dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ciddi bir soylulaştırma dalgasıyla değişiyor; alternatif alanlar, bağımsız mekânlar birer birer dönüşüyor. Bu kentsel ve ekonomik baskı karşısında Atina’daki müzik sahnesi, gruplar ve mekânlar arasındaki o yan yana durma hali, dayanışma ilişkileri bugün ne durumda? </strong></p>
<p>Hayatın her alanında olduğu gibi, insanlar giderek daha bireyci hâle geliyor; önce kendilerini düşünüyor, sonra eğer vakit kalırsa insanlığın geri kalanıyla ilgileniyorlar. Müzik sahnesinde de, yeraltında ya da değil, aynı durum geçerli. Yine de bir şeyleri değiştirmeye çabalayan bazı gruplar ve müzisyenler var (Atina müzik sahnesini düşününce çok bile diyebilirim). Hâlâ işgalevlerinde ya da dayanışma amacıyla çalan, ekipmanını ödünç veren, sahnede olmasa bile konserin tüm kurulumuna yardım eden insanlar var.</p>
<p><strong>Peki son olarak; bugünlerde Los Tre kimleri dinliyor? Size ilham veren, son dönemde sizi heyecanlandıran birkaç isim veya albüm paylaşabilir misiniz? </strong></p>
<p>Elbette:</p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2ZoavUYwUMRtWoT8hAviHh?si=QhfOelfNTpOzu7uy42o_Zg" target="_blank" rel="noopener">Konono Nº1 – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2ZoavUYwUMRtWoT8hAviHh?si=QhfOelfNTpOzu7uy42o_Zg" target="_blank" rel="noopener">Congotronics</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0UTz2XdihfZv2gVolVt1Ql?si=345d131986a44893" target="_blank" rel="noopener">Snapped Ankles – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0UTz2XdihfZv2gVolVt1Ql?si=345d131986a44893" target="_blank" rel="noopener">Dancing in Transit</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0wwbxSLnXXws3sD0AKMfUT?si=2cae2d6b85a54d26" target="_blank" rel="noopener">Silver Apples – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0wwbxSLnXXws3sD0AKMfUT?si=2cae2d6b85a54d26" target="_blank" rel="noopener">Oscillations</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/3ShH5ngTENPbZjE9PVctJj?si=2YYPTNcHTIGE4T6r1nHpXg" target="_blank" rel="noopener">Frank Zappa – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/3ShH5ngTENPbZjE9PVctJj?si=2YYPTNcHTIGE4T6r1nHpXg" target="_blank" rel="noopener">Sheik Yerbouti</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/6JFDnIPlSi3muCU0a0nDyP?si=DtPr-QKPQ66mei-9kxziVQ" target="_blank" rel="noopener">Natural Information Society – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/6JFDnIPlSi3muCU0a0nDyP?si=DtPr-QKPQ66mei-9kxziVQ" target="_blank" rel="noopener">Totality</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/42sk09Hqs7Zz9anGhhKkIf?si=zc-Bqe6lSqKv60YcGuKgOw" target="_blank" rel="noopener">Miles Davis – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/42sk09Hqs7Zz9anGhhKkIf?si=zc-Bqe6lSqKv60YcGuKgOw" target="_blank" rel="noopener">Live at the Philharmonic Hall</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/35V308120K0txY7JUMoN6M?si=C6Bkh5T9RYO5a7rVDMCgtg" target="_blank" rel="noopener">Elias Rahbani – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/35V308120K0txY7JUMoN6M?si=C6Bkh5T9RYO5a7rVDMCgtg" target="_blank" rel="noopener">Mosaic of the Orient</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/1re8yFWm97F3S2uD1ztase?si=4ffe59787c9e44b6" target="_blank" rel="noopener">Majid Bekkas – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/1re8yFWm97F3S2uD1ztase?si=4ffe59787c9e44b6" target="_blank" rel="noopener">African Gnaoua Blues</a></p>
<p><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/4i3s1Y1uhj4blE4MLzc9hY?si=4290dce337d74972" target="_blank" rel="noopener">Mohammed Rouicha – </a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/4i3s1Y1uhj4blE4MLzc9hY?si=4290dce337d74972" target="_blank" rel="noopener">Amana</a><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/4i3s1Y1uhj4blE4MLzc9hY?si=4290dce337d74972" target="_blank" rel="noopener"> </a></p>
<p>(DS/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Muğlak zamanlarda rehber arayışı: İstanbul’un ‘fal ekonomisine’ içeriden bir bakış]]></title><link>https://bianet.org/haber/muglak-zamanlarda-rehber-arayisi-istanbulun-fal-ekonomisine-iceriden-bir-bakis-320668</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/19/muglak-zamanlarda-rehber-arayisi-istanbulun-fal-ekonomisine-bir-bakis.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/muglak-zamanlarda-rehber-arayisi-istanbulun-fal-ekonomisine-iceriden-bir-bakis-320668</guid><description><![CDATA[İstanbul’un “fal kafeleri”, endişeli kentliler ve Kürt işletmecilerin yollarının kesiştiği, büyüyen bir enformel ekonomik faaliyetin önemli merkezleri olarak öne çıkıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu ve Osmanlı coğrafyasında kahve falı, el falı ve rüya tabiri gibi gelecekten haber almaya yönelik uğraşlar, geleneksel olarak ev ortamında, arkadaşlar ve aile üyeleri arasında yapılırdı. Ancak günümüz İstanbul’unda bunlar kafelere ve dükkanlara taşınmış bir ticari faaliyete dönüşmüş durumda.</p>
<p>İstiklal Caddesi’ne çıkan dar bir sokak olan ve bu civarda “Falcılar Sokağı” olarak bilinen Ayhan Işık Sokak, müşteri kapma yarışında olan bir dizi fal kafeyle dolu. Bunların çoğu, 1990’lı yıllarda İstanbul’a göç etmiş Kürtler ve onların çocukları tarafından işletiliyor. Bu işletmeciler, son 30 yılda bu küçük sokağı şehrin en bilinen falcılık alanlarından birine dönüştürdü. </p>
<p>Bu kafelerin popülerliği, fal bakmanın artık sadece bir eğlence aracı, doğaüstü olana karşı duyulan merakın bir yansıması veya Anadolu halk kültürünün bir uzantısı olmanın ötesine geçtiğini gösteriyor. Birçok İstanbullu için bu, kaygıyla, ekonomik zorluklarla, hızlı toplumsal değişimlerle ve geleceğe dair belirsizlikle baş etmenin bir yolu.</p>
<h3>Asmin Cafe: Diyarbakır’dan Falcılar Sokağı’na</h3>
<p>Falcılar Sokağı’nın en popüler duraklarından biri, 1999’dan bu yana aynı noktada hizmet veren bir aile işletmesi olan Asmin Cafe. Kafenin sahibi Nazım Gemsiz, devlet ile PKK arasındaki çatışmaların en yoğun dönemlerinden birinde, 1992 yılında ailesiyle birlikte Diyarbakır Silvan’daki köyünden İstanbul’a göç etmiş.</p>
<p>“Ailemin İstanbul’a göçü sadece ekonomik nedenlerle olmadı. Aynı zamanda siyasi bir neden de vardı. 1990’lar çok zor bir dönemdi. Kürtlerin köyleri yakılıyordu ve her gün insanlar öldürülüyordu. Her yerde kargaşa vardı, bu yüzden pek çok kişi Türkiye’nin büyük şehirlerine göç etti,” diyor Nazım, kalabalık bir Cuma gecesi kafenin sokaktaki masalarından birinde otururken.</p>
<p>Nazım ve ailesi, İstanbul’a göç ettikten sonra, o dönemde yerinden edilen pek çok Kürt’ün yaptığı gibi çeşitli kısa dönemli işlerle uğraşmış. Nihayet, o zaman bugüne göre daha sessiz bir yer olan ve yine Kürtler tarafından işletilen birkaç fal kafenin bulunduğu bu sokaktaki bir dükkanı satın almışlar. </p>
<p>“Falcılık Kürtlere ait bir iştir diyemem. Bu sokakta fal kafelerin açılması, daha önceden mekan açanların tanıdıklarını, akrabalarını yönlendirmesiyle oldu,” diyor Nazım. </p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/unnamed-6.jpg" alt="">
<figcaption><em>Serhat, Nazım ve Serdar Gemsiz</em></figcaption>
</figure>
<p>Ancak ona göre kafe, müşterilerine faldan daha fazlasını sunuyor: “Asmin, insanların dinlenmeye, arkadaşlarıyla buluşmak, dertlerini unutmak için geldiği bir yer.” </p>
<p>Gemsiz ailesinin, mahalleye göz önünde olmayan ancak anlamlı bir katkısı daha var: Her gün ihtiyaç sahiplerine ücretsiz yemek veriyorlar.</p>
<p>“Aç olan gelip yiyebilir. Biz zorluğun ne olduğunu biliriz,” diyor Nazım.</p>
<h3>Yol gösterici arayışı</h3>
<p>Asmin Cafe’ye toplumun her kesiminden müşteriler, kahve, tarot ve su falı baktırmaya geliyor. 10 ila 20 dakikalık bir seansın ücreti ortalama 400 lira.</p>
<p>Kafede çalışan 30 yaşındaki falcı Yağız*, “30 yaşından küçükler daha çok ilişkilerle ilgili sorular soruyor; daha büyükler ise genellikle para ve işle ilgili konuları merak ediyor. Bazıları Türkiye’den göç ederlerse daha iyi bir hayatları olup olmayacağını merak ediyor” diye anlatıyor.</p>
<p>Nazım’ın oğlu ve kafenin müdürü olan Serhat Gemsiz, kafenin müşterileri arasında ünlülerin ve yabancı hanedan mensuplarının da olduğunu söylüyor. Ayrıca aralarında yargıçlar, polis memurları ve üst düzey askeri yetkililerin de olduğu müşteriler, günümüz Türkiye’sinin değişken kurumsal yapısına ayna tutar şekilde çeşitli davaların sonuçları, büyük çaplı projelerin akıbeti veya bir bürokratik revizyon sebebiyle konumlarını kaybedip etmeyecekleri gibi konulara ilişkin sorular soruyorlar.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/unnamed-7.jpg" alt="">
<figcaption><em>Asmin Cafe’de bir tarot falcısı</em></figcaption>
</figure>
<p>Çok sayıda müdavimi olan Asmin Cafe’nin, müşterilerine yönelik sıradışı bir kuralı da var: Bir müşteri, aynı falcıya 30 gün içinde sadece bir kez fal baktırabiliyor.</p>
<p>Serhat, bu kuralın kafe için önemli olduğunu söylüyor: “Aradan zaman geçmeden tekrar fal baktırırsanız falın değeri azalır. Çünkü hayatınızda olan bitenle ilgili ayrıntılar değişmemiş olacak. Sırf bu yüzden her gün aynı falcıya tekrar fal baktırmak isteyen müşterileri gerçi çeviriyoruz. Bu süre içinde başka bir falcıyla görüşebilirler, ama aynı kişiyle görüşmek için bir ay beklemeleri gerekiyor.”</p>
<h3>Sesini duyurma ihtiyacı</h3>
<p>İstanbul’da yaşayan 35 yaşında bir gazeteci olan Zeynep*, düzenli olarag bir astrologla görüşüyor.</p>
<p>“Birkaç yıl önce, hayatımda ne istediğimi bilmediğim bir dönemdeydim. Önce bir terapiste gittim. Bunun faydası da oldu, ancak hala karar verirken kendimden emin değildim. Rehberliğe ihtiyacım vardı. Bu dönemde bir astrologla görüşmeye başladım” diye anlatıyor.</p>
<p>Bu iki deneyimi karşılaştırması istendiğinde, ikisinin farklı amaçlara hizmet ettiğini ifade ediyor.</p>
<p>“Bunları kıyaslamak mümkün değil. İkinsinin de faydasını gördüm,” diyor ve gülerek ekliyor: “Zaten terapistim kendi de astroloğa gidiyordu.”</p>
<p>Terapi hizmetleri Türkiye’de yaygınlaşsa da yüksek ücretler hala pek çok insan için bu hizmetlere ulaşmada bir engel teşkil ediyor. Bazıları, falcıların terapist, yaşam koçu, sırdaş ve arkadaş arasında kalan alanı doldurduğunu düşünüyor.</p>
<p>Serhat, kendilerine gelen pek çok müşterinin duygusal yükü ağır kişiler olduğunu söylüyor: </p>
<p>“İnsanlar buraya stresli, kalbi kırılmış, maddi sıkıntılar ve ilişkiler konusunda endişeli bir halde geliyorlar. Bizim işimiz onları neşelendirmek, cesaretlendirmek ve olumlu motivasyon yoluyla düşüncelerini değiştirmek. Bizim bir falcımız günde ortalama 30 kişiyle görüşüyor. Her gün bu kadar çok insanın duygularıyla muhatap olduğunuzda, insanları okumak ve onlara rehberlik etmek için sezgileriniz de çok gelişmiş oluyor.”</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/unnamed-8.jpg" alt="">
<figcaption><em>Asmin Cafe’de fal sırası bekleyen müşteriler</em></figcaption>
</figure>
<p>Serhat, kafenin müdavimlerinden birinin de Türkiye, İngiltere ve ABD’de akademik dereceleri olan bir klinik psikolog olduğunu söylüyor. Her ay Asmin’e gelen bu müşteri, Türkçe okuyup yazmayı kendi kendine, fal bakmayı ise Bingöl’de büyükannesinden öğrenmiş bir kadına fal baktırıyor.</p>
<p>Serhat, bu çapta bir psikoloğun fal baktırmasının, daha geniş bir eğilimin yansıması olduğu görüşünde:</p>
<p>“Pek çok müşteri, gelecekle ilgili bilgi almaktan ziyade bunu terapi gibi görüyor. En iyi falcılar, saf insan sezgisi ve duygusal bağ ile hareket edenler oluyor ki bu da terapilerin resmi ortamında çok kolay bulunabilen bir şey değil."</p>
<p>Diğer yandan bu işin içindeki herkes, fal ile terapi arasındaki sınırların muğlak olmasından yana değil. Yıldız haritası okumalarında Carl Jung’un teorilerinden de faydalandığını söyleyen karma astrologu Çisel Akın, bu sınırlara dikkat ettiğini söylüyor.</p>
<p>“Bir danışanım, bana astrolojik okumalarımın amacının ötesine geçen bir şekilde bel bağlama eğiliminde olduğunda görüşmeye devam etmiyorum,” diyen Çisel, çoğu müşterisinin hayatlarıyla ilgili karar alma konusunda yardıma ihtiyaç duyan kişiler olduğunu ekliyor.</p>
<h3>TikTok çağında fal</h3>
<p>Falcılık ve astrolojinin Türkiye toplumunda derin kökleri olsa da Instagram ve TikTok gibi sosyal medya platformları, bu uğraşları yeniden şekillendiren, yaygınlaştıran ve ticarileştiren bir rol üstleniyor.</p>
<p>“Sosyal medyada astrolojiyle ilgili pek çok içerikte, geleceğe ilişkin tahminlerde matematiksel ve sistematik yaklaşımlar öne çıkıyor. Bu da cinler ya da muska gibi daha geleneksel doğaüstü inançlara şüpheyle bakan kişiler için astrolojiyi daha güvenilir hale getirebiliyor,” diyor Çisel.</p>
<p>Bugün spirtüel influencer’lar, sayıları yüzbinleri bulan kullanıcıları cezbediyor ve insanlar artık evlerinden çıkmadan astrologlarla görüşebiliyor ya da tarot falı baktırabiliyor.</p>
<p>Serhat, bu değişimi kendi işlerine bir tehdit değil fırsat olarak görüyor. Bir mobil uygulama geliştirdiklerini ve Türkiye’de ve başka ülkelerde yaşayan 47 falcıyla kullanıcıları buluşturduklarını söylüyor. </p>
<p>Ayrıca Serhat yapay zeka destekli fal uygulamalarının yaygınlaşmasından da endişeli değil: “Yapay zeka fal uygulamaları işi bayağı bozuyor, ama bizim olayımız gerçek insanlarla bağ kurmak. Yapay zeka, bir makina gibi katı hareket ediyor. Gerçek falcılık ise samimi duygular, sezgi ve empati gerektirir.”</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/unnamed-9.jpg" alt="">
<figcaption><em>Çisel Akın’ı Instagram sayfasından bir gönderi.</em></figcaption>
</figure>
<p>1990’lardaki çatışma sürecinde yaşadıkları yerinden edilme deneyimi, Gemsiz ailesinde İstanbul’a geldikten çok sonra bile devam eden duygusal ve psikolojik izler bırakmış. Dolayısıyla müşterilerin kafeye getirdikleri endişeler ve varoluşsal kaygılar onlara hiç de yabancı değil.</p>
<p>“Müşterilerimizin paylaştığı pek çok hikayede kendi geçmişimizin yansımasını görüyoruz,” diyor Nazım.</p>
<p>Ekonomik dalgalanmalar, demografik değişimler ve süregelen belirsizliklerle boğuşan bir toplumda, bu ortak anlayış, insanların neden Asmin Kafe ve Falcılar Sokağı’na gelmeye devam ettiklerini açıklamaya yardımcı olabilir.</p>
<p>20 yılı aşkın süredir falcılıkla geçimini sağlayan Nazım, yine de geleceğin tahmin edilmesine dair temkinli konuşuyor:</p>
<p>“Geleceği sadece Allah bilir.”</p>
<p>(TM/VK)</p>
<p><em>*Bu kişilerin isimleri, mahremiyetlerini korumak adına değiştirildi</em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Depremden sonra hayata dönüş ile sosyal hayata dönüş süresi aynı olmadı"]]></title><link>https://bianet.org/haber/depremden-sonra-hayata-donus-ile-sosyal-hayata-donus-suresi-ayni-olmadi-320727</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/19/depremden-sonra-hayata-donus-ile-sosyal-hayata-donus-suresi-ayni-olmadi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/depremden-sonra-hayata-donus-ile-sosyal-hayata-donus-suresi-ayni-olmadi-320727</guid><description><![CDATA[Depremin ardından sahalara dönen bölge kulüpleri, yalnızca sportif kayıplarla değil; kopan taraftar bağları, dağılan altyapılar ve ertelenen sosyal hayatla da mücadele ediyor. Bağış Erten’e göre kalıcı iyileşme, geçici yardımlardan değil, sporu da kapsayan sürdürülebilir bir dayanışma politikasından geçiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Maraş merkezli 6 Şubat depremleri, barınma, güvenlik ve gıda gibi temel ihtiyaçların yanı sıra bölgenin sosyal yaşamında da derin yaralar açtı. Bu kırılmadan en çok etkilenen alanlardan biri de spor oldu.</p>
<p>Bölgedeki kulüpler faaliyetlerine ara vermek zorunda kalırken, yalnızca sahalardan değil, yıllar içinde kurdukları aidiyet ilişkilerinden, taraftarlarından ve altyapı düzenlerinden de uzaklaştı. Aradan geçen zamana rağmen yeniden sahaya dönen kulüpler, bugün yalnızca sportif değil, toplumsal bir toparlanma mücadelesi veriyor.</p>
<p>Biz de bu konu üzerine spor gazetecisi ve yorumcusu Bağış Erten’le depremin bölge futbolunda yarattığı uzun vadeli etkileri konuştuk.</p>
<p>Erten’e göre takımların eski güçlerine kavuşamaması, genç sporcuların gelişim süreçlerinin sekteye uğraması ve taraftarların kendi kentlerindeki spor ortamından uzak kalması, afetin uzun vadeli etkilerini gözler önüne seriyor. Kalıcı iyileşme için kısa süreli yardımlardan ziyade sporun yeniden yapılandırılmasına yönelik, sürdürülebilir dayanışma politikalarına ihtiyaç duyuluyor. Erten, bunun yanı sıra “Depremin açtığı yaraların hâlâ devam etmesi sistemsel bir sorun” diye vurguluyor.</p>
<h3>"Sosyal hayata dönüş zaman alıyor"</h3>
<p><strong>Depremin, bölge takımlarına sportif ve ekonomik bağlamda nasıl bir etkisi oldu?</strong></p>
<p>Deprem, Türkiye’yi etkiledi ancak bölgeyi ve bölgenin popüler kültür etkinliklerini kesinlikle daha çok etkiledi. Bölgedeki ihtiyaçlar hiyerarşisinde spor çok gerilere gitti, bu yüzden bölgedeki İskenderunspor ve Adana Demirspor hariç tüm kulüpler sportif faaliyetlerini durdurmak zorunda kaldı fakat durdurdukları, yalnızca sportif faaliyetler değildi.  Bunun yanında sportif yaşama biçimlerini de durdurdular.</p>
<p>Takımlar bir yıl ara verip faaliyete tekrar döndüklerinde, döndükleri konumda olamayıp her geçen gün eksiye doğru gittiler. Dolayısıyla kulüpler ara verdikten sonra hayata olduğu yerde devam edemedi. Hatayspor bu durumun örneklerinden birisi. Bu depremden etkilenen kulüplerin yaşadıkları, 1999 depreminde Kocaelispor’un da deneyimlediği bir süreçti. Deprem’den sonra hayata dönüş süresi ile sosyal hayata dönüş süresi aynı olmuyor.</p>
<p>Bölgedeki takımların hayata dönebilmesi için daha çok zamana ihtiyaçları var çünkü deprem ağır ve yıkıcı etkilere sebep oldu.</p>
<h3>"Yetenekli gençler parlayamadı"</h3>
<p><strong>Depremin gerçekleştiği bölgede, bir sezon sonra lige dönebilen sadece Hatayspor vardı. Maçlarını Mersin’de oynamak durumunda kaldı ve taraftarla bağında kopuş meydana geldi. Bu zorunlu göçün taraftara etkisi nelerdir?</strong></p>
<p>Futbolu, bizi hayatın dertlerinden uzaklaştıran bir unsur olarak görüyoruz ve bu sporla kendimize mutluluk alanı yaratmaya çalışıyoruz. O mutluluk alanı deprem gibi ağır bir travma ile etkilendiği zaman, taraftarlarına motivasyon vermek yerine eski güzel günlerin bir hatırlatıcısı haline geliyor. Bu durumda da taraftar ister istemez depremden önceki ve sonraki ortamı karşılaştırıyor. Örneğin Hatayspor’un kendi stadında oynayamadığı her maç taraftarın gönlünde bir yara açtı. Eğer o takım ters bir motivasyon yakalayamıyorsa -ki bu da çok zordur- her maç, her oyun taraftarın gönlünde yara bırakarak devam eder.</p>
<p><strong>Genç sporcuların başka şehirlere gitmesi sonucunda bölge sporunda nasıl bir değişim oldu?</strong></p>
<p>Türkiye’deki hiçbir takım genç sporcularını A takımında oynatmıyor ancak altyapıda fırsat veriyor. Depremin meydana geldiği süreçte bölge takımlarının çocuklarının da imkânları kayboldu. Bu imkansızlıklardan dolayı da sayısızca genç futbolcu parlayamadı. İşte tam burada da devamlılık öne çıkıyor, yeterli devamlılığı sağlayamadığınızda da yetenekli futbolcular elinizden kaçıyor. Aslında şu an etkilerini görmediğimiz ama uzun vadede kesinlikle etkisini hissedeceğimiz bir olay bu.</p>
<h3>“Türkiye sporda sosyal devletçi bir ülke değil!”</h3>
<p><strong>Bölge takımlarının hocaları ve yöneticileri, “Futbolcular bu bölgeye gelmek istemiyor!” ifadesini kullandılar. Bu olayı nasıl yorumlarsınız?</strong></p>
<p>Türkiye, sporda sosyal devletçi bir ülke değil, Avrupa’da da spor kültürü olarak ortaya çıkan kavram, aslında çok büyük oranda parasallaşmış kapitalist bir spor kültürü. Türkiye’deki spor anlayışı da bu yönde ilerledi.</p>
<p>O bölgedeki kulüplere imkanları ise sporu yönetenlerin sağlaması gerekiyor. Öncelikle bunun bir sistem sorunu olduğunu görmemiz lazım. Eskiden iş hayatında daha az gelişmiş bölgelerde çalışabilmek için imkanlar yaratılmıştı. Sporda da bunun yapılması gerekiyor. Aksi takdirde hiçbir futbolcuyu o bölgedeki yoksulluğa karşı ikna etmeniz kolay değil. Sporcuları da fedakâr olmaya zorlayamayız.</p>
<p><strong>Volkan Demirel, depremin ilk anından beri büyük fedakarlıklar yaptı ve takımı için çaba gösterdi. Volkan Demirel’in gösterdiği özveriyi, bazı yetkililer gösterseydi şu an depremden etkilenen takımlar bu durumda olur muydu?</strong></p>
<p>Hiç kimsenin kahramanlık yapmaya yükümlülüğü yok. Volkan Demirel o an durumu buna uygun olduğu ve dünyaya bakışı uygun olduğu için kahramanlık yaptı. Ama kahramanlık bir yükümlülük olamaz, o yüzden bu sistemsel bir sorundur ve o sorunu çözmesi gereken Volkan Demirel’ler değildir. Bu sistemi kuranlar, parmak bastığımız noktaya özel bir bakış açısı geliştirmediği sürece bu durum devam edecek.</p>
<h3>"Yardım değil dayanışma"</h3>
<p><strong>Deprem bölgesinde, sporu tekrar kalkındırmak için yapılan (70 milyon TL- Gençlik ve Spor Bakanlığı etkinlikleri) çalışmalar sizce yeterli oldu mu?</strong></p>
<p>Adına yardım dediğimiz şey başlı başına bir problem yaratıyor, bunun adı yardım değil dayanışma, yapılandırma olmak zorunda.</p>
<p>Yapılandırma da rakamlarla ölçülecek bir şey olmamalı, kurduğunuz yapısal düzenlemelerle ilgili olmalı. 100 milyon top gönderdiğiniz zaman da bir rakam eder , forma gönderdiğiniz zaman da eder. Bunların bir anlamı vardır tabii ki anlamsız değildir ama yapısal sistemi değiştirmez.</p>
<p>Bu noktada doğru rakamsal tahlilleri, oradaki yoksulluğu yaşayan çocukların sporun sağaltıcı yönünü nasıl taşıdıkları, spor yaparak yaşadıkları acıyı biraz daha iyileştirip iyileştiremediklerini görmemiz gerekiyor. Deprem sonrası o bölgede faaliyetler yapıldı ama bunun sistematiğinin ne kadar iyi olduğuna dair şüphelerimiz var çünkü bölgede etkilenen takımlar her yıl küme düşüyorlar. Bunun sonucunda çoğu sorunumuzu tedavi edemeyip, pansuman yaptığımız ortaya çıkıyor. Burada gereken yöntemin pansuman değil tedavi olduğunu, dayanışma olduğunu biliyoruz. Bunlara dair projeler geliştirilmesi lazım çünkü futbolun misyonlarından birisi de kitleler üzerinde kamusal etkisi yaratmasıdır.</p>
<p>Takımlara atfettiğimiz kamusal nitelik tam da bu anlarda ortaya çıkıyor ama bizim sosyal dayanışma ufkumuz yok, biz yardımı seviyoruz. Yardım da hiyerarşik bir ilişkidir, ast ve üst arasında olur. Üst, asta yardım eder. O yüzden yardım değil dayanışma olması gerekiyor.</p>
<p>(HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Senaryolara Müdahale Örgütü'ne operasyon]]></title><link>https://bianet.org/yazi/senaryolara-mudahale-orgutu-ne-operasyon-320697</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/senaryolara-mudahale-orgutu-ne-operasyon.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/senaryolara-mudahale-orgutu-ne-operasyon-320697</guid><description><![CDATA[Sezon finali hassasiyeti gözetilerek yapılan operasyonda, dizi senaryolarına hukuk dışı yollarla müdahale edip karakterleri mağdur ettiği belirlenen örgüt çökertildi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dizi senaryolarına hukuka aykırı yollardan müdahale ederek karakterleri mağdur eden örgüte yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Enteresan Suçlarla Mücadele Bürosu tarafından başlatılan İstanbul merkezli soruşturma kapsamında sabaha karşı ülke genelinde yapılan operasyonlarda çok sayıda kişi yakalandı.</p>
<p>Enteresan Suçlarla Mücadele Bürosu tarafından yapılan açıklamada <em>“Türkiye dizi sektörünün dünyada markalaşmasını çekemeyen odaklar tarafından finanse edildiği anlaşılan gruplar tespit edilmiştir. Müdahale edilen senaryoların mağdur karakterlerinin ihbarlarının da değerlendirildiği soruşturma kapsamında hukuk devleti ilkesine sadakat gereği çok yönlü bilirkişi incelemeleri yaptırılmıştır.</em></p>
<p><em>Örgüte yönelik araştırma kapsamında, Senaryolara Müdahale Örgütü (SMÖ) mensuplarının hesap hareketleri, baz istasyonu kayıtları ve sosyal medya hesapları incelenmiş olup örgütlü hareket ettikleri kesin olarak belirlenmiştir. Soruşturma kapsamında birden fazla odaktan eş zamanlı olarak desteklendiği belirlenen kişinin örgüt yöneticisi olduğu anlaşılmıştır.  </em></p>
<p><em>Türkiye’nin hizmetler ticareti açığının kapatılmasında ve toplumun hassasiyetlerinin korunmasında büyük öneme sahip dizi sektörünü, kötü niyetli kişilerin hukuk dışı yollarla etkilemesine izin verilmeyecektir. Dizisever kamuoyunun müsterih olmasını diler, mağdur karakterlerin adalet arayışının neticeye kavuşturulması için gerekli tüm önlemlerin alındığını kamuoyunun bilgisine sunarız" </em>denildi.  </p>
<p>Büyük bir gizlilik içinde yürütülen soruşturmanın daha önce lavaş, şakşuka, haydari ve tavuk kanat çetelerini çökerten özel ekip eliyle sürdürüldüğü öğrenildi. Soruşturmanın çok yönlü olarak devam ettiği ve örgütün yurtdışı ayağındaki kişileri de kapsadığı, muhatap ülkelerle bu kapsamda işbirliği ve istihbarat paylaşımı yapıldığı gelen bilgiler arasında. Operasyonların, dizi sektörüne zarar vermemesi için gerekli hassasiyet gösterilerek sezon sonunda yapıldığını ifade eden güvenlik kaynakları, <em>“Her ne kadar yaz dizileri başlamış olsa da şüphelilerin asıl hedefinin kış dönemi dizileri olduğu, şifreli kanallara ilişkin bu tür girişimlerin ise yoğunluğunun düşük olduğu görüldü” </em>dedi.</p>
<p>Hukuk dışı eylemler nedeniyle mağdur olan karakterleri canlandıran oyuncular henüz bir açıklama yapmadı. Oyunculara, menajerlere, oyuncu koçlarına, oyuncu eğitimi ve senaryo yazım atölyeleri yetkililerine ulaşılmaya çalışılsa da yazının kaleme alındığı ana kadar herhangi bir yanıt alınamadı.</p>
<p>Demokratik Dizi Yapımcıları Derneği’nin (DDYD) yaptığı açıklamada ise şu ifadelere yer verildi:</p>
<p><em>“İzleyiciyle etkileşime açık, katarsis takıntısından uzak, çok dilli ve farklı kültürlere hitap eden demokratik dizi yapımcılığı anlayışımızdan asla vazgeçmeyeceğimizi bir kere daha ilan ediyoruz. Dizi izleyicisini pasif bir tüketici olmaktan çıkarıp senaryonun aktif katılımcısı haline getiren anlayışımız ‘admin panel’ uygulamasıyla devam edecektir. Dizilerin resmi hesapları üzerinden, admin panel denetiminde yapılan yorumlar hukuka uygun olup bunun dışındaki ‘fan sayfası’ ve benzeri adlar altında gerilla taktikleriyle yapılan örgütlenmelere dizisever kamuoyunun asla itibar etmemesi gerektiğini bir kere daha vurguluyoruz.”</em></p>
<p>Sabaha karşı evlerinde ele geçiren şüphelilerin cep telefonlarına el konuldu. Pek çok şüphelinin polis ekipleri evde arama yaparken dahi gıcık olduğu dizi karakteri hakkında mesaj atmaya çabaladığını gören polislerin şaşkınlıklarını gizleyemedikleri görüldü.</p>
<p>Ev araması esnasında atılan mesajlar da soruşturma kapsamına alındı. İlk yapılan değerlendirmeye göre hakaret suçu unsurları taşıyan mesajların büyük bölümünün, dizi karakterinin şikayeti üzerine gözaltına alındığı iddiasını içerdiği ve bunun da örgütün etki alanını gösterdiği değerlendirmesi yapıldı.</p>
<p>Gözaltına alınanlar arasında olan ve örgüt yöneticisi olduğu değerlendirilen şahıs hastaneye sevki esnasında kameralara seslenerek <em>“Ne senaryodan ne diziden anlarız. Oturduğumuz yerden salladık, biraz eğlendik. Biz salladıkça senaryoyu değiştirenler olunca biz de demokratik hakkımızı kullanıp örgütlendik. Gıcık karakterleri malamat ettik. Bizi ciddiye alanlar utansın” </em>dedi.   </p>
<p>(ÖE/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Devlet Baba evlatlarını yerken…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/devlet-baba-evlatlarini-yerken-320722</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/devlet-baba-evlatlarini-yerken.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/devlet-baba-evlatlarini-yerken-320722</guid><description><![CDATA[Babalar Günü, bizi büyüten babalara teşekkür etmenin ötesinde; yurttaşı çocuklaştıran, itaati saygı diye pazarlayan ve geleceği kendi ikbali için rehin alan siyasal baba putlarıyla hesaplaşmanın da günü olabilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>"Bilgelik, putları yıkmak değil, onları hiç inşa etmemektir."</em></p>
<p style="text-align: right;">Umberto Eco</p>
<p>Babalar Günü’ne çiçekli, kravatlı, kol saatli, çocukluk fotoğraflarıyla yumuşatılmış vitrinlerle çepeçevre kuşatılarak giriyoruz. Vitrinlerin şıklığı hayatı kuşkusuz estetize eder ama bazı günlerin üstündeki duygusal verniği kazımadan, o günlerin hangi iktidar biçimlerine hizmet ettiğini göremeyiz. Takvim, masum değildir. Anma günleri, hatırlatır ama terbiye de eder. Kime minnet duyacağımızı, kime teşekkür edeceğimizi, kimi kutsayacağımızı, kimin karşısında susacağımızı da öğretir.</p>
<p>Babalar Günü, babalık imgesinin hangi siyasal dilde çoğaldığını, hangi otorite biçimlerine sızdığını, hangi itaat terbiyesini meşrulaştırdığını, yurttaşın ne zaman evlatlaştırıldığını düşünmemize olanak sağlar.</p>
<p>Bu yazının tartışmayı murad ettiği asıl mesele, siyaset kurumunun babalıkla kurduğu kadim akrabalıktır. Devlet baba, milletin babası, reis, şef, kurtarıcı, ulu önder, kurucu irade, büyük adam… Siyaset, kendini çoğu zaman baba diliyle anlatır. Yurttaş ise bu dilin içinde ergin bir özne olmaktan çıkarılır; korunacak, kollanacak, terbiye edilecek, hizaya getirilecek, gerektiğinde azarlanacak evlada dönüştürülür.</p>
<p>Böyle bakınca Babalar Günü bizi aile içi sevgi ritüelinden çıkarır; siyaset felsefesinin eski ama hâlâ yakıcı sorularıyla baş başa bırakır: Statü, saygının nedeni midir? Baba olmak, lider olmak, devlet adına konuşmak, bir kişiye kendiliğinden saygınlık kazandırır mı?</p>
<h3>Korkunun terbiyesi</h3>
<p>Aristoteles cesareti “nelerden korkulacağını bilmek” olarak tanımlar. Cesareti korkusuzluk olarak değil, nelerden, ne zaman, ne ölçüde korkulacağını bilmek olarak düşünür. Cesaret, korkunun yokluğu değildir; korkunun terbiyesidir. İnsan korkmadığında değil, korkusunu doğru yere koyabildiğinde cesurca eylemlerde bulunarak erdemli olabilir.</p>
<p>Siyasetin karanlık koridorlarında anlatılagelen bir Kruşçev anekdotu vardır. Stalin’den sonra partinin başına geçen Kruşçev, bir toplantıda Stalin’i sert biçimde eleştirir. Salondan bir ses yükselir: “Peki sen neredeydin o zaman?” Kruşçev öfkeyle sorar: “Kim söyledi bunu, kim?” Kimseden çıt çıkmaz. Kimse ortaya çıkmaz. Bunun üzerine Kruşçev “Ben, ben, işte oradaydım.” der.</p>
<p>Bu hikâyenin tarihsel doğruluğundan çok, taşıdığı politik hakikat önemlidir. Korkunun hafızası vardır. Dün salonda başını eğen, yarın kürsüye çıktığında aynı salonu susturabilir. Yer değiştirmek özgürleşmek değildir. Makam değiştirmek, korkunun pedagojisinden çıkmak anlamına gelmez. Korku köleleştirir, kölede özgürlüğün bilinci yoktur. Efendi olsa dahi aynı köleliğin bilincinin yarattığı kalebent içinden dünyaya bakmaya devam eder.</p>
<p>Türkiye’de siyaset kurumuyla ilişkimiz çoğu zaman böyle bir korku terbiyesi içinde kurulur. Baba, yalnızca sevilen, sayılan, danışılan kişi değildir; kızmasından korkulan, huzuru bozmasın diye idare edilen, “aman şimdi zamanı değil” denilerek karşısında geri çekilinen kişidir. Baba konuşunca ev susar. Baba kızınca masa donar. Baba bakınca cümle yarım kalır.</p>
<p>Siyasal baba da böyle işler. Eleştiriyi saygısızlık, itirazı nankörlük, hak talebini hadsizlik, eşit ilişki arzusunu terbiyesizlik sayar. Yurttaş çocuğa, çocuk evlada, evlat da itaate çevrilir. Sonra bu itaat, <em>saygı </em>diye adlandırılır. Oysa <strong>itaat, saygının kılığına girmiş korkudur</strong>.</p>
<h3>Kronos’un sofrasında gelecek</h3>
<p>Grek mitolojisinde Kronos çocuklarını yutar. Çünkü çocuk, gelecektir. Gelecek ise statükonun sonunu imler. Her doğum bir başlangıçtır; başlangıç eski düzen için gücül tehdittir. Kronos’un korkusu, babanın korkusudur: Yerini alacak olanın korkusudur. Ama ölüm kaçınılmaz. Son da!  Rhea, Kronos’a çocuk yerine kundaklanmış bir taş verir. Zeus böylece pek de incelikli olmayan bir hileyle kurtulur. Böylece gelecek, babanın midesinden kaçırılır.</p>
<p>Mitik anlatılar, iktidarın bilinçdışını ifşa eder. Babanın çocuklarını yemesi, aile anlatısının karanlık tarafıdır. Her baba beslemez, hayata hazırlamaz, korumaz. Bazı babalar kendi kudretini korumak için evlatlarını bastırır, yaşamak için onları yutar, kendini evlatlarıyla besler.</p>
<p>Siyasetin baba figürleri de çoğu zaman Kronos’un sofrasında oturur. Hayat vaat ederken geleceği gasp ederler. Gençleri sevdiklerini söylerken gençliğin siyasal katılım yollarını tıkarlar. Milleti koruduklarını söylerken milleti edilginleştirirler. “Evlatlarım” diye seslenirken yurttaşı ergin özne olmaktan çıkarıp hane halkına, taraftara, tebaaya, çocuklaştırılmış kitlelere dönüştürürler. Çocukların da kuşkusuz “irade”si olamaz. Böylece onlar adına verilen kararlar da meşrulaştırılmış olur.</p>
<p>Bu nedenle Babalar Günü’nde babaya teşekkür etmeden önce sormak gerekir: Bu baba bizi büyütüyor mu, yoksa yutuyor mu?</p>
<h3>Hürmetin kutsal gölgesi</h3>
<p>“Anne ve babana hürmet edeceksin!” Tevrat’taki On Emir’den biridir. Bu buyruk, tarih boyunca yalnızca aile içi hürmetin değil, otoriteye itaatin de dayanaklarından biri olarak okunmuştur. Ebeveyne saygı, pek çok kültürde Tanrı’ya, geleneğe, devlete, yasaya, hiyerarşiye… saygıyla iç içe geçer.</p>
<p>Din, aile, siyaset, eğitim ve ekonomi kurumu birbirinden bağımsız adalar değildir. Çoğu zaman birbirini tamamlayan, birbirine payanda olan, birbirini meşrulaştıran kurumlardır. Hıristiyanlığın Roma tarafından soğurulması bu açıdan öğreticidir. Yoksulluğun, tevazunun, güçsüzlerin, alçakgönüllü yaşamın diliyle ortaya çıkan bir inanç, tarih içinde ihtişamlı bir kurumsal iktidarın merkezlerinden birine dönüşebilmiştir. Demek ki kutsal olan her zaman masum değildir. Kutsallık, bazen en dünyevi iktidar biçimlerinin üzerine örtülen en zarif kumaştır. Buradaki temel soru şudur: Saygı kime gösterilir?</p>
<p>Saygı, statünün zorunlu sonucu değildir. Saygınlık, statünün gerektirdiği sorumluluğun adilce, usulle, ölçüyle, hesap verebilirlikle yerine getirilmesiyle kazanılır. Bir baba çocuğunu korumuyorsa, kollamıyorsa, hayata hazırlamıyorsa, onun özerkliğini tanımıyorsa, kendi korkularını çocuğunun kaderi yapıyorsa, yalnızca baba olduğu için saygıyı hak eder mi? Aynı soruyu siyaset kurumunun babaları için sorabiliriz.</p>
<h3>Devlet Baba ve istisnanın yerleşik düzeni</h3>
<p>Carl Schmitt’in ürkütücü berraklıktaki “Egemen, istisna haline karar verendir” sözü “iktidar”a dair aklı başında herkesi sarsıcı bir hakikati dile getirir. Normal zamanlarda hukuk işler gibi görünür; fakat kriz anında hukukun askıya alınıp alınmayacağına kimin karar verdiği, iktidarın çıplak yüzünü gösterir.</p>
<p><em>İstisna hali</em> kavramı, bugün siyasal iklimi anlamak için hâlâ işlevseldir. Çünkü bazı rejimlerde olağanüstü olan, zamanla olağanın içine yerleşir. İstisna norm olur. Usul yük sayılır. Keyfiyet karar diye sunulur. Hukuk, herkes için ortak zemin olmaktan çıkıp <em>dost </em>ile<em> düşman</em>ı ayıran bir eleme aygıtına dönüşür.</p>
<p>Böyle bir iklimde siyaset kurumunun özneleri “milletin babası” diye konumlandırıldığında saygı talebi tartışmalı hale gelir. Çünkü baba, en yalın anlamıyla koruyan, kollayan, özerklik tanıyan, gözeten, kaynak bulan, çocuğun dünyaya tutunması için sorumluluk alan öznedir. Babalık iktidar değil, bakım yükümlülüğüdür. Baba, evladının geleceğini kendi koltuğuna ipotek edemez. </p>
<p>Eğer siyasal baba yurttaşı özgürleştirmiyor, erginleştirmiyor, haklarını güvence altına almıyor, onu kendi hayatının öznesi haline getirecek olanakları tesis etmiyor; evlatlarını seçimlerde hatırlıyor, diğer günlerde azarlıyor, susturuyor, tehdit ediyor, hizaya sokuyorsa; orada saygı değil, itaat üretilir. İtaat, baba evinde sessizlik gibi başlayıp devlet dairesinde mühür olur. Egemenin hukuku askıya alarak kendi keyfiyetini norm kıldığı her istisna anı, evlatların da kendi vicdanlarını askıya alarak birer 'emir kuluna' dönüşmesinin politik zeminini hazırlar.</p>
<h3>“Emir kuluyum”un karanlık konforu</h3>
<p>Yirminci yüzyılın devlet eliyle yapılan katliamların uygulayıcıları, “Bana emredildi” diyerek, kötülüğün sorumluluğundan kendini kurtarabilir mi? Nürnberg’den sonra modern hukuk ve etik, emre itaatin masumiyet garantisi olmadığını daha açık biçimde düşünmek zorunda kaldı. Çünkü her düzen, kendi memurlarını, askerlerini, bürokratlarını, siyasetçilerini ve yurttaşlarını görev diliyle kötülüğe ortak edebilir. Kötülük, her zaman şeytani bir taşkınlıkla gelmez; çoğu zaman bürokrasiyle, talimatla, emir-komuta zinciriyle, “ben sadece görevimi yaptım” cümlesinin serin gölgesiyle gelir.</p>
<p><strong>Anayasa’nın “kanunsuz emir” başlığı altında koyduğu ilke de bu yüzden önemlidir: Konusu suç teşkil eden emir hiçbir suretle yerine getirilemez. Yerine getiren kişi sorumluluktan kurtulamaz.</strong></p>
<p>Bu ilkeyi yalnızca kamu görevlileri için teknik bir hukuk maddesi olarak görmemek gerekir. Bu, aynı zamanda yurttaşlık bilinci için de güçlü bir metafordur. Hukuksuzluğa itaat etmek, yalnızca hukuki değil, etik bir sorundur. Amir hukuksuz emir veriyorsa, astın itaati erdem değildir. Lider adaletsizliği buyuruyorsa, taraftarın sadakati ahlak olamaz. Baba evladını suça, suskunluğa, hak ihlaline ya da korkuya çağırıyorsa, evladın boyun eğişi saygı değildir.</p>
<h3>Baba katli değil, baba putunun reddi</h3>
<p>Türkiye toplumuna dair sık tekrarlanan bir iddia vardır: Bizde baba katli yoktur. Grek mitolojilerindeki Oidipus geriliminin, modern edebiyattaki baba öldürme arzusunun bizde aynı biçimde işlemediği söylenir. Bu tür genellemeler sorunludur; bir toplumu tek bir simgeyle okumak, genellikle o toplumun karmaşık yapısını görünmezleştirir. Yine de bu anlatı bir ipucu verir: Bizde babayı öldürmekten çok, babayı yaşatmak; baba makamını korumak; baba figürünü eleştiri dışı tutmak görece güçlü bir eğilimi gösterir.</p>
<p>Ama mesele babanın katledilmesi değil, baba putunun reddidir. Eco’nun “Bilgelik, putları yıkmak değil, onları hiç inşa etmemektir”<em> </em>sözü tam burada anlam kazanır: Bilgelik, putu yani yaşamı çoraklaştıran, özgürlükleri tırpanlayan, düşünmeyi donduran her türlü putu doğası gereği reddetmektir. Putu yıkmak bile putun merkeziliğini kabul etmek anlamına gelir. Asıl özgürleşme, babayı putlaştırmamaktır. Babayı insanlaştırmak, siyasetçiyi statüsünden indirmek, lideri hesap verebilir kılmak, devleti kutsallıktan çıkarıp kamusal hizmet örgütü olarak düşünmek yurdumuzu da yurdu paylaşanları da özgürleştir.</p>
<h3>Babalar, bilmedikleri dilin yasasını yazarken</h3>
<p>Bugünün Türkiye siyasetinde ağır, yaşlı, yorucu bir baba gölgesi var. Farklı siyasal konumlarda duran, farklı meşruiyet kaynaklarından beslenen, farklı tarihsel yükler taşıyan figürler ülkenin kaderi üzerinde hâlâ belirleyici. İktidarın, milliyetçi siyasetin, Kürt meselesinin ve ana muhalefetin krizlerinin aynı sahnede birbirine düğümlendiği bir dönemde, siyaset yaşlı babaların uzun, uzun olduğu kadar da koyu gölgesi altında.</p>
<p>Burada biyolojik yaşçılık yapmak değil niyetim. Yaşlılık tek başına sorun değildir. Deneyim, hafıza, ihtiyat, tarihsel sezgi, deneyimden süzülen ilişkiler, kavrayışlar her alanda olduğu gibi siyaset kurumu için de değerlidir. Sorun, deneyimin kendini gelecek üzerinde vesayet hakkı sanmasıdır. Sorun, yaşın bilgelikle; makamın hakikatle; uzun siyasal ömrün ahlaki üstünlükle karıştırılmasıdır.</p>
<p>Geçmiş yüzyılın siyasal habitusuyla (Boomer Kuşağı) dijital çağı yönetmeye kalkmak, bilmediği bir dilin yalnızca alfabesini ezberlemiş birinin o dilde yasa yapmaya kalkmasına benziyor. Harfleri tanıyor ama sözcüklerin ruhunu duymuyor; sözcükleri seçiyor ama cümlenin kurduğu dünyayı kavrayamıyor. Bugünün siyasal babaları, geçmiş yüzyılın kavramlarıyla dijital ağların, iklim krizinin, güvencesiz emeğin, göçün, genç işsizliğinin, kadın mücadelesinin ve çocuk haklarının iç içe geçtiği yeni bir çağ hakkında hüküm kuruyor. Yaş ortalaması 76 olan Erdoğan, Bahçeli, Öcalan, Kılıçdaroğlu bu dörtlü, 90 milyon insanın kaderini tayin edecek kararlar alırken, evlatların hayatı kesik bağlantılar, askıya alınmış gelecekler, yarım bırakılmış cümlelerle yazılıyor.</p>
<p>Bu dörtlü, eski dünyanın büyük harfleriyle konuşuyor; oysa toplum, artık bir başka gramerin içinde nefes almaya çalışıyor. Siyasal katılım araçları kastre edilmiş, boğulmuş, işlevsizleştirilmiş; yurttaşlar ise özne olmaktan çıkarılıp pasif-izlere dönüştürülmüş. Görüyor ama dokunamıyor, duyuyor ama müdahil olamıyor, bedel ödüyor ama masada temsil edilmiyor. Baba konuşuyor, evlat izliyor; baba karar veriyor, evlat sonuçlarına katlanıyor. O halde Babalar Günü’nde her evladın sormakla mükellef olduğu sorular şunlar olabilir: “Evlatlar, kendi hayatlarının dilini bilmeyen bu siyasal babalara saygı duymaya devam edecekler mi, etmeliler mi? Eğer saygı statünün değil sorumluluğun sonucuysa, bu babalar hangi hakla hâlâ evlatlarının geleceği adına konuşuyor?”</p>
<h3>Kurtarıcı bekleyen toplum</h3>
<p>Ömer Naci Soykan, “Kurtarıcının Geri Dönüşü ya da Geleceği Çalınmış Toplum” başlıklı makalesinde ergin olmayan toplumun kurtarıcıya ihtiyaç duyduğunu söyler. Kendi örgütlülüğünü kuramayan, kendi aklını kamusal olarak işletemeyen, kendi hakkını kolektif olarak savunamayan toplum, efendi, baba ya da kurtarıcı arar.</p>
<p>Oysa örgütlü toplum kurtarıcı beklemez. Kendi yaşamının öznesi olur. Siyaset de tam olarak budur: <strong>Bir toplumun kendi ortak hayatını örgütleyebilme kudreti.</strong></p>
<p>Kant’ın Aydınlanma tanımı burada yeniden duyulur: Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayış halinden çıkmasıdır. Ergin olmayış, aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamama halidir. Bu yalnızca bireyin değil, toplumun da meselesidir. Kendi siyasal aklını babalara havale eden toplum, erginleşemez.</p>
<p>Babalar Günü’nde evlatlar olarak şu soruyu yüksek sesle sorabilir miyiz: “Babalarımız bizi erginleştiriyor mu, yoksa erginleşmemizi engelleyerek kendi babalık makamlarını mı sürdürüyor?</p>
<p>Şef, baba değildir.</p>
<p>Antropolojide efendisiz topluluklara dair tartışmalar bize bir başka imkânı hatırlatır. Bazı topluluklarda şef, mutlak iktidar sahibi değildir. Gelenekleri işletir, dağıtımın, sözün, ritmin sorumluluğunu taşır. Şef yasa koyucu tirana dönüşmeye, topluluğun üstüne çıkmaya, kendini gelenekten, ortak akıldan büyük görmeye kalktığında topluluk onu terk edebilir, tanımayabilir, başka birini şef olarak görür.</p>
<p>Saygı da zaten “saymak”la ilgilidir. Saymak, birini görmek, yerini kabul etmek, aynı zamanda hesabını tutmaktır. Saygı, koşulsuz bağlılık değildir. Saygı, birini ölçüsüzce kutsamak hiç değil, onu ilişkiler ağı içinde yerli yerine koymaktır.</p>
<p>Baba sayılır; ama sayıldığı için hesap dışı bırakılamaz. Baba sevilir; ama sevildiği için eleştiriden muaf değildir. Baba dinlenir; ama dinlenmek, hakikatin tek sahibi olmak anlamına gelmez. Siyasal babalarımızı gerçekten saymak istiyorsak, önce onları sayılabilir kılmalıyız yani <em>hesap verebilir, sınırlı, denetlenebilir, eleştirilebilir, değiştirilebilir.</em></p>
<h3>Saygıyı geri çekmek</h3>
<p>Peki bizler, yani pasif-izlere dönüştürülmüş yurttaşlar, bu koyulaşan tablo karşısında ne yapabiliriz? En yalın yerden başlayabiliriz: Saygı ile itaati ayırabiliriz.</p>
<p>Saygı duymayı bırakmak, şiddet istemek, baba katilliği demek değil, putlaştırmayı reddetmektir. Lideri insanlaştırmak, devleti kutsallıktan indirmek, makamı sorumluluğa bağlamak, yaşlılığı bilgelikle karıştırmamak, babalığı iktidarla değil bakım yükümlülüğüyle yani kamusal hizmetle ölçmektir.</p>
<p>Eğer babalar evlatlarını hayata hazırlanmasına olanak sağlamıyorsa; evlatlarının siyasal katılım kanallarını kapatıyorsa; geleceği kendi ikballeri için rehin alıyorsa; hukuku usul olmaktan çıkarıp keyfiyetin aracına dönüştürüyorsa; gençlerin, kadınların, çocukların, emekçilerin kudretini bastırıyorsa; o zaman saygıyı hak etmiyorlar demektir.</p>
<p><strong>İktidar, ittifaktır.</strong> Gücünü yalnızca yukarıdan almaz; tabandan devşirdiği rızadan da alır. Bizim suskunluğumuz, onların kudretine eklenir. Bizim korkumuz, babaların makamını küntleştirir. Bizim “ama baba” deyişimiz, onların bizi çocuklaştırmasının yolunu açar.</p>
<p>Bu yüzden Eleştiriye Övgü’nün Babalar Günü çağrısı şu olabilir: Bizi büyüten, özgürleştiren, koruyan, hayata hazırlayan, sorumluluk alan, hesap veren, sınırını bilen, evladının kendi yolunu açmasına izin veren, evlatlarını dinleyen, evlatlarına kişi muamelesi yapan babalara saygı duyabiliriz. Ama evladını yiyen Kronoslara, geleceği ipotek eden siyasal babalara, yurttaşı çocuklaştıran liderlere, hukuksuzluğu emir diye sunan makamlara, itaat talep eden devlet babalara saygı duymak sorumluluğumuz değil bilakis yaşama karşı sorumsuzluğumuz olabilir. İşte bu sorumsuzluğumuz nedeniyle babaların suç ortağıyız. Suç ortağı olmayı reddebiliriz.</p>
<p>Nasıl mı? İlk yapılması gereken, siyasal babalarımızı putlaştırmaktan vazgeçmek olabilir. Çünkü ergin toplumlar baba aramaz; kurum kurar. Kurtarıcı beklemez; örgütlenir. Emir dinlemez; hukuk ister. İtaat etmez; hesap sorar. Korkuyla susmaz; eleştiriyi yurttaşlığın en temel sorumluluğu olarak görür. İşte o vakit, Babalar Günü bir başka anlama kavuşur: Bizi çocuklaştıran babaların değil, bizi erginleştiren ilişkilerin günü olur.</p>
<p>(MVB/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir parça peynir, bir açık kapı, bir ömürlük bağ: Bitter]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-parca-peynir-bir-acik-kapi-bir-omurluk-bag-bitter-320715</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/bir-parca-peynir-bir-acik-kapi-bir-omurluk-bag-bitter.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-parca-peynir-bir-acik-kapi-bir-omurluk-bag-bitter-320715</guid><description><![CDATA[Bir köpekle yaşamak yalnızca ona ev açmak değil; geçmişine, korkularına, neşesine ve iyileşme zamanına da yer açmakmış. Bitter bize güvenin sessiz emeğini öğretti.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bazı karşılaşmaların bir başlangıç tarihi olur; takvimde yeri bellidir, hatta saati bile hatırlanır. Ama asıl karşılaşma çoğu zaman daha sonra başlar. Aynı evin içinde birbirinin sesini, kokusunu, korkusunu, neşesini öğrenirken. Bir elin ötekine ne kadar yaklaşabileceğini, bir bakışın ne zaman “tamam” anlamına geldiğini, bir sessizliğin ne zaman güvene dönüştüğünü anlarken.</p>
<h3>Önce bir ses, sonra bir isim</h3>
<p>Bitter’le hikâyemiz de böyle başladı. Önce adını duydum.</p>
<p>Bir gün ofiste Tuğçe ile konuşurken, komşumuz olan araştırma şirketi KONDA’nın Bitter adında bir köpeğinden söz etti. Bitter KONDA’da, ofiste kalıyordu. Ben ise onu henüz görmemiştim; yalnızca evimin camından zaman zaman gelen havlama sesini biliyordum. Bazı canlılar hayatımıza önce sesleriyle girer.</p>
<p>Bu konuşmadan bir gün sonra, evde sıradan bir akşam geçirdiğimi sanıyordum. İşten yorgun dönmüştüm, dışarıdan yemek söylemiştim. Günün kendini tekrar eden küçük yorgunluklarından biriydi işte: Kapı çalacak, yemek gelecek, akşam bitecek. Ama hayat bazen kapıyı yanlış bahçeden çaldırır.</p>
<p>Yemeği getiren kurye, önce yanlışlıkla KONDA’nın bahçesine girmiş. O sırada Bitter kapıyı açık bulmuş ve heyecanla kendini sokağa atmıştı. Balkondan aşağıya bakarken Tuğçe’nin bir gün önce bahsettiği Bitter’in bu kız olduğunu hatırladım. Kurye de durumu anlatınca, elimde bir parça peynirle hızla aşağı indim.</p>
<p>Önce yarı heyecanlı yarı tedirgin Tuğçe’yi aradım. Tuğçe, hemen KONDA’da çalışan arkadaşı Ayşe’yi aradı. Sonra silsile halinde bir “Bitter operasyonu” başladı. Yedek anahtar gelene kadar KONDA’nın kapısında, kaldırımda Bitter’le birlikte oturduk. Ona peynir ikram ettim. Dışarıdan bakınca belki yalnızca kaçmış köpeği oyalayan bir insan ve peynire ilgi gösteren bir köpek görülebilirdi. Ama bazen kader en gündelik sahnelerin içine saklanır. Bir kapının önüne, bir kaldırıma, bir parça peynire.</p>
<figure class="image"><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/06/200x200-7.png" alt="">
<figcaption>15 Kasım 2025 / Bitter ile ilk karşılaşmamız.</figcaption>
</figure>
<h3>Birlikte alınan sorumluluk</h3>
<p>Hayatımın kayıplar ve yaslarla çevrili dönemini geride bırakmaya çabalıyordum, üzerimde pijamalarım yanımda kocaman gözleriyle bana bakan kapkara bir kız iştahla elimden peynir yiyordu. Bu eşsiz karşılaşmanın üstüne birlikte yaşamamızın hepimize çok iyi geleceğine inandık. Daha sonra Bitter’i bebekken barınaktan çıkaran Aydın Erdem ile tanıştık ve bir evde yaşamasının ona daha iyi geleceğine karar verdik. Bu sorumluluğu Ersin’le birlikte alırken bir canlıyı hayatına dahil etmenin, yalnızca sevgiyle değil, birlikte karar alma, birlikte emek verme ve birlikte dönüşme haliyle de ilgili olduğunu da biliyorduk. Bitter’in gelişiyle günlük hayatımızın ritmi, sabahlarımız, akşamlarımız, dışarı çıkışlarımız, evdeki sessizliklerimiz onunla yeniden kuruldu.</p>
<p>KONDA’nın “hakkımızda” bölümünde Bitter için şöyle yazıyor:</p>
<p>“1 Haziran 2018’de Bodrum’da doğdu. Bir süre sokakta yaşadıktan sonra kendini bir barınakta buldu. Zor koşullara rağmen içindeki sevgiyi hiç kaybetmedi. Kendisini sahiplenen Erdem Ailesi sayesinde KONDA ekibine katıldı. 2023 yılından bu yana KONDA’da motivasyon uzmanı olarak görev yapıyor. İnsanları çok seviyor.”</p>
<p>Bu cümleleri ilk okuduğumda en çok “zor koşullara rağmen içindeki sevgiyi hiç kaybetmedi” kısmında kaldım. Bazı canlılar bunu nasıl yapar? Kötü bir deneyimden, terk edilmişlikten, korkudan, belirsizlikten geçip de hâlâ sevmeye nasıl devam eder? İnsan bazen bir kırgınlığın arkasına yıllarca saklanırken, bir köpek bütün geçmişine rağmen başını dizinize koyabilir. Üstelik bunu unutkanlıktan değil, belki de hatırladığı halde yapar.</p>
<h3>Güvenin sessiz emeği</h3>
<p>Bitter Ocak ayında eve geldi. Önce birbirimize biraz uzaktan baktık. Yetişkin bir köpekle yaşamak, özellikle geçmişinde bilinmeyen acılar, alışkanlıklar ve korkular taşıyan bir köpekle yaşamak, insana sabrın en gerçek halini öğretiyor. Sevgi bazen yaklaşmak değil, yaklaşmamak demek. Beklemek demek. Elini uzatmadan önce izin istemek, gözünü kaçırdığında ısrar etmemek, bir adım geri çekilmeyi de bağ kurmanın parçası saymak demek.</p>
<p>Evde bir de sarman kedimiz Memo vardı. Bitter zaten genelde kedili evlerde yaşamıştı. Buna rağmen her şeyin kendiliğinden ve kolay olacağını sanmadık. Her sabah, her akşam yeniden denedik. Aynı evin içinde yürümeyi, birbirimizin sınırlarını okumayı, aynı odada durmayı, birlikte susmayı öğrendik.</p>
<p>Bitter bize güvendikçe, ona biraz daha yaklaşmamıza izin verdi. Bize güvendikçe, bedeninin hikâyesini de yavaş yavaş anlattı. Sırtına doğru bir noktadan daha önce ısırıldığı için oraya dokunulmasından inanılmaz çekiniyordu. Bazen ağlama ile havlama arası bir sesle kendini kapatıyor, cenin gibi büzülüyordu. Bir gün bunu ikimiz evde yalnızken yaşadık. O an aniden ağlamaya başladım.</p>
<p>Çünkü birbirimizde çok acıyan bir yere dokunmuştuk.</p>
<p>Bu yalnızca fiziksel bir acı değildi. Daha çok ruhumuzda kalmış bir güvensizliğin, bir zamanlar bize iyi davranmamış dünyanın bıraktığı tortunun karşı karşıya gelmesiydi. Onun sırtındaki dokunulmaz yerle benim içimdeki dokunulmaz yer birbirini tanımıştı sanki.</p>
<p>Sevmek bazen iki canlının birbirine yaklaşması değil, birbirinin sınırını incitmeden yanında kalabilmesidir. Bitter’le birbirimizi böyle sevdik. Birbirimizin üzerine yürüyerek değil, birbirimize alan açarak. Israr ederek değil, bekleyerek. “Artık geçti” demeden, “geçmesi için buradayım” diyerek. Güven, bir anda verilen bir söz değil, tekrar tekrar tutulması gereken küçük sözlerden oluşuyor.</p>
<p>Oradan buraya saatler, günler, haftalar, aylar geçti.</p>
<p>Bir zamanlar vücudunun bazı yerlerine dokunulmasına izin vermeyen Bitter, artık her zerresini kaşıyıp sevelim diye önümüze seriliyor. Sırtını, karnını, boynunu, patilerini, kulaklarının arkasını bize emanet ediyor. Bedenini tekrar sevilebilir bir yer olarak hatırlıyor. Belki de güven dediğimiz şey biraz da budur: Bir zamanlar acıyan yerin, bir gün sevgiyle temas edilebilir hale gelmesi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/1200x700-8-1.png" alt="">
<figcaption>Bitter ve bizimle kutladığı ilk doğum gününde (8 yaşına girdi) gelen hediyeleri.</figcaption>
</figure>
<h3>Birbirimize benzemeye başlarken</h3>
<p>Günün sonunda birbirimize benzemeye başladığımızı fark ettim. Sabah neşelerimiz, uzun yürüyüşlerden sonra yorgun ama memnun eve dönüşlerimiz, her şeyi kutlama isteğimiz, evimizin kalabalık sofralarından duyduğumuz huzur, nerede bir güneş ışığı varsa burnumuzu oraya dayamamız hepsi benziyor.</p>
<p>Bağ kurmak zaman ve emek vermekti. Bir canlının size doğru attığı her küçük adımı fark etmek, o adımı asla hafife almamaktı. Bitter, bana bunu öğretti. Sevginin coşkulu tarafını da, güvenin sessiz emeğini de.</p>
<h3>Bir hayatın anahtarı</h3>
<p>Şimdi geriye dönüp baktığımda, Tuğçe ile bir gün önce yaptığımız o heyecanlı konuşma, yemeği getiren kuryenin yanlış bahçeye girmesi, Bitter’in kendini sokağa atması bunları tesadüf gibi düşünemiyorum. Belki bazı yollar gerçekten yanlış kapılardan geçerek doğru yere varıyordur.</p>
<p>Ve ben hâlâ bazen o ilk kaldırıma dönüyorum zihnimde. Elimde bir parça peynir, yanımda kapının açılmasını bekleyen Bitter. O an bilmiyordum ama meğer ikimiz de aynı şeyi bekliyormuşuz: Bir kapının değil, birbirimize açılacak bir hayatın anahtarını.</p>
<p>(NÖ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yapay zeka, emek ve razı edilmiş insanlık]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-emek-ve-razi-edilmis-insanlik-320702</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/yapay-zeka-emek-ve-razi-edismis-insanlik.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-emek-ve-razi-edilmis-insanlik-320702</guid><description><![CDATA[Yapay zekâ, insanlığı yalnızca yeni bir teknolojik eşiğe değil; konfor ile özgürlük, verimlilik ile onur, rıza ile tahakküm arasında yapılacak tarihsel bir tercihin eşiğine getiriyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 40px;"><em>"Dayanışmadan bahsetmek, algoritmik sistemleri sürdüren gizli, çoğu zaman sömürülen işçileri tanımamızı gerektirir. Adaletten bahsetmek, bu modelleri kimin eğitebileceğine ve kimin sadece bunlara maruz kaldığına karar veren küresel güç dağılımını sorgulamayı gerektirir. Aynı şekilde, sosyal adaletin yalnızca teknolojiler kullanıma sunulduktan sonra korunması gereken bir hedef değil, en başından itibaren tasarımlarını şekillendirmesi gereken bir koşul olduğunu kabul etmek anlamına gelir.”</em></p>
<p>Bu cümlelerin Avrupa'da demokratik sosyalist bir partinin kurultay konuşmasından ya da eleştirel bir akademik forumdan alındığını düşünüyor olabilirsiniz. Oysa bu paragraf, Papa Leo XIV'ün 25 Mayıs 2026'da yayımladığı <em>Magnifica Humanitas</em>, "Muhteşem İnsanlık" (Yapay Zekâ Çağında İnsan Kişiliğini Koruma Üzerine) adlı genelgesinden alınma.</p>
<p>43 bin kelime, 80 sayfa, 245 paragraftan oluşan bu belge, Katolik Kilisesi'nin yapay zekâ ve gelişen teknolojiler karşısındaki duruşunu ilan eden tarihi bir metin. Genelge, içinde bulunduğumuz dijital dönüşümü derinlemesine analiz ediyor. Teknolojiyi, tahakkümü ve insan onurunu merkezine alırken güç ilişkilerini ve derinleşen eşitsizlikleri de gözler önüne seriyor.</p>
<p>Vatikan'ın toplumsal dönüşümler karşısında sesini yükseltmesi yeni değil. Teknolojik değişim, kalkınma sorunları, ekolojik kriz, göç gibi çağın büyük meselelerine ilişkin bildiriler geçtiğimiz yüzyılın başından bu yana yayımlanıyor. Ama bu geleneğin ilki ve belki de en önemlisi <em>Rerum Novarum</em>'dur.</p>
<p>Sanayi Devrimi'nin ağır çalışma koşullarını dayattığı bir dönemde, 1891'de Papa Leo XIII bu tarihi genelgeyle işçi haklarını, sendikalaşma özgürlüğünü ve özel mülkiyeti ele alır ve Katolik Sosyal Öğretisi'nin temelini atar.</p>
<p>Aradan yüz otuz beş yıl geçti. Makineler artık yalnızca bedenleri değil, zihinleri de şekillendiriyor. Leo XIV, selefinin sadece adını almıyor, mirasını sahiplenerek aynı soruyu yeni bir çağa taşıyor: Bu gücü kim tutuyor, kim için kullanıyor ve bedeli kim ödüyor?</p>
<p>Magnifica Humanitas, teknolojinin son dönemdeki gelişimini özellikle yapay zekânın gelişimini sunduğu olanaklar ve tehlikeleriyle birlikte tüm insanlığın iyiliği için ele alınması gereken bir dijital devrim olarak değerlendiriyor.  </p>
<p>Beş bölümden oluşan belge, devletleri, hükümetleri, sivil toplumu, okulları, eğitimcileri ve “tüm iyi niyetli” insanları yeni teknolojinin dizginsiz ilerlemesine karşı göreve davet ediyor. Birinci bölümün asıl vurgusu, insanlık için adaleti destekleyecek ve teknolojik gücün çarpıtıcı etkilerini dizginleyecek düzenleyici araçların kurulması gerekiyor.  </p>
<p>Birinci bölümün asıl vurgusu, insanlık için adaleti destekleyecek ve teknolojik gücün çarpıtıcı etkilerini dizginleyecek düzenleyici araçların kurulması gerekliliği üzerine. Yeni teknolojiler, hayal edilebilir ancak henüz tam olarak tahmin edilemeyen yönlere uzanan bir ufuk açıyor. Bu da hem bireylerin onuru hem de ortak iyilik üzerindeki potansiyel etkileri ve uzun vadeli sonuçları değerlendirmeyi zorlaştırıyor. Ancak burada çok kritik bir risk var: Bu teknolojiyi elinde bulunduranla, özellikle bunları kullanmak için ekonomik kaynaklara sahip olanlar, tüm insanlık ve tüm dünya üzerinde etkileyici bir hâkimiyete sahipler. Geçmişte inovasyonu yönlendirmek ve düzenlemeler yapmak büyük ölçüde devletlerin göreviydi.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Bugün ise gelişmenin asıl aktörleri, kaynakları ve müdahale kapasiteleri pek çok hükümetin çok ötesine geçen özel, çoğunlukla ulusötesi kuruluşlardır. Teknolojik güç böylece ağırlıklı olarak "özel" nitelik taşıyan emsalsiz bir boyut kazanmış; bu da söz konusu gücü ortak iyilik doğrultusunda kavramayı, yönetmeyi ve yönlendirmeyi çok daha güç hâle getirmiştir.”</em></p>
<p>İkinci bölümde belgenin teolojik ve felsefi zeminini döşüyor. Rerum Novarum’dan günümüze sosyal öğretinin tarihsel ve teolojik zeminini döşüyor. Leo XIII'nin 1891'de emeğin sermaye ve kâr karşısında önceliği, adil ücret hakkı ve sömürüye en açık olanlara gösterilecek özel özen vurgusundan 1981’de II. John Paul, Laborem Exercens'le bu mirası derinleştirerek çalışmayı salt bir üretim maliyeti değil, insanın özgürlüğünü ve yaratıcılığını ortaya koyduğu temel bir iyilik olarak tanımlamasına ve 2009’da Benedict XVI ise Caritas in Veritate'de bu kişisel/etik perspektifi küresel ölçeğe taşıyarak, sermaye ve üretim araçlarının aşırı hareketliliğinin devletlerin ekonomik süreçleri yönlendirme gücünü zayıflattığını tespit ederek ortak iyiliğin artık salt ulusal siyasetin değil, ulusötesi bir sorumluluğun konusu olduğunu göstermesine katmanlı bir zemin üzerinden muhteşem insanlık bildirgesine ulaşıyor. Yapay zekâ ve dijital güç tahakkümüne yöneltilen eleştirinin doktrinel temelini, kesintisiz bir akış içinde önceden kurmuş oluyor.</p>
<p>Üçüncü bölüm, genelgenin özünün saklı olduğu bu bölüm, “<em>kişisel, sosyal ve ekonomik kararları yalnızca verimlilik, kontrol ve kar mantığının şekillendirmesine izin verme eğilimi yaratılışı bir sömürü nesnesine ve insanları da sürekli daha büyük verimliliğe doğru yönlendiren bir sistemin sadece dişlilerine indirgemedir</em>” vurgusuyla başlıyor. Teknoloji şirketlerinin hükümetlerden daha fazla yönlendirme gücüne sahip olması ve devletlerin artık kontrollerinin olmamasından dolayı ortaya çıkacak kayıplara karşı denetleme ihtiyacının altını çiziyor.</p>
<p>Özellikle yapay zekâ verimlilikteki kazanım ve belirli hizmetleri iyileştirme potansiyeli olsa da eleştirel düşüncenin, kişisel yaratıcılığın ve yargının kaybına sebep oluyor. Ve insan ilişkilerini taklit ederken gerçek bir insan ilişkisi kurma yanılsaması yaratıyor ve bu da insanlığın bakım ve destek ihtiyacına yönelik ikincil bir kayıp yaratıyor.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Burada tehlike, bir kişinin başka bir kişiyle iletişim kurduğuna inanması değil, daha ziyade gerçek insan bağlantıları kurma arzusunu yavaş yavaş kaybetmesidir.”  </em></p>
<p>Dördüncü bölüm belgenin en somut ve doğrudan politika önerileri içeren kısmı. Üç eksen üzerinde yürüyor: hakikat, emek ve özgürlük. Yapay zekanın işsizlik üzerindeki etkisi, işin onurunun korunması, dijital dönüşüm döneminde aileler ve gençler için sosyal güvenceler ve yeni sömürü biçimleri olarak nitelendirilen dijital bağımlılık ile metalaştırma asıl odaklanılması gereken konular olarak altını çiziyor.</p>
<p>150. paragrafın ifade ettiği gibi,</p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>“Günümüzde otomasyon, robotik ve yapay zekanın birleşimi, işin yapısını hızla dönüştürüyor. Bunun herkes için büyük iyileştirmeler getireceği söyleniyor. Ancak gerçekte, "yeni çalışma biçimleri" mutlaka daha iyi değildir, çünkü "yapay zekâ, sıradan görevleri devralarak verimliliği artırmayı vaat ederken, sıklıkla makinelerin çalışanları desteklemek üzere tasarlanması yerine, çalışanları makinelerin hızına ve taleplerine uyum sağlamaya zorlar. Sonuç olarak, yapay zekanın reklamı yapılan faydalarının aksine, teknolojiye yönelik mevcut yaklaşımlar paradoksal olarak beceri kaybı işçileri otomatik gözetime tabi tutmak ve onları katı ve tekrarlayan görevlere mahkûm etmek. Teknolojinin hızına ayak uydurma ihtiyacı, işçilerin özgür irade duygusunu aşındırabilir ve işlerine getirmeleri beklenen yenilikçi yeteneklerini bastırabilir</em><em>.” </em><a href="https://www.vatican.va/content/leo-xiv/en/encyclicals/documents/20260515-magnifica-humanitas.html#_ftn152" target="_blank" rel="noopener"><em>[152]</em></a><em> Tam da bu sapmayı önlemek için, yalnızca performansa değil, insana odaklanan sistemler tasarlamak gereklidir.</em></p>
<p>Son bölüm ise yapay zekanın silahlanmada kullanımına ilişkin uyarılar içeriyor: “Teknoloji giderek savaş yürütmek ve başkalarını domine etmek için kullanılıyor.”</p>
<p>Çok taraflılığın çöküşünü ve küresel diyaloğun yeniden inşasını tartışıyor. Belge, "sevgi medeniyeti" kavramıyla kapanıyor teknolojik gücü değil, kırılganlığı ve dayanışmayı merkeze alan bir medeniyet tasavvurunda bulunuyor.</p>
<h3>Masada kimler var?</h3>
<p>Papa 14. Leo, Magnifica Humanitas genelgesini Vatikan'daki Sinod Salonu'nda tanıtırken yanında kardinaller ve teologlar dışında tek bir sivil vardı o da 33 yaşında bir ateist olan yapay zekâ şirketi Anthropic'in kurucu Christopher Olah. Papa 14. Leo bu belgeyi yayınlamaya hazırlandığı süreçte Meta, Google, Amazon ve OpenAI gibi teknoloji şirketleri Vatikan’da yoğun temas kurduğu halde Olah’ı masaya davet eden neydi?</p>
<p>Christopher Olah Anthropic'i kurmadan önce OpenAI yorumlanabilirlik ekibine liderlik ediyordu. En yakın tarihte Anthropic, ABD Savunma Bakanlığı'nın yazılımını askeri amaçlarla kullanmasını yasakladıktan sonra Trump yönetimiyle yaşadığı gerginlikle gündeme geldi. Yapay zekâ ve etik konusunda Claude modellerini yönlendiren genel anayasasının hazırlanma sürecinde dini çevrelerle yakın temas kuruldu ve Katolik düşünürler doğrudan katkı üretti<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a>.</p>
<p>Bu belge Claude'un nasıl güvenli, etik, Anthropic'in yönergelerine uygun ve gerçekten yardımcı olabileceğini açıklıyor. Hem güvenli olmak hem de faydalı ve etik değerlere sahip olması için Anayasa, tüm Claude modellerinin eğitim sürecinde kritik bir rol oynuyor ve içeriği doğrudan Claude'un davranışını şekillendiriyor. Yani Magnifica Humanitas'ın sunumu sırasında Olah’ın görünürlüğü bir ilk değil.</p>
<p>Vatikan'ın yapay zekâ etiği üzerine düşünceleri, kelimenin tam anlamıyla Claude’u şekillendiren belgelere girse de bugün kendini diğer yapay zekâ şirketlerinden farklı konumlandıran Anthropic’in Mythos modeli tartışma yaratıyor. Bilgisayar güvenliğiyle ilgili inceleme yapma ve açık bulma görevleri yerine getirme konusunda olağanüstü yetenekli Mythos, dünyanın finans sistemini altüst edebilecek her türlü dijital cihazı güvensiz kılabilecek ve nükleer santraller, barajlara sızabilecek yazılım yanlış ellerin kullanımında “tehlikeli” olarak tanımlanıyor.</p>
<p>Bu nedenle Anthropic bu modeli kullanıcıların geniş kapsamlı bir şekilde sunmak yerine dünyanın en kritik yazılımlarını güvence altına alma çabasıyla 12 teknoloji şirketine erişim izni vermişti. Ancak bu söz geçtiğimiz günlerde değişti ve 15’ten fazla ülkede 150 yeni kuruluşa genişletildi. Bu genişleme kararı tam bu yazının yazıldığı sırada ABD hükümetinin Fable 5 ve Mythos 5 modellerine yabancı uyruklu kişilerin erişimini yasaklamasıyla durduruldu<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a>. Bu sınırlamanın yalnızca ABD’de bulunan yabancı uyruklu kişileri ve hatta Anthropic çalışanlarını da kapsayabileceği belirtiliyor.</p>
<p>Bu olay, 'düğmeyi açan ve kapatan hangi el?' sorusunu ve onun arkasındaki sınıf ilişkilerini açıkça görünür kılıyor. Olah, konuşmasında yapay zekânın sadece şirketlerin insafına bırakılamayacak kadar hayati bir toplumsal mesele olduğunu iddia etse de bu kriz, Janus’un iki yüzü gibi bize kaçınılmaz bir gerçeği hatırlatıyor. Daha önce Varoufakis’in altını çizdiği gibi Olah da en nihayetinde kapitalist küreselleşme düzeninin bir aktörüdür ve bunun yol açtığı tekno feodalizmin kazananlarındandır<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a>.</p>
<h3><strong>Cesur Yeni Dünya’dan Muhteşem İnsanlığa…</strong></h3>
<p>Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley’in kitle üretiminin ve bant sisteminin yükseldiği bir dönemde kurguladığı distopik bir evreni anlatır. 1932 yılında yazılan bu roman, 26. yy’a bakar ve teknolojik ve biyolojik gelişmelerle bireyselliğin, acının ve kaosun yok edildiği, ancak bunun karşılığında insan onurunun ve özgürlüğünün feda edildiği bir dünyayı anlatır.</p>
<p>Fordizmin insanı bir çarka dönüştüren mekanik düzenin içine yerleştirir. Acının yerini haz peşinde koşan uysal bir kitle yaratılmıştır. Öğrenme ve kitaplar yoktur; sınırsız tüketim, mutluluk yanılsaması için özgür irade feda edilir. Yeni ve cesur olan bu dünya, insanlığın içinden geçmekte olduğu değişime bir uyarıdır.</p>
<p>Bugün Papa Leo XIV’ün <em>Magnifica Humanitas</em> genelgesi de Cesur Yeni Dünya’dan doksan yıl sonra Huxley’in uyarısı hala gerçekliğini korumaya devam ediyor. Ama bu sefer yapay zekâ ve dijital teknolojiler, insanlığı çok daha görünmez bir dille karşı karşıya bırakmakta. Her iki metinde de yer alan en önemli vurgu insanlığın karşı karşıya olduğu asıl tehdidin dışarıdan gelmediğini, içeriden rıza ürettiğini söyler. Huxley’in dünyasında insanlar konfora razı edilmişken, bizim dünyamızda ise sistemler kendilerini "nesnel ve tarafsız" sunarak tasarımcılarının önyargılarını ve güç ilişkilerini gizlice yeniden üretir. İdeoloji görünmez kılındığında en tehlikeli haline ulaşır.</p>
<p>Bu noktada insanlık aynı radikal soruyla baş başa kalmaktadır: Konfor ile özgürlük arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydınız, hangisini seçerdiniz? Huxley’in distopyasında kitleler konforu seçmiş ve uysal köleliği kabul etmişti. Çemberin dışını biliyorlardı ama çıkmayı düşünmediler.  Bugün için asıl tehlike, dijital algoritmaların, veri madenciliğinin ve yapay zekanın sunduğu sahte yakınlıkların, insana bu soruyu sorma fırsatını bile tanımadan cevabı çoktan verdiği bir dünyaya uyanmaktır.</p>
<p>Makinelerin zihinleri şekillendirdiği bu yeni çağda kurtuluş, algoritmik sistemlerin kusursuz konforuna teslim olmakta mı? insan onurunu, emek mücadelesini, özgür iradeyi ve gerçek dayanışmayı inatla sürdürebilmekte mi saklı? Bu soruyu hepimizin eylemleri yanıtlayacak.</p>
<hr>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> Brendan McGuire ve Piskopos Paul Tighe</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> https://tr.euronews.com/2026/06/13/anthropic-fable-5-ve-mythos-5-modellerine-erisimi-neden-kesti</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Yanis Varoufakis, Tekno Feodalizm, Diplomat, 2026.</p>
<p>(ÖB/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Eski futbolcu lider halkı dışarıdan yardım istemeye mi zorluyor?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/eski-futbolcu-lider-halki-disaridan-yardim-istemeye-mi-zorluyor-320725</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/eski-futbolcu-lider-halki-disaridan-yardim-istemeye-mi-zorluyor.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/eski-futbolcu-lider-halki-disaridan-yardim-istemeye-mi-zorluyor-320725</guid><description><![CDATA[Tiflis halkı iki yıldır süren direnişi ABD bayraklarıyla bezemiş. Rusya’nın gölgesinden kaçan Gürcistan halkı için bu bir tercih mi, yoksa zorunluluk mu?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gürcistan’da Kavelashvili hükümetine karşı eylemler yaklaşık iki senedir devam ediyor.</p>
<p>Geçtiğimiz nisan ben de Tiflis’teki Parlamento Binası önünde gerçekleşen bir toplanmaya denk gelecek kadar şanslıydım. Meydandaki kalabalıktan ve etrafa konuşlanmış polislerden çok binanın önünde gördüğüm semboller dikkatimi çekti.</p>
<p>Gürcistan halkı, Parlamento Binası’nın önüne dört bayrak asmıştı: Gürcistan, Avrupa Birliği, Ukrayna ve Amerika Birleşik Devletleri... Özellikle ABD bayrağının oradaki varlığını tek başıma anlamlandıramayınca eyleme katılan Gürcistanlı yaşıtlarıma danışmakta buldum çözümü.</p>
<p>Gürcistan halkının ve Rusya’ya yakınlığı bilinen hükümetin birbirine zıt duruşları göz önüne alındığında AB ve Ukrayna bayraklarının protestolardaki yoğun görünürlüğü çok da şaşırtıcı değil. Ama ABD bayrağını idrak etmekte zorlandım. Bu bayrak bana özgürlük ve demokrasi vaatlerindense geçmişten acı örnekler hatırlattı ve bu nedenle ABD’nin Gürcistan direnişindeki yerini merak ettim.</p>
<h3>Ortak düşmana karşı omuz omuza bir direniş</h3>
<p>Üniversite öğrencisi gençlerle konuştuğumda, bana 2022’de Georgian Dream (Gürcü Rüyası) partisi hükümetine karşı başlayan ve sonra futbolu bırakıp siyasete atılan Mikheil Kavelashvili’nin 2024’te seçimleri kazanmasıyla kızışan eylemlere katıldıkları için gözaltı ve polis şiddetine maruz kaldıklarını söylediler. İki sene boyunca çeşitli müzakerelerden sonra, polis şiddetinin azaldığını ve halkın yürüyüşleri bırakıp Parlamento önünde sabit eyleme geçtiklerinden bahsettiler.</p>
<p>Hükümetin Kremlin’e yakınlığı ve ABD’nin iç siyasetlerine müdahalelerine karşı söylemleri gençleri korkutmuş. Alanda hükümete karşı olan her fikirden insan vardı. Bazıları sırtında AB bayrağıyla geziyordu. Gençler burada her ideolojiden insanın ortak düşmana karşı toplandığını söylediler. Kendi içlerinde yaşadıkları fikir ayrılıkları onların odaklarını dağıtmamış, birbirlerini hedef almamışlar. Türkiye’de geçtiğimiz sene Gürcistan’la eş zamanlı yaşanan protestolarda böyle olmamıştı. Ama gençler yine de Türkiye’deki eylemleri çok doğru bulduklarını ve muhalefetin iyi iş çıkardığını söyledi bana.</p>
<p>Halkın Rusya’ya olan mesafesi anlaşılabilir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Gürcistan çok ciddi bir değişim yaşamış ve şehirlerinde gezerken bu hissediliyor. Eskiden “Lenin Meydanı” olarak bilinen ve büyük bir Lenin heykeli olan, bugün adı “Özgürlük Meydanı” olan meydan Gürcüleştirilmiş ve Lenin heykelinin yerini Gürcü kahramanı Aziz George almış. Tiflis’te gezerken önce Osmanlı sonra Sovyetler etkisinde yıllarca yaşamış halkın ulusal bir kimlik sahibi olma çabası gözle görünür. Şehirde Sovyetlerden kalan binalar, metrolar var. Osmanlı etkisi evlerin cumbalarından görülüyor. Bunca sene kendi topraklarında söz hakkı olmamış bir halkın bugün yine çözümü dışarıda araması manidar.</p>
<h3>Peki ama Rusya’ya karşı çözüm ABD mi?</h3>
<p>Muhalif halkın Rusya’nın hemen karşısında ABD’yi görüp oradan medet umması ilk bakışta anlaşılabilir. Ama Parlamento Binası’nın önünde yaşadığım o karşılaşma sonrasında çokça düşündüm. Aklıma ABD’nin bugüne kadar hükümetlere yaptığı operasyonların nasıl halkın aleyhine bittiği geldi. Yakın tarihte ABD’nin müdahalesinden kötü etkilenen birçok ülke var: Libya, İran, Venezuela… Gürcistan halkı acaba bunu hesaba katmamış mıdır? Eminim ki onlar da iç karışıklıklarını ve özerkliklerini teslim etmek istemez ki ABD’den yardım istemek her zaman bu anlama da gelmiyor. Ama bir halkın iradesini olduğu gibi emperyalist bir güce dayandırmak durup düşünmeyi gerektirir. Ben her ne kadar bunları o an pek tasvip etmemiş olsam da halkın direnişini baltalamak istemedim ve desteklerimi ilettim.</p>
<p>Konuştuğum insanlar bana ABD’den taraf olmalarının sebebi olarak hükümetin Rusya’ya olan yakınlığını gösterdi. Bir nevi Soğuk Savaş Gürcistan sokaklarında devam ediyor denebilir. Halkın ekonomik ve siyasi varlık olarak kendilerinden daha güçlü olan başka devletlerin gözünün içine bakıyor olması Gürcistan’ın tarihi boyunca bağımsız varlık gösterdiği dönemlerin çok kısıtlı olmasından kaynaklanıyor olabilir. Tarih boyunca kısmen Osmanlı kısmen İran yönetiminde ve 1801’den 1991’de dağılışına kadar Sovyetler himayesinde kalan Gürcistan’ın, 35 yıllık tam bağımsız oluşumunda sırtını dayayacak bir güç araması çok normal. Aslında yayılmacı güçler, böyle ülkeleri etki alanlarından çıkardıktan sonra bile kontrol edebiliyor bu şekilde.</p>
<p>Anlaşılan o ki Gürcistan hep başka güçlerin gölgesinde kalmış, bu sebeple de bugün memnun olmadıkları devlet başkanından kurtulmanın çözümünü sandıkta değil ABD’de bulmuş olabilirler. Gürcistan halkı, Sovyetlerle anılmamak için elinden geleni yapıyor, Rusya’nın gölgesinden çıkmaya gayret ediyor. Ancak Parlamento Binası’nın önünde ABD bayrağı dalgalanıyor. Bir büyük gücün gölgesinden kurtulmanın yolu gerçekten de başka bir gücün gölgesine sığınmak olabilir mi diye düşünüyor insan.</p>
<p>(EK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gökyüzü Kadar Kırmızı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gokyuzu-kadar-kirmizi-320721</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/19/gokyuzu-kadar-kirmizi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gokyuzu-kadar-kirmizi-320721</guid><description><![CDATA[Gökyüzü Kadar Kırmızı, körlüğün değil, körlüğe sınır çizen otoritenin asıl engel olduğunu hatırlatan güçlü bir dönüşüm hikayesi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gelecek, ümit bağlanılanlar da değil “sorunlu” damgasını taşıyanların elindedir çoğu zaman. Özellikle eğitim sürecinde herkesin gözdesi öğrenciler olur. Bir de sürekli damgalanan öğrenciler. Bu damgalama o zaman en yetkili kişi tarafından gerçekleşebilir.</p>
<p>Ne Yazık ki genellikle öğretmenler bu otoriteyi temsil eder çoğu zaman. “Uyumlu” öğrenciler vardır. Çok şey beklenir onlardan. Gelecekleri garanti olmalıdır. “Prestijli” meslekler edinmelilerdir. Bir de “vasıfsız” işlerde çalışmasına kesin gözüyle bakılan çocuklar vardır. “Vasıfsız iş, adam olmak” gibi ayrımcı zırvaları kabul etmediğimi belirtmeme gerek var mı bilemedim ama yine de altını çizmiş olayım.</p>
<p>Biz gelelim “adam” olacağına kesin gözüyle bakılanlara. Bütün yatırımlar onlar içindir. Hata yapma lüksleri “adam olmayacaklara göre” daha azdır. En genel özelliklerinden biri itaat etmeleridir ve yaratıcı yönlerini otoritenin istediği şekilde değerlendirmeleridir. Ben o kesimden hiç olamamış silik bir öğrencilik geçmişine sahip birisi olarak, bu alışılmış döngünün dışında kalanların yaratıcılığını merak ederim. Çünkü genellikle değişimi köşeye itilenler gerçekleştirir. 2006 İtalya yapımı “Gökyüzü Kadar Kırmızı” böyle bir ötekileştirme ve dönüşüm hikayesini ele alıyor. Yönetmenliğini Cristiano Bortone’nin üstlendiği film, ünlü İtalyan ses efekti sanatçısı Mirco Mencacci’nin hayatını ele alıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/Wm8vx3WSmUc?si=O48og0HZyJxG-pr4" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Mencacci 10 yaşındayken evde tüfekle oynarken ailesinin onu fark etmesi üzerine paniğe kapılır ve tüfekle birlikte yere düşer. Tüfek ateş alır ve Mirco kör olur.</p>
<p>Bundan sonrası hepimiz için tanıdık bir hikaye. Göz doktoru Mencacci’nin okula gidemeyeceği konusunda bilindik nakaratı tekrarlar. Mirco “normal” okula gidemez. (O da ne demekse) Körler için özel okullar vardır. Oraya gitmelidir. Mirco körler okuluna kaydedilir. Körler okulunun müdürü de kanıksanmış sağlamcılıktan kurtulamamış bir kördür. Onun için belli sınırlar vardır ve o sınırlar esnetilemez. Körler santral operatörü ya da dokumacı olmalıdır onun için.</p>
<p>Müdürün zihnindeki sağlamcı sınırı şu söz çok iyi vurgular. “Önemli olan onun ne istediği değil, ne yapabileceğidir.” </p>
<p>Mirco önce körlüğünü kabul etmez. Burada önemli bir noktanın altını çizmek isterim. Öğretmeni kör değildir ama Mirco’yu anlar ve onun hayallerinin ardından gitmesini destekler. Yani kör olan müdür daha katı bir sağlamcıdır.</p>
<p>Müdür “makul” öğrencilerden seçtiği bir öğrenci grubuyla yılsonu etkinliği hazırlamak ister. Mirco ise arkadaşlarıyla birlikte kütüphaneden çaldığı kasetlerle bir sesli hikaye hazırlar. Öğretmen yılsonu etkinliği için bu kaseti müdüre verir ama müdürün tavrı olumsuzdur. Öğretmen ile müdürün diyaloğu şu şekildedir:</p>
<p><strong>Müdür:</strong> Bunları alabilirsin.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>En azından dinleyemez misiniz?</p>
<p><strong>Müdür: </strong>Yıl sonundayız. Boşa harcayacak zamanım yok.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>Bu zaman kaybı değil. Biliyorum, bazen kendini kaybediyor ama onun da kendine özgü bir tarzı var. Nesnelere bakıp onları keşfediyor ve haklarında hikayeler anlatıyor. O tamamen farklı. Bunda bir yanlış yok.</p>
<p><strong>Müdür: </strong>Bu okulun yüzyıldan fazladır burada olduğunu biliyor musun? Tüm bu zaman boyunca burada yaşam sakin ve hiç sorunsuz geçti. Neden biliyor musun? Çünkü bizim burada kurallarımız var. Kimilerine modası geçmiş, aptal kurallar olarak görünebilir. Ama bu okulu bitiren çocuklara dışarıdaki hayatta bir yer edinmelerini sağlıyorlar.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>Bu çocuklar görmüyor. Bu doğru ama onlar hayattalar. İçleri coşku ve hayal gücüyle dolu. Onlara kendilerini ifade etme özgürlüğü tanımazsak yardım etmiş olmayız.</p>
<p><strong>Müdür: </strong>Bırakalım da kendilerine zarar versinler.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>Neden olmasın? Bu da öğrenmenin bir parçası.</p>
<p><strong>Müdür: </strong>Sen onlarla zaman geçiriyorsun ama ben onlardan biriyim. Bizim gibiler için özgürlük, sahip olamayacağımız bir lükstür.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>Dinle! Senin derdinin ne olduğunu biliyorum. Otuz yıl önce görüyordun. Çocukken burada değildin. Okula gidebildin. Gezebildin. Neden senin bir zamanlar sahip olduğun imkanları bu çocuklara sunmuyorsun?</p>
<p><strong>Müdür: </strong>Çünkü sahip olamazlar. Onlar kör.</p>
<p><strong>Don Giulio: </strong>Belki de sen istemediğin içindir.”</p>
<p>Sonuçta müdürün dediği olur ve Mirco okuldan uzaklaştırılır. Bu olay şehirde inanılmaz yankı bulur. İşçiler greve gider. Şehirde hayat durur ve dönemin politik ortamı sağlamcılığa geri adım attırır. 1975 sonrası İtalya’da körler okulları kapatılır ve kaynaştırma eğitime geçilir. Mirco’nun okula döndüğünü hatırlatmama bile gerek yok.</p>
<p>Mirco okula döner ve onun hazırladığı sesli hikaye konuklara sunulur. Tabii konukların gözünün bağlanması kabul edilebilir değildir ama dönemin şartlarını düşünmek gerek. Mirco ve arkadaşlarının okuldan kaçışı, sinemaya gidişi, bir eylemin ortasında kalışı gayet gerçekçi verilmiş. Bu filmi izleyen çoğu körün kendisinden bir şey bulabileceğini düşünüyorum. Kalıpların dışına çıkmayı göze almak her şeyin başlangıcı demek.</p>
<p>Biz de Mirco gibi düşlerimizin peşinden koştuğumuzda şikayet ettiğimiz şeylerin çoğunun değiştiğini deneyimlemememiz için bir neden yok. Yeter ki sıkıştırılmaya çalışıldığımız kalıbı reddedelim.</p>
<p>Gassan Kanafani’nin bir öyküsünden esinlenerek kaleme aldığım “Ön Yargı Yamaçlarını Parçalamak” yazımla bu yazının birbirini tamamladığını düşünüyorum. İlgi duyanlar <a href="https://eeeh.engelsizerisim.com/yazi/onyargi-yamaclarini-parcalamak" target="_blank" rel="nofollow noopener">buraya tıklayarak </a>okuyabilir.</p>
<p>(HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Amedspor yalnızca bir kulüp değil, birçok Kürt için bir temsil alanı”]]></title><link>https://bianet.org/haber/amedspor-yalnizca-bir-kulup-degil-bircok-kurt-icin-bir-temsil-alani-320486</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/12/amedspor-yalnizca-bir-kulup-degil-bircok-kurt-icin-bir-temsil-alani.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/amedspor-yalnizca-bir-kulup-degil-bircok-kurt-icin-bir-temsil-alani-320486</guid><description><![CDATA[Akademisyen-yazar Vahap Coşkun ile “Sahadaki Kimlik: Amedspor” üzerinden kimlik, siyaset ve tribün hafızası üzerine konuştuk.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Akademisyen-yazar Vahap Coşkun’un “<a href="https://iletisim.com.tr/kitap/sahadaki-kimlik-amedspor/10945?srsltid=AfmBOor6nJbTRhpf5KHqY-umQqPRBWN6tj3QXgcgx-zRnuaP2O9S2K9h" target="_blank" rel="nofollow noopener">Sahadaki Kimlik: Amedspor</a>” adlı kitabı, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.</p>
<p>Tanıl Bora’nın önsözünü kaleme aldığı kitabın ilk bölümünde futbolun toplumsal işlevi, kitlelerle kurduğu ilişki ve Amedspor’un öncülü Diyarbakırspor ele alınıyor.</p>
<p>İkinci bölümde ise kitabın saha araştırmasına katılanların görüşleri yer alıyor. Çalışmaya bu süreçte Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA) ile Kürt Araştırmaları Merkezi’nin (Kurdish Studies Center-KSC) de katkısı bulunuyor.</p>
<p>Amedspor, Türkiye’de sporun ötesine taşan anlamlar yüklenen kulüplerden biri. Kürt kimliği, aidiyet, temsil ve görünürlük tartışmalarının kesişim noktasında yer alan kulüp, yıllardır yalnızca sahadaki sonuçlarıyla değil, maruz kaldığı toplumsal ve siyasal tartışmalarla da gündeme geliyor. Coşkun’un kitabı da bu çok katmanlı yapıyı anlamaya çalışıyor. </p>
<p>Vahap Coşkun’la, sahadaki mücadelenin ötesine geçen Amedspor’un temsil ettiği anlamları ve Türkiye’deki Kürt meselesiyle kurduğu bağı konuştuk.</p>
<a href='/haber/amedspor-super-lige-cikti-silav-super-lig-319270' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/05/02/amedspor-super-lige-cikti-silav-super-lig.jpg' alt='Amedspor, Süper Lig’e çıktı: “Silav Super Lig!”' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Amedspor, Süper Lig’e çıktı: “Silav Super Lig!”</h5>
<div class='date'>2 Mayıs 2026</div>
</div>
</a>

<h3>“Kîne em?”</h3>
<p><strong>Tanıl Bora, kitaba yazdığı sunuşta erken Orta Çağ’da “şampiyon” kavramının farklı anlamlarına da dikkat çekiyor ve bu bağlamda şampiyonun kadınları, çocukları, “çaresizi” ve “garibanı” da temsil edebildiğini ifade ediyor. Araştırma katılımcılarının görüşü de bu yönde. Önceden futbolla alakası olmadığını söyleyen bazı katılımcılar dahi, “En büyük temsilcilerimizden biri” diyerek Amedspor’u işaret ediyor. Sizce Amedspor neyi ve kimleri temsil ediyor?</strong></p>
<p>Katılımcıların büyük bir kısmı Amedspor’un Kürtleri temsil ettiğini ifade ediyor. Bu nedenle kulüp ile Kürt kimliği arasında doğrudan bir bağ kurulduğu görülüyor. Amedspor’un, ötekileri, mağdurları ve farklı toplumsal kesimleri temsil eden bir kulüp olarak düşünüldüğü de vurgulanıyor. Genel eğilim ise taraftarların büyük çoğunluğunun Amedspor’u Kürtlerin temsilcisi olarak gördüğü yönünde. Kulüp üzerine yapılan tespitlere göre taraftar yapısının üç temel özelliği var: Bunlardan ilki gençlik. Gençler yoğun biçimde Amedspor çevresinde bir araya geliyor. İkinci özellik, tribünlerde kadınların varlığı. Kadın taraftar gruplarının oluştuğu ve kadınların maç atmosferinde daha görünür hâle geldiği görülüyor. Bu da bize, kulübün kadınlar açısından da çekim merkezi olduğunu gösteriyor. Üçüncü özellik ise sosyal çeşitlilik. Farklı toplumsal statülerden insanların bir araya geldiği geniş bir taraftar kitlesi söz konusu.</p>
<p>Sorunun diğer kısmına gelirsek: Amedspor Kürtleri nasıl temsil ediyor, bundan ne anlıyoruz? Katılımcılar üç temel işaret üzerinden bunu açıklıyor. Bunlardan biri kulübün ismi ve bunun üzerinden kurulan duygusal bağ. Katılımcılar, sadece “Amed” isminin bile güçlü bir etki yarattığını ifade ediyor. Amedspor’un gördüğü destek de bu durumu ortaya koyuyor. Geçmiş dönemlerde taraftar desteği oldukça sınırlıyken, “Amed” ismini aldıktan sonra tribün ilgisinin belirgin biçimde arttığı görülüyor.</p>
<p>Tribünlerdeki tezahüratlar da Kürtlük vurgusunu güçlendiriyor. “Kîne em?” (Biz kimiz?) sorusuna verilen “Kurdin em” (Kürdüz) yanıtı da kimlik beyanı niteliği taşıyor. Müzik seçimleri, renkler ve görsel unsurlar da benzer şekilde Kürt kimliğiyle ilişkilendiriliyor.</p>
<p>Ayrıca Amedspor’un resmî hesaplarında Kürtçe paylaşımlara yer vermesi, bu açıdan sembolik bir kırılma olarak değerlendiriliyor. Sonrasında diğer bazı kulüplerin de benzer adımlar attığı görülüyor. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, Amedspor’un ismi, rengi, tezahüratları ve kültürel tercihleriyle Kürt kimliğiyle özdeşleştirildiği ve bu yönüyle daha görünür bir politik ve toplumsal temsil alanı oluşturduğu ifade ediliyor.</p>
<p><strong>Görüşmeciler, Amedspor’u Celtic, St. Pauli ve Livorno gibi kulüplerle karşılaştırıyor. Siz ise kitapta Tractor Sazi Tebriz örneğine de yer veriyorsunuz. Amedspor’u bu örnekler arasında nereye konumlandırırsınız?</strong></p>
<p>Bahsedilen kulüplerin ortak noktası, tarihsel olarak güçlü taraftar kültürlerine ve geniş uluslararası etkileşim ağlarına sahip olmaları. Ancak Amedspor görece daha yeni bir kulüp olduğu için doğrudan karşılaştırma yapmak zor. Yine de tabii ki benzerlikler bulunuyor. Dünyada bazı futbol kulüpleri ile kimlikler arasında güçlü özdeşlikler kurulabiliyor. Ve o takımlar, temsil ettikleri kimlikler üzerinden biliniyorlar. Örneğin Barcelona dünyanın her yerinde Katalanların, Athletic Bilbao ise Baskların temsilcisi olarak görülür. Livorno işçi sınıfıyla, St. Pauli ise ötekiler ve mağdurlarla özdeşleştirilir. Milan ile Inter arasında dahi tarihsel olarak sınıfsal ve kültürel ayrımlar üzerinden yapılan okumalar vardır.</p>
<p>Benzer bir örnek İran’daki Tractor kulübüdür. Tractor, Azerbaycan Türklerinin kimliğini kamusal alanda görünür kılmak için hemen her fırsatı değerlendiren bir kulüp olarak öne çıkıyor. Taraftar grubunun isminden stadyumdaki sloganlara kadar pek çok unsurda Türklük vurgusu görülür. İran’da Fars kimliğinin baskın konumu düşünüldüğünde, Amedspor’un da Kürt kimliğiyle özdeşleşmesi anlaşılabilir bir durumdur. Nitekim kitapta da görüleceği üzere bazı katılımcılar bunu doğrudan bu örnekler üzerinden açıklıyor. “Barcelona nasıl Katalanları temsil ediyorsa Amedspor da Kürtleri temsil ediyor” diyenler var. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Barcelona taraftarlarının tamamı Katalan milliyetçisi değildir. Bilbao taraftarlarının tamamı Bask milliyetçisi değildir. Celtic taraftarlarının tamamı da koyu Katolik değildir, hatta bugün bu kimlikle kurdukları ilişki geçmişe kıyasla oldukça farklılaşmıştır. Buna rağmen bu kulüpler belirli kimliklerin sembolik temsilcileri olarak görülmeye devam ederler. Aynı şekilde Amedspor taraftarlarının tamamının Kürt milliyetçisi olduğunu söylemek de doğru olmaz. Dolayısıyla politik kimliklerle kulüp kimlikleri arasında güçlü bir özdeşleşme kurulsa da bu iki alanın hiçbir zaman birebir örtüşmediğini akılda tutmak gerekiyor.</p>
<h3>Pozitif ve negatif kimliklenme</h3>
<p><strong>Görüşmelerde öne çıkan eleştirilerden biri de Amedspor’un fazla politik olduğu yönünde. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?</strong></p>
<p>Görüşmelerde bazı katılımcılar, Amedspor’un güçlü politik pozisyon almasının iki açıdan sorun yarattığını ifade ediyor. Birinci eleştiri, bunun kulübü daha fazla baskıya açık hâle getirdiği yönünde. Katılımcılar, Amedspor’un Kürt kimliğini görünür kılmaya yöneldikçe hem fiili hem de hukuki çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya kaldığını, bunun da kulübün hareket alanını daralttığını düşünüyor. İkinci eleştiri ise kulübün özellikle DEM Parti ile ilişkilendirilmesi üzerinden şekilleniyor. Bu görüşü savunanlar, Amedspor’un belirli bir siyasi partiyle özdeşleştirilmesinin, farklı siyasi görüşlere sahip ya da herhangi bir partiyle organik bağı bulunmayan kesimlerin kulübe yaklaşmasını zorlaştırdığını ifade ediyor.</p>
<p>Öte yandan Amedspor ile Kürt kimliği arasındaki bağa itiraz edenler de var. Bu kesimler, Kürt kimliğinin yalnızca Amedspor üzerinden temsil edilmesinin doğru olmadığını savunuyor. Bir yandan kulübe taşıyamayacağı kadar büyük bir anlam yüklenmesine karşı çıkıyorlar; diğer yandan Kürt kimliğinin çeşitliliğinin, çoğulluğunun ve farklı ifade biçimlerinin tek bir kulüp üzerinden okunmasının eksik bir yaklaşım olduğunu düşünüyorlar. Ancak görünen o ki bu artık geri döndürülebilecek bir süreç değil.</p>
<p><strong>Çünkü taraftarlar da bu kimliği ve anlamı sürekli yeniden üretiyor, değil mi?</strong></p>
<p>Tam da öyle. Taraftarlar yalnızca kulübü destekleyen bir topluluk değil, aynı zamanda kulübün neyi temsil ettiğini sürekli yeniden tanımlayan ve şekillendiren bir özne konumundalar. Bu nedenle Amedspor’un bugün taşıdığı anlam, yalnızca yöneticilerinin ya da futbolcularının değil, taraftarlarının da ortak üretimi olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>Şimdi buna iki farklı tür kimliklenme üzerinden bakmak mümkün. Birincisi pozitif kimliklenme, ikincisi ise negatif kimliklenme. Amedspor örneğinde her ikisini de görüyoruz. Pozitif kimliklenmeden kastım şu: Amedspor zaten kendisini Kürt kimliğinin temsilcilerinden biri olarak görüyor. Bundan kaçınmıyor, aksine Kürt kimliğiyle ilişkilendirilen çeşitli faaliyetler yürütüyor. Kulübün bu konudaki tutumu oldukça açık.</p>
<p>Diğer taraftan bir de negatif kimliklenme söz konusu. Amedspor’a karşı olanlar da kulübü Kürt kimliğinin temsilcisi olarak görüyor. Yani sadece taraftarları değil, rakipleri ve karşıtları da Amedspor’u Kürtlerin temsilcisi olarak konumlandırıyor. Belki de tam bu nedenle kulübe karşı çıkıyor, ona daha sert bir şekilde yaklaşıyorlar. Dolayısıyla hem kulübün Kürt kimliğini sahiplenmesi hem de rakiplerinin Amedspor’u Kürt kimliğinin bir temsilcisi olarak görmesi, Amedspor ile Kürt kimliği arasındaki bağı son derece güçlü ve geri döndürülmesi zor bir noktaya taşıdı.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/10014-20260508104547032.jpg" alt=""></p>
<h3>“Süreç başladı, Amedspor Süper Lig’e çıktı gibi değerlendirmeler gerçekçi değil”</h3>
<p><strong>Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesi ile mevcut çözüm süreci arasında bir bağlantı kuran yorumlar olduğunu da gördük. Siz, bunun gerçeği yansıttığını düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Evet, “Çözüm süreci başladı, Amedspor da Süper Lig’e çıktı” gibi değerlendirmeler duyuyoruz; ancak bunlar gerçekçi yorumlar değil. Amedspor, Süper Lig’e yükselme mücadelesinde son haftalara kadar büyük bir rekabet içindeydi. Çok küçük ayrıntılar sonucu değiştirebilirdi. Dolayısıyla “Süreç başladığı için Amedspor Süper Lig’e çıktı” demek hem sportif gerçeklerle örtüşmez hem de kulübün sahadaki emeğini göz ardı eder.</p>
<p>Ancak süreçlerle Amedspor’un kaderi arasında hiçbir ilişki olmadığını söylemek de doğru olmaz. Örneğin kulüp Amedspor adını 2014 yılında aldı. Bu, 2013-2015 arasındaki çözüm sürecinin devam ettiği döneme denk geliyor. Eğer o dönemde siyasal atmosfer görece yumuşamamış olsaydı, muhtemelen kulübün bu isim değişikliğini gerçekleştirmesi de çok daha zor olurdu. Fakat süreç sona erdikten sonra tablo değişti. Amedspor ismi üzerinden kriminalize edildi, siyasetçiler tarafından hedef gösterildi, deplasman yasakları ile karşılaştı, fiziki saldırılara maruz kaldı ve çeşitli disiplin cezaları aldı. Yani siyasal iklim değiştikçe kulübe yönelik yaklaşım da değişti.</p>
<p>Bugün de benzer bir durumdan söz etmek mümkün. Siyasal atmosferin görece yumuşadığı dönemlerde Amedspor’a yönelik tutumun da daha normalleştiğini görüyoruz. Örneğin kulüp şampiyon olduğunda, başta Erdoğan olmak üzere farklı siyasi aktörlerden tebrik mesajları geldi. Bu, geçmiş yıllarla kıyaslandığında dikkat çekici bir tablo. Bu nedenle süreçlerle Amedspor’un karşılaştığı muamele arasında bir ilişki kurmak mümkün. Ancak, az evvel de dediğim gibi kulübün sportif başarılarını doğrudan bu süreçlerin sonucu olarak görmek doğru olmaz.</p>
<p><strong>Yani Amedspor’un İkinci Lig’den Birinci Lig’e, oradan da Süper Lig’e yükselmesini sürecin bir çıktısı olarak değerlendirmek kulübe haksızlık olur diyorsunuz.</strong></p>
<p>Evet, kesinlikle öyle.</p>
<p><strong>Geçtiğimiz sezon kulüp birçok deplasmanda çeşitli saldırılarla ve ırkçı tepkilerle karşılaştı. Şampiyonluk kutlamalarında dahi tartışmalar yaşandı. Örneğin kulübün Senegalli yıldızı Mbaye Diagne’nin ülkesinin bayrağını açmasına bile bayrağın renkleri gerekçe gösterilerek tepki gösterildi. Yeni sezonda Amedspor’u ne bekliyor sizce?</strong></p>
<p>Burada belirleyici olacak iki temel faktör var. Bunlardan biri Amedspor’un tutumu, diğeri ise rakiplerinin Amedspor’a yönelik yaklaşımı. Yani burada her iki tarafa da önemli sorumluluklar düşüyor. Amedspor, Diyarbakır’a gelen bütün kulüpleri en iyi şekilde ağırlamalı, çünkü kulübün temsil ettiği değerlere yapılabilecek en büyük katkı, sahada elde edilecek başarı. Aynı şekilde diğer kulüplerin ve taraftarların da Amedspor’a nasıl yaklaşacağı belirleyici olacak. Bu açıdan bakıldığında Amedspor’un Süper Lig’deki varlığının iki farklı boyutu olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Bir taraftan Amedspor çok önemli bir imkân barındırıyor. Türkiye’nin normalleşmesi ve toplumsal barışın güçlenmesi açısından kulübün Süper Lig’de yer alması önemli bir fırsat. Amedspor’un deplasmanlarda oynayacağı maçlarda ortaya çıkacak olumlu görüntüler, hem Kürt kimliğinin kamusal alanda daha görünür ve meşru bir biçimde var olmasına katkı sunabilir hem de toplumsal diyaloğu güçlendirebilir. Ancak bunun bir de risk boyutu var. Amedspor üzerinden çeşitli provokasyonlar sahnelenmek istenebilir. Futbol geniş kitlelere hitap eden bir alan olduğu için burada yaşanabilecek bir olayın etkisi kısa sürede çok daha geniş çevrelere yayılabilir. Bu nedenle sürecin dikkatle yönetilmesi gerekiyor. Bu fırsatları öne çıkarıp riskleri azaltabilmek için herkesin sorumluluğu var. Siyasi aktörlerin, bürokrasinin, futbol kulüplerinin ve medyanın bu konuda önemli bir rolü bulunuyor.</p>
<p>Diagne meselesine gelince, burada bürokrasinin yerleşik reflekslerinin etkisini görüyoruz. Bu tür refleksler bir anda değişmiyor. Sarı, kırmızı ve yeşil renkleri gördüğünde bunları Kürt kimliğiyle ilişkilendiren ve buna göre tepki veren anlayış hâlâ varlığını sürdürüyor. Bu “kriz” ilk olarak Iğdır’daki kutlamalarda yaşandı. Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesinin ardından Diagne, Senegal bayrağıyla kutlama yapmak istediğinde müdahaleyle karşılaştı. Daha sonra Diyarbakır’daki evine yönelik polis ziyareti gündeme geldi. Bunlar eski korkuların ve alışkanlıkların tamamen ortadan kalkmadığını gösteriyor. Ancak artık bu reflekslerin değişmesi gerekiyor. Amedspor’un Süper Lig’de yer alması, bu değişimin gerçekleşmesi açısından da önemli bir fırsat yaratabilir.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/amedspor-tribun3-scaled.jpeg" alt=""></p>
<h3>Kanayan yara: Altyapı</h3>
<p><strong>Kitapta Amedspor’un altyapısını “kanayan yara” olarak nitelendiriyorsunuz ve kulübün zaman zaman altyapı yerine popüler ve medyatik transferlere yöneldiğini söylüyorsunuz. Bu sorun nasıl aşılabilir? Amedspor, futbolda özellikle amatör seviyelerde ırkçılığın yaygın olduğu düşünüldüğünde, Kürt gençler için bir umut ve güvenli alan oluşturabilir mi?</strong></p>
<p>Futbolun kendine özgü dinamikleri var. Günümüzde futbol son derece rekabetçi bir alan ve başarı baskısı tüm kulüplerin üzerinde hissediliyor. Hangi değerleri temsil ettiğinizden bağımsız olarak taraftarların kulüplerinden ilk beklentisi başarılı olmalarıdır. Amedspor’un bugün bu kadar görünür ve popüler olmasında da sportif başarının önemli bir payı bulunuyor. Çünkü kulüpler yalnızca sportif başarı üretmez, aynı zamanda taraftarlarının başarı ihtiyacına da karşılık verir. Başarı baskısı arttığında kulüpler de en kısa yoldan sonuç almaya yöneliyor, bu da çoğu zaman büyük ve popüler transferlere yatırım yapılmasını beraberinde getiriyor.</p>
<p>Katılımcıların Amedspor’a yönelik dile getirdiği iki temel eleştiriden biri altyapıya gereken önemin verilmemesi. Oysa görüşmelerde, Amedspor’un bu konuda çok önemli avantajlara sahip olduğu vurgulanıyor. Bölge genç bir nüfusa sahip ve bu gençlerin önemli bir kısmı futbola ilgi duyuyor. Ayrıca birçok çocuk Amedspor forması giymeyi hayal ediyor. İyi bir scout sisteminin kurulması, bölgenin sistemli biçimde taranması ve yetenekli gençlerin erken yaşta tespit edilmesi hem bu gençlerin hayatında önemli bir fark yaratabilir hem de kulübün geleceği açısından büyük bir kazanım sağlayabilir.</p>
<p>Bunun yalnızca sportif değil; ekonomik bir boyutu da var. Katılımcılar, altyapıdan yetişen oyuncuların kulübün kimliğini daha yakından tanıyacağı ve bu nedenle kulübe daha güçlü bir aidiyet geliştireceği görüşünde. Aynı zamanda bu modelin kulübün mali açıdan daha sürdürülebilir hale gelmesini sağlayacağı da ifade ediliyor. Bu konuda futbol okulları gibi çeşitli öneriler dile getiriliyor. Ancak altyapı ciddi emek, zaman ve kurumsal kapasite gerektiren bir alan. Zaten katılımcıların dikkat çektiği noktalardan biri de kurumsallaşma meselesi. Türkiye’nin en görünür kulüplerinden biri haline gelen Amedspor’un daha profesyonel bir yapıya ihtiyaç duyduğu yönünde eleştiriler bulunuyor. Liyakat esaslı yönetim anlayışının güçlendirilmesi gerektiği de hem taraftarlar hem de kulüp çevresinde sıkça dile getirilen görüşlerden biri.</p>
<p><strong>Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesiyle birlikte kulübün yıllardır benimsediği politik çizgide bir değişim olur mu? Kulübe destek veren Kürtler, sosyalistler ve hak savunucuları açısından böyle bir dönüşüm bekliyor musunuz? Ya da şöyle sorayım, Amedspor, Süper Lig’de “yozlaşır” mı?</strong></p>
<p>Ben çok köklü bir çizgi değişikliği beklemiyorum. Kulübün temel karakterinde ya da temsil ettiği değerlerde radikal bir kopuş yaşanacağını düşünmüyorum. Ancak Süper Lig’in getirdiği yeni sorumluluklar var. Bu nedenle kulübün kullandığı dilde ve kurduğu ilişkilerde daha dikkatli bir yaklaşım benimsemesi mümkün. Amedspor’un kapsama alanını genişletmeye çalışacağını düşünüyorum. Geçmişte Diyarbakırspor ile sorun yaşamış bazı şehirler ve taraftar gruplarıyla ilişkilerde de daha yumuşak ve diyaloga açık bir dil kurulabilir. Fakat bunun kulübün temsil ettiği değerlerden vazgeçmesi anlamına geleceğini sanmıyorum.</p>
<p>Nitekim şampiyonluk sonrasında yapılan açıklamalar da bu yönde. Amedspor’un savunduğu değerleri daha güçlü biçimde görünür kılmasının yolu, esas olarak sportif başarıdan geçiyor. Kulüp açısından asıl mesele artık Süper Lig’de kalıcı hâle gelmek. Amedspor, önüne uzun vadeli hedefler koyarak Avrupa kupalarına katılmayı hedeflemeli. Çünkü Amedspor’un Avrupa’da mücadele etmesi halinde kulübün temsil ettiği değerler ve sembolik anlamı çok daha geniş bir görünürlük kazanacaktır. Kulübün önünde önemli bir sorumluluk var. Bu ağır bir sorumluluk; ama ne kulübün ne de kentin altından kalkamayacağı bir yük değil. (TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Erkekliği yeniden düşünürken babama ‘açılmak’]]></title><link>https://bianet.org/yazi/erkekligi-yeniden-dusunurken-babama-acilmak-320473</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/erkekligi-yeniden-dusunurken-babama-acilmak.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/erkekligi-yeniden-dusunurken-babama-acilmak-320473</guid><description><![CDATA[Erkekliği tahakkümle, sertlikle ve korkuyla kuran bir dünyanın içinde, ben erkekliği babamın şefkatinde öğrendim. Gücün bazen ses yükseltmekte değil, bir insanı gerçekten duyabilmekte olduğunu ondan öğrendim.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sanırım erkeklikten bir şekilde yara almamış insan tanımıyorum. Kimi onun tarafından dışarıda bırakılıyor, kimi içine sıkıştırılıyor; kimi ondan korkuyor, kimi ona benzemeye çalışırken kendinden uzaklaşıyor. </p>
<p>Trans bir erkek olarak kendi maskülenliğimi sahiplenmeye çalışırken en çok da bunun suçluluğuyla mücadele verdiğimi düşünüyorum. Erkeklikten zarar görmüş bir dünyada, ona ait hissetmenin yarattığı çelişki de. Bu yüzden erkekliğimi yalnızca keşfetmem değil; onu yeniden düşünmem, yeniden kurmam ve kendim için yeniden tanımlamam gerekti. Yani onunla özdeşleşmekten çok, onunla hesaplaşmam gerekti.</p>
<p>Bu süreçte uzun bir süre kendimi küçültmeye çalıştım. Daha az yer kaplamak. Daha az talep etmek. Daha az görünür olmak.</p>
<p>Oysa bugün dönüp baktığımda görüyorum ki sağlıklı bir erkeklik, kendini yok etmek üzerine kurulmuyor. Başkalarına hizmet etmek uğruna kendinden vazgeçmek üzerine de kurulmuyor. Kendine yer açarken başkalarına da yer açabilmek üzerine kuruluyor.</p>
<p>Belki de bu yüzden erkeklik üzerine düşünürken aklım hep dönüp dolaşıp babama geliyor. Erkekliği tahakkümle, sertlikle ve korkuyla kuran bir dünyanın içinde, ben erkekliği babamın şefkatinde öğrendim.</p>
<p>Sakin kalabilmeyi, dinlemeyi, sevgiyi bir üstünlük kurma biçimine dönüştürmeden gösterebilmeyi onda gördüm. Gücün bazen ses yükseltmekte değil, bir insanı gerçekten duyabilmekte olduğunu ondan öğrendim.</p>
<p>Bu nedenle babama trans bir erkek olarak açılmak benim için her zaman büyük bir meseleydi.</p>
<p>İlginç olan şu ki, yıllardır farklı erkekliklerin mümkün olduğunu savunmama rağmen, ona açılma fikriyle yüzleştiğimde içimde beliren korkular yine o eski erkeklik anlatısından besleniyordu. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordum.</p>
<p>Eksiltilmekten korkuyordum.</p>
<p>Sevgiyi kaybetmekten korkuyordum.</p>
<p>Geçtiğimiz haftalarda ona açıldıktan sonra fark ettim ki bütün bu süreç boyunca aslında babamı değil, dünyanın bana anlattığı erkekliği değerlendiriyormuşum. Onun kim olduğunu değil, erkeklerden ne beklemem gerektiğine dair öğrendiğim korkuları dinliyormuşum.</p>
<p>Oysa gerçek çok daha basitti. Hayatım boyunca bana sevgiyi göstermiş bir insan vardı karşımda.</p>
<p>Ve bazen insan yıllarca taşıdığı bir yükün ağırlığını ancak onu bıraktığında fark ediyor.</p>
<p>Bu konuşmadan sonra hissettiğim şey yalnızca mutluluk değildi. Bir hafiflikti. Uzun zamandır bedenimde taşıdığım bir gerginliğin çözülmesiydi. Kendimi eksiltmeden, saklamadan ve sevgiyi kaybetmekten korkmadan var olabilmenin hafifliği.</p>
<p>Belki bu yüzden bu yıl Pride benim için görünürlükten çok, bu ferahlıkla ilgili.</p>
<p>Kendime biraz daha yaklaşabilmekle ilgili.</p>
<p>Ve başka erkekliklerin mümkün olduğuna yeniden inanabilmekle ilgili.</p>
<p>Bu rahatlığı bana sağladığın için teşekkür ederim babacığım. Seni çok seviyorum. (KS/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kennedy olmak kolay değil!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kennedy-olmak-kolay-degil-320460</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/kennedy-olmak-kolay-degil.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kennedy-olmak-kolay-degil-320460</guid><description><![CDATA[Bağımlılıklardan uyuşturucu, uyarıcı, seks, ilgi odağı olmak ve pohpohlanmak deyince akla ABD’nin Sağlık Bakanı R.F.K. Jr. gelir!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>ABD’de adeta bir hanedan muamelesi gören imtiyazlı Kennedy sülalesinin üzerindeki lanet günün birinde sona erebilecek mi?</p>
<p>Çocuk yaştayken ülkenin başkanı olan amcası <strong>John Fitzgerald</strong> <strong>Kennedy</strong>’nin hayatına mâl olan suikast, ergenken senatör ve başkan adayı olan babası <strong>Robert Francis</strong> <strong>Kennedy</strong>’nin öldürülmesi, narkotiklere bizzat alıştırdığı bilinen kardeşi <strong>David Anthony</strong> <strong>Kennedy</strong>’nin <em>overdose</em>dan vefat etmesi ve defalarca aldattığı ayyuka çıkmış ikinci eşi ve dört evladının annesi <strong>Mary Richardson</strong> <strong>Kennedy</strong>’nin kendini asarak intiharı <strong>Robert Francis Kennedy</strong> <strong>Jr.</strong>’ın çalkantılı yaşamına damga vuran travmatik hadiselerden bazıları.</p>
<p>Her biri ruhunu derinden sarsan trajediler bir süre içine kapanmasına, uyuşturucu ve uyarıcılardan medet ummasına, başının defalarca belaya girmesine ve sansasyonel skandalların merkezinde olmasına yol açsa da Kennedy soyadının mesuliyetini taşıyıp ülkeye yararı dokunmak, hatta kahramanca aksiyonlarda bulunmak, tarihe adını altın harflerle kazımak adına R.F.K.Jr.’ın her defasında ayağa kalkıp küllerinden tekrar doğmuş olduğu da inkâr edilemez bir hakikat.  </p>
<p>Ne de olsa kahramanımız çocukluğundan itibaren ABD’nin en popüler ailelerinden birinin ferdi özelliğiyle daima ilgi odağı olmaya alışmış, Kennedy ayrıcalıklarından fazlasıyla yararlanmış, liderlik sevdasıyla yüklendiği misyonlarda genelde talihsiz olmasına rağmen pohpohlanmanın müptelası olmaktan kurtulamamış.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/mt6.jpg" alt=""></p>
<p>Muhtelif aşı karşıtlığıyla kendine geniş bir takipçi kitlesi edindikten sonra Başkanlık yarışına bile soyunmuş, lakin başarısız olacağını anladığında ailesinin Demokrat Parti geleneğine ihanet ederek iktidar sevdasından <strong>Donald</strong> <strong>Trump</strong>’a yanaşmış ve Cumhuriyetçiler’in giriştiği ABD’nin mihenk taşlarını yerle yeksan etme planına alet olma pahasına ülkenin şu andaki Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanı koltuğuna oturuvermiş!</p>
<p><em>R.F.K. Jr.’ın Yükselişi (The Rise of RFK Jr.)</em> adlı belgesel hayatı boyunca kendini kanıtlamaya adeta ant içmiş kahramanına geniş spektrumlu bir bakış atıyor. Yönetmen ve prodüktör hanelerinde adını gördüğümüz <strong>Michael</strong> <strong>Kirk</strong>’ün imzasını taşıyan 2025 ABD yapımı 114 dakikalık film YouTube’dan izlenebiliyor.</p>
<p>Filmin meşhur kahramanı R.F.K. Jr. ile aralarına mesafe koymayı tercih eden aile fertlerinden eski dostlarına, gazetecilerden ve yazarlardan siyasetçilere, gözlemcilerden analistlere, gayet geniş bir yelpazedeki katılımcılar belgesele yeterli inandırıcılık katıyor. Her ne kadar araştırmacı gazetecilik klişelerine ve televizyon estetiğine hapsolup konuşan kafalara epeyce yer verse de sürükleyici belgesel izlenmeyi muhakkak ki hak ediyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/mt2.png" alt=""></p>
<h3>Kurban psikolojisi ziyadesiyle sömürülür!</h3>
<p>Bilhassa siyasi kariyeri boyunca nedense ikide birde suikast teşebbüslerine maruz kalan Trump’ın 2024’te uğradığı saldırı, kanlı suratına rağmen yumruğunu havaya kaldırarak cesareti ve gücü hususunda halkı ikna eden ve kısa bir süre sonra seçimleri tekrar kazanmasına yol açan anekdot olarak bilinir.</p>
<p>Kendi başkanlık hülyaları suya düşmek üzereyken R.F.K. Jr. muhafazakâr siyasi yorumcu <strong>Tucker</strong> <strong>Carlson</strong>’ın tavsiyesiyle Trump’a yönelik suikastlarla Kennedy ailesindeki travmaların müşterekliğine istinaden harekete geçmiş ve Cumhuriyetçi lidere geçmiş olsun telefonu açmış. Meğerse Trump da onunla konuşmak ve işbirliğine girmek için fırsat kolluyormuş!</p>
<p>R.F.K. Jr. böylece Sağlık Bakanı sıfatıyla hayatı boyunca ulaşmaya çalıştığı, hayran kitlesi geniş, takdir edilecek, sevilecek, hatta tapınılacak şahsiyet mertebesine nihayet yükselmiş.</p>
<p>Arşiv görüntülerini layıkıyla kullanan belgesel Kennedy ailesinde çocuk olmanın ne kadar eğlenceli ve istisnai olduğunu, R.F.K. Jr.’ın bilhassa babasının öldürülmesiyle ruhen ne kadar yaralandığını ve akabinde uyuşturucu ve uyarıcılara dadandığını teferruatıyla aktarıyor. Dönemin modası hint keneviri bir yana, kokain, amfetamin, kokainle karışık eroin kullanması bir yana, soyadının sağladığı koruma kalkanından yararlanarak “kanunsuzluk performansı”na giriştiği de anlatılıyor. Üstelik kullandığı bazı ağır maddelerin sosyalliği azaltması bir yana intihari dürtüleri tetiklediği de biliniyor.</p>
<p>Kendisi nazik, hassas, ayrıca uzun boylu, yakışıklı ve karizmatik bir Kennedy olmasına rağmen, değerli varlığını mahvederken sanki yalnızlığı seçmiş, kendinden nefret eden nemrut birine dönüşmüş. Mevzunun The New Yorker, Vanity Fair, The New York Times, Washington Post ve New York Magazine gibi ABD’nin hürmet edilen medya kuruluşlarına mensup mütehassısları belgeselin kahramanının adeta röntgenini çekerken psikolojik analizlerle de seyirciyi doyuruyor.</p>
<p>Babasının öldürülmesiyle zor bir ergenlik geçirmekte olan R.F.K. Jr. önce yatılı okula yollanmış, orada başı belaya girip kovulmuş, 16 yaşında tutuklanmış; aile geleneğine uyarak üniversiteyi Harvard’da okurken isyankârlık çıtasını şımararak iyice yükseltmekten imtina etmemiş.</p>
<p>Lakin fazlasıyla politik bir ortamda yetişmiş olduğu için çok genç yaştan itibaren herkesin büyük bir Haçlı Seferi’ne dahil olduğuna, dünyanın iyi ile kötü arasındaki büyük bir savaş alanı olduğuna ve hayatını bu uğurda feda etmenin zaruretine inandığı için daima doğru yolu bulmaya çalışmış.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/mt4.png" alt=""></p>
<h3>O kadar da kötü değil!</h3>
<p>Belgeselde tabii ki R.F.K.Jr.’ın pozitif yanlarına da yer veriliyor. Irkçılık karşıtlığı hususunda Kennedy ailesinin pozisyonunu koruması kadar aile fertlerine yönelik suikastlarda CIA’in parmağının olduğuna dair beyanatları da dikkat çekici.</p>
<p>Çocukluğunda ailenin tüm evlatları gibi tabiatla derin bir irtibat kurmuş olmanın ayrıcalığından yola çıkarak, Kennedy adının lekelenmesine yol açan muhtelif lanetlenme episotlarından birinin tesirinden doğa sevgisini ve aşinalığını yararlı bir çevre faaliyetine dönüştürmesi sayesinde kurtulduğunu da unutmamak lazım.</p>
<p>Belgesel ayrıca, Hollywood simalarının önde gelenleriyle çekilmiş muhtelif fotoğraflar resmigeçidiyle ABD yüksek sosyetesinin ferdi olmanın imtiyazını eğlenceli bir sekansta tekrar gözümüze sokuyor.</p>
<p>Yan tesirleri halen tam olarak bilinmeyen, alelacele piyasaya sürülmüş Covid-19 aşılarına ve pandeminin bir itaat müteahhitliğine dönüşmesine karşı çıkması, besinlerdeki kimyasalların tehlikelerine dikkat çekmesi ve demokrasinin gereği olarak otoriteye güvenmekten herkesin imtina etmesi gerektiğini ileri sürmesi kahramanımıza atfedilen kabul edilebilir duruşlardan bazıları.</p>
<p>Wi-Fi ve cep telefonlarının üzerimizdeki radyoaktif tesirleri hakkındaki açıklamaları da cabası.</p>
<p>Lakin gençliğinde kullandığı maddelerle pekiştirdiği, imajını koruma zorunluluğundan kaynaklanan yalan söyleme kapasitesinin üst seviyelere ulaştığı da malum. Üstelik haklı olarak komplo teorilerine meyilli, bilimsel verileri çarpıtmaktan çekinmeyen, susturulduğuna inandığından kurban psikolojisine sığınan bir yanlış malumat makinesiyle karşı karşıyayız. Tartışma arenasından çok uzak olan, R.F.K. Jr.’ın da medet umup sayesinde bir ara tekrar gündemi işgal etmeyi başardığı podcastlerde propaganda yapmanın basitliği hepimizce malum zaten.</p>
<p>Trump’ın desteğini arkasına aldıktan sonra,  ABD’deki Kennedy fetişizminin sayesinde de Cumhuriyetçi seçim arenalarında aşırı bir alaka ve tezahüratla karşılandığını görüyoruz. Karşı saftan birini devşirmiş olmanın zafer duygusu mu bu acaba? diye düşünürken R.F.K.Jr.’ın pohpohlanma ihtiyacı sonunda layıkıyla karşılanmış oluyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/mt5.jpg" alt=""></p>
<h3>Yetmiyor!</h3>
<p>“Güç sahibi olmayı hak ediyorum” ve “Daha fazlasını istiyorum” tavrıyla ömrü boyunca kösteklendiğinden öfkeli bir karaktere dönüşmüş, intikamdan da imtina etmeyen R.F.K. Jr.’ın travmatik ruhuna nüfuz ederken seyirci sanki Cumhuriyetçiler’e niçin sığındığını daha iyi anlıyor.    </p>
<p>Yıllar önce tıbbi bir makalesinin bilimsel geçerliliğe sahip olmadığı ilan edilmesine rağmen günümüzde sağlık sektörünün başında, üstelik ABD’nin en saygın tıp araştırmaları kurumlarını ve tıbbi destek programlarını yerle bir eden; dahil olduğu hükümetle armoni içinde, ezik ve çaresiz, lakin fazlasıyla hırslı ve tehlikeli bir yıkım makinesini belgesel sayesinde yakından tanıma şansına erişiyoruz.</p>
<p>Yalnız ABD’de değil, tüm gezegende, bilhassa sağlık sektörü kapsamındaki yardımların kesilmesi şimdiden büyük acılara sebebiyet vermiş durumda.</p>
<p>Şan ve şöhret peşindeki R.F.K. Jr.’ın ise amacına ulaşmak üzere müteveffa amcasının arşiv görüntülerini arsızca kullanmaktan imtina etmemiş olması da cabası! Ne de olsa “Ne yapsam affediliyor!” <em>kaşarlanmışlığı</em>, hayatı boyunca defalarca sağlamasını yapmış olduğu dinamikler silsilesinden besleniyor.</p>
<p>Kendini dev aynasında gören, mutlak kudret sahibi olduğuna inanan bir budala adeta!</p>
<p>Ya Trump dahil, muhafazakâr olduğunu iddia eden riyakâr ABD hükümetinin önde gelen figürlerinin birçoğu gibi arada homoerotik bir imaj sergilemekten geri durmamasına ne demeli?</p>
<p>Bilimsel bir asparagas olarak “AIDS’ten ölenlerin hepsi poppers müptelasıydı” diyebilmiş, “Amerikan değerleri”nin bayraktarlığını üstlenen gerici zihniyetin manipülatif dışavumcularından manidar bir şahsiyet R.F.K. Jr. Kennedy etiğine ondan daha fazla inanmış ikinci eşi, yengesi <strong>Jackie</strong>’yi andıran Mary’yi intihara sürüklemiş başlıca unsurlardan, “kutsal aile”ye sadakat namına giriştiği arınma sürecinde zevcesini defalarca aldattığına dair teferruatlı seks günlüğünün yazarı, bir zamanların “çiçek çocuğu” R.F.K. Jr.’ın engin cinsel tecrübesinden daha iyisini beklerdik!</p>
<p>Siyasete daha yeni soyunmuş, J.F.K.’nin torunu ve kahramanımız R.F.K. Jr.’ın kuzeni<strong> Jack Schlossberg</strong>’in daha tutarlı bir imaj çizmesi dileğiyle… (RL/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir Delinin Hatıra Defteri’nden kendi hikâyesine hapsolan politikacılara]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-delinin-hatira-defterinden-kendi-hikayesine-hapsolan-politikacilara-320482</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/bir-delinin-hatira-defterinden-kendi-hikayesine-hapsolan-politikacilara.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-delinin-hatira-defterinden-kendi-hikayesine-hapsolan-politikacilara-320482</guid><description><![CDATA[Gogol’ün “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni okuyunca fark ediyorsunuz ki Poprişçin aramızda yaşamaya devam ediyor. Hem de sadece kendini kral sanan bir memur olarak değil, kendi yazdığı güç hikâyesinin içine hapsolan politikacılar olarak.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu yıl Gogol'ü yeniden keşfettiğim bir yıl oldu. Öykülerini yıllar sonra yeniden okurken şaşırtıcı bir şey fark ettim: Anlattığı dünya 19. yüzyıl Rusyası olabilir ancak karakterler günümüzde hâlâ yaşamaya devam ediyor. Gogol’ün “Palto”, “Burun” ve bu yazının konusu olan “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni okuyunca, o kurgu karakterlerin birçoğunu etrafınızda canlı kanlı görebiliyorsunuz.</p>
<p>Poprişçin’e bakıp nasıl kendi uydurduğu hikâyeye saplanıp kalan politikacıları gördüğümü anlatmadan önce, hızlıca Nikolay Gogol’ü (1809-1852) hatırlayalım. Modern öykücülüğün ve Rus gerçekçiliğinin öncülerinden biri kabul edilen Gogol; pek çok eserinde sıradan insanların hayatlarını, bürokrasinin absürtlüğünü ve toplumsal çelişkileri keskin bir mizah ve ironiyle anlatmış bir yazar. Dostoyevski’ye atfedilen o meşhur “<em>Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık</em>” sözü, yazarın edebiyatçılar arasında bile ne kadar etkin olduğunu gösteriyor. Çünkü Gogol, edebiyata yalnızca unutulmaz karakterler kazandırmakla kalmamış; “küçük” insana dair büyük hikâyelerin önünü açmış ve aynı zamanda kısa öykünün sarsıcı gücünün anlaşılmasını sağlamış.</p>
<h3>Gerçeklik algısı bozulunca…</h3>
<p>Gelelim <em>Bir Delinin Hatıra Defteri’</em>ne…<strong> </strong>Türkçede pek çok yayınevinden farklı çevirmenlerin dilinden okumanın mümkün olduğu <em>Bir Delinin Hatıra Defteri</em>’ni, son olarak Varlık Yayınları’ndan Nihal Yalaza Taluy çevirisi ile okudum. Bir 3 Ekim günü “Bugün önemli bir olay oldu” diye başlayan öykü, düşük rütbeli bir devlet memuru olan Aksenti İvanoviç Poprişçin’in tuttuğu günlüklerden oluşuyor.</p>
<p>Hayatından memnun olmayan, toplumda hak ettiği değeri görmediğini düşünen Poprişçin, çalıştığı dairede müdürünün kızına âşık oluyor. Ancak sosyal konumu nedeniyle ona ulaşamayacağının da farkında. Günlük ilerledikçe Poprişçin’in gerçeklik algısı bozulmaya başlıyor; sokakta karşılaştığı köpeklerin konuştuğuna ve birbirlerine mektuplar yazdığına inanıyor.</p>
<p>Zamanla hayal ile gerçek arasındaki sınır tamamen siliniyor. Poprişçin, İspanya tahtının boş olduğunu öğrenince de kendisinin İspanya Kralı VIII. Ferdinand olduğuna karar veriyor. Artık çevresindeki her olayı bu inançla yorumluyor. Ancak okur olarak biz onun bir kral değil, akıl sağlığını giderek yitiren yalnız bir memur olduğunu biliyoruz; oysa Poprişçin, kendi uydurduğu hikâyenin içine çoktan hapsolmuş durumda.</p>
<h3>Kendi hikayene giderek inanmak…</h3>
<p>Gogol, bu trajik hikâye üzerinden hem bürokratik düzenin insanı nasıl ezdiğini hem de görülme, değer görme ve başka bir hayatın özlemiyle yaşayan bireyin iç dünyasını çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Buradan hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz ki; aradan yaklaşık iki yüz yıl geçmiş olmasına rağmen Bir Delinin Hatıra Defteri bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Çünkü Gogol’ün anlattığı şey yalnızca bir memurun delirmesi değil; insanın kendi kurduğu hikâyeye giderek daha fazla inanması ve gerçeklikle bağını kaybetmesi.</p>
<p>Günümüzde siyasetten iş dünyasına kadar pek çok alanda Poprişçiler’in kendileri hakkında yarattıkları anlatıların içinde yaşadıklarını görüyoruz. Malum, çoğu zaman gerçekler değil, inanmak istediğimiz hikâyeler yön veriyor hayatımıza.</p>
<p>Ülkemizde uzun yıllar boyunca Genco Erkal ve Erdal Beşikçioğlu’nun muazzam sahne performanslarıyla hafızalara kazınan <em>Bir Delinin Hatıra Defteri</em>, genellikle belirli temalar üzerinden okunur. Aristokrasinin altın çağını yaşadığı bir dönemde, bürokrasi içinde var olmaya çalışan insanların sınıfsal yabancılaşması ve küçük memurun trajedisi bu okumaların başında gelir; üstelik çok da yerindedir.</p>
<p>Ancak yıllar sonra Gogol’e yeniden döndüğümde, metinde beni başka bir şeyin daha çarptığını fark ettim. Poprişçin’in hikâyesi yalnızca toplumsal hiyerarşiler altında ezilen bir memurun hikâyesi değil, aynı zamanda insanın kendi kurduğu anlatıya giderek daha fazla inanmasının ve sonunda gerçeklikle bağını yitirmesinin de hikâyesiydi. Kendini kral ilan eden Poprişçin’in deliliğinin merkezinde, kuşkusuz bir statü takıntısı ve güç fantezisi yatıyordu. Ancak tam da bu noktada öykünün zamansızlığı, bugünün dünyasına ve özellikle de siyaset sahnesine dair çok güçlü şeyler söylemeye başlıyor bize.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/238.jpg" alt=""></p>
<h3>En tehlikeli an: Sanrının hakikate dönüşü</h3>
<p>Poprişçin’in trajedisi yalnızca kral olduğunu iddia etmesi değil; asıl trajedi buna gerçekten inanması ve bu inancı sorgulamayı bırakması. Bir noktadan sonra dışarıdan gelen hiçbir ses, hiçbir itiraz ve hiçbir gerçek, zihninde kurduğu hikâyeyi sarsamaz hâle gelmişti. Deliliğin sinsi başlangıcı, insanın kendi kurduğu hikâyeyi mutlak bir hakikat gibi kabul etmeye başladığı o kırılma anında saklı olabilir. Sanırım siyasette de en tehlikeli an tam olarak burası.</p>
<p>Bu yüzdendir ki bugün Gogol’ü okurken aklıma siyasetçiler gelmiş bu olmalı. Özellikle de bir dönemin sona erdiğini kabul etmek istemeyen, çevresinden yükselen itirazları duymayan ve geçmişte sahip olduğu meşruiyetin bugün de aynı biçimde sürdüğüne inanan siyasetçiler...</p>
<p>Siyasetçiler de tıpkı Poprişçin gibi kendi alternatif gerçekliğinin duvarlarını örmeye başladığında, toplumun, sokağın ve zamanın akışından bağımsız bir fanusun içinde duruyorlar. Kendilerini çevreleyen nesnel gerçekliği değil, yalnızca zihinlerinde taşıdıkları o eski, parıltılı hikâyeyi savunuyorlar. Çevrelerindeki her olayı, her eleştiriyi tıpkı Poprişçin’in dünyayı “kral” gözüyle yorumlaması gibi, kendi illüzyonlarını besleyecek şekilde manipüle ediyorlar.</p>
<p>Bu noktada yazılarımda sık sık yararlandığım düşünürlerden biri olan Hannah Arendt’in “Totalitarizmin Kaynakları” adlı eserinden de söz etmeliyiz. İletişim Yayınları’ndan Bahadır Sina Şener çevirisiyle üç kitap olarak okutabileceğimiz bu seride Arendt, ideolojik düşüncenin en tehlikeli yanının yalan üretmesi değil, kendi içinde kusursuz görünen kapalı bir dünya yaratması olduğunu söyler. Bir süre sonra kişi gerçekleri değil, o dünyanın mantığını takip etmeye başlar.</p>
<p>Poprişçin’in trajedisi de tam olarak bu: Kendisini kral ilan etmesi değil, bu hikâyeyi sorgulamayı bırakması, dışarıdan gelen hiçbir sesin artık onun için bir anlam taşımaması. Belki de bu yüzden Gogol'ün kahramanı, yalnızca klinik bir deliyi değil, kendi anlatısının içine hapsolan modern insanı da temsil ediyor.</p>
<h3>Poprişçin parti binasının koridorlarında</h3>
<p>Gogol bugün yaşasaydı, Poprişçin’i muhtemelen boğucu bir devlet dairesinde, masasında kalem yontarken yazmazdı. Onu bir parti binasının koridorlarında, lüks makam odalarında ya da televizyon ekranlarında dolaştırırdı. Kahramanı; kendisine artık inanmak istemeyen, yüzünü başka yöne dönmüş insanların arasında yürürken hâlâ eski alkışları duyduğunu sanan, kendi söylemlerine herkesten fazla inanan trajikomik bir politik figür olabilirdi.</p>
<p>Çünkü insanı ve gücü yozlaştıran şey sadece iktidarın kendisi değil; bir zamanlar sahip olunan o gücün sonsuza kadar süreceğine dair sarsılmaz, kör inanç çok daha tehlikeli.</p>
<p><em>Bir Delinin Hatıra Defteri</em>’nin güncelliği tam olarak burada saklı. Gogol bize sadece aklını yitiren yalnız bir memurun klinik öyküsünü anlatmıyor; kendi hikâyesinin öznesi olmak isterken, kurduğu o kibirli hikâyenin tutsağına dönüşen insanın zamansız dramını da gösteriyor.</p>
<p>Ve bizlere, alkışlar kesildiğinde bile sahneyi terk edemeyenlerin hikâyesinin her zaman bir trajediyle bittiğini hatırlatıyor. (NK/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Demek ki “yazmak” gerekiyormuş!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/demek-ki-yazmak-gerekiyormus-320457</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/demek-ki-yazmak-gerekiyormus.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/demek-ki-yazmak-gerekiyormus-320457</guid><description><![CDATA[Seçilmişler, yerel yöneticiler olarak sahayı boş bıraktınız mı, olacak olan budur. Boşluk asla hata kabul etmez.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İlki 2, diğeri de 6 Haziran tarihlerinde olmak üzere iki ayrı portalda iki yazım yayınlamdı. İlkinin (güneydoğu ekspres) başlığı “<a href="https://www.guneydoguekspres.com/halkci-olmaktan-anlasilan-buysa" target="_blank" rel="nofollow">Halkçı olmaktan anlaşılan buysa</a>” idi. Diğerinin de (bianet) başlığı “<a href="https://bianet.org/yazi/megerse-sahipsizmis-memleket-320234" target="_blank" rel="nofollow">Meğerse memleket sahipsizmiş</a>”.</p>
<p>Detaya gerek yok; özetin de özeti mevzu şuydu. Memleket (Diyarbakır) 2015 Temmuzu’ndan bu yana UNESCO’nun tarihi ve kültürel miras kalıcı listesine dahil edilmişti. Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri çevreleriyle birlikte bu prestijli mevkiye taşınmıştı. </p>
<p>Bu sebeple nasıl ki 2015 öncesinde başta kentin atanmış (vali) ve seçilmiş (belediye başkanı) temsilcileri olmak üzere hemen bütün kurumları UNESCO nezdinde yoğun çaba içine girip sonra da kalıcı listeye dahil olunarak sonuç aldılar ise. Şimdi de o mirasın hakkını koruyarak kentin cadde, sokak ve meydanlarının işgal ve tahribine karşı da bütün çabayı göstermeliydiler!</p>
<p>Peki, UNESCO kararı üzerinden 11 koca yıl geçmiş olmasına rağmen var mıydı böyle bir gayret? Maalesef yoktu. Ve işin tuhaf tarafı defalarca yazarak ve konuşarak dile getirmemize rağmen!</p>
<p>2016’da başlayıp 2024’e kadar devam edegelen sekiz yıllık kayyım döneminde kamuya ait alanlar, adeta peşkeş çekilerek işgallerine göz yumuldu. Caddeler, meydanlar, sokak başları, kaldırımlar kapanın eline geçip adeta malı mülkü olmuş oldu. </p>
<p>2024 seçimlerinde seçilen ve devralınan belediye yönetimleri de o sekiz yıllık “enkaz felaketi” uygulamaları konusunda iki küsur yıllık zaman dilimi içinde maalesef yeterli politika geliştiremeyince işyeri sahipleri ve seyyar konducuların pervasızlığı ve işgal ettikleri alanların “artık sahibi biziz” tavırları ileri derecede şehrin gündemini tutar oldu.</p>
<p>İki yazımın yayımından birkaç gün sonra da şehirde “yerel yönetimler konferansı” yapıldı. Seçilmiş bütün belediye başkanları katılmıştı. Basından izledim. Abdullah Öcalan da o konferansa önemli bir mesaj yollamıştı. Onu da basından okudum. Şu notları almışım Öcalan mesajından:</p>
<blockquote>
<p>…halka dayalı alternatif sosyal, ekonomik, ekolojik modeller geliştirilmelidir. Yerel yönetimlerin en büyük sermayesi halktır; halkın emeği birleştirilirse altından kalkılmayacak hiçbir sorun yoktur…</p>
<p>Yerel demokrasi zihni ve önemiyle belediyeler yönetilmelidir; küçük kırtasiyeci akılla belediyeler yönetilmemelidir…</p>
</blockquote>
<p>Demokratik ve “Halkçı” Belediyeciliğe işaret eden bir uyarı olarak okudum Öcalan’ın mesajını…</p>
<p>Peki ne oldu? İki yazının yayımlanma sürecinde ve yerel yönetimler konferansı hemen öncesi ve dahi sonrasında…</p>
<p>Adeta sihirli bir el değmiş gibi hayli kudretli bir akıl ile fiziki el dokunmuş gibi başta kadim Sur Cadde ve kaldırımları olmak üzere bütünüyle şehirde yerelin görünürlüğü ve ilk kez uygulaması hissedildi. Bu elbette geç kalınmış olmakla birlikte sonuca gitmede etkili bir müdahale oldu ve desteklenip altı çizilmeli.</p>
<p>Israrcı denetim ve asla geri adım atmamakla bu çaba geliştirilmeli. Bu kararın ve uygulamanın başta Ticaret Sanayi Odası ve DESOB olmak üzere Kent Platformu’nun ciddi desteğine ihtiyacı var. Adı geçen bu kurumlar maalesef HÂLÂ suskunlar. Onlar da temsili olarak sahaya inip bu şehrin ucuz rantiyeye teslim olmayacak bir güçte olduğunu göstermeli hissettirmeliler. Çünkü onların da üyeleri olan kimi İŞYERLERİ önlerindeki kaldırımın bir bölümünün işgalini sürdürüyorlar.</p>
<p>Bu konuda dün de sahada yaptığım gözleme dayalı olarak işyeri sahipleri ve seyyar satıcıların büyükçe bölümü bekleme modundalar. Bu uygulamanın sanki GEÇİCİ bir durum olduğunu, tekrar işgallerini sürdürmek için fırsat kolladıklarını sorulduğunda samimi olarak dile getiriyorlar.</p>
<p>Çok kararlı, tavizsiz, denetimi elden bırakmayan, kararın süregen ve geri dönüşü olmayan bir kararlılık olduğu kamuoyuna hissettirilerek anlatılmalı. Ve bu durum sosyal medyada sürekli diri ve canlı tutulmalı.</p>
<p>En küçük bir taviz, dama taşı gibi bütün emeğin boşa gitmesini beraberinde getirir. Malum bizde yaygın bir işgalcilik kurallı sözü vardır. Denir ki; “Hele dur! Ayağıma yer edim! Gör ki sahan ne edim”. Bir meydan köşesine 4 metrekarelik bir tezgah atılmasına göz yumun! Kısa sürede kırk metrelik yere yerleşen bir dükkanla karşılaşır ve onu ordan bir daha da söküp atamazsınız! Şehirde o kadar çok örneği var ki!</p>
<p>Bunun en canlı örneği Dağkapı Meydanı’nın iki başına birer gazete büfesi yeri olarak verilen küçücük büfe yeri, bugün her biri en az yüz metrekare alan işgal eden ve üzeri kalıcı tenteli sabit işgal çayhanesine dönüşmüş durumda. Aynı şey Ulucami Meydanı için de geçerli. Çok çirkin görüntüler. </p>
<p>İşin doğrusu bütün bunlar sahada olmak, sahayı bilmek ve kent yaşamının ortak kullanım alanlarının bireysel rantiyelere dönüştürülme tehditlerine asla fırsat vermemekle ilişkili. Ama seçilmişler, yerel yöneticiler olarak sahayı boş bıraktınız mı, olacak olan budur. Boşluk asla hata kabul etmez. Fırsat kollayan doldurur o boşluğu…</p>
<p>Şehir şu anda olanca heyecanı ile bu GEÇ kalınmış ama gerekli kararlı müdahilliği destekliyor. Ve dahi Suriçi’nden Mardinkapı’ya çıkıp hemen Mardinkapı’dan başlayıp Hevsel Bahçeleri öngörünümü ve Dicle Nehri boyunca; nehrin kıyı şeridi ile halkın bağını kesen yerlerle ilgili de politika geliştirmenin bir görev olduğunu yeniden seçilmiş ve atanmışlara hatırlatıyor şehir halkı… (ŞD/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Nobran kalabalığın şiddetli yaşamı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/nobran-kalabaligin-siddetli-yasami-320465</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/nobran-kalabaligin-siddetli-yasami.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/nobran-kalabaligin-siddetli-yasami-320465</guid><description><![CDATA[Renata Salecl, Kabalık Çağı’nda başkasını yok saymaya, hatta şiddetle bastırmaya uğraşan insanın durumunu anlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kendisine gömülen ve gömülmesi istenen birey, sistem tarafından tüketim ve sonsuz çalışma ile kuşatılırken hayatını seçtiği yanılsamasına kapılıyor kolayca. “Kendin yap”, “kendini yönet” ve “çıkış yolunu kendin bul” denen kişi, hem sorunlarıyla boğuşmaya itiliyor hem de atomize ediliyor soyutlanıyor. Dolayısıyla başkalarında aradığı zorbalık, sistemin ona dayattığı sıradan bir eylem hâline geliyor.</p>
<p>Piyasa tanrılarının boyunduruğuna giren, sistemin “iyi yaşam” ve “refah” vaadiyle uyuşturulan, bu süreçte hem bocalayan hem de hınçla dolan; performans ve tüketim kıskacına alınan birey, Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle “özgürlük ve acizlik paradoksuyla” yaşamak zorunda bırakılıyor.</p>
<p>Tüketmek için çalışan, çalışmak için yaşayan ve tüm bunlar için sürekli borçlanan bireyin toplumsal konumu belirsizleşirken ruh hâli de bozuluyor. Söz konusu durum, etrafını saran çoğunluk için de geçerli olunca acımasız rekabet, mevcut akışın (neoliberal sistemin işleyişinin) alâmetifarikasına dönüşüyor. Bu durum da mükemmellik sanrısı ile yetersizlik gerçeği arasına sıkışan bireyi çıkarıyor karşımıza. “İşe yarıyorum, o hâlde varım” ile “herkesin yeri doldurulabilir” ifadeleriyle bu gerilim derinleşiyor.</p>
<p>Renata Salecl, <em>Kabalık Çağı</em>’nda hem bu gerilimi hem de kendini ortalığa sererken başkasını yok saymaya, hatta şiddetle bastırmaya uğraşan insanın durumunu anlatıyor. “Ben” ile “Başkası” kavgasının, sistem tarafından nasıl kârlı hâle getirildiğini ve kabalığın çağın düsturuna dönüştürüldüğünü hatırlatıyor.</p>
<h3>Kendini ‘geleceğin yıldızı gibi pazarlayan’ birey</h3>
<p>Neoliberal ideoloji, hepimizi yarışmacı birer özneye dönüştürür ve “başarı”ya ulaşmamız için her yolu denemeye teşvik ederken gerçek nezaketin yerine sahtesini koydu, daha da ileri giderek kabalığı geçerli kıldı. Salecl, zamanın ruhuna dâhil olan bu durumun çerçevesini çiziyor: “Kabalık, çağdaş kapitalizm dilinin bir parçası artık. Rekabeti, hızı ve bireysel ilerlemeyi yücelten bir dünyada yaşıyoruz. İşyerinde insanlardan verimliliğini durmadan sürdürmesi, her zaman müsait bulunması bekleniyor. Siyasette hakaret, performansa dönüştü. Sosyal medyada aşağılama eğlence niyetine kullanılıyor. En önemlisi ise öfke artık iletişimin önünde bir engel değil, itici bir güç hâline geldi.”</p>
<p>Anlayışın ve saygının ötelenerek açık ve örtük şiddetin, sabırsızlığın, hor görmenin, aşağılamanın, küçümsemenin ve narsisizmin öne çıkarıldığı, hatta pazarlandığı bu düzende Salecl, nobran kalabalığın hâlini anlatırken eleştirdiği sistemden çıkış yolları da arıyor.</p>
<p>Yazar, günlük hayatta ve dijital âlemde, işyerinde ve siyasette, kişilerin hem kendini ve karşısındakini hem de ona satın alması için sunulan ürünlerin tüketimine dayanan neoliberal kapitalizmin kabalığı olağanlaştırdığına dikkat çekiyor. Elbette bu sıradanlaştırmaya karşı direnenler de var. Kısacası kabalığı yaşam tarzı hâline getirenler ile ona başkaldıranlar arasında sıkı bir mücadele sürüyor.</p>
<p>Bahsi geçen mücadelenin bir ayağında, farklılığı teşvik eden sistemin performansını artırma kisvesi altında kişileri tektipleştirmesi ve mutluluk hissi yaratması ile şekillenen gerilim bulunuyor. Çalışmak ve tüketmek için yaşayan büyük kitle, Salecl’a göre kendini özgür sanıyor. Dahası, birörnekler içinde özgün olduğunu düşünüp narsisistleşiyor, tökezlediğinde kaygıya kapılarak önce kendini sonra da etrafını suçluyor ve nihayet, daha fazla “mutluluk” ve “başarı” için kolaylıkla kabalaşabiliyor. Yazara göre bu durum, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla yarışmasının bir sonucu: “Bugün insanların giderek narsisistleştiğinden çokça konuşuyoruz. Ama mesele birden narsisistleşmeleri değil, narsisist gibi görünme baskısıyla yaşamaları. İnsanlar özel, hırslı olduğunu, kendilerine büyük hedefler koyduğunu, günün birinde sıra dışı işler başaracağını durmaksızın kanıtlamak zorunda kalıyor. Birey bir yandan kendini geleceğin yıldızı gibi pazarlama baskısı altındayken bir yandan da başarısızlığa uğrayabileceğine, bir baltaya sap olamayacağına, sonsuza dek işsiz kalacağına vb. dair sonu gelmeyen belirtiler görür. Bunları yaşamamak için elbette daha çok çalışması, kendini kanıtlaması, başkalarını geçmesi gerekir.”</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/mih-200.jpg" alt=""></p>
<h3>Mükemmel meritokrasi!</h3>
<p>Zamanımızın kabalığının altında, bireyin hem kendini hem de başkalarını “başarılı” olduğuna inandırması veya başarısızlığında bile tam tersini sunmak için her şeyi yapabilecek hâle gelmesi yatıyor. Salecl, görünüş ve gerçek arasındaki farkın yarattığı gerilime, bunun ortaya çıkardığı şiddete ve ölçüsüzlüğe dikkat kesiliyor.</p>
<p>Hep daha fazlasını elde etme hırsının, performansın, verimliliğin ve manipülasyonun pazarlandığı günümüzde, Salecl’ın bahsettiği kabalık ve şiddet yaşamın olağan bir parçasına dönüştürülüyor. Bu da insanı homo economicus olarak gören ve herkesi “istersen başarırsın” diyerek ayağa kaldırmaya yönelen neoliberal kapitalizmin marifeti. Sistemin, kişileri hakikatlerden uzaklaştırması, tektipleştirmesi ve mükemmeliyetçilik girdabına sürüklemesi de cabası: “Mükemmeliyetçiliğin yükselişi meritokrasiyi göklere çıkaran neoliberal ideolojinin yükselişiyle paralel ilerliyor. Çabalayan, sıkı çalışan, sürekli yeni fırsatlar arayanlar başarıyı hak eder. (...) Bu düşünceye göre birey, başarısından da başarısızlığından da her zaman kendi sorumludur. Neoliberal meritokrasi düşüncesine göre iyi okullara giden, oralarda eğitim alan, iyi meslekleri, yenilikçi düşünceleri olanlar zenginliği, başarıyı hak eder. Yanlış giden bir şey vardır başarı yakalamayanlarda. Gördükleri kıymet giderek azalır: O kadar zeki, o kadar çalışkan, o kadar becerikli değillerdir. Böyle böyle (özellikle ekonomik ve sosyal) başarının, bireyin yaradılışından gelen özellikleriyle bağlantılı, daha geniş çaptaki toplumsal nedenler bütününden bağımsız olduğu kabul görmeye başlar.”</p>
<p>Adı neoliberalizm olarak yumuşatıldıkça vahşileşen kapitalizm, “başarının” ve “başarısızlığın” sorumluluğunu yalnızca bireye yükleyerek onu hem hırçınlaştırıyor hem de tüketiyor. Kişisel gelişim sektörünün de topa girmesiyle bireyin makineleşme veya robotlaşma (duygulardan ve ilişkilerden arındırılma) sürecinde önemli bir eşik atlanıyor: “Başarı idealinin ve bireyciliğin yüceltilmesiyle neoliberalizm, acımasızlığın iki biçimine kapı araladı: Kendimize karşı ve başkalarına karşı acımasızlık. İnsanların düzeni kusursuz, verimliliği sınırsız bir hayatın ideallerini içselleştirmesinin, işyerinde birbirlerinin celladına dönüşmesinin, neoliberalizmin ekonomik krizlerin hepsinde varlığını sürdürmesinde payı var.”</p>
<h3>‘Sessiz devrim’</h3>
<p>Sistemin saldırganlığı, bireyciliği, hırsı ve tüketimi önceleyen yapısı, yaşamda nezaketin değil kabalığın hâkim olmasına yol açıyor. Bu da Salecl’ın ifadesiyle ilişkilerde sınırın ortadan kalkmasına ve nezaketi yalnızca belli anlarda kullanılıp atılan bir maskeye gönüştürüyor. Tam da akışkan veya uçucu çağımıza uygun bir edim bu.</p>
<p>Yazara göre aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı bu şekilde işleyen sistemde kabalığı artıran bir başka şey, sahteliğin ve sahtekâr figürünün yüceltilmesi: “Neoliberal ideoloji, ‘hepimiz başarabiliriz’ ve ‘-mış gibi yapa yapa başarıya ulaş’ benzeri pozitif psikoloji sloganlarıyla bireyi çağırıp durur. Başarı hedefine yaklaşmak, bireyin sanki çoktan başarmış gibi davranmasını gerektirir, azmin gücü ve pozitif düşünceyle gerçek başarı da gelecektir sonra. Dış görünüş de bu amaca katkıda bulunur. Bu nedenle pek çok danışman, bireylerin başarılı olduğunu giyimlerinde bile göstermesi gerektiğinin altını çizer. Tabii hitabeti, beden dilini ve davranış tarzını da unutmamaları gerekir. Bu yönlendirmelerle başarı ideali, sahtekâr figürünü yüceltir. (...) Kendimize âşık olmamız, hep olumlu taraflarımıza güvenmemiz, başarılarımıza odaklanmamız ve başkalarının düşüncelerine kulak asmamamız gerektiği düşüncesi, bireyciliği ve başarıyı yücelten neoliberal söylemin bir parçası. Tam da bu idealler insanlarda yetersizlik duygusuna neden oluyor.”</p>
<p>Neoliberalizm, yaratıp palazlandırdığı nobranlığı politikadan iş yaşamına, günlük hayattan ekonomiye dek her alanda sıradanlaştırıyor. Kişileri kendini izleyip yüzüne ve eylemlerine hayran olduğu, başkalarını rakip gördüğü narsisistlere dönüştürürken karmaşadan kâr elde edilen ve sakinliğin pazarlandığı bir düzenin boy atmasına neden oluyor. Salecl buna “sessiz devrim” diyor: “Neoliberalizm, aşırı bireycilik ve seçme hakkı kavramlarını dolaşıma sokup ekonomi politikasıyla toplumsal eşitsizliklerin önünü sonuna kadar açan sessiz bir devrimdi. Bu devrimin sürekli faaliyet, Darwin’in anlayışındaki gibi hayatta kalma mücadelesi ve başarıdan şahsen sorumlu olma düşünceleri üzerinde yükselen güçlü temelleri var. Bu düşünceler, tükenmişlik ve kaygı artışı gibi yan ürünler doğurmuştu, şimdi de dinginlik isteği çıktı. Ne yazık ki bu istek, bir biçimde neoliberal idealleri geçerli kılmaya devam ediyor.”</p>
<p>Peki, bu düzenden çıkış için Salecl bir umut ışığı görüyor mu? Elbette; “aklın karamsarlığı” ve “iradenin iyimserliği” ile bir kapı açılabileceğini söylüyor. Başka bir deyişle neoliberalizmde herhangi bir çözüm arama konusunda karamsar olmak, ona direnme ve onun üstesinden gelme konusunda ise umudu hiç kaybetmeden mücadele etmek gerektiğini hatırlatıyor.</p>
<p><em><a href="https://www.metiskitap.com/catalog/book/37550" target="_blank" rel="nofollow"><strong>Kabalık Çağı, Renata Salecl, Çeviren: Bülent Kale, Metis Yayınları, 140 s.</strong></a></em></p>
<p>(AB/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Nasıl devam ettim?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/nasil-devam-ettim-320469</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/nasil-devam-ettim.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/nasil-devam-ettim-320469</guid><description><![CDATA[Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un yeni kitabı “Kelimeler ve Resimler”, 4 Haziran’da yayımlandı. Yapı Kredi Yayınları’nın izniyle kitaptan kısa bir metni yayımlıyoruz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Askerliğimi 28 yaşında İstanbul yakınlarında ve yandaki fotoğrafta (sol ortada gözlüklü) göründüğüm gibi Tuzla’da yaptım. Üniversite mezunu bir er adayı idim ve rahattım. Şu anlatacağım ve benzeri anlar dışında şikâyet edeceğim hiçbir şeyim yoktu. </p>
<p>Arada bir, mesela bizim kırk kişilik takım hepimiz yatakhanede, ranzalarımızda uyanmış ya da sınıfta oturmuş dışarıdaki yağmurun dinmesini beklerken, yani etrafta bizi denetleyecek bir subay yok ken takımın şakacılarından biri herkesin işitebileceği bir şekilde bağırarak konuşurdu: </p>
<p>“Beyler, adam gazeteciyim diyor, ama çalıştığı hiçbir gazete yok!” Bu sözden sonra kırk kişi kahkaha atardı. Şakacı kişi devam ederdi: “Beyler, adam romancıyım da diyor, ama hiç yayımlanmış romanı da yok!” </p>
<p>Kahkahalar daha da büyürdü. Bu ikinci kahkahaya ben de bizim kırk kişilik takımla katılırdım. </p>
<p>22 yaşında ressam ve mimar olma fikrinden caymış, üniversite mezunu olmak için gazetecilik okumuş, diploma almış, ama hiç gazetecilik yapmamıştım. Yedi yıldır günde on saat roman yazıyordum ama onları yayımlatamıyordum. Buna rağmen kararlılık ve heyecanla yazıyordum. Nasıl devam ediyordum? </p>
<p>İşime güveniyordum ama kendime aşırı bir güvenim olduğunu söyleyemem: Kendi yaşımda yeni insanlarla tanışmaktan, toplantılara, davetlere katılmaktan dikkatle kaçınıyordum. Çünkü oralarda herkes en sonunda aynı soruyu soruyordu: “Ne iş yapıyorsunuz?” Belki bunu “yedi yıldır yayımlanmamış romanlar yazıyorum evde!” diye cevaplayabilirdim. Ama daha kahredici sorular da vardı. “Geçiminizi nasıl temin ediyorsunuz!” </p>
<p>Babamın verdiği cep harçlığıyla yaşadığımı söylemek hoşuma gitmiyordu. </p>
<p>Daha sonra yayımlanmamış romanlarım kısa bir süre içersinde arka arkaya İstanbul’da yayımlandı, ödüller aldı, çok satan kitaplar arasına girdi. Ondan sonra da en çok sorulan soru “Nasıl devam ettin?” olduğu için bu konuda çok düşünmüştüm. İşte cevaplarım:</p>
<p>1. İşime güveniyorum derken, “roman sanatına”, bir zanaat olarak romancılığa güveniyordum. Çok fazla okuduğum için hem dünya romanını, hem Türkiye’de yayımlanan romanları tanıyordum. Kendi kumaşımın niteliklerinden, en sonunda sevileceğinden emindim. Kendime güvenim olduğu için değil, zanaatı tanıdığım için. </p>
<p>2. Aslında askerlik arkadaşlarım beni <em>seviyordu</em>. Alayları şefkatliydi, onlarla birlikte kendime gülebiliyordum. Aynı şeyi burjuva yaşıtlarım, iddialı genç devrimciler, hiç tanımadığım öfkeli kişiler, otoriter yaşlılar için söyleyemem. Beni sevmeyenlerden ve anlayışsızlardan uzak durdum. </p>
<p>3. Yirmi iki yaşındayken yazar olmaya karar verdiğimde bu işin zor olacağını sezmiştim. Zaten pek çok kişi Türkiye’de yazarlık yaparak geçinemiyeceğimi, ayakta duramayacağımı söylüyordu bana. Haklıydılar. Zor yolculukta kararımdan cayabilirdim. Bunun için beni bekleyen burjuva hayatından uzaklaşmış, mimarlık eğitimimi yarıda bırakmıştım. Yani geri dönüş gemilerini yakmış, köprüleri atmıştım. Devam etmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu! (OP/TY)</p>
<a href='/haber/orhan-pamuktan-yeni-kitap-kelimeler-ve-resimler-320116' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/06/02/orhan-pamuktan-yeni-kitap-kelimeler-ve-resimler.jpg' alt='Orhan Pamuk’tan yeni kitap: Kelimeler ve Resimler' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Orhan Pamuk’tan yeni kitap: Kelimeler ve Resimler</h5>
<div class='date'>2 Haziran 2026</div>
</div>
</a>
]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Düşen enerji, yükselen zorbalık]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dusen-enerji-yukselen-zorbalik-320479</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/dusen-enerji-yukselen-zorbalik.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dusen-enerji-yukselen-zorbalik-320479</guid><description><![CDATA[Boru hatları sadece ticari rotalar değil, modern imparatorlukların şah damarlarıdır ve bu damarların kesilmemesi için çeper ülkelerin halkları acımasızca feda edilmektedir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bugün cereyan eden küresel gelişmelere bakınca siyasetin, ekonominin ve toplumsal krizlerin üzerini örten ve modern dünyanın asıl motoru olan “enerji” gerçeğini görürüz. Modern ana akım, ekonomiyi sadece üreticiler ve tüketiciler arasında dönüp duran, paranın el değiştirdiği, çevrenin ve termodinamik yasalarının yok sayıldığı bir devridaim makinesi olarak tasvir eder. Aynı anlayış doğayı da en iyi ihtimalle “toprak ve ağaç” adı altında önemsiz bir detay olarak görüyor ve fiziksel dünyadan bağımsız bir sistem yaratabileceğini kurguluyor.</p>
<p>Sınıf ilişkilerinin, sömürünün ve eşitsizliğin köklerini anlamak için paranın değil, “artı enerjinin” tarihine bakmak gerekiyor. İnsanlık tarih boyunca enerjiyi doğadan söküp almak için beş temel strateji izlendi. Bunlar devralma, alet kullanımı, uzmanlaşma, kapsamı genişletme ve stoku tüketmedir. Tarım devrimiyle birlikte elde edilen ilk enerji fazlası, toplumda doğrudan gıda üretimiyle uğraşmayan askerlerin, rahiplerin ve elitlerin, yani sınıflı toplumun doğmasına yol açtı. Asıl büyük devrim ve modern sınıfsal uçurum ise güneşin günlük akışından yeraltındaki fosil yakıt stoklarına, yani kömür, petrol ve doğalgaza inilmesiyle yaşandı. Karl Marx’ın o ünlü tespitiyle, değirmen bize feodal beyin olduğu bir toplumu, buharlı makine ise sanayi kapitalistinin olduğu bir toplumu verdi. Fosil yakıtlar, insan kas gücünün sınırlarını aşarak devasa bir artı değer yarattı; üretimi köylerden kentlere taşıyarak işçi sınıfını fabrikalara hapsetti ve sermayenin eline tarihte görülmemiş bir güç verdi. </p>
<p>Şunu kabul edelim, teknoloji tek başına bir sihir yaratmaz; teknoloji sadece doğadan daha hızlı, daha yoğun ve daha yıkıcı bir biçimde enerji çekmemizi sağlayan araçlar bütünüdür. Bu yüzden <strong>Jevons Paradoksu</strong> denen bir şey var. Bu paradoks bize enerji verimliliğini artıran her teknolojik yenilik, kaynakların tasarruf edilmesini değil, tam aksine o kaynağın kullanımının katlanarak artmasını sağlar, der. Daha verimli buhar makineleri daha çok kömür yaktırdı, daha verimli motorlar bizi daha çok araba sürmeye itti vs. </p>
<p>Bu kısa girişten hareketle asıl sormak istediğim noktaya gelmek istiyorum. <br>2026 yılından, yani bugünden dünyaya baktığımızda, enerji yollarının, petrol boru hatlarının, Doğu Akdeniz’deki, Karadeniz’deki veya Ortadoğu’daki sondaj ve nakil krizlerinin neden yeniden ve çok daha varoluşsal bir biçimde gündemi belirlediğini nasıl açıklayacağız? Bu sorunun yanıtı basit ama bir o kadar da acımasız bir yasada, yani “Yatırılan Enerjiye Karşılık Elde Edilen Enerji” (kısaca EROI) oranında yatıyor. İnsanlığın tarih boyunca “önce en iyisi” prensibine göre hareket ettiğini artık biliyoruz; çıkarılması en kolay, en sığ, en yoğun ve en kaliteli kaynakları ilk önce tüketti. 1930’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde bir varil petrol enerjisi harcadığınızda, topraktan 100 varil petrol enerjisi elde ediyordunuz (100/1). Ancak 1970’lerde bu oran 30/1’e, bugün ise 10/1’in civarına, hatta yeni keşiflerde daha da alt seviyelere inmiş durumda. İran savaşı sonrası mevcut duruma da bakmak yeterli. <br>Artık ucuz, kaliteli ve kolay petrol pek yok. </p>
<h3>Pastadan kalan son pay</h3>
<p>“<strong>Peynir Dilimleyici</strong>” olarak tarif edilen model bu durumu biraz tarif ediyor. Şöyle ki, bir toplumun ürettiği toplam ekonomik çıktıyı bir peynir kalıbı gibi düşünün, diyor. Eskiden bu peynirin sadece yüzde 5’ini enerjiyi topraktan çıkarmak için harcıyor, geri kalan devasa kısmını eğitime, sağlığa, sanata, refaha ve tüketime ayırabiliyorduk. Ancak 2026’nın gerçekliğinde, enerjiyi elde etmek o kadar zorlaştı ki, peynirin belki de yüzde 20’sini, yüzde 25’ini sırf o sistemi ayakta tutacak enerjiyi bulmak için feda etmek zorundayız. Geriye halka, eğitime ve insanca yaşam standartlarına kalacak pay küçülüyor.</p>
<p>İşte jeopolitiğin bugün çıldırmış olmasının, enerjinin her şeyi belirlemesinin temel nedeni budur! Pasta artık büyümüyor, küçülüyor. Çin, ABD, Rusya ve Avrupa, daralan bu devasa pastadan en büyük payı kapmak, kalan son yüksek kaliteli fosil yakıt rezervlerini ve bu kaynakların transfer rotalarını kendi ordularının kontrolü altında tutmak için ölümcül bir rekabete girdiler. Deniz geçiş yolları ve boru hatları, birer ticaret rotası değil, şah damarıdır. Kapitalizm, sürekli büyüme zorunluluğu olan bir sistemdir; ancak doğa büyümüyor. Bu büyüme paradoksu, ancak emperyalist bir şiddetle ve başka ülkelerin enerji kaynaklarına zorla el konularak çözülmeye çalışılıyor. Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın, Asya veya Kurdistan’ın yoksul halklarının kaderi, bu acımasız yağmanın gölgesinde belirleniyor.</p>
<p>Bugün devletlerin ve çok uluslu şirketlerin Kuzey Kutbu’nun buzullarını delmek, okyanusun kilometrelerce altındaki karanlık derinliklere inmek veya kayaları kimyasallarla parçalayarak petrol ve gaz çıkarmak zorunda kalmalarının tek nedeni, yukarıda kısaca belirttiğim EROI oranlarındaki o kaçınılmaz düşüştür. Geriye kalan kaynaklar, çıkarılması daha pahalı, daha fazla enerji gerektiren ve çevreyi çok daha fazla zehirleyen düşük kaliteli kaynaklardır. Toplumlar ve ekonomiler enerjisiz kaldıkça, eşitsizlikler keskinleşiyor, zenginler pastadan kalan son payı kendi tekellerine alırken geniş kitleler mülksüzleşiyor.</p>
<p>Arkeolog ve tarihçi Joseph Tainter’ın “Karmaşık Toplumların Çöküşü” teorisi üzerinden de bakıldığında yukarıda kısaca tasvir edilen durumun, jeopolitiğin ve imparatorlukların kaderini belirleyen en temel meselesi olduğu görülecektir. Çünkü imparatorluklar büyümek ve merkezdeki ihtişamı korumak için çeperdeki toplumların kaynaklarına ve artı enerjisine el koymak zorundadırlar. Ancak bir imparatorluk sınırlarını genişlettikçe; bürokrasiyi, askeriyeyi, iletişim ağlarını ve altyapıyı ayakta tutmanın, yani “karmaşıklığın” enerji maliyeti logaritmik olarak artar ve elde edilen marjinal getiriyi aşmaya başlar. Antik Roma, devasa bürokrasisini ve lejyonlarını besleyebilmek için Kuzey Afrika’nın tahılına, Akdeniz’in ormanlarına muhtaçtı ve artan karmaşıklığın getirdiği enerji maliyeti karşılanamayınca çöküş kaçınılmaz oldu. Bugünün hegemonik güçleri de aynı kaderi paylaşıyor. 2026 yılındaki yeni çatışmaların, Doğu Akdeniz doğalgazı etrafındaki donanma restleşmelerinin, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşların veya Asya’yı Avrupa’ya bağlayan devasa boru hatları projelerinin arkasındaki gerçek budur. Azalan net enerji ve düşen EROI karşısında kapitalist merkezler, ellerinde kalan son yüksek kaliteli fosil yakıt rezervlerini ve bunların transfer rotalarını kendi ordularının kontrolü altında tutabilmek için askerileşmek zorundadır. Boru hatları sadece ticari rotalar değil, modern imparatorlukların şah damarlarıdır ve bu damarların kesilmemesi için çeper ülkelerin halkları acımasızca feda edilmektedir. Büyüme zorunluluğu olan kapitalist sistem, daralan enerji pastası karşısında zorbalığa, emperyalist müdahalelere ve kalıcı savaşlara mahkûmdur.</p>
<h3>İşçi sınıfının, ezilenlerin ve yoksulların payı</h3>
<p>Modern siyaseti ve sınıf mücadelelerini şekillendiren bu yağmanın, gezegensel ölçekte telafisi imkânsız bir bedeline de “çevre krizi” diyoruz. Kapitalizmin sürekli büyüme hırsı ve yeraltındaki fosil stoku hunharca tüketme stratejisi, insan ile doğa arasındaki o hassas dengeyi, deyim yerindeyse devasa yarığı, geri dönülmez biçimde derinleştirmiş durumda. Enerji elde etmek uğruna karbonu yeraltından çıkarıp atmosfere yığmanın bedeli olarak, Stockholm Dayanıklılık Merkezi, “Gezegensel Sınırlar”ın pek çoğunu çoktan aşmış olduğunu söylüyor. İklim değişikliği, okyanusların asitlenmesi, biyoçeşitliliğin eşi görülmemiş bir hızla yok oluşu ve azot-fosfor döngülerinin bozulması, ana akım iktisatçıların iddia ettiği gibi piyasa sisteminin ufak, düzeltilebilir hataları veya dışsal ürünleri değil; bunlar, doğrudan fosil yakıta dayalı, kâr odaklı büyüme ekonomisinin zorunlu ve mantıksal sonuçlarıdır. Holosen çağının insanlığa on binlerce yıldır sunduğu o durağan, öngörülebilir ve bereketli iklim sona ermiş durumda; artık gezegenin işleyişine tamamen insan faaliyetlerinin, daha doğrusu fosil kapitalizmin yıkıcı izlerinin damga vurduğu, tehlikeli ve kaotik “Antroposen” çağındayız. Büyük Hızlanma adı verilen 1950 sonrası dönemde, yeryüzü sistemleri ile sosyoekonomik sistemler eşzamanlı bir şekilde büyüyerek gezegenin taşıma kapasitesini felç etmeye hâlâ devam ediyor. İklim krizini çözmek için teknolojik mucizeler beklemek veya sistemi kökten değiştirmeden “yeşil” makyajlarla yola devam edilebileceğini sanmak, sınırları olan fiziksel bir gezegende sınırsız ekonomik büyümenin mümkün olduğuna inanmak demektir ki bu, meşhur deyimle, “ya bir delinin ya da bir iktisatçının” inanabileceği bir hal û ahvaldır.</p>
<p>O halde şunu kabul edelim artık; 2026’nın dünyasına ve modern siyasetin arka planına baktığımızda, var olan sistem, gezegenin kapasitesini çoktan aşmış durumda ve aşım durumundaki bir sistem, büyümeye devam ederek sürdürülebilir hale gelemez. “Sürekli büyüme” efsanesinin ve fosil yakıtlara dayalı kapitalist refahın sınırlarına daha ne kadar çarpılabilir? Ekonomik büyümenin motoru olan enerjinin maliyeti arttıkça ve EROI oranları düştükçe, sistem yavaşlayacak ve pastanın giderek küçüldüğü bir döneme gireceğiz. İşte siyaset, tam da bu küçülen pastanın nasıl bölüşüleceği kavgasıdır.</p>
<p>Benzer şekilde sınıf savaşımının bir yönü de artık sadece fabrikalardaki ücret pazarlığı veya anayasal hakların genişletilmesi meselesi değildir. Sınıf mücadelesi, daralan ekolojik alanda, azalan temiz su, tükenen verimli toprak ve her geçen gün maliyeti artan net enerji üzerinde kimin hak sahibi olacağı kavgasıdır. Küresel seçkinler ve merkez kapitalist ülkeler, ellerindeki siyasi ve askeri gücü kullanarak, dünyada kalan son yüksek kaliteli enerji kaynaklarını kendi lüks tüketimleri ve güvenlikleri için sınırların ardında hapsederken; çeper ülkelerin, işçi sınıfının, ezilenlerin ve yoksulların payına sadece iklim felaketleri, kuraklık, savaşlar ve daha fazla mülksüzleşme düşmeye devam edecektir.</p>
<p>Geleceği bu gerçekler üzerine kuran ve gören bir siyasete ihtiyaç duyulduğu açık. Sürekli büyümek zorunda olan, büyüyemediğinde ise krizler yaratarak toplumu ezen bu sistemi kökünden değiştirmeden işler nasıl düzelir, bilemiyorum. Üretimi kâr için değil, toplumsal ihtiyaçlar için yeniden planlamak; anlamsız tüketim ve israf odaklı işleri tasfiye ederek, insana doğayla uyumlu, onurlu bir yaşam yaratma fikri bugün cazibeli mi? Buna inanan kesimlerin gücüne ve inancına güvenmek gerek. Büyüme fetişizminden kurtulup, eşitlik ve dayanışmacı bir toplumsal sözleşmeyle yönetmeyi öğrenmekte başka çare de yok.</p>
<p>Özetle varmak istediğim bir yer de şu: Doğanın ve termodinamiğin yasaları taviz vermedi, vermez. Karşımızdaki kriz, yalnızca pompalanacak petrolün bitmesi değil, o petrole dayalı tüm siyasal tahakkümün, sömürünün ve medeniyet kurgusunun sınırlarına dayanmasıdır. Gerçek barış, hakiki demokrasi ve onurlu bir gelecek, ancak enerjimizi birbirimizi veya gezegeni yok etmek için değil; eşit, sürdürülebilir ve doğanın sınırlarına saygılı, yepyeni bir toplumu kurmak için kullandığımızda yeşerecek. Bugün bunun mümkün olduğuna inananlar ile bunu yıkmak isteyenlerin çetin kavgasının tam ortasındayız. (SB/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Memlekete yol aramak:  “Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü” Konferansı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/memlekete-yol-aramak-cumhuriyetin-demokratik-donusumu-konferansi-320462</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/memlekete-yol-aramak-cumhuriyetin-demokratik-donusumu-konferansi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/memlekete-yol-aramak-cumhuriyetin-demokratik-donusumu-konferansi-320462</guid><description><![CDATA[Bugün yaşadıklarımız, asla sıradanlaştırılabilecek şeyler değil ve konferansımız da bu sıradışılıkla asla uzlaşmıyor. Ama unutmayalım ki memleketin merkezlerinde yaşanan bu sıradışılık, memleketin Kürt bölgelerinin rutini oldu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Neredeyse iki yıla yaklaşan bir zamandır Türkiye, barış ümidinin eşiğinde yaşıyor.</p>
<p>Ne ki bugüne kadar çözüme, dahası çözüm umuduna ilişkin en küçük bir adım atılmadığı gibi, bir savaş dili olan “Terörsüz Türkiye” söyleminden de vazgeçilmedi.</p>
<p>Her vesileyle “sürecin ardında kararlılıkla durduklarını ve bunun artık bir devlet politikası olduğunu” belirtenler, bunun asgari gereklerini bile yerine getirmiyor. Sessizlik anlamında negatif barıştan, çözümün gerekleri anlamında pozitif barışa adım atmamakta adeta inat ediyorlar.</p>
<p>Bu süreçte 100 yıllık inkâr, asimilasyon ve hukuksuzluk durumunun aşılmasına dair bir kabulden uzak durulduğu gibi, sorunun “terörsüzlük” parantezinde tutulmasında ısrar ediliyor. Dahası kayyım dayatmalarından geri adım atılmıyor, hasta mahpuslar serbest bırakılmıyor, hatta AİHM ve AYM kararları bile uygulanmıyor. 2013-2015 sürecinde yapılanlar da yapılmıyor, toplumun çözüme iknası ve barışın toplumsallaştırılması için sözel ve kurumsal en küçük bir adım atılmıyor.</p>
<p>Bunların yapılmaması bir yana, memleketin genelinde de bir barış atmosferini zehirleyen bir siyaset izleniyor. Nitekim iktidar, büyük şehirlerin belediyelerini kazanan, toplumsal desteğiyle de öne geçen ana muhalefet partisine yönelik ağır bir saldırı yürütüyor.</p>
<p>Veriler, Ortadoğu’da değişen güç dengeleri nedeniyle başlatılmak zorunda kalınan “açılımın” da, bir çözüm süreci olmaktan saptırılıp, iktidarın kendi egemenliğini garanti etmeye yönelik bir oyun planına çevrildiğine işaret ediyor.</p>
<p>Bu oyun planı; Türkiye’nin birinci partisi haline geldiği görülen CHP’nin, yasa ve meşruiyet dışı yollarla etkisizleştirilmesi yanında, seçim sonuçlarını tayin edecek güce sahip DEM Parti’nin de, barış umuduyla muhalefetten koparılması olarak kurulmuş görünüyor.</p>
<p>İktidarın çözüm ve ekonomik kriz yerine rakibinin tasfiyesini önceleyen bu davranışı, açık ki demokrasiye ilişkin son kırıntıları da ortadan kaldırırken, memleketin barışı konuşabilir ve Kürt sorununu çözebilir hale gelmesini engelliyor.</p>
<p>***</p>
<p>İşte bu ortamda örgütlemeye çalıştığımız “<em>Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü</em>” konferansı, memleketi gerçek gündemine çağırma çabamızın ifadesi olarak şekillendi.</p>
<p>İstiyoruz ki bu konferans, memleketi, hapsedildiği demokrasi dışı gündemden çıkarmaya dayanak olsun. Ülkeyi barışa ve demokrasiye kaldırmak üzere gereken hamlelere güç katsın.</p>
<p>Bu bağlamda durduğumuz yer, Kürt meselesinin çözümünün, hiç kimsenin ve hiçbir partinin hak ihlaline uğramayacağı, yoksulluğun, adaletsizliğin, çevre yağmasının son bulacağı bir bütünsellikle gerçekleştirilmesi.</p>
<p>***</p>
<p>Bu noktada tek sorunumuzun iktidarın izlediği politika olmadığı da anımsansın.</p>
<p>“Barışın, demokrasi olmadan mümkün olmayacağını, hele ki bu iktidarla hiç olmayacağını”, dolayısıyla bu iktidarla barışı, barış için müzakereyi bırakıp öncelikle iktidara karşı demokrasi mücadelesine yoğunlaşmak gerektiğini anlatan bir direnç hattıyla da karşı karşıyayız.</p>
<p>Konferans’ımız, barışı zorlamakla demokrasi mücadelesinin birbiri karşısına geçirilemeyeceğini, aralarında bir öncelik olamayacağını anlatma iradesiyle şekillendi. Esasen “Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü” üst başlığımızda da vurguladığımız gibi, bizim için barış, demokratik bir cumhuriyetin inşası ve bunun engellerinin aşılması mücadelesi.</p>
<p>Bu noktada anımsansın ki Türkiye’nin demokrasiye kapalı rejimi, Kürtlerin haklarının inkârı üzerinden kuruldu. Kazanılmış standartların 1925’teki Takrir-i Sükûn yasasıyla tasfiyesi, Kürtlerin hak talebinin bastırılmasıyla gerekçelendirildi; 2015 saldırısı da, Kürtlerin rejimi değiştirme gücü elde etmelerine karşı başlatıldı. 1925’te Kürt sorununa yapıştırılan damga “irtica” idi, 2016’da “terör”... Her iki durumda da memleketin batısındaki sessizlik, Kürt karşıtı gerekçelerle tahkim edilen rejimin dönüp batıyı da tahakküm altına almasıyla sonuçlandı.</p>
<p>Dolayısıyla ister kendimizi demokraside zannettiğimiz günlerde, isterse de demokrasi için mücadelenin olabildiğince yakıcı hale geldiği bugün, demokrasi perspektifimizi, eşit yurttaşlığı, yani barışı ve çözümü içeren bir kapsama kavuşturmamız zorunlu.</p>
<p>Bugün yaşadıklarımız, asla sıradanlaştırılabilecek şeyler değil ve konferansımız da bu sıradışılıkla asla uzlaşmıyor. Ama unutmayalım ki memleketin merkezlerinde yaşanan bu sıradışılık, memleketin Kürt bölgelerinin rutini oldu. Dolayısıyla önerimiz, barışı içeren, demokrasisizliğimizin tarihsel nedenlerini de unutmayan bütünlüklü bir demokrasi mücadelesi…</p>
<p>Bu noktada barış mücadelesinin, iktidarın politikaları nedeniyle ertelenemeyeceği düşünüyoruz. Üstelik muhalefetin demokrasi anlayışının, AKP öncesine dönmek ekseninde şekillendiği anımsanırsa, demokrasi eksenli bir muhalefet birlikteliği de gerçekçi görünmüyor. Çünkü muhalefet, seçilmiş CHP’den, Yeni-Yol’dan ve sosyalistlerden ibaret değil; çözüme karşıtlığı kendine bayrak yapanları da içeren geniş bir yelpaze...</p>
<p>Diğer yandan başka acılarla kıyaslanamayacak acılardan gelen Kürt hareketinin yürüttüğü barış müzakereleri realitesi de, diğer demokrasi güçlerinin buna bigane kalmayan bir yol bulmasını gerektiriyor.</p>
<p>***</p>
<p>İşte bütün bunları dikkate alan konferansımız, demokrasiyi çözümden, çözümü demokrasiden ayırmayan bir perspektifle şekillendi ve iki gün boyunca bunun imkânlarını irdeleyecek. Bu bağlamda Türkiye’ye daha geniş bir pencere açmaya çalışacak, mevcut handikapları nasıl aşabileceğimizi tartışacak.</p>
<p>Konferansımız, demokrasiyi günden güne daha da imkânsızlaştıran saldırılar altında ve çözüm için de adım atmaktan imtina eden bir iktidar karşısında olduğumuzun bilinciyle kurgulandı ki yolunu da bu ciddiyetle arayacak.</p>
<p>Konferansımız, dışımızdaki geleneksel saflaşmalara yedeklenen değil, tarihsel dersler üzerinden bütünlüklü bir demokrasi mücadelesi için yeni bir yol açmanın imkânlarını arayacak. Aradığımız yol hem egemenliği gerçekten halka vererek devletin/liderin ülkesi ve milleti geleneğini aşmak hem de temel hak ve özgürlüklerin, hiçbir kutsal adına devre dışı bırakılamayacağı gerçek bir hukuk devleti inşa etmektir.</p>
<p>Devletin bir dininden söz edilecekse bu ancak adalet olabilir. Adalet ise tüm programların eşit şartlarda yarışabilmesini, Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm kimliklerin eşit yurttaşlığını ve emeğin hakkının çiğnenemediği bir gelecek demektir.</p>
<p>Konferansımızın yolu açık olsun! (EA/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Irvin Yalom: Hiçbir zaman yüz yüze görüşmediğim terapistim]]></title><link>https://bianet.org/yazi/irvin-yalom-hicbir-zaman-yuz-yuze-gorusmedigim-terapistim-320467</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/irvin-yalom-hicbir-zaman-yuz-yuze-gorusmedigim-terapistim.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/irvin-yalom-hicbir-zaman-yuz-yuze-gorusmedigim-terapistim-320467</guid><description><![CDATA[Bir gerçeği tekrar tekrar çok açık bir şekilde ortaya koydunuz: Ölüm anksiyetesine yol açan şey, bir hayatın gerçekleşmemiş potansiyelidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Dr. Yalom,</p>
<p>Kitaplarınızı hayranlıkla takip eden bir okurunuz ve aynı zamanda bir yazarım. Bugüne dek, vefat etmiş bazı sanatçıların ya da yazarların ardından yazı yazmış olduğum için, günün birinde, Irvin Yalom’un vefat haberini duyarsam ne yaparım diye birçok kez aklımdan geçmiştir. Onun hakkında ne yazardım? Haberi ne zaman alırdım? Yazdıkları, bunca yıldır hayatımda bu kadar önemli bir yer tutmuş biri hakkında içime sinecek bir yazı yazabilir miydim? Ya bu haberi yazı yazacak vaktimin olmadığı bir anda alırsam? Bu konuyu bir arkadaşımla paylaştığımda, yazıyı geniş bir zamanda taslak olarak yazıp kenarda tutmamı tavsiye etmişti. Geçen kış sömestr tatilinde bunu yapmayı düşündüm, ama sonra <em>Love’s Executioner and Other Tales of Psychotherapy </em>(1989) [<em>Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri</em>] kitabınızdaki iki öykü üzerine bir yazı yazdım. Siz aramızdan ayrıldıktan sonra yayımlanacak bir yazıyı yazmaya elim varmadı. Sizin hayatta, bizimle bu dünyada olduğunuz gerçeğinin tadını çıkarmayı tercih ettim.</p>
<p>Geçen hafta sonu, Ben Yalom’un, 95 yaşına girmek üzere olan Irvin Yalom için doğum günü mesajları çağrısını gördüm. Ne harika, Dr. Yalom! Artık aramızda olmadığınız zaman yazmak yerine, 95 yaşına girişinizi kutlamak için yazabilirdim.</p>
<p><em>Irvin Yalom: Hiçbir Zaman Gidemediğim Terapist</em>. Ardınızdan yazmayı düşündüğümde kulaklarımda bu başlık yankılanırdı hep, Dr. Yalom. Ama bu tam anlamıyla doğru muydu? Kitaplarınızı, bazılarını birden fazla kez okumak; iç dünyamı, ulaşabileceğim terapistlerin yapamayacağı kadar çok şekillendirdi. Bu yüzden başlık şöyle olmalıydı: <em>Irvin Yalom: Hiçbir Zaman Yüz Yüze Görüşmediğim Terapistim</em>. Kitaplarınız bana çok şey kattı, sadece ruh dünyamı ve etrafımdakilerle ilişkilerimi biçimlendirmek açısından değil, varoluşa dair perspektifimi şekillendirmek anlamında da.</p>
<p>Bugün, birkaç yüz kişi bir arada olduğumuz bir kutlamanın sabahında, rüya ile uyanıklık arasındaki o loş bölgede, gecedeki yüzler zihnimden art arda geçerken Dr. Yalom, şöyle dediğinizi duydum: Bir günlük varlıklar… <em>Creatures of a Day – And Other Tales of Psychotherapy</em> (2015) [<em>Günübirlik Hayatlar</em>] kitabınızın son öyküsünde Marcus Aurelius’tan yaptığınız o alıntı:*</p>
<blockquote>
<p><em>Hepimiz, bir günlük varlıklarız; hatırlayan da hatırlanan da. Her şey geçicidir – hem hafıza hem de hafızanın nesnesi. Her şeyi unutacağınız zaman yakındır ve herkesin sizi unutacağı zaman da. Hiç aklınızdan çıkarmayın ki göz açıp kapayana dek hiç kimse olacaksınız ve hiçbir yerde.</em></p>
</blockquote>
<p>Bu kitabı bir havaalanında; kadınlar, adamlar, çocuklar –aceleci, heyecanlı, neşeli, huysuz, stresli, sakin, sabırsız, sıkılmış insanlar– arasında bitirdiğim ânı hatırlıyorum. Hepsi bir günlük varlıklardı… Vakti geldiğinde, ben ve o an havaalanında etrafımda gördüğüm tüm o yüzler, sadece birilerinin zihnindeki birer anıdan ibaret olacaktık.</p>
<p>Bu bana, Dr. Yalom, <em>Becoming Myself: A Psychiatrist’s Memoir</em> (2017) [<em>Bir Psikiyatristin Anıları</em>] kitabınızdaki sözlerinizi hatırlattı; arkadaşınız Herb toprağa verildiği esnada döktüğünüz gözyaşlarını. Tıp fakültesindeki yıllarınızda, Herb ve amcası Louie ile <em>pinochle</em> oynadığınız pazarları hatırlıyordunuz:</p>
<blockquote>
<p><em>O akşamları çok severdim. Ama Louie Amca çoktan öldü ve şimdi Herb de gittiğine göre etrafımda o günlerin tek bir tanığı kalmamış olduğunu fark ettiğimde içimi sarsıcı bir yalnızlık duygusu kapladı. O günler artık sadece zihnimde, cızırdayan sinir devrelerimin sırları içinde bir yerlerde yaşıyordu ve ben öldüğümde tamamen yok olacaklardı. Elbette, bunları soyut olarak on yıllardır biliyordum ve kitaplarda, konferanslarda ve birçok terapi seansında vurgulamıştım, ama şimdi bunları hissediyorum, öldüğümüzde, değerli, neşeli, eşsiz anılarımızın her birinin bizimle birlikte yok olacağını hissediyorum.</em></p>
</blockquote>
<p>Bu pasajı okuduğum ânı çok iyi hatırlıyorum, Dr. Yalom. Şimdi bu sözcükleri yeniden okurken bir kez daha hissettiğim duyguları da, derin bir hüzün, sanki varoluşun temel gerçeğini ilk kez keşfediyormuşum gibi: Hepimiz bir gün öleceğiz. Herb’ün hikâyesini, kız kardeşinizin ve diğer iki yakın arkadaşınızın kaybıyla birlikte anlatıyordunuz. Bu bana, annemin paylaştığı bir anıyı hatırlattı. Annem bir gün; 60’lı yaşlarının sonlarında abilerini, kendinden büyük akrabalarını ve arkadaşlarını art arda kaybetmiş olan babamı oturma odasında sessizce ağlarken bulmuş. Kapıda annemi görünce, babam sadece, “Bütün sevdiklerim birer birer gidiyor” demiş. Artık, babam da gidenler arasında, Dr. Yalom: Hepsi, bir günlük varlıklar…</p>
<p>Ve hatırlıyorum Dr. Yalom, babamın evime son kez geldiği birkaç günlük ziyareti esnasında <em>Staring at the Sun: Overcoming the Terror of Death</em> (2008) [<em>Güneşe Bakmak – Ölümle Yüzleşmek</em>] kitabınızı okuyordum. O günlerden birinde, babam, annem ve ben evimin yakınındaki koruya gitmiş, 224 yaşındaki bir ağacın altında oturmaktaydık. Babam o zaman 82 yaşında olduğundan, yaşlılık nedeniyle ölümün giderek yakınlaşmakta olmasına dair neler hissettiğini düşünüp duruyordum kitabınızı okurken. Birdenbire kendimi kitaptan bahsederken buldum. “Yazar, hepimizin ölümden korktuğunu söylüyor” diyerek söze girdiğim anda babamın “Tabii” diye karşılık verişini asla unutmayacağım. O kadar net, o kadar cesur, o kadar şeffaf. Kitaptan, başka neler aktaracağımı heyecanla bekliyordu. Babamı bu konuşmadan bir yıl sonra kaybettim, Dr. Yalom. <em>Tabii</em>, o da ölümden korkuyordu. Hepimiz, her birimiz gibi.</p>
<p>Diğer okurlarınız gibi ben de kitaplarınızda teselli buldum, Dr. Yalom. Sığınak buldum. Dünyanın dört yanındaki birçok insanın, o kaçınılmaz ölüm korkusunu kabullenmesini sağladınız, bu korkunun dehşete dönüşmesini engellemenin yollarını öğrettiniz bize. Ölüm korkusunun içimizde ne kadar derinde bir yerde olduğunu, bu korkuyu bastırmak için ne kadar çok şey yaptığımızı ama ancak bu korkuyu kabul ederek anlamlı bir hayat yaşayabileceğimizi –ve hayatımızda ne kadar çok anlam bulursak, ölüm korkumuzun o kadar azaldığını– en zarif biçimde anlattınız. Bir gerçeği tekrar tekrar çok açık bir şekilde ortaya koydunuz: Ölüm anksiyetesine yol açan şey, bir hayatın gerçekleşmemiş potansiyelidir. Başka bir deyişle, bizi sadece dolu dolu yaşanmış bir hayatın sonunda mümkün olabilecek iyi bir ölüme doğru yönlendirdiniz. Ve kastettiğiniz asla hedonizm değildi: Anlam içeren; başkalarına olduğu kadar kendimize de şefkat ve merhametle dolu bir varoluştu. Mümkün olduğunca sahici bir şekilde yaşamak ve basit oyalanmalarla ruhumuzu yatıştırmak yerine tüm duyguları dolu dolu hissetmekti. Varoluşçu felsefenin yanı sıra farklı felsefe ekolleri ve gelenekleri hakkındaki engin bilginiz; Friedrich Nietzsche ve Arthur Schopenhauer’dan Viktor Frankl’a kadar çok geniş bir yelpazedeki filozofları ustaca bir araya getirişiniz, varoluşsal anksiyetenin adeta eriyip gittiği bir anlam evreni yaratmanızı mümkün kıldı.</p>
<p><em>Becoming Myself </em>başlıklı anılarınızın kalbimdeki yeri çok özel, Dr. Yalom. Diğer kitaplarınızda sizi terapist olarak görüyoruz, ama burada terapistin gözünden kendinize bakışınız var. Bu kitapta, sonradan defalarca aklıma gelen bir bölüm yer alıyor, Viktor Frankl ile ilgili duyduğunuz pişmanlıktan bahsettiğiniz kısım:</p>
<blockquote>
<p><em>Auschwitz’de kalma dehşetinin onu nasıl travmatize ettiğini kitabından biliyordum, ancak Viyana ve Stanford’daki ilk karşılaşmalarımızda onunla tam olarak empati kurmaya veya verebileceğim desteği sunmaya hazır değildim.</em></p>
</blockquote>
<p>Hayatınıza dair içgörülerinizde gördüğümüz o, bir yanda başkalarına bir yanda kendimize duyduğumuz merhamet ve bunların yanında davranışlarımıza dair mesuliyet arasındaki inanılmaz simya ne kadar değerli Dr. Yalom. Kitapta, 85 yaşınızda bir gün, bir şeyler atıştırmak için girdiğiniz bir şarküterinin duvarlarında Doğu Avrupalı Yahudi göçmenlerin ABD’ye ilk ayak bastıklarında çekilmiş fotoğraflarını gördüğünüz bir anla ilgili bölüm, bu simyanın doruk noktası niteliğinde:</p>
<blockquote>
<p>Fotoğraflar beni büyüledi: kendi geniş ailemin fotoğraflarına benziyorlardı. Bar Mitzvah konuşmasını yapan, aynısı olabileceğim, üzgün bir delikanlı gördüm. İlk anda annem sandığım bir kadın gördüm. Ona karşı ani –ve alışılmadık– bir şefkat hissettim ve bu sayfalarda onu eleştirdiğim için utanç ve suçluluk duydum. Annem gibi, fotoğraftaki kadın da eğitimsiz, ürkek, çalışkan ve sadece yeni ve yabancı bir kültürde hayatta kalmaya ve ailesini büyütmeye çalışan biri gibi görünüyordu. Hayatım çok zengin, çok ayrıcalıklı, çok güvenliydi –büyük ölçüde annemin çalışkanlığı ve cömertliği sayesinde. Orada, bu şarküteride oturup onun gözlerine ve tüm o göçmenlerin gözlerine bakarken ağladım. Geçmişimi keşfetmek, analiz etmek ve yeniden inşa etmekle geçen bir hayat yaşadım, ama şimdi fark ediyorum ki içimde asla bitmeyecek bir gözyaşı ve acı vadisi var.</p>
</blockquote>
<p>Geriye dönüp baktığı hayatının ilk dönemlerinde sadece ekonomik zorluklarla değil, aynı zamanda ayrımcılıkla da karşı karşıya kalmış bir adam; tıp eğitimi almasına izin verilen Yahudi öğrenci sayısına kota konduğu bir dönemde büyümüş! Kariyerinin eşiğinde bir hekimken, eşinin hali vakti yerinde ailesinin maddi desteğini reddeden ve çok sıkıştıkları bir dönemde, kanını satarak biraz gelir elde etmiş olan. Ama belki de tüm bunlardan daha zoru, eğitiminiz ve kariyeriniz sizi ailenizinkinden çok farklı bir hayata doğru ittikçe onlarla aranızda oluşan mesafeydi, Dr. Yalom. Anılarınızda tüm bunları anlatışınızdaki o dürüstlük ve içtenlik. Eğitim ve kariyerleri nasıl da bazı insanların ebeveynleri ile arasına yürek burkan bir zihinsel duvar örüyor, işte bunu anlatışınız. Dezavantajlı bir ortamda büyüyenlerin psikolojik yaraları üzerine yapılan kitaplar dolusu analizden çok daha fazlası var o anlattıklarınızda: ebeveynlerinin sınıfından bambaşka bir sınıfa çıkanların, ruhlarından asla silkip atamadıkları o yüke dair…</p>
<p>Dr. Yalom, alıntılar da eklenince mektubumun iyice uzadığını fark ettim. 95. doğum gününüz gibi muhteşem bir vesileyle aldığınız birçok mektup, mesaj ve video olduğundan eminim; bu nedenle, daha fazla vaktinizi almamak için mektubumu burada bitirmeliyim. Bu satırları yazarken, pasajları hatırlamak için kitaplarınızı karıştırmama gerek olmadı; zaten hafızamdaydılar, sadece alıntıları almak için kitapları açtım. Çünkü Irvin Yalom’un yazdıkları bunun içindir: Psişenin derinliklerine işlemek, doya doya solumak ve yaşam denen bu güzel mücadeleyi daha katlanılabilir ve anlamlı kılmak adına ruhu beslemek için.</p>
<p>Milyonlarca insanın iç dünyasını zenginleştirdiğiniz ve huzurlu bir ölüme inanmamıza yardımcı olduğunuz için sonsuz teşekkürler, Dr. Yalom. O insanlardan biri olduğum için şükran doluyum.</p>
<p>Doğum gününüz kutlu olsun!</p>
<p>* <em>Metin içindeki alıntılar, yazının yazarı tarafından çevrilmiştir. Parantez içinde belirtilen kitap isimleri ise, kitapların Türkiye’de basılmış çevirilerinin taşıdığı isimlerdir.</em></p>
<p>(NBC/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bedduanın insan sağlığına etkisi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bedduanin-insan-sagligina-etkisi-320463</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/12/bedduanin-insan-sagligina-etkisi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bedduanin-insan-sagligina-etkisi-320463</guid><description><![CDATA[Eşzamanlı olarak beddua edilen kişi ve kişilerle yapılacak yüz yüze görüşmelerde, bedduanın yoğunlaştığı saatlerde yaşanan sağlık sorunlarına odaklanılacaktır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Memleketimiz bir süredir büyük bir sosyolojik deneyin içinde yaşıyor. Sosyoloji laboratuvarı ortamında aklıma gelen çok iyi bir araştırma projesini derhal TÜBİTAK’a yollayıp epeyce destek alabileceğime inanıyorum.</p>
<p>Gözleme-deneyime dayalı bilimsel çalışmamızın konusu şu: Topluca edilen bedduaların insan sağlığı üzerindeki etkilerinin beddua edenler ve edilenler açısından çok taraflı olarak irdelenmesi.</p>
<p>Araştırmamızda öncelikle belirli bir günü ve geceyi ele alacağız. O gün boyunca havada dalgalar halinde yayıldığı gözle görülür hale gelecek yoğunluktaki toplu beddua seansının sonuçları gözden geçirilecektir. Bu kapsamda radyofrekans bilgileri, meteorolojik tarama sonuçları, havada asılı kalabilen ses izleri gibi unsurlar incelenecek, beddualar türlerine ve içeriklerine göre tasnif edilecektir. Bu ayrıştırmayla bedduanın bölgesel, yöresel, dilsel farklılıkları ile yoğunlaşan ve seyrekleşen bölgeleri ortaya çıkarılacaktır.</p>
<p>Çalışmanın bu bölümü ile eşzamanlı ve kapsamlı bir araştırma ile beddua edenlerin sağlık durumlarına dair bilgi ve belgeler taranacak, adrese dayalı olarak ev ziyaretleri yapılacak, gerekli görülürse bina sakinleri toplu seansa davet edilerek törensel uygulamalarda kişiler gözlemlenecektir. Bu seanslarda kişilerin nabız, tansiyon, terleme, gözlerini kapatıp açma, beyin dalgalarının takibiyle seans başı sonu bilgileri kayıt altına alınarak oluşan büyük veri üzerinde çeşitli veri madenciliği ruhsatları için de başvuru yapılacaktır. Bu başvuru için TÜBİTAK’tan ayrıca destek istenmesi de mümkün olabilecektir.</p>
<p>Sayılan araştırmalarla eşzamanlı olarak beddua edilen kişi ve kişilerle yapılacak yüz yüze görüşmelerde, bedduanın yoğunlaştığı saatlerde yaşanan sağlık sorunlarına odaklanılacaktır. Bu kapsamda yüzde kızarma, kulak çınlaması, göğüs daralması, baş ağrısı, ar damarında zorlanma gibi sorunlar yaşanıp yaşanmadığı belirlenecektir. Beddua edilen kişilerle yapılacak görüşmelerde elde edilen sonuçlar diğer araştırma sonuçlarıyla birlikte ele alınarak bölgesel yoğunlaşmaların sonuca etkisinin olup olmadığı belirlenecektir.</p>
<p>Bedduanın aynı zamanda dini yönü ile kültürel çalışmaların da konusu olduğu göz önüne alınarak bu kapsamda yapılmış benzer araştırma sonuçları da taranacak, beddua edenler ve beddua edilenler bakımından bu alanlardaki sonuçların tarihsel arka planına araştırmada yer verilecektir.</p>
<p>Araştırmamızda benzeri toplu beddua seanslarının yaşandığı dönemler taranacak, özellikle beddua edilenler yönünden kısa ve uzun dönemli sonuçları belirlenip mevcut durumla benzerlik olasılıkları ele alınacaktır. Beddua edilenlerin uzun dönemli sağlık taramaları yapılarak edep ve vicdan bölgelerinde yapısal değişiklikler olup olmadığı, olmuşsa değişikliğin hangi yönde olduğu ortaya konulacaktır.</p>
<p>Bu araştırmamızın sonuçları tüm kamuoyu ile paylaşılacaktır. Ayrıca araştırmaya katılanların izniyle kallavi beddua, etkili beddua etmenin yolları, sonuç alıcı beddua, muhatabı yatakta döndüren beddua, gönül ferahlatan iç sıkıntısı gideren beddua başlıklarında etkileşimli eğitim videoları hazırlanacaktır. Eğitim videolarının içeriklerinin yanında beddua seanslarında kullanılabilen materyallerin temini için bir beddua mağazasının kurulması da hedefler arasındadır. Araştırma, bedduasına sahip çıkan herkesin katılımına açıktır. (ÖE/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 13 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sebahat Erdem: Her bireysel hikayenin içinde toplumsal gerçeklik bulunur]]></title><link>https://bianet.org/haber/sebahat-erdem-her-bireysel-hikayenin-icinde-toplumsal-gerceklik-bulunur-320222</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/05/sebahat-erdem-her-bireysel-hikayenin-icinde-toplumsal-gerceklik-bulunur.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/sebahat-erdem-her-bireysel-hikayenin-icinde-toplumsal-gerceklik-bulunur-320222</guid><description><![CDATA[Kürtçe Tango benim için yalnızca bir albüm değil; yaşamaya, dönüşmeye ve yeni hikâyeler üretmeye devam eden bir sanat yolculuğu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın kalbini kayıtsız şartsız teslim aldığı şeyler vardır hayatta; şiir gibi, doğa gibi, resim gibi... Müzik de böyle bir yerde durur. Sesin inişli çıkışlı, o büyüleyici yatay serüveninde insan kendini zamanın ve mekânın ötesinde bulur. Onunla geçilmeyen su yatağı, çıkılmayan zirve kalmaz; rüzgâra meydan okunur, aşkın her hâli yaşanır ve yeri gelir, o ses bir direniş coşkusuna dönüşür. Müzik, sınırları ve yasakları aşan, baskı ya da hükümranlık tanımayan evrensel bir dildir. Yeryüzünün en kuytu köşesinden en bilinen meydanına sıçrar; en bildiğimiz yerden, en bilinmeyenin sesini dinler ve oraya ulaşır.</p>
<p>Eğer insanlığın aynı anda anlayıp hissedebildiği ortak bir dil varsa, bu kuşkusuz müziktir. Bu zamansız dilin ruhumuzda bıraktığı izleri, ezgileriyle hayatımıza değen sevgili Sebahat Erdem ile Xewnekî Nû – Kürtçe Tangolar’ı konuştuk. </p>
<p><strong>Sevgili Sebahat, tango ile Kürt müziğini birleştirme fikri nasıl doğdu? Bu iki kültür arasında sizi en çok şaşırtan benzerlik ne oldu?</strong></p>
<p>Kürt müziği ile tangoyu birleştirme fikri çok doğal gelişti. Çünkü iki müzik geleneğinin de temelinde göç, özlem, sevda, ayrılık ve hasret gibi evrensel duygular var. Tango, Arjantin’e göç eden insanların yalnızlığını ve aidiyet arayışını anlatırken; Kürt müziği de yüzyıllardır göçlerin, ayrılıkların ve memleket hasretinin sesi olmuştur.</p>
<p>Beni en çok şaşırtan şey, coğrafyaları çok uzak olsa da bu iki kültürün anlattığı hikâyelerin birbirine bu kadar yakın olmasıydı. Müzikal olarak da Kürt müziğindeki bazı makamların duygusal yapısı ile tangonun melodik dünyası arasında güçlü bir bağ olduğunu gördüm.</p>
<p>Bu yüzden Kürtçe Tango benim için yalnızca iki türün birleşmesi değil; farklı coğrafyalarda yaşayan insanların ortak duygularda buluşmasıdır.</p>
<p><strong>Müziğinizde “özlem” ve “sürgün” teması çok güçlü hissediliyor. Şarkılarınızda kişisel mi toplumsal hikâyeler mi ağır basıyor?</strong></p>
<p>Kürtçe Tango büyük ölçüde göçmenlik ruhuyla besleniyor. Şarkılarımda özlem, aşk, ayrılık ve hasret kadar direniş ve başkaldırı da yer alıyor. Çünkü göç yalnızca yer değiştirmek değil; insanın kimliği, hafızası ve aidiyet duygusuyla yeniden yüzleşmesidir.</p>
<p>Anlatılan hikâyeler bazen kişisel görünse de çoğu zaman daha geniş bir toplumsal deneyime dayanır. Bir insanın aşkı, ayrılığı ya da özlemi; yurdundan uzak düşmüş birçok insanın ortak duygusuna dönüşebilir. Bu nedenle eserlerimde kişisel ve toplumsal hikâyeler birbirinden ayrılmaz.</p>
<p>Kürtçe Tango benim için hem kendi duygularımı anlatmanın hem de göçmenlerin, sürgünlerin ve aidiyet arayan insanların ortak sesini duyurmanın bir yoludur.</p>
<p><strong>Hem geleneksel Kürt müziğine hem de batı müzik formlarına dokunuyorsunuz. Bütün bu mirasa dair estetik bakış açınız nasıl bir yaklaşımı barındırıyor?</strong></p>
<p>Ben müziği sınırları olan bir alan olarak görmüyorum. Müzik, farklı kültürlerin, hafızaların ve hikâyelerin birbirine dokunduğu büyük bir buluşma alanı. Bu nedenle geleneksel Kürt müziğine bağlı kalırken tango, klasik müzik ve batı müziği formlarından da besleniyorum.</p>
<p>Estetik yaklaşımım, gelenekten kopmadan yeniyi aramak üzerine kurulu. Bir kültürü korumanın onu dondurmakla değil, yaşatmak ve yeniden yorumlamakla mümkün olduğuna inanıyorum. Ud, lavta ve perküsyon gibi geleneksel tınılar; piyano, kontrbas, trompet ve bandoneonla buluşunca ne tamamen doğulu ne de batılı olan özgün bir dil ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ben bunu bir kolajdan çok, kültürler arasında kurulan samimi bir diyalog olarak görüyorum.</p>
<p><strong>Beste yapmayı da çok önemserim. Sizi besteye iten ana öğe nedir? Ruhsal bir dinamizm midir beste yapmak?</strong></p>
<p>Benim için beste yapmak, ruhun kendini ifade etme biçimlerinden biri. Bazen bir duygu, bazen bir özlem, bazen de yıllardır içimde taşıdığım bir hikâye beni besteye götürür. Göçler, ayrılıklar, karşılaşmalar, sevdalar ve insanın kökleriyle kurduğu bağ müziğime ilham verir.</p>
<p>Evet, beste yapmak benim için güçlü bir ruhsal dinamizmdir. İnsan bazen kelimelerle anlatamadığını bir melodiyle anlatabilir. Ben de içimde biriken duyguları çoğu zaman notalarla dışarı aktarırım.</p>
<p>Bestelerimde hafıza, aidiyet, aşk, özlem ve insanın kendini arayışı önemli yer tutar. Müziğin yalnızca kulağa değil, kalbe ve ruha da dokunması gerektiğine inanıyorum.</p>
<p><strong>Avrupa’da bir Kürt sanatçı olarak üretim yapmak nasıl bir deneyim? Zorlukları ne?</strong></p>
<p>Avrupa’da bir Kürt sanatçı olarak üretmek değerli ama zorlukları olan bir deneyim. Özellikle bağımsız ve henüz geniş kitlelerce tanınmayan bir sanatçı için ekonomik koşullar oldukça zorlayıcı. Albüm yapmak, konser organize etmek, müzisyenlerle çalışmak, tanıtım yürütmek ve sahne bulmak ciddi emek ve kaynak gerektiriyor.</p>
<p>Bugün kültür sanat alanında görünürlük çoğu zaman popülerlik üzerinden şekilleniyor. Tanınmış sanatçılar festivallere daha kolay davet edilirken, yeni ve bağımsız sanatçıların kendilerine alan açması daha fazla sabır istiyor.</p>
<p>Buna rağmen üretmeye devam ediyorum. Çünkü müzik benim için yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda bir ifade biçimi ve kültürel sorumluluk. Kürtçe Tango gibi özgün projelerin yolu kolay değil; ama samimi ve özgün sanatın er ya da geç kendi dinleyicisini bulacağına inanıyorum.</p>
<p><strong>Dijital dönüşümün müziğin sadece yeni ve görsel dünyayla algılanmasına götüren yolunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Dijital dönüşümün müziğe sağladığı imkânları inkâr edemeyiz. Ancak bu sürecin müziğin ruhunu ve insani yanını zayıflattığını düşünüyorum. Bugün her şey çok hızlı tüketiliyor; şarkılar dinlenmekten çok izleniyor, duygular ise çoğu zaman algoritmalara göre şekilleniyor.</p>
<p>Müzik dünyasında artan bir mekanikleşme hissediyorum. Teknoloji kusurları düzeltiyor, sesleri mükemmelleştiriyor; fakat bazen o kusurların içindeki insan ruhunu da yok ediyor. Oysa bir yorumcunun nefesi, sesindeki titreme ya da kırılganlık şarkının gerçek duygusunu taşıyabilir.</p>
<p>Ben müziğin özünde insan hikâyesi olduğuna inanıyorum. Dijital çağda bile insan hâlâ içindeki yaraya dokunan bir ses, kendisini anlatan bir melodi arıyor. Müziğin gerçek gücü teknolojisinde değil, kalbe dokunabilmesinde saklıdır.</p>
<p><strong>Önümüzdeki dönemde neler var heybenizde? Yeni klipler mi yoksa farklı çalışmalar mı göreceğiz?</strong></p>
<p>Önümüzdeki dönem benim için heyecan verici olacak. Temmuz ayında Amed’e giderek albümümün ikinci klibini çekeceğiz. Görüntü yönetmenim Kerem Çelik ve ekibiyle birlikte, müziğin duygusal dünyasını güçlü bir sinematografik anlatımla buluşturmak istiyoruz.</p>
<p>Bu klipte yalnızca bir şarkıyı görselleştirmeyi değil; hafıza, izler, göç, özlem ve insanın içsel yolculuğu gibi temaları da estetik bir dille anlatmayı hedefliyoruz. Amed’in tarihi dokusu ve kültürel hafızası bu anlatının önemli bir parçası olacak.</p>
<p>Ayrıca Kürtçe Tango projesini farklı ülkelerde sahneye taşımak için çalışmalarımız sürüyor. Yeni konserler, klipler ve farklı disiplinlerle buluşacak projeler üzerinde çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Müzik dışında hayatınızda neler var?</strong></p>
<p>Müzik hayatımın merkezinde olsa da yaşamım yalnızca müzikten ibaret değil. Dans, tiyatro, sinema ve görsel sanatlar her zaman ilgi duyduğum ve üretimlerimi besleyen alanlar oldu. Özellikle müzik ile hareket arasındaki ilişki beni çok etkiliyor; tango ile kurduğum bağda bunun büyük payı var.</p>
<p>Bunun yanında kültürel ve sosyal projelerde yer almaya önem veriyorum. Kadınların, göçmenlerin ve farklı kültürlerden insanların sanat yoluyla kendilerini ifade edebilmelerine katkı sunan çalışmaları değerli buluyorum.</p>
<p>Seyahatler de hayatımda önemli bir yer tutuyor. Yeni şehirler, insanlar ve kültürlerle karşılaşmak bana ilham veriyor. Bazen bir sokak, bazen bir hikâye ya da tanıştığım biri yeni bir bestenin başlangıcı olabiliyor.</p>
<div class="box-1">
<h3>Albümden dinleme önerisi</h3>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/McuOUwdd_mY?si=cFWv2M8mIU_sPZRK" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
</div>
<p>(BC/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Varoluşum için özür dilemeyeceğim]]></title><link>https://bianet.org/yazi/varolusum-icin-ozur-dilemeyecegim-320239</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/varolusum-icin-ozur-dilemeyecegim.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/varolusum-icin-ozur-dilemeyecegim-320239</guid><description><![CDATA[Engelli onuru, mücadeleyle büyüyen bir varoluş. Engellilerin mücadelesi, yalnızca erişim ve hak mücadelesi değil; aynı zamanda engellilik onurunu savunma mücadelesi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Kanaat düşüncenin düşmanıdır” der Ulus Baker. Ve çoğu zaman, ‘kanaat’leriyle bizi boğan’ların diline ve araçlarına karşı tükenmiş, çaresiz hissederiz. Baker’in ifadesiyle; “Kirlilikten kurtulmanın tek yolu, bu gürültülü korodan ayrılmak”tır. Ne var ki koronun konforlu alanında yaşamanın saadetine erenlerin yüklediği damga (stigma), her daim bize hatırlatılır. Düşünmeyi bırakan bir toplumun içinde, makbul olana tabi olmadan kendi varoluşumuzla yaşama irademiz de, bu koro tarafından her fırsatta iğdiş edilir. Çünkü, ‘eksik’ ve ‘kusurlu’ ilan edilerek itibarsızlaştırılırken, varoluşun ve varlığın için özür dilemen, kendi yükün için şikayet etmemen, hatta makbul olanın vicdan sorumluluğunu da yüklenerek ondan uzak durman, görevindir.</p>
<p>Goffman’ın belirttiği gibi; <em>“Damgalı kişiden, yükünün ağır olduğunu ve bu yükü taşımanın onu bizden farklı kıldığını ima edecek hiçbir davranışta bulunmaması talep edilir; aynı zamanda kendisini bizden, ona ilişkin bu inancımızı sancısız şekilde sürdürmeye imkan verecek derecede uzak bir mesafede tutmalıdır.”</em><sup>1 </sup>Bireyin toplum tarafından “eksik” ve “kusurlu” olarak etiketlenip yok sayıldığı, lekelenmiş ya da istenmeyen ilan edildiği bu toplumsal süreçte, sorunu yaratan bireyin farklılığı değil; toplumun bu farklılığı nasıl yorumladığıdır. Zamanla bu damga, yalnızca dışarıdan yöneltilen bir etiket olarak kalmaz; bireyin kendi benlik algısını da şekillendirmeye başlar. Kişi toplumun bakış açısını içselleştirdikçe, kendisini toplumun çizdiği sınırlar ve yargılar üzerinden tanımlamaya başlar. Tıpkı, sürekli dışlanan bir otistik gencin, kendisini gerçekten ‘yetersiz’ ve ‘kusurlu’ hissetmesinde olduğu gibi.</p>
<p>Elbette damgalama süreci bugün de; engellilikten yoksulluğa, etnik kimlikten toplumsal cinsiyete kadar birçok farklı deneyim üzerinden toplumun birçok kesimini kuşatmaya devam ediyor. Burada özellikle otizmden söz etmem ise, otistiklerin yoğun biçimde damgalamaya maruz bırakılan gruplardan biri olması kadar, anlatılanların doğrudan kendi yaşam deneyimimin bir parçası haline gelmiş olmasıdır. </p>
<p>16 yaşındaki otistik oğlum, öğrenim gördüğü lisedeki bazı eğitimci ve velilerden oluşan ‘makbul yetişkin birliği’nin son günlerde ona yaşattıklarıyla, kurumsal damgalamanın yarattığı bu toplumsal kurgunun odağında. Bu dışlayıcı kurgu, farklılığı/çeşitliliği doğrudan bir sorun alanı olarak kodluyor. Çünkü otistik; iletişim biçimi, duyusal hassasiyetleri, sosyal ilişki kurma yöntemi veya davranış örüntüleri “norm dışı” kabul edildiğinde, “uyumsuz” ya da “yük” olarak konumlandırılarak ‘tanı’sına indirgenir. Okulda akran zorbalığı çoğu zaman bu damgalamanın ilk görünür biçimidir. Ancak kurumsal damgalama yetişkinler ağının marifetidir ve ayrımcılığı sistematik hale getirir. Bu noktada damgayı üreten bireyin doğası değil; okulun farklılığı kabul etmeyen normatif yapısıdır. Bizzat yaşadığımız bu deneyimde olduğu gibi, şayet okul kapsayıcı bir eğitim anlayışı geliştirse ve eğitimciler konfor alanlarından çıkarak makbul görülmeyenle bağ kurmayı tercih etseydi, norm dışı gördüğünü dönüştürmeye değil, anlamaya yönelebilirdi.</p>
<p>Ancak, uygulamada çoğu zaman kendi gibi olmayanı anlamaya değil, damgalamaya, denetlemeye ve bastırmaya yönelen bir yaklaşım hakim. Tam da bu yaklaşım nedeniyle, nörogelişimsel farklılıklarının kriminalize edilmesiyle oğluma yaşatılanlar, O’nu “tehlikeli”, “suçlu” gibi gösteren ayrımcı bir niteliğe büründü. Eğitim kurumunun görevi öğrenciyi normal ilan edilene benzetmek değil, farklılıklarıyla güvenli biçimde var olabileceği bir ortamı inşa etmek olduğu halde, damgalamanın yeniden üretildiği bir alana el birliğiyle dönüştürüldü. Öyle ki eğitimcilerin vesile olduğu bu ‘cadı avı’ nda, çocuğun her öğle arası gittiği okul çevresinde dolaşması, alışveriş yapması ve sıklıkla tuvalete gitmesi dahi, uydurulan suçluluğuna kanıt olarak sunuldu.  Kimse onlardan ‘bakıcı’lık talep etmezken, bakıcılıktan imtina ettiğini bildiren ve çocuğun her davranışını didik didik analiz eden ‘idrak hafiyesi’ eğitimciler, sonunda onun duyusal çöküşüne zemin hazırladı. Şiddet bir tanı değilken, son dönemde okullarda yaşanan şiddet eylemlerini "otizm" tanısıyla ilişkilendirilmekte yarışanların yarattığı linç atmosferi de, ‘kanaatleri’ne kılıf oluverdi. Böylece otistik, yalnızca “uyumsuz” değil; aynı zamanda potansiyel bir “tehdit” olarak kodlanmaya başladı. Çünkü otistik çocuklar, zorbalığa, dışlanmaya ve çeşitli şiddet biçimlerine daha fazla maruz kalan taraf olmalarına rağmen onları farklılıkları nedeniyle potansiyel şiddet faili gibi damgalamak, şiddetin nörogelişimsel farklılıklardan değil dışlama, baskı, yalnızlaştırma ve sistematik damgalama ilişkilerinden üretildiği gerçeğini örtbas etmenin, yani normu yeniden üretmenin en kolay yoludur. Bu nedenle oğluma yaşatılan bu durum, yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; insan hakları, eşitlik ve toplumsal adalet sorunu.</p>
<p>Engelli onuru, mücadeleyle büyüyen bir varoluş. Engellilerin mücadelesi, yalnızca erişim ve hak mücadelesi değil; aynı zamanda engellilik onurunu savunma mücadelesi. Damgalanmaya karşı çıkmak, bu mücadele hattından geçer. Çünkü damga, farklı olanı susturarak var olur; mücadele ise o sessizliği reddeder. İşte bu yüzden, engelliler yalnızca kendi haklarını değil, insan olmanın ortak haysiyetini de savunur. </p>
<p>Tüm bu yapılanlar karşısında, toplumsal adaleti gerçekleştirmek adına mücadelemizin varacağı yer neresi olursa olsun, ceza maşasını elinde tutan muktedirlere boyun eğmeyeceğimiz gibi, varoluşumuz için sizden özür dilemeyeceğiz!</p>
<hr>
<p><em><sup>1</sup>Erving Goffman, Damga-Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar, Heretik Yayınları, Ankara 2022, s.170.</em></p>
<p>(EB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yorgun olabilirsin, çıkışsız hissedebilirsin ama vazgeçemezsin]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yorgun-olabilirsin-cikissiz-hissedebilirsin-ama-vazgecemezsin-320227</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/yorgun-olabilirsin-cikissiz-hissedebilirsin-ama-vazgecemezsin.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yorgun-olabilirsin-cikissiz-hissedebilirsin-ama-vazgecemezsin-320227</guid><description><![CDATA[Teslim olmak, bu duyguların doğal ya da zorunlu bir sonucu değildir. Fisher’ın tıkanmışlık analizi, Han’ın yorgunluk teorisi bize bir teşhis sunar ama bir karara taşımaz. Karar topluma aittir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Demokratik dönüşümlerin tarihi bize tek bir şeyi tekrar tekrar gösterir: Hiçbiri güvenli bir gelecek duygusuyla başlamamıştır. İspanya’nın Franco sonrası geçişi, Uruguay’ın diktatörlükten geniş sol cepheyle kurtuluşu, Şili’nin Pinochet sonrası yeniden yapılanması ya da Portekiz’deki Karanfil Devrimi dalgası… Bu örneklerin ortak noktası, insanların başlangıçta her şeyin değişeceğine inanması değil, mevcut durumun sürdürülemez hale gelmesi ve buna rağmen değişimin “denenebilir” olduğuna dair inancın kaybolmamasıdır.</p>
<p>Demokrasi çoğu zaman bir “umut rejimi” değil, bir “ısrar rejimi”dir.</p>
<p>Bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan siyasal atmosferi anlamak için yalnızca güncel tartışmalara değil, daha derin bir duygusal ve yapısal zemine bakmak gerekir: yılgınlık ve çıkışsızlık. Mark Fisher, insanların içinde yaşadıkları sistemin sorunlarını görmelerine rağmen onun dışında bir alternatif düşünememelerini “kapitalist gerçekçilik” olarak adlandırır. Byung-Chul Han ise modern toplumun temel sorununun dışsal baskının ötesinde içsel tükenmişlik olduğunu söyler.</p>
<p>Türkiye bağlamında bu iki çerçeve birleştiğinde ortaya şu tablo çıkar: İnsanlar değişimin mümkün olduğuna inanmakta zorlanırken bunun için gerekli enerjiyi bulmakta da güçlük yaşarlar. Hatta öyle ki bu sadece modernitenin getirdiği içsel bir yılgınlık ya da hissizleşmeyi değil, her sabah yeni bir krizle uyanmanın getirdiği kronik bir maruz kalma halini de içerir. Tüm bunlar birleştiğinde siyaset, bir “dönüştürme alanı” olmaktan çıkıp bir “katlanma alanına” evrilir.</p>
<h3>Yorgunluk: Sadece ekonomik değil, siyasal bir hâl</h3>
<p>Türkiye’de bugün yorgunluk yalnızca ekonomik değildir. Elbette geçim sıkıntısı, enflasyon, iş güvencesizliği ve gelecek kaygısı bu halin temel bileşenleridir. Ancak daha derinde, sürekli tekrar eden siyasal gerilim hali vardır. Sürekli seçim atmosferi, hukukun adalet üretmekten uzak oluşu, kesintisiz kutuplaşma, sosyal medyada bitmeyen tartışmalar ve geleceğin belirsizliği, toplumun geniş kesimlerinde bir “siyasal bezginlik” üretmiştir. Bu tükenmişlik, Han’ın tarif ettiği gibi yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir aşınmadır.</p>
<p>Bu nedenle birçok insan artık siyasal olarak etkin olmaktan çok, siyasal alandan geri çekilme eğilimindedir. Tartışmanın yerini sessizliğe, öfkenin yerini kayıtsızlığa bırakma riski vardır.</p>
<h3>Çıkışsızlık: Alternatifsizliğin psikolojisi</h3>
<p>Fisher’ın kavramı burada devreye girer. Kapitalist gerçekçilik, yalnızca ekonomik bir sistem eleştirisi değildir; aynı zamanda bir hayal gücü krizidir.</p>
<p>Türkiye’de farklı seçmen gruplarında zamanla şu düşünce kalıpları güçlenmiştir:</p>
<p>“Değişim olursa daha kötü olur.”</p>
<p>“Alternatif yok.”</p>
<p>“Bu düzen sorunlu ama tek mümkün olan bu.”</p>
<p>“Sonuç değişmez.”</p>
<p>Bu bakış açısı yalnızca iktidar seçmenine ait değildir. Muhalefet seçmeninde de ters yönden benzer bir ufuk daralması oluşabilir:</p>
<p>“Nasıl olsa değişmeyecek.”</p>
<p>“Nasıl olsa kazanamayız.”</p>
<p>“Seçim olsa da sonuç aynı.”</p>
<p>Buradaki ortak kör nokta şudur: hangi blokta yer alırsanız alın ortak bir kırılganlık hissi toplumun tamamını yansır. İktidar seçmeni açısından risk, istikrar ile değişmezliği karıştırmaktır. Uzun süreli iktidarlar eleştiri mekanizmalarını zayıflattığında ve siyasal baskı çeşitli yollarla artırıldığında bu durum yalnızca muhalefeti değil, toplumun tamamını etkiler. Çünkü hesap vermeyen güç, zamanla kendi kararlarını test etme kapasitesini de kaybeder ve doğan sonuçlar seçmen ayırt etmez. Muhalefet seçmeni açısından risk ise umutsuzluğun kalıcı bir kimliğe dönüşmesidir. Umutsuzluk bir tutum değil, bir bırakma halidir. Bırakma hali ise siyasal alanı tamamen boş bırakır. Böylece siyaset, geleceğini şekillendiren bir araç olmaktan çıkar; yalnızca mevcut durumun farklı tonlarda tekrarına dönüşür. Memleket dahilinde çeşitli biçimlerde iktidara sahip olanların belki de istediği tam olarak budur.</p>
<h3>Seçim, hayat kalitesi ve hesap verme ilişkisi</h3>
<p>Demokrasinin ve seçimlerin varlığı, seçmenin hayat kalitesi üzerinde doğrudan ve dolaylı etkiler üretir. Rekabetçi seçimlerin işlediği bir düzende yurttaş, en azından teorik olarak, kötü yönetimi değiştirebilme kapasitesine sahip olduğunu bilir, bu bilgi bile başlı başına bir “siyasal güvenlik hissi” yaratır. Bu güvenlik hissi, günlük yaşamın ekonomik ve sosyal streslerini tamamen ortadan kaldırmaz ama onların “katlanılabilir” hale gelmesini sağlar, çünkü birey gelecekteki düzeltme ihtimaline inanır.</p>
<p>Buna karşılık seçimlerin zayıfladığı, rekabetin daraldığı ya da sonuçların öngörülemez hale geldiği sistemlerde, yurttaş sadece bugünün sorunlarıyla değil, yarının değiştirilemezliği fikriyle de başa çıkmak zorundadır. Bu durum, Fisher’ın tarif ettiği o alternatifsizlik sarmalını derinleştirir: Sorunlar yalnızca mevcut değildir, aynı zamanda kalıcı gibi algılanır. Han’ın bahsettiği yorgunluk çerçevesiyle birlikte düşünüldüğünde ise siyasal etkisizlik duygusu zamanla bireysel tükenmişliğe dönüşür.</p>
<p>Dolayısıyla demokratik seçimlerin varlığı yalnızca bir yönetim tekniği değil, toplumun genel yaşam kalitesini belirleyen psikolojik ve toplumsal bir “gelecek algısı” mekanizmasıdır. Seçimler otomatik refah üretmez ama hesap verilebilirlik ve tutulması gereken sözler verilmesi zorunluluğu üretir. Bu mekanizmalar zayıfladığında, verilen sözlerin tutulmasına gerek kalmadığında maaş politikalarından iş güvencesine, sosyal haklardan kamu hizmetlerinin niteliğine kadar birçok alan, doğrudan yurttaş baskısından uzak bir karar alanına dönüşür. Ezcümle seçimler otomatik bir refah garantisi değilse de iktidarı sürekli hesap vermeye zorlayan bir denetim mekanizmasıdır ve bu sizin geleceğe dair hayal kurma hakkınızı canlı tutar.</p>
<h3>Sandık: Sembol değil, eşik</h3>
<p>Sandık demokrasi değildir. Ama sandığın ortadan kalkması ya da göstermelik bir hale gelmesi demokratik siyaset imkânının daha da daralması anlamına gelir. Bu nedenle sandığa sahip çıkmak, bir partiyi desteklemekten önce bir ilkeye sahip çıkmaktır:</p>
<ul>
<li>
<p>Yurttaşın iktidarı değiştirme hakkı,</p>
</li>
<li>
<p>Siyasal rekabetin varlığı,</p>
</li>
<li>
<p>İktidarın hesap verebilirliği.</p>
</li>
</ul>
<p>Bu üç unsur, hangi siyasi görüşten olursa olsun herkesin ortak çıkar alanıdır. Çünkü bir ülkede iktidarlar değişebilir, partiler dönüşebilir, liderler gidebilir. Ama yurttaşın değiştirme hakkı ortadan kalktığında, siyaset tek yönlü bir idareye dönüşür.</p>
<h3>Vazgeçmemek bir duygu değil, bir politik tavırdır</h3>
<p>Bugün Türkiye’de en güçlü duyulardan biri siyasal bitkinlik. Onun yanında çaresizlik hissi var. Bu hisler gerçek ve yok sayılabilir değil.</p>
<p>Fakat gerçek olan bir şey daha var: Teslim olmak, bu duyguların doğal ya da zorunlu bir sonucu değildir. Fisher’ın tıkanmışlık analizi, Han’ın yorgunluk teorisi bize bir teşhis sunar ama bir karara taşımaz. Karar topluma aittir.</p>
<p>Tarih bize şunu gösterir: Demokratik dönüşümler en çok insanların kendini güçlü hissettiği zamanlarda değil, en çok yıprandığı ve en az umutlu olduğu zamanlarda başlamıştır.  Çünkü o anlarda bile bazı insanlar şu düşünceyi bırakmaz: “Yoruldum ama geri adım atmıyorum.”</p>
<p>Bugün meselenin özü budur.</p>
<p>Yorgun olabilirsin.</p>
<p>Çıkışsız hissedebilirsin.</p>
<p>Ama vazgeçemezsin.</p>
<p>Çünkü vazgeçmek sadece bir duygu ya da tutum değil, geri dönüşü olmayan bir siyasal tercihtir. Ve demokrasi, en çok o tercihi reddeden insanların ısrarıyla yaşar.</p>
<p>(NK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Şimdi Ahmet Telli zamanı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/simdi-ahmet-telli-zamani-320252</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/simdi-ahmet-telli-zamani.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/simdi-ahmet-telli-zamani-320252</guid><description><![CDATA[Ahmet Telli’nin şiirini güçlü yapan şeylerden biri hayatla şiir arasına mesafe koymamasıdır. Onun dizeleri şiir gibi görünmek için kurulmaz. Bu yüzden onun şiirini okuyanlar çoğu zaman estetik bir gösteriyle değil, insan sesiyle ve rol yapmayan bir yürekle karşılaşır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Telli, sadece şiirde değil; değerlerde, vicdanda ve insan kalmada da ısrardır.</p>
<p>Hayata soldan bakmaya başladığımdan beri bildiğim, şiirini tanıdığım bir insandır o. Açık söylemek gerekirse ben de şair ve şiir enflasyonundan rahatsız olanlardanım. Şiir olmayan şiirler, şair olmayan şairler nedeniyle zaman zaman şiire de şaire de haksızlık ettiğim olmuştur. Ama Ahmet Telli benim için bu tartışmanın tamamen dışındadır.</p>
<p>Çünkü bazı insanlar yalnızca eserleriyle değil, temsil ettikleri değerlerle de yaşarlar.</p>
<p>Bazı şairler yalnızca şiir yazar, bazılarıysa bir kuşağın ruh hâlini ve değerlerini taşır.</p>
<p>Ahmet Telli ikinci türdendir.</p>
<p>Onun şiiri kitap sayfalarından çok insanların hayatında yaşar. Bir meydanda sloganın içinden geçer, bir meyhane masasına oturur, yağmurlu bir Ankara akşamında yürür, sonra bir gençlik fotoğrafının kenarında belirir. Bir tutsağın voltasına katılır, düşsel firarına yardım ve yataklık eder.</p>
<p>Çünkü Ahmet Telli şiiri okunmakla kalmaz; yaşanır, hatırlanır, paylaşılır ve taşınır.</p>
<h3>Ölçülerin kaybolduğu çağda</h3>
<p>Bugün Ahmet Telli’den söz etmek yalnızca şiiri konuşmak değildir. Çünkü yaşadığımız çağ biraz da ölçülerin kaybolduğu bir çağdır. Söz çoğalıyor ama anlam azalıyor. Görünürlük artıyor ama derinlik eksiliyor. Herkes konuşuyor ama çok az insan gerçekten bir şey söylüyor. Şiir de bundan payını alıyor.</p>
<p>Kitaplar çoğalıyor, etkinlikler çoğalıyor, dizeler sosyal medyada dolaşıyor ama bazen insan bütün bu kalabalığın içinde şiirin kendisini arıyor. Çünkü şiir yalnızca dizeleri yan yana getirmek değildir.</p>
<p>Bir bakış biçimidir.</p>
<p>Bir vicdan biçimidir.</p>
<p>Bir insanlık hâlidir.</p>
<p>Bir dünya görüşüdür.</p>
<p>Tam da bu yüzden şimdi Ahmet Telli zamanı.</p>
<h3>Şiir hayatın abartılı hâli değil, kendisidir</h3>
<p>Belki de onun şiirini anlatmak için önce şiirin ne olduğuna dönmek gerekir.</p>
<p>Şiir gerçekten nedir?</p>
<p>Bir süs müdür?</p>
<p>Bir süsleme mi?</p>
<p>Dilin estetik oyunu mu?</p>
<p>Abartılı duyguların şatafatlı anlatımı mı?</p>
<p>Kelime oyunu mu?</p>
<p>Hayır.</p>
<p>Şiir bazen insanın içindeki en sahici yere dokunabilen tek dildir. Tarkovski’nin dediği gibi</p>
<p><em>“Çocukluğun bittiği an şiir başlar.”</em></p>
<p>Çünkü şiir biraz da insanın dünyayı ilk kez kaybettiği yerde başlar. Ahmet Telli şiiri tam bu eşikte durur.</p>
<p>Hem kırgınlığın içinde,</p>
<p>Hem umudun kıyısında.</p>
<h3>Şiir çoğaldı, şairlik azaldı </h3>
<p>Ahmet Telli’nin şiirini güçlü yapan şeylerden biri hayatla şiir arasına mesafe koymamasıdır. Onun dizeleri şiir gibi görünmek için kurulmaz. Yaşanmışlık taşır.</p>
<p>Bu yüzden onun şiirini okuyanlar çoğu zaman estetik bir gösteriyle değil, insan sesiyle ve rol yapmayan bir yürekle karşılaşır.</p>
<p>Şiir onun için bir kaçış alanı değildir. Hayatın tam içine açılan bir kapıdır. Bu nedenle aşk da onda gerçek bir şeydir.</p>
<p>Acı da.</p>
<p>Dayanışma da.</p>
<p>Kavga da.</p>
<p>Yalnızlık da.</p>
<p>Ve hepsi aynı şiirin içinde birbirine değebilir.</p>
<p>Bir Ahmet Telli dizesinde hem bir sevgiliye seslenilir hem bir şehre hem de bir memlekete. Hem bir dosta hem kaybedilmiş yıllara. Çünkü onun şiirinde insan parçalanmaz. Bugün şiirin giderek daha bireyci, daha gösterişli, daha “kişisel marka” merkezli bir yere savrulduğu söylenebilir. Oysa Ahmet Telli şiiri tam tersine ortak bir duygu alanı kurar. Şairin kendisini değil, insanı büyütmeye çalışır. Belki de bu yüzden hâlâ bu kadar çok insan onun dizelerinde kendini bulabiliyor.</p>
<h3>İnsanın içindeki devrim</h3>
<p><em>“Şiir doğası gereği devrimcidir” </em>der Octavio Paz.</p>
<p>Ahmet Telli’nin şiiri bu sözü doğrular ama bunu slogan üzerinden yapmaz. Onun şiirindeki devrimcilik önce insanın içinde başlar.</p>
<p>İnsanın içindeki iyiyi, şefkati, vicdanı, dayanışma duygusunu, umut etme kapasitesini koruyabilmek…</p>
<p>İşte Ahmet Telli şiirinin asıl direnci burada yatar.</p>
<p>Mahmud Derviş’in söylediği gibi</p>
<p><em>“Şiir bir savaş uçağını düşüremez ama pilotunun düşüncelerini değiştirebilir.”</em></p>
<p>Ahmet Telli şiiri de tam olarak bunu yapar.</p>
<p>İnsanın içindeki sertliği çözer.</p>
<p>Yalnızlığı azaltır.</p>
<p>İnsanı yeniden başkasının acısına yaklaştırır. Bu nedenle onun şiirinde “yoldaş” sözcüğü yalnızca politik bir kavram değildir.</p>
<p>Bir insanlık biçimidir.</p>
<p>Birlikte yürümek, birlikte üzülmek, birlikte direnmek…</p>
<p>Onun şiirinde devrimcilik biraz da budur.</p>
<h3>Ankara, yağmur ve hafıza</h3>
<p>Her büyük şairin bir ruh coğrafyası vardır.</p>
<p>Ahmet Telli’ninki biraz Ankara’dır,</p>
<p>biraz bozkır,</p>
<p>biraz yağmur,</p>
<p>biraz gece yürüyüşü.</p>
<p>Onun şiirinde şehirler yalnızca mekân değildir; hafızadır. Kızılay, sokaklar, meyhaneler, eski dostlar, kaybedilmiş insanlar… Hepsi şiirin içinde yaşamaya devam eder. Çünkü Ahmet Telli biraz da unutmamak için yazar. Şiiri bu yüzden bir hafıza taşıyıcısıdır. Ama bu hafıza öfkeyle değil, insan sıcaklığıyla korunur. Onun şiiri bağırmaz. İçten içe yankılanır. Belki de bu yüzden dizeleri yıllar sonra bile birinin omzuna dokunuyormuş hissi bırakır.</p>
<h3>Ahmet Telli neden hâlâ okunuyor?</h3>
<p>Çünkü onun şiiri bir dönemin modasına ait değildir. İyi şiirin temel özelliklerinden biri budur. Yazıldığı zamanı aşabilmek. Bugün yirmili yaşlarındaki bir genç de onun dizelerinde kendine ait bir şey bulabilir. Çünkü Ahmet Telli yalnızca kendi kuşağını anlatmaz. </p>
<p>Aşkı anlatır.</p>
<p>Yalnızlığı anlatır.</p>
<p>Yenilgiyi anlatır.</p>
<p>Dostluğu anlatır.</p>
<p>İnsanın kırılganlığını anlatır.</p>
<p>Ve bütün bunları yaparken okuruna yukarıdan bakmaz.</p>
<p>Belki de bu yüzden onun dizeleri ezberlenmekten çok hatırlanır.</p>
<h3>Şiir insanı ayağa kaldırabilir mi?</h3>
<p>Bugünün insanı giderek yalnızlaşıyor. Kalabalıkların içinde bile korunaksız.</p>
<p>Tam da böyle bir çağda şiir hâlâ gerekli mi?</p>
<p>Ahmet Telli’ye bakınca bu sorunun cevabı evet oluyor. Çünkü şiir bazen gerçekten insanı ayağa kaldırır.</p>
<p>Bir dize,</p>
<p>bir akşam vakti,</p>
<p>bir kitap sayfası,</p>
<p>bir ses tonu…</p>
<p>Ve insan yeniden kendine dönebilir.</p>
<p>Bu yüzden şiir yalnızca estetik değildir.</p>
<p>Ruhsaldır.</p>
<p>Etiktir.</p>
<p>İnsanidir.</p>
<p>Leopold Senghor’un dediği gibi</p>
<p><em>“Şiir dünyanın umududur.”</em></p>
<p>Ahmet Telli şiiri de tam burada, karanlığı inkâr etmeden umudu koruyan yerde durur.</p>
<p>Ahmet Telli bir ölçüdür</p>
<p>Bazı insanlar başarılarıyla hatırlanır.</p>
<p>Bazıları eserleriyle.</p>
<p>Bazıları ise temsil ettikleri değerlerle.</p>
<p>Ahmet Telli biraz da bu son gruba dahildir.</p>
<p>Çünkü onun önemi yalnızca yazdığı kitaplarda değildir.</p>
<p>Bir hayat boyunca korumaya çalıştığı değerlerdedir.</p>
<p>İnsana inanmak.</p>
<p>İnceliği savunmak.</p>
<p>Vicdanı küçümsememek.</p>
<p>Dayanışmayı romantik bir kelime olmaktan çıkarıp yaşanabilir bir değer olarak görmek.</p>
<p>Belki de bugün Ahmet Telli’ye dönüp bakmamızın nedeni budur.</p>
<p>Şiirin ne olduğunu yeniden öğrenmek için değil yalnızca.</p>
<p>İnsanın ne olabileceğini yeniden hatırlamak için.</p>
<h3>Şairin adını aşan şiir</h3>
<p>Bir süre sonra büyük şairler yalnız kendilerine ait olmaktan çıkar. Dizeleri insanların hayatına karışır. Kimin nerede okuduğu unutulur ama bir mısra yaşamaya devam eder. Ahmet Telli de bu şairlerdendir. Onun şiiri artık yalnızca onun değildir. Gençliğini bir kitaba iliştirmiş insanların, yağmurlu şehirlerde yürüyenlerin, dostlarını özleyenlerin, aşkı hâlâ incelik kabul edenlerin şiiridir.</p>
<p>Belki de gerçek şiir budur; Şairin adını aşabilen şiir. Ve Ahmet Telli, Türkiye’de bunu başarabilmiş ender şairlerden biridir.</p>
<h3>Ve belki bu yüzden…</h3>
<p>Dünya sert ve kötü olabilir. Kötülük daha görünür olabilir. Gürültü hakikatin önüne geçebilir. Ama insan yine de inceliğini koruyabilir. Yine de dostluğa inanabilir. Yine de bir başkasının acısına yaklaşabilir. Ahmet Telli’nin şiiri yıllardır bize bunu söylüyor. Belki de bu yüzden şimdi Ahmet Telli zamanı. Çünkü bazı şairler yalnızca şiir yazmaz. Bir çağın unutmaması gereken şeyleri de hatırlatırlar.</p>
<p>(MY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Meğerse sahipsizmiş memleket!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/megerse-sahipsizmis-memleket-320234</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/megerse-sahipsizmis-memleket.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/megerse-sahipsizmis-memleket-320234</guid><description><![CDATA[Kentin merkezi ve çeperleri ile bir bütün olarak insanlığın geleceğe kalacak tarihi kültürel miras olduğu gerçekliğinin farkında olunarak; bütünsel planlamayı yapmak gerektiği noktasında hemfikir olunmasının altını galiba bold kalemle çizmeli.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Farkındayım, başlık bir miktar provokatif oldu. Ama bu ifade maalesef herkesin dilinde pelesenk. En çok da bu ara kimin ağzını açsan, dinlemeye kalksan; dert anlatarak, “Ne olacak bu hâl! Memleket sahipsiz kardeşim.” diyor…</p>
<p>Dokuz günlük Kurban Bayramı tatili süresi tek değil! Bir hafta öncesini de artı olarak üzerine eklersek, 15 günü bulmuş oldu şehrin kadim mekânlarının insan eliyle taammüden cinayete kurban gidiş hâl ü ahvali…</p>
<p>Geçtiğimiz hafta başı Güneydoğu Ekspres gazetesine yukarıdaki paragraf eksenli bir yazı yazdım. Yazı yayımlandıktan sonra çokça geri dönüş oldu. Ezici çoğunluk olumluydu ve tez vakitte yetki ve sorumluluk sahibi olan şahsiyet ve kurumların olaya el koyarak müdahil olmaları gerektiği konusunda âdeta hemfikir olduklarını ifade ettiler.</p>
<p>Kentin birçok yerinde kamunun ortak kullanımına ait alanların; cadde, sokak, meydan, park, kaldırım gibi yerlerin artık alenen ve kendilerine aitmiş gibi işgallerinden; ben tarihî ve kültürel mirasa ait olması nedeniyle odağa sadece Suriçi’ni almıştım.</p>
<p>Doğrusu, işin görünür ve yansıyan yüzüne projektörü tutmuşken; yukarıda andığım yazıyı okuyan ve sahada iş yeri olan kimi şahsiyetler, kamuoyunun bilmediği kimi durumları da sözlü olarak itiraf ettiler.</p>
<p>Evet, meselenin bir yanı artık neredeyse her birinin yeri her akşamüzeri sabitleşen seyyar satıcılarsa, öbür yönü de iş yeri sahipleri elbette.</p>
<p>Gün boyu iş yerinin önündeki kaldırımın en az üçte birini, kimileri yarısını, işgal ederken; akşam saatlerinde de iş yerini kapadıktan sonra seyyar satıcılara uzatma kablosu ile elektrik veren, hatta gece boyunca iş yerinin önündeki kaldırımı kiraya verenlerin olduğunu anlattılar.</p>
<p>Yani mesele bu denli vahim. Öylesine yerleşik, artık sabitleşen bir seyyarlık var ki! Kimi iş yerleri de “seyyar gelmesin” diye kendi işgalini mazur görüp göstermeyi hak gören bir pozisyonda.</p>
<p>Ve işin tuhaf tarafı, bütün bu kent adına kötü ve olumsuz görüntü, kenti yönetme sorumluluğunu üstlenen atanmış ve seçilmiş şahsiyet ve kurumların gözleri önünde vuku buluyor.</p>
<p>Arada bir kadim Suriçi’nin ana caddesinde görünen yetkili ve sorumlu şahsiyetler, ne hikmetse ellerinde kahve cezvesi ve tek kullanımlık karton bardaklardaki kahve ikramı yaparak kaldırım üzerinde yol kesen çığırtkan satıcının ikramına da sempatiyle yaklaşabiliyor. Ya da kaldırım üzerinde halka tatlı veya Lübnan künefesi, hatta şırdan yapıp satana şöyle bir bakıp selamı da ihmal etmeden geçerek yoluna devam ediyor.</p>
<p>Maalesef ve de üzülerek; 2015, 3 Temmuz’undan bu yana on bir yıldır UNESCO’nun tarihî ve kültürel miras kalıcı listesine dâhil edilen Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri ile ünlenen şehr-i kadim, evet, bu durumda.</p>
<p>Elbette Surlar ve Hevsel derken tabii ki bunu komple bir alan yapısallığı ekseninde düşünmek gerek. Hevsel Bahçeleri’ni nasıl kutsiyeti olan Dicle Nehri ve On Gözlü Köprü’den ayrı düşünemezsek, kadim surları da Suriçi’ndeki caddesi, sokağı ve tarihî mekânlarından ayrı düşünmemek gerekiyor.</p>
<p>Israrla ve altını çizerek ifade etmek gerekir ki şehri yöneten kurumlar arasında bir yönetim krizi ve boşluğu olduğunun artık herkes farkında. O denli farkında ki bu durum artık basına, sosyal medyaya da görsel videolarıyla yansıdı. Turizm Bakanlığınca kiraya verilen kimi sur burçlarında yapılan usulsüzlüklerin ve ruhsatsız işletmelerin durumu bizzat belediye başkanı tarafından itiraf edilerek kurumsal iş birliklerinin altı çizildi.</p>
<p>“Kent bahçesi” olarak dizayn edilen Surların doğu yakası, güneyden kuzeye doğru Mardinkapı’dan Dağkapı’ya kadar sur dış duvarları yönündeki yürüyüş güzergâhı üzeri, her elli, yüz metrede bir seyyar ama artık sabit çay-kahve satıcılarınca işgal altında. Kimi yerlerdeki sur duvarlarının dibi de mekâna dönüşmüş. Şimdi birileri çıkıp sormaz mı: “E, madem bu işgalcilere göz yumacaktınız ise biz oralarda iki göz odada barınıyorduk, niye elimizden alıp yıktınız?” diye!</p>
<p>Kentin merkezi ve çeperleriyle bir bütün olarak insanlığın geleceğe kalacak tarihî-kültürel miras olduğu gerçekliğinin farkında olunarak, bütünsel planlamayı yapmak gerektiği noktasında hemfikir olunmasının altını galiba kalın kalemle çizmeli.</p>
<p>Bu konuda iş yerleri üyeleri olduğu için TSO ve DESOB, yani ticaret ve esnaf odaları başta olmak üzere 113 katılımcısı olan Diyarbakır Kent Platformu’na da sorumluluk ve görev düşüyor. Her fırsatta basın açıklaması yapan, şehrin neredeyse bütün sivil bileşenlerinin üyesi olduğu “Kent Platformu” bu konuda neden suskun kalıyor, anlamış değilim. Yoksa sorunu müdahil olacak kadar yeterince önemli görmüyor mu?</p>
<p>Doğrusu, valiliği ve belediyeleri sorumlu ve yetki sahibi kurumlar olarak birlikte davranıp kentin bu can alıcı sorununu çözmeye davet ederken, günümüzde artık hayli yaptırım gücü olduğuna inanılan ve öyle de olan sivil toplum kuruluşlarının oluşturdukları yapıların da bu gibi can alıcı durumlarda kararlı desteği şart ve olmazsa olmaz…</p>
<p>Bu yapılmazsa vallahi şehir zaten pejmürde rantiyenin elinde PÂYMAL olmuş durumda. El atılmazsa geri dönülmez bir rotaya girer ve mafyatik bir kaosa teslim olunur. Ki bunun ipuçları da kendini hissettiriyor zaten…</p>
<p>Bizler galiba kadim zamanlardan bize miras kalan ve göz ışığımız, ana rahmimiz misali korumamız gereken şehrin zarafetini yitirmeyi moderniteye peşkeş çektik. Geleneği yok sayan modernitenin hiçbir gelecek vaat edeceği yok maalesef.</p>
<p>Bu sebeple zarafet güzeldir ey ahali! Hele hele toplu yaşam alanını seçmiş ve orada yaşayıp yaşlanmaya karar vermiş, bir de “Kim var imiş biz burada yoğ iken?” sorusunu her daim kendinize rehber edinmiş iseniz eğer…</p>
<p>(ŞD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mutemet Yazıcı ve Elazığ Akıl Hastanesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mutemet-yazici-ve-elazig-akil-hastanesi-320235</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/mutemet-yazici-ve-elazig-akil-hastanesi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mutemet-yazici-ve-elazig-akil-hastanesi-320235</guid><description><![CDATA[Elazığ onu “Mutemet Abi” diye benimsedi. Bu, kurumsal bir unvanın ötesinde bir şeydi; taşrada sevilen olmak, devletle özdeşleşmeden orada tutunabilmek, bürokratik bir figür olmaktan çıkıp kolektif hafızaya geçmek ayrı bir şeydir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin tarihini araştırmaya başladığımda aklımda başka bir isim vardı. Hastanenin ilk başhekimi Ahmet Şükrü Emed, kurumun kuruluş yıllarını taşıyan ve hakkında neredeyse hiçbir şey yazılmamış bir figürdü; o boşluğu doldurmak istiyordum. Abidin Çevik hocamla birlikte o izden yürürken bir yerde duraksadık. Mutemet Yazıcı adı dosyaların arasından çıktı ve bir daha bırakmadı bizi.</p>
<p>Şükrü Aslan’ın bir yaz günü sarf ettiği tek cümle her şeyi değiştirdi. Mutemet Yazıcı’nın kızının hâlâ yaşadığını, Kadıköy’de oturduğunu söyledi. Abidin hocamla birbirimizi aradık; o anda hem şüphe hem de o tanıdık araştırmacı heyecanı vardı. “Acaba?” dedik ve işe koyulduk. Sonraki süreçte kızına, torununa, oğluna ulaştık.</p>
<p>Sosyal medya, bu tür araştırmalarda garip bir demokratikleştirici işlev görüyor. Yazıcı’nın torunlarına ulaştık; Fatih Artvinli, kayıtlar konusunda kapı araladı; o döneme ait arşivler yavaş yavaş konuşmaya başladı. Henri Griladze önemli bir halka oldu. Ama en beklenmedik kapı, o dönem Yazıcı ile çalışmış bir müdürün kızına attığım mesajla aralandı. Bir süre sonra o müdürü arayarak tanışma fırsatı buldum. Tuncer Kelleci, Elazığ Akıl Hastanesi üzerine zaten bir kitap yazmıştı; o dönemi bize de anlattı: kurumun iç dokusunu, hastanenin gündelik ritmini, Yazıcı’nın oradaki yerini. O konuşmalar olmadan bu kitap çok farklı bir şey olurdu.</p>
<p>Yazıcı’nın ailesini anlamak, onun neden böyle biri hâline geldiğini anlamak için kaçınılmazdı. Osmanlı’da Yazıcızade soyadına dayanan bir memur sınıfından geliyordu; dedesi, babası hâkim. Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde bu tür aileler sürekli hareket hâlindeydi; devletin taşraya uzanan kolları onların ayaklarıydı bir bakıma. Hatta nüfus kayıtlarını sorguladığımızda Mutemet Yazıcı’nın doğum yerinin Ankara/Keskin olduğunu görmüştük. Bir ilden öbürüne, bir atamadan öbürüne savrulan insanlar. Mutemet Yazıcı bu döngüyü tıpla kırdı ya da en azından dönüştürdü. Tıp okudu ve mezun olur olmaz devletin o bilinen döngüsüne girdi; hükûmet tabipliği ve askerlik görevi onu Batman’a, Pülümür’e, Sason’a sürükledi.</p>
<p>Pülümür, başlı başına bir fasıl. 1938’de oraya giden bir genç hekimin ne gördüğünü, ne hissettiğini düşünmek… Yazıcı orada başka bir memurun kızı Faliha Hanım’la tanıştı ve evlendi. Pülümür, yalnızca bir görev yeri olmadı; hayatının en kişisel sayfalarından birini orada açtı. Bölge halkının ona duyduğu sıcaklık yıllar sonra da anlatılıyordu; devletin o coğrafyada başka şeylerle temsil edildiği bir dönemde o tedavi ediyordu, bu fark küçük değildi.</p>
<p>Susurluk’taki hükûmet tabipliği dışarıdan bir ara durak gibi görünebilir. Ama Yazıcı için Anadolu’nun bürokratik ve toplumsal dokusunu sindirmenin, taşrada bir hekim olmanın ne anlama geldiğini bedeninde hissetmenin yıllarıydı bunlar. Bir noktada durdu ve uzmanlık almak istediğine karar verdi. İstanbul’a döndü, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne girdi. Mazhar Osman’ın öğrencilerinden biri oldu. Türkiye’nin psikiyatri tarihinde Mazhar Osman’ın adı ne anlama geliyorsa, o okuldan yetişmek de o anlama geliyordu; sağlam bir klinik formasyon, dönemin en tartışmalı ve en üretken psikiyatri geleneğinin içinden geçmek.</p>
<p>Uzmanlık biter bitmez dönemin Sağlık Bakanı Yazıcı’yı yanına çağırdı. “Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne başhekim olur musun?” diye sordu. İstanbul’da kalabilirdi, orada kalmanın tüm koşulları vardı elinin altında. Elazığ’ı seçti. Batman’dan Pülümür’e, Sason’dan Susurluk’a, oradan İstanbul’a ve sonunda yeniden doğuya uzanan bu yolculuk, Elazığ’da kapandı; ya da daha doğrusu, orada kök saldı. Elazığ Akıl Hastanesi’nin geçmişi de aslında bir Ermeni misyoner hastanesinin dönüştürülmesiyle kurulmuştu. O tarih daha ilginç ve karmaşık aslında. Sonrasında Mutemet Yazıcı, 1951’den 1973’e uzanan o yirmi iki yıl boyunca hastanede kaldı; hatta başhekimlik süreci bittikten sonra 1980’lere kadar Elazığ’da kaldı. Elazığ onu “Mutemet Abi” diye benimsedi. Bu, kurumsal bir unvanın ötesinde bir şeydi; taşrada sevilen olmak, devletle özdeşleşmeden orada tutunabilmek, bürokratik bir figür olmaktan çıkıp kolektif hafızaya geçmek ayrı bir şeydir. Yazıcı’nın bunu nasıl başardığını anlamak, bu kitabı yazma nedenlerimizin tam merkezinde duruyordu.</p>
<p>Abidin hocamla birlikte yazdığımız, Nika Yayınevi’nden çıkan <em>Mutemet</em>, bu sorunun peşinden gidiyor. Kusursuz bir kahraman portresi çizmeye çalışmadık; dönemin kısıtlılıkları içinde şekillenen bir pratiğin hem terapötik değerini hem etik gerilimlerini olduğu gibi bıraktık. Bir insanın hayatı üzerinden Cumhuriyet Türkiye’sinin taşradaki yüzünü, modernleşmenin merkezden çevreye nasıl aktığını ve o akışın hangi figürler aracılığıyla toplumsal hafızaya dönüştüğünü anlamaya çalıştık.</p>
<p>(AED/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tarihin, maceranın ve gizemin romanı: Denizoğlan Madalyonun Peşinde]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tarihin-maceranin-ve-gizemin-romani-denizoglan-madalyonun-pesinde-320247</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/tarihin-maceranin-ve-gizemin-romani-denizoglan-madalyonun-pesinde.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tarihin-maceranin-ve-gizemin-romani-denizoglan-madalyonun-pesinde-320247</guid><description><![CDATA[Osmanlı İstanbul’unun yangınlarla çevrili sokaklarında geçen bu macera, okuru hem heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor hem de insan ilişkileri, cesaret ve hafıza üzerine düşündürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Denizoğlan Madalyonun Peşinde”, genç okurları yalnızca sürükleyici bir maceraya değil, aynı zamanda 19. yüzyıl İstanbul’unun karanlık ve büyüleyici atmosferine götüren etkileyici bir tarihî roman. Kerem Evrandır tarafından 2026’da Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan eser, yangınlarla boğuşan Osmanlı İstanbul’unda geçen gizemli bir hikâyeyi merkezine alırken aynı zamanda dostluk, cesaret, aidiyet, kayıp ve kimlik gibi güçlü temaları da başarıyla işliyor. Roman, özellikle gençlik edebiyatında son yıllarda eksikliği hissedilen tarihî macera ruhunu yeniden canlandırıyor.</p>
<p>Hikâye 1816 yılında yaz aylarında, büyük bir İstanbul yangınıyla başlıyor. Daha ilk sayfalardan itibaren okur alevlerin sardığı Balat sokaklarında nefes kesici bir kaosun içine çekiyor. Ahşap evlerin, dar sokakların ve korku içindeki insanların tasvirleri oldukça etkileyici bir iz bırakıyor. Romanda yangın sadece fiziksel bir felaket olarak değil, aynı zamanda karakterlerin hayatını değiştiren bir dönüm noktası olarak da sembolik bir anlamı da var. Bu açıdan romanın açılışı oldukça güçlü ve dikkat çekici.</p>
<p>Romanın merkezinde Denizoğlan karakteri yer alıyor. Yetimhanede büyümüş ve burada hala yaşayan, geçmişi sırlarla dolu bu çocuk, boynunda taşıdığı gizemli muska ve içindeki yarım madalyon nedeniyle kendisini büyük bir tehlikenin içinde bulur. Babasının emanet ettiği bu madalyon yalnızca maddi bir nesne değil aynı zamanda hafızanın, aidiyetin ve geçmişle kurulan bağın sembolü haline geliyor. Denizoğlan’ın madalyonu koruma çabası aslında kendi kimliğini koruma mücadelesine dönüşüyor.</p>
<p>Denizoğlan karakterinin en dikkat çekici yönlerinden biri onun klasik kusursuz kahraman tiplemesinden uzak olması. Denizoğlan roman boyunca korkar, hata yapar, öfkelenir hatta zaman zaman yanlış kararlar alır. Tam da bu nedenle gerçekçi ve güçlü bir karaktere dönüşür. Özellikle yangın sırasında muskayı almak için tekrar alevlerin arasına dalması hem cesaretini hem de içsel kırılganlığını gösteren çok etkileyici bir sahne. Bu bölüm, romanın duygusal yoğunluğunu artırırken okurun karakterle bağ kurmasını da sağlıyor.</p>
<p>Romanın atmosferini güçlendiren unsurlardan biri de tarihsel detayların başarılı kullanılması. Tulumbacılar, Galata surları, Balat sokakları, Kasımpaşa, Haliç ve dönemin sosyal yaşamı oldukça canlı biçimde aktarılıyor. Yazarın İstanbul’u yalnızca bir dekor olarak kullanmadığı açıkça hissediliyor. Şehir adeta romanın yaşayan karakterlerinden biri hâline geliyor. Özellikle tulumbacı kültürünün anlatımı oldukça başarılı. Tulumbacıların yangınlarla mücadele ederken gösterdikleri dayanışma, cesaret ve fedakârlık romanın en etkileyici yanlarından biri.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-98.png" alt="">
<figcaption>Denizoğlan - Madalyonun Peşinde / Kerem Evrandır (Resimleyen: Sadi Güran) (Sayfa 304) </figcaption>
</figure>
<p>Ethem Reis gibi karakterler bu noktada büyük önem taşıyor. Ethem Reis eski İstanbul’un mertlik anlayışını temsil ediyor. Buna karşılık Kızıl Bayram karakteri ise romanın karanlık yüzünü oluşturuyor. Yangınları fırsata çeviren yağmacılar, felaketlerden beslenen insanlar olarak tasvir ediliyor. Böylece roman yalnızca bireysel bir macera sunmuyor; aynı zamanda toplumsal eleştiriler de barındırıyor. Özellikle felaket anlarında ortaya çıkan fırsatçılık, günümüz dünyasıyla da ilişkilendirilebilecek evrensel bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Romandaki en ilgi çekici karakterlerden biri de Alina Makris. Genç bir gazeteci olan Alina, hikâyeye farklı bir dinamizm katıyor. Cesur, meraklı ve sorgulayıcı yapısıyla dikkat çeken bu karakter dönemin toplumsal yapısı içinde kadınların görünürlüğü açısından da önemli bir yere sahip. Alina’nın gazetecilik tutkusu ve gerçeği ortaya çıkarma arzusu, romanın yalnızca bir macera hikayesi olmadığını gösteriyor. Basının gücü, toplumsal sorumluluk ve hakikatin peşinden gitme gibi temalar Alina üzerinden başarılı biçimde işleniyor.</p>
<p>Romanın dili oldukça akıcı ve sürükleyici. Özellikle aksiyon sahnelerinde dilin temposu hiç düşmez. Yangın sahneleri, kovalamacalar ve çatışmalar adeta bir film izliyormuş hissi yaratıyor. Bunun yanında yazarın betimlemeleri de dikkat çekici. İstanbul’un sisli sokakları, yıkık yapıları, surları ve limanları atmosferi güçlendiren önemli unsurlar arasında yer alıyor. Okur yalnızca olayları okumuyor; aynı zamanda o dönemin İstanbul’unu hissediyor.</p>
<p>Bununla birlikte romanın en güçlü yanlarından biri, tarih ile macerayı dengeli biçimde birleştirmesi. Bazı tarihi romanlar bilgi vermeye fazlasıyla odaklandığı için hikâye akışı kaybedebilir. Ancak “Denizoğlan Madalyonun Peşinde”, tarihsel arka planı doğal biçimde hikâyenin içine yerleştiriyor, bu sayede roman didaktik bir anlatım kurgulamadan öğretici olmayı başarıyor.</p>
<p>Eserde dikkat çeken bir başka tema ise aidiyet duygusu. Denizoğlan sürekli bir yere ait olma arayışı içinde. Babasına duyduğu özlem, geçmişine ulaşma isteği ve madalyona bağlanışı aslında onun kim olduğunu bulma çabasını temsil ediyor. Bu yönüyle roman yalnızca genç okurlara değil, yetişkinlere de hitap eden duygusal bir derinlik taşıyor.</p>
<p>Genel bir bakışla bu roman tarihi atmosferi, güçlü karakterleri ve sürükleyici hikâyesiyle dikkat çeken başarılı bir gençlik romanı. Osmanlı İstanbul’unun yangınlarla çevrili sokaklarında geçen bu macera, okuru hem heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor hem de insan ilişkileri, cesaret ve hafıza üzerine düşündürüyor. Özellikle tarihî macera seven okurlar için oldukça etkileyici bir eser. Romanın sonunda hissedilen en güçlü duygu ise bazen bir madalyonun peşine düşmek, aslında insanın kendi geçmişini ve kimliğini arama yolculuğudur.</p>
<p>(ŞT/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Devrimden sonra bir gösteri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/devrimden-sonra-bir-gosteri-320232</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/devrimden-sonra-bir-gosteri-1.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/devrimden-sonra-bir-gosteri-320232</guid><description><![CDATA[Bir gece ayaklarımı tavana dikmiş yatarken yanımdakine sordum. "Ben ne için yürüyordum?”]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Tembellik Hakkı manifestosunu yazan Paul Lafargue, diğer yerleri bilmiyorum ama bizim memlekette “Karl Max’ın damadı” diye bilinir. Evlilikle kurulan akrabalık ilişkilerinin her birine ayrı isim bulmuş bir kültürde bu da normal sayılabilir. Belki de bu nedenle “dost –akraba” veya “ahbap- çavuş” kapitalizmi tanımları da bize özgü olabilir. </p>
<p>Neyse, gelelim devrimlerin sadece tatlı bir ihtimal olmayıp satranç hamlesi gibi planlanabildiği dönemde yazmış olan Paul Lafargue üstadı anımsama nedenine. Kendisine “devrimden sonra bunca siyasetçi ne olacak?” diye sorulduğunda verdiği yanıt aklıma geldi. Mealen demiş ki siyaset, metin yazarlarının, danışmanların, gazetelerin, fotoğrafların kurduğu bir gösteri olarak yapılıyor. Siyasetçiler de aslında gösteriyi icra ediyor. Dolayısıyla devrimden sonra esas faaliyetleri devam edebilir, gösteri alanında çalışabilirler pek tabii. </p>
<p>Benim de aklıma her niyeyse böyle bir gösteri ihtimali düştü. Tümüyle kurgusal bir gösteri metni yazmaya niyetlendim. Zihnimde uçuşmaya başladı. Sahnede bir sandalye, yanında bir sehpa var. Sehpanın üstünde birkaç mendil ve bir şişe su ile bardak var. İzleyiciler alaca karanlıkta oturuyor. Sahneye ilerlemiş yaşına karşın küçük ama atik adımlarla bir erkek giriyor. İzleyicilerin bir kısmı zayıf bir alkışla karşılıyor, gerisi işin niteliğini beklemeye karar veriyor. </p>
<p>Gösterici birey biraz genzini temizledikten sonra başlıyor anlatmaya. </p>
<p>“İçinizde hatırlayanlar var mıdır emin değilim, ben bir zamanlar epey büyük bir partinin lideriydim. Tabii şu halime bakınca pek belli olmayabilir. Işık az olduğu için tam göremiyorum. İnanmıyor musunuz? E girin internete bakın. Vallaha çok önemli biriydim!”</p>
<p>(Kitle hafifçe güler)</p>
<p>“Neyse günlerden bir gün bizim arkadaşlardan birine bir haksızlık yapıldı. Gerçi o zamanlar hemen herkese türlü çeşit haksızlıklar yapılıyordu, ama ben buna kafayı takmıştım. Şu anda neden buna o kadar kafayı taktım, onu da tam hatırlamıyorum. O kadar önemli değil miydi acaba? Bak bu ilginç gerçekten!”</p>
<p>(Kitle biraz daha kuvvetli güler, bir iki kişi alkışlar)   </p>
<p>“Bu haksızlık karşısında ne yapsak acaba diye arkadaşlarımla birlikte oturduk, düşündük. Biri dedi ki ‘basın açıklaması yapalım’. Diğerleri yüzlerini ekşitti hemen. Bir diğeri ‘Çok etkili, halkın katılımıyla yapalım açıklamayı’ diye önerdi. İçinde halk geçince biraz heyecanlandık tabii. Bana da cazip geldi. O arada biri ‘Efendim Ankara’dan İstanbul’a yürüyeceğim deyin’ fikrini ortaya attı. İlk anda kulağa hoş gelse de ben duyar duymaz gerildim tabii. Sonuçta ben o zaman da yaşlıydım. Üstelik çok uzun zamandır kendime çay koymuşluğum yoktu. ‘Ben nasıl yürürüm o kadar yolu?’, diye sordum. Hemen atılıp ‘Efendim yürümeyeceksiniz tabii. Meydanda bir iki fotoğraf, yürürken bir iki video, sonrası otobüsle gidilir’ dediler. Ben de rahatladım.”</p>
<p>(Kitle eğlenmeye başlamıştı, yüzler gülüyordu.)</p>
<p>“Açıklama günü arabayla beni meydana götürdüler, elime döviz verdiler”</p>
<p>(Kitle devrimden sonra ihtiyaç kalmadığı için “dövizi” yabancı para zannedip iyice coşunca gösteriyi yapan düzeltme ihtiyacı duydu)</p>
<p>“O zamanlar eylem yapanların sloganlarını yazdıkları kartonlara ‘döviz’ deniliyordu, yanlış anlama olmasın gençler! Avucuma para sıkıştırıp meydana salacak halleri yoktu sonuçta. Önemli biriydim dedim ya! Önemliydim gerçekten. Neyse efendim, meydanda bir kalabalık vardı. Gelmek zorunda oldukları için gelenlerdir, biraz yürürüz biter, gider diye düşündüm. Ben başladım yürümeye. Fotoğraflar, videolar çekildi. Biraz daha yürüyeyim, dedim. Bir ara dönüp arkama baktım. Meydandaki kalabalık artmış, peşimden geliyor iyi mi!”  </p>
<p>(Kitleden kimileri ellerini dizlerine vurarak gülüyordu.) </p>
<p>“Bizde eskiden anlatılan bir fıkra vardı, hatırlayanınız vardır belki. Hani önde giden döner bir bakar, arkasında kimse kalmamış. O da der ki ‘bizim filler sıkıldı’. Ben de buna güvenmiştim. Nasıl olsa gelmezler, dedim. Ben yürüyorum, arkamdaki kalabalık artıyor! Böyle böyle derken ilk günü bitirdik. Bana bu akılları verenleri arıyorum, ortalıktan kaybolmuşlar tabii. Bir yerlerden bir araba buldular da canımı zor attım içine. Güneşten yanmışım, ayaklarım su toplamış, elime tutuşturduklarını havada tutacağım diye kolum tutulmuş… Bitmişim, tükenmişim. Nasıl uyudum bilmiyorum. Sabaha doğru biri geldi, uyandırdı beni. Adamı kesecektim, ama kolum kalkmıyor.”</p>
<p>(Kitlenin gözlerinden yaşlar gelmiş, durmadan gülüyordu.)</p>
<p>“Beni üç kişi ayağa kaldırdı, bir doktor geldi, bir şeyler yaptı, kendimi biraz daha iyi hissettim. Arabadan dışarı bir çıktım ki ne göreyim! Sanki köyler kasabalar boşalmış da arabanın etrafına toplanmış. Öyle bir kalabalık. Tabii beni bu işe bulaştıranlar da biraz da işi derleyip toplamışlar. Ben iki lokma bir şey yedim ve başladım yürümeye. Neyse uzatmayalım. Beni, böyle arkamdan kovalaya kovalaya ta İstanbul’a kadar yürüttüler. O yaşımda ne deri kaldı ne tırnak. Bir acıyan çıkmadı. Birazını da arabayla gidiversin demediler. Her yeni gelen koluma girip fotoğraf çektiriyor. Ben de çaresiz gülümser gibi yapıyorum. Ayağım ayrı ağrıyor, belim kopmuş bağırıyor, yüzümde yanmadık yer kalmamış… Bütün organlarım ‘bizi bir sal artık’ diyor yani. Ama yürüyenler durmuyor çoğala çoğala geliyorlar. Bir gece ayaklarımı tavana dikmiş yatarken yanımdakine sordum. Ben ne için yürüyordum?” </p>
<p><strong>(Gösteri bitti. Kitle çılgınlar gibi alkışladı.)     </strong></p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kruvaziyer gemilerinin sırrı mı kaldı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kruvaziyer-gemilerinin-sirri-mi-kaldi-320246</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/kruvaziyer-gemilerinin-sirri-mi-kaldi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kruvaziyer-gemilerinin-sirri-mi-kaldi-320246</guid><description><![CDATA[Bilhassa beynelmilel ölçekte seyahat ederken, uçaklarda olduğu gibi gemilerde de hastalıkların bulaşma riski fazlasıyla yüksek!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Nisan ayında Hondius gemisinde patlayan hantavirüs krizi kruvaziyer seyahatlerinin sağlık güvenliği açısından ne kadar riskli olduğunu bir kez daha tüm dünyanın gözüne soktu. Mevzubahis gemilerin gerekli hijyen tedbirlerini alıp almamasından çok, beynelmilel insan topluluklarının kullandığı ortak ve dar alanların bulaşıcılığı artırma ihtimali her zamanki gibi ön plana çıktı. </p>
<p>Covid-19 pandemisi patladığında Diamond Princess gemisinin Japonya açıklarında iki hafta boyunca karantinaya alınmasını ve 700 yolcudan fazlasının Covid pozitif çıkmasını kim unutabilir?</p>
<p>İstanbul Galataport’a yanaşmış muhtelif kruvaziyer gemilerini tercümanlık mesleğim icabı ziyaret etmiş biri olarak, ömrüm denizde geçmiş olmasına rağmen bir kruvaziyer seyahatine asla çıkmamaya and içtiğimi biliyorum.  </p>
<p>Dolayısıyla <em>Kruvaziyerlerin gizli hayatı (The secret life of the cruise)</em> adlı belgesel YouTube’da karşıma çıkınca deyim yerindeyse üzerine atladım. Lakin adının vadettiklerinden çok uzak, sözkonusu gemilerin adeta reklamını yapan bir filmle karşı karşıya kaldım. Çevre kirliliğine dair sabıkalarından işçi hakları ihlallerine, uluslararası hukukun yok sayılmasından gemilerde işlenen suçların örtbas edilmesine, kruvaziyer gemileri belgeselde yansıtıldığı kadar “steril bir evren” olmaktan çok uzak. </p>
<p><iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/460555901?h=269340f911" width="640" height="360" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Yersen !</strong></p>
<p>Dünyanın en büyük kruvaziyer gemisi şirketlerinden MSC’ye ait Seaside gemisine yönetmen <strong>Ben Ryder </strong>imzalı iyimserlik timsali belgesel sayesinde misafir ediliyoruz. 5000'i yolcu olmak üzere takriben 6500 kişilik kapasitesi olan heyula gibi geminin yüzen bir İstanbul Hilton görüntüsünden farkı yok. Estetik olarak gözlere verdiği rahatsızlık bir yana Costa Concordia’nın başına gelen 32 ölümlü batma vakası misali deniz kazalarına karşı ne kadar hazırlıklı olduğu da tartışılabilir. Üstelik kolay bir hedef olarak kruvaziyerlerin olası saldırılarına karşı savunmasızlıkları da malum.</p>
<p>Seaside gemisinde devasa su parkından muhtelif havuz ve jakuzilere, bin kişilik tiyatrodan basket sahasına, bowling salonundan Spa’ya, müşterilere muhtelif imkânların sağlandığını görüyoruz. Gece kulübü bir yana 9 restoran ile 11 adet barın varlığı ve tüketilen alkol miktarı da şevkle anlatılıyor. Günde bazen 20 bin yumurtanın tüketilebildiğini, ortalama 15 ton et ile 47 ton meyve ve sebzenin bir hafta süren seyahat için depolandığını da öğreniyoruz. Ya 7 bin adet tuvalet kâğıdının ne kadar zamanda tüketildiğini tahmin edebilir misiniz? </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-95.png" alt=""></p>
<p>Geminin teknik hususiyetleri hakkında da malumat verilirken tonlarca çöple 50 bin galonluk lağım yükünden de bahsediliyor; tabii ki en ileri teknolojiyle nasıl işlemden geçirilip tabiata zarar vermeyecek hâle getirildikleri de ballandıra ballandıra aktarılıyor. Kullandığı sonsuz yakıt miktarını bir tarafa bırakırsak ekoloji dostu bir işletmeyle karşı karşıya olduğumuz da rahatça iddia ediliyor! </p>
<p>Karadaki bir otel müşterisinin tüm öğünlerini otelde yemesinin ne kadar ender olduğu bize hatırlatılırken gemideki kahvaltı, öğlen ve akşam yemeği servisleri dışında, sabahtan akşama kadar kendini beslenmeye adayanlar adeta bir “komiklik” olarak yansıtılıyor. Dünyanın en büyük 50 oteli arasına girebilecek kapasitesi gözönüne alındığında Seaside gemisinin çamaşırhanesinin dışarıdan destek almadan kendi yağıyla kavrulması da yetkili personelin gurur vesilesi. </p>
<p>Her seyahatte olageldiği şekilde ortalama 200 yeni çalışanın gemiye alındığı sekansta ise acemi çalışanların yüzündeki şaşkınlık dışında, korkuyla karışık bir teslimiyet hissi de dikkat çekiyor.</p>
<p>Ölümle sonuçlanabilen vakalar hatırlatılmasına rağmen gayet sakin havada kılavuz kaptanın fazlasıyla dramatik müzik eşliğinde gemiye tırmandığı sahnenin en heyecanlı sekans olarak pazarlanması ise belgeselin ne kadar da ruhsuz olduğunun ispatlarından biri!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-96.png" alt=""></p>
<p><strong>Beynelmilel sularda cambazlık</strong></p>
<p>Gezegenin tüm deniz ve okyanuslarının daha önce hiç olmadığı seviyede gemiler tarafından hoyratça işgal edildiği malum.</p>
<p>Bu bağlamda kruvaziyer şirketlerinin çevresel kanunları mütemadiyen ihlal etmeleri, gemilerin boyutu büyüdükçe liman kurallarını artan dozda yok saymaları, kendilerini beynelmilel hukuktan azade tutmaları yetmezmiş gibi, gemi personelinin kölelik seviyesinde çalıştırılması, bilhassa kadın çalışanların cinsel tacize uğraması ve gemide müşterilere atfedilen suçların da bir şekilde örtbas edilmesi ayyuka çıkmış vaziyette. </p>
<p>Kruvaziyerlerin kanunları mümkün olduğunca muğlak ve zayıf olan ülkelerin bandırasını taşıması beynelmilel sularda gezinen gemilerde işlenen bütün suçların gereğince cezalandırılmasını zaten zorlaştırıyor. </p>
<p>Haftanın yedi günü, günde 10 - 14 saat arası çalışan personelin büyük kısmı saatte 2 buçuk dolar ücrete talim edip geminin derinliklerindeki kamaralarda insanlık dışı ortamlarda barınıyor. Genellikle fakir diyarlardan gelen mevzubahis “çağdaş köleler” işe alınabilmek için aracılara yüksek bedeller ödüyor, vize ücretini karşılamak bir yana, gemiye ulaşmak için uzun seyahatlerin faturasını ister istemez işin başından yükleniyorlar. </p>
<p>Cinsel saldırıların sayısı artarken tecavüze uğrayanların bir kısmının reşit olmaması da dikkat çeken verilerden. </p>
<p>Gemilerdeki sağlık personelinin hastalanmış çalışanların problemlerini mutlaka seyahat sırasında çözmesi tercih ediliyor; üstelik verimlerinin düşmemesi için verilen ilaçların yan tesirleri pek kale alınmıyor. Hamile kalan kadınların iş akdinin anında bitirilip memleketlerine geri yollandığı da biliniyor. </p>
<p>Oysa belgeselde gördüğümüz kadarıyla tüm personelin kameraya ve müşterilere güler yüz göstermekten başka şansları yokmuş gibi duruyor. Zaten bilhassa animatörlerin devamlı 32 dişini göstermek suretiyle suratlarından eksik olmayan zoraki gülümseme ancak mutlu olmaya susamışları inandırabilecek cinsten. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/image-1.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Gemide polis yok !</strong></p>
<p>Kruvaziyer gemilerinin fazlasıyla kalabalık ve “renkli” müşteri yüklerine rağmen asayişin anlaşmalı özel güvenlik şirketleri tarafından sağlandığı da unutulmamalı. Gayet güçlü kruvaziyer şirketleri “çirkin” meselelerin mümkünse geminin içinde halledilmesini, dostane bir çerçevede üstleri örtülerek imajlarına halel gelmesine mani olunmasını tercih ediyorlar.  </p>
<p>Olası bir ihbar durumunda yabancı bandıralı gemi statüsü kullanılarak, uğranılan limandaki güvenlik kuvvetlerinin veya müfettişlerin gemiye alınmadığı dinamikler bile sık sık yaşanabiliyor.  </p>
<p>Yani kısacası, yalnız gemi personeli değil, çok parıltılı, ayrıcalıklı ve şaşaalı bir seyahate çıktığını düşünen müşterilerin (ki onlara uzun zamandır büyük bir riyakârlıkla “misafir” denebiliyor!) uluslararası sularda başlarına nelerin gelebileceği meçhul; hele de bulaşıcı bir hastalık gemiye sızmışsa!</p>
<p>Bu arada dünya basınında kısa bir süre yer alıp hızla unutulan, suya düştüğü tahmin edilip yok olan ve bir daha izi bulunamayanların sayısı her geçen gün artıyor…</p>
<p>Oysa belgeselin başında ve sonunda geminin birer haftalık Karayip Denizi seyahatlerine hazırlık safhası, peş peşe çıkılan seferlerin gerektirdiği teferruatlı ve dakik organizasyon, personelin etkin performansının her defasında sınanması, bize mükemmelen çalışan bir makine, kusursuz bir fabrika imajını pazarlıyor.</p>
<p>Yolculuk boyunca her gün ortalama 1 buçuk ton yemek artığının ufalanarak balıklara atılmasına ne demeli? Üstelik bunun hayırseverlik ve ileri dönüşüm kılıfı altında, suya bırakılan tek iz olarak sunulması da cabası! </p>
<p>Hakikaten de harika!</p>
<p>(RL/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ya “Çınlayanlar"ı duyacağız, ya şarkılar söyleyeceğiz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ya-cinlayanlar-i-duyacagiz-ya-sarkilar-soyleyecegiz-320223</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/ya-cinlayanlari-duyacagiz-ya-sarkilar-soyleyecegiz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ya-cinlayanlar-i-duyacagiz-ya-sarkilar-soyleyecegiz-320223</guid><description><![CDATA["Çınlayanlar", "gelecekte ne olacak?" sorusundan çok, "bugün neleri normalleştiriyoruz?" sorusunu sordurtuyor. Bulabilene aşk olsun!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Distopyalar çoğu zaman geleceğe dair karanlık senaryolar anlatır. Bazen de bazı kitaplar vardır ki okurken insanın aklına gelecekten çok bugün gelir. Anlatılan dünya, yaşadığımız dünyanın yalnızca biraz eğilip bükülmüş, biraz daha sertleşmiş halidir. "Çınlayanlar" da tam böyle bir kitap.</p>
<div class="box-1">Bu arada bu yazıyı <a href="https://www.youtube.com/watch?v=R-hqolxEN_Q&amp;list=RDjEVn9SnY0yQ&amp;index=8" target="_blank" rel="nofollow noopener">bu şarkıyla</a> okumanızı öneririm. </div>
<p>Yeşer Sarıyıldız, Düşbaz Kitaplar etiketiyle yayımlanan kitabında okuru 13 distopik öyküyle buluşturuyor. Ancak bu öyküler, büyük felaketlerin, canavarların ya da uzak geleceklerin hikâyesi değil. Daha çok bugün sessizce normalleştirdiğimiz şeylerin yarına taşınmış halleri.</p>
<p>Kitabı okurken zihniniz zaman zaman dağılıyor, sonra bir anda toparlanıyor. Çünkü Sarıyıldız'ın kurduğu dünyalar yabancı değil. Sessizliğin sıradanlaştığı, itaatin ödüllendirildiği, insanların güvenlik ve düzen karşılığında özgürlüklerinden vazgeçtiği bir dünyanın izleri bugünden tanıdık geliyor.</p>
<p>Öykülerde "Sessizlik Amirleri", yapay zekâ tarafından yönetilen sistemler, sanal gerçeklik evrenleri ve sürekli gözetim altında yaşayan toplumlar var. Fakat Sarıyıldız'ın derdi teknolojiyle değil. Teknolojiyi kimin kullandığı ve hangi iktidar ilişkilerinin hizmetine sunduğu ile ilgileniyor.</p>
<p>Nitekim kitabın çıkış noktası da bunu özetliyor: "Korkmamız gereken yapay zekâ değil, insanın ta kendisi."</p>
<h3>Distopya, günlük hayatın kırılmış hali</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/cinlayanlar1.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>Yazar Sarıyıldız'la kitabı üzerine konuştuk. </em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Sarıyıldız, kitap üzerine yaptığımız sohbette öykülerin gündelik hayatın içinden doğduğunu anlatıyor.</p>
<p>"Kitap aslında 13 tane distopik öyküden oluşuyor. Bunlar benim normal günlük hayatımda da ilgilendiğim konulardan çıktı. Genel olarak toplumsal meselelerden besleniyor" diyor.</p>
<p>Yazarın ifadesiyle, kitap, özgürlüğüne odaklanırken; "Terra Protokolü" ve diğer bazı öyküler insan-teknoloji ilişkisini farklı yönleriyle ele alıyor.</p>
<p>Ancak kitapta yalnızca teknoloji ve gözetim yok. Kadınların öfkesi, direnişi ve eşitlik mücadelesi de öykülerin önemli damarlarından biri.</p>
<p>Sarıyıldız, "Halalar İsyanda" adlı öyküyü anlatırken, kadınların öfkesinin nasıl kolektif bir güce dönüştüğünü söylüyor. Bir başka öykü olan "Humara Sözleşmesi Yaşatır"da ise kadınların aniden dünyadan yok olduğu bir evren kuruyor. Hatta öykünün sonunda, İstanbul Sözleşmesi'nin maddelerini insanlar ve robotlar arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir sözleşmeye dönüştürüyor.</p>
<h3>Bir QR kodun peşinden</h3>
<p>Kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri ise "Melaile Fısıltıları".</p>
<p>Bir oyun evreninde geçen öyküde, karakter ormandaki sesleri bastırmak için bir şarkı söylüyor. Bu şarkı daha sonra gerçek dünyaya taşınmış. Bestelenmiş, klipleştirilmiş ve kitaba yerleştirilen QR kod aracılığıyla erişilebilir hale getirilmiş.</p>
<p>Sarıyıldız bunu gülerek anlatıyor:</p>
<p>"Okumayı sevmeyenler için resimli, müzikli klip de ekledim."</p>
<p>Ancak öykünün merkezinde yalnızca biçimsel bir yenilik yok. Yazar, karakterin susturmaya çalıştığı seslerle yüzleşmesini anlatırken, okura da başka bir soru bırakıyor: İnsan gerçekten hangi seslerden kaçıyor?</p>
<p>Çınlayanlar'ın ortaya çıkış hikâyesi de kitabın kendisi kadar ilgi çekici. Sarıyıldız, 2024 yazını hayatının en zor dönemlerinden biri olarak anlatıyor. Dolandırıcılık, kayıplar ve peş peşe gelen sarsıcı deneyimler yaşadığını söylüyor.</p>
<p>"Saate bakıp zaman geçsin diye bekliyordum" diyor. Tam da bu dönemde yazmaya başlamış.</p>
<p>Önce çok sayıda öykü kaleme almış, ardından yalnızca distopyalara odaklanmaya karar vermiş. Kitaptaki ilk iki öyküyü ise 2025'in mart ayında, iki gün içinde yaklaşık 20 saatte yazdığını anlatıyor.</p>
<p>Bu nedenle Çınlayanlar zor bir dönemin içinden çıkmaya çalışan bir yazarın hafızasını da taşıyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-87.png" alt="">
<figcaption>Çınlayanlar - Yeşer Sarıyıldız (Sayfa 176)</figcaption>
</figure>
<p>Sarıyıldız'ın anlattıkları arasında belki de en dikkat çekici olan, kitabını tanımlama biçimi.</p>
<p>"Bu öyküler gelecekte geçen, büyük yaratıkların olduğu bir distopya değil" diyor.</p>
<p>Ardından ekliyor:</p>
<p>"Normal günlük hayatın biraz kırılmış hali. Çınlayanlar'ı okuyunca bugüne çok yakın olduğunu görüyorsunuz. Aslında bugünün başka bir versiyonu."</p>
<p>Sanırım kitabın asıl gücü burada yatıyor.</p>
<p>"Çınlayanlar", "gelecekte ne olacak?" sorusundan çok, "bugün neleri normalleştiriyoruz?" sorusunu sordurtuyor. Bulabilene aşk olsun!</p>
<p>Sessizliğin, gözetimin, itaatin, eşitsizliğin ve korkunun gündelik hayatın sıradan parçalarına dönüşmesi halinde nasıl bir dünyaya uyanabileceğimizi gösteriyor. Ve okuru, kitabın son sayfasını kapattıktan sonra da peşini bırakmayan bir soruyla baş başa bırakıyor: Bugün çınlayan sesleri gerçekten duyuyor muyuz, yoksa onları duymamak için hep birlikte yeni şarkılar mı söylüyoruz?</p>
<p>(EMK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Küresel iklim krizi çalışma hayatını yeniden şekillendiriyor]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kuresel-iklim-krizi-calisma-hayatini-yeniden-sekillendiriyor-320255</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/kuresel-iklim-krizi-calisma-hayatini-yeniden-sekillendiriyor.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kuresel-iklim-krizi-calisma-hayatini-yeniden-sekillendiriyor-320255</guid><description><![CDATA[Esnek çalışma saatleri gibi çözümler, işçilerin ücret ve haklarında kesintiye yol açmamalı, aksi halde iklim krizinin bedeli en kırılgan gruplara ödetilmiş olur.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler aşırı sıcağa karşı işverenlere ağır hukuki yaptırımları devreye sokarken, Avrupa’da ve ABD’de bunlar henüz taslak halinde. Türkiye'de ise mevzuat boşluğu ve bağlayıcı kuralların eksikliği işçi ölümlerini artırıyor. Uzmanlar, işçi sağlığını merkeze alan acil yasal düzenlemeler çağrısında bulunuyor.</p>
<p>Milyarlarca çalışanın sağlığını ve verimliliğini tehdit eden iklim krizi, dünya genelinde iş güvenliği yönetmeliklerinde köklü bir dönüşümü tetikliyor. Art arda kırılan sıcaklık rekorları ve artan aşırı hava olayları, sadece tarım ve inşaat gibi sektörleri değil, aynı zamanda beyaz yakalı ofis çalışanlarını da yeni düzenlemelerin merkezine yerleştiriyor.</p>
<h3>️Küresel ısıtma iş sağlığını yeniden tanımlıyor</h3>
<p>Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre 2.4 milyardan fazla işçi aşırı sıcağa maruz kalıyor. Araştırmalar, sıcaklığın 19°C'nin üzerindeki her bir derecelik artışının verimlilikte ortalama %2.3'lük bir düşüşe neden olduğunu gösteriyor. Bu durum, sadece küresel ekonomiyi değil, aynı zamanda işçilerin fiziksel sağlığını da tehdit ediyor.</p>
<p>Bu tehdide karşı, dünya genelinde işverenlerin yükümlülüklerini artıran yeni düzenlemeler gündemde. İşte dünyanın dört bir yanından örnekler:</p>
<p><strong>Japonya:</strong> 2024 yılında iş yerlerinde sıcak çarpması nedeniyle 31 işçinin hayatını kaybetmesi ve 1.257 kişinin yaralanmasının ardından çalışanları korumak için 1 Haziran 2025'te yürürlüğe giren yeni düzenleme, bu alanda ulusal düzeyde politika uygulayan nadir ülkelerden biri olarak Japonya’yı öne çıkarıyor. Daha önceki "tavsiye" niteliğindeki kuralları, "cezai yaptırım içeren yasal bir zorunluluk" haline dönüştüren bu düzenlemeyle, işverenlere iki temel yükümlülük getiriliyor: Birincisi, çalışanların kendi semptomlarını veya bir iş arkadaşlarındaki belirtileri derhal bildirebilecekleri bir erken uyarı sistemi kurmak; ikincisi ise, bir vaka durumunda uygulanacak adımları (işten uzaklaştırma, soğutma, hastaneye sevk gibi) içeren bir acil müdahale planı hazırlamak. Özellikle inşaat ve imalat gibi yüksek riskli sektörlerde geçerli olan bu kurallara uymayan işverenler, 500.000 Yen (yaklaşık 120.000 TL) para cezası ile karşı karşıya kalabilecek.</p>
<p><strong>Güney Kore: </strong>17 Temmuz 2025'te yürürlüğe giren düzenleme, işverenlere aşamalı yükümlülükler getiriyor. 31°C eşiğinde, işverenler öncelikle soğutma/ havalandırma sistemleri kurmak veya çalışma saatlerini ayarlamak zorunda; bu önlemler yetersiz kalırsa periyodik molalar devreye giriyor. Isı indeksinin 33°C'yi aştığı durumda işveren, her iki saatlik çalışma için en az 20 dakika ücretli mola vermekle yükümlü kılınıyor. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen işverenlere ağır para cezaları uygulanırken; bir işçinin bu kuralın ihlali sonucu hayatını kaybetmesi halinde işveren, 7 yıla kadar hapis veya 100 milyon Won (yaklaşık 2.5 milyon TL) para cezası ile karşı karşıya kalabiliyor. Düzenlemenin en büyük eleştirisi ise, yasal olarak "işçi" statüsünde sayılmayan platform çalışanları, kuryeler ve teslimat görevlilerini kapsam dışı bırakması.</p>
<p><strong>Avrupa Birliği: </strong>ETUC (Avrupa Birliği Sendikalar Konfederasyonu), Mart 2025'te kabul ettiği bir kararla (resolution) Avrupa Komisyonu'ndan aşırı sıcaklara karşı bağlayıcı bir direktif çıkarmasını talep etti. Söz konusu kararda, AB genelinde iş türüne ve yoğunluğuna göre belirlenecek maksimum sıcaklık eşiklerinin aşılması durumunda çalışmaların durdurulması gerektiği savunuluyor. Direktif talebine göre işverenler; düzenli dinlenme molaları, içme suyu erişimi, gölgelik alanlar ve yüksek koruma faktörlü güneş kremi gibi kişisel koruyucu ekipman sağlamakla yükümlü tutulacak. Metinde, çalışmaların durması halinde işçilere yönelik bir ücret güvence planı kurulması "değerlendirilmesi gereken" bir seçenek olarak sunuluyor; ancak bu düzenlemenin iş sağlığı ve güvenliği direktifinin kapsamına girip girmeyeceği henüz netleşmedi. İşverenler aynı zamanda sıcaklık, nem ve güneşe maruz kalma gibi faktörleri kapsayan zorunlu ısı risk değerlendirmeleri yapmakla yükümlü olacak. Direktif özellikle açık havada ve güvencesiz koşullarda çalışanları, göçmen ve mevsimlik işçileri kapsayacak biçimde tasarlanıyor. Öte yandan bu karar, henüz bir direktif taslağı değil; ETUC'un Avrupa Komisyonu'na yönelik talepler bütünü. Direktifi hazırlama ve yürürlüğe koyma yetkisi Komisyon'a ait olup mevcut çerçevede herhangi bir bağlayıcı yasal düzenleme bulunmuyor.</p>
<p><strong>ABD:</strong> 31 Temmuz 2025'te OSHA (İş Sağlığı ve Güvenliği İdaresi) tarafından teklif edilen düzenleme, yürürlüğe girdiği takdirde hem açık hem de kapalı alan çalışanları için ilk federal ısı koruma standardı olacak. Öneriye göre işverenler, bir Sıcak Yaralanması ve Hastalığını Önleme Planı (HIIPP) hazırlamak zorunda. 80°F eşiğinde, saatte 1 litre soğuk su, gölgeli/klimalı dinlenme alanları, yeni çalışanlar için alıştırma (aklimatizasyon) planları ve kapalı alanlarda hava akışını artırıcı önlemler gerekiyor.</p>
<p>90°F "Yüksek Sıcaklık Tetikleyicisi"nde ise buna ek olarak her 2 saatte bir 15 dakikalık ücretli mola, zorunlu arkadaş (buddy) sistemi veya sıcaklık güvenliği koordinatörü gözetimi ile su içme ve mola hatırlatması yapan bir tehlike uyarı sistemi devreye giriyor. Ayrıca tüm çalışanlara başlangıç ve yıllık tazeleme eğitimi verilmesi şart koşuluyor. Düzenleme henüz teklif aşamasında olup, yürürlük tarihi belirsizliğini koruyor.</p>
<p><strong>Avustralya: </strong>Sendikalar Isı Standardı İstiyor - Avustralya Sendikalar Konseyi (ACTU), Safe Work Australia kurumundan, tanımlanmış sıcaklık eşiklerinde işin durdurulmasını zorunlu kılacak ulusal bir ısı düzenlemesi getirmesini talep ediyor.</p>
<h3>Esnek çalışma zorunluluğu</h3>
<p>İngiltere Sendikalar Kongresi (TUC), aşırı sıcak havalarda işverenleri esnek çalışma saatleri sunmaya çağırıyor. TUC’a göre, yoğun saatlerde yapılan seyahat, bunaltıcı sıcaklık ve kalabalık ulaşım araçlarında çalışanların sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Bu nedenle işverenlerin, çalışanların daha erken başlayıp daha erken bitirmesi veya daha geç başlayıp daha geç çıkması gibi esnek düzenlemeler yapması gerektiği belirtiliyor. Mümkün olan durumlarda evden çalışma imkanı da bu çağrının bir parçası. TUC ayrıca, iç ortam sıcaklığının 24°C’yi aştığında işverenlerin harekete geçmesi, 30°C’yi (ağır işlerde 27°C’yi) geçtiğinde ise çalışmaların tamamen durdurulması için yasal bir düzenleme yapılmasını da talep ediyor. Ancak bu talepler henüz bağlayıcı birer yasal zorunluluk haline gelmiş değil; süreç işveren örgütleri ve hükümetle görüşmelere devam ediyor.</p>
<p>Hindistan’da ise Çalışma ve İstihdam Bakanlığı, Nisan 2025’te tüm eyaletlere yayınladığı resmi uyarıyla çalışma saatlerinin yeniden planlanmasını tavsiye etti. Bu tavsiye, yalnızca inşaat, tarım, madencilik gibi fiziksel ağırlığı yüksek sektörlerle sınırlı kalmayıp, beyaz yakalı çalışanların da bulunduğu çeşitli sektörleri kapsıyor. Hükümet, işverenlerden çalışma saatlerini günün daha serin saatlerine kaydırmalarını, yeterli içme suyu ve gölgeli dinlenme alanları sağlamalarını, ayrıca acil durumlar için buz paketleri ve sıcak çarpması önleyici malzemeler bulundurmalarını istiyor. Bununla birlikte, bu tavsiye kararı da henüz bağlayıcı bir yasal düzenleme değil; eyaletlerin kendi iş yasaları çerçevesinde uygulamaya koyması bekleniyor ve süreç halen tamamlanmış değil.</p>
<h3>Türkiye'deki durum</h3>
<p>Türkiye'de mevzuat muğlak ve bağlayıcılıktan yoksun. İş Kanunu'nun 77. ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu gibi temel düzenlemeler, işverenlere "sağlık ve güvenlik açısından uygun çalışma ortamı sağlama" gibi genel yükümlülükler verse de, hangi sıcaklık eşiğinde ne gibi önlemlerin alınması gerektiğine ve bu önlemlerin nasıl uygulanacağına dair somut bir kılavuz yok. </p>
<p>Bu yasal boşluk TBMM gündemine de taşınmıştı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş'ın 2024 yılında verdiği bir soru önergesinde, Adana'da 39°C'yi bulan hava sıcaklığının makine ısısıyla birleşerek iş yerlerinde 45°C'yi aştığı ve bu koşullara rağmen işçilerin çalıştırıldığı belirtilmişti. Önergede, bu hayati risk karşısında iş yerlerinin tatil edilip edilmeyeceği ve yüksek sıcaklıkta çalışma zorunluluğu olan yerlerde mola sürelerinin nasıl düzenleneceği gibi somut sorular gündeme getirilmişti. Ancak, bu önergelerin bugüne kadar bağlayıcı bir düzenlemeye veya somut bir aksiyona dönüşmüş değil. </p>
<p>Bu yasal korumasızlığın sonuçları, iş cinayeti istatistiklerine acı bir şekilde yansımaktadır.<br>İSİG Meclisi'nin yayımladığı rapor, aşırı sıcakların da işçi ölümlerinde önemli bir etken olduğunu ortaya koydu. Açık havada çalışmak zorunda olan tarım, inşaat ve moto kurye gibi işkollarındaki işçilerin, hiçbir önlem alınmadan hayati risk altında çalıştırıldığı belirtildi. Türk Tabipleri Birliği (TTB) İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Kolu'nun uyarılarına da yer verilen raporda, aşırı sıcakların kalp krizi ve beyin kanaması gibi ölümcül sonuçlara yol açabileceği belirtildi. Aşırı sıcakların, 2025'in Temmuz ayındaki işçi ölümlerinin önde gelen nedenleri arasında gösterilmişti. Sonuç olarak Türkiye, iş sağlığı ve güvenliği konusunda Avrupa ve dünyadaki en yüksek ölüm oranlarından birine sahip olmaya devam ederken, iklim krizinin getirdiği aşırı sıcaklar gibi yeni risklere karşı hala yapısal ve bağlayıcı bir koruma mekanizması geliştirebilmiş değil.</p>
<h3>Sonuç</h3>
<p>Dünya genelinde aşırı sıcaklara karşı iş sağlığı ve güvenliği alanında yapılan çalışmalar, somut adımların atılmaya başlandığını gösteriyor. <strong>Ancak bu girişimlerin büyük bölümü henüz uygulamaya geçmiş değil</strong>; artan sıcaklıklar ve işçi sağlığına yönelik riskler, yasal düzenlemelerin acilen hayata geçirilmesini zorunlu kılıyor.</p>
<p>Diğer yandan, getirilecek önlemler yalnızca verimliliği korumaya odaklanmamalı. Esnek çalışma saatleri gibi çözümler, işçilerin ücret ve haklarında kesintiye yol açmamalı, aksi halde iklim krizinin bedeli en kırılgan gruplara ödetilmiş olur. Uzmanlar, işçi refahını merkeze alan bütüncül bir yaklaşımın şart olduğunu vurguluyor.<br><br><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://www.who.int/publications/i/item/9789240099814" target="_blank" rel="noopener">Climate change and workplace heat stress: technical report and guidance</a></p>
<p><a href="https://roukijp.jp/?p=15068" target="_blank" rel="noopener">熱中症の災害死傷者数が1257人と最多　厚労省 | 労基旬報オンライン</a></p>
<p><a href="https://heathealth.info/news/japan-firms-to-face-fines-if-they-fail-to-protect-workers-from-heat-waves/" target="_blank" rel="noopener">Japan firms to face fines if they fail to protect workers from heat waves | Global Heat Health Information Network</a></p>
<p><a href="https://www.business-humanrights.org/pt/%c3%baltimas-not%c3%adcias/s-korea-new-heat-rule-mandates-rest-breaks-draws-criticism-for-excluding-gig-workers/" target="_blank" rel="noopener">S. Korea: New heat regulation effective immediately mandates rest breaks &amp; cooling systems, draws criticism for excluding gig workers - Business and Human Rights Centre</a></p>
<p><a href="https://www.etuc.org/en/document/content-directive-prevention-occupational-heat-risks?utm_source=BenchmarkEmail&amp;utm_campaign=Nota_Informativa_SST_n.%c2%ba_8_-_Comunicado_ETUI_O_ver%c3%a3o_est%c3%a1_a_chegar_e_ainda_n%c3%a3o_estamos_prontos_para_&amp;utm_medium=email" target="_blank" rel="noopener">The content of a Directive on the prevention of occupational heat risks | ETUC</a></p>
<p><a href="https://www.vitallaw.com/news/expert-insights-osha-proposes-first-of-its-kind-heat-regulations-for-indoor-and-outdoor-workers/eld016958dc5b60fd4e808d2e80320b07b9f9#." target="_blank" rel="noopener">EXPERT INSIGHTS—OSHA Proposes First... | VitalLaw.com</a></p>
<p><a href="https://www.actu.org.au/media-release/extreme-heat-is-killing-workers-unions-urge-national-rules-to-save-lives/" target="_blank" rel="noopener">Extreme heat is killing workers: Unions urge national rules to save lives - Australian Council of Trade Unions</a></p>
<p><a href="https://www.manchestereveningnews.co.uk/news/uk-news/staff-go-home-early-start-31876652?int_source=nba" target="_blank" rel="noopener">Let staff go home early or start work later during heatwave, trade unions urge - Manchester Evening News</a></p>
<p><a href="https://www.aninews.in/news/national/general-news/ministry-of-labour-and-employment-issues-heat-wave-advisory20250422185528/" target="_blank" rel="noopener">Ministry of Labour and Employment issues heat wave advisory</a></p>
<p><a href="https://www.habersendika.com/is-kazasi/isig-meclisi-temmuz-2025-is-cinayetleri-raporu-204-isci-hayatini-kaybetti-sicak-ve-cocuk-iscilik-olumlere-neden-oldu/1766" target="_blank" rel="noopener">İSİG Meclisi Temmuz 2025 İş Cinayetleri Raporu: 204 İşçi Hayatını Kaybetti, Sıcak ve Çocuk İşçilik Ölümlere Neden Oldu</a></p>
<p><a href="https://bianet.org/haber/asiri-sicaklar-meclis-gundeminde-is-yerleri-tatil-edilecek-mi-281390" target="_blank" rel="noopener">Aşırı sıcaklar Meclis gündeminde: İş yerleri tatil edilecek mi?</a></p>
<p>(BY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[LGBTİ+ vicdani retçiler: “Devletin dayattığı erkekliği reddediyoruz”]]></title><link>https://bianet.org/haber/lgbti-vicdani-retciler-devletin-dayattigi-erkekligi-reddediyoruz-320015</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/29/lgbti-vicdani-retciler-devletin-dayattigi-erkekligi-reddediyoruz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/lgbti-vicdani-retciler-devletin-dayattigi-erkekligi-reddediyoruz-320015</guid><description><![CDATA[Kuşadası Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Hikmet Hazer ve Vicdani Ret İzleme Koordinatörü Merve Arkun ile vicdani ret hareketine yönelik baskıları ve dayanışma imkanlarını bianet'e anlattı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de zorunlu askerlik ve militarizm tartışmaları uzun yıllardır insan hakları örgütleri, feminist hareket ve vicdani retçiler tarafından eleştiriliyor.</p>
<p>Son yıllarda ise queer hareket içerisinden yükselen anti-militarist itirazlar, militarizmin daha geniş bir denetim mekanizması olarak işlediğini yeniden gündeme taşıyor.</p>
<p>Özellikle LGBTİ+’lar açısından askerlik sistemi, “makbul vatandaş” ve “makbul erkeklik” kalıpları üzerinden şekillenen ayrımcılık, dışlanma ve devlet şiddeti tartışmalarıyla birlikte değerlendiriliyor.</p>
<p>Vicdani ret hareketi son dönemde hak ihlalleri ve tutuklamalar ile de gündemde. Anti-militarist mücadele içerisinde queer öznelerin deneyimleri ise vicdani reddin toplumsal cinsiyet, devlet şiddeti ve barış mücadelesiyle kesişen daha geniş bir politik alan açtığını ortaya koyuyor.</p>
<p>Kuşadası Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Hikmet Hazer ve Vicdani Ret İzleme Koordinatörü Merve Arkun ile vicdani ret hareketine yönelik baskıları ve dayanışma imkanlarını bianet'e anlattı.</p>
<h3><strong>Hazer: “Militarizm yaşamlarımızı kuşatan patriyarkal tahakkümün parçası”</strong></h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/hazer.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Hikmet Hazer</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Türkiye’de militarizm “makbul vatandaş”, “makbul erkeklik” ve heteroseksüel aile düzeni üzerinden işleyen bir toplumsal denetim mekanizması olarak kuruluyor. Sizce askerlik sistemi bedenleri, cinselliği ve kimlikleri nasıl disipline ediyor?</strong></p>
<p>İlk olarak şunu söylemek gerekiyor: Türkiye’de militarizm yalnızca orduyla ya da savaşla ilgili bir mesele değil. Militarizm gündelik hayatın içine işlemiş bir yönetme biçimi. Devlet “makbul vatandaş”ı yaratırken askerliği bir erkeklik sınavı olarak kuruyor.</p>
<p>Bu yüzden askerlik sadece bir güvenlik politikası değil; aynı zamanda cinsiyet rejiminin yeniden üretildiği bir alan. “Askerliğini yapmış erkek”, “ailesini koruyan baba”, “vatan için gerektiğinde ölecek vatandaş” figürü üzerinden heteroseksüel erkeklik kutsanıyor. Bunun dışında kalan herkes ise ya eksik, ya sapkın, ya da tehdit olarak görülüyor.</p>
<p>Bir lubunya olarak askerlik sistemine baktığımda şunu görüyorum: Bu sistem bedenleri disipline etmeye çalışıyor. Saçından yürüyüşüne, ses tonundan arzuna kadar seni belli bir erkeklik kalıbına sokmaya zorlayan bir mekanizma bu. Militarizm sadece bedenini değil, kimliğini ve arzunu da denetlemek istiyor. Çünkü militarist devlet için kontrol edilemeyen beden tehlikelidir. Queer bedenler tam da bu yüzden hedef haline geliyor. Çünkü bizler ikili cinsiyet rejiminin dışına çıkıyoruz; erkeklik ve kadınlık normlarını bozuyoruz; heteroseksüel aileyi “doğal” ve zorunlu kabul etmiyoruz.</p>
<p>Askerlik kurumu Türkiye’de erkekliği kanıtlamanın araçlarından biri olarak işliyor. “Askerliğini yap da adam ol” söylemi tesadüf değil. Burada erkeklik devlet tarafından onaylanan bir performansa dönüşüyor. Bu performansa dahil olmayan erkekler aşağılanıyor, dışlanıyor ya da “eksik vatandaş” muamelesi görüyor.</p>
<p>Lubunyalar açısından bu süreç çok daha şiddetli işliyor. Yıllarca “çürük raporu” adı altında aşağılayıcı muayenelere, psikiyatrik damgalamalara ve devletin cinselliğimizi ispat etmeye çalışan işkenceci prosedürlerine maruz bırakıldık. Yani militarizm queerler için sadece zorunlu askerlik değil; aynı zamanda devlet eliyle uygulanan bir cinsiyetlendirme ve aşağılama politikası.</p>
<p>Bu yüzden ben militarizmi sadece savaş karşıtlığı üzerinden değil, yaşamlarımızı kuşatan patriyarkal tahakkümün bir parçası olarak görüyorum. Çünkü militarizm erkek egemenliğini büyütür. İtaati kutsar. Hiyerarşiyi normalleştirir. Şiddeti meşrulaştırır. Ve bütün bunları “vatan”, “namus”, “aile” gibi kavramlarla romantize eder. Oysa biz queerler için hayat tam da bu normların dışında nefes almaya çalışmakla geçiyor.</p>
<h3><strong>“Queer mücadele “özgür yaşa, birlikte yaşat” diyor”</strong></h3>
<p><strong>Vicdani reddin çoğu zaman yalnızca “askere gitmeme” meselesi gibi ele alındığını görüyoruz. Fakat queer özneler açısından durum farklı. Queer mücadele; militarizme, erkeklik rejimine ve devletin kimlikler üzerindeki tahakkümüne karşı daha geniş bir itirazı da içeriyor. Siz kadınların ve queerlerin vicdani ret deneyiminizi nasıl tanımlıyorsunuz?</strong> </p>
<p>Vicdani ret meselesinin yalnızca “askere gitmek istememek” gibi okunması bence çok eksik bir yaklaşım.</p>
<p>Özellikle queerler ve kadınlar açısından vicdani ret çok geniş bir politik itiraz içeriyor. Çünkü bizim meselemiz yalnızca silah taşımayı reddetmek değil; bizi disipline eden erkeklik rejimini reddetmek. Devletin bedenlerimiz, kimliklerimiz ve hayatlarımız üzerinde kurduğu tahakkümü reddetmek.</p>
<p>Lubunya bir vicdani retçi olarak askerliği reddederken aynı zamanda militarist erkekliği de reddediyorum.</p>
<p>Bana dayatılan “makbul vatandaş” rolünü reddediyorum. Devletin beni ancak belli cinsiyet normlarına uyarsam insan yerine koymasını reddediyorum. Çünkü queer deneyim bize şunu öğretiyor: Militarizm sadece sınırda işlemez; evde, okulda, sokakta, aile içinde de işler. Trans kadınlara yönelen nefrette, lubunyaların kriminalize edilmesinde, kadın cinayetlerinde, polis şiddetinde militarist kültürün izlerini görüyoruz.<br> Kadınların ve queerlerin vicdani ret deneyimi tam da bu yüzden daha bütünlüklü bir özgürlük talebi içeriyor. Çünkü biz savaşın gündelik hayatla bağını görüyoruz. Erkek egemenliğiyle militarizm arasındaki bağı görüyoruz.</p>
<p>Devletin “koruma” söylemiyle nasıl denetim kurduğunu görüyoruz. Bu yüzden vicdani ret bizim için aynı zamanda patriyarkayı reddetmek demek. Zorunlu heteroseksüelliği reddetmek demek. Devletin bedenimizi bir nüfus politikası nesnesi gibi görmesini reddetmek demek. </p>
<p>Trans feminist bir yerden baktığımda şuna inanıyorum: Militarizm yaşamı değil ölümü örgütler. Bizim mücadelemiz ise yaşamı örgütlemek üzerine kurulu.</p>
<p>Dayanışmayı, bakım vermeyi, birbirimizi yaşatmayı savunuyoruz. Militarizm “itaat et, öl, öldür” derken; queer mücadele “özgür yaşa, birlikte yaşat” diyor. Bu yüzden vicdani ret benim için sadece bireysel bir karar değil, politik bir varoluş biçimi. Hayatlarımızı militarizmin, erkekliğin ve devlet şiddetinin dışında yeniden kurma iradesi.</p>
<h3><strong>Arkun: “Özgürlük ve toplumsal barış ortak mücadeleyle mümkün</strong></h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/merve.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Merve Arkun</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Son dönemde hem artan politik baskılar hem de ekonomik krizler nedeniyle vicdani ret hareketinin görünürlüğü azaldığını söylemek mümkün. Buna rağmen lubunya vicdani retçilerin anti-militarist mücadele içinde nasıl bir söz kurduğunu düşünüyorsunuz? Bugün barış mücadelesi, queer hareket ve vicdani ret arasında nasıl bir ortak hat örülebilir? </strong></p>
<p>Son dönemde artan politik, siyasi ve toplumsal baskı, aslında sadece vicdani ret hareketinin değil tüm toplumsal muhalefetin ve örgütlenmeleri etkiliyor. Türkiye’de insan hakları krizinin ve adaletsizliğin farklı biçimlerinin giderek derinleştiği bir süreçten geçiyoruz.</p>
<p>Her hak mücadelesi, her toplumsal grup kendi alanında ağır adaletsizliklerle boğuşuyor. Bu yüzden asıl mesele, hareketler arasındaki kesişimsellikleri görmek, hatırlamak ve mücadelenin her biçimini birlikte örgütlemek.</p>
<p>Geçmişe baktığımızda, özellikle 2000’li yıllarda feminist hareket ile antimilitarist hareket arasında güçlü bir dayanışma ve ortak mücadele hattı örüldüğünü hatırlıyoruz. Yine o dönemlerde insan hakları örgütlerinin de vicdani ret mücadelesiyle daha omuz omuza bir tutum aldığını söylemek mümkün. Bu tarihsel deneyimler bize, farklı mücadele alanlarının birbirini besleyebildiğini ve ortak mücadele hatlarının örülebileceğini gösteriyor.</p>
<p>Bugün, Türkiye’de vicdani ret bağlamında, yeni bir dinamikle karşı karşıyayız. 2025 Ağustos ayında Çınar Koçgiri Doğan’ın, ardından 2026 Şubat ayında İnan Mayıs Aru’nun tutuklanması, Türkiye’de 10 yılı aşkın sürenin ardından yaşanan ilk vicdani retçi tutuklamaları oldu.</p>
<p>Şu anda da tutuklanma riski altında olan başka vicdani retçi arkadaşlarımız var ne yazık ki. Vicdani retçilerin yalnızlaşması, böylesi bir süreçte ihlallerin ve retçilerin uzun yıllardır yaşadığı sivil ölümün daha da derinleşmesi riskini getiriyor.</p>
<p>Dolayısıyla bu aciliyetli ve giderek ağırlaşan riskli tablo karşısında, yalnızca vicdani ret hareketinin değil; örneğin barolara, insan hakları örgütlerine, farklı toplumsal hareketlere ve aslında toplumsal barıştan yana olan herkese, vicdani ret hareketinin örgütlenmesi, görünmesi ve retçilerle aktif dayanışmanın bir parçası olma noktasında sorumluluk düşüyor.</p>
<p>Vicdani ret yalnızca askere gitmeyi reddetmek değil; aynı zamanda savaşın ve militarizmin insan kaynaklarını kurutmak demek.</p>
<p>Bu perspektif, queer hareketin şiddet karşıtı hattıyla, feminist mücadelenin patriyarkaya karşı örgütlediği direnişle ve insan hakları örgütlerinin adalet arayışıyla oldukça örtüşen bir yerde duruyor aslında. </p>
<p>Bugün hareketler arasında örebileceğimiz bu ortak hat, tam da bu kesişimsellikten geçiyor. Savaşa, şiddete ve militarizme karşı duran tüm hareketlerin vicdani ret ile bağlarını hatırlamasıyla; benzer mücadele hatlarını birlikte örebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü özgürlük ve toplumsal bir barışı inşa edebilmek, ancak ortak bir mücadeleyi birlikte örgütlemekle mümkün.</p>
<p>(ZA/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Biz bu topraklara aitiz": Türkiye’de her acının kendi mahallesi var]]></title><link>https://bianet.org/haber/biz-bu-topraklara-aitiz-turkiyede-her-acinin-kendi-mahallesi-var-320010</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/29/biz-bu-topraklara-aitiz-turkiyede-her-acinin-kendi-mahallesi-var.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/biz-bu-topraklara-aitiz-turkiyede-her-acinin-kendi-mahallesi-var-320010</guid><description><![CDATA["Evet, Süryani çöreği güzel, zanaatı dünyaca ünlü ama Süryanileri konuşacaksak önce başka sorular sormamız gerekmez mi?" diyor Korucu, ekliyor: "Mesela Hürmüz Diril nerede?"]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gazeteci-yazar Serdar Korucu, 17’nci kitabı <em>“Biz Bu Topraklara Aitiz”</em> ile bu kez Türkiye’nin en kadim halklarından biri olan Süryani toplumunun hafızasına, acılarına ve direncine odaklanıyor. </p>
<p>Yıllardır azınlıklar, toplumsal hafıza ve yüzleşme meseleleri üzerine çalışan Korucu, bu kitabında tanıklıkları kayıt altına alıyor.</p>
<p>Türkiye, İsveç, Belçika ve İspanya’da yaptığı görüşmelerle şekillenen çalışma, faili meçhul cinayetlerden zorunlu göçlere, kayıp yakınlarının bitmeyen bekleyişinden aidiyet duygusuna kadar geniş bir hafıza atlası sunuyor.</p>
<p>Korucu’ya göre bugün hâlâ sorulması gereken temel soru şu: “Sahi Süryanilere ne oldu?” Çünkü ona göre mesele geçmişte yaşananlarla sınırlı değil, travmalar, ayrımcılık ve yalnız bırakılmışlık hissi hâlâ devam ediyor. </p>
<h3>“Diril Ailesi’nin derdi hepimizin derdi olmalı”</h3>
<p><strong>“Biz Bu Topraklara Aitiz” oldukça dikkat çekici bir isim. Kitabın adı nasıl ortaya çıktı, sizin için neyi temsil ediyor?</strong></p>
<p>Bu söz Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi'nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’ye ait. Ama bu ifade yalnız kendisinin değil, kitapta yer alan Süryani toplumunun neredeyse tüm bireylerinin ortak görüşü.</p>
<p>Diğer söyleşilerin içinde de farklı kelimelerle aynı mesajın tekrar tekrar verildiğini görmek mümkün. Aidiyet duygusunun geçmişe dair bir nostalji olarak kalmadığını, yaşanan her şeye rağmen, köklere, toprağa dönme ve orada yaşama iradesinin de göstergesi. Süryani toplumunun binlerce yıldır yaşadıkları bu topraklarda şiddet dalgalarına rağmen kalmaya çalışmasını, direncini yansıtıyor. </p>
<p><strong>Süryani toplumunun yaşadıklarını araştırırken sizi en çok sarsan tanıklık hangisiydi?</strong></p>
<p>Kitapta elbette tüm anlatılar çok önemli ve değerli ama beş ismin tanıklığı beni hem çok sarstı hem de kitabın ana hattını oluşturdu. Onlardan biri, çocuk yaşında okulda duyduğu bir mayın patlaması sesi ardından babası Hanna Aydın’ı kaybettiğini öğrenen Yusuf Aydın. Bugün kendisi İsveç Parlamentosunda milletvekili…</p>
<p>Bir başka isim Robert Tutuş. O da babasını kaybetmişti. Şükrü Tutuş. “Artık buralar çok kötü oldu, yarın çıkacağım. Durum düzelene kadar İstanbul’da kalacağım” demiş oğluyla son konuşmalarında. Ve bugün Robert Tutuş, “Ben babamın katillerinin nerede olduğunu, kim olduğunu bilmek istiyorum ama nafile!” diyor. Kitapta iki kardeş, Süleyman Akgüç ve Dikran Ego da en zor anlatılarını paylaştı.</p>
<p>Köyüne döndükten sonra kurşunların hedefi olan babaları, 92 yaşındaki Gevriye Akgüç’ü anlattılar. “Haberi aldığım günü hatırlamak bile istemiyorum” diye başladı sözlerine Süleyman Akgüç. “Bu yaştaki bir adamın, babamın suçu ne, günahı ne? Nasıl böyle bir insan kendi evinde bu şekilde katledilebilir?” diye sordu. Gevriye Akgüç için hukuk süreci devam ediyor. Ve bir başka dava: Diril ailesi… Biliyorsunuz Şimuni Diril’in cansız bedeni oğlu Kemal tarafından bulunmuştu.</p>
<p>Gülcan Diril, “Abim diyor ki ‘Ben o anda nasıl ölmedim, bilmiyorum. Yerimde bir başkası olsa dağa çıkar kendini atardı.” Bu anlatı o kadar zor ki… “Köye neşe içinde, sağlıklı dönen annemin cenazesini bir siyah torbada, bir tabutta mı teslim alacaktım?” diye soruyor Gülcan Diril ve şöyle devam ediyor: “Annemizi bulabilmek mucizeydi. En azından bir mezarı var… Peki ya babam nerede? Bu soru bizleri çok yıpratıyor.” Diril ailesini yıpratan bu sorunun, hepimizin derdi olması, hepimizi yıpratması gerek. </p>
<p><strong>Kitapta çok güçlü bir hafıza ve tanıklık duygusu var. Bu konuyu çalışmaya sizi ilk iten şey ne oldu?</strong></p>
<p>Gilles Deleuze “Yazmak için daha iyi bir neden yoktur” ve ekler: “Utanç bana yazdırıyor, beni düşündürüyor.” Bu kitabı yazmaya yönelten duygunun utanç olduğunun altını çizmek isterim. Açık konuşmamız gerekirse bugün “Süryaniler” dediğinizde çoğunluğun aklına sadece yiyecek, içecek kültürü, mücevherat geliyor çünkü ne yazık ki bu kimlik Fanon üstünden okumamız gerekirse “egzotiklik arayışı” ile turizmin parçası yapıldı.</p>
<p>Evet, Süryani çöreği güzel, zanaatı dünyaca ünlü ama Süryanileri konuşacaksak önce başka sorular sormamız gerekmez mi?</p>
<p>Mesela Hürmüz Diril nerede? Cansız bedeni oğlu tarafından bulunan Şimuni Diril’i kim öldürdü? 92 yaşındaki bir aile büyüğüne, bir babaya, bir dedeye, Gevriye Akgüç’e kim kurşun sıktı ve fail nasıl oluyor da elini kolunu sallaya sallaya geziyor? Hepimizin bu soruları, kendi aile yakınlarımızın, kendi akrabalarımızın başına gelmiş gibi sorması gerekiyor. </p>
<p>Bu nedenlerle böyle bir çalışmayı uzun zamandır yapmak istiyordum ama cesaret edemiyordum. Cesaretsizliğimin nedeni şu, tek başıma yola çıkıp böyle bir kitabı tamamlamam imkansızdı.</p>
<p>Kitaba başlama fikri bir başka kitabın, geçtiğimiz 6-7 Eylül’ün yıl dönümünde yine istos’tan çıkarttığımız “Akşam İstanbul’da Çok Fena Şeyler Oldu”nun tanıtım gününde doğdu. Kitabın danışmanı Laki Vingas ve editörüm Seçkin Erdi ile birlikte o toplantıda konuşurken, dinleyiciler arasında Süryani Vakıflarından iki temsilci Sait Susin ve Münir Üçkardeş de vardı. </p>
<p>Her ikisi farklı ifadelerle de olsa aynı sorunu işaret etti. Süryani toplumuna dair çalışmaların azlığı ve bu tür kitapların toplumları için de yapılması isteği.</p>
<p>Tam bu noktada hem Susin ve Üçkardeş’in hem de daha önce Süryani toplumuna dair yaptığım her çalışmada sınırsız desteğini sunmuş olan Kenan Gürdal’ın sayesinde bu kitap çalışmasına başladım. Bu kitabın oluşmasını önce kendilerine sonra anılarını paylaşmayı kabul eden tüm isimlere borçluyum.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/serdo.jpeg" alt="">
<figcaption><strong>Fikri Turan - Serdar Korucu 8 Ekim 2025 Sare köyü / Şırnak</strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Görüşmeleri Türkiye, İsveç, Belçika ve İspanya’da, farklı şehirlerde ve farklı dillerde gerçekleştirmişsiniz. Bu süreçte sizi en çok zorlayan şey neydi?</strong></p>
<p>Kitabı hazırlarken şu sözü duydum: “Bunları kayda almakla ne değişecek? Neye yarayacak?” Halbuki Hrant Dink, Ermeni Soykırımı tartışmalarına şu cümleyle yanıt verirdi: “Her Ermeni bir belgedir.” Bu sözü Süryani toplumu için de söylemek mümkün.</p>
<p>Dink’in izinden giderek şunu söyleyebiliriz: “Her Süryani de bir belgedir.” Yakup Mirza, “Seyfo’yla biz bitirilmek istendik. O korku içimizde kaldı. Hâlâ tüm Süryanilerin içinde o korku var” diyor kitapta. Bu korkunun izleri tüm kitaba yansıyor.</p>
<p>Bu nedenle yaşananları sadece 1915 ile sınırlamamak gerek. Hem Sayfo anlayışı sürüyor, yok olduğunu söylemek zor hem de bıraktığı travma tüm nesilleri etkilemeye devam ediyor, bugüne taşınıyor. </p>
<p><strong>Görüştüğünüz insanların ortak duygusu sizce neydi: Özlem mi, kırgınlık mı, aidiyet mi?</strong></p>
<p>Dink suikastı sonrasında nasıl ki “1,5 milyon artı bir” hissi oluşmuşsa Süryani toplumu bunun benzerini defalarca yaşadı, yaşıyor. Diril ve Akgüç davaları en son örnekler… Gevriye Akgüç’ün oğlu Dikran Ego’nun “Babamın cinayeti çok açıktı. Tek bir anlamı vardı. Seyfo’nun devamı...” sözü bunun bir yansıması.</p>
<p>Dikran Ego, bu sözünü de Sayfo’nun devamı demesini de şöyle açıklıyor: “Bunu yapmalarının amacı sadece babamı öldürmek değil. Bunu adamlar açıktan söylediler. ‘Sizi burada yaşatmayız. Bir tane kurşun sıkarız. Hepiniz kaçarsınız’ dediler. Onların amaçları çok net. Birisini öldürerek binlercesini kaçırtmak.” İşte bu cinayete rağmen, Süryaniler kitabın da adında yer aldığı gibi “Biz bu topraklara aitiz” hissiyle topraklarından kopmamaya çalışıyor.</p>
<p>Dikran Ego, babasının mahkemesinin yapılacağı günün bir öncesinin, kilisenin avlusundaki bir şölene denk geldiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “İptal edelim mi, etmeyelim mi diye konuşurlarken onları özellikle destekledim.</p>
<p>‘Yapın’ dedim. Böyle bağıra çağıra o şöleni çok güzel yapalım. Yapalım ki bu katillerin, bu canilerin amacı buradan bizi kaçırmak. Fakat bizler geri dönüyoruz, hem de şölen yapıyoruz diye. Bir tepki amacıyla o şöleni yaptık.” Gülcan Diril ise bu süreçte yalnız bırakıldıklarını söylüyor, “Bizim cemaatlerimiz zaten küçük.</p>
<p>Herkesin bize destek olmasını bekledik” diyor. Ve yine kendisinin şu sözü çok çarpıcı: “Türkiye’de her mahallenin kendine ait acısı var. Her acının da kendi mahallesi var.” Bu bana İoanna Kuçuradi’nin “İnsanlık onuru sizin başınıza gelene değil, başkasının başına gelen bir şeye karşı sizin nasıl tavır aldığınızdır” sözünü hatırlatıyor. Ben kendi adıma, Diril davası ya da Akgüç davasında, “insanlık onuru” için iyi bir sınav verdiğimi, ailelere destek olduğumu söyleyemiyorum.</p>
<p>Üstelik toplumun Süryanileri “yalnız bırakma” hali sadece davalarla da sınırlı değil. Son örneğini “Çok Güzel Hareketler Bunlar”da da gördük. Baştan sona toplum içindeki Hristiyanlığa dair yaygın tüm ayrımcı ifadelerin yan yana getirilmesinden ibaret bir skeç hazırlanmıştı. Ve ilk tepki kimden geldi? İstanbul Süryani Kadim Vakfı’ndan…</p>
<p>Bu bile aslında toplumun nasıl da mahallelere ayrıldığını göstermiyor mu? Listeyi uzatmak mümkün ama Kürtlerle ilgili bir hakarete Kürtlerin, Alevilere dair olana Alevilerin, kadınları hedef alanlara kadınların, LGBTİ’lere yönelik olanlara LGBTİ’lerin ses çıkarmak zorunda kalması gibi… Bu bizlerin Kuçuradi’nin altını çizdiği “insanlık onuru” için silkelenmemiz gerektiğini anlatmıyor mu? </p>
<p>Evet, İstanbul Süryani Kadim Vakfı’nın çağrısı duyuldu ve özür dilendi ama o mesaj bile sorunluydu. “Son bölümümüzdeki bir skecimizde, amacını aşan bir ifadeye yer verdiğimizi üzülerek fark ettik” deniliyordu.</p>
<p>Gerçek bu değil, skeç baştan sona ayrımcı ifadelerle örülüydü. İzleyenler başından sonuna büyük bir keyifle alkışlamış olsa da aynı metni elinize alın ve Hristiyanlara yönelik ifadeleri daha geniş bir başka toplum kesimi için yeniden yazın. Hiçbir dinin, halkın hiçbir kesiminin bu şekilde hakarete uğramaması, ayrımcı ifadelerle hedef alınmaması gerekir. </p>
<p>Üstüne üstlük skeç sonunda metni yazan, “Bariyerleri hep birlikte aşacağız” mesajı veriyordu. O bariyer de şu; evlenmek isteyen çiftten biri Müslüman, diğeri Hristiyan. Aileler de bu nedenle izdivaca karşı. “Mutlu son”da ne oluyor?</p>
<p>Hristiyan genç Müslümanlığı kabul ediyor. Bunun tersi olabilir miydi? Olamazdı değil mi? Öte yandan kitaptaki birçok isim, 1971’de Midyatlı bir Süryani erkeğin, Malatyalı Alevi bir baba ile Ermeni bir annenin kızıyla evlendiği için neler neler yaşandığını anlatmıştı. Daha yeni evli olan kadın, Midyat’ta, Müslüman nüfusun yaşadığı Estelliler tarafından alıkonuluyor ve çiftin bir araya gelmesi uzun zaman sonra gerçekleşiyor. </p>
<p>Ya da şöyle sormak gerek, aynı metin Türkiye’de çok daha büyük nüfuslara sahip olduğu için, daha keskin bir konu olan, Alevilik Sünnilik üstünden yazılabilir miydi? Yazılsa bile, tepki çektikten sonra böyle bir özürle geçiştirilebilir miydi? Sanmıyorum. Böyle olmaması da gerekiyor. </p>
<p><strong>Kitap boyunca devlet politikalarının gündelik hayat üzerindeki etkisini görüyoruz. Sizce Türkiye kamuoyu Mardin’de, Midyat’ta, Adıyaman’da, Elazığ’da Süryani toplumunun yaşadıkları neden bilmiyor?</strong></p>
<p>Ernest Renan, “Ulus nedir?” sorusuna yanıt ararken, “Ulusun özü tüm bireylerin ortak birçok şeye sahip olması ve aynı zamanda hepsinin pek çok şeyi unutmuş olmasıdır... Tüm Fransız vatandaşları Aziz Berthelemy katliamını, XIII. yüzyılda Midi'deki katliamları unutmuş olmak zorundadır” der.</p>
<p>Bunu Türkiye örneğine uyarlayacak olursak bu, sadece soykırım tartışmaları için geçerli değil. Yani sadece 1915’e, Sayfo’ya değil. Sayfo’nun izlerini taşıyan şiddet sarmalı da buna dahil. “Unutuş”, 1980-1990’larda yaşanan ve “faili meçhul” denilen aslında faili belli olan cinayetleri konuşurken de geçerli. “Sahi Süryanilere ne oldu?” diye kaçımız sorduk, soruyoruz. </p>
<p>Yaklaşık 70 cinayet var. Yusuf Türker, tüm bu faili meçhul bırakılmış cinayetlerin bir “proje” olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Burayı boşaltmak istediler. 80’lerden 90’lara kadar burada biz 600-700 aileydik. 90’lardan 98’lere kadar 70 aileye düştük.”</p>
<p>Ve bu saldırıların sadece o dönemde kalmadığının da altını çiziyor: “1998’de yavaş yavaş bir şeyler yapmaya başladık. O dönem neler yapmadılar ki? (…) Mezarlıklarımızı kırıyorlardı. Mahvettiler. Ölülerin kemiklerini dışarı çıkarıyorlardı. Bu saldırıyı yaptıkları mezarlar da öldürülenlere aitti. Mezarda bile onlara rahat vermediler.” Bu sözleri duyduğum anda aklıma ilk gelen 6-7 Eylül oldu. 1955’te İstanbul’daki pogrom sırasında saldırganlar Şişli’deki Rum mezarlığını hedef almıştı.</p>
<p>O dönem Ekümenik Patrikhane’nin fotoğrafçısı olan Dimitrios Kalumenos, yakın zamanda gömülmüş olan bir cesedin mezarından çıkarılarak bıçaklandığını, başka mezarlardan kemiklerin çıkarıldığını hatta kafataslarına top muamelesi yapıldığını yazıyordu. Ve bu yaşananın sadece 1955’te kalmadığını da gördük. İşte Süryani mezarlarına yönelik saldırılardan sonra da biliyorsunuz 2017’de Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un Ankara’daki cenaze töreni saldırıya uğramıştı.</p>
<p>Hatun Tuğluk’un bedeni gömüldüğü yerden çıkartılmış ve memleketi Dersim’de toprağa verilmişti. Aslında başlı başına sadece 1955, 1998, 2017’de verdiğim bu örnekler, bu yaşananlar bile şiddetin farklı dönemlerde farklı kesimleri nasıl hedef aldığını alabildiğini gösteriyor. Ve Ekümenik Patrik Bartholomeos’un de zikrettiği gibi, “Toplumun bir kesimi, nasıl olur da toplumun başka bir kesimini bu kadar düşman olarak algılama ve ona yapılacak her türlü zulmü hak olarak görme durumuna gelir. Dünü doğru tahlil ederek bunu anlayabilirsek, benzerlerinin gelecekte vuku bulmasını engelleyebiliriz” sözlerini haklı çıkarıyor. </p>
<p><strong>Peki bir sonraki projeniz ne olacak? </strong></p>
<p>Tam da bu konuya gelecektim. İstanbul, Ankara ve İzmir Süryani Ortodoks Cemaati Ruhani Reisi ve Patrik Vekili Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin, Mor Efrem Süryani Ortodoks Kilisesi’nde yaptığımız ilk tanıtımda “Bu çalışmanın da devamını sabırsızlıkla bekliyoruz” demişti.</p>
<p>Kendisinin bu kıymetli mesajı ardından kilisede aklıma gelen ilk fikir, Süryani toplumunu hedef alan ve faili meçhul bırakılmış cinayetler oldu. Bu cinayetlerde yakınlarını kaybedenlerle, her aileden bir kişiyle görüşmeyi, konuşmayı çok isterim. Bunu konuyu ilk olarak kitap etkinliği için Stockholm’den İstanbul’a gelmiş olan Dikran Ego’ya açtım. Kendisi de şimdiden desteğini esirgemedi. </p>
<p>Ne kadar teşekkür etsem az… Dilerim aileler de konuşmayı kabul eder. Çünkü seyidnenin, Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin’in kitap tanıtımında dediği gibi anlatılar sadece bu şekilde kalıcı oluyor, tarih oluyor, tarihe geçiyor… </p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kendi “normalimizi” mi yaratıyoruz?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kendi-normalimizi-mi-yaratiyoruz-320025</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/kendi-normalimizi-mi-yaratiyoruz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kendi-normalimizi-mi-yaratiyoruz-320025</guid><description><![CDATA[Acaba ben farkında olmadan pratik yansıması olmasa da düşünsel anlamda sağlamcılığı ve yaratılan normali besliyor muydum?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bilincimiz bizi bir “Normal” kalıbına sıkıştırıyor. Aslında bilincimizin şekillendiği yaratılmış normalin kalıbına istemsiz sıkışıyoruz. Kanıksanmış sağlamcılık denen şey de zaten o normalin bir tezahürü. Bir normale hapsolduğumu fark etmek oldukça uzun zamanımı aldı.</p>
<p>Ne yalan söyleyeyim, engellilik üzerine büyük büyük sözler ederken kendimdeki kanıksanmış sağlamcılığın farkında bile değildim. “Normal”i sorgulamak aklıma bile gelmemişti zaten. Bu bana özgü bir yönelim de değildi. Bu konuda ilk adımlarımı atarken benden daha önce adım atmış, sağlamcılık üzerine okumalar yapmış ve hatta bu konuda isim yapmış arkadaşlar için de aynı durum söz konusuydu. Belki de en büyük şansımız tüm eksikliklerine rağmen bu konuda kafa yormaya ve kalıpları parçalamaya kararlı o insanlarla kolektif bir düşünme, tartışma ve üretme sürecini paylaşmamızdı. </p>
<p>Bir yıl önce büyük bir heyecanla savunduğumuz bazı şeylerin savunulmaması gerektiğini ama onların yeniyi ve doğruyu bulmakta önemli bir deneyim olduğunu anlamıştık.</p>
<p>Onun içindir ki dün savunduğumuzun bugün yanlış gelmesi canımızı acıtmak yerine heyecanımızı artırıyor ve bizi mutlu ediyordu. Altını çizmeye gerek olduğunu düşünmesem de altını çizmeyi bir görev kabul ettiğim için belirtmek istediğim nokta şu.</p>
<p>Temel doğrularımızda bir değişiklik olmuyordu. Onları savunmaya devam ediyorduk ve bugün yanlış bulduklarımız o temel doğrularımızı sarsılmaz kılıyordu. Bilincimin bir bebek gibi büyüdüğünü hissettiriyordu kendimde gözlemlediğim bu süreç. “Hak temellilik” derken belli imtiyazlara sığındığımız gerçeğiyle yüzleşmiş ve ona savaş açmıştım. Bu beni sekter bir noktaya itmişti ve bunu fark etme deneyimim oldukça can acıtıcıydı. Yirmili yaşların heyecanıyla pozitif ayrımcılık olarak değerlendirdiğim bazı şeylere çok sert tepkiler veriyordum.</p>
<p>Birgün havaların aşırı sıcak olmasından kaynaklı engellilerin idari izinli sayıldığı haberi düştü haber merkezlerine. Körlerin bir mail grubunda bu izinli sayma durumu üzerine sert bir tartışma çıktı. Ben bu tartışmaya oldukça sekter yaklaşıyordum ve sert bir dalış yaparak kendim gibi düşünen arkadaşların yanında konumlandım. “Öyle ya, sadece sıcaktı ve sıcaktan dolayı sakatlar neden izinli olsundu” </p>
<p>Mailime gelen bir yorum beni oldukça sarstı. Göz tansiyonu olan bir arkadaş “ben bu sıcakta dışarı çıksam ölürüm, ne hakla bana verilmiş bir hakkı eleştiriyorsun” şeklinde yanıt verdi.</p>
<p>Haklıydı. Hem de aşırı haklıydı. Belki hayatta fikirsel olarak yan yana gelemeyeceğim bir kişi bana çok güzel bir ders vermişti. Sonra sağlamcılığı, mikro saldırganlığı ve yaratılan normali derinlemesine tartıştık. Yargıladık ve mahkum ettik.</p>
<p>Belki ulaşabileceğimiz en doğru noktaya ulaştık. Çünkü yaratılan normal, ötekileştirilenleri kendi kalıbında eziyordu. Ötekileşmenin de erişilebilirlik sorunlarının da her tür ayrımcılığında kökeninde o vardı. Evet o doğru nokta bugün bizim için savunulması gereken en önemli alan. Bu gerçekliğin bilincine varmamız yolumuzu farklı alanlarda ötekileştirilenlerle kesiştirdi. Büyüdük ve bu arada bir gerçekliğe çarptık. Hadi kendi adıma konuşayım, ben çarptım. Ufkumuz körlükle ilgili temel noktaların savunulmasından ibaret değildi artık. O da genişlemişti ve ötekileştirilenler üzerine daha doğrusu hayatın gerçekliği üzerine çok şey öğrendik.</p>
<p>Bu kaynaşma hali yeni bir sorunu tetikledi. Alışkanlıkları, talepleri ve yöntemleri farklı insanlarla çalışmaya başladık. Toplum içinde bizden kat kat fazla ötekileştirilen insanlar. Sonra onların tarzıyla bizim tarzımızın aynı olmadığı gerçekliğine çarpıp geriye doğru sektiğimi hissettim. Çünkü birbirimizin alışkanlıkları birbirimize farklı erişilebilirlik sorunları yaratabiliyordu. İşte bu içimdeki normalle yüzleşmeme neden oldu. Acaba ben farkında olmadan pratik yansıması olmasa da düşünsel anlamda sağlamcılığı ve yaratılan normali besliyor muydum?</p>
<p>Ben diyorum ama herkes bu soruyu kendi üzerine alınmalı. Çünkü bu bizim gerçekliğimiz. Kesişimsel bir çalışma yapacaksak bize en zıt alışkanlık ve yönelimleri olan insanlarla da çalışmamız ve yer yer ters düşmemiz kaçınılmaz.</p>
<p>Herkesin içinden düşündüğü bu çelişkiyi sesli tartışmayı öneriyorum. Çünkü bu alanda da alternatif bir yönteme ihtiyaç var ve onu anca bizler yaratabiliriz. İlk adım olarak kendimize soralım? İçimizdeki “normali” yenmek için ne yapmalı?</p>
<p>(BS/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gezi Direnişi şarkıları, Sırrı Süreyya Önder'in sözleri: Gidin rezidansınızı kendi bahçenizde yapın]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gezi-direnisi-sarkilari-sirri-sureyya-onder-in-sozleri-gidin-rezidansinizi-kendi-bahcenizde-yapin-320023</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/gezi-direnisi-sarkilari-sirri-sureyya-onder-in-sozleri-gidin-rezidansinizi-kendi-bahcenizde-yapin.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gezi-direnisi-sarkilari-sirri-sureyya-onder-in-sozleri-gidin-rezidansinizi-kendi-bahcenizde-yapin-320023</guid><description><![CDATA[28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’de bulunan Gezi Parkı’na iş makinelerinin girmesiyle başlayan Gezi Direnişi, Türkiye tarihinin en büyük toplumsal hareketlerinden biri olarak hafızalara kazındı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Ruhsatları yok. İnsanlığın vicdanında yerleri yok. Bu neoliberal düzenin ne hukuku var ne merhameti. Fatih Sultan Mehmet’in o sözünü hatırlasınlar: ‘Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim.’ Şimdi bu vicdansız düzen, şu üç ağacın gölgesine bile göz dikmiş durumda. Ama burada duran bir avuç insan bu hukuksuzluğa teslim olmayacak.</p>
<p>Bütün emek örgütlerini, bütün sivil toplum kuruluşlarını buraya çağırıyorum. Çünkü Taksim’de nefes alınacak son gölgelerden biri burası. Rezidans yapmak isteyenler kendi betonlarının içine yapsın bunu. Bu polisler de artık bu insanların üzerine gaz sıkmasın. Çünkü bu düzen sürdükçe altında oturacak bir ağaç gölgesi bile bulamayacaksınız. Neden gaz atıyorsunuz bu insanlara?”</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/uLMeazVYxeE?si=ipu_-PS7HiL4BXE0" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>3 Mayıs 2025’te hayatını kaybeden Sırrı Süreyya Önder, bu sözleri Mayıs 2013’te Gezi Parkı’nda polis müdahalesi sırasında söylemişti.</p>
<p>28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’de bulunan Gezi Parkı’na iş makinelerinin girmesiyle başlayan Gezi Direnişi, Türkiye tarihinin en büyük toplumsal hareketlerinden biri olarak hafızalara kazındı. İlk protestoların başlamasının üzerinden bugün 13 yıl geçti.</p>
<p>Gezi Direnişi boyunca onlarca kişi polis müdahaleleri sonucu yaralandı. 15 yaşındaki Berkin Elvan, Okmeydanı’nda polisin attığı gaz fişeğiyle ağır yaralandı, 269 gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitirdi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1396.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>Çizim: Faruk Tarınç</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Gezi sürecinde hayatını kaybedenler:</p>
<p>• Ali İsmail Korkmaz (19): Eskişehir’de polis ve sivil grupların saldırısına uğradı. 38 gün komada kaldıktan sonra hayatını kaybetti.<br>• Ethem Sarısülük (26): Ankara’daki eylemlerde polis kurşunuyla başından vurularak öldürüldü.<br>• Abdullah Cömert (22): Antakya’da polisin attığı gaz kapsülünün başına isabet etmesi sonucu yaşamını yitirdi.<br>• Ahmet Atakan (22): Antakya’daki eylemler sırasında polis müdahalesi esnasında yüksekten düşerek hayatını kaybetti.<br>• Mehmet Ayvalıtaş (20): İstanbul Ümraniye’de bir aracın göstericilerin arasına dalması sonucu yaşamını yitirdi.<br>• Medeni Yıldırım (18): Diyarbakır Lice’de güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu öldürüldü.<br>• Hasan Ferit Gedik (21): İstanbul Gülsuyu’nda silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.<br>• Mehmet İstif (36): Mersin’de maruz kaldığı yoğun biber gazı nedeniyle yaşamını yitirdi.</p>
<div class="box-12">
<h3>Gezi mahpusları cezaevinde</h3>
<p>Gezi Davası’nda ise İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi; Osman Kavala’ya “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’ye ise “yardım” suçlamasıyla 18’er yıl hapis cezası verildi. Yapıcı ve Ekmekçi’nin cezalarını </p>
<p>Gezi Davası’nda bugün hâlâ cezaevinde bulunan isimler arasında Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden yer alıyor. Osman Kavala hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Yargıtay tarafından 2023 yılında onandı. Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden hakkında verilen 18’er yıllık hapis cezaları da aynı şekilde kesinleşti.</p>
<p>Ancak Gezi Davası’nın tüm sanıkları için süreç aynı ilerlemedi. Mücella Yapıcı, Ali Hakan Altınay ve Yiğit Ali Ekmekçi hakkında verilen 18’er yıllık hapis cezaları Yargıtay tarafından bozuldu. Yargıtay kararında, bu üç isim yönünden “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasının yeterli delille desteklenmediği belirtildi. Bunun üzerine dosya yeniden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.</p>
<p>Yeniden görülen davada Mücella Yapıcı, Ali Hakan Altınay ve Yiğit Ali Ekmekçi tahliye edildi; haklarındaki adli kontrol tedbirleri de daha sonra kaldırıldı. 11 Şubat 2025 tarihinde görülen duruşmada ise mahkeme, “kesin, somut ve yeterli delil bulunmadığı” gerekçesiyle üç isim hakkında beraat kararı verdi. Savcılık makamı da beraat yönünde görüş bildirdi.</p>
<p>Gezi soruşturmaları daha sonra yeni isimlere de genişletildi. Menajer Ayşe Barım hakkında da 2025 yılında “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasıyla dava açıldı. Savcılık, Barım’ın Gezi sürecinde bazı sanatçılarla koordinasyon kurduğunu ve protestoların yayılmasına katkı sunduğunu iddia etti. Ayşe Barım ise tüm suçlamaları reddetti ve Gezi eylemlerine kimseyi yönlendirmediğini söyledi.</p>
<p>İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Şubat 2026’da Ayşe Barım’a 12 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Mahkeme, Barım’ın “yardım eden” sıfatıyla hareket ettiğine hükmetti. Ancak sağlık sorunları nedeniyle hakkında tutukluluk yerine yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol uygulanmasına karar verildi. Davaya ilişkin istinaf süreci ise devam ediyor.</p>
</div>
<h3>2013’teki Gezi Direnişi’nden hafızlara kazınan şarkılar</h3>
<p><strong>Kardeş Türküler / Tencere Tava Havası</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/o-kbuS-anD4?si=JBFjWn0oCwvE4kE-" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Boğaziçi Caz Korosu - GEZİ PARKI, 06.06.2013</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/a_48C1JiIgo?si=1YxTZ5mii1e7kbnm" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Onur Akın Gezi</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/koolct6x2D4?si=14ak0P7wNSDXEiD-" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><a href="https://bianet.org/bianet/cevre/146967-gezi-parki-nobetine-gazli-saldiri" target="_blank" rel="noopener">TIKLAYIN - Gezi Parkı Nöbetine Gazlı Saldırı</a></p>
<p><a href="https://bianet.org/bianet/cevre/146973-vekil-geldi-polis-ve-dozer-cekildi" target="_blank" rel="noopener">TIKLAYIN - Vekil Geldi, Polis ve Dozer Çekildi</a></p>
<p><a href="https://bianet.org/bianet/yasam/146990-yuzlerce-istanbullu-gezi-parki-nda-nobette" target="_blank" rel="noopener">TIKLAYIN - Yüzlerce İstanbullu Gezi Parkı'nda Nöbette</a></p>
<a href='/haber/gezi-nin-zaman-tuneli-262328' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/262/328/original/gezi_direnişi.jpg' alt='Gezi&#39;nin Zaman Tüneli' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>Gezi 9 Yaşında</h6>
<h5 class='headline'>Gezi'nin Zaman Tüneli</h5>
<div class='date'>27 Mayıs 2022</div>
</div>
</a>
<a href='/haber/milletvekilleri-bogazici-koprusu-nde-her-yer-taksim-her-yer-direnis-262612' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/262/612/original/gezi.jpg' alt='Milletvekilleri Boğaziçi Köprüsü&#39;nde | Her Yer Taksim Her Yer Direniş' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Milletvekilleri Boğaziçi Köprüsü'nde | Her Yer Taksim Her Yer Direniş</h5>
<div class='date'>31 Mayıs 2022</div>
</div>
</a>

<p>bianet'in Gezi Direnişi haberleri için<a href="https://bianet.org/etiket/gezi-direnisi-32830" target="_blank" rel="nofollow noopener"> burayı </a>tıklayabilirsiniz.</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Türkiye'nin sakızları, Kazakistan'da çocukların "para birimiydi"]]></title><link>https://bianet.org/yazi/turkiye-nin-sakizlari-kazakistan-da-cocuklarin-para-birimiydi-319985</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/25/when-turkish-gum-became-kazakh-children-s-currency.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/turkiye-nin-sakizlari-kazakistan-da-cocuklarin-para-birimiydi-319985</guid><description><![CDATA[1990-91 yıllarında, tek bir paket Turbo sakızı yaklaşık üç Sovyet rublesine mal oluyordu. Bir yetişkin için makul bir aylık maaşın yaklaşık 300 ruble olduğu bir dönemde, bu hiç de azımsanacak bir meblağ değildi. Bir çocuk için ithal sakız satın almak hem bir zevk hem de bir yatırımdı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu hikâye, İstanbul’da küçük bir büfede yapılan sıradan bir alışverişle başladı. Öylesine sakız seçerken eski bir dönemden iki tanıdık isim aniden dikkatimi çekti: “TipiTip” ve “Turbo”. Onlarca yıl içinde görünümleri değişmişti; ama bu rastlantı, anında son derece kişisel bir duyguyu uyandırmaya yetti. Bir an için neredeyse kırk yıl öncesine, memleketim Sovyet dönemi Almatı’sına geri döndüm; o zamanlar bu Türk sakızları egzotik ithal ürünlerdi ve birçok çocuk için günlük yaşamın önemli bir parçasıydı.</p>
<p>1980’lerin sonu ve 1990’ların başında, Türk ürünleri Kazakistan da dahil olmak üzere çökmekte olan Sovyet pazarına olağanüstü bir hızla giriyordu. Yerel ekonomiler kronik kıtlıklarla boğuşurken ve Batılı markalar yeni yeni ortaya çıkmaya başlarken, Türk şirketleri genellikle daha hızlı, daha pratik ve daha erişilebilir olduklarını gösterdiler. “Rama” gibi Türk margarinleri, “Albeni” gibi çikolatalar, bisküviler, şekerlemeler ve ev eşyaları, değişen tüketim yapısının görünür sembolleri haline geldi.</p>
<p>Ancak çocuklar için Türkiye’nin en önemli ihracatı sakızdı.</p>
<p>Elbette Sovyet sakızları da vardı. Kazakistan’da en yaygın yerel sakızlardan biri, basitçe “Sagyz” (kelime anlamıyla “sakız”) olarak adlandırılıyordu. Ucuzdu, ancak rekabet edemiyordu. Türk sakızlarının tadı daha uzun sürüyor, balonları daha iyi oluyor ve en önemlisi bu sakızlar, koleksiyonluk kağıtlar içeriyordu.</p>
<p>Bu kağıtlar çok geçmeden sakızın kendisinden daha değerli hale geldi. Bir sakız tüm gün boyunca özenle çiğnenebilirdi, nadir bir kağıt ise değerini aylarca, hatta yıllarca koruyabilirdi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/turbo33.jpg" alt=""></p>
<p>“Turbo”, “Final 90”, “Tipi Tip” ve diğerleri artık sadece sakız kağıtları değildi. Arabalar, futbolcular, çizgi film karakterleri ve romantik çizgi romanların merkezinde yer aldığı bir çocukluk ekonomisinin yapı taşları haline geldiler.</p>
<p>Her serinin kendine özgü bir likiditesi vardı. Nadir parçalar daha yüksek kurlara sahipti. Bazıları bir parçayı iki, hatta daha fazlası karşılığında takas ediyordu. Çocuklar farkında olmadan piyasanın mantığını öğreniyorlardı.</p>
<p>1990-91 yıllarında, tek bir paket Turbo sakızı yaklaşık üç Sovyet rublesine mal oluyordu. Bir yetişkin için makul bir aylık maaşın yaklaşık 300 ruble olduğu bir dönemde, bu hiç de azımsanacak bir meblağ değildi. Bir çocuk için ithal sakız satın almak hem bir zevk hem de bir yatırımdı.</p>
<p>İkincil piyasa daha da aydınlatıcıydı. Tek bir kağıt, bir rubleye mal olabiliyordu. Hatta ambalajın kendisi bile değer taşıyabiliyor ve 30 ila 50 kopek arasında satılabiliyordu. Ebeveynler sinema bileti veya dondurma için para verdiklerini sanıyor olabilirlerdi, ancak çoğu zaman farkında olmadan çocukların büyüyen koleksiyon piyasasını finanse ediyorlardı.</p>
<p>Kısa süre içinde, basit koleksiyonculuk ticarete dönüştü. Bir noktada, kendi basit arbitraj stratejimi geliştirdim. Bir komşum, bölgemizde oldukça nadir bulunan “Malabar” çizgi film eklerinden oluşan bir koleksiyon edinmişti. “Final” futbol kartlarımı "Malabar" kağıtlarıyla takas ettim, sonra da okulda aynı “Malabar” eklerini daha uygun fiyatlarla başka futbol kartlarıyla takas ettim. Birkaç hafta içinde futbol koleksiyonum önemli ölçüde genişledi. O zamanlar arbitrajın dilini bilmiyordum, ama kârın ne olduğunu anlıyordum.</p>
<p>O zamanlar, mahalle kültüründe bile sakız ekleriyle ilgili ekonomik imalar vardı. Yanlış mahalleye girerseniz, oranın zorbalarıyla oldukça doğrudan bir konuşma başlayabilirdi:</p>
<p>“Nerelisin? Paran var mı? Kağıtların var mı?”</p>
<p>Bu küçük basılı koleksiyon parçaları genellikle neredeyse paralel bir para birimi gibi muamele görüyordu.</p>
<p>Ancak yıllar sonra, bu eklerin üzerine basılmış birçok Türkçe ifadenin, anlamlarını kavramadan çok önce çocukluk bilincime girmiş olduğunu tam olarak anladım. “Almaniya Milli Takımı” basitçe “Almanya milli takımı” anlamına geliyordu. “Oto” ise “otomobil” anlamına geliyordu. Yine de çocukken bu kelimeler, daha büyük, göz alıcı bir uluslararası dilin parçaları gibi geliyordu. Geriye dönüp bakıldığında, bu benim Türkiye'nin yumuşak gücüyle en erken karşılaşmalarımdan biri olabilir.</p>
<p>Türkiye de daha önce benzer tüketici dönüşümü dalgaları yaşamıştı. Orhan Pamuk’un betimlediği dünyalarda, özellikle de İstanbul’un gelişen kentsel tüketim kültürüne dair tasvirlerinde, ambalajlara, koleksiyon ürünlerine ve ithal ürünlere duyulan ticari hayranlığın daha eski biçimlerini görebiliriz. Türk sakızları Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Orta Asya’ya ulaştığında, bu ticari kültürün bir kısmı da sessizce onunla birlikte yol almıştı.</p>
<p>Her para birimi gibi sakız kağıtları da enflasyona karşı savunmasızdı. Yeni seriler çıktığında, eskileri hızla değer kaybetti. Bu durum, örneğin büyük futbol şampiyonalarının değişen döngülerini yansıtan “Final 90”ın yerini “Final 92”ye bırakmasıyla yaşandı. Koleksiyonların değeri düştü. Pazar ilerledi.</p>
<p>Turnuva takvimlerinden ziyade otomobillere odaklanan “Turbo”, genellikle değerini daha uzun süre korudu. Ne de olsa arabalar, futbol müsabakalarına kıyasla sembol olarak daha yavaş eskimekteydi.</p>
<p>Yetişkinler, ithal sakızlarla bağlantılı olduğu iddia edilen zararlı kimyasallar ya da muğlak sağlık riskleriyle ilgili uyarılar yaparak talebi bastırmaya çalışırlardı. Ancak bu tür endişeler, pazardaki coşkuyu nadiren gölgede bırakırdı.</p>
<p>Bir ara, benim koleksiyonum da çalındı. O zamanlar bu, kişisel bir felaket gibi gelmişti.</p>
<p>Ancak bu kaybın etkisi beklediğimden daha çabuk geçti. Bunun nedeni, benim olgunlaşmış olmamdan ziyade, kıtlığın kendisinin ortadan kalkmasıydı. İthal sakızlar daha ulaşılabilir hale geldikçe, içindeki kağıtların değeri de buna paralel olarak düştü.</p>
<p>Hiçbir para birimi değerini sonsuza kadar koruyamaz. (TZ/VK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir sessizlik rejimi: “Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz”]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-sessizlik-rejimi-sss-kizlar-ciglik-atmaz-320022</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/bir-sessizlik-rejimi-sas-kizlar-ciglik-atmaz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-sessizlik-rejimi-sss-kizlar-ciglik-atmaz-320022</guid><description><![CDATA[Bu film İran'da geçiyor ama hikayesi evrensel. Öğretmenin meşguliyeti, annenin korkusu, babanın yoğunluğu, komiserin hikaye uyduruşu, mağdur ailenin sessizliği bunlar coğrafya tanımıyor. Ataerki nerede kurulmuşsa suskunluk sarmalı da orada dönüyor. Değişen sadece toprak, millet, din, aksan.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>"Şşş! Kızlar çığlık atmaz."</p>
<p>Bu bir terbiye cümlesi mi, yoksa bir susturma emri mi? İkisi arasındaki fark, İranlı yönetmen Pouran Derakhshandeh'in 2013 yapımı Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz filminin tam merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Film bir karakol sahnesiyle başlıyor. Gelinliğinin üstü kanlar içinde bir kadın, yani kahramanımız Şirin sessizce oturuyor. Az önce bir adam öldürmüştür. Komiser sorguluyor, cinayetin nedenini anlamaya çalışıyor. Şirin tek kelime etmiyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/ss.jpeg" alt=""></p>
<p>Komiser boşluğu kendisi dolduruyor, hikayeler uyduruyor. Kadın konuşsa da konuşmasa da sistem kendi hikayesini yazıyor. Bu sahne aslında filmin özeti gibi: Şirin hayatı boyunca konuşmaya çalıştı, kimse dinlemedi.</p>
<p>Şimdi susması bile bir anlam taşıyor ama o anlamı yine başkaları belirliyor. Siyaset bilimci Noelle-Neumann, kamusal alanın birey üzerinde kurduğu bu yargılayıcı gücü şöyle açıklar: Kamusal alan, bireyin toplumun dışlayıcı bakışlarına ve yargılarına en açık olduğu yerdir. Birey, kamusal alanda egemen olan kurumların ve ortak algıların dışına çıktığında, toplumun amansız bir denetim mekanizmasıyla karşı karşıya kalacağını bilir ve bu yüzden sessizliğe sığınır.</p>
<p>Filmin arkasında güçlü bir isim var: Pouran Derakhshandeh. Filmin yönetmen koltuğunda oturmasının yanısıra senaryo yazarlığını ve yapımcılığını da üstleniyor.</p>
<p>Derakhshandeh, filmlerinde genellikle kadın ve çocuk meselelerini seyirciye sunmayı tercih ediyor. “Şşşş Kızlar Çığlık Atmaz” filmi de Derakshandeh sinemasının zarif ama sert diliyle ekrana taşıdığı filmlerinden en önemlisi. Film uluslararası festivallerde 15 ödül aldı. Ama ödüllerden çok, izleyeni ekrana çakıp bırakan o ağırlıkla sesleniyor, çünkü anlattığı şey sadece İran'a özgü değil çünkü ataerki sınır tanımıyor.</p>
<h3>Susmanın anatomisi</h3>
<p>Peki filmdeki, bu suskunluk nereden geliyor? 1974'te Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann, bu duruma bir ad koydu: Suskunluk Sarmalı. Neumann'a göre bireyler, kendi düşüncelerinin toplumda azınlıkta kaldığını hissettiklerinde dışlanma korkusuyla seslerini geri çekiyorlar.</p>
<p>Susanlar çoğaldıkça baskın ses daha da güçleniyor, sarmal büyüyor. Teorinin önemli bir boyutu da şu: Bu sarmalın içinde bile susmayı reddeden bireyler vardır. Noelle-Neumann bunlara "sert kabuk" diyor: baskıya rağmen konuşmaya devam edenler, azınlıkta kalmayı göze alanlar. Ama bu filmde sormamız gereken asıl şu: O baskın ses kimin sesi? Hangi "kamuoyu" kimi susturuyor?</p>
<p>Bu sorulara cevap, feminist teoriden geliyor. Deniz Kandiyoti bu durumu açıklamak için “ataerkiyle pazarlık” kavramını kullanıyor. Kandiyoti'ye göre kadınlar ataerkil düzeni salt bir baskı sistemi olarak yaşamıyor; aynı zamanda o düzenin içinde hayatta kalmak için pazarlık da yapıyorlar. Bu pazarlık çoğu zaman görünmez  ama bedeli her zaman kadına ve çocuğa ödetilen bir pazarlık.</p>
<p>Bu noktada Şirin’in çocukluğunda yaşadıklarına bakmak gerekiyor. Çünkü bu sessizlik ve pazarlık bir anda oluşmuyor. Suskunluk sarmalı katman katman inşa ediliyor. Şirin sekiz yaşında. Evde annesi ve babası var ama aslında yoklar; işleri yoğun, zamanları kısıtlı. Ailenin şoförü her gün onu okula götürüp getiriyor.</p>
<p>Ve o şoför Şirin’de hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir travmaya neden oluyor. Şirin bunu hem bedeninde taşıyor, hem de içinde taşıyor; taşıyor ve kaldıramadığı bir yük haline geliyor. Cesaretini toplayıp annesine gidiyor. Ama tam olarak yaşadıklarını anlatamıyor çünkü dili yok, güvenli alan yok. Bunun yerine bir yol buluyor kendine: "Anne" diyor, "arkadaşımın başına bir şey geldi.</p>
<p>Büyük bir erkek ona bir şey yaptı." Aslında kendisinden bahsediyor. Annesi bir an duraklamıyor bile hemen işaret parmağını Şirin’in dudağına dokundurup şşşş! diyor ve susturuyor, o arkadaşıyla görüşmesini yasaklıyor. Kandiyoti'nin "ataerkiyle pazarlık" kavramı burada çok katmanlı işliyor. Anne hem kızını hem kendini, ailenin itibarını, namusunu, toplumsal statüsünü koruyor. Belki farkında bile değil bunun. Ama sonuç değişmiyor.</p>
<p>Şirin yalnız kalıyor, istismar devam ediyor. Noelle-Neumann bu konuya ilişkin, bireylerin toplum tarafından dışlanma, ayıplanma ve yalnız bırakılma korkusuyla, baskın olan görüşe karşı kendi içsel gerçeklerini nasıl gizlediklerinden bahseder ve bu sürecin sonunda suskunluk sarmalının inşa edildiğini belirtir.  </p>
<p>Okul da yardımcı olamıyor Şirin’e yaşadıkları konusunda. Şirin öğretmenine gidiyor, başına gelenleri anlatmaya çalışıyor. Öğretmen meşgul "sonra konuşuruz" diyor ve onu geçiştiriyor. Kötü niyetli değil, sadece vakti yok. Ama Şirin için fark etmiyor. Kurumların mağdurları susturması için bilerek ezmesi gerekmiyor. Görmezden gelmek yetiyor. Suskunluk sarmalı bir kat daha yoğunlaşıyor.</p>
<p>Yıllar geçiyor. Şirin büyüyor ama o travmalarla dolu çocukluğu içinde donmuş, bastırılmış öylece bekliyor. Ta ki düğün günü, gelinliğiyle merdivenlerden inerken bir çocuğun istismara uğradığına tanık olana kadar. O çocuk için bir şey yapıyor, aslında kaybettiği kendi çocukluğu için bir şey yapıyor.</p>
<p>Ve karakola geri dönüyoruz. Gelinliği kanlı, sesi yok. Komiser soruyor, sistem yazıyor. Mahkemede suskunluk sarmalı doruk noktasına ulaşıyor. Şirin'in kurtarmaya çalıştığı çocuğun ailesi bile tanıklık etmeyi reddediyor. Aynı acıyı yaşamış, aynı haksızlığa, zulme maruz kalmış bir aile, damgalanmamak için sessiz kalıyor. Mağdur, mağduru susturuyor. Bu suskunluk sarmalı Şirin'in idamına giden yolu açıyor. Toplumsal baskı resmi bir yargı kararına, bir idam fermanına dönüşüyor.</p>
<p>Ama tam bu noktada filmde suskunluk sarmalına direnen bir ses yükseliyor. Bir kadın avukat yıllardır mahkemelerde kadınları savunan, bu mücadeleyi meslek olarak seçmiş biri. Davayı almak istemiyor başta. Ama Şirin'in sessizliği onu etkiliyor.</p>
<p>O sessizliğin arkasında bir şeyler olduğunu hissediyor ve davayı üstleniyor. Noelle-Neumann'ın "sert kabuk" dediği tam da bu: Sarmalın içinde, baskının ortasında, susmayı reddeden ses. Herkes kaçarken o kalıyor.</p>
<p>Avukat gerçek bir mücadele veriyor. Ve o ses bir başka sesi uyandırıyor: Mahkeme salonunda, yıllarca içinde taşıdığı her şeyi ilk kez dile getiren Şirin. Suskunluk sarmalını yırtıyor ve sarmala rağmen, sisteme rağmen, konuşuyor. Avukat ona yalnız olmadığını hissettiriyor. Ama sistem daha güçlü. Şirin idam ediliyor</p>
<p>Bu film İran'da geçiyor ama hikayesi evrensel. Öğretmenin meşguliyeti, annenin korkusu, babanın yoğunluğu, komiserin hikaye uyduruşu, mağdur ailenin sessizliği bunlar coğrafya tanımıyor. Ataerki nerede kurulmuşsa suskunluk sarmalı da orada dönüyor. Değişen sadece toprak, millet, din, aksan.</p>
<p>(HÇ/EMK)</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Derakhshandeh, P. (Yönetmen). (2013). Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz [Film]. İran.</p>
<p>Kandiyoti, D. (2013). Ataerkil pazarlık. Feminist Bellek. https://feministbellek.org/ataerkil-pazarlik/</p>
<p>Noelle-Neumann, E. (1998). Kamuoyu: Suskunluk sarmalının keşfi (M. Özkök, Çev.). Dost Kitabevi.</p>
<p>Yaylagül, L. (2006). Kitle İletişim Kuramları: Egemen ve Eleştirel Perspektifler. Ankara: Dipnot Yayınları.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Latin Amerika’dan selam var bizlere…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/latin-amerikadan-selam-var-bizlere-320021</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/guney-amerikadan-selam-var-bizlere.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/latin-amerikadan-selam-var-bizlere-320021</guid><description><![CDATA[Brezilya’daki gecekondu mahallelerinden Ekvador’un göçmen “ana”sına, Meksika’daki bilge
mantarcılardan Arjantin’in mazlum kadim halklarına, belgesel sinema hakikati yakalamaya çalışıyor…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Rengârenk karnavalı, kalabalık plajları ve Maracanã futbol stadyumu ile akla gelen, adı genelde hedonizmle özdeşleşen Rio de Janeiro’nun gecekondu mahalleleri de turistik kentin kimliğinde mühim yer tutuyor. Bilhassa güvenlik kuvvetlerinin sık sık tekrarlanan müdahalelerinden ötürü ölümün kol gezdiği sıkışık “favela”larda hayatın fazlasıyla klostrofobik bir boyut alabildiğini de görüyoruz.</p>
<p>"Ebedî Hasretler (Saudades eternas)" adlı belgeselin esas kahramanı Sueli kalabalık ailesini dış tehlikelerden korumaya çalışan fedakâr bir anne ve büyükanne. Derme çatma ev ailenin bütün fertleri için hem bir sığınak, hem de bir hapishaneye dönüşüyor; kamera evden pek çıkmadığı için de seyircinin garip vaziyetle empati kurup benzer hislerle dolması kaçınılmaz oluyor. </p>
<p>2026 İsviçre, Fransa ortak yapımı 94 dakikalık belgesel Visions du Réel’de FIPRESCI ödülüne layık görüldü. Nil Kural, Sabrina Schwob ve Jerry Chiemeke’den müteşekkil jüri belgeselin yakıcılığı kadar insancıllığını övmüş. Ne de olsa şarkılara, bağırış çağrışlara, kahkahalara mütemadiyen korkutucu silah sesleri karışıyor, ev ahalisi bu kendine has hayata bir şekilde uyum sağlamaya çabalıyor. </p>
<p>Kadın yönetmen Emma Boccanfuso’nun adını sinematografi ve Quentin Faucheux-Thurion ile birlikte senaryo hanesinde de görüyoruz. Ailenin lideri Sueli’nin bazen sevimsizleşebilen enerjisini bile idare edip ev ahalisiyle adeta akraba olan güzel sinemacı seyirciyi mahrem bir evrene dahil ediyor.</p>
<p>Bilhassa torunları evde tutmak gittikçe zorlaşırken narkotik çeteleriyle çevik polis timleri dışarıda resmen savaşıyor, sık sık “kim vurduya gitti” haberleri geliyor. Sueli ortalığın sakin olduğu günlerde zemin kata inip barını işletiyor, lakin Chapéu Manguiera “favela”sında ölüm kokusunun alınmadığı günler ender denilebilir.</p>
<h3>Göçmenleri bağrına basan kadın</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1390.jpg" alt="">
<figcaption>Fotoğraf Bilgisi</figcaption>
</figure>
<p>Ekvador - Kolombiya hududuna yakın bir mıntıkada fedakâr Carmela sekiz çocuğa sahip olduğu yetmezmiş gibi, bilhassa Venezuela’lı göçmenlere kol kanat germeyi de başarıyor. Mazisindeki kötü tecrübelerden dolayı kimsenin acı çekmesine tahammülü olmayan çalışkan kahramanımız evlatlarının ve komşularının muhalefetine, pandemiye ve ender olarak kendisine destek olan yardım kuruluşlarına rağmen misyonunu inat ve dirayetle sürdürüyor. Onlara bedava yemek dağıtıyor, muhtaç olanları bir süreliğine evinin bir kanadında misafir ediyor. Geniş bir coğrafyada şanı yürümüş olan cefakeş kadın kendi için uzak diyarlarda üretilmiş “beyaz, zengin ve nazik” yakıştırmalarına<br>sadece gülebiliyor.</p>
<p>Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Sheffield Doc/Fest’te Özel Mansiyon’a layık görülen siyah-beyaz Carmela ve yürüyenler (Carmela y los caminantes/Carmela and the travelers) One World Festival ve Zagrepdox’ta da yer aldı. Yönetmenler Luis Herrera R. ve Esteban Coloma’nın adlarını beraberce, ayrı ayrı veya başka isimlerle birlikte senaryo, sinematografi ve prodüksiyon hanelerinde görüyoruz. 2025 Ekvador yapımı 92 dakikalık belgesel, kahramanına yönelik hürmet hislerini tetiklerken seyirciyi insanlığın ölmediğine de ikna ediyor.</p>
<p><iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/1093834136?h=d686fe4466" width="640" height="360" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe> </p>
<p>Sınır kasabasının gerginliğini de bize teferruatlı biçimde aktaran belgeselde meyve ticareti yapması Covid-19 sırasında mümkün olmayan Carmela’nın kocasının uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla tutuklandığına da şahit oluyoruz. Lakin dirayetli hayırseverimiz bu krizi de çalışarak atlatmaya muvaffak oluyor. Kendisi ne de olsa bir dayanıklılık mucizesi, müşkül vaziyette olanlarla dayanışma misyoneri, cesaret timsali.</p>
<p>Himayesinde geçirdikleri süre boyunca göçmenlerin en iyi şekilde ağırlanması için Carmela elinden geleni ardına koymuyor, bilhassa çocuklara ve annelerine hususi alaka gösteriyor. Yardım elini uzatmak onun için artık bir refleks hâline gelmiş; bilhassa iyi niyetini suistimal etmeye meyilli olanlara karşı sert görünmeye çalıştığı anlarda da izliyoruz kendisini. Lakin esasen hayır işleriyle böbürlenmediği, samimiyetinden ve etik değerlerinden feragat etmemeye azami ihtimam gösterdiği apaçık ortada.</p>
<h3>Mantar bilgeliği bir başka oluyor…</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1392.jpg" alt=""></p>
<p>İnsanlarla mantarlar arasındaki girift yakınlığı teferruatıyla inceliyoruz. Görünür olanla gizli olan sanki gözümüzün önünde birbirine karışıyor. Ananevi malumat bilimle aşık atıyor.</p>
<p>Evreni kocaman bir organizma gibi kabul edip ırkımızın ve mantarların dünyadaki rollerine ve yaygınlık oranlarına olabildiğince odaklanıyoruz.</p>
<p>Bu iddialı sözler sizi saykadelik bir tecrübeye davet ediyor hissi uyandırsa da Ormanın kızları: Miselyum vakayinameleri (Daughters of the forset: Mycelium chronicles) adlı belgesel aslında geleneksel anlatıma sahip bir film. Festivallerden CPH:DOX, SXSW ve San Francisco’da boy göstermiş, yakında Sidney’de seyirciyle buluşacak 2026 Meksika yapımı 94 dakikalık belgesel bilimsel bir rapor kadar soğuk da değil neyse ki. Kadın sinemacı Otilia Portillo Padua’nın adını hem yönetmen hanesinde, hem de senaryoda görüyoruz.</p>
<p>Film boyunca bize rehberlik yapan Lis ve Juli coğrafyanın kadim halklarından olup içinde büyüdükleri tabiatın değerini bilen ve bunu gelecek nesillere aktarmanın önemini kavramış olan iki bilim kadını.</p>
<p>Ailenin büyüklerinden aktarılan değerli malumatı kayda alıyor, araştırmalar yapıp neticeleri kapsamlı raporlara dönüştürüyorlar. Ne de olsa film boyunca esas kahramanlarımız olan mıntıkanın bilge yaşlı kadınlarının daha ne kadar yaşayacağı belli değil; dolayısıyla kadim bilgilerin kaybolmadan bir an önce insanlığın hizmetine sunulmasında büyük fayda var.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/S_DQQKw1Q-8?si=sjYTd1n4fjvZsMet" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Hepimize malum olduğu şekilde ortalık kıyamet alametleri veriyor. Ormanlar mütemadiyen yanıyor, tabiat alanları işgal ediliyor; kırsal kesimde yaşamak zorlaştıkça insanlar kentlere göç ediyor, ananevi değerler ve bilgiler tek tek yok oluyor. Erkek egemen bilim dünyasında kadın olmanın zorlukları, insanların normalde beslenmek için topladıkları mantarların “sihirli” güçleri, mantarların birbirinden enteresan geleneksel adları filmde karşınıza çıkan muhtelif mevzular.</p>
<p>Gönül isterdi ki ormanda veya laboratuvarlarda yapılan gayet estetik yakın plan çekimler bizi de mantarların gizemli dünyasına daha fazla dahil etsin ve aslında insan ırkından çok daha yaygın olan varlıklarına hürmet hissini hakikaten katmerlendirsin.</p>
<h3>Kadim halklar deyince…</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1391.jpg" alt=""></p>
<p>Kolonyalistlerin bir zamanlar gaddarca yok etmeye giriştikleri kadim halklar arasında Güney Amerika’nın günümüzde Arjantin sınırları içinde kalmış bölgesindeki Mapuçeler de var. </p>
<p>Hatta mevzubahis kıyımın bir şekilde halen sürdüğünü de görüyoruz. </p>
<p>2017 yılında polis tarafından öldürülmüş olan Rafael Nahuel Patagonya’da yerlilerin haklarını korumaya kendini adamış bir gençti. Suçluların adaleti nasıl çarpıtmaya çalıştığını, iktidar tarafından ikinci sınıf vatandaş olarak kabul edilenlerin halen nasıl hırpalandığını, topraklarının nasıl ellerinden alınmaya çalışıldığını ibretlik bir belgeselde izliyoruz.</p>
<p>Dağın tepesindeki orman (Bosque arriba en la montaña/Forest up in the mountain) bizi And dağlarının Villa Mascardi ormanına güçlü bir belgesel diliyle sürüklüyor. </p>
<p>Berlinale’de dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olan film akabinde Festival de Cine de Las Palmas dışında Cartagena Uluslararası Film Festivaline de iştirak etti. Kadın sinemacı Sofía Bordenave’nin adını yönetmen hanesinde tek başına, senaryo hanesinde ise Paolo Weber’le beraber görüyoruz.</p>
<p>2026 Arjantin yapımı 91 dakikalık çarpıcı belgesel çok katmanlı anlatımıyla meseleye derinden nüfuz etmemize imkân tanıyor. </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/ZQ35NxkXQz0?si=6lttygZEfPjawH1s" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Günümüzde zıvanadan çıkmış Arjantin devlet başkanı Javier Milei’nin tesadüfen başta olmadığını bize  bir kez daha hatırlatan ibretlik film Avrupa’dan gelip kadim halkların topraklarını işgal edenlerin acımasızlığını teferruatlı biçimde afişe ediyor. Belgeselde kâh maziye dönüp kendini yerli halklara göre üstün görenlerin küstahlığına şahit oluyor, kâh günümüzde Mapuçeler’in hakları için halen nasıl mücadele etmek ve beyazlara direnmek zorunda kaldıklarını idrak ediyoruz. Genç Rafael’in katillerinin yargılandığı dava yılan hikâyesine döndükçe biz de kıvranıyor, çocuk muamelesi gören kadim halkın geniş coğrafyanın hakiki sahipleri olduğu gerçeğini hiç şüphesiz kabul ediyoruz (Benzer mevzuda çekilmiş Lucrecia Martel imzalı Bizim toprağımız (Nuestra terra/Landmarks) da kaçırılmaması elzem bir belgesel).</p>
<p>Irkçılık, ayrımcılık, adaletsizlik hususunda adeta beyin jimnastiği yapıyor; sömürünün, baskının, şiddetin, işkencenin ağırlığını iliklerimizde hissediyoruz. İktidar sahipleri ele geçirdikleriyle doymuyor, diğer yandan da pisliklerini resmî tarih kitaplarıyla kamufle etmeye çalıştıkça elaleme rezil oluyorlar. </p>
<p>Beyazların soykırıma varan fiillerine rağmen Mapuçeler’in direnişi tüm gezegendeki kadim halklara ilham verir temennisiyle…</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kürt sinemasının sessiz başlangıcı: ‘Zerê’ filmi 100 yaşında!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kurt-sinemasinin-sessiz-baslangici-zere-filmi-100-yasinda-320014</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/kurt-sinemasinin-sessiz-baslangici-zere-filmi-100-yasinda.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kurt-sinemasinin-sessiz-baslangici-zere-filmi-100-yasinda-320014</guid><description><![CDATA["Zerê”nin çekildiği tarihi esas alırsak Kürt sinemasının bugün 100 yaşında olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz bu, köklü bir geçmiş demektir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sinema tarihinin ilk Kürt filmi olarak kabul edilen 1926 yapımı “Zerê”, sessiz sinema dönemine ait 72 dakikalık kurucu bir eserdir.</p>
<p>Film, “Zerê” adlı genç bir kadının aşkı, ailesi ve yaşadığı toplumsal baskılar etrafında şekillenen hikâyesini anlatarak Kürtlerin gündelik yaşamına ve kültürel hafızasına odaklanır. Bu yönüyle eser, hem bir anlatı filmi hem de tarihi ve toplumsal hafızayı görselleştiren erken bir sinematografik belge niteliği taşır.</p>
<p>Bu yönüyle “Zerê”, tarihi bir olayı sinema diliyle aktaran ve Kürt sinema hafızasında önemli bir yer edinen 100 yıllık güçlü bir kültürel imgedir. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/photo-2-ali-guler.jpg" alt=""></p>
<p>Kürtlerin sinema ile tanışması 1900 yılların başına tekabül ediyor. O dönemde dünya sineması emekleme aşamasındaydı. Auguste Lumière ve Louis Lumière kardeşlerinin sinemayı keşf ettiği 1895 yılının üzerinden 31 yıl geçmişti. (1)</p>
<p>Yani dünya sinemasının emekleme aşamasında olduğu bu erken dönemde, Kürtler de Ermeni dostları aracılığıyla hareketli görüntünün büyüsüyle tanıştı ve görsel anlatının imkânlarıyla ilk kez karşılaştı. 1926’da Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ermenistan’da çekilen “Zerê”, Kürt sinemasının doğuşunun ilk filmi olarak tarihe geçti.</p>
<p>Sinemanın dünya ölçeğinde sessiz imgeler, ışık, kadraj ve kurgu aracılığıyla kendi estetik dilini kurmaya çalıştığı bu tarihsel eşikte, Kürtlerin sinemayla ilk teması, yalnızca teknik bir karşılaşma değil; kültürel hafızanın görsel anlatıya dönüşmesinin de ilki oldu.</p>
<p>O dönemlerde, Kürtlerin egemenliği altında yaşadığı Türkiye ve İran’da sinema 1900’lerin başında gelişmeye başladı. Türkiye’de 1919’da çekilen “Binnaz” isimli film, ilk kurmaca yapıt olarak kabul ediliyor. Bu süreç Osmanlı-Fransız ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıktı. (2) </p>
<p>İran’da ise ilk uzun metrajlı kurmaca film 1930’da Ermeni yönetmen Hovhannes Ohanian’ın “Ābi va Rābi” adlı yapımı oldu. (3) Her iki ülkede de erken sinema gelişiminde Batılı, Rus ve Ermeni sanatçıların etkisi belirleyici olmuştur. </p>
<p>1917 Ekim Devrimi’nin ardından Sovyetler Birliği’nde “Halkların kültürünü geliştirme” politikası çerçevesinde, 1926 yılının yazında çekilen film, bir dönem anlatısı olarak 1915’teki Çarlık Rusyası’nın son yıllarını beyaz perdeye taşıyor. (4)</p>
<p>Yönetmen koltuğunda Ermeni sinemasının kurucusu <strong>Hamo Beknazaryan</strong>’ın oturduğu filmin senaryosu ise Kürt dostu Hakop Gazaryan’ın “Zerê’nin Kaderi” isimli hikâyesinden den esinlenerek yazılmış. (5)  Film, Kürtlerin yoğun yaşadığı Ararat Dağı’nın eteklerinde ve Elegez Yaylaları'nda yer alan Sarîbolaxê (Sovuxbulox) köyünde çekildi.</p>
<p>Yaklaşık 500 kişinin katılımıyla adeta kolektif bir ürün olan filmin oyuncu kadrosunun profesyoneller dışında büyük ölçüde yerel Kürtlerden yer aldı.</p>
<p>Yaklaşık iki ay boyunca bölge halkıyla iç içe yaşayan film ekibi, Kürtlerin gündelik yaşamını, sözlü kültürünü ve toplumsal ritüellerini yakından gözlemleyerek bu deneyimi sinemasal anlatının dokusuna işledi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/photo-1-ali-guler.jpg" alt=""></p>
<p>Film; sessiz bir yapım olmasına rağmen dönemin teknik imkânları ve estetik anlayışıyla değerlendirildiğinde oldukça profesyonel, felsefi ve edebî bir yapıt olarak öne çıkıyor. Bugün hâlâ sinema tarihinin klasikleri arasında yer alan bu siyah-beyaz film, Kürt halkının yaşamını etnografik bir bakışla, dramatik ve fotoğrafik bir dille yansıtıyor.</p>
<p>Bir Êzidî Kürt kızının trajedisi etrafında örülen anlatı, bireysel bir hikâyenin ötesine geçerek feodal ilişkileri, Çarlık rejiminin tahakkümünü ve sınıfsal çatışmaları eleştirel bir sinema diliyle görünür kılıyor.</p>
<h3><strong>Ararat’ın gölgesinde bir aşk ve direniş hikâyesi</strong></h3>
<p>Film, Ararat Dağları’nın görkemli silueti ve eteklerine serilen geniş yaylaların siyah-beyaz görüntüleriyle perdeyi aralıyor. Zamanın tozuna rağmen canlılığını koruyan bu açılış sekansı, yalın fakat etkileyici sinematografisiyle izleyiciyi büyüleyen nitelikte. Karlı dağın sessiz ihtişamı ve coğrafyanın pastoral dokusu, daha ilk karelerden itibaren filmin görsel dünyasına şiirsel bir derinlik kazandığı hissini yaratıyor izleyicide.</p>
<p>Ardından kamera, yüzünü güneşe çevirmiş yaşlı bir Êzidî kadının sessiz duasına odaklanır. Bu kısa ama anlam yüklü sahne, Kürtlerin kadim inanç geleneğini ve kültürel derinliğini zarif bir görsel anlatımla yansıtır. Böylece film, daha ilk sekanslarında yalnızca bir coğrafyayı değil, o coğrafyada kök salmış zengin bir düşünce ve inanç evrenini de perdeye taşır. </p>
<p>Filmin öyküsi, köyün genç kızı Zerê (Mareto Tadevosyan) ile çoban Seydo’nun (Hrachia Nersisyan)aşkı etrafında örülerek devam eder; sonradan köy ağasının oğlu Temur Beg’in dâhil olmasıyla farklı bir boyuta ulaşır.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/J_YAF9Qxl68?si=JNRs6f3EQux74PrE" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Bu dramatik gidişat içerisinde film, feodal düzenin tahakkümünü, baskıcı karakterini ve toplumsal hiyerarşinin yarattığı eşitsizlikleri eleştirel bir sinema diliyle görünür kılar. Temur Beg, sahip olduğu sınıfsal özgüvenle Zerê ile evlenme arzusunu kesin bir iradeye dönüştürür; ancak beklemediği bir karşı koyuşla karşılaşır.</p>
<p>Bu dönemde savaş içerisinde olan Çarlık iktidarı, yerel otoriteler aracılığıyla Kürt gençlerinin zorla savaş cephelerine sevk edilmesini ister. Seydo ve Zerê’nin kardeşi de bu sürecin içine dâhil edilir. Temur Beg, bu mekanizma üzerinden Seydo’yu ortadan kaldırmaya çalışır. Fakat Seydo yola çıkarılmasına rağmen kaçar ve daha sonra da tutuklanır. Bu anlatı, dönemin feodal iktidar ilişkilerini, yerel güç odaklarının baskısını ve merkezi sistemle kurulan çıkar ağlarını dramatik bir yoğunlukla anlatarak eleştiri oklarını yöneltir.</p>
<p>Cepheye gönderilen kafile bir süre sonra köye geri döndüğünde, eksilen bedenler savaşın yıkıcı bilançosunu sessizce görünür kılar. Kimi gençler yaşamını yitirmiş, kimileri ise ağır yaralarla geri dönmüştür.</p>
<p>Zerê’nin kardeşi de bu dönüşün en trajik figürlerinden biridir; aldığı ağır yaralar nedeniyle tüm çabalara rağmen kurtarılamaz ve yaşamını yitirir. Filmin bu sekansı, ölümün bireysel bir kayıp olmanın ötesinde, kolektif hafızaya kazanan tarihsel bir kırılma olduğunu gösterir. Êzidî Kürt defin ritüellerinin ayrıntılı biçimde kadraja taşınması, yaklaşık bir asırlık kültürel sürekliliği görünür kılar.</p>
<p>Cenaze töreninde eşinin saç örgülerini keserek mezar taşına bırakması, yasın bedensel ve simgesel ifadesi olarak güçlü bir sinematografik imgeye dönüşür. Böylece film, yalnızca bir dönem anlatısı sunmakla kalmaz; aynı zamanda kadim Êzidî inancının ritüel evrenini ve tarihsel direncini görsel bir hafıza mekânı olarak beyaz perdeye taşır. </p>
<h3><strong>Patriyarkal iktidarın baskısından sinemasal arınmaya…</strong></h3>
<p>Yaşlı anne ve babasıyla yalnız kalan Zerê, Temur Beg’in adamları tarafından zorla kaçırılır. Yerel otoritelerin sessiz onayı eşliğinde kurulan bu tahakküm, davul ve zurnanın ritmiyle görünürde bir düğün şöleni düzenlenir. Ancak Zerê’nin kararlı itirazı, bu zoraki birlikteliğin meşruiyetini sarsar. Arzusunu ve iktidarını Zerê üzerinde tesis edemeyen Temur Beg, bu kez intikamı toplumsal normların diliyle kurar. Zerê, “namussuzluk” suçlamasıyla kamusal bir teşhir ve aşağılanma ritüeline maruz bırakılır.</p>
<p>Gözlerinin siyaha boyanması, bir eşeğe bindirilerek köy içinde dolaştırılması, kalabalığın taşlayıcı bakışları; kolektif denetimin ve patriyarkal şiddetin son derece güçlü görsel metaforları olarak kadraja yerleşir.</p>
<p>Bu sahne öylesine güçlü bir gerçeklik duygusuyla kurgulanmıştır ki çekimler sırasında bazı köylü kadınlar, canlandırılan olayın kurmaca olduğunu fark etmeyerek, Zerê karakterini canlandıran Mareto Tadevosyan’a saldırırlar.</p>
<p>Bu anekdot, filmin temsil gücünü ve yönetmenin sinematografik gerçekliği inşa etmedeki başarısını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.</p>
<p>Anlatının dramatik doruk noktasında ise hapisten kaçan Seydo, kardeşi Xıdır ve arkadaşları ile birlikte bu baskı düzenine karşı harekete geçer. Zerê’yi kurtarmak için Temur Beg’i öldürmeleri, filmin didaktik yapısını belirginleştirirken feodal tahakküme karşı direniş ve toplumsal dönüşüm idealini anlatının merkezine taşır.</p>
<p>Filmin final sahnesinde ise Seydo ile Zerê’nin, güvenlik arayışıyla dağların doruklarına yöneldiğini görürüz. Ulaştıkları ilk çeşmede Seydo’nun Zerê’nin yüzünü yıkaması, anlatının en şiirsel imgelerinden biri olarak göze çarpıyor.</p>
<p>Bu sahnede dağ, Kürtler için özgürlüğün ve sığınmanın; su ise arınmanın, berraklaşmanın ve yeni bir başlangıcın simgesine dönüşür. Böylece yönetmen filmi, acı ve tahakkümle örülü anlatısını, doğanın metaforik dili eşliğinde umut ve yeniden doğuş imgesiyle sonlandırır. </p>
<p>Öte yandan “Zare”nin en çarpıcı yönlerinden biri de kuşkusuz dönemi düşünüldüğünde olağanüstü sayılabilecek kamera dili ve görüntü estetiğidir. Arkadi Yalovoy’nun görüntü yönetmenliği yaptığı filmde, kamera, yalnızca olayları kaydeden teknik bir araç değil; doğayı, zamanı ve insan yüzlerini şiirsel bir ritimle yorumlayan sinemasal bir bakışa sunuyor.</p>
<p>1926’nın yaz sonu ve sonbaharda çekilen film, tamamlandıktan sonra ilk olarak Moskova ve  Erivan olmak üzere Sovyetler Birliği’nin bir çok kentinde gösterilerek, büyük bir beğeni toplar. Daha sonra da ise film, 1971 yılında Ermeni besteci Alexsandir Spendiarov, öncülüğünde Cesîmê Celîl, kızı Cemîla Casimê Celîl’in de aralarında olduğu bir ekip tarafından seslendirilerek, tekrardan gösterilmiştir. (6)</p>
<h3><strong>Bellek ve sinemasal mirasın inşası…</strong></h3>
<p>"Zerê”nin çekildiği tarihi esas alırsak Kürt sinemasının bugün 100 yaşında olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz bu, köklü bir geçmiş demektir.</p>
<p>Ne var ki Kürt halkına yönelik yıllarca devam eden inkâr ve baskı siyasetinden ötürü Kürt sineması; Kürt halkının genel tarihsel kaderiyle paralel bir yol izledi ve maalesef uzun yıllar gelişimini tamamlayamayarak kurumsal bir yapıya kavuşamadı. Ancak bütün bu kadar engellere rağmen, “Zerê” filmi ile başlayan Kürt sinemasının 100 yıllık serüveni, günümüzde uluslararası alanda varlık gösteren ve üretmeye devam eden bir sinema geleneğine dönüşmüştür.</p>
<div class="box-18">
<h3><strong>Film künyesi:</strong></h3>
<p>Adı: Zerê </p>
<p>Tür: Drama / Melodram </p>
<p>Yönetmen:Hamo Beknazaryan </p>
<p>Oyuncular: Mareto Tadevosyan (Zerê), M. Garagash, Avet Avetisyan, Olga Gulazyan, Nina Manucharyan, Hambartsum Khachanyan, Aram Amirbekyan. </p>
<p>Görüntü Yönetmeni: Arkadi Yalovoy</p>
<p>Süre: 72 dakika </p>
<p>Yapım yılı: 1926 </p>
<p>Ülke: Sovyet Ermenistanı </p>
</div>
<p>(AG/EMK)</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>1-Geoffrey Nowell-Smith’in editörlüğünde, dünyadan 80 sinema yazarının yazılarıyla hazırlanan, “History of Word Cinema” (Dünya Sinema Tarihi), 1996</p>
<p>2- Türk Sinema Tarihi, Giovanni Scognamillo, Kabalcı Yayınları, 1998</p>
<p>3- <em>Tarikh-e Sinema-ye Iran</em> -The History of Iranian Cinema (İran Sineması Tarihi), 1984, Massoud Mehrabi</p>
<p>4- “Çawa kînoya Zerê hatiye kişandin” (Zerê filmi nasıl çekildi), Emerîkê Serdar, Riya Teze, 11 Ekim 1969</p>
<p>5- “ Emrê Kurdan di nava kîno fîlmên Ermenistan ê de ye( Ermenistan sinemasında Kürtler)  Miroyê Eset, Riya Teze, 1 Kasım 1980 </p>
<p>6- “Kîno fîlma Zerê hatiye tezekirinê (Zerê Filmî yenilendi)”, Egîdê Xudo, 19 Şubat 1972)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Diş hediği ve hafıza]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dis-hedigi-ve-hafiza-320012</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/dis-hedigi-ve-hafiza.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dis-hedigi-ve-hafiza-320012</guid><description><![CDATA[Hedik, çocuğun başından aşağı döküldükten sonra çocuk o eşyalardan hangisini eliyle tutarsa çocuğun ilerde o objeyi simgeleyen mesleği / sanatı seçeceğine inanılır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Diş deyip de geçmemeli! </p>
<p>Eski Diyarbakır’ın diş hediği ritüeli, bebeğin ilk dişinin çıkmasını kutlamak amacıyla sonraki dişlerinin de düzgün ve sağlıklı çıkmasını dilemek için yapılan bir ritüeldir. </p>
<p>Aile fertleri ve sıkça görüşülen yakın komşularla bolluğu bereketi de paylaşmak amacıyla yapılan geçmişi hayli eskilere dayalı şehir yaşamında köklü bir gelenektir. </p>
<p>Bu çok özel kutlama için kaynatılarak hazırlanan buğday ve nohut karışımı adı “hedik” olan ritüel sonrası yakın komşu ve akrabalara ikram edilir. </p>
<p>Kaynatılmış buğday ve nohuttan oluşan hediğin bir kısmı soğuduktan sonra bir miktar buğday bir geniş sini ortasına oturtulan bebeğin başının üzerinden saçılarak dökülür. Bu hareket, dişlerin buğday taneleri misali inci gibi ve sık çıkması temennisini taşır. </p>
<p>Ayrıca dişleri inci taneleri gibi düzgün olan ve o anda orda olan biri o başa saçılan buğday tanelerinden dişlerinin arasında ezerek yer ki, çocuğun dişleri kendi dişleri gibi düzgün olsun.</p>
<p>Kürtçede hediğin adı “Danok”tur. Açılımı dan û nok’tur, bileşimi danok’tur. Tahıl ürünleri yani buğday ve nohut.  Dindan / Diran Kürtçede Türkçedeki dişin karşılığıdır. Zaten kaynamış buğday tanesi de dişe benzer.</p>
<p>Çocuğun oturtulduğu geniş tepsinin etrafı kalem, para, altın, makas, tarak, bıçak, tespih, ayna gibi o an hazırda bulunan eşyalarla bezenir. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/hedik1.jpeg" alt=""></p>
<p>Hedik, çocuğun başından aşağı döküldükten sonra çocuk o eşyalardan hangisini eliyle tutarsa çocuğun ilerde o objeyi simgeleyen mesleği / sanatı seçeceğine inanılır. Makas terzi, tarak berber, kalem memur, para esnaf-tacir gibi…</p>
<p>DİTAV’ın Suriçindeki kültür sanat evinde artık unutulmaya yüz tutmuş bu kadim gelenek geçtiğimiz günlerde bütün kurallarıyla ve usülünce yapıldı. Diş hediği çocuğu başından aşağı hedik dökülürken tepsideki malzemelerden topu aldı. </p>
<p>Hatıram beni çocukluğuma götürdü. Anama yıllar evvel merak edip sormuştum; “Bana diş hediği yaptığınızda neyi almıştım” diye. Kalemi almışım. </p>
<p>Hayatım kalemle geçti işte. Şimdi de işim gücüm kalemle…</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kavgaz-Armatör: İlk kurşun]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kavgaz-armator-ilk-kursun-320009</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/kavgaz-armator-ilk-kursun.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kavgaz-armator-ilk-kursun-320009</guid><description><![CDATA[Eskiden şeker bayramı şimdilerde Ramazan Bayramı olarak bildiğimiz bayramın isminin değiştirilişini ruhumuz bile hissetmeden nasıl usulca kabul edişimizi satır aralarına saklayan Kavgaz-Armatör polisiye romana iyi bir örnek eser.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Algan Sezgintüredi</strong> ve <strong>Mesut Demirbilek</strong>’in ortaklaşa yazdıkları polisiye roman serisi Mutlu Kavgaz-Armatör bölümüyle devam ediyor.</p>
<p>Daha önceki Çantacı ve Pilot bölümleri yeni seride olduğu gibi April Yayınlarından yayınlanmıştı. İki yazar elbirliğiyle romanın başkarakteri Mutlu’yu her manada büyütüyorlar. Büyütürken elbette ham bırakmamaya özen gösteriyorlar, bunu görmemek mümkün değil.</p>
<h3>Tempo, merak, gizem</h3>
<p>Mutlu’nun karakteri oturuyor; vefa duygusunu ve kibarlığını elden bırakmıyor. Anladığım kadarıyla karşı cinse olan teması/iletişimi kendini tanıyıncaya kadar ağırdan alınıyor. Şimdiye kadarki bölümlerde Mutlu’nun utangaçlığını, çekingenliğini doğru tabir olursa bu alanda üzerindeki ölü toprağı henüz atmış değil. Elbette karakterin gelişmesinden anladığımız kadarıyla karşı cinse olan bakış açısının çok büyük etkisi var; duygusal ve oldukça narin.</p>
<p>Bu en güçlü sebep gibi dururken diğer küçümsenmeyecek sebepse geldiği yer; okuduğu bölüm. Karakterin bu alandaki ( karşı cins ) davranışların/tepkilerin ve toyluğun polisiye türüne renk kattığını biliyoruz.</p>
<p>Tempo, merak, gizem ve heyecan nasıl ki bu türün olmazsa olmazıysa kadınlar da rengi/doğası ve lezzetidir yavanlığı alır. Yazarlar Mutlu’daki bu tutukluğu metne başka kadın karakterler ekleyerek dengelemişler. </p>
<p>Okuyucu bu eksikliği hissetmiyor. Daldan dala konarak bahsettiğimiz durumun tam aksi gibi davranışlar sergileseydi o zaman karakter sallanıyor diyebilirdik. Mevcut durum tam da Mutlu’nun meşrebine uygun gidiyor.</p>
<h3><strong>Suçun başkenti</strong></h3>
<p>1990’lı yıllar, siyasi iktidarın başında Turgut Özal vardır. Parti kongrelerinde Kartal Demirağ denilen bir zat Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a suikastta bulunmasının üzerinden neredeyse iki yıl geçmiştir. Ekonomik sistemde ihracat ön plana çıkarılmış ülkedeki ekonomik büyümeler buna bağlanmıştır. Böyle ekonomik ve siyasi bir iklimde kaybolan büyük iş insanı Armatör Talip Uzunkaya’nın kaybı elbette ki birilerinin dikkatini çekmiş, adamakıllı bir soruşturma istenerek işin akıbeti öğrenilmek istenmiştir.</p>
<p>Mutlu Kavgaz- Armatör 1990’lı yılların İstanbul’unda geçiyor. Daha önce Kayıplar Bürosunun baktığı/takip ettiği Türkiye’nin en zengin iş insanlarından Armatör Talip Uzunkaya’nın 21 Nisan sabahı tatile çıkıp bir daha geri dönmemesi, haber alınmaması üzerine kısa ve üstünkörü şekilde soruşturduğu vakaya atanmasını işliyor.</p>
<p>Kayıplar Bürosu kayıp Talip Uzunkaya’nın bulunması için bir arpa boyu yol almayınca üst mercilerden Şef Sabri Ateş vasıtasıyla iş daha önce başarılı işler yapan, açık dosya bırakmayan ( Çantacı ve Pilot bölümlerini hatırlayın ) Komiser yardımcısı Mutlu Kavgaz’a verilir.</p>
<p>Mutlu daha 25’indedir. Tecrübeli yardımcıları sayesinde teklemeden gitmektedir. Üç bölgeye ayrılan koca İstanbul’un en cafcaflı, en belalı, en sorunlu bölgesi olan Beyoğlu’nu da içine alan B bölgesine bakmaktadır. Beyoğlu’nu suçun başkenti olarak düşünün.</p>
<h3><strong>İşi ehline bırakın</strong></h3>
<p>Mutlu, Kayıplar Bürosunun dosyasını incelediğinde işin neden çözülmediğini daha iyi anlar. Doğru sorular sorulmadığı için doğru yöne evrilecek cevaplar da alınmadığını görür. İşin püf noktası kilit isimlerle hiç temas edilmemiş olmasıdır. Hal böyle olunca Mutlu soruşturmayı doğru kişileri bulup sorgulayarak genişletir. Genişleyince iş çetrefil bir hal alır.</p>
<p>Çoğu insan bilmez, Türkiye’nin en büyük armatörü Turgay Ciner’dir. Birçoğumuz onu medyadaki yerinden/rolünden hatırlıyor olabiliriz.</p>
<p>Gerçi şimdilerde medyadaki bir soruşturmadan dolayı arandığını ve yurtdışında olduğunu biliyoruz ama mevzu Turgay Ciner değil, mevzu bu büyüklükteki bir iş insanının karşısına çıkan 25 yaşlarındaki Mutlu Kavgaz’ın hâletiruhiyesi. Bu örnekle Mutlu’nun nasıl zor bir göreve getirildiğini anlatmaya çalışıyorum. Karşında Turgay Ciner veya Sabancı ya da beşli çete şirketlerinden birinin sahibi ayarında biri var ve pot kırmadan soruşturmayı derinleştirmesi gerekiyor. Üstelik de ensesinde Şef Sabri Ateş’in, hep ‘sakın yanlış yapma, karışmam!’ diyen sesi/uyarısını unutmamaya çalışarak…</p>
<p>Çantacı bölümü için devlet kurumlarındaki liyakate dikkat çekmiş bunun önemi üzerinde durduğunu <a href="https://bianet.org/yazi/liyakat-guzellemesi-267236" target="_blank" rel="nofollow noopener">söylemiştim.</a> Yazar bu bölümde de devamı niteliğinde ilerliyor, birçok ortak karakter devam ettiği için her kitaba bölüm dersek yanlış bir şey söylememiş oluruz. </p>
<p>O liyakat düsturunun önemini bu bölümde çok daha net bir şekilde görebiliyoruz. Zira Kayıplar Bürosunun elinde yılan hikâyesine dönen Talip Uzunkaya dosyası, işi bilenin eline düştüğünde nasıl da bir çırpıda çözülebileceğini gösteriyor.</p>
<p>Yazar ( lar ) işin ehlinin ne kadar önemli olduğunun altını çizerek müstahdemden müdür olmaz olursa nasıl yerimizde sayarıza çok güzel örnekler vermişler. Ya da ‘kepek bulamıyoruz, bakanım’ diyen çiftçiye, ‘o zaman kepek ekin’ diyebilecek kadar çiftçiden, tarımdan bihaber bakanın işinde ne kadar ehil olduğu örneğiyle daha anlaşılır hale getireyim.</p>
<p>Yazarların işaret ettiği tam da budur. Cinayet polisinin dosyayı görür görmez ertelenen, savsaklanan, unutulan ve çeşitli gerekçelerle sorulmayan bir dünya soruyu fark eder. Bundan sonrası sabır, metanet, nezaket ve teknik bilgisini konuşturmaya bakar.</p>
<h3><strong>Milat anı</strong></h3>
<p>Benim açımdan romanın en can alıcı kısmı Mutlu’nun üç yıla yakın, yanında taşıdığı silahını ateşleme kısmı.</p>
<p>Bu kısım zannımca okuyucunun da durup üzerinde düşüneceği bir bölüm… Zira yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi okuyucunun iliklerine işleyen bir bakış açısıyla vermiş yazar. Sosyolog İsmail Beşikçi’nin ‘ilk kurşun teorisini’ çoğu kişi bilmez.</p>
<p>İlk kurşun teorisine göre ilk kurşununu sıkan kişi artık eski kişi değildir; değişmiştir her açıdan. Sıkmadan önceki kişi ile sıktıktan sonraki kişi arasında çok fark vardır. Mutlu’nun da çok kısa da olsa karşısındaki saldırgana sıkıp sıkmamaktaki tereddüdü kahramanın insana, canlıya bakış açısını belirlerken okuyucuyu da bunun üzerine düşünmeye sevk eder.</p>
<p>Devletin ( erkin ) cenderesinden geçmiş, bunun eğitimini, disiplinini almış bu yönde yetişmiş birinin o ilk karşılaşmadaki kısacık tereddüdündeki dejenere olmamış, insani yönünü kaybetmemiş saf hali insanın her daim bir umut kapısı olabileceğini gösterir. En son kertede kendini savunmaya girmesi ise elbette ki insani bir refleksle açıklanabilir.</p>
<p>Eskiden şeker bayramı şimdilerde Ramazan Bayramı olarak bildiğimiz bayramın isminin değiştirilişini ruhumuz bile hissetmeden nasıl usulca kabul edişimizi satır aralarına saklayan Kavgaz-Armatör polisiye romana iyi bir örnek eser.</p>
<p>Yan hikâyelerle okuyucunun dikkatini dağıtmadan metnin gövdesini sağlamlaştıran temposu yüksek bir roman.</p>
<p>(HB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Somut siyaset: Türkiye’de görüntü, ahlak ve algı rejimi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/somut-siyaset-turkiyede-goruntu-ahlak-ve-algi-rejimi-320017</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/somut-siyaset-turkiyede-goruntu-ahlak-ve-algi-rejimi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/somut-siyaset-turkiyede-goruntu-ahlak-ve-algi-rejimi-320017</guid><description><![CDATA[Kemal Bey'in basın sözcüsü tarafından yapılan "Bu araçlar semboliktir" açıklaması hem siyasal ahlakın pragmatizmini hem de seçmenin somut olan üzerinden nasıl manipüle edilmek istendiğinin en sarih örneğidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Mutlak butlan sürecinin toz dumanı arasında birkaç gün önce karşıma çıkan haber, ilk bakışta sıradan bir siyasi görüntüydü: Bir parti genel merkezinin önüne konmuş iki araç ve üzerlerine yazılmış “satılık / haram” ifadeleri.</p>
<p>Türkiye’deki siyasal gündeme ve ahlak düzeyine alışkın biri için bu sahneler artık şaşırtıcı değil. Ama yine de bazı görüntüler, yalnızca politik değil, bilişsel bir soruyu da gündeme getiriyor: Biz siyasal olanı nasıl anlıyoruz ve bize nasıl gösteriliyor?</p>
<p>Türkiye seçmeni bilişsel olarak nerede? X'te gördüğüm “Bu ne ya, ilkokul düzeyi!” minvalindeki eleştiriler, beni bu yazıyı yazmaya motive eden asıl şey oldu. Kendime, "Bunu neden yapıyorlar?" diye yeniden sordum.</p>
<p>Bu olaylara bilişsel gelişim ve ahlaki muhakeme çerçevesinden bakmanın faydalı olacağını düşündüm. Referans aldığım düşünsel arka plan, Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı ile Lawrence Kohlberg’in ahlaki gelişim modeli. Ancak bu modelleri topluma uygulamam bir teşhis değil; sadece bir okuma biçimi ve anlama çabasıdır.</p>
<p>Asıl mesele şudur: Toplum gerçekten daha “somut mu düşünüyor”, yoksa siyasal alan giderek toplumu daha “somut düşünmeye zorlayan” bir yapıya mı dönüştü?</p>
<h3><strong>Somutluk Rejimi</strong></h3>
<p>Piaget’ye göre “somut işlemler dönemi” (7-11 yaş), bireyin düşünmeyi büyük ölçüde gözle görülen nesneler üzerinden kurduğu bir evredir. Çocuk mantık yürütür ancak soyut sistemleri (hukuk, ekonomi, kurum) zihninde tam olarak bağımsızlaştıramaz; düşünce “şeyler” üzerinden ilerler.</p>
<p>Türkiye’de siyasal tartışmalar uzun süredir bu somutluk rejimi içinde akıyor. Siyaset; araçlar, binalar, kalabalıklar ve lider görüntüleri üzerinden konuşuluyor. Soyut olan —kurumlar, anayasal düzen, güçler ayrılığı— geri plana itiliyor (Özellikle “Türk Tipi Başkanlık Modeli” ile bu durum daha da görünür hale geldi).</p>
<p>CHP önünde sergilenen araçlar meselesi bu bağlamda açık bir örnektir. Burada tartışma kurumsal yapı veya süreç üzerinden değil, doğrudan nesne üzerinden yürütülüyor. Araba artık bir araç değil, bir anlam taşıyıcısıdır. “Haram” ve “yolsuzluk” gibi ifadelerle birlikte nesne, doğrudan ahlaki bir hükme dönüşür.</p>
<p>Bu dönüşüm önemlidir çünkü nesne, yapının yerini alır. “Bu araç neden burada?” sorusu, “Bu kurum nasıl işliyor?” sorusunun cevabını kısa yoldan verir. Bu sadece bir iletişim tercihi değil, siyasal algının nasıl kurulduğuna dair yapısal bir göstergedir.</p>
<h3><strong>Ahlaki çerçeve: Kohlberg ve aidiyet siyaseti</strong></h3>
<p>Kohlberg’in ahlaki gelişim modelinde ise “geleneksel ahlak” düzeyi, bireyin doğru ve yanlışı aidiyet ilişkileri üzerinden değerlendirdiği aşamadır. Burada ahlak, evrensel ilkelerden çok “grubun normları” ve “otoritenin sözü” üzerinden şekillenir.</p>
<p>Türkiye’de siyasal davranışın önemli bir kısmı bu düzeyle paralellik taşır. İnsanlar bir aktörü değerlendirirken önce şu soruyu sorar: “Bizden mi?” Bu soru cevaplanmadan diğer tüm bilgiler ikinci plana düşer. Bu nedenle aynı olay, farklı gruplar için tamamen farklı anlamlar taşır. Bir taraf için “yolsuzluk göstergesi” olan durum, diğeri için “siyasi manipülasyon” olarak okunur. Referans noktası ilke değil aidiyet olunca, seçmen "bakar kör" haline gelir ve bu kararlar sonrasında pişmanlığa da dönüşebilir. </p>
<p>Burada kritik bir hata da yapmamak gerekir: Bu durum basit bir “toplumun bilinçsizliği” ile açıklanamaz. Bu, insan zihninin doğal işleyiş biçimidir. Ancak bu doğal eğilim, siyasal özneler tarafından sürekli beslenir ve istismar edilir. Evrensel ahlaki ilkelere geçilmesinin önündeki engeller (eğitim sistemi, kutuplaşma, kültür kodları) ise tabloyu daha da ağırlaştırır.</p>
<h3><strong>Medya rejimi ve somutlaştırma siyaseti</strong></h3>
<p>Son yirmi yılda kurulan siyasal iletişim düzeni, soyut tartışmaları sistematik olarak somut görüntülere indirgemiştir. Ekonomik model yerine “maaş artışı”, kurumsal reform yerine “büyük proje”, hukuk devleti yerine “lider müdahalesi” öne çıkarılmıştır.</p>
<p>Bu süreç yalnızca bir iletişim stratejisi değil, bilişsel bir yönlendirme biçimidir. İnsan zihni somut olanı daha hızlı işler; görüntü, anlatının önüne geçer. Siyaset giderek bir “görsel kanıt üretimi” alanına dönüşür. CHP önündeki araçlar meselesi de bu mantığa oturur. Amaç, güçlü bir bilişsel kısa yol üretmektir. </p>
<p>Bu tür semboller özellikle kararsız seçmen üzerinde hızlı etki bırakır. Uzun analizler gerektirmez, doğrudan ahlaki bir yargı üretir. Hatta kafası karışık olan iktidar seçmeni için iç rahatlatıcı bir kestirme sunar: “Öyle ya, birbirlerini yediklerine göre bu doğru olmalı.”</p>
<h3><strong>Yalan, çerçeveleme ve siyasal gerçeklik</strong></h3>
<p>Türkiye’de siyasal iletişim yalnızca “çerçeveleme” değil, doğrudan yanlış bilgi ve zaman zaman çarpıtma üzerinden de işlemektedir.</p>
<p>Olayların bağlamı eksiltilir, anlamı değiştirilir ya da tamamen farklı bir hikâyeye dönüştürülür. Dolayısıyla mesele yalnızca algı yönetimi değil, <em>post-truth</em> (hakikat sonrası) bir gerçeklik üretimidir. Bu, seçmenin bilişsel kapasitesinden bağımsızdır; çünkü kişi çoğu zaman nesnel gerçekliğe değil, kendisine sunulan bilgi çerçevesine göre karar verir.</p>
<p>Pierre Bourdieu bu yapıyı “habitus” kavramıyla açıklar: Bireyler tamamen bağımsızca düşünmezler; hangi tür düşüncenin mümkün olduğunu sosyal alan belirler. Habitus, dünyayı “doğal” ve “kendiliğinden doğru” algılamayı sağlayan görünmez bir çerçevedir. Bu çerçevede bazı sorular hiç sorulmaz, bazı cevaplar da sorgulanmadan kabul edilir. Dolayısıyla sorun bireysel algıda değil, toplumsal üretim biçimindedir.</p>
<h3><strong>Muhalefetin yapısal açmazı</strong></h3>
<p>Bu çerçevede CHP ve özellikle Özgür Özel liderliğinin karşı karşıya olduğu zorluk daha net görünür. Muhalefet, doğası gereği daha soyut bir dil kullanmak zorundadır: Hukuk devleti, kurumsal çürüme, ekonomik model, demokratik gerileme… Ancak bu dil, somutlaştırılmadığı sürece geniş kitlelerde hızlı karşılık üretmez.</p>
<p>Siyasal rekabet iki farklı dil arasında sıkışır:</p>
<ul>
<li>Biri: Hızlı, görsel ve duygusal,</li>
<li>Diğeri: Yavaş, yapısal ve analitiktir.</li>
</ul>
<p>Bu asimetri, muhalefeti sürekli “açıklama yapmaya” zorlarken iktidarı ise konforlu bir “gösterme” pozisyonunda tutar.</p>
<h3><strong>Kılıçdaroğlu ve siyasal dilin sınırları</strong></h3>
<p>Kemal Kılıçdaroğlu’nun "mutlak butlan" kararı sonrasında yeniden partinin ana aktörlerinden biri olarak konumlanma sürecine bakıldığında, muhalefet içi siyasal iletişim açısından ayrı bir gerilim hattı ortaya çıkmaktadır. Bu dönüş, yalnızca örgütsel bir hamle değil, aynı zamanda siyasal dil ve temsil biçimi açısından da önemli bir kırılmadır. Bu, son derece hesaplı bir planlama gibi okunabilir.</p>
<p>Bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun benimsediği söylem; büyük ölçüde “devlet aklı”, “düzenin korunması” ve kurumsal süreklilik vurgusunun örtük mesajlarını içerir. Eski yol arkadaşlarına ahlaki eleştiriler getirmesi, Kohlberg’in modelinde “geleneksel ahlak” düzeyine (yasa ve düzen eğilimi) yakın bir çizgide okunabilir; yani evrensel-eleştirel bir ilkeden ziyade, mevcut yapının korunmasını ve devletin sürekliliğini önceleyen bir çerçeve. Kılıçdaroğlu bir “devlet adamı”dır.</p>
<p>Bu durum, muhalefetten beklenen radikal eleştirel pozisyon ile daha korumacı ve düzen merkezli refleks arasındaki çatışmadır ve bilinçli olarak üretilmiştir. Sonuçta ortaya çıkan iletişim biçimi, muhalefetin yapısal eleştirisini bozarak, mevcut siyasal düzenin dilini benimsemekte ve bu yolla bir etki yaratmak istemektedir; yani iktidarın kurduğu iletişim rejimiyle örtüşen bir siyasal zemin üretmektedir. Kemal Bey’in partiye döndürülmesinin altındaki ana mesele de zannımca budur. İktidarla aynı dili üreten ve aynı ahlaki düzleme gelen bir CHP asla iktidar olmamalıdır ve zaten olamaz. </p>
<h3><strong>Siyaset bir düşünme biçimi midir?</strong></h3>
<p>Tüm bu çerçevede temel soru şudur: Türkiye’de siyaset bir “düşünme alanı” mıdır, yoksa bir “görme ve tepki verme alanı” haline mi gelmiştir?</p>
<p>Ezcümle, CHP önündeki araçlar tartışması, bu sorunun turnusol kâğıdı niteliğinde bir örneğidir. Bize nesnelerin yalnızca nesne olmadığını, doğrudan birer siyasal yargı üretim aracı olduğunu gösterir. Nitekim Kemal Bey'in basın sözcüsü tarafından yapılan "Bu araçlar semboliktir" açıklaması hem siyasal ahlakın pragmatizmini hem de seçmenin somut olan üzerinden nasıl manipüle edilmek istendiğinin en sarih örneğidir.</p>
<p>Siyaset giderek daha az düşünce, daha az ahlak, daha çok yanıltıcı bilgi ve daha çok görüntü üretmektedir. Ve bu döngü kırılmadıkça; değişen yalnızca araçlar, isimler ve sloganlar olacak, yapı ise baki kalacaktır.</p>
<p>Dolayısıyla en kritik mesele bu toplumun neyi düşündüğü değil, neyi nasıl düşünmeye zorlandığıdır. Bu sorunun cevabı, ülkenin geleceğini belirleyecek en önemli meselelerden biridir.</p>
<p>(NK/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Osman Özarslan ile Hafriyat üzerine]]></title><link>https://bianet.org/haber/osman-ozarslan-ile-hafriyat-uzerine-319868</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/22/osman-ozarslan-ile-hafriyat-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/osman-ozarslan-ile-hafriyat-uzerine-319868</guid><description><![CDATA[Osman Özarslan’ın ilk romanı Hafriyat , Türkiye’nin katmanlı hafızasını definecilik ,taşra ve bellek üzerinden kazıyor. Söyleşide yazar, romanın on altı yıllık yazım sürecini, erkeklik hallerini ve kadın karakter Yadigar’ın izini sürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye, geçmişin ve bugünün sert gerçekliği arasına sıkışmış, sürekli kendi üzerine yeni katmanlar ekleyen uçsuz bucaksız bir bellek sahasıdır. Bu coğrafyada katmanlar arası geçişlerin hızı, bizi tutarlı bir görme zemininden mahrum bırakırken, hatırlama süreçlerimizin sürekliliğini sağlayan eksenleri de kırıyor, bunun sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma belleğimizi benliğimizden uzaklaştırarak sınırları muğlak bir öznellik inşa ediyor.</p>
<p>Yazar akademisyen Osman Özarslan’ın ilk romanı ’Hafriyat’ İletişim Yayınları'ndan çıktı. Roman resmi tarihin dışında kalan yaşam anlatılarını, ötelenmiş sesleri ve görünmez kılınmış geçmişleri bugünün çatlaklarından yankılandırarak okuru bastırılmış tarihin altındaki görünmez yaşam parçalarıyla tanışmaya ve yüzleşmeye davet ediyor.</p>
<p>Özarslan, 'definecilik' olgusunu zenginleşme hayali ya da taşra meşgalesi olarak değil bu toprakların asli sahiplerinden devralınan dilsiz mirasa hoyratça ve çaresizce tutunma çabasını anlatırken, bugünün insanının köklerini bilmediği ya da adını koyamadığı geçmişiyle çarpık bir ilişki kurduğunun altını çiziyor. Hafriyat, okuru Türkiye'nin bitmek bilmeyen 'şimdi'si ile kadim 'geçmiş'i arasındaki tekinsiz boşlukta yürütürken bize hatırlamanın bir lütuf değil, ağır bir işçilik olduğunu fısıldıyor.</p>
<h3>16 yıllık bir demlenme süreci</h3>
<p><em>‘…. bizim son derece travmalarla dolu unutulmuş hatırlanmayı bekleyen hastalıklı bir hafızamız var. O yüzden kitabın adı Hafriyat ve buraları kazıp çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum.’’</em></p>
<p><strong><em>Kitabın sonunda, yazım sürecinin 2008 yılına kadar uzandığını görüyoruz. Bu kadar uzun bir süre bir metinle yaşamak karakterlerin ve mekânın sizin zihninizde nasıl bir evrim geçirmesine sebep oldu?</em></strong></p>
<p>Buradaki karakterlerin tamamı gerçek hayatta varlar ve olayların tamamı da neredeyse gerçek olaylar, yaşayanların hatırasına saygısızlık etmemek için mekânların ve kişilerin isimleriyle oynadım ve zamanda kaymalar yaptım. Sorunuzu buradan yanıtlamaya başladım çünkü Burdur Çavdır’da doğdum.</p>
<p>Birkaç cümle ile anlattığım şeyler benim hayatımın parçası. Bir de teknik bir mesele var, metni öncesinde kısa film sonrasında uzun metrajlı film olarak tasarladım, fakat Kültür Bakanlığı’ndan gerekli destekler alınamayınca romana dönüştü. Dolayısıyla, bu zaman karakterler üzerinden anlatmak istediklerimi bir çocuk gibi büyüttüğüm bir süreçti.</p>
<p>Tanıdığım insanların hayatlarına, on altı yıl boyunca daha derinden gözlemleyerek baktım; onların neden böyle bir kader yaşıyor olduklarını anlamaya çalıştım. Zaten bu yüzden adı Hafriyat. Marks’ın 18 Bruimere’de söylediği gibi <em>‘Genç kuşaklar sürekli önceki kuşakların hayaletleri, karabasanları ile mücadele etmek zorunda kalırlar’. </em></p>
<p>Taşrada bu biraz daha fazladır dolayısıyla biz bir bakiyenin üzerine geliyoruz. Hafriyat’ta bunu anlatmaya çalıştım aslında, Roma Dönemi’nden başlayan çok alakasız gibi görünen bir hikâye sonrasında II. Meşrutiyet'te başka bir hal alıyor, Cumhuriyet, 90’lar ve 2000’ler arası başka başka bağlamlar kazanıyor, işte bir kaderin hikâyesini tüm bu dönemler boyunca anlatmaya çalıştım<strong>. </strong></p>
<p>Bu anlamıyla talihsiz bir coğrafyada yaşıyoruz Roma’nın en kıyıcı imparatorları bu topraklarda yaşadı, Persler ve Yunanlılar bu topraklarda savaştı. Osmanlı, benim anlatmaya çalıştığım Teke Yöresinin üzerinden defalarca geçti. Bu topraklarda yüzyıllar boyunca insanlar kıyıma uğradı. Alevi oldukları için, tahtacı oldukları için, vergi vermedikleri için, askere gitmek istemedikleri için ve bunun sonucunda bizim son derece travmalarla dolu unutulmuş hatırlanmayı bekleyen hastalıklı bir hafızamız var. O yüzden kitabın adı Hafriyat ve buraları kazıp çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum.</p>
<h3>"Hatırlamak kolektif bir iştir"</h3>
<p><em> ‘</em><em>’Bir sürü sebepten dolayı bizim hafızamız defalarca kez formatlanmış.II. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve sonrasında zaten Osmanlı'nın belirli kurumları hariç pek kayıt tutma geleneği yok. Ama materyal kültürün bir hafızası vardır, mimarinin, coğrafyanın bir hafızası vardır</em><em>.</em><em>’’</em></p>
<p><strong><em>Romanda bir evin kuşaklar boyunca değişen yüzlerini görüyoruz, Mekân aynı, ancak hayatlar değişiyor. Bu noktada Türkiye’nin toplumsal hafızasını da bu üst üste birikmiş hafriyat katmanlarına benzetebilir miyiz? </em></strong></p>
<p>Hafıza benim özellikle çalıştığım alanlardan bir tanesi. Bunu övünmek için söylemiyorum. Belki bir lanettir!... Fakat ortalama bir insandan daha güçlü bir hafızam var ve bir sürü şeyi hatırlamak acı verici... İnsan neden hatırlar ve neyi unutur? Bu bağlamda anladığım şey şu: Hatırlamak kolektif bir iştir.</p>
<p>Bizler etrafımızdaki nesnelere bakarak, çevremizdeki insanlarla konuşarak ve özellikle şimdinin dünyasında dijital dünyanın etkisi ile hatırlar veya unuturuz. Kitabın tarihsel kesiti Roma dönemi ve 2000’ler ve bilerek bunu bu zaman dilimlerine ayırdım.</p>
<p>Ben lisansta Tarih okudum ve aslında bir şekilde kendi tarihçiliğim ile beraber, hesaplaşma gibi de düşünebiliriz çünkü sizin sorunuz ile alakalı olarak Tarih bu topraklarda çok kolay gibi görünen ama aslında dünyanın en zor mesleklerinden birisi.</p>
<p>İkincisi, bir sürü sebepten dolayı bizim hafızamız defalarca kez formatlanmış. II. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve sonrasında zaten Osmanlının belirli kurumları hariç pek kayıt tutma geleneği yok. Ama materyal kültürün bir hafızası vardır, mimarinin, coğrafyanın bir hafızası vardır. Bu yüzden, kitabı ben üç tarihsel katman olarak tasarladım. Köyün içerisindeki ev de bu katmanların bir yansıması olarak tasarlandı.</p>
<p>Birincisi açılış: ‘masal zaman’… Yani definecilerin ya da bize masal anlatmayı seven insanların görmek istedikleri biçimde karşımıza çıkan bir masal zamanı İkincisi: Cumhuriyet öncesi ve yer yer Cumhuriyeti de kapsayan kabaca 1910-1960 arası zamanı kapsayan ‘nostaljik zaman’. Ve son şimdinin sert gerçekliğine giriş… Bu yüzden kitabın güncel zamanını 2000’lerde durdurdum. Çünkü bugün hem küresel hem yerel ölçekte yaşadığımız birçok dönüşümün izleri o dönemde belirginleşti.</p>
<p>Türkiye’de Özal sonrası dönüşüm, Kürt meselesindeki çatışmalı süreç, 2000 yılındaki cezaevi operasyonları, 2001 ekonomik krizi ve 2002’de AKP’nin iktidara gelişi bu dönemin belirleyici gelişmeleri arasındaydı. Kitapta bunların üç temel zaman olarak yer almasının nedeni bu. 2000’ler toplumsal dönüşüm açısından önemli bir kırılma dönemiydi; kırsal yaşam değişti, kent yoksulluğu daha görünür hâle geldi.</p>
<h3>Normal tehlikeli bir kelime</h3>
<p>’’<em>Absürt kişinin kaderin oyuncağı olmasıdır.</em>’’</p>
<p><strong><em>Kitabın kahramanları için ‘absürt’ tabirini kullanıyorsunuz. Ancak bu karakterlerin yaşamları kendi tercihleri değil, sanki bir zorunluluğun sonucu. Neden gerçeklik taşrada bu biçimde yaşanıyor ve sizce Türkiye gerçekliğinde ’normal’ nedir?</em></strong></p>
<p>Normal tehlikeli bir kelime ama bunu kabul edilebilirlik üzerinden düşünürsek ya da insana yakışır haysiyetli bir yaşam üzerinden düşünürsek bence insana yakışan ‘norm’ haysiyetli bir şekilde yaşamak ve gömülebilmektir.</p>
<p>İnsan hayatının anlamını biz çoğunlukla ölme biçimlerine ve ölenlere nasıl muamele yapıldığına bakarak anlayabiliyoruz. Siz de bilirsiniz ki Sophokles’in klasik trajedisi Antigone’si aslında dünyanın üzerindeki en büyük lanet ölülerinizle ne yaptığınız yahut yapamadığınızdır. Özellikle 6 Şubat depremine baktığımızda biz ölen insanlarımızın insan haysiyetiyle nereye gömüldüğünü göremedik.</p>
<p>Dünyada bundan daha absürt bir şey olamaz<strong>!</strong> İkincisi taşra meselesine gelirsek, insana saçma gelen şey müdahale edemediği, iradesini katamadığı dolayısıyla kendi iradesi dışında olan şeyler. Taşrada yaşayan insanların gerçekten bir hayatı var mıdır, onlara kaç kuşaktır atalarından kalma evler, düşmanlıklar, dostluklar dışında bir hayatları var mıdır? Bunun din ve millet ile de bir alakası yoktur. Yunanistan’dan gelen Türkmenlere yahut Türkiye’den Yunanistan’a giden Rumlara baktığımızda yine orada da devredilen kaderlerini yaşadıklarını görürüz.</p>
<p>Bu anlamıyla absürt kişinin kaderin oyuncağı olmasıdır. Bu kavramı tam da bu zamanlarda daha şiddetli hissetmemizin büyük sebebi, bizim kendi irade imkanlarımızın dijital algoritma terörü ile aşırı güçlenmiş feodal teknokratik rejimlerle ya da denetleme mekanizmaları ile elimizden alınarak sosyal devletin tasfiye edilmesiyle daha derinden yaşıyoruz.</p>
<p>Sivil toplumdan örgütlenme imkânlarımızdan soyutlanıyoruz, bizim önümüze konulanı kabul etmekten başka çıkar yol yok gibi görünüyor, bu yüzden zaten deli gibi distopik edebiyat okuyoruz, ya da distopik filmler-belgeseller izliyoruz son zamanlarda. <em>Mary Shelley</em>’in 1818’lerde yazdığı <em>Frankenstein</em>, yahut <em>Kafka</em>’nın 1915’te yayımlanan ilk uzun eseri <em>Dönüşüm</em>. Hepsi yüzyıl sonra <em>best seller</em> oldu. Bu yüzyılda absürt ve distopyaya dönüşümüzün bir gerçekliği var.</p>
<h3>Testosteronlu kokular</h3>
<p><em>“… Yadigâr karakterini inşa etmeliydim ve çok zorlandım; iki psikologdan yardım aldım bu süreçte ve bir erkek olarak kadınlara temas etmekte zorlandığımı ve kadın ruhundan pek anlamadığımı fark ettim.</em><em>’”</em></p>
<p><strong><em>Kitabınızdaki karakterlerin neredeyse tamamı erkek bunu bir tür definecilik ile ‘erkekliğin ispatı’ yahut ‘mitolojik bir kahraman olma’ çabası olarak okuyabilir miyiz? </em></strong></p>
<p>Burada birkaç teknik mesele var birincisi kahramanlarımızdan tek kadın olan Yadigâr’da aslında olmayacaktı o da erkekti fakat bir arkadaşımın müdahalesiyle kadın oldu. Ben taşralı bir erkek olarak erkeklerin dünyasını daha iyi biliyorum. Bir erkek olarak Yadigâr karakterini inşa etmeliydim ve çok zorlandım. İki psikologtan yardım aldım bu süreçte ve bir erkek olarak kadınlara temas etmekte zorlandığımı ve kadın ruhundan pek anlamadığımı fark ettim.</p>
<p>İkincisi ben bu romanı erkeklerin testosteronlu kokuları gelecek şekilde yazmak istedim. Üçüncüsü, öyleymiş gibi yapıyoruz ama erkeklerin dünyasında aşka pek yer yok, bu yüzden Hafriyat’ta aşk yok bunu iki sebepten dolayı yapmadım.</p>
<p>Birincisi, edebiyat dünyasının reçetesi gibi görülen roman varsa aşk olmalıdır düsturunun dışına çıkmak istedim. Tüm bunlardan kaynaklı olarak erkekleri daha çok yazdım ve erkeklere bakınca ne yapmaya çalıştıklarını da daha kolay anlayabiliyorum, çünkü sizin de söylediğiniz gibi, erkekliğin şemaları daha net erkekliği ispat etmek, yarışmak yahut mitolojik bir kahramana öykünmek.</p>
<p>Campbell’in kahramanın sonsuz yolculuğunda anlattığı mitopoetizm de bir erkeklik hikâyesi aslında. Bir arkadaşımla, defineci bir ekiple yaptığımız mülakatta, ekip, Köyceğizde bir yamaçtan ötekine ana karayı delerek karşı yamaca geçtiklerini anlatmışlardı. Gerçekse kötü, yalansa daha da kötü ama her durumda, burada mesela dikkatle baktığımızda Ferhat ile Şirin hikayesini görebiliyoruz. Bunun define motivasyonu olmadığı açık burada hümanizmanın, rasyonel dünyanın sınırlarının dışındaki çizgilerde cinler, periler ve erkekler var.</p>
<h3>Bir iskambil kağıdına servetini basmak</h3>
<p><em>‘’Bir insan bir iskambil kâğıdına bütün servetini nasıl basabilir? …. Ailesini sevdiklerini perişan etme pahasına bunun peşine nasıl düşebilir?’’</em></p>
<p><strong><em>Hafriyat’ta defineciliğin taşrada sınıf atlama, yazgı bozma, hayattaki ezilmişlikten kurtulma gibi umut barındıran vaatleri sonu hüsran ile bitse de süreklilik barındıran bir istenç olmasının nedeni sizce nedir?</em></strong><strong> </strong></p>
<p>Bu soru benim tüm akademik hayatım boyunca anlamaya çalıştığım şeylerden biridir. Mesela bir insan bir iskambil kâğıdına bütün servetini nasıl basabilir? Veya bir insan tüm hayatını bir dövüş horozuna ya da dövüş köpeğine nasıl adayabilir? Ya da biri bir yerde bir işaret gördüğünü ve bunun sonucunda da orada tonlarca altın olduğuna kendisini nasıl inandırabilir? Ailesini sevdiklerini perişan etme pahasına bunun peşine düşebilir?</p>
<p>Gerçekten böyle insanlar olmakla birlikte onlara saygı duyarak diyebilirim ki; Burada, benim anlamaya çalıştığım ilk mesele bu insanlar neden bunun peşinde ve onları ikna eden şey ve onları bunların peşinde koşmaya iten motivasyon ne?</p>
<p>İkincisi ise, ben bunun bireysel bir şey olmadığını düşünüyorum. Bence defineciler bu dünyadan umudu kalmamış insanlar ve tutunamamışlar, bunu besleyen bir sistem var. Ayrıca, dinsel kaynaklı spiritüalizm taşrada olabildiğince yaygın; cincilik, falcılık, okültizm yani arkeolojik ikonografi ve semiyotik okumasından oldukça uzak yorumlar. Bunlara ek olarak, insanlar hem kendileri hem çocukları için devlet tarafından sağlanacak bir sosyal devlet imkânı göremiyor ve kendilerini bir şekilde garantiye almak istiyorlar.</p>
<p>Dahası, İnanılmaz kötü bir dünyada yaşıyoruz yani burada esas mesele hakikat yokluğu. 20.yy da en güzel olan şey aynı zamanda en kötü olan şey herkesin bir hakikatinin olmasıydı. Kimisi Allaha kimisi Sosyalizme kimisi inandığı başka şeylere kendini verebiliyordu. 90’lar ile birlikte bu zemin ortadan kalktı Donald Trump veya Elon Musk gibi şarlatanlara yerini bıraktı ve artık insanlar şunun farkına vardı ‘doğru ben ne söylediysem o’dur’’ ve her yanlışlığı ben sonuna kadar savunabilirim. Dolayısıyla arkeoloji gibi son derece sofistike, insanların beğenileri ile son derece alakalı, bir ulusun, Avrupa’nın, dünyanın tarihi ve kaderi ile son derece alakalı bir bilimin bir parçası olmaya çalışmak, onun içerisine girerek hem ulusun tarihini kaderini yazgısını değiştirmeye çalışmak, hem insanların beğeni yargılarıyla oynamaya çalışmak yani mansplaining dediğimiz erbilmişlik performansı da insanların gözünü kamaştırıyor.</p>
<p>Ve tabii son olarak bu mesele arkeologlarla da ilgili çünkü arkeoloji halka inmiş bir bilim değil, bu mümkün müdür bilmiyorum arkeoloji son derece kendi içine kapalı bir disiplin. Elitizm diyerekten popülizm yapmak isteniyorum fakat kapalı devre çalışan yerel ahaliyle kazı alanlarının son derece izole oldukları yani arkeoloji dünyasının insanlara bakınca folklor gördüğü, insanların da arkeolojiye baktığında define gördüğü tuhaf bir anlaşılmazlık dünyası. Belki burada kamucu sanat tarihi, arkeoloji yapılarak mesafe kapanabilir. Buraları daha dikkatle, ciddiyetle interdisipliner olarak düşünmek, tartışmak lazım.</p>
<h3>"Yadigar’ın kaderi muhalif dünyayla aynı"</h3>
<p><em>‘’Yadigâr'ın hikayesi devam edebilir.’’</em></p>
<p><strong><em>Yadigâr’ın yaşam direnişini kitabın sonuna kadar görüyoruz. Onun hem taşraya içkin hem taşra dışı bir yol almasının hikâyesi devam edecek mi?</em></strong></p>
<p>Hafriyat'ın kendi içinde bir bitişi var ama Yadigâr'ın hikayesi devam edebilir, ben onu bir yolculukta bıraktım. Çünkü Yadigâr Türkiye’deki Sosyalist hareketin ortalaması. Nasıl ki Türkiye’deki sosyalist hareket kendine bir yol arıyorsa ya da en genel anlamıyla muhalif hareket travmatize olmuş, hafızasını yitirmiş, işkence görmüş, tecavüze uğramış, baskılara uğramış, yolunu kaybetmiş hepsinden önemlisi bunları kaydettiği sabitleri yoksa, Yadigar’ın da yok. Dolayısıyla Yadigâr'ın kaderi muhalif dünya nasıl şekillenecek ile alakalı tasarladığım şeyler var fakat tarihin biraz ilerlemesi lazım.</p>
<p><em><a href="https://iletisim.com.tr/kitap/hafriyat/10705" target="_blank" rel="nofollow noopener">Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın</a></em></p>
<div class="box-1">
<p><strong>Osman Özarslan hakkında?</strong></p>
<p><em>Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Lisans (2010), aynı üniversitenin Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans (2015) ve Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde doktorasını tamamladı (2019). Kemalizm Sovyetler Sosyalizm, Dekalog-Kemalist İlahiyat İçin Bir İlmihal, Hovarda Alemi-Taşrada Eğlence ve Erkeklik kitapları farklı yayınevleri tarafından basıldı. Halen, Başkent Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Öğretim Üyesi. Çeperin dışında kalmış taşra coğrafyalar ve toplumsal normlar tarafından içerilemeyen berduşlar, piizciler, defineciler, kumarbazlar, muskacılar, gibi değişik gruplar üzerine çalışmalarını sürdürüyor.</em></p>
</div>
<p>(FA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[1993 Nijeryası’na bir yolculuk: Babamın Gölgesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/1993-nijeryasina-bir-yolculuk-babamin-golgesi-319855</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/1993-nijeryasina-bir-yolculuk-babamin-golgesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/1993-nijeryasina-bir-yolculuk-babamin-golgesi-319855</guid><description><![CDATA[Birbirine hem çok yakın hem de çok uzak olan babalar ile oğullarının dünyaları, Akinola Davies Jr.’ın büyüleyici dramasında incelikli biçimde kesişiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>“En sevdiğim yazarlardan biri olan James Baldwin, Amerika’daki Sivil Haklar Hareketi üzerine konuşurken Malcolm X ve Martin Luther King Jr.’ın yaptıkları karşısında kendini yetersiz hissettiğini söyler ve ‘Benim katkım ne?’ diye sorar. Kitleleri bir araya getiremiyor ya da doğrudan mücadele etmiyor gibidir. Ancak bir noktada kendi görevini ‘tanıklık etmek’ olarak kavrar. Tanıklık, dünyanın nasıl algılandığını ve nasıl çerçevelendiğini anlamamızda kritik bir rol oynar, gazetecilik de bunun bir parçasıdır. Bu filmde de çocuklar aslında tanık konumundadır.”<sup>1</sup></em></p>
<p>78. Cannes Film Festivali’nde Resmî Seçki kapsamında gösterilen ilk Nijerya yapımı olan Akinola Davies Jr.’ın ödüllü filmi “Babamın Gölgesi” (<em>My Father’s Shadow</em>), 1993 Nijeryası’nın politik ve toplumsal çöküş atmosferinde, izleyiciyi kuşatan bir baba-oğul hikâyesi üzerinden hem kişisel hem de tarihsel bir kıyamete götürüyor.</p>
<p>1993 yılı, Nijerya tarihinde askerî yönetimden sivil yönetime geçiş çabaları, iptal edilen seçimler ve bunu takip eden siyasi krizlerle şekillenen bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Ülkede 12 Haziran’da sivil yönetime dönüşün ilk adımı olarak başkanlık seçimleri yapıldı. Sosyal Demokrat Parti adayı Moshood Abiola, gayriresmî sonuçlara göre yarışı açık ara önde götürürken, dönemin askerî cunta lideri İbrahim Babangida seçimleri usulsüzlük gerekçesiyle iptal etti. Karar, ülkede büyük protestolara neden oldu. Seçim krizinin derinleşmesiyle Babangida istifa etmek zorunda kaldı ve kasım ayında General Sani Abacha, askerî darbeyle yönetime el koyarak yeni bir diktatörlük dönemi başlattı. 25 Ekim’de ülkede demokrasinin yeniden tesis edilmesini talep eden dört genç, bir yolcu uçağını kaçırdı. Eylemciler hükümeti protesto etmek için üç gün boyunca uçağı rehin tuttu.<sup>2</sup></p>
<p>Yönetmen Akinola Davies Jr., <em>Babamın Gölgesi</em>’nin senaryosunu, ilk kısa filmi <em>Lizard</em>’da (2020, Birleşik Krallık) olduğu gibi, Nijerya’da birlikte büyüdüğü kardeşi Wale Davis ile kaleme aldı. Filmin başrollerinde, tıpkı kendileri gibi iki erkek kardeş var: Akin (Godwin Egbo) ve Remi (Chibuike Marvellous Egbo). Çocuk oyuncuların gerçek hayatta da kardeş olması, oyuncu seçimi sürecinden oldukça sonra fark ediliyor. Hâliyle kardeşlerin filmdeki babaları Folarin’le (Sope Dirisu) uyumu dışarıdan olağanüstü bir başarı gibi görünürken, yönetmen için “büyük bir tesadüfün getirdiği şans” olarak yankılanıyor.</p>
<p>Film, iki erkek kardeşin babalarıyla kurdukları –ya da kurmaya çalıştıkları– bağın etrafında şekilleniyor. Sürekli şehir dışına çalışmaya giden Folarin’in nihayet peşine düşen Akin ve Remi, bu yolculukta hem babalarını anlamaya hem de onun yokluğunun açtığı boşlukla yüzleşmeye çalışıyor. Hikâye, bunaltıcı sıcaklar ve ülkenin politik gerilimi arasında, kimi anlarda rüya estetiğine yaklaşan, dışarıdaki sesleri duyduğunuz kimi anlarda ise neredeyse kâbusa dönüşen bir geçiş anlatısına evriliyor. Yolculuk, aynı zamanda ekonomik güçlüklerin gündelik hayatı nasıl belirlediğini görünür kılan bir hat üzerinde ilerliyor. Her adımın maddi bir karşılığı olduğu mekânsallıkta, baba ve çocuklar bir noktadan sonra otostopla yol almak ve hayatta kalmanın temel pratiklerine dönmek zorunda kalıyor. Maddi kaygılarla kıvrılan yollar zamanla yerini lagünlerin parıltısına bırakırken, Lagos’un yüzen favelası Makoko kısa; ama çarpıcı bir görsel kesit olarak beliriyor. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/i5emoqy25p78bdpcox2b9dfbb2lo.jpg" alt=""></p>
<h3>Bir hafıza ve acı mekânı olarak okyanus</h3>
<p>Yolculuk, çocukların babalarına duydukları sevgiyi, merakı ve hayranlığı gösterdiği kadar ondan alamadıklarını sorguladıkları ve hatta bunun hesabını sordukları bir ana da evriliyor. Folarin, görünürde, çocukları için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bir baba; ancak muhakkak eksiklikleri var ve genel olarak babalık müessesesini düşündüğümüzde Folarin, ortalama bir babadan daha az kusura sahip. Fakat nihayetinde iş gerekçesiyle çocuklarını ve eşini ihmal edebilen, onlara ayırabileceği vakti sevgilisine ayırabilen bir baba. Hâliyle, yolculukta kavradığı şeylerden biri de, yaptığı hatalar ve eşini ne kadar sevdiği oluyor. Folarin şimdi, çocuklarını, Nijerya’nın politik kıyametinden korumak için elinden geleni yapıyor. Tüm bu kasvet içinde ise filmde büyüleyici bir sahne açılıyor: Baba ve çocukları, güneşin vurduğu berrak suda yüzüyor ya da deyim yerindeyse arınıyor ve en masum zamanlarından birini yaşıyor. Akinola Davies Jr., bu sahneyi şöyle anlatıyor: “<em>Bütün film aslında o merkez sahne etrafında kurulmuş olabilir. Senaryoyu ilk okuduğumda beni en çok duygulandıran şey de oydu. Batı Afrikalıysanız, okyanus hayatınızda çok büyük bir karakterdir. Köleleştirilmiş insanların ve transatlantik ticaretin tarihine geri gittiğimizde okyanus çok fazla hafızayı, çok fazla acıyı taşır. Ama aynı zamanda, animist bir yerden baktığımızda, ona büyük bir saygı da duyarız. Okyanus, düşünceleri ve duyguları açığa çıkarma, berraklaştırma gücüne sahiptir</em>.”</p>
<a href='/haber/frantz-fanon-somurgecilik-ve-afrika-kultur-sanati-uzerine-sarah-jilani-ile-soylesi-315495' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/01/12/fanon-somurgecilik-ve-afrika-kultur-sanati-uzerine-sarah-jilani-ile-soylesi.png' alt='Frantz Fanon, sömürgecilik ve Afrika kültür-sanatı üzerine Sarah Jilani ile söyleşi' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Frantz Fanon, sömürgecilik ve Afrika kültür-sanatı üzerine Sarah Jilani ile söyleşi</h5>
<div class='date'>12 Ocak 2026</div>
</div>
</a>

<p>Filmde okyanus gibi hayvanlar da önemli bir yer tutuyor. Bunda elbette yönetmenin, Yoruba adlı kabileden gelmesinin anlamı büyük. Yine yönetmenin aktardığına göre kabile, yerli inanç sistemi gereği doğanın her unsurunun bir ruhu olduğuna inanıyor ve kültürlerinde ağaçlardan okyanuslara, hayvanlardan aya kadar her şeye derin bir saygı duyuluyor. Bir kolyenin kuşaktan kuşağa aktarımı etrafında sembolik bir hat kuran film, yönetmen tarafından atalarına bir ithaf olarak konumlanıyor. Silahlı erkeklerin, patlama ve motor seslerinin sürekli dolaşımda olduğu anlatı içinde en dikkat çekici yönlerden biri ise farklı erkeklik formlarının incelikli biçimde katmanlaştırılması. Film, tüm bu kaotik atmosfere rağmen izleyiciyi yabancılaştırmadan, aksine duygusal bir geçirgenlik içinde <em>orada</em> tutmayı başarıyor. </p>
<p>Bu yönüyle de <em>Babamın Gölgesi</em>, bir büyüme hikâyesi ya da politik bir arka plan anlatısı olmanın ötesinde, izleyiciye düşünsel bir alan açıyor. Kişisel olan ile tarihsel olanın sürekli birbirine temas ettiği evrende, bakış yalnızca olanı kaydetmiyor; aynı zamanda onu yeniden kuruyor. Hatta bazen görmek istediği gibi kuruyor. Bu da en çok anlatının çocukların bakışı üzerinden kurulması, yani izleyicinin dolaylı bir sezgi alanına taşınmasıyla sağlanıyor.</p>
<p>Son kertede film, bir coğrafyanın politik çalkantılarını anlatırken baba figürünü de, devleti de, doğayı da aynı kırılganlık içinde var ediyor. Ve tüm bu parçalı yapının içinde geriye yalnızca bir anlatı değil; iz bırakma, hatırlama ve bakma biçimi bırakıyor. </p>
<p><iframe style="border-radius: 12px;" src="https://open.spotify.com/embed/track/3TtNcFpjnhhZ7h3ogFkqub?utm_source=generator" width="100%" height="352" frameborder="0" allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy" data-testid="embed-iframe"></iframe></p>
<div class="box-1">
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>[1] <a href="https://mubi.com/tr/program-notes/a-conversation-with-the-ocean-akinola-davies-jr-on-my-father-s-shadow" target="_blank" rel="noopener">https://mubi.com/tr/program-notes/a-conversation-with-the-ocean-akinola-davies-jr-on-my-father-s-shadow</a><br>[2] <a href="https://www.britannica.com/topic/history-of-Nigeria" target="_blank" rel="noopener">https://www.britannica.com/topic/history-of-Nigeria</a></p>
</div>
<p>(TY/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Omelas: Modern dünyanın bodrum katları…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/omelas-modern-dunyanin-bodrum-katlari-319845</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/omelas-modern-dunyanin-bodrum-katlari.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/omelas-modern-dunyanin-bodrum-katlari-319845</guid><description><![CDATA[Ursula K. Le Guin’in Omelas’ı Bırakıp Gidenler adlı öyküsünde bir şehrin mutluluğu, bodruma kapatılmış bir çocuğa bağlıdır. Herkes bilir bunu. Birileri kalır, birileri gider. Modern dünyanın bodrum katlarını gören okura da ahlaki bir ikilem düşer…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>“Bir an için düşün ki, ‘insanlığın kaderi’ denilen yapıyı sen meydana getiriyorsun. Amacın da, sonunda insanları mutluluğa kavuşturmak, onlara en sonunda barışı ve rahatı kazandırmaktır. Yalnız, bunu sağlamak için kaçınılmaz bir şekilde bir tek küçük varlığı, diyelim intikamı alınmamış, gözyaşları içinde minimini yumruğu ile göğsünü döven o küçük çocuğu işkence ile öldürmek gerekiyor, sen bu şartlar altında böyle bir yapının mimarı olmaya razı olur muydun? Söyle! Ama yalan olmasın söylediğin!”</em></p>
<p>Bu sarsıcı soru Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri romanından;  5. kitap, 4. bölümde İvan Karamazov, kardeşine sorar. Alyoşa da “Hayır razı olmazdım” yanıtını verir.</p>
<p>Bir yazar gençlik yıllarında okuduğu bu bölümden çok etkilenir ama zaman içinde unutur. Yıllar sonra bu soru, başka bir yerde, başka bir şekilde karşısına çıkınca sarsılır ve “William James’in Bir Teması Üstüne Çeşitlemeler” diye ithafta bulunarak bir öykü yazar.</p>
<p>O yazar; Ursula K. Le Guin’dir, o öykü de “Omelas’ı Bırakıp Gidenler.”</p>
<p>Bu öyküde o soru apaçık yoktur, ancak sonuna geldiğimiz de zihnimizde kendiliğinden belirir ve bizi vicdani bir ikilem ortasında bırakır. Çünkü metin çok sade bir dille anlatılsa da hikaye oldukça serttir.</p>
<h3>Klasikleri unutmak ve tabelaları tersten okumak</h3>
<p>Yıllar sonra okuduğumda ilk okuyuşuma göre daha mutsuz, daha rahatsız olduğum bu öykünün felsefi derinliğine geçmeden önce, 2018 yılında kaybettiğimiz Ursula K. Le Guin’i saygıyla anmak isterim. Neredeyse bütün külliyatını okuduğum, hem kaleminden hem de bakış açısından derinlemesine etkilendiğim Le Guin, 20. yüzyılın en önemli bilimkurgu ve fantastik edebiyat yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak bu tanımı çok da eksik bulurum.</p>
<p>Çünkü Le Guin’in eserleri; felsefe, antropoloji, siyaset, anarşizm, feminizm, etik, dil, toplumsal yapı ve insan doğası üzerine derin düşünsel katmanlar taşıyor. Le Guin’in metinleri çoğu zaman “başka dünyalar” anlatıyor gibi görünse de aslında anlattığı tam da bizim dünyamız. Hem de çoğu zaman katı gerçekçi romanlardan bile daha sert…</p>
<p>“Omelas’ı Bırakıp Gidenler” de öyle bir öykü. Ayrıntı Yayınları’ndan “Rüzgarın On İki Köşesi” adıyla yayımlanan kitapta Ümit Altuğ çevirisiyle yer alan öykünün girişinde yazar, kendine has ironisiyle şöyle bir açıklama yapıyor:</p>
<p>“Bu fikirleri nereden buluyorsunuz Bayan Le Guin? Dostoyevski’yi unutarak ve karayolu tabelalarını tersten okuyarak tabii ki. Başka ne olabilir?”</p>
<p>Evet Le Guin, Dostoyevski’yi okumuş, zihninin kıvrımları arasına saklamış ve “Omelas” ismini de “Salem” kelimesi tersten okuyarak türetmiş.</p>
<p>Salem, yani barış... Ne büyük bir ironi! Mutluluk, barış ve refah dediğimiz şeylerin altında görünmeyen bodrum katları olduğunu fark etmek...</p>
<h3>Cennet gibi kusursuz bir kent!</h3>
<p>Hikâye bir yaz şenliği ile açılıyor: Deniz kenarındaki parıldayan Omelas kentinde kırlangıçlar havalanıyor, bayraklar dalgalanıyor, rengârenk kıyafetler içindeki insanlar, müzisyenler ve atlar geçit töreninde yürüyor.</p>
<p>Omelas; kralı, köleleri, borsa spekülasyonları ya da gizli polisleri olmayan, insanların mutlak bir neşeyle, bilgelikle ve özgürce yaşadığı tam bir cennet. Yoksulluk yok, savaş yok, baskı yok.</p>
<p>Ancak bu görkemli tablonun elbette ağır bir bedeli var. Şehrin güzel binalarından birinin altında, penceresiz, kilitli ve pis bir bodrum katı bulunuyor. İçeride de bir çocuk! Bir kız da olabilir bir oğlan da! Altı yaşında gösteriyor ama aslında on yaşına yaklaşmış.</p>
<p>Omelas’taki herkes - çocuklar dahil - bu mahzenin ve içerideki çocuğun varlığını biliyor. Kentin o uçsuz bucaksız refahının, sanatının, biliminin ve tüm insanlarının mutluluğunun tek şartı; bu çocuğun o karanlık odada acı çekmeye devam etmesi… Ona gösterilecek tek bir şefkatli kelime ya da gün ışığı, Omelas’ın tüm saadetini o anda yok edecek!</p>
<h3>Gerçeği öğrendiğin an…</h3>
<p>İnsanların çoğu bu gerçeği ilk öğrendiğinde ağlıyor, öfkeleniyor ama zamanla sistemin “kaçınılmaz bedelini” kabul ediyor. Fakat bazıları, o mahzeni gördükten sonra evine dönmüyor, sessizce Omelas’ı bırakıp gidiyor.</p>
<p>Öykü boyunca Le Guin’in yaptığı en etkileyici şeylerden biri de okuru Omelas’ın kurucusuna dönüştürmesi. Yazar sürekli bizimle konuşuyor: “Belki teknoloji vardır… İsterseniz trenler ekleyin… Buna inanmadınız mı?” derken Omelas’ı birlikte kuruyoruz.</p>
<p>Le Guin, bu minimalist ama postmodern hamlesiyle bizi sadece bir okur olarak bırakmıyor; yavaş yavaş Omelaslı birine dönüştürüyor. Ve sonra da bodrumdaki o çocukla karşılaştırıyor.</p>
<p>Tam kentin sefasını sürecekken sorulmamış bir soruya yanıt ararken buluyoruz kendimizi…</p>
<p>Dostoyevski soruyu felsefi bir tartışmanın içine yerleştirmiş, bana göre Le Guin daha ötesine geçip; bizi doğrudan bodrumun kapısına götürüyor. Elbette biz de Alyoşa gibi kati bir şekilde “Hayır” cevabını verebiliriz. Ancak biraz düşününce yanıtın o kadar da basit olmadığı anlaşılıyor.</p>
<h3>Tek bir öykü, çoklu okuma</h3>
<p>Omelas kısacık bir öykü ama üzerine çok farklı okumalar yapılabiliyor; kapitalizmden utulitarizm (faydacılık) eleştirisine,  politik sessizlik ve suç ortaklığından psikolojik (Jungcu) bakış açısına kadar türlü şekillerde çıkarımlar mevcut.</p>
<p>Politik okumalarda, kötülüğü bilmesine rağmen günlük hayatına devam edenlerin totaliter rejimlerdeki sessizliği ve “Ben yapmıyorum, sistem böyle” sığınması eleştiriliyor. Jungçu okumada ise o çocuk, toplumun yüzleşmek istemediği tüm acıları, sefaleti ve günahları yüklediği ortak “gölgesi” olarak kabul ediliyor.</p>
<p>Hepsi kabulüm ancak modern dünya, sanırım hepsini birden harmanlıyor.</p>
<p>Yıllar sonra aynı öyküyü okuduğumda çok daha huzursuz, çok daha mutsuz oldum demiştim ya… Kesinlikle Omelas’ı Bırakıp Gidenler, yaş aldıkça etkisi artan bir eser. Çünkü kurgunun içinde duramıyorsunuz artık, modern dünyanın görünmez bodrum katlarında kimlerin yaşadığını biliyorsunuz.</p>
<p>Mesela; MESEM kapsamında çalıştırılan çocuklar, aylarca maaşlarını alamayan madenciler, güvencesiz çalıştırılan göçmen işçiler, siparişlerimiz gecikmesin diye kontrolsüzce trafiğe sürülen motokuryeler, lüks markalar için Asya’nın bir yerlerinde kötü koşullarda üretim yapan işçiler… Liste uzayıp gidiyor.</p>
<p>İşte bu noktada anlıyorsunuz ki Omelas’ta anlatılan sadece kişisel bir mesele değil. Sadece bireysel vicdan değil. Başkalarının acısı üzerinden mutluluk devşirmek zaten başlı başına korkunç bir mesele de Le Guin’in asıl işaret ettiği yer başka: Alışmak.</p>
<p>Hatırlayalım; Omelas halkı doğrudan işkence yapmıyor. Ama sistemi sürdürüyor.</p>
<p>Modern toplum da çoğu zaman böyle işlemiyor mu?</p>
<p>Evet biz kötülüğü doğrudan üretmiyoruz ama… Tam bu noktada, öykünün en büyük etik illüzyonuyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz.</p>
<h3>Gitmek mi zor, kalmak mı?<strong> </strong></h3>
<p>Suare Öykü Kulübü’nde bu öyküyü konuşurken hemen hepimiz istisnasız aynı şeyi söyledik: “Ben kesinlikle Omelas’ı terk edenlerden olurdum.” Yıllar evvel ilk okumamda ben de kendimden çok emin bir şekilde söylemiştim bunu. Gitmek, bizi o suçluluk duygusundan arındıran, vicdanımızı temize çeken edebi bir sığınak çünkü.</p>
<p>Mesele sadece bir gitmek ya da kalmak meselesi olsa keşke… Hadi gidelim…</p>
<p>Ama peşinden hemen başka sorular geliyor. Mesela; gidenler gerçekten bir ahlak abidesi mi?</p>
<p>Çocuk hâlâ bodrumdayken…</p>
<p>Onlar yalnızca arkalarını dönüp uzaklaşıyorlar. Bu yüzden bazı yorumcular gidenleri; pasif vicdanlılar, sistemden kaçan entelektüeller ya da bireysel ahlakçılar olarak tanımlıyor. Tabii bu durumda yine o etik açmazın ortasında debelenip duruyoruz: Kendi vicdanımızı aklamak için kötülükle bağımızı kesmek ve bilinmeyene yürümek bir başkaldırı mı, yoksa sorumluluktan kaçarak alanı egemenlere bırakmak mı?</p>
<p>Le Guin’in öyküsündeki en rahatsız edici şey de bu zaten: Kimse tamamen masum değil.</p>
<p>Kalanlar suç ortaklığı yapıyor. Gidenler sistemi değiştirmiyor. Okur ise öyküyü bitirdikten sonra kendi hayatına dönüyor.</p>
<h3>Dostoyevski, Le Guin ve Cemal Süreya</h3>
<p>Sık sık hatırlatıyorum; belki de edebiyatın en önemli işlevlerinden biri bizi huzursuz etmesidir. Çünkü güçlü metinler çoğu zaman hayatı ve konfor alanlarımızı sorgulamamıza neden oluyor. Edebiyata böyle görev atfetmek istemem, doğası gereği böyle oluyor.</p>
<p>‘İyi’ edebiyatın kalıcılığı da bu yüzden olabilir. Okur kitabı kapattığında hikâye bitmiyor, zihninin içinde yaşamaya devam ediyor. Hatta kurgu ‘gerçek’ dünyaya sızdıkça ‘hakikat’ netleşiyor. Bu nedenle Omelas yalnızca bir ütopya eleştirisi olarak değil modern dünyanın görünmeyen bodrum katlarını gösteren bir vicdan metaforu olarak okunmalı.</p>
<p>Okuyun, okutun, bu öykü aklınızın bir kenarında hep dursun. Le Guin nasıl Dostoyevski’yi unutmuş ve sonra dönüp bu öyküyü yazmış… Belki de bir gün Omelas’ı Bırakıp Gidenler ile Omelas’ı Bırakıp Gidemeyenler buluşup, kendi ortak hikayelerini yazabilir.</p>
<p>O güne kadar usta şair ve yazar Cemal Süreya gibi hissetmeye devam:</p>
<p><em>“1937 yılında annem öldü... 1944 yılında Dostoyevski'yi okudum. O gün bu gün huzurum yoktur... Biyografim bu kadar.”</em></p>
<p>(NK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İki buçuk şehrin hikayesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/iki-bucuk-sehrin-hikayesi-319842</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/iki-bucuk-sehrin-hikayesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/iki-bucuk-sehrin-hikayesi-319842</guid><description><![CDATA[İki şehrin “buçukları” arasında sıkışan bir gazeteci, adliye önünde yasak denmeyen yasaklar ve olaysız dağılmaya çalışan bir memleket.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Olaylar İstanbul ve Ankara’da geçiyor. Bu iki şehrin kendilerine ait buçukları var. Onlara cezaevi diyoruz. Eski adıyla Silivri yeni adıyla Marmara Cezaevi ile Sincan Cezaevi'nin nüfusları ortalama ilçelerden kalabalık. O nedenle bu şehirlerin buçukları olarak anılmayı hak ediyorlar. Bugünkü hikayede “buçuk” olan Marmara cezaevi. Memleketin meşhur tutuklu ve hükümlülerinin bir kısmı orada malum. O kadar ki yasama ve yürütme organları bakımından epey ağırlığı var cezaevi nüfusunun. Elbette dördüncü kuvvet olan basının mensupları da Yatarmatik hesabına göre girip çıkıyor.</p>
<p>Gazeteci Alican Uludağ, Ankara ilindeyken, Ankara ilindeki şikayetçilere hakaret ettiği iddiasıyla, Ankara ilindeki evinden gözaltına alınıp İstanbul iline götürülüp burada tutuklanıp İstanbul’un buçuğu olan Marmara Cezaevi'ne gönderildi. Alican Uludağ hakkında dava açıldı, dava Ankara iline gönderildi, ama kendisi Marmara Cezaevi'nde tutulmaya devam etti. Bugün duruşması yapılacak, ama hakim de izne çıkmış. Mesele iyice karıştı. Duruşma henüz başlamadı. Tahliye totemi yaparak yazıyı güncellememeye karar verdim.</p>
<p>Devam ediyorum.</p>
<p>Sanık Alican Uludağ’ın, Ankara ilindeki adliyede yapılacak duruşmasına, İstanbul ilinden “görüntülü görüşme” yoluyla katılmasının biraz saçma olduğunu söylemek üzere meslektaşları Ankara Adliyesi önünde dün bir basın açıklaması yapmaya karar verdi.</p>
<p><em>“Gazeteciler haber verme haklarının peşine düşmüş, ben de haber alma hakkımı koruyayım”, </em>diyerek açıklamaya katılmaya karar verdim. Ankara Adliyesi’nin önüne gittim. Okuru, izleyicisi olduğum gazetecileri görünce biraz heyecanlandım tabii. Sessizce yanlarına yaklaştım. Fevkalade şık polislerle aralarında bir tartışma vardı.</p>
<p>Polislerden laciverdin tonlarında giyinmeyi tercih eden göğüs kafesini dışarı çıkararak <em>“Burada açıklama yapılmaması talimatı var” </em>dedi. Nasıl cümle? Öznesi yok! İyi de karşısında uçaklara alınmayan, salonlara sokulmayan, işlerinden edilen ama mesleği bırakmayan, bir kısmı oldukça kıdemli Ankara gazetecileri var. O kadar olmuyor yani bu işler. Toprak rengi tonlarında kombin yapmış, ekose desenli çok şık bir şapka ile kıyafetini tamamlamış polis, gazetecilerin <em>“Yazılı talimatı görebilir miyiz? Talimatı veren kim?” </em>sorularını <em>“Burada hepimiz birbirini anlayacak olgunluktayız” </em>diye yanıtladı. Ardından bir gazetecinin <em>“Adliye önünde açıklama yapmak yasak mı?” </em>sorusuna sıcak sobaya eli değmiş gibi zıplayarak yanıt veren polis <em>“Biz yasak kelimesini kullanmıyoruz. Biz demedik, siz dediniz” </em>dedi.</p>
<p>Talimat kimden geldi, sorusuna yanıt gelemiyor bir türlü. Sonunda laciverdin tonlarında giyinen <em>“Adliye yönetiminin talimatı” </em>deyince yine kısa bir sessizlik oldu. Ben ilk anda “adliye sitesi” diye bir yer var da o sitenin yöneticisi yasak kararı aldı sandım. Ardından “Burası adliyenin bahçesi. Yani bir tür özel mülk. Sizin evinizin bahçesinde açıklama yapılabilir mi?” dedi göğüs kafesini iyice dışarı çıkararak. Gazeteciler bir sabır çekip “Burası kamusal alan. Üstelik burası kaldırım, ne bahçesi, ne avlusu!” deyince top karşı tarafa geçti, yine bir sessizlik oldu.</p>
<p>Bir gazeteci <em>“Ankara Adliyesi’nin önünde açıklama yaptığımız nasıl anlaşılacak peki?” </em>diye sorunca ekose şapkalı polis <em>“Eski görüntüler vardır, montaj yaparsınız”</em> dedi.<em> “Vay be! O şapka boşa takılmamış”</em>, dedim içimden. Gazeteci de<em> “Nasıl haber yapacağımızı öğretmeyen bir siz kalmıştınız!” </em>dedi. Yine bir sessizlik oldu.</p>
<p>Olan biteni tenis maçı gibi izliyorum. O arada dürülü dürülü telsiz sesleri artmaya başladı, adliyenin önüne dizi dizi çevik kuvvet geldi.</p>
<p>Gazeteciler on beş adım kadar yan tarafa gittiler. Ben de yanlarında yürüyorum tabii. Aşırı “sivil” davranan, yeşil tonlarında keten gömlek pantolon tercihi yapmış birinin de bizimle bir sağa bir sola yürüdüğünü fark ettim. Boyu uzun, vücudu esnek. Biraz yaklaşıp belden biraz eğilerek sakince, güzelce konuşulanları dinliyor. Birden <em>“Ben olaysız dağılmak istiyorum ayol!” </em>diye bağırmak geldi içimden. Gerçi tam bağıramasam da birazcık ses çıkarmış olabilirim. Tam hatırlamıyorum şu anda.</p>
<p>O arada gazetecilerden biri elindeki cep telefonunu sallayarak<em> “Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ile görüştüm, kesinlikle talimat vermediğini, nerede istersek açıklama yapabileceğimizi söyledi. İsterseniz yanına çıkalım”</em> dedi. O kadar şık giyinmiş, o kadar kendinden emin, o kadar çata çat laf yetiştirenler ne yapsa beğenirsiniz? Derin bir sessizlik. Tık yok. Hiç mi ses yok? Hiç yok!</p>
<p>Çevik kuvvetin amiri<em> “Kalkanları indir! Otobüsün yanına!”</em> dedi. Gazeteciler on beş adım geri geldi. Basın açıklaması yapıldı ve olaysız dağıldık. Tam o sırada arkadaşım ODTÜ Gençlik Oyunları kapanış töreni afişini yolladı. Son satır şöyle: <em>“Gençlik ateşinin söndürülmesi”.</em></p>
<p>Olaysız dağılırken gelen mesajın da etkisiyle yine içimden söylediğimi düşünerek “rejimde demokrasiden ziyade akıl nakıslığı var galiba” dedim. Biraz sesim çıkmış olabilir, tam olarak hatırlamıyorum.</p>
<p>(ÖE/HA)      </p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Elveda dünya, merhaba kâinat"]]></title><link>https://bianet.org/yazi/elveda-dunya-merhaba-kainat-319834</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/elveda-dunya-merhaba-kainat.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/elveda-dunya-merhaba-kainat-319834</guid><description><![CDATA[Yakın bir zamanda amcamızın küllerini de tek oğlu Can’a yaptığımız gibi, kuzenlerimle birlikte bir balıkçı teknesiyle açılıp okyanusa serpeceğiz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Abim benim!</p>
<p>Abilerin gülü…</p>
<p>Çocukluğumun büyülü insanı.</p>
<p>Elimden tutup Ankara’nın Yenimahalle’sinde ilkokula yazdırdığın gün daha dün gibi aklımda. </p>
<p>Barbaros İlkokulu, birinci sınıf. Öğretmenim Nermin Törüner!</p>
<p>Yenimahalle’ye senin Kazıkiçi Bostanları’nda eve getirdiğin ilk kedimiz ''Fakülte'' ile taşınmıştık.</p>
<p>O kedi ile tanışmanı, gömleğinin içine sokup gizlice otobüse binip eve getirmeni yıllarca konuştuk. Kedinin adı "Fakülte" olur mu? Olur! </p>
<p>Nasıl hatırlıyorsam, DTCF’nin önünde mi dolanmıştı ayaklarına yoksa SBF’de mi? </p>
<p>Ne önemi var?</p>
<p>Kedi işte… </p>
<p>Adı "Fakülte’".</p>
<p>İlk hayvan sevgisine de, insan sevgisine de seninle aşılandık.</p>
<p><em>"Her şey insanı sevmekle başlar", "Benim kâbem insandır"</em> diyen ilk sendin sanki. </p>
<p>Bize mi öyle gelmişti yoksa...</p>
<p>Evimize ilk fotoğraf makinasi, ilk daktilo seninle geldi.</p>
<p>Şiirler, romanlar, hikayeler seninle aktı.</p>
<p>"İnce Mehmed" i bütün arkadaşlarım senin sesinden dinlediler.</p>
<p>Televizyonun olmadığı yıllar, çoğu zaman mahallenin çocuklarıyla bizim evde toplanır kitap okurduk.</p>
<p>Sonra bir gün bir pikapla geldin eve, beraberinde 45’likler, uzunçalarlar...</p>
<p>Ruhi Su’lar, Selda’lar, Neşet Ertaşlar…</p>
<p><em>''Yine bir gariplik düştü serime, ben de bilmem ya nice olur halımız''</em></p>
<p>İlk çocuğun Ceren, Ruhi Su’nun Cerenler’inden aldı adını.</p>
<p>Rahmi Saltuk’u anmadan olmaz. </p>
<p>Evine mi gittik, evimize mi geldi… Ama senin düğün gibi nişanında beraber türkü söyledik. </p>
<p><em>"Uyur idik uyardılar / Diriye saydılar bizi"</em></p>
<p>Nişan dedim de;</p>
<p>İlk ablamı, Nazan’ı anmadan seni anmak olur mu? </p>
<p>Üç çocuğun güzel anası.</p>
<p>Nazan ablamla yaşadığınız aşk bütün mahallenin ve sülalenin diline düşmüştü.</p>
<p>Dedikodular bizim eve kadar gelmişti.</p>
<p>Arkanızdan bütün mahalleli hayranlıkla, meraklı bakışlarla sokağa çıkar, balkonlara taşardı.</p>
<p>Nazan’ın mini eteğini komşu Hayriye Teyze ile ebemiz Ede Fatma da çok kısa bulmuştu…</p>
<p>Bütün mahallenin çocuklarıyla beraber abim Ömer ve ben de Nazan ablamıza hayrandık. </p>
<p>Sizin nikah davetiyenizi hiç unutmadım… "Uzun süren bir arkadaşlığın mutlu bir sonuca bağlandığını görmek isterseniz, buyurunuz efendim!" Davet eden sizdiniz, alışılmış davetiyelere benzemiyordu. </p>
<p>Ve benim ablam Nazan, bir gün "şapkalı gelin" olarak evimize geldiğinde, o zamana dek izlediğimiz bütün aşk filmlerinin acıklı yanı sona ermiş, her şey çiçeğe bürünmüştü.</p>
<p>Evlenmenizin hemen ardından yengemizi de yanına çağıracağın vaatleriyle gittiğin Kanada’dan gönderdiğin mektupları Ömer abimle Nazan’dan saklar ve bir oyun oynardık…</p>
<p>Nazan ablamız kapıdan girdiğinde hemen oracıkta bir kartla karşılaşırdı mesela ; </p>
<p>"Mustafa’dan mektup var! Masanın üzerinde!"</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/sedat-uysal.jpg" alt=""></p>
<p>Masaya geldiğinde bir başka not karşılardı onu. "Bil bakalım nerede? Bir de büfenin alt köşesine bak!"</p>
<p>Oraya da bakardı…</p>
<p>Orada da bir başka not bulurdu Nazan,</p>
<p>"Büfenin sol üst gözünde!…"</p>
<p>Bu oyundan bizler çocuksu bir zevk alırken </p>
<p>Nazan’ın sayfalar dolusu mektupları bulduğunda yaşadığı heyecanı, mutluluğu gözünden anlar onu yalnız bırakırdık. </p>
<p>Senin sevgi ve hasret kokan mektuplarını zaman zaman bize de okurdu...</p>
<p><em>"Yapraklara dallara</em></p>
<p><em>Yeşillere allara</em></p>
<p><em>Nice nice yıllara gülüm </em></p>
<p><em>Nice nice yıllara</em></p>
<p><em>Yaprak dala al yeşile yaraşır </em></p>
<p><em>Gayrı bundan böyle</em></p>
<p><em>Vermem seni ellere."</em></p>
<p>Nazım’ın bu şiirini ilk kez senden duymuştuk.</p>
<p>Ve hâlâ onca yıllık arkadaşlarım benimle dalga geçerler bu şiiri tutulduğum her güzele yazdığım için…</p>
<p>Kabahat sende! </p>
<p>Aşka bile seninle düştük...</p>
<p>Sen "<em>solum sol tarafım cümle varlığım" </em>dedin diye solcu olduk, </p>
<p>Sonra "aşk ve özlem ağır bastı" bir yıl sonra bir gece çalınan kapıyı açtığımda seni görmüştüm karşımda. </p>
<p>Sevinçten ağlamıştım, dönüşüne çok ama çok sevinmiştik. </p>
<p>Bir süre sonra "Almanya Acı Vatan", sonra Gazi Eğitim okul yılları, öğretmenlik, askerlik, karanlık 80’li yıllar…</p>
<p>Antalya'ya göçümüz, hiç ticaretten çakmıyor olmamıza rağmen atıldığımız "Galeri Martı" macerası, sonra senin yeniden gazeteciliğe dönüşün…</p>
<p>İyi de yapmıştın!</p>
<p>Neler neler yaşadık!</p>
<p>Sadece abim değil velimdin benim.</p>
<p>Yıllar nasıl da hızla aktı! </p>
<p>Oysa ne güzel planlarımız vardı.</p>
<p>İki yıl kadar önce bir akşam, birlikte yaşadığımız bir anımızı akrabalarla paylaştığımda senin hatırlamıyor olmana çok şaşırmış, çok kuşkulanmıştım.</p>
<p>Buna benzer bir iki şey daha oldu! </p>
<p>Kendi hazırladığın babamızın kitabını bile daha önce hiç görmediğine dair yemin ediyordun.</p>
<p>Giderek seni teslim alan bu aşağılık hastalık o kadar hızlı ilerledi ki en yakınlarını bile tanımaz oldun. </p>
<p>Yarım yüzyıldan fazla birlikte yaşadığın eşine, çocuklarının annesine "Siz kimlerdensiniz?" Diye sormuştun da şaka yapıyorsun sanmıştık!</p>
<p>Geçen sene yengeme ve Ceren’imize biraz nefes alsınlar diye gelip seni Toroslar'a, anamızdan babamızdan kalan bahçemize götürdüğümde, ki çok severdin ve özlerdin oraları, "Niye geldik buraya?" diye sormuştun da yüreğim parçalanmıştı.</p>
<p>Sonra her dakikasını birlikte yaşadığımız bu yolculuğun onuncu gününde, bana beni sordun! </p>
<p>Artık beni de hatırlamıyordun…</p>
<p>Ne geçmişten ne gelecekten konuşamaz olduk.</p>
<p>Bir ara sigarayı da unuttun, ama canın içki çektiğinde sana meyve ve maden suyunu karıştırıp "şampanya" diye yutturmuştum, çok da sevmiştin…</p>
<p>Bir tek Ceren’imizi tanıyordun.</p>
<p>Sonra o da adını hatırlatmaya çalışırdı sana… "Benim adım ne? Söyle!" O "Ceeee…." diye başlar, sen adını tamamlardın. </p>
<p>Düşüp de kalçan kırıldığında, kızın Deniz apar topar buralardan kalktı gitti seni görmeye; oğlun Fırat da geldi, hastanede nöbetleşe baktılar sana, onları da tanımadın. </p>
<p>Deniz bir ara sana "Babacım, bir gün ölürsen nereye gömülmek istersin?" diye sorduğunda, "Ölmeyi düşünmüyorum" demiştin, ona çok gülmüştük ama ısrar edince "Hadim, Hadim" demiştin… İşte ona ağlamıştım. </p>
<p>Nitekim öyle oldu; her ölenin arkasından söylediğin "Elveda dünya, merhaba kâinat" deyip çektin gittin…</p>
<p>Hem de öyle bir günde gittin ki, şimdi doğduğunda adına kiraz diktiğin torunun Manu’nun doğum günü 1 Mayıs’ta senin de hayata veda edişini anacağız…</p>
<p>O gün bi tek sen gitmedin…</p>
<p>Aynı gün beni buralara getiren ve kuzenlerle birlikte küçük bir koloni oluşturan Mehmet amcamız da veda etti hayata.</p>
<p>"Kemik kanseri" teşhisi konalı beş yılı geçmişti, bana mısın demedi ama son aylarda epey sıkıntı çekti.</p>
<p>"Ben böyle yaşayamam, buna yaşanmak denmez" diyordu.</p>
<p>İki doktorun imzaladığı "ölümcül raporu" üzerine "öyle ölünmez böyle ölünür!" dedi ve adına hazırlanan "hayat iksirini’’ içer içmez bir iki dakika içinde derin bir uykuya daldı.</p>
<p>"Onuruyla ölmek" böyle bir şey demek ki… </p>
<p>Son nefesini verirken elini tutuyordum… </p>
<p>O da benim hayatımda "ölümsüz bir insan" senin gibi…</p>
<p>Kızın Ceren, oğlun Fırat yakın akrabalarımız ve tanıyan tanımayan kimi dostlar yağmurlu bir günde, aynen dilediğin gibi doğduğun yerde Hadim’de seni toprağa verdiler. </p>
<p>Şimdi, yıllar önce beklenmedik bir anda ölüm haberini aldığımız kardeşin Ömer, anamız, babamız, dedelerimiz ve ebelerimizin yanı başında ebedi uykundasın…</p>
<p>Yakın bir zamanda amcamızın küllerini de tek oğlu Can’a yaptığımız gibi, kuzenlerimle birlikte bir balıkçı teknesiyle açılıp okyanusa serpeceğiz.</p>
<a href='/yazi/deniz-olunmali-oglum-deniz-olunmali-230839' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/230/839/original/manset_fotolari_1020_su.jpg' alt='“Deniz olunmalı oğlum deniz olunmalı”' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>SEDAT UYSAL/SEATTLE MEKTUBU</h6>
<h5 class='headline'>“Deniz olunmalı oğlum deniz olunmalı”</h5>
<div class='date'>15 Eylül 2020</div>
</div>
</a>

<p>Sen de gidince; çekirdek ailemizden bir tek ben kaldım… </p>
<p>Biraz şaşkın, epey üzgün ve hüzünlüyüm. </p>
<p>Senin o dopdolu maceralı hayatın bir gazetede iki sütunlük bir ölüm ilanına, küçücük bir habere sığıverdi.</p>
<p><em>"Gazeteci-Yazar Mustafa Uysal Hayatını Kaybetti- 1947-2026"</em></p>
<p>Ardından rahmet okuyanlar, sabır ve başsağlığı dileyenler eksik olmasınlar.</p>
<p>Abim Ömer’in ölümüyle "bir yanım eksik" kalmıştı, senin ölümünle daha çok eksildim, yüreğimdeki boşluk daha da büyüdü…</p>
<p>Ama itiraf edeyim, ben seni neredeyse bir yıl önce kaybetmiştim. </p>
<p>Ne çektin, ne çektirdin…</p>
<p>Tertemiz, pırıl pırıl bir insandın.</p>
<p>Tertemiz gittin!</p>
<p>Hep söylerdin ya; Charles Bukowski’nin dediği gibi "<em>günler tepelerden aşağı koşan atlar misali…"</em></p>
<p>Huzur içinde uyu canım abim.</p>
<p>"Küçük kardeşin"</p>
<p>(SU/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Neval El Saadavi’nin kadınları, iktidarı ve suskunluğu üzerine]]></title><link>https://bianet.org/yazi/neval-el-saadavinin-kadinlari-iktidari-ve-suskunlugu-uzerine-319836</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/neval-el-saadavinin-kadinlari-iktidari-ve-suskunlugu-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/neval-el-saadavinin-kadinlari-iktidari-ve-suskunlugu-uzerine-319836</guid><description><![CDATA[Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugün hâlâ güncelliğini koruyan güçlü bir anlatı. Çünkü anlattığı coğrafya bize uzak değil. Kadınların susturulduğu, dinin iktidarla iç içe geçtiği, yoksulluğun bedenler üzerinden yönetildiği toplumlara hâlâ çok yakınız.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu’dan yükselen kadın sesleri dünya edebiyatında çoğu zaman geç duyuldu. Oysa Nawal El Saadawi, 1970’lerden itibaren yalnızca Mısır’ın değil, dünyanın erkek egemen düzenini sarsan en güçlü yazarlardan biri oldu. Doktor, aktivist ve yazar kimliğiyle kadın bedeni üzerindeki tahakkümü, dinin politik araç hâline gelişini ve sınıfsal eşitsizlikleri edebiyatın merkezine taşıdı. Dünya çapında en çok bilinen eseri Sıfır Noktasındaki Kadın (Woman at Point Zero) olsa da, Türkçede Belge Yayınları tarafından yayımlanan Tanrı Nil Kıyısında Öldü (God Dies by the Nile) bugün yeniden keşfedilmeyi bekleyen güçlü romanlardan biri.</p>
<p>Belki de öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Saadavi’nin eserleri Türkiye’de yeni ve güçlü çevirileri hak ediyor. Çünkü onun dili yalnızca politik değil aynı zamanda şiirsel, alegorik ve son derece sinematografik. Özellikle Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugünün okuruna daha akıcı ve güncel bir çeviriyle yeniden ulaşmalı.</p>
<h3>Nil kıyısında kurulan erkek düzeni</h3>
<p>Roman, Nil kıyısındaki Kafr El-Teen köyünde geçiyor. Daha ilk sayfalarda Nil Nehri’nin büyülü atmosferiyle karşılaşıyoruz. Ancak bu büyü kısa sürede yerini karanlık bir sessizliğe bırakıyor. Galabeyasıyla kaybolan genç kadın Nefissa’nın yokluğu, köyün bastırılmış korkularını görünür hâle getiriyor.</p>
<p>Saadavi, doğa betimlemelerinin içine şiddeti ustalıkla yerleştiriyor. Nil’in bereketiyle erkek egemenliğinin çürümüşlüğü aynı coğrafyada yan yana duruyor.</p>
<p>Köydeki düzen bütünüyle erkekler arasında kurulan hiyerarşik bağlarla ayakta kalıyor. Muhtar, politik gücünü kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmak için kullanıyor. Kadınları evine hizmetçi olarak alıyor, onları cinsel şiddete maruz bırakıyor. Köylüler için muhtar yalnızca devletin temsilcisi değil, aynı zamanda korkunun bedenleşmiş hâli.</p>
<h3>Şiddetin ardındaki yetersizlik duygusu</h3>
<p>Romanın dikkat çekici yönlerinden biri, erkek şiddetini yalnızca “saf kötülük” olarak anlatmaması. Muhtarın baskıcılığının altında derin bir yetersizlik duygusu yatıyor. Kardeşinin Mısır hükümetinde yükselmesi karşısında kendisini değersiz hisseden muhtar, yerelde kurduğu iktidarla bu eksikliği kapatmaya çalışıyor.</p>
<p>Hacı İsmail karakteri de benzer biçimde okunabilir. Genç kadınlarla muhtar arasındaki ilişkiyi organize eden bu karakter, aslında kendi güçsüzlüğünü örtmeye çalışıyor. Üstelik geçmişinde çocukluk istismarı taşıyan bir erkek olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Saadavi burada önemli bir noktaya temas ediyor: Patriyarka yalnızca bireysel kötülüklerden değil, toplumun ürettiği iktidar ilişkilerinden besleniyor.</p>
<h3>Din, kader ve erkek egemenliği</h3>
<p>Romanın merkezindeki kadınlar çoğu zaman sessiz. Ancak bu sessizlik teslimiyet kadar korkudan da kaynaklanıyor. Kadınların dini sorgulaması daha çok kader ve dualar üzerinden şekillenirken, erkekler için din bir yönetme aracına dönüşüyor.</p>
<p>“Yalnızca namaz vakitlerinde Allah’ın kuluyuz, oysa muhtarın sürekli kölesiyiz” cümlesi, romanın en çarpıcı politik çıkışlarından biri hâline geliyor. Erkeklerin Tanrı ile kurduğu ilişki bile yöneten–yönetilen ekseninde şekilleniyor.</p>
<p>Saadavi, dini yalnızca inanç sistemi olarak değil toplumsal tahakkümün dili olarak da ele alıyor.</p>
<h3>Om Saber: Sistemin içinde bir çatlak</h3>
<p>Romanın en dikkat çekici karakterlerinden biri Om Saber. Cinsiyet normlarının dışında duran bu karakter, köyde bir tür koruyucu figür olarak resmediliyor. Kadınların sırlarını saklıyor, onları toplumsal linçten koruyor, bekâret meselesi yüzünden hayatlarının kararmasını engellemeye çalışıyor.</p>
<p>Ancak aynı zamanda kadın sünnetini uyguluyor.</p>
<p>Bu çelişki, romanın en güçlü kırılma noktalarından biri. Çünkü Saadavi, baskının yalnızca erkeklerden değil, geleneklerin içselleştirilmiş yapısından da doğduğunu gösteriyor. Sistem, mağdurlar eliyle de yeniden üretilebiliyor.</p>
<h3>Manda, galabeya ve sınıf meselesi</h3>
<p>Roman boyunca tekrar eden manda metaforu dikkat çekici. Yoksul köylü Kawravi’nin mandası yalnızca ekonomik bir araç değil hayatta kalmanın, emeğin ve aidiyetin simgesi. Mısır kırsalında manda, üretim ve bereketle özdeşleşiyor.</p>
<p>Benzer biçimde galabeya da yalnızca bir kıyafet değil sınıfsal aidiyetin sembolüne dönüşüyor. Köylülerin bedenlerinde taşıdığı bu gündelik giysi, yoksulluğun görünür hâli gibi işleniyor.</p>
<p>Saadavi’nin nesnelerle kurduğu ilişki oldukça güçlü. Kıyafetler, hayvanlar ve bedenler romanın politik dilinin parçası hâline geliyor.</p>
<h3>Feminist dayanışmanın sınırları</h3>
<p>Bununla birlikte romanın sınıf meselesine yaklaşımı tartışmaya açık. Kadın dayanışmasını öne çıkarırken emekçi kadınlarla burjuva kadınlar arasındaki farkların zaman zaman silikleştiği görülüyor.</p>
<p>Muhtarın karısının yoksul kadınları savunan söylemleri, sınıfsal çelişkileri geri plana itebiliyor. Bu nedenle roman, feminist olduğu kadar eksikleri üzerine de düşünülmesi gereken bir metin.</p>
<p>Belki de tam burada Saadavi’nin romanları bugün yeniden okunmayı hak ediyor çünkü bu metinler yalnızca cevaplar değil, aynı zamanda tartışmalar üretiyor.</p>
<h3>Nil kıyısından bugüne kalan</h3>
<p>Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugün hâlâ güncelliğini koruyan güçlü bir anlatı. Çünkü anlattığı coğrafya bize uzak değil. Kadınların susturulduğu, dinin iktidarla iç içe geçtiği, yoksulluğun bedenler üzerinden yönetildiği toplumlara hâlâ çok yakınız.</p>
<p>Batı merkezli feminist edebiyatın dışında kalan Ortadoğulu kadın yazarların yeniden okunması gerekiyor. Nawal El Saadawi’nin sesi yalnızca Mısır’a değil bu coğrafyanın tüm kadınlarına ait.</p>
<p>Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Nil kıyısından yükselen o sesi yeniden duymak.</p>
<p>(HŞİ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>