<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Sun, 10 May 2026 01:12:02 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA["Ev Yapımı Eylem": Cumartesi Anneleri’ne karşı kaldırımdan bakmak]]></title><link>https://bianet.org/haber/ev-yapimi-eylem-cumartesi-annelerine-karsi-kaldirimdan-bakmak-319459</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/08/ev-yapimi-eylem-cumartesi-annelerine-karsi-kaldirimdan-bakmak.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/ev-yapimi-eylem-cumartesi-annelerine-karsi-kaldirimdan-bakmak-319459</guid><description><![CDATA[Şık sofralar, kısır tabakları, gündelik sohbetler… Ama masanın altında bir beden var. “Ev Yapımı Eylem”, politik acıyla steril hayatların çarpışmasını seyircinin gözlerinin içine bakarak anlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Ev Yapımı Eylem” olur mu? Eğer işin içinde kadınlar varsa elbette olur. Hem de bir tiyatroya dönüşür, üstelik ev konforunda.</p>
<p>Geçen hafta sonu, (3 Mayıs Pazar) İstinye’de bir evde sahnelenen bir okuma tiyatrosuna davet edildiğimde aklımdan geçen tam da buydu.</p>
<p>Kayıplarını arayan ve faillerin yargılanması için her cumartesi Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemi yapan Cumartesi Anneleri’ni izleyen üç kadın, onlardan esinlenerek kendi eylemlerini yapmaya karar veriyor. Evde!</p>
<p>Şunu baştan söylemek gerekiyor: Bu üç kadının ne ekonomik konumları ne de hayata bakışları Cumartesi Anneleri’yle pek örtüşüyor. Ancak tam da bu “alakası olmayan” halleriyle, zengin ya da yoksul fark etmeksizin kadın olmanın vicdanı nasıl harekete geçirdiğini görünür kılıyorlar.</p>
<p>Oyunun en dikkat çeken anlarından biri ise kadınların politik bilinç ile konfor arasındaki sıkışmışlığını açığa çıkaran repliklerde ortaya çıkıyor. “Velev ki politiğiz kimse bilmiyor ki” diyor kadınlardan biri, bir diğeri ise “Bir günde heval olsun demediniz, nankörler” sözleriyle hem sınıfsal mesafeyi hem de dayanışma dilini hicvediyor. “Ev tipi cezaevine hayır” ve “Beraber sıkılıyoruz biz bu evlerde” replikleri ise oyunun absürt mizahının altında büyüyen politik sıkışmışlık hissini izleyene hissettiriyor. </p>
<p>“Ev Yapımı Eylem” adlı absürt, feminist oyun okumasını Şenay Tanrıvermiş yaptı yönetmenliğini ise Pervin Bağdat yaptı. Oyuncular, Özlem Saraç, Bensu Orhunöz, Ayfer Dönmez.</p>
<p>Tanrıvermiş, “Direkt ‘Cumartesi Anneleri’ hakikatini yazma cüreti gösterseydim, elbette çok büyük risk ve daha da önemlisi hadsizlik, haksızlık, hatta insanlık dışı olurdu” diyor, ekliyor: “Ben karşı kaldırımdan geçenlerin kaybettiği vicdanı yazmaya çalıştım.”</p>
<p>Önce, <strong>Şenay Tanrıvermiş </strong>anlatıyor. </p>
<h3>“Planlı bir sessizlikle geçiştiriyoruz”</h3>
<p><strong>Oyunda yüksek gelirli, konforlu hayatlar yaşayan üç kadının Cumartesi Anneleri’ne bakışını izliyoruz. Bu sınıfsal mesafeyi mizah üzerinden kurma fikri nasıl ortaya çıktı? </strong></p>
<p>Bu kadınların vicdan azaplarından dram çıkarsaydım, onları aklamış olacaktım ve buna hakkım yok tabii ki. Mizah, özellikle çuvaldızı kendine batırarak yapıldığında, hem daha dürüst hem de basit ve direkt olmana izin veriyor. </p>
<p>Bir de benim kalemim hep mizaha kayar zaten çünkü kendimi ‘uzman’ gibi kurulmuş yazarken yakaladığımda utanırım biraz. </p>
<p>Türkiye’de zorla kaybetmeler ve Cumartesi Anneleri gibi ağır bir hakikat söz konusuyken seyirciyi güldürmek sizin için ne kadar riskliydi? Yazarken “fazla hafifletme” korkusu yaşadınız mı? </p>
<p>Direkt ‘Cumartesi Anneleri’ hakikatini yazma cüreti gösterseydim, elbette çok büyük risk ve daha da önemlisi hadsizlik, haksızlık, hatta insanlık dışı olurdu. </p>
<p>Ben karşı kaldırımdan geçenlerin kaybettiği vicdanı yazmaya çalıştım. Tarifi imkânsız bir acı üzerine yapılan pek çok çalışmanın samimiyetine bile inanmıyorum. Bu trajedi üzerinden kendimizi sağaltma hakkımız da asla yok! Ama “ama nasıl bilerek yalnız bırakıyoruz, inkâr ediyoruz ve planlı bir sessizlikle geçiştiriyoruz” kısmında bir yüzleşme istedim. </p>
<h3>“Kendilerinden kaçıyorlar”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/tempimageik4iae.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Oyunda karakterlerin kimi cümlelerine gülerken aslında onların gerçekliğine de tanık oluyoruz. Sizce seyirci en çok neye gülüyor: karakterlerin ikiyüzlülüğüne mi, çaresizliğine mi, yoksa kendi sınıfsal benzerliklerine mi? </strong></p>
<p>Seyirci bir yere kadar gülse de, sonunda kendine yakalanıyor. İzleyenlerin genellikle keyfi kaçıyor ve ‘sert bir tokat’, ‘iyi bir dayak’ ya da ‘ya aslında ben de böyleyim ama ne yapabilirim ki’ gibi açıklamalarda bulunma ihtiyacı hissediyor. </p>
<p><strong>“Onlar yıllarca oturuyor, tutuklanmadılar; bizi tutuklular gibi...” gibi cümleler oyundaki sınıfsal körlüğü çok görünür kılıyor. Bu replikleri yazarken gerçek hayattan ne kadar beslendiniz? </strong></p>
<p>Bu replikleri sosyo-kültürel bilinci yüksek ancak sindirilmiş, atıllığı kabullenmiş, özellikle ‘eğitimli’ kesimden gözlemlerle yazdım. Ben sessizliğin ipliğini pazara çıkarmak için durumu abarttım ama bence akıllı, mantıklı özürler icat edenler çok daha kötüsünü söylemiş oluyorlar. </p>
<p><strong>Oyunda kadın karakterlerin politikayla kurduğu ilişki bir tür “vicdan konforu” gibi görünüyor. Sizce orta-üst sınıfın eylemsellik biçimleri gerçekten değişti mi, yoksa sadece dili mi değişti? </strong></p>
<p>Bence tamamen değişti. Hem eylemsellik hem de dil değişti. Yenilenen dili olağanüstü yaratıcı, umutlu ve dürüst buluyorum ama katılımı çok zayıf, ne yazık ki.</p>
<p><strong>Oyundaki kadınların birbirleriyle konuşurken sık sık kendi ayrıcalıklarını ifşa etmeleri dikkat çekiyor. Siz bu karakterleri yargılayarak mı yazdınız, anlayarak mı? </strong></p>
<p>Karakterlerime bir ölçüde hak veriyorum ama onların hapsoldukları ve ayrıcalık zannettikleri zaafları ve kalıp yargıları da ifşa etmeyi tercih ediyorum. Kapitalizm ve patriyarkal düzenin içinde kadının en estetik şekilde yok oluşu bir varoluşa dönüştü. Bu yüzden kendilerinden de kaçıyorlar ve elde sadece ayrıcalıklar kalıyor. </p>
<p><strong>Oyunun adı olan “Ev Yapımı Eylem” sizce bugün muhalefetin steril, kontrollü ve güvenli alanlara sıkışmasına dair de bir gönderme mi? </strong></p>
<p>Tabii ki! Bizim için oyunun içeriği mekan olarak ‘ev’ ile örtüştü ve form-içerik birbirini destekledi. Ancak genel olarak en özel alanların, mahremiyetin hatta rüyalarımızın dahi kontrollü olduğu bir dünyadayız. Kendi telefonumuzun bizi dinlediğini düşündüğümüz bir çağda sıkıştığımızı da ifade edemiyoruz. </p>
<p><strong>Oyunu nerelerde izleyebileceğiz? </strong></p>
<p>Önümüzdeki sezon evlere misafir olmayı ve misafir etmeyi düşünüyoruz. </p>
<h3>“İnce bir çizgi üzerinde yürüdük”</h3>
<p>Şimdi oyunun yönetmeni <strong>Pervin Bağdat</strong> anlatıyor.</p>
<p><strong><em>“</em>Ev Yapımı Eylem” gibi mizah ile politik acıyı aynı anda taşıyan bir metni sahnelemek yönetmen olarak sizi en çok hangi açıdan zorladı? </strong></p>
<p>Ben kendimi hep neşeli mutsuz olarak tanımlarım;Hopalıyım ve kültürel olarak da  ironi ve mizahla büyüdüm diyebilirim. metin böyle olmasa da acıyı mizahla  hafifletmenin yollarını arardım çünkü acı gerçeğin bu yolla, izleyenin defansa  geçmesine fırsat vermeden içine sızdığını düşünüyorum.</p>
<p>Ama en çok dikkat ettiğim şey, mizah unsurlarının karikatüre dönüştürmemek , politik olarak çok hassas olduğum bu konuyla alakalı sistem, insan eleştirisini yaparken alay edip dalga geçiyormuşuz  hissi uyandırmamaktı. Çok ince bir çizgi üzerinde yürüdük; dönüp sürekli sağlamasını  yapmak durumunda kaldım.</p>
<p><strong>Oyunda görünürde çok “konforlu” bir dünya var ama alttan alta büyük bir vicdani gerilim akıyor. Sahneleme dilinde bu çatışmayı nasıl kurdunuz? </strong></p>
<p>Şık bir sofra, iyi dekore edilmiş bir ev, gündelik sohbetler, çaylar, kısırlar... Her şey  güvenli ve steril görünüyor. Ama o konforun altında sürekli bastırılan bir huzursuzluk  var; suçluluk duygusu var .Hatta metinde gün için toplaşan bu kadınların oturduğu masanın altında beyaz bir çarşafa sarılmış bir beden var; oyun boyunca kemikleri  sesler çıkarıyor; dışardan kayıpların sesleri duyuluyor..</p>
<p>Hiçbir şey bilmeyen insanla  değil bilip de Susan, eyleme geçemeyen, tavır alamayan insanlar benim kavgam, onlara kızgınım, kırgınım.</p>
<p>Bilip de susmak kötülüğe ortak olmaktır. Yazar bu vicdan  sorgulamasını çok güzel yazmış zaten ama ben sahnelerken kadınların aslında o neşeli  hallerinin altındaki korkunun ,bencilliğin, empati yoksunluğunun altını çizerek  eleştirimi yaptım.</p>
<p>Bunu da en acı cümleleri çok farkında olarak söyletirken birden  kendi dünyalarının güzelliğine, kendilerine odaklanmalarını sağlayıp kontarst yaratmaya çalıştım.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/aysun.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Şenay Tanrıvermiş ve Pervin Bağdat</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Okuma tiyatrosu biçimini tercih etmeniz, seyircinin hayal gücüne daha fazla alan açıyor. Sizce bu format oyunun politik tarafını daha mı görünür kılıyor? </strong></p>
<p>Bizim yaptığımız sahnelenmiş okuma tiyatrosu formundaki bu oyun biçimi gereği  sahnedeki süsü azaltıyor. Dekorun, büyük efektlerin ya da ışığın gücüne sırtınızı  yaslayamıyorsunuz. Geriye söz, beden ve seyircinin hayal gücü kalıyor. Bu da politik  metinlerde çok güçlü bir alan açıyor bence. Seyirci eksik bırakılan boşlukları kendi  hafızasıyla dolduruyor.</p>
<p>Özellikle bugün sürekli görüntü bombardımanı altında  yaşarken, bazen sadece bir cümleyi duymanın etkisi çok daha sarsıcı olabiliyor. Ayrıca  oyunu bir evin içinde oynamak da bu hissi büyütüyor. Seyirci artık güvenli bir  mesafeden izlemiyor; o konuşmaların tam ortasında oturuyor. Oyunda Cumartesi  Anneleri doğrudan merkezde görünmese de onların acısı sürekli hissediliyor.</p>
<p>Oyun  başlamadan önce seyirciye masanın altında bir beden olduğunu söylüyoruz; kayıpları temsil eden masanın altındaki o bedenden gelen sesleri ve dışardan gelen kayıp evlatların seslerini ,kenarda oturan yazar okuyor; seyircinin göz bebeğini görürken bu  çarpışmalar çok etkileyici bir paylaşım anı yaratıyor. O zaman işte bir cümle önce  kahkahayla gülen o insanların o anda göğüslerine oturan vicdan sorgulamasını göz  göze, sessizce konuşmuş oluyoruz.</p>
<p>Oyun bitince iyi hissetmiyoruz ama biraz iyi hissetmesek de birbirimizi anlamaya ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm için bu oyun ve seçtiğimiz bu yol benim için çok önemliydi.</p>
<p>(EMK/NÖ) </p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Anadili kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz"]]></title><link>https://bianet.org/haber/anadili-kullanilmadikca-korelir-ama-ortadan-kalkmaz-319443</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/08/anadil-kullanilmadikca-korelir-ama-ortadan-kalkmaz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/anadili-kullanilmadikca-korelir-ama-ortadan-kalkmaz-319443</guid><description><![CDATA[Yönetmen Ali Kemal Çınar, “Valahî”de bedensel bir belirti gibi başlayan karın gurultusunu, bastırılmış bir anadilin geri dönüşüne dönüştürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ali Kemal Çınar, son yıllarda Kürt sineması içinde geliştirdiği özgün anlatı diliyle öne çıkan yönetmenlerden biri. Çınar, uzun yıllardır Diyarbakır'da üretimlerini sürdürüyor. Daha önce "Gênco", "Arada", "Gizli" (Veşartî) ve "Geceden Önce" (Beriya Şevê) gibi filmlere imza atan yönetmen, Kürt sinemasında dil meselesini ele alış biçimiyle de farklı bir yerde duruyor.</p>
<p>Çınar’ın son filmi "Valahî" de bu hattın devamı niteliğinde. Oyuncu kadrosunda Kerem Fırtına, Hichi Demi, Lîsa Çalan ve Mehtap Yıldırım’ın yer aldığı film, Baran adlı karakterin peşini bırakmayan bir karın gurultusunu merkezine alıyor. Ancak film ilerledikçe bu gurultu fiziksel bir rahatsızlık olmaktan çıkıyor, bastırılmış bir anadilin metaforuna dönüşüyor.</p>
<p>Gündelik hayatın içindeki absürt durumları gerçeklikten kopmadan anlatan Çınar’la "Valahî" üzerine konuştuk.</p>
<h3>"Gerçeklik zeminini oluşturabildiğim müddetçe her absürt olayı anlatabilirim"</h3>
<p><strong>Sizin sinemanız Amed’in sokaklarından, bir apartman dairesinin oturma odasından veya bir tamirhaneden filizleniyor. “Gênco”da uçamayan bir süper kahramanı, “Valahî”de Kürtçe konuşan bir karın gurultusunu izledik. Gündelik hayatın sıradanlığını fantastik olanla bu kadar organik biçimde nasıl yan yana getiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Elias Canetti, Kafka için "gerçeküstünün gerçekçi yazarı" der. Kafka, en gerçek dışı olayı bile anlatırken olayın ayaklarının yere basmasını sağlar. Bir absürt olayın içinde ya da rüyada olmanın kendisinden çok, olayın kendisine odaklanmamızı ister. Gregor Samsa devcileyin bir böceğe dönüştüğünde hâlâ işe nasıl gidebileceğini veya ağzıyla kapı kolunu nasıl çevirebileceğini düşünür; hiçbir zaman gerçek denilen o zeminden kopmaz.</p>
<p>Kafka’nın bu yöntemi beni derinden etkiledi. Gerçeklik zeminini oluşturabildiğim müddetçe her absürt olayı hiç korkmadan anlatabileceğimi biliyorum. Gündelik detayların bu absürt ya da fantastik dünyayı kurmakta ne kadar güçlü bir araç olduğunu fark ettiğim gibi, aynı detayların bu olağan dışılığı dengeleyebileceğinin de ayırdına vardım. Bundan dolayı, yan yana gelmesi zor gibi görünen kavramların rahatlıkla bir arada bulunabildiği hikâyeler anlatmayı deniyorum.</p>
<h3>"Bastırdığı dilin kendini Baran’ın karnında hatırlatmasıdır"</h3>
<p><strong>"Valahî"de karakterimiz Baran’ın bitmek bilmeyen karın gurultusunun peşinden gidiyoruz. Bu gurultu, film ilerledikçe tıbbi bir semptomdan çok, bastırılmış bir anadilin bedensel bir haykırışı gibi duyulmaya başlıyor. Anadiliyle zihinsel düzeyde bağ kuramayan ama bu boşluğu bedensel olarak bir gurultuyla hisseden Baran üzerinden bize ne anlatmak istediniz?</strong></p>
<p>Korku, heyecan, sevinç ve üzüntü anlarında bedenimizin nasıl tepki verebileceğini kestirmek zordur. Anadili de benim için bedensel bir reflekstir. Kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz; er geç bir noktada geri döner. Baran da hayatının hassas bir döneminde karın gurultusuyla karşılaşır. Bu gurultu, onun huzursuzluğunun sonucu olduğu kadar bir şeyleri anlaması için de bir sebep olur. Hayatı boyunca bastırdığı, hiç düşünmediği dilin kendini Baran’ın karnında hatırlatmasıdır.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-29.png" alt="">
<figcaption>Ali Kemal Çınar</figcaption>
</figure>
<p><strong>Filmde Baran’ın başlangıçta kurtulmak istediği o gürültüyü sonradan geri istemesi çok çarpıcı bir kırılma noktası. Boşluk yerine rahatsız edici bir sesi tercih etmek, kimlik arayışının neresinde duruyor?</strong></p>
<p>Baran, o güne kadar hiç dert etmediği anadilinin farkına varıyor. Farkına vardıktan sonra artık onu görmezden gelemeyeceğini de anlıyor. Sesin varlığı onu rahatsız edecek olsa da onsuz artık var olamayacağını, tamamlanamayacağını biliyor. Bu bilme ya da bilmeme hâli, Baran’ın karakterini oluşturan asıl şey. Terste kaldığını düşünmesi de, hayata dâhil olmadığını görmesi de bundan kaynaklanıyor.</p>
<p>Bu boşluk hâlini yaşamaktansa mücadele etmesi gerektiğini düşünüyor; sesi de bundan dolayı tekrar istiyor. Eğer bir kimliği oluşacaksa bunun bu arayıştan geçmesi gerektiğine, anlık da olsa, karar veriyor. Onda, mücadele etmeden kendisi olamayacağına dair bir hissiyat oluşuyor.</p>
<h3>"Kürtçe oldukça hareketli bir organizmaya sahip"</h3>
<p><strong>Kürt sinemasında dil genelde politik bir kimlik beyanıdır. Ancak siz “Arada” ve “Valahî” filmlerinde dili yalnızca bir iletişim aracı olarak değil, kimlik, hafıza ve bastırılma deneyimiyle ilişkili bir mesele olarak ele alıyorsunuz. Karakterleriniz bazen anlıyor ama konuşamıyor, bazen bedeni konuşuyor ama kendisi anlamıyor. Dilin bu arada kalma hâlini sinemanızın merkezine yerleştirmenizin sebebi nedir?</strong></p>
<p>"Arada" ve "Valahî" doğrudan dille ilgili olsa da aslında diğer filmlerimin de dille ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü sinema yapma biçimim, dili kurgulamak ve biçimlendirmekten geçiyor. Oyuncu seçiminden sette kullanılan dile, hatta o dilin doğru kullanımına kadar bütün süreç bu çabanın sonucunda ortaya çıkıyor. Herhangi bir filmimde dile dair yanlış bir kullanım bile filmin tartışma alanına dâhil olabiliyor.</p>
<p>Kürtçe, standartlaşma süreci devam eden oldukça hareketli bir organizma olduğundan tartışmaya ve müdahaleye açık bir hâlde. Kürt sinemacılar olarak yaptığımız her filmin, dilin tartışma alanına öyle ya da böyle girmesi kaçınılmaz. Belki de bu yüzden doğrudan dille ilgili filmler yapmak bana diğer filmlerimden çok da farklı gelmiyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/valahi-film-gosterimi-2026416161844c041212cb2f34680ba5d0117bdc755e3-1.jpg" alt="">
<figcaption>Valahî film afişi</figcaption>
</figure>
<p><strong>"Valahî"den sonra Ali Kemal Çınar sineması nereye evrilecek? Sizi yine bedensel ve dilsel çıkmazların içinde mi göreceğiz?</strong></p>
<p>Doğrusu “Valahî"den önce başladığım bir filmim vardı; önce onu bitirmekle uğraşacağım. "Valahî"den önce başlamasına rağmen ondan sonra çıkacağı için sinemamın nasıl evrileceği konusu da tartışmaya açık. Büyük değişikliklerden çok küçük değişikliklerle ilerleyeceğimi düşündüğüm için, sinemamda köklü bir dönüşüm olmayacak gibi geliyor.</p>
<p>(ZA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Alkol işleri kolaylaştırır mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/alkol-isleri-kolaylastirir-mi-319445</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/alkol-isleri-kolaylastirir-mi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/alkol-isleri-kolaylastirir-mi-319445</guid><description><![CDATA[Cemiyetin yok saymayı ve inkâr etmeyi tercih ettiği eşcinsellik, erkeklerin birbirlerine yönelik arzularını dışa vurabildiği bilumum ortamlarda aslında “dörtnala” yaşanıyor…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Boğaziçi Üniversitesi öğrencisiyken Bienal’de mihmandarlığını üstlenmiş olduğum sanatçı <strong>Jean-Michel</strong>’e anında âşık olmuştum.</p>
<p>Misafir edildiği Pera Palas’ta geçirdiğimiz muhteşem geceden sonra onu İstanbul’un benim için en şahsi, en değerli, en romantik köşesine götürmek farz olmuştu. </p>
<p>Lakin nesillerdir yazlıkçı olarak ikamet ettiğimiz Burgaz Adasında şehvetle bağlandığım bir erkekle görünmeye cesaretim yoktu; dolayısıyla onu komşu Heybeliada’ya sürüklemiştim.</p>
<p>Mevsimlerden güneşli bir sonbahar olmasına rağmen adanın en arkasında in cin top oynuyor, arada sadece bazı faytonlar geçiyordu.</p>
<p>Muhteşem Çam limanına tepeden bakan ücra bir bankta birbirimize sarıldığımzda ona coşkun hislerimi aktarmaya çalışırken, aslında o ana kadar asgari sayıda maruz kaldığım Yeşilçam aşk filmi repliklerinin ağzımdan dökülüverdiğini fark edip kendime şaşırmıştım; ama zaten yazının ana mevzuu bu değil… </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-30-1.png" alt=""></p>
<p><em>Jaripeo </em>adlı belgesel Meksika’nın rodeo dünyasında eşcinsel olmanın zorluklarını irdelerken maçoluğun tavan yaptığı ortamda homoseksüelliğini gizlice yaşamayı tercih edenlere de geniş zaman ayırıyor. </p>
<p>Piyasaya çıktığı andan itibaren festivallerin gözdesi haline gelen cilalı film yalnız LGBTQIA+ içerikli olanların değil, Sundance, Berlinale, Glasgow, Selanik, CPH:DOX, Hot Docs, San Francisco gibi festivallerin programında da yer aldı, pek yakında Seattle’da da seyirciyle buluşacak. </p>
<p>Bilhassa video klip estetiğine yaslanmış erotik gerginliğin sık sık zirve yaptığı 2026 Meksika, ABD, Fransa ortak yapımı 70 dakikalık belgeselin yönetmenleri ve senaryo yazarları, kadın sinemacı <strong>Rebecca Zweig</strong> ve alandaki şahsi tecrübelerini filmin ana kahramanı sıfatıyla bizimle paylaşan seksi sanatçı <strong>Efraín Mojica</strong>.</p>
<p>Çekici kovboy klişesinin eşcinsellikle harmanlanarak imaj değiştirmesinde büyük rolü olan <em>Brokeback Mountain</em> filminden sonra, adını Latin Amerika’daki rodeolardan alan <em>Jaripeo</em> belgeseli basmakalıp maçoluğu yerle yeksan ediyor. Ne de olsa kovboyların becerilerini teşhir ettikleri boğa rodeoları bolca alkolün tüketilmesiyle eşcinselliğin de daha rahat yaşanabildiği arenalara dönüşüyor. Aklıma hayatım boyunca bana muhtelif kereler yöneltilmiş ”Seni çok sevdim ya, meyhanede karşılıklı bir rakı içelim!” diskuru geliyor…</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/gm6FlE3cPgM?si=hVCjB1zxCElE6fER" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>Kuir kovboy </h3>
<p>Kırsal taşranın dayanılmaz muhafazakârlığında eşcinsel hislerin bastırıldığı, mevzunun dile getirilmediği, suçluluk duygularının ister istemez kabardığı aşikâr. Ayrıca bir şeylerin gizlice yaşanması adrenalini de ister istemez tetikleyen mühim bir unsur. </p>
<p>Belgeselde homoseksüelliğini gizli kapaklı veya aleni şekilde, ama muntazaman yaşayanların yanında bu işe bir kaçamak olarak bakanlar hakkında  da malumat sahibi oluyoruz. Fakat mutlaka alkole sığınıp bu aksiyonlara ancak içkiliyken cesaret edenler için kahramanlarımızdan biri “Sadece geceleri gey olanlar” ifadesini münasip görüyor. Güpegündüz, mısır tarlasının derinliklerinde kendini kamufle ederek cep telefonuyla yapılan heyecan verici seks davetleri bu yüzden genelde karşılıksız kalıyor. </p>
<p>Üstelik filmdeki arzu nesnelerinden kaslı kahramanımız eşcinsel dürtülerinden bahsederken ne kendinde, ne de münasebete gireceği şahıslarda efemine tavırlardan hoşlanmadığını belirtiyor. Geleneksel maço klişelerine uygun kuvvetli, kaslı ve erkeksi tavırlı adamların kendisini tahrik ettiğini ağırbaşlılıkla ifade ediyor; toplumun reddetmediği bir kişi olabilmek için bunun şart olduğunu düşünüp ilişkilerini bu yönde oluşturuyor. “Efemine olacaksa bir kadınla sevişmem bence daha mantıklı!” diye de ekliyor... </p>
<p>Boğaziçi öğrenciliğim bittikten epey sonra yeni sevgilimi Burgaz’a götürüp ebeveynime resmen tanıştırmam da aynı dinamiklerden besleniyordu aslında. <strong>Ekrem</strong>’in eşcinselliği bence “bariz” olmadığı için onu gururla teşhir etmem gene de ters tepmiş, hemen yan dairedeki yatakta coşkulu bir şeylerin yaşandığını hisseden babam kıyameti kopardığı gibi, anneme “İşte senin eserin!” diye sövmüştü. </p>
<p>Belgeselde cinsel yönelimlerini yakınlarına açıklayanlardan, ataerkil ailede korkulan figür olan babalara kıyasla annelerin mevzuya daha anlayışlı biçimde tepki verdiğini öğreniyoruz.  </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-32.png" alt=""></p>
<h3>Paratoner şahsiyet</h3>
<p>Lakin boğa rodeosu müdavimlerine yapıştırılabilecek “ibnelik” yaftasına karşı toplum çaresini çoktan üretmiş vaziyette. Merhum <strong>Seyfi Dursunoğlu</strong>’nun canlandırdığı <em>Huysuz Virjin</em> karakterini hatırlatan belgeselin bir diğer kahramanı gayet kalabalık etkinlik sırasında peruğu, abartılı makyajı, rüküş kıyafetleriyle ortalıkta dolaşarak erkeklerle aleni şekilde flört ediyor, samimiyetle birçoğuna sarılıyor, öpüşüp deyim yerindeyse "koklaşıyor". O, adeta bir panayır coşkusunun yaşandığı ortamda cemiyet tarafından kabul gören, muhafazakâr eşcinsellik kalıplarına uygun bir moderatör sanki; akla gelebilecek farklı şüpheleri ortadan kaldıran bir paratoner adeta, yani cengâver bir yıldırımsavar. </p>
<p>Boğaziçi öğrenciliğim sürerken hiç âdeti olmamasına rağmen babamın bir gün beni karşısına alıp Şehir Hatları Karaköy-Kadıköy vapurunda kulak misafiri olduğu bir sohbeti aktardığı anı dün gibi  hatırlıyorum. Suratından düşen bin parça, adeta şoke olmuş halde hakkımda duyduğu teferruatlı eşcinsellik diskurunu aktardıktan sonra benim büyük bir pişkinlikle arkadaş grubumuzda benden daha efemine tavırlı <strong>Oğuz</strong>’u “satmam” benim için hayatî önem taşıyan”diplomatik” bir manevraydı: “Evet biliyorum” demiştim, “Onunla yakın dostluk kurmuş olmamız yüksek ihtimalle mevzubahis dedikodulara yol açıyor, bundan gocunacak değilim!” cümlesi dudaklarımdan dökülürken yüzümün kızarmamış olması da ayrıca şaşırtıcıydı. </p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-35.png" alt=""></p>
<h3>Erotik gerilim</h3>
<p>Zevkle seyredilen belgeselde bazı kahramanlarımızdan mazilerinde kadınlarla ilişki kurmuş olduklarını, kimilerinin gey kalıbına girmiş olanlardan çok “hetero” imajlı evli erkekleri tercih ettiğini, bazılarının  dindar olduğunu ve seks hayatıyla inancın asla tezat oluşturmadığını, Tanrı’nın homoseksüelleri sevmediğine dair basmakalıp argümanın yalandan başka bir şey olmadığını öğreniyoruz.  </p>
<p>Filmde seks arayışı için harcanan sonsuz vakitlerden, iki erkek arasındaki erotik gerilime, kaslı vücutların boğa üzerindeki devinimlerinden, blucinlerin belirginleştirdiği anatomik teferruatlara, geniş bir skala adeta gözümüze sokuluyor.</p>
<p>Cinsel enerji her fırsatta katmerlenirken, ses efekti olarak derin nefesler alınıp veriliyor, muhtelif grenlerde çekilmiş sekanslar hareketli kamera oyunlarıyla flulaştırılıyor. Montaj bir müzik videosu hissiyatıyla doyuruyor, vaatlerde bulunuluyor; lakin pornografiye asla geçilmiyor. </p>
<p>Ne de olsa en başta saygın yönetmen kahramanımız olmak üzere, filmdeki ana karakterler duygusal bir arayış ve sabit bir romantik ilişki peşinde olduklarını ispatlıyorlar. Çocukluklarından beri cinsel yönelimleri yüzünden dışlandıkları, yargılanıp aşağılandıkları için kabul görmek istemeleri doğal; lakin bunu yaparken toplumun iki yüzlülüğünü layıkıyla afişe etmekten de geri durmuyorlar. </p>
<p>Farklı farklı cinsel yönelimler hususundaki ananevi sabit fikirlerini aşamayan gerici Meksika taşrası ve gezegendeki birçok benzer diyar riyakârlıklarıyla yuvarlanıp duruyor işte… Acaba ne yapmalı?</p>
<p>(RL/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sahteysen çık ortaya]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sahteysen-cik-ortaya-319438</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/sahteysen-cik-ortaya.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sahteysen-cik-ortaya-319438</guid><description><![CDATA[Televizyonlarda görünmeyen ama alemde çok ünlü olan avukatlar vardır bir de. Bu avukatların bürolarında fiziki ve dijital kuyruklar olur. Kendilerinin yüzlerini görebilmek pek kolay değildir. Bizzat görüşmeye katılması bile aile bütçesini sarsabilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçen hafta, dolandırılma listelerinin üst sıralarına yerleşmemiz nedeniyle "sahte olan avukat mı acaba?" diye sormuştum. Sevdiğim bir büyüğüm, "Akıl verme, araç ver." diye yazmış. Sahte avukatı gerçeğinden ayırt etme kiti istemiş. İlk anda, "Ondan kolay ne var ayol?" dedim. Sonra düşünmeye başladım. Hangi emarelere bakmak lazım? Avukatın gerçek mi, sahte mi olduğunu nasıl anlayabiliriz?</p>
<p>"Avukatlar baro levhasına kayıtlıdır, adı orada yoksa sahtedir." desem meseleyi çözmüş olur muyum? Olmam, çünkü sahteciler o kadar mahir ki o levhalara bakıp isim seçip insanları arıyorlar. Sonra o ismin sahibi olan avukat da dolandırılanlarla birlikte adını kullananların peşine düşmek zorunda kalıyor. Yani sorunumuz bu yolla çözülemiyor.</p>
<p>Televizyonlarda hemen her konuda görüşlerini toplumla paylaşan, isimlerinin altında "hukukçu" yazan avukatları düşünelim örneğin. Ben o avukatlardan hiçbirini adliyede gördüğümü hatırlamıyorum. Gerçi kimi avukatlar öyledir. Adliyeye gitmiyor diye avukattan sayılmayacak değiller elbette. Onların gerçek olup olmadığını anlamaya uğraşmaya bile gerek yok. Televizyonda görünüp de sahte olan olur mu? Olmaz! Sorun bu örnekle de çözülemedi.</p>
<p>Kimi avukatların haddinden fazla işi olur. Bu avukatların bürolarında çok fazla avukat ve kâtip çalışır. Bu kâtipler genelde çok fiyakalı olur. Özellikle icra dosyalarıyla haşır neşir olanların beceri katsayıları çok yüksektir. Edaları, konuşmaları, hâlleri bir başkadır; girdikleri ortama uyumları olağandışıdır. Kendi hâlinde bir avukatla yan yana oturtsan, "gerçek avukat hangisi" anketini en az 70’e 30 ile alırlar. Özetle sorun doğrudan gözlemle de çözülemedi.</p>
<p>Televizyonlarda görünmeyen ama âlemde çok ünlü olan avukatlar vardır bir de. Bu avukatların bürolarında fiziki ve dijital kuyruklar olur. Kendilerinin yüzlerini görebilmek pek kolay değildir. Bizzat görüşmeye katılmaları bile aile bütçesini sarsabilir. Bu kişilerin sahteliğinden şüphe edilmez elbette. Onlar avukattır, o kadar. Bilen bilir, gerisi de önemli değildir. Dizi ve film senaryolarına konu olanlar genelde onlardır. İlginç bir biçimde başarılıdırlar. Sahtecilik gibi ufak tefek işlere bulaşmazlar. İhtiyaç duymazlar.</p>
<p>Akademisyen avukatlar vardır mesela. Duruşmalarda kürsüde, derste konuşur gibi anlatmak isterler meseleyi. Hâkimden "Kısa kesin." uyarısı gelince, "Sizleri de bizler yetiştirdik." demeye kalkarlar. Hâkim, önündeki dosyaya bakarak kafasını sallar. Salondaki avukatlar da duygusal olarak hâkimin yanında hizalanır. Çünkü akademik bilgi ile memleketin hukuki ortalamasını toplayıp ikiye bölünce eksi bakiye verdiğinden, “Uyulmayacaksa, gerçek değilse niye öğrettiniz?” diye ünlemeye hazır bir kitle vardır artık duruşma salonunda. Nihayetinde sahte hoca yoksa onlardan da sahte avukat çıkmaz.</p>
<p>Bir de hâkim/savcı emeklisi olup "Avukatlık da yapmadan şu hayattan gitmeyeyim." diyenler var. Laf aramızda, avukatlar arasında en çok diş gıcırdatanlar onlardır. Yazabildikleri her yere eski unvanlarını yazarlar. Önceki mesleklerini icra ederken avukatlara ne kadar haksızlık ettiklerini fark ettiklerini anlatırlar. Kürsüdeyken geçen hayatlarında gördükleri ilginç olayları paylaşmayı pek severler. Onların da sahtecilikle işi olmaz ama avukatlıktan ne anladıkları kısmı biraz belirsizdir.</p>
<p>Gelelim adliyelere giden, duruşma salonlarında bekleyen, baro odalarında vakit geçiren "normal avukatlara. Kimdir "normal" derseniz, "işinde gücünde" deyip kısa kesebiliriz. Şimdi biz bu "normal" avukatlara bakarak değerlendirmemizi yapalım. Bir kere "normal" avukatlar o telefonlardakiler gibi aşırı hızlı konuşmaz. Kimin adına aradığını, yani müvekkilinin kim olduğunu söyler ki işte bu, kilit nokta olabilir. Bir de avukatların "çok konuşur" diye adı çıkmıştır. Nihayetinde birileri adına konuşurlar, evet. Ama sanılanın aksine daha çok dinlerler; anlamak için soru sorarlar. O telefondaki aşırı zinde, aşırı özgüvenli, kafası hiç dağılmayan, ne diyeceğini unutmayanlara benzemezler.</p>
<p>Özetle, "avukatım" diye arayan olursa ilk önce kimin adına aradığını söylemesi gerekir. Söylemediyse şüphelenin. Avukat niye aradığını söyler. Karşı taraf meseleyi tam anlamanıza izin vermiyorsa araya girerek durmadan soru sorun. Bürosunun adresini isteyin; adını tekrar sorun, meselenin ne olduğunu tekrar anlattırın, mahkemesini ve dosya numarasını sorun. Hasılı, "gerçek" avukat görünce ne kadar soru soruyorsanız o kadar soru sorun.</p>
<p>Bana sorulan soruya gelecek olursak, "Gerçek olamayacak kadar iyi gibi geliyorsa mutlaka şüphelenin." diye yanıtlarsak başımız ağrımaz sanırım.</p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir mektubun izinde: Telekli Sincap ve türler arası bağ]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-mektubun-izinde-telekli-sincap-ve-turler-arasi-bag-319460</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/bir-mektuptan-fazlasi-telekli-sincap-ve-turler-arasi-bag.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-mektubun-izinde-telekli-sincap-ve-turler-arasi-bag-319460</guid><description><![CDATA[“Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası”, çocuklara ekoloji ve hayvanlar üzerine incelikli bir düşünme alanı açıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Telekli Sincap yuvasında dinlenirken “Postaaa!” diye bir ses duyar. Postacı Güvercin, Telekli’ye uzak bir akrabasından kısacık bir mektup getirmiştir. Telekli mektuba çok şaşırır çünkü böyle bir akrabası ya da tanıdığı yoktur. Kunduz’a Ördek’e ve başkalarına da aynı mektuptan geldiğini görünce orman sakinleri birilerinin onları kandırdığından şüphelenirler.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Peki mektupları yazan kim olabilir?</em></p>
<p>“Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası”, Doğan Gündüz’ün Yapı Kredi Yayınları’ndan (YKY) çıkan “Telekli Sincap” serisinin son kitabı olarak Mart 2026’da yayımlandı. </p>
<p>Meryem Tanrıkulu tarafından resimlenen kitap, 3-8 yaş aralığındaki okur ya da dinleyicilere hitap ederken yalnızca bir çocuk anlatısı kurmuyor, aynı zamanda insanmerkezci dünya dışındaki bir ilişkisellik ihtimalini de tartışmaya açıyor.</p>
<p>Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Makine Mühendisliği Bölümü’nde lisans, Paris’teki Conservatoire National des Arts et Metiers’de teknoloji tarihi alanında yüksek lisans eğitimi alan Gündüz, Telekli’nin yeni macerasında çocuk edebiyatını pedagojik bir araç olmanın ötesine taşıyor. </p>
<p>Hikâye; sincap, kunduz, ördek, yılan ve ornitorenk gibi birbirinden farklı ve güzel hayvanları aynı heyecan etrafında ve aynı anlatı evreninde buluştururken, türler arasındaki farkları hiyerarşik bir düzleme yerleştirmiyor. Aksine, bütün canlıların birbiriyle “uzaktan akraba” olduğu fikri üzerinden, doğayla kurulan ilişkinin tahakküm değil karşılaşma ve müştereklik üzerinden düşünülmesini öneriyor.</p>
<p>Bu yönüyle kitap, çocuklara “hayvan sevgisi” aşılayan didaktik bir metin olmanın ötesine geçerek, birlikte yaşama fikrini daha doğrudan bir çerçevede yeniden kuruyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-2026-05-08t152516-824.jpg" alt=""></p>
<h3>Nesne değil, özneler</h3>
<p>Bu sayede hayvanlar kitapta kendi hafızaları, kaygıları, alışkanlıkları ve yaşam biçimleri olan öznel varlıklar olarak resmediliyor.</p>
<p>Tanrıkulu’nun çizimleri, söz konusu anlatıyı tamamlayan önemli bir katman oluşturuyor. İncelikli, sakin ve ayrıntılı illüstrasyonlar hayvanlarla kurulan ilişkiyi korku ya da sahiplenme üzerinden değil; merak, yakınlık ve eşitlik hissi üzerinden şekillendiriyor. Kitabın görsel dünyası, doğayı başlı başına yaşayan bir alan olarak kuruyor.</p>
<p>Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası, çocuk edebiyatının sınırlarını genişleten ve çocuklara ekoloji, türler arası ilişkiler ve hayvanlar üzerine incelikli bir düşünme alanı açan çağdaş örneklerden biri olarak öne çıkıyor.</p>
<p>Kitap, özellikle sokakta yaşayan hayvanların neredeyse her gün hedef gösterildiği, birlikte yaşadığımız hayvanlara nasıl hitap edeceğimizin dahi tartışma konusu hâline getirildiği ve bize dikte edildiği bir dönemde, hayvanları gezegenin neresinde konumlandırdığımızı yeniden düşünmeye davet ediyor. </p>
<div class="box-15">
<h3>Künye</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/telekli-sincapin-uzaktan-akrabasi-kapak-pelikan-copy.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası</strong><br><strong>Yazar</strong>: Doğan Gündüz<br><strong>Resimleyen</strong>: Meryem Tanrıkulu<br><strong>Kategori</strong>: Doğan Kardeş, Resimli Öykü<br><strong>Yaş</strong>: 3-8<br><strong>YKY’de ilk baskı tarihi</strong>: Mart 2026</p>
</div>
<p>(TY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kâtip Bartleby: Wall Street’ten modern köleliğe sessiz bir direniş]]></title><link>https://bianet.org/yazi/katip-bartleby-wall-streetten-modern-kolelige-sessiz-bir-direnis-319447</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/katip-bartleby-wall-streetten-modern-kolelige-sessiz-bir-direnis.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/katip-bartleby-wall-streetten-modern-kolelige-sessiz-bir-direnis-319447</guid><description><![CDATA[“Yapmamayı tercih ederim” cümlesiyle zihinlerimize yerleşen Kâtip Bartleby, öyle zamansız bir karakter ki her dönem onun üzerinden toplumsal otopsi yapmak mümkün. Elbette bunun sırrı, Melville’in bu karakteri yaratırken daha en başında kapitalizmin gideceği nihai noktayı da görmüş olmasında.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kâtip Bartleby, yazıldığı yıldan bugüne kadar değeri azalmak bir yana, her yeni ekonomik, psikolojik ya da sosyolojik krizde daha da parlayan bir metin. Edebiyattan felsefeye, psikolojiden sosyolojiye kadar uzanan bu geniş yelpazede üzerine hâlâ farklı okumalar yapılıyor olması boşuna değil.</p>
<p>Bugün bu öyküyü ve onun unutulmaz karakterini modern “plaza dili”, “hustle culture” ve “sessiz istifa” gibi kavramların tam ortasına yerleştirebilir, hatta sosyal medyada günlerce tartışılan “ütopya” vakasına bile bağlayabiliriz. Öylesine zamansız, öylesine çarpıcı bir öykü.</p>
<p>Sevgili yazar arkadaşım Tuba Ayşe Özgür ile birlikte moderatörlüğünü yaptığımız Suare Öykü Kulübü’nde onlarca kişi bu eser üzerine saatlerce konuşunca, bu derinlikli eseri sizlerle de paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bilenlere hatırlatmış olalım, henüz okumamış olanlara ise önemle tavsiye edelim.</p>
<p>Çünkü “Yapmamayı tercih ederim” cümlesi, aradan geçen onca yıla rağmen bizleri derinden sarsmaya devam ediyor.</p>
<h3>Eylemsizlik üzerine nazik bir manifesto</h3>
<p>Bartleby’nin ve temsil ettiği “edilgen direnişin” sırrı, Herman Melville’in henüz emekleme aşamasındaki Wall Street’e bakarken aslında kapitalizmin yüzyıllar sonra ulaşacağı o ruhsuz ve mekanik nihai noktayı sezmiş olmasında yatıyor.</p>
<p>Melville, 1853’ün yüksek tavanlı gri ofislerinden bugünün steril plazalarına ve dijital gözetim toplumuna uzanan o kaçınılmaz yolu görmüş; insanın sadece bir “işlev” olarak kodlandığı sisteme karşı yapılabilecek en radikal eylemin “hiçbir şey yapmamak” olduğunu Bartleby’nin şahsında sarsıcı bir manifestoya dönüştürmüş.</p>
<h3>Kehanet değil, edebiyatçının gözlem yetisi</h3>
<ol>
<li>yüzyılın ortasında yazılmış bir öykünün bugüne bu kadar doğrudan temas etmesi, edebiyatın şimdiyi anlama ve geleceği öngörme gücünü gösteriyor.</li>
</ol>
<p>Elbette bir yazar geleceği öngörürken sihirli bir küreye bakmaz; o anki gerçekliğin en uç noktalarını hayal eder. Melville, “Moby Dick”te insanın doğayla ve hırslarıyla olan yıkıcı savaşını, “Bartleby”de ise sistemin içindeki sessiz yok oluşu anlatırken aslında o günkü tohumların neye dönüşeceğini gösterir.</p>
<p>Onun yaptığı bir kehanet değil, buna ancak toplumun köklerindeki derin sızıyı vaktinden önce duyma ustalığı denebilir… İlk bakışta “tuhaf bir kâtip hikâyesi” olarak okunabilen metnin asıl meselesinin kişisel bir tuhaflık olmadığını anladığımızda, yazara ve karakterine hayran olmamak elde değil.</p>
<h3>Yazarın edebî duruşunun bir yansıması</h3>
<p>Özgün adı “Bartleby, the Scrivener: A Story of Wall Street”, yani “Kâtip Bartleby: Bir Wall Street Hikâyesi” olan eserin katmanları arasında kaybolmadan önce yazarını anmamız şart oldu. Herman Melville, 1853 yılında bu öyküyü yazdığında, aslında kendi edebî dünyasında Bartleby’nin yaşadığına benzer bir “dışlanma” ve “anlaşılmama” hâlini tecrübe ediyormuş diyebiliriz.</p>
<p>Düşünsenize: Bugün bir başyapıt olarak kabul edilen “Moby Dick”i yazmışsınız ve anlaşılmamışsınız; edebî çevrelerin eleştirilerine hedef olmuşsunuz ve maddi sıkıntılar içindesiniz. Yazarın iki yıl içinde “Moby Dick”teki coşkulu yaratıcılıktan “Bartleby”deki sessiz reddedişe geçişi bile çok anlamlı.</p>
<p>Melville için yazarlık, piyasa koşullarına ve popüler edebiyatın “uysal bir kâtibi” olma zorunluluğuna karşı verilen bir savaşa dönüşmüş diyebiliriz. Bartleby’nin paravan arkasındaki suskunluğu, aslında Melville’in de yayıncıların ondan beklediği “çok satan” eserleri yazmayı “tercih etmemesinin” hüzünlü ama saygın edebî duruşunun yansıması olarak okunabilir.</p>
<h3>Anlaşılması için 70-80 yıl geçmesi gerekti</h3>
<p>Melville de geçinmek için karakteri gibi o sözünü ettiği yüksek binaların, yüksek duvarların arasında çalışmak zorundaydı; bu nedenle Kâtip Bartleby’nin satırları arasında yazarın edebî yalnızlığını ve sisteme duyduğu o sessiz öfkeyi hissetmek mümkün.</p>
<p>Melville, yaşarken unutulmuş, hatta ölüm ilanına ismi bile yanlış yazılmış bir yazar. Ne yazık ki anlaşılması ve modern edebiyatın en büyük dâhilerinden biri olarak kabul edilmesi için ölümünün üzerinden 40 yıl, eserlerinin yazılışının üzerinden ise 70-80 yıl geçmesi gerekiyor.</p>
<p>Bugün artık herkes kabul ediyor ki onun dehası, açık denizlerin hırçın dalgalarından Wall Street’in klostrofobik ofislerine geçtiğinde de azalmamış; aksine, sistemin dişlileri arasında ezilen “küçük insanı” sarsıcı bir soğukkanlılıkla anlatmayı başarmış.</p>
<p>Peki, nedir bu “tuhaf” öykünün aslı?</p>
<p>Kâtip Bartleby, ilk bakışta bir iş yeri hikâyesi gibi görünse de edebiyat tarihinin en gizemli ve üzerine en çok konuşulan metinlerinden biri. Yazıldığı dönemde “tuhaf bir öykü” olarak görülüp geçiştirilen eser, ancak 20. yüzyılın ortalarından itibaren varoluşçu felsefenin ve sistem eleştirisinin yükselişiyle hak ettiği değeri buluyor.</p>
<h3>Kuramcıların Bartleby’si: Neden bu kadar önemli?</h3>
<p>Öyle bir öykü ki bu: Yalnızca Borges gibi usta edebiyatçıların ve iyi okurların değil; filozofların, kuramcıların da gündemine girmiş bir eser.</p>
<p>Örneğin Gilles Deleuze, Bartleby’nin meşhur cümlesini dilin sınırlarını zorlayan “klinik bir formül” olarak tanımlar; bu gramer yapısının dili nasıl felç ettiğini ve “yeni bir insan” tipolojisi yarattığını anlatır.</p>
<p>Giorgio Agamben, Bartleby’yi hiçbir şeyi yapmama gücünü elinde tutan “saf potansiyel”in kahramanı olarak görür. “Potansiyel” kavramı üzerinden, yapabilme gücü kadar “yapmama gücünün” de bir özgürlük alanı olduğunu savunur.</p>
<p>Slavoj Žižek, Kâtip Bartleby’yi sistemi içeriden tamir etmeye çalışmak yerine onu tamamen işlevsiz kılan pasif-agresif bir devrimci olarak niteler. Ona göre sistemi eleştirmek sistemi yaşatır ama “tercih etmemek” sistemi çökertir.</p>
<p>Hayatı boyunca neredeyse hiç röportaj vermemiş, fotoğraflanmayı reddetmiş ve kamusal alanda görünmemeyi tercih etmiş biri olarak bir nevi Bartleby olan Maurice Blanchot ise kâtibin sessizliğini edebiyatın ve yazının sınırı olarak ele alır.</p>
<p>Blanchot’ya göre Bartleby, bir şeyi yapmaya gücü yetmediği için değil, yapabilme gücüne sahip olduğu hâlde bunu kullanmamayı seçtiği için mutlak bir güce ulaşır. Bu, efendinin, yani Avukat’ın karşısında tüm mantık silahlarını yitirdiği tek radikal duruştur: Gücünü yapmamaktan alan bir eylemsizlik.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-38.png" alt="">
<figcaption>Katip Bartleby Bir Wall Street Hikayesi - Herman Melville (Çev. Eda Kara) (80 Sayfa)</figcaption>
</figure>
<h3>Yazarın dahice “reddediş grameri”</h3>
<p>Bütün bu değerlendirmeler ışığında bakınca, eserin yıllar sonra kazandığı önem, modern insanın “hayır” diyebilme yetisini kaybetmesine tutulan felsefi bir aynadan kaynaklanıyor biraz da…</p>
<p>Blanchot ve Agamben gibi filozofların Bartleby’nin duruşunu gramerin yıkımı açısından ele alması boşuna değil. Herman Melville, “Yapmamayı tercih ederim” cümlesini seçerken büyük bir dilsel deha sergilemiş. Çünkü Bartleby “Hayır, yapmıyorum” ya da “Bunu yapamam” demiyor. Daha güçlü, daha sarsıcı bir yanıt veriyor.</p>
<p>Bartleby, “Yapmamayı tercih ederim” diyerek çatışmayı reddediyor ve durumu bir belirsizliğe hapsediyor. İşte filozofların “reddediş grameri” dediği şey de bu…</p>
<p>Gelelim öykünün meselesine…</p>
<p>Öyküdeki anlatıcımız, Wall Street’te kendisini “yaşlı” ve “güvenli” biri olarak sunan, aslında tam bir güvenilmez anlatıcı olan, üç çalışanı bulunan ve özellikle çatışmadan kaçınan bir avukat. İş yükü artınca ilan veriyor ve kapısında temiz yüzlü ama kederli bir adam beliriyor: Bartleby.</p>
<p>Başlarda bir “yazma makinesi” gibi dur durak bilmeden çalışan, kopyalanacak her belgeyi adeta yutarcasına kâğıda döken bu adam, bir gün o meşhur cümlesini kuruyor. Bu kırılma anı çok önemli; Bartleby başlangıçta çalışmayı reddetmiyor, avukatın görev tanımı içinde olmayan bir belgeyi kontrol etmesini istediğinde tavrını net bir şekilde dile getiriyor: “Yapmamayı tercih ederim.”</p>
<p>Bu noktadan sonra, öykünün ilerleyen sayfalarında Bartleby sadece işi değil; yemeği, iletişimi, mekânı ve nihayetinde yaşamın kendisini de “tercih etmemeye” başlıyor. Avukat’ın tüm “makul” tekliflerini, yardım çabalarını ve vicdani gelgitlerini bu sessiz cümleyle boşa çıkarıyor.</p>
<h3>Karakterlerin aynasında modern toplum</h3>
<p>Öykünün detaylarını anlatmamayı tercih ederek bugün bile bizlere ayna tutan karakterlerden söz etmek isterim. Çünkü Bartleby’nin paravanının arkasındaki o hareketsiz duruşu, ofisteki diğer karakterlerin “işleyişini” de birer birer ifşa ediyor.</p>
<p>Karakter analizlerine baktığımızda, her bir figürün toplumsal bir prototipi temsil ettiğini görüyoruz.</p>
<p>Anlaşıldığı üzere Kâtip Bartleby, toplumun “yapmalısın” dayatmasına karşı “tercih etmeme” özgürlüğünü kullanan karakter. O, sistemin içinde bir “hata” (bug) gibi; ne saldırıyor ne uyumlanıyor, sadece varlığıyla sistemin anlamsızlığını ifşa ediyor. Bugünün dünyasında, tüm güvencelerini yakıp yıkmayı göze alan mutlak reddedişin toplumsal karşılığı diyebiliriz.</p>
<p>Anlatıcımız Avukat, sistemin “makul” ve “vicdanlı” yüzü gibi görünüyor. Ancak Avukat karakterini sadece “iyi kalpli bir adam” olarak görmek, Melville’in kurduğu o sinsi sistem eleştirisini ıskalamak olur.</p>
<p>Dikkatli baktığınızda Avukat Bey’in nezaketinin altında derin bir statüko muhafızlığı yattığını göreceksiniz. Onun davranışlarının altında yatan temel neden, ofisindeki huzurun bozulmaması ve kendi vicdan azabını “ucuza” kapatma isteğidir. Merhametindeki sahtelik, biraz da Hıristiyan ahlakının “iyi insan olma” zorunluluğundan geliyor.</p>
<h3>Tersine dönen bir köle-efendi hikâyesi</h3>
<p>Bartleby’ye tahammül etmesinin sebebi de ona duyduğu sevgi ya da sempati değil; “Bu zavallı adama yardım edersem ruhum huzur bulur” şeklindeki bencilce bir manevi kazanç arayışı.</p>
<p>Bartleby bir kurban olmayı reddederek Avukat’ın “kurtarıcı” rolünü elinden alıyor. Tersine bir köle-efendi hikâyesi… Üstelik Melville, anlatıcının ofisine retoriğin babası Çiçero’nun büstünü koyarak bu ironiyi zirveye taşır.</p>
<p>Yasaları konuşurken fikirlerini kendi kölelerine yazdıran Çiçero’nun büstünü orada görünce anlıyorsunuz ki Avukat’ın antik kölelikten miras kalan o “sahip” kibri, Bartleby’nin mermer büstten bile daha hareketsiz ve daha inatçı duruşu karşısında un ufak olacak.</p>
<p>Öyküyü sindire sindire okuduğunuzda daha pek çok ayrıntıyı fark edip anlatılanın sadece bir Wall Street hikâyesi değil; antik çağdan moderniteye uzanan, “sahip olma” illüzyonuna indirilmiş sessiz bir darbe olduğunu da göreceksiniz.</p>
<p>Melville, aynı ustalığını öyküdeki diğer karakterler üzerinde de gösteriyor.</p>
<p>Gündüz uysal, öğleden sonra öfkeli olan Turkey (Hindi), ömrünü monoton bir işe vermiş, ruhsal aşınmasını alışkanlıklarla veya küçük kaçamaklarla telafi eden “yorgun işçi” sınıfının karşılığı.</p>
<p>Sürekli mide ağrısı çeken, hırslı ve huzursuz Nippers (Kıskaç) ise sisteme öfke duyan ama yine de sistemde yükselmek için tırnaklarını geçiren, hazımsız “beyaz yakalı” hırsını simgeliyor.</p>
<h3>Hüzünlü hikâyenin içindeki hüzün</h3>
<p>Ginger Nut (Zencefilli Fındık) ise çocuk işçilerin temsilcisi. Aslında bu hüzünlü hikâyenin içindeki başka bir hüzün onunki. Babası, ömrünü sokaklarda ağır yükler taşıyarak, at koşturarak ve toz toprak içinde geçirmiş bir arabacı. Oğlunun elleri “mürekkep” görsün, ileride yargıç olsun diye onu oraya yerleştirmiş.</p>
<p>Ginger Nut henüz 12 yaşında! Bir hukukçu, hatta bir kâtip olması bile mümkün görünmüyor; o sadece “ayak işleri” işçisi. Wall Street makinesinin en küçük ve en sessiz dişlisi… Yani küçük Ginger Nut, sistemin en masum ama en görünmez kurbanı.</p>
<p>Bu öyküde, içinde bulunduğumuz dünya düzeninin ve kendimizi sıkıştırdığımız hayatların izdüşümlerini bulacağımız o kadar çok ayrıntı var ki… Bartleby’nin Wall Street’e gelmeden önce Washington’da “Ölü Mektuplar Ofisi”nde (Dead Letter Office) çalışmasından, Wall Street’e geldiğinde üstlendiği işin “kopyalama” olmasına kadar… Dediğim gibi, her iyi hikâyede olduğu gibi bu öyküde de hiçbir şey tesadüf değil.</p>
<p>Melville, Kâtip Bartleby karakteri üzerinden Wall Street’in gri duvarlarını bir hapishaneye dönüştürürken, aslında hepimizin o ölü mektuplar gibi adresi belirsiz bir boşluğa doğru savrulduğumuzu hatırlatıyor bize.</p>
<p>Bir yanda bir şirket değil de “ütopya” olarak anlamlandırılmaya çalışılan yapılar, günde on sekiz saatlik çalışmayı “aile gibiyiz” diye kutsayan söylemler; diğer yanda Bartleby’nin cenin pozisyonundaki cansız bedeninin durduğu gerçeği.</p>
<p>Ve insanın sadece bir “verimlilik nesnesi” olmadığını hatırlatan o feryatla bitiş: “Ah Bartleby! Ah insanlık!”</p>
<p>(NK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İlhan Berk şiirinde yaban]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ilhan-berk-siirinde-yaban-319457</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/ilhan-berk-siirinde-yaban.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ilhan-berk-siirinde-yaban-319457</guid><description><![CDATA[İlhan Berk’in şiirinde yaptığı yabanla ilişkini her geçen gün ona dönük bir egemenliğe ve tahakküme dönüştüren insan karşısında yeni bir insan kadar bugün ve gelecek önerisi ortaya koymasıdır. Bu aynı zamanda yürürlükte olan insanmerkezcilik karşısında aynı merkezliliği gerileten, azaltan en azından bunun arzusunu duyuran bir dünya tahayyülüdür.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Elif Sofya’nın anısına ve şiirine saygıyla</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Neyim/(kimim)/ben/bir çocuk/bir ilkel”<sup>1</sup></em></p>
<p style="text-align: right;"><em>İlhan Berk</em></p>
<p>İlhan Berk’in  (18 Kasım 1918, Manisa-28 Ağustos 2008, Bodrum) ilk kitabı “İstanbul”dan (1947) başlayarak belirtilerini bulmak mümkünse de onun yabana dönük ilgisini belirginleştiren bir zaman sonra başat öğelerden biri hale getiren, şiirinin sonunu bağlayan ve şiirindeki ekopoetik öğeleri çoğaltmakla kalmayıp kalıcı hale getiren  süreci  daha çok “Günaydın Yeryüzü” (1952) ve arkasından gelen “Köroğlu”(1955) ile başlatmak mümkündür.  </p>
<p>Buysa onun zaman içinde insanmerkezci dünyanın tam da karşısına daha az ya da zayıflatılmış insan merkezli bir dünya koymasını bugün ve gelecek önerisi olarak dillendirmesini sağlamıştır. Geçmişin şehirlerinin yabanla kurduğu ilişki bir yana Manisa, Balıkesir, Samsun, Zonguldak, Giresun, Kırşehir, Ankara, İstanbul ve en sonunda yetmişlerde Bodrum’da yaşamaya başlamasını ve ölünceye kadar hayatını orada sürdürmesini hem hayatına  hem de şiirine yansıyan ve onu  belirleyen “yaban görgüsü”nü edinme süreci ve mekânı olarak anlayabiliriz. Bu görgüyü asıl ve tekrardan ete kemiğe büründüren  çocukluğundan sonra Bodrum ve yabanı olduğu da belirtilmeden geçilmemelidir.</p>
<p>Kaldı ki şair bir zaman sonra yazdığı şiiri bunun tartışmasına ve anlamaya ve anladıkça da bu konuda düşünce çıkartmaya dönüştürürken bir yandan da şiirinde varolan dünyadan da böyle bir dünya yaratmıştır. Şiirinde oluşturduğu bu şey  İlhan Berk’i ekopoetik şair şiirini de ekopoetik şiir yapmaya  ya da öyle bir değerlendirme yapmaya yeter. </p>
<p>İlhan Berk’in önce hareketli hareketsiz canlılarıyla yeryüzüne sonra da gökyüzüne dönük kimi yerde aşırıya varabilen ilgisi “Günaydın Yeryüzü” ile ortaya çıkmış ve kendini somutlaştırmıştır. Yanı sıra şairin mekân, nesne ve şeylere dönük ilgisi de bu tavrıyla açıklanabilir. Çünkü yaban insanın şehirlerden önce uzun yıllar diğer canlılarla birlikte yaşadığı mekânıdır. Belki burada dünyanın kendisi yabandır da denebilir.</p>
<p>Bunlar bir yana insanların inşa ettiği mezra, köy ve kasabalar  daha çok savunma temelli olsalar da hepsinin yabanın içinde ondan bildik anlamda bağımsız bulunamayacak/olamayacak mekânlar olduğunu ve zamanla bunun yabanın tersine işlediğini hem şehirlerin hem de insanın yabanla ilişkisinin kendi lehine ve dünyanın aleyhine bir gelişme gösterdiğini ve insanın yabanla kurduğu ilişkinin belki de bir daha düzelmemek üzere yine insanın lehine yabanın aleyhine bozulduğunu yazabiliriz.</p>
<p>İlhan Berk’in yaban ilgisinde altı çizilmesi ve vurgulanması gereken nokta ise bu ilginin tamamıyla hayati düzeyde ve herhangi bir canlının hayatına saygı ve hayat hakkını savunma temelinde ortaya çıkıyor olmasıdır. Kaldı ki bu dediğimiz şairin yetmişlerde Bodrum’a yerleşmesiyle birlikte onun hayatını da belirler olmuştur. </p>
<p>Geçmişin yabanla iç içe sayılabilecek Bodrum’u hem İlhan Berk’in hayatını hem de şiirini sonuna kadar aynı yabana açmıştır. Yazdığı şiirler bir yana “Şifalı Bitkiler Kitabı”nı da (1982) bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Aynı şekilde Edibe Berk’in “Ege Mutfağı” (2005) kitabını da Bodrum’da birlikte yaşanan hayatın sonucu olarak görüp  ve öyle ele almamız mümkündür.</p>
<p>Burada şair için yol açıcı olan hayatı kadar bu konudaki okurluğudur ve bunun çağırdığı teorik ve düşünsel ilgi kadar şiirinin düşünce üretme yeteneğidir. Bu ilgi önce şiirinde karşılık bulurken bir zaman sonra  çocukluğu çağrıştırırcasına yabanda  yaşamaya da dönmüştür. En azından İlhan Berk yaşadığı dünyadan ve daha özelde Bodrum’dan bir yaban çıkarmıştır ve dünyayı insanların da dahil olduğu daha az insan merkezli bir yaban olarak kabul etmiş ya da böyle bir arzunun şiirini belirlemesine izin vermiştir. Bir zaman sonra baştaki eleştirel düzey ortadan kalkmış yaban mekân, nesne ve şeylerle birlikte şiirinin düşünce üretmesini (Son dönemde yazdıklarının aforizmaa yaklaşmasını da bununla açıklayabiliriz.) sağlayan izlekleri haline gelmiştir.</p>
<p>Devam edelim...Her canlı kendi hayatını yaşamak için dünyaya gelir. Bu dediğimiz dünyayı kendi devinimlerine sahip düzeni olarak da kabul edilebilecek kaotik bir yer haline de getirir. Bu durum insanın avlanmayı öğrenmesi ve bu temelde alet edavat  ve silah yapmaya başlamasıyla birlikte bir daha düzelmemek üzere bozulmuştur. </p>
<p>Bu yüzden de İlhan Berk yaban ve insan arasında geçen ve sürmekte olan tartışmayı her canlının kendini hayatını yaşamak için dünyaya gelmesiyle başlatır. Bu yüzden “Her şey yaşamaya hazırlanıyordu/Her şey gelir gelmez hayatlarını”.<sup>2</sup> dizesinden anlamamız gereken de şairin hem bu hayatı eksik fazla yaşadığı hem de bu hayatı şiir yapan asıl tanığı olduğudur. “Her şey yerini alıyordu sırası geldikçe/ İlhan Berk bütün bunları görüyordu.” dizelerinin belirtmeye çalıştığı da bu tanıklıktır.<sup>3</sup></p>
<p>Bu birlikte yaşamanın asıl içerdiklerinin başında da duygudaşlık ve beynelmilel akrabalık gelir. Buysa canlılar arasındaki türcülük temelli ayrım ve ayrılıkları yok ettiği gibi bu temelde bir dünya inşa etme gibi bir amacı da bünyesinde bulundurur. Böylelikle İlhan Berk bu dünyanın insan merkezli olmasının ve onun isterlerinin ne olduğunu bilerek bunun karşısına kendi önerisini koyar. Bu öneriyi bir uygarlık eleştirisi ve onun karşısında bir seçenek olarak da anlayabiliriz.</p>
<p>Buysa her canlının hayatına saygı ve eşitlik talep etmekten başka bir şey değildir. “Biz yaşayanlar ayrı değiliz birbirimizden/Önce bunu söylemeliyim size/Sonra bütün güzel şeyleri sevmekte/Beraber olmalıyız derim/Değilmi ki bu dünya ailesindeniz/Bize bu düşer bu savaşta”.<sup>4</sup> Böylelikle benim beynelmilel akrabalık dediğim şeyi İlhan Berk “dünya ailesi” kavramıyla açıklayarak insan ve insan olmayan hareketli hareketsiz canlılar arasındaki baştan beri olan güçlü bağı ve yakınlığı da belirtmiş olur.</p>
<p>Ne var ki İlhan Berk burada otoritenin dışında kalan insanı olumlu anlamda  öteki canlılardan ayırarak hem bir anlam hem de bir görev yükler. Bundan bu kaotik düzenin ayakta kalması ve onun içinde yaşanması insana bağlıdır düşüncesi de çıkartılabilir. Başka bir deyişle dünyanın bu kaotik düzenini sürdürmesi insanın tahakküm ve bu temelde başta yaban olmak üzere dünyayı  değiştirme arzusundan kurtulmasıyla ancak mümkün olabilir. </p>
<p>Bunu Edibe’ye yazdığı şiirdeki şu dizelerle belirtirken bir yandan da ikisinin birlikte hayatının doğurmasını istediği sonuçların da altını çizer. Bunu kadın-erkek arasındaki aşkın dünyaya dönük olumlu bir sonucu olarak da alabiliriz. “Sana bağlı diyorum, ağacın, kuşun, karıncanın hayatı/Nefes alışın, nefes verişin sana bağlı her defasında./Daha çetin değil gözümün nuru/Daha çetin değil sokak muharebeleri/Seni sevmekten.”<sup>5</sup></p>
<p>Bütün bunlar aynı zamanda insanın niye yaşadığının da yanıtı olmak gibi bir özelliğe de sahiptir. Böylelikle şair önce kendi sonra  insanın önüne birlikte yaşamanın ancak başka birinin yani her hangi bir canlının yaşadığı hayatı savunmakla ve bu temelde yaşamakla mümkün olacağını  söyler ve bunda da diretir.</p>
<p>İlhan Berk’in yaban ilgisi ve vurgusu büyük ölçüde her canlıyı içeren bir özgürlük ve birlikte yaşama vurgusu ile ilgilidir. Bunun arkaplanında başta Nazım Hikmet’in şiirinde oluşturduğu özgürlük ve eşitlik  arzusu varsa da bu zamanla kendini özgünleştirerek İlhan Berk’in arzusu haline getirmiştir. Bu tamamıyla hayatla ve onu yaşamayla açıklanabilecek ve Marksizmin yabanla yüzeyde kurmaya çalıştığı ilişkiyi baştan geçen bir durumdur. </p>
<p>Bunu düşündüren ve arzu haline getirense yabandan başka bir şey değildir ama bizim için bunu daha da anlamlı getiren tek tek ve yalnız yaşadığını sandığımız ağaçlardır. İnsan yalnızlığı ile ağaçlar arasında her zaman ilişki kurmuştur. Ormandaki her ağacın tek tek özgürlüğü sembol bir durum olarak fazlasıyla sarsıcı ve etkileyicidir. “Mutlaka yaşamalıyız/En çok da rüzgârda bir ağaç gibi hür/En çok keder içinde/En çok yaşamasını istediğimiz”<sup>6</sup></p>
<p>Ama bu şairin “Günaydın Yeryüzü”de oluşturduğu insanmerkezciliğin dışında gerçeklik kazanıyor değildir. Tersine şair yaban vurgusunu itirazlarına rağmen merkezine insanı alarak temellendirir. Kuşkusuz şair burada insanı verili olanın dışında tutarak başka bir insandan söz ediyor gibidir. Başka bir deyişle şair şiirlerinde insanı yeniden oluşturur, ona yeni bir kişilik verir ve bütün davranışlarını belirler. Kurtuluş en azından şair için bu insandadır.</p>
<p>Bu yüzden de bu oluşturmada ve öncelik yabanda olsa da kimi şiirlerde insan öncelenmiştir. Bu dediğimiz İlhan Berk’in biraz da kendine bakarak oluşturduğu bir insandır, hatta kendisidir. Bu durum gerçekliği tartışmalı bir şey olsa da önemlidir.“Sen bu toprak bu dünya bu insanlar içinsin”<sup>7</sup> “Kimse dünyaya senin kadar bağlı değildir/Kimse kendine onu/Senin kadar yakın bilmez/Senin kadar iş edinmemiştir”.<sup>8</sup></p>
<p>1950’lerde yaban görgüsüne sahip insan hayatının modernizmle birlikte daha fazla insanmerkezcilik kazandığını söyleyebilecek durumdayız. O yıllarda insan hayatı yabana dönük bir kapsayıcılığa da hala az çok sahiptir. Ama bu kapsayıcılık genişleme eğilimi içinde midir değil midir bu tartışılır. Bu yüzden İlhan Berk’in derdi bu kapsayıcılığı tamamıyla  bir dahilliğe ve onun asıl parçalarından birine dönüştürmektir. “Hanginiz aklınıza getirdiniz/Benim bir gün insanlığımı/Bitkilere hayvanlara kadar/Bir gün tutup genişleteceğimi/Bütün bu dünyaya saracağımı sonra da”.<sup>9</sup></p>
<p>İlhan Berk’in şiirinde yaptığı yabanla ilişkini her geçen gün ona dönük bir egemenliğe ve tahakküme dönüştüren insan karşısında yeni bir insan kadar bugün ve gelecek önerisi ortaya koymasıdır. Bu aynı zamanda yürürlükte olan insanmerkezcilik karşısında aynı merkezliliği gerileten, azaltan en azından bunun arzusunu duyuran bir dünya tahayyülüdür.  “Beni beklemişler kardeşçiğim/Beni bu ağaçlar, nehirler gökyüzü/Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini/bir kere girdikten sonra şiirlerime/Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini”.<sup>10</sup></p>
<p>Bu bir yanıyla daha baştan yalnız olan, yalnız bırakılan ve yalnız kalanla birlikte olma, birlikte yaşama çağrısıdır.  İnsanın bir sonucu olarak birbirinden ayrılan birlikte yaşamak için yan yana gelmektedir. “Her şey bir başına yaşamış bundan önce/Toprakta bir başına yürümüş kökler/Gecenin içinde bir başına uzamış otlar/Yalnızlıklarını duyurmayacağım bundan böyle/Bir daha hiçbirine”.<sup>11</sup></p>
<p>Ne var ki bu birlikte yaşama -dönemin düşünce dünyasına bakarak bunu da anlamak gerekir-  tekrarla insanı önceleyen bir özellik gösterir. Buysa bizi ister istemez daha az insanmerkezci ya da zayıflatılmış insanmerkezci bir dünya arzusuna ve tasarımına götürür.  En azından “Günaydın Yeryüzü”de yer alan şiirlere bakarak böyle bir kanıya rahatlıkla varılabilir. Şairin insanı yazdıklarının merkezine alması da bu dediklerimiz kaynaklıdır. </p>
<p>Kaldı ki bu tür bir dünya insan olmayan canlılar için kurtuluş değilse de verili olan karşısında dikkate değer bir seçenek ve öneridir. “Günaydın Yeryüzü”nün bir anlamı varsa o da budur. Ellili yılların başında yazılan şiirlerin şairinin böyle bir tavra sahip olması da yaşadığı döneme bakarak yeterince anlamlı ve önemli olduğu gibi fazlasıyla da ilericidir.</p>
<p>“Günaydın Yeryüzü”deki bu birlikte yaşama arzusu yine yabanın dahil edildiği  “Türkiye Şarkısı”ndan sonra yayımlanan “Köroğlu”nda yardımlaşma, dayanışma ve birlikte hareket etmeye yani ortak mücadeleye dönüşür. Bu noktada “Köroğlu”nun hikâyesinin tamamıyla kırda geçiyor olması şaire böyle bir ilişkilendirme ve bağ kurma imkânı verir.</p>
<p>Buysa otorite karşısında dağları mesken tutmuş, ona sığınmış, orda saklanan ve orda yaşayan sosyal eşkıyaların dağdan, ormandan, ağaçlardan anladığı ve bu temelde yüklediği anlamla ilgilidir. Dağlar, ormanlar bu noktada otorite karşısında sosyal eşkıyaların her anlamda sığınağıdır, yoldaşıdır ve bu yabanla kurulan ilişkilerle açıklanabilecek bir şeydir.</p>
<p>Tarih boyunca insanlar hem hayatlarında hem de savaşlarda hayvanlardan onların arzusu dışında yararlanmakla kalmamış bunun yanısıra dağlar, ormanlar, ovalar, ağaçlar ve başka bitkilerden bu amaçla yararlanmıştır. Bunu otoriteye karşı çıkan Köroğlu ve öteki sosyal eşkıyaların orda geçen hayatı üstünden birlikte yaşamaya ve bu temelde bir dayanışmaya, yardımlaşmaya hatta birlikte direnme dönüşmesi en azından böyle anlamlandırılması mümkündür. “Bir de baktık bütün dostlardı gerimiz, gerimiz teslim olmamış ağaçlardı, dağlardı/Bir kere beylerden yana olmamış, hiç çevrilmemiş, hür dolaşmış gökyüzüydü, ahlat ağaçlı yollardı gerimiz.”<sup>12</sup></p>
<p>“Köroğlu”ndaki başka bir şiirde ise yaban hem savunmaya ama ondan çok saldırıya geçmiştir: “Sen Uğursu/Burada dur./Haber ver./Ben daha ilerilere gideceğim/ Bütün sağ kanat senin./.../Sen de Melen/Uğursu’nun ardı sıra dur/Ya ölüm/Ya istiklal./Sivritepe sen de, sen de Fesbayır Tepesi/.../Melen’in ardını tutun/Sol kanat da sizin./.../Garipçeburnu sen de,  sen de Malasburnu, sen de Sıcakburun /Sonra siz Selenli, Işık dereleri/Siz de ortada durun. /.../ Tamam /.../Şimdi biz bütün dağlar, Sündürce, Arkot, Seben, Ardıç/Şimdi biz/Bütün geriler/ Bizim.”<sup>13</sup></p>
<p>Buna daha ileride tek tek ağaçlar dahil edilir ve böylelikle Köroğlu ve arkadaşlarının otoriteye karşyı direnişi bütün hareketli hareketsiz canlılarıyla yabanın/dünyanın direnişi haline gelir. Şairin “Acısu”ya söylettiği de zaten bu konuda yeterince düşünce vericidir. Ama bu kez bir farkla yaban hem ortak dünyanın savunucusu hem de oluip bitenin tanığıdır. Bu yüzden İlhan Berk’in Köroğlu’ndan  çıkarabileceğimiz  sonuç da Acısu’nun “Bu dünyadaki yaşamaya/ Kimse kilit <sup>vuramaz.”14 </sup> dan demesinden başkası değildir.</p>
<p>İlhan Berk’in özellikle “Günaydın Yeryüzü” ve “Köroğlu”nda yabanla kurduğu ilişki sonrasında insanı biraz daha geri çekip onu anlatmaya ve savunmaya yönelir. Burada etkileyici ve anlamlı olan baştaki birlikte yaşama tanıklık ve anlatma arzusunun bir zaman sonra yabanı merkez alan bir şeye ve ondan da önemlisi bu konuda düşünce üretmeye ve bunun içindeki şiirsel olanı düşünce ağırlıklı olarak ortaya koymaya dönüşür. </p>
<p>Sonraki yıllarda şair yaban kadar şehre, mekânlara, nesnelere ve şeylere yöneldiği için baştani insan-yaban çatışması yazdığı şiirde gerilese de izlek olarak yaban yazdığı şiirde her zaman kendini duyurmuş ve tam bir özgürlükle kendine bir alan bulmuş ya da açmıştır. Baştaki ilgi de yabanın ve onun öznelerinin büyüleyici doğup büyümelerine ve büyüleyiciliklerine odaklanmıştır. Çünkü şaire göre “Yalnız yeryüzü/eksiksizdir.” <sup>15 </sup>Bu da ondan büyülenmek  ve etkilenmek için yeterli bir nedendir. Bu etkilenme aynı zamanda yaban üstünden düşünce üretmenin de her zaman imkanı olmuştur.</p>
<p>Devam edelim...Şeyler de yaban dahil edilerek tartışılmıştır: “ Şeylerin neden hareketsiz kaldığı, neden susturulduğu (başta taşlar, evler, köprüler, keçiyolları,kurşunkalemler, kağıtlar ,vb. sonra da varolup da konuşmayan ağaçlar, otlar, hayvanlar, böcekler -sevgili böcekler-kuşlar, arılar) sorulmalı.(...) Böyle şeylerin de konuştuğu dünya nasıl da güzel olurdu: Kimbilir?”<sup>16</sup> Şairin bu yazdıkları aynı zamanda “Bilinmeyen doğadır.” Sorusunu yanıtını arama çabası olarak da anlanabilir.<sup>17</sup> Buysa insanla yaban arasındaki sorun olarak kabul edilebilecek tek farkın ve ayrılığın dil yani insanın konuşarak anlaşması olduğunu söylememizi de kolaylaştırır.</p>
<p>Doğanın ya da yabanın bilinmezliği  bir uçtan da kendini onunla özdeşleştirme ve onun/onların yerine geçme ya da onlara dahil olma imkanıdır.  Başka bir deyişle yabanı anlamının yolu onun hareketli hareketsiz öznelerinin yerine kendini koymaktır. “Kocamış bir suyum ben./Ormanın sesini anlat bana/Sesini çayırların/.../Sessizlik   hep, sezsizlik/.../Keçiyoluna çıkarın beni/Burda ölemem.”<sup>18</sup> Buysa  “İstanbul”, “Günaydın Yeryüzü”, “Türkiye Şarkısı”, “Köroğlu” gibi kitaplardan sonra şairin yabanla özdeşlik temelinde kurduğu yeni ilişkiyi ve onun düşünsel sonuçlarını anlamamızı ve görmemizi sağlar. Tam bir ilkellikle yabanın yanında olma ve birlikte yaşama ya da onun arzusuyla başlayan süreç sonunda düşünsel olanla tepe noktasını bulmuştur. İnsanmerkezcilik karşısında yabanın yanında yer alma ve insana karşı onu savunma hatta onun parçası olma ona kavuşulduğunda düşünmenin ve düşüncenin asıl kaynağı ve nedeni haline gelmiştir. </p>
<p>Geriye kalan dünyanın hali karşısında  ilkelliğini baştan ilan eden İlhan Berk’in insan ve  araçları karşısında dünyadan taraf düşünce ağırlıklı ekopoetik şiiri ile yaşadığı sürece yazdığını, az çok hayatını belirleyen yaban görgüsüdür.</p>
<p>7 Mayıs 2026, Talas</p>
<hr>
<p><em><sup>1</sup>Kuşların Doğum Gününde Olacağım, YKY, Nisan 2005, İstanbul, s.100</em></p>
<p><em><sup>2</sup>Hikâye, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, YKY, 3. Baskı, Şubat 2007, İstanbul, s.94</em></p>
<p><em><sup>3</sup>Hikâye, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975)  içinde, s.95</em></p>
<p><em><sup>4</sup>Gecenin İçinden Bitkilere, Hayvanlara Sesleniş, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.98</em></p>
<p><em><sup>5</sup>Günaydın Edibe, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.99</em></p>
<p><em><sup>6</sup>Romancero, I, Yaşadıkça, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.86</em></p>
<p><em><sup>7</sup>Romancero, II, Kötü Günlere Rağmen, Eşik (1947-1975) içinde, s.87</em></p>
<p><em><sup>8</sup>Romancero III, Ümit Ölmez, Eşik (1947-1975) içinde, s.88</em></p>
<p><em><sup>9</sup>Bir Orman, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.89</em></p>
<p><em><sup>10</sup>Bir Orman, Eşik (1947-1975) içinde, s.90</em></p>
<p><em><sup>11</sup>Bir Orman, Eşik (1947-1975) içinde, s.90</em></p>
<p><em><sup>12</sup>IV, Ne kadarsaydık Dağlarla Ovalarla Hep Birden Bolu Üstüne Yürüdük, 4, İlk Dört Divan Ovası’na Girdik, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.173</em></p>
<p><em><sup>13</sup>VI, Ne Varsa Hürlük Diye Bizimleydi, 1, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.186-187</em></p>
<p><em><sup>14</sup>VI, Ne Varsa Hürlük Diye Bizimleydi,2, Ovada Narın,Ayvanın Ovada Acısu’ylun,,Işıkgöl’ün Anlattığı, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.190</em></p>
<p><em><sup>15</sup>13, Tümceler Bir Adım İlerisini Bilmeden Yürür, Tümcelerle Geliyorum. YKY,Mayıs 2007, İstanbul, s.75</em></p>
<p><em><sup>16</sup>14, Adlandırılmayan Yoktur, YKY, Mayıs 2006, İstanbul, s.36</em></p>
<p><em><sup>17</sup>Gök Boş, Adlandırılmayan Yoktur, s.40</em></p>
<p><em><sup>18</sup>Keçiyolu, Çiğnenmiş Gül,YKY,Şubat 2011, İstanbul,  s.26,</em></p>
<p>(HŞ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir konserden fazlası: Ragon Bal]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-konserden-fazlasi-ragon-bal-319466</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/bir-konserden-fazlasi-ragon-bal.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-konserden-fazlasi-ragon-bal-319466</guid><description><![CDATA[Ragon Bal’ın Kadıköy Sahne konseri yalnızca bir müzik gecesi değildi, Kuzey Kafkas diasporasının ortak ses hafızasının, bir anlığına da olsa, görünür ve duyulur olduğu bir karşılaşmaydı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir konser izlediğimi söylemek eksik kalır. Daha çok, uzun zamandır evlerin içinde, düğünlerde, derneklerde, eski kasetlerde, YouTube kayıtlarında, aile büyüklerinin mırıldanmalarında dolaşan bir hafızanın sahneye çıkışına tanıklıktı bu.</p>
<p>Ragon Bal, 7 Mayıs’ta Kadıköy Sahne’ye çıktığında salonda yalnızca bir müzik grubunu bekleyen dinleyiciler yoktu. Çocukluğundan beri Kuzey Kafkas ezgilerine aşina olan ya da o ezgileri çoğu zaman parçalı, kesik, eksik bağlamlarda duymuş insanlar vardı.</p>
<p>Bir Çerkes olarak anadilimde müzik dinlemek, çocukluğumdan beri kulağımda yer etmiş tınıları canlı duymak heyecan vericiydi. Üstelik bu heyecan yalnız bana ait değildi. Adigeler, Abhazlar, Osetler, Kabardeyler… Kuzey Kafkasya’nın farklı halklarından insanlar aynı amaçla, benzer bir heyecanla oradaydı.</p>
<p>Kimimiz dili biliyor, kimimiz yalnızca birkaç kelimeyi tanıyordu; kimimiz melodiyi çocukluğundan hatırlıyor, kimimiz ritmi bedeniyle taşıyordu. Ama hemen herkesin yüzünde ortak bir ifade vardı: Tanıdık bir şeyi yeniden bulmanın sevinci.</p>
<p>Ragon Bal, Osetya’dan yola çıkan bir grup. Jineps onları <em>“Kafkasya’nın farklı halklarına ait kadim ezgileri modern bir yaklaşımla bir araya getiren”</em> bir grup olarak anlatıyor.</p>
<p>Osetya’dan Çerkesya’ya, Abhazya’dan Çeçenya’ya uzanan daha geniş bir Kuzey Kafkas müzikal hafızasını çağdaş bir yorumla sahneye taşıyor.</p>
<p>Adlarının anlamı da bunu yansıtıyor: “Ragon” Osetçede “eski/kadim” anlamına geliyor; “Bal” ise “band/grup” karşılığı olarak seçilmiş. Güncel kadroda Tamu Berozti, Sarmat Qırgatı, Kazbek Guatsatı ve Adelina Kotaytı var.</p>
<p>Konser duyurularında grubun Kuzey Kafkasya’nın mitolojik hikâyelerini ve mistik tınılarını modern sahneyle buluşturduğu yazıyordu. Ama salondaki deneyim, tanıtım cümlelerinden daha fazlasıydı. Çünkü Ragon Bal’ın müziği yalnızca “etnik” bir unsur olarak tüketilebilecek bir alan açmıyor; dinleyeni kolay bir folklor nostaljisine hapsetmeden, geleneksel olanla bugünün arasında güçlü bir köprü kuruyor.</p>
<p>Bu yüzden sahnede duyduğumuz şey ne yalnızca geçmişti ne de bütünüyle bugüne aitti. İkisinin arasında, diasporada yaşayan halkların çok iyi bildiği o ara yerde duruyordu.</p>
<p>Diaspora biraz da böyle bir yer değil mi zaten? Ne bütünüyle kopuş ne bütünüyle devamlılık. Bir dilin evde kalması, bir melodinin düğünde canlanması, bir dansın bedende sürmesi, bir kelimenin unutulup başka bir kelimeyle geri dönmesi…</p>
<p>Kimi zaman kültür dediğimiz şey, büyük anlatılardan çok bu küçük kalıntılarla yaşamaya devam ediyor. Ragon Bal’ın sahnesi bana en çok bunu düşündürdü. Hafıza bazen bir arşivde değil, bir ritimde saklanıyor.</p>
<p>Keza Ragon Bal müziğini bitirdiğinde bu kez izleyiciler için açıldı sahne. Ceug başladı. Müzik bedene geçti. Ragon Bal bir alan açtı, salondakiler o alanı kendi bedenleriyle doldurdu. Gece dansla tamamladı.</p>
<p>Ragon Bal bize yalnızca Osetya’dan sesler getirmedi. Daha geniş, daha parçalı, ama hâlâ birbirini tanıyan bir Kuzey Kafkas hafızasını sahneye taşıdı.</p>
<p>Bir konser düşünün, sahnede dört müzisyen var, ama duyulan şey dört kişiden çok daha büyük. Dağılmış ailelerin, yarım kalmış dillerin, unutulmamış melodilerin, düğünlerde öğrenilmiş ritimlerin, adını koymakta zorlandığımız aidiyetlerin sesi.</p>
<p>Ragon Bal bu akşam (9 Mayıs) Ankara’da Ostim Teknik Üniversitesi Konferans Salonu’nda, 10 Mayıs’ta da İzmit’te Old Trend Restoran’da sahne alacacak.</p>
<p>Yazıyı bitirirken grubun <a href="https://jinepsgazetesi.com/2026/05/kadim-olanin-yeni-yorumu-ragon-bal/" target="_blank" rel="noopener">Jineps Gazetesi’ndeki röportajını buraya tıklayarak</a> okumanızı da tavsiye ederim. Ayrıca <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/artist/2kYL1kFEONqbsOC0crJv1L?si=teTZlxlYTfq0cXo28ivySA" target="_blank" rel="noopener">Spotify’dan</a> dinleyebilirsiniz.</p>
<p><iframe style="border-radius: 12px;" src="https://open.spotify.com/embed/artist/2kYL1kFEONqbsOC0crJv1L?utm_source=generator" width="100%" height="352" frameborder="0" allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy" data-testid="embed-iframe"></iframe></p>
<p>(HA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Korkulan bir beden nasıl "kutsal anneye" dönüştü?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/korkulan-bir-beden-nasil-kutsal-anneye-donustu-319454</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/korkulan-bir-beden-nasil-kutsal-anneye-donustu.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/korkulan-bir-beden-nasil-kutsal-anneye-donustu-319454</guid><description><![CDATA[Tek bir annelik olgusundan değil, toplumdan topluma değişen ve toplumsal-ideolojik olarak inşa edilen ‘annelikler’den söz edebiliriz. Kadının doğurganlığı onun anne olmasını gerekli kılmaz; başka bir deyişle, kadının biyolojisi anneliği mümkün kılar ama zorunlu kılmaz!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hangi sevginin toplum tarafından onaylanacağına sınır koyan; kadının kiminle, hangi varlıkla bağ kurup kuramayacağına, kimi sevip sevmeyeceğine karar veren, bir anlamda “kişiseli kamusala dönüştüren” bir müdahaleyle Bosch reklamı yayından kaldırıldı. Bu, annelik rolünün normun dışında bir varlık için içselleştirilmesini bir “sapma” olarak gören, “Kadın, soyun devam ettiricisi olduğuna göre doğurmalıdır ve sadece insan yavrusunun annesi olabilir.” fikrini ortaya koyan bir duruş. Aslında bu müdahale, iktidarın hem son dönemde hayvanları hedef alan hem de kadın bedenini milliyetçi ve muhafazakâr nüfus politikalarının aracı hâline getiren söylemleriyle uyumlu.</p>
<h3>Erkek bedeni bir "norm", kadın bedeni "öteki"</h3>
<p>Beden, sadece biyolojik bir gerçeklik değil, mitolojik çağlardan beri toplumların anlam yüklediği bir alan. Ancak burada önemli bir noktayı belirtmekte yarar var: Beden denildiğinde, erkek bedeni bir “norm”, kadın bedeni ise “öteki” olarak görülür. Kadın bedeni, üzerinde kontrol kurulması ve denetlenmesi gereken bir öteki konumuna yerleştirilir. Erkeğin bedeni kendine aitken kadına ait beden, kendinin olmaktan çıkar ve toplumsal bir nesneye dönüşür. Peki neden?</p>
<h3>Grotesk bir beden</h3>
<p>Neolitik öncesi toplumlarda kadın bedeni hem korkulan hem de tapınılan kutsal bir varlık. Ama buradaki kutsallık, şimdilerde kadına yüklediğimiz ve birçok polemiği de beraberinde getiren “annelik”le ilgili bir kutsallık değil. Çünkü “kültürel olarak inşa edilen” şimdiki anlamda bir annelik kavramı yok. Kadın, kendi bedeninden kendine benzeyen “dişi” varlıklar ve kendine benzemeyen “erkek” varlıklar dünyaya getirdiği için kutsal.</p>
<p>Henüz doğadan kopulmadığı, diğer hayvanlar dünyasından bağımsızlaşılmadığı için bu anlamda kadın bedeni grotesk. Çünkü kadın bedeni sıvılarla çevrili; âdet kanıyla, doğum sıvısıyla, anne sütüyle dönüşen bir beden. Kanar, doğurur, büyür, küçülür ve içinden kendine benzeyen ve benzemeyen varlıklar çıkarır... Kadın bedeni grotesk bir beden, çünkü kadın hem insan hem de doğadan, hayvanlıktan kopmamış bir varlık. Hayvan sözcüğünün kökeninin birçok dilde yaşamla, canlılıkla, hayat vermeyle bağlantısını ve Allah’ın sıfatlarından birinin “Hayy” olduğunu not düşelim. Dolayısıyla kadın, tanrı gibi yaşam veren bir varlık.</p>
<p>Kadının doğurganlığı; orantısızlığıyla, abartısıyla, insan-hayvan karışımı melezliğiyle, hem hayranlık uyandırması hem de huzursuz edip korkutmasıyla groteskle çok güçlü bir biçimde kesişir. Bakhtin’in grotesk anlayışıyla uyumlu olarak taşar, değişir; sınırları ve düzeni bozar. İşte tam da bu düzeni bozma noktasında, kadının doğurganlığı “sınırları sabit olmayan bir güç” gibi görüldüğü içindir ki ataerki kadın bedenini kontrol etmek, kapatmak, disiplin altına almak ister.</p>
<h3>Kadın biyolojisi anneliği mümkün kılar; zorunlu kılmaz!</h3>
<p>Babalığın öğrenilmesi ve mülkiyetle eş zamanlı olarak kadın, adım adım denetim altına alınır. Kadın bedeni; rahatsızlık uyandıran, kirli, pis, yanına yaklaşılmaması gereken murdar bir varlık olarak sunulur. Özellikle Yahudilik ve İslam’da kadın biyolojisinin en temel özelliklerinden biri olan âdet kanı, pis görülerek dışlanır. Katolik Kilisesi kadın bedenini çoğu zaman günahkâr, arzulu, dizginlenmesi gereken bir unsur olarak yorumlar.</p>
<p>Kadın, kocasına varisler doğuracak ve yaşadığı toplumun demografisine katkıda bulunacak bir “kuluçka makinesi”ne indirgenir. Kadının kendi bedeni üzerindeki tasarrufu elinden alınarak grotesk görülen bu beden, sürekli nüfus politikalarının bir aracı hâline getirilir. Devletin ideolojik aygıtları kanalıyla “kültürel bir annelik” kavramı yaratılarak kadında kutsanabilecek tek şey “annelik” olarak yüceltilir.</p>
<p>Anneliğin, kadının doğasının ve kadınlığının ayrılmaz bir parçası; içgüdüsel bir duygu, kadına bahşedilmiş en değerli, ayrıcalıklı görev olduğuna ilişkin politik söylemler aracılığıyla annelik sadece bir durum değil, aynı zamanda bir kimlik ve görev olarak tanımlanır. Annelik artık özel alana ait bir tanımlama değil, politik ve toplumsal bir meseledir. Özellikle geleneksel yapılarda “kadın = anne” formülü içselleştirilir. Annelik, kadınlığın “en yüce” hâli olarak sunulur. Dolayısıyla tüm toplum tarafından içselleştirilen bir “annelik miti” yaratılır. Oysa kadının doğurganlığı onun anne olmasını gerekli kılmaz; başka bir deyişle, kadının biyolojisi anneliği mümkün kılar ama zorunlu kılmaz!</p>
<h3>Tek bir annelik olgusu değil, "annelikler" var</h3>
<p>Nitekim tarihte anneliğe yüklenen farklı anlamlar, anneliğin evrensel olmadığını; toplumdan topluma değişen ve toplumsal-ideolojik olarak inşa edilen “kurgusal” bir olgu olduğunu gösterir.</p>
<p>Avcı-toplayıcı toplumlarda annelik kolektif bir süreç. Şimdiki anlamda anneliğe dair bir kutsiyet yok. Hatta zaman zaman zayıf, hasta çocuklar göçü zorladığı için geride bırakılabiliyor. Zaten çok küçük akraba grupları hâlinde yaşanıyor ve çok kısıtlı doğum yapılıyor.</p>
<p>Neolitik ve tarımla birlikte babalık kurumu önem kazanmaya, mülkiyet ve miras öne çıkmaya başladığında kadının doğurganlığı daha çok önem kazanıyor. Ama dikkatinizi çekerim: “annelik” değil, doğurganlık... Çünkü tarımla birlikte iş yükü artıyor. Daha çok çocuk, daha fazla iş gücü demek. Kadın bedeni üretimle ilişkilendiriliyor. Özellikle tek tanrılı dinlerin gelişimiyle birlikte kadının “anneliği” daha da önemseniyor ve “kutsal”laştırılıyor. Meryem, idealize bir anne figürü olarak karşımıza çıkıyor; ancak 18. yüzyıla kadar Avrupa’da annelik henüz duygusal bir bağ ya da “şefkat”le karakterize değil. Sanayi Devrimi’yle birlikte annelik, kadının asli görevi olarak tanımlanıyor ve anne-çocuk duygusal bağı; fedakârlık, sabır ve adanmışlıkla özdeşleştiriliyor. Ve sahnede günümüzün “fedakâr anne” modeli arzıendam ediyor.</p>
<p>Diğer toplumlarda da az çok farklılıkla durum aynı. Örneğin Çin’de annelik olgusunun tarih boyunca devlet ideolojisi, aile yapısı ve felsefi sistemlerle birlikte şekillendiği; özellikle Konfüçyüsçü düşüncede ailenin toplumun temeli görülerek kadının itaatkâr eş, fedakâr anne olarak tanımlandığı söylenebilir. Orta Asya’daki diğer topluluklarda ise göçebe olmaları nedeniyle kadın özel alana kapalı değil; tıpkı Neolitik öncesi toplumlardaki gibi annelik duygusal bir bağ değil, kolektif bir olgu. Ancak ilerleyen zamanlarda İslam’ın etkisiyle anneliğe kutsiyet atfedilerek kadın kamusal alandan uzaklaştırılıp özel alana hapsediliyor ve sadece fedakâr anne rolünü üstlenmesi bekleniyor. Yani tarihsel olarak tek bir annelik olgusundan değil, “annelikler”den söz edebiliriz.</p>
<h3>Çocukluktan itibaren kızlar anne olmaya hazırlanıyor</h3>
<p>Günümüzde annelik olgusu; kadının, kadınlığın ayrılmaz bir parçası ve kadınlığın en üst, en kutsal noktası olarak paketlenip sunulmaya devam ediyor. Daha çocukluktan itibaren kızlar anne olmaya hazırlanıyor. Kız çocukların ellerine oyuncak bebekler verilerek annelik rolünü içselleştirmeleri için ilk provalar yaptırılıyor. Oysa oğlan çocuklar, kamusal alanda mesleklerini yapmaya hazırlanacak şekilde oyuncaklarla büyüyor. Kız çocuk evliliğe ve anneliğe hazırlanırken oğlan çocuk kamusal yaşama hazırlanıyor. Dolayısıyla kız çocuk, evlenip anne olmanın bir tercih değil, bir “zorunluluk” olduğu fikrini bilinçaltına yerleştirerek içselleştiriyor. Başka mümkün bir dünya olabileceği daha küçük bir çocukken düşüncelerimizden sökülüp atılıyor.</p>
<p>Kapitalist ataerki, toplumsal cinsiyet ilişkilerini küresel ölçekte yeniden örgütleyerek bize tek tip bir kadınlık ideali sunuyor. Filmlerde, reklamlarda, şarkılarda hâlâ “evli, mutlu, çocuklu” sloganları atılıyor. Bu bağlamda kadınlık ve annelik kavramları; Instagram, TikTok ve Netflix gibi küresel mecralarda yeniden biçimleniyor. Kadın bedeni hem bir üretim aracı hem de bir tüketim nesnesine dönüşüyor. Benzer beden estetikleri, benzer annelik imgeleri sunuluyor. Kadınlardan organize, üretken, sabırlı, fedakâr, bakımlı, mutlu anneler olmaları bekleniyor. Annelik bir başarı gibi sunuluyor. Çocuk mutluysa anneden... Çocuk mutsuzsa anneden... Çocuk başarılıysa anne başarılı... Çocuk suçluysa anne de suçlu ve cezalandırılmalı... Dolayısıyla annelik olgusu adeta bir performans alanına dönüşüyor.</p>
<h3>Kadınlar sistemin çarklarında kendi olmaktan vazgeçiyor</h3>
<p>Anne, hele de fedakâr anne rolü, çocuklu kadını hiyerarşik olarak diğer kadınların üstünde konumlandırıyor. Bu anlamda çocuksuz kadın olmak son derece statü düşürücü. Çocuğu olmayan kadına anne olan kadınlar “yazık olmuş” gözüyle bakıyor; onu muhtemelen “kısır” ve ne yazık ki bu yüzden “eksik”, “yarım” kabul ediyor. Onun çocuksuzluğu tercih etmiş olabileceği kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor. Anne olmayan, olmak istemeyen kadınlar ise marjinal, düzene aykırı, sorunlu kadınlar olarak görülüyor.</p>
<p>Oysa anneliğe hazır olmayan, toplumun baskısı olmasa çocuk sahibi olmayacak bir kadının anne olmasından daha kötü ne olabilir ki? Asıl eksiklik bu değil midir? Böyle bir durumda kadın ne kendine ne de doğurduğu çocuğa fayda sağlayabilir. “İnsanın kendi olmaktan” vazgeçmesinden daha kötü ne olabilir? Oysa birçok kadın, sistemin çarkları içinde kendi olmaktan vazgeçiyor.</p>
<p>(AK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Siverek: Savrulur Karacadağ]]></title><link>https://bianet.org/yazi/siverek-savrulur-karacadag-319448</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/siverek-savrulur-karacadag.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/siverek-savrulur-karacadag-319448</guid><description><![CDATA["Coğrafyanın bitki örtüsü, üretim biçimleri, evsel bazı araç gereçler, mimari yapı ve gündelik yaşama dair daha birçok şeyin volkanik patlamayla bir ilişkisi olduğu apaçık. Dolayısıyla insan ile doğa arasındaki ilişkinin gelip Siverek’le ilişkilendiği yer de burasıdır."]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ezelden beri insanın doğayla yakın bir ilişkisi olagelmiştir. Gırtlaktan çıkan sesin dışarıda yankıya dönüşmesinden fiziksel yapıya, jest ve mimiklere değin doğayla bir benzeşme vardır. Nihayetinde binlerce yıllık deneyimin de söylediği gibi, “Üzüm üzüme baka baka kararır”dı. Dolayısıyla doğa ile insan ilişkisi bir tahakküm değil, karşılıklı bir yaşam sözleşmesiydi. Bilim diliyle söylersek simbiyotik bir ortak yaşam formu. Tabii içgüdüsel süreç, zamanla insanın doğa üzerinde tahakküm kurmasına dönüşmüş; Sanayi Devrimi’yle birlikte kapitalizmin “Büyü ya da yok ol” mantığına teslim olmuştur.</p>
<p>Antik Mısır’da da doğayla insanın simbiyotik ilişkisi dikkat çekicidir. Özellikle Nil Nehri, kavruk sarı toprağı yalayarak akarken geçtiği her yere hayat verir. Uygarlıklar burada kurulur, firavunların gücü buradan gelir; nehir ulaşımda bir taşıma görevi görür, tarlada bereket olur. Tam da bu sebeple binlerce yıl önce Herodotos, “Mısır, Nil Nehri’nin bir armağanıdır.” diyordu. Peki hakkında tevatür ve efsanelerin gırla olduğu Siverek için ne diyeceğiz? Urfa-Diyarbakır karayolunda ilerlerken hiçbir sırrını açık etmeyen şehir hakkında bir şey söylemek zor doğrusu. Ama sonda söyleyeceğimi başta söyleme cüreti göstereceğim: “Siverek, Karacadağ’ın bir armağanıdır.”</p>
<p>Yıllarca araçla içinden geçtim, uzayıp giden düzlüklerine baktım; ama sırrına vâkıf olamadım. Ta ki bir Japon yazarın 10 bin kilometre öteden depreşen merakının peşinden Siverek’e yolum düşene kadar… Kent merkezinde rastgele bir gezintiye çıkıldığında, modern yapılar ile şehrin birçok köşesine dağılan bazalt taşlı eski yapılar ikili bir zaman algısı oluşturuyor. Siverek’te Ulu Cami, klasik kent mimarisinin öncülüğünü yapar konumda. Yüzlerce yıllık geçmişiyle, kiliseden camiye dönüşen hikâyesiyle içimde bir monoloğu da hemen başlatabiliyor. Ferahlığından nasiplenince, taşlarına dokununca sırrına ermenin dayanılmaz keyfi var bende…</p>
<p>Şanslıydık elbette; çünkü kentin ruhuna dokunmayı sağlayan dervişlerle birlikte geziyorduk. Şüphesiz bunlardan biri, Siverek’i sosyopolitik açıdan, ekolojik ve ekonomik yönden çok iyi bilen yönetmen ve yazar Sedat Kıran’dı. Diğer taraftan akademisyen ve yönetmen Prof. Dr. Sedat Benek, coğrafyanın oluşumu ve özellikleri noktasında muazzam bilgiler paylaşıyordu. Dolayısıyla Japon yazar ve benim için şanslı, güzel bir gün olacağı daha başından belliydi.</p>
<h3>İki sedat, bir kent</h3>
<p>Neden mi? Sedat Kıran, adeta Siverek’in doğal özellikleri, sosyal yaşamı ve kentin sözlü kültürü konusunda bir kent dervişi. Farklı çalışmalarının yanında onun “Mîrkut” adlı belgeseli çok dikkat çekici. “Mîrkut” sadece Karacadağ pirincinin ekim-hasat sürecini anlatmıyor; aynı zamanda kültür tarihindeki Kürtçe ritüelleri ve deyişleri de gösteriyor. Özellikle Kürt toplumunun dayanışmasının tarihsel adı olan “Zibare” kültürünü de yansıtıyor. Bu yönüyle Kürt dili için muazzam bir envanter de oluşturuyor. Tabii Kıran’ın birçok belgesel çalışması var; birçoğu uluslararası gösterimlerde yer alıyor, önemli ödüllere layık görülüyor. Bugün de Karacadağ’ın sırtında gezerek her bir bitki ve taşa dikkat kesiliyor, adeta doğayla telepatik bir bağ kurmuş durumda. Öyle ki soyadım bile onun aklında “Taş” olarak kalmıştı.</p>
<p>Diğer taraftan Profesör Sedat Benek de Urfa’nın üretken kalemlerinden, düşünürlerinden. Sedat Hoca da kentin sırrına varmayı sağlayan önemli belgesellere imza atmış durumda. Hatta bu satırların yazıldığı sırada “Stratonikeia” adlı belgeseli İstanbul’da gösteriliyordu. Özellikle onun “Göbeklitepe Sakinleri” adlı belgesel çalışmasının altını çizmek gerekiyor. Çünkü bu çalışma, 12 bin yıllık tarihsel, kültürel ve kutsal antik bölgenin daha derin bir perspektifle anlaşılmasını sağlıyor. Bölgenin “Girê Miraza” yönünü, objektifini doğal bir ortama ve nesnel bir bakışa yerleştirerek aktarıyor. Bu da yalın bir şekilde Xerabreşk (Örencik) sakinlerinin geçmişte ve bugün Göbeklitepe ile ilişkilerini anlamayı kolaylaştırıyor. Bu yönüyle önemli bir sözlü kültür envanteri olduğunu söylemek mümkün.</p>
<h3>Siverek, Karacadağ’ın armağanı mı?</h3>
<p>Siverek denilince Yılmaz Güney sinemada, Mehmed Uzun edebiyatta, Şivan Perwer müzikte ilk akla gelen isimlerden… Zaten Sedat Kıran da bundan bahsederek “Burada çok güçlü bir kültür var” diyor. Elbette buna hayatının bir bölümü Siverek’te geçen büyük şair Ahmed Arif’i de eklemek gerek. Öyle ki Ahmed Arif şiirinde, “Açar / Kan kırmızı yediverenler / Ve kar yağar bir yandan / Savrulur Karacadağ / Savrulur zozan…” diyordu. Çünkü meralarıyla, koçerleriyle bir yayladır burası; birçok tarımsal üretimin art arda gerçekleştiği, içgüdüsel bir sulama mühendisliğinin görüldüğü “yediveren” bir bölgedir Siverek…</p>
<p>“Yediveren” diyorum; çünkü endemik Karacadağ pirinci burada. Ekilen tarladan sulamaya kadar özgün bir üretim süreci var. Normalde bir tarım arazisi ile kıraç bir toprağı birbirinden ayırmak kolaydır. Sedat Kıran arabayı durdurarak “Buyurun, işte pirinç tarlası” deyince, Japon arkadaş volkanik bazalt taşlarla dolu araziye bakarak bir süre gözleriyle tarlayı aramak zorunda kalmıştı. Normalde pirinç yetiştirilen yerler, başta Japonya’da olmak üzere, pürüzsüz toprak alanlardır. Ama Karacadağ’da taşlık alana tohum atılıyordu. Bunun sebeplerini sorduğumuzda iki net cevap alıyorduk: Birincisi, taşlık bir alandan yararlanmak; ikincisi, volkanik arazinin zengin mineral yapısı.</p>
<p>Sonrasında Karacadağ’ın zirvesine gitmek üzere anayoldan saptık. Avlusu bazalt taştan yapılmış köylerden geçtik; hayvan sürülerine rastladık, berivanları ve çocukları izledik. İki bin metrelik zirveye çıktıkça zozanlar geride bir denize dönüşüyordu. Yükselti arttıkça bulutlar, köyler üzerinde kümülüsler hâlinde görünüyordu. Zirveye vardığımızda bir taraf Diyarbakır, bir taraf Urfa, bir taraf Mardin oluyordu. Üç kentin buluştuğu hâkim bir dağ. Eğer buradan da dünyaya bir bakış atılırsa, sadece Eski Mardin’den atılan bakışla “Mezopotamya denizi”nin oluşmayacağını söylemek pekâlâ mümkün.</p>
<p>Gelelim “Siverek, Karacadağ’ın bir armağanıdır.” önermesine… Tabii bu, ispatlı bir veri değil; kişisel izlenimim. Coğrafyanın bitki örtüsü, üretim biçimleri, evsel bazı araç gereçler, mimari yapı ve gündelik yaşama dair daha birçok şeyin volkanik patlamayla bir ilişkisi olduğu apaçık. Pirinç taneleri, Karacadağ’dan yükselip sönen bazalt taşların arasına atılıyor; eski evler, soğumuş bazalt taşlarla yapılıyor; “Mîrkut” ritüeli bazalt taşta icra ediliyor. Kadınların elinde bazalt taştan yapılmış “destar” döndükçe sadece buğday veya pirinç öğütülmüyor, aynı zamanda bir kültür yaratılıyor. Dolayısıyla girişte söz ettiğim insan ile doğa arasındaki ilişkinin gelip Siverek’le ilişkilendiği yer de burasıdır.</p>
<h3>Paranın para etmediği mekân</h3>
<p>Siverek’te Lidyalıları kızdıracak pratikler de yok değil. Gerçi Lidyalılar değil, kapitalist zihniyet kızsın. Akşama doğru, şehrin birkaç kilometre uzağında, Adıyaman yolu üzerinde bir yere uğradık. Yine bazalt taşlarla yapılmış bir mekân; içerisi Urfa’nın minder kültürüyle döşenmiş, odaya otantik bir hava katan halılar asılmış, ortada özel bir üretim olduğu anlaşılan soba yanıyor, tahta plakalara Kürtçe, Türkçe ve İngilizce veciz sözler yazılmış… Tabii en önemlisi de ilk göze çarpan “Burada para geçersizdir” yazısı. Doğal olarak arada “para” olmayınca, ortada kapitalist-liberal bir etkileşim de gelişmiyor. Önce çaylar geliyor, kütükten yapılma mini sehpalara konuluyor; sonra sıcak bir çorba… “Bedava!”</p>
<p>Bu yol üstü durağın bir adı yok. Gerçi Sedat Kıran birkaç defa konuşma arasında “Şûna Remzî” diyordu. Türkçesiyle “Remzi’nin Mekânı”; ama Remzi Asal, bir isimlendirme yapmayarak mekânı kişiselleştirmemeyi tercih etmiş. Çünkü mekânın amacı, kolektif bir bilinç; belki Kürt kültür tarihindeki Zibare geleneği, hatta bugün “komün” diyebileceğimiz bir dayanışma ve yardımlaşma mekânı. Asal, 6 Şubat depreminde de önemli bir dayanışma ağı örmüş, sonra da bu mekânda aynı kültürü devam ettirmiş. Burası zamanla bir uğrak hâline gelmiş; hatta yol hikâyelerinin dinlendiği, yaşam tecrübelerinin paylaşıldığı bir mekâna dönüşmüş.</p>
<p>Öyle ki Asal, “Yola Düşen Umutlar” adında üç kitap yayımlamış. Bana hediye ettiği kitap serisinden bir tanesini okudum. Kitap uzun bir monolog tarzında. Öyle ki nefes alışverişi olmadan, durmadan akan bir monolog havası veriyor. Bir yönüyle de seslere odaklanıyor. Kitapta bu ses bazen bir hayvanın sesi oluyor, bazen bir insan sesi, bazen çakan bir şimşeğin sesi… Elbette bir de kişinin kendi sesi. Ama hangisi? Duyduğumuz ile duymak istediğimiz ses aynı mı? Buna yönelik yer yer felsefi sorgulamalar da göze çarparken “mekân” sözcüğü de sıklıkla geçiyor. Buradan da anlaşılıyor ki “mekânın adı”, bildiğimiz “mekân” sözcüğünün ötesinde geniş bir anlam içeriyor.</p>
<p>Siverek’te geçirdiğim bir gün, coğrafyanın nasıl insanın kaderi olduğunu yeniden gösterdi bana. Kaderden kastım, insanın yaşadığı coğrafyayla benzerliğidir; doğa-insan-anlam ilişkisinin üretimidir. Siverek birçok açıdan Kürt özgün kültürünü yansıtan, Kürtçenin Dimilkî (Kirmançkî) lehçesine de ev sahipliği yapan, endemik yaşam formları taşıyan, klasik üretim biçimleri ile geleneksel ritüelleri barındıran bir kent. Sonuç itibarıyla burada her şey var; geriye bir tek şey kalıyor: kent-yurttaşlık üzerine yeniden düşünerek kenti bir “maddi ürün” olarak görmekten vazgeçip onu bir “şaheser” olarak idrak etmek.</p>
<p>(İG/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Galata'da 'büyük ikame']]></title><link>https://bianet.org/haber/galata-da-buyuk-ikame-319248</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/02/galata-da-buyuk-ikame.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/galata-da-buyuk-ikame-319248</guid><description><![CDATA[İstanbul'un en çok dönüşüme uğrayan mahallelerinden birinde üç esnaf, değişimi, direnci ve burada kalmak için verilen mücadeleyi anlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sabahın erken saatlerinde, turist grupları kulenin altında toplanmaya ve kafelerin masaları sokakları doldurmaya başlamadan önce, eski Galata’nın silueti görünüyor. 19. yüzyıldan kalma Levanten binalarla çevrili Arnavut kaldırımlı sokaklar boş ve sessiz. Galata’nın katmanlı tarihinin sembolleri kendini gösteriyor: Eski yazıların soluk izleri, mermerlere oyulmuş Yunanca ve Ermenice yazılar; en az dört kadim cemaatin dar ve dolambaçlı sokaklarda yankılanan kilise çanları...</p>
<p>Ancak öğle vakti geldiğinde geçmişe dair bu anlık görüntü kayboluyor. Çünkü bu ikonik mahalle, İstanbul’un en işlek turizm hatlarından birine dönüşüyor: Kalabalık, ticari ve hayatları ile işlerini burada kurmuş insanlar için giderek daha zorlayıcı hale gelen bir yer...</p>
<p>İstanbul’da, şehrin çelişkilerini Galata kadar keskin bir şekilde ortaya koyan çok az yer vardır: Miras ve spekülasyon, yaratıcılık ve tüketim, aidiyet ve yerinden edilme... Son yarım yüzyılda Galata, göçmenlerin, zanaatkârların ve köklü azınlık ailelerin yaşadığı bohem bir işçi sınıfı mahallesinden, mutenalaştırma, sosyal medya trendleri ve durmak bilmeyen yaya trafiğinin şekillendirdiği küresel bir yere dönüştü.</p>
<p>Galata’da uzun süredir iş yeri sahibi olan üç kişinin hikâyesi, bu dönüşüme farklı açılardan ışık tutuyor: Şehre 1970’lerde gelen ve meyve tüccarlığından kafe sektörüne geçen Bayram, daha sakin ve yaratıcı bir dönemde giyim mağazası işini büyüten Sertaç ve İstanbul’un sokak kedilerine adanmış bir müze aracılığıyla Galata’da bir miras yaratmaya çalışan grafik sanatçısı Fatih. Onların hikayeleri, hayatta kalmanın hiçbir zaman garantisinin olmadığı bir mahallede koşullara uyum sağlamak ve kendini yeniden keşfetmek için ne gerektiğini irdeliyor.</p>
<h3>Reis: Bayram Sezgin ve Galata’nın eski günleri</h3>
<p>Bayram, 1974’te Siirt’ten İstanbul’a geldiğinde 12 yaşında bir yetimdi. Gelir gelmez dört erkek kardeşiyle birlikte Galata sokaklarında çalışmaya başladı.</p>
<p>“Önce meydanda el arabalarıyla meyve satmaya başladık.” diyor şimdi 65 yaşında olan Bayram.</p>
<p>Meyve satmak, Siirt’ten gelen Kürt göçmenler için yaygın bir yoldu; çoğu, Unkapanı çevresinde yoğunlaşan toptan sebze-meyve ticaretini birbirlerinden görerek yapmaya başladı. Seyyar satıcılık işinin kârlı olduğu görüldü ve çok geçmeden kardeşler, Selimbey Apartmanı'nda bir dükkan açtı. İşleri kötü giden bir lokanta sahibinden bu mekanı beş bin dolara satın almışlardı.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/photo-1.JPG" alt="">
<figcaption><em>Halit Sezgin, mahalle arkadaşı ve Bayram Sezgin, Galata, 1980</em></figcaption>
</figure>
<p>Bayram, 1970’ler ve 80’lerdeki Galata’yı hem derin bir kültüre sahip hem de tehlikeli bir mahalle olarak betimliyor.</p>
<p>“O zamanlar bölge o kadar kötü durumdaydı ki, daireler bedavaya verilse bile kimse burada yaşamazdı.”</p>
<p>Suç ve uyuşturucuya rağmen Bayram, o dönemdeki Galata’yı insanların birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu, çeşitlilik dolu ve kültürel açından zengin bir yer olarak tanımlıyor. Yahudi balık satıcılarını, köklü Ermeni aileleri ve zanaatkâr ağlarını hatırlıyor. Neoklasik binalar belki yıkılacak gibiydi ama mahalleyi bir arada tutan eşsiz bir sosyal doku vardı.</p>
<p>1990’ların sonu ve 2000’lerin başında mimarlar ve yatırımcılar, kardeşlerin ilk dükkanının bulunduğu ve şu anda İKSV’ye ait olan Selimbey Apartmanı da dahil olmak üzere Galata’nın birçok tarihi binasını satın almaya ve restore etmeye başladı. Bina el değiştirdiğinde, kardeşler hemen köşedeki daha küçük bir yere taşındı. Kiralar yükselmeye başladı ve bir zamanlar yaşanmaz olarak görülen mahalle birdenbire değerli hale geldi.</p>
<h3>Toptancılardan kafe kültürüne</h3>
<p>Onlarca yıl boyunca Bayram’ın manav dükkanı, mahallenin sakinlerine ve kuleye giden az sayıdaki turiste hizmet veren merkezi noktalarından biriydi. Ancak 2010’lara gelindiğinde Galata’nın ekonomisi kesin olarak turizme kaymıştı. Uzun süredir burada yaşayanlar taşındıkça ve atölyeler kapandıkça talep de değişti:</p>
<p>“Eskiden insanlar Galata’da yaşıyordu, bu yüzden meyve satmak kolaydı. Ancak mahalle değiştikçe, hayatta kalmak için yeni pazara uyum sağlamam gerektiğini biliyordum." </p>
<p>Bayram, kira artışlarının işini gözden geçirmesine neden olduğunu kabul ediyor, ancak aynı zamanda mevcut kalabalığı bir fırsat kaynağı olarak da görüyor. 2025 yılında meyve ticaretini bırakıp Büyük Hendek Caddesi’nin köşesindeki meydanda merkezi bir köşe dükkanını devraldı ve Rodinya Galata Café’yi açtı.</p>
<p>“Galata’ya ilk geldiğimde bir kafe açmak imkansızdı. Kimse oturmazdı!” diyor alaycı bir şekilde, kafesinde oturmuş, şimdi meydanı dolduran kalabalığa bakarken.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/selfie-street.jpg" alt="">
<figcaption><em>“Selfie Caddesi” olarak da bilinen Büyük Hendek Caddesi’ndeki kaldırımları turistler ve kafelerin masaları dolduruyor. (Fotoğraf: Tara Milutis)</em></figcaption>
</figure>
<p>Eski günlerden bahsederken kayıp hissiyle konuşmuyor. Bayram, Galata’yı bugünkü haliyle tercih ediyor.</p>
<p>Gerçekçi bir ifadeyle, “Artık huzur ve güvenlik var. Ve hayat daha iyi. Meyve işindeyken, toptan pazarda en iyi ürünleri seçmek için sabah 6:00’da uyanmak zorundaydık. Kafe işletmek daha kolay. Yaya trafiği, işi daha sürdürülebilir kılıyor.” diyor.</p>
<p>Şu anda kafede 16 kişi çalıştırıyor; bunların çoğu Siirt bölgesinden gelen genç Kürtler.</p>
<h3>Başarının sırrı</h3>
<p>Bayram, Galata’da onlarca yıldır süren ticari başarısını, bölgeyi çok iyi tanımasına ve her yeni duruma uyum sağlamasına bağlıyor. Yeni gelenlerin çoğunun hediyelik eşya dükkanları ya da kafeler açtığını, ancak mahallenin ritmini anlamadıkları için zorlandıklarını belirtiyor. Bazıları sadece masraflarını karşılamak için dükkanlarını sabah saat 3’e kadar açık tutmak zorunda kalıyor.</p>
<p>Emekli olmayı düşünüp düşünmediği sorulduğunda gülüyor: “Asla”. Çocukları iş temposunu yavaşlatmasını istiyor ama o durmaya niyetli değil. Kırk yıllık kariyeri boyunca hiç tatile çıkmadığını söylüyor:</p>
<p>“Sıkı çalışmak benim tesellim. Ve Galata’da başarılı olmak için çalışmayı sevmelisiniz.”</p>
<h3>Modanın öncüsü: ParisTexas ve Bohemya'nın Ölümü</h3>
<p>Bayram Sezgin, Galata'da ticaret dünyasının çalışma ahlakını belirlediyse, Sertaç Haznedaroğlu da ona estetik ruhunu kattı. 2008'de Ankara'dan Galata'ya taşındığında, sakin ve el değmemiş bir bölgeyle karşılaşmıştı.</p>
<p>“Galata’yı seçtim çünkü bölge hâlâ bâkirdi.” diyor İlk Belediye Caddesi’ndeki geçici dükkanında. O dönemki mahalleyi "sessiz" ve "bohem" olarak tanımlıyor; mahalle, ucuz kiraları ve hem yaşayabilecekleri hem de çalışabilecekleri geniş daireleri sayesinde sanatçıları kendine çekiyordu:</p>
<p>“Galata Kulesi hâlâ biraz bakımsızdı, mahalledeki bir aile tarafından işletiliyordu. Her yerde atölyeler vardı — aydınlatma dükkanları, marangozlar, döşemeciler — ve hiç turistik dükkan yoktu. Sıfır.”</p>
<p>O dönemde, Galata’da henüz pek müşteri olmuyordu. Ancak Sertaç buradaki potansiyeli gördü ve Camekan Caddesi’ndeki eski bir marangoz dükkanında ParisTexas butiğini açtı.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/unnamed-2.jpg" alt="">
<figcaption><em>Sertaç Haznedaroğlu, İlk Belediye Caddesi’ndeki ParisTexas mağazasında.(Fotoğraf: Tara Milutis)</em></figcaption>
</figure>
<p>“Mağazamıza yerli ve yabancı turistler aralıksız geliyordu ve hepsi çok ilginç insanlardı,” diye anlatıyor. Bu başarı, özenle yenilediği tarihi mekanlarda iki butik daha açmasını sağladı:</p>
<p>“Orijinal mimariyi korurken yeni ve ilginç şeyler yaratma sürecini çok seviyorum.”</p>
<p>ParisTexas bir hayran kitlesi kazandıkça, diğer bağımsız tasarımcılar ve el yapımı ürünler satan butikler de onun izinden giderek aynı dar caddeye dükkanlar açtı.</p>
<h3>Ticarileşme ve selfie ekonomisinin yükselişi</h3>
<p>Galata’nın popülaritesi artarken bu belediyenin de dikkatini çekti ve belediye, kıyafet pazarları, tematik caddeler ve görünürlük odaklı markalaşma kampanyalarıyla mahalleyi ticarileştirme planlarına başladı. Bu girişimler daha fazla ziyaretçi çekti, ancak bölgenin karakterini de değiştirdi. </p>
<p>Uzun vadeli meskenlerin yerini yavaş yavaş Airbnb daireleri almaya başladı. Atölyeler, sanatçı stüdyoları ve müzik mağazaları, artan kiralar nedeniyle yerlerini daha hızlı tüketim tempolarına hitap eden işletmelere bıraktı.</p>
<p>“İnsanlar artık sosyal medyada gördükleri için Galata’ya geliyordu. Bu yeni kalabalık, moda veya el yapımı ürünler satın almakla ilgilenmiyordu. Onlar kafeler, tatlılar ve selfie çekmekle ilgileniyordu.” diyor Sertaç.</p>
<p>Sertaç, dükkanlarının batmamasını sağlamak için iç tasarım alanına da yöneldi. 2017 yılına gelindiğinde, mahallenin gittiği yönü gören ve artan kiralara ayak uyduramayan Sertaç, dükkanı kapatma kararı aldı. Galata’nın şu anki durumunu, bölgenin karakterini oluşturan bağımsız işletme sahiplerinin, önemli sermayeye sahip kişiler tarafından sistematik olarak yerlerinden edildiği bir “yer değiştirme” süreci olarak tanımlıyor:</p>
<p>“Belediye için amaç, daha fazla ziyaretçi ve daha fazla turist çekmekti. Bu yüzden kendi açılarından iyi bir iş çıkardıklarını düşünüyorlar. Ancak sürdürülebilirliği ya da yerel halkın yaşam kalitesini – trafiği, kalabalığın hastaneye etkisini, altyapı üzerindeki yükü – hesaba katmadılar.”</p>
<h3>Pandemi sonrası </h3>
<p>Sertaç, COVID döneminde dükkanların dış desteğin çok az olduğu bir durumda nasıl zorlandıklarını, komşuların ve işletme sahiplerinin ise birbirlerine yardım etmek için harekete geçtiğini anımsıyor. Hatta birçok mülk sahibi alacaklarını ertelemiş.</p>
<p>“Galata’da kapanan hiçbir işletme duymadım. Türkler uyum sağlamakta iyidir. Buna alışkınız. Uyum sağlayamazsanız hayatta kalamazsınız.”</p>
<p>Pandemi sonrası patlamayı değerlendirirken turizm ve talebin geri dönmekle kalmadığını ve üç katına çıktığını belirtiyor. Ona göre bu aşırı ticarileşme, kültürel kayıplardan daha fazlasını getirdi ve güvenlik endişeleri de yarattı. Kafelerin kaldırımlara taştığı ve sokakların ağzına kadar dolu olduğu bir ortamda, mahallenin fiziksel kısıtları konusunda endişeleniyor: “Yangın gibi bir şey olursa kaçacak yer yok. Aslında tehlikeli bir durum.”</p>
<p>Sertaç, kısa süre önce ParisTexas’ı, eski mekanından çok uzak olmayan İlk Belediye Caddesi’nde beş aylık bir geçici mağaza olarak yeniden açtı. Fiziksel bir dükkânın sunduğu görünürlük ve insanlarla günlük etkileşimi özlemiş olduğu için sokağa geri dönmekten memnun. Ancak geleceğe dair net bir bakış açısına sahip. Mevcut kira koşulları ve Instagram odaklı müşteri kitlesi, yaratıcı topluluğun artık Galata’yı evi olarak göremeyeceği anlamına geliyor:</p>
<p>“Yaratıcı insanlar uygun fiyatlı mekanlara ihtiyaç duyuyor ve Galata’daki kiralar artık burada yaşamalarına ve iş yeri açmalarına izin vermiyor. Dolayısıyla mahalle giderek daha fazla ticarileşmeye devam edecek.”</p>
<h3>Küratör: Fatih Dağlı ve yeniden keşfetme sanatı </h3>
<p>Aponia ve Cat Museum İstanbul’un kurucusu Fatih Dağlı, 15 yıldır Galata’nın iş hayatında önemli bir isim ve her zaman yerel, yaratıcı ve ticari olmayan bir çizgiyi savunuyor.<br> <br>Eskişehir doğumlu Fatih, 1998’de İstanbul Üniversitesi’nde okumak için İstanbul’a taşındı. Grafik tasarımcı olarak çalıştıktan sonra profesyonel tur rehberi olarak otuz dört ülkeye seyahat etti.<br> <br>“Seyahat etmek, tasarım ve ticaret konusundaki bakış açımı gerçekten şekillendiren bir deneyim oldu.” diyor. <br> <br>2009 yılında, ortakları Orçun Cetinkaya ve Yavuz Öztürk ile birlikte Galatasaray yakınlarında Aponia’yı açtı ve seyahatlerinde gördüğü ucuz hediyelik eşyalardan farklı bir şey sunmayı hedefledi. Dükkan, genellikle mizahi ve hicivli bir üsluba sahip yaratıcı hatıra eşyaları ve cesur baskılı tişörtler satıyordu. İş büyüdü; Aponia’nın tasarımları, o zamanların hareketli küçük tekstil atölyelerinde üretiliyordu—bu sektör, o zamandan beri artan maliyetler ve kur dalgalanmaları nedeniyle çökmüş durumda.<br> <br>“Aponia’yı ilk açtığımızda İstanbul’da büyük bir iyimserlik vardı. Şehir, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmişti. Turizm istikrarlıydı ve ziyaretçiler arasında gerçek bir ‘Birleşmiş Milletler’ karışımı vardı." diyor Fatih.</p>
<h3>Bir mahalle markasının evrimi</h3>
<p>2013 yılında Fatih, Aponia’yı İstiklal Caddesi’nden Galata Kulesi’ne doğru uzanan tarihi Galip Dede Caddesi’ndeki merkezi bir konuma taşıdı. Kira sözleşmesini imzaladığında iki hafta sonra Gezi Parkı protestolarının başlayacağını bilmiyordu. Ancak bu durum işleri durdurmak yerine canlandırdı.<br> <br>“O dönemde insanlar özellikle Gezi nedeniyle, protestocuları desteklemek ve ‘Occupy’ enerjisini yaşamak için İstanbul’a geldi. Galata’ya çekildiler ve yerel, yaratıcı markaları desteklemek, başka hiçbir yerde bulamayacakları küçük serili tasarımları satın almak istediler.”<br> <br>2010’lar boyunca turizm ve yaya trafiği arttı ve işi on yıl boyunca güçlü bir şekilde devam etti. Hatta pandemi ortasında ikinci bir mağaza açacak kadar kendine güveniyordu:<br> <br>“O dönemde devletten herhangi bir destek almadım, ama COVID’i umursamayan ve Avrupa’ya gidemediği için tişört alan Rus turistler vardı.”<br> <br>Aponia pandemiyi atlattı ve kısıtlamaların kaldırılmasından sonraki ilk yıl beklenmedik bir şekilde güçlü geçti. Ancak COVID sonrası patlama uzun sürmedi. Enflasyon hızlandı, kiralar tavan yaptı ve iki mağazasını işletme maliyetleri fırladı. Galata'da iş yapmanın ekonomik koşulları hızla değişiyordu: <br> <br>“İstanbul'u ziyaret etmek çok daha pahalı hale geldi, bu yüzden turistler harcama alışkanlıklarını değiştirdi. Konaklama ve yemek, bütçelerinin daha büyük bir kısmını kapladı. Tişört alacak kadar paraları kalmadı, bunun yerine kartpostal aldılar.”</p>
<p>Fatih, bu yeni ekonominin tamamen yeniden keşfedilmeyi gerektirdiğini fark etti. Ancak estetiğini sokakları doldurmaya başlayan hızlı tüketim ve selfie meraklısı kalabalığa satmayı reddetti. Yeni pazara hitap etmek yerine, Aponia mağazalarını kapattı ve belki de hayal edilebilecek en tipik İstanbul projesini yarattı: Şehrin sokak kedilerine adanmış bir müze.</p>
<h3>Cat Museum Istanbul</h3>
<p>Cat Museum Istanbul, Serdar-ı Ekrem Caddesi’nde bulunan, kedi temalı sanat ve tasarımı, bir baskı atölyesini ve sokak kedileri için bir sığınağı bir araya getiren küçük ölçekli bir girişim. Bir sosyal girişim olarak faaliyet gösteren müzenin kârının yüzde 50'si sokak hayvanlarını desteklemek için ayrılıyor.</p>
<p>Fatih için müze, kontrolsüz ticarileşmenin ele geçirdiği bir mahallede anlam yaratmanın bir yolu; hızlı bir turizm koridoruna yavaş kültürü zorla sokmaya yönelik kasıtlı bir girişim. Ve eski aidiyet biçimlerinin çoğunun yerinden edildiği bir semtte, o bu mekanı cheesecake ve selfielerin ötesinde bir topluluk duygusu oluşturmak için kullanıyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/unnamed-4.jpg" alt="">
<figcaption><em>Fatih Dağlı ve Lucky, Serdar-ı Ekrem Caddesi’ndeki Cat Museum Istanbul'da. (Fotoğraf: Tara Milutis)</em></figcaption>
</figure>
<p>“Aponia kişisel bir projeydi. Ama Cat Museum Istanbul daha çok bir sorumluluk, bir miras gibi geliyor.” diyor Fatih.</p>
<p>Mahallenin karşı karşıya olduğu baskılara rağmen, o iyimserliğini koruyor. Model olarak Barselona’nın Gotik Mahallesi’ni gösteren Dağlı, Galata’nın bağımsız dükkanlar ve kültürel mekanlardan oluşan daha katmanlı bir ekosisteme dönüşeceği bir gelecek hayal ediyor. Onun için sorun turizmin kendisi değil, turizmin homojenleşmesi; bir zamanlar çeşitlilik içeren kentsel kimliğin tek tip ve tekrarlanabilir bir tüketim modeline indirgenmesi. </p>
<p>Fatih, bir sosyal girişim müzesini işletmenin yükünün zorlu bir ekonomik gerçeklik getirdiğini ve mali açıdan ilerlemenin bitmek bilmeyen bir kedi-fare oyunu gibi geldiğini itiraf ediyor. Yine de Cat Museum Istanbul’u hem bir yurttaşlık görevi hem de bir iş olarak görüyor. </p>
<p>“Ben büyük bir İstanbul sevdalısıyım. Müzede kendimi Eski Galata’nın ev sahibi gibi hissediyorum. Ve misafirler geliyorsa, evimi hazırlamalıyım.” diyor Fatih.</p>
<p>Asırlar boyunca tüccarlar, bugün Bayram’ın kafesinin, Sertaç’ın pop-up mağazasının ve Fatih’in müzesinin bulunduğu aynı arnavut kaldırımlı sokaklarda geçimlerini sağladılar. Ancak bugün, bu bağımsız işletme sahipleri sadece geçimlerini sağlamakla kalmıyor, mahallenin kendi kimliğini koruma hakkı için mücadele ediyorlar. Her şeyin birbirinin aynısı olduğu bir çağda, onların yeniden keşfetme ve yerlerinde kalma kararı sadece bir iş modeli değil. Bu, Galata’nın ruhu için verilen sessiz ve inatçı bir savaş. (TM/VK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir mandıradan manzaralar: Süt Çiftliği]]></title><link>https://bianet.org/haber/bir-mandiradan-manzaralar-sut-ciftligi-319234</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/01/bir-mandiradan-manzaralar-sut-ciftligi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/bir-mandiradan-manzaralar-sut-ciftligi-319234</guid><description><![CDATA[“Süt Çiftliği”nin yönetmeni Elif Eda ile, 12 yaşındaki İrem’in buzağıların annelerinden koparılmasına karşı verdiği sessiz ama kararlı mücadeleyi konuştuk.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Benim gibi tam zamanlı müzisyen, yarı zamanlı sinemaseverler için festivaller oldukça yoldan çıkarıcı ve kafa karıştırıcı olabilir. Vaktim az olduğu için film seçimini doğru yapmam ve çıkışta zaman kaybetmediğimi düşünmem gerekiyor. Her ne kadar film festivali seçkisinde birbirinden güzel filmler de olsa, yaş ilerledikçe insanın sinema zevkinde de bir oturmuşluk gerçekleşiyor ve insan ya ortak meselelere dalmaya ya da yeni bir tat yakalamaya ihtiyaç duyuyor.</p>
<p><em>Süt Çiftliği</em>, bu iki ihtiyacımı da karşıladı ve ayrıca buna Türkiye Sineması’nda bir kadın yönetmenle daha tanışmış olmanın gururu eklendi. Film, dünyamızı çocukluk üstünden anlatan bir hikâyeden oluşuyor.</p>
<p>Feminist bir okumayla izlediğinizde annenin kaybı ile buzağıların anne ineklerden alıkoyuluşunu duygu-daşlaştıran ana karakterimiz kesinlikle feminist bir hikâyeye işaret ediyor. Bu feminist bakıştan da kapitalist dünyaya, bunun insanlar üstündeki etkisine ve insanın başka canlılara hükmetme eğilimine, toplumdaki sömürülere dikkat çekiyor. Üstelik bunu, yer yer <em>Hamnet </em>filmini andıran masalsı diliyle, yemyeşil bir ormanın ağaçları arasında gerçekleştiriyor.</p>
<p>Film, size bir yanda sistemin sert gerçekliğini, bir yanda varolmanın dayanılmaz hafifliğini sunuyor sanki bir tepside… Özgürlük nedir ve aileye mi aidiz yoksa salt bir dünyaya mı sorusu da, yanında ikram!</p>
<p>Tüm bu ikramlardan sonra festival seyircisi, filmin yazarını ve ekibini bırakmıyor; 1,5 saate yakın söyleşiliyor… İnekleri öğreniyor, mandıralardan dem vuruyor, travmaların etkisini sorguluyor, yanlış anlaşılmaya müsait sahnelerin kimde ne çağrıştırdığını konuşuyoruz.</p>
<p>Ancak bunlar bana yetmiyor ve filmin yaratıcısı Elif Eda’ya söyleşide konuşulmayanları; ama benim hâlâ merak ettiklerimi bianet için soruyorum. Keyifli okumalar!</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mv5bodc5mjhhogitztmzyy00mdi3ltkxotetnjq2mjvhytrmntnlxkeyxkfqcgc-v1.jpg" alt="">
<figcaption><em>Yönetmen Elif Eda.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Acıyla karşılaşma ve acıyla birlikte yaşama</h3>
<p><strong>İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminizin ardından ekiple yapılan söyleşide, ineklerle ilgili ilk düşünmenizin tam da sizin yeni doğum yaptığınız zamana denk geldiğini anlatmıştınız. Peki ya filmin sizin yazarlık kimliğinizi daha derinden anlamak isteyen okuru için yazma sürecinizi de biraz anlatır mısınız?</strong></p>
<p>Evet, filmin tohumu yaklaşık 14 yıl önce kızım doğduğunda zihnime düştü. Bende genelde böyle işliyor yazma süreci, önce bir fikir temas ediyor zihnime. Orada demleniyor, yeni karşılaşmaların bıraktıkları ekleniyor üzerine, zamanla şekil alıyor, büyüyor –bazen bir türlü filizlenmediği de oluyor, bahsi diğer. <em>Süt Çiftliği</em>’nde bu şekillenme süreci biraz uzun sürdü. İlk tohumdan altı yıl sonra somut olarak yazmaya başladım. Öncesinde hem zihnimin derinlerinde yeni eklenenlerle devran ediyordu. İlk taslağı yazdığımda filmin şu anki halinden çok çok farklıydı. Ana fikir temelde aynıydı; ama son izlediğiniz halinde olmayan başka birçok karakter vardı, ana karakter İrem değil de Halid’di mesela… Her taslakta yeni bir şeyler denemeyi seviyorum ben, oturan kadar. Oturduktan sonra yazdığım taslaklarda ise kâğıt üzerinde nihayet kurulmuş olan o dünya içindeki sorunları çözmeye yöneliyorum.</p>
<p><strong>Filmin bütünlüğü adına çıkardığınız ya da sonradan eklediğiniz sahneler oldu mu? Daha yakından bilmek isteriz.</strong></p>
<p>Elbette. Çok âşık olduğum iki sahneyi, son dört taslaktan önce çıkardım. Gerçekten heyecan duyduğum bir fikri tamamen eledim. Onunla ilgili de tutkuyla bağlı olduğum sahneler vardı. Hâlâ içim biraz cız ediyor; ama belki oradaki fikirleri başka bir filmin tohumu olarak kullanırım. Bazı sahneleri ise kısıtlı çekim süremiz sebebiyle planlama aşamasında kurban etmek zorunda kaldım ya da filmin bütünlüğünü etkilemesin diye birbiri içinde eriterek kısalttığım sahneler oldu. Kurgu aşamasına geldiğimizde ise artık çıkaracak sahnemiz kalmamıştı.</p>
<p><strong>Film, insan doğasını ve çocukluğu derinlemesine anlatmasının yanı sıra toplumsal bir kimliğin de sahibi. Ele aldığınız meselenin evrensel öğelerden de oluştuğunu düşünüyor musunuz yoksa filmin çıkışı toplumsal bir mesele mi demeyi yeğlersiniz?</strong></p>
<p>Kesinlikle ve en çok da evrensel öğelerden oluştuğunu düşünüyorum. İnsan olma halinin ne kadar ortaklaşa bir deneyim olduğunu hatırlatmak isteyen bir tarafı var <em>Süt Çiftliği</em>’nin. İnsan olma, acıyla karşılaşma ve acıyla birlikte yaşamanın yolu aslında bu acının ne kadar her bir canlıya –sadece insana değil– mahsus olduğunu ve bu acıyı kabul ederek yaşamın kendisini kucaklayabilmenin yolunun her bir canlıyla birlikte yan yana var olmaktan geçtiğini anımsatmak isteyen evrensel bir arzusu var filmin.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/sc3.jpg" alt=""></p>
<h3>“Gizli bir yetimler ittifakı”</h3>
<p><strong>İzleyici ile buluşmalarınız sizin için nasıl geçti? Nasıl geri dönüşler aldınız? F</strong><strong>ilminize başka bir yerden bakmanıza sebebiyet verdi mi farklı detayları fark eden seyirci?</strong></p>
<p>Dürüst olmak gerekirse hiç beklemediğim kadar iyi geçti. Gösterimlerin öncesinde, içimde heyecandan çok gerginlik vardı. İlk gösterim sonrası, izleyicinin ilgisi ve anlamlı soruları karşısında gerginlik tamamen gitti ve öforik bir heyecan kapladı içimi. Paylaşmak istediğim şeyin seyircide bir karşılığının olması, onu duygu dünyalarına buyur etmeleri, onlarda zihinsel bir hareketlilik başlattığını gözlemlemek inanılmaz bir deneyimdi benim için. Üstelik bu durum, oyuncularımla ekibime de sirayet etmişti ki bu tabii ayrı bir mutluluk kaynağı oldu, çünkü film onlarla var takdir edersiniz ki.</p>
<p>Bağımsız sinema yaparken oyuncular ve ekip, emeklerinin karşılığını maddi olarak yeterince alamıyorlar, onları bu manevi karşılıklar, destekler tatmin ediyor. Bu yüzden de önemliydi seyircinin tepkisi benim için. Bir de ağlayarak soru soran birkaç kişi vardı, bu beni çok şaşırttı. O kadarına niyet etmemiştim çünkü. Ayrıca hem Atlas gösterimi hem Kadıköy Sinematek gösterimi sonrası sordukları sorulardaki entelektüel derinlik hayranlık uyandırdı bende. Filmdeki orman, mağara ve Bahar karakteri üzerinden gelen yorumlar ve sorular gülümsetti. Çünkü yazarken zihinsel dünyam en çok oraya yoğunlaşmıştı. Ormanı ve Bahar’ı çok seviyorum. Akıldışılığı, akışta olanı, delirmeyi göze almayı… Bir de Sinematek’teki sevgili moderatörümüz Çiğdem Öztürk’ün bir yorumu vardı ki hâlâ benimle. John Berger’den bir alıntıyla o kadar güzel özetledi ki filmi, minnettarlık hissediyorum sahiden. “<em>Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız</em>”. Budur.</p>
<p><strong>Bir hayvanı ve arkasında insanın işlettiği koca bir endüstriyel dünyayı anneliğiniz üstünden merak etmiş, anlamış, anlatmışsınız, sormak isterim: Annelik dünyaya farklı bir perspektiften bakış sağlıyor mu kadınlara ya da sağlamalı mı? Özetle, anneliğin meselesi nedir?</strong></p>
<p>Anneliğin meselesi nedir… Güzel soru. Anneliğin meselesi, kadınlardan başka herkesin bu biricik deneyimi sorunsallaştırmasıdır sanırım. Sorunsallaştırma derken, Foucault’ya atıfla söylüyorum bunu. Yani bir söylem oluşturma ve kadınları bu söylemin “özne”si kılarak nesneleştirme, bu yolla da onları yönetme. Annelik dünyaya farklı bir bakış getirir mi? Elbette getirir. Hangi deneyim getirmez ki? Anne olmamayı seçmek ya da seçmese de anne olmamak hayata farklı bir bakış getirmez mi? Getirir. Tüm dünyayı, hayatını o tek bir bakışla değerlendirmek, o açıdan görmek sağlıksızdır ama sana kattığı farklı bir değerlendirme becerisi olur, eğer özümsemeyi bilirsen.</p>
<p>Ben bir kadın olarak kızıma şükran doluyum. Çünkü varlığı, kurduğumuz ilişki bana çok şey öğretti. Zaman zaman yıktık, sonra birlikte yarattık. Her şeyden önemlisi iktidar meselesinde gözlerimi açtı, her bir insanın nasıl da güç tuzaklarına düşebileceğini gösterdi, koşulsuz akışkan bir sevgi evrenini tanıttı bana. Kızım Zeynep’le bu dünyada karşılaşmam, şeylere bakışımı çok değiştirdi, çok genişletti. Bu benim anneliğimden değil; onun da o oluşundan bence. Adrienne Rich’in <em>Of Woman Born</em> kitabında yaptığı tespit çok güzel aslında: Kadınların sorunu annelik deneyimi değil, kendilerine dayatılan kurumsal annelik. Annelik de kendi hâlinde akmakta olan hayatın bir veçhesi işte… Ne kutsal ne mutlak… Ondan nasıl bir tat alacağın sana kalmış.</p>
<p><strong>Başka projeleriniz var mı? Yazmaya devam ediyor musunuz?</strong></p>
<p>Elbette. Hazırda yazılmış üç senaryom var. Ama zihnimde dolanan daha başka birkaç fikir var ki sanırım onlar daha baskın geliyor yazılmış olanlardan. Birini yazmaya başladım. Diğeri de <em>hadi onu bitir de bana geç</em> diye biraz baskı yapıyor. Bu durumu yönetmekte zaman zaman zorlanıyorum. Bunu kabullenmem biraz zor oldu –çünkü müzisyenlere hayranım ve keşke ifade dilim o olsaydı diye çok hayaller kurdum– ama sanırım benim yazmaktan başka bir sermayem yok. O yüzden buradayım, yazıyorum, yaşıyorum da…</p>
<div style="padding: 52.73% 0 0 0; position: relative;"><iframe style="position: absolute; top: 0; left: 0; width: 100%; height: 100%;" title="Süt Çiftliği (The Farm) - 2026 / Trailer" src="https://player.vimeo.com/video/1161477960?badge=0&amp;autopause=0&amp;player_id=0&amp;app_id=58479" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" loading="lazy"></iframe></div>
<div class="box-1">
<p><strong>Filmin konusu</strong></p>
<p>Anne ve babasını bir trafik kazasında kaybeden 12 yaşındaki İrem, yarı-endüstriyel bir süt çiftliği işleten büyükannesinin yanına taşınır. Çiftlikte, daha fazla süt elde etmek için yeni doğan buzağıların annelerinden rutin olarak ayrıldığını fark eder. Bu durum İrem’i derinden rahatsız eder ve onu, çiftliğin veterinerinin yanında çırak olarak çalışan yetim Halid’in desteğiyle, küçük ama kararlı bir adım atmaya yönlendirir: Hamile inekleri, doğumdan sonra yavrularıyla kalabilsinler diye özgürlüklerine kavuşturmak.</p>
<p><strong>Filmin künyesi</strong></p>
<p><strong>Yönetmen ve senarist:</strong> Elif Eda<br><strong>Oyuncular</strong>: Mira Saikali, Derya Alabora, Ediz Metin, Anıl Kır, Deniz Bal, Gökhan Civan <br><strong>Yapımcı</strong>: Enes Erbay<br><strong>Görüntü Yönetmeni:</strong> Emre Pekçakır<br><strong>Kurgu:</strong> Bünyamin Bayansal<br><strong>Özgün Müzik:</strong> Güncel Gürsel Artıktay<br><strong>Sanat Yönetmeni:</strong> Vahhab Aydın<br><strong>Ortak Yapımcı: </strong>TRT, Elif Eda, Soberworks<br><strong>Yapım Şirketi: </strong>Teferruat Film<br><strong>Dünya Hakları:</strong> Teferruat Film</p>
</div>
<p>(GÖ/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sahte olan avukat mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sahte-olan-avukat-mi-319228</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/sahte-olan-avukat-mi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sahte-olan-avukat-mi-319228</guid><description><![CDATA[Muhterem sosyal bilimcilerden rica ediyorum. Büyük resmi görmekten çakma icra takibini ayırt edemeyecek hâle nasıl gelir insanlar bir açıklayabilir misiniz?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kötü haber arsızı olduğumuzdan sabah kalktığımızda operasyon haberi okumazsak daha kötüsünün yaklaştığına dair kaygılanıyoruz. Ne demişler? Bildiğin kötü, bilmediğin kötüden iyidir.</p>
<p>Geçen sabah telefonu elime aldım ve “<strong>Sahte avukat şebekesine operasyon</strong>” başlığını okudum. Günlük operasyon dozumu alıp rahatladım. Üstelik kendilerini avukat olarak tanıtıp insanları kandırmışlar, ne kadar ayıp! Haberin başlığına bakıp geçmeyelim; kimmiş, kimlerdenmiş bu kişiler bir öğreneyim, dedim. Başta devletin çeşitli dijital onay mekanizmalarından da geçebilen sahte diploma, sahte avukatlık ruhsatı satın alıp sosyal medyada müvekkil avına çıkanların yakalandığını zannettim. Meğer öyle bir çabaya hiç girmemişler. Taktik basit. “<em>Borcun var, davan var, şu kadar parayı hemen yatır, yoksa çok fena olur</em>,” diyerek insanlara mesaj atıyorlar veya arıyorlar. İnsanlar da şak diye parayı yatırıyor.</p>
<p>Gerçi geçenlerde bizim bir avukat arkadaşa önce mesaj geldi, ardından aradılar. Saat tam 16.30’da gelen mesajda mealen, adliye veznesine saat 16.45’e kadar şu kadar para yatırırsanız hakkınızdaki dava düşecek, diyor. Peşinden aradılar. Arkadaş da biraz eğlenmek için çok kaygılı bir sesle konuşuyor. “Ah” diyor, “<em>Üzerimde nakit yok. Adliye çok uzak, bu saatte yetişemem ki oraya. Ne yapmam lazım? Yardım edemez misiniz</em>?” Hep beraber konuşmayı dinliyoruz. Arkadaş iyice role girdi tabii, ama karşı tarafla yarışması imkansız! Kadın öyle net, kendinden emin, sakin ki bir yandan gülüyoruz bir yandan performansa hayran olmaktan kendimizi alamıyoruz. Neyse, bizim arkadaş yeterince eğlendikten sonra avukat olduğunu söyleyince tık diye kapanıverdi telefon. Hemen “<em>Avukat olunca rahat olursun tabii</em>” diye homurdanmayınız. Ayrıca bu kadarcıktan ne olur, diyenler de olabilir. Doğru tabii. Karekodlu, şekilli şemalli ve tümüyle saçma sapan mahkeme kararı üretmişler. Başı ağır ceza, ortası asliye hukuk, sonu istinaf gibi görünüyor. Hiçbir paragrafın diğeriyle ilgisi yok. Bunu gönderip para istiyorlarmış insanlardan. Sıkı durun! E ödüyorlarmış!</p>
<p>Hasılı ütülmeye doyamadık gitti. Şimdi biz halk denen kütlekişi olarak farklı yollardan ütülmekteyiz malum. Öncelik elbette, kurala uyanlar olarak kurala uyduğu için ütülenlerde. Ev sahibi olma vaadiyle resmi, yarı resmi ve gayrı resmi yapılar tarafından ütülenler ikinci sıraya yerleşebilir sanırım. Kredi kartı ve diğer kredilerden kaynaklı ütülenler de bir övgüyü hak eder tabii. Bunların dışında “bir koyup üç alma” hevesinden kaynaklı minik tuzaklar var. Buraya kadar olanlar böyle grimsi ama içinde bir pembelik de bulunanlar sanki, değil mi? Bir de kendisini savcı, hakim, polis diye tanıtarak banka hesabına, evdeki altına, paraya çökenler var. Şimdi elimizdeki bu ekip de “<em>Ben avukatım, şu kadar borcun var</em>,” diye arıyor diyelim ki birini. Mahkeme kararı “üreten” tebligat zarfını serçe parmağı ile yapar, onu da kabul ederim. Ama yine de soru şu: İnsan davası, borcu olduğunu bilmez mi, unutur mu? Yoksulluktan borç çevirme ustasına dönmüş insanlar, sen ne anlatıyorsun derseniz, o da kabulüm. Ancak minik bir itirazımı da söylemeden edemeyeceğim. Mesela tüm tıbbi meselelerde, tüm siyasi konularda, hatta gerçek hukuki uyuşmazlıklarda “büyük resmi gören”, şüphesini zırh gibi kuşanan, organik ve yapay zekâları şakır şakır harcayan güzelim insanlar bu tufaya nasıl düşüyor? İkisi aynı anda nasıl oluyor? Muhterem sosyal bilimcilerden rica ediyorum. Büyük resmi görmekten çakma icra takibini ayırt edemeyecek hâle nasıl gelir insanlar bir açıklayabilir misiniz? (ÖE/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Macaristan ve biz: Orbán’ın yenilgisi üzerine düşünceler]]></title><link>https://bianet.org/yazi/macaristan-ve-biz-orbanin-yenilgisi-uzerine-dusunceler-319245</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/macaristan-ve-biz-orbanin-yenilgisi-uzerine-dusunceler.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/macaristan-ve-biz-orbanin-yenilgisi-uzerine-dusunceler-319245</guid><description><![CDATA[Bugün tüm ilerici ve demokrat Macarlar (ve biz de onlarla birlikte), bir yarı-faşisti yenmiş olduğu için bir ultra-muhafazakârın zaferine sevinmek zorunda kalıyor. Bu gerçekten de zamanın ruhunu ve solun içinde bulunduğu felaketi gösteriyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<div class="box-12"><em>CGIL bünyesinde faaliyet gösteren sendikacı Fabrizio Burattini tarafından kaleme alınan ve <a href="https://andream94.wordpress.com/2026/04/13/ungheria-e-noi-alcune-considerazioni-sulla-sconfitta-di-orban/" target="_blank" rel="nofollow noopener">13 Nisan 2026’da Refrattario e controcorrente’de yayımlanan</a> bu makale, İmdat Freni Çeviri Kolektifi tarafından çevrilmiştir. Metni, kolektifin izniyle yayımlıyoruz.</em></div>
<p>Sonuçlar artık kesinleşti. Katolik muhafazakâr Peter Magyar, Viktor Orbán’ın eski bir işbirlikçisi olup muhalefete geçmiş olan isim, 12 Nisan’da Macaristan’da yapılan genel seçimleri kazanarak üçte iki nitelikli çoğunluğu elde etti. Bu da ona, eğer isterse ve buna izin verilirse, yenilgiyi kabul eden eski Putin yanlısı milliyetçi liderin kurduğu sistemi dağıtma imkânı verecek.</p>
<p>Sonuçlar göz önüne alındığında, zafer sarhoşluğu içeren açıklamalar bekleniyordu: “Macaristan’ı özgürleştirdik” diye ilan etti Peter Magyar gece geç saatlerde, Budapeşte’deki kutlamalar sırasında. On binlerce kişinin alkışlarıyla karşılanan Magyar, bazı katılımcıların havai fişekler attığı gösterilerde konuştu. “Birlikte Orbán rejimini devirdik. Macaristan’ı özgürleştirdik, vatanımızı geri aldık” diye ekledi, Macar bayrağını sallarken.</p>
<p>Resmî sonuçlara göre, oyların yüzde 98’inden fazlasının sayıldığı durumda, Magyar’ın partisi Tisza, yüzde 53,56 oyla 199 sandalyenin 138’ini kazanırken; Fidesz ise 55 sandalye ve yüzde 37,86 oy aldı. Bu sonuçta yüzde 79,50 ile rekor düzeydeki katılım oranı da etkili oldu. Orbán ise, daha önce de belirtildiği gibi, “acı ama tartışmasız” sonuçları kabul ettiğini belirterek “kazanan partiyi tebrik etti”.</p>
<p>Sonucun kendi başına taşıdığı anlamın ötesinde, iki noktayı vurgulamak gerekir.</p>
<p><strong>Birincisi basit bir tespit</strong>: Macaristan’da onlarca yıldır kurulu olan (ve elbette sadece bu ülkeyle sınırlı olmayan) yağmacı kapitalizme alternatif bir perspektif sunan —ister temkinli bir sol, ister daha radikal bir yaklaşım olsun— her seçenek tamamen oyun dışı kalmıştır. Bugün tüm ilerici ve demokrat Macarlar (ve biz de onlarla birlikte), bir yarı-faşisti yenmiş olduğu için bir ultra-muhafazakârın zaferine sevinmek zorunda kalıyor.</p>
<p>Bu durum, varsayımsal olarak, Marina Berlusconi ve Antonio Tajani’nin partisinin, Giorgia Meloni’ye karşı çıkmaları durumunda olası bir zaferine sevinmek zorunda kalmamıza benziyor… Bu gerçekten de zamanın ruhunu ve solun içinde bulunduğu felaketi gösteriyor.</p>
<p><strong>İkinci nokta ise</strong>, Orbán’ın yenilgisinin aynı zamanda Donald Trump, Benjamin Netanyahu, Giorgia Meloni, Matteo Salvini, Marine Le Pen, AfD, Javier Milei ve onların tüm neo-faşist çevresi için de ağır bir yenilgi olmasıdır. Bu satırların yazıldığı sırada, Macar müttefiklerini açıkça ve oybirliğiyle desteklemiş olan küresel aşırı sağın neredeyse tamamen sessizliğe bürünmesi tesadüf değildir.</p>
<p>Ve unutmayalım (bizim “radikal solumuzun” bunu kabul etmek istemeyeceğini düşünmüyorum) ki bu yenilgi aynı zamanda, ve bazı açılardan özellikle, Vladimir Putin’in ve onun hedeflerinin de yenilgisidir.</p>
<p>Orbán’ın ve dünyanın dört bir yanına dağılmış aşırı sağcı müttefiklerinin yenilgisinin arkasında ise Ukrayna direnişi, Sırp gençliğinin isyanı, Meloni’nin referandumunun başarısızlığı ve ABD’deki “No Kings” hareketi bulunmaktadır.</p>
<p>Daha yakından bakıldığında, Magyar’ın sonuçlarından ve açıklamalarından ziyade Budapeşte ve ülkenin diğer şehirlerindeki gençlerin tutumlarına odaklanıldığında, bu yenilginin Vladimir Putin’e karşı gerçek bir ulusal onur dalgasını temsil ettiği görülüyor; bu dalganın büyüklüğü, J. D. Vance, Vladimir Putin ve Orbán’ın bizzat kendisinin, 2021’deki Capitol Hill baskını modelinde tasarladıkları darbeyi engellemiştir.</p>
<p>Elbette Orbán’ın oligarşik sistemi —otoriter ve neoliberal kapitalizmin küstah bir biçimi—kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır; zaten bu, sistemi koruyup onu Avrupa Birliği teknokrasisinin çıkarları ve çalışma yöntemleriyle uzlaştırmaya çalışan Magyar’ın programında da yer almamaktadır. Nitekim Peter Magyar, daha önce de defalarca vurguladığımız gibi, milliyetçi muhafazakâr bir figürdür ve milliyetçi muhafazakârlığın mantığı onu Vladimir Putin yanlısı Orbán çizgisinden uzaklaştırmış olsa da milliyetçi kalmayı seçmiştir.</p>
<p>Macaristan’ın geleceği, dün akşamdan beri Budapeşte sokaklarını dolduran binlerce gencin, harekete geçen ve örgütlenen sivil toplumun elindedir; bu sürecin burada durmayıp yalnızca Magyar’ın zaferiyle yetinmemesi ihtimalindedir. Bu belki de sadece bir başlangıçtır.</p>
<p>Dün gece Budapeşte’de yaşananlar hepimize cesaret vermelidir; çünkü bu, Orbán, Meloni, Trump, Putin ve benzerlerinin temsil ettiği “faşizm 2.0”ın, neo-reaksiyonerliğin sanıldığı gibi yenilmez olmadığını göstermektedir.</p>
<p>Ama aynı zamanda bu, Macaristan’da var olmayan ve ne yazık ki daha Batı’da bile bulunmayan; gerçekten radikal, enternasyonalist ve demokrasi konusunda tavizsiz bir solun krizinin derinliğini de ortaya koymaktadır. (FB/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[‘Ecdadına’ dair şüphen varsa, durma!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ecdadina-dair-suphen-varsa-durma-319233</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/ecdadina-dair-suphen-varsa-durma.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ecdadina-dair-suphen-varsa-durma-319233</guid><description><![CDATA[Muktedirlerin kaçırdıkları annelerin evlatlarına ganimet misali el koyup kendi çocuğu gibi yetiştirmesi nasıl bir zihniyettir?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Annesi de babası da açık tenli olan küçük Maria, mutlu aile yuvasında ebeveyni tarafından çok seviliyor, esmer tenli olmayı aslında pek garipsemiyordu. Lakin hayran olduğu Alman kökenli sarışın babası gibi yeşil renkli göz sahibi olabilmeyi diliyor, günün birinde bunun gerçekleşeceğini adı gibi biliyordu.</p>
<p>Havuzda devamlı açık gözlerle yüzüp mümkün olduğunca çok dalarak bunu başaracağına inanıyor, annesi de zaten planında muvaffak olacağını teyit ediyordu. Sağlığımıza zararı pek sorgulanmayan klor yüzünden her havuz sefasından sonra Maria’nın gözleri yeşile çalma eğilimi göstermediği gibi kan çanağına da mutlaka dönüşüyordu…</p>
<p>Yıllar sonra Maria aslında adının <strong>Victoria</strong> olduğunu, Arjantin diktatörlüğü sırasında kaçırılmış bir annenin evladı olduğunu öğrendikten sonra yeni bir hayata başlayacaktı…   </p>
<p><em>Çalıntı </em>(Stolen) adlı belgesel, seyirciyi Arjantin’in karanlık mazisine sürüklerken ecdadına dair şüphesi olanları bir an önce harekete geçmeye de davet ediyor. Ne de olsa <strong>Brian Pearle</strong> imzalı 2025 Arjantin yapımı 80 dakikalık filmde şimdiye kadar 140 kaçırılmış çocuğun kimliği belirlenmiş olsa da geriye kalan 400 kişinin meçhul vaka olmayı sürdürdüğü belirtiliyor. Mevzubahis hakikat arayışında adaletin yerini bulması için hafızayı ziyadesiyle zorlayan Plaza de Mayo Anneleri’nin önünde bir kez daha hürmetle eğilirken meselenin küresel geçerliliğini de kanıksıyoruz.</p>
<a href='/haber/plaza-de-mayo-annelerinden-dayanisma-cumartesi-annelerinin-yanindayiz-286044' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2023/10/09/plaza-de-mayo-annelerinden-dayanisma-cumartesi-annelerinin-yanindayiz.jpg' alt='Plaza de Mayo Anneleri’nden dayanışma: Cumartesi Anneleri’nin yanındayız' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Plaza de Mayo Anneleri’nden dayanışma: Cumartesi Anneleri’nin yanındayız</h5>
<div class='date'>9 Ekim 2023</div>
</div>
</a>

<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/IKNehtFqOog?si=bNnEi0AyRIxJVB80" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>Kayıp evlatlar ve torunlar nerede?</h3>
<p>Bütün dünyaya ilham veren mezubahis annelerin kayıplarını arama mücadelesi <strong>Jorge Rafael Videla </strong>askerî diktatörlüğünün icraatına karşı kısa zamanda örgütlenmiş, kız evlatları hamileyken veya yeni anneyken kaçırılıp meçhule karıştığından meydan okuyarak bilhassa seslerini yükseltme ihtiyaçları hasıl olmuştu.</p>
<p>Siyasî iktidar tarafından empoze edilen hakikatleri sorgulamaktan aciz geniş halk güruhları annelerin yalancılıkla itham edilmesini sorgulamıyor, hatta onlara “deli” damgası yapıştırılmış olmasını garipsemiyordu. İktidara muhalefet edip karşı çıkan, güvenlik kuvvetlerine direnen, tutuklanan, yaralanan, zindanlarda işkencelere maruz kalıp ölen veya kayıp vakasına dönüşenlerin mutlaka bir suç işlediklerine körü körüne inandırılmışlardı: “Mutlaka bir şeyler yapmışlardır, hak ediyorlardır!”</p>
<p>Çatlak sesler korosuna iktidar güdümündeki medya da muhakkak ki katkıda bulunuyor, aykırı yayında bulunabilenler zaten bölücülük, yıkıcılık ve vatan hainliğiyle itham ediliyordu.</p>
<p>Günümüzde de dozu mütemadiyen artırılan korku salma pratiği askerî dikatörlük tarafından fazlasıyla kullanılıyordu; lakin iktidardan hesap sorma cesaretini gösteren, evladını kaybetmiş 14 kadının mevzubahis derneği kurmasıyla rejim nihayet sorgulanır hâle gelmişti.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt2.jpg" alt=""></p>
<p>Her Perşembe Arjantin Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nın resmî çalışma mekânı Casa Rosada’nın (Pembe Ev) önü protestoların adresi oluyor, kayıp evlatlarından doğmuş torunlarının çalınarak birilerince evlat edinildiği yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.</p>
<p>Zindanlara anneleriyle atılmış çocukların veya oralarda doğmuş bebeklerin bazılarına, annelerine işkence edip katledenler tarafından el konması, anlaşılması zor bir sapkınlık olarak zuhur ediyordu.</p>
<p>Belgeselde ifade edildiği kadarıyla muktedirlerin niyeti ebeveynleri gibi olmamaları için çalıntı çocukların sağcıların arzularına ve şablonlarına göre yetiştirilip sisteme uyumlu bireyler haline getirilmeleriydi. Sağlıklı toplum, Hıristiyan aile değerleriyle birleştiğinde kusursuz olacaktı!</p>
<h3>Çalınan çocuklar ganimet midir?</h3>
<p>Artık hayatta kalmış anne/büyükannelerin sayısı hızla azaldığından <em>Çalıntı</em> adlı belgesel, ecdadına dair şüphesi olanları bir an önce harekete geçmeye çağırıyor. Aradan neredeyse 40 sene geçtikten sonra hakiki kimliğine ulaşıp annesine/büyükannesine kavuşmuş olanları zaten biliyoruz!</p>
<p>Neyse ki 70’li senelerde daha yeni yeni gelişmekte olan moleküler genetikte katedilen mesafe günümüzde çok daha derinlere kolaylıkla temas etmemize imkân tanıyor: Kim DNA’sındaki teferruatı merak etmez ki zaten?</p>
<p>Nitekim belgeselin genel tonu mümkün olduğunca geniş kitlelere seslenmeye, seyirciyi fazla tesir altında bırakmadan evrensel mesajını meseleyi bilmeyenlere televizyon estetiği aracılığıyla duyurmaya meyilli gibi duruyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-2.jpg" alt=""></p>
<p>Tabii ki karşımızda ahlâki bir <em>sapkınlığın</em> canice dışavurumları resmigeçit hâlinde olduğundan belgeseli seyir sırasında ve sonrasında muhakkak ki sarsılıyor, herhangi bir belgesel izlemişiz gibi hayatımıza aynen devam edemiyoruz.</p>
<p>Siyasî faaliyetleri olsun olmasın, karanlık devlet temsilcileri tarafından kaçırılmış ve çoğu öldürülmüş kadınların evlatları tabii ki hakikatlerle yüzleşme sürecinde zorlanmıyorlar desem yalan olur. Belgeselde yakından tanıdığımız “çalıntı” çocukların bazıları her ne kadar mazilerindeki ev içi şiddeti hatırlasalar da bir kısmı onları şefkatle büyütmüş kişileri silmekte ve hakiki ailesini kabul etmekte adeta direnmiş.</p>
<p>Film boyunca tabii ki Arjantin diktatörlüğü tarihinin üzerinden de geçiyor, iktisadi beceriksizliklerini örtmek amacıyla milliyetçi duyguları kabartmak suretiyle Malvinas/Falkland Adaları’na çıkartma teşebbüslerinin hezimetle sona ermesine bir kez daha şahit oluyoruz.</p>
<p>Sefil duruma düşmüş gencecik erlerin acınası hâli gözümün önünden bir türlü gitmiyor!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt4.jpg" alt=""></p>
<p>İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarla itham edilen diktatörlük mensuplarının sözde demokrasiye geçen Arjantin’de tarihî bir davada yargılandıkları ve ceza aldıkları da malum.</p>
<p>Lakin aradan kısa bir süre geçtikten sonra <strong>Carlos Saul Menem</strong> döneminde affedildikleri de!</p>
<p>Her ne kadar <em>Bir daha asla!</em> (Nunca mas!) sloganı günümüzde ülkenin başına çökmüş <strong>Javier Gerardo Milei </strong>yüzünden her an kadük hâle gelebilecekse de, devlet terörüne karşı daima teyakkuzda olan, dayanışmaya, kucaklaşma ve paylaşmaya hazır bir kesim daima mevcut.</p>
<p>Adalet peşinde koşanlar bilirler ki hakikat iyileştirir, hafıza itinayla yıpratılmak istense de kolay kolay silinmez.</p>
<p>Kaçırmaların başrolündeki nefti yeşil Ford Falcon’ları unutan var mı ki? (RL/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Toplumsal manipülasyon aracı: Fanatizm]]></title><link>https://bianet.org/yazi/toplumsal-manipulasyon-araci-fanatizm-319244</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/toplumsal-manipulasyon-araci-fanatizm.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/toplumsal-manipulasyon-araci-fanatizm-319244</guid><description><![CDATA[Metropoll’ün yaptığı ankette “Dört yanı düşmanlarla çevrili bir ülkede mi yaşıyorsunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 64’ü “evet’’ yanıtını vermiştir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Aidiyet, sadakat, bağlılık ve aşk… Bu kavramlar çok değerli olsa da bunların aşırı bir şekilde yoğunlaşması çoğu zaman iyi sonuçlar vermiyor. Maneviyat açısından yoğun duygular, aklın durgunlaşmasın yol açarak nihayetinde nefret, kavga, savaş ve ölümlere neden olabilecek fanatizme dönüşebiliyor. Aklın ve mantığın bittiği yerde, duyguların hükmü başlar ve bu duygular kontrolsüz bir şekilde kullanıldığında yapabileceklerimizin sınırları yok olur. Fanatizm denince genellikle futbol akla gelse de din, politika, milliyet gibi birçok alanda ortaya çıkabilir veya üretilebilir.</p>
<p>Peki, fanatizm nasıl ortaya çıkar? Fanatizmin oluşum süreçleri, genellikle çeşitli örneklerde dahi benzer kalıplar sergiler. Genellikle bir şeye gönül veren insanların duyguları kullanılarak bir kriz yaratılır veya mevcut bir kriz manipüle edilir. Bu krizden beslenmek isteyenler, yangını körükleyerek nefretin yavaşça büyümesini sağlar. <em>Sevgi dolu kalpler</em>, kriz yangınlarına kömür atanların ve benzin dökenlerin etkisiyle zamanla nefretle dolar.</p>
<p>Fanatizm aslında basit bir ait olma ve bağ kurma ilişkisinden, hatta sevgiden başlar; insan önce bir takımı, dini, milliyeti veya oy verdiği partiyi sever. Bu sevgi bağını artırmak ve yoğun sevgiyi kullanmak adına isimler, simgeler ve çeşitli semboller radikal bir şekilde beslenir. Fanatik olunan unsurun artık sadece sevenleri yoktur, ona tapan, aşık bir topluluk elde etmiştir. Bu andan sonra topluluk, yüklenen düşünce doğrultusunda irrasyonel bir şekilde tartışabilir, savaşabilir, bu uğurda canını verebilir hatta başkalarının canını bile alabilir hale gelir. Bu mekanizmaların etkilerini gerçek hayattan örneklerle görmek mümkündür. Örneğin, 2000’de gerçekleşen İstanbul’daki <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/2000_UEFA_Cup_semi-final_violence" target="_blank" rel="nofollow">Leeds United olayı</a>, futbol rekabetinin nefret ve ölüme dönüşebileceğini gösteren trajik bir örnekti. Benzer şekilde, Sivas Katliamı, inanç fanatizminin insan vicdanını nasıl yok edebildiğini gösteren acı ve tarihimiz için utanç dolu bir örneğidir.</p>
<p>Fanatizmin sistematik olarak kullanıldığı alanlar da vardır. Spor müsabakaları sonrası kötü performansı veya yenilgiyi teknik direktör ve yöneticilerin hakem suçlaması üzerinden tüm federasyonun kasıtlı şekilde karşı takımı desteklediği iddiasına çevirmesi, fanatizmin bir tür manipülasyonu olarak karşımıza çıkar. Spor yorumcuları ise izlenme ve ilgi çekmek adına radikal sözlerle bu kaosa destek verir ve besler. Politikada ise örnekler çok daha çarpıcıdır. Türkiye’de Ümit Özdağ ve Zafer Partisi, göçmen krizinin yarattığı toplumsal huzursuzluğu milliyetçi bir fanatizmle politik sermayeye dönüştürmüştür. İlk seçiminde Ata İttifakı’nda yüzde 5,17 oy alarak <em>yankı uyandırmıştır</em>.</p>
<h3>“Dünyanın en havalı diktatörü”</h3>
<p>El Salvador’da Nayib Bukele, çetelerle boğuşan bir ülkenin korkusunu kullanarak halkın güvenlik arzusunu kişisel iktidarına dönüştürmüş, çok radikal antidemokratik uygulamalarıyla ülkesinde sevilen ve kendi beyanıyla ‘dünyanın en havalı diktatörü’ haline gelmiştir. Tarihsel olarak ise Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Francisco Franco gibi liderler, Büyük Buhran sonrası ekonomik ve toplumsal krizlerden beslenerek fanatik gruplar yaratmış ve diktatörlüklerini elde etmişlerdir. Fanatizmin bu gücü, yalnızca kendine taraftar edinmekle sınırlı kalmayıp, politik bir silah olarak da kullanılmaktadır. Esad’ın yaptıklarını savunmamakla birlikte Suriye örneğinde görüldüğü gibi, Esad’ın devrilme süreci de fanatizmin etkili olduğu bir örnekti. Hem var olan hem de yapay olarak üretilen krizler, dışarıdan silahlarla desteklenen fanatik gruplar aracılığıyla tırmandırıldı ve dış müdahalelerle beslenen bu süreç, fanatizmin politik bir araç olarak kullanılmasına yol açtı.</p>
<p>Fanatizm hem spor hem siyaset alanında bir güç olarak kullanılmakta ve rasyonel düşünceyi baskılayarak insanları istenilen yönde hareket ettirmektedir. Bu süreçte, sosyal medyada botlarla yaratılan gündemler, yalan veya tek taraflı haberler de son zamanlarda büyük etki yaratmaktadır. Sosyal medya, hem sürekli tükettiğimiz düşünceleri karşımıza çıkarıyor hem de kullanım süremiz arttıkça mecraya fayda sağlıyor; aynı zamanda desteklediğimiz görüşün çoğunlukta görünmesine ve insanların daha kolay fanatikleşmesine yol açıyor. Bu süreçte teyitlenmeden yayılan haberler, insanların görüşlerini pekiştirmekte ve karşı tarafın düşman olarak görülmesine veya hayali düşmanlar yaratılmasına fayda sağlamaktadır. Bu haber ve paylaşımlar, fanatizm destekçilerine kısa vadede fayda sağlarken, toplumlar bunlardan ötürü büyük zarar görmektedir. Toplumsal kaos ve ölümlerin yanı sıra, insanlar arasında ve toplumlar arasında düşmanlık ve genel mutsuzluk da ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Johns Hopkins Üniversitesi’ne bağlı SNF Agora Institute’un Eylül 2024 anketine göre, Amerikalı seçmenlerin neredeyse yarısı karşı siyasi partiyi ve destekçilerini “düşman” olarak görmektedir. Türkiye’de Metropoll’ün yaptığı ankette ise “Dört yanı düşmanlarla çevrili bir ülkede mi yaşıyorsunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 64’ü “evet’’ yanıtını vermiştir.</p>
<p>Rasyonel ve akılcı olmadığımız sürece, krizlerden beslenen aşırıcı, radikal insanlar her zaman ortaya çıkacak ve toplumsal nefret ile felaketleri körükleyeceklerdir. Bu nedenle sevgimizi sorgulayarak ve manipülasyonlara karşı aklımızı koruyarak hareket etmeliyiz. Hayatımızda en bağlı olduğumuz değerleri ve grupları bile sorgulamaktan ve onlara akılcı sorular sormaktan çekinmemeliyiz. Ancak günümüz toplumlarında, farkındalık eksikliği ve saf bağlılıklar hâlâ fanatik grupların yaratılması ve manipüle edilmesi için kullanılmaktadır. Bu durum, milletler ve politikacılar için bilinen bir korkutucu silah hâline gelmiştir ve her gün toplumu beslediği nefretle insanları daha mutsuz hâle getirmektedir. (BA/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kırılma noktası]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kirilma-noktasi-319239</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/kirilma-noktasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kirilma-noktasi-319239</guid><description><![CDATA[Halen ‘babalarımız’ bize yalan söylediği için dünyada her gün binlerce işçi iş cinayetlerinde, yüzlerce insan da savaşlarda ölüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Niçin öldük diye soran olursa,<br>Onlara, çünkü babalarımız yalan söyledi deyin.”</p>
<p style="text-align: right;"><em>Rudyard Kipling</em></p>
<p>Çelik yüklü bir lokomotif, inşası tamamlanmak üzere olan Quebec Köprüsü’ne girdi. Kanada’nın Kıtalararası Tren Yolu projesinin bir parçası olarak planlanan bu köprü, Saint Lawrence Nehri üzerinde yapılıyordu ve ‘rüya proje’ olarak adlandırılıyordu.</p>
<p>Köprünün planlama aşamasında yapılan ön hesaplamalar, tasarım aşamasında düzgün bir şekilde kontrol edilmedi. Bu nedenle köprünün kendi ağırlığı, taşıması gereken ağırlığın çok üzerindeydi. Şantiyede çalışan işçiler bu hesap hatasının sonuçlarını köprünün taşıyıcı elemanlarındaki bozulmalardan fark etmiş olsa da seslerini mühendislere duyuramadı. Ya da mühendisler onları duymak istemedi. 29 Ağustos 1907 öğleden sonrası çelik yüklü lokomotifin de köprüye girmesi ile köprü daha fazla dayanamadı ve 15 saniye içerisinde Saint Lawrence Nehri’ne çöktü. Köprünün üzerinde bulunan 86 işçiden 75’i öldü.</p>
<p>Köprünün çökmesinden sonra konu ile ilgili bir Kraliyet Soruşturması açıldı. Yapılan incelemeler sonucunda hiçbir mühendis suçlu bulunmadı. Soruşturmanın tamamlanmasının ardından Saint Lawrence Nehri üzerinde yeniden bir köprü inşaatına başlandı. Benzer bir tasarımla inşasına başlanan köprünün bu kez taşıyıcı eleman hesapları daha özenli yapıldı, çelik yapısı daha sağlam tasarlandı. Ancak 11 Eylül 1916’da bu defa da köprünün orta kirişi yerine monte edilirken nehre düştü ve 13 işçi daha öldü.</p>
<p>Kanada mühendislik tarihine kara bir leke olarak geçen Quebec Köprüsü deneyimi aynı zamanda mühendislik mesleğinde etik bir bilinç oluşturmanın da başlangıcı oldu. Toronto Üniversitesi’nde inşaat mühendisi olan Prof. Dr. Herbert Edward Terrick Haultain, yeni mezun olan mühendislere mesleki bir farkındalık kazandırmak ve Quebec Köprüsü felaketinin bir daha yaşanmasını engellemek için bir yemin töreni tasarladı. <em>Mühendisliğe Kabul Töreni </em>(The Ritual of the Calling of an Engineer) olarak adlandırılabilecek bu ritüel için 1907 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış olan dönemin ünlü yazarı Rudyard Kipling’ten bir yemin metni kaleme almasını istedi. Kipling’in Nobel Edebiyat ödülünü alma tarihi ile Quebec Köprüsü’nün yıkılma tarihi arasında sadece birkaç ay olması da tarihin ilginç bir tesadüfü olarak kayıtlara geçmiş olsa gerek.</p>
<p>‘<em>Ben, _____, hocalarımın ve meslektaşlarımın huzurunda, şerefime ve demir gibi sağlam bir iradeye yemin ederim ki</em>…’ cümlesi ile başlayan bu yemin metni ilk olarak 1925 yılında Montreal’de yeni mezun mühendisler tarafından okundu. Sonrasında da bu tören tüm Kanada’ya yayıldı. Törenin sonunda genç mühendislere serçe parmaklarına takmak üzere mesleki etik ve sorumluluklarının hatırlatıcısı olarak demir bir yüzük verildi.</p>
<h3>Kırılma Noktasının İlahisi</h3>
<p>Bir rivayete göre bu yüzükler, yıkılan Quebec Köprüsü’nün çeliğinden yapılmış. Yüzüğün dış yüzeyi keskin kenarlara sahipmiş ve bu kenarlar çizim yaparken veya yazı yazarken yüzeye sürtünerek sahibine dikkat gerektiren sorumluluklarını hatırlatırmış. Genç mühendis meslekte deneyim kazandıkça yüzüğün keskin kenarları sürtünmeyle törpülenerek düzleşirmiş.</p>
<p>Kipling’in mühendislikle bağı sadece bu törenle ilişkili değildi. Şiirlerinde mühendislikten ödünç aldığı kavramları sıkça kullandı. Hatta Londra’da yayımlanan ‘The Engineer’ adlı mühendislik dergisinde 1935 yılında Kipling’in bir şiiri basıldı. Şiirin adı <em>Kırılma Noktasının İlahisi’</em>ydi. Bu şiir yayımlandıktan sonra ‘Mühendisliğe Kabul Töreni’nin bir parçası oldu. Daha öncesinde Eski Ahit’ten okunan ayetlerin yerini alan dizelerde Kipling malzeme biliminden ödünç aldığı çimentonun, taşın, çeliğin kırılma noktasından hareketle kendi kişisel tarihinde çok önemli olan bir sorunun yanıtını aradı: Bir insan, ne kadar yüke dayanabilir?</p>
<p>Çoğumuz Kipling’le farkında olarak ya da olmayarak yaşamımızın bir döneminde denk gelmişizdir. Kimi zaman çocuklar için yazdığı bir öykünün satırlarında kimi zaman da Türkçeye çevrilmiş bir şiirinin dizelerinde karşılamışızdır. Belki de Türkçeye “Adam Olmak”<em> </em>ismi ile çevrilen<em> </em>Kipling’in ünlü “If” şiirinin dizelerinin altında çevirmen olarak Bülent Ecevit’in adını gördüğümüzde şaşırmışızdır.</p>
<p>Sözcüklerin, dizelerin ve satırların efendisi olan Kipling’in dünyanın efendisi olabilmekle ilgili de bir derdi vardı. Örneğin İngiliz sömürgeciliğinin yılmaz bir savunucusuydu, beyaz insanın ve beyaz insanlar arasında da İngilizlerin efendiliğine yürekten inanıyordu. Tüm bu ereklerine ulaşabilmek için de amansız bir savaş yanlısıydı. Ama bu savaş yanlılığı milyonlarca gençle birlikte kendi oğlunu da yedi.</p>
<p>Kipling’in John adında ciddi görme bozukluğu olan bir oğlu vardı. Oğlunun I. Dünya Savaşı’na katılabilmesi için canla başla uğraştı. Hatta görme bozukluğu nedeniyle iki kez orduya kabul edilmeyen oğlunu askere aldırabilmek için hatırlı tanıdıklarının gücünü kullandı. Başardı da. Peki sonra?</p>
<h3>Savaş Mezarları Komisyonu</h3>
<p>John Kipling, Batı Cephesi’nde katıldığı ilk muharebe olan Loos Savaşı’nda henüz 18 yaşında iken öldü. Sonrası insanın etiyle, kemiğiyle bu acıya dayanıp dayanamayacağının deneyimi. Sonrası Rudyard Kipling’in acısını dindirebilmek için karısına ve kızlarına bağıra bağıra Jane Austen’in satırlarını okuması. Sonrası mezar mezar oğlunun cenazesini arayan bir babanın dramı…  </p>
<p>Kipling, oğlunun cenazesini bulabilmek için İmparatorluk Savaş Mezarları Komisyonu’na katıldı. Batı Cephesi’ni karış karış gezerek başucundaki taşa oğlunun adını yazabileceği bir mezar aradı. Ama bulamadı. Komisyonun görevleri arasında Batı Cephesi’nde yaşamını yitiren İngiliz askerlerinin mezarlarının düzenlenmesi de vardı. Kipling çok sayıda isimsiz mezarla karşılaştı. Onların mezar taşlarına “Tanrı Tarafından Bilinen” anlamına gelen “Known unto God” yazdırdı. Ayrıca tüm askeri mezarlıkların girişlerine “Adları sonsuza dek yaşayacaktır” yazılmasını sağladı. Kipling oğlunun ölümü öncesinde beyaz ırkı siyahlardan, İngilizleri diğer milletlerden, emperyalizmi komünizmden yeğ tutsa da oğlunun ölümü sonrasında tüm ölü askerleri mezarlıkta eşitledi. Onun sayesinde askeri mezarlıklarda subaylarla erlerin mezarlarının aynı olması sağlandı.</p>
<p>Bu dünya ile öte dünya arasında kalan oğlunun acısı Kipling’in vicdanını kanattıkça sarsıldı. Sarsıldıkça kalemine sarıldı. Örneğin oğlunun savaşa katıldığı askeri birlik olan İrlanda Muhafızları’nın iki ciltlik tarihini yazdı. Sonrasında 1919 yılında Yunan Antolojisinde yer alan mezar kitabelerinden esinlenerek bir şiir dizisi yayımladı. Kısacık şiirlerden oluşan bu diziye <em>Savaşın Mezar Kitabeleri</em> (Epitaphs of the War) adını verdi. Kaleme aldığı her kelimeyi, her dizeyi, her şiiri adeta erimiş kurşundan damıtarak kâğıda aktardı. Kâğıda değen her satır belki de bu nedenle zihinlerde kara bir is lekesi bıraktı. Savaşın şaşaalı vaatlerinin duldasında gizlenen ölü askerler, korkaklar, cesurlar, ölülerinin ardından yas tuta(maya)nlar, suçlular, suçsuzlar birer mülteci gibi Kipling’in satırlarının arasına sızdı. Ama bu şiir dizisinde <em>Bildik kalıp</em> (Common form) başlığı altında yazılmış iki dize vardı ki, değdiği yeri kor olup yakmaması imkânsızdı:</p>
<blockquote>
<p>Niçin öldük diye soran olursa,<br>Onlara çünkü babalarımız yalan söyledi deyin.</p>
</blockquote>
<p>Aslında bu dizelerin başına <em>Bildik kalıp</em> yerine oğlunu kendi elleriyle ölüme gönderen bir babanın asla dinmeyecek vicdan azabı da yazılabilirdi. Kipling, 1936 yılında, oğlunun mezarını bulamadan öldü.</p>
<p>Dün 1 Mayıs 2026’ydı. Uluslararası Birlik Dayanışma ve Mücadele Günü. İşçiler yine marşlar söyleyerek alanları doldurdu. Yine ve yeniden alanlarda taleplerini haykırdı. Saint Lawrence Nehri’ne düşerek yaşamını yitiren işçilerin üzerinden 119 yıl, John Kipling’in I. Dünya Savaşı’nda öldürülmesinin üzerinden 112 yıl geçti. Ve halen ‘babalarımız’ bize yalan söylediği için dünyada her gün binlerce işçi iş cinayetlerinde, yüzlerce insan da savaşlarda ölüyor.</p>
<p>Maddenin bir kırılma noktası var, insanın da bir kırılma noktası var, peki ya düzenin; düzenin bir kırılma noktası yok mu?</p>
<p><strong>Meraklısına not: </strong></p>
<p>Rudyard Kipling’in <em>Bildik Kalıp</em> şiirinin İngilizcesi:</p>
<blockquote>
<p>Common Form<br><em>If any question why we died, <br></em><em>Tell them, because our fathers lied</em>.</p>
</blockquote>
<p>John Kipling’in mezarı ancak 1992 yılında bulunabildi. </p>
<p>(HU/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tez konusu belirlemek için bir niyet e-postası*]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tez-konusu-belirlemek-icin-bir-niyet-e-postasi-319229</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/tez-konusu-belirlemek-icin-bir-niyet-e-postasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tez-konusu-belirlemek-icin-bir-niyet-e-postasi-319229</guid><description><![CDATA[Sizin de daha iyi bildiğiniz üzere, şiir yalnızca bir duygu taşımaz. Bir düşünce alanı, bir varoluş biçimi açar. İlhan Sami Çomak şiirinin de burada durduğunu iddia edebilirim.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Konu: Tez Konusu Hakkında Görüş ve Değerlendirme Talebi</strong></p>
<p>Merhaba Hocam,</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde, düşündüğüm tez konusu hakkında sizinle kısa bir görüşme gerçekleştirmiştik. O anda konuya yaklaşımınız ve minnetle hatırlayacağım mütevazı tavrınız sayesinde konuşma, bir noktadan sonra, daha önce Yokuş Yol’a, Afro ve Çirûsk dergilerinde yayımlanmış şiir çalışmalarımın da bahsinin geçtiği kısa süren bir muhabbete dönüşmüştü. Söz konusu çalışmalarımın iki örneği ekte yer alacaktır. Ancak, çalışmak istediğim tez konusunun ana hatlarını ve o gün yaptığımız konuşmanın içeriğini metin üzerinde de görmeniz amacıyla size aktarmak isterim. Şöyle:</p>
<p>Bir gün İlhan Sami Çomak’ın bir şiirinde şu dizelerle karşılaştım:</p>
<blockquote>
<p>Kendini tarifsiz kendini güzel<br>Kendini tüketeceksin<br>Ben böyle yaptım. İyi doğdum.</p>
</blockquote>
<p>Zygmunt Bauman’ın savaş sonrası Polonya toplumu üzerine<sup>[1]</sup>, Frantz Fanon’un ise Cezayir toplumu üzerine<sup>[2]</sup> yaptıkları kişilik analizleri ve bu iki araştırmacının söz konusu çözümlemeler sonucunda ortaya koydukları karakter tipleri, bende şu soruyu anlamlı kıldı: Anılan yazarların gösterdiği çabanın bir benzeri, edebi metinler üzerinden yapılabilir mi?</p>
<p>Bu soru beni, tez için düşündüğüm şu başlığa götürdü: “<strong>İlhan Sami Çomak Şiirinde ‘Dört Duvar’ İmgesi Bağlamında Yalnızlık Algısı</strong>”</p>
<p>Sizin de daha iyi bildiğiniz üzere, şiir yalnızca bir duygu taşımaz. Bir düşünce alanı, bir varoluş biçimi ve hatta yeni bir okuma imkânı da açar. İlhan Sami Çomak şiirinin de burada durduğunu iddia edebilirim. Okuru, alışıldık modern yalnızlık anlatılarının dışına iter çünkü. Onun şiirinde yalnızlık, yalnızca toplumsal çözülme ya da bireysel kırılma noktasında adlandırılamaz. Beden, ruh ve özne arasındaki ilişkinin yeniden kurulduğu bir iç mekân deneyimine dönüşür. Özellikle “dört duvar” imgesi etrafında beliren bu şiir evreni, mahpuslukla<sup>[3]</sup> sınırlı olmayan, insanın kendi içine, kendi bedenine ve kendi sesiyle kurduğu temasın şiirsel imkânlarını da görünür kılar.</p>
<p>Zira yukarıda alıntılanan dizelerde, Baudrillard’ın modern çağ içinde “simülakrlar ve simülasyonlar”la büyülenmiş ve tüketimin bir izdüşümü olarak tasvir ettiği; Michel Foucault, George Ritzer, Guy Debord ve diğer sosyal teorisyenlerin, ruhu beden ve nesneler/şeyler tarafından kuşatılmış bir “biyo-profil” olarak tanımladıkları modern bireyden farklı olarak, Çomak şiirindeki anlatıcı bireyin daha çok ruhun içinde yer alan bir bedeni imlediği görülmektedir. Çomak şiirindeki anlatıcı birey; kendini, yani ruhun bedenini tüketecek kadar yalnızdır ancak bu anlatıcı bireyin varoluşsal keder denilebilecek bir keder içinde olduğunu söylemek güçtür.</p>
<p>Alman ve İngiliz ön romantizmi içinde doğan söz konusu modern bireyin, oradan Fransız ve İspanyol simgeciliğinde belirginleşmeye başlayan ve günümüz avangart eğilimlerinin de beslemeye devam ettiği bir çizgide, büyük ölçüde nesneler üzerinden tanımlanmaya maruz bırakıldığını söylemek mümkündür. Lautreamont, William Blake ve Sylvia Plath üzerinden örneklemelere gidilebilir. Söz gelimi “…sen ey şeytan bu uzun sefaletime acı” dizesinde bireyi, ölümü ve yüceltilmiş olanı (Tanrı’yı) desüblimasyon üzerinden okuduğunu iddia edebileceğimiz Baudelaire’ı ve “…Anneyi düşlemek ılık bir örtü gibidir” dizesinde yeni bir haz düşleyen Rimbaud’nun anlatıcı bireyini de bu bağlama ekleyebiliriz.</p>
<p>Yakın zamandan da birçok şairi örneklemek mümkündür. Örneğin Modern Kürt şiiri geleneği içinde değerlendirilebilecek Fêrikî Usiv’un bir dizesinde, sessizlik ve yıldızlarıyla evren bile uyumuşken, üzerine anlamsız bir şekilde çöken hüznün/kederin anlatıcı birey üzerinden şöyle okunduğu görülür: “Vê şeva şêrîn bi heybet dizûkin, yek seyê şeveder yek jî dilê min” (I<em>stırap içinde inlerler bu tatlı gecede, biri gecenin köpekleridir diğeri yüreğim</em>.)</p>
<p>Bunlara dayanarak bir kıyasa gidilecek olursa denilebilir ki Çomak’ın bu dizelerindeki anlatıcı bireyde, varoluşsal bir kederden öte, “kendini güzel tüketeceksin” dedikten sonra “güzel” sıfatıyla nitelediği bir doğma eyleminden söz eden bir şiir öznesi görülmektedir. Tüketmek ve doğmak… Tüketimi bir doğum gibi, yeniden varolma çabası gibi gören bir anlatıcı bireyle karşılaşılır.</p>
<p>Yukarıda sözü edilen Sylvia Plath’ın “Daddy” şiirindeki şu dizeler, anlatıcının duygu durumunu tespit etme amacımızı daha da açımlamak bakımından çarpıcı bir örnek olabilir:</p>
<blockquote>
<p>Black shoe<br>In which I have lived like a foot<br>For thirty years, poor and white…</p>
</blockquote>
<p>Anlatıcı bireyin, kendisini bir nesnenin (black shoe) içinde, Kristeva’dan hareketle söyleyecek olursak, iğrençliğin (abjection) alanında bulduğu söylenebilir. Onun duyumsadığı ikilem öylesine keskindir ki ayakkabıya “black” sıfatını uyumlarken kendisini “white” sıfatıyla öteler. Fakat Çomak’taki anlatıcı birey, bir şiirde “geceyi yıldız düşüneceksin” dizeleriyle karşılar bizi. Geceyi bile... Burada aydınlık ve ferahlık, gökyüzü kadar bitimsiz gibidir.</p>
<p>Denilebilir ki Çomak şiirinde, anlatıcı bireydeki yalnızlık algısı; modernizm ve postmodernizm ana başlıkları altında sıkça tartışılmış modern bireyin yalnızlığı değil, daha çok “ağzım tut beni”, “ağzım öp beni”, “böyle buyurdu ağzım” gibi kendi bedenine yönelmeyi yeğlemek zorunda kalmış bir bireyin yalnızlık anlatısıdır. Yukarıda alıntılanan dizelere dayanarak, bilinçsiz bedene bir bilinç atfetme durumunun varlığını tespit etmek de kayda değer olacaktır.</p>
<p>Detaylı ve disiplinlerarası bir çalışmayla amacımı destekleyen tespitlerin ortaya çıkarılabildiğini fark ettim. Batı hedonizminin yönlendirmesiyle şekillenen ve toplumsal terimlerle yazılagelen modern birey kavramının, Çomak şiirinde yadsındığı; burada yalnızlığın, önceki anlatıcıların yalnızlık algısından farklı bir anlayışa evirildiğinin gösterilebileceği kanaatindeyim.</p>
<p>Tezde aşağıdaki sorulara cevap aranacaktır:</p>
<ul>
<li>Çomak şiirinde “dört duvar” imgesi yalnızlık algısını nasıl biçimlendirmektedir?</li>
<li>Çomak şiirindeki anlatıcı bireyin yalnızlığı, modern ve postmodern bireyin yalnızlığından hangi yönleriyle ayrılmaktadır?</li>
<li>Çomak şiirinde beden, ruh ve özne ilişkisi hangi imgeler ve söylemler üzerinden kurulmaktadır?</li>
</ul>
<p>Selam ile…</p>
<p><strong>18.03.2021</strong></p>
<div class="box-1">
<p><strong>Notlar:</strong></p>
<p>1. Zygmunt Bauman, <em>Özgürlük<br></em>2. Frantz Fanon, <em>Yeryüzünün</em> <em>Lanetlileri<br></em>3. İlhan Sami Çomak, ömrünün önemli bir kısmını cezaevinde geçirmiştir.</p>
</div>
<p>* <em>Bu metin, çalışılması düşünülen yüksek lisans tez konusuna ilişkin danışman hocaya gönderilmiş bir e-postanın düzenlenmiş halidir.</em></p>
<p>(AB/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gürültü ve boşluk: Anadilinin bedene dönüşü]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gurultu-ve-bosluk-anadilinin-bedene-donusu-319242</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/gurultu-ve-bosluk-anadilinin-bedene-donusu.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gurultu-ve-bosluk-anadilinin-bedene-donusu-319242</guid><description><![CDATA[Valahî’de Baran’ın Kürtçe bilmemesi, yalnızca bireysel bir eksiklik değil, tarihsel yasakların aile içinde korku olarak aktarılması ve dilin bu nedenle öğretilmemesinin sonucudur.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ali Kemal Çınar sineması, gündelik yaşamdan beslenerek varoluşsal ve toplumsal gerilimleri, sıradan karakterleri merkeze alarak politik bir dille anlatır. Kendi yaşam çevresinden beslenen yönetmen, düşük bütçeyi estetik bir tercihe dönüştürürken, absürt ile gerçeklik arasında kurduğu bağ üzerinden anlatılarını inşa eder ve problemleri bükerek görünür kılar. <em>Valahî</em> de bu hattın devamı olarak, Diyarbakır’da galası yapılan ve hikâyesini yine bu coğrafyanın gündelik hayatından kuran son filmi. Durmak bilmeyen karın gurultusu şikâyetiyle hastaneye giden Baran’ın (Kerem Fırtına) başına gelenler üzerinden ilerleyen film, ilk bakışta basit görünen bu sorunu odağa alarak dil, beden ve kimlik arasındaki ilişkiye açılan daha derin bir meseleye dönüşür.</p>
<p>Anadili meselesi çoğu zaman siyasal ve hukuki bir tartışma olarak ele alınır; fakat en görünür hâlini bedende ve gündelik deneyimde aramak çok çarpıcı bir bağlamdır. Çünkü anadili bedenin ve duyumun da meselesidir.</p>
<p>Ali Kemal Çınar, <em>Valahî</em>’de, bu meseleyi doğrudan söylem üzerinden değil, beden ve duyum üzerinden kurar. Bu bağlamda Pierre Bourdieu’nün dil, habitus ve sembolik şiddet kavramları belirleyici bir çerçeve sunar. Bourdieu’ye göre dil yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda bir değer ve meşruiyet üretim alanıdır. Bu yaklaşım, filmde Baran’ın anadiline yabancılaşmasını bireysel bir eksiklik olarak değil, toplumsal olarak kurulmuş bir dil hiyerarşisinin sonucu olarak okumayı mümkün kılar.</p>
<p>Bourdieu’nün “meşru dil” fikri, belirli dillerin kurumsal olarak geçerli kabul edilirken diğerlerinin değersizleştirilmesini açıklar. <em>Valahî</em>’de Baran’ın Kürtçe bilmemesi, yalnızca bireysel bir eksiklik değil, tarihsel yasakların aile içinde korku olarak aktarılması ve dilin bu nedenle öğretilmemesinin sonucudur. Zamanla baskı görünmezleşir ve dilin yokluğu sıradanlaşır. Sembolik şiddet tam da bu noktada işler; eksilme, filmde ancak bedenin bu sessizliği bozmasıyla fark edilir.</p>
<p>Bu kırılma, karın gurultusu üzerinden kurulur. Dilin bastırılması burada zihinsel bir eksiklik değil, bedensel bir rahatsızlık olarak ortaya çıkar. Bourdieu’nün habitus kavramı, bu durumu anlamak için önemlidir. Toplumsal yapıların bedene yerleşmiş biçimi olarak habitus, dilin de yalnızca zihinsel değil, aynı zamanda bedensel bir pratik olduğunu gösterir. Konuşulamayan dil ortadan kaybolmaz; bedende birikerek başka bir biçimde geri döner. Filmdeki karın sesi bu yüzden bir semptom değil, bastırılmış olanın varlığını sürdüren bir izdir.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/YJVybqKmnZI?si=a5lcIFJtvCVzgS-b" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>Varoluşsal boşluk</h3>
<p>Dil ile düşünce arasındaki ilişkinin yalnızca kuramsal değil, nörobiyolojik bir temeli de vardır. Güncel çalışmalar, anadilinin beyin içindeki dil ağlarının yapısal örgütlenmesini etkilediğini ve farklı anadillere sahip bireylerin bu ağları farklı biçimlerde kullandığını göstermektedir. Bu durum, dilin yalnızca bir ifade aracı olmadığını; algı, anlamlandırma ve bilişsel yönelimleri de biçimlendiren bir yapı olduğunu düşündürmektedir. Bu nedenle anadilinin bastırılması, yalnızca dilsel bir kayıp değil, dünyayla kurulan ilişkinin yapısal düzeyde kesintiye uğraması anlamına gelir... Bu kesinti, bireyin dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimini daraltarak veya dönüştürerek, başka bir yaşam ve gelecek ihtimalinin de önünü kapatır.</p>
<p>Suriçi’nde geçen sahne bu meselenin en yoğun ifadesidir. Baran, sokakta yürürken etrafındaki Kürtçe konuşmalar anlamlı bir dil olmaktan çıkar ve bir gürültüye dönüşür. Bu sahne, anadilini bilmeden büyüyen bireyler için ortak bir deneyimi hatırlatan, katartik bir yoğunluk taşır. Çocuklukta kalabalık aile ortamlarında, bayramlarda ya da benzeri bir araya gelişlerde herkesin Kürtçe konuştuğu, bir şeylerin anlatıldığı ve insanların güldüğü anlar vardır; ancak dili bilmeyen biri için bu konuşmalar anlam taşımaz, yalnızca ses olarak kalır. Ne söylendiği sorulur, biri açıklar ve ancak o zaman gülünür.</p>
<p>O ana kadar yaşanan şey, konuşmanın dışında kalmaktır. Filmdeki gürültü hissi tam olarak bu durumu yeniden kurar: Dil vardır ama anlam erişilemezdir.</p>
<p>Bu noktada anadili bir eksiklikten çok varoluşsal bir boşluk olarak hissedilir ve bu boşluk zamanla bir rahatsızlığa dönüşür. Film bunu karın gurultusu üzerinden somutlaştırır. Duyguların bedende, özellikle karında hissedildiği düşünülürse, anadilinin bastırılması da burada bir sıkışma ve ağrıya dönüşür. Bu nedenle karın gurultusu sadece bir ses değil, aynı zamanda bir histir; anlaşılmayan bir dilin bedendeki karşılığıdır.</p>
<p>Filmin baht dönüşü, Baran’ın başlangıçta bu rahatsızlıktan kurtulmaya çalışması ancak sonrasında onu geri istemesidir. Çünkü o gürültü, ne kadar rahatsız edici olsa da bir boşluğu doldurur. Anadilinin yokluğu sessizdir; varlığı ise gürültülü olabilir. Ama yine de o gürültü, boşluktan daha gerçektir. Bu istek, içselleştirilmiş dil kaybının kırılma anını işaret eder. Baran, kaybettiği şeyin ne olduğunu hissetmeye başlar.</p>
<p>Bu noktada film, dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir varoluş zemini olduğunu görünür kılar. Gürültü ile boşluk arasında salınan bu deneyim, anadilinin yokluğunun yalnızca eksiklik değil, aynı zamanda geri dönmeye çalışan bir iz olduğunu düşündürür. Bu iz, bastırılmış olanın tamamen silinmediğini, aksine başka bir biçimde varlığını sürdürdüğünü gösterir.</p>
<p>Böylece <em>Valahî</em>, anadili meselesini büyük politik söylemlerle değil, küçük ve bedensel bir deneyim üzerinden kurar. Bu nedenle etkisi daha doğrudandır. Film, dilin kaybını değil, onun bedende nasıl yaşamaya devam ettiğini gösterir. Anadilinin bastırılmasıyla oluşan boşluk, sessizlik değil; gecikmiş, rahatsız edici ama ısrarcı bir geri dönüş üretir. (RDK/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mayıs’ın 1’i rakamdan ötedir]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mayisin-1i-rakamdan-otedir-319235</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/mayisin-1i-rakamdan-otedir.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mayisin-1i-rakamdan-otedir-319235</guid><description><![CDATA[Ve bir sözdür elbette bize kalan, zihinlerde yer eden; “Günlerin, bugün (bize) getirdiği” nedir ki sahi!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dönüp bakıyorum ardıma ve tam elli yılı, koca bir yarım asrı geride bıraktığımızı fark ediyorum. Kelimenin tam anlamıyla sararmaya yüz tutmuş eski fotoğraf kareleri de olmasa, geçmiş sanki hiç yaşanmamış gibi olacak! </p>
<p>Ya da kendimize ait olmayan eski bir filmin belleklerde yarım yamalak anımsanan kareleri gibi kalacak! </p>
<p>Hatta belki şimdinin o pek geçer akçe yapay zekâ icadı nostaljisi gibi mi anımsanacak ne!</p>
<p>Allahtan ki eskilerden an’ı anımsatan fotoğraflar var. Onlar da olmasa belleğimiz belki de bize ihanet edecek, yaşanan zalimlikleri gördükçe!</p>
<p>Siyah beyazın kadri kıymeti ile fotoğrafa bakıyorum.</p>
<p>Önümüzde bir pankart; “MC DÜŞÜRÜLMELDİR”. Sene 1976, 1 Mayıs günü. Ankara’dan 13 otobüs gece yarısı çıkmışız yola. Bir mayıs sabahının hayli erken saatlerinde İstanbul Kabataş vapur iskelesinin önündeki meydanlık alanda toplanıyoruz. Çapraz sağımızda Taksim’e çıkan Gümüşsuyu yokuşunun başında stadyum var. Sağ yanda Dolmabahçe’nin biraz uzak olsa da görüntüsü ve ardımızda İstanbul Boğazı ve deniz.</p>
<p>Ama bunlar hiç derdimizde olmuyor! Turistik geziye değil, 1 Mayıs’a emeğin bayramına gelmişiz. Ve alana girmek için sıramızı bekliyoruz.</p>
<p>Öğlen saat bir sularında ancak Kabataş-Gümüşsuyu ve oradan da işte Taksim alanındayız. Mahşeri bir kalabalık. Kürsüde biri konuşuyor ama dinleyecek hâl mi var heyecandan! Taksim meydanının her bir köşesinde ayrı heyecan kuşatıyor sarıp sarmalamış durumda herkesi…</p>
<p>O güne dek hep emekçilerden; işçi sınıfından, işçi sınıfının iktidar olmasından, hatta öncülük misyonundan, misyonuna göre hareket etmesi gerektiğinden söz edilmiş de! İşçi sınıfı gücüyle o denli ve o ana kadar sahnede arzı endam edememiş sanki! İlk kez kendini kitlesel olarak ifade ediyor…</p>
<p>İşte, 50 yıl sonra geriye dönüp o fotoğraf karesinden adeta iz sürerek geçmişi düşündüğümde aklımda kalan bir mayıs görüntüsü, işçi sınıfının bir daha da o malum bir mayıs günündeki haliyle bir başka görüntüsü zihnimde hiçbir zaman yer alamayacak sanki!</p>
<p>Ve bir sözdür elbette bize kalan, zihinlerde yer eden; “Günlerin, bugün (bize) getirdiği” nedir ki sahi!</p>
<p>İtiraf edeyim ki, bugün 1 Mayıslarda aynı heyecanı elbette yaşamak istesem de olmuyor. Belki İstanbul’da olsam her köşe başından, her sokak aralığından fırlayan o “firari güvercinlerle” birlikte olmak isterdim de yaş durumu elverir miydi bilmiyorum.</p>
<p>Ama gönlümüz, ruhumuz ve gündemimiz ile önceliklerimiz o kadar değişti ki!</p>
<p>Yine de birazdan Diyarbakır’da istasyon meydanında kutlanacak olan ve artık sadece emekçinin değil adeta herkesin bayramına dönüşen bir mayıs bayram kutlamasına bir merhaba demeyi deneyeceğim. </p>
<p>Kutlu olsun emeğin / emekçinin bayramı…</p>
<p>1 Mayıs 2026 Diyarbekir.</p>
<p>(ŞD/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Cully’de bir köy, bir festival, bir dünya]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cullyde-bir-koy-bir-festival-bir-dunya-319064</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/24/cullyde-bir-koy-bir-festival-bir-dunya.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cullyde-bir-koy-bir-festival-bir-dunya-319064</guid><description><![CDATA[Yılda bir kez, 1.800 kişi kapılarını açıyor ve müzikseverler orada toplanıyor. Ben de bir hafta süren bu güzel festivalin üç gününe eşlik edebilme ve festival eş yönetmeni Jean-Yves Cavin ile sohbet edebilme şansı buldum.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Leman Gölü'nün hemen üzerinde, bağ bahçeleriyle çevrili küçük bir köy olan Cully'de bir Pazar günü, Melody Gardot büyük çadırın sahnesinde dikkatli bir kalabalığa şarkı söyledi. Bir önceki gece, o gün öğleden sonra gölde yüzmüş olan Londralı Ala.ni, Temple denilen kilise sahnesinde oyuncu, içten ve sohbetkar bir yaklaşımla güzel hisler bıraktı geriye. Aynı Pazar, genç bir Senegal asıllı Fransız şarkıcı olan anaiis de sahneye çıktı.</p>
<p>Haftanın ortasında ise Jean-Yves Cavin ile röportaj yapmaya ve Tunuslu ud virtüözü Anouar Brahem konserine gittim. Brahem'den önce adını duymadığım biri vardı sahnede. İsviçreli piyanist Colin Vallon. İkinci parçada tanıdık bir şey vardı, ama nereden geldiğini anlayamadım önce. Bir yerde bir şey tanıdık geldi sonra. Vallon "Burası Muştur"u çalıyordu. Türk halk müziğinin o köklü türküsü, bir İsviçreli piyanistin ellerinde, sadece piyano ile. Ne davul ne bağlama, sadece tuşlar ve sessizlik arasında kalan bir şey. Sonra parça bitti, Vallon mikrofona eğildi ve büyükannesinin Türkiye'den olduğunu söyledi. Ardından Brahem uduyla sahneye geldi, müzisyenler Django Bates (piyano), Anja Lechner (viyolonsel), Mats Eilertsen (kontrbas) ona eşlik etti.</p>
<p>Müziği <em>duygulara alan açmak </em>olarak tarif eden Brahem'le tanışmam Moda Sahnesi'nde Wajdi Mouawad'ın oyunu Kıyı için hazırladıkları playlist aracılığıyla olmuştu. O zamandan beri dinlerim. Özellikle sakinlik aradığımda ve coğrafyaya özlemle. Brahem’in tarzı, müzikal olarak sade görünen ama duygusal olarak çok katmanlı yapılar. Onu Chapiteau'da dinlediğim için çok şanslı hissediyorum. Son albümü After The Last Sky'ı çaldılar. Konserde albümün adını Filistinli şair Mahmud Derviş'in aynı adlı şiirinden aldığından bahsetti: “Kuşlar, son gökyüzünden sonra nereye uçar?” Derviş bu şiirde; sürgünlük, köksüzlük ve aidiyet temalarını işler.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/PB_2W8CEMgk?si=r4I1_8y7a4U9BFjY" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>İlk kez üç yıl önce, festival için geldim Cully'ye. İsviçreli olmayan pek çok insan gibi, bu köyün var olduğunu da ancak festival aracılığıyla öğrendim. <a href="https://cullyjazz.ch/en" target="_blank" rel="noopener">Cully Jazz Festivali</a>'nin direktörü Jean-Yves Cavin, bunu söylediğimde güldü. "Festival komündür," dedi. "Komün de festivalin. Trenden indiğiniz anda zaten içindesinizdir."</p>
<p>Cavin, festivalden bir yıl önce doğmuş. 1983'te iki genç, Daniel Thentz ve Emmanuel Gétaz, yakın bir kasabada bir konsere gidip "neden biz de yapmayalım?" diye düşünerek köylerinde bir caz hafta sonu düzenledi. Kırk üç yıl sonra, o anlık dürtü İsviçre'nin en sevilen kültürel etkinliklerinden birine dönüştü; her bahar sekiz günde 70.000'i aşkın ziyaretçiyi ağırlıyor.</p>
<p>Kendisi de amatör olarak müzikle ilgilenen Cavin, festivale 20 yaşında gönüllü olarak başladı; bir barda bira servis etti. Ardından programlama komitesine katıldı, 2015'te eş yönetmen oldu. Onun hikayesi, festivalin hikayesi: organik, toplumcu, aceleci olmayan. "Her gün fırıncıyla, sokaktaki insanlarla konuşuyorum. Ne planlıyoruz, hangi sanatçılar geliyor diye soruyorlar. Festival buradaki herkese ait."</p>
<p>Bu aidiyet duygusu sembolik değil, yapısal. Her yıl yaklaşık 700 gönüllü festivali ayakta tutuyor. Yerel şarap üreticileri, ortaçağdan kalma taş mahzenlerini ücretsiz olarak konser mekanlarına dönüştürüyor. Cullyliler sanatçıları kendi evinde ağırlıyor. Köyün içindeki kilise, o denli sessiz akustik konserler barındırıyor ki sunucu, seyircilerden bir müzik cümlesi bitene kadar yerlerine geçmemelerini rica ediyor.</p>
<p>Cavin: "Londra gibi büyük bir şehirde değilsiniz. Glastonbury gibi bir tarlada da değilsiniz. Bir köydesiniz ve oraya girdiğinizde başka bir dünyaya adım atmış oluyorsunuz."</p>
<p>Bence bu yıl sahnede dikkat çekici bir şey vardı: Kadınlar sadece şarkı söylemiyordu, eserleri ve sahneleri aracılığıyla hayatlarını anlatıyordu. anaiis, anneliği doğrudan sözlerine taşıdı, sahnede, seyircinin gözünün içine bakarak. Melody Gardot ise partnerinin hamileliğinin 20. haftasında ayrıldığını, gelinliği iade etmek zorunda kaldığını, yalnız anneliğe adım attığını daha önce paylaşmıştı. Konser gecesi bunu "evet, böyle bir delilik yaptım" diye aktardı, ağırlığı hafifliğe dönüştüren o özgün tonuyla. Ala.ni ise konserinden önce gölde yüzmüştü, İsviçre'ye dair ilk elden gözlemlerini paylaşıyordu. Sahneye çıktığında ipeksi sesi, çeşitli perküsyon aletleri ve oyuncu tarzda şarkı söylemesiyle seyirciyle çok güzel bir bağ kurdu. Seyirciyi de perküsyon aletlerini dağıtarak sahnesine davet etti.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/ZCPLV15tKlI?si=bQ_FKaG1yFnFO_oc" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Jean-Yves Cavin'e kadın sanatçı ağırlığını sorduğumda "katı bir politikamız yok ama tabii ki çeşitliliğe önem vermeye çalışıyoruz" demişti. Belki yazılı bir kuralları yok. Ama sonuç olarak bu yıl Cully'de, kadınlık deneyimlerinin müzikle aktarılması çok keyifliydi.</p>
<p>Festival aynı zamanda sessiz sedasız incelemeye değer bir finansal model de sunuyor. Avrupa'daki muadillerine kıyasla çok az kamu desteğiyle ayakta duran festival, bütçesinin yüzde 42'sini yiyecek-içecek satışlarından karşılıyor. Hava durumu, diyor Cavin gülerek, adeta bir eş yönetmen. Güneşli bir Cumartesi köyü doldurur; soğuk bir Pazar günü boşaltır.</p>
<p>Festivalde sunulan şarapların tamamı Lavaux bağlarından geliyor; Dézaley ve Calamin Grand Cru gibi köklü isimlerden Chardonne'a kadar. Ben Lavaux Chardonne'u denedim, hafif ve aromatik yapısıyla festivaldeki en keyifli anlarımdan birine eşlik etti. Ücretsiz OFF konserlerinin bile kısmen içecek satışlarından finanse edildiğini öğrenince o kadehin tadı biraz daha anlam kazandı.</p>
<p>Orada olduğum son akşam, OFF festivalinde dolaştım. Şarap mahzenlerinin ve kafe kapılarının önüne taşan ücretsiz konserler, durup dinlemeye razı olan herkese çalan genç müzisyenler. Bir gönüllü, 18 yıldır festivalde gönüllülük yaptığını söyledi. "Aynı ruh," dedi. "Sadece festivalin çapı biraz büyüdü."</p>
<p>Cully Jazz, İsviçre'nin en ünlü festivali değil. En büyüğü de değil. Ama belki de en canlısı, her bahar 1.800 kişilik bir köyün dünyaya "hoş geldiniz" dediği bir yer.</p>
<p>(MEÖ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Uyum merkezleri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/uyum-merkezleri-319036</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/24/uyum-merkezleri-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/uyum-merkezleri-319036</guid><description><![CDATA[Mühendisliğin farklı dalları ile sosyal psikoloji, işletme, yönetim alanlarının ortak ürünü olan avemeler bambaşkadır. İçinde gezerken kendini hem çok afili hem de biraz gariban hissedersin. Bu ikisini aynı anda hissetmeni sağlamak için kaç sosyal bilimcinin gecesi gündüzüne katılmıştır kim bilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Avemelere girdiğimizde değişik bir aleme dahil olduğumuzu zannetmemiz için kaç mühendis gözlerini kaybetti kim bilir? Havalandırma, iklimlendirme, ışıklandırma, müziklendirme, hizalama, sıralama işleri hep bilime fenne uygun yapılıyor. Bu alemde ışık loş, oksijen az olunca, peyzajlar cennet bahçeleri gibi görünmeye başlıyor.</p>
<p>Ancak dikkatli gözlerden kaçmamıştır. Avemelerin hepsi aynı değildir. Kimileri yapıldıktan üç ay sonra kıyısından kenarından rutubetlenmeye başlar. Boyaları dökülür. Kooperatif imalatı yazlık sitelere benzer. Bu nedenle onlara genelde “çarşı” denir. Hatta durumu daha belirgin hale getirmek için geometriden alınma isimleri olur bunların. Üçgen çarşı, beşgen çarşı gibi. Öyle kapısında güvenlik falan olmaz. Bu “çarşı” türü genelde çarşısı pazarı olmayan, şehri tutup çekiştirmekten kaynaklı yeni şehirciklerde yapılır. Oralarda TOKİ imalatı sitelerde yaşar, üçgen beşgen çarşılarda vakit geçirirsin. Ama bunların ışıltısı, pırıltısı pek olmaz. Dükkanlar arasında yaprak sarması, yöresel salça, el örgüsü patik satanlar falan vardır.</p>
<p>Bizim peşinde olduğumuz ise avemelerde bulunur. İşte mühendisliğin farklı dalları ile sosyal psikoloji, işletme, yönetim alanlarının ortak ürünü olan bu mekanlar bambaşkadır. Bir kere bunlar devasadır. İçinde gezerken kendini hem çok afili hem de biraz gariban hissedersin. Bu ikisini aynı anda hissetmeni sağlamak için kaç sosyal bilimcinin gecesi gündüzüne katılmıştır kim bilir.</p>
<p>İşte bu avemelerin içinde gizli bölümler bulunur. Kapısında “fitness center” yazar. Binanın dışından bakarsan orada ne olduğunu anlamazsın, anlayamazsın. Boşluğa bakarak, büyük bir ciddiyetle olduğu yerde koşan insanlar görürsün. Gözlerinde kararlılık, kalçalar içeride, omuzlar geride… Yine de durum sana saçma gelir değil mi? Peki niye böyle olur? Çünkü içeride değilsin. Dışarıdan bakıyorsun. Dolayısıyla anlamıyorsun. İşte sana bana anlamsız gelen bu koşturmanın derin, gizli anlamını nihayet ele geçirdim. Bu bilgiye kendisini hazır hissetmeyenler yazıyı bu noktada terk edebilir.</p>
<p>Efendim, devasa avemeler aslında bu gizli birimlerin üzerine kurulmuş. Yani o koca mekanlar, mağazalar, yemek katları, kahveciler, kebapçılar oraya giren çıkan olsun da asıl gizli faaliyet anlaşılmasın diye yapılmış. Diğer katlarda azalan oksijen etkisiyle hayal alemine dalanlar meseleyi fark etmesinler istenmiş.</p>
<p>Az sayıda insan için hazırlanmış bu alanların kapısında “fitness center” yazıyor yazmasına ama oranın gizli adı “uyum merkezi” imiş. Bizler meseleye aymayalım diye sanki pantolona, gömleğe sığalım, bantta koşarak uzun yaşayacağımızı sanalım, çıkışta vitamin barda detokslarımızı içip tüm zehirlerden arınalım diyeymiş gibi yapılıyormuş.</p>
<p>Oysa mesele derin, plan büyük! İşin arkasında Darwin, ondan da önce Erzurumlu İbrahim Hakkı, ondan da önce El Cahiz varmış meğer. İnsanın iki ayağının üzerine kalkmasından, ayakta durmasından kaynaklı arızalar düzeltilip uyum yeteneği sağlanıyormuş bu mekanlarda. İnsanlar olduğu yerde koşarken meğer kuyruk sokumundan kaçıyorlarmış. Adı üzerinde, kuyruk sokumu! Koşarak uzaklaşırken gözlerini diktikleri yer ise bizlere nasip olmayacak bir alem imiş.</p>
<p>Bu merkezlere gidenler, günün birinde başlayacak başka gezegenlerdeki hayata hazırlanıyorlarmış. Çünkü bu dünyadaki uyum süreçlerini tümüyle tamamlayanlar ancak diğer gezegenlerde hayatta kalabilecekmiş. O gezegenlerde tarım ve hayvancılık gelişene kadar da işte bizim detoks deyip geçtiğimiz karışımları içerek hayatta kalacaklarmış. O gözlerdeki kararlılık, o azim hep bundanmış.</p>
<p>(ÖE/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Hiçbir türlü bulamadım, ben beni”: Aşık Veysel’de varlık arayışı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hicbir-turlu-bulamadim-ben-beni-asik-veyselde-varlik-arayisi-319058</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/24/hicbir-turlu-bulamadim-ben-beni-asik-veyselde-varlik-arayisi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hicbir-turlu-bulamadim-ben-beni-asik-veyselde-varlik-arayisi-319058</guid><description><![CDATA[Veysel’in türküsü, bir sonuca varmaz; çünkü varmak, bu yolculuğun doğasına aykırıdır. Aramak, bulmaktan daha hakikidir burada. Her “bulamadım” deyişi, aslında yeni bir kapının aralanışıdır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Aşık Veysel’in sesi, toprağın içinden gelir; ağır, sabırlı ve kadim. “Yıllarca aradım kendi kendimi” dediğinde, bu söz yalnız bir ömrün değil, insanlığın bitmeyen yolculuğunun yankısıdır. Bu yankı, bir dağın eteklerinden yükselip gök kubbeye çarpar; geri döndüğünde ise artık sadece bir türkü değildir, varlığa sorulmuş bir sorudur: Ben kimim?</p>
<p>Bu sorunun içinde bir telaş yoktur; acele eden, hüküm veren bir zihin değil, bekleyen, dinleyen bir kalp vardır. “Hiçbir türlü bulamadım ben beni” derken, aslında kaybolmuş bir şeyi aramaz Veysel; aksine, bulmanın neye tekabül ettiğini yoklar. Tasavvufun ince yolunda “ben”, bulunacak bir nesne değil, çözülerek aşılacak bir perdedir. Yunus’un içe kıvrılan sesi gibi, Veysel’in sesi de dışarıdan içeriye değil, içeriden daha derine doğru yürür. Her adımda benlik incelir, her adımda bir kat daha soyulur.</p>
<p>“İnsan mıyım, mahluk muyum, ot muyum?” diye soran bir dil, kendini yüceltmekle kendini silmek arasında gidip gelir. Bu gidiş geliş, bir kararsızlık değil, bir idrakin genişlemesidir. Çünkü varlık, tek bir isimle tutulamayacak kadar geniştir. İnsan dediğimiz şey, bazen bir çiçek kadar narin, bazen bir ot kadar sıradan, bazen de ikisinin arasında bir gölge gibidir. Tasavvufun derin sularında her şey aynı kaynaktan doğar; ot, çiçek, insan ve toprak aynı nefesin farklı titreşimleridir. Veysel’in dili, bu birliği bilirmişçesine sadeleşir; ayrımları çoğaltmaz, eritir.</p>
<p>“Hayal miyim, rüya mı bilinmez” dediğinde, dünya bir anlığına sislenir. Gerçek dediğimiz şey, elimizden kayar gibi olur. Belki de gerçekten bir rüyanın içindeyizdir; uyanıklık sandığımız hâl, daha büyük bir uykunun kıyısıdır. Bu belirsizlik, korkutucu değil, özgürleştiricidir. Çünkü kesinliklerin dağıldığı yerde, hakikatin ince ışığı görünür. Veysel’in sesi, bu ışığın peşinde, ağır ağır yürür.</p>
<p>“Leyla mıyım Mecnun muyum çöl müyüm / Arı mıyım çiçek miyim bal mıyım” dizelerinde benlik, sabit bir suret olmaktan çıkar; bir hâlden bir hâle akan bir nehir gibi değişir. Aşkın diliyle konuşan bu imgeler, benliğin kendi sınırlarını aşma arzusudur. Leyla olmak, Mecnun olmak, çöl olmak… Hepsi bir yok oluşun, bir erimenin farklı yüzleridir. Arı, çiçek ve bal ise aynı döngünün farklı duraklarıdır; veren, alan ve dönüşen… Bu dönüşümde hiçbir şey tek başına değildir; her şey bir diğerine değerek var olur.</p>
<p>Ve nihayet, “Varlığım yokluğum bir Veysel adım” dizesinde ses, bir eşiğe dayanır. Burada isim hem bir varlık işareti hem de bir fanilik nişanesidir. İnsan, adını söylerken kendini hatırlar; ama aynı anda o adın geçiciliğini de sezer. Geriye kalacak olan, bedenin ağırlığı değil, sesin hafifliğidir. “Gök kubbede kalacaktır ses kadim” dediğinde, bu hafiflik bir yankıya dönüşür; zamanın içinden süzülen, ama zamana ait olmayan bir yankı.</p>
<p>Veysel’in türküsü, bir sonuca varmaz; çünkü varmak, bu yolculuğun doğasına aykırıdır. Aramak, bulmaktan daha hakikidir burada. Her “bulamadım” deyişi, aslında yeni bir kapının aralanışıdır. İnsan, kendini ele geçirdiği anda değil, kendini aradığı sürece derinleşir. Bu arayışın yalnızca Veysel’e ait olmadığını, modern ve kadim düşüncenin farklı sesleri de fısıldar: Kimi, insanın özünü hazır bulmadığını, onu her an yeniden kurduğunu söyler; varoluş, adı konmamış bir yük gibi omuzlara bırakılır. Kimi, varlığın bir nesne değil, yolda açılan bir ufuk olduğunu; insanın bu ufka doğru yürürken kendini işittiğini dile getirir. Kimi ise hakikatin, kendini bulanlara değil, kendini ararken eritenlere göründüğünü, var olan her şeyin tek bir hakikatin sayısız tecellisi olduğunu hatırlatır. Veysel’in “bulamadım” deyişi, bu yüzden yalnız bir köy odasının sesi değil; <strong><em>Sartre</em></strong>’ın özgürlüğe mahkûm insanıyla, <strong><em>Heidegger</em></strong>’in yolda açılan varlığıyla ve <strong><em>İbn Arabi</em></strong>’nin birlik ufkuyla aynı derinliğe değen bir sestir. Belki de bu yüzden, Veysel’in sesi bize bir cevap vermez; ama sorunun kendisini diri tutar. Ve o soru, insanın içindeki en eski ve en yeni sestir: Ben kimim?</p>
<p>Bu soru, yalnızca bireyin iç dünyasında yankılanan bir merak değil, aynı zamanda çağın gürültüsü içinde kaybolmaya yüz tutmuş bir hakikat çağrısıdır. İnsan, kendini çoğaltan kimliklerin, hızla tüketilen anlamların ve hazır cevapların ortasında, belki de ilk kez bu kadar derin bir boşlukla karşı karşıyadır. İşte tam bu noktada Veysel’in sesi yeniden duyulur; ne öğüt verir ne de kesinlik sunar, sadece hatırlatır. Hatırlatır ki insan, kendini tanımladıkça daralır, ama kendini aradıkça genişler. Ve belki de hakikat, bir yere varmakta değil, yolda kalabilmeyi göze alabilmektedir; kendini bulamamanın ağırlığını taşıyabilmekte. Bu yüzden Veysel’in türküsü bitmez; o, her dinleyenin içinde yeniden başlar ve her seferinde aynı sade ama sarsıcı soruyla kapıyı aralar: <strong><em>Ben kimim?</em></strong></p>
<p>(HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Işık Alumur’un ardından…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/isik-alumurun-ardindan-319039</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/24/isik-alumurun-ardindan.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/isik-alumurun-ardindan-319039</guid><description><![CDATA[Evinin verandasında acı-tatlı konuştuk. Sonra eski günlerdeki gibi bir meyhaneye attık kendimizi, kadeh kaldırdık, düşlediğimiz ve mücadele etmeye çalıştığımız güzel dünyalara.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>Can arkadaşlarımdan Işık gitti. 1985’lerin dış habercisi, bugünün seyyahıydı. Sokak Güzeldir için konuştuğumuzda dünyayı keyfin ve burukluğun birbirine karıştığı bir heyecanla dolaştığını anlatmıştı. Hemen, “yazsana” dedim, hep yaptığım gibi. Olur, dedi, ama yazmadı.</em></p>
<p><em>Nokta’da dünyayı sayfalara taşırken de merak, heyecan, şevk ve sorumluluk Işık için rehberdi. 1980 askeri darbesi hayatın her alanını, özellikle de basını baskılarken, sınırlarken bizler kendimizi sansürlemeyi de kırmaya çalışıyorduk. İhlal ve mücadele haberleri yaptıkça yine de eğleniyorduk. Yapabilmenin neşesiydi bu aslında. Perşembe ve cuma akşamları sabahlayarak dergiyi hazırlarken Işık kendi haberlerini bitirse de eğlenceyi kaçırmamak için sabahlardı yine de. Birlikte, akşam masalarında nasıl da keyifle haberlerimizi konuşurduk.</em></p>
<p><em>Bodrum’a gittiğimde de asıl konumuz 60’lar ve 68 olsa da geçmiş-şimdi-gelecek birbirine karışırdı daldan dala. Bodrum’da da keyfi yerindeydi, bir de şu memleket ve dünya meseleleri olmasa.</em></p>
<p><em>Işık Alumur, Ankara Koleji’nde “izm”leri merak ederek siyasete daldı, devamla kendini Ankara Siyasal’da buldu; FKF’li (Fikir Kulüpleri Federasyonu) de oldu, Dev-Genç’li de (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu). İzmir’de 6. Filo erlerini kovaladı, Ereğli’de “işçi çalışması” yapamadan hapse girdi, Ayşe Yüksek Fırını’nı patlatmaktan arandığını duyunca şoke oldu, kaçtı, yakalandı, istikamet tekrar hapishane. Dışişleri bakanı olmayı düşlüyordu, dış haberci oldu.</em></p>
<p><em>Evinin verandasında acı-tatlı konuştuk. Sonra eski günlerdeki gibi bir meyhaneye attık kendimizi, kadeh kaldırdık, düşlediğimiz ve mücadele etmeye çalıştığımız güzel dünyalara.</em></p>
<p><em>Ayrılırken artık daha sık görüşelim dedik, ben Bodrum’un sakinliğinde (kış günlerinde tabii!) arkadaşımı kıskanarak ayrıldım.</em></p>
<p><em>Işık’la söyleşi, Sokak Güzeldir: 68’de Ne Oldu? (2009) kitabımda, “Işık Alumur: Karargah Siyasal kantini, oğlanlar güruh halinde oturuyor, biz kızlar dışarıdan bakıyor…” başlığıyla (s. 139-157) yayımlandı. Metis Yayınları’na teşekkürlerle.</em></p>
<p><em>Işık, 27 Mart 2026’da bizi bıraktı. Canım Işık, daha yapacak çok işimiz vardı, eğlenecek de, gitmeseydin ya.</em></p>
<p><em>NM</em></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/isik-alumur-1.png" alt="">
<figcaption><em>*Işık Alumur (ortada), Mülkiye’den arkadaşları İstemihan Talay (solda) ve Uluç Gürkan’la (sağda) birlikte.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Işık Alumur: Karargâh Siyasal kantini, oğlanlar güruh halinde oturuyor, biz kızlar dışarıdan bakıyorduk onlara...</h3>
<p>Kız arkadaşlar! Hasan Tahsin Anıtı’na gidiyoruz! “6. Filoya defol” diyeceğiz!<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a> gibi bir şeyler söyledim. Tam hatırlamıyorum ne dediğimi şimdi. Kürsüdeki arkadaşlar beni çağırıyor, bu anonsu yaptırıyor. Ege Üniversitesi’nin amfisindeyiz, çok kalabalık bir toplantı. Biz Ankara’dan yedi-sekiz otobüs gitmiştik. Amfiden çıkarken tansiyon çok yüksekti. O tansiyonu harcamamak için yeni bir eylem daha ortaya koyalım istedik, hemen orada karar verildi. Toplum polisleri vardı o zaman ve ciddi saldırgandılar. Kızlar olarak bir hareket yaparsak, polis daha az saldırgan olur diye düşünüldü. Otobüslerle Konak Meydanı’na, Hasan Tahsin Anıtı’na gittik. 60-70 hatun, önce slogan attık, sonra oturduk çamurların içine, yağışlıydı, kıştı. Polisler önce çevremizi sardılar, sonra da saldırdılar. Herkes çil yavrusu gibi kaçtı. 5-10 kişiyi de götürdüler. Sonra da bıraktılar. Ben kenardan kaçtım, yakalanmadım. Bir saat falan sürdü. Halktan destek aldığımızı hatırlıyorum hayal meyal. Önce kaçanlar polis kordonunu görünce geri geldiler. Kimisi alkışladı, kimisi baktı. “Yuh” diyen kimse olmadı.</p>
<p>O akşam Amerikalı avına çıktık. 6. Filo’nun askerlerini kovalayıp denize atıyorduk. Oğlanlarla yaklaşıyorduk. Adamın zaten kadın görünce gözü dönüyor. Ben biraz “yemlik” yaptım galiba. Amerikalılar sonra Basmane taraflarına yığıldılar. Bayağı dövüldüler, polis hiçbir yere yetişemedi. Bütün şehre yayılmıştık çünkü. İstanbul’dan gelen arkadaşlar da vardı. Ben dövmüyor, kaçmalarını engelliyordum. Birisine çelme taktığımı hatırlıyorum. Bir gece yurtlarda kalındı, ertesi gece Ankara’ya döndük. Fikir Kulübü’nden “Hadi İzmir’e gidiyoruz” dendi. Paldır küldür gittik. Evden de “Okula gidiyoruz” diye çıktık.</p>
<h3>1968’e doğru</h3>
<p>Ankara Koleji’nden geldim; hiç siyasi bir ortam yoktu. Bizim sınıftan iki kişiydik siyasete meyleden. Ezel İnanç vardı. O da öldü. Hatta bir edebiyat hocamız vardı; “Ne merak ederseniz sorun” derdi. Ona gittik bir gün “izm”lerin ne olduğunu anlatmasını istedik. “Sırası değil” dedi, kapattı. Kızmadı da, çok şaşırdı. Hiç beklemiyordu herhalde. Lisedeyken Büyük Sinema’da TİP’in birkaç toplantısı olmuştu. Ağabeyim sempatizandı, toplantılara o götürmüştü. Uluslararası politikaya çok meylim vardı. 1964-65’te girdim ben Siyasal’a; hariciyeci olmak istiyordum. Hiçbir zaman hariciyeci olamayacağımı daha ilk ay anladım. Çok “Mon Cher”lerdi. Zaten isimleri Mon Cher’di onların. Etliye sütlüye bulaşmayacaksın, çok kibar olacaksın, “Evet efendim”den başka bir şey söylemeyeceksin. Diplomasinin öyle bir şey olduğunu görünce vazgeçtim. Zaten beni hariciyeci yapmazlardı da. Kolejden gelenlerin bir kısmı devam etti hariciyeci oldu, ya da hariciyecilerle evlendiler.</p>
<p>İlk başlarda Siyasal’da da okul çayları olurdu, kantinde. Solcu ekip de gelirdi çaya. Biraz dans edilirdi. Siyasal’da asıl festival İnek Bayramı’ydı. Bir hafta boyunca kılıktan kılığa girilirdi. 68’den sonra kaldırıldı. Sınıf mücadelesi ön plana geçti. Sonra yeniden başlamış diye duydum. Eskiden ağabeyler, ablalar vardı. Bir sınıf yukarıda olanların baskısı üzerimizdeydi, İngiliz okulları gibi. Onların hepsi yıkıldı tabii.</p>
<p>Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a> bizim hocalardı. Sosyal adaletten çok söz ederlerdi. Tuğrul (Eryılmaz) ile ikimiz birinci sınıftayız daha, bir cumartesi günü el ele tutuştuk, Sosyalist Derneği<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a> gibi bir dernek duymuşuz, “Sosyalist olacağız” diye o derneği aramaya kalkıştık. Bir yandan da korkuyoruz çünkü daha 17 yaşında falanız. Neyse derneği bulduk. Kapıyı çaldık, açmadılar, çok mutlu olduk. Sonra da koşarak döndük evlerimize. Ama bir yandan da içimizde müthiş bir ateş var. Okula ilk girdiğimde kızlarla Dönüşüm<a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[4]</a> satardık, sonra ufak ufak okumaya başladık. Tuğrul’la biz çok paraleldik o dönemde.</p>
<p>Biz solcular ortadaydık ama sağcıların esamisi okunmuyordu. Hukuk’ta bayağı ciddi sağcı bir grup varmış Cenk Koray’ın<a href="#_ftn5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref5">[5]</a> liderliğinde. Biz yeniydik tanımıyorduk pek fazla. Mehmet Ali Aybar konferans vermeye geldi.<a href="#_ftn6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref6">[6]</a> Sağcılar bastılar o konferansı. Sağcıların ilk ortaya çıkışı. Pencereleri tavandan küçük bir tiyatro salonu, bodrum kat gibi. Taşlarla sopalarla pencerelerin camlarını kırıp aşağı atlamaya başladılar, kapıdan da saldırdılar. Kaçacak bir yer yok, pencerelere de tırmanamazsın. Bir tek kapısı var. Aybar kaçırıldı. O baskında epey mücadele ettiğimi, bir iki kişinin kafasını patlattığımı hatırlıyorum. “Bu iş kitap okumakla olmayacak” diye karar verdim, gittim SFK’ya üye oldum. Sonra FKF kuruldu o yıl. FKF’nin Sıhhiye’deki yerinde toplanmaya başladık. Okullarda daha toplanılmıyordu o zaman. SBF’de de o yıl sosyalistler kazandı. Başkan Ömür Sezgin’di galiba. 1966’da. Sonra toplantılara gitmeye başladık.</p>
<p>Babam ölmüştü, annem çok tutucu ve katı bir kadındı. Toplantı fasılları başlamadan önce ağabeyimle “Klasik müzik konserine gidiyoruz” diye evden çıkıp diskoteğe giderdik. Annem gitmemizi istemezdi. Sigara ve içki kokularıyla dönerdik. Anlıyordu da bir şey demiyordu. Sosyalist işler başlayınca yine izin yok tabii. Bu kez “diskoteğe” diye çıkıp, toplantılara gidiyorduk. Ben de, herkes gibi, okumaya Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’yle başladım. Çizerek okumuştum elbette. Sonra Lenin okudum. Che Guevara okuyunca, bu iş oldu zannettim. “Dağa gidiyorum” diye düşündüm. Kendi aramızda mesela Rüçhan’la (Manas) oturup konuşuyorduk. “Dağa çıkarsak nasıl yaşarız” diye düşünürdük. Dağa çıkacaktık tabii. O kesindi. Şehirden başlayacağız ama kırsala gidecektik. Ben her sabah dişimi fırçalamazsam, külotumu değiştirmezsem ne yaparım diye düşünüyordum. Tasalarımız bunlardı.</p>
<h3>İlk gözaltım “Kıbrıs”tan</h3>
<p>Kıbrıs krizi yaşanıyor gene. Arabulucu Cyrus Vance gelecek.<a href="#_ftn7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref7">[7]</a> Bütün okullar Kızılay’la Sıhhiye arasında bulvara yığıldık. Bekle bekle gelmiyor. Uçak ineli kaç saat olmuş, baktık olayda bir enayilik var. Sonra haber geldi arka yoldan Çankaya’ya kaçırmışlar. Polis de vardı tabii. O sıra boş bir Çankaya otobüsü geldi; içinde üç kişi. 72 kişi doluştuk otobüse. İkisi Ziraat Fakültesi’nden, bir de Siyasal’dan ben toplamda üç kızız. Polis otobüsü Amerikan Sefareti’nin oralarda durdurdu; doğru Emniyet Sarayı’na götürdüler. Otobüsteki üç kişi Tarım Bakanlığı’ndan öğle tatiline çıkmış memurlarmış, onlar da bizimle alındı. Gecenin bir saatinde ifadelerimizi verdikten sonra bizi mahkemeye sevk ettiler. Muammer Aksoy geldi 72 kişiye birden kefil olunca bizi bıraktılar sabaha doğru. Evlerimize gittik. Ertesi sabah saat 9:00’da mahkeme var. Annemden ciddi bir zılgıt yedim evde. O sırada ağabeyim askerdeydi. “Ağabeyinin başını belaya sokacaksın, askerliğini yakacaksın” diye azar işittim. Tabii asker karısı olduğu için biliyor işleri. Ertesi sabah kalkıp mahkemeye gittik. Kalktık teker teker ifade verdik. Hâkim herkese “Nereye gidiyordun” diye soruyor. “Kız arkadaşımla Kuğulu Park’a gezmeye gidiyorduk” diyor biri. Hâkim kız arkadaşının orada olup olmadığını soruyor. Ben kalkıp “Buradayım” diyorum. Sonra başka bir oğlan çıkıyor Atillâ Arsoy galiba. O da öldü, TİP’liydi. İkinci adam aynı şeyi söylüyor, ben yine kalkıyorum. En sonunda Tuğrul için de kalkınca hâkim “Kızım insaf” dedi. Herkes gülmekten yerlere yattı tabii. İlk gözaltım, çok eğlendik. Korkmadım, 72 kişiye ne yapabilirlerdi ki?</p>
<p>Mümtaz Soysal’ın dersi keyifliydi. Güzel bir anlatımı vardı. Bülent Daver durgundu ama anlattığı konular bize yakın olduğu için önemliydi. Okumaya çalıştığımız kitaplarla bizim okuduğumuz dersler birbirine benziyordu. Muammer Aksoy da iyiydi. Bir de Şerif Mardin vardı. Dersleri çok renkli geçerdi. Çok güzel anlatırdı meseleyi. Bizim dönemde sınıfta yer bulunmazdı. Sabahın ilk dersiydi, koştura koştura giderdik. Bizim konularımıza çok iyi yer verirdi. Dersten öte bir anlam kazanmıştı.</p>
<p>Mesela Haziran 1969 işgalinde hocalar çok şaşırmıştı. “Niye işgal ediyorsunuz, biz size ne yaptık” der gibi bir söylemleri vardı. Her istenen şeyi sunuyorlardı çünkü. Niye işgal olmuştu? Âdet yerini bulsun diye. Yine de birtakım öğrenci hakları da söz konusuydu. Üssü mizan<a href="#_ftn8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref8">[8]</a> kaldırılmak üzereydi. Çok gayri demokratik bir şeydi. Kaldırıldı zaten daha sonra.</p>
<p>Erkekler köylü mitinglerine, tütün mitinglerine gidiyorlardı. Biz kızları götürmezlerdi. Samsun-Ankara Mustafa Kemal Yürüyüşü<a href="#_ftn9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref9">[9]</a> olmuştu. Katılmadım. Hiç kız yoktu orada da. Biz kızları çağıran yoktu. Ben 6. Filo protestosu için İzmir’e gittim işte, bir de Ereğli’ye “tayin” çıktı.</p>
<p>23 Nisan 1970. Dil Tarih’in önünde toplandık. Antiemperyalist gösterilerden biri bu. Sıhhiye’de olan Dil Tarih böyle durumlarda bütün okullardan herkesin kolaylıkla gelebileceği merkez bir yer. Çok kalabalıktık. Trafiği kapatarak caddenin ortasından Ulus’taki Eski Meclise koşuyoruz. Polis bize yetişemedi, Eski Meclise gidileceğini tahmin edemedi.<a href="#_ftn10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref10">[10]</a> O zaman Mustafa Kemal önemliydi. Bağımsızlık en baş söylemlerden biriydi.</p>
<p>Kuseyri<a href="#_ftn11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref11">[11]</a> çok yakın arkadaşımdı. Beş-altı kişi sinemadayız; Sergio Leone’nin İyi, Kötü, Çirkin’i oynuyor. Filmin ortasında bir yerde birisi geldi, bir şeyler fısıldadı. Okula döndük. Kuseyri öldürülmüştü. Anında belli oluyordu işin gerçeği. Bir yanlışlıktı tabii. Çok hoş biriydi Kuseyri, Dev-Genç’li değildi, PDA’ya daha yatkındı, Hukuk’tandı. Hüdai (Arıkan) vardı, o da gitti. Hüdai’nin annesi başımızın belası. Şaban’ı (İba) kovalardı sopayla, “Oğlumu mahvettin” derdi ona. Hüdai öldürüldüğü zaman çıldırdı tabii. Şaban’ı saklayacak yer bulamadık. Zavallı kadın, bir tek Hüdaisi vardı. Kamp kurdu resmen Şaban’ı öldürmek için. Ticari Bilimler Fakültesi’nde öğrenciydi Hüdai. Şaban da Akademi’deydi. Onlar ayrılmaz ikiliydi. Nail (Karaçam) galiba Teknik Okuldaydı. Az yürümedik birlikte Anıtkabir’e. Neden o kadar çok yürüdük Anıtkabir’e? Mustafa Kemal’den destek istiyorduk herhalde. Neden gidildiğini bilmiyordum açıkçası ama gidiyorduk. Evet, bağımsızlık ilk söylemimiz olduğu için gidiyorduk Anıtkabir’e.</p>
<h3>Marx ve Engels’in konuştuğu forumlar</h3>
<p>12 Martta, “forum” lafından ötürü Forum dergilerini<a href="#_ftn12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref12">[12]</a> toplayıp götürmüşler ya bunlar komünist diye, tehlikeli bulunuyor “forum”un lafı bile! Forumlarda erkekler çıkıp langır lungur konuşuyorlar, kürsüye çıkmayı seven çıkıyordu. Eylem kararları genelde kapalı kapılar ardında alınıyor, sonra bir forum düzenlenip karar açıklanıyor ve anında harekete geçilmiş oluyordu. Yönetim ne derse yapılıyordu. Teorik bazda çok tartışma oluyordu. Kocaman kitaplarla çıkarlardı kürsüye “Marx bunu demiş, Engels bunu demiş” diye. Kitaplardan satır satır karşılaştırılıp konuşuluyordu. Bana son derece sıkıcı gelirdi o tartışmalar, sevmezdim. Ayrılıklar forumlarda daha çok belirginleşiyordu. 400-500 kişi olurdu bu tartışmalarda, okul idaresi bir şey demezdi, sadece Siyasal’dan değil, dışarıdan da çok gelen olurdu. Siyasal’ın rahatlığı vardı. Kızlar tartışmalara katılmazlardı, bir tek ODTÜ’ den asistan Seyhan Erdoğdu’yu hatırlıyorum. O çıkıyordu kürsüye, teorisyen olarak öndeydi. Kızların teorisyenlik gibi yaklaşımı ya da eğilimi yoktu ki. Ağalarımız ne derse onu yapardık. Çekingen davranırdık.</p>
<h3>Biz devrimciler</h3>
<p>Samsun içerdim, gizli gizli. Herkes Birinci içerken, filtreli ve pahalı sigara içmek hoş olmazdı. Kapı arkasında flört edilirdi. Yasaktı. Devrimci flört etmez, Devrimci yatmaz, Devrimci uyumaz. Öyle bir baskı vardı. Bir yandan özgürlük de vardı ama özellikle Siyasal’da baskı çok ağırdı. Hepimizin sevgilisi vardı ama bilinmezdi. Oğlanların zaten ödü kopardı birbirlerinden. Kadınlar daha iyiydi ama azdık. Girdiğimizde 250 kişiydik. En fazla 50 kız vardı. 68’den sonra çoğaldık. Oğlanlar kızlara hiç iyi davranmazlardı, “eksik etek” muamelesi yapıyorlardı. “Sen anlamazsın, karışma” diyorlardı. O zaman illegal bir şey de yok, her şey ortada. Mahir Çayan ve Yusuf Küpeli her zaman lider gibilerdi. Hüseyin Ergün, Atillâ Arsoy, birkaç kişi daha TİP tayfası oldular. Ayrılıklar başlıyor; biz Mahir’in etrafında kümelenmeye başladık. Derken “Kırlardan şehirlere”, “şehirlerden kırlara”, “Beyaz Aydınlık”, “Kırmızı Aydınlık” ayrılıkları başladı. Biz tabii hemen Kırmızı Aydınlık’tan yana olduk. Mahir liderimizdi. Kendi içimizde dövüşmeye başladık. TİP’liler bir taraftan, öbür taraftan Doğu (Perinçek) tayfası, yani Siyasal’da Oral (Çalışlar) gibi isimler. 1969’da FKF kurultayında, Siyasal’da yeni yapılan büyük bir amfideyiz, çok ciddi tartışmalar yaşandı. Orada Dev-Genç adı alındı. İstifa edenler de oldu.</p>
<p>Yurtta oğlanlar ve kızlar için iki ayrı merdiven vardı ama aynı binaydı; arada sadece bir duvar… Aynı asansöre biniyorduk, geçiş serbest yani. Siyasal’da biz Fransa’yı çoktan aşmıştık. Paris’te kızlarla oğlanlar önce birbirlerinin yurtlarına serbestçe girip çıkmak için ayaklanmışlardı ya… Yine de bağnazdık. Aslında yönetimden gelen bir şey yoktu; katı kuralları kendi kendimize uyguluyorduk. Aşki gösteriler yok mesela. Kantinde el ele, diz dize oturulmazdı. Âşıklar ancak dışarıda görüşürlerdi. Mesela Oktay’la buluşacağımız zaman kafa işaretiyle anlaşırdık.</p>
<p>Siyasal’da çalışanlarla, işçilerle aramız gayet iyiydi, hepsi yanımızdaydı, bizi desteklerlerdi. İlk baskında bir kızı korumaya çalışırken berber Turgut’un elini kırmışlardı. Çok kızmıştık. Berberlik yapamadı bir daha. Bir de polis simitçimiz vardı; bazen dışarı atardık, bazen içeri alırdık. Yağmur falan olunca içeri alırdık. Eğleniyorduk onunla. O da biliyordu ama ne yapsın görev işte. Polisimizden bazen simit de alırdık. Bizden biraz daha büyüktü, 30 yaşlarında falan.</p>
<p>İçki çok az içerdik. Dışarı çıktığımız zamanlarda paramız varsa cebimize bir kanyak alırdık. Oğlanlar parka giyiyordu. Hatta Deniz (Gezmiş) Roosevelt postalları giyerdi, bir de Amerikan parkası. Bit pazarından alırdı onları. Bedenine uygun yerli bir şeyler bulması kolay değildi. “Amerikan malı giyiyorsun” dediğimizde “Amerikan proletaryası her şeyin en iyisini yapar” derdi. Güzel laftı. Ben kendimi pek kadın gibi hissetmiyordum. Mini etek giyenler, kadınsı kılığından hiç vazgeçmeyen ama sonuna kadar da işin içinde kızlar vardı. Ben hep pantolon giyiyordum. Eteğim yoktu bile. Rüçhan da ara sıra etek giyiyor, makyaj yapıyor, saçlarını sarıyordu. Ben iyicene salmıştım. Ülker de Rüçhan gibiydi. Suna vardı. O da Rüçhan gibiydi. Makyajını yapardı ama parka giyerdi. İki arada bir deredeydi yani.</p>
<p>Rüçhan’la konuşurduk her şeyi. Nereden para bulsak da silah alsak diye tartışırdık. Bize silah vermiyorlardı. Ancak taşımakla yükümlüydük. “Zeki Müren çok yardımsever, herkeslere yardım ediyor” denirdi, biz de Rüçhan’la “Çok fakiriz 1000 lira verir misin” diye Zeki Müren’e mektup yazmaya karar verdik. O zaman 1000 lira iyi para, iki tane Smith Wesson demekti. Derken, Rüçhan bunu Sinan Kâzım’a<a href="#_ftn13" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref13">[13]</a> anlatmış. Kâzım da çok kızmıştı böyle saçmalık olur mu diye.</p>
<h3>Karargâh: Siyasal kantini</h3>
<p>1968 Ekiminde atıldım Siyasal’dan. Üssü mizanı tutturamadım. Yusuf Küpeli’yle birlikte dört-beş kişiydik. Kurul toplanıyor, hocalar “Bu çocukları kurtaralım” diyorlar, içlerinden biri “Üç tane Mao’nun piçi için bir şey değiştirmem” diye diretince “Mao’nun piçleri” olarak atıldık. 69’da sınavlara girdim, Hacettepe’yi kazandım. Çok sıkı geldi, devam mecburiyeti falan vardı. Sonra İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne geçtim. Akademi iyiydi, rahattı. Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli o zaman ülkücülerin şefiydi. Hemen Dev-Genç üyesi oldum, epey bir faaliyette bulundum orada.</p>
<p>FKF Dev-Genç’e dönüşünce Siyasal kantini Dev-Genç karargâhı oldu. Sonra Haziran ayında İstanbul’dan güruh halinde Deniz Gezmiş ve DÖB’lüler geldiler. Okul tatildi ama yurt açıktı. O zaman ciddi afiş çalışmaları yapılıyordu. Serigrafi vardı bir tane. Her gece baskı yapıp afişe çıkıyorduk. Evde kaldığım için, baskıda çalışıyordum ama dışarı afişe çıkamıyordum. O yaz ciddi bir afiş faaliyetiyle geçti. Erkeklerin kızları toplantılara götürmediğini hatırlıyorum. Artık kızlar çoğalmıştı Siyasal’da. Naciye Sakarya’yı<a href="#_ftn14" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref14">[14]</a> paraşütte kaybettik. DÖB’lüler çok şekerdiler ama bizden çok farklıydılar. Biz çok hanım evladı gibiydik onların yanında. Bayağı gözü kara çocuklardı. Onlardan çok şey öğrendik. Silah onlarla geldi, silahlanmak gerektiğini onlarla anladık.</p>
<p>Akademi’nin bulunduğu Beşevler bölgesinde ülkücüler çok hâkimdi. O yüzden herkes Siyasal’da vakit geçiriyordu, ben de. Atilla Sarp geliyordu, güruh halinde, bizimkilerle oturuyorlardı. Biz kızlar onlara dışarıdan bakıyorduk, bizi pek almıyorlardı aralarına. Eylem olduğu zaman “Hadi, gidiyoruz” diyorlardı. Nereye gittiğimizi soruyorduk ama sadece “Gel” diyorlardı. Kitap tartışması ve konuşmaları yapılıyordu. Çok kitap okunuyordu. Muzaffer Erdost’un Sol Yayınları özellikle. Sonra boykotlar ve işgaller başladı. Ben okul binasından çok yurt ve kantin tarafıyla ilgiliydim. Yönetimler oluşuyor, ne onlar biz kızlara “Gelin” diyorlardı, ne de bizim aklımıza “Yönetimde olmak istiyorum” demek geliyordu. Normal geliyordu bu tablo. Oğlanlar karar verirdi.</p>
<p>Ertuğrul (Kürkçü)<a href="#_ftn15" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref15">[15]</a> genel başkan olunca, Siyasal katıydı ya, “Hippiden başkan olur mu” lafları çıktı. Ertuğrul uzun saçlıymış eskiden. Sonra kabullenildi tabii. Eylemler ciddi boyutlara ulaştı zaten sonra. Siyasal’ın alt katındaki tiyatro salonunda silah talimi yapardık, artık tiyatro falan ortadan kalkmıştı. Ben de katılıyordum tabii. O zaman “Karışma” demezlerdi. Portördük biz. Taşıyorduk silahları. Büyük heybelerimiz vardı. Atardık içlerine oralara buralara götürürdük. 68-69 talim yaparak geçti. Daha çok da 69.</p>
<h3>Olsan olsan dışişleri bakanı olursun!</h3>
<p>O zamanlar vatan kurtardığımı düşünüyordum. Bir devrim olacak, biz bu devrimi başlatıyoruz. Göreceğiz ya da görmeyeceğiz ama ateşi yakıyorduk. Bu güzel bir duyguydu. Zaman zaman da kazara bir gün kazanırsak “Nasıl bir yönetim olacak” diye düşünüyordum. Hiçbir örnek yoktu. Sovyetler değildi örnek, Çin hiçbir zaman olamazdı. Ufak bir Arnavutluk örneği ve Tito vardı. “Nasıl olur” diye düşünüyordum. Küba ise küçücük bir adacıktı, örnek alınamaz. Yönetimde kim olacaktı? Kim başbakan olacaktı? Kim başkan olacaktı? Etrafıma bakıyordum ve “Allaaah” diyordum. Sonra kendi kendime “Sen olsan olsan dışişleri bakanı olursun” diyordum. Lisan biliyorum ya. Gece hayalini kuruyorsun. Gazetelerin dış haber sayfalarını okuyordum. Dış haberler daha çok dikkatimi çekiyordu her zaman. Çin tarafını izliyordum. Orada pek çok gelişmeler oluyordu. Afrika ilgimi çekiyordu mesela, sömürgeciliğe karşı savaşlar sürüyordu. Takip ediyordum. Sonra Filistin dikkatimi çekmeye başladı. Filistin benim çok kafamı karıştırdı. İslam söylemi çıktı orada karşıma ilk defa. Birkaç kişiye sordum “İslam’la sosyalizm nasıl olur, olur mu acaba” diye. Kimse bana cevap veremedi.</p>
<p>Çekoslovakya’da ne yapacağımı bilemedim, şaşırdım, kaldım. Daha önce kimsenin hatırlamadığı bir Macaristan vardır. Benim yaşım daha büyük olduğu için, 46 doğumluyum, hatırlıyorum. Ağabeyim tam o sırada Almanya’ya okumaya gitmişti. Macaristan 1956’ da<a href="#_ftn16" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref16">[16]</a> çıktı. Evde bu epey tartışılıyordu. O zaman çocuktum tabii. Ruslara kızıyordum. Çekoslovakya olayında ne yapacağımızı hiç kimse bilemedi. Çok tartışılmadı. Bir iki toplantıda gündeme geldi ama kapatıldı konu. Ona bir cevap bulunamadı. Sovyetler’in yanında değildik ama halka açık toplantılarda ya da söylemlerde “sosyalist ülke” yi savunmak zorundaydık sonuçta. Çekoslovakya olayı bizi epey sıkıştırdı. Vietnam var tabii. Yıllar sonra eski tüfeklerden bir arkadaşla Vietnam’a gidip Ho Şi Min’in<a href="#_ftn17" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref17">[17]</a> mezarının önünde “Ho Ho Ho Şi Min” diye tepindik. Vietnamlılar bize dehşetle bakıyorlardı. Evet, Vietnam’a bir aşk vardı ama uzaktı. Daha çok Filistin ilgi alanımız içindeydi.</p>
<p>Biz milliyetçi hiç değildik. Kesinlikle söylüyorum: Değildik. Gizliden gizliye birileri milliyetçi takılıyorsa onu bilmiyorum. Söylemlerde milliyetçilik hiçbir zaman yoktu. Herkesin kendine has bir 68’i var. Ama ulusalcılık bence en son söylenecek şey 68 için. Ülkücülerin de 68’i var. Onlar da 68’de türedi. Onlar milliyetçiydi, kafatasçıydı. O zaman bir asker geleneği var. Biz de onlarla yan yana olduğumuzu düşünüyoruz. “Olmamalı asker” diye düşünüyordum. Onu da babamdan öğrenmişimdir. Askerdi babam, “Bu eve bir üniforma sokarsan, parçalarım seni” derdi. Ben meraklıydım üniformaya. Babamdan heveslenmiştim herhalde. Ailede herkes askerdi. Bir tek bizim neslimiz asker değildi. Hoşuma giderdi, babam da bunu fark ettiği için çok kızardı. Kendisi tesadüfen asker olmuş çünkü. Ordu gençlik el eleydi 12 Marta kadar. Atatürk geleneği ve bağımsızlık önceliğiyle ordu her zaman yanımıza almaya çalıştığımız bir unsurdu. 12 Marttan sonra aklımız başımıza geldi. Dünya vatandaşıyız derdik. Ben hâlâ da öyle söylüyorum. İşçi sınıfı bizim için önemliydi. Enternasyonalizme oradan bakıyorduk. Sömürgeciliğe karşıydık. Önce sömürgeciliğe karşı olacaksın sonra da işçi sınıfının yanında olacaksın. Zaten işçi sınıfı sömürgeciliği ortadan kaldıracaktı. Enternasyonalizmimiz buydu.</p>
<p>Evde yaptıklarımı onaylamıyorlardı. Aile olarak korkuyorlardı çünkü. Onlara göre ben çok ileri gitmiştim. Ne zaman ki yakalandım hapse girdim annem yakın bir arkadaşıma “Bunlar da Atatürk. Atatürk kazandı, bunlar kazanamadılar. Atatürk de böyle başlamıştı” demiş. Annemin düşüncesi böyleymiş meğersem ama bana hiç çaktırmadı. Keskin İnönücü idi, sonra da Ecevitçi oldu zaten. Ömür boyu öyle kaldı.</p>
<h3>Darbede Ereğli’de hapisteydim</h3>
<p>1971 Şubat gibi; Dev-Genç beni Ereğli’ye gönderdi; işçilere dağıtılması için Dev-Genç broşürlerini götürdüm. Arkadaşlarla tanıştım, ev kiraladım. Gidip gelecektim, artık benim görev yerim orasıydı. Bütün işçiler Metal-İş’i bırakıp Maden-İş’e geçtiği için çok ciddi bir kalkışma vardı. Maden-İş’e geçmek demek devrimci olmak demekti işçilerin nazarında. Dolayısıyla bana kraliçeler gibi davranıyorlardı. Lokanta, kahve gibi her yere beni götürüyorlardı. Birkaç gün kaldım ilk gittiğimde. Ama birkaç gün bile yetti. Evlere davet ediyorlardı. Gidebildiğimiz kadarına gidiyorduk. Ahkam kesmeyi beceremediğim için oturuyordum, onların çocukları, eşleri de beni “Şehirden solcu biri gelmiş” diye eziyorlardı. Döndüm Ankara’ya. Tekrar gittiğimde bir gün önce yaptıkları toplantıda işçiler Maden-İş’e geçmişler. Metal-İş’çiler biliyorlar beni tabii, şikâyet etmişler. Evde oturuyorum, kapı çaldı. Ülkücülerden korkuyorum çünkü bir gece önce Metal-İş’tekiler ülkücüleri bizimkilerin üzerine salmışlar. “Kim o?” dedim. “Polis” dedi. “Hüviyetini göster” dedim. Gösterdi. Açtım kapıyı. Arama yapacaklarını söylediler. Evde silah vardı. Silahı yatağın altına iterken polis gördü, görmezden geldi. Evde kâğıt olarak ne varsa aldılar, beni de aldılar, Ereğli’den arkadaşlarla biz dört kişi içeri atıldık. Hatta Ankara’dan Ümit Erdal<a href="#_ftn18" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref18">[18]</a> geldi benim sorguma. Buldukları aydınger kâğıtlarını asmışlar oraya. Çizgiler var bir yerde de kırmızı bir yıldız var. “Bu fabrikanın bomba planı” dedi. Ben de “İşçi sınıfını niye bombalayalım” diye itiraz ediyorum. Sonra “İyi baksana” dedi. Che’nin meşhur fotoğrafı var ya, onun olduğunu söyledi. Sonra hatırladım. Ereğlili çocuklar kopyasını çıkarmışlardı. Lokale asacaklardı çizgilerin içini doldurup. “Beni neden yoruyorsunuz” diyemedim tabii. Enselendik böylece. Artık hapisteydim. Bir hafta mı on gün mü kaldık tam hatırlamıyorum. Eski tip bir hapishaneydi. O sırada ODTÜ baskını<a href="#_ftn19" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref19">[19]</a> oldu, epey bir paniğe kapıldım. Radyodan dinliyorum, hatta ağlıyorum. Korktum. Birkaç gün sonra 12 Mart oldu; o gün cumaydı günlerden. Komutanların muhtırası 13:00’te radyoda okundu, bir saat sonra apar topar bizi kapıya koydular. “Bunlar bizi niye çıkarıyorlar” diye düşünüyorum, “kesin vuracaklar” diye aklımdan geçiriyorum. Ne olduğunu bilemiyorsun, paldır küldür tahliye ediliyorsun. Ankara’ya döndüm. Yani, 12 Mart o anda benim için iyi bir şey gibi oldu. Sonra Nisan ayında Ayşe Yüksek Fırını patladı.<a href="#_ftn20" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref20">[20]</a> Demirel radyoya çıkıyor beyanat veriyor: “Dev-Genç’li bir kız bu işi organize eden.” Aslında fırının bakıma alınması lazımdı ama çok pahalı bir işlemmiş. Patladı sonuçta. Suçlu biz olduk. Radyodan bir duydum ki Ayşe Yüksek Fırını’nı patlatmaktan aranıyorum ben. Aklım çıktı; bunu söyleyen başbakandı. Demek ki korkuyorlar. Her öğrencinin bir ailesi var. O zamanlar okuyabilen çok yoktu, dolayısıyla üniversiteye gidebilen öğrencileri aileleri de ciddiye alıyordu, devlet de bizleri tehlike gibi gördü. Herkes bizi çok ciddiye alıyordu ama biz kendimizi o kadar ciddiye almamıştık. “Anarşiklerdi” adımız. Artık aranıyorum. Altı ay falan kaçtım, sonra da yakalandım. Tabii Ayşe Yüksek Fırını’nı patlatmak olayın tamamıyla medyatik bölümüydü. Aslında ben yasak yayın nakletmekten aranıyordum. Ankara’da yakaladılar, İzmir’e götürdüler. Daha önce yakalanan çocuklar İzmir’de kurulan bir hücredeki kadın arkadaşı deşifre etmemek için gelip giden kadının ben olduğumu söylemiş. Benim de haberim yok. O yüzden İzmir’deymişim. Tek başıma tutuklu olarak Güney Deniz Saha Komutanlığı’nın kütüphanesine koydular beni. 40 gün sonra aradıklarının ben olmadığımı anlayınca o sırada İstanbul’a izne gidecek iki askerle beni otobüse bindirdiler. Hatta önce askerlerin de yol parasını benden istediler. Vermedim tabii. Sonra bir pazar günü geldik Selimiye Cezaevi’ne vardık. Selimiye’dekiler biz bu tutukluyu almayız, Maltepe Cezaevi’ne götürün dediler. Maltepe’ye gittik oradan. Maltepe de beni almadı. “Savcılık tutuklasın öyle alırız” diyorlar. Tekrar Selimiye’ye döndük. Tabii vakit geçiyor. Yanımdaki askerler izne başlayacaklar, iş uzadıkça kafayı yiyorlar. Ben de dalga geçiyorum onlarla. “Ben kaçmam, şu Love Story filmine gidelim” diyordum. Tam askerleri kafalıyordum ki Selimiye aldı beni. Hücreye koydular. Meğer Mahir’in (Çayan) kaldığı hücreymiş, sonra öğrendim. Bu kez iş ciddi. İzmir çok lükstü. İstediğim yemek önümde, istemediğim arkamda. Sabahtan akşama kadar kitap okuyordum. Burası izbe, karanlık, kuru bir yatak. Tuvalete gitmek için kapıyı çalıyorsun, bir asker gelip seni götürüyor. Eğlence bitti yani. Ertesi gün Maltepe’ye geçeceğim diye düşünüyorum. Ama kaç gün geçti beni götürmediler. Kapıdaki askere rica ediyorum, “Beni unuttular burada git haber ver” diyorum. Çocuk dayanamadı sonunda, “Kimse duymasın ama firar oldu, Mahirler kaçtı”<a href="#_ftn21" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref21">[21]</a> dedi. Demir kapının ortasındaki delikten geçenlere sesleniyordum, “Beni burada unuttular” diye. Annem izimi buldu, geldi. Ben nerede o orada! Nihayet savcı beni çağırdı, ifademi aldı, Maltepe’ye gönderdi.</p>
<p>Maltepe şenlikli tabii. Firar olmuş, topçular varmış orada. Firara destek oldular diye görevden alınmışlar, ki destek de olmuşlar sahiden. Bir kısmı içeri alınıp sorgulanıyor. Yerlerine tankçılar getiriliyor. Onlar da “Biz askeriz gardiyan değiliz” diye düşündükleri için isyandalar. Askerlik sonuçta, emir demiri kesiyor, nefret ettikleri bir iş yapıyorlar.</p>
<p>Ben ıspanak manyağıyım. Hapishanede ıspanak yıkamak o şartlarda çok zor. Her alışveriş gününde ıspanak istiyorum. “Sen yıkarsın” diyorlar ama ben de hayatımda yıkamamışım bilmiyorum. Yılbaşı günü yine siparişler verildi. Ben yine ıspanak istedim. Adamların yanında konuşmuyoruz. Kendi aramızda konuşuyoruz çünkü sonra hırlaşmaya dönüşüyor iş. Adamlar geldi, listeleri verdik, gittiler. Bir çavuş vardı, matrak bir herifti. Biraz da paragözdü. Bizim koğuşa iki kilo ıspanak geldi dönüşte. Bütün kızlar ben ısmarlarım diye bana saldırdı. “Bu ıspanak nereden çıktı” diye tartışırken o çavuş muzip muzip bakıyor. “Herhalde erkekler istedi, karıştırmışım” dedi. Aldı ıspanakları gitti. Arkasından bakakaldım; ıspanaklarım gitmişti. Beş-on dakika sonra ıspanak geri geldi. “Erkeklerde de yok. Ben yanlış almışım. Bunlar sizin olsun” dedi. Şaşırdık. Bana ayıklattılar. Pişirdik afiyetle yedik. Sonra öğrendik ki dinleme var koğuşta. Halime acıyıp göndermişler.</p>
<p>Arada tek başıma duruşmalara gidip geliyorum. Baharla birlikte bahçe günleri başladı Maltepe’de. Ama tabii kadınların barakası ayrı askeriyedeyiz ya. Aptal bir tel var çevrede. Bütün ayağımızın altında Marmara. Baktık etraf çok güzel. Oraya şunu, buraya bunu dikeriz diye bahçeciliğe özendik. Kazma kürek istedik. Yüklendiler, getirdiler. Başladık deliler gibi çalışmaya bahçede. Bir iki gün çalıştık. Çiçekler getirttik. Derken generalin geleceği tuttu. Arada bir teftişe çıkardı öyle. Elimizde kazma kürek görünce aklı uçtu. “Ne yapıyorsunuz” dedi. “Bahçe yapıyoruz” dedik. Üstelik bu olay firardan sonra yaşanıyor. Bize kazma küreği verenlerin de aklına gelmiyor. Adamlar da gardiyanlık kafası yok ki. General, “Toplayın bunları” dedi. “Kim verdi” diye soruyor. Biz getireni koruduk ama galiba biraz yönetimin başı belaya girmişti.</p>
<p>Pikap var, plak var. Maltepe dört kol çengi bir yer, kışlık köşk sanki. İnce uzun bir baraka düşünün. Barakanın dört köşesi ve ortalarında toplam altı nöbetçi var. Dışarıda dikiliyorlar ve düdük öttürüyorlar. Uyumanın imkânı yok içeride. Bir keresinde dayanamadık gecenin saat bilmem kaçında “Bunlar köy çocukları değil mi? Burada bir sürü türkü var. Koyalım bir tane. Şaşırırlar düdük öttürmeyi” dedik. Hoparlörü de pencereden dışarı attık. İçeride kendi halimizde geyik yapıyoruz biz de. Birden fark ettik ki; Neşet Ertaş’ın “memeli”<a href="#_ftn22" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref22">[22]</a> bir türküsü vardı, onu koymuşuz. Düdük sesi kesildi ama biz mahvolduk. Utançtan perişan olduk.</p>
<p>Üç-dört ay Maltepe’de kaldıktan sonra bizi Selimiye’ye, sonra da Sağmalcılar’a taşıdılar. Artık, sivillerle beraberiz. Her gece bir-iki siyasi daha geliyor, sığışamıyoruz. Sivilleri yemekhane masaların üzerinde falan yatırmaya başladılar. Siviller de bize diş biliyorlar tabii, aralarında birçok katil var. Ranzanın üst katında tek bir yumak olmuş kedi yavruları gibi aşağı onlara bakıyoruz. Onlar da “Siyasiler geldi ama kim bunlar” diye bizi anlamaya çalışıyorlar. Yankesici çingeneler olağanüstü erotik danslarla bize “hoş geldin” partisi yaptılar. Yavaş yavaş alıştık. Katillerle falan iyi dost olduk.</p>
<p>Toplam sekiz ay falan yattıktan sonra Nisan Mayıs gibi tahliye oldum. Bir Allahın kulu yok dışarıda. Herkes içeride. Tahliyeden birkaç gün sonra bir arkadaşım üç günlüğüne Bodrum’a götürdü beni. Altı ay kaldım. Sonra hayatım farklı bir yöne aktı.</p>
<h3>Başkaldırmayı öğrendik</h3>
<p>O zamanın şartlarında yaptığımız hoş, düzgün, aklı başında bir şeydi. Bugün geriye baktığımda düzgün bir şey olduğunu düşünüyorum hâlâ. Stratejiler yanlıştı. Başka nasıl olabilirdi bilmiyorum. Dağdan şehre mi geleceksin? Ama mutlaka halkın yanında olacaksın. Pencereden sarkıp alkışladığı zaman halkımız yanımızda zannediyorduk. İstanbul’da 15-16 Haziranda işçiler sokaklara döküldüğünde Siyasal’dan bir grup kalktı işçi sınıfını toplayıp yürüyüşe geçirmek için Sanayi Çarşısı’na gitti. Bir dayak, bir dayak… “Böyle işçi sınıfına” diye söylene söylene döndüler okula, perişan bir şekilde. Dayak atanlar da küçük veletler. Ankara’da işçi sınıfı ne gezer? O zaman bir kere daha düşünüyorsun, farklı bir strateji belirlemen gerektiğini tartışıyorsun. Yürüyüş yaparken ya da slogan atarken balkondan sarkıp seni alkışlıyorlar ama onlar hiçbir zaman yanında olmayacaklar. Gerçi aleyhte bir tepki de yok.</p>
<p>68 başkaldırıyı kazandırdı; her söylenene boyun eğmemeyi, kendi fikrini söylemeyi. Eskiden yoktu böyle bir şey; derse girersin hoca ne derse doğrudur. Araştırarak, okuyarak kendi fikrine ulaşmayı öğrendik. Bu çok önemliydi. Türkiye’de 68 bunu getirdi. Derslerde hocalarla tartışabiliyorduk. Başkaldırı ve sorgulama değerlerini kazandırdı. Mahir’le aynı sınıftaydık, derslere girmezdi. Bitirmedi zaten. Çok bildiklerini düşündüğümüz için, ya da “eksik etek” olduğumuz için Dev-Genç liderlerinin söylediklerini sorgulamıyorduk belki ama toplumda gelişen şeyleri sorguluyorduk. Satır aralarını okumayı öğreniyorduk. “Bu böyle diyor ama arkasında bunu söylemek istiyor” diye düşünmeye başlıyorduk.</p>
<p>Müthiş bir ayrımcılık vardı bu arada. Solcu olmayanlarla hiç konuşulmazdı. Onlar küçümsenirdi. Solcu olmayanların son dönemde kantine gelmeleri kesilmişti. Kendilerini dışlanmış hissediyorlardı. Korkuyorlardı da öte yandan. Silah falan başlamıştı çünkü. Son derece yanlış bir şeydi. Onları tarafımıza çekeceğimize dışlıyorduk. Onlar da boş insanlar değildi. Sadece biraz daha çaba sarf edilmesi gereken insanlardı. Onları çok küçümsüyorduk. İlk laf “diskotek bebesi”ydi. Çok yanlış bir tutumdu. O günlerde bize katılmayanlarda da çok büyük etki bıraktık sonuçta. Farklı bir kuşak oluştu. “Başkaldırı” diyeyim, genellendi.</p>
<p>Abdullah Öcalan da vardı. Gider gelirdi hep yanımıza, “Kürt meselesi” diye başladıkça, “önce sınıf meselesi başlatma Kürt meselesinden” der, itelerdik. O da hırsından yukarı çıkıp yurtta kızların başına naylon torbayla su atardı. Çekingendi ama, sırılsıklam ederdi bizi. Hatta bir arkadaştan bu yüzden iyi bir dayak da yemişti. Sonra okulu bıraktı, çıktı gitti. Sonra kendi başıma düşündüğüm bir tahlildir bu. O zaman o çevrede kalsalardı belki PKK’nın kuruluşu falan olmayabilirdi. Onları biz iteledik. En büyük hatalarımızdan biridir bu. Bizim derdimiz sınıf meselesiydi. Kadın-erkek ayrımı, Kürt meselesi hiç tartışılmazdı. Sınıf meselesi hallolduktan sonra zaten onlar kendiliğinden hallolacaktı. Sonra işte Abdullah çekti gitti, yıllar sonra baktık Abdullah Öcalan oldu.<a href="#_ftn23" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p>Eylemlerimiz gazetelerde “tü kaka” şeklinde verilmedi hiçbir zaman. Dolayısıyla haber izleyenler sempati duymaya başladılar. Özellikle köylük bölgeler çok zor şartlarda yaşıyorlardı. Kasabalarda gazeteler de çok etkin oldu. Öğrenciler tatillerde memleketlerine gittikçe de hareket yayılıyordu. Öğrenci köyünde, kasabasında iki laf edip de dayak yerse, beş kişi “Niye dayak yedi” diye onun söylediklerini düşünüyordu. Mutlaka boş oturmuyordu o çocuklar köylerinde. Cumhuriyet Türkiyesi’nin, Atatürk Türkiyesi’nin bizim dönemde hâlâ kalıntısı vardı. Eğitimin ne kadar önemli olduğunun kalıntıları vardı. Yani anne babalar varını yoğunu çocuğunu okutmaya harcıyordu. Anlayarak bilerek verilen bir eğitim vardı. İnanılmaz bir genel kültür sahibi oluyorsun. Şimdi bilmiyorum nasıl? Ezbercilik hâkim gibi geliyor bana. Tüketim toplumu ağır bastı. Öyle düşünüyorum. İki lokma bir hırkayla başka kafada olanlar birdenbire beş lokma beş hırka hesabına döndü. Tüketim toplumu çok değiştirdi diye düşünüyorum. Değerler değişti. Ama tabii yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan? Değerleri kim yapıyor? Kim değiştiriyor? Gene medyayı suçlarım. Reklamdı bilmem neydi? Çok mu katıyım acaba? Darbeler zaten bunu getiriyor sonuçta. 12 Eylül nedir ki? Neden bizden o kadar çok korktular?</p>
<h3>Gazetecilikten seyyahlığa</h3>
<p>1974’te afla tekrar döndüm Siyasal’a. Bir-iki sınava girdim. Sonra da çalışma hayatım başladı, bitirmedim, yeniden af çıktı. Okulu bitirmedim sonuçta. 1977’de İstanbul’a taşındım. Artık uslanmıştım, ikinci TİP’e girdim. Silahlı mücadele için erken olduğunu düşünmeye başladım. Behice Hanım’ın söylemleri beni etkilemişti, kişiliği de öyle. Biraz bulaşır gibi yaptım, bir-iki toplantıya gittim. Birinci TİP çok pasifistti. 6. Filo olaylarında “Saldırmayın, kötü bakın” diyordu Mehmet Ali Aybar, onunla çok dalga geçiyorduk. İkinci TİP daha aktif gibi geldi. En azından 1 Mayıs olaylarında ön saflardaydı. İlk başta birinci TİP’i düşünmedim değil ama bulunduğum okul, Oktay’ın seçimi falan onlar çok büyük etken. Kızlar genel olarak sevgililerinin yanındaydı. Yani sevgilisi TİP’li olsun kendisi Dev-Genç’li olsun gibi şeyler olamazdı. Düşünülemezdi. Zamanımın büyük bir kısmı Bodrum’da geçiyordu. Gidip iş bulup çalışıyordum birkaç ay, sonra istifa edip Bodrum’a kaçıyordum. Tekrar sıkılıyordum, tekrar gidiyordum. 1982’ye kadar öyle dolandım. Bodrum’da evlendim ama orada yaşamak için daha çok genç hissettim kendimi. İstanbul’a döndüm. O dönemde büyük şaşaa ile Güneş gazetesi<a href="#_ftn24" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref24">[24]</a> kuruluyordu. Dış Haberler servisinde çalışmaya başladım. İşi öğrendim, geç de olsa meslek sahibi oldum. Sonra Nokta dergisine<a href="#_ftn25" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref25">[25]</a> geçtim. On yıl kadar basın, reklamcılık, film yapımcılığı gibi medyanın çeşitli dallarında çalıştım. En son yine Güneş’e döndüm Asil Nadir almıştı. Sonra da “Güneş battı Tekfen doğdu”. Çalışma hayatıma Ankara’dayken Tekfen’de başlamıştım oradan emekli oldum.</p>
<p>Dünyayı dolaşıyorum şimdi. Uzakdoğu, Afrika bitti, Avrupa’da İspanya ile Yunanistan kaldı görmediğim. Latin Amerika’da Meksika’ ya gittim. Şimdi yine Kenya’ya gideceğim. Hindistan’a gideceğim. Güney’de ormanlık yerlerde ilkel kabileler var. Onları görmeye gideceğiz, bu dördüncü Hindistan turu olacak. Dolaştıkça, yazarım diyorum ama artık hiç yazamıyorum. Bilgisayar başına geçiyorum. Önce bir maillerime bakıyorum. Sonra oyuna dalıyorum. Bakıyorum üç-beş saat geçmiş. Nefret ediyorum yazmaktan. Aslında çok hoş yerler gördüm. Çok güzel fotoğraflar çekiyorum.</p>
<p>Bugün beni ne sokağa çıkarır dersen, bir savaşa hayır mitingi olabilir bu. 1 Mart mitingine de üşenmeden kalkıp Ankara’ya gitmiştim. Savaş her zaman ödümü patlatmıştır. Ailem savaş çocuklarıydı ve bu bizi çok etkiledi. Umarım savaş karşıtlığının vatan hainliği olarak değerlendirildiği günleri görmem.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/nurcan-akad-isik-alumur.png" alt="">
<figcaption><em>*Nurcan Akad (solda) ve Işık Alumur (sağda). (Fotoğraf: Nurcan Akad/Facebook)</em></figcaption>
</figure>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> 14 Şubat 1969.</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> Prof. Dr. Muammer Aksoy (1917-1990) Kurucu Meclis Üyesi, CHP milletvekili, Türk Hukuk Kurumu Başkanı, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu. 31 Ocak 1990’da Ankara’ da evinin önünde kurşunlanarak öldürüldü.</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Sosyalist Kültür Derneği’nden söz ediliyor. 1963 başında kuruldu.</p>
<p><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[4]</a> FKF’li ve TİP üyesi gençlerin çıkardığı 15 günlük Dönüşüm dergisi Ataol Behramoğlu’nun yönetiminde 22 Nisan 1965’te Ankara’da yayıma başladı. Kızılay’da elden satış yapan öğrenciler sağcıların saldırısına uğradı. Benzeri saldırılar diğer sayıların satışlarında da devam etti (Nihat Sargın, Tip’li Yıllar, s. 1142).</p>
<p><a href="#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn5">[5]</a> Cenk Koray (1944-2000) Oyuncu, televizyon sunucusu, köşe yazarı.</p>
<p><a href="#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn6">[6]</a> 16 Mart 1966.</p>
<p><a href="#_ftnref7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn7">[7]</a> ABD Başkanı Lyndon Johnson’un Kıbrıs özel temsilcisi Cyrus Vance’in “Kıbrıs krizi”ni çözmek üzere 23 Kasım 1967’de Ankara’ya geleceği haberi üzerine üniversite gençliği protesto gösterisi düzenledi. Vance 23-27 Kasım günlerinde Ankara-Lefkoşa-Atina arasında mekik diplomasisiyle sorunu çözmeye çalıştı. O sırada Türkiye jetleri ve donanmanın bazı gemileri Girne açıklarında bekliyordu. Sorun esas olarak Türkiye’ nin anlaşmalar dışı Yunanistan birliklerinin Kıbrıs’tan çıkarılması talebinde düğümlenmişti.</p>
<p><a href="#_ftnref8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn8">[8]</a> Üssü mizana göre, sınıfı geçmek için bütün derslerin not ortalamasının 7 olması gerekiyordu. Ortalama tutturulmayınca 7’nin altında not alınan derslerden tekrar sınava giriliyordu.</p>
<p><a href="#_ftnref9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn9">[9]</a> 29 Ekim-10 Kasım Samsun-Ankara Mustafa Kemal Yürüyüşü.</p>
<p><a href="#_ftnref10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn10">[10]</a> “Sloganlar atıldıktan sonra Sıhhıye, oradan da Kızılay yönüne doğru yürürdük, Gökdelen’in önüne gelince de polis barikatlarıyla karşılaşırdık. 23 Nisanı anmak için Fakülte’nin bahçesinde toplandığımızı gören polis Sıhhıye civarında mevzilenmişti ve Kızılay’a doğru yürümemize engel olmaya kesinlikle kararlıydı. Tam kapıdan çıktığımızda yönetici arkadaşlardan birisi öne geçti ve gideceğimiz yönü açıkladı. Eski Meclisin bulunduğu tarafa…” (Oral Çalışlar, 68’ Başkaldırının Yedi Rengi, İstanbul: Milliyet, 1988, s. 122).</p>
<p><a href="#_ftnref11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn11">[11]</a> Mustafa Kuseyri (1947-1970) Ankara Hukuk Fakültesi öğrencisiydi, 22 Mayıs 1970’te SBF’de arkadaşı Nejat Arun tarafından kaza kurşunuyla öldürüldü. İlk başta “faşistler vurdu” dendi, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü can güvenliği kalmadığı gerekçesiyle okulu kapattı, 1 Haziranda “Anayasaya saygı” mitinginde binlerce kişi olayı protesto etti. Kuseyri’yi Arun’un öldürdüğü daha sonra ortaya çıktı.</p>
<p><a href="#_ftnref12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn12">[12]</a> Forum dergisi 12 Mart darbesi sırasında, antikomünist yayınları ve kurucularından Adalet Partisi milletvekili Prof. Dr. Aydın Yalçın (1920-1994) adıyla anılıyordu. Yalçın’la birlikte aralarında Sadun Aren, Şerif Mardin, Mümtaz Soysal gibi adların da bulunduğu bir grup aydının 1954’ te kurduğu Forum’da zaman içinde farklı görüşleri savunur oldular. Dergi 1968’de Demirtaş Ceyhun’un editörlüğünde sol bir çizgi izledi. Aydın Yalçın, gazeteci Nilüfer Yalçın’ın da aralarında bulunduğu birkaç kişiyle birlikte 1979’da dergiyi Yeni Forum adıyla yayımlamaya başladı, dergi 2000’de kapandı.</p>
<p><a href="#_ftnref13" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn13">[13]</a> Sinan Kâzım Özüdoğru (1947, Sivas Şarkışla, Ortaköy, 1972) Sosyal Hizmetler Akademisi’nde öğrenciyken 1970 Ekim Dev-Genç Kurultayı’ nda Ertuğrul Kürkçü’nün Genel Başkanlığındaki yönetimde genel sekreter, THKP-C Genel Komite Üyesiydi. 30 Mart 1972’de Kızıldere’de öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.</p>
<p><a href="#_ftnref14" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn14">[14]</a> Naciye Sakarya 15 Temmuz 1971’ de Ankara’da paraşütü açılmayınca hayatını kaybetti.</p>
<p><a href="#_ftnref15" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn15">[15]</a> Ertuğrul Kürkçü Ekim 1970’ten 26 Nisan 1971’de sıkıyönetim ilan edilip de kapatılmasına kadar Dev-Genç Genel Başkanlığını sürdürdü.</p>
<p><a href="#_ftnref16" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn16">[16]</a> 1956’da Macaristan’da Sovyetler Birliği kontrolündeki Komünist Partisi yönetime karşı muhalefet genişleyerek silahlı bir ayaklanmaya dönüştü. Ayaklanma Sovyetler Birliği’nin askeri müdahalesiyle çok kanlı bir şekilde bastırıldı. 10 binlerce kişi ülkeden kaçtı. Ayaklanma sırasında Başbakan olan Imre Nagy ve bazı yöneticiler gizli yargılamalar sonucunda Sovyetler Birliği tarafından idam edildi, Janos Kadar iktidara getirildi, Kadar 1968’deki Çekoslovakya işgalinde rol aldı.</p>
<p><a href="#_ftnref17" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn17">[17]</a> Ho Şi Min (1890-1969) Vietnam’ ın ABD’ye karşı verdiği bağımsızlık savaşının önderi. 1940’ta Japon ordusunun Hindiçin’i işgalinin ardından bağımsızlık savaşı vermek üzere Vietnam Devrimci Birliği Viet Minh’i kurdu. 1945-69 Vietnam Demokratik Cumhuriyeti Başkanı.</p>
<p><a href="#_ftnref18" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn18">[18]</a> Ümit Erdal 12 Mart döneminde gözaltı sorgularındaki işkence iddialarında en çok adı geçen polis şeflerinden.</p>
<p><a href="#_ftnref19" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn19">[19]</a> 5 Mart 1971.</p>
<p><a href="#_ftnref20" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn20">[20]</a> “Erdemir’i yapan Amerikalılar 1970’te bir rapor yazıyor. Ayşe’nin bakıma alınması gerek. Sık sık arıza yapıyor ve tehlike yaratıyor. Rapor tozlu raflarda beklerken, günün birinde (18 Nisan 1971) Ereğli büyük bir patlamayla sallanıyor. Çünkü Ayşe deliniyor, Ayşe’de sızıntı var. Patlama, 12 Mart muhtırasından bir ay sonra, Nisanda. 12 Mart darbesi nedeniyle, Türkiye’nin dört bir yanında sıkıyönetim ilan ediliyor. Bu arada Zonguldak’ta da sıkıyönetim. Çünkü darbecilere göre, Ayşe’ye sabotaj var. Ereğli’de evler aranıyor, insanlar gözaltına alınıyor, sendikacılar tekme tokat arabalara bindiriliyor. Kentte baskı kol geziyor” (Yalçın Doğan, “Ayşe Delinince Sıkıyönetim”, Hürriyet, 19 Temmuz 2005, http://webarsiv.hurriyet.com.tr/ 2005/07/19/ 674604.asp).</p>
<p><a href="#_ftnref21" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn21">[21]</a> 29 Kasım 1971’de Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Cihan Alptekin, Ziya Yılmaz ve Ömer Ayna tünel kazarak Maltepe Askeri Cezaevi’nden firar etti.</p>
<p><a href="#_ftnref22" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn22">[22]</a> “Kamayı Çektim”: Kamayı çektim kından/Gel yakından yakından/Koynundaki gül memenin/ Ben gelirim hakkından//Hovarda çapkın yârim/Sen söyle ben yazarım/ Kollarıyın arası/Olsun benim mezarım//Kamayı vurdum yere/Yıkılsın kanlı dere/Kaytan bıyıklarımı/Sürsem memelerine// Hovarda çapkın yârim/Sen söyle ben yazarım/Kollarıyın arası/Olsun benim mezarım.</p>
<p><a href="#_ftnref23" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn23">[23]</a> Anılan kişi Abdullah Öcalan değil, adı Abdullah olan bir Kürt öğrencidir. (Kitabın ilk basımında farkına varmadığımız bu yanlış hatırlamayı düzeltir, özür dileriz.)</p>
<p><a href="#_ftnref24" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn24">[24]</a> Güneş 1982’de Ömer Çavuşoğlu, Ahmet Kozanoğlu sahipliğinde ve Güneri Civaoğlu genel yayın yönetmenliğinde İstanbul’da yayıma başlayan günlük gazete. Adı bilinen pek çok gazeteciyi büyük ödemelerle transfer ederek, etkin bir tanıtım kampanyası ve promosyonlarla hızla tiraj alan etkin bir gazete oldu. 1988’de işadamı Asil Nadir gazeteyi satın alarak yeni oluşturduğu Asil Nadir Yayın Grubu’na kattı. Asil Nadir’in yaşadığı ekonomik sorunlar nedeniyle gazete hayli zor günler yaşadıktan sonra 1992’de kapandı.</p>
<p><a href="#_ftnref25" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn25">[25]</a> Ercan Arıklı’nın sahibi olduğu Gelişim Yayınları’nca 1982’de yayımlanmaya başlayan Nokta dergisi, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasındaki baskı ortamında muhalif yayınlarıyla önemliydi. Pek çok kez sahip değiştirdikten sonra Ayhan Durgun’ un satın aldığı dergi “Hayret Verici Ayrıntılarıyla Sarıkız ve Ayışığı: 2004’te İki Darbe Atlatmışız!” başlıklı “Emekli Oramiral Özden Örnek’in birkaç sayfası yayımlandığında büyük tartışma yaratan günlükleri Nokta’da” spotlu haberi kapak yapınca basıldı, bilgisayarlarına el kondu, sonradan beraatle sonuçlanan bir soruşturma açıldı. Durgun dergiyi 13 Nisan 2007’de kapattı.</p>
<p>(NM/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Savunmayı savunmak: Kendi adımıza asâleten, ezilenler ve yoksullar adına vekâleten]]></title><link>https://bianet.org/yazi/savunmayi-savunmak-kendi-adimiza-asaleten-ezilenler-ve-yoksullar-adina-vekaleten-319048</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/02/18/polislerden-iskenceye-savunma-zor-kullandik-ama-yaralama-niyetimiz-yoktu.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/savunmayi-savunmak-kendi-adimiza-asaleten-ezilenler-ve-yoksullar-adina-vekaleten-319048</guid><description><![CDATA[Savunma hakkının aşındığı yerde hukuk, adalet dağıtan bir zemin olmaktan çıkar ve siyasal kararın aracına dönüşür. Türkiye’de son yıllarda belirginleşen bu dönüşüm, yalnızca avukatları değil, yurttaşlık fikrini, temsil hakkını ve adalet talebinin kendisini de hedef almaktadır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Savunma hakkı, hukuk düzeninin yalnızca teknik bir unsuru ya da yargılamanın usulî bir parçası değildir. Savunma, hukukun kendisini sınadığı son çizgidir. Bir rejimin hukuk devleti olup olmadığı, mahkeme binalarının varlığıyla değil, savunmanın ne ölçüde yaşayabildiğiyle anlaşılır. Çünkü savunmanın susturulduğu yerde hukuk, adalet arayan bir zemin olmaktan çıkar; egemen iradenin kendisini teyit ettiği çıplak bir karar mekanizmasına dönüşür. O andan itibaren mahkeme, hakikatin araştırıldığı yer değil, kararın yalnızca biçimsel bir dile çevrildiği bir sahne hâline gelir.</p>
<p>Türkiye’de son yıllarda belirginleşen yargı pratiği, tam da böyle bir çözülmeye işaret ediyor. Hukuk, normların eşit ve öngörülebilir biçimde uygulandığı bir alan olmaktan uzaklaştıkça, yerini siyasal kararın buyruğuna bırakıyor. Carl Schmitt’in işaret ettiği gibi egemenlik, burada normu uygulayan değil, gerektiğinde normu askıya alan güç olarak beliriyor. Egemen, istisna hâline karar verendir; bu yüzden hukukun gerçek sınırı, yazılı kuralların metninde değil, o kuralları ne zaman işlemez kılacağına karar veren iradede ortaya çıkar.</p>
<p>Türkiye’de meselenin düğümlendiği yer de tam burasıdır. Hukuk artık yalnızca neyin suç sayıldığını belirleyen bir çerçeve olarak işlemiyor; kimin dışarı itileceğini, kimin korunmayacağını, kimin “düşman” olarak kodlanacağını belirleyen bir ayıklama mantığına doğru kayıyor. Savunma makamı da bu yüzden hedefe yerleşiyor. Çünkü savunma, iktidarın mutlak yorum tekeline karşı duran son eşiktir. Savunma düştüğünde yalnız avukat değil, itirazın kendisi yargılanmaya başlanır.</p>
<h3>Tragedyadan mahkeme salonlarına: Antigone'nin yalnızlığı</h3>
<p>Bu kırılmayı anlamak için Sophokles’in Antigone tragedyasına dönmek gerekir. Kreon’un buyruğu, devletin selameti adına hukuku mutlaklaştıran siyasal iradeyi temsil eder. Antigone ise yazılı emrin üstünde bir adalet fikrinin, daha derin bir vicdan yasasının ve insan onurunun sözcüsüdür. Bu nedenle oradaki çatışma, yasa ile yasasızlık arasında değil; iki farklı meşruiyet anlayışı arasındadır. Biri iktidarın ilan ettiği düzen, diğeri insanın geri çekilemez haysiyetidir. Türkiye’de savunma hakkına yönelen baskılar da tam burada anlam kazanıyor. Devlet, kendi kararını mutlaklaştırdıkça savunmayı bir hak olarak değil, aşılması gereken bir engel olarak görmeye başlıyor. Böylece Antigone’nin Kreon karşısındaki yalnızlığı, bugün mahkeme salonlarında savunmanın içine itildiği yalnızlığın trajik öncülü hâline geliyor.</p>
<h3>İstisna hâli ve savunmanın suçlaştırılması</h3>
<p>Mehmet Pehlivan'a yönelen tasarruf, bu dönüşümün en açık görünümlerinden biridir. Bir avukatın müvekkilini takip etmesi, savunma organizasyonunu kurması, hukuki süreci koordine etmesi ve meslekî dayanışma göstermesi, suç örgütü hiyerarşisinin parçası gibi sunulabiliyorsa, burada yalnızca bir hukuksuzluk yoktur; savunma faaliyeti doğrudan suçlaştırılmaktadır. Bu, Schmittçi dost-düşman ayrımının ceza yargısının içine sızmış biçimidir. Avukat artık hukuk öznesi olarak değil, savunduğu kişiyle birlikte “tehlikeli alan”a sürülen biri olarak görülür. Avukatlık Kanunu’nun tanıdığı güvencelerin fiilen devre dışı bırakılması da bunu gösterir: norm yürürlüktedir, ama etkisizdir; hukuk görünürde ayaktadır, ama içerik bakımından askıya alınmıştır. Başka bir deyişle, istisna kuralı yutmuştur. Hukuk burada kural uygulayan bir düzen değil, kendi askıya alınışını yine hukuk diliyle meşrulaştıran bir aygıt hâline gelmiştir.</p>
<p>Giorgio Agamben’in “istisna hâli” kavramı bu noktada açıklayıcıdır. İstisna hâli, hukukun tamamen ortadan kalktığı bir boşluk değil; hukukun biçimsel olarak varlığını sürdürdüğü, fakat koruma işlevini kaybettiği eşiktir. Yasa görünürde yürürlüktedir, fakat kişiyi koruyan normatif içeriği çekilmiştir. Böylece kişi, hukukun içinde kalarak hukukun dışına itilir. Agamben’in “çıplak hayat” dediği şey tam da burada ortaya çıkar: siyasal ve hukuki niteliklerinden sıyrılmış, yalnızca üzerinde tasarrufta bulunulabilecek bir hayata indirgenmiş varoluş. Savunma hakkının aşındığı yerde avukatın, yurttaşın, seçilmiş temsilcinin ya da muhalif öznenin başına gelen budur. O artık hak sahibi bir özne olmaktan çıkar; yargısal ve siyasal tasarrufun nesnesine dönüşür.</p>
<p>Selçuk Kozağaçlı’nın yıllara yayılan mahpusluğu bu yüzden yalnızca ağır bir adaletsizlik değil, kurumsallaşmış bir istisna rejiminin işleyiş biçimidir. Tahliye ile yeniden tutuklama arasındaki sarsıcı salınım, hukukun öngörülebilirliğini ortadan kaldıran bir belirsizlik düzenine işaret eder. Kaynağı, elde ediliş biçimi ve niteliği tartışmalı deliller üzerinden kurulan suçlamalar, normatif belirliliğin yerini karar keyfiyetine bıraktığını gösterir. Burada kişi, yalnızca yargılanan biri değildir; sürekli askıda tutulan, ne tam içeride ne tam dışarıda bırakılan bir konuma sürülmüştür. Bu askıda oluş, Agamben’in tarif ettiği ara bölgenin tam karşılığıdır. Kozağaçlı’nın bu kuşatma karşısında sergilediği metanet de bu yüzden yalnızca kişisel bir dayanıklılık değildir; istisna rejiminin kişiyi kırma arzusuna karşı verilmiş bilinçli bir yanıttır. Bu tavır, Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’unu hatırlatır. Prometheus nasıl egemen buyruğa boyun eğmeyip acıyı bilerek göze alıyorsa, burada da direniş yalnızca masumiyet iddiasıyla değil, bedeli bilinen bir hakikat ısrarıyla kurulmaktadır.</p>
<h3>Temsilin tasfiyesi ve yurttaşlığın aşınması</h3>
<p>Can Atalay’ın hapiste tutulması da aynı siyasal-hukuksal mantığın başka bir görünümüdür. Halkın oyuyla seçilmiş bir milletvekilinin anayasal güvencelere rağmen özgürlüğünden mahrum bırakılması, meselenin bir yargı yanlışı olmanın çok ötesine geçtiğini gösterir. Burada hukuk, temsil edilen iradeyi tanımamakta; normu değil kararı, anayasal çerçeveyi değil siyasal tercihi öncelemektedir. Böylece yalnız bir kişinin özgürlüğü değil, yurttaşlık fikrinin kendisi zedelenmektedir. Çünkü savunmanın susturulduğu, temsilin tanınmadığı ve yargının egemen kararın uzantısına dönüştüğü bir düzende, toplumun tamamı hukuk karşısında güvencesizleşir. Herkes, uygun görüldüğü anda istisnanın alanına çekilebilecek potansiyel bir özneye dönüşür.</p>
<h3>Bedenin son tanıklığı: Ebru Timtik</h3>
<p>Bu bütünün en ağır ve en sarsıcı eşiği ise Ebru Timtik’in hayatında açığa çıkar. Çünkü Timtik’in yaptığı şey yalnızca direniş değildi; hukuk dışına itilen öznenin, kendisini son kez hukuk ve hakikat adına yeniden kurma çabasıydı. Pozitif hukukun artık bir güvence sunmadığı, savunma hakkının fiilen çiğnendiği, hak arama yollarının kapatıldığı bir noktada beden son sığınak hâline geldi. Bu nedenle Ebru Timtik’in açlığı, yalnızca yiyecekten vazgeçiş olarak okunamaz. O açlık, adalete duyulan susuzluğun bedende görünür hâle gelmesiydi. Hukuki statüsünün bir kâğıt hükmüne indirgendiği bir eşikte Timtik, kendi bedenini son ve en mahrem hukuki mekân olarak kurdu. Egemenliğin onu yalnızca biyolojik varlığıyla tanımlamak, onu haklarından sıyırarak “çıplak hayat”a indirgemek istediği yerde, o bedenini pasif bir maruz kalma alanı olmaktan çıkarıp aktif bir hakikat kürsüsüne dönüştürdü. Böylece açlık grevi, yalnızca trajik bir protesto değil; iktidarın mutlak kuşatmasına karşı yöneltilmiş en radikal itirazlardan biri hâline geldi. Timtik’in bedeni, hukukun sustuğu yerde konuşan son cümleydi.</p>
<p>Burada Antigone ile Ebru Timtik arasındaki bağ daha da görünür olur. Antigone, devlet buyruğunun karşısına bedeniyle dikilir; geri çekilmez, vazgeçmez, kendi hayatını iktidarın mutlak hükmüne teslim etmez. Timtik de benzer biçimde, hukukun adalet üretmeyi bıraktığı bir yerde bedenini hakikatin son taşıyıcısı kılar. Bu, romantik bir fedakârlık anlatısı değildir. Tam tersine, hukukun içinin boşaltıldığı anda bedenin nasıl son siyasal ve etik alan hâline geldiğinin trajik ifadesidir. Agamben’in “çıplak hayat” olarak tarif ettiği şey, Timtik’te pasif bir kader olmaktan çıkar; iktidarın kurmaya çalıştığı tahakküme karşı bilinçli bir reddiyeye dönüşür. İktidar onu yalnızca yönetilebilir bir hayat olarak görmek isterken, o kendi bedenini adaletin konuştuğu son yer hâline getirir. Bu yüzden Timtik’in ölümü, hukukun bittiği yerde hakikatin bedenle yazılmaya başlandığı andır. Dilekçelerin, savunmaların, usul itirazlarının ve hukuki güvencelerin duvara çarptığı bir noktada geriye yalnız bedenin tanıklığı kalmıştır.</p>
<h3>Savunmayı savunmak ne demektir?</h3>
<p>Bütün bu yaşananlar şunu gösteriyor: mesele birkaç isimden ya da birkaç yargı tasarrufundan ibaret değildir. Mesele, savunmanın sistematik biçimde hedef alındığı bir düzende hukukun kendi anlamını nasıl kaybettiğidir. Savunma sustuğunda yasa, adaletin dili olmaktan çıkar; yalnızca gücün buyruğuna dönüşür. Mahkeme salonları hakikatin araştırıldığı yerler değil, otoritenin sahnelendiği mekânlar hâline gelir. O noktada hukuk devleti değil, yalnızca istisnanın kurumsallaşmış biçimi kalır. Schmitt’in egemen kararı, Agamben’in istisna hâli ve tragedyaların kadim uyarısı tam burada birleşir: iktidar, kendisini sınırlayan etik ve hukuki eşiği yok ettiğinde, sonunda yalnız muhalifini değil, hukukun kendisini de yıkar. Kreon’un trajedisi de buydu; kendi buyruğunu mutlaklaştırırken meşruiyetini tüketmek.</p>
<p>Bu yüzden savunmayı savunmak, yalnızca avukatları savunmak değildir. Bu, toplumun birlikte yaşama iradesini, yurttaşlık fikrini, insan onurunu ve insanın zalim karşısında “hayır” diyebilme hakkını savunmaktır. Hukukun yeniden kurulabileceği tek zemin de burasıdır. Çünkü savunmanın olmadığı yerde adalet yoktur; adaletin olmadığı yerde ise hukuk, yalnızca kılık değiştirmiş iktidardan ibarettir.</p>
<hr>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Agamben, Giorgio. İstisna Hali. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2020.</p>
<p>Agamben, Giorgio. Kutsal İnsan. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2020.</p>
<p>Aiskhylos. Zincire Vurulmuş Prometheus. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2025.</p>
<p>Schmitt, Carl. Siyasal Kavramı. İstanbul: Metis Yayınları, Haziran 2021.</p>
<p>Sophokles. Antigone. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2025.</p>
<p>Sophokles. Kral Oidipus. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, Eylül 2025.</p>
<p>Timtik, Barkın (der.). Savunmalar / Kendi Adımıza Asâleten, Ezilenler Yoksullar Adına Vekâleten. İstanbul: Boran Yayınları, 2015.</p>
<p>(SCŞ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Distopyanın gölgesinde insan olmak]]></title><link>https://bianet.org/yazi/distopyanin-golgesinde-insan-olmak-319050</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/24/distopyanin-golgesinde-insan-olmak.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/distopyanin-golgesinde-insan-olmak-319050</guid><description><![CDATA[Romanın kahramanı Adina, klasik asi genç tipinin ötesine geçen bir figür. Onun isyanı yalnızca otoriteye değil, sistemin dayattığı kimliğe de yöneliyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>Her Şey Küle Döndüğünde</em>, insanlığın yaşanamaz hâle gelen bir dünyadan kaçıp devasa bir kubbe içinde kurduğu yapay yaşam alanında geçen bir distopya. Hikâye, “Beşinci Cennet” adı verilen bu kapalı sistemde yaşayan genç bir kız olan Adina’nın gözünden anlatılıyor. Adina, bakım-onarım ekibinde çalışan, kurallara tam olarak uymayan ve sistemi sorgulayan bir karakter. Bir gün küçük gibi görünen bir karar, zincirleme olayları tetikliyor ve büyük bir felakete yol açıyor.</p>
<p>Roman, daha başta Adina’nın binlerce insanın ölümünden sorumlu olduğunu söylemesiyle gerilimli bir atmosfer kuruyor ve bu noktaya nasıl gelindiğini adım adım gösteriyor. Kubbenin içindeki düzenli ve kontrollü yaşam, aslında son derece kırılgan. Dış dünya ise zehirli, tehlikeli ve bilinmezliklerle dolu. Hikâye ilerledikçe hem sistemin sorunları hem de dışarıdaki gerçeklik ortaya çıkıyor. Adina’nın yolculuğu yalnızca hayatta kalma mücadelesi değil; aynı zamanda sorumluluk, suçluluk ve doğruyu yapma cesaretiyle yüzleşme süreci.</p>
<p>Roman ilk bakışta genç okuyuculara yönelik bir distopya gibi görünse de içinde etik, ekolojik ve toplumsal sorgulamalar barındıran derin bir metin. Kapalı bir yaşam alanı olan Beşinci Cennet’te geçen hikâye, klasik distopik geleneğe dayanırken günümüz krizlerine, özellikle iklim felaketine ve insanlığın doğayla kurduğu sorunlu ilişkiye güçlü bir eleştiri getiriyor. Beşinci Cennet, insanlığın kendi yarattığı bir sığınak. Dış dünyanın ölümcül hâle geldiği bir gelecekte insanlar yapay bir ekosistem içinde yaşıyor. Bahçe katları, üretim alanları, eğitim birimleri ve teknik bölümlerden oluşan bu kapalı sistem, bir tür mikro-medeniyet modeli sunuyor. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği sürekli tehdit altında.</p>
<p>Bu bağlamda eser, klasik distopik metinlere benzer bir yapı sergiliyor. Dışarıya kapalı bir toplum, iş bölümü sorunları ve bireyin sistem içindeki yerini sorgulaması her bölümde hissediliyor. Williamson’ı diğer distopik anlatılardan ayıran nokta ise bu sistemi yalnızca siyasi bir baskı mekanizması olarak değil, aynı zamanda ekolojik bir mesele olarak ele alması. Bu yönüyle roman, çevreci eleştiri açısından oldukça zengin bir okuma alanı sunuyor. Bu bakışla Beşinci Cennet, doğadan kopmanın bir sonucu değil; doğanın yok oluşuna verilen bir tepki olarak görülebilir. Ancak burada ironik bir durum var: İnsanlar doğayı taklit ederek hayatta kalmaya çalışırken, doğanın kendisini neredeyse tamamen yitiriyor. Yapay ışıklar, kontrollü tarım ve sınırlı biyolojik çeşitlilik, doğanın bir simülasyonunu andırıyor. Bu durum, Jean Baudrillard’ın “simülakr” kavramıyla ilişkilendirilebilir. Gerçek doğa ortadan kalkmış; yerine onun taklidi geçmiş durumda.</p>
<p>Romanın kahramanı Adina, klasik asi genç tipinin ötesine geçen bir figür. Onun isyanı yalnızca otoriteye değil, sistemin dayattığı kimliğe de yöneliyor. Adina’nın bilim ekibine katılmayı reddetmesi, bireyin kendi potansiyelini belirleme hakkını savunması anlamına geliyor. Beşinci Cennet’te bilgi, belirli bir grup olan bilim ekibi tarafından kontrol ediliyor ve bu bilgi, bireylerin toplumdaki yerini belirliyor. Adina ise bu sınıflandırmaya karşı çıkıyor ve alternatif bir özne olmaya çalışıyor.</p>
<p>Ayrıca Adina’nın “on dört bin yedi yüz elli altı kişiyi öldürdüğüm gün” sözleriyle başlayan anlatımı, romanın en çarpıcı tekniklerinden biri. Bu ifade, okurda güçlü bir merak uyandırırken karakterin suçluluk, sorumluluk ve etik ikilemlerle dolu bir yolculuğa çıkacağını da hissettiriyor. Bu yönüyle roman, psikolojik derinliğiyle de öne çıkıyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-7.png" alt="">
<figcaption>Her Şey Küle Döndüğünde - Victoria Williamson (Çeviren Tülin Sadıkoğlu) (Sayfa 312)</figcaption>
</figure>
<p>Romanda dikkat çeken bir diğer unsur “Nomali” kavramı. Dış dünyada var olduğu söylenen bu varlıklar, hem korkunun hem de bilinmeyenin temsilcisi. Ancak anlatı burada basit bir canavar hikâyesiyle sınırlı kalmıyor. Posthümanist bir bakışla değerlendirildiğinde, Nomali figürü insan-merkezci düşüncenin çöküşünü simgeliyor. İnsan artık doğanın hâkimi değil; onun tarafından dönüştürülen bir varlık. Bu durum, insanın doğayla kurduğu tahakküm ilişkisinin tersine dönmesini ifade ediyor. Baba Weseka’nın anlattığı hikâyeler ve zihinsel durumu ise bir travma anlatısı olarak da okunabilir. Dış dünyaya dair anlatılar yalnızca korku üretmiyor; aynı zamanda geçmişin yıkımını ve insanlığın kolektif travmasını yansıtıyor. Böylece roman, ekolojik felaketin yalnızca fiziksel değil, psikolojik etkilerini de görünür kılıyor.</p>
<p>Beşinci Cennet’teki iş bölümü yüzeyde işlevsel görünse de oldukça katı bir sınıfsal yapı içeriyor. Ekiciler, teknisyenler, bilim insanları ve yöneticiler arasında belirgin bir hiyerarşi bulunuyor. Özellikle bakım ve onarım ekibinin tüm katlara erişim izni olması, onları sistem içinde ayrıcalıklı bir konuma yerleştiriyor. Adina’nın bu ekibi seçmesi yalnızca özgürlük arzusuyla değil, sistemin sınırlarını keşfetme isteğiyle de bağlantılı. Roman burada bireyin hareket alanının sınıfsal konumla nasıl belirlendiğini gösterirken, bu sınırların nasıl aşılabileceğine dair ipuçları da veriyor.</p>
<p>Williamson’ın dili akıcı ve sürükleyici. Özellikle birinci tekil anlatım, okurun Adina’nın zihnine doğrudan yaklaşmasını sağlıyor. Bu teknik empatiyi artırırken gerilim duygusunu da güçlendiriyor. Romanın başındaki geri sayım (“sona beş gün kala”) yapısı anlatıya sinematografik bir tempo katıyor. Bu yapı, okuru sürekli bir beklenti içinde tutuyor ve olayların kaçınılmaz bir felakete doğru ilerlediği hissini güçlendiriyor. İç monologlar ise karakterin psikolojik derinliğini ortaya koyuyor. Adina’nın çelişkileri, korkuları ve arzuları, okurun onunla güçlü bir bağ kurmasını sağlıyor.</p>
<p><strong><em>Her Şey Küle Döndüğünde</em>, yüzeyde bir gençlik distopyası gibi görünse de çok katmanlı bir metin. Ekolojik kriz, toplumsal yapı, bireysel özgürlük ve etik sorumluluk gibi temaları iç içe geçiriyor. Roman yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda şu soruyu gündeme getiriyor: “İnsanlık gerçekten hayatta kalmayı mı, yoksa doğanın dengesinde kaybolmayı mı hak ediyor?” Bu soru, roman bittikten sonra da zihinde yankılanmayı sürdürüyor.</strong></p>
<p>(ŞT/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kayıplar Atlası]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kayiplar-atlasi-319032</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/24/kayiplar-atlasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kayiplar-atlasi-319032</guid><description><![CDATA[Diktatörlüğün ilelebet silmeye çalıştığı izler, kayıp aileleriyle belgesel sinemanın işbirliğinden de güç alarak yavaş yavaş ortaya çıkıyor…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İktidara direnenlerin önce kaçırılması, akabinde öldürülmesi, delillere yönelik şiddetin bir parçası olarak izlerin silinmesi, bedenlerin gizlenmesi ve şahitlerin susturulması birçok rejim tarafından tatbik edilen malum taktiklerden.</p>
<p>İspanya’da diktatörlüğün terör stratejisi yürürlükteyken yüz binlerce insanın öldürülmüş olması bir yana, günün birinde belki de adalete hesap verme ihtimalini bertaraf etmek ve aynı zamanda muhalif halk kesimlerine yönelik “kayıp” işkencesini sürdürmek üzere katledilen insanların bedenleri gizlice toplu mezarlara gömülmüş. Doğru dürüst kaydı tutulmamış mevzubahis bedenlerin otuz bini aşan sayıdaki kısmı gene büyük bir gizlilik içinde ilelebet muhafaza edilmek üzere Valle de los Caídos (Şehitler Vadisi) anıtının ulaşılması neredeyse imkânsız dehlizlerine yığılmış.</p>
<p>Mevzubahis anıtta istiflenmiş on binlerce bedenin kalıntıları “meçhul” ifadesiyle gayet kötü şartlarda muhafaza edilirken adı 2022’den itibaren adı Cuelgamuros Vadisi olan anıtta sadece iki kişi adı ve soyadıyla mevcuttu: Diktatör <strong>Francisco Franco</strong> ve Falanj hareketinin kurucusu <strong>José Antonio Primo de Rivera</strong>.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/kayiplar-atalasi-1.jpg" alt=""></p>
<p>Ancak geçtiğimiz yıllarda çıkabilmiş Tarihsel Hafıza Yasası’na atıfla, dönemin Başbakanı <strong>José Luis Rodríguez Zapatero</strong>’nun döneminde kazulet anıt dokunulmazlığını yitirmiş ve faşist liderlerin naaşları başka yerlere nakledilmişti.</p>
<p>Derken yakınlarını kaybetmiş ve asla bulamamış insanların “iğneyle kuyu kazmaktan” farksız faaliyetleri daha emekleme safhasındayken sinemacı <strong>Manuel Correa</strong> uzmanlığını kullanarak sürece dahil olmuş. Kolombiya’da kayıplarını arayanlarla tecrübe kazanmış çok yönlü genç sanatçı Correa hem Forensic Architecture’ın desteğini alarak, hem de şahsen kurduğu Oficina de Investigaci<em>ó</em>n Documental ile dinamiğin hızlanmasını sağlamış. Etrafına topladığı coğrafyacılar, matematikçiler, araştırmacılar, mimarlar ve sanatçılara ilaveten tetkiklerde kullanılan dijital haritalarla, vatandaşların elindeki arşiv malzemesiyle, yepyeni adli teknolojilerin yardımıyla süreci hızlandırmış ve 8 yıllık bir çabadan sonra ortaya <em>Kayıp Atlası (Atlas de la desaparicíon/Atlas of Disappearance) </em>adlı belgesel çıkmış.</p>
<p>2026 İspanya, Norveç ortak yapımı 84 dakikalık ibretlik film dünya prömiyerini CPH:DOX 2026’da gerçekleştirdi ve ödüllendirildi.</p>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/04/kayiplar-atlasi-2.png" alt=""></strong></p>
<h3>Sus, ses çıkarma!</h3>
<p>Franco rejimi sona erdikten sonra bile tabu muamelesi gören mevzulardan biri de kayıplardı.</p>
<p>Dinî otoritenin işbirliği kirli çamaşırların ortaya çıkmaması için günümüze kadar sürerken bürokrasiyi, siyasi otoriteyi ve hafızayı silme taraftarı olan halkın bir kesimini de bu dinamiğin bir parçası olarak görüyoruz.</p>
<p>Ağırbaşlı bir rapor üslubundaki çarpıcı belgesel bilimsel araştırmaların ciddiyetine paralel olarak ilerliyor, aradan bir veya iki nesil geçmiş olsa da kayıp yakınlarının hâlâ kanayan yaralarına asla duygu sömürüsüyle yaklaşmıyor.</p>
<p>Filmin büyük kısmında bir daha açılmamak üzere sandıklara tıkılmış kemiklerin, kafataslarının görüntüleri ve sanal yansımalarıyla karşı karşıyayız. Bilinçli olarak doğru dürüst tutulmamış kayıtlar, sayfaların yırtılmış olduğu defin kütükleri, basit bir sayıyla geçiştirilmiş hayatlar, sonsuza kadar sessiz kalması istenmiş ruhlar…</p>
<p>Kötülüğün sıradanlığı tüm gaddarlığıyla tekrar karşımızda, rejimi sorgulamadan işbirliğine girmekten çekinmemiş olanların laneti de sanki halen capcanlı.</p>
<p>Dehlizlerde, zar zor açılan kapakların arkasında, gizli bölmelerde, küflü kriptalarda, peş peşe, üst üste, alt alta dizilmiş sandıklara ve içindekilere günün birinde ulaşmak mümkün olacak mı?</p>
<p>Bu arada memleketin her tarafında bulunan toplu mezarlar tek tek ortaya çıkarılıyor, kayda alınıyor, kayıp atlası ihtimamla oluşturuluyor.</p>
<p>Sabır ve dirayet isteyen bu çetin mücadele muhakkak ki istikbalde meyvelerini verecektir…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/kayiplar-atlasi-3.png" alt=""></p>
<h3>Hakikate engel olmak ne mümkün!</h3>
<p>Belgeselde istikrarlı şekilde kayıp yakınlarını arayanların aradan geçen süreye rağmen ne kadar kararlı olduğunu görüyoruz. Hem yönetmen, hem senaryo yazarı, ayrıca sinematografi ve montaj hanelerinde de adı geçen Correa çabalarına büyük destek sağlarken “meçhul”lerin her birine adını iade etme misyonunun bayraktarlığını da üstleniyor; kayıp insanların isimleri yüksek sesle okunuyor.</p>
<p>Susturulmak, unutturulmak istenmiş özgürlük savaşçıları sanki tekrar doğuyor, memleketin karanlık mazisi usul usul afişe ediliyor.</p>
<p>Yok edilmeye çalışılmış delillerin yerini kayıp yakınlarının aile arşivlerinde muntazaman sakladıkları mektuplar, fotoğraflar, küçücük hatıralar alıyor ve tünelin sonunda görülmesi beklenen ışığın müjdesini veriyor. Aradan nesiller geçmiş olsa bile sessizlikler yırtılıyor, devlet baskısı sonunda bertaraf ediliyor.</p>
<p><iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/1175443186?h=93a6c544f1" width="640" height="360" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>İktidarın megalomanisini ziyadesiyle temsil eden heyula gibi anıt mezara atfedilmiş mana yerle yeksan ediliyor, insanlığın yüce değerleri bir kez daha zaferini ilan ediyor.</p>
<p>Din temsilcileri tarafından bile çarpıtılan, sansürlenen veya tümden silinen malumatın yerini hakikate çok daha yakın veriler alıyor; süreç yavaş yavaş, ancak ümit veren emin adımlarla ilerliyor…</p>
<p>(RL/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mıgırdiç Margosyan Hatıra Evi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/migirdic-margosyan-hatira-evi-319029</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/24/migirdic-margosyan-hatira-evi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/migirdic-margosyan-hatira-evi-319029</guid><description><![CDATA[Memleketinde, adıyla anılan bir yerinin olması gerekiyordu. Yersiz yurtsuz kalmanın, ana-baba ocağından uzun yıllar ayrı düşmüş olmanın acısını ancak yaşayanlar bilir. Margosyan bunu en iyi bilenlerdendi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Diyarbakır Sur içindeki Surp Giragos Ermeni Kilisesi, Ermeni dünyasının eski kiliseleri içinde bütün Ermeni dünyasında en büyük kilise olarak genel kabul gören bir ibadet mekânıdır. </p>
<p>Aslında bir ibadet mekânı olmakla birlikte, Ermeni nüfusunun 1915 büyük felaketinden sonra bölgede parmakla sayılacak hale gelmesi nedeniyle büyük ölçüde de turistlerin gezip gördüğü bir tercih mekânına dönüşmüş durumda. </p>
<p>Üstad Mıgırdiç Margosyan “Tespih Taneleri” anlatı kitabında bu sayısal azlık haline düşmenin trajedisini çok güzel anlatır. </p>
<p>İşte son 15 yıl içinde iki kez köklü restorasyon sürecinden geçen Diyarbakır Surp Giragos Ermeni Kilisesi avlusunun bir bölümünde açılışı yapıldı Mıgırdiç Margosyan Hatıra Evi. </p>
<p>Üstadın vefatının dördüncü yılında Diyarbakır Ermenilerinin kiliselerinde kutladığı Paskalya (Zadig) gününde hem de.</p>
<p>Açılıştaki konuşmamda da dile getirdim benim için bu mekânın hayata geçirilmesi ustaya belki de geç kalınmış bir vefaydı. </p>
<p>Memleketinde, adıyla anılan bir yerinin olması gerekiyordu. Yersiz yurtsuz kalmanın, ana-baba ocağından uzun yıllar ayrı düşmüş olmanın acısını ancak yaşayanlar bilir. Margosyan bunu en iyi bilenlerdendi. O sebeple uzaklardan yazdı o kitapları; Gavur Mahallesi, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Söyle Margos Nerelisen ve diğerlerini…</p>
<p>Çoğu kişi bilir ki; memleketteki yakın dostuydum, ağabeyimdi. Memleket ile ülke ve yurt dışında çok sayıda etkinlikte buluşup sayısız kez ortak imzalar / söyleşiler yaptık.</p>
<p>Elbette böyle bir girişimi başlatmak ve harekete geçirmek bana düşerdi. Nitekim öyle de oldu. Aslında itiraf edeyim buradan, bir süre de hiç dillendirmeden bekledim. Acaba birileri harekete geçer miydi? Olmadı, bu bir sitem belki de; sağlığında her fırsatta üstadı söyleşilere, imza günlerine davet edenlerin hiçbirinin aklından dahi geçmiyordu. Ben de bu eksikliği gidermek istedim.</p>
<p>Hiç kimseye açmadan önce Margosyan ailesine konuyu açtım. Çok sıcak baktılar. Aileden şahsi eşyalarını istedim. Sağ olsun eşi Selma abla koliledi. Bir arkadaşım aracılığıyla İstanbul’daki evlerinden aldırdım kargoyla bana ulaştı.</p>
<p>Sonra Aras Yayıncılık'tan kitaplarını istedim, baskısı olanları yolladılar. </p>
<p>Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanlarına projeyi detaylı bir şekilde anlattım ve  projeye sahip çıkıp mekânın düzeni, dekorasyonu ve planlamasını yapmalarını rica ettim, heyecanla sahiplenip danışmanlarını görevlendirerek her aşamayı da takip ederek gereğini yaptılar. Ve mekân zamanında hazır hâle getirildi.</p>
<p>Kilise yönetimi de tabii ki olması gerekeni yaptı, mekânı tahsis etmişti zaten.</p>
<p>Başkanı olduğum Diyarbakır Tanıtma Kültür Yardımlaşma Vakfı (DİTAV) ekibi her aşamada projenin gücünü sahiplenerek çabanın arkasında kapı gibi durdu ve Hatıra Evi sonunda hayata geçti.</p>
<p>Açılışın Paskalya Bayramı gününe denk gelmesi de ayrı bir şıklık oldu. Ve kendisi de Diyarbakır çocuğu olan Cumhuriyet İlkokulu'ndan sınıf arkadaşım uzun yıllar Türkiye Ermenileri Patrik Vekilliği de yapmış olan Başepiskopos Aram Ateşyan da açılışa katılarak bir konuşma yaptı.</p>
<p>Evet, geçtiğimiz yüzyılın son on yılında yazdıklarıyla şehirde birlikte yaşamış farklı inanç mensubu halklarını zarif ve ironik dille anlatan Mıgırdiç üstadın adıyla anılan bir yeri vardı artık. </p>
<p>Bundan sonra asıl olan açılış konuşmasında da dile getirdiğim gibi o mekânın bir kalıcı görevlisinin olması ve sürdürülebilir bir hafıza mekanı olması için kendisine ait objelerle zenginleştirilmesi. </p>
<p>Ayrıca mekânın ön avlusunun da ticari olmayan sadece kimi kültür sanat etkinliklerinde kullanılan bir işlevlendirmeye layık olması. Hepsi bu…</p>
<p>Mekânının adıyla yaşasın diliyorum ustanın mahallesinde ustanın ruhu. 111 yıl evvel bu kadim topraklarda yaşanmış Mıgırdiç ustanın tabiriyle büyük “Qefle”nin seneyi devriyesinde ustanın ruhu şad û handan olsun…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/migirdic-margosyan-hatira-evi.jpg" alt=""></p>
<p>(ŞD/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[‘Barajdan Sızan’ hafıza: Salt Beyoğlu’nda arazi, arşiv ve yerdeşlik]]></title><link>https://bianet.org/yazi/barajdan-sizan-hafiza-salt-beyoglunda-arazi-arsiv-ve-yerdeslik-319027</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/24/barajdan-sizan-hafiza-salt-beyoglunda-arazi-arsiv-ve-yerdeslik.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/barajdan-sizan-hafiza-salt-beyoglunda-arazi-arsiv-ve-yerdeslik-319027</guid><description><![CDATA[Salt Beyoğlu’nda 22 Nisan’da açılan “Barajdan Sızanlar” sergisi, Doğu Akdeniz’den Körfez’e uzanan coğrafyada arazi, hafıza ve arşiv ilişkisini ele alarak 23 Ağustos’a kadar ücretsiz ziyaret edilebilecek.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Barajdan Sızanlar” başlıklı sergi, Salt Beyoğlu’nda 22 Nisan’da ziyarete açıldı. Sergi, Doğu Akdeniz’den Körfez Bölgesi’ne uzanan geniş bir coğrafyada arazi, hafıza ve arşiv arasındaki ilişkileri ele alıyor.</p>
<p>Adını da insan hakları avukatı Noura Erakat’ın “Barajı yarıp geçiyoruz; mücadeleye devam edin” sözünden alıyor.</p>
<p>Salt tarafından düzenlenen sergi, sanatçıların üretimleri aracılığıyla sömürgeci pratiklerin ötesine geçen bir “yerdeşlik” fikrini tartışmaya açıyor.</p>
<p>Serginin programlayıcısı Gülce Özkara, serginin çıkış noktasının doktora çalışması sürecinde geliştirdiği kavramsal sorgulamalara dayandığını belirtti. Özkara, arazi ile arşiv arasındaki ilişki üzerine düşünürken “Araziye bir hafıza ya da bir arşiv olarak yaklaşabilir miyiz?” sorusunun belirleyici olduğunu ifade etti.</p>
<p>“Arazi” kavramının süreç içinde genişlediğini belirten Özkara, başlangıçta “landscape” kavramından yola çıktığını ancak bunun Türkçe ve Arapçaya birebir çevrilememesinin yeni düşünme alanları açtığını ifade etti. Özkara, bu tartışmalar sonucunda geliştirilen “yerdeşlik” kavramının serginin temel çerçevesini oluşturduğunu belirterek, kavramın “yerle birlikte var olma” halini ifade ettiğini dile getirdi:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>"Yerdeşlik, zeminle bir olmayı, onunla birlikte var olmayı ve onunla kurulan ilişkiyi ifade ediyor. İngilizceye de “being with the place” olarak çevirdik. Yerle, araziyle, bazen peyzajla, bazen manzarayla kurulan bu birlik hali serginin temel düşünsel çerçevesini oluşturdu. Şunu özellikle vurgulamak isterim: Bu sergi, belirli kavramları önceden belirleyip onların peşinden gitmekten ziyade, karşılaştığım işler ve sanatçılarla kurduğum diyaloglar üzerinden gelişti. Sanatçıların ne söylediğini ve bu süreçte onlardan ne öğrenebileceğimizi merkeze aldım."</em></p>
<h3>Sergiye adını veren eser: “Çatlaktan Sızanlar ve Geri Dönüş”  </h3>
<p>Sergiye adını veren eser, sanatçı Dima Srouji’nin “Çatlaktan Sızanlar ve Geri Dönüş” başlıklı video çalışması oldu. Eser, Filistinlilerin kolektif hafızasında yer eden kayıp, yas ve kuşaklar arası travmayı, iyileşme ve özgürleşme tahayyülüyle birlikte ele alıyor.</p>
<p>Çalışmada, Nakba’ya ait arşiv görüntüleri geriye doğru akarken, çatlamış bir barajdan sızan su görüntüsüyle üst üste bindiriliyor. Bu görsel kurgu, altyapıların yıkıcı etkisine karşı suyun yeniden canlandırıcı gücünü öne çıkarıyor. Eser, Noura Erakat’ın “Barajı yarıp geçiyoruz; mücadeleye devam edin” sözüne de gönderme yapıyor. Eser, serginin kavramsal çerçevesinde önemli bir yer tutuyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>"Sergi, altyapıları yalnızca bir araç olarak değil, aynı zamanda bir direniş ve mücadele alanı olarak ele alıyor. Zemini ortak bir yer olarak düşünmekten bahsetmiştik, bir birliktelik hali olarak. Bu altyapıları başka bir düşünme biçimine, araziyle başka bir ilişki kurma biçimine dönüştürmek mümkün mü sorusuyla yola çıktık."</em></p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/2.JPG" alt=""></p>
<h3>Arşivden sızanlar: Fırat ve Keban hattında hafıza ve dönüşüm</h3>
<p>Sergide yer alan “Arşivden Sızanlar” bölümü, Fırat Nehri ve Keban Barajı çevresinde şekillenen farklı tahayyülleri görünür kılıyor.</p>
<p>Bu arşiv malzemelerine, sanatçı Aslıhan Demirtaş’ın barajların coğrafi ve toplumsal etkilerini ele aldığı çalışmalar eşlik ediyor. Demirtaş’ın “barajlar kralı” olarak anılan Süleyman Demirel ile yaptığı söyleşi dönemin kalkınmacı söylemini ve doğaya müdahale anlayışını ortaya koyuyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/3.JPG" alt=""></p>
<p>Demirtaş’ın uzun soluklu araştırmalarına dayanan çalışmaları ise Türkiye’de baraj politikalarını tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Sergide yer alan “Payidar” başlıklı çalışmada ise baraj projeleriyle kesintiye uğrayan coğrafyalarda doğanın yeniden alan açma ihtimali ele alınıyor.</p>
<p>Bölümde ayrıca Gülce Özkara’nın kişisel hafızasına da yer veriliyor. Anlatıya dahil edilen manzara resmi, Fırat havzasıyla kurulan aidiyet ilişkisini sergiye taşıyarak bağ kuruyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>"Bu sergide 'sızma' fikrini çok düşündüğüm için, arşivin içine kişisel bir katman da dahil oldu. Babaannemin yaptığı bir manzara resmi de bu alana sızıyor. Fırat Nehri ve Keban Barajı ile ilgilenmemin nedeni de babaannemin köyünün o havzada yer alması. Bu coğrafyanın dönüşümüne tanıklık etmiş olmak ve babaannemin evinde sürekli duran bu manzara resmi, benim için önemli bir referans oldu. Bir yanda altyapılar üzerinden kurulan hâkimiyet ve dönüştürme tahayyülü varken, diğer yanda babaannemin Fırat Nehri’ni aidiyet, kökler ve memleketle ilişkilendiren yaklaşımı var."</em></p>
<h3>Göçmen deneyimi ve aidiyetin yeniden kurulumu</h3>
<p>Sergide yer alan bir başka dikkat çekici eser Metincan Güzel’in <em>Too Close to Home (Eve Fazlasıyla Yakın)</em> adlı işi. 1960’lardan itibaren Hollanda’ya göç eden Türkiyeli işçilerin deneyimlerine odaklanıyor. Başlangıçta geçici bir çalışma süreci olarak kurgulanan işçi göçü, 1970’lerde derinleşen ekonomik krizler ve Türkiye’deki siyasi dönüşümlerle kalıcı hale geldi. Bu süreçte göçmenlerin kurduğu dükkânlar, artık var olmayan ya da hiç var olmamış bir “memleket”in imgeleriyle şekillenmeye başladı.</p>
<p>Sanatçı, çalışmanın göçmen mekânlarının üretim biçimlerini ve aidiyet duygusunu nasıl yeniden kurduğunu sorguladığını belirtiyor. Rotterdam’daki kıraathanelerden esinlenen görsel düzenlemelerin kullanıldığı iş, uzak ile yakın, tanıdık ile yabancı arasındaki ilişkiyi görünür kılıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/4.JPG" alt=""></p>
<h3>Sergi 15 sanatçının üretimlerini bir araya getiriyor</h3>
<p>“Barajdan Sızanlar” sergisi, farklı disiplinlerden 15 sanatçının çalışmalarını bir araya getiriyor. Sergide Haig Aivazian, Monira Al Qadiri, Al-Wah'at Collective, Mehmet Ali Boran, Can Candan, Aslıhan Demirtaş, Alia Farid, Metincan Güzel, Emre Hüner, Evrim Kaya, Yelta Köm, Fredj Moussa, Dima Srouji, Aslı Uludağ ve Merve Ünsal’ın işleri yer alıyor.</p>
<p>Serginin tasarım ve prodüksiyonu Emirhan Altuner tarafından gerçekleştirildi. Serginin editörlüğünü Ezgi Yurteri üstlenirken, İngilizce çeviriler Çağla Özbek tarafından yapıldı. Tasarım ve prodüksiyon asistanlığını ise Fulya Aras yürüttü.</p>
<p>Sergi, Hollanda Krallığı ve Feltouch’in desteğiyle; Asya International Movers, Bankerhan Hotel, Eureko Sigorta ve Jotun’un katkılarıyla hayata geçirildi.</p>
<p>Sergi, 23 Ağustos’a kadar Salt Beyoğlu’nda ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek.</p>
<p>(ZO/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Cinayet örten ilk vali Sonel değildi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cinayet-orten-ilk-vali-sonel-degildi-318974</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/22/cinayeti-orten-ilk-vali-sonel-degildi-1.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cinayet-orten-ilk-vali-sonel-degildi-318974</guid><description><![CDATA[Dersim'in eski valisi Gülistan Doku cinayeti soruşturması nedeniyle tutuklandı. Eski Vali Tuncay Sonel, "polise ifade vermeyeceğini" söyledi, geçmişte sahip olduğu kamu gücünü sürdürmek istedi. Kamu gücü ile cinayeti örtbas etmeye çabalayan ilk vali Sonel değildi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dersim'de 6 yıl önce kaybolan Gülistan Doku dosyası ailesinin ısrarlı arayışı ile yeniden açıldı. Ortaya çıkan ifadeler ve belgeler Vali'nin de içinde olduğu bir organizasyonu, intihar ettiği önde sürülen kadının öldürüldüğü ortaya çıktı. Tüm kamuoyu bir kamu görevlisinin soruşturmayı nasıl istediği şekilde yönlendirdiği görüldü.</p>
<p>Bir kamu görevlisinin cinayet ile suçlanması ilk olarak görülmüyor. Selahattin Ali Arik, "Yakın Doğuda Koçgiri Dersim Kızılbaş Kürd Soykırımı" adlı kitabında 1944 yılında dönemin Genel Kurmay Başkanı Kazım Orbay ile Vali Nevzat Tandoğan'ın içinde yer aldığı bir cinayete de yer veriyor. </p>
<p>1886 yılında İzmir'de doğan Kazım Orbay, Enver Paşa ile Nuri Paşa’nın yeğenidir ve Enver Paşa’nın kız kardeşi Mediha ile evlidir. 31 Mart Vakası nedeniyle Hareket Ordusu’na katılmış, Balkan savaşlarına, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış, daha sonra amcası ile birlikte Ermeni katliamlarında yer almış, Nahçıvan’daki katliamlardan dolayı galip devletler tarafından hakkında tutuklama kararı verilmiş. Enver Paşa’nın ölümünden sonra Kemalistlere katılır. İzmir’e ilk giren komutanlardan biridir. Dersim Katliamı sırasında ise Milli Savunma Bakanlığı yapmıştı.</p>
<p>Kitaptan ilgili bölümü aynen aktarmak istiyorum.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>"Kazım Orbay 1944 yılında Genel Kurmay başkanı olur. Oğlu Haşmet Orbay da belediyede mütercim olarak çalışan bir MAH (MİT) üyesidir. Haşmet babası ile birlikte ve Vali Nevzat Tandoğan’ın da içinde yer aldığı bir çete olarak SSCB büyükelçisiyle, Türkiye, Almanya, İngiltere ve ABD hakkındaki önemli bilgileri Rusya’ya 2 milyon lira karşılığında satmak konusunda anlaşırlar. Haşmet Orbay bilgileri teslim edip paraları alırken, Büyükelçilik doktoru Dr. Neşet Naci Arcan görür. Bu doktorun aynı zamanda ABD büyükelçisinin de doktoru olduğunu öğrenen Kazım Orbay ile Nevzat Tandoğan; doktorun hemen ortadan kaldırılmasına karar verirler ve Haşmet Orbay doktoru muayenehanesinde öldürür.</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Plan gereği ertesi gün, Tandoğan’ın çağırıp konuştuğu, altı ay yatıp çıkma sözü ile birlikte yüz bin lira para teklif edilen Reşit Mercan polise teslim olup cinayeti üstlenir. Mahkeme safhası tam bir çadır tiyatrosu şeklinde cereyan eder. Mahkeme devam ederken, savcının muhabbet etmesine bozulan Reşit Mercan, mahkeme süresi içinde ifadesini değiştirerek, suçsuz olduğunu, para karşılığı Haşmet Orbay’ın suçunu üstlendiğini, kendisine altı ay ceza sözü verildiğini söyleyince Haşmet Orbay bayılır. Sonraki ifadesinde de Reşit’in yalan söylediğini, kendisini kurtarmak için suçu kendisine attığını söyler. Hakim, Reşit’e bu ifadeye ne diyeceğini sorunca, Reşit; 'siz bilirsiniz demek ki öyle imiş.' der. Kararda Reşit’e yirmi yıl, Haşmet’e de katile silah sağladığı için bir yıl ceza verilir. Ama olay basına yansır. Mehmet Salih Esen isimli bir yazar; cinayeti yüz bin lira karşılığında Haşmet Orbay tarafından azmettirildiğini, arabuluculuğunu da Nevzat Tandoğan’ın yaptığını, Reşit’in teslim olmadan önce vali Tandoğan ile görüştüğünü, sonra teslim olduğunu yazar. Olay diğer büyükelçileri de ilgilendirdiği için uluslararası bir boyut kazanır ve dava Yargıtay’a intikal eder. Yargıtay, davayı bozarak, Bolu’da görülmesine karar verir. Bolu’da ifadesini tekrar değiştiren Reşit doğruları söyler ve Vali Tandoğan’ın tanık olarak dinlenmesini talep eder. Vali, Kazım Orbay’ı, başbakana ve adalet bakanına bu işe bir çözüm bulmasını, olay üstüne kalırsa her şeyi açıklayacağını söyler. Vali Tandoğan ertesi gün evinde ölü bulunur. Bolu’da ceza alan Haşmet ile Reşit, 1950 affında çıkarlar.</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Ankara'da, Bahçelievler semtinin alt kısmında bulunan, Yenimahalle ve Çankaya ilçelerinin kesişiminde yer alan Anadolu Meydanı kısa süre öncesine kadar Vali Tandoğan'ın soyadını taşıyordu. Vali Nevzat Tandoğan da Kazım Orbay gibi, Ankara’yı yıllarca haraca bağlamıştı. Ankara pazarında iki bin yıllık kira ile bir yer tutup mallarını satan Ankara köylülerinden bir grup Tandoğan’ın adamlarına komisyon vermezler. Köylülerin içinde; SSCB, Almanya’ya girmesi ile yükselen solcu rüzgâra kapılan birisi, Tandoğan’ın adamlarına, 'Köylü milletin efendisidir.' der. Bunu duyan vali Tandoğan hemen genci tutuklatıp huzuruna getirtir:</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>'Ulan öküz, Anadolu, milliyetçilik, komünizm size ne? Sizin göreviniz mahsul yetiştirmek ve oğullarınızı askere göndermektir. Size verdiğimiz vazife sadece budur.' der."</em></p>
<p>1944-1946 yıllarında Genelkurmay Başkanı, 1950’ye kadar da Yüksek Askeri Şura üyesi olarak orduda bulunan Orgeneral Kazım Orbay ise 1960 darbesinden sonra oluşan Temsilciler Meclisi Başkanlığı ile ölümüne kadar (1964) Cumhuriyet Senatosu Kontenjan Grubu üyeliği görevinde bulunmuştur.</p>
<p>Kitabı merak edenler için kısa not:</p>
<p>"Yakın Doğuda Koçgiri Dersim Kızılbaş Kürd Soykırımı"<br>Selahattin Ali Arik<br> Peri Yayınları</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/0000000553121-1.jpg" alt=""></p>
<p>(Mİ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Dağdağan]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dagdagan-319042</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/24/dagdagan.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dagdagan-319042</guid><description><![CDATA[Fısıltılı bir tarihi vardı. Fısıltılar çocukların gelmesiyle kesilirdi. Yasaklı kasetler gibi. Onun tarihi şehre gelince Kürtçe diye saklanan yasaklı kasetlerin de tarihiydi. O kasetlerden ilkini doksanlarda görmüştüm.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left; padding-left: 40px;"><em>“istemeden büyüyen bir ağaçtan bahsediyorum</em></p>
<p style="text-align: left; padding-left: 40px;"><em> istemeye istemeye büyüyen ağaçlardan” [1]</em></p>
<p>Patlayıp duran kupkuru ağaçlar, dağ başlarında yeşeren otlardan biliyoruz baharda kimseler ölmüyor. Yeşerip duruyorlar.</p>
<p>Yeniden ve yeniden çiçek oluyorlar ya da dallarını güneşe uzatmış kocaman bir ağaç oluyorlar. Ama inadına yeşerip duruyorlar. İnadına...</p>
<p>İnadın bir diğer adı olsa “dağdağan” olur. Issız, asi ve yabani ağaç. Kayayı bile çatlatıp duruyor dağdağan.</p>
<p>Dağdağanın bir kardeşi olsa o(nlar) olurdu. O yüzden anlatmalıyım onu.</p>
<h3>En iyi hikayeleri ölüler anlatır</h3>
<p>Onun hikayesi de anneme çıkıyor, kan bağları var. Amca çocukları. Küçük dayım sayılır.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Benim küçük dayım Nazif</em><br><em>Yakışıklı,</em><br><em>Hafif,</em><br><em>İyi süvari”<strong> </strong>[2]</em></p>
<p>Fısıltılı bir tarihi vardı. Ardından fısır fısır konuşulurdu. Hilvan Direnişi, 12 Eylül, Diyarbakır Cezaevi, işkence ve tabi Newroz. Fısıltılar çocukların gelmesiyle kesilirdi. Yasaklı kasetler gibi. Onun tarihi şehre gelince Kürtçe diye saklanan yasaklı kasetlerin de tarihiydi.</p>
<p>O kasetlerden ilkini doksanlarda gördüm. Şehre birlikte gittiğimiz kuzenim Şivan Perver’den Halepçe’yi çalmıştı. Bende fısıltı tarikatının bir üyesi olmuştum.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/yazi.jpg" alt=""></p>
<h3>Halepçe Ağıtı</h3>
<p>İstemeden de olsa fısıltıların kurbanı olup, anneme dönmüştüm. Onun yasaklı diline. Ellerindeki deqlere. Onun yüzü suyu hürmetine küçük kasabadan geçip giden dolmuşlardaki beyaz tülbenti teyzelere el sallamayı da öğrenmiştim. Annelerin elleri kederli oğullarını arayıp durmasın diye. Taşındığımızda da onları hiç unutmamıştım. Fısıltının kavmindendim.</p>
<p>Aynı kavmin evladı olduğumuzdan onunla artık bazı bazı karşılaşmaya başlamıştık. Ardılı birilerini görmek onu sevindirmiş olmalı ki ne zaman bir eylemde, basın açıklamasında beni görse kolumdan tutup “rahmetlinin oğlu” deyip akrabalara gösteriyordu. Rahmetli, rahmetli...</p>
<p>Rahmetli dediği annem, baharda mayısta ektik. Mayısta kimseler ölmez, baharda kimseler ölmez yeşerir. O da bahara ramak kala toprağına ekiliyor.</p>
<h3>Bahara ramak kala </h3>
<p>Şubat 22. Ölüm haberini alıyorum. Mayısa daha var diyorum. Bahara ramak kalmış. Hem uğruna cezaevlerinde işkence gördüğü halkın barışına ramak var hem çiçeklerin baharına da var.</p>
<p>Maalesef bahara yetişemiyor. Varsıllıktan uzak, “kıtlıyamut”[3]<strong> </strong>bir hayat.</p>
<p>Defnedilecek. Köye. Anılarımda hep annemin sokaklarında oynadığına inandığım Geyikören Köyüne [4]<strong> </strong>Orada olmasam asla kendimi affetmem diyorum. Mutlaka orda olmalıyım. Sabah hastaneden alınıyor. Köye uzun bir konvoyla giriyoruz. Yılan gibi kıvrılıp kıvrılıp duruyor. Üç beş mezarın olduğu köy mezarlığı hınca hınç dolu. Mezar taşlarından biri beni kendine çekiyor. Elleri titriyor içerde yatanın. Dedem. Yanı başına gömecekler de bir mırıltı var.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Ez şehîdim pakrewanim</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Hestirê çavên dayikanim</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Ez giyana jiyanê me</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Ez fedayê niştîmanim”[5]</em></p>
<p>Kızı. En sevdiği stran. Ağlayanlar, bekleyenler, şaşıp kalanlar, uçsuz bucaksız Hilvan ovasının diplerinde görünen başları karlı dağların ardındakiler bile şaşkın. Elli küsür yıldır birlikte yürüdükleri yoldaşlarından biri.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“50 yıllık mücadele arkadaşımızı kaybettik. Çok üzgünüz. O asla davasından vazgeçmedi” [6] </em></p>
<hr>
<p><strong>Notlar: </strong></p>
<p>[1] Didem Madak</p>
<p>[2] Ahmet Arif</p>
<p>[3] Urfa yerel ağzında kıt kanaatin bir versiyonu.</p>
<p>[4] Urfa- Hilvan</p>
<p>[5] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=nvs_pFPCsA8&amp;list=RDMM&amp;index=1" target="_blank" rel="noopener">https://www.youtube.com/watch?v=nvs_pFPCsA8&amp;list=RDMM&amp;index=1</a></p>
<p>[6] Urfa 78’liler Derneğinden Bir Yoldaşı</p>
<p>(İT/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Unutulan bir yazar; Kemal Râgıp Enson]]></title><link>https://bianet.org/yazi/unutulan-bir-yazar-kemal-ragip-enson-319062</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/24/unutulan-bir-yazar-kemal-ragip-enson.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/unutulan-bir-yazar-kemal-ragip-enson-319062</guid><description><![CDATA[Kemal Râgıp, 1895'te dünyaya gelmiş. 1954'te de kendi isteğiyle bu dünyadan göçmüş...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Üniversite çağındaki oğlunun intiharından sonra karısı da aynı şekilde intihar edince yıkılan bir adam ve kendisi de ölümü seçen gazeteci-yazar Kemal Râgıp Enson’u tanıyor musunuz? İlk intihar teşebbüsünde kurtarılmış, o da oğlunun intiharını anlatan bir kitap yazmış, yayımlamış, yarım kalan romanını bitirip tefrika edildiği gazeteye teslim etmiş ve hayatındaki her şeyi düzenleyip ölümü tekrar davet etmiş. Kitaplarını yeniden baskıya hazırlayan Mesut Kaplan’ın tanımıyla “Talih ve tarihin görmezden geldiği bir yazar.”</p>
<p>Mesut Kaplan, 2016'da gazeteci yazar Hıfzı Topuz’la unutulan yazarlar hakkında sohbet ederken Kemal Râgıp Enson’un adını ilk kez duymuş ve kolları sıvamış, kapsamlı bir biyografi için çalışıyor; Acıların En Büyüğü ve Adsız Sultan adlı iki kitabını yayına hazırlamış. Telos Yayıncılık’ın bastığı kitapları okuduktan sonra birkaç satır yazmak istedim.</p>
<p>Kemal Râgıp Enson’un son kitabının son satırları unutulmak üzerine. <em>“Herkesi unuttum! Herkes de beni unutmuştur!”</em> diye yazmış. Sanki öldükten sonrasını da bilmiş. Hassas bir insan izlenimi bırakıyor. Adsız Sultan’da ölüm üzerine düşünceleri de var: <em>“... Ölmek demek yalnız öyle herkesin bildiği gibi soyunup toprağa girmek, orada çürümek değildir. Başka türlü ölümler de vardır. İnsanın içi ölür! Yer, içer yine de yaşıyor sayılmaz.” (s.63)</em></p>
<p>Kemal Râgıp, 1895'te dünyaya gelmiş. 1954'te de kendi isteğiyle bu dünyadan göçmüş. Eğitimi konusunda bilgi yok, ama çalıştığı işler iyi bir eğitim aldığı konusunda fikir veriyor. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Bölümü hocalarından Dr. Yusuf Talha Bey’in kızı Fatina Hanım’la evleniyor. Cihangir’de oturuyorlar. 1934’te İstanbul Belediyesi Tramvay Müdürü, 1949'da Ticaret Bakanlığında üst düzey bürokrat olarak çalışmış.</p>
<p>7 Mayıs 1924'ten itibaren yayımlanan Cumhuriyet gazetesinin ilk yazar kadrosuna dahil olmuş. Yazıları Yunus Nadi, Ziya Gökalp, Ahmet Rasim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi isimlerle birlikte yer almış.</p>
<p>Cumhuriyet gazetesinin yanı sıra Milliyet, Akşam, Yeni Gün, Son Posta ve daha birçok gazetede roman tefrikaları, yazı dizileri, röportajlar, hikayeler yayımlamış. Telif tiyatro oyunları var. O yıllarda defalarca sahnelenen “Beşte Gelen” isimli oyunu Kemal Râgıp uyarlamış. Çeviriler de yapmış. Hayattayken dört romanı yayımlanmış; Bir İzdivacın Hikayesi, Kapalı Kutu, Yaşamak Mı Bu?, Oğlumla Başbaşa.</p>
<p>Mesut Kaplan’ın araştırmalarına göre, Kemal Râgıp’ın 15 Ağustos 1932 doğumlu tek oğlu Atıf, 1951’de Robert Kolej’den mezun olur. Atıf’ın kolejdeki sınıf arkadaşlarından birkaç isim; Talat Halman, Rahmi Koç, Türkkaya Ataöv. Atıf, okuldan mezun olduktan iki yıl sonra, henüz 21 yaşında bilinmeyen bir nedenle kendini asarak intihar eder. 7 Eylül 1953.</p>
<p>Annesi Fatina Hanım da oğlunun ölümüne dayanamayarak bir hafta sonra 16 Eylül’de aynı yöntemle hayata veda eder. İkinci intihar üzerine Kemal Râgıp da ölmek ister, ancak komşularının zamanında müdahalesiyle kurtarılır.</p>
<p>Kemal Râgıp Enson’un eserlerini, yazıldığı yıllara ve tefrika geleneğine bakarak değerlendirmek gerekir. Arapça kökenli olan tefrika kelimesi, gazete ve dergilerde bölümler halinde yayımlanan yazı dizisi veya roman anlamı taşımasının yanı sıra ikilik, anlaşmazlık, ayrılık anlamına da gelir. Olumsuz bir tanımın yanında farklı bir alanın güzelliği saklanmış sanki.</p>
<p>Okumanın binbir türlü keyfi olduğunu bilirsiniz. Zamana, mekana, kişinin ruh haline göre çeşitlenen okuma biçimleri arasında tefrika okumanın yeri bambaşkadır. Tefrika geleneğini bilen, yaşayan çok az insan kaldı. Yayımlanan bölümü okuduktan sonra, ertesi günü, haftayı iple çekmenizi sağlayan bir akıcılık hakimdir. Gazete veya dergiyi alır almaz, manşetine, ilk sayfalarına göz atmadan tefrikanın yayımlandığı sayfaları açmak ve yutarcasına okumak, günümüzde tadamayacağımız bir duygu. Beklemenin güzelliği, kavuşmanın coşkusu birlikte değil artık. Eski tefrika bağımlıları bile bugün tefrika okumaz. Ama o günler, o kitaplar da unutulmamalı. Ne güzel ki Kemal Râgıp’ın kitapları tekrar basılıyor.</p>
<p>Kitaplarından anladığım kadarıyla yazar, kadınlar konusunda biraz olumsuz, yaşadığı ve yazdığı dönemle uyumlu düşüncelere sahip, klasik saplantıları var, saray çevresini de iyi tanıyor, biliyor gibi. Neticede her fırsatta, her konuda yazmış, üretken bir yazar bugün tanınmıyor. Tozlu raflarda kalan kitaplarını Mesut Kaplan ve Telos Yayıncılık sayesinde okuyabileceğiz. Teşekkürler, ama naçizane bir eleştiri; her eski klasik sayılmamalı.</p>
<div class="box-13">
<h3>Künye</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/626278002-17957400111053227-193852108335200847-n.jpg" alt=""></p>
<p>Oğlumla Başbaşa</p>
<p>Yayınevi: Telos Yayınları</p>
<p>Derleyici: Mesut Kaplan</p>
<p>Yazar: Kemal Ragıp Enson</p>
<p>ISBN: 9789755453002</p>
<p>Dil: Türkçe</p>
<p>Sayfa Sayısı: 160</p>
<p>Cilt Tipi: Karton </p>
<p>Kapak Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı</p>
<p>Fiyatı: 180 TL</p>
<p>Telos Yayınları'nın internet sitesi aktif olmadığı için kitapyurdu.com'un <a href="https://www.kitapyurdu.com/yazar/kemal-ragip-enson/269182.html" target="_blank" rel="nofollow noopener">Kemal Ragıp Enson </a>ve <a href="https://www.kitapyurdu.com/yazar/mesut-kaplan/38928.html" target="_blank" rel="nofollow noopener">Mesut Kaplan</a> ve <a href="https://www.kitapyurdu.com/yayinevi/telos-yayinlari/218.html" target="_blank" rel="nofollow noopener">Telos Yayınevi</a>'nin sayfalarına üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.</p>
</div>
<p>(HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Zehra Çelenk yeni kitabını anlattı: Hafıza direnme biçimidir]]></title><link>https://bianet.org/haber/zehra-celenk-yeni-kitabini-anlatti-hafiza-direnme-bicimidir-318830</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/04/17/zehra-celenk-yeni-kitabini-anlatti-hafiza-direnme-bicimidir.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/zehra-celenk-yeni-kitabini-anlatti-hafiza-direnme-bicimidir-318830</guid><description><![CDATA[Zehra Çelenk, yeni romanı Gece Unutkandır üzerinden suçun toplumsal zeminini, erkek şiddetini, hafızayı ve unutmamanın neden bir itiraz biçimi olduğunu anlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Senarist ve Yazar Zehra Çelenk’in yeni romanı “Gece Unutkandır”, okurla buluştu. Kitap, okuru bir cinayete değil cinayeti mümkün kılan ilişkiler ağına da götürüyor.</p>
<p>Çelenk’in yazılarında ve önceki kitabında da izini sürdüğümüz travma, hafıza ve ilişkisellik meseleleri, bu kez güçlü bir romanın imkânlarıyla genişliyor. Kadın karakterleri merkeze alan, bakışın kendisini sorgulayan ve suçun yapısal boyutunu açığa çıkaran roman; parçalı kurgusu, atmosferi, temposu ve diliyle dikkat çekiyor.</p>
<p>Çelenk, “Unutmamak bazen, sadece bir yük değil, aynı zamanda bir itirazdır” diyor ve soruyor:  “Hafıza bazen ağırdır, taşınması zordur; insanı geriye çeker, tekrar tekrar aynı yere götürür. Ama tam da bu nedenle bir direnme biçimidir.”</p>
<p>Çelenk’le son kitabı üzerine konuştuk.</p>
<p><strong>Gece Unutkandır fikri ilk nasıl ortaya çıktı? Bu hikâyeyi yazmaya sizi iten temel duygu neydi?</strong></p>
<p>Bu romanın çıkış noktası tek bir olay ya da an değil. Uzun süredir hem kurmacayla hem de suçun gerçekliğiyle iç içe düşünüyordum. Polisiye benim için bir türden çok bir imkân; gerçeğe yaklaşmanın, ilişkileri ve yapıları görünür kılmanın bir yolu.</p>
<p>Özellikle kadınlık ve erkeklik meseleleri, suçun toplumsal boyutu ve giderek artan şiddet meselesi zihnimde zaten vardı. Bunları daha özel, daha özgün bir kurgu içinde bir araya getirmek istedim. Gece Unutkandır biraz bu birikimin, biraz da uzun süreli bir iç gözlemim, mesele etmenin kurgusal sonucu.</p>
<h3>“Suçu daha çok bir süreç olarak görüyorum”</h3>
<p><strong>Roman bir cinayetin izini sürerken aynı zamanda onu mümkün kılan ilişkiler ağını da açığa çıkarıyor. Sizin için suç bireysel bir eylem mi, yoksa toplumsal bir yapı mı?</strong></p>
<p>Suçu yalnızca bireysel bir eylem olarak düşünmek bana hep eksik geliyor. Elbette bir fail var, bir karar anı var. Ama o kararın mümkün olduğu zemin de var ve çok önemli.</p>
<p>Bu romanı yazarken asıl ilgilendiğim şey buydu: Bir suç nasıl mümkün hale gelir? Hangi ilişkiler, hangi suskunluklar, hangi küçük ihlaller, görmezden gelme ve örtbas etmeler bir araya gelir de o son noktayı doğurur?</p>
<p>Ben suçu daha çok bir süreç olarak görüyorum. Erkek şiddeti dediğimiz şey yalnızca fiziksel olanla sınırlı değil. Değersizleştirmekle, görmezden gelmekle, sıradanlaştırmakla başlıyor. Hatta tam da bu yüzden mümkün ve yaygın hale geliyor.</p>
<p>Bugün toplumda kadından çocuğa uzanan şiddetin bu döngü içinde ilerlediğini görüyoruz. Bu anlamda suç hem bireysel hem de derin biçimde yapısal.</p>
<h3><strong>“</strong>En çok unutulanlar, istatistiğe dönüşenler”</h3>
<p><strong>Serin karakteri üzerinden genç kadınların kırılganlığına ve görünmezliğine dair nasıl bir hat kurmak istediniz?</strong></p>
<p>Serin’i yalnızca bir “kurban” olarak kurmak istemedim. Onun varlığı, yokluğu kadar önemli.</p>
<p>Kadınların yaşlarından görünümlerine mümkün her düzeyde etiketlendirilip kategorilendirilmeye çalışıldığı, hem çok görünür hem de aslında kolayca silinebilir olduğu bir düzlemde yaşıyoruz. Bir yandan sürekli göz önünde, bir yandan hikâyeleri çok hızlı kapanabiliyor. Bir arzu ve tahakküm rejiminin içinden kuruluyor kadına dair yaygın bakış.</p>
<p>Çocuklukla kadınlık arasındaki Serin bu gerilimin tam içinde duruyor. Hikâyesi, sadece ona ne olduğuyla değil, etrafındaki herkesin ona nasıl baktığıyla da ilgili.</p>
<p>Bu bakışın kendisi ve yayılımı da aslında mesele. Bir de bu bakışın nasıl kurulduğu meselesi var. Eril bakış yalnızca erkeklerin kadınlara nasıl baktığını belirlemiyor; kadınların kendilerine ve birbirlerine nasıl baktığını da biçimlendiriyor. Kadınlar arası kışkırtılan rekabetten, kuşak ve ebeveyn çocuk ilişkilerine, kendini sürekli ölçme ve yetersiz hissetme hâline kadar uzanan bir alan bu. Serin’in etrafındaki dünya biraz da bu bakışın içinden kuruluyor.</p>
<h3>“Biz neyi hatırlamayı seçiyoruz, neyi unutmayı?”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/zehra1.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Komiser Vedat ve Hale karakterleri, yasla farklı biçimlerde baş ediyor. Bu iki karakteri kurarken nasıl bir psikolojik zemin düşündünüz?</strong></p>
<p>Vedat ve Hale aynı zamanda iki farklı yas biçimini temsil ediyor, evet.</p>
<p>Vedat daha sezgisel, daha içgüdüsel ilerleyen bir karakter. Kokuyla hatırlaması da biraz bununla ilgili. Doğrudan, dolaysız bir temas kuruyor olanlarla.</p>
<p>Hale ise daha kontrollü, daha mesafeli. Yasını da o mesafe üzerinden taşımaya çalışıyor. Aynı zamanda kendisiyle yüzleşiyor, anneliğini sorguluyor, kaybın şokunu ve acısını yaşıyor. Çok zorlu bir süreçten geçiyor.</p>
<p>Bu iki karakteri kurarken şunu düşündüm: Yas herkeste aynı şekilde çalışmaz. Ama her durumda bir şeyi açığa çıkarır. Vedat da Hale de kendi yöntemleriyle o açığa çıkma halini taşıyor.</p>
<p><strong>Romanda açıkça hissedilen bir düşünce var: bazı ölümler istatistiklere sığmaz. Sizce hangi ölümler unutulmuyor—ya da unutturulamıyor?</strong></p>
<p>Aslında en çok unutulanlar, istatistiğe dönüşenler. Bir sayı haline geldiğinde, ölümle kurduğumuz ilişki değişiyor. Mesafe koyuyoruz. Ama bazı ölümler var ki o mesafeyi reddediyor. Bir şekilde geri dönüyor, bir yerde takılı kalıyor, kapanmıyor.</p>
<p>Bu roman biraz da o kapanmayan yerlerle ilgili.</p>
<p><strong>Eserde arzu, iktidar ve suskunluk iç içe geçiyor. Bu üç kavramın birbirini nasıl beslediğini düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Arzu, iktidarla çok kolay temas eden bir şey. Ve çoğu zaman o temas, eşitsiz bir zeminde gerçekleşiyor. Bu eşitsizlik de beraberinde çoğunlukla hem şiddeti hem de suskunluğu getiriyor.</p>
<p>Arzu yalnızca bireysel bir duygu değil, aynı zamanda bir güç ilişkisi. O güç ilişkisi çoğu zaman konuşulamayan, bastırılan, ertelenen şeylerle birlikte var oluyor.</p>
<p>Burada özellikle ilgilendiğim şey, bu ilişkilerin nasıl normalleştiği. Ne zaman sorgulanmaz hale geldiği ve hangi noktada şiddetin bir parçasına dönüştüğü.</p>
<p><strong>“Gece unutur ama insan unutmaz” fikri romanın omurgasını oluşturuyor. Sizin için hafıza bir yük mü, yoksa bir direnme biçimi mi?</strong></p>
<p>İkisi de… Hafıza bazen ağırdır, taşınması zordur; insanı geriye çeker, tekrar tekrar aynı yere götürür. Ama tam da bu nedenle bir direnme biçimidir. Çünkü unutmak çoğu zaman yalnızca bireysel bir ihtiyaç değil, aynı zamanda toplumsal olarak da teşvik edilen bir şey.</p>
<p>Çok büyük acıların üst üste yaşandığı ve bunlarla hem gerçek hem de kurmaca düzeyinde çok az yüzleşebilen bir toplumuz.</p>
<p>Bizden beklenen çoğu zaman şudur: devam etmek, kapatmak, normalleşmek. Oysa bazı şeyler kapanmaz. Kapanmaması gerekir. Hafıza bu anlamda sadece geçmişe ait değildir; bugünü ve geleceği de biçimlendirir. Neyi hatırladığımız kadar, neyi unuttuğumuz ya da neyin bize unutturulduğu da belirleyicidir.</p>
<p>Bu romanda hafıza biraz da bir yüzleşme alanı. Bireysel olduğu kadar toplumsal bir yüzleşme. Bir şeyi gerçekten hatırlamak, onunla temas etmek demektir. Ve o temas çoğu zaman rahatsız edicidir. Ama belki de tek imkân budur.</p>
<p>Unutmamak bazen, sadece bir yük değil, aynı zamanda bir itirazdır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/zero.jpg" alt="">
<figcaption>Zehra Çelenk.</figcaption>
</figure>
<p><strong>Köşe yazılarınızda ele aldığınız toplumsal meseleleri bu romanda kurguya taşımak sizin için nasıl bir deneyimdi?</strong></p>
<p>Köşe yazısında daha doğrudan, daha açık konuşuyorsunuz. Kurgu ise dolaylı bir alan açıyor. Daha katmanlı, daha belirsiz, bazen de daha sert.</p>
<p>Polisiye türü de bu açıdan benim için önemli. Çünkü suçun izini sürerken, aslında bakışın kendisini de görünür kılıyor.</p>
<p>Kadınların bu türde güçlü bir yerinin olduğunu düşünüyorum. Belki de detaylara, ilişkilere, eşitsizliklere ve o görünmeyen bağlara daha fazla dikkat kesildiğimiz için. Bu roman biraz da o bakışın içinden kuruldu.</p>
<p>Ben aynı zamanda daima hibrit türlere, yapılara ilgi duyan biriyim. O nedenle polisiye ve gerilim öğelerini güçlü biçimde kullanan ama türle sınırlı kalmayan, başka katmanlar açan bir yapı da kurmak istedim.  Romanı kurarken hem mesele hem de biçim üzerine çok düşünmemi gerektirdi bu ve bundan da memnunum. </p>
<p><strong>Okurun romanı bitirdiğinde zihninde hangi soruların kalmasını istersiniz?</strong></p>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/04/gee.jpg" alt=""></strong></p>
<p>“Ne oldu?”dan çok “nasıl oldu?” sorusu.</p>
<p>Ama belki daha önemlisi şu:</p>
<p>Bu hikâye bizim gerçekliğimizin neresinde duruyor?</p>
<p>Gündelik hayatla, zihnimizle, birbirimizle ve kendimizle kurduğumuz ilişkiyi nasıl biçimlendiriyor?</p>
<p>Çünkü bu tür hikâyeler çoğu zaman bizden uzakmış gibi anlatılır. Oysa tam tersine, çok yakındırlar. Bakışlarımızda, suskunluklarımızda, küçük ihlallerde, görmezden gelişlerde…</p>
<p>Ben okurun romanı bitirdiğinde yalnızca hikâyeyi değil, o hikâyeyi mümkün kılan zemini de düşünmesini isterim. Kendi hafızasını, kendi unutma biçimlerini, kendi temas ve kaçınma alanlarını…</p>
<p>Bir anlamda şu soruyla baş başa kalmasını: Biz neyi hatırlamayı seçiyoruz, neyi unutmayı? Neyi görüp neyi görmezden gelmeyi seçiyoruz? Ve o seçimler, bizi nasıl bir yere götürüyor?</p>
<p>(EMK)</p>
<p><strong><em>*Gece Unutkandır, Zehra Çelenk, Everest Yayınları, Nisan 2026</em></strong></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Baba hamile kalınca…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/baba-hamile-kalinca-318807</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/baba-hamile-kalinca.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/baba-hamile-kalinca-318807</guid><description><![CDATA[Transseksüel bir çift hiç beklemediği bir anda ebeveyn olma hakikatiyle karşılaştığında işler karışır…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Seçtikleri isimlerle <strong>Lourenzo </strong>ile<strong> İsis</strong> iki transtan müteşekkil bir çifttir.</p>
<p>İçine doğduğu ailenin ifadesiyle İsis çocukluğundan itibaren “efemine” tavırlarla dikkat çeken bir oğlandı. Babası dahil, ailedeki ve çevresindeki erkekler bu duruma şüpheyle bakmalarına rağmen kadınlar her zamanki gibi cinsiyet akışkanlığı yolculuğunda ona anlayışla yaklaşmayı bildiler.</p>
<p>Lourenzo ise daha küçücükken maskülen varlığıyla kız klişelerinden kendini çok uzak görüyordu. Ufaklığında kendisi için tertip edilmiş bir doğum günü kutlaması için annesinin ona giydirdiği süslü elbisenin asabını bozması boşuna değildi. Tüm davetliler evi doldurduktan sonra bile saatlerce odasına kendini kilitleyip insan içine çıkmaması sonunda fayda etmiş, babasının ona oğlan çocuğu kıyafetleri tedarik etmesiyle protestosunu sona erdirmişti.</p>
<p>Aradan belirli bir süre geçtikten sonra, Covid-19 pandemisi sırasında birbirinden uzak coğrafyalarda yaşayan iki genç kahramanımız sosyal medya aracılığıyla tanışmış, kısa zamanda kaynaşmış ve karşılaşmaya karar vermişler.</p>
<p>İlk görüşmelerinden itibaren adeta birbirleri için yaratıldıklarını anladıkları gibi, pek niyetleri olmamasına rağmen birdenbire kendilerini istikbalde potansiyel anne ve baba rolünde bulmuşlar.</p>
<p>Lakin çetrefilli dinamik Brezilya gibi bir aşk memleketinde gelişmesine rağmen, bilhassa dinci kesimlerin tepkisini doğurduğu gibi, hem bürokrasi hem de sağlık hizmetleri sektöründe tökezlemelerine yol açmış.</p>
<p>Ne de olsa ailenin kadın kimliğine sahip olup annelik yapması beklenen ferdi değil de erkek fiziğine ve erkek kimliğine sahip ferdin hamile kalıp dünyaya bir evlat getirmeye hazırlanması gerici zihniyete takılmış olanlar için de, sistemin bütünü için de kolay kabul edilir bir vaziyet oluşturmamış.  </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/mu.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Ödüllü belgesel</strong></h3>
<p>Rio de Janeiro Beynelmilel Film Festivali'nden hem En İyi Belgesel (Pemiére Brasil – Redentor Trophy) hem de En İyi Film Müziği ödülleriyle çıkan <em>Apolo</em> adlı film gayet prestijli SXSW 2026’nın programında da yer aldı.</p>
<p>Yönetmen hanesinde filmin kahramanlarından İsis Broken ve ayrıca <strong>Tainá Müller</strong> adlarını gördüğümüz 2025 Brezilya yapımı 77 dakikalık belgesel bizi çalkantılı sürece zarafetle dahil ediyor. Filmin kahramanı olan çift senaryoya da katkıda bulunduğu için ortaya çıkan sonucun hususi dünyalarını ve ayrıca estetik anlayışlarını yansıttığı kesin.  </p>
<p>Belgeselin tümüne hâkim olan yumuşacık ve optimist atmosfer sayesinde seyirci de moralini bozmamayı başarıyor ve mutlu sona varılacağını bildiğinden strese girmiyor.</p>
<p>İsis ve Lourenzo tüm sürece dair filmi doğacak oğulları <strong>Apolo</strong> için istikbale akarılacak bir belge olarak çekerken aslında çocukluklarında mahrum veya muzdarip oldukları ne varsa, sanki onları telafi etmek için kayda alıyor.</p>
<p>Belgeselin bazen kiçleşebilen, dramatik unsurların bir nebze abartıldığı anlatımı bir yana, gayet soğukkanlı bir sosyal spot izliyor hissine de kapılabilirsiniz. İki kahramanımızın müziğe meraklı olması sebebiyle bazı sekansları izlerken süslü bir müzik videosuna maruz kalıyormuşuz gibi de oluyor.</p>
<p>Belli ki kahramanlarımızın amaçlarından bir diğeri de toplumun kabul etmekte zorlandığı kendine has dinamiği mümkün olduğunca geniş kitlelere, fazla zorlamadan seyrettirmek.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/foto.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Önyargılara rağmen…</strong></h3>
<p>Filmde birbirlerini nasıl şefkatle sarmaladıklarını gördüğümüz gibi genelde çok yakın ilişkide olmadıkları aileleriyle süreç sırasında yakınlaşmalarına da şahit oluyoruz. Bilhassa Apolo doğduktan sonra sanki bütün yaralar kapanıyor ve iki tarafın aileleleri kahramanlarımızı ve dünyaya ışık saçan bebeği bağırlarına basıyor.</p>
<p>Lakin başından itibaren durumla başetmekte zorlanacağını kolaylıkla tahmin edebileceğimiz bürokrasi dışında davranışları kabul edilmesi esas zor olanlar ülkenin sağlık sisteminin temsilcileri oluyor.</p>
<p>Trans bireylere dair önyargılar, dışlama ve ayrımcılıklar tavan yapıyor, Hipokrat Yemini adeta yok sayılıyor. Tehlike altında olan, biyolojik ebeveyninki bir yana bebeğin yaşama hakkı adeta gözardı ediliyor. Bu arada filmde bize verilen malumatın arasında, bebeği emzirme hususu dahil bilimsel verilerin de mühim yer kapladığını belirtmek lazım.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/AU1PHNGkHSc?si=A7WEgX4OFVD7QvHB" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Neyse ki zorlu süreçte çifte şefkat ve profesyonellikle yaklaşan bir doktorun desteğiyle mutlu sona ulaşılıyor ve güneş gibi parlayan yüzüyle Apolo bize perdeden coşkuyla gülümsüyor.</p>
<p>Bilhassa Apolo’yu rahminde taşıyan Lourenzo’yu korkutup doğumu tehlikeye sokan, şiddete meyilli geri kafalıların iflah olması için hepimize düşen görev ise gezegen çapında istikrarlı bir eğitim misyonerliği olsa gerek!</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Araftaki mahallenin romanı:  "Düşlerimizin Evi Burası"]]></title><link>https://bianet.org/yazi/araftaki-mahallenin-romani-duslerimizin-evi-burasi-318810</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/araftaki-mahallenin-romani-duslerimizin-evi-burasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/araftaki-mahallenin-romani-duslerimizin-evi-burasi-318810</guid><description><![CDATA[Romanın yaratılış gerekçesini, arkasını önünü, sağını solunu, yolculuğunu, kritiğini de kendisinin yaptığı kısmı uzatmayıp Aydın Havası tadında bıraksaymış aynı şıklıkta olabilirmiş.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Erdem Özgül, “Unutulmuş Ataların Gölgesi” öykü kitabından sonra “Eksik Harf yayınlarından çıkan “Düşlerimizin Evi Burası” adlı eseriyle romana yönelmiş.</p>
<p>Roman üç yüz sayfa, 1990’lı yıllarda İstanbul’un arka bahçesi diyebileceğimiz bir semtte geçiyor. Yazar romanda ne kadar konum belirtmese de ilk akla Ümraniye’deki çöp patlamasını akla getiriyor. Zaten örgünün içinde o gerginliği hissetmemek mümkün değil.</p>
<p>Emir Kustrica’nın Çingeneler Zamanı’ndaki atmosferi romana yansıtmış sanki, kopyalamış sanılmasın. Oradaki gibi çalgı çengi, eğlence hayatın her alanına sirayet ederken dramı, acısı da eksik olmuyor. Gırgır şamata devam ederken derdi, kederi gırnatayla, davulla şenlendirmeyi başarmış. Hayata eğlenceli tarafından bakmış yazar.</p>
<p>Şehrin kıyısında bir köy, şehre uzak olduğu kadar şehrin içinde… Arafta bir yer; tıpkı göç edenlerin kendini hiçbir yere ait hissetmemeleri gibi. Roman mekânı da böyle insanların yaşadığı bir yer olarak belirlenmiş; iç göçle gelenlerin yoğun yaşandığı bir bölge. Ne şehirli gibi ne de köylü. Geldikleri yeri unutmayarak tavuk, inek besleyip bostan ekmeye devam ederken diğer yandan da metropol olmaya doğru hızlı adımlarla ilerleyen koca şehir İstanbul’a tutunmaya, adapte olmaya ve enteğre olmaya çabalıyorlar.</p>
<h3><strong>Yaz gazeteci yaz</strong></h3>
<p>Yaşadıkları yerin bir çöp kent olduğunu bilen ve idrak eden insanların her şeye rağmen burayı sevmelerinin üzerinde durmuş yazar. Ana damarını ve romanın merkezini oluşturan öğe, iç göçle gelenlerin burada da göçe zorlanmaları etrafında ilerliyor. Renkli ve hayatın içindeki karakterleri kurguya dâhil ederken sahicilikten taviz vermiyor yazar. Çöp kokularının sindiği, sokakları çamurdan geçilmeyen mahallede iyiye, güzele hasret, en ufak bir umuda, renge dört elle sarılan, küçük bir güzel kokuya bile mest olmaya hazır insanları yazmış. Bir taraftan Orhan Kemal diğer taraftan Latife Tekin’in himayesine aldığı kavramlar ve temaları heybesine doldurarak tarafını belli eden yazarın sonraki edebi izleğine dair ipuçlarını görerek bilgi sahibi oluyoruz.</p>
<p>Romanı sırtlayan anlatıcı karakter gazeteci kadının gözünden şahit oluyoruz mahalledeki şenlikli drama. Dil oldukça yalın ve canlı; sokak ağzı hiç eğreti durmuyor gazetecinin ağzında. Âşık Reyhani’nin eseri Yaz Gazeteci Yaz türküsünün bir versiyonu olan Düşlerimizin Evi Burası, seçimden seçime hatırlanan mahalledeki eksikleri, aksaklıkları, dertleri ve yıkımları bir üst mercilere, iktidara, yerel iktidara gazeteci vesilesiyle iletme, şikâyet etme serzenişine dönüşüyor.</p>
<h3><strong>Geçmişteki zorunlu göçle şimdikinin benzerliği</strong></h3>
<p>Gazeteci kadın karakterinin dışındaki kadın karakterler çoğunlukla ezik, dirençli ya da etkin değiller; edilgenler. Yazar bunu bir yerde şöyle betimlemiş erkek üzerinden: ‘git evine dinlen, ayaklarını uzat, karın çay demlesin’ ( sf: 101 ) Çalışan ekseriyetle erkek oluyor, evde kocasını bekleyen, dinlenmeyi hak etmeyense genelde kadın oluyor. Elbette bu sadece bir cümlede çıkan bir sonuç değil. Romanın bütününe baktığımızda meyhanede çalışan, konsomatrislik yapan kadın da var ama o bile herhangi bir şeye yön veremiyor. Diğer yandan karakterleri dişleriyle, gülümsemeleri, sevecenlikleri ve de zalimlikleriyle çok güzel resmediyor.  </p>
<p>Dönem dönem şivesi kayan, düzelen Kosta’nın hüzünlü hikâyesi bu topraklardaki zorunlu göçün tarihin ya da geçmişin içindeki izlerini gün yüzüne çıkarması ve geçmişle bugün arasındaki göç benzerliklerini sloganlaştırmadan inceden inceden okuyucuya hatırlatması, kıyaslama imkânı sunması, dediğim gibi yazarın edebi izleğinin ipuçları.</p>
<p>Çamurlu çocuk ya da Çamurların Erkeği nam-ı diğer Ragazzo’nun boyundan büyük cinsel arzuları, kavgada, ölümde, çamurda, işte güçte ve yağmurda bile aklından çıkmayan erotik hezeyanları ile ergenliği betimlediği, hapsettiği dar bir alan oldukça gerçekçi duruyor. Tıksırıncaya kadar yiyen, sömürünün çöp kent şube başkanı Seyis Amcayı göbeğiyle karikatürize ederken Kibar Feyzo filmindeki, ‘Valla hekim beyim Maho Ağa ölmüştür ama duyduğuma göre köylü Maho Ağayı arar olmuştur’ repliğindeki Maho Ağa’nın iyi yönlerini dile getirmesi gibi, yazar Seyis Amcanın kollayıcı, kapsayıcı yönlerini de es geçmiyor.</p>
<p>Doğduğu yerde ayıplananları, hor görülüp dışlananları Kosta üzerinden, doğduğu yerde doymayıp göçe zorlananların hikâyelerini birleştiren yazar ötekinin ruh halini iyi analiz ediyor. Kaygılarını, hayallerini, beklentilerini bir caz müziğinin ritmiyle veriyor. Acımadan, anlayarak ve dinleyerek Altan alta acılı bir arabesk ya da ağıt formundaki türkünün sesini açmıyor.</p>
<h3><strong>Haber kime hizmet etmeli ?</strong></h3>
<p>Medya eleştirisini de pas geçmiyor yazar. Başkarakterin gazeteci olduğu yerde yapılan haberin kimin işine geldiği, kime hizmet ettiğini, haberin nasıl olması gerektiğini de doğal olarak piyasaya sürüyor. Sesini duyuramayan mahallelinin bahçe duvarlarını bir iletişim, haberleşme aracı gibi kullanmalarını gösteriyor.</p>
<p>Kahkahasını, gülüşünü, sevincini ayıp bir şeymiş gibi tülbendiyle saklayan, mutluluğunu kusur gibi görenlerin yaşadığı bir muhit. Bu dünyaya dert çekmeye geldikleri için ötesinin haram, günah olduğunu düşünen insanların yaşadığı bir mahalle. Doğar doğmaz çalışmaya başlayan çocuklar… Çocukluğu, ergenliği tatmadan, yaşamadan büyüyen, büyümek zorunda olanların olduğu, denizi sadece kıyısında görenlerin yaşadığı bir yer.</p>
<p>Yer yer metni tekrarın sularına taşımasının elbet bir alt okuması vardır diyerek sarkmanın aslında bir yanılsama olduğunu gurbet içinde gurbet duygusunu iyi belletmiş olduğunda anlıyoruz. Çöpü gönderenlerin medeniyetin arka bahçesi gibi gördükleri çöp kent sakinlerinin zenginlere ironik yaklaşımları oldukça şık olmuş.</p>
<p>Romanın yaratılış gerekçesini, arkasını önünü, sağını solunu, yolculuğunu, kritiğini de kendisinin yaptığı kısmı uzatmayıp Aydın Havası tadında bıraksaymış aynı şıklıkta olabilirmiş.</p>
<p>Son olarak, başkaların tükettiği, elden çıkarttığı hayatı yeniden hayata dâhil ederek yaşayan insanların hikâyesini göreceksiniz "Düşlerimizin Evi Burası" romanında.</p>
<p>(HB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Önüne gelene gizli tarif veren nineler]]></title><link>https://bianet.org/yazi/onune-gelene-gizli-tarif-veren-nineler-318808</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/onune-gelene-gizli-tarif-veren-nineler.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/onune-gelene-gizli-tarif-veren-nineler-318808</guid><description><![CDATA[Bizim kuşak hadi ICQ’yu falan saymayalım da facebook ile bu işlere başladı malum. “Ne düşünüyorsun?” diye sorar facebook. Sen de “ne düşeneyim facebook’cum, takılıyoruz işte” falan dersin.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medyanın Instagram kavmine katılmamak için epey direnmiştim. Aslında direnme deyince böbürlenme gibi geliyor kulağa. Baş edememekten kaynaklı ayak direme diyelim.</p>
<p>Nihayetinde geçen sene bir yaz gecesi “azıcık eğlenmek, komik video izlemek benim de hakkım” dedim ve hesap açtım. Akıllı bıdıklar seni senden iyi tanıyor tabii, “şunu da izle bunu da izle, onu da tanırsın” dedikçe kabul ettim. Öyle bir akış oldu ki aradığım eğlence algoritmanın içinde kayboldu gitti. Benim hesap X’e döndü.</p>
<p>Aklımı başıma devşirip algoritma ile mücadele ettim. Ne kadar komedyen varsa hepsini takip ettim. Az biraz pazarlama olan sayfaları da izledim ve benim önüme de komik şeyler gelmeye başladı.</p>
<p>Başladı ama hangi videoya beş saniyeden uzun baksam sürüsüne bereket coşarak akarak gelmeye başladılar.</p>
<p>Bir defa merak edip fırında karnabahar tarifi izledim, kendisiyle akraba çıkıyorduk neredeyse. Dünyanın tüm dillerinde tarif almış olabilirim. Aynı şey glütensiz pırasalı börek videosunun üzerinde biraz uzun kalınca da oldu. Neyse ki algoritma da akışkan. Ben de Trevor Noah’ın sayfasında uzun kaldım, gelsin komedyenler gitsin gösteriler derken pırasadan kurtuldum.</p>
<p>Bizim kuşak hadi ICQ’yu falan saymayalım da facebook ile bu işlere başladı malum. “Ne düşünüyorsun?” diye sorar facebook. Sen de “ne düşeneyim facebook’cum, takılıyoruz işte” falan dersin. Bir yandan da yaz, yaz, uzun yaz, dediğinden içinde böyle hevesleri olup da mecra bulamayanlar yazar da yazardı.</p>
<p>Sonra mavi kuşumuz X, (eski adıyla Twitter) geldi. “O kadar uzun yazma, iki satır yaz yolla” dedi. Her ne diyeceksen o kadar işaret ile anlatman gerektiğinden güzel kısaltmalar türedi. Özellikle İngilizce yazanlar ses benzerliğinden yararlandılar. Mesela “4 U” yazınca bu “for you” yani senin için anlamına geliyor. Dile hakim olmayan bizim gibiler için bu da eğitim vesilesi oldu. Bu arada tüm kamu idareleri de mecburen mecraya katıldı. Bu da haberlerin akışını iyice hızlandırdı. Orada yoksan yok oluyordun sanki.</p>
<p>Günlerden bir gün X, “benim dükkanımı kullanarak siyasetçilerin manipülasyon yapmasına izin vermeyeceğim” dedi. Donald Trump o zamanlar durmadan mesaj paylaşıyordu ve işler onun için pek iyi gitmiyordu. Donald Trump bir mesaj yazdı, Twitter güm diye “mesaj manipülasyon içerir” diye işaretledi. </p>
<p>Trump çok sinirlendi, bir mesaj daha yazdı. Twitter güm diye o mesajı sildi ve hesabını topluluk kurallarını ihlal ettiğinden askıya aldı. Bütün dünyada haber oldu bu dijital agora savaşı, ama Donald Trump mesaj yazamıyordu. O da bilindik medya araçlarını kullanarak laf yetiştirmeye kalktı ve tabii olmadı. </p>
<p>Neyse aradan zamanlar geçti, Twitter gitti yerine X geldi, Jack Dorsey mavi göklere karıştı, değişik zenginlerin en acayibi olan Elon Musk dükkana çöktü. Algoritmalar değişti, millete bir sinir geldi. İstediğini göremiyorsun, umurunda olmayan ne varsa burnunun dibinde bitiyor. Reklamlar, sponsorlu saçma sapan içerikler derken “burası çöpe döndü” diyenler artmaya başladı. Ama bir yandan da alışmışız tabii, ha deyince de bırakılmıyor. Tabii bu arada Donald Trump yine seçime girdi ve malum Elon Musk ile deli deli dans edip hoplayıp zıplamaya başladılar. Benim instagram kavmine katılma kararım da aşağı yukarı o zamanlarda denk geliyor.</p>
<p>Dedim ya bir içeriğe azıcık uzun bakınca sürüsüne bereket toplanıp geliyorlar. Ben de ilk başlarda durmadan “bunu bir İtalyan nineden öğrendim”, “ünlü şefin gizli tarifi” falan diyen mesajlar görmeye başladım.</p>
<p>Önce dedim ki “bizim çocuklar oralara gidip ninelerle muhabbet edip neler öğrenmişler böyle”. Sonra bir baktım aynı cümlenin farklı dillerde benzerleri geliyor. O zaman aydım. Biz yeniyi bulmakta zorlanır, ama bulunmuş olanı bulandan bile iyi kullanırız.</p>
<p>Burma altın bilezikli bilekleriyle yemek tarifleri verenlerin kamera açısına uygun olmayan mutfaklarında güç bela yaptıkları yemeklerin videolarını da izleyince çok geriden gelip konuyu hiç anlamadığımı iyice anladım. Burada para var, para yoksa bile umudu var. Bunun bir mesaisi var, yaşama alışkanlığı var. Ben anlasam ne olur anlamasam ne olur.   </p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Okullar kışla olursa]]></title><link>https://bianet.org/yazi/okullar-kisla-olursa-318811</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/okullar-kisla-olursa-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/okullar-kisla-olursa-318811</guid><description><![CDATA[Vicdanlı, duyarlı, adaletli ve özgür bireylerin yetiştirilmesi sadece bireysel bir erdem değil, demokratik bir toplumun varlık koşulu olduğunu ele alınmalıdır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Muhalif basında yer alan“Siverek ve Maraş’ta okullarda yaşanan ve ölümle sonuçlanan öğrenci saldırıları, toplumda haklı bir infiale ve endişeye yol açtı”, “şiddet okula nasıl bu kadar kolay girdi?” gibi başlık ve “hayret” uyandıran açıklamaları şaşkınlıkla okuyorum.</p>
<p>Cumhuriyet tarihini başka tartışmalara bırakarak özellikle de AKP’nin iktidar olduğu son çeyrek yüzyılda eğitim adına Türkiye’de yapılanların asıl amacı Erdoğan’ın dilinden düşürmediği; “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” söyleminde açık cevabını buluyor.</p>
<p>“Dindar ve kindar nesil yetiştirme” projesini AKP iktidarının mücahit, müslüman, muhafazakar basını Yeni Akit Gaztesi’nin Maraş ve Siverek’teki okullarda yaşanan şiddet dalgasını bugün yaptığı haberde bir kez daha görüyoruz.</p>
<p>“Karanlık eller okullara uzandı” başlığını attığı haberine “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile milli bir müfredata kavuşan ve son dönemde hayata geçirilen ÇEDES protokolü, Ramazan Genelgesi, nisan ayını kapsayan “Maarifin Kalbinde Çocuk” temalı etkinliklerle şuurlu nesiller yetiştirmeyi amaçlayan okullarımıza yönelik zaman ayarlı kirli bir senaryo devreye sokuldu” şeklinde devam ediyor.</p>
<h3>Eleştirel düşünce</h3>
<p>“Dindar ve kindar nesil yetiştirme” hedefi, yalnızca bir söylem değil; eğitim politikaları, müfredat değişiklikleri ve okullar üzerinden adım adım hayata geçirilen ideolojik bir yönelim. Bugün yaşanan şiddet olaylarını “dış güçler”, “karanlık odaklar” gibi soyut ve sorumluluktan kaçan kavramlarla açıklamaya çalışan yaklaşım, aslında bu politikanın yarattığı sonuçları gizleme çabasından başka bir şey değil.</p>
<p>Çünkü çocuklara eleştirel düşünceyi, birlikte yaşam kültürünü ve farklılıklarla bir arada var olmayı öğretmek yerine; kutuplaştırıcı, ötekileştirici ve itaatkâr bir zihniyet dayatıldığında, bunun toplumsal karşılığının şiddet olarak geri dönmesi şaşırtıcı değil.</p>
<p>Eğitim alanı, bilimsel ve özgür bir zemin olmaktan çıkarılıp ideolojik bir şekillendirme aracına dönüştürüldükçe, ortaya çıkan tabloyu “komplolarla” açıklamak kolaydır; ancak gerçeklik çok daha yalındır: Bu şiddet, uzun süredir inşa edilen bu zihniyetin toplumsal yansımasından bağımsız değil.</p>
<p>Bu anlamıyla çocuğun  bilgisayarından, yakın dönemde büyük bir eylem gerçekleştireceğine dair 11/04/2026 tarihli o belgenin asıl sahibi bu devleti en tepeden “Dindar bir gençlik istiyoruz, dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” diyen bu ülkenin yönetim erkidir. Çocuğun WhatsApp profil fotoğrafına Elliot Rodger'ı koydurtan da gene bu sistemin kendisidir.</p>
<p>Mayıs 2014’te Kaliforniya Isla Vista’da 6 kişiyi öldürdüğü saldırıdan önce YouTube’a bir “intikam” videosu yükleyip ve uzun bir manifesto ile kendisini anlatan Elliot Rodger'ın “incel” olarak bilinen çevrimiçi topluluklarda yaygınlaşması ise nasıl bir dünyada yaşadığımızı göstermektedir.</p>
<p>Özellikle AKP iktidarı döneminde dizilerde daha da büyüyen hamaset, maço erkeklik ve mafya güzellemeleri, çocukların ve gençlerin zihninde “güç” ile “şiddet” arasındaki sınırı bulanıklaştırdı. Kurtlar Vadisi gibi yapımlarla normalleştirilen “devlet için her şey mubahtır” anlayışı, bugün “kahraman ecdat”, “milli mafya” gibi anlatılarla yeniden üretiliyor. Abdullah Çatlı gibi figürler etrafında kurulan filmler, diziler ve anlatılar, hukukun dışına çıkan, şiddeti meşrulaştıran karakterleri birer kahraman gibi sunarken; gençlere verilen mesaj açık oluyor: Amaç uğruna her yol mübah.</p>
<h3>Okula güvenlik unsuru yerleştirmek </h3>
<p>Böyle bir kültürel ve ideolojik atmosferde büyüyen bir kuşağın, şiddeti bir ifade biçimi olarak içselleştirmesi tesadüf değil, doğrudan bu sistemin ürettiği bir sonuçtur. Okulların bilimsel ve özgür düşüncenin üretildiği alanlar olmaktan çıkıp, itaatin, hamasetin ve güç fetişizminin yeniden üretildiği alanlara dönüşmesi halinde, karşımıza çıkan bu tabloyu “anlaşılmaz” ya da “şaşırtıcı” olarak tanımlamak mümkün değildir.</p>
<p>Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “olayın tüm boyutlarıyla inceleneceği ve eğitim ortamlarının güvenli hale getirileceği” yönündeki açıklaması elbette hiç kimseyi teskin edemez. Buna eşlik eden “her okula bir polis” önerisi ise hali hazırda uygulamada olan sorunu güvenlikçi bir çerçeveye sıkıştırmanın ötesine geçmeyecektir. </p>
<p>Çünkü “okullar kışla” mantığıyla kurulan her pedagojik düzen, güvenliği artırmak yerine şiddeti kurumsallaştırma riskini içinde taşır. Eğitim alanını sürekli denetim, gözetim ve disiplin mekanizmalarıyla kuşatan bir yaklaşım, sorunu çözmek yerine onun üretim koşullarını yeniden üretir.</p>
<p>Dolayısıyla mesele okullara daha fazla güvenlik unsuru yerleştirmek değil, bizzat bu şiddeti üreten ideolojik, kültürel ve siyasal iklimi dönüştürmektir. Aksi halde bugün “güvenlik” adıyla önerilen her adım, yarının daha derin bir toplumsal krizi için zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.</p>
<p>Okullarda yaşananların katliamlara dönüşerek daha da görünür olmasından sonra yapılması gerekenleri <a href="https://bianet.org/yazi/iyi-cocuklar-yetistirin-318706" target="_blank" rel="nofollow noopener">dün yazdığı makalesinde </a>Murat Çelikkan çok iyi bir şekilde anlatmıştı (1). </p>
<p>Tekrara düşmek adına bir kez daha altını çizmekte fayda var. Eğitimi yalnızca bilgi aktaran bir alan değil, vicdanın, adalet duygusunun ve sorumluluk bilincinin inşa edildiği bir yaşam alanı olarak ele almak gerekiyor. Çocuklara iyiyi kötüden ayırt edebilme ölçütü kazandırmak, haksızlık karşısında susmamayı öğretmek, insanı, hayvanı ve doğayı eşit bir etik çerçevede görebilmesini sağlamak eğitimin temel amacı olarak tanımlanmalıdır. Bu yaklaşım, okulu disiplin ve itaat üretiminden çıkarıp, özgür birey ve ahlaki özne üretiminin mekânı haline getirecektir.</p>
<h3>Vicdanlı, duyarlı, adaletli</h3>
<p>Eğitim kurumlarında milliyetçilik, ayrımcılık, erkek egemen dil ve üstünlük ideolojilerine kesinlikle kapılar kapatılmalıdır. Çocuklar kimsenin malı, özellikle de devletin kendi ıkçı/militer ideolojisini hamasetler ile işleyeceği bedenler değildir. Hiçbir milletin diğerinden üstün olmadığı, kültürel farklılıkların bir hiyerarşi değil zenginlik olduğu mutlaka anlatılmaldır.</p>
<p>Çocuklara çoğunluk baskısına karşı direnebilme, sorgulama ve eleştirel düşünme becerisi kazandırmanın önemi bir kez daha öne çıkıyor. Erkek egemenliğinin sorgulanması, kız ve LGBTİ+ çocuklarının eşit ve özgür bireyler olarak yetiştirilmesi ve cinsel yönelim farklılıklarına yönelik kabul ve destek de bu pedagojik yaklaşımın ayrılmaz parçaları olarak ortaya konmalıdır. Böylece eğitim, yalnızca “uyumlu birey” değil, aynı zamanda kendisini kuran, kendisinin farkında olan özgür bireylerin oluşmasına katkı sunacaktır.  </p>
<p>Okulu kışla mantığından çıkarıp, insan hakları ve eşitlik temelinde yeniden kurmayı başarmadan okullardaki zorbalık ve şiddet son bulmayacaktır. Vicdanlı, duyarlı, adaletli ve özgür bireylerin yetiştirilmesi sadece bireysel bir erdem değil, demokratik bir toplumun varlık koşulu olduğunu ele alınmalıdır.</p>
<p>Çünkü böyle bireyler olmadan ne eşitlikten ne özgürlükten ne de gerçek bir toplumsal barıştan söz etmek mümkün. Bu nedenle eğitim, bir itaat mekanizması değil; tam tersine, özgür bir toplumun en temel kurucu alanı olarak yeniden düşünüldüğünde ancak okullar hak ettikleri neşeli çocuklarına kavuşabilecektir.</p>
<p>  (EJA/EMK)</p>
<p>(1)  https://bianet.org/yazi/iyi-cocuklar-yetistirin-318706</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Okullarda şiddet tesadüf değil, sistemin sonucudur]]></title><link>https://bianet.org/yazi/okullarda-siddet-tesaduf-degil-sistemin-sonucudur-318813</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/okullarda-siddet-tesaduf-degil-sistemin-sonucudur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/okullarda-siddet-tesaduf-degil-sistemin-sonucudur-318813</guid><description><![CDATA[14 yıllık Eğitim Müfettişliği tecrübemle açıkça ifade etmeliyim ki; Siverek’ten, Kahramanmaraş’a uzanan bu şiddet sarmalı "münferit" birer olay değildir. "Münferit" kelimesi, artık sistemsel hataların üzerini örtmek için kullanılan bir bahaneye dönüşmüştür.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de son yıllarda giderek daha sık karşılaşılan bir gerçek var: okullar artık sadece öğrenme mekânları değil, aynı zamanda kontrol edilmesi zor bir gerilim alanına dönüşüyor.</p>
<p>Öğrenci şiddeti, akran zorbalığı ve zaman zaman silahlı saldırı vakaları, eğitim kurumlarının “güvenli alan” olma niteliğini sorgulatıyor. Bu tabloyu yalnızca “asayiş sorunu” olarak görmek kolaycı bir yaklaşım olur. Çünkü mesele, okulun kapısında değil; okulun içinde, hatta müfredatın ve eğitim anlayışının tam merkezinde başlıyor.</p>
<p>Gazi Üniversitesi’ndeki eğitim müfettişliği öğrenciliğim yıllarımda hocamız Prof. Dr. Yahya Kemal Kaya’nın <em>“İnsan Yetiştirme Düzeni”</em> adlı eserinde vurguladığı o sarsıcı gerçek bugün daha da berrak: “Eğitim, insanı bütün yönleriyle inşa etmiyorsa; geriye sadece bilgiyle donatılmış ama duygusal ve toplumsal açıdan sakatlanmış bireyler kalır.” İşte hocamızın belirttiği bu eksiklik, bazen sessizce bir kırılmaya, bazen de çok daha görünür bir şiddete dönüşür. Ortada açık bir gerçek var: Türkiye’de okullar artık sadece eğitim verilen yerler değil, aynı zamanda önlenebilir krizlerin yaşandığı alanlar haline gelmiştir. Ve bu durum bir tesadüf değil.</p>
<p>14 yıllık Eğitim Müfettişliği tecrübemle açıkça ifade etmeliyim ki; Siverek’ten, Kahramanmaraş’a uzanan bu şiddet sarmalı "münferit" birer olay değildir. "Münferit" kelimesi, artık sistemsel hataların üzerini örtmek için kullanılan bir bahaneye dönüşmüştür.</p>
<p>Her olaydan sonra aynı cümleler kuruluyor: “Gerekli önlemler alınacak.” “Güvenlik artırılacak.” “Soruşturma başlatıldı.”</p>
<p>Peki sonuç? Bir sonraki olay. Sorun hâlâ yanlış yerde aranıyor.</p>
<p>Okul kapısına güvenlik görevlisi koyarak, kamera sayısını artırarak veya koridorlarda devriye gezdirerek… Bir sistem kendini rahatlatabilir. Ama bir çocuğu kurtaramaz. Çünkü sorun  kapı değil. Sorun, o kapıdan içeri giren çocuğun ruh hâlidir.</p>
<p>Bugün eğitim sistemimiz, çocuğu anlamak yerine onu yönetmeye çalışıyor. Duyguyu görmek yerine davranışı cezalandırıyor. Bir öğrenci içine kapanıyor → “uyumsuz” deniyor. Öfkeleniyor → “disiplinsiz” deniyor. Ve sistem, anlamadığı her şeyi dışarı itiyor. İşte kırılmada tam burada başlıyor.</p>
<p>Sosyolojide   Toplumla bağın koptuğu, bireyin kendini hiçbir yere ait hissetmediği anı, “anomi” kavramı ile açıklıyor. Bu kavram bu günkü  okul ve eğitim sistemimizi anlatmak için neredeyse birebirdir. Çünkü bugün bazı öğrenciler için okul tam olarak böyle bir yerdir. Kendilerini ne ait hissediyorlar, ne görülüyorlar, ne de gerçekten dinleniyorlar.</p>
<p>Yine psikoloji bilimi  bize “Büyük eylemlerden önce niyetler dışarı sızar.” Demektedir. Yani bu çocuklar aslında konuşuyordu. Ama bizim eğitim sistemimiz ve sistemin yapılanması bunu duymuyor ve göremiyor. Çünkü sistemin böyle bir refleksi yok.</p>
<p>Okullarda Rehberlik servislerinin  yetersizliği var.* Rehber öğretmen eksikliği; bir öğrencinin  bu noktaya gelene kadar yaşadığı travmaları fark edecek uzman gözlerin okulda bulunmaması anlamına gelmektedir. Rehberlik servislerinin yetersizliği, öğrencilerin psikolojik ihtiyaçlarının anlaşılmasını engellemektedir.</p>
<p>Bir insan, yıllarca yalnızca rekabet, sıralama ve başarısızlık korkusu içinde yetiştirildiğinde; okul onun için bir gelişim alanı olmaktan çıkıp bir baskı alanına dönüşür. Baskı ve sorunlar biriktiğinde ise, bazen sessizlik olur, bazen de patlama.</p>
<p>Bugün açıkça konuşmak gerekiyor: Bu olaylar bir güvenlik açığı değil, bir yönetim zaafıdır.</p>
<p>Çünkü: Riskli öğrenciyi erken tespit eden bir mekanizma yok. Psikolojik destek sistemi kağıt üzerinde kalıyor. Okul içi şiddeti önleyen bütüncül bir politika yok. Ve en önemlisi: Sorun kabul edilmiyor.</p>
<p>Türkiye’de eğitim tartışmaları çoğu zaman teknik başlıklara sıkışıyor: sınav sistemi, müfredat, ders saatleri… Oysa asıl mesele daha derinde: Nasıl bir insan yetiştiriyoruz?</p>
<p>Okulda yaşanan şiddet olayları, bu soruyu artık ertelenemez hale getiriyor. Çünkü eğitim sadece bilgi üretmez; aynı zamanda karakter, ilişki biçimi ve toplum algısı üretir.</p>
<p>Ve belki de en önemli gerçek şudur:</p>
<p>Eğer okul insanı iyileştirmiyorsa, başka yaralar üretmeye başlayabilir.</p>
<p>Bir devlet, en çok kimi koruyarak ölçülür? Tabi ki Çocuklarını.</p>
<p>Eğer çocuklar okulda bile güvende değilse, kendini okula ait hissetmiyorsa, orada sadece bireysel hatalar değil, sistemsel bir başarısızlık vardır.</p>
<p>Sorulması gereken  doğru soru şu:</p>
<p>Bu kadar işaret varken, neden hiçbir şey yapılmadı? Ve artık en sert cümleyi kurmanın zamanı: Bu çocuklar bir günde kaybedilmedi. Bir sistemin ihmaliyle, göz göre göre kaybedildi.</p>
<p>(MY/EMK)</p>
<p>*(MEB  mevzuatına göre rehber öğretmen (psikolojik danışman) norm kadroları okul türüne ve öğrenci sayısına göre değişmektedir: İlkokullarda <strong>300</strong>, ortaokul ve imam hatip ortaokullarında <strong>150</strong>, anaokullarında <strong>150</strong> öğrenci sınırına ulaşıldığında 1 rehber öğretmen normu verilmektedir.)  </p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Yaşadığımız Evler"in politik yönü üzerine birkaç söz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yasadigimiz-evler-in-politik-yonu-uzerine-birkac-soz-318833</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/yasadigimiz-evlerin-politik-yonu-uzerine-birkac-soz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yasadigimiz-evler-in-politik-yonu-uzerine-birkac-soz-318833</guid><description><![CDATA[Romanın dili, kurgusu, ev ve evsizlik teması üzerine çok şeyler yazılacağından ve konuşulacağından eminim. Ben bu yazıda Yaşadığımız Evler’in politik tarafına değindim]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Öyküleriyle çok sevdiğim Başar Yılmaz bu sefer bir romanla karşımıza çıktı. Onu önce “<em>Beni Hatırla</em>”, sonra da “<em>Kara Kışın gün Işığı</em>” kitapları ile tanımıştım. İyi bir öykücü olduğuna dair benim şahitliğimin çok da önemli olmadığının farkındayım, buna ihtiyacı olmayacak kadar güzel öyküler yazıyor çünkü.</p>
<p>Şunu belirterek başlamak istiyorum bu yazıya. Bu yazı bir inceleme yazısı değil, bir okur yazısı. İnceleme yazılarını bu işi gerçek manada yapan yazarlara bırakıyorum. Biliyorum ki, gerçek bir inceleme yazısı yazmak özel bir bilgi ve donanım gerektiriyor. Ben burada bir okur olarak, güzel bir roman okuduktan sonra yaşadığım heyecanı ve mutluluğu, kendimce fark ettiğim birkaç güzelliği sizlerle paylaşmak istiyorum. </p>
<p>Bir öykücünün, -hele ki bu öykücü yazdıklarını çok beğendiğim bir öykücüyse- ilk romanının çıkacak olması beni hep çok endişelendirir. Her ne kadar ilk kitabı olan “Beni Hatırla” bir romansa da onun yazıda ustalığı öyküleriyle olmuştur. Öyküden romana geçiş her zaman biraz netamelidir ve benim, öyküden romana geçen öykücülerde yaşadığım hayal kırıklıkları arşivim epeyce yüklüdür. Bu durum birazcık da öykü ve romanın dinamiklerinin farklı olması ve bu şerit değişikliğinde öykücülerin yaptığı kazalarla ilgili sanırım.</p>
<p>Başar Yılmaz bana bu hayal kırıklığını yaşatmadı. Öykücülerin bu geçişte sıklıkla düştüğü tuzaklardan arınmış, olgun ve usta işi bir romandı okuduğum.</p>
<p>Hak ettiği kadar olmasa da üzerinde konuşuldu bu romanın. Engelli bir kardeşin yükü üstüne bırakılan Cihan’ın ruh hali üzerinden, “ev” kavramı ve romanda evin çağrıştırdıkları üzerinden, dilin güzelliği yanında şehirli bir dilin kullanılması üzerinden romanla ilgili değerlendireler yapıldı. Bu değerlendirmelerin hepsine katılıyorum elbette.</p>
<p>Ama ben bu yazıda, kitabın değerlendirileceğini pek zannetmediğim, rahatlıkla gözden kaçabileceğini düşündüğüm “politik” tarafı üzerine birkaç söz söyleyeceğim.</p>
<p>“<em>Yaşadığımız Evler</em>” bir geçmişle hesaplaşma romanıdır bu net, ama bu kadarla sınırlı değildir. Başar Yılmaz nispeten ince sayılacak bir romanın satır aralarına çok güçlü politik arka planlar eklemiştir. Roman yavaş yavaş ilerlerken, Cihan’ın yıllar sonra anneannesinin cenazesi için döndüğü kasabada yedi gün kalırken ve şaşırtıcı şeyler yaşarken bir taraftan da çocukluğundan bugüne olan hikayesini okuruz. Roman politik bir zemini okurun önüne sermiyor, içine gömüyor. Ben burada o zemine derin bir kazı yapmak istiyorum.</p>
<p><strong><em>Erdi</em>:</strong> Cihan’ın babası, 1980 darbesinden sonra “siyasi sakıncalı” görülerek öğretmenlikten atılmış, hayatını seyyar ayakkabıcılık yaparak iyi kötü sürdürmeye çalışan, yorgun, başına gelenlerden dolayı öfkeli bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Başar Yılmaz bunu romanda küçücük bir paragrafla ama çok etkili bir şekilde anlatmış: “<em>Babamı öğretmenlikten atmışlar, zararlı demiş devlet, istememiş. Her üzüldüğünde, kızdığında, sarhoş olduğunda dönüp dolaşıp bundan bahsediyor. Babam o günden kurtulamıyor! Lafın sonunu, ‘Mesleğimi aldılar ulan elimden! Orta yere it gibi attılar!</em>”</p>
<p>Romana tam burasından baktığımızda aslında romanın kırılma noktasının bu bölüm olduğunu görürüz. Eğer Erdi öğretmenlikten atılmasaydı, ayakkabıcılık yapmak zorunda kalmayacak, öfkeli, kırgın ve umutsuz olmayacak, kardeşi Evren’in yükü Cihan’ın bu kadar omuzlarına binmeyecek, Cihan’ın annesi bu kadar kızgın ve tükenmiş olmayacak ve en sonunda Cihan çocukluğunu eserekli anneannesinin yanında geçirmeyecek, hayatta böylesi bir tutunamayan olmayacaktı. Zincirin her halkası; baba, anne, kardeş ve Cihan, tek bir siyasi kararın nesiller boyu uzanan gölgesini görünür kılıyor.</p>
<p>1980 yılında beş yaşındaydım, benim babam da Cihan’ın babası gibi öğretmendi. Babam da sakıncalı piyade görülmüş ve önce üç ay hapse atılmış sonra kısa süreliğine meslekten uzaklaştırılmıştı. O günleri beş yaşında yaşayan bir çocuk olarak Cihan’ı çok iyi anladığımı, Başar Yılmaz'ın, 12 Eylül'ün çocuklarına kendi hikayelerinin romanını yazdığını belirtmek isterim.  </p>
<p><strong><em>Hoca</em></strong>: Cihan’ın kasabada mobilet kiraladığı, çok da iyi çalışmayan kırtasiye-kitapçının sahibi. Hocalığının nereden geldiğini bilemiyoruz, öğretmen mi, cami hocası mı belli değil. O da zaten bu soruları geçiştiriyor. İlerleyen bölümlerde onun da bir sakıncalı piyade olduğunu anlıyoruz. Görünürde köpeği Ceyar’la kasabada kendi halinde bir yaşamı varmış gibi olan bu adamın arka planda yaşamının zorluklarla geçtiğini, siyasi tercihlerinin bedelini ödeyerek bu ıssız kasabaya savrulduğunu görüyoruz. Kitapta belirtilmese de bu bana başka sürgünleri, Aslı Erdoğan’ı, Fırat Ceweri’yi, Arzu Yıldız’ı ve binlerce sürgündeki okumuş yazmış insanı çağrıştırıyor. Başar Yılmaz çok az şey söyleyerek zihnimde birçok kapıyı aralıyor.</p>
<p><strong><em>Kasaba insanları</em></strong>: Kasaba ve kasaba insanları romanın en önemli kahramanları. Arka planda toplumsal yozlaşma ve kötülüğün bu kasaba insanlarında nasıl cisimleşmiş bir hale büründüğünü görüyoruz. Başar Yılmaz kahramanları aracılığıyla keskin sosyolojik tespitler yapıyor. Kasaba insanlarının menfaatçi, iki yüzlü, ahlaksız ve güvenilmez oluşlarını sanki kahramanların özellikleri gibi anlatırken aslında bir prototip oluşturduğunu görüyoruz. Cihan’ın yokluğunda kasabada işlerini takip eden Affan’ı tanıyoruz en çok. Roman ilerledikçe karanlığı ve kötülüğü artan bir karakter Affan. Cihan’la şu diyaloğu sadece Affan’ın karakterini değil topyekûn bir toplumsal karakteri ortaya koyuyor:</p>
<p><em>“Motoru hoca denilen birinden kiraladım.” Manalı gülümsedi, görmezden geldim, o ise açıklamaya girişti manasını. “Bilmeyen öğretmen sanır da asılsız… Bir zamanlar kod adıymış.” “Kod adı?” “Anarşik işler, sürgün dolaştı habire, uzun hikâye, sen yine de pek dolanma etrafında Cihan Bey,” diye tembihledi. </em></p>
<p>Şu kısacık diyalog bu ülkede yıllardır değişmeyen toplumsal yaklaşımı anlatmada çok başarılı kesinlikle. Başar Yılmaz bu açıklıkta anlatmamış olsa bile, bütün mücadelesini köylüler daha iyi yaşasın diye veren Deniz Gezmiş’i Gemerek’te ihbar eden, Pazarcık’ta can ciğer olduğu komşusunun kapısına bir gecede kırmızı çarpı atarak linç eden, evinde saklandığı kardeşini, oğlunu ihbar eden köylüyle/kasabalıyla Affan’ın aynı soydan geldiğini anlıyorsunuz. Karıları kızları konusunda ahlak abidesi kesilen kasabalıların, söz konusu olan başkasının karıları ve kızları olduğunda nasıl bir vampire dönüştüklerini satır aralarında sessiz sessiz anlatmış yazar. Orhan Kemal’den Kemal Tahir’e uzanan çizgide taşrada arka planın kokuşmuşluğunu göz önüne seriyor.</p>
<p><strong><em>Zehra (Zia):</em></strong> Affan’ın Cihan’a hısım diye tanıttığı bir kız Zehra. Başar Yılmaz üstü kapalı anlattığı için ben de bu örtüyü kaldırmak istemiyorum. Muhtarıyla, kasabanın diğer erkekleriyle pis bir insan kaçakçılığı işinin mağduru Zehra. Kasaba insanının yozlaşmasının bir başka karanlık yönü… Bir işe yaramamanın vicdan azabını yaşayan Cihan’ın sonunda bir işe yaramasını sağlayan bir kurtuluş kapısı. Başar Yılmaz, tüm dünyada git gide daha da büyük bir sorun haline gelen, göçmenlik, kaçaklık, göçmenlere olan kötü muamele ve suistimali Zehra özelinde en insani ama tam da böyle yaptığı için en politik haliyle anlatmış.</p>
<p><strong><em>Müyesser Hanım:</em></strong> Cihan’ın anneannesi bence bu romanın en politik ve en insani kahramanı. Cihan’ın başlarda haksızlık yaptığı ama cenazesi için kasabaya geldiğinde bambaşka boyutlarını görerek yeniden tanıdığı bir kadın. Erdi’ye göre “Eserekli Müyesser”, deli bir kadın. Ama yaptıklarına ve hayat karşısındaki tutumuna, daima ezilenden, mağdurdan yana olmasına, iyilik söz konusu olduğunda parayı önemsememesine, hak edene ağzını bozmasına, kocası Sadi Bey’den sonra hayatta dimdik duruşuna, Cihan’dan beklentisizliğine bakılınca romanın en güçlü karakteri ve en politik kişisi “Eserekli Müyesser”.</p>
<p><em>Yaşadığımız Evler</em>, çocukluğun geçtiği coğrafyaya geri dönüp kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmasını tamamlamaya çalışan bunalımlı bir şehirlinin sıradan bir hikayesi gibi başlarken, roman ilerledikçe güçlü bir politik metinle karşı karşıya bırakıyor bizi. Bu ülkede onlarca yıldır giderek artan zulümlere, haksızlıklara, sosyal çürümeye sessiz ama derinden dalıyor yazar. Anlatırken sesini yükseltmiyor, hep o Cihan’ın sesindeki kırık tonla anlatmaya devam ederken korkunç şeyler öğreniyoruz. Politik bir metin üretirken bunu okurun gözüne sokmuyor, zeki okur satır aralarından yazarın ne söylemek istediğini çok iyi bir şekilde anlıyor. Topluma tuttuğu vizörü ustalıkla gezdiriyor ve bize iyi bir film izletiyor.</p>
<p>Vizör ve film demişken söylemeden geçemeyeceğim. Tıpkı politik tarafı gibi bu romanla ilgili çok konuşulmayacağını zannettiğim bir konuya da değineceğim. <em>Yaşadığımız Evler</em> romanı gerek orman içindeki kasabanın görselliğiyle gerek kahramanların nitelikleriyle gerekse de anlattığı hikâye ile çok iyi bir sinema filmi olacak niteliklere sahip. Yılmaz'ın bu sessiz politik dili aslında Nuri Bilge Ceylan'ın görsel estetiğine yakın bir yerde duruyor çünkü. O tekinsiz ve sisler içindeki orman kasabası güzel bir NBC filmine set olabilecek nitelikte.</p>
<p>Romanın dili, kurgusu, ev ve evsizlik teması üzerine çok şeyler yazılacağından ve konuşulacağından eminim. Ben bu yazıda <em>Yaşadığımız Evler</em>’in politik tarafına değindim. Günümüz Türk romanının iç dünya sıkışıklığında <em>Yaşadığımız Evler</em>, kolektif tarihe dönmeyi başarabilen nadir metinlerden biri.</p>
<p>Bu yazının, romanı yeni okuyacak okurlarda, politik satır aralarına -hatta benim de kaçırmış olabileceğim kimi yerlere- daha bir dikkatli yaklaşmaya yardımcı olmasını umarım.</p>
<p>(AK/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sarının zehri, yeşilin inadı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sarinin-zehri-yesilin-inadi-318838</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/sarinin-zehri-yesilin-inadi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sarinin-zehri-yesilin-inadi-318838</guid><description><![CDATA[Toprak aynı toprak, gökyüzü aynı gökyüzü ve dallarımız hala yeşermedi. Biz dalları yeşermeyenler, baharın ne demek olduğunu herkesten iyi biliriz. Ve biliriz ki sürgün verecek her dalımız]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">"asma bahçelerinde dolaşan güzelleri<br>buhtunnasır put yaptı<br>ben ki zamansız bahçeleri kucakladım<br>güzeller bende kaldı<br>İbrâhîm<br>gönlümü put sanıp da kıran kim"<br>Asaf Halet Çelebi</p>
<p>Her rengin kendince hüküm sürdüğü alaca bir dünyada yaşıyoruz. Kimi renkler vardır keyfimize keyif katar, kimileri ise bizi karamsarlığa sürükler. Bazı renkler bizi ısıtırken, bazıları soğuktan içimizi ürpertir. Renk vardır yaşlılığı simgeler, renk vardır gençlikle özdeşleşir. Öyle ya da böyle her renk kendini yaşar.</p>
<p>Peki, bunca rengin arasında en kıdemlisi, en deneyimlisi ya da en yaşlısı hangisidir? Bu sorunun peşine düştüğümde bulduğum cevapla çok şaşırdım. Yanıt olarak renklerin en görmüş geçirmişleri diyebileceğim siyah ya da laciverti beklerken; zihnimde ilk gençlikle işaretlenmiş pembe ile karşılaştım. Hem de parlak pembe.</p>
<p>Sahra Çölü’nde günümüzden 1,1 milyar yıl öncesine tarihlenen, fosilleşmiş bakterilerden günümüze kalmış pembe. Böylece pembe yerküremizdeki renklerin öncülü olarak tescillenmiş. İlginçtir Türkçedeki pembe kelimesinin kökü Farsça pamuk anlamına gelen panba sözcüğüne dayanıyormuş. Başta pamuk anlamında kullanılan bu sözcük zamanla renk anlamını kazanmış. İnsan ister istemez pembe kelimesinin bu farklılaşmasının pamuk şekeri ile bir bağlantısı var mı diye düşünüyor.</p>
<p>Renklerin öncülü pembe renk iken acaba insanın kullandığı ilk renk hangisidir? Aklıma ilk olarak yine siyah geldi. Adını Farsçadan aldığımız bu renkle tarih öncesinin insanları yaklaşık beş yüz bin yıl önce ateşi kontrol etmeye başladıktan sonra tanışmış olsa gerek. Ellerine aldıkları kömürleşmiş odun veya kemik parçaları ile insanlığın ilk sanatsal üretimlerini mağara duvarlarına çizmiş olabileceklerini düşünüyorum.</p>
<p>Ancak günümüze ulaşan kanıtlara göre, mağara duvarlarına çizilmiş ilk duvar resimlerinde bizi selamlayan renk kırmızıdır; aşı boyası kırmızısı. İçerisinde demir oksit bulunan kilin mağara duvarında bıraktığı bu renkle insanın on binlerce yıl öncesine ait zihin dünyası günümüze taşınmıştır.</p>
<p>Eskinin insanları kırmızıyı çok sevmiş olsa gerek ki farklı yollardan da bu<strong> </strong>renge ulaşmışlar. Anavatanı Güney Amerika olan ve yaşamını kaktüsler üzerinde geçiren Dactylopius coccus adlı bir böceği kurutup sonrasında döverek kırmızı rengi elde etmişler. Bu böceğin Arapça ve Farsçadaki bir adının da kırmız olduğunu söylemem sanırım bu rengin dilimize nasıl girdiğini anlatması açısından yeterlidir.</p>
<p>Renklerin genci, yaşlısı olur da muktediri olmaz mı? Olur elbet. Kendileri renklerin hükümdarı ya da daha doğru ifadeyle hükümdarların rengi olan Tyrian morudur. İsmini Lübnan'ın Sur (Tyre) şehrinden alan bu rengin öyküsü tarihin mor insanları Fenikelilere kadar uzanmaktadır. Milattan önce XV. yüzyılda Kenan kıyılarında bulunan Murex adlı bir deniz salyangozundan üretilen bu renk döneminde o kadar pahalıymış ki, bu renkle boyanan kumaşları yalnızca hükümdarlar giyebilirmiş. Her ne kadar bu renk ilk olarak bir salyangozdan üretilmiş olsa da dilimize böğürtlenin rengine atıfla Ermeniceden girmiştir.</p>
<p>Bence sarıya ayrı bir önem vermişiz. Ne de olsa bir yandan altının, diğer yandan da güneşin rengi. Sarıya, ilk olarak Paleolitik Çağ'da aşı boyasının hayvan yağında sabitlenmesi ile ulaşmaya çalışmış geçmişteki insanlar. Sarının tonundan memnun kalmamış olmalılar ki değişik yöntemlerle farklı tonlarına ulaşmaya çalışmışlar.</p>
<p>Bu yöntemlerden biri de kurşunla antimon elementinin karıştırılarak yüksek sıcaklıkta fırınlanmasıdır. Antimon ki doğada yalnız bulunmayı sevmediği için Yunanlılar αντι ve μονος kelimelerinin birleşiminden bu adı üretmişler. Kükürtle birleştiğinde siyah renk alıp sürme olarak kullanılmış olan antimon, kurşunla birleştiğinde de kırmızımsı bir sarıya dönmüş ve seramiğin sırlanmasında kullanılmış.</p>
<p>Günümüzde Napoliten sarısı olarak bilinen Antimon sarısı Babil döneminin popüler rengiymiş. Dönemin kralı II. Nebukadnezar, Babil'i ve eşi Kraliçe Amytis için yaptırdığı asma bahçelerin inşasında kullandığı tuğlaları sarı renge boyamak için bu yöntemi kullanmış. Nebukadnezar'ın bilmediği şey ise kurşunla antimon karışımından elde edilen bu rengin zehirli olduğu imiş. </p>
<p>Her ne kadar kaynaklar Nebukadnezar'ın doğal sebeplerle öldüğünü bildirse de, kralın yaşamının bir döneminde yedi 'vakit' süresince delirdiğine dair rivayetler vardır.</p>
<p>Eski Ahit'in 27. kitabı olan Daniel Kitabı'nda Nebukadnezar'ın bir düş gördüğü ve düşü kimsenin yorumlayamadığı anlatılır. Sonunda kralın gördüğü düşü Daniel yorumlar. Daniel'in yorumu gerçekleşir ve kitapta Nebukadnezar için; "İnsanlar arasından kovuldu. Öküz gibi otla beslendi. Bedeni göğün çiyiyle ıslandı. Saçı kartal tüyü, tırnakları kuş pençesi gibi uzadı." yazmaktadır. Belki de bu delirme halinin Babil'i baştan aşağıya boyadığı sarı renkle bir ilişkisi vardır.</p>
<p>İbranice anlamı "Nebo*, sana hizmet edeni koru" anlamına gelen Nebukadnezar, tarihte Yehuda Krallığını sonlandırarak Kudüs'ü ele geçiren ve Süleyman Mabedini yağmalayarak yerle bir eden kral olarak bilinmektedir. Aynı Nebukadnezar Akadcada Nabukudurriusur, Türkçede ise Buhtunnasır adıyla anılmaktadır.</p>
<p>Yazının başında Asaf Halet Çelebi'nin İbrahim şiirinin son bölümünü alıntıladım. Şair bu şiirini İbrahim peygamber kıssasından yola çıkarak kaleme almış. Aralarında yaklaşık 1400 yıl olan İbrahim Peygamber ile Buhtunnasır'ı yani II. Nebukadnezar'ı bu şiirin dizelerinde hemhal etmiştir. Aslında biz bu şiirin dizelerine Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulundan aşinayız. 7 Mayıs 2025 günü DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen konuşmasını bu şiirle tamamlamak istemiş ancak süresi yetmediği için şiir yarım kalmıştı. Bunun üzerine o gün TBMM başkanvekili olan Sırrı Süreyya Önder yarım kalan şiiri tamamlamıştı.</p>
<p>Sırrı Süreyya’nın o kürsüde kim bilir kaç kez sözü kesilmiş, kaç kez yarım kalmıştı. İçeride geçen yedi yılın, içeride ve dışarıda verilen her kavganın, 'Ben ağaçların da vekiliyim' diyerek iş makinelerinin önüne dikilmenin ağırlığıyla oturuyordu orada. Belki de bu yüzden, bir şiirin yarım kalmasına gönlü razı gelmedi. Şiiri tamamladıktan sonra da ekledi: “Dalları yeşermeyenlere gelsin.” O söz şimdi söyleyenin ardında kalan bir vasiyet gibi…</p>
<p>Evet, hala her rengin kendince hüküm sürdüğü alaca bir dünyada yaşıyoruz. Toprak aynı toprak, gökyüzü aynı gökyüzü ve dallarımız hala yeşermedi. Biz dalları yeşermeyenler, baharın ne demek olduğunu herkesten iyi biliriz. Ve biliriz ki sürgün verecek her dalımız tomurcuklanmadan önce toprağın karanlığında uzun bir mücadele verir. Ve biz dalları yeşermeyenler içimizde hala bıkıp usanmadan baharın provasını yapan bir mevsim inadı taşırız.</p>
<p>(HU(EMK)</p>
<p><strong>Meraklısına not: </strong></p>
<p>* Nebo, genellikle Batı Sami dillerinde, özellikle İbranice'de "yüksek yer, tepe" anlamına gelir. Aynı zamanda Babil mitolojisinde bilgelik tanrısının adıdır.</p>
<p>Yazının son paragrafı Emre Darmancı’nın 5 Kasım 2025 günü Kesin Karar Gazetesinde yayımlanan ’Dalları Yeşermeyenler’ yazısından ilhamla yazılmıştır.</p>
<p>Kumran'da bulunan Ölü Deniz Parşömenleri arasında yer alan Nabonidus'un Duası’nda (4Q242), Babil'in son kralı Nabonidus'un (MÖ 556-539) Tayma'da geçirdiği yedi yıllık deri hastalığı ve Yahudi Tanrısı'na dua ederek iyileşmesi anlatılır. Aramice olan bu metin, Daniel Kitabı'ndaki Nebukadnezar'ın delilik hikâyesiyle benzerlikler taşır. Bazı yazarlar Nabonidus ile Nebukadnezar'ın karıştırılmış olabileceğinden bahseder.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Berlin’de hakimler var, Dersim’de hukuk…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/berlinde-hakimler-var-dersimde-hukuk-318806</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/seyhmus-diken.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/berlinde-hakimler-var-dersimde-hukuk-318806</guid><description><![CDATA[Doğrusu Dersim’in kadın başsavcısının hukukun feryat figan zamanlarında bu cesur kararını sosyal medyada gördüğümde nedense o malum şarkının iki dizesi dilime dolandı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hikâye 1750 yılına ait. 18 ve 19. yüzyıl Berlin merkezli eski Almanya’nın Prusya Kralı Büyük Friedrich Potsdam’daki devasa bir ormanlık alanın hafif tepelik bir noktasındaki görünümü ve konumu güzel yerindeki bir değirmeni yıktırıp oranın da içinde yer alacağı koca bir saray yaptırmak ister. </p>
<p>Değirmenci değirmeninin yıkılmasını kabul etmez. Kralın adamlarınca büyük paralar teklif edilmesine rağmen değirmenini satmaz krala… </p>
<p>Kral öfkelenir ve “Burayı zorla alabileceğimi bilmiyor olamazsın! Benim çok askerim var. Senin kimin, neyin var? Neyine güveniyorsun?” der değirmenciye… </p>
<p>Değirmenci gayet sakin o tarihi yanıtı verir: “Evet sen kralsın, gücün, askerin var. Ama Berlin’de de hâkimler var. Ben de onlara güveniyorum.” der.</p>
<p>Kral bir süre düşünür ve bir köylü değirmencinin bu tavrına karşı “Hiçbir güç, hiçbir iktidar, kral dahi olsa adaletten üstün değildir” sözünü ederek sözünü tarihe geçirir ve ısrarından vazgeçer.</p>
<p>Kral sarayını değirmenin yakınına kurar ve değirmenci ile de dost olurlar. Hatta değirmenci ekmek yapıp yollar krala hem de her gün… </p>
<p>Alman kralı II. Friedrich’in “Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelir” sözü de o yıldan bu yana asırlardır bu öyküye dayandırılır… </p>
<p>Yıllar önce Berlin’e gittiğimde dostlarım ilgimi çekeceğine inandıklarından beni oraya götürdüler. Koca saray ormanlık alanını gezdiren tur ringi o değirmenin önünden başlayıp kralın sarayında bir ara durak yapıp sonra tekrar değirmenin önünde bitiyordu.</p>
<p>Potsdam, Berlin’e 26 kilometre mesafede önemli bir şehir. İkinci dünya savaşı sonrası ikisi Tahran ve Yalta’da yapılan konferansların üçüncüsü de Potsdam’da Cecillienhof Sarayında yapılır. En önemli maddesi “Almanya’nın savaş sonrası Nazizim’den arındırılmasıdır”.</p>
<p>İhtimaldir ki, Potsdam; değirmenci üzerinden hukuk dersinin iki asır evveliyatı nedeniyle boşuna seçilmemiş(ti). Ve elbette Cecillienhof Sarayı da ll. Friedrich’in sarayı ve değirmenin de olduğu gibi Havel Nehri kıyısında yer alıyor. İçinden, yanından yöresinden nehirlerin geçtiği şehirlerin aynı zamanda tarih yazdığını da unutmamak gerekir. Almanya için Havel Nehri ve Potsdam da öyle…</p>
<p>Sahi size bunları neden mi yazdım. Malum bir kaç gün önce Dersim’in kadın Cumhuriyet Başsavcısı, üzerinden altı yıl geçen ve 5 Ocak 2020 tarihinden bu yana bir “kayıp vakası” olarak dillendirilen üniversite öğrencisi Gülistan Doku dosyasını titiz bir çalışmayla yeniden açarak aralarında dönemin valisinin oğlunun da yer aldığı failleri gözaltına aldırdı.</p>
<p>Doğrusu Dersim’in kadın başsavcısının hukukun feryat figan zamanlarında bu cesur kararını sosyal medyada gördüğümde nedense o malum şarkının iki dizesi dilime dolandı;</p>
<p>“Gecenin en siyahında</p>
<p>Umudun bittiği yerdeyim…”</p>
<p>Her şeye rağmen yine de umudu diri tutup yitirmemeli…</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kolajen takviyeleri: Bilimsel gerçekler ile pazarlama arasında]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kolajen-takviyeleri-bilimsel-gercekler-ile-pazarlama-arasinda-318837</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/kolajen-takviyeleri-bilimsel-gercekler-ile-pazarlama-arasinda.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kolajen-takviyeleri-bilimsel-gercekler-ile-pazarlama-arasinda-318837</guid><description><![CDATA[Bilimsel veriler, kolajenin belirli alanlarda fayda sağlayabileceğini gösteriyor. Ancak bu fayda, çoğu zaman iddia edildiği kadar geniş değil.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda sağlık ve beslenme alanında hızla büyüyen bir pazar var: kolajen takviyeleri. Tozlar, kapsüller ve içecekler aracılığıyla sunulan bu ürünler; gençlik, güç ve sağlıklı bir beden vaadiyle tüketiciye ulaşıyor. Ancak bilimsel veriler bu vaadi ne kadar destekliyor?</p>
<p>Kolajen, insan vücudunda en bol bulunan proteinlerden biri. Özellikle bağ dokuların, tendonların ve cildin yapısında kritik rol oynuyor. Yaşla birlikte üretiminin azalması, takviye kullanımını cazip hale getiriyor. Fakat bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: kolajen bir “tam protein” değil.</p>
<p>Beslenme bilimine göre tam proteinler, kas gelişimi için gerekli tüm temel amino asitleri içerir. Kolajen ise özellikle kas yapımı için kritik olan bazı amino asitleri yeterli düzeyde barındırmaz. Bu nedenle spor biliminde uzun süredir daha sınırlı bir protein kaynağı olarak değerlendiriliyor.</p>
<h3><strong>Araştırmalar ne söylüyor?</strong></h3>
<p>Yakın dönemde yayımlanan geniş kapsamlı bir network meta-analiz, direnç antrenmanı yapan bireylerde farklı protein takviyelerini karşılaştırdı. Çalışma, kolajen ve whey proteinin plaseboya kıyasla etkili olduğunu; hatta bazı ölçümlerde kolajenin daha yüksek kas gücü artışıyla ilişkili olabileceğini öne sürdü.</p>
<p>Ancak bu bulgunun önemli bir sınırlılığı var:</p>
<p>Bu analizde proteinler çoğu zaman doğrudan birbirine karşı test edilmedi. Sonuçlar, farklı çalışmaların istatistiksel olarak karşılaştırılmasıyla elde edildi. Bu da “kolajen daha iyidir” sonucunu kesin olmaktan uzaklaştırıyor.</p>
<p>Daha kontrollü deneyler ise daha temkinli bir tablo çiziyor. Randomize kontrollü çalışmalarda, whey proteinin kas protein sentezini artırmada kolajene kıyasla daha etkili olduğu gösteriliyor.</p>
<p>Benzer şekilde bazı araştırmalar, kolajen takviyesinin kas performansı veya toparlanma üzerinde belirgin bir üstünlük sağlamadığını ortaya koyuyor.</p>
<h3><strong>Farklı işlevler, farklı proteinler</strong></h3>
<p>Bilimsel literatürde giderek netleşen bir ayrım var:</p>
<p><em>Whey protein:</em> Kas gelişimi, toparlanma ve performans</p>
<p><em>Kolajen</em><em>:</em> Cilt, eklem ve bağ dokusu desteği</p>
<p>Bu ayrım, aslında iki proteinin birbirinin alternatifi değil, farklı ihtiyaçlara yanıt verdiğini gösteriyor. Nitekim bazı yeni çalışmalar, kolajen ve whey’in birlikte kullanımının kas ve bağ dokusu sentezini aynı anda destekleyebileceğini de ortaya koyuyor.</p>
<h3><strong>Pazarlama dili mi, bilim mi?</strong></h3>
<p>Kolajen ürünlerinin yükselişi, yalnızca bilimsel gelişmelerle açıklanamaz. Sosyal medya, influencer kültürü ve “anti-aging” söylemi bu ürünlerin yaygınlaşmasında belirleyici rol oynuyor. Ancak mevcut veriler, kolajenin mucizevi bir çözüm olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Özellikle kas gelişimi söz konusu olduğunda, hâlâ güçlü kanıtlar whey protein lehine.</p>
<p>Bu noktada temel soru değişiyor:</p>
<p>Kolajen gerçekten ihtiyaç mı, yoksa modern yaşamın ürettiği bir “eksiklik hissi”nin ürünü mü?</p>
<h3><strong>Sonuç</strong></h3>
<p>Bilimsel veriler, kolajenin belirli alanlarda fayda sağlayabileceğini gösteriyor. Ancak bu fayda, çoğu zaman iddia edildiği kadar geniş değil. Kolajen ne tamamen etkisiz ne de mucizevi bir çözüm. Belki de asıl mesele, tek bir takviyeye anlam yüklemek yerine, sağlığı bütüncül bir yaklaşımla düşünmekte yatıyor.</p>
<p>(HŞ/EMK)</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p><em>Health.com, Collagen vs. Whey Protein: What’s the Difference?</em></p>
<p><em>PubMed, Effects of whey protein vs collagen on muscle protein synthesis (2019)</em></p>
<p><em>PMC (PubMed Central), Network meta-analysis of protein supplementation and resistance training (2026)</em></p>
<p><em>Research Directs, Collagen vs whey on strength and recovery</em></p>
<p><em>PubMed, Combined collagen and whey supplementation study (2024)</em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Şiddet içinde kalan çocukluk]]></title><link>https://bianet.org/yazi/siddet-icinde-kalan-cocukluk-318839</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/siddet-icinde-kalan-cocukluk.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/siddet-icinde-kalan-cocukluk-318839</guid><description><![CDATA[Öğrenmeden bilmeyi meziyet sanarak durmadan konuşuyorlar. Yanlış düşündüklerini ve konuştuklarını kabul etmiyorlar çünkü kendilerini ayrıcalıklı konumda hissediyorlar.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İçten içe kanayan yara kendini acı bir şekilde dışa vurdu. Yıllardır toplumsal bir sorun haline gelen şiddet, okullara kadar indi. Şiddet iklimi çocukları dahi içine alıp genişlerken zayıflayan toplumsal reflekslerimiz tehlikenin büyümesini engelleyemedi. Okuldan televizyona, aileden yakın çevreye kadar her yerde şu ya da bu biçimiyle var olan şiddet iklimi çocukların zihin dünyasını şekillendirir oldu.</p>
<p>Yaranın derinleşmesinde olayların gerçek nedenini sorgulama yeteneğimizin ve cesaretimizin zayıflaması önemli bir rol oynadı. “Bir bebekten bir katil yaratan karanlık sorgulanmadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim” demişti Rakel Dink.</p>
<h3>Nefret söylemi</h3>
<p>Yoksulluk, geleceksizlik ve şiddet sarmalında yetişen çocuklar çeşitli olaylarla gündeme geldiğinde; çocukların niye böyle bir yönelime girdiğini tartışmak yerine yarayı gözlerden gizleyecek söylemler gündeme sokuldu. Çocukları bu sarmaldan çıkarmanın yollarını tartışmak yerine sağ bir refleksle ayrımcılık derinleştirildi.</p>
<p>Çocukların yetişkin gibi yargılanması için kampanyalar düzenlendi. Bunun bilimsel olmadığını ve sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getireceğini söyleyen uzmanlar sosyal medyada sistematik tehdit ve hakarete maruz bırakıldı. Olaylar üzerinden ırkçılık yükseltildi. Göçmen çocukların ve farklı uluslardan çocukların daha fazla suça meyilli olacağı gibi korkunç tezler ortaya atıldı. Yani sorunların gerçek nedeni sorgulanmadan sorunlara yeni sorunlar eklendi. Bir yanıyla da yaşananlar bir nefret ikliminin sonucuydu. Son yıllarda her dönem bir kesime yönelen nefret söylemlerinin sorunları daha da derinleştireceği belliydi.</p>
<p>Önce göçmenler, sonra sokak hayvanları üzerinden yükselen nefret söylemi ortak yaşam kültürümüzü zedeliyordu. Sokak hayvanlarına yönelen şiddetin çocuklarda olumsuz etki bırakacağı uzmanlar tarafından defalarca dile getirildi. Kimse dinlemedi. Çocukların da görebileceği mecralarda yaşam hakkı savunucularına şiddet içerikli hakaretlerde bulunuldu. Benzer bir durum suça sürüklenen çocuklar tartışmalarında da yaşandı. Uzmanlar sosyal medyada tehdit edildi, hedef gösterildi.</p>
<p>Sonuç olarak nefret iklimi her an bizi tüketmeye devam etti. Ne yazık ki bu nefret iklimi hala seyrelmiş değil. Nefret ikliminin tüm ötekileştirilenlere yöneldiği ve tüm ötekileştirilenlerin kesişimsel olarak bu iklimin karşısında yer alması gerektiğinin defalarca altını çizmiştik. Bu nefret ikliminin zamanı geldiğinde engellileri de kapsayacağını biliyorduk. Zaten yer yer çeşitli olaylarda da kendini gösteriyordu…</p>
<p>Gerçi bunu belirtmeye gerek duymamız bile bir utanç kaynağıydı. Zira toplum olma iddiasındaysak herhangi bir kesime yönelen nefretin karşısında olmalıydık zaten. Maalesef bu en temel meziyetin gerisine düştük. Maraş’ta yaşanan olaydan sonra yine tartışma sistemin uzağında devam etti. Her zamanki gibi bir suçlu bulma gereksinimi doğdu nefret söylemi arayanlar için. Irk üzerinden ve göçmenlik üzerinden yürüyemediler. Bu sefer çocuğun otistik ve LGBTİ+ olduğunu tartışmaya başladılar. Bildiklerinden yanıldıkları fazla olmasına rağmen susmayı değil ayrımcılığı körüklemeyi tercih ettiler.</p>
<p>Böylece küçücük çocuğun silaha nasıl erişebildiği, çocukların neden şiddete yöneldiği gibi kritik soruların yerine ortaya kaynaştırma eğitim hakkını hedefe çakan bir sağlamcılık çıktı. Böylece yara daha da derinleştirilmiş oldu. Sürekli fobik nefrete maruz kalan LGBT+’lar ve sürekli okul kapılarından geri çevrilen otistikler açısından bu söylemlerin ne anlama geldiği belli ama bunu düşünen kim.</p>
<p>Öğrenmeden bilmeyi meziyet sanarak durmadan konuşuyorlar. Yanlış düşündüklerini ve konuştuklarını kabul etmiyorlar çünkü kendilerini ayrıcalıklı konumda hissediyorlar.</p>
<p>Sonuçta şiddet de ayrımcılık da derinleşiyor. Suça sürüklenen çocuklarla ilgili sosyal medya propagandalarının etkisinde kalıp çocukların yetişkin gibi yargılanmasını savunan gönderiler paylaşan bir ebeveyn vardı. Çok yazdım ama geri sildim. “Yapmayın. Yarın bizlere de aynı şeyi yaparlar” diye. Maraş olayından sonra kaynaştırma eğitimini hedef alanlara yönelik sitemini okudum dün.</p>
<p>İçimden bir şey kaydı. Hiç gerek yokmuş demek ki o furyaya katılmaya demek istedim sözümü yuttum. Artık gerçek nedenleri sormanın zamanı geldi. Çünkü gerçekler inatçı ve biz yaradan gözümüzü kaçırsak da o derinleşmeye devam ediyor. Biraz da şapkamızı önümüze koyup düşünme zamanı. Çünkü yaşananlarda şu ya da bu şekilde hepimizin payı var. Anlatmak istediğimi Nazım usta çok güzel anlatmış. Ben de onunla bitireyim.</p>
<p>"Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer</p>
<p>ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak</p>
<p>                      kabahat senin,</p>
<p>                                     — demeğe de dilim varmıyor ama —</p>
<p>                      kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!"</p>
<p>(BS/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sağlamcılıkla yüzleşmek: Çocuk edebiyatı ve temsiliyet üzerine]]></title><link>https://bianet.org/haber/saglamcilikla-yuzlesmek-cocuk-edebiyati-ve-temsiliyet-uzerine-318569</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/04/10/saglamcilikla-yuzlesmek-cocuk-edebiyati-ve-temsiliyet-uzerine.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/saglamcilikla-yuzlesmek-cocuk-edebiyati-ve-temsiliyet-uzerine-318569</guid><description><![CDATA[Bizim adımıza ve bize rağmen yapılan “iyi niyetli” işleri minnet etmemiz gereken birer lütuf olarak görmediğimiz için yapısal sağlamcılığın üzerimizdeki tahakkümünden geri çekilmesini bir kayıp olarak görmüyor ve bundan endişe etmiyoruz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu söyleşi, Meral Sözen’in bianet’te yayımlanan <a href="https://bianet.org/yazi/bizim-buyuk-saglamciligimiz-315181" target="_blank" rel="noopener">“Bizim Büyük Sağlamcılığımız”</a> başlıklı yazısının açtığı tartışma zemininden doğdu. Çocuk edebiyatı alanında yaptığım bir *<a href="https://bianet.org/haber/nalan-yilmaz-en-karanlik-geceler-bile-aydinliga-kavusur-310911" target="_blank" rel="noopener">söyleşi</a> üzerinden başlayan bu karşılaşma, ilk bakışta bir eleştiri–yanıt ilişkisi gibi görünebilir.</p>
<p>Fakat kısa sürede sağlamcılık kavramı üzerinden yaptığım okumalar ve edindiğim bilgiler, daha derin bir soruya işaret etti: <strong>İyi niyetle kurulan anlatılar, farkında olmadan ayrımcı bir dili yeniden üretebilir mi?</strong></p>
<p><a href="https://bianet.org/yazar/meral-sozen-6693" target="_blank" rel="noopener">Sözen’in yazılarında</a> sağlamcılık, çoğu zaman yalnızca bireysel tutumlar üzerinden değil dil, temsil ve anlatı kalıpları aracılığıyla yeniden üretilen yapısal bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Sözen özellikle çocuklara yönelik metinlerde, “koruma”, “empati” ya da “farkındalık yaratma” amacıyla kurulan anlatıların, kimi zaman hiyerarşik ilişkileri pekiştirme riski taşıdığına dikkat çekmek istiyor. <strong>Bu durum hem yazarların üretim sürecini hem de metne yapılan eleştiri biçimlerini yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor.</strong></p>
<p>İşte tam da bu noktada bu söyleşi, bir savunma ya da karşı çıkış metni olma iddiasında değil. Aksine bir çocuk edebiyatı metni etrafında ortaya çıkan gerilimi, daha geniş bir kavramsal çerçeve içinde ele alarak birlikte düşünme imkânı arıyorum. <strong>Eleştirinin sınırları, üretimin sorumluluğu ve çocuk edebiyatında temsiliyet meselesi, bu konuşmanın ana eksenlerini oluşturacak.</strong></p>
<p>Amacım sağlamcılık tartışmasını kişisel bir düzlemde tutmak değil, bu kavramı çocuk edebiyatında daha kapsayıcı ve çoğul bir dil kurma çabasının parçası haline getirebilmek. Bu nedenle bu söyleşiyi bir karşılaşma ve diyalog daveti olarak okumanızı dilerim.</p>
<a href='/haber/gostil-saglamcilik-odulleri-adaylari-318315' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/haber/2025/12/03/kasim-2025-gostil-saglamcilik-odulleri-aciklandi.png' alt='Gostil Sağlamcılık Ödülleri adayları' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>Mart 2026</h6>
<h5 class='headline'>Gostil Sağlamcılık Ödülleri adayları</h5>
<div class='date'>3 Nisan 2026</div>
</div>
</a>

<h3>"Sistematik bir ayrımcılık biçimi olarak sağlamcılık"</h3>
<p><strong> </strong><strong>Sizi tanımak isteyenler için kendinizden biraz bahseder misiniz?</strong></p>
<p>İstanbul’da yaşayan kör bir kadın aktivist olarak, hem bireysel hem örgütlü biçimde eşit ve bir arada yaşam için çalışıyorum. Felsefe ve Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini bitirdikten sonra “dil-düşünce bağlantısı” özel ilgi alanım haline geldi. Bu söyleşiye konu eleştirim üzerine sağlamcılık kavramını daha iyi anlama/anlatma imkânı veren davetiniz için teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Sağlamcılık bir kavram olarak hayatınıza ilk ne zaman girdi? Bu kavramla tanıştıktan sonra ne tür değişimler yaşadınız?</strong></p>
<p>“Sağlamcılık”ın sözcük olarak yaşamıma girmesi on yıldan eski değildir. Ancak bu kavramın işaret ettiği durumları fark etmemin; çocuk yaşlarımdayken “Burada bir saçmalık var” diye hissettiğim, ilerleyen zamanlarda “haksızlık/eşitsizlik/ayrımcılık” diye ifade ettiğim ve nihayet bunun sistematik bir ayrımcılık biçimi olarak “sağlamcılık” olduğunu kavradığım neredeyse tüm yaşamıma yayılan bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Tabii bu ayrımcılık biçiminin adını koyduktan sonra bunun son derece yapısal ve karakteristik olduğunu da fark ettim. Böylece sağlamcılık karşıtı mücadele de benim için daha tutarlı ve hedefli hale geldi.</p>
<h3>"Tahakküme minnetimiz yok"</h3>
<p><strong>Sağlamcılığın, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi çoğu zaman iyi niyetli anlatılar içinde görünmez olduğunu söylüyorsunuz. Farkındalık yaratma ya da empati kurdurma amacıyla yazılan metinlerin istemeden de olsa hiyerarşik bir ilişki üretip üretmediğini nasıl ayırt edebiliriz? </strong></p>
<p>Bir anlatıda hiyerarşi üreten dili ve sağlamcılığı ayırt etmek, ırkçılığı veya cinsiyetçiliği ayırt etmekten daha zor değil. Tabii burada engelli kişilerle sağlam kişiler arasında gerçekten de bir şekilde hiyerarşi kurmadığımızdan emin olmamız lazım. Söz gelimi, kadınların sorunları hakkında farkındalık yarattığı iddia edilen bir erkek yazarın bir de üstüne “kadınlarımız” ifadesini kullandığı bir söyleşisine denk gelen çoğu kişi buradaki sorunu hemen ayırt eder. Aynı örnek engelliler üzerinden gerçekleştiğinde bunun neden ayırt edilemediği ise benim cevabını aradığım bir soru.</p>
<a href='/haber/gul-candir-sac-saglamcilik-feminizmin-de-yuzlesmesi-gereken-bir-ayrimcilik-317729' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/03/14/gul-candir-saglamcilik-feminizmin-de-yuzlesmesi-gereken-bir-ayrimcilik.jpg' alt='Gül Çandır Saç: Sağlamcılık feminizmin de yüzleşmesi gereken bir ayrımcılık' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>ENGELLİ KADINLAR VE FEMİNİST MÜCADELE-1</h6>
<h5 class='headline'>Gül Çandır Saç: Sağlamcılık feminizmin de yüzleşmesi gereken bir ayrımcılık</h5>
<div class='date'>15 Mart 2026</div>
</div>
</a>

<p><strong>Ülkemizde özellikle çocuk edebiyatı, </strong><a href="https://bianet.org/haber/cocuk-edebiyatinda-sansur-gercekleri-saklamak-mi-anlamaya-hazirlamak-mi-301557" target="_blank" rel="noopener"><strong>sansür</strong></a><strong> ve ne yazık ki bu tür bir atmosferde kendiliğinden gelişen otosansürün tehditi altında. Durum böyleyken yazarların henüz yeterince ele alınmamış konuları görünür kılmaya çalışma çabasını desteklemek gerektiğine inanıyorum. Özellikle bu tür ilk karşılaşmalarda, üstelik metni okumadan sadece bir söyleşi üzerinden, sert eleştiri dilinin otosansüre neden olabileceği hatta yazarların artık bu konu hakkında hiç yazmama ve konunun tamamen görünmez olması ihtimali hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Konuyu sağlamcı bir biçimde ele alan yazarların, gelen sert eleştiriler üzerine, bunu geliştirici bir katkı olarak değerlendirmek yerine artık bu konuyu hiç ele almama yönünde bir karar vermeleri beni çok memnun eder. Çünkü bizim yıkmaya çalıştığımız kalıpları güçlendiren ve yeniden üreten bir anlatının bizim arzu ettiğimiz görünürlüğe katkısı olmadığı gibi maalesef çabalarımıza zarar da veriyor. Durum böyleyken haklarımızın ihlal edildiği çoğu durumda bizden anlayışlı ve hoşgörülü olmamız bekleniyor. Tamamen haklı olduğumuz itirazlarımızda dahi karşı tarafın sadece “iyi niyetli” olmuş olması, bizim durumu idare etmemizi talep eden sorumluluktan kurtarıcı bir gerekçeye dönüşüyor. Bizim adımıza ve bize rağmen yapılan “iyi niyetli” işleri minnet etmemiz gereken birer lütuf olarak görmediğimiz için yapısal sağlamcılığın üzerimizdeki tahakkümünden geri çekilmesini bir kayıp olarak görmüyor ve bundan endişe etmiyoruz. </p>
<h3>"Hak ihlali karşısında iyi niyet değil, sorumluluk"</h3>
<p><strong>Eleştirdiğiniz metinleri değerlendirirken “niyet”, “etki” ve “bağlam” arasında nasıl bir önceliklendirme yapıyorsunuz? Yazarın farkındalık yaratma amacı ile metnin etkisi çeliştiğinde, eleştirel pozisyonunuzu ne belirler?</strong></p>
<p>Hak temelli savunuculuk yapmak, şüphesiz ki tek tek kişilerin niyetlerini değil ötekileştirilen grupların haklarının önceliklendirilmesini gerektirir. “İyi niyet” gibi son derece soyut ve duygusallaştırılmış bir gerekçeyle sık sık engelli hareketinden savunuculuk yöntemlerini yumuşatması beklenir. Hak temelli öz savunuculuk yapan bir hak öznesi olarak, ben bu beklentinin kendisinin de bir tür sağlamcılık olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla haklarımı ihlal eden bir metinle karşılaştığımda yazarda iyi niyet değil sorumluluk görmek isterim.</p>
<a href='/yazi/yuceltme-ozneler-ve-saglamcilik-314206' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2025/12/05/yuceltme-ozneler-ve-saglamcilik.jpg' alt='Yüceltme, özneler ve sağlamcılık' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Yüceltme, özneler ve sağlamcılık</h5>
<div class='date'>6 Aralık 2025</div>
</div>
</a>

<p><strong>Çocuk edebiyatında temsiliyet meselesini düşünürsek, doğrudan deneyim sahibi olmayan yazarların yazma hakkı ve sınırları tanımlanmalı mı sizce? Bir yazar olarak bu tür sınırların yazma özgürlüğüne etkisini nasıl değerlendirirsiniz? Etik bir üretim pratiği için hangi ilkeler belirleyici olabilir?</strong></p>
<p>Yazarın doğrudan deneyim sahibi olmadığı, söz gelimi bir mühendis, karakter kurgulaması ile sistematik ayrımcılığa uğrayan bir kimliği, hem de tam da bu kimlik üzerinden, konu edinmesi aynı şey değil bence. Üstelik bir de amaç farkındalık yaratmaksa en azından bir karşılaşmasının olması makul bir beklenti diye düşünüyorum. Yazma amacı olarak farkındalık yaratma niyetinin özellikle altı çiziliyorsa, şu durumda ilgili hak alanına dair belli bir ön çalışma yapmak şart. Her şeye rağmen yazar dilerse kendi hak ve sınırını elbette yalnızca kendisi belirleyebilir. Böyle bir durumda tabii benim eleştiri özgürlüğüme de sınır çizilemez.</p>
<h3>Sağlamcı bakış açınızla yüzleşebilir misiniz?</h3>
<p><strong>Sizin yazınızla başlayan bu tartışmayı bir karşılaşma ve ortak zeminde buluşma olarak yeniden yapılandırmak istedim. Bu bağlamda çocuk edebiyatında sağlamcılıkla mücadele ederken yazarlar, yayınevleri ve eleştirmenler arasında, eleştirinin dönüştürücü olabilmesi için nasıl bir diyalog zemini kurulmalı? </strong></p>
<p>Kapatırken bu son soru için de ayrıca teşekkür ederim. Bu defa ben bir “niyet” talep edeceğim. Bu niyet, ben olmadan benim adıma iyi bir şeyler yapmaya çalışan bir “iyi niyet” değil. Gerçekten eşit olduğumuza ve engellilerin birer hak öznesi olduğuna dair eşitlikçi bir düşünceyi içselleştirebilir misiniz? Kendi sağlamcı düşünce ve bakış açılarınızla yüzleşebilir misiniz? Sanırım bunu denemeye niyet edebilirsiniz. Eşitlenmeye niyeti olan herkesle her biçimde yapıcı diyaloglar kurabileceğimizden şüphem yok.</p>
<p><strong>Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler.</strong></p>
<p><em>*Nalan Yılmaz tarafından kaleme alınan ve Kekeme Yayınlarından çıkan söyleşiye konu olan çocuk romanı “Işık’ın Yolu” <a href="https://www.turgok.org/" target="_blank" rel="noopener">Türgök</a> internet sitesine giriş yaptıktan sonra <a href="https://www.turgok.org/kutuphane/isikin-yolu" target="_blank" rel="nofollow noopener">buradan</a> dinleyebilirsiniz.</em></p>
<p>(EÇ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kimse bakmazken siz neler yapıyorsunuz?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kimse-bakmazken-siz-neler-yapiyorsunuz-318565</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/kimse-bakmazken-siz-neler-yapiyorsunuz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kimse-bakmazken-siz-neler-yapiyorsunuz-318565</guid><description><![CDATA[Bizimle yaşayan duygular, biz onları görmesek de orada dururlar. Onları anlamak, onları görmek kendi iç dünyamıza inmenin bir yolu. “Geçer” diyerek üstünü kapattığımız duygular hiçbir yere gitmiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>“Keyif, yeni keşfettiği heyecanlı bir kitabı koşa koşa arkadaşına gösterir.” </strong></em></p>
<p>Ben de çok sevdiğim kitapları herkes okusun istiyorum; özellikle de çocuk kitaplarını. “Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar?” da bu kitaplardan biri.</p>
<p>Dostluk, şefkat, öfke, neşe, özlem, sevgi… Hepsi içimizde, hepsi bizimle yaşıyor. Kitap, hayat boyu bize eşlik eden duygulara bakmak için bir kapı aralıyor. Kitabın sayfalarını çevirdikçe iç dünyana da konuk oluyorsun. Öyle ki o kapıdan içeri girdiğimizde kendimize daha farklı bakmaya başlıyoruz; çünkü bildiğimiz ama duymadığımız sesleri duyuyoruz.  </p>
<p><strong>“Dostluk tökezleyip düşenin yanında olur; keyif, yeni keşfettiği heyecanlı bir kitabı koşa koşa arkadaşına gösterir; neşe, trambolinde zıplar; şükran, sıcak tutar.”</strong></p>
<p>Kitabın her cümlesi böyle manidar, düşündürücü ve dönüştürücü. Büyüdükçe unuttuğumuz duygulara bakmayı hatırlatıyor ama onları değiştirmeye çalışmıyor, sadece onları izlememize olanak sunuyor.</p>
<p><strong>“Hayal gücü, pek kimsenin gezmediği patikalarda gezer.” </strong></p>
<p>Tina Oziewicz’in muazzam bir hayal gücüyle yazdığı bu eser, Aleksandra Zajac’ın çizimleriyle birleşince daha güzel bir hayal dünyasına dönüşüyor. Çizimler de en az metin kadar güçlü, yaratıcı ve eğlenceli. Soyut duyguların bizimle yaşayan canlılar gibi gösterilmesi takdire şayan. Yazar ve çizerin birbirini tamamlayan bu uyumu kitabın her sayfasında hissediliyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-13.png" alt="">
<figcaption>Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar? - <span style="font-size: 16px;">Tina Oziewicz, Aleksandra Zajac (Çeviren Edip Sönmez) (Sayfa 68) (Yaş 3-6)</span></figcaption>
</figure>
<p>Bizimle yaşayan duygular, biz onları görmesek de orada dururlar. Onları anlamak, onları görmek kendi iç dünyamıza inmenin bir yolu. “Geçer” diyerek üstünü kapattığımız duygular hiçbir yere gitmiyor. Sessizce içimizde yaşamaya devam ediyorlar, ta ki onları fark edene kadar. Bazen bir iç sıkıntısı, bazen bir hüzünle seslenirler bize. Onlara bakmayı öğrendiğimizde bize ne anlattıklarını anlamaya başlarız.</p>
<p><strong>“Şefkat, salyangozların kaldırımdan geçmesine yardım eder.”</strong></p>
<p>Belki de şu an en çok ihtiyacımız olan şey, biraz durup içimize bakmak ve şefkati öncelikle kendimize göstermek.</p>
<p>Hayatın kargaşasından uzaklaşıp kısa bir mola vermek.  Kendimizi dinlemek…</p>
<p>Bazen kendi içimize varmanın en kısa yolu bir çocuk kitabı olabiliyor. “Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar” da bu yolun güzel duraklardan biri.</p>
<p>Her daim eşlikçiniz çocuk kitapları olsun.</p>
<p>(GE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Çatışmasızlık mı, birlikte yaşam mı? Türkiye’nin gerçek tercihi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/catismasizlik-mi-birlikte-yasam-mi-turkiyenin-gercek-tercihi-318574</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/catismasizlik-mi-birlikte-yasam-mi-turkiyenin-gercek-tercihi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/catismasizlik-mi-birlikte-yasam-mi-turkiyenin-gercek-tercihi-318574</guid><description><![CDATA[Birlikte yaşam, ertelenebilecek bir tercih değil; geciktirildikçe bedeli ağırlaşan tarihsel bir zorunluluk. Bugün sorulması gereken temel soru hâlâ yerinde durmakta: Türkiye, çatışmasızlığı mı yönetmek istiyor, yoksa gerçekten birlikte yaşamayı mı kurmak istiyor?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye bugün tarihsel bir kavşakta duruyor. Artık yalnızca silahların susmasını beklemek, çatışmasızlığı yönetmek yeterli değil. Asıl mesele, birlikte yaşamı kurmak; farklı kimliklerin, dillerin ve kültürlerin eşitlik temelinde tanındığı bir toplumsal düzeni inşa etmek. Çünkü birlikte yaşam, ertelenebilecek bir ideal değil; geciktirildikçe toplumsal fay hatlarını derinleştiren, maliyeti giderek artan bir zorunluluk.</p>
<p>Newroz meydanları bu kavşağın en berrak fotoğrafını sundu. Ortaya çıkan tablo, meselenin bir güvenlik sorunu olmadığını; devlet aklının hâlâ neyi “tehdit”, neyi “meşru” gördüğüyle ilgili olduğunu açık biçimde gösterdi. Renkler, semboller, şarkılar ve Abdullah Öcalan etrafındaki görünürlük tartışmaları, daha derin bir sorunu açığa çıkardı: Devlet, Kürtlerin varlığını değil, Kürtlerin kendisi olarak var olma biçimini tanımakta zorlanıyor.</p>
<p>Bu nedenle ertesi gün gelen operasyonlar bir “güvenlik refleksi” değil, süreklilik arz eden bir siyasal pozisyonun yansıması. Aynı şekilde Van Newroz’unda protokol girişinde Tuncer Bakırhan’a yönelen üst arama girişimi de münferit bir uygulama olarak görülemez. Bu an, temsilin, eşitliğin ve siyasal meşruiyetin sınırlarının nerede çizildiğini gösteren sembolik bir eşik. Barış, tam da bu tür kırılma anlarında test edilir.</p>
<p>1 Ekim 2024 ile 21 Mart 2026 arasında geçen süreç, bu testin sonucunu açık biçimde ortaya koyuyor: Devlet çatışmasızlığı yönetebilmiş, ancak birlikte yaşamı kuracak tek bir yapısal adım atmadı. Bu ayrım hayati önem taşıyor. Çünkü çatışmasızlık, güvenlik bürokrasisinin sürdürebileceği geçici bir durum; birlikte yaşam ise ancak siyasal irade, hukuki güvence ve toplumsal rıza ile inşa edilebilir. Türkiye’de eksik olan tam da bu kurucu irade.</p>
<p>Bu eksiklik en çıplak hâliyle cezaevlerinde görünür olmakta. Ağır hasta mahpus Mehmet Edip Taşar’ın, Adli Tıp raporlarına rağmen yaşamını yitirmesi bir idari aksaklık değil; hukuk ile siyaset arasındaki mesafenin bilinçli biçimde korunmasının sonucu. Devlet, yaşam hakkı gibi en temel alanda dahi eşit ve öngörülebilir bir normatif zemin kuramıyorsa, barışın toplumsallaşmasını beklemek gerçekçi değil.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin fiilen hangi modeli benimsediğini ortaya koyuyor: Sessizliğin yönetildiği, ancak farklılıkların tanınmadığı bir “negatif barış.” Oysa bölgesel gerçeklik ve uluslararası deneyimler, bu modelin sürdürülebilir olmadığını defalarca gösterdi. İran’dan Suriye’ye, Irak’tan Lübnan’a uzanan hat, birlikte yaşamın kurumsallaştırılamadığı her yerde krizin kalıcılaştığını ortaya koyuyor.</p>
<p>Buna karşılık Kuzey İrlanda süreci, yalnızca silahların susmasını değil; kimliklerin tanınmasını, dilin meşrulaşmasını ve siyasal katılımın yeniden düzenlenmesini mümkün kılmıştı. Güney Afrika, geçmişi bastırmak yerine açığa çıkararak toplumsal güvenin zeminini kurdu. Kolombiya ve Ruanda örnekleri de aynı gerçeği teyit eder: Barış, ancak hukuk, siyaset ve toplum birlikte dönüşürse kalıcı olabilir.</p>
<p>Türkiye açısından mesele artık açık bir demokratikleşme meselesi. Nitekim Abdullah Öcalan ile yapılan son görüşme notlarına yansıyan değerlendirmeler de, çözümün yalnızca güvenlik eksenli değil, siyasal ve toplumsal bir yeniden kurulum gerektirdiğini ortaya koyuyor. Bu çerçevede öne çıkan “demokratik entegrasyon” ve “ortak yaşamın inşası” perspektifi, silahsızlanmanın ötesinde; hukuki statü, siyasal katılım ve kültürel tanınma başlıklarında somut ve bağlayıcı adımlar atılmadan kalıcı bir barışın mümkün olmayacağını açıkça gösteriyor.</p>
<p>Bu nedenle ihtiyaç duyulan dönüşüm, parçalı reformlarla sınırlı kalamaz. Anayasal düzeyde eşit yurttaşlığın açık ve bağlayıcı biçimde tanımlanması; anadilinde eğitim ve kamusal hizmet hakkının güvence altına alınması; yerel demokrasinin güçlendirilerek merkezi vesayet mekanizmalarının sınırlandırılması; siyasal temsil üzerindeki fiilî ve hukukî baskıların kaldırılması bu sürecin temel sütunlarıdır. Bununla birlikte, ceza adalet sisteminin siyasal etkilerden arındırılması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün istisna değil kural hâline getirilmesi ve geçmiş ağır hak ihlalleriyle yüzleşmeyi sağlayacak hakikat ve adalet mekanizmalarının kurulması da bu yeniden inşanın ayrılmaz parçalarıdır.</p>
<p>Bu adımlar yalnızca çatışmayı önlemeyecek; birlikte yaşamı mümkün kılacak, toplumsal güveni yeniden üretecek ve Türkiye’nin demokratikleşme sürecine gerçek bir ivme kazandıracak. Çünkü birlikte yaşam, ertelenebilecek bir tercih değil; geciktirildikçe bedeli ağırlaşan tarihsel bir zorunluluk.</p>
<p>Ve bugün sorulması gereken temel soru hâlâ yerinde durmakta: Türkiye, çatışmasızlığı mı yönetmek istiyor, yoksa gerçekten birlikte yaşamayı mı kurmak istiyor?</p>
<p>(TAA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Piyango: Eğer herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/piyango-eger-herkes-sucluysa-hic-kimse-suclu-degildir-318584</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/piyango-eger-herkes-sucluysa-hic-kimse-suclu-degildir.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/piyango-eger-herkes-sucluysa-hic-kimse-suclu-degildir-318584</guid><description><![CDATA[Gotik edebiyatın ünlü yazarlarından Shirley Jackson’ın kült öyküsü Piyango, küçük bir kasabada ‘bereket’ ritüelini anlatır. Sarsıcı finali ile yazıldığı dönem kadar bugünün okurunu da sarsan öykü, bugün hâlâ bizi kötülüğün sıradanlığı ile yüzleştirir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>27 Haziran sabahı. Sıradan bir günün başlangıcı. Hava açık ve güneşli. Çiçekler açmış, çimenler yeşil. Kasabalılar meydanda toplaşmaya başlamış. Birazdan geleneksel piyango çekilişi yapılacak.</p>
<p>Zihnimizde pastoral bir kasaba oluşturuyor yazar Shirley Jackson. Ancak yazarın bu imgelemle bizi ters köşe yapacağını söyleyerek, öykünün sonunu açık etmekten çekinmeyeceğim bu yazıda. Çünkü yazarın yazdıklarından çok yazmadıklarından söz edeceğiz, bizi asıl ilgilendiren kısım orası.</p>
<p>Shirley Jackson, gotik edebiyat denilince akla gelen ilk isimlerden biri. Ben onun eserlerini “modern gotik” ve hatta “tekinsiz gerçekçilik” olarak tanımlıyorum, çünkü yapılmayanı yapıp, türün sınırlarını aştığı için. </p>
<h3>Canavarların yerini alan sıradan insanlar</h3>
<p><strong> </strong>Gotik edebiyatı perili malikânelerden çıkarıp bir kasaba meydanına taşıyan Jackson; hem türe getirdiği radikal yenilikler hem de edebi metinlerin zamansızlığı açısından önemli bir yazar.</p>
<p>Onun eserlerinde doğaüstü varlıkların yerine sıradan insanları koyması, canavarlar yerine insan zihninin karanlığını üzerimize salması, dış unsurların tetiklediği korku yerine tehlikeyi içeriden filizlenen bir vahşete dönüştürmesi bugün bile çok etkileyici.</p>
<p>Shirley Jackson’un 1948’de yayımlanan Piyango (The Lottery) adlı öyküsü, bunların hepsini deneyimleyebileceğiniz bir metin. Piyango türü gereği tekinsiz, daha da ötesi yayımlandığı dönemde olduğu gibi bugün de okuyanı rahatsız eden bir öykü</p>
<h3>Masumiyetin şiddete evrilmesi </h3>
<p>Her ne kadar bu yazıda öykünün detaylarını açık edecek olsam da mutlaka okumanızı tavsiye ederek, kısa bir özet yapmak isterim.</p>
<p>Güzel, minik kasabamızda bir piyango çekilişi olacağından söz etmiştim. Öykü çekilişin hemen öncesinde başlıyor, zaten eni topu iki saat kadar sürüyor her şey.</p>
<p>Meydanda ilk olarak çocukları görüyoruz, kendi hallerinde masumiyetin simgesi küçük insanlar. Bir tanesi ceplerini taş doldurunca diğer ufaklıklar da hemen onu örnek alıp,  en pürüzsüz, en yuvarlar taşları seçiyorlar. Oyun oynayacaklar herhalde diye düşünüyoruz, meydanın bir köşesinde dağ yığını oluşurken.</p>
<p>Neye hizmet ettiğini bilmedikleri bir şiddeti, “oyun” sanarak taş toplayan bu çocuklar, geleneğin nasıl bir miras gibi devralındığının en somut kanıtı. Onlar bunu bilmiyor henüz, biz okurlar da.</p>
<h3>Ataerkinin tekinsiz alışkanlıkları</h3>
<p>Sonra erkekler toplanmaya başlıyor, ekinden, yağmurdan, vergilerden bahsediyorlar. Sıradan konuşmalar, espriler yapılıyor. Sonra kadınlar geliyor. </p>
<p>Ve sıra ritüelde. Bay Summers denilen, etkinliğin sorumluluğunu üstlenmiş karakter “siyah kutu”yu getiriyor. Eskimiş bir kutu bu, yıllardır yenilenmesi konuşuluyor ama yenilenmiyor bir türlü. </p>
<p>Eksik kişiler de geliyor; çekiliş için gelenlerden birisi kocası yerine gelmiş bir kadın. Mecburen kabul ediliyor. Hemen ardından gelen bir delikanlı, kendisi ve annesi adına katıldığı için “erkek adam” diye onurlandırılıyor.  </p>
<p>Delikanlının aslına omuzlarına yüklenen ‘şiddet uygulama yetkisini’ devraldığını bilmesek de bu noktada huzursuzlanmaya başlıyoruz. Ataerki sistemin, erkeği karar verici ve uygulayıcı, kadını ise ancak rıza gösteren ya da kurban edilen bir figür olarak kodladığına ilişkin sinyaller almak, gidişatın pek de hayra alamet olmadığını gösteriyor bize.</p>
<h3>Gençler hiçbir şeyi beğenmez ama!..</h3>
<p>Öyküde detaylıca anlatılan sistem şöyle işliyor: Önce aile reisleri -anladığınız üzere erkekler- kutudan birer kağıt çekiyor, sonra siyah kutudan, üzerine siyah bir daire çıkan kağıt tekrar kutuya konuyor ve çoluk çocuk aile arasında bir seçim daha yapılıyor ve nihayetinde piyango birine çıkıyor!</p>
<p>Bu arada birisi kuzeydeki kasabada piyangodan vazgeçilmesinin konuşulduğundan, diğeri bazı yerlerde bırakıldığından söz ediyor ama tabii ki hemen “delilik bu” yorumu yapılıyor. İhtiyar Warner’ın “Gençler hiçbir şeyi beğenmez” çıkışıyla, bugün de statükoyu korumak isteyenlerin değişime karşı kurduğu barikatı görür gibi oluyoruz.</p>
<p>Peki bu çekiliş niye yapılıyor? Bolluk, bereket için! Böyle bir inanış var. Piyango evvel eski var zaten; tekerlemesi bile var: “Piyango haziranda, mısırlar koçanlarda.”</p>
<h3>Şaşırtıcı son ve akla üşüşen sorular</h3>
<p>Finalde piyango Tessie Hutchinson’a vuruyor. Öykünün ortalarında koşturarak meydana gelen, gülüşen Bayan Hutchinson oylamada haksızlık yapıldığını, çekilişin baştan yapılması gerektiğini anlatmaya çalışsa da bu itiraz karşılık bulmuyor. Kafasına ilk taşı yediğinde “Bu haksızlık” diye attığı çığlık, Bayan Hutchinson’un kaderini değiştiremiyor. </p>
<p>Günlük güneşlik bir günde neşe içinde dahil olduğumuz öykü, bizi aklımızda binbir soruyla bırakıveriyor. Geleneklerin yarattığı körlüğü mü düşünsek, sıradanlığın altındaki vahşete mi kafa yorsak? </p>
<p>Öylece kalakalıyoruz. “İyi ki öyle bir kasabada yaşamıyorum” rahatlığı hissedemiyoruz bir türlü, öykü bize yazılmamış sorular soruyor: Bu kasabada yaşıyor olsaydım, ben ne yapardın? Mecburen taşı atar mıydım? Yoksa farklı davranır mıydım?</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-15-1.png" alt="">
<figcaption>Piyango ve Diğer Öyküler - Shirley Jackson (Çeviren Berrak Göçer) (Sayfa 304)</figcaption>
</figure>
<h3>İlk okurlarının tepkisi sert olmuş!</h3>
<p>Öykü ilk olarak The New Yorker’da yayımlandığında okurlar arasında büyük infial yaratmış. Kimileri gerçek sanmış; kimileri değerleri ile dalga geçildiğini düşünmüş. Abonelik iptallerinden tehdit mektuplarına kadar bir öfke yaratmış bu metin. Bu tepkilerin en büyük nedeni öykünün sonu kadar, muhtemelen vahşetin günlük hayatın tam ortasına yerleştirilmiş olması.</p>
<p>Öyle ya Jackson okurun zihnine girip şunu demiş: “Bakın, sizin o kutsal aile değerleriniz, komşuluk ilişkileriniz ve gelenekleriniz aslında hepinizi suç ortağı yapan vahşi bir mekanizma!”</p>
<p>Tabii yazar bunu açık açık yazmamış, edebiyatın gücünü sonuna kadar kullanmış. Jackson’ın kurduğu anlatı, yüzeyde son derece sade; dil yalın, betimlemeler ölçülü, karakterler tipik. Ancak bu sadelik, metnin altındaki gerilimi daha da görünür kılıyor. </p>
<h3>Sadece yazıldığı döneme ait değil</h3>
<p>Günümüz okuru olarak finalde anlıyoruz ki; Piyango, yalnızca yazıldığı dönemin değil, bugünün de metni. Bugün, fiziksel olarak taş atmıyor olabiliriz; ancak sembolik anlamda, çok daha hızlı ve görünmez biçimlerde “taşlayan” toplumsal yapıların içinde yaşıyoruz.</p>
<p>Bunun en büyük nedeni kötülüğün o sinsi “sıradanlığını” tamamen içselleştirmemiz olabilir mi?</p>
<p>Artık şoke olmuyoruz, çünkü “piyango” her gün başka bir isimle, başka mecralarda çekilmeye devam ediyor. </p>
<p>Bugün bir devlet başkanı kaçırılıp başka bir ülkede hapse atıldığında da, bir gece ansızın komşularımızdan birine savaş açıldığında da şaşkınlığımız pek uzun sürmüyor. Dehşet, hayatımızın doğal bir dekoru. </p>
<p>Artık şoke olmuyoruz; çünkü her yeni piyango, bir öncekinin yarattığı sarsıntıyı siliyor.</p>
<p>Yanımızda yöremizde de her gün birilerine piyango vuruyor. Birileri itiraz ediyor olsa da kalabalığın gürültüsü arasında bu sesler duyulmuyor. Jackson’ın kasabasında piyangoyu sorgulamak nasıl “toplumsal bir delilik” olarak yaftalanıyorsa, bugün de evrensel hukuktan, insan haklarından ya da sağduyudan bahsetmek benzer bir “gerçeklikten kopukluk” muamelesi görüyor.</p>
<p>Çünkü kalabalık için önemli olan sistemin doğruluğu değil, çarkın dönmesi. Çark döndüğü sürece, piyangonun kime çıkacağı, taşı kimin atacağı detay olarak kalıyor.</p>
<h3>Birlikte işlenen suçların sorumlusu kim?</h3>
<p>Öyküyü hatırlayalım: Jackson’ın hayali kasabasında kimse tek başına “canavar” değildi; ancak herkes, birlikte işlenen bir kötülüğün parçasıydı. Bir oyun aracı olmasını beklerken vahşet aygıtına dönüşen o taşları “herkes” attığına göre, sorumluluk kimindi?</p>
<p>İşte asıl mesele burada düğümleniyor: Tek bir kişi birini vurduğunda bu cinayettir. Ancak herkes birer taş atarsa, suç o kadar küçük parçalara bölünür ki kimse elindeki taşın ağırlığını hissetmez. </p>
<p>Eğer herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir! </p>
<p>Bu tespiti sadece büyük toplumsal yıkımlar, yağmalar ya da tarihe kazınmış katliamlar üzerinden okumak, suçun kapsamını daraltmak ve suçu hep başkalarında aramanın konforlu bir yolu olabilir. Oysa gerçek bir yüzleşme, günlük yaşantılarımızın “olağan” akışını gözden geçirmeyi gerektiriyor. </p>
<p>Öyküdeki taş atma eyleminin bir metafor olduğunu düşünürsek; bir işyerinde yanlış olduğunu bile bile atılan imzalardan, gerçek sorunla yüzleşmek yerine seçilen günah keçilerine, hatta haksızlık karşısındaki eylemsizliğimize kadar her şey birer “taş” hükmü taşıyor.</p>
<h3>Dijital siyah kutular ve modern ritüeller</h3>
<p>Bu durum, Hannah Arendt’in o meşhur “kötülüğün sıradanlığı” kavramını iliklerimize kadar hissettiriyor: Kötülük çoğu zaman istisnai, şeytani figürlerin değil; sadece “görevini yapan” ya da alışkanlıklarını sürdüren ya da sorgulamayan sıradan insanların eliyle gerçekleşiyor.</p>
<p>Tanımlanamıyor, çünkü “normalin” içine sızmış durumda. “Böyle gelmiş böyle gider” denilerek meşrulaştırılan her eylem, kötülüğün en korunaklı sığınağına dönüşüyor. </p>
<p>Hele de teknoloji çağında… </p>
<p>Bugün sosyal medya platformları, Jackson’ın o eski siyah kutusunun dijital versiyonuna dönüşmüş durumda. Her sabah ekranlarımızı açtığımızda, o gün kimin “taşlanacağına” dair kolektif bir rızanın parçası oluyoruz. Belki meydanlarda fiziksel taşlar biriktirmiyoruz ama parmaklarımızın ucunda her an fırlatılmaya hazır binlerce dijital taş tutuyoruz. </p>
<p>Hadi insaflı davranayım, rıza göstermesek bile günün piyangosunun kime çıktığını biliyor, başımızı çevirsek de kimin taşlandığından haberdar oluyoruz. </p>
<p>Ne yaparsak yapalım, o kalabalığın içinden çıkamıyoruz.</p>
<p>Jackson’ın en büyük başarısı tam da burada: Bizi dışarıdan bakan steril bir göz olmaktan çıkarıp, o taşları atan kalabalığın tam ortasına yerleştiriyor.</p>
<h3>Normalin hiç de normal olmadığını anlamak</h3>
<p>Siren Yayınları’ndan Berrak Göçer çevirisiyle okuyabileceğiniz Piyango, normalleştirdiklerimizin aslında hiç de normal olmadığını anlamak için bugünlerde tekrar ve tekrar okunması gereken bir başyapıt.</p>
<p>Bugün Piyango’yu yeniden okumak, yalnızca edebi bir metni hatırlamak değil; kalabalıkların reflekslerini çözümlemek, birey olarak nerede durduğumuzu düşünmek anlamına geliyor.</p>
<p>Çünkü Jackson bize şunu hatırlatıyor: Bir toplumda olabilecek en tehlikeli hal; kimsenin kendini suçlu hissetmediği, şiddetin rutinleştiği zamanlardır.</p>
<p>(NK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir terennümün serencamı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-terennumun-serencami-318578</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/bir-terennumun-serencami.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-terennumun-serencami-318578</guid><description><![CDATA[Dinî musiki, yalnızca bir ibadet biçimi değil. Aynı zamanda bir hafıza taşıyıcısıdır. Kültürler, çoğu zaman yazıdan önce sesle var olur. Bir ilahi, bir şiir, belki de noquşo gibi bir ağıt; hepsi bir toplumun geçmişini bugüne taşıyan görünmez köprülerdir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Tarih her zaman mürekkeple yazılmaz. Bazen bir nefesin ucunda titrer, bazen bir nağmenin kıvrımında saklanır, bazen de bir kalbin derinliklerinden yükselip zamana karışan bir ses oluverir. O ses ki, ne tamamen kaybolmuş ne de bütünüyle unutulmuş, yalnızca beklemiş… Doğru zamanı, doğru elleri, doğru kulağı beklemiştir... Günün birinde bir yazma eserin sararmış sayfaları arasında yeniden uyanana dek. </p>
<p>İşte bugün elimizde böylesi bir eser var. Yüz elli yıllık bir gaybubetten sonra elimize ulaşan bir eser ki tam da böyle bir uyanışın hikâyesi. Bu yalnızca bir yazma eserin neşri de değil. Bir sesin, bir hafızanın, bir medeniyetin yeniden dirilişidir de...</p>
<p>Rivayet edilir ki, uzak bir zamanın derinliklerinde, Sasani saraylarının gölgeli taş avlularında yankılanan ezgilerin ardında iki usta müzisyen vardı. Biri Süryani Nakisa’ydı, diğeri Kürt Azadvar. Bu iki sanatkâr, o süslü duvarların gölgeliklerine enstrümanlarını konuştururken yalnızca bir melodi icra etmiyor; farkında olmadan zamanı aşacak ortak bir sesin ilk nüvelerini de oluşturuyorlardı. Parmaklarının dokunduğu teller, nefeslerinin üflediği nağmeler, yalnızca o anın değil, gelecek yüzyılların da dilini kuruyordu. İşte o gün orada doğan ezgiler, bir sarayın duvarlarına sığmayacak kadar genişlemişti. Zamanla saraydan çıkıp halkın diline karıştı, yolları aştı, şehirleri dolaştı. Kūyi, kōrpen, gusān, hunyâger sonra da dengbej olup gezgin müzik geleneğine dönüştü. Gülbang denildi belki bazılarının adına bazılarına duvaz… Bir gün bir kilisede yankılandı, bir başka gün bir dergâhta nefes buldu. Adı değişti, biçimi değişti ama özü değişmedi. Bir yerde <em>tlitoyo</em> dendi ona, başka bir yerde segâh; bir başka coğrafyada <em>hmişoyo </em>oldu, öte tarafta <em>çargâh</em>. İsimler çoğaldı, diller ayrıştı ama o ses hep aynı kaldı. Çünkü o ses, insanın Tanrı’ya yönelen en kadim çağrısıydı… Ve sonra bambaşka bir yer de <em>terennüm</em> denildi adına.</p>
<p>Terennüm… Belki de bu çağrının en güzel adıydı. Terennüm etmek, yalnızca bir sözü dile getirmek değildi. O sözü yeniden doğurmaktı. Ona ruh katmak, onu duyguyla yoğurmak, inançla beslemek ve nihayetinde bir ses hâline getirerek göğe doğru salmaktı. Bu yüzden terennüm, bir icra değildi, ruhsal bir tecrübeydi. Bir sanat değil mistik bir hâl ve bir yönelişti... Tasavvuf meclislerinde yükselen ilahilerle, kilise korolarında yankılanan dualar arasında görünmez bir köprü vardı hep. Bu köprü, kelimelerle değil titreşimlerle, seslerle, nağmelerle kurulmuştu. İnsan, hangi dilde dua ederse etsin, hangi makamda yakarırsa yakarsın, aslında aynı dergâha yöneliyordu. Ve terennüm bu ortak yönelişin, bu müşterek hafızanın en sâfî ifadesiydi.</p>
<p>İşte tam da bu ilahi sesin ortasındayken bir isim ve o ismin ilahi gayreti düştü önümüze: Mela Birhanê Tarinî’nin neşrettiği Kürtçe Terennümler…</p>
<p>Tarinî’nin bu çalışması, yalnızca akademik bir gayret olarak görülemezdi. Bir arayışın, bir iz sürmenin, bir sesi yeniden hayata döndürme çabasının hikâyesiydi aslında. Klasik Kürt edebiyatından, Kürt tarihine, bu kültürün kadim tıbbından mutfak kültürüne kadar farklı alanlarda kalem oynatmış bir araştırmacının, bu kez sesin peşine düşmesi tesadüf değildi tabi. Dedik ya bazı metinler okunmaz; dinlenirdi. Bazı kitaplar da anlaşılmaktan ziyade hisse dayanırdı.  </p>
<p><em>“Terennumên Kurdî, Îlahiyên Dêran ji Bêndera Mesihiyan”</em> işte tam da böyle bir eser.</p>
<p>Arap harfleriyle Kürtçe yazılmış bu kilise ilahileri, yaklaşık yüz elli yıl boyunca zamanın kıvrımları arasında kaybolmuş bir yazmanın yeniden gün yüzüne çıkmasıyla oluşmuş. Hikâyesi, en az içeriği kadar derin. Mardin’in Süryani Qılıt köyünde doğan bu metin, bir yolcu gibi şehir şehir dolaşmış, Beyrut’un çok sesli sokaklarına uğramış, Şam’ın kadim havasını solumuş, Kamışlo’nun sınırlarında yankılanmış ve nihayetinde yeniden ait olduğu toprağa dönmüş. Bu yolculuk, yalnızca fiziksel bir hareket değil. Bir kültürün, bir dilin, bir inancın dolaşımıdır. Şehirden şehre taşınmış yazmalar saklanmış, unutulmuş ve yeniden bulunmuştur. Ve her gittiği yerde bir iz bırakmış, her geçtiği coğrafyaya bir renk katmıştır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-14.png" alt="">
<figcaption>Terenumên Kurdî - Îlahiyên Dêran Bêndera Mesîhiyan / Mela Birhanê Tarini (Sayfa 176)</figcaption>
</figure>
<p>Tarinî’nin çalışması, bu dağılmış izleri yeniden bir araya getirir. Titiz bir edisyon kritik çalışmasıyla metni sadece okunabilir hâle getirmekle kalmamış Tarinî, aynı zamanda onun ruhunu da görünür kılmıştır. Çünkü bir yazmayı yayımlamak, yalnızca harfleri dizmek değildir. O harflerin arkasındaki zamanı, sesi, hissi de bugüne taşımak anlamına gelir. Bu eser ilk bakışta bir ilahiler mecmuası gibi görünebilir. Fakat biraz dikkatle bakıldığında, onun çok daha derin bir anlam taşıdığı anlaşılır. Eser, dinler tarihinin kesişim noktasında duruyor gibi. Süryani-Hıristiyan geleneğinin dualarını Kürtçe bir terennümle sunar harfler ise Arapça... Dolaysıyla eser diller ile inançlar arasındaki ilişkinin ne kadar geçirgen olduğunu da açıkça gösterir.</p>
<p>İlahilerde İsa Mesih’e yönelen yakarışlar, Tanrı’ya duyulan aşkın en saf ifadesi olarak karşımıza çıkar. Bu yakarışlar, sadece teolojik nağmelerden ibaret değil; aynı zamanda estetik bir deneyim. Makamlar o teolojik cümlelere bir beden giydirir, sesler onlara ruh kazandırır. Özellikle Beyrut gibi çok dilli ve çok kültürlü bir merkezde Kürtçe yazılmış bu ilahilere kilise makamlarının verilmiş olması, esere ayrı bir derinlik katmış. Bu noktada şu gerçeği görmek gerekir: Dinî musiki, yalnızca bir ibadet biçimi değil. Aynı zamanda bir hafıza taşıyıcısıdır. Kültürler, çoğu zaman yazıdan önce sesle var olur. Bir ilahi, bir şiir, belki de noquşo gibi bir ağıt; hepsi bir toplumun geçmişini bugüne taşıyan görünmez köprülerdir. Süryani ve İslamî müzik gelenekleri arasındaki benzerlikler de bu bağlamda dikkat çekicidir. Makam yapılarındaki paralellikler, icra biçimlerindeki yakınlar, aslında ortak bir kültürel havzanın izlerini taşır. Bu benzerlikler, farklı inançların birbirinden tamamen kopuk olmadığını, aksine, tarih boyunca birbirini besleyen, dönüştüren ve zenginleştiren yapılar olduğunu gösterir.</p>
<p>Bir diyanet görevlisi olan Tarinî’nin sözünü ettiğimiz çalışması, bize din adamlarının yalnızca dini kuralların muhafızı olmadığını da hatırlatır. Onlar aynı zamanda kültürün, estetiğin ve hafızanın da taşıyıcılarıdır tıpkı Cizîrli Melalar gibi… </p>
<p>Eser, Süryani-Kürt ortak mirasının nadide bir örneği olarak karşımızda duruyor. Farklı dillerin, farklı inançların ve farklı coğrafyaların kesiştiği bir noktada… Bir bakıma eser, ayrılıkların değil; birleşmelerin tarihini anlatıyor. Farklılıkların değil; ortaklıkların sesidir, “biz ayrıştırmaya değil birleştirmeye geldik” diyen Mevlana gibi… </p>
<p>Ve belki de bu yüzden bu kadar etkileyici.</p>
<p>Çünkü bu kitap, sadece geçmişi anlatmaz. Aynı zamanda bugüne dair de bir şeyler söyler. İnsanlara, kültürlerin aslında birbirine ne kadar yakın olduğunu hatırlatır. Bir ezginin sınır tanımadığını, bir sesin duvarlara sığmadığını gösterir.</p>
<p>Terennüm etmek… Belki de en yalın hâliyle aşkı dile getirmek. Ama bu aşk, sıradan bir sözle ifade edilmez. O, bir makamın içinde şekillenir, bir sesin içinde yükselir ve nihayetinde bir duaya dönüşür.</p>
<p>İşte bu kitap, o duanın izini sürüyor.</p>
<p>Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor yenide: O ilk ezgiyi söyleyen Süryani Nakisa ile Kürt Azadvar, seslerinin bir gün böyle bir külliyata dönüşeceğini biliyor muydu?</p>
<p>Belki bilmiyorlardı.</p>
<p>Ama tarih biliyordu.</p>
<p>Zaman biliyordu.</p>
<p>Ve şimdi biz de biliyoruz.</p>
<p>Çünkü o ses, hâlâ burada. Bir yazmanın satırlarında, bir ilahinin melodisinde, Mela bir araştırmacının emeğinde…Ve en önemlisi, bu toprakların hafızasında yaşamaya devam ediyor.</p>
<p>Bu yüzden eser, yalnızca bir kitap değil.</p>
<p>Bu, bir terennümün serencamı…</p>
<p>(VB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Azıcık radyasyon kemiklere yararlıdır”]]></title><link>https://bianet.org/yazi/azicik-radyasyon-kemiklere-yararlidir-318589</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/azicik-radyasyon-kemiklere-yararlidir.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/azicik-radyasyon-kemiklere-yararlidir-318589</guid><description><![CDATA[Salt Sanatsal Araştırma ve Üretim Destek Programı’nın ikinci edisyonu kapsamında desteklenen sanatçılardan Onur Gökmen’in “Toprakaltı” sergisi 3 Mayıs’a dek Salt Galata’da görülebilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Salt Sanatsal Araştırma ve Üretim Destek Programı’nın ikinci edisyonu kapsamında desteklenen sanatçılardan Onur Gökmen’in “Toprakaltı” sergisi 2 Nisan’da Salt Galata’da izleyiciyle buluştu.</p>
<p>Sergi, Türkiye’nin çevresel ve kurumsal tarihinde çoğu zaman görünmez bırakılmış bir olayı merkezine alıyor: 1986’daki Çernobil nükleer felaketinin ardından Karadeniz’de üretilen çayda radyoaktif bulaşın tespit edilmesi.</p>
<p>Çernobil nükleer felaketi, yalnızca patlamanın gerçekleştiği coğrafyayı değil, rüzgârlarla taşınan görünmez bir bulut aracılığıyla çok daha geniş bir alanı etkileyen küresel bir kırılma noktası olarak tarihe geçti. Nükleer sızıntının yayılımı, çevresel etkilerin yanı sıra bilgi akışı, kamu sağlığı ve devlet politikaları arasındaki gerilimleri de görünür kıldı.</p>
<p>Çernobil Nükleer Santrali’nde gerçekleşen patlamadan sonra, aralarında sanatçının ebeveyni İnci ve Ali Gökmen’in de bulunduğu Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) görevli bir grup bilim insanı, Karadeniz bölgesindeki çay üretiminde radyoaktif serpintinin etkisini ölçmeye yönelik bir çalışma yürüttü. Elde edilen veriler bir rapor hâlinde ilgili kurumlara sunuldu. Ancak resmî makamlar, ekonomik ve toplumsal istikrar kaygılarını öne sürerek bulguların yarattığı riskleri küçümseyen bir tutum benimsedi.</p>
<p>Halk sağlığı ve şeffaflık tartışmaları devam ederken, ODTÜ tarafından hazırlanan rapor daha sonra kamuoyuna sızdı. Medyada yer alan haberler konuyu çarpıcı imgeler ve manşetler üzerinden görünür kılsa da, kurumsal yaklaşımda belirgin bir değişim olmadı ve kontamine çayın dolaşımı sürdü. “<strong>Radyoaktif çay daha lezzetlidir</strong>”, “<strong>Azıcık radyasyon kemiklere yararlıdır</strong>” gibi bilimsel temelden yoksun söylemler ile devlet yetkililerinin çay içtiği görüntüler, toplumsal hafızada yer edindi. Bu süreçte çay, görünmeyen bir kirliliğin somut izi ve nükleer riskin gündelik yaşamla kesişen maddi karşılığına dönüştü.</p>
<p>Türkiye’nin nükleer tarihine dair bu unutulmaz vakayı üç farklı kesitte ele alan sergi, kurmaca ile belgesel arasında gidip gelen bir anlatı dili kuruyor. İlk bölüm, çaydaki radyoaktif bulaşın ortaya çıkarıldığı ODTÜ’den mekânsal bir kesite ve İnci ile Ali Gökmen’in tanıklıklarına dayanıyor. </p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/1-inci-gokmen.jpg" alt="">
<figcaption><em>İnci Gökmen, University of Maryland’deki laboratuvarında, takribî 1970’ler sonu, Onur Gökmen’in izniyle.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Yanıltıcı bilgi</h3>
<p>Enstalasyonun merkezinde, çaydaki radyoaktif madde oranını inkâr eden ve buna paralel olarak hayalî bir Karadeniz imgesi üreten haber anlatılarından hareketle kurgulanmış <em>Toprakaltı</em> (2026) kısa filmi yer alıyor.</p>
<p>Filmin odağında, çaydaki radyoaktif seviyenin yüzde 2 olarak kamuoyuna duyurulması bulunuyor. Kıdemli spiker Orhan, bilim insanları tarafından yayımlanan rapor üzerinden gerçeğin aslında yüzde 65 olduğunu bilir ve bu nedenle kamuoyuna yanlış bilgi aktarmamak adına yayına çıkmayı reddeder. Buna karşılık genç spiker Mesut, bunu kariyeri için bir fırsat olarak görerek yayına çıkmayı kabul eder; ancak henüz gerçek raporun içeriğinden haberdar değildir. Orhan’ın Mesut’a gerçek yüzdeyi açıkladığı andan itibaren filmin gerilim düzeyi belirgin biçimde yükselir. </p>
<p>Mesut, elindeki radyasyon ölçüm cihazıyla önce suyu, ardından önündeki çay kutusunu test eder. Cihaz, çay kutusuna yaklaştıkça yüksek sesle tepki verir. Bu noktada Mesut’u yatıştıran, Aziz Çapkurt’un canlandırdığı bir kanal yetkilisi olur. Yetkili, cihazın pillerini çıkararak Mesut’a cihazın “aslında çalışmadığını”, dolayısıyla endişelenmesine gerek olmadığını söyler ve onu sakinleştirmeye çalışır. Günün sonunda Mesut, hem milyonlarca kişinin izlediği canlı yayında kamuoyunu yanıltıcı bir bilgi paylaşır, hem de içtiği çay aracılığıyla yüzde 65 oranındaki radyasyona maruz kalır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-2026-04-10t144607-299.jpg" alt="">
<figcaption><em>Toprakaltı (2026) filminden bir kare, (Fotoğraf: Tuğçe Yılmaz / bianet)</em></figcaption>
</figure>
<h3>Güçlü bir hatırlatma</h3>
<p>Dekorların arkasında konumlanan üçüncü bölüm ise bu iki ana anlatı hattı arasından sızan, Çernobil felaketinin Türkiye’de bıraktığı izleri belgeleyen fotoğraflardan oluşuyor.</p>
<p>Radyasyonun hem doğal çevre döngüleri hem de kurumsal ve idari yapılar içindeki dolaşımını takip eden bu üç sahne, görünmez, yavaş ve süreklilik arz eden çevresel tahribatın halk sağlığı, politika üretim süreçleri ve toplumsal anlatı biçimleri üzerindeki etkisini görünür kılmayı amaçlıyor. </p>
<p>Bu bağlamda sergi, yalnızca geçmişte kalmış bir çevre felaketini yeniden hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda görünmeyen tehlikelerin gündelik yaşam, kurumlar ve hafıza üzerindeki kalıcı etkilerini de yeniden düşünmeye açıyor. Çernobil’in bıraktığı izler üzerinden kurulan anlatı, doğa ile insan arasındaki kırılgan ilişkiyi bugüne taşıyarak, benzer süreçlerin nasıl yeniden üretilebildiğine dair güçlü bir hatırlatma sunuyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/16.jpg" alt="">
<figcaption><em>Sergiden bir görünüm, (Fotoğraf: Metean Bars / Salt).</em></figcaption>
</figure>
<p>3 Mayıs’a dek Salt Galata’daki Mastercard Sergi Mekânı’nda ücretsiz ziyaret edilebilecek sergiye eşlik eden programlar, <a href="http://saltonline.org" target="_blank" rel="noopener">saltonline.org</a>’dan takip edilebilir.</p>
<p>Sergi, Eureko Sigorta ve Jotun’un katkılarıyla gerçekleştiriliyor. (TY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Masaya oturmadan yenilmek: Makamın özneyle eşanlı erimesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/masaya-oturmadan-yenilmek-makamin-ozneyle-esanli-erimesi-318588</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/masaya-oturmadan-yenilmek-makamin-ozneyle-esanli-erimesi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/masaya-oturmadan-yenilmek-makamin-ozneyle-esanli-erimesi-318588</guid><description><![CDATA[Makam yalnızca bir yetki alanı değil; aynı zamanda yükümlülüklerden örülüdür. Kişinin makamda kendisinden beklenenleri, ki bunlar etik, sosyal, hukuki sorumluluğudur, yerine getirmediğinde, en başta etik bir sorunun kaynağı olur.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ingmar Bergman’ın <em>Yedinci Mühür</em> filminde şövalye Antonius Block, kumsalda Ölüm ile karşılaştığında kaçmayı değil, satranç tahtasını kurmayı seçer. Bu yalnızca bir zaman kazanma çabası değil; insanın mutlak bir güç karşısında 'özne' olarak kalabildiği son sığınak.</p>
<p>Bugünün kurumlarında, makamların ağırlığı altında ezilen, “başkasının ceketi”yle o koltuklarda oturan, iradesini emir-komuta zincirine kurban eden figürler için bu sahne sarsıcı. Zira Block, Ölüm’le oynarken iradesini ortaya koyar; bugünün “silinmiş yüzlü” öznecikleri ise masaya oturmadan yenilgiyi, yani hiçleşmeyi seçmişler. Bu sahne, özne olmak ile olmaktan vazgeçmek arasındaki eşiğin temsilidir.</p>
<p>Bu nedenle “iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” sözü, yalnızca bir ahlak ilkesi olarak değil, eleştirinin yönünü tayin eden bir düşünme biçimi. Zira sıkça kurumsal eleştiriler yapılır; bunun adresi de hiç kuşkusuz iktidarlardır. Çünkü devletlerin kurumsal güçlerinin başında, o güzel deyimle, direksiyonda yürütme vardır. Fakat demokrasinin zayıflamasıyla yasama-yürütme-yargı arasındaki denge mekanizması aşınır; yasama ile yargı, yürütmenin güdümüne girerek mekanizma işlememeye başlar. Kurumlardaki kişiler de yürütmenin açık ya da örtük biçimde ilan ettiği politikaları, yer yer durumdan vazife çıkararak uygular.</p>
<p>Burada <a href="https://bianet.org/yazi/iliski-uzerine-281541" target="_blank" rel="noopener">ilişki</a> belirleyici hale gelir: Çünkü ilişki yalnızca kişiler arasında kurulur, bağlamın ta kendisidir. Bağlam yoksa özne de yoktur. Özne yoksa sorumluluk bulanıklaşır. Eleştiri de bu bulanıklıkta, çoğu zaman kendini temize çeken, yürek soğurtan, bireyin özneleşmesinin oksijeni haline gelir.</p>
<p>Ortamı sis bulutu kapladığında, kurdun dumanlı havaları sevmesi misali, herkes kendini hayatta kalma moduna alır, konformist (uymacı) bir tutum takınır. En büyük cellatlar bu tür iklimlerde doğar. Cellatlar, yaptıklarından ya da parçası olduğu “suç”larla yüzleşme zamanı geldiğinde, kuşkusuz, “Ben emir kuluyum, bana deneni yaptım; başka ne yapabilirdim ki, ben kimim ki?” diye ağlamaya, nedamet getirmeye çalışır. Çalışır ama artık satranç tahtası kurulmaz. Tarih, kalemi çoktan kırmıştır. Arendt’in deyişiyle “kötülüğün sıradanlığı”nı bu iklim yaratır, cellatların tutumu da hayata geçirir. Cellatlar, oyuna hiç oturmayanlardan çıkar.</p>
<h3>Makamların erimesi</h3>
<p>Kelimelerin hafızası, kimi zaman kavramların kaderini fısıldar. Arapça ḳwm (kıyam) kökünden türeyen makam, kelime anlamıyla "ayak üstü durulan yer" demek. Yani makam, bir "duruş" yeridir. Benzer şekilde, Batı dillerindeki statü kavramı da Latince stare (ayakta durmak) köküne dayanır, heykel (statue) ile aynı kaynaktan beslenir. Öte yandan mevki, vuku (oluş) kökünden gelir; bir "oluş" yeridir. Bu etimolojik köken bize şunu söyler: Mevki için bir oluş, makam için bir duruş gerekir. Duruşu ve oluşu olmayan birinin işgal ettiği yer makam değil, yalnızca hacimdir. Kişi orada hakkını vererek "bulunmuyor", işgal ediyordur. İşgal, hiç kuşkusuz meşru değildir. Meşruiyetsizlik insanı manen zehirler. O nedenle işgalciler, tez zamanda Hayat tarafından kusulur. </p>
<p>Hayatta satranç tahtasının yerinde kurumsal yapılar vardır. Oyun, burada, bireysel tercihler değil, makamın o "duruş" ve "oluş" gerektiren işleyişinde kuruludur. Devlet, kurumların bileşkesidir. Bu kurumlar belli ilkelerin üzerinde yükselen, yasalara dayanan mevzuatlara bağlıdır; yani nasıl işletilecekleri normlarla belirlenmiştir. Kurumlar, yasalardan çok onların hayata geçmesiyle oluşan içtihatlarla işler; buna gelenek de diyebiliriz. Çünkü yasalar, hayatın deneyiminden ya da eleğinden süzüldükçe rafine hale gelir. </p>
<p>Kurumların işleyişi yalnızca normlarla değil, o normları hayata geçiren kişilerle belirlenir. Totaliter, nepotik, halkın iradesinin gasp edildiği rejimlerde liyakat askıya alınır. Bu ideolojik tutum, “benden olanı ihya eder, benden olmayanı hain ilan ederim” anlayışıyla; yasalarla, anayasa ile ve kuşkusuz ülkenin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan temel ve koruyucu haklar kişilerin elinden alınır, haklara erişim engellenir. Oysa haklar manzume şeklindedir; içlerinden biri kullandırılmazsa, denklem x-1 şeklinde işlemez. Ne denli despotik olursa olsun, irade gerçektir. </p>
<p>Şimdi alegorik bir anlatımla düşünelim: Bir makamdayım. Kuşkusuz makamın dışında da personalarım vardır. Kişi, içinde bulunduğu bağlama göre farklı öznellikler taşır. Ama burada makamı, yani yetki sahibi olan yüzü referans alarak düşünelim. Makam benimle canlanıyorsa, ben de benden bekleneni yapmıyorsam, makam zamanla eriyip yok olur. Makamla birlikte beliren bağlamsal özneliğim de silinir. Makamın parçası olduğu yapı da ortadan kalkar. Bunlar, eşanlı gerçekleşir. Burada makamla birlikte bağlam da ortadan kalkar. Geriye kalan boşluğu ya da hacmi kavramsızlık olarak adlandırabiliriz. Yani liyakate göre işlemeyen nepotik rejimler, dışarıdan gelen saldıranlardan çok kendi kendilerini bitirirler. Kuşkusuz büyük doğal felaketler ya da işgaller bu tartışmanın dışındadır. Bağlamdaki özne için neden sorusu özgürleşmenin kapısını <a href="https://bianet.org/yazi/ozgurlugun-muzigi-elestirinin-akli-cesaretin-kalbi-neden-308133" target="_blank" rel="noopener">aralayabilir</a>. Çünkü bu soru ortadan kalktığında, eylem ile özne arasındaki bağ çözülür. Bağ çözülünce sorumluluk askıya alınır. Sorumluluk askıya alındığındaysa erime görünmezleşir.</p>
<h3>Özsaygının aşınması</h3>
<p>Erime, eşanlı, kişinin personalarını taşıyan iskeletinde de gerçekleşir. İnsan, bir özne olarak kişiliği olan iradi bir varlıktır. Makama göreli bir yolculuğun ardından gelmiştir. Bir insanın belli bir beceri seti ile yetişmesi, içine doğduğu toplumun ortak emeğidir. Yetişip makama gelmesi onlarca yıl alır. </p>
<p>Makam yalnızca bir yetki alanı değil; aynı zamanda yükümlülüklerden örülüdür. Kişinin makamda kendisinden beklenenleri, ki bunlar etik, sosyal, hukuki sorumluluğudur, yerine getirmediğinde, en başta etik bir sorunun kaynağı olur. Bu, onurunu zedeler, özsaygısını aşındırır. Kısacası kişi kendine zarar verir. Bunların neticesinde özneliği aşınır; geriye “silinmiş bir yüz” kalır. Yani kimliksizleşir. Bağlamın yüklediği sorumluluğunu yerine getirmeyen kişi, oluşan sorunların doğrudan müsebbibidir.</p>
<p>Bu süreçte kişinin kendine karşı sorumluluk alabilme kapasitesi olan özsaygı, aşınarak koruyuculuğunu kaybeder. Özsaygının zedelenmesi, bağlamın çözülmesine eşlik eden bir diğer sorundur. </p>
<p>Sorumluluk, Latince yanıt vermek anlamındaki responsare fiilinden gelir; -ability ise o yanıtı verebilme gücünü ifade eder. Yanıt ile güç bir araya geldiğinde sorumluluk ortaya çıkar. Sorumluluk, kişiyi de bağlamı da, makamı da, makamın bağlı olduğu kurumsal yapıyı da korur. Kişinin içinde bulunduğu ilişkileri de toplumu da korur. Anominin ortaya çıkmasını engeller. </p>
<h3>Sorumluluğun askıya alınmasıyla bürünülen cellatlık </h3>
<p>Bağlamdaki öznenin sorumluluk almaması sonucu ortaya çıkan çözülme, yalnızca bireysel bir zafiyet olarak kalmaz; tarihsel bir soruna dönüşür. Kurumların hiç kuşkusuz bilinci de vicdanı da yoktur. O nedenle olası ihtilaflarda kişiler yargılanır. Ülkeler tazminat öderler. Bunun maddi tarih bilincimizdeki en yakın örneklerinden biri Nürnberg Mahkemeleri’dir.</p>
<p>Eichmann gibi pek çok tutuklu, mahkemede “Ben, emirleri uyguladım” der. Oysa burada mesele, bu denli harici bir baskı ya da emir değildir; bir tür “durumdan vazife çıkarmak” ile ilişkili. Mesele, yalnızca itaat değil, cellatlaşmaya giden itaatkarlığın nasıl mümkün hale geldiğidir.</p>
<p>Kişi kendini bağlamın dışında konumlandırdıkça, yaptığı eylemle olan ilişkisine mesafelenir. Bu mesafeden doğan kopuş, sorumluluğun askıya alınması anlamına gelir. Sorumluluk askıya alındığında ise, eylem ile özne arasındaki bağ çözülür çünkü “neden” sorusu sorulmadığında, eylem doğal kabul edilir. Doğal kabul edilen eylem sorgulanmaz. Sorgulanmayan eylem ise, giderek görünmez hale gelir. Bu görünmezlik, kişinin kendi eylemine yabancılaşmasını beraberinde getirir.</p>
<p>Türkçede “başkasının ceketi ile damat olmak” adlı, oldukça sert denebilecek bir deyim vardır. “Parayı veren düdüğü çalar” atasözü de bunu imler. Kişi reel olarak liyakat sahibi değilse, makamın getirdiği sorumluluğa yanıt veremez çünkü güçten yoksundur. Bu noktada kişi, artık eylemin faili değil, taşıyıcısıdır. Cellatlığın nedeni paradoksal görünse de güçsüzlüktür: tanıklığın doğurduğu yanıtı verme gücünden yoksunluk.</p>
<h3>Bilincin eşiği</h3>
<p>Ancak bugün bu irade yitimi, yalnızca klasik bir emir-komuta meselesi ya da harici bir baskı değildir. Ölüm’le satranç oynayan Şövalye’nin veya vicdanıyla baş başa kalan o dört arkadaşın trajedisi, bugün yerini daha sinsi bir “yutulma” haline bırakmıştır. Post-human tartışmalarının göbeğinde, insanın bilgisayar ile hibritlenmeye çalışıldığı bu iklimde, irade artık otoriteye değil; teknolojik ya da ideolojik bir algoritmaya devredilmektedir.</p>
<p>İnsan, 'durumdan vazife çıkarırken' aslında kendi karar verme yetisini sisteme delege eder; bu nedenle hibritleşme teknolojik bir protez değil, “yanıt verme gücü”nün (respons-ability) kodlar ile rasyonalize edilmiş politikalara bırakılmasıdır. Bu noktada özne, iradesi sistem tarafından yutulmuş birer “nesne”ye, yani ismi var cismi yok bir hayalete dönüşür. Eğer gittikçe nesneleşiyorsak, bunu konforlu bir hayatta kalma modu için yapıyorsak; artık ne Bergman’ın kumsalındaki o soylu kavgadan ne de insanın kültürel varlık olmasından söz edebiliriz.</p>
<p>Burada sorun, kurumsal, etik ya da hukuksal niteliğini aşarak insanın ne olduğuna dair bir sorgulamayla baş başa bırakır bizi. Hayatta anlam denen bir fenomen vardır. “Hayat, mana üzerine kuruludur” sözü bunun ifadesidir. Tevrat’taki “önce söz vardı” ayeti de.</p>
<p>Bu tartışma, insanın ontolojik anlamda ne olduğuna dair o radikal soruyu yeniden sordurur: İnsanı insan yapan nedir? </p>
<p>Bugün, post-human ya da insan-sonrasının tartışıldığı bir iklimde bu soruya nasıl yanıt vereceğiz?</p>
<p>İnsanın bilgisayarın arayüzüne dönüştürülmeye çalışıldığı bir dönemde, insanın ne olduğunu sormak hâlâ radikal bir sorudur. Ne denli tanık olursa olsun, önündeki sahnelerde olup bitenleri bir bilgisayar oyunu ya da bir Hollywood filmi sansa da, bunun böyle olmadığının, henüz bilincindedir.</p>
<p>İnsan anlam arar, ona anlamın kapılarını neden sorusu açar. Nedensiz yaşanmaz. Çünkü “neden” sorusu ortadan kalktığında, anlam da askıya alınır. Anlam askıya alındığında ise insan, kendi eylemiyle olan bağını yitirir. Bir tür yağsız tereyağına dönüştükçe, insandan hâlâ söz etmek olanaklı mıdır? Eğer gittikçe nesneleşiliyorsa ve bu da fayda ya da bir tür fayda olan haz için yapılıyorsa, bu faydayı ya da hazzı taşıyacak, yaşayacak özne kim olur?</p>
<h3>İğnenin adresi</h3>
<p>Antonius Block, kumsalda Ölüm’e karşı taşlarını hareket ettirirken aslında kendi yüzünün hatlarını belirginleştiriyordu. O masadaki her hamle, yaklaşan sondan kaçmak değil, o son gelene dek 'özne' kalabilme iradesiydi. Bugün 'başkasının ceketiyle' o koltuklara yerleşenler, ceketin şıklığına bakarken içindeki bedenin bir hayalete dönüştüğünü fark etmiyorlar. İradeyi emir-komuta zincirine, etik sorumluluğu ise “koşullar”a devretmek, hayatta kalma stratejisinden çok kendi varlığına dair ontolojik bir intihar.</p>
<p>Aynaya baktığımızda gördüğümüz o silikleşen çehre, başkasının zulmü değil, kendi sessizliğimizin, vazgeçişlerimizin eseridir. Eğer eleştiri bedel ödetmiyor, konfor alanını sarsmıyorsa, en önemlisi eyleme dönüşmüyorsa yalnızca rüzgârda savrulan boş bir <a href="https://bianet.org/yazi/biliyorum-oyleyse-etkisizim-uzmanligin-iktidari-ve-elestirinin-tuketimi-317437" target="_blank" rel="noopener">kelamdır</a>. İğneyi kendimize batırdığımızda hissettiğimiz o sızı, hâlâ <em>insan</em> kalan, hâlâ bir <em>yüzü</em> olan eti, kemiği, ruhu olan varlığımızdır. Şimdi sormak gerekir: Masadaki son hamleyi yapacak irademiz var mı? Yoksa yalnızca Ölüm’ü ya da tarihin süpürmesini bekleyen birer toz zerresi olarak mı o makamlarda duruyoruz? Bağlamın sorumluluğuna yanıt veremeyenlerin geriye bırakacağı tek şey, hiçbir yere yazılmamış, silinmiş bir yüz olabilir.</p>
<p>(MVB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>