<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Thu, 04 Jun 2026 09:51:51 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA["Biz bu topraklara aitiz": Türkiye’de her acının kendi mahallesi var]]></title><link>https://bianet.org/haber/biz-bu-topraklara-aitiz-turkiyede-her-acinin-kendi-mahallesi-var-320010</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/29/biz-bu-topraklara-aitiz-turkiyede-her-acinin-kendi-mahallesi-var.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/biz-bu-topraklara-aitiz-turkiyede-her-acinin-kendi-mahallesi-var-320010</guid><description><![CDATA["Evet, Süryani çöreği güzel, zanaatı dünyaca ünlü ama Süryanileri konuşacaksak önce başka sorular sormamız gerekmez mi?" diyor Korucu, ekliyor: "Mesela Hürmüz Diril nerede?"]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gazeteci-yazar Serdar Korucu, 17’nci kitabı <em>“Biz Bu Topraklara Aitiz”</em> ile bu kez Türkiye’nin en kadim halklarından biri olan Süryani toplumunun hafızasına, acılarına ve direncine odaklanıyor. </p>
<p>Yıllardır azınlıklar, toplumsal hafıza ve yüzleşme meseleleri üzerine çalışan Korucu, bu kitabında tanıklıkları kayıt altına alıyor.</p>
<p>Türkiye, İsveç, Belçika ve İspanya’da yaptığı görüşmelerle şekillenen çalışma, faili meçhul cinayetlerden zorunlu göçlere, kayıp yakınlarının bitmeyen bekleyişinden aidiyet duygusuna kadar geniş bir hafıza atlası sunuyor.</p>
<p>Korucu’ya göre bugün hâlâ sorulması gereken temel soru şu: “Sahi Süryanilere ne oldu?” Çünkü ona göre mesele geçmişte yaşananlarla sınırlı değil, travmalar, ayrımcılık ve yalnız bırakılmışlık hissi hâlâ devam ediyor. </p>
<h3>“Diril Ailesi’nin derdi hepimizin derdi olmalı”</h3>
<p><strong>“Biz Bu Topraklara Aitiz” oldukça dikkat çekici bir isim. Kitabın adı nasıl ortaya çıktı, sizin için neyi temsil ediyor?</strong></p>
<p>Bu söz Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi'nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’ye ait. Ama bu ifade yalnız kendisinin değil, kitapta yer alan Süryani toplumunun neredeyse tüm bireylerinin ortak görüşü.</p>
<p>Diğer söyleşilerin içinde de farklı kelimelerle aynı mesajın tekrar tekrar verildiğini görmek mümkün. Aidiyet duygusunun geçmişe dair bir nostalji olarak kalmadığını, yaşanan her şeye rağmen, köklere, toprağa dönme ve orada yaşama iradesinin de göstergesi. Süryani toplumunun binlerce yıldır yaşadıkları bu topraklarda şiddet dalgalarına rağmen kalmaya çalışmasını, direncini yansıtıyor. </p>
<p><strong>Süryani toplumunun yaşadıklarını araştırırken sizi en çok sarsan tanıklık hangisiydi?</strong></p>
<p>Kitapta elbette tüm anlatılar çok önemli ve değerli ama beş ismin tanıklığı beni hem çok sarstı hem de kitabın ana hattını oluşturdu. Onlardan biri, çocuk yaşında okulda duyduğu bir mayın patlaması sesi ardından babası Hanna Aydın’ı kaybettiğini öğrenen Yusuf Aydın. Bugün kendisi İsveç Parlamentosunda milletvekili…</p>
<p>Bir başka isim Robert Tutuş. O da babasını kaybetmişti. Şükrü Tutuş. “Artık buralar çok kötü oldu, yarın çıkacağım. Durum düzelene kadar İstanbul’da kalacağım” demiş oğluyla son konuşmalarında. Ve bugün Robert Tutuş, “Ben babamın katillerinin nerede olduğunu, kim olduğunu bilmek istiyorum ama nafile!” diyor. Kitapta iki kardeş, Süleyman Akgüç ve Dikran Ego da en zor anlatılarını paylaştı.</p>
<p>Köyüne döndükten sonra kurşunların hedefi olan babaları, 92 yaşındaki Gevriye Akgüç’ü anlattılar. “Haberi aldığım günü hatırlamak bile istemiyorum” diye başladı sözlerine Süleyman Akgüç. “Bu yaştaki bir adamın, babamın suçu ne, günahı ne? Nasıl böyle bir insan kendi evinde bu şekilde katledilebilir?” diye sordu. Gevriye Akgüç için hukuk süreci devam ediyor. Ve bir başka dava: Diril ailesi… Biliyorsunuz Şimuni Diril’in cansız bedeni oğlu Kemal tarafından bulunmuştu.</p>
<p>Gülcan Diril, “Abim diyor ki ‘Ben o anda nasıl ölmedim, bilmiyorum. Yerimde bir başkası olsa dağa çıkar kendini atardı.” Bu anlatı o kadar zor ki… “Köye neşe içinde, sağlıklı dönen annemin cenazesini bir siyah torbada, bir tabutta mı teslim alacaktım?” diye soruyor Gülcan Diril ve şöyle devam ediyor: “Annemizi bulabilmek mucizeydi. En azından bir mezarı var… Peki ya babam nerede? Bu soru bizleri çok yıpratıyor.” Diril ailesini yıpratan bu sorunun, hepimizin derdi olması, hepimizi yıpratması gerek. </p>
<p><strong>Kitapta çok güçlü bir hafıza ve tanıklık duygusu var. Bu konuyu çalışmaya sizi ilk iten şey ne oldu?</strong></p>
<p>Gilles Deleuze “Yazmak için daha iyi bir neden yoktur” ve ekler: “Utanç bana yazdırıyor, beni düşündürüyor.” Bu kitabı yazmaya yönelten duygunun utanç olduğunun altını çizmek isterim. Açık konuşmamız gerekirse bugün “Süryaniler” dediğinizde çoğunluğun aklına sadece yiyecek, içecek kültürü, mücevherat geliyor çünkü ne yazık ki bu kimlik Fanon üstünden okumamız gerekirse “egzotiklik arayışı” ile turizmin parçası yapıldı.</p>
<p>Evet, Süryani çöreği güzel, zanaatı dünyaca ünlü ama Süryanileri konuşacaksak önce başka sorular sormamız gerekmez mi?</p>
<p>Mesela Hürmüz Diril nerede? Cansız bedeni oğlu tarafından bulunan Şimuni Diril’i kim öldürdü? 92 yaşındaki bir aile büyüğüne, bir babaya, bir dedeye, Gevriye Akgüç’e kim kurşun sıktı ve fail nasıl oluyor da elini kolunu sallaya sallaya geziyor? Hepimizin bu soruları, kendi aile yakınlarımızın, kendi akrabalarımızın başına gelmiş gibi sorması gerekiyor. </p>
<p>Bu nedenlerle böyle bir çalışmayı uzun zamandır yapmak istiyordum ama cesaret edemiyordum. Cesaretsizliğimin nedeni şu, tek başıma yola çıkıp böyle bir kitabı tamamlamam imkansızdı.</p>
<p>Kitaba başlama fikri bir başka kitabın, geçtiğimiz 6-7 Eylül’ün yıl dönümünde yine istos’tan çıkarttığımız “Akşam İstanbul’da Çok Fena Şeyler Oldu”nun tanıtım gününde doğdu. Kitabın danışmanı Laki Vingas ve editörüm Seçkin Erdi ile birlikte o toplantıda konuşurken, dinleyiciler arasında Süryani Vakıflarından iki temsilci Sait Susin ve Münir Üçkardeş de vardı. </p>
<p>Her ikisi farklı ifadelerle de olsa aynı sorunu işaret etti. Süryani toplumuna dair çalışmaların azlığı ve bu tür kitapların toplumları için de yapılması isteği.</p>
<p>Tam bu noktada hem Susin ve Üçkardeş’in hem de daha önce Süryani toplumuna dair yaptığım her çalışmada sınırsız desteğini sunmuş olan Kenan Gürdal’ın sayesinde bu kitap çalışmasına başladım. Bu kitabın oluşmasını önce kendilerine sonra anılarını paylaşmayı kabul eden tüm isimlere borçluyum.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/serdo.jpeg" alt="">
<figcaption><strong>Fikri Turan - Serdar Korucu 8 Ekim 2025 Sare köyü / Şırnak</strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Görüşmeleri Türkiye, İsveç, Belçika ve İspanya’da, farklı şehirlerde ve farklı dillerde gerçekleştirmişsiniz. Bu süreçte sizi en çok zorlayan şey neydi?</strong></p>
<p>Kitabı hazırlarken şu sözü duydum: “Bunları kayda almakla ne değişecek? Neye yarayacak?” Halbuki Hrant Dink, Ermeni Soykırımı tartışmalarına şu cümleyle yanıt verirdi: “Her Ermeni bir belgedir.” Bu sözü Süryani toplumu için de söylemek mümkün.</p>
<p>Dink’in izinden giderek şunu söyleyebiliriz: “Her Süryani de bir belgedir.” Yakup Mirza, “Seyfo’yla biz bitirilmek istendik. O korku içimizde kaldı. Hâlâ tüm Süryanilerin içinde o korku var” diyor kitapta. Bu korkunun izleri tüm kitaba yansıyor.</p>
<p>Bu nedenle yaşananları sadece 1915 ile sınırlamamak gerek. Hem Sayfo anlayışı sürüyor, yok olduğunu söylemek zor hem de bıraktığı travma tüm nesilleri etkilemeye devam ediyor, bugüne taşınıyor. </p>
<p><strong>Görüştüğünüz insanların ortak duygusu sizce neydi: Özlem mi, kırgınlık mı, aidiyet mi?</strong></p>
<p>Dink suikastı sonrasında nasıl ki “1,5 milyon artı bir” hissi oluşmuşsa Süryani toplumu bunun benzerini defalarca yaşadı, yaşıyor. Diril ve Akgüç davaları en son örnekler… Gevriye Akgüç’ün oğlu Dikran Ego’nun “Babamın cinayeti çok açıktı. Tek bir anlamı vardı. Seyfo’nun devamı...” sözü bunun bir yansıması.</p>
<p>Dikran Ego, bu sözünü de Sayfo’nun devamı demesini de şöyle açıklıyor: “Bunu yapmalarının amacı sadece babamı öldürmek değil. Bunu adamlar açıktan söylediler. ‘Sizi burada yaşatmayız. Bir tane kurşun sıkarız. Hepiniz kaçarsınız’ dediler. Onların amaçları çok net. Birisini öldürerek binlercesini kaçırtmak.” İşte bu cinayete rağmen, Süryaniler kitabın da adında yer aldığı gibi “Biz bu topraklara aitiz” hissiyle topraklarından kopmamaya çalışıyor.</p>
<p>Dikran Ego, babasının mahkemesinin yapılacağı günün bir öncesinin, kilisenin avlusundaki bir şölene denk geldiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “İptal edelim mi, etmeyelim mi diye konuşurlarken onları özellikle destekledim.</p>
<p>‘Yapın’ dedim. Böyle bağıra çağıra o şöleni çok güzel yapalım. Yapalım ki bu katillerin, bu canilerin amacı buradan bizi kaçırmak. Fakat bizler geri dönüyoruz, hem de şölen yapıyoruz diye. Bir tepki amacıyla o şöleni yaptık.” Gülcan Diril ise bu süreçte yalnız bırakıldıklarını söylüyor, “Bizim cemaatlerimiz zaten küçük.</p>
<p>Herkesin bize destek olmasını bekledik” diyor. Ve yine kendisinin şu sözü çok çarpıcı: “Türkiye’de her mahallenin kendine ait acısı var. Her acının da kendi mahallesi var.” Bu bana İoanna Kuçuradi’nin “İnsanlık onuru sizin başınıza gelene değil, başkasının başına gelen bir şeye karşı sizin nasıl tavır aldığınızdır” sözünü hatırlatıyor. Ben kendi adıma, Diril davası ya da Akgüç davasında, “insanlık onuru” için iyi bir sınav verdiğimi, ailelere destek olduğumu söyleyemiyorum.</p>
<p>Üstelik toplumun Süryanileri “yalnız bırakma” hali sadece davalarla da sınırlı değil. Son örneğini “Çok Güzel Hareketler Bunlar”da da gördük. Baştan sona toplum içindeki Hristiyanlığa dair yaygın tüm ayrımcı ifadelerin yan yana getirilmesinden ibaret bir skeç hazırlanmıştı. Ve ilk tepki kimden geldi? İstanbul Süryani Kadim Vakfı’ndan…</p>
<p>Bu bile aslında toplumun nasıl da mahallelere ayrıldığını göstermiyor mu? Listeyi uzatmak mümkün ama Kürtlerle ilgili bir hakarete Kürtlerin, Alevilere dair olana Alevilerin, kadınları hedef alanlara kadınların, LGBTİ’lere yönelik olanlara LGBTİ’lerin ses çıkarmak zorunda kalması gibi… Bu bizlerin Kuçuradi’nin altını çizdiği “insanlık onuru” için silkelenmemiz gerektiğini anlatmıyor mu? </p>
<p>Evet, İstanbul Süryani Kadim Vakfı’nın çağrısı duyuldu ve özür dilendi ama o mesaj bile sorunluydu. “Son bölümümüzdeki bir skecimizde, amacını aşan bir ifadeye yer verdiğimizi üzülerek fark ettik” deniliyordu.</p>
<p>Gerçek bu değil, skeç baştan sona ayrımcı ifadelerle örülüydü. İzleyenler başından sonuna büyük bir keyifle alkışlamış olsa da aynı metni elinize alın ve Hristiyanlara yönelik ifadeleri daha geniş bir başka toplum kesimi için yeniden yazın. Hiçbir dinin, halkın hiçbir kesiminin bu şekilde hakarete uğramaması, ayrımcı ifadelerle hedef alınmaması gerekir. </p>
<p>Üstüne üstlük skeç sonunda metni yazan, “Bariyerleri hep birlikte aşacağız” mesajı veriyordu. O bariyer de şu; evlenmek isteyen çiftten biri Müslüman, diğeri Hristiyan. Aileler de bu nedenle izdivaca karşı. “Mutlu son”da ne oluyor?</p>
<p>Hristiyan genç Müslümanlığı kabul ediyor. Bunun tersi olabilir miydi? Olamazdı değil mi? Öte yandan kitaptaki birçok isim, 1971’de Midyatlı bir Süryani erkeğin, Malatyalı Alevi bir baba ile Ermeni bir annenin kızıyla evlendiği için neler neler yaşandığını anlatmıştı. Daha yeni evli olan kadın, Midyat’ta, Müslüman nüfusun yaşadığı Estelliler tarafından alıkonuluyor ve çiftin bir araya gelmesi uzun zaman sonra gerçekleşiyor. </p>
<p>Ya da şöyle sormak gerek, aynı metin Türkiye’de çok daha büyük nüfuslara sahip olduğu için, daha keskin bir konu olan, Alevilik Sünnilik üstünden yazılabilir miydi? Yazılsa bile, tepki çektikten sonra böyle bir özürle geçiştirilebilir miydi? Sanmıyorum. Böyle olmaması da gerekiyor. </p>
<p><strong>Kitap boyunca devlet politikalarının gündelik hayat üzerindeki etkisini görüyoruz. Sizce Türkiye kamuoyu Mardin’de, Midyat’ta, Adıyaman’da, Elazığ’da Süryani toplumunun yaşadıkları neden bilmiyor?</strong></p>
<p>Ernest Renan, “Ulus nedir?” sorusuna yanıt ararken, “Ulusun özü tüm bireylerin ortak birçok şeye sahip olması ve aynı zamanda hepsinin pek çok şeyi unutmuş olmasıdır... Tüm Fransız vatandaşları Aziz Berthelemy katliamını, XIII. yüzyılda Midi'deki katliamları unutmuş olmak zorundadır” der.</p>
<p>Bunu Türkiye örneğine uyarlayacak olursak bu, sadece soykırım tartışmaları için geçerli değil. Yani sadece 1915’e, Sayfo’ya değil. Sayfo’nun izlerini taşıyan şiddet sarmalı da buna dahil. “Unutuş”, 1980-1990’larda yaşanan ve “faili meçhul” denilen aslında faili belli olan cinayetleri konuşurken de geçerli. “Sahi Süryanilere ne oldu?” diye kaçımız sorduk, soruyoruz. </p>
<p>Yaklaşık 70 cinayet var. Yusuf Türker, tüm bu faili meçhul bırakılmış cinayetlerin bir “proje” olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Burayı boşaltmak istediler. 80’lerden 90’lara kadar burada biz 600-700 aileydik. 90’lardan 98’lere kadar 70 aileye düştük.”</p>
<p>Ve bu saldırıların sadece o dönemde kalmadığının da altını çiziyor: “1998’de yavaş yavaş bir şeyler yapmaya başladık. O dönem neler yapmadılar ki? (…) Mezarlıklarımızı kırıyorlardı. Mahvettiler. Ölülerin kemiklerini dışarı çıkarıyorlardı. Bu saldırıyı yaptıkları mezarlar da öldürülenlere aitti. Mezarda bile onlara rahat vermediler.” Bu sözleri duyduğum anda aklıma ilk gelen 6-7 Eylül oldu. 1955’te İstanbul’daki pogrom sırasında saldırganlar Şişli’deki Rum mezarlığını hedef almıştı.</p>
<p>O dönem Ekümenik Patrikhane’nin fotoğrafçısı olan Dimitrios Kalumenos, yakın zamanda gömülmüş olan bir cesedin mezarından çıkarılarak bıçaklandığını, başka mezarlardan kemiklerin çıkarıldığını hatta kafataslarına top muamelesi yapıldığını yazıyordu. Ve bu yaşananın sadece 1955’te kalmadığını da gördük. İşte Süryani mezarlarına yönelik saldırılardan sonra da biliyorsunuz 2017’de Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un Ankara’daki cenaze töreni saldırıya uğramıştı.</p>
<p>Hatun Tuğluk’un bedeni gömüldüğü yerden çıkartılmış ve memleketi Dersim’de toprağa verilmişti. Aslında başlı başına sadece 1955, 1998, 2017’de verdiğim bu örnekler, bu yaşananlar bile şiddetin farklı dönemlerde farklı kesimleri nasıl hedef aldığını alabildiğini gösteriyor. Ve Ekümenik Patrik Bartholomeos’un de zikrettiği gibi, “Toplumun bir kesimi, nasıl olur da toplumun başka bir kesimini bu kadar düşman olarak algılama ve ona yapılacak her türlü zulmü hak olarak görme durumuna gelir. Dünü doğru tahlil ederek bunu anlayabilirsek, benzerlerinin gelecekte vuku bulmasını engelleyebiliriz” sözlerini haklı çıkarıyor. </p>
<p><strong>Peki bir sonraki projeniz ne olacak? </strong></p>
<p>Tam da bu konuya gelecektim. İstanbul, Ankara ve İzmir Süryani Ortodoks Cemaati Ruhani Reisi ve Patrik Vekili Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin, Mor Efrem Süryani Ortodoks Kilisesi’nde yaptığımız ilk tanıtımda “Bu çalışmanın da devamını sabırsızlıkla bekliyoruz” demişti.</p>
<p>Kendisinin bu kıymetli mesajı ardından kilisede aklıma gelen ilk fikir, Süryani toplumunu hedef alan ve faili meçhul bırakılmış cinayetler oldu. Bu cinayetlerde yakınlarını kaybedenlerle, her aileden bir kişiyle görüşmeyi, konuşmayı çok isterim. Bunu konuyu ilk olarak kitap etkinliği için Stockholm’den İstanbul’a gelmiş olan Dikran Ego’ya açtım. Kendisi de şimdiden desteğini esirgemedi. </p>
<p>Ne kadar teşekkür etsem az… Dilerim aileler de konuşmayı kabul eder. Çünkü seyidnenin, Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin’in kitap tanıtımında dediği gibi anlatılar sadece bu şekilde kalıcı oluyor, tarih oluyor, tarihe geçiyor… </p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[LGBTİ+ vicdani retçiler: “Devletin dayattığı erkekliği reddediyoruz”]]></title><link>https://bianet.org/haber/lgbti-vicdani-retciler-devletin-dayattigi-erkekligi-reddediyoruz-320015</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/29/lgbti-vicdani-retciler-devletin-dayattigi-erkekligi-reddediyoruz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/lgbti-vicdani-retciler-devletin-dayattigi-erkekligi-reddediyoruz-320015</guid><description><![CDATA[Kuşadası Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Hikmet Hazer ve Vicdani Ret İzleme Koordinatörü Merve Arkun ile vicdani ret hareketine yönelik baskıları ve dayanışma imkanlarını bianet'e anlattı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de zorunlu askerlik ve militarizm tartışmaları uzun yıllardır insan hakları örgütleri, feminist hareket ve vicdani retçiler tarafından eleştiriliyor.</p>
<p>Son yıllarda ise queer hareket içerisinden yükselen anti-militarist itirazlar, militarizmin daha geniş bir denetim mekanizması olarak işlediğini yeniden gündeme taşıyor.</p>
<p>Özellikle LGBTİ+’lar açısından askerlik sistemi, “makbul vatandaş” ve “makbul erkeklik” kalıpları üzerinden şekillenen ayrımcılık, dışlanma ve devlet şiddeti tartışmalarıyla birlikte değerlendiriliyor.</p>
<p>Vicdani ret hareketi son dönemde hak ihlalleri ve tutuklamalar ile de gündemde. Anti-militarist mücadele içerisinde queer öznelerin deneyimleri ise vicdani reddin toplumsal cinsiyet, devlet şiddeti ve barış mücadelesiyle kesişen daha geniş bir politik alan açtığını ortaya koyuyor.</p>
<p>Kuşadası Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Hikmet Hazer ve Vicdani Ret İzleme Koordinatörü Merve Arkun ile vicdani ret hareketine yönelik baskıları ve dayanışma imkanlarını bianet'e anlattı.</p>
<h3><strong>Hazer: “Militarizm yaşamlarımızı kuşatan patriyarkal tahakkümün parçası”</strong></h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/hazer.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Hikmet Hazer</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Türkiye’de militarizm “makbul vatandaş”, “makbul erkeklik” ve heteroseksüel aile düzeni üzerinden işleyen bir toplumsal denetim mekanizması olarak kuruluyor. Sizce askerlik sistemi bedenleri, cinselliği ve kimlikleri nasıl disipline ediyor?</strong></p>
<p>İlk olarak şunu söylemek gerekiyor: Türkiye’de militarizm yalnızca orduyla ya da savaşla ilgili bir mesele değil. Militarizm gündelik hayatın içine işlemiş bir yönetme biçimi. Devlet “makbul vatandaş”ı yaratırken askerliği bir erkeklik sınavı olarak kuruyor.</p>
<p>Bu yüzden askerlik sadece bir güvenlik politikası değil; aynı zamanda cinsiyet rejiminin yeniden üretildiği bir alan. “Askerliğini yapmış erkek”, “ailesini koruyan baba”, “vatan için gerektiğinde ölecek vatandaş” figürü üzerinden heteroseksüel erkeklik kutsanıyor. Bunun dışında kalan herkes ise ya eksik, ya sapkın, ya da tehdit olarak görülüyor.</p>
<p>Bir lubunya olarak askerlik sistemine baktığımda şunu görüyorum: Bu sistem bedenleri disipline etmeye çalışıyor. Saçından yürüyüşüne, ses tonundan arzuna kadar seni belli bir erkeklik kalıbına sokmaya zorlayan bir mekanizma bu. Militarizm sadece bedenini değil, kimliğini ve arzunu da denetlemek istiyor. Çünkü militarist devlet için kontrol edilemeyen beden tehlikelidir. Queer bedenler tam da bu yüzden hedef haline geliyor. Çünkü bizler ikili cinsiyet rejiminin dışına çıkıyoruz; erkeklik ve kadınlık normlarını bozuyoruz; heteroseksüel aileyi “doğal” ve zorunlu kabul etmiyoruz.</p>
<p>Askerlik kurumu Türkiye’de erkekliği kanıtlamanın araçlarından biri olarak işliyor. “Askerliğini yap da adam ol” söylemi tesadüf değil. Burada erkeklik devlet tarafından onaylanan bir performansa dönüşüyor. Bu performansa dahil olmayan erkekler aşağılanıyor, dışlanıyor ya da “eksik vatandaş” muamelesi görüyor.</p>
<p>Lubunyalar açısından bu süreç çok daha şiddetli işliyor. Yıllarca “çürük raporu” adı altında aşağılayıcı muayenelere, psikiyatrik damgalamalara ve devletin cinselliğimizi ispat etmeye çalışan işkenceci prosedürlerine maruz bırakıldık. Yani militarizm queerler için sadece zorunlu askerlik değil; aynı zamanda devlet eliyle uygulanan bir cinsiyetlendirme ve aşağılama politikası.</p>
<p>Bu yüzden ben militarizmi sadece savaş karşıtlığı üzerinden değil, yaşamlarımızı kuşatan patriyarkal tahakkümün bir parçası olarak görüyorum. Çünkü militarizm erkek egemenliğini büyütür. İtaati kutsar. Hiyerarşiyi normalleştirir. Şiddeti meşrulaştırır. Ve bütün bunları “vatan”, “namus”, “aile” gibi kavramlarla romantize eder. Oysa biz queerler için hayat tam da bu normların dışında nefes almaya çalışmakla geçiyor.</p>
<h3><strong>“Queer mücadele “özgür yaşa, birlikte yaşat” diyor”</strong></h3>
<p><strong>Vicdani reddin çoğu zaman yalnızca “askere gitmeme” meselesi gibi ele alındığını görüyoruz. Fakat queer özneler açısından durum farklı. Queer mücadele; militarizme, erkeklik rejimine ve devletin kimlikler üzerindeki tahakkümüne karşı daha geniş bir itirazı da içeriyor. Siz kadınların ve queerlerin vicdani ret deneyiminizi nasıl tanımlıyorsunuz?</strong> </p>
<p>Vicdani ret meselesinin yalnızca “askere gitmek istememek” gibi okunması bence çok eksik bir yaklaşım.</p>
<p>Özellikle queerler ve kadınlar açısından vicdani ret çok geniş bir politik itiraz içeriyor. Çünkü bizim meselemiz yalnızca silah taşımayı reddetmek değil; bizi disipline eden erkeklik rejimini reddetmek. Devletin bedenlerimiz, kimliklerimiz ve hayatlarımız üzerinde kurduğu tahakkümü reddetmek.</p>
<p>Lubunya bir vicdani retçi olarak askerliği reddederken aynı zamanda militarist erkekliği de reddediyorum.</p>
<p>Bana dayatılan “makbul vatandaş” rolünü reddediyorum. Devletin beni ancak belli cinsiyet normlarına uyarsam insan yerine koymasını reddediyorum. Çünkü queer deneyim bize şunu öğretiyor: Militarizm sadece sınırda işlemez; evde, okulda, sokakta, aile içinde de işler. Trans kadınlara yönelen nefrette, lubunyaların kriminalize edilmesinde, kadın cinayetlerinde, polis şiddetinde militarist kültürün izlerini görüyoruz.<br> Kadınların ve queerlerin vicdani ret deneyimi tam da bu yüzden daha bütünlüklü bir özgürlük talebi içeriyor. Çünkü biz savaşın gündelik hayatla bağını görüyoruz. Erkek egemenliğiyle militarizm arasındaki bağı görüyoruz.</p>
<p>Devletin “koruma” söylemiyle nasıl denetim kurduğunu görüyoruz. Bu yüzden vicdani ret bizim için aynı zamanda patriyarkayı reddetmek demek. Zorunlu heteroseksüelliği reddetmek demek. Devletin bedenimizi bir nüfus politikası nesnesi gibi görmesini reddetmek demek. </p>
<p>Trans feminist bir yerden baktığımda şuna inanıyorum: Militarizm yaşamı değil ölümü örgütler. Bizim mücadelemiz ise yaşamı örgütlemek üzerine kurulu.</p>
<p>Dayanışmayı, bakım vermeyi, birbirimizi yaşatmayı savunuyoruz. Militarizm “itaat et, öl, öldür” derken; queer mücadele “özgür yaşa, birlikte yaşat” diyor. Bu yüzden vicdani ret benim için sadece bireysel bir karar değil, politik bir varoluş biçimi. Hayatlarımızı militarizmin, erkekliğin ve devlet şiddetinin dışında yeniden kurma iradesi.</p>
<h3><strong>Arkun: “Özgürlük ve toplumsal barış ortak mücadeleyle mümkün</strong></h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/merve.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Merve Arkun</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Son dönemde hem artan politik baskılar hem de ekonomik krizler nedeniyle vicdani ret hareketinin görünürlüğü azaldığını söylemek mümkün. Buna rağmen lubunya vicdani retçilerin anti-militarist mücadele içinde nasıl bir söz kurduğunu düşünüyorsunuz? Bugün barış mücadelesi, queer hareket ve vicdani ret arasında nasıl bir ortak hat örülebilir? </strong></p>
<p>Son dönemde artan politik, siyasi ve toplumsal baskı, aslında sadece vicdani ret hareketinin değil tüm toplumsal muhalefetin ve örgütlenmeleri etkiliyor. Türkiye’de insan hakları krizinin ve adaletsizliğin farklı biçimlerinin giderek derinleştiği bir süreçten geçiyoruz.</p>
<p>Her hak mücadelesi, her toplumsal grup kendi alanında ağır adaletsizliklerle boğuşuyor. Bu yüzden asıl mesele, hareketler arasındaki kesişimsellikleri görmek, hatırlamak ve mücadelenin her biçimini birlikte örgütlemek.</p>
<p>Geçmişe baktığımızda, özellikle 2000’li yıllarda feminist hareket ile antimilitarist hareket arasında güçlü bir dayanışma ve ortak mücadele hattı örüldüğünü hatırlıyoruz. Yine o dönemlerde insan hakları örgütlerinin de vicdani ret mücadelesiyle daha omuz omuza bir tutum aldığını söylemek mümkün. Bu tarihsel deneyimler bize, farklı mücadele alanlarının birbirini besleyebildiğini ve ortak mücadele hatlarının örülebileceğini gösteriyor.</p>
<p>Bugün, Türkiye’de vicdani ret bağlamında, yeni bir dinamikle karşı karşıyayız. 2025 Ağustos ayında Çınar Koçgiri Doğan’ın, ardından 2026 Şubat ayında İnan Mayıs Aru’nun tutuklanması, Türkiye’de 10 yılı aşkın sürenin ardından yaşanan ilk vicdani retçi tutuklamaları oldu.</p>
<p>Şu anda da tutuklanma riski altında olan başka vicdani retçi arkadaşlarımız var ne yazık ki. Vicdani retçilerin yalnızlaşması, böylesi bir süreçte ihlallerin ve retçilerin uzun yıllardır yaşadığı sivil ölümün daha da derinleşmesi riskini getiriyor.</p>
<p>Dolayısıyla bu aciliyetli ve giderek ağırlaşan riskli tablo karşısında, yalnızca vicdani ret hareketinin değil; örneğin barolara, insan hakları örgütlerine, farklı toplumsal hareketlere ve aslında toplumsal barıştan yana olan herkese, vicdani ret hareketinin örgütlenmesi, görünmesi ve retçilerle aktif dayanışmanın bir parçası olma noktasında sorumluluk düşüyor.</p>
<p>Vicdani ret yalnızca askere gitmeyi reddetmek değil; aynı zamanda savaşın ve militarizmin insan kaynaklarını kurutmak demek.</p>
<p>Bu perspektif, queer hareketin şiddet karşıtı hattıyla, feminist mücadelenin patriyarkaya karşı örgütlediği direnişle ve insan hakları örgütlerinin adalet arayışıyla oldukça örtüşen bir yerde duruyor aslında. </p>
<p>Bugün hareketler arasında örebileceğimiz bu ortak hat, tam da bu kesişimsellikten geçiyor. Savaşa, şiddete ve militarizme karşı duran tüm hareketlerin vicdani ret ile bağlarını hatırlamasıyla; benzer mücadele hatlarını birlikte örebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü özgürlük ve toplumsal bir barışı inşa edebilmek, ancak ortak bir mücadeleyi birlikte örgütlemekle mümkün.</p>
<p>(ZA/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir sessizlik rejimi: “Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz”]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-sessizlik-rejimi-sss-kizlar-ciglik-atmaz-320022</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/bir-sessizlik-rejimi-sas-kizlar-ciglik-atmaz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-sessizlik-rejimi-sss-kizlar-ciglik-atmaz-320022</guid><description><![CDATA[Bu film İran'da geçiyor ama hikayesi evrensel. Öğretmenin meşguliyeti, annenin korkusu, babanın yoğunluğu, komiserin hikaye uyduruşu, mağdur ailenin sessizliği bunlar coğrafya tanımıyor. Ataerki nerede kurulmuşsa suskunluk sarmalı da orada dönüyor. Değişen sadece toprak, millet, din, aksan.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>"Şşş! Kızlar çığlık atmaz."</p>
<p>Bu bir terbiye cümlesi mi, yoksa bir susturma emri mi? İkisi arasındaki fark, İranlı yönetmen Pouran Derakhshandeh'in 2013 yapımı Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz filminin tam merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Film bir karakol sahnesiyle başlıyor. Gelinliğinin üstü kanlar içinde bir kadın, yani kahramanımız Şirin sessizce oturuyor. Az önce bir adam öldürmüştür. Komiser sorguluyor, cinayetin nedenini anlamaya çalışıyor. Şirin tek kelime etmiyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/ss.jpeg" alt=""></p>
<p>Komiser boşluğu kendisi dolduruyor, hikayeler uyduruyor. Kadın konuşsa da konuşmasa da sistem kendi hikayesini yazıyor. Bu sahne aslında filmin özeti gibi: Şirin hayatı boyunca konuşmaya çalıştı, kimse dinlemedi.</p>
<p>Şimdi susması bile bir anlam taşıyor ama o anlamı yine başkaları belirliyor. Siyaset bilimci Noelle-Neumann, kamusal alanın birey üzerinde kurduğu bu yargılayıcı gücü şöyle açıklar: Kamusal alan, bireyin toplumun dışlayıcı bakışlarına ve yargılarına en açık olduğu yerdir. Birey, kamusal alanda egemen olan kurumların ve ortak algıların dışına çıktığında, toplumun amansız bir denetim mekanizmasıyla karşı karşıya kalacağını bilir ve bu yüzden sessizliğe sığınır.</p>
<p>Filmin arkasında güçlü bir isim var: Pouran Derakhshandeh. Filmin yönetmen koltuğunda oturmasının yanısıra senaryo yazarlığını ve yapımcılığını da üstleniyor.</p>
<p>Derakhshandeh, filmlerinde genellikle kadın ve çocuk meselelerini seyirciye sunmayı tercih ediyor. “Şşşş Kızlar Çığlık Atmaz” filmi de Derakshandeh sinemasının zarif ama sert diliyle ekrana taşıdığı filmlerinden en önemlisi. Film uluslararası festivallerde 15 ödül aldı. Ama ödüllerden çok, izleyeni ekrana çakıp bırakan o ağırlıkla sesleniyor, çünkü anlattığı şey sadece İran'a özgü değil çünkü ataerki sınır tanımıyor.</p>
<h3>Susmanın anatomisi</h3>
<p>Peki filmdeki, bu suskunluk nereden geliyor? 1974'te Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann, bu duruma bir ad koydu: Suskunluk Sarmalı. Neumann'a göre bireyler, kendi düşüncelerinin toplumda azınlıkta kaldığını hissettiklerinde dışlanma korkusuyla seslerini geri çekiyorlar.</p>
<p>Susanlar çoğaldıkça baskın ses daha da güçleniyor, sarmal büyüyor. Teorinin önemli bir boyutu da şu: Bu sarmalın içinde bile susmayı reddeden bireyler vardır. Noelle-Neumann bunlara "sert kabuk" diyor: baskıya rağmen konuşmaya devam edenler, azınlıkta kalmayı göze alanlar. Ama bu filmde sormamız gereken asıl şu: O baskın ses kimin sesi? Hangi "kamuoyu" kimi susturuyor?</p>
<p>Bu sorulara cevap, feminist teoriden geliyor. Deniz Kandiyoti bu durumu açıklamak için “ataerkiyle pazarlık” kavramını kullanıyor. Kandiyoti'ye göre kadınlar ataerkil düzeni salt bir baskı sistemi olarak yaşamıyor; aynı zamanda o düzenin içinde hayatta kalmak için pazarlık da yapıyorlar. Bu pazarlık çoğu zaman görünmez  ama bedeli her zaman kadına ve çocuğa ödetilen bir pazarlık.</p>
<p>Bu noktada Şirin’in çocukluğunda yaşadıklarına bakmak gerekiyor. Çünkü bu sessizlik ve pazarlık bir anda oluşmuyor. Suskunluk sarmalı katman katman inşa ediliyor. Şirin sekiz yaşında. Evde annesi ve babası var ama aslında yoklar; işleri yoğun, zamanları kısıtlı. Ailenin şoförü her gün onu okula götürüp getiriyor.</p>
<p>Ve o şoför Şirin’de hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir travmaya neden oluyor. Şirin bunu hem bedeninde taşıyor, hem de içinde taşıyor; taşıyor ve kaldıramadığı bir yük haline geliyor. Cesaretini toplayıp annesine gidiyor. Ama tam olarak yaşadıklarını anlatamıyor çünkü dili yok, güvenli alan yok. Bunun yerine bir yol buluyor kendine: "Anne" diyor, "arkadaşımın başına bir şey geldi.</p>
<p>Büyük bir erkek ona bir şey yaptı." Aslında kendisinden bahsediyor. Annesi bir an duraklamıyor bile hemen işaret parmağını Şirin’in dudağına dokundurup şşşş! diyor ve susturuyor, o arkadaşıyla görüşmesini yasaklıyor. Kandiyoti'nin "ataerkiyle pazarlık" kavramı burada çok katmanlı işliyor. Anne hem kızını hem kendini, ailenin itibarını, namusunu, toplumsal statüsünü koruyor. Belki farkında bile değil bunun. Ama sonuç değişmiyor.</p>
<p>Şirin yalnız kalıyor, istismar devam ediyor. Noelle-Neumann bu konuya ilişkin, bireylerin toplum tarafından dışlanma, ayıplanma ve yalnız bırakılma korkusuyla, baskın olan görüşe karşı kendi içsel gerçeklerini nasıl gizlediklerinden bahseder ve bu sürecin sonunda suskunluk sarmalının inşa edildiğini belirtir.  </p>
<p>Okul da yardımcı olamıyor Şirin’e yaşadıkları konusunda. Şirin öğretmenine gidiyor, başına gelenleri anlatmaya çalışıyor. Öğretmen meşgul "sonra konuşuruz" diyor ve onu geçiştiriyor. Kötü niyetli değil, sadece vakti yok. Ama Şirin için fark etmiyor. Kurumların mağdurları susturması için bilerek ezmesi gerekmiyor. Görmezden gelmek yetiyor. Suskunluk sarmalı bir kat daha yoğunlaşıyor.</p>
<p>Yıllar geçiyor. Şirin büyüyor ama o travmalarla dolu çocukluğu içinde donmuş, bastırılmış öylece bekliyor. Ta ki düğün günü, gelinliğiyle merdivenlerden inerken bir çocuğun istismara uğradığına tanık olana kadar. O çocuk için bir şey yapıyor, aslında kaybettiği kendi çocukluğu için bir şey yapıyor.</p>
<p>Ve karakola geri dönüyoruz. Gelinliği kanlı, sesi yok. Komiser soruyor, sistem yazıyor. Mahkemede suskunluk sarmalı doruk noktasına ulaşıyor. Şirin'in kurtarmaya çalıştığı çocuğun ailesi bile tanıklık etmeyi reddediyor. Aynı acıyı yaşamış, aynı haksızlığa, zulme maruz kalmış bir aile, damgalanmamak için sessiz kalıyor. Mağdur, mağduru susturuyor. Bu suskunluk sarmalı Şirin'in idamına giden yolu açıyor. Toplumsal baskı resmi bir yargı kararına, bir idam fermanına dönüşüyor.</p>
<p>Ama tam bu noktada filmde suskunluk sarmalına direnen bir ses yükseliyor. Bir kadın avukat yıllardır mahkemelerde kadınları savunan, bu mücadeleyi meslek olarak seçmiş biri. Davayı almak istemiyor başta. Ama Şirin'in sessizliği onu etkiliyor.</p>
<p>O sessizliğin arkasında bir şeyler olduğunu hissediyor ve davayı üstleniyor. Noelle-Neumann'ın "sert kabuk" dediği tam da bu: Sarmalın içinde, baskının ortasında, susmayı reddeden ses. Herkes kaçarken o kalıyor.</p>
<p>Avukat gerçek bir mücadele veriyor. Ve o ses bir başka sesi uyandırıyor: Mahkeme salonunda, yıllarca içinde taşıdığı her şeyi ilk kez dile getiren Şirin. Suskunluk sarmalını yırtıyor ve sarmala rağmen, sisteme rağmen, konuşuyor. Avukat ona yalnız olmadığını hissettiriyor. Ama sistem daha güçlü. Şirin idam ediliyor</p>
<p>Bu film İran'da geçiyor ama hikayesi evrensel. Öğretmenin meşguliyeti, annenin korkusu, babanın yoğunluğu, komiserin hikaye uyduruşu, mağdur ailenin sessizliği bunlar coğrafya tanımıyor. Ataerki nerede kurulmuşsa suskunluk sarmalı da orada dönüyor. Değişen sadece toprak, millet, din, aksan.</p>
<p>(HÇ/EMK)</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Derakhshandeh, P. (Yönetmen). (2013). Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz [Film]. İran.</p>
<p>Kandiyoti, D. (2013). Ataerkil pazarlık. Feminist Bellek. https://feministbellek.org/ataerkil-pazarlik/</p>
<p>Noelle-Neumann, E. (1998). Kamuoyu: Suskunluk sarmalının keşfi (M. Özkök, Çev.). Dost Kitabevi.</p>
<p>Yaylagül, L. (2006). Kitle İletişim Kuramları: Egemen ve Eleştirel Perspektifler. Ankara: Dipnot Yayınları.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Somut siyaset: Türkiye’de görüntü, ahlak ve algı rejimi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/somut-siyaset-turkiyede-goruntu-ahlak-ve-algi-rejimi-320017</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/somut-siyaset-turkiyede-goruntu-ahlak-ve-algi-rejimi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/somut-siyaset-turkiyede-goruntu-ahlak-ve-algi-rejimi-320017</guid><description><![CDATA[Kemal Bey'in basın sözcüsü tarafından yapılan "Bu araçlar semboliktir" açıklaması hem siyasal ahlakın pragmatizmini hem de seçmenin somut olan üzerinden nasıl manipüle edilmek istendiğinin en sarih örneğidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Mutlak butlan sürecinin toz dumanı arasında birkaç gün önce karşıma çıkan haber, ilk bakışta sıradan bir siyasi görüntüydü: Bir parti genel merkezinin önüne konmuş iki araç ve üzerlerine yazılmış “satılık / haram” ifadeleri.</p>
<p>Türkiye’deki siyasal gündeme ve ahlak düzeyine alışkın biri için bu sahneler artık şaşırtıcı değil. Ama yine de bazı görüntüler, yalnızca politik değil, bilişsel bir soruyu da gündeme getiriyor: Biz siyasal olanı nasıl anlıyoruz ve bize nasıl gösteriliyor?</p>
<p>Türkiye seçmeni bilişsel olarak nerede? X'te gördüğüm “Bu ne ya, ilkokul düzeyi!” minvalindeki eleştiriler, beni bu yazıyı yazmaya motive eden asıl şey oldu. Kendime, "Bunu neden yapıyorlar?" diye yeniden sordum.</p>
<p>Bu olaylara bilişsel gelişim ve ahlaki muhakeme çerçevesinden bakmanın faydalı olacağını düşündüm. Referans aldığım düşünsel arka plan, Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı ile Lawrence Kohlberg’in ahlaki gelişim modeli. Ancak bu modelleri topluma uygulamam bir teşhis değil; sadece bir okuma biçimi ve anlama çabasıdır.</p>
<p>Asıl mesele şudur: Toplum gerçekten daha “somut mu düşünüyor”, yoksa siyasal alan giderek toplumu daha “somut düşünmeye zorlayan” bir yapıya mı dönüştü?</p>
<h3><strong>Somutluk Rejimi</strong></h3>
<p>Piaget’ye göre “somut işlemler dönemi” (7-11 yaş), bireyin düşünmeyi büyük ölçüde gözle görülen nesneler üzerinden kurduğu bir evredir. Çocuk mantık yürütür ancak soyut sistemleri (hukuk, ekonomi, kurum) zihninde tam olarak bağımsızlaştıramaz; düşünce “şeyler” üzerinden ilerler.</p>
<p>Türkiye’de siyasal tartışmalar uzun süredir bu somutluk rejimi içinde akıyor. Siyaset; araçlar, binalar, kalabalıklar ve lider görüntüleri üzerinden konuşuluyor. Soyut olan —kurumlar, anayasal düzen, güçler ayrılığı— geri plana itiliyor (Özellikle “Türk Tipi Başkanlık Modeli” ile bu durum daha da görünür hale geldi).</p>
<p>CHP önünde sergilenen araçlar meselesi bu bağlamda açık bir örnektir. Burada tartışma kurumsal yapı veya süreç üzerinden değil, doğrudan nesne üzerinden yürütülüyor. Araba artık bir araç değil, bir anlam taşıyıcısıdır. “Haram” ve “yolsuzluk” gibi ifadelerle birlikte nesne, doğrudan ahlaki bir hükme dönüşür.</p>
<p>Bu dönüşüm önemlidir çünkü nesne, yapının yerini alır. “Bu araç neden burada?” sorusu, “Bu kurum nasıl işliyor?” sorusunun cevabını kısa yoldan verir. Bu sadece bir iletişim tercihi değil, siyasal algının nasıl kurulduğuna dair yapısal bir göstergedir.</p>
<h3><strong>Ahlaki çerçeve: Kohlberg ve aidiyet siyaseti</strong></h3>
<p>Kohlberg’in ahlaki gelişim modelinde ise “geleneksel ahlak” düzeyi, bireyin doğru ve yanlışı aidiyet ilişkileri üzerinden değerlendirdiği aşamadır. Burada ahlak, evrensel ilkelerden çok “grubun normları” ve “otoritenin sözü” üzerinden şekillenir.</p>
<p>Türkiye’de siyasal davranışın önemli bir kısmı bu düzeyle paralellik taşır. İnsanlar bir aktörü değerlendirirken önce şu soruyu sorar: “Bizden mi?” Bu soru cevaplanmadan diğer tüm bilgiler ikinci plana düşer. Bu nedenle aynı olay, farklı gruplar için tamamen farklı anlamlar taşır. Bir taraf için “yolsuzluk göstergesi” olan durum, diğeri için “siyasi manipülasyon” olarak okunur. Referans noktası ilke değil aidiyet olunca, seçmen "bakar kör" haline gelir ve bu kararlar sonrasında pişmanlığa da dönüşebilir. </p>
<p>Burada kritik bir hata da yapmamak gerekir: Bu durum basit bir “toplumun bilinçsizliği” ile açıklanamaz. Bu, insan zihninin doğal işleyiş biçimidir. Ancak bu doğal eğilim, siyasal özneler tarafından sürekli beslenir ve istismar edilir. Evrensel ahlaki ilkelere geçilmesinin önündeki engeller (eğitim sistemi, kutuplaşma, kültür kodları) ise tabloyu daha da ağırlaştırır.</p>
<h3><strong>Medya rejimi ve somutlaştırma siyaseti</strong></h3>
<p>Son yirmi yılda kurulan siyasal iletişim düzeni, soyut tartışmaları sistematik olarak somut görüntülere indirgemiştir. Ekonomik model yerine “maaş artışı”, kurumsal reform yerine “büyük proje”, hukuk devleti yerine “lider müdahalesi” öne çıkarılmıştır.</p>
<p>Bu süreç yalnızca bir iletişim stratejisi değil, bilişsel bir yönlendirme biçimidir. İnsan zihni somut olanı daha hızlı işler; görüntü, anlatının önüne geçer. Siyaset giderek bir “görsel kanıt üretimi” alanına dönüşür. CHP önündeki araçlar meselesi de bu mantığa oturur. Amaç, güçlü bir bilişsel kısa yol üretmektir. </p>
<p>Bu tür semboller özellikle kararsız seçmen üzerinde hızlı etki bırakır. Uzun analizler gerektirmez, doğrudan ahlaki bir yargı üretir. Hatta kafası karışık olan iktidar seçmeni için iç rahatlatıcı bir kestirme sunar: “Öyle ya, birbirlerini yediklerine göre bu doğru olmalı.”</p>
<h3><strong>Yalan, çerçeveleme ve siyasal gerçeklik</strong></h3>
<p>Türkiye’de siyasal iletişim yalnızca “çerçeveleme” değil, doğrudan yanlış bilgi ve zaman zaman çarpıtma üzerinden de işlemektedir.</p>
<p>Olayların bağlamı eksiltilir, anlamı değiştirilir ya da tamamen farklı bir hikâyeye dönüştürülür. Dolayısıyla mesele yalnızca algı yönetimi değil, <em>post-truth</em> (hakikat sonrası) bir gerçeklik üretimidir. Bu, seçmenin bilişsel kapasitesinden bağımsızdır; çünkü kişi çoğu zaman nesnel gerçekliğe değil, kendisine sunulan bilgi çerçevesine göre karar verir.</p>
<p>Pierre Bourdieu bu yapıyı “habitus” kavramıyla açıklar: Bireyler tamamen bağımsızca düşünmezler; hangi tür düşüncenin mümkün olduğunu sosyal alan belirler. Habitus, dünyayı “doğal” ve “kendiliğinden doğru” algılamayı sağlayan görünmez bir çerçevedir. Bu çerçevede bazı sorular hiç sorulmaz, bazı cevaplar da sorgulanmadan kabul edilir. Dolayısıyla sorun bireysel algıda değil, toplumsal üretim biçimindedir.</p>
<h3><strong>Muhalefetin yapısal açmazı</strong></h3>
<p>Bu çerçevede CHP ve özellikle Özgür Özel liderliğinin karşı karşıya olduğu zorluk daha net görünür. Muhalefet, doğası gereği daha soyut bir dil kullanmak zorundadır: Hukuk devleti, kurumsal çürüme, ekonomik model, demokratik gerileme… Ancak bu dil, somutlaştırılmadığı sürece geniş kitlelerde hızlı karşılık üretmez.</p>
<p>Siyasal rekabet iki farklı dil arasında sıkışır:</p>
<ul>
<li>Biri: Hızlı, görsel ve duygusal,</li>
<li>Diğeri: Yavaş, yapısal ve analitiktir.</li>
</ul>
<p>Bu asimetri, muhalefeti sürekli “açıklama yapmaya” zorlarken iktidarı ise konforlu bir “gösterme” pozisyonunda tutar.</p>
<h3><strong>Kılıçdaroğlu ve siyasal dilin sınırları</strong></h3>
<p>Kemal Kılıçdaroğlu’nun "mutlak butlan" kararı sonrasında yeniden partinin ana aktörlerinden biri olarak konumlanma sürecine bakıldığında, muhalefet içi siyasal iletişim açısından ayrı bir gerilim hattı ortaya çıkmaktadır. Bu dönüş, yalnızca örgütsel bir hamle değil, aynı zamanda siyasal dil ve temsil biçimi açısından da önemli bir kırılmadır. Bu, son derece hesaplı bir planlama gibi okunabilir.</p>
<p>Bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun benimsediği söylem; büyük ölçüde “devlet aklı”, “düzenin korunması” ve kurumsal süreklilik vurgusunun örtük mesajlarını içerir. Eski yol arkadaşlarına ahlaki eleştiriler getirmesi, Kohlberg’in modelinde “geleneksel ahlak” düzeyine (yasa ve düzen eğilimi) yakın bir çizgide okunabilir; yani evrensel-eleştirel bir ilkeden ziyade, mevcut yapının korunmasını ve devletin sürekliliğini önceleyen bir çerçeve. Kılıçdaroğlu bir “devlet adamı”dır.</p>
<p>Bu durum, muhalefetten beklenen radikal eleştirel pozisyon ile daha korumacı ve düzen merkezli refleks arasındaki çatışmadır ve bilinçli olarak üretilmiştir. Sonuçta ortaya çıkan iletişim biçimi, muhalefetin yapısal eleştirisini bozarak, mevcut siyasal düzenin dilini benimsemekte ve bu yolla bir etki yaratmak istemektedir; yani iktidarın kurduğu iletişim rejimiyle örtüşen bir siyasal zemin üretmektedir. Kemal Bey’in partiye döndürülmesinin altındaki ana mesele de zannımca budur. İktidarla aynı dili üreten ve aynı ahlaki düzleme gelen bir CHP asla iktidar olmamalıdır ve zaten olamaz. </p>
<h3><strong>Siyaset bir düşünme biçimi midir?</strong></h3>
<p>Tüm bu çerçevede temel soru şudur: Türkiye’de siyaset bir “düşünme alanı” mıdır, yoksa bir “görme ve tepki verme alanı” haline mi gelmiştir?</p>
<p>Ezcümle, CHP önündeki araçlar tartışması, bu sorunun turnusol kâğıdı niteliğinde bir örneğidir. Bize nesnelerin yalnızca nesne olmadığını, doğrudan birer siyasal yargı üretim aracı olduğunu gösterir. Nitekim Kemal Bey'in basın sözcüsü tarafından yapılan "Bu araçlar semboliktir" açıklaması hem siyasal ahlakın pragmatizmini hem de seçmenin somut olan üzerinden nasıl manipüle edilmek istendiğinin en sarih örneğidir.</p>
<p>Siyaset giderek daha az düşünce, daha az ahlak, daha çok yanıltıcı bilgi ve daha çok görüntü üretmektedir. Ve bu döngü kırılmadıkça; değişen yalnızca araçlar, isimler ve sloganlar olacak, yapı ise baki kalacaktır.</p>
<p>Dolayısıyla en kritik mesele bu toplumun neyi düşündüğü değil, neyi nasıl düşünmeye zorlandığıdır. Bu sorunun cevabı, ülkenin geleceğini belirleyecek en önemli meselelerden biridir.</p>
<p>(NK/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gezi Direnişi şarkıları, Sırrı Süreyya Önder'in sözleri: Gidin rezidansınızı kendi bahçenizde yapın]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gezi-direnisi-sarkilari-sirri-sureyya-onder-in-sozleri-gidin-rezidansinizi-kendi-bahcenizde-yapin-320023</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/gezi-direnisi-sarkilari-sirri-sureyya-onder-in-sozleri-gidin-rezidansinizi-kendi-bahcenizde-yapin.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gezi-direnisi-sarkilari-sirri-sureyya-onder-in-sozleri-gidin-rezidansinizi-kendi-bahcenizde-yapin-320023</guid><description><![CDATA[28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’de bulunan Gezi Parkı’na iş makinelerinin girmesiyle başlayan Gezi Direnişi, Türkiye tarihinin en büyük toplumsal hareketlerinden biri olarak hafızalara kazındı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Ruhsatları yok. İnsanlığın vicdanında yerleri yok. Bu neoliberal düzenin ne hukuku var ne merhameti. Fatih Sultan Mehmet’in o sözünü hatırlasınlar: ‘Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim.’ Şimdi bu vicdansız düzen, şu üç ağacın gölgesine bile göz dikmiş durumda. Ama burada duran bir avuç insan bu hukuksuzluğa teslim olmayacak.</p>
<p>Bütün emek örgütlerini, bütün sivil toplum kuruluşlarını buraya çağırıyorum. Çünkü Taksim’de nefes alınacak son gölgelerden biri burası. Rezidans yapmak isteyenler kendi betonlarının içine yapsın bunu. Bu polisler de artık bu insanların üzerine gaz sıkmasın. Çünkü bu düzen sürdükçe altında oturacak bir ağaç gölgesi bile bulamayacaksınız. Neden gaz atıyorsunuz bu insanlara?”</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/uLMeazVYxeE?si=ipu_-PS7HiL4BXE0" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>3 Mayıs 2025’te hayatını kaybeden Sırrı Süreyya Önder, bu sözleri Mayıs 2013’te Gezi Parkı’nda polis müdahalesi sırasında söylemişti.</p>
<p>28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’de bulunan Gezi Parkı’na iş makinelerinin girmesiyle başlayan Gezi Direnişi, Türkiye tarihinin en büyük toplumsal hareketlerinden biri olarak hafızalara kazındı. İlk protestoların başlamasının üzerinden bugün 13 yıl geçti.</p>
<p>Gezi Direnişi boyunca onlarca kişi polis müdahaleleri sonucu yaralandı. 15 yaşındaki Berkin Elvan, Okmeydanı’nda polisin attığı gaz fişeğiyle ağır yaralandı, 269 gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitirdi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1396.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>Çizim: Faruk Tarınç</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Gezi sürecinde hayatını kaybedenler:</p>
<p>• Ali İsmail Korkmaz (19): Eskişehir’de polis ve sivil grupların saldırısına uğradı. 38 gün komada kaldıktan sonra hayatını kaybetti.<br>• Ethem Sarısülük (26): Ankara’daki eylemlerde polis kurşunuyla başından vurularak öldürüldü.<br>• Abdullah Cömert (22): Antakya’da polisin attığı gaz kapsülünün başına isabet etmesi sonucu yaşamını yitirdi.<br>• Ahmet Atakan (22): Antakya’daki eylemler sırasında polis müdahalesi esnasında yüksekten düşerek hayatını kaybetti.<br>• Mehmet Ayvalıtaş (20): İstanbul Ümraniye’de bir aracın göstericilerin arasına dalması sonucu yaşamını yitirdi.<br>• Medeni Yıldırım (18): Diyarbakır Lice’de güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu öldürüldü.<br>• Hasan Ferit Gedik (21): İstanbul Gülsuyu’nda silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.<br>• Mehmet İstif (36): Mersin’de maruz kaldığı yoğun biber gazı nedeniyle yaşamını yitirdi.</p>
<div class="box-12">
<h3>Gezi mahpusları cezaevinde</h3>
<p>Gezi Davası’nda ise İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi; Osman Kavala’ya “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’ye ise “yardım” suçlamasıyla 18’er yıl hapis cezası verildi. Yapıcı ve Ekmekçi’nin cezalarını </p>
<p>Gezi Davası’nda bugün hâlâ cezaevinde bulunan isimler arasında Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden yer alıyor. Osman Kavala hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Yargıtay tarafından 2023 yılında onandı. Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden hakkında verilen 18’er yıllık hapis cezaları da aynı şekilde kesinleşti.</p>
<p>Ancak Gezi Davası’nın tüm sanıkları için süreç aynı ilerlemedi. Mücella Yapıcı, Ali Hakan Altınay ve Yiğit Ali Ekmekçi hakkında verilen 18’er yıllık hapis cezaları Yargıtay tarafından bozuldu. Yargıtay kararında, bu üç isim yönünden “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasının yeterli delille desteklenmediği belirtildi. Bunun üzerine dosya yeniden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.</p>
<p>Yeniden görülen davada Mücella Yapıcı, Ali Hakan Altınay ve Yiğit Ali Ekmekçi tahliye edildi; haklarındaki adli kontrol tedbirleri de daha sonra kaldırıldı. 11 Şubat 2025 tarihinde görülen duruşmada ise mahkeme, “kesin, somut ve yeterli delil bulunmadığı” gerekçesiyle üç isim hakkında beraat kararı verdi. Savcılık makamı da beraat yönünde görüş bildirdi.</p>
<p>Gezi soruşturmaları daha sonra yeni isimlere de genişletildi. Menajer Ayşe Barım hakkında da 2025 yılında “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasıyla dava açıldı. Savcılık, Barım’ın Gezi sürecinde bazı sanatçılarla koordinasyon kurduğunu ve protestoların yayılmasına katkı sunduğunu iddia etti. Ayşe Barım ise tüm suçlamaları reddetti ve Gezi eylemlerine kimseyi yönlendirmediğini söyledi.</p>
<p>İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Şubat 2026’da Ayşe Barım’a 12 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Mahkeme, Barım’ın “yardım eden” sıfatıyla hareket ettiğine hükmetti. Ancak sağlık sorunları nedeniyle hakkında tutukluluk yerine yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol uygulanmasına karar verildi. Davaya ilişkin istinaf süreci ise devam ediyor.</p>
</div>
<h3>2013’teki Gezi Direnişi’nden hafızlara kazınan şarkılar</h3>
<p><strong>Kardeş Türküler / Tencere Tava Havası</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/o-kbuS-anD4?si=JBFjWn0oCwvE4kE-" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Boğaziçi Caz Korosu - GEZİ PARKI, 06.06.2013</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/a_48C1JiIgo?si=1YxTZ5mii1e7kbnm" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Onur Akın Gezi</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/koolct6x2D4?si=14ak0P7wNSDXEiD-" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><a href="https://bianet.org/bianet/cevre/146967-gezi-parki-nobetine-gazli-saldiri" target="_blank" rel="noopener">TIKLAYIN - Gezi Parkı Nöbetine Gazlı Saldırı</a></p>
<p><a href="https://bianet.org/bianet/cevre/146973-vekil-geldi-polis-ve-dozer-cekildi" target="_blank" rel="noopener">TIKLAYIN - Vekil Geldi, Polis ve Dozer Çekildi</a></p>
<p><a href="https://bianet.org/bianet/yasam/146990-yuzlerce-istanbullu-gezi-parki-nda-nobette" target="_blank" rel="noopener">TIKLAYIN - Yüzlerce İstanbullu Gezi Parkı'nda Nöbette</a></p>
<a href='/haber/gezi-nin-zaman-tuneli-262328' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/262/328/original/gezi_direnişi.jpg' alt='Gezi&#39;nin Zaman Tüneli' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>Gezi 9 Yaşında</h6>
<h5 class='headline'>Gezi'nin Zaman Tüneli</h5>
<div class='date'>27 Mayıs 2022</div>
</div>
</a>
<a href='/haber/milletvekilleri-bogazici-koprusu-nde-her-yer-taksim-her-yer-direnis-262612' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/262/612/original/gezi.jpg' alt='Milletvekilleri Boğaziçi Köprüsü&#39;nde | Her Yer Taksim Her Yer Direniş' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Milletvekilleri Boğaziçi Köprüsü'nde | Her Yer Taksim Her Yer Direniş</h5>
<div class='date'>31 Mayıs 2022</div>
</div>
</a>

<p>bianet'in Gezi Direnişi haberleri için<a href="https://bianet.org/etiket/gezi-direnisi-32830" target="_blank" rel="nofollow noopener"> burayı </a>tıklayabilirsiniz.</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kendi “normalimizi” mi yaratıyoruz?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kendi-normalimizi-mi-yaratiyoruz-320025</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/kendi-normalimizi-mi-yaratiyoruz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kendi-normalimizi-mi-yaratiyoruz-320025</guid><description><![CDATA[Acaba ben farkında olmadan pratik yansıması olmasa da düşünsel anlamda sağlamcılığı ve yaratılan normali besliyor muydum?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bilincimiz bizi bir “Normal” kalıbına sıkıştırıyor. Aslında bilincimizin şekillendiği yaratılmış normalin kalıbına istemsiz sıkışıyoruz. Kanıksanmış sağlamcılık denen şey de zaten o normalin bir tezahürü. Bir normale hapsolduğumu fark etmek oldukça uzun zamanımı aldı.</p>
<p>Ne yalan söyleyeyim, engellilik üzerine büyük büyük sözler ederken kendimdeki kanıksanmış sağlamcılığın farkında bile değildim. “Normal”i sorgulamak aklıma bile gelmemişti zaten. Bu bana özgü bir yönelim de değildi. Bu konuda ilk adımlarımı atarken benden daha önce adım atmış, sağlamcılık üzerine okumalar yapmış ve hatta bu konuda isim yapmış arkadaşlar için de aynı durum söz konusuydu. Belki de en büyük şansımız tüm eksikliklerine rağmen bu konuda kafa yormaya ve kalıpları parçalamaya kararlı o insanlarla kolektif bir düşünme, tartışma ve üretme sürecini paylaşmamızdı. </p>
<p>Bir yıl önce büyük bir heyecanla savunduğumuz bazı şeylerin savunulmaması gerektiğini ama onların yeniyi ve doğruyu bulmakta önemli bir deneyim olduğunu anlamıştık.</p>
<p>Onun içindir ki dün savunduğumuzun bugün yanlış gelmesi canımızı acıtmak yerine heyecanımızı artırıyor ve bizi mutlu ediyordu. Altını çizmeye gerek olduğunu düşünmesem de altını çizmeyi bir görev kabul ettiğim için belirtmek istediğim nokta şu.</p>
<p>Temel doğrularımızda bir değişiklik olmuyordu. Onları savunmaya devam ediyorduk ve bugün yanlış bulduklarımız o temel doğrularımızı sarsılmaz kılıyordu. Bilincimin bir bebek gibi büyüdüğünü hissettiriyordu kendimde gözlemlediğim bu süreç. “Hak temellilik” derken belli imtiyazlara sığındığımız gerçeğiyle yüzleşmiş ve ona savaş açmıştım. Bu beni sekter bir noktaya itmişti ve bunu fark etme deneyimim oldukça can acıtıcıydı. Yirmili yaşların heyecanıyla pozitif ayrımcılık olarak değerlendirdiğim bazı şeylere çok sert tepkiler veriyordum.</p>
<p>Birgün havaların aşırı sıcak olmasından kaynaklı engellilerin idari izinli sayıldığı haberi düştü haber merkezlerine. Körlerin bir mail grubunda bu izinli sayma durumu üzerine sert bir tartışma çıktı. Ben bu tartışmaya oldukça sekter yaklaşıyordum ve sert bir dalış yaparak kendim gibi düşünen arkadaşların yanında konumlandım. “Öyle ya, sadece sıcaktı ve sıcaktan dolayı sakatlar neden izinli olsundu” </p>
<p>Mailime gelen bir yorum beni oldukça sarstı. Göz tansiyonu olan bir arkadaş “ben bu sıcakta dışarı çıksam ölürüm, ne hakla bana verilmiş bir hakkı eleştiriyorsun” şeklinde yanıt verdi.</p>
<p>Haklıydı. Hem de aşırı haklıydı. Belki hayatta fikirsel olarak yan yana gelemeyeceğim bir kişi bana çok güzel bir ders vermişti. Sonra sağlamcılığı, mikro saldırganlığı ve yaratılan normali derinlemesine tartıştık. Yargıladık ve mahkum ettik.</p>
<p>Belki ulaşabileceğimiz en doğru noktaya ulaştık. Çünkü yaratılan normal, ötekileştirilenleri kendi kalıbında eziyordu. Ötekileşmenin de erişilebilirlik sorunlarının da her tür ayrımcılığında kökeninde o vardı. Evet o doğru nokta bugün bizim için savunulması gereken en önemli alan. Bu gerçekliğin bilincine varmamız yolumuzu farklı alanlarda ötekileştirilenlerle kesiştirdi. Büyüdük ve bu arada bir gerçekliğe çarptık. Hadi kendi adıma konuşayım, ben çarptım. Ufkumuz körlükle ilgili temel noktaların savunulmasından ibaret değildi artık. O da genişlemişti ve ötekileştirilenler üzerine daha doğrusu hayatın gerçekliği üzerine çok şey öğrendik.</p>
<p>Bu kaynaşma hali yeni bir sorunu tetikledi. Alışkanlıkları, talepleri ve yöntemleri farklı insanlarla çalışmaya başladık. Toplum içinde bizden kat kat fazla ötekileştirilen insanlar. Sonra onların tarzıyla bizim tarzımızın aynı olmadığı gerçekliğine çarpıp geriye doğru sektiğimi hissettim. Çünkü birbirimizin alışkanlıkları birbirimize farklı erişilebilirlik sorunları yaratabiliyordu. İşte bu içimdeki normalle yüzleşmeme neden oldu. Acaba ben farkında olmadan pratik yansıması olmasa da düşünsel anlamda sağlamcılığı ve yaratılan normali besliyor muydum?</p>
<p>Ben diyorum ama herkes bu soruyu kendi üzerine alınmalı. Çünkü bu bizim gerçekliğimiz. Kesişimsel bir çalışma yapacaksak bize en zıt alışkanlık ve yönelimleri olan insanlarla da çalışmamız ve yer yer ters düşmemiz kaçınılmaz.</p>
<p>Herkesin içinden düşündüğü bu çelişkiyi sesli tartışmayı öneriyorum. Çünkü bu alanda da alternatif bir yönteme ihtiyaç var ve onu anca bizler yaratabiliriz. İlk adım olarak kendimize soralım? İçimizdeki “normali” yenmek için ne yapmalı?</p>
<p>(BS/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Latin Amerika’dan selam var bizlere…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/latin-amerikadan-selam-var-bizlere-320021</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/guney-amerikadan-selam-var-bizlere.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/latin-amerikadan-selam-var-bizlere-320021</guid><description><![CDATA[Brezilya’daki gecekondu mahallelerinden Ekvador’un göçmen “ana”sına, Meksika’daki bilge
mantarcılardan Arjantin’in mazlum kadim halklarına, belgesel sinema hakikati yakalamaya çalışıyor…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Rengârenk karnavalı, kalabalık plajları ve Maracanã futbol stadyumu ile akla gelen, adı genelde hedonizmle özdeşleşen Rio de Janeiro’nun gecekondu mahalleleri de turistik kentin kimliğinde mühim yer tutuyor. Bilhassa güvenlik kuvvetlerinin sık sık tekrarlanan müdahalelerinden ötürü ölümün kol gezdiği sıkışık “favela”larda hayatın fazlasıyla klostrofobik bir boyut alabildiğini de görüyoruz.</p>
<p>"Ebedî Hasretler (Saudades eternas)" adlı belgeselin esas kahramanı Sueli kalabalık ailesini dış tehlikelerden korumaya çalışan fedakâr bir anne ve büyükanne. Derme çatma ev ailenin bütün fertleri için hem bir sığınak, hem de bir hapishaneye dönüşüyor; kamera evden pek çıkmadığı için de seyircinin garip vaziyetle empati kurup benzer hislerle dolması kaçınılmaz oluyor. </p>
<p>2026 İsviçre, Fransa ortak yapımı 94 dakikalık belgesel Visions du Réel’de FIPRESCI ödülüne layık görüldü. Nil Kural, Sabrina Schwob ve Jerry Chiemeke’den müteşekkil jüri belgeselin yakıcılığı kadar insancıllığını övmüş. Ne de olsa şarkılara, bağırış çağrışlara, kahkahalara mütemadiyen korkutucu silah sesleri karışıyor, ev ahalisi bu kendine has hayata bir şekilde uyum sağlamaya çabalıyor. </p>
<p>Kadın yönetmen Emma Boccanfuso’nun adını sinematografi ve Quentin Faucheux-Thurion ile birlikte senaryo hanesinde de görüyoruz. Ailenin lideri Sueli’nin bazen sevimsizleşebilen enerjisini bile idare edip ev ahalisiyle adeta akraba olan güzel sinemacı seyirciyi mahrem bir evrene dahil ediyor.</p>
<p>Bilhassa torunları evde tutmak gittikçe zorlaşırken narkotik çeteleriyle çevik polis timleri dışarıda resmen savaşıyor, sık sık “kim vurduya gitti” haberleri geliyor. Sueli ortalığın sakin olduğu günlerde zemin kata inip barını işletiyor, lakin Chapéu Manguiera “favela”sında ölüm kokusunun alınmadığı günler ender denilebilir.</p>
<h3>Göçmenleri bağrına basan kadın</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1390.jpg" alt="">
<figcaption>Fotoğraf Bilgisi</figcaption>
</figure>
<p>Ekvador - Kolombiya hududuna yakın bir mıntıkada fedakâr Carmela sekiz çocuğa sahip olduğu yetmezmiş gibi, bilhassa Venezuela’lı göçmenlere kol kanat germeyi de başarıyor. Mazisindeki kötü tecrübelerden dolayı kimsenin acı çekmesine tahammülü olmayan çalışkan kahramanımız evlatlarının ve komşularının muhalefetine, pandemiye ve ender olarak kendisine destek olan yardım kuruluşlarına rağmen misyonunu inat ve dirayetle sürdürüyor. Onlara bedava yemek dağıtıyor, muhtaç olanları bir süreliğine evinin bir kanadında misafir ediyor. Geniş bir coğrafyada şanı yürümüş olan cefakeş kadın kendi için uzak diyarlarda üretilmiş “beyaz, zengin ve nazik” yakıştırmalarına<br>sadece gülebiliyor.</p>
<p>Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Sheffield Doc/Fest’te Özel Mansiyon’a layık görülen siyah-beyaz Carmela ve yürüyenler (Carmela y los caminantes/Carmela and the travelers) One World Festival ve Zagrepdox’ta da yer aldı. Yönetmenler Luis Herrera R. ve Esteban Coloma’nın adlarını beraberce, ayrı ayrı veya başka isimlerle birlikte senaryo, sinematografi ve prodüksiyon hanelerinde görüyoruz. 2025 Ekvador yapımı 92 dakikalık belgesel, kahramanına yönelik hürmet hislerini tetiklerken seyirciyi insanlığın ölmediğine de ikna ediyor.</p>
<p><iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/1093834136?h=d686fe4466" width="640" height="360" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe> </p>
<p>Sınır kasabasının gerginliğini de bize teferruatlı biçimde aktaran belgeselde meyve ticareti yapması Covid-19 sırasında mümkün olmayan Carmela’nın kocasının uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla tutuklandığına da şahit oluyoruz. Lakin dirayetli hayırseverimiz bu krizi de çalışarak atlatmaya muvaffak oluyor. Kendisi ne de olsa bir dayanıklılık mucizesi, müşkül vaziyette olanlarla dayanışma misyoneri, cesaret timsali.</p>
<p>Himayesinde geçirdikleri süre boyunca göçmenlerin en iyi şekilde ağırlanması için Carmela elinden geleni ardına koymuyor, bilhassa çocuklara ve annelerine hususi alaka gösteriyor. Yardım elini uzatmak onun için artık bir refleks hâline gelmiş; bilhassa iyi niyetini suistimal etmeye meyilli olanlara karşı sert görünmeye çalıştığı anlarda da izliyoruz kendisini. Lakin esasen hayır işleriyle böbürlenmediği, samimiyetinden ve etik değerlerinden feragat etmemeye azami ihtimam gösterdiği apaçık ortada.</p>
<h3>Mantar bilgeliği bir başka oluyor…</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1392.jpg" alt=""></p>
<p>İnsanlarla mantarlar arasındaki girift yakınlığı teferruatıyla inceliyoruz. Görünür olanla gizli olan sanki gözümüzün önünde birbirine karışıyor. Ananevi malumat bilimle aşık atıyor.</p>
<p>Evreni kocaman bir organizma gibi kabul edip ırkımızın ve mantarların dünyadaki rollerine ve yaygınlık oranlarına olabildiğince odaklanıyoruz.</p>
<p>Bu iddialı sözler sizi saykadelik bir tecrübeye davet ediyor hissi uyandırsa da Ormanın kızları: Miselyum vakayinameleri (Daughters of the forset: Mycelium chronicles) adlı belgesel aslında geleneksel anlatıma sahip bir film. Festivallerden CPH:DOX, SXSW ve San Francisco’da boy göstermiş, yakında Sidney’de seyirciyle buluşacak 2026 Meksika yapımı 94 dakikalık belgesel bilimsel bir rapor kadar soğuk da değil neyse ki. Kadın sinemacı Otilia Portillo Padua’nın adını hem yönetmen hanesinde, hem de senaryoda görüyoruz.</p>
<p>Film boyunca bize rehberlik yapan Lis ve Juli coğrafyanın kadim halklarından olup içinde büyüdükleri tabiatın değerini bilen ve bunu gelecek nesillere aktarmanın önemini kavramış olan iki bilim kadını.</p>
<p>Ailenin büyüklerinden aktarılan değerli malumatı kayda alıyor, araştırmalar yapıp neticeleri kapsamlı raporlara dönüştürüyorlar. Ne de olsa film boyunca esas kahramanlarımız olan mıntıkanın bilge yaşlı kadınlarının daha ne kadar yaşayacağı belli değil; dolayısıyla kadim bilgilerin kaybolmadan bir an önce insanlığın hizmetine sunulmasında büyük fayda var.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/S_DQQKw1Q-8?si=sjYTd1n4fjvZsMet" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Hepimize malum olduğu şekilde ortalık kıyamet alametleri veriyor. Ormanlar mütemadiyen yanıyor, tabiat alanları işgal ediliyor; kırsal kesimde yaşamak zorlaştıkça insanlar kentlere göç ediyor, ananevi değerler ve bilgiler tek tek yok oluyor. Erkek egemen bilim dünyasında kadın olmanın zorlukları, insanların normalde beslenmek için topladıkları mantarların “sihirli” güçleri, mantarların birbirinden enteresan geleneksel adları filmde karşınıza çıkan muhtelif mevzular.</p>
<p>Gönül isterdi ki ormanda veya laboratuvarlarda yapılan gayet estetik yakın plan çekimler bizi de mantarların gizemli dünyasına daha fazla dahil etsin ve aslında insan ırkından çok daha yaygın olan varlıklarına hürmet hissini hakikaten katmerlendirsin.</p>
<h3>Kadim halklar deyince…</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1391.jpg" alt=""></p>
<p>Kolonyalistlerin bir zamanlar gaddarca yok etmeye giriştikleri kadim halklar arasında Güney Amerika’nın günümüzde Arjantin sınırları içinde kalmış bölgesindeki Mapuçeler de var. </p>
<p>Hatta mevzubahis kıyımın bir şekilde halen sürdüğünü de görüyoruz. </p>
<p>2017 yılında polis tarafından öldürülmüş olan Rafael Nahuel Patagonya’da yerlilerin haklarını korumaya kendini adamış bir gençti. Suçluların adaleti nasıl çarpıtmaya çalıştığını, iktidar tarafından ikinci sınıf vatandaş olarak kabul edilenlerin halen nasıl hırpalandığını, topraklarının nasıl ellerinden alınmaya çalışıldığını ibretlik bir belgeselde izliyoruz.</p>
<p>Dağın tepesindeki orman (Bosque arriba en la montaña/Forest up in the mountain) bizi And dağlarının Villa Mascardi ormanına güçlü bir belgesel diliyle sürüklüyor. </p>
<p>Berlinale’de dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olan film akabinde Festival de Cine de Las Palmas dışında Cartagena Uluslararası Film Festivaline de iştirak etti. Kadın sinemacı Sofía Bordenave’nin adını yönetmen hanesinde tek başına, senaryo hanesinde ise Paolo Weber’le beraber görüyoruz.</p>
<p>2026 Arjantin yapımı 91 dakikalık çarpıcı belgesel çok katmanlı anlatımıyla meseleye derinden nüfuz etmemize imkân tanıyor. </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/ZQ35NxkXQz0?si=6lttygZEfPjawH1s" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Günümüzde zıvanadan çıkmış Arjantin devlet başkanı Javier Milei’nin tesadüfen başta olmadığını bize  bir kez daha hatırlatan ibretlik film Avrupa’dan gelip kadim halkların topraklarını işgal edenlerin acımasızlığını teferruatlı biçimde afişe ediyor. Belgeselde kâh maziye dönüp kendini yerli halklara göre üstün görenlerin küstahlığına şahit oluyor, kâh günümüzde Mapuçeler’in hakları için halen nasıl mücadele etmek ve beyazlara direnmek zorunda kaldıklarını idrak ediyoruz. Genç Rafael’in katillerinin yargılandığı dava yılan hikâyesine döndükçe biz de kıvranıyor, çocuk muamelesi gören kadim halkın geniş coğrafyanın hakiki sahipleri olduğu gerçeğini hiç şüphesiz kabul ediyoruz (Benzer mevzuda çekilmiş Lucrecia Martel imzalı Bizim toprağımız (Nuestra terra/Landmarks) da kaçırılmaması elzem bir belgesel).</p>
<p>Irkçılık, ayrımcılık, adaletsizlik hususunda adeta beyin jimnastiği yapıyor; sömürünün, baskının, şiddetin, işkencenin ağırlığını iliklerimizde hissediyoruz. İktidar sahipleri ele geçirdikleriyle doymuyor, diğer yandan da pisliklerini resmî tarih kitaplarıyla kamufle etmeye çalıştıkça elaleme rezil oluyorlar. </p>
<p>Beyazların soykırıma varan fiillerine rağmen Mapuçeler’in direnişi tüm gezegendeki kadim halklara ilham verir temennisiyle…</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Türkiye'nin sakızları, Kazakistan'da çocukların "para birimiydi"]]></title><link>https://bianet.org/yazi/turkiye-nin-sakizlari-kazakistan-da-cocuklarin-para-birimiydi-319985</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/25/when-turkish-gum-became-kazakh-children-s-currency.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/turkiye-nin-sakizlari-kazakistan-da-cocuklarin-para-birimiydi-319985</guid><description><![CDATA[1990-91 yıllarında, tek bir paket Turbo sakızı yaklaşık üç Sovyet rublesine mal oluyordu. Bir yetişkin için makul bir aylık maaşın yaklaşık 300 ruble olduğu bir dönemde, bu hiç de azımsanacak bir meblağ değildi. Bir çocuk için ithal sakız satın almak hem bir zevk hem de bir yatırımdı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu hikâye, İstanbul’da küçük bir büfede yapılan sıradan bir alışverişle başladı. Öylesine sakız seçerken eski bir dönemden iki tanıdık isim aniden dikkatimi çekti: “TipiTip” ve “Turbo”. Onlarca yıl içinde görünümleri değişmişti; ama bu rastlantı, anında son derece kişisel bir duyguyu uyandırmaya yetti. Bir an için neredeyse kırk yıl öncesine, memleketim Sovyet dönemi Almatı’sına geri döndüm; o zamanlar bu Türk sakızları egzotik ithal ürünlerdi ve birçok çocuk için günlük yaşamın önemli bir parçasıydı.</p>
<p>1980’lerin sonu ve 1990’ların başında, Türk ürünleri Kazakistan da dahil olmak üzere çökmekte olan Sovyet pazarına olağanüstü bir hızla giriyordu. Yerel ekonomiler kronik kıtlıklarla boğuşurken ve Batılı markalar yeni yeni ortaya çıkmaya başlarken, Türk şirketleri genellikle daha hızlı, daha pratik ve daha erişilebilir olduklarını gösterdiler. “Rama” gibi Türk margarinleri, “Albeni” gibi çikolatalar, bisküviler, şekerlemeler ve ev eşyaları, değişen tüketim yapısının görünür sembolleri haline geldi.</p>
<p>Ancak çocuklar için Türkiye’nin en önemli ihracatı sakızdı.</p>
<p>Elbette Sovyet sakızları da vardı. Kazakistan’da en yaygın yerel sakızlardan biri, basitçe “Sagyz” (kelime anlamıyla “sakız”) olarak adlandırılıyordu. Ucuzdu, ancak rekabet edemiyordu. Türk sakızlarının tadı daha uzun sürüyor, balonları daha iyi oluyor ve en önemlisi bu sakızlar, koleksiyonluk kağıtlar içeriyordu.</p>
<p>Bu kağıtlar çok geçmeden sakızın kendisinden daha değerli hale geldi. Bir sakız tüm gün boyunca özenle çiğnenebilirdi, nadir bir kağıt ise değerini aylarca, hatta yıllarca koruyabilirdi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/turbo33.jpg" alt=""></p>
<p>“Turbo”, “Final 90”, “Tipi Tip” ve diğerleri artık sadece sakız kağıtları değildi. Arabalar, futbolcular, çizgi film karakterleri ve romantik çizgi romanların merkezinde yer aldığı bir çocukluk ekonomisinin yapı taşları haline geldiler.</p>
<p>Her serinin kendine özgü bir likiditesi vardı. Nadir parçalar daha yüksek kurlara sahipti. Bazıları bir parçayı iki, hatta daha fazlası karşılığında takas ediyordu. Çocuklar farkında olmadan piyasanın mantığını öğreniyorlardı.</p>
<p>1990-91 yıllarında, tek bir paket Turbo sakızı yaklaşık üç Sovyet rublesine mal oluyordu. Bir yetişkin için makul bir aylık maaşın yaklaşık 300 ruble olduğu bir dönemde, bu hiç de azımsanacak bir meblağ değildi. Bir çocuk için ithal sakız satın almak hem bir zevk hem de bir yatırımdı.</p>
<p>İkincil piyasa daha da aydınlatıcıydı. Tek bir kağıt, bir rubleye mal olabiliyordu. Hatta ambalajın kendisi bile değer taşıyabiliyor ve 30 ila 50 kopek arasında satılabiliyordu. Ebeveynler sinema bileti veya dondurma için para verdiklerini sanıyor olabilirlerdi, ancak çoğu zaman farkında olmadan çocukların büyüyen koleksiyon piyasasını finanse ediyorlardı.</p>
<p>Kısa süre içinde, basit koleksiyonculuk ticarete dönüştü. Bir noktada, kendi basit arbitraj stratejimi geliştirdim. Bir komşum, bölgemizde oldukça nadir bulunan “Malabar” çizgi film eklerinden oluşan bir koleksiyon edinmişti. “Final” futbol kartlarımı "Malabar" kağıtlarıyla takas ettim, sonra da okulda aynı “Malabar” eklerini daha uygun fiyatlarla başka futbol kartlarıyla takas ettim. Birkaç hafta içinde futbol koleksiyonum önemli ölçüde genişledi. O zamanlar arbitrajın dilini bilmiyordum, ama kârın ne olduğunu anlıyordum.</p>
<p>O zamanlar, mahalle kültüründe bile sakız ekleriyle ilgili ekonomik imalar vardı. Yanlış mahalleye girerseniz, oranın zorbalarıyla oldukça doğrudan bir konuşma başlayabilirdi:</p>
<p>“Nerelisin? Paran var mı? Kağıtların var mı?”</p>
<p>Bu küçük basılı koleksiyon parçaları genellikle neredeyse paralel bir para birimi gibi muamele görüyordu.</p>
<p>Ancak yıllar sonra, bu eklerin üzerine basılmış birçok Türkçe ifadenin, anlamlarını kavramadan çok önce çocukluk bilincime girmiş olduğunu tam olarak anladım. “Almaniya Milli Takımı” basitçe “Almanya milli takımı” anlamına geliyordu. “Oto” ise “otomobil” anlamına geliyordu. Yine de çocukken bu kelimeler, daha büyük, göz alıcı bir uluslararası dilin parçaları gibi geliyordu. Geriye dönüp bakıldığında, bu benim Türkiye'nin yumuşak gücüyle en erken karşılaşmalarımdan biri olabilir.</p>
<p>Türkiye de daha önce benzer tüketici dönüşümü dalgaları yaşamıştı. Orhan Pamuk’un betimlediği dünyalarda, özellikle de İstanbul’un gelişen kentsel tüketim kültürüne dair tasvirlerinde, ambalajlara, koleksiyon ürünlerine ve ithal ürünlere duyulan ticari hayranlığın daha eski biçimlerini görebiliriz. Türk sakızları Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Orta Asya’ya ulaştığında, bu ticari kültürün bir kısmı da sessizce onunla birlikte yol almıştı.</p>
<p>Her para birimi gibi sakız kağıtları da enflasyona karşı savunmasızdı. Yeni seriler çıktığında, eskileri hızla değer kaybetti. Bu durum, örneğin büyük futbol şampiyonalarının değişen döngülerini yansıtan “Final 90”ın yerini “Final 92”ye bırakmasıyla yaşandı. Koleksiyonların değeri düştü. Pazar ilerledi.</p>
<p>Turnuva takvimlerinden ziyade otomobillere odaklanan “Turbo”, genellikle değerini daha uzun süre korudu. Ne de olsa arabalar, futbol müsabakalarına kıyasla sembol olarak daha yavaş eskimekteydi.</p>
<p>Yetişkinler, ithal sakızlarla bağlantılı olduğu iddia edilen zararlı kimyasallar ya da muğlak sağlık riskleriyle ilgili uyarılar yaparak talebi bastırmaya çalışırlardı. Ancak bu tür endişeler, pazardaki coşkuyu nadiren gölgede bırakırdı.</p>
<p>Bir ara, benim koleksiyonum da çalındı. O zamanlar bu, kişisel bir felaket gibi gelmişti.</p>
<p>Ancak bu kaybın etkisi beklediğimden daha çabuk geçti. Bunun nedeni, benim olgunlaşmış olmamdan ziyade, kıtlığın kendisinin ortadan kalkmasıydı. İthal sakızlar daha ulaşılabilir hale geldikçe, içindeki kağıtların değeri de buna paralel olarak düştü.</p>
<p>Hiçbir para birimi değerini sonsuza kadar koruyamaz. (TZ/VK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Diş hediği ve hafıza]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dis-hedigi-ve-hafiza-320012</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/dis-hedigi-ve-hafiza.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dis-hedigi-ve-hafiza-320012</guid><description><![CDATA[Hedik, çocuğun başından aşağı döküldükten sonra çocuk o eşyalardan hangisini eliyle tutarsa çocuğun ilerde o objeyi simgeleyen mesleği / sanatı seçeceğine inanılır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Diş deyip de geçmemeli! </p>
<p>Eski Diyarbakır’ın diş hediği ritüeli, bebeğin ilk dişinin çıkmasını kutlamak amacıyla sonraki dişlerinin de düzgün ve sağlıklı çıkmasını dilemek için yapılan bir ritüeldir. </p>
<p>Aile fertleri ve sıkça görüşülen yakın komşularla bolluğu bereketi de paylaşmak amacıyla yapılan geçmişi hayli eskilere dayalı şehir yaşamında köklü bir gelenektir. </p>
<p>Bu çok özel kutlama için kaynatılarak hazırlanan buğday ve nohut karışımı adı “hedik” olan ritüel sonrası yakın komşu ve akrabalara ikram edilir. </p>
<p>Kaynatılmış buğday ve nohuttan oluşan hediğin bir kısmı soğuduktan sonra bir miktar buğday bir geniş sini ortasına oturtulan bebeğin başının üzerinden saçılarak dökülür. Bu hareket, dişlerin buğday taneleri misali inci gibi ve sık çıkması temennisini taşır. </p>
<p>Ayrıca dişleri inci taneleri gibi düzgün olan ve o anda orda olan biri o başa saçılan buğday tanelerinden dişlerinin arasında ezerek yer ki, çocuğun dişleri kendi dişleri gibi düzgün olsun.</p>
<p>Kürtçede hediğin adı “Danok”tur. Açılımı dan û nok’tur, bileşimi danok’tur. Tahıl ürünleri yani buğday ve nohut.  Dindan / Diran Kürtçede Türkçedeki dişin karşılığıdır. Zaten kaynamış buğday tanesi de dişe benzer.</p>
<p>Çocuğun oturtulduğu geniş tepsinin etrafı kalem, para, altın, makas, tarak, bıçak, tespih, ayna gibi o an hazırda bulunan eşyalarla bezenir. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/hedik1.jpeg" alt=""></p>
<p>Hedik, çocuğun başından aşağı döküldükten sonra çocuk o eşyalardan hangisini eliyle tutarsa çocuğun ilerde o objeyi simgeleyen mesleği / sanatı seçeceğine inanılır. Makas terzi, tarak berber, kalem memur, para esnaf-tacir gibi…</p>
<p>DİTAV’ın Suriçindeki kültür sanat evinde artık unutulmaya yüz tutmuş bu kadim gelenek geçtiğimiz günlerde bütün kurallarıyla ve usülünce yapıldı. Diş hediği çocuğu başından aşağı hedik dökülürken tepsideki malzemelerden topu aldı. </p>
<p>Hatıram beni çocukluğuma götürdü. Anama yıllar evvel merak edip sormuştum; “Bana diş hediği yaptığınızda neyi almıştım” diye. Kalemi almışım. </p>
<p>Hayatım kalemle geçti işte. Şimdi de işim gücüm kalemle…</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kavgaz-Armatör: İlk kurşun]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kavgaz-armator-ilk-kursun-320009</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/kavgaz-armator-ilk-kursun.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kavgaz-armator-ilk-kursun-320009</guid><description><![CDATA[Eskiden şeker bayramı şimdilerde Ramazan Bayramı olarak bildiğimiz bayramın isminin değiştirilişini ruhumuz bile hissetmeden nasıl usulca kabul edişimizi satır aralarına saklayan Kavgaz-Armatör polisiye romana iyi bir örnek eser.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Algan Sezgintüredi</strong> ve <strong>Mesut Demirbilek</strong>’in ortaklaşa yazdıkları polisiye roman serisi Mutlu Kavgaz-Armatör bölümüyle devam ediyor.</p>
<p>Daha önceki Çantacı ve Pilot bölümleri yeni seride olduğu gibi April Yayınlarından yayınlanmıştı. İki yazar elbirliğiyle romanın başkarakteri Mutlu’yu her manada büyütüyorlar. Büyütürken elbette ham bırakmamaya özen gösteriyorlar, bunu görmemek mümkün değil.</p>
<h3>Tempo, merak, gizem</h3>
<p>Mutlu’nun karakteri oturuyor; vefa duygusunu ve kibarlığını elden bırakmıyor. Anladığım kadarıyla karşı cinse olan teması/iletişimi kendini tanıyıncaya kadar ağırdan alınıyor. Şimdiye kadarki bölümlerde Mutlu’nun utangaçlığını, çekingenliğini doğru tabir olursa bu alanda üzerindeki ölü toprağı henüz atmış değil. Elbette karakterin gelişmesinden anladığımız kadarıyla karşı cinse olan bakış açısının çok büyük etkisi var; duygusal ve oldukça narin.</p>
<p>Bu en güçlü sebep gibi dururken diğer küçümsenmeyecek sebepse geldiği yer; okuduğu bölüm. Karakterin bu alandaki ( karşı cins ) davranışların/tepkilerin ve toyluğun polisiye türüne renk kattığını biliyoruz.</p>
<p>Tempo, merak, gizem ve heyecan nasıl ki bu türün olmazsa olmazıysa kadınlar da rengi/doğası ve lezzetidir yavanlığı alır. Yazarlar Mutlu’daki bu tutukluğu metne başka kadın karakterler ekleyerek dengelemişler. </p>
<p>Okuyucu bu eksikliği hissetmiyor. Daldan dala konarak bahsettiğimiz durumun tam aksi gibi davranışlar sergileseydi o zaman karakter sallanıyor diyebilirdik. Mevcut durum tam da Mutlu’nun meşrebine uygun gidiyor.</p>
<h3><strong>Suçun başkenti</strong></h3>
<p>1990’lı yıllar, siyasi iktidarın başında Turgut Özal vardır. Parti kongrelerinde Kartal Demirağ denilen bir zat Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a suikastta bulunmasının üzerinden neredeyse iki yıl geçmiştir. Ekonomik sistemde ihracat ön plana çıkarılmış ülkedeki ekonomik büyümeler buna bağlanmıştır. Böyle ekonomik ve siyasi bir iklimde kaybolan büyük iş insanı Armatör Talip Uzunkaya’nın kaybı elbette ki birilerinin dikkatini çekmiş, adamakıllı bir soruşturma istenerek işin akıbeti öğrenilmek istenmiştir.</p>
<p>Mutlu Kavgaz- Armatör 1990’lı yılların İstanbul’unda geçiyor. Daha önce Kayıplar Bürosunun baktığı/takip ettiği Türkiye’nin en zengin iş insanlarından Armatör Talip Uzunkaya’nın 21 Nisan sabahı tatile çıkıp bir daha geri dönmemesi, haber alınmaması üzerine kısa ve üstünkörü şekilde soruşturduğu vakaya atanmasını işliyor.</p>
<p>Kayıplar Bürosu kayıp Talip Uzunkaya’nın bulunması için bir arpa boyu yol almayınca üst mercilerden Şef Sabri Ateş vasıtasıyla iş daha önce başarılı işler yapan, açık dosya bırakmayan ( Çantacı ve Pilot bölümlerini hatırlayın ) Komiser yardımcısı Mutlu Kavgaz’a verilir.</p>
<p>Mutlu daha 25’indedir. Tecrübeli yardımcıları sayesinde teklemeden gitmektedir. Üç bölgeye ayrılan koca İstanbul’un en cafcaflı, en belalı, en sorunlu bölgesi olan Beyoğlu’nu da içine alan B bölgesine bakmaktadır. Beyoğlu’nu suçun başkenti olarak düşünün.</p>
<h3><strong>İşi ehline bırakın</strong></h3>
<p>Mutlu, Kayıplar Bürosunun dosyasını incelediğinde işin neden çözülmediğini daha iyi anlar. Doğru sorular sorulmadığı için doğru yöne evrilecek cevaplar da alınmadığını görür. İşin püf noktası kilit isimlerle hiç temas edilmemiş olmasıdır. Hal böyle olunca Mutlu soruşturmayı doğru kişileri bulup sorgulayarak genişletir. Genişleyince iş çetrefil bir hal alır.</p>
<p>Çoğu insan bilmez, Türkiye’nin en büyük armatörü Turgay Ciner’dir. Birçoğumuz onu medyadaki yerinden/rolünden hatırlıyor olabiliriz.</p>
<p>Gerçi şimdilerde medyadaki bir soruşturmadan dolayı arandığını ve yurtdışında olduğunu biliyoruz ama mevzu Turgay Ciner değil, mevzu bu büyüklükteki bir iş insanının karşısına çıkan 25 yaşlarındaki Mutlu Kavgaz’ın hâletiruhiyesi. Bu örnekle Mutlu’nun nasıl zor bir göreve getirildiğini anlatmaya çalışıyorum. Karşında Turgay Ciner veya Sabancı ya da beşli çete şirketlerinden birinin sahibi ayarında biri var ve pot kırmadan soruşturmayı derinleştirmesi gerekiyor. Üstelik de ensesinde Şef Sabri Ateş’in, hep ‘sakın yanlış yapma, karışmam!’ diyen sesi/uyarısını unutmamaya çalışarak…</p>
<p>Çantacı bölümü için devlet kurumlarındaki liyakate dikkat çekmiş bunun önemi üzerinde durduğunu <a href="https://bianet.org/yazi/liyakat-guzellemesi-267236" target="_blank" rel="nofollow noopener">söylemiştim.</a> Yazar bu bölümde de devamı niteliğinde ilerliyor, birçok ortak karakter devam ettiği için her kitaba bölüm dersek yanlış bir şey söylememiş oluruz. </p>
<p>O liyakat düsturunun önemini bu bölümde çok daha net bir şekilde görebiliyoruz. Zira Kayıplar Bürosunun elinde yılan hikâyesine dönen Talip Uzunkaya dosyası, işi bilenin eline düştüğünde nasıl da bir çırpıda çözülebileceğini gösteriyor.</p>
<p>Yazar ( lar ) işin ehlinin ne kadar önemli olduğunun altını çizerek müstahdemden müdür olmaz olursa nasıl yerimizde sayarıza çok güzel örnekler vermişler. Ya da ‘kepek bulamıyoruz, bakanım’ diyen çiftçiye, ‘o zaman kepek ekin’ diyebilecek kadar çiftçiden, tarımdan bihaber bakanın işinde ne kadar ehil olduğu örneğiyle daha anlaşılır hale getireyim.</p>
<p>Yazarların işaret ettiği tam da budur. Cinayet polisinin dosyayı görür görmez ertelenen, savsaklanan, unutulan ve çeşitli gerekçelerle sorulmayan bir dünya soruyu fark eder. Bundan sonrası sabır, metanet, nezaket ve teknik bilgisini konuşturmaya bakar.</p>
<h3><strong>Milat anı</strong></h3>
<p>Benim açımdan romanın en can alıcı kısmı Mutlu’nun üç yıla yakın, yanında taşıdığı silahını ateşleme kısmı.</p>
<p>Bu kısım zannımca okuyucunun da durup üzerinde düşüneceği bir bölüm… Zira yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi okuyucunun iliklerine işleyen bir bakış açısıyla vermiş yazar. Sosyolog İsmail Beşikçi’nin ‘ilk kurşun teorisini’ çoğu kişi bilmez.</p>
<p>İlk kurşun teorisine göre ilk kurşununu sıkan kişi artık eski kişi değildir; değişmiştir her açıdan. Sıkmadan önceki kişi ile sıktıktan sonraki kişi arasında çok fark vardır. Mutlu’nun da çok kısa da olsa karşısındaki saldırgana sıkıp sıkmamaktaki tereddüdü kahramanın insana, canlıya bakış açısını belirlerken okuyucuyu da bunun üzerine düşünmeye sevk eder.</p>
<p>Devletin ( erkin ) cenderesinden geçmiş, bunun eğitimini, disiplinini almış bu yönde yetişmiş birinin o ilk karşılaşmadaki kısacık tereddüdündeki dejenere olmamış, insani yönünü kaybetmemiş saf hali insanın her daim bir umut kapısı olabileceğini gösterir. En son kertede kendini savunmaya girmesi ise elbette ki insani bir refleksle açıklanabilir.</p>
<p>Eskiden şeker bayramı şimdilerde Ramazan Bayramı olarak bildiğimiz bayramın isminin değiştirilişini ruhumuz bile hissetmeden nasıl usulca kabul edişimizi satır aralarına saklayan Kavgaz-Armatör polisiye romana iyi bir örnek eser.</p>
<p>Yan hikâyelerle okuyucunun dikkatini dağıtmadan metnin gövdesini sağlamlaştıran temposu yüksek bir roman.</p>
<p>(HB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kürt sinemasının sessiz başlangıcı: ‘Zerê’ filmi 100 yaşında!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kurt-sinemasinin-sessiz-baslangici-zere-filmi-100-yasinda-320014</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/kurt-sinemasinin-sessiz-baslangici-zere-filmi-100-yasinda.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kurt-sinemasinin-sessiz-baslangici-zere-filmi-100-yasinda-320014</guid><description><![CDATA["Zerê”nin çekildiği tarihi esas alırsak Kürt sinemasının bugün 100 yaşında olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz bu, köklü bir geçmiş demektir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sinema tarihinin ilk Kürt filmi olarak kabul edilen 1926 yapımı “Zerê”, sessiz sinema dönemine ait 72 dakikalık kurucu bir eserdir.</p>
<p>Film, “Zerê” adlı genç bir kadının aşkı, ailesi ve yaşadığı toplumsal baskılar etrafında şekillenen hikâyesini anlatarak Kürtlerin gündelik yaşamına ve kültürel hafızasına odaklanır. Bu yönüyle eser, hem bir anlatı filmi hem de tarihi ve toplumsal hafızayı görselleştiren erken bir sinematografik belge niteliği taşır.</p>
<p>Bu yönüyle “Zerê”, tarihi bir olayı sinema diliyle aktaran ve Kürt sinema hafızasında önemli bir yer edinen 100 yıllık güçlü bir kültürel imgedir. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/photo-2-ali-guler.jpg" alt=""></p>
<p>Kürtlerin sinema ile tanışması 1900 yılların başına tekabül ediyor. O dönemde dünya sineması emekleme aşamasındaydı. Auguste Lumière ve Louis Lumière kardeşlerinin sinemayı keşf ettiği 1895 yılının üzerinden 31 yıl geçmişti. (1)</p>
<p>Yani dünya sinemasının emekleme aşamasında olduğu bu erken dönemde, Kürtler de Ermeni dostları aracılığıyla hareketli görüntünün büyüsüyle tanıştı ve görsel anlatının imkânlarıyla ilk kez karşılaştı. 1926’da Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ermenistan’da çekilen “Zerê”, Kürt sinemasının doğuşunun ilk filmi olarak tarihe geçti.</p>
<p>Sinemanın dünya ölçeğinde sessiz imgeler, ışık, kadraj ve kurgu aracılığıyla kendi estetik dilini kurmaya çalıştığı bu tarihsel eşikte, Kürtlerin sinemayla ilk teması, yalnızca teknik bir karşılaşma değil; kültürel hafızanın görsel anlatıya dönüşmesinin de ilki oldu.</p>
<p>O dönemlerde, Kürtlerin egemenliği altında yaşadığı Türkiye ve İran’da sinema 1900’lerin başında gelişmeye başladı. Türkiye’de 1919’da çekilen “Binnaz” isimli film, ilk kurmaca yapıt olarak kabul ediliyor. Bu süreç Osmanlı-Fransız ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıktı. (2) </p>
<p>İran’da ise ilk uzun metrajlı kurmaca film 1930’da Ermeni yönetmen Hovhannes Ohanian’ın “Ābi va Rābi” adlı yapımı oldu. (3) Her iki ülkede de erken sinema gelişiminde Batılı, Rus ve Ermeni sanatçıların etkisi belirleyici olmuştur. </p>
<p>1917 Ekim Devrimi’nin ardından Sovyetler Birliği’nde “Halkların kültürünü geliştirme” politikası çerçevesinde, 1926 yılının yazında çekilen film, bir dönem anlatısı olarak 1915’teki Çarlık Rusyası’nın son yıllarını beyaz perdeye taşıyor. (4)</p>
<p>Yönetmen koltuğunda Ermeni sinemasının kurucusu <strong>Hamo Beknazaryan</strong>’ın oturduğu filmin senaryosu ise Kürt dostu Hakop Gazaryan’ın “Zerê’nin Kaderi” isimli hikâyesinden den esinlenerek yazılmış. (5)  Film, Kürtlerin yoğun yaşadığı Ararat Dağı’nın eteklerinde ve Elegez Yaylaları'nda yer alan Sarîbolaxê (Sovuxbulox) köyünde çekildi.</p>
<p>Yaklaşık 500 kişinin katılımıyla adeta kolektif bir ürün olan filmin oyuncu kadrosunun profesyoneller dışında büyük ölçüde yerel Kürtlerden yer aldı.</p>
<p>Yaklaşık iki ay boyunca bölge halkıyla iç içe yaşayan film ekibi, Kürtlerin gündelik yaşamını, sözlü kültürünü ve toplumsal ritüellerini yakından gözlemleyerek bu deneyimi sinemasal anlatının dokusuna işledi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/photo-1-ali-guler.jpg" alt=""></p>
<p>Film; sessiz bir yapım olmasına rağmen dönemin teknik imkânları ve estetik anlayışıyla değerlendirildiğinde oldukça profesyonel, felsefi ve edebî bir yapıt olarak öne çıkıyor. Bugün hâlâ sinema tarihinin klasikleri arasında yer alan bu siyah-beyaz film, Kürt halkının yaşamını etnografik bir bakışla, dramatik ve fotoğrafik bir dille yansıtıyor.</p>
<p>Bir Êzidî Kürt kızının trajedisi etrafında örülen anlatı, bireysel bir hikâyenin ötesine geçerek feodal ilişkileri, Çarlık rejiminin tahakkümünü ve sınıfsal çatışmaları eleştirel bir sinema diliyle görünür kılıyor.</p>
<h3><strong>Ararat’ın gölgesinde bir aşk ve direniş hikâyesi</strong></h3>
<p>Film, Ararat Dağları’nın görkemli silueti ve eteklerine serilen geniş yaylaların siyah-beyaz görüntüleriyle perdeyi aralıyor. Zamanın tozuna rağmen canlılığını koruyan bu açılış sekansı, yalın fakat etkileyici sinematografisiyle izleyiciyi büyüleyen nitelikte. Karlı dağın sessiz ihtişamı ve coğrafyanın pastoral dokusu, daha ilk karelerden itibaren filmin görsel dünyasına şiirsel bir derinlik kazandığı hissini yaratıyor izleyicide.</p>
<p>Ardından kamera, yüzünü güneşe çevirmiş yaşlı bir Êzidî kadının sessiz duasına odaklanır. Bu kısa ama anlam yüklü sahne, Kürtlerin kadim inanç geleneğini ve kültürel derinliğini zarif bir görsel anlatımla yansıtır. Böylece film, daha ilk sekanslarında yalnızca bir coğrafyayı değil, o coğrafyada kök salmış zengin bir düşünce ve inanç evrenini de perdeye taşır. </p>
<p>Filmin öyküsi, köyün genç kızı Zerê (Mareto Tadevosyan) ile çoban Seydo’nun (Hrachia Nersisyan)aşkı etrafında örülerek devam eder; sonradan köy ağasının oğlu Temur Beg’in dâhil olmasıyla farklı bir boyuta ulaşır.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/J_YAF9Qxl68?si=JNRs6f3EQux74PrE" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Bu dramatik gidişat içerisinde film, feodal düzenin tahakkümünü, baskıcı karakterini ve toplumsal hiyerarşinin yarattığı eşitsizlikleri eleştirel bir sinema diliyle görünür kılar. Temur Beg, sahip olduğu sınıfsal özgüvenle Zerê ile evlenme arzusunu kesin bir iradeye dönüştürür; ancak beklemediği bir karşı koyuşla karşılaşır.</p>
<p>Bu dönemde savaş içerisinde olan Çarlık iktidarı, yerel otoriteler aracılığıyla Kürt gençlerinin zorla savaş cephelerine sevk edilmesini ister. Seydo ve Zerê’nin kardeşi de bu sürecin içine dâhil edilir. Temur Beg, bu mekanizma üzerinden Seydo’yu ortadan kaldırmaya çalışır. Fakat Seydo yola çıkarılmasına rağmen kaçar ve daha sonra da tutuklanır. Bu anlatı, dönemin feodal iktidar ilişkilerini, yerel güç odaklarının baskısını ve merkezi sistemle kurulan çıkar ağlarını dramatik bir yoğunlukla anlatarak eleştiri oklarını yöneltir.</p>
<p>Cepheye gönderilen kafile bir süre sonra köye geri döndüğünde, eksilen bedenler savaşın yıkıcı bilançosunu sessizce görünür kılar. Kimi gençler yaşamını yitirmiş, kimileri ise ağır yaralarla geri dönmüştür.</p>
<p>Zerê’nin kardeşi de bu dönüşün en trajik figürlerinden biridir; aldığı ağır yaralar nedeniyle tüm çabalara rağmen kurtarılamaz ve yaşamını yitirir. Filmin bu sekansı, ölümün bireysel bir kayıp olmanın ötesinde, kolektif hafızaya kazanan tarihsel bir kırılma olduğunu gösterir. Êzidî Kürt defin ritüellerinin ayrıntılı biçimde kadraja taşınması, yaklaşık bir asırlık kültürel sürekliliği görünür kılar.</p>
<p>Cenaze töreninde eşinin saç örgülerini keserek mezar taşına bırakması, yasın bedensel ve simgesel ifadesi olarak güçlü bir sinematografik imgeye dönüşür. Böylece film, yalnızca bir dönem anlatısı sunmakla kalmaz; aynı zamanda kadim Êzidî inancının ritüel evrenini ve tarihsel direncini görsel bir hafıza mekânı olarak beyaz perdeye taşır. </p>
<h3><strong>Patriyarkal iktidarın baskısından sinemasal arınmaya…</strong></h3>
<p>Yaşlı anne ve babasıyla yalnız kalan Zerê, Temur Beg’in adamları tarafından zorla kaçırılır. Yerel otoritelerin sessiz onayı eşliğinde kurulan bu tahakküm, davul ve zurnanın ritmiyle görünürde bir düğün şöleni düzenlenir. Ancak Zerê’nin kararlı itirazı, bu zoraki birlikteliğin meşruiyetini sarsar. Arzusunu ve iktidarını Zerê üzerinde tesis edemeyen Temur Beg, bu kez intikamı toplumsal normların diliyle kurar. Zerê, “namussuzluk” suçlamasıyla kamusal bir teşhir ve aşağılanma ritüeline maruz bırakılır.</p>
<p>Gözlerinin siyaha boyanması, bir eşeğe bindirilerek köy içinde dolaştırılması, kalabalığın taşlayıcı bakışları; kolektif denetimin ve patriyarkal şiddetin son derece güçlü görsel metaforları olarak kadraja yerleşir.</p>
<p>Bu sahne öylesine güçlü bir gerçeklik duygusuyla kurgulanmıştır ki çekimler sırasında bazı köylü kadınlar, canlandırılan olayın kurmaca olduğunu fark etmeyerek, Zerê karakterini canlandıran Mareto Tadevosyan’a saldırırlar.</p>
<p>Bu anekdot, filmin temsil gücünü ve yönetmenin sinematografik gerçekliği inşa etmedeki başarısını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.</p>
<p>Anlatının dramatik doruk noktasında ise hapisten kaçan Seydo, kardeşi Xıdır ve arkadaşları ile birlikte bu baskı düzenine karşı harekete geçer. Zerê’yi kurtarmak için Temur Beg’i öldürmeleri, filmin didaktik yapısını belirginleştirirken feodal tahakküme karşı direniş ve toplumsal dönüşüm idealini anlatının merkezine taşır.</p>
<p>Filmin final sahnesinde ise Seydo ile Zerê’nin, güvenlik arayışıyla dağların doruklarına yöneldiğini görürüz. Ulaştıkları ilk çeşmede Seydo’nun Zerê’nin yüzünü yıkaması, anlatının en şiirsel imgelerinden biri olarak göze çarpıyor.</p>
<p>Bu sahnede dağ, Kürtler için özgürlüğün ve sığınmanın; su ise arınmanın, berraklaşmanın ve yeni bir başlangıcın simgesine dönüşür. Böylece yönetmen filmi, acı ve tahakkümle örülü anlatısını, doğanın metaforik dili eşliğinde umut ve yeniden doğuş imgesiyle sonlandırır. </p>
<p>Öte yandan “Zare”nin en çarpıcı yönlerinden biri de kuşkusuz dönemi düşünüldüğünde olağanüstü sayılabilecek kamera dili ve görüntü estetiğidir. Arkadi Yalovoy’nun görüntü yönetmenliği yaptığı filmde, kamera, yalnızca olayları kaydeden teknik bir araç değil; doğayı, zamanı ve insan yüzlerini şiirsel bir ritimle yorumlayan sinemasal bir bakışa sunuyor.</p>
<p>1926’nın yaz sonu ve sonbaharda çekilen film, tamamlandıktan sonra ilk olarak Moskova ve  Erivan olmak üzere Sovyetler Birliği’nin bir çok kentinde gösterilerek, büyük bir beğeni toplar. Daha sonra da ise film, 1971 yılında Ermeni besteci Alexsandir Spendiarov, öncülüğünde Cesîmê Celîl, kızı Cemîla Casimê Celîl’in de aralarında olduğu bir ekip tarafından seslendirilerek, tekrardan gösterilmiştir. (6)</p>
<h3><strong>Bellek ve sinemasal mirasın inşası…</strong></h3>
<p>"Zerê”nin çekildiği tarihi esas alırsak Kürt sinemasının bugün 100 yaşında olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz bu, köklü bir geçmiş demektir.</p>
<p>Ne var ki Kürt halkına yönelik yıllarca devam eden inkâr ve baskı siyasetinden ötürü Kürt sineması; Kürt halkının genel tarihsel kaderiyle paralel bir yol izledi ve maalesef uzun yıllar gelişimini tamamlayamayarak kurumsal bir yapıya kavuşamadı. Ancak bütün bu kadar engellere rağmen, “Zerê” filmi ile başlayan Kürt sinemasının 100 yıllık serüveni, günümüzde uluslararası alanda varlık gösteren ve üretmeye devam eden bir sinema geleneğine dönüşmüştür.</p>
<div class="box-18">
<h3><strong>Film künyesi:</strong></h3>
<p>Adı: Zerê </p>
<p>Tür: Drama / Melodram </p>
<p>Yönetmen:Hamo Beknazaryan </p>
<p>Oyuncular: Mareto Tadevosyan (Zerê), M. Garagash, Avet Avetisyan, Olga Gulazyan, Nina Manucharyan, Hambartsum Khachanyan, Aram Amirbekyan. </p>
<p>Görüntü Yönetmeni: Arkadi Yalovoy</p>
<p>Süre: 72 dakika </p>
<p>Yapım yılı: 1926 </p>
<p>Ülke: Sovyet Ermenistanı </p>
</div>
<p>(AG/EMK)</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>1-Geoffrey Nowell-Smith’in editörlüğünde, dünyadan 80 sinema yazarının yazılarıyla hazırlanan, “History of Word Cinema” (Dünya Sinema Tarihi), 1996</p>
<p>2- Türk Sinema Tarihi, Giovanni Scognamillo, Kabalcı Yayınları, 1998</p>
<p>3- <em>Tarikh-e Sinema-ye Iran</em> -The History of Iranian Cinema (İran Sineması Tarihi), 1984, Massoud Mehrabi</p>
<p>4- “Çawa kînoya Zerê hatiye kişandin” (Zerê filmi nasıl çekildi), Emerîkê Serdar, Riya Teze, 11 Ekim 1969</p>
<p>5- “ Emrê Kurdan di nava kîno fîlmên Ermenistan ê de ye( Ermenistan sinemasında Kürtler)  Miroyê Eset, Riya Teze, 1 Kasım 1980 </p>
<p>6- “Kîno fîlma Zerê hatiye tezekirinê (Zerê Filmî yenilendi)”, Egîdê Xudo, 19 Şubat 1972)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Osman Özarslan ile Hafriyat üzerine]]></title><link>https://bianet.org/haber/osman-ozarslan-ile-hafriyat-uzerine-319868</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/22/osman-ozarslan-ile-hafriyat-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/osman-ozarslan-ile-hafriyat-uzerine-319868</guid><description><![CDATA[Osman Özarslan’ın ilk romanı Hafriyat , Türkiye’nin katmanlı hafızasını definecilik ,taşra ve bellek üzerinden kazıyor. Söyleşide yazar, romanın on altı yıllık yazım sürecini, erkeklik hallerini ve kadın karakter Yadigar’ın izini sürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye, geçmişin ve bugünün sert gerçekliği arasına sıkışmış, sürekli kendi üzerine yeni katmanlar ekleyen uçsuz bucaksız bir bellek sahasıdır. Bu coğrafyada katmanlar arası geçişlerin hızı, bizi tutarlı bir görme zemininden mahrum bırakırken, hatırlama süreçlerimizin sürekliliğini sağlayan eksenleri de kırıyor, bunun sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma belleğimizi benliğimizden uzaklaştırarak sınırları muğlak bir öznellik inşa ediyor.</p>
<p>Yazar akademisyen Osman Özarslan’ın ilk romanı ’Hafriyat’ İletişim Yayınları'ndan çıktı. Roman resmi tarihin dışında kalan yaşam anlatılarını, ötelenmiş sesleri ve görünmez kılınmış geçmişleri bugünün çatlaklarından yankılandırarak okuru bastırılmış tarihin altındaki görünmez yaşam parçalarıyla tanışmaya ve yüzleşmeye davet ediyor.</p>
<p>Özarslan, 'definecilik' olgusunu zenginleşme hayali ya da taşra meşgalesi olarak değil bu toprakların asli sahiplerinden devralınan dilsiz mirasa hoyratça ve çaresizce tutunma çabasını anlatırken, bugünün insanının köklerini bilmediği ya da adını koyamadığı geçmişiyle çarpık bir ilişki kurduğunun altını çiziyor. Hafriyat, okuru Türkiye'nin bitmek bilmeyen 'şimdi'si ile kadim 'geçmiş'i arasındaki tekinsiz boşlukta yürütürken bize hatırlamanın bir lütuf değil, ağır bir işçilik olduğunu fısıldıyor.</p>
<h3>16 yıllık bir demlenme süreci</h3>
<p><em>‘…. bizim son derece travmalarla dolu unutulmuş hatırlanmayı bekleyen hastalıklı bir hafızamız var. O yüzden kitabın adı Hafriyat ve buraları kazıp çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum.’’</em></p>
<p><strong><em>Kitabın sonunda, yazım sürecinin 2008 yılına kadar uzandığını görüyoruz. Bu kadar uzun bir süre bir metinle yaşamak karakterlerin ve mekânın sizin zihninizde nasıl bir evrim geçirmesine sebep oldu?</em></strong></p>
<p>Buradaki karakterlerin tamamı gerçek hayatta varlar ve olayların tamamı da neredeyse gerçek olaylar, yaşayanların hatırasına saygısızlık etmemek için mekânların ve kişilerin isimleriyle oynadım ve zamanda kaymalar yaptım. Sorunuzu buradan yanıtlamaya başladım çünkü Burdur Çavdır’da doğdum.</p>
<p>Birkaç cümle ile anlattığım şeyler benim hayatımın parçası. Bir de teknik bir mesele var, metni öncesinde kısa film sonrasında uzun metrajlı film olarak tasarladım, fakat Kültür Bakanlığı’ndan gerekli destekler alınamayınca romana dönüştü. Dolayısıyla, bu zaman karakterler üzerinden anlatmak istediklerimi bir çocuk gibi büyüttüğüm bir süreçti.</p>
<p>Tanıdığım insanların hayatlarına, on altı yıl boyunca daha derinden gözlemleyerek baktım; onların neden böyle bir kader yaşıyor olduklarını anlamaya çalıştım. Zaten bu yüzden adı Hafriyat. Marks’ın 18 Bruimere’de söylediği gibi <em>‘Genç kuşaklar sürekli önceki kuşakların hayaletleri, karabasanları ile mücadele etmek zorunda kalırlar’. </em></p>
<p>Taşrada bu biraz daha fazladır dolayısıyla biz bir bakiyenin üzerine geliyoruz. Hafriyat’ta bunu anlatmaya çalıştım aslında, Roma Dönemi’nden başlayan çok alakasız gibi görünen bir hikâye sonrasında II. Meşrutiyet'te başka bir hal alıyor, Cumhuriyet, 90’lar ve 2000’ler arası başka başka bağlamlar kazanıyor, işte bir kaderin hikâyesini tüm bu dönemler boyunca anlatmaya çalıştım<strong>. </strong></p>
<p>Bu anlamıyla talihsiz bir coğrafyada yaşıyoruz Roma’nın en kıyıcı imparatorları bu topraklarda yaşadı, Persler ve Yunanlılar bu topraklarda savaştı. Osmanlı, benim anlatmaya çalıştığım Teke Yöresinin üzerinden defalarca geçti. Bu topraklarda yüzyıllar boyunca insanlar kıyıma uğradı. Alevi oldukları için, tahtacı oldukları için, vergi vermedikleri için, askere gitmek istemedikleri için ve bunun sonucunda bizim son derece travmalarla dolu unutulmuş hatırlanmayı bekleyen hastalıklı bir hafızamız var. O yüzden kitabın adı Hafriyat ve buraları kazıp çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum.</p>
<h3>"Hatırlamak kolektif bir iştir"</h3>
<p><em> ‘</em><em>’Bir sürü sebepten dolayı bizim hafızamız defalarca kez formatlanmış.II. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve sonrasında zaten Osmanlı'nın belirli kurumları hariç pek kayıt tutma geleneği yok. Ama materyal kültürün bir hafızası vardır, mimarinin, coğrafyanın bir hafızası vardır</em><em>.</em><em>’’</em></p>
<p><strong><em>Romanda bir evin kuşaklar boyunca değişen yüzlerini görüyoruz, Mekân aynı, ancak hayatlar değişiyor. Bu noktada Türkiye’nin toplumsal hafızasını da bu üst üste birikmiş hafriyat katmanlarına benzetebilir miyiz? </em></strong></p>
<p>Hafıza benim özellikle çalıştığım alanlardan bir tanesi. Bunu övünmek için söylemiyorum. Belki bir lanettir!... Fakat ortalama bir insandan daha güçlü bir hafızam var ve bir sürü şeyi hatırlamak acı verici... İnsan neden hatırlar ve neyi unutur? Bu bağlamda anladığım şey şu: Hatırlamak kolektif bir iştir.</p>
<p>Bizler etrafımızdaki nesnelere bakarak, çevremizdeki insanlarla konuşarak ve özellikle şimdinin dünyasında dijital dünyanın etkisi ile hatırlar veya unuturuz. Kitabın tarihsel kesiti Roma dönemi ve 2000’ler ve bilerek bunu bu zaman dilimlerine ayırdım.</p>
<p>Ben lisansta Tarih okudum ve aslında bir şekilde kendi tarihçiliğim ile beraber, hesaplaşma gibi de düşünebiliriz çünkü sizin sorunuz ile alakalı olarak Tarih bu topraklarda çok kolay gibi görünen ama aslında dünyanın en zor mesleklerinden birisi.</p>
<p>İkincisi, bir sürü sebepten dolayı bizim hafızamız defalarca kez formatlanmış. II. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve sonrasında zaten Osmanlının belirli kurumları hariç pek kayıt tutma geleneği yok. Ama materyal kültürün bir hafızası vardır, mimarinin, coğrafyanın bir hafızası vardır. Bu yüzden, kitabı ben üç tarihsel katman olarak tasarladım. Köyün içerisindeki ev de bu katmanların bir yansıması olarak tasarlandı.</p>
<p>Birincisi açılış: ‘masal zaman’… Yani definecilerin ya da bize masal anlatmayı seven insanların görmek istedikleri biçimde karşımıza çıkan bir masal zamanı İkincisi: Cumhuriyet öncesi ve yer yer Cumhuriyeti de kapsayan kabaca 1910-1960 arası zamanı kapsayan ‘nostaljik zaman’. Ve son şimdinin sert gerçekliğine giriş… Bu yüzden kitabın güncel zamanını 2000’lerde durdurdum. Çünkü bugün hem küresel hem yerel ölçekte yaşadığımız birçok dönüşümün izleri o dönemde belirginleşti.</p>
<p>Türkiye’de Özal sonrası dönüşüm, Kürt meselesindeki çatışmalı süreç, 2000 yılındaki cezaevi operasyonları, 2001 ekonomik krizi ve 2002’de AKP’nin iktidara gelişi bu dönemin belirleyici gelişmeleri arasındaydı. Kitapta bunların üç temel zaman olarak yer almasının nedeni bu. 2000’ler toplumsal dönüşüm açısından önemli bir kırılma dönemiydi; kırsal yaşam değişti, kent yoksulluğu daha görünür hâle geldi.</p>
<h3>Normal tehlikeli bir kelime</h3>
<p>’’<em>Absürt kişinin kaderin oyuncağı olmasıdır.</em>’’</p>
<p><strong><em>Kitabın kahramanları için ‘absürt’ tabirini kullanıyorsunuz. Ancak bu karakterlerin yaşamları kendi tercihleri değil, sanki bir zorunluluğun sonucu. Neden gerçeklik taşrada bu biçimde yaşanıyor ve sizce Türkiye gerçekliğinde ’normal’ nedir?</em></strong></p>
<p>Normal tehlikeli bir kelime ama bunu kabul edilebilirlik üzerinden düşünürsek ya da insana yakışır haysiyetli bir yaşam üzerinden düşünürsek bence insana yakışan ‘norm’ haysiyetli bir şekilde yaşamak ve gömülebilmektir.</p>
<p>İnsan hayatının anlamını biz çoğunlukla ölme biçimlerine ve ölenlere nasıl muamele yapıldığına bakarak anlayabiliyoruz. Siz de bilirsiniz ki Sophokles’in klasik trajedisi Antigone’si aslında dünyanın üzerindeki en büyük lanet ölülerinizle ne yaptığınız yahut yapamadığınızdır. Özellikle 6 Şubat depremine baktığımızda biz ölen insanlarımızın insan haysiyetiyle nereye gömüldüğünü göremedik.</p>
<p>Dünyada bundan daha absürt bir şey olamaz<strong>!</strong> İkincisi taşra meselesine gelirsek, insana saçma gelen şey müdahale edemediği, iradesini katamadığı dolayısıyla kendi iradesi dışında olan şeyler. Taşrada yaşayan insanların gerçekten bir hayatı var mıdır, onlara kaç kuşaktır atalarından kalma evler, düşmanlıklar, dostluklar dışında bir hayatları var mıdır? Bunun din ve millet ile de bir alakası yoktur. Yunanistan’dan gelen Türkmenlere yahut Türkiye’den Yunanistan’a giden Rumlara baktığımızda yine orada da devredilen kaderlerini yaşadıklarını görürüz.</p>
<p>Bu anlamıyla absürt kişinin kaderin oyuncağı olmasıdır. Bu kavramı tam da bu zamanlarda daha şiddetli hissetmemizin büyük sebebi, bizim kendi irade imkanlarımızın dijital algoritma terörü ile aşırı güçlenmiş feodal teknokratik rejimlerle ya da denetleme mekanizmaları ile elimizden alınarak sosyal devletin tasfiye edilmesiyle daha derinden yaşıyoruz.</p>
<p>Sivil toplumdan örgütlenme imkânlarımızdan soyutlanıyoruz, bizim önümüze konulanı kabul etmekten başka çıkar yol yok gibi görünüyor, bu yüzden zaten deli gibi distopik edebiyat okuyoruz, ya da distopik filmler-belgeseller izliyoruz son zamanlarda. <em>Mary Shelley</em>’in 1818’lerde yazdığı <em>Frankenstein</em>, yahut <em>Kafka</em>’nın 1915’te yayımlanan ilk uzun eseri <em>Dönüşüm</em>. Hepsi yüzyıl sonra <em>best seller</em> oldu. Bu yüzyılda absürt ve distopyaya dönüşümüzün bir gerçekliği var.</p>
<h3>Testosteronlu kokular</h3>
<p><em>“… Yadigâr karakterini inşa etmeliydim ve çok zorlandım; iki psikologdan yardım aldım bu süreçte ve bir erkek olarak kadınlara temas etmekte zorlandığımı ve kadın ruhundan pek anlamadığımı fark ettim.</em><em>’”</em></p>
<p><strong><em>Kitabınızdaki karakterlerin neredeyse tamamı erkek bunu bir tür definecilik ile ‘erkekliğin ispatı’ yahut ‘mitolojik bir kahraman olma’ çabası olarak okuyabilir miyiz? </em></strong></p>
<p>Burada birkaç teknik mesele var birincisi kahramanlarımızdan tek kadın olan Yadigâr’da aslında olmayacaktı o da erkekti fakat bir arkadaşımın müdahalesiyle kadın oldu. Ben taşralı bir erkek olarak erkeklerin dünyasını daha iyi biliyorum. Bir erkek olarak Yadigâr karakterini inşa etmeliydim ve çok zorlandım. İki psikologtan yardım aldım bu süreçte ve bir erkek olarak kadınlara temas etmekte zorlandığımı ve kadın ruhundan pek anlamadığımı fark ettim.</p>
<p>İkincisi ben bu romanı erkeklerin testosteronlu kokuları gelecek şekilde yazmak istedim. Üçüncüsü, öyleymiş gibi yapıyoruz ama erkeklerin dünyasında aşka pek yer yok, bu yüzden Hafriyat’ta aşk yok bunu iki sebepten dolayı yapmadım.</p>
<p>Birincisi, edebiyat dünyasının reçetesi gibi görülen roman varsa aşk olmalıdır düsturunun dışına çıkmak istedim. Tüm bunlardan kaynaklı olarak erkekleri daha çok yazdım ve erkeklere bakınca ne yapmaya çalıştıklarını da daha kolay anlayabiliyorum, çünkü sizin de söylediğiniz gibi, erkekliğin şemaları daha net erkekliği ispat etmek, yarışmak yahut mitolojik bir kahramana öykünmek.</p>
<p>Campbell’in kahramanın sonsuz yolculuğunda anlattığı mitopoetizm de bir erkeklik hikâyesi aslında. Bir arkadaşımla, defineci bir ekiple yaptığımız mülakatta, ekip, Köyceğizde bir yamaçtan ötekine ana karayı delerek karşı yamaca geçtiklerini anlatmışlardı. Gerçekse kötü, yalansa daha da kötü ama her durumda, burada mesela dikkatle baktığımızda Ferhat ile Şirin hikayesini görebiliyoruz. Bunun define motivasyonu olmadığı açık burada hümanizmanın, rasyonel dünyanın sınırlarının dışındaki çizgilerde cinler, periler ve erkekler var.</p>
<h3>Bir iskambil kağıdına servetini basmak</h3>
<p><em>‘’Bir insan bir iskambil kâğıdına bütün servetini nasıl basabilir? …. Ailesini sevdiklerini perişan etme pahasına bunun peşine nasıl düşebilir?’’</em></p>
<p><strong><em>Hafriyat’ta defineciliğin taşrada sınıf atlama, yazgı bozma, hayattaki ezilmişlikten kurtulma gibi umut barındıran vaatleri sonu hüsran ile bitse de süreklilik barındıran bir istenç olmasının nedeni sizce nedir?</em></strong><strong> </strong></p>
<p>Bu soru benim tüm akademik hayatım boyunca anlamaya çalıştığım şeylerden biridir. Mesela bir insan bir iskambil kâğıdına bütün servetini nasıl basabilir? Veya bir insan tüm hayatını bir dövüş horozuna ya da dövüş köpeğine nasıl adayabilir? Ya da biri bir yerde bir işaret gördüğünü ve bunun sonucunda da orada tonlarca altın olduğuna kendisini nasıl inandırabilir? Ailesini sevdiklerini perişan etme pahasına bunun peşine düşebilir?</p>
<p>Gerçekten böyle insanlar olmakla birlikte onlara saygı duyarak diyebilirim ki; Burada, benim anlamaya çalıştığım ilk mesele bu insanlar neden bunun peşinde ve onları ikna eden şey ve onları bunların peşinde koşmaya iten motivasyon ne?</p>
<p>İkincisi ise, ben bunun bireysel bir şey olmadığını düşünüyorum. Bence defineciler bu dünyadan umudu kalmamış insanlar ve tutunamamışlar, bunu besleyen bir sistem var. Ayrıca, dinsel kaynaklı spiritüalizm taşrada olabildiğince yaygın; cincilik, falcılık, okültizm yani arkeolojik ikonografi ve semiyotik okumasından oldukça uzak yorumlar. Bunlara ek olarak, insanlar hem kendileri hem çocukları için devlet tarafından sağlanacak bir sosyal devlet imkânı göremiyor ve kendilerini bir şekilde garantiye almak istiyorlar.</p>
<p>Dahası, İnanılmaz kötü bir dünyada yaşıyoruz yani burada esas mesele hakikat yokluğu. 20.yy da en güzel olan şey aynı zamanda en kötü olan şey herkesin bir hakikatinin olmasıydı. Kimisi Allaha kimisi Sosyalizme kimisi inandığı başka şeylere kendini verebiliyordu. 90’lar ile birlikte bu zemin ortadan kalktı Donald Trump veya Elon Musk gibi şarlatanlara yerini bıraktı ve artık insanlar şunun farkına vardı ‘doğru ben ne söylediysem o’dur’’ ve her yanlışlığı ben sonuna kadar savunabilirim. Dolayısıyla arkeoloji gibi son derece sofistike, insanların beğenileri ile son derece alakalı, bir ulusun, Avrupa’nın, dünyanın tarihi ve kaderi ile son derece alakalı bir bilimin bir parçası olmaya çalışmak, onun içerisine girerek hem ulusun tarihini kaderini yazgısını değiştirmeye çalışmak, hem insanların beğeni yargılarıyla oynamaya çalışmak yani mansplaining dediğimiz erbilmişlik performansı da insanların gözünü kamaştırıyor.</p>
<p>Ve tabii son olarak bu mesele arkeologlarla da ilgili çünkü arkeoloji halka inmiş bir bilim değil, bu mümkün müdür bilmiyorum arkeoloji son derece kendi içine kapalı bir disiplin. Elitizm diyerekten popülizm yapmak isteniyorum fakat kapalı devre çalışan yerel ahaliyle kazı alanlarının son derece izole oldukları yani arkeoloji dünyasının insanlara bakınca folklor gördüğü, insanların da arkeolojiye baktığında define gördüğü tuhaf bir anlaşılmazlık dünyası. Belki burada kamucu sanat tarihi, arkeoloji yapılarak mesafe kapanabilir. Buraları daha dikkatle, ciddiyetle interdisipliner olarak düşünmek, tartışmak lazım.</p>
<h3>"Yadigar’ın kaderi muhalif dünyayla aynı"</h3>
<p><em>‘’Yadigâr'ın hikayesi devam edebilir.’’</em></p>
<p><strong><em>Yadigâr’ın yaşam direnişini kitabın sonuna kadar görüyoruz. Onun hem taşraya içkin hem taşra dışı bir yol almasının hikâyesi devam edecek mi?</em></strong></p>
<p>Hafriyat'ın kendi içinde bir bitişi var ama Yadigâr'ın hikayesi devam edebilir, ben onu bir yolculukta bıraktım. Çünkü Yadigâr Türkiye’deki Sosyalist hareketin ortalaması. Nasıl ki Türkiye’deki sosyalist hareket kendine bir yol arıyorsa ya da en genel anlamıyla muhalif hareket travmatize olmuş, hafızasını yitirmiş, işkence görmüş, tecavüze uğramış, baskılara uğramış, yolunu kaybetmiş hepsinden önemlisi bunları kaydettiği sabitleri yoksa, Yadigar’ın da yok. Dolayısıyla Yadigâr'ın kaderi muhalif dünya nasıl şekillenecek ile alakalı tasarladığım şeyler var fakat tarihin biraz ilerlemesi lazım.</p>
<p><em><a href="https://iletisim.com.tr/kitap/hafriyat/10705" target="_blank" rel="nofollow noopener">Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın</a></em></p>
<div class="box-1">
<p><strong>Osman Özarslan hakkında?</strong></p>
<p><em>Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Lisans (2010), aynı üniversitenin Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans (2015) ve Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde doktorasını tamamladı (2019). Kemalizm Sovyetler Sosyalizm, Dekalog-Kemalist İlahiyat İçin Bir İlmihal, Hovarda Alemi-Taşrada Eğlence ve Erkeklik kitapları farklı yayınevleri tarafından basıldı. Halen, Başkent Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Öğretim Üyesi. Çeperin dışında kalmış taşra coğrafyalar ve toplumsal normlar tarafından içerilemeyen berduşlar, piizciler, defineciler, kumarbazlar, muskacılar, gibi değişik gruplar üzerine çalışmalarını sürdürüyor.</em></p>
</div>
<p>(FA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Devleti tanımak: Sopanın gölgesi, bayrağın arkası]]></title><link>https://bianet.org/yazi/devleti-tanimak-sopanin-golgesi-bayragin-arkasi-319835</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/devleti-tanimak-sopanin-golgesi-bayragin-arkasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/devleti-tanimak-sopanin-golgesi-bayragin-arkasi-319835</guid><description><![CDATA[Türkiye'de iktidar artık yalnızca sandıkla ya da kurumlarla değil; mahkeme salonunda kurulan baskıyla, ekrandaki suç diliyle ve bayrağın arkasına saklanan provokasyonlarla ayakta kalmaya çalışıyor. Devleti tanımak, sopayı da o sopaya meşruiyet kazandıran hikâyeyi de birlikte okumaktan geçiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de devlet çoğu zaman yurttaşın karşısına yalnızca kurumlarıyla değil, alışkanlıklarıyla da çıkar. Bazen mahkeme salonunda, bazen okul kitabında, bazen ekranlarda kurulan tek sesli anlatıda, bazen de bayrağın ardına saklanan bir tehdide dönüşerek görünür olur. Bu yüzden sürekli saldıran bir siyasal düzenin yalnızca güç gösterisi yaptığını sanmak eksik kalır; saldırı, çoğu zaman çözülen dengeyi elde tutma telaşıdır.</p>
<p>Türkiye'de devlet, tarihsel olarak toplumu dışarıdan biçimlendiren; kendi iç gerilimlerini çözmek yerine onları yönetmeyi tercih eden merkezi bir güç olarak işledi. Bu yapının sürekliliği gerçek bir toplumsal rızadan çok, biçimsel demokratik görünümün, seçici refah dağıtımının ve milliyetçi ideolojik dokunun kurduğu geçici dengeye dayandı. Denge tuttuğu sürece iktidar görece geri planda kalabildi; denge çatladığında ise baskı daha çıplak, daha doğrudan ve daha görünür hale geldi. Bugün Türkiye'de yaşananlar da tam olarak bu çatlağın işaretidir: Her yeni operasyon, her yargı hamlesi, kendinden emin bir gücün değil, bozulan düzeni elde tutma zorunluluğunun sonucudur.</p>
<h3>Devletin iki eli</h3>
<p>Bu yapıyı anlamak için devletin yalnızca polisle, mahkemeyle ya da cezaeviyle işlemediğini görmek gerekir. Devletin bir eli bedenler üzerinde çalışır: polis, savcılık, mahkeme, cezaevi. Diğer eli ise zihinleri biçimlendirmeye uğraşır: medya, eğitim, milliyetçi söylem, ahlak anlatısı. Bu iki el birbirinin alternatifi değildir; aynı gövdenin iki farklı hareketidir.</p>
<p>İdeolojik düzenek rıza üretebildiği sürece baskı çoğu zaman geri planda kalır. İnsanlar neyin normal, neyin makbul, neyin tehlikeli olduğuna ikna edildikçe zorun açık kullanımı azalır. Fakat rıza üretimi zayıfladığında devletin daha sert yüzü öne çıkar. Türkiye'nin siyasal tarihi de bu ikili işleyişin izleriyle doludur: Seçimler yapılır, parlamento çalışır, partiler yarışır; fakat düzenin sınırlarına dokunulduğu anda hukuk, güvenlik ve medya aynı hatta dizilir.</p>
<p>Bugün gelinen yerde soru baskının var olup olmadığı değildir; baskının hangi kılıkla dolaşıma sokulduğudur. Bazen mahkeme kararı olarak, bazen güvenlik gerekçesi olarak, bazen de milli hassasiyet adı altında karşımıza çıkar. Mahkemelerin siyasal meydan gibi işlemesi, seçilmişlerin yargı yoluyla tasfiye edilmesi ve milliyetçi söylemin bir koruma kalkanına dönüştürülmesi, devletin kendinden emin oluşunu değil; ideolojik aygıtın tek başına yetmediğini gösterir.</p>
<h3>Sandıktan kaçan iktidar</h3>
<p>31 Mart 2024, bu çatlağın siyasal yüzeye çıktığı andır. CHP'nin yüzde 37,8 oyla birinci parti konumuna gelmesi ve 35 ildeki yerel yönetimleri kazanması, merkezi iktidar karşısında somut bir alternatif kapasitenin doğduğunu gösterdi. Uzun süredir medya diliyle, milliyetçi hamasetle ve gündelik hayatın yorgunluğu içinde bastırılan memnuniyetsizlik, sandıkta görünür hale geldi.</p>
<p>İktidar bloğunun buna verdiği yanıt, ortaya çıkan toplumsal mesajı anlamak değil, o mesajın taşıyıcılarını baskı altına almak oldu. Ekim 2024'ten Mart 2026'ya uzanan süreçte 22 CHP'li belediye başkanının tutuklanması, İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığı adaylık sürecinin tam ortasında cezaevine girmesi, bazı ilçelerde belediyelerin kayyım atamaları ve meclis aritmetiğiyle el değiştirmesi bu tablonun parçalarıdır.</p>
<p>Bu noktada hukuk, hakikati arayan bir alan olmaktan çıkıyor; siyasal takvimi ayarlayan, adaylıkları biçimlendiren ve muhalefetin nefesini kesen bir araca dönüşüyor. Her dava yalnızca bir dosya değildir; seçim zamanına, adaylık ihtimaline ve toplumsal moralin yönüne müdahaledir. Rıza üretme kapasitesi zayıflayan bir iktidar bloğunun refleksi de zaten burada belirir: Önderlik edemediği yerde tahakküme yönelir.</p>
<h3>İtiraf ile iftira arasında</h3>
<p>Yargı kuşatmasının en az görünen ama en derin iz bırakan halkası, itirafçı ve iftiracı mekanizmasıdır. Bu mekanizma yalnızca mahkemeye dosya üretmez; örgüt içinde kuşku üretir. Önce geniş bir suç ağı anlatısı kurulur, sonra bu anlatıyı dolduracak beyanlar aranır. Delil zayıfsa tanıklık öne çıkar; tanıklık kendiliğinden gelmiyorsa korku, vaat ve pazarlık devreye girer.</p>
<p>Kişiye verilen mesaj açıktır: Kendini kurtarmak istiyorsan başkasını yak. Böyle bir basınç altında itiraf ile iftira arasındaki sınır silikleşir. Çünkü ikisi de hakikati değil, iktidarın ihtiyaç duyduğu hikâyeyi beslemeye zorlanır. Cezaevindeki insan özgürlüğünden, ailesinden ve dayanma gücünden koparılır; sonra önüne bir kapı açılır. O kapıdan çıkmanın bedeli, başkasının üzerine suç yıkmaktır.</p>
<p>Böyle bir ortamda kim neyi imzaladı, kim kiminle görüştü soruları artık araştırılmaktan çok ima edilir hale gelir. Dayanışmanın zemini sisle kaplanır, güvensizlik örgütün içine sızar. İktidarın aradığı da tam olarak budur: Muhalefeti yalnızca dışarıdan kuşatmak değil, içeriden birbirine şüpheyle bakan, kendi sözünden ve yoldaşından emin olamayan bir yapıya dönüştürmek.</p>
<h3>Bayrağın arkasına saklanan ideoloji</h3>
<p>19 Mart 2025'te sokaklara dökülen kalabalık, iktidarın uzun süredir kontrol altında tuttuğunu sandığı sembollerin artık tek bir merkeze bağlı kalmadığını gösterdi. Milliyetçi işaretleri taşıyan gençler, sol muhalefetin şarkılarıyla ve itiraz diliyle aynı meydanda buluşuyordu. Bir elinde bozkurt işareti, ağzında Çav Bella olan bu figür, ilk bakışta çelişkili görünebilir; fakat tam da bu çelişki, yeni siyasal arayışların nereden filizlendiğini anlatır.</p>
<p>Bu görüntü, milliyetçi kimliğin her durumda düzenin güvencesi olarak çalışmadığını ortaya koydu. Gençliğin öfkesi, kimliklerin eski kalıplarına sığmıyor; geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı, adaletsizlik duygusu ve temsil arayışı farklı sembolleri aynı itirazın içinde buluşturabiliyordu. İktidar bloğu açısından bu melez itiraz damarını görmezden gelmek mümkün değildi. Onu bastırmak kadar, yeniden güvenlikçi ve milliyetçi hattın içine çekmek de gerekiyordu.</p>
<p>ODTÜ Bahar Şenliği'nde yaşanan olay bu nedenle yalnızca bir üniversite gerilimi olarak okunamaz. Zafer Partisi çevreleriyle ilişkisi kamuoyuna yansıyan İstiklal Kadınları Hareketi'nin öğrencileri ve sahne alan sanatçıyı hedef alması; ardından çıkan arbedede büyük bir Türk bayrağını kendisine kalkan yapıp arkasından şişe atarak ortamı kışkırtması, sembollerin nasıl siyasal silaha dönüştürülebildiğini gösterdi. Bayrak burada ortak bir değer olmaktan çıkarılıp kimin alanda kalabileceğini, kimin dışarı itileceğini belirleyen bir sınır çizgisine dönüştürüldü.</p>
<p>Tam da bu yüzden mesele bayrağın kendisi değil, bayrağın arkasına saklanan siyasal niyettir. Ortak değerleri bir arada yaşamanın zemini olmaktan çıkarıp bir dışlama aracına dönüştüren her hamle, ideolojik aygıtın sokak düzeyinde yeniden kurulmasına hizmet eder. Zafer Partisi burada iktidarın doğrudan üstlenmediği siyasal yükü taşıyan; güvenlikçi dili toplumsal alanda dolaşıma sokan bir işlev görmektedir.</p>
<h3>Sonuç yerine: Dengeyi bozmak</h3>
<p>Bütün bu tabloya yalnızca miting ile yanıt vermek yeterli değildir. Miting elbette önemlidir; kalabalığın yan yana gelişi, korkunun dağılması ve toplumsal moralin yükselmesi bakımından vazgeçilmezdir. Fakat iktidarın stratejisi tek cepheden işlemiyor. Yargı, medya, sokak ve parti içi gerilimler aynı anda çalıştırıldığında, yalnızca meydanda biriken enerji diğer alanlarda boşluk bırakabilir.</p>
<p>İktidar kalabalığın dağılmasını bekleyebilir; dosyalar devam eder, ekranlarda suç anlatısı büyütülür, sokakta provokasyon dili canlı tutulur. Bu yüzden her saldırıyı yalnızca savunarak karşılamak yetmez. Her yargı hamlesi, her medya operasyonu, her bayraklı provokasyon — hepsi aynı çabanın parçasıdır: kırılan dengeyi elde tutmak. Bu görünür kılınmalıdır. Çünkü iktidarın saldırısı, çoğu zaman onun gücünden çok kırılganlığını ele verir.</p>
<p>Burada sosyal medya basit bir paylaşım alanı olmaktan çıkar; ana akım medyanın terk ettiği kamusal alanın yerine geçen bir mücadele zeminine dönüşür. Mahkeme kararından önce ekranlarda kurulan suç anlatısına karşı hızlı, tutarlı ve özgüvenli bir karşı dil kurulmadıkça, hakikat geriden gelmeye mahkûm olur. ODTÜ provokasyonunda 'bayrağa saldırı' çerçevesinin dakikalar içinde dolaşıma sokulması bu cephenin ne kadar hızlı çalıştığını gösterdi. Karşı anlatının aynı hızla kurulması artık bir tercih değil, siyasal zorunluluktur.</p>
<p>Dengeyi bozmak da tam burada başlar: İktidarın kurduğu her korku hikâyesini tersine çevirmek, her operasyonu yalnızca savunma konusu değil, düzenin çözülen rızasının kanıtı haline getirmek gerekir. Muhalefetin görevi yalnızca saldırıyı karşılamak değil; saldırının ardındaki zayıflığı görünür kılmaktır.</p>
<hr>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Çayan, M. Bütün Yazılar . Boran Yayınları.</p>
<p>Althusser, L.  İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İthaki Yayınları.</p>
<p>Lenin, V. İ. Devlet ve Devrim. Yordam Kitap.</p>
<p>Keyder, Ç. Türkiye'de Devlet ve Sınıflar. İletişim Yayınları.</p>
<p>Hardt, M.; Negri, A. . İmparatorluk. Ayrıntı Yayınları.</p>
<p>Sendika.org (2026, Mayıs). Bir Zafer Partisi Organizasyonu: İstiklal Kadınları Hareketi Kimdir?</p>
<p>(SCŞ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ayşenur’un gözleri İstanbul’da: Tanıklığın kamusal hafızası]]></title><link>https://bianet.org/yazi/aysenurun-gozleri-istanbulda-tanikligin-kamusal-hafizasi-319861</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/aysenurun-gozlerinin-icine-bakin.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/aysenurun-gozleri-istanbulda-tanikligin-kamusal-hafizasi-319861</guid><description><![CDATA[MSGSÜ öğrencileri, Nakba’nın 78. yılında İstanbul’da düzenlenen yürüyüşte Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözlerini taşıyarak Filistin’de süren işgal, yerinden edilme ve şiddete karşı kamusal bir tanıklık ve hafıza alanı kurdu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) öğrencileri, Nakba’nın 78. yılı için düzenlenen yürüyüşte Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözlerini kamusal alana taşıdı.</p>
<p>Büyük Postane’den Eminönü Meydanı’na yapılan yürüyüşte taşınan göz figürleri, Filistin’de süren şiddetin tanıklığını görünür kılıyordu. Ayşenur’un gözleri, yıllardır süren yıkımın, yerinden edilmenin ve kuşatmanın içinden dünyaya bakan bir hafızayı taşıyordu.</p>
<p>Yürüyüş boyunca kalabalığın arasında yükselen bu bakış, yalnızca bir imge değil, tanıklığın kendisine dönüştü. Bazı imgeler, insana gördüğü şey karşısındaki konumunu hatırlatır. Bir çift göz, uzun açıklamaların kuramadığı yüzleşmeyi kurabilir; sıradanlaştırılan şiddeti yeniden görünür kılar, unutturulmak istenen hafızayı canlı tutar ve insanı bakıp geçtiği görüntülerle yeniden karşı karşıya bırakır.</p>
<p>Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla yapılan yürüyüşte Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi öğrencilerinin taşıdığı pankartlar ve göz figürleri, işgal altındaki Doğu Kudüs’ün Silwan Mahallesi’nde sürdürülen “I Witness Silwan<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a>” kamusal sanat girişiminden ilham alıyor.</p>
<p>Silwan’da evlerin duvarlarına çizilen büyük göz figürleri, İsrail’in zorla tahliye ve yıkım politikalarına karşı bir kamusal tanıklık ve hafıza pratiği olarak ortaya çıkıyor. Çünkü o gözler, İsrail’in yerleşimci-sömürgeci politikaları altında yaşamaya çalışan insanların “buradayız” deme biçimi niteliğinde. Yıkım tehdidi altındaki evlerin duvarlarından mahalleye, tepelere ve şehre bakan bu gözler gazetecilerin, sanatçıların, direnişçilerin ve yaşamını yitiren Filistinlilerin tanıklığını taşıyor.</p>
<p>MSGSÜ öğrencilerinin eylemde taşıdığı Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözleri güçlü bir anlam taşıyor. Filistin’de 6 Eylül 2024’te İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu yaşamını yitiren Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözleri, Filistin’e uzaktan bakmanın ötesine geçmeye çağırıyor. Çünkü bu gözler aynı zamanda tanıklığın yükünü taşıyor.</p>
<p>Öğrencilerin yayımladığı açıklama<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a>, 1948’de başlayan Nakba’nın tarihsel olarak kapanmış bir olay olmadığını vurguluyor. Açıklamaya göre Nakba, bugün Gazze’de, Batı Şeria’da, Kudüs’te ve Silwan’da farklı biçimlerde varlığını sürdürüyor. Bu nedenle Filistin meselesi süreklilik taşıyan bir sömürgecilik rejimi olarak ele alınıyor. “Filistin halkı 78 yıldır yerinden ediliyor, kuşatma altına alınıyor, katlediliyor” ifadeleri, Nakba’nın tarihsel bir kırılmanın ötesinde bugün de farklı biçimlerde sürdüğü yaklaşımını ortaya koyuyor.</p>
<p>MSGSÜ öğrencisi Berre ise Filistin’de süren işgalin görmezden gelindiği kolonyalizm tartışmalarına değiniyor. Kısa süre önce düzenlenen Dünya Dekolonyalizm Forumu’nu hatırlatan Berre, Filistin’de süren işgal görmezden gelinerek yapılan kolonyalizm tartışmalarının eksik kaldığını ifade ediyor. Ona göre bugün ihtiyaç duyulan şey, parçalı değil bütünlüklü bir sömürgecilik eleştirisi. Çünkü Filistin’de yaşananlar dünyadaki farklı şiddet biçimleriyle bağlantılı bir yapı içinde işliyor. Yerinden edilme, sınır politikaları, devlet şiddeti, militarizasyon ve hafızanın silinmesi… Bütün bunlar birbirinden bağımsız süreçler oluşturmuyor. Silwan’daki duvarlara çizilen gözlerin İstanbul’daki bir yürüyüşte yeniden ortaya çıkması da tam olarak bu bağlantıyı görünür hale getiriyor.</p>
<p>MSGSÜ öğrencisi Meryem ise Filistin’de süren şiddetin nasıl temsil edildiği meselesine odaklanıyor. Ona göre mesele Filistin’de yaşanan şiddetin nasıl temsil edildiği üzerine düşünmek. Çünkü temsil, tarafsız bir alan oluşturmuyor. Neye bakıldığı kadar, nasıl bakıldığı da politik bir anlam taşıyor. Sürekli akan görüntüler karşısında insanın hissizleşmesi mümkün hale gelirken, kamusal sanat başka bir karşılaşma biçimi yaratıyor. Bakışı edilgen bir seyirden çıkarıp etik bir sorumluluğa dönüştürüyor. Göz figürleri bu yüzden izleyene geri bakan imgeler niteliği taşıyor. İnsan o gözlerle karşılaştığında yalnızca bir başkasının acısını görmüyor, kendi konumuyla, sessizliğiyle ve dünyadaki yerini alış biçimiyle de yüzleşiyor.</p>
<p>Şimdi o gözler İstanbul’da belirirken, başka bir hafızayla birleşiyor: Ayşenur Ezgi Eygi’nin hafızasıyla.</p>
<p>Bu birleşme, Filistin dayanışmasını kolektif bir karşılaşma alanına dönüştürüyor. Bazen dayanışma, birbirinin gözlerinin içine bakabilme cesaretinde de ortaya çıkabiliyor. Mohammed El-Kurd’un “Filistinlilerin gözlerinin içine bakın” çağrısının eylem boyunca yeniden hatırlatılması da bu nedenle önem taşıyor. Bu çağrı insanı sorumluluk almaya davet ediyor.</p>
<p>Silwan’daki gözler ve İstanbul’da taşınan Ayşenur’un gözleri başka bir ihtimali işaret ediyor. Bakışı yavaşlatmayı. Acının karşısında durmayı. Unutmamayı. Ve en önemlisi, adalet talebini  ortak bir vicdanla birlikte kurmayı.</p>
<p>Çünkü bazı gözler insanın peşini bırakmıyor. Bazı bakışlar, hafızada kaldığı sürece yaşamayı sürdürüyor.</p>
<hr>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> https://www.iwitnesssilwan.org/</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> https://asosyoloji.com/aysenurun-gozlerine-icine-bakin-filistinlilerin-gozlerine-icine-bakin/</p>
<p>(ZA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Elveda dünya, merhaba kâinat"]]></title><link>https://bianet.org/yazi/elveda-dunya-merhaba-kainat-319834</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/elveda-dunya-merhaba-kainat.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/elveda-dunya-merhaba-kainat-319834</guid><description><![CDATA[Yakın bir zamanda amcamızın küllerini de tek oğlu Can’a yaptığımız gibi, kuzenlerimle birlikte bir balıkçı teknesiyle açılıp okyanusa serpeceğiz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Abim benim!</p>
<p>Abilerin gülü…</p>
<p>Çocukluğumun büyülü insanı.</p>
<p>Elimden tutup Ankara’nın Yenimahalle’sinde ilkokula yazdırdığın gün daha dün gibi aklımda. </p>
<p>Barbaros İlkokulu, birinci sınıf. Öğretmenim Nermin Törüner!</p>
<p>Yenimahalle’ye senin Kazıkiçi Bostanları’nda eve getirdiğin ilk kedimiz ''Fakülte'' ile taşınmıştık.</p>
<p>O kedi ile tanışmanı, gömleğinin içine sokup gizlice otobüse binip eve getirmeni yıllarca konuştuk. Kedinin adı "Fakülte" olur mu? Olur! </p>
<p>Nasıl hatırlıyorsam, DTCF’nin önünde mi dolanmıştı ayaklarına yoksa SBF’de mi? </p>
<p>Ne önemi var?</p>
<p>Kedi işte… </p>
<p>Adı "Fakülte’".</p>
<p>İlk hayvan sevgisine de, insan sevgisine de seninle aşılandık.</p>
<p><em>"Her şey insanı sevmekle başlar", "Benim kâbem insandır"</em> diyen ilk sendin sanki. </p>
<p>Bize mi öyle gelmişti yoksa...</p>
<p>Evimize ilk fotoğraf makinasi, ilk daktilo seninle geldi.</p>
<p>Şiirler, romanlar, hikayeler seninle aktı.</p>
<p>"İnce Mehmed" i bütün arkadaşlarım senin sesinden dinlediler.</p>
<p>Televizyonun olmadığı yıllar, çoğu zaman mahallenin çocuklarıyla bizim evde toplanır kitap okurduk.</p>
<p>Sonra bir gün bir pikapla geldin eve, beraberinde 45’likler, uzunçalarlar...</p>
<p>Ruhi Su’lar, Selda’lar, Neşet Ertaşlar…</p>
<p><em>''Yine bir gariplik düştü serime, ben de bilmem ya nice olur halımız''</em></p>
<p>İlk çocuğun Ceren, Ruhi Su’nun Cerenler’inden aldı adını.</p>
<p>Rahmi Saltuk’u anmadan olmaz. </p>
<p>Evine mi gittik, evimize mi geldi… Ama senin düğün gibi nişanında beraber türkü söyledik. </p>
<p><em>"Uyur idik uyardılar / Diriye saydılar bizi"</em></p>
<p>Nişan dedim de;</p>
<p>İlk ablamı, Nazan’ı anmadan seni anmak olur mu? </p>
<p>Üç çocuğun güzel anası.</p>
<p>Nazan ablamla yaşadığınız aşk bütün mahallenin ve sülalenin diline düşmüştü.</p>
<p>Dedikodular bizim eve kadar gelmişti.</p>
<p>Arkanızdan bütün mahalleli hayranlıkla, meraklı bakışlarla sokağa çıkar, balkonlara taşardı.</p>
<p>Nazan’ın mini eteğini komşu Hayriye Teyze ile ebemiz Ede Fatma da çok kısa bulmuştu…</p>
<p>Bütün mahallenin çocuklarıyla beraber abim Ömer ve ben de Nazan ablamıza hayrandık. </p>
<p>Sizin nikah davetiyenizi hiç unutmadım… "Uzun süren bir arkadaşlığın mutlu bir sonuca bağlandığını görmek isterseniz, buyurunuz efendim!" Davet eden sizdiniz, alışılmış davetiyelere benzemiyordu. </p>
<p>Ve benim ablam Nazan, bir gün "şapkalı gelin" olarak evimize geldiğinde, o zamana dek izlediğimiz bütün aşk filmlerinin acıklı yanı sona ermiş, her şey çiçeğe bürünmüştü.</p>
<p>Evlenmenizin hemen ardından yengemizi de yanına çağıracağın vaatleriyle gittiğin Kanada’dan gönderdiğin mektupları Ömer abimle Nazan’dan saklar ve bir oyun oynardık…</p>
<p>Nazan ablamız kapıdan girdiğinde hemen oracıkta bir kartla karşılaşırdı mesela ; </p>
<p>"Mustafa’dan mektup var! Masanın üzerinde!"</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/sedat-uysal.jpg" alt=""></p>
<p>Masaya geldiğinde bir başka not karşılardı onu. "Bil bakalım nerede? Bir de büfenin alt köşesine bak!"</p>
<p>Oraya da bakardı…</p>
<p>Orada da bir başka not bulurdu Nazan,</p>
<p>"Büfenin sol üst gözünde!…"</p>
<p>Bu oyundan bizler çocuksu bir zevk alırken </p>
<p>Nazan’ın sayfalar dolusu mektupları bulduğunda yaşadığı heyecanı, mutluluğu gözünden anlar onu yalnız bırakırdık. </p>
<p>Senin sevgi ve hasret kokan mektuplarını zaman zaman bize de okurdu...</p>
<p><em>"Yapraklara dallara</em></p>
<p><em>Yeşillere allara</em></p>
<p><em>Nice nice yıllara gülüm </em></p>
<p><em>Nice nice yıllara</em></p>
<p><em>Yaprak dala al yeşile yaraşır </em></p>
<p><em>Gayrı bundan böyle</em></p>
<p><em>Vermem seni ellere."</em></p>
<p>Nazım’ın bu şiirini ilk kez senden duymuştuk.</p>
<p>Ve hâlâ onca yıllık arkadaşlarım benimle dalga geçerler bu şiiri tutulduğum her güzele yazdığım için…</p>
<p>Kabahat sende! </p>
<p>Aşka bile seninle düştük...</p>
<p>Sen "<em>solum sol tarafım cümle varlığım" </em>dedin diye solcu olduk, </p>
<p>Sonra "aşk ve özlem ağır bastı" bir yıl sonra bir gece çalınan kapıyı açtığımda seni görmüştüm karşımda. </p>
<p>Sevinçten ağlamıştım, dönüşüne çok ama çok sevinmiştik. </p>
<p>Bir süre sonra "Almanya Acı Vatan", sonra Gazi Eğitim okul yılları, öğretmenlik, askerlik, karanlık 80’li yıllar…</p>
<p>Antalya'ya göçümüz, hiç ticaretten çakmıyor olmamıza rağmen atıldığımız "Galeri Martı" macerası, sonra senin yeniden gazeteciliğe dönüşün…</p>
<p>İyi de yapmıştın!</p>
<p>Neler neler yaşadık!</p>
<p>Sadece abim değil velimdin benim.</p>
<p>Yıllar nasıl da hızla aktı! </p>
<p>Oysa ne güzel planlarımız vardı.</p>
<p>İki yıl kadar önce bir akşam, birlikte yaşadığımız bir anımızı akrabalarla paylaştığımda senin hatırlamıyor olmana çok şaşırmış, çok kuşkulanmıştım.</p>
<p>Buna benzer bir iki şey daha oldu! </p>
<p>Kendi hazırladığın babamızın kitabını bile daha önce hiç görmediğine dair yemin ediyordun.</p>
<p>Giderek seni teslim alan bu aşağılık hastalık o kadar hızlı ilerledi ki en yakınlarını bile tanımaz oldun. </p>
<p>Yarım yüzyıldan fazla birlikte yaşadığın eşine, çocuklarının annesine "Siz kimlerdensiniz?" Diye sormuştun da şaka yapıyorsun sanmıştık!</p>
<p>Geçen sene yengeme ve Ceren’imize biraz nefes alsınlar diye gelip seni Toroslar'a, anamızdan babamızdan kalan bahçemize götürdüğümde, ki çok severdin ve özlerdin oraları, "Niye geldik buraya?" diye sormuştun da yüreğim parçalanmıştı.</p>
<p>Sonra her dakikasını birlikte yaşadığımız bu yolculuğun onuncu gününde, bana beni sordun! </p>
<p>Artık beni de hatırlamıyordun…</p>
<p>Ne geçmişten ne gelecekten konuşamaz olduk.</p>
<p>Bir ara sigarayı da unuttun, ama canın içki çektiğinde sana meyve ve maden suyunu karıştırıp "şampanya" diye yutturmuştum, çok da sevmiştin…</p>
<p>Bir tek Ceren’imizi tanıyordun.</p>
<p>Sonra o da adını hatırlatmaya çalışırdı sana… "Benim adım ne? Söyle!" O "Ceeee…." diye başlar, sen adını tamamlardın. </p>
<p>Düşüp de kalçan kırıldığında, kızın Deniz apar topar buralardan kalktı gitti seni görmeye; oğlun Fırat da geldi, hastanede nöbetleşe baktılar sana, onları da tanımadın. </p>
<p>Deniz bir ara sana "Babacım, bir gün ölürsen nereye gömülmek istersin?" diye sorduğunda, "Ölmeyi düşünmüyorum" demiştin, ona çok gülmüştük ama ısrar edince "Hadim, Hadim" demiştin… İşte ona ağlamıştım. </p>
<p>Nitekim öyle oldu; her ölenin arkasından söylediğin "Elveda dünya, merhaba kâinat" deyip çektin gittin…</p>
<p>Hem de öyle bir günde gittin ki, şimdi doğduğunda adına kiraz diktiğin torunun Manu’nun doğum günü 1 Mayıs’ta senin de hayata veda edişini anacağız…</p>
<p>O gün bi tek sen gitmedin…</p>
<p>Aynı gün beni buralara getiren ve kuzenlerle birlikte küçük bir koloni oluşturan Mehmet amcamız da veda etti hayata.</p>
<p>"Kemik kanseri" teşhisi konalı beş yılı geçmişti, bana mısın demedi ama son aylarda epey sıkıntı çekti.</p>
<p>"Ben böyle yaşayamam, buna yaşanmak denmez" diyordu.</p>
<p>İki doktorun imzaladığı "ölümcül raporu" üzerine "öyle ölünmez böyle ölünür!" dedi ve adına hazırlanan "hayat iksirini’’ içer içmez bir iki dakika içinde derin bir uykuya daldı.</p>
<p>"Onuruyla ölmek" böyle bir şey demek ki… </p>
<p>Son nefesini verirken elini tutuyordum… </p>
<p>O da benim hayatımda "ölümsüz bir insan" senin gibi…</p>
<p>Kızın Ceren, oğlun Fırat yakın akrabalarımız ve tanıyan tanımayan kimi dostlar yağmurlu bir günde, aynen dilediğin gibi doğduğun yerde Hadim’de seni toprağa verdiler. </p>
<p>Şimdi, yıllar önce beklenmedik bir anda ölüm haberini aldığımız kardeşin Ömer, anamız, babamız, dedelerimiz ve ebelerimizin yanı başında ebedi uykundasın…</p>
<p>Yakın bir zamanda amcamızın küllerini de tek oğlu Can’a yaptığımız gibi, kuzenlerimle birlikte bir balıkçı teknesiyle açılıp okyanusa serpeceğiz.</p>
<a href='/yazi/deniz-olunmali-oglum-deniz-olunmali-230839' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/230/839/original/manset_fotolari_1020_su.jpg' alt='“Deniz olunmalı oğlum deniz olunmalı”' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>SEDAT UYSAL/SEATTLE MEKTUBU</h6>
<h5 class='headline'>“Deniz olunmalı oğlum deniz olunmalı”</h5>
<div class='date'>15 Eylül 2020</div>
</div>
</a>

<p>Sen de gidince; çekirdek ailemizden bir tek ben kaldım… </p>
<p>Biraz şaşkın, epey üzgün ve hüzünlüyüm. </p>
<p>Senin o dopdolu maceralı hayatın bir gazetede iki sütunlük bir ölüm ilanına, küçücük bir habere sığıverdi.</p>
<p><em>"Gazeteci-Yazar Mustafa Uysal Hayatını Kaybetti- 1947-2026"</em></p>
<p>Ardından rahmet okuyanlar, sabır ve başsağlığı dileyenler eksik olmasınlar.</p>
<p>Abim Ömer’in ölümüyle "bir yanım eksik" kalmıştı, senin ölümünle daha çok eksildim, yüreğimdeki boşluk daha da büyüdü…</p>
<p>Ama itiraf edeyim, ben seni neredeyse bir yıl önce kaybetmiştim. </p>
<p>Ne çektin, ne çektirdin…</p>
<p>Tertemiz, pırıl pırıl bir insandın.</p>
<p>Tertemiz gittin!</p>
<p>Hep söylerdin ya; Charles Bukowski’nin dediği gibi "<em>günler tepelerden aşağı koşan atlar misali…"</em></p>
<p>Huzur içinde uyu canım abim.</p>
<p>"Küçük kardeşin"</p>
<p>(SU/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[The Drama ve modern ahlakın riyakârlığı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/the-drama-ve-modern-ahlakin-riyakarligi-319862</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/the-drama-ve-modern-ahlakin-riyakarligi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/the-drama-ve-modern-ahlakin-riyakarligi-319862</guid><description><![CDATA[The Drama, kusursuz mutluluk performansının ardındaki korkuyu, ikiyüzlülüğü ve yargılama arzusunu açığa çıkaran tekinsiz bir modern ahlak hikayesi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Çağdaş Norveç sinemasının son dönemde en çok ilgi çeken yönetmenlerinden Kristoffer Borgli, modern insanın ahlak algısı, toplumsal uyum ve performans kültürüyle olan sancılı ilişkisini sinemanın en keskin aynalarından biri haline getirmeyi başararak her filmini merakla beklememizi sağladı.</p>
<p><em>Sick of Myself</em> (2022) ve <em>Dream Scenario</em> (2023) filmlerinde dijital çağın, sosyal medyanın ve viral olmanın yarattığı histeriyi doğrudan merkeze alan yönetmen, son filmi <em>The Drama</em> (2026) ile bu kez odağını kamusal alanın gürültüsünden çekip çok daha sinsi, mahrem ve kapalı bir alana sabitliyor. Karşımızda parlak bir romantik komedi ambalajıyla açılan ancak bir noktadan sonra izleyiciyi vicdani bir girdabın içine sürükleyen bir film var.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/6zmKcUa4Xxk?si=YWkVUMXjC83wqZlk" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Borgli’nin sinematik evreni genellikle bireyin toplum önündeki performansı üzerine kuruludur. Ancak bu film, söz konusu performansı modern burjuva ilişkilerinin en kutsal, en organize ritüeli olan evlilik hazırlığı üzerinden tartışmaya açıyor. Hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki asıl tehlike dış dünyadaki yabancılardan değil, en yakınımızdakinin zihninde uyanan o tekinsiz şüphe, riyakârlık ve bencilce hayatta kalma güdüsünden besleniyor. Film; küçük yalanlardan büyük suçlara ve suç tasarılarına uzanan bir düzlemde, modern ahlak anlayışını sorguluyor.</p>
<p>Filmin tüm anlatısal ve felsefi zirvesini oluşturan, izleyiciyi ahlaki bir labirentin tam ortasında bırakan yer, şüphesiz Charlie, Emma ve sağdıçlarının düğün yemeğini denemeye gittikleri gece oluyor. Alkolün de etkisiyle iyice gevşeyen masada, düğünde çalacak DJ’in madde kullanması üzerinden başlayan ahlaki tartışma, "Hayatında yaptığın en kötü şey neydi?" oyununa; saniyeler içinde de karakterlerin maskelerini düşüren acımasız bir yüzleşmeye dönüşüyor.</p>
<p>İlk olarak Charlie’nin yakın arkadaşı Mike, bir köpek saldırısı sırasında o zamanki kız arkadaşının arkasına saklanıp kendini koruduğunu ve kızın ciddi yaralar almasına göz yumduğunu itiraf ediyor. Ardından Mike’ın karısı Rachel, küçükken zihinsel engelli olduğunu tahmin ettiği komşu çocuğunu ormanda bir karavanın dolabına kilitleyip orada bıraktığını, çocuk dehşet içinde aranırken ailesine hiçbir şey söylemediğini anlatıyor. Charlie ise okul yıllarında bir çocuğa o kadar ağır ve sistematik bir zorbalık uygulamış ki çocuk sonunda psikolojik olarak yıkılarak ailesiyle birlikte şehri tamamen terk etmek zorunda kalmış.</p>
<p>İşte tam bu noktada, sıra Emma’ya geldiğinde film seyirciyi buz kestiren o büyük kırılmayı yaşıyor. Emma; 15 yaşındayken bir okul katliamı tasarladığını, bir manifesto kaydettiğini, ama son anda bu eylemi gerçekleştirmekten vazgeçtiğini açıklıyor. Masadaki diğer üç karakterin itirafları; geçmişte başka insanların hayatlarında somut, geri dönülemez ve travmatik yıkımlara yol açmış, bizzat gerçekleşmiş eylemlerken, masada çocukken gerçek anlamda zorbalıkla karşılaşmış, bu şiddetin nesnesi olmuş tek kişi Emma'dır. Ve Emma’nın günahı, ne kadar korkunç görünürse görünsün, nihayetinde zihninde ve hazırlık aşamasında kalmış, kimseye fiziksel zarar vermemiş, iradi bir kararla durdurulmuş bir tasarıdır.</p>
<p>Bu durum, tam da o masada ve sonrasında gelişen olaylarda sormamız gereken esas soruyu doğuruyor: Asıl suçlu kim? Modern dünya ve masadaki diğer karakterler, tanıdık ve bencil güç ilişkilerinden doğan somut etkilerden ziyade, modern çağın en büyük kâbusu olan öngörülemez ve kitlesel bir potansiyel tehlikenin dehşetine odaklanmayı seçiyor. Gerçekleşen ve can yakan günahlar "insani defolar" olarak kolayca sindirilirken, hayata geçmemiş bir düşünce Emma’yı saniyeler içinde masanın tek canavarına dönüştürüyor. Ahlaki üstünlüğü ele geçirdiğini düşünen Rachel, Emma'yı öylesine acımasız bir şekilde yargılıyor ki adeta görünmez bir mahkemenin jürisine dönüşüyor.</p>
<p>Bu gecenin ardından film, iki insanın arasındaki gerçeğin toplumsal beklentiler ve yapay ritüeller tarafından nasıl yutulduğunu adım adım gösteriyor. Charlie; içten içe Emma’dan korkarken, onu anlamaya çalışmak veya kendi geçmişindeki gerçek zorbalıkla hesaplaşmak yerine, yaklaşan büyük düğün töreninin, yani dışarıya sunacakları o kusursuz mutluluk performansının derdine düşüyor. Düğün fotoğrafçısının karşısında verilen yapay pozlar, dans koreografileri ve elit hazırlıklar, iki insanın arasındaki gerçeği tamamen yok ediyor. Emma’nın dürüstçe yaptığı itiraf, Charlie’nin ikiyüzlülüğü karşısında eziliyor.</p>
<p>Filmin sinsi ve tekinsiz atmosferini inşa eden en önemli unsurlardan biri, biçim ile içerik arasında kurulan kusursuza yakın ilişki. Görüntü yönetimi, burjuva estetiğinin o steril, pastel ve simetrik dünyasını ilk başlarda göz kamaştırıcı bir şekilde sunarken Emma’nın itirafıyla birlikte bu görsel dili yavaş yavaş tekinsiz bir yabancılaşma aracına dönüştürüyor. Bu görsel sterilizasyon, anlatılan hikâyenin duygusal çürümesiyle tezat oluşturarak içerikteki riyakârlığı daha da belirginleştiriyor. Evlilik hazırlıklarının ihtişamı arttıkça sinematografinin renk paleti soluklaşıyor, ışıklar sertleşiyor ve o sıcak yuva illüzyonu yerini soğuk ve tekinsiz bir alana bırakıyor.</p>
<p>Filmin final sahnesi ise Borgli’nin sinematik dehasını ve hikâyenin başından beri inşa ettiği o tekinsiz yabancılaşma hissini sarsıcı bir döngüsel atıfla mühürlemeyi başarıyor. Amerikan kültüründeki o meşhur, düğün bittikten sonra gelinlik ve damatlıkla bir hamburgerciye gidip gecenin yorgunluğunu atma geleneği, bu filmde romantik bir ritüel olmaktan çıkıp tekinsiz bir tiyatroya dönüşüyor.</p>
<p>Hamburgercinin o parlak, çiğ ışıkları altında karşılıklı oturan Charlie ve Emma, aralarındaki uçurumu kapatamayacaklarını anladıkları o noktada, birbirleriyle ilk kez karşılaşıyormuş gibi yapıp yeniden tanışma oyunu oynamaya başlıyorlar. Bu an, filmin en başında ikisinin bir kafede flörtöz ve umut dolu bir şekilde tanıştıkları o ilk sahneye yapılan bir atıf. Ancak buradaki oyun artık bir romantizm gösterisi değil; geçmişi silememenin, birbirlerinin ruhunda açtıkları yaraları unutmaları için geçmişi bütünüyle sıfırlamak zorunda kalışlarının trajik bir itirafı. İki insan, toplumsal normlara ve kendi riyakârlıklarına kurban giderek birbirlerini sessizce katletmiş, geriye sadece kendilerini taklit eden iki yabancı kalmıştır. Borgli, seyirciye sahte bir arınma sunmayı reddederek bizi o hamburgercinin yapay aydınlığında, modern dünyanın en büyük kâbusuyla baş başa bırakıp karanlığa gömülüyor.</p>
<p>Ancak <em>The Drama</em>, son düzlükte Borgli sinemasının alametifarikası olan o keskin anlatı dengesini biraz kaybediyor. İlk yarıda şarap masasında kurulan muazzam ahlaki ikilem ve gri alanların tekinsiz gerilimi, finale doğru yerini felsefi tezini dikte etmeye çalışan, fazla tasarlanmış bir olay örgüsüne bırakıyor. Charlie’nin tavrı belirginleştikçe, karakterin o incelikli psikolojik derinliği öngörülebilir hale geliyor. Bu durum, baştaki "Ben de Charlie gibi yapar mıydım?" sorusunun yarattığı vicdani huzursuzluğu hafifleterek seyirciye konforlu bir arınma ve kaçış alanı sunuyor. Yönetmen, izleyiciyi ahlaki labirentin ortasında çaresiz bırakmanın yaratacağı saf sinemasal dehşete güvenmek yerine, mesajını sağlama almak adına karakter eylemlerini işlevsel düzeyde bırakıyor. Yine de bu durum, filmin organik akışını bütünüyle gölgelemiyor ve geriye üzerinde tartışılabilecek bilinçli bir pürüz bırakıyor.</p>
<p><em>The Drama</em>; büyük toplumsal gürültüler, dijital linç sahneleri veya sosyal medya dünyasının gözalıcı ışıkları olmadan da insanın ne kadar acımasız bir yargıca dönüşebileceğini kanıtlayan bir film. Gerçek zorbaların sistem içinde nasıl kolayca temiz kalabildiğini, "kurallara uygun yaşama performansına" nasıl güvendiğini gözler önüne seriyor. Borgli, ahlakın ve sevginin modern dünyada nasıl ikiyüzlü birer gösteriye indirgendiğini anlatırken sinema salonundan çıktıktan sonra zihnimizde yankılanmaya devam edecek şu can yakıcı soruyu bırakıyor: Biz bir insanı geçmişte yapmayı hayal ettikleriyle mi yargılamalıyız, yoksa bugün bize ve başkalarına bizzat yaşattıklarıyla mı?</p>
<p>(NK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Neval El Saadavi’nin kadınları, iktidarı ve suskunluğu üzerine]]></title><link>https://bianet.org/yazi/neval-el-saadavinin-kadinlari-iktidari-ve-suskunlugu-uzerine-319836</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/neval-el-saadavinin-kadinlari-iktidari-ve-suskunlugu-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/neval-el-saadavinin-kadinlari-iktidari-ve-suskunlugu-uzerine-319836</guid><description><![CDATA[Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugün hâlâ güncelliğini koruyan güçlü bir anlatı. Çünkü anlattığı coğrafya bize uzak değil. Kadınların susturulduğu, dinin iktidarla iç içe geçtiği, yoksulluğun bedenler üzerinden yönetildiği toplumlara hâlâ çok yakınız.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu’dan yükselen kadın sesleri dünya edebiyatında çoğu zaman geç duyuldu. Oysa Nawal El Saadawi, 1970’lerden itibaren yalnızca Mısır’ın değil, dünyanın erkek egemen düzenini sarsan en güçlü yazarlardan biri oldu. Doktor, aktivist ve yazar kimliğiyle kadın bedeni üzerindeki tahakkümü, dinin politik araç hâline gelişini ve sınıfsal eşitsizlikleri edebiyatın merkezine taşıdı. Dünya çapında en çok bilinen eseri Sıfır Noktasındaki Kadın (Woman at Point Zero) olsa da, Türkçede Belge Yayınları tarafından yayımlanan Tanrı Nil Kıyısında Öldü (God Dies by the Nile) bugün yeniden keşfedilmeyi bekleyen güçlü romanlardan biri.</p>
<p>Belki de öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Saadavi’nin eserleri Türkiye’de yeni ve güçlü çevirileri hak ediyor. Çünkü onun dili yalnızca politik değil aynı zamanda şiirsel, alegorik ve son derece sinematografik. Özellikle Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugünün okuruna daha akıcı ve güncel bir çeviriyle yeniden ulaşmalı.</p>
<h3>Nil kıyısında kurulan erkek düzeni</h3>
<p>Roman, Nil kıyısındaki Kafr El-Teen köyünde geçiyor. Daha ilk sayfalarda Nil Nehri’nin büyülü atmosferiyle karşılaşıyoruz. Ancak bu büyü kısa sürede yerini karanlık bir sessizliğe bırakıyor. Galabeyasıyla kaybolan genç kadın Nefissa’nın yokluğu, köyün bastırılmış korkularını görünür hâle getiriyor.</p>
<p>Saadavi, doğa betimlemelerinin içine şiddeti ustalıkla yerleştiriyor. Nil’in bereketiyle erkek egemenliğinin çürümüşlüğü aynı coğrafyada yan yana duruyor.</p>
<p>Köydeki düzen bütünüyle erkekler arasında kurulan hiyerarşik bağlarla ayakta kalıyor. Muhtar, politik gücünü kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmak için kullanıyor. Kadınları evine hizmetçi olarak alıyor, onları cinsel şiddete maruz bırakıyor. Köylüler için muhtar yalnızca devletin temsilcisi değil, aynı zamanda korkunun bedenleşmiş hâli.</p>
<h3>Şiddetin ardındaki yetersizlik duygusu</h3>
<p>Romanın dikkat çekici yönlerinden biri, erkek şiddetini yalnızca “saf kötülük” olarak anlatmaması. Muhtarın baskıcılığının altında derin bir yetersizlik duygusu yatıyor. Kardeşinin Mısır hükümetinde yükselmesi karşısında kendisini değersiz hisseden muhtar, yerelde kurduğu iktidarla bu eksikliği kapatmaya çalışıyor.</p>
<p>Hacı İsmail karakteri de benzer biçimde okunabilir. Genç kadınlarla muhtar arasındaki ilişkiyi organize eden bu karakter, aslında kendi güçsüzlüğünü örtmeye çalışıyor. Üstelik geçmişinde çocukluk istismarı taşıyan bir erkek olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Saadavi burada önemli bir noktaya temas ediyor: Patriyarka yalnızca bireysel kötülüklerden değil, toplumun ürettiği iktidar ilişkilerinden besleniyor.</p>
<h3>Din, kader ve erkek egemenliği</h3>
<p>Romanın merkezindeki kadınlar çoğu zaman sessiz. Ancak bu sessizlik teslimiyet kadar korkudan da kaynaklanıyor. Kadınların dini sorgulaması daha çok kader ve dualar üzerinden şekillenirken, erkekler için din bir yönetme aracına dönüşüyor.</p>
<p>“Yalnızca namaz vakitlerinde Allah’ın kuluyuz, oysa muhtarın sürekli kölesiyiz” cümlesi, romanın en çarpıcı politik çıkışlarından biri hâline geliyor. Erkeklerin Tanrı ile kurduğu ilişki bile yöneten–yönetilen ekseninde şekilleniyor.</p>
<p>Saadavi, dini yalnızca inanç sistemi olarak değil toplumsal tahakkümün dili olarak da ele alıyor.</p>
<h3>Om Saber: Sistemin içinde bir çatlak</h3>
<p>Romanın en dikkat çekici karakterlerinden biri Om Saber. Cinsiyet normlarının dışında duran bu karakter, köyde bir tür koruyucu figür olarak resmediliyor. Kadınların sırlarını saklıyor, onları toplumsal linçten koruyor, bekâret meselesi yüzünden hayatlarının kararmasını engellemeye çalışıyor.</p>
<p>Ancak aynı zamanda kadın sünnetini uyguluyor.</p>
<p>Bu çelişki, romanın en güçlü kırılma noktalarından biri. Çünkü Saadavi, baskının yalnızca erkeklerden değil, geleneklerin içselleştirilmiş yapısından da doğduğunu gösteriyor. Sistem, mağdurlar eliyle de yeniden üretilebiliyor.</p>
<h3>Manda, galabeya ve sınıf meselesi</h3>
<p>Roman boyunca tekrar eden manda metaforu dikkat çekici. Yoksul köylü Kawravi’nin mandası yalnızca ekonomik bir araç değil hayatta kalmanın, emeğin ve aidiyetin simgesi. Mısır kırsalında manda, üretim ve bereketle özdeşleşiyor.</p>
<p>Benzer biçimde galabeya da yalnızca bir kıyafet değil sınıfsal aidiyetin sembolüne dönüşüyor. Köylülerin bedenlerinde taşıdığı bu gündelik giysi, yoksulluğun görünür hâli gibi işleniyor.</p>
<p>Saadavi’nin nesnelerle kurduğu ilişki oldukça güçlü. Kıyafetler, hayvanlar ve bedenler romanın politik dilinin parçası hâline geliyor.</p>
<h3>Feminist dayanışmanın sınırları</h3>
<p>Bununla birlikte romanın sınıf meselesine yaklaşımı tartışmaya açık. Kadın dayanışmasını öne çıkarırken emekçi kadınlarla burjuva kadınlar arasındaki farkların zaman zaman silikleştiği görülüyor.</p>
<p>Muhtarın karısının yoksul kadınları savunan söylemleri, sınıfsal çelişkileri geri plana itebiliyor. Bu nedenle roman, feminist olduğu kadar eksikleri üzerine de düşünülmesi gereken bir metin.</p>
<p>Belki de tam burada Saadavi’nin romanları bugün yeniden okunmayı hak ediyor çünkü bu metinler yalnızca cevaplar değil, aynı zamanda tartışmalar üretiyor.</p>
<h3>Nil kıyısından bugüne kalan</h3>
<p>Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugün hâlâ güncelliğini koruyan güçlü bir anlatı. Çünkü anlattığı coğrafya bize uzak değil. Kadınların susturulduğu, dinin iktidarla iç içe geçtiği, yoksulluğun bedenler üzerinden yönetildiği toplumlara hâlâ çok yakınız.</p>
<p>Batı merkezli feminist edebiyatın dışında kalan Ortadoğulu kadın yazarların yeniden okunması gerekiyor. Nawal El Saadawi’nin sesi yalnızca Mısır’a değil bu coğrafyanın tüm kadınlarına ait.</p>
<p>Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Nil kıyısından yükselen o sesi yeniden duymak.</p>
<p>(HŞİ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Donanma mı, balıkçılar mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/donanma-mi-balikcilar-mi-319844</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/donanma-mi-balikcilar-mi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/donanma-mi-balikcilar-mi-319844</guid><description><![CDATA[Her sene tatbikat için donanmanın zapt ettiği lanetli coğrafya aslında hayata zar zor tutunan balıkçıların ekmek teknesinin ta kendisi!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kadraja aniden dalan heyula gibi kruvazörün yeni boyanmış görkemli pruvası şahit olacaklarımız hususunda bizi layıkıyla uyarıyor; savaş gemisinin çölün okyanusa kavuştuğu çorak toprakların, derme çatma kulübelerde yaşayan ahalisiyle müthiş bir tezat teşkil ettiği kesin.</p>
<p>Her sene tekrarlanan donanmanın “ziyareti” bilhassa balıkçılıkla zar zor geçinen yerlilerin ister istemez kabul ettiği bir dinamik; lakin hayatları muhakkak ki bir süreliğine de olsa sekteye uğruyor, tabiatın gördüğü zarar da cabası!</p>
<p>Kruvazörü, fiyakalı muhripler, fırkateynler, korvetler, hücumbotlar takip ediyor; halkın kıyıda oturup zoraki misafirleri izlemek dışında yapabileceği pek bir şey yok!</p>
<p>Elektriğin ve suyun bir amme hizmeti olarak sunulmadığı mahrumiyet bölgesinde yerlileri normalde ahşap sandallarını tamir ederken, yosun ve tarak toplayıcılığı yaparken, balık avlarken veya dalarken izliyoruz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt1.jpg" alt=""></p>
<p>Donanma ise varlığını devasa uçak gemisiyle taçlandırırken ortalıkta küçük şeytanlar gibi dolanan çok sayıda kapkara şişme bot ve manevraların olmazsa olmazı helikopterler ortalığı inletiyor.</p>
<p>Devletin varlıklarını bile kabul etmekte direndiği halkın müşkülatı bununla sınırlı kalsa gene iyi!</p>
<p><em>Su Hattının Üstünde (Obras Muertas/Above the Waterline)</em> adlı belgesel bizi Şili’nin muhteşem kuzeybatısına olağanüstü bir sinema estetiğiyle taşıyor.</p>
<p>Dünyanın en prestijli belgesel festivallerinden Visions du Réel’de dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olan 2026 Fransa-Şili ortak yapımı 72 dakikalık eser seyirciye adeta hipnotik bir tecrübe yaşatıyor. Belgeselin hem yönetmen, hem senaryo, hem sinematografi hanelerinde adını gördüğümüz dirayetli kadın sinemacı <strong>Elisa </strong><em><strong>Sepúlveda</strong></em><strong> Ruddoff</strong> filmin prodüktörlüğünü de başkalarıyla paylaşıyor; su altı kamerasını kullanmaktaki mahareti bir yana, alacakaranlığın ayazında okyanusa açılmış balıkçılarla adeta kader ortaklığı yapışı projesine ne kadar derinden bağlandığının ispatı sayılmaz mı?</p>
<p><iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/1184126107?h=3d41e3fee1" width="640" height="360" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>Devlet “Gidin buradan” diyor!</h3>
<p>Belgeselin muhteşem coğrafyayı ziyadesiyle değerlendirdiği kesin.</p>
<p>Okyanusa döküldüğü hissi uyandıran çöl bir yana, bozkırımsı dokunun ve kayalık tepelerin ahengi sanki filmin bütününe hâkim oluyor. Zumla yapılan çekimlerin göz zevkimizi okşayıp estetiği katmerlendirmesinin yanı sıra, hadiselerin sık sık belirli bir mesafeden, üstelik kameranın öznelerine yönelik müdahalesini en azami seviyeye düşürerek belgelendiğini görüyoruz.</p>
<p>Dar açılı kadrajlar olağanüstü fotoğrafın gücünü artırdığı gibi bulutların filtrelediği ideal ışık, görselliğin ötesinde, mevcut kontrastları net olarak tenimizde hissetmemize yardımcı oluyor.</p>
<p>Jeneratörler bir yana, mıntıkadaki madende ikide bir meydana gelen patlamalar da kakofoniye katkıda bulunuyor; lakin her şey kaderine razı olmuş gibi bir izlenim bırakan ahalinin alışmış olduğu ölçüde, abartılmadan bize yansıtılıyor. Görsel tatmin dışında filmin ses yönetimi de zaten şiirsel bir yaklaşımla karşı karşıya olduğumuzu ispatlıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt2-1.jpg" alt=""></p>
<p>Oysa aslında, kimileri coğrafyanın kadim halklarının fertleri olmak üzere adeta lanetlenmiş ahali mütemadiyen devletle mücadele etmek zorunda. Barakalarının tapusuz olmalarından dolayı sık sık uyarı alıyorlar, balık avlama izinlerine sahip olmamaktan dolayı Liman Başkanlığının hışmına uğrama ihtimaliyle her daim karşı karşıyalar; üstelik donanmanın varlıklarından çok memnun olmadığı da aşikâr.</p>
<p>Güvensizlik tavan yapıyor, batıl inançlar dörtnala koşturuluyor; paranoyalar muhbirlik teorilerini azdırırken narkotik maddeler ister istemez bazılarının hayatında mühim rol oynuyor.</p>
<p>Zamanın onlar için yavaş aktığına şüphe yok, hatta bir şeylerin neyse ki kısa sürede değişme ihtimali olmadığı hissine kapılıyoruz; oysa donanmanın şişme botlarla geniş kumsala yaptığı çıkarma tatbikatının etrafa yaydığı, bizim de zum maharetiyle karıncaları izler gibi dikizlediğimiz nevrotik enerjisi öyle mi?</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt3-1.jpg" alt=""></p>
<h3>Marjinallere ödetilmek istenen bedeller</h3>
<p>Belgeselin kabiliyetli yaratıcısı çok emek ve zaman sarf etmiş olduğu filmin egzistansiyalist bir perspektife sahip olduğunu düşünüyor. Yaptığımız kısa yazışmada balıkçıların direnişi bir yaşam tarzı olarak benimsediklerini, hürriyetlerinden ödün vermek istemedikleri için böylesine ücra bir coğrafyada inatla yaşama tutunduklarını belirtiyor. Yalnız askerî tatbikatlara değil, hükümete ve tabiata karşı da yürüttükleri mücadeleye zaten teferruatlı, lakin mübalağasız bir anlatım aracılığıyla kani oluyoruz.</p>
<p>Şirinliklerine doyamayacağımız yabani tavşanlar bile benzer dertlerden muzdarip. Gözlerimizi okşayan muhtelif renkler ve dokuların arasında özgürce zıplarken keyiflerine diyecek yok; derken beslenebilmek için çöplere dadandıklarına şahit oluyoruz.</p>
<p>Engin okyanusta avlanmakta olan balıkçılara uzaktan da olsa ahbaplık eden bir fok da giriyor kadraja bir ara. Fakat daha sonra sahile vurmuş bir fok leşini üstünü, gene şirin mi şirin bir köpekçik kumla örtmeye girişiyor. Ardından iki akbaba gelip yıpranmış bedeni gagalamaya başlıyor…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt5.png" alt=""></p>
<p>Hayat oralarda hem zor hem de vahşi; kadercilik, yalnızlık, marjinallik oranın sanki olmazsa olmazları.</p>
<p>Birileri ahaliyi kontrol altına almak istiyor, baskı uyguluyor, memleketlerine el koymaya girişiyor.</p>
<p>Her biri şahsına münhasır şahsiyetler tanıyoruz; tehlikelere nasıl göğüs gerdiklerini izliyor ve ortak düşmanlara karşı geliştirdikleri dayanışma ruhuna hayran kalıyoruz.</p>
<p>Üstelik bazı balıkçılar tatbikat sırasında okyanusa açılmak yasak olduğundan golf oynayacak kadar da keyiflerine düşkün.</p>
<p>(Bir zamanlar İmroz (Gökçeada) askerî tatbikatlarına sahne olan Kefalos’taki tuz gölüne flamingoların avdet etmesi de bir o kadar sevindirici değil mi?)</p>
<p>(RL/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Omelas: Modern dünyanın bodrum katları…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/omelas-modern-dunyanin-bodrum-katlari-319845</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/omelas-modern-dunyanin-bodrum-katlari.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/omelas-modern-dunyanin-bodrum-katlari-319845</guid><description><![CDATA[Ursula K. Le Guin’in Omelas’ı Bırakıp Gidenler adlı öyküsünde bir şehrin mutluluğu, bodruma kapatılmış bir çocuğa bağlıdır. Herkes bilir bunu. Birileri kalır, birileri gider. Modern dünyanın bodrum katlarını gören okura da ahlaki bir ikilem düşer…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>“Bir an için düşün ki, ‘insanlığın kaderi’ denilen yapıyı sen meydana getiriyorsun. Amacın da, sonunda insanları mutluluğa kavuşturmak, onlara en sonunda barışı ve rahatı kazandırmaktır. Yalnız, bunu sağlamak için kaçınılmaz bir şekilde bir tek küçük varlığı, diyelim intikamı alınmamış, gözyaşları içinde minimini yumruğu ile göğsünü döven o küçük çocuğu işkence ile öldürmek gerekiyor, sen bu şartlar altında böyle bir yapının mimarı olmaya razı olur muydun? Söyle! Ama yalan olmasın söylediğin!”</em></p>
<p>Bu sarsıcı soru Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri romanından;  5. kitap, 4. bölümde İvan Karamazov, kardeşine sorar. Alyoşa da “Hayır razı olmazdım” yanıtını verir.</p>
<p>Bir yazar gençlik yıllarında okuduğu bu bölümden çok etkilenir ama zaman içinde unutur. Yıllar sonra bu soru, başka bir yerde, başka bir şekilde karşısına çıkınca sarsılır ve “William James’in Bir Teması Üstüne Çeşitlemeler” diye ithafta bulunarak bir öykü yazar.</p>
<p>O yazar; Ursula K. Le Guin’dir, o öykü de “Omelas’ı Bırakıp Gidenler.”</p>
<p>Bu öyküde o soru apaçık yoktur, ancak sonuna geldiğimiz de zihnimizde kendiliğinden belirir ve bizi vicdani bir ikilem ortasında bırakır. Çünkü metin çok sade bir dille anlatılsa da hikaye oldukça serttir.</p>
<h3>Klasikleri unutmak ve tabelaları tersten okumak</h3>
<p>Yıllar sonra okuduğumda ilk okuyuşuma göre daha mutsuz, daha rahatsız olduğum bu öykünün felsefi derinliğine geçmeden önce, 2018 yılında kaybettiğimiz Ursula K. Le Guin’i saygıyla anmak isterim. Neredeyse bütün külliyatını okuduğum, hem kaleminden hem de bakış açısından derinlemesine etkilendiğim Le Guin, 20. yüzyılın en önemli bilimkurgu ve fantastik edebiyat yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak bu tanımı çok da eksik bulurum.</p>
<p>Çünkü Le Guin’in eserleri; felsefe, antropoloji, siyaset, anarşizm, feminizm, etik, dil, toplumsal yapı ve insan doğası üzerine derin düşünsel katmanlar taşıyor. Le Guin’in metinleri çoğu zaman “başka dünyalar” anlatıyor gibi görünse de aslında anlattığı tam da bizim dünyamız. Hem de çoğu zaman katı gerçekçi romanlardan bile daha sert…</p>
<p>“Omelas’ı Bırakıp Gidenler” de öyle bir öykü. Ayrıntı Yayınları’ndan “Rüzgarın On İki Köşesi” adıyla yayımlanan kitapta Ümit Altuğ çevirisiyle yer alan öykünün girişinde yazar, kendine has ironisiyle şöyle bir açıklama yapıyor:</p>
<p>“Bu fikirleri nereden buluyorsunuz Bayan Le Guin? Dostoyevski’yi unutarak ve karayolu tabelalarını tersten okuyarak tabii ki. Başka ne olabilir?”</p>
<p>Evet Le Guin, Dostoyevski’yi okumuş, zihninin kıvrımları arasına saklamış ve “Omelas” ismini de “Salem” kelimesi tersten okuyarak türetmiş.</p>
<p>Salem, yani barış... Ne büyük bir ironi! Mutluluk, barış ve refah dediğimiz şeylerin altında görünmeyen bodrum katları olduğunu fark etmek...</p>
<h3>Cennet gibi kusursuz bir kent!</h3>
<p>Hikâye bir yaz şenliği ile açılıyor: Deniz kenarındaki parıldayan Omelas kentinde kırlangıçlar havalanıyor, bayraklar dalgalanıyor, rengârenk kıyafetler içindeki insanlar, müzisyenler ve atlar geçit töreninde yürüyor.</p>
<p>Omelas; kralı, köleleri, borsa spekülasyonları ya da gizli polisleri olmayan, insanların mutlak bir neşeyle, bilgelikle ve özgürce yaşadığı tam bir cennet. Yoksulluk yok, savaş yok, baskı yok.</p>
<p>Ancak bu görkemli tablonun elbette ağır bir bedeli var. Şehrin güzel binalarından birinin altında, penceresiz, kilitli ve pis bir bodrum katı bulunuyor. İçeride de bir çocuk! Bir kız da olabilir bir oğlan da! Altı yaşında gösteriyor ama aslında on yaşına yaklaşmış.</p>
<p>Omelas’taki herkes - çocuklar dahil - bu mahzenin ve içerideki çocuğun varlığını biliyor. Kentin o uçsuz bucaksız refahının, sanatının, biliminin ve tüm insanlarının mutluluğunun tek şartı; bu çocuğun o karanlık odada acı çekmeye devam etmesi… Ona gösterilecek tek bir şefkatli kelime ya da gün ışığı, Omelas’ın tüm saadetini o anda yok edecek!</p>
<h3>Gerçeği öğrendiğin an…</h3>
<p>İnsanların çoğu bu gerçeği ilk öğrendiğinde ağlıyor, öfkeleniyor ama zamanla sistemin “kaçınılmaz bedelini” kabul ediyor. Fakat bazıları, o mahzeni gördükten sonra evine dönmüyor, sessizce Omelas’ı bırakıp gidiyor.</p>
<p>Öykü boyunca Le Guin’in yaptığı en etkileyici şeylerden biri de okuru Omelas’ın kurucusuna dönüştürmesi. Yazar sürekli bizimle konuşuyor: “Belki teknoloji vardır… İsterseniz trenler ekleyin… Buna inanmadınız mı?” derken Omelas’ı birlikte kuruyoruz.</p>
<p>Le Guin, bu minimalist ama postmodern hamlesiyle bizi sadece bir okur olarak bırakmıyor; yavaş yavaş Omelaslı birine dönüştürüyor. Ve sonra da bodrumdaki o çocukla karşılaştırıyor.</p>
<p>Tam kentin sefasını sürecekken sorulmamış bir soruya yanıt ararken buluyoruz kendimizi…</p>
<p>Dostoyevski soruyu felsefi bir tartışmanın içine yerleştirmiş, bana göre Le Guin daha ötesine geçip; bizi doğrudan bodrumun kapısına götürüyor. Elbette biz de Alyoşa gibi kati bir şekilde “Hayır” cevabını verebiliriz. Ancak biraz düşününce yanıtın o kadar da basit olmadığı anlaşılıyor.</p>
<h3>Tek bir öykü, çoklu okuma</h3>
<p>Omelas kısacık bir öykü ama üzerine çok farklı okumalar yapılabiliyor; kapitalizmden utulitarizm (faydacılık) eleştirisine,  politik sessizlik ve suç ortaklığından psikolojik (Jungcu) bakış açısına kadar türlü şekillerde çıkarımlar mevcut.</p>
<p>Politik okumalarda, kötülüğü bilmesine rağmen günlük hayatına devam edenlerin totaliter rejimlerdeki sessizliği ve “Ben yapmıyorum, sistem böyle” sığınması eleştiriliyor. Jungçu okumada ise o çocuk, toplumun yüzleşmek istemediği tüm acıları, sefaleti ve günahları yüklediği ortak “gölgesi” olarak kabul ediliyor.</p>
<p>Hepsi kabulüm ancak modern dünya, sanırım hepsini birden harmanlıyor.</p>
<p>Yıllar sonra aynı öyküyü okuduğumda çok daha huzursuz, çok daha mutsuz oldum demiştim ya… Kesinlikle Omelas’ı Bırakıp Gidenler, yaş aldıkça etkisi artan bir eser. Çünkü kurgunun içinde duramıyorsunuz artık, modern dünyanın görünmez bodrum katlarında kimlerin yaşadığını biliyorsunuz.</p>
<p>Mesela; MESEM kapsamında çalıştırılan çocuklar, aylarca maaşlarını alamayan madenciler, güvencesiz çalıştırılan göçmen işçiler, siparişlerimiz gecikmesin diye kontrolsüzce trafiğe sürülen motokuryeler, lüks markalar için Asya’nın bir yerlerinde kötü koşullarda üretim yapan işçiler… Liste uzayıp gidiyor.</p>
<p>İşte bu noktada anlıyorsunuz ki Omelas’ta anlatılan sadece kişisel bir mesele değil. Sadece bireysel vicdan değil. Başkalarının acısı üzerinden mutluluk devşirmek zaten başlı başına korkunç bir mesele de Le Guin’in asıl işaret ettiği yer başka: Alışmak.</p>
<p>Hatırlayalım; Omelas halkı doğrudan işkence yapmıyor. Ama sistemi sürdürüyor.</p>
<p>Modern toplum da çoğu zaman böyle işlemiyor mu?</p>
<p>Evet biz kötülüğü doğrudan üretmiyoruz ama… Tam bu noktada, öykünün en büyük etik illüzyonuyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz.</p>
<h3>Gitmek mi zor, kalmak mı?<strong> </strong></h3>
<p>Suare Öykü Kulübü’nde bu öyküyü konuşurken hemen hepimiz istisnasız aynı şeyi söyledik: “Ben kesinlikle Omelas’ı terk edenlerden olurdum.” Yıllar evvel ilk okumamda ben de kendimden çok emin bir şekilde söylemiştim bunu. Gitmek, bizi o suçluluk duygusundan arındıran, vicdanımızı temize çeken edebi bir sığınak çünkü.</p>
<p>Mesele sadece bir gitmek ya da kalmak meselesi olsa keşke… Hadi gidelim…</p>
<p>Ama peşinden hemen başka sorular geliyor. Mesela; gidenler gerçekten bir ahlak abidesi mi?</p>
<p>Çocuk hâlâ bodrumdayken…</p>
<p>Onlar yalnızca arkalarını dönüp uzaklaşıyorlar. Bu yüzden bazı yorumcular gidenleri; pasif vicdanlılar, sistemden kaçan entelektüeller ya da bireysel ahlakçılar olarak tanımlıyor. Tabii bu durumda yine o etik açmazın ortasında debelenip duruyoruz: Kendi vicdanımızı aklamak için kötülükle bağımızı kesmek ve bilinmeyene yürümek bir başkaldırı mı, yoksa sorumluluktan kaçarak alanı egemenlere bırakmak mı?</p>
<p>Le Guin’in öyküsündeki en rahatsız edici şey de bu zaten: Kimse tamamen masum değil.</p>
<p>Kalanlar suç ortaklığı yapıyor. Gidenler sistemi değiştirmiyor. Okur ise öyküyü bitirdikten sonra kendi hayatına dönüyor.</p>
<h3>Dostoyevski, Le Guin ve Cemal Süreya</h3>
<p>Sık sık hatırlatıyorum; belki de edebiyatın en önemli işlevlerinden biri bizi huzursuz etmesidir. Çünkü güçlü metinler çoğu zaman hayatı ve konfor alanlarımızı sorgulamamıza neden oluyor. Edebiyata böyle görev atfetmek istemem, doğası gereği böyle oluyor.</p>
<p>‘İyi’ edebiyatın kalıcılığı da bu yüzden olabilir. Okur kitabı kapattığında hikâye bitmiyor, zihninin içinde yaşamaya devam ediyor. Hatta kurgu ‘gerçek’ dünyaya sızdıkça ‘hakikat’ netleşiyor. Bu nedenle Omelas yalnızca bir ütopya eleştirisi olarak değil modern dünyanın görünmeyen bodrum katlarını gösteren bir vicdan metaforu olarak okunmalı.</p>
<p>Okuyun, okutun, bu öykü aklınızın bir kenarında hep dursun. Le Guin nasıl Dostoyevski’yi unutmuş ve sonra dönüp bu öyküyü yazmış… Belki de bir gün Omelas’ı Bırakıp Gidenler ile Omelas’ı Bırakıp Gidemeyenler buluşup, kendi ortak hikayelerini yazabilir.</p>
<p>O güne kadar usta şair ve yazar Cemal Süreya gibi hissetmeye devam:</p>
<p><em>“1937 yılında annem öldü... 1944 yılında Dostoyevski'yi okudum. O gün bu gün huzurum yoktur... Biyografim bu kadar.”</em></p>
<p>(NK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Prosfygika günleri: Bir topluluk nasıl savunulur?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/prosfygika-gunleri-bir-topluluk-nasil-savunulur-319869</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/prosfygika-gunleri-bir-topluluk-nasil-savunulur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/prosfygika-gunleri-bir-topluluk-nasil-savunulur-319869</guid><description><![CDATA[Atina’nın merkezindeki Prosfygika topluluğu, tahliye ve “kentsel dönüşüm” tehdidine karşı açlık grevleri, dayanışma eylemleri ve enternasyonal kampanyayla yaşam alanını savunuyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Akşamüstü Prosfygika’ya geçiyorum. Eşyalarımı eve bırakıp mahallenin buluşma noktası olan kolektif kafeye (Kiosk) doğru yürüyoruz. Yolda arkadaşlar bir “vinç işgali”nden söz ediyor. “Vinç”i önce başka bir mahalle adı zannediyorum. Sonunda, Prosfygika ile dayanışmak için Alexandras Bulvarı üzerindeki metro inşaatında kullanılan devasa bir vincin işgal edildiğini anlıyorum. Kiosk ve çevresi oldukça kalabalık. Bir yandan az sonra başlayacak Los Tre konserinin hazırlıkları sürüyor, diğer yandan bir grup toplanıp vinç işgalinin olduğu yere doğru geçiyoruz. Varana dek zihnimde pek canlanmıyor; sonuçta “vinç işgali” her gün duyduğumuz bir eylem pratiği değil. Oraya ulaştığımızda gözlerimiz vincin tepesindeki arkadaşı arıyor. Aramızda vincin yüksekliğine dair bir tartışma başlıyor ve benim Yunanca sayılarla olan imtihanım ile tahminlerim sonucunda yüksekliğin 60 metre civarında olduğuna karar veriyoruz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-vinc-eylemi-ds.jpg" alt=""></p>
<p>Üç gündür bu 60 metrelik vincin tepesinde direnen arkadaşımız, suyu da tükendiği için planlı bir şekilde aşağı inecek. Aşağıda ise polis gözaltı için tetikte bekliyor. Bizler ve destek vermeye gelenler yol kenarında toplanırken, yoldan geçen bazı araçlar ve motorlar kornalarıyla eylemi selamlıyor. Bir yandan yukarıdan sallandırılan afişi görmeye çalışıyorum ama o kadar yüksek ki, fotoğraf makinesiyle bile zor seçiliyor. Atılan sloganlar eşliğinde bulvarın bir şeridi trafiğe kapatılıyor. Belirlenen saatte arkadaşımız aşağı iniyor ve gözaltına alınıyor. Bizler de sloganlar eşliğinde mahalleye doğru yürüyüşe geçiyoruz. Bu vinç işgali, Atina’nın kalbindeki bu direniş alanını savunmak için sürdürülen sayısız dayanışma eyleminden yalnızca biri.</p>
<p>Mahalleye döndüğümüzde, birinci bloğun önünde 1 Mayıs’ta ölüme kadar açlık grevine başlayan Suzon ile tanışıyorum. Bulunduğu alanda hem bir bilgilendirme çadırı kurulmuş hem de gün boyunca yoldan geçenlere bildiriler dağıtılarak Prosfygika’nın mücadelesi anlatılıyor. Yeniden Kiosk’a geçiyoruz; Los Tre çalmaya başlamış. Müzik dinleyenler, hararetle sohbet edenler, satılan el yapımı ürünlerden tadanlar, tavla oynayanlar, koşturan çocuklar...</p>
<p>Ertesi sabah kahvecide tekrar buluşuyoruz. Önceden tanıştığım, sohbet ettiğim kişilerle denk geliyor, gündemi Türkiye siyasetine ve tanıdık hatlara çekiyoruz. İnsanlar o kadar ilgili ki, dünyada takip etmedikleri bir gündem yok gibi; bildik şeyleri tekrarlamaktan öteye geçemiyorum. Gün ilerledikçe gelenler, gidenler ve uğrayanlarla birlikte Prosfygika’nın bugünü ve yarınını derinlemesine konuşuyoruz. Daha önce de ziyaret ettiğim mahalledeki yapısal değişimi ve güçlenen dayanışma ağını görmemek imkânsız.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-1.JPG" alt=""></p>
<h3>Direnişin temeli: Mahalle, komün ve topluluk</h3>
<p>Prosfygika’yı tarif etmek için hangi kavramı kullandıklarını soruyorum bir arkadaşa: Mahalle mi, komün mü, yoksa topluluk mu? Aldığım yanıt net: “Hepsi.”</p>
<p>“Mahalle, çünkü burada gerçek bir mahalle ilişkisi inşa ediyoruz. Komşuluk ilişkilerinden söz edebiliyoruz misal. Elbette herkesle aynı düzeyde değil ama çok çeşitli ve sahici bağlar söz konusu. Komün, çünkü gündelik yaşamı ortaklaştırmaya ve paylaşmaya yönelik çok sayıda yapımız var; karar alma süreçlerimiz de buna dâhil. Topluluk, çünkü burada yaşayan devasa bir şeyi farklı düzeylerde inşa ediyoruz ve bu inşa, ortak bir siyasi ufku olan bir yerden de kuruluyor. Çokça farklılığımız var ama bunun içerisinde birlikte hareket etmeyi öğreniyoruz.”</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-2.JPG" alt=""></p>
<p>Prosfygika’da zaman bugünlerde her zamankinden daha hızlı akıyor. Bir yandan sürekli toplantılar yapılıyor, yeni öneriler tartışılıyor; öte yandan mahallenin mevcut yapıları işlemeye devam ediyor. Üstelik yoğun bir kampanya sürecinin içindeyken, topluluk bu gündelik yapıları işletmeye özel bir önem veriyor. Bunun en güçlü savunma mekanizmaları olduğuna inanıyorlar. Örneğin, çağrılar üzerine desteğe gelenlerin yoğun katılım gösterdiği “Teknik Yapı”, bu süreçte hiç durmadan çalışıyor. Devletin tarihi binaların dış cephelerine dokunulmasına izin vermediği bu zorlu koşullarda, kapı ve pencerelerin tamiratından yeni mekânsal planlamalara kadar her şey bu yapının omuzlarında. “Çocuk Yapısı” ise çocuklarla sürekli etkinlikler düzenliyor.</p>
<p>Mahallede yaşayan ve mahalleyi ziyaret eden insan sayısının artması, ihtiyaçların ve yoğunluğun da değişmesine neden oluyor. Buna paralel olarak “Giyim Yapısı” da artan temel ihtiyaçları karşılamak için aralıksız bir paylaşım süreci yürütüyor. Tüm bunlara ek olarak, mahallenin fırını, sağlık yapısı ve topluluğun mücadelenin her zaman ilk safı olarak tanımladığı kadın yapısı, ziyaretçilere bu yaşam alternatifinin somut karşılığını gösteriyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-3.JPG" alt=""></p>
<h3>Ölüme kadar açlık grevleri</h3>
<p>Barınma krizinin tırmandığı ve şehrin mutenalaştırıldığı bu dönemde, Prosfygika’yı 15 milyon euroluk bir “kentsel dönüşüm” projesiyle tahliye etme planlarına karşı direniş, kelimenin gerçek anlamıyla bir varoluş mücadelesine dönüşmüş durumda. Topluluk üyelerinden Aristotelis Chantzis’in 5 Şubat’ta başlattığı ölüme kadar açlık grevi eylemi yüz altıncı gününe ulaşmışken, 1 Mayıs itibarıyla Suzon Doppagne’nin de katılımıyla bu direniş daha da büyüdü. Topluluk, önümüzdeki yaz aylarını sağlık durumu açısından en kritik dönem olarak değerlendiriyor.</p>
<a href='/haber/aristotelis-chantzis-fikirler-tahliye-edilemez-319416' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/05/07/aristotelis-chantzis-fikirler-tahliye-edilemez.jpeg' alt='Aristotelis Chantzis: Fikirler tahliye edilemez' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>PROSFYGIKA AÇLIK GREVİ 92. GÜNÜNDE</h6>
<h5 class='headline'>Aristotelis Chantzis: Fikirler tahliye edilemez</h5>
<div class='date'>7 Mayıs 2026</div>
</div>
</a>

<p>Cezaevi duvarları dışında, şehrin tam ortasında yürütülen bu eyleme karşı ne yapacağını devlet de tam olarak bilmiyor diye düşünüyor arkadaşlar. Açlık grevinde olan direnişçiler sürekli yazıyor, ziyaretçilerle söyleşiler yapıyor, yoldan geçenlere durumu anlatıyor ve mahalledeki çocuklarla oynuyorlar. Şehrin orta yerindeki bu şeffaf ve yaşamla iç içe direniş biçimi, devlet için başa çıkması zor, yepyeni bir deneyim. Dışarıdan bir arkadaşımın, “Açlık grevi en son aşama değil mi, neden şimdi bir eylem biçimi olarak seçildi?” sorusuna mahallenin verdiği yanıt çok net: Topluluk, devletin kurumsal baskı süreçlerinin sonuna gelindiğini ve artık taviz verilmeyecek en kritik aşamada olduklarını düşünüyor. Devletin mahalleyi kriminalize etme çabalarına karşı, burada şeffaf bir yaşam sürüyor. Üstelik direnişin kararlılığı, yakında yeni direnişçilerin de süresiz açlık grevine başlayacağının sinyallerini verirken, destekçiler her hafta çektikleri videolarla bir ila üç günlük sembolik açlık grevleri yaparak bu kültürü yaygınlaştırıyorlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-4.JPG" alt=""></p>
<h3>Propaganda ve enternasyonal dayanışma</h3>
<p>Prosfygika’nın sesini duyurmak için muazzam bir kitle hareketliliği ve kampanya süreci devrede. İnsanlar pek çok yerden direniş alanına gelmeye devam ediyor. Bu hareketlilik sadece eylemleri değil; gündelik ziyaretleri, konserleri ve kültürel etkinlikleri de kapsıyor. Tiyatro oyunları, konserler veya sergiler için mahalleye gelen her bir kişi, doğrudan mahallenin sokaklarında yürüyor, yapıları inceliyor ve toplulukla farklı rabıtalar kuruyorlar.</p>
<p>Propagandanın birkaç temel sacayağı var. Birinci bloğun dış cephesine asılan dev afişlerle yoldan geçen araçlara ve yayalara hem süreç hem de açlık grevleri anlatılarak görünürlük sağlanıyor. Bilgilendirme çadırıyla birlikte bildiriler dağıtılıyor, imzalar toplanıyor. Sadece mahallede değil, Syntagma Meydanı’nda da stantlar açılıyor. Topluluk, farklı kitlelere ulaşabilmenin yollarını arıyor; turizm sezonunun açılmasıyla bu çalışmaların Monastiraki gibi kalabalık merkezlere de taşınması planlanıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-6.JPG" alt=""></p>
<p>Sosyal medya kanalları tam anlamıyla seferber edilmiş durumda. <a href="https://x.com/search?q=%20%23saveprosfygika%20&amp;src=typeahead_click&amp;f=live" target="_blank" rel="nofollow noopener">#saveprosfygika</a> etiketi üzerinden farklı ülkelerdeki grupların paylaşımları birleştiğinde, hem Yunanistan’da hem de uluslararası alanda çok aktif ve etkili bir dayanışma ağı ortaya çıkıyor. Avustralya’dan Güney Amerika’ya dünyanın pek çok yerinde destek eylemleri yapılıyor. Topluluk sadece kendi barınma hakkını savunmuyor; bu süreci gıda, sağlık, eğitim, çevre ve enerji politikaları etrafında şekillenen küresel mücadelelerin bir parçası olarak görüyor. Bu perspektif doğrultusunda, dünyanın farklı yerlerindeki destekçilerden Yunanistan büyükelçilikleri önünde eylem yapmaları, sembolik direniş çadırları inşa etmeleri ve kendi bulundukları alanlarda aktif yeni eylemlilikler başlatmaları talep ediliyor. Bizzat enternasyonal dayanışmaya omuz vermek için gelip mahallede konaklayanların sayısı da oldukça fazla.</p>
<p>Sanatçılar, aydınlar, akademisyenler ve basın da bu sese ses katıyor. Natassa Bofiliou, Foivos Delivorias, Martha Frintzla ve Los Tre dayanışma için mahalleye gelen isimler arasında. Topluluk, geniş kitlelere ulaşmak için kültürel etkinlikleri stratejik bir direniş aracı olarak görüyor. Haftalık yayımlanan programa göz atıyorum: Tiyatro gösterisi, salsa atölyesi, Siyonizm karşıtı meclis, belgesel gösterimi ve marangozluk atölyesi bu haftanın etkinliklerinden sadece birkaçı. Tüm dünyaya yayılan, ulaşılabilecek tüm enstrümanların kullanıldığı devasa bir kampanya bu.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-5.JPG" alt=""></p>
<h3>Yarın</h3>
<p>Bugüne kadar Atina Şehir Konseyi ve Bölgesel Yönetimi üzerinde sözleşmelerin iptal edilmesi için yoğun baskı kuran, Yunanistan Parlamentosu’na verilen soru önergeleriyle meseleyi ana akım siyasetin merkezine taşıyan topluluk, mücadelenin kurumsal ayağını da boş bırakmıyor. Şimdi mahalleden beş kişilik bir heyet, Prosfygika’yı anlatmak ve hükümetin mevcut tahliye planını iptal ettirmek üzere 2-4 Haziran’da Avrupa Parlamentosu’na gitme hazırlığı içerisinde. Bu heyet, Avrupa Birliği tarafından farklı projeler adı altında Yunanistan devletine sağlanan milyarlarca euroluk fonların, sosyal konutların soylulaştırılması için kullanıldığını belgeleriyle sunarak, kurumsal aktörleri attıkları imzaların insan yaşamı üzerindeki etkileriyle yüzleşmeye çağıracak. Topluluk, mücadelenin sadece kurumsal koridorlarda kazanılamayacağını çok iyi biliyor elbette, ancak seslerini geniş kitlelere duyurmak ve tarihsel sorumluluğu muhataplarına yüklemek için hiçbir kanalı da ihmal etmiyorlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-7.JPG" alt=""></p>
<p>Yaz döneminin gelmesiyle birlikte, şehrin boşaldığı, parlamentonun tatile girdiği, sokakların tenhalaştığı Atina’nın o rehavet çöken günlerinde bir devlet saldırısı olabileceği öngörülüyor. Şehir boşalıyor, parlamento kapanıyor, sokaklar tenhalaşıyor. Ancak Prosfygika buna karşı da teyakkuzda. Konuyu hem siyasi arenada hem de sokakta sıcak tutmak amacıyla, önümüzdeki süreçte her on ila on beş günde bir kitlesel eylemler ve yürüyüşler düzenlenmesi planlanıyor.</p>
<p>Prosfygika, şehrin merkezinde her şeyden kopuk, yalıtılmış otonom bir alan yaratmak istemiyor. Burası, sadece insanların barındığı sıradan bir işgalevi ya da sosyal merkezden çok daha fazlası; özerk bir varlık olarak tanınmayı talep eden, sosyal ve siyasi fikriyatını sürekli genişleten canlı bir organizma. 400’ü aşkın insanın yaşadığı, sosyal bir “çekim merkezi” olan, 1 Mayıs’a omuz omuza yürümekten ortak bir gelecek tahayyülü kurmaya kadar paylaşılan bir siyasi ufka sahip topluluk, tarihi bugün ortaklaşa yazıyor. Hem içeride hem de dışarıda ilk kez bu kadar geniş bir grupla hareket ediliyor.</p>
<p>Mahalleyi ziyaret edenler arasında farklı bölümlerden öğrenciler, uluslararası heyetler ve yerel halk yer alıyor. Prosfygika’yı bilenler, ilk kez duyanlar, etkinliklere katılanlar... Herkesin yapabileceği bir şey var ve destek kampanyasını da böyle anlamak gerekiyor. Bir karış toprak bile vermemeye kararlı olan Prosfygika, yaşayan bir topluluğun yarınlara nasıl taşınabileceğini hepimize gösteriyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-8.JPG" alt=""></p>
<p>(DS/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[1993 Nijeryası’na bir yolculuk: Babamın Gölgesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/1993-nijeryasina-bir-yolculuk-babamin-golgesi-319855</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/1993-nijeryasina-bir-yolculuk-babamin-golgesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/1993-nijeryasina-bir-yolculuk-babamin-golgesi-319855</guid><description><![CDATA[Birbirine hem çok yakın hem de çok uzak olan babalar ile oğullarının dünyaları, Akinola Davies Jr.’ın büyüleyici dramasında incelikli biçimde kesişiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>“En sevdiğim yazarlardan biri olan James Baldwin, Amerika’daki Sivil Haklar Hareketi üzerine konuşurken Malcolm X ve Martin Luther King Jr.’ın yaptıkları karşısında kendini yetersiz hissettiğini söyler ve ‘Benim katkım ne?’ diye sorar. Kitleleri bir araya getiremiyor ya da doğrudan mücadele etmiyor gibidir. Ancak bir noktada kendi görevini ‘tanıklık etmek’ olarak kavrar. Tanıklık, dünyanın nasıl algılandığını ve nasıl çerçevelendiğini anlamamızda kritik bir rol oynar, gazetecilik de bunun bir parçasıdır. Bu filmde de çocuklar aslında tanık konumundadır.”<sup>1</sup></em></p>
<p>78. Cannes Film Festivali’nde Resmî Seçki kapsamında gösterilen ilk Nijerya yapımı olan Akinola Davies Jr.’ın ödüllü filmi “Babamın Gölgesi” (<em>My Father’s Shadow</em>), 1993 Nijeryası’nın politik ve toplumsal çöküş atmosferinde, izleyiciyi kuşatan bir baba-oğul hikâyesi üzerinden hem kişisel hem de tarihsel bir kıyamete götürüyor.</p>
<p>1993 yılı, Nijerya tarihinde askerî yönetimden sivil yönetime geçiş çabaları, iptal edilen seçimler ve bunu takip eden siyasi krizlerle şekillenen bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Ülkede 12 Haziran’da sivil yönetime dönüşün ilk adımı olarak başkanlık seçimleri yapıldı. Sosyal Demokrat Parti adayı Moshood Abiola, gayriresmî sonuçlara göre yarışı açık ara önde götürürken, dönemin askerî cunta lideri İbrahim Babangida seçimleri usulsüzlük gerekçesiyle iptal etti. Karar, ülkede büyük protestolara neden oldu. Seçim krizinin derinleşmesiyle Babangida istifa etmek zorunda kaldı ve kasım ayında General Sani Abacha, askerî darbeyle yönetime el koyarak yeni bir diktatörlük dönemi başlattı. 25 Ekim’de ülkede demokrasinin yeniden tesis edilmesini talep eden dört genç, bir yolcu uçağını kaçırdı. Eylemciler hükümeti protesto etmek için üç gün boyunca uçağı rehin tuttu.<sup>2</sup></p>
<p>Yönetmen Akinola Davies Jr., <em>Babamın Gölgesi</em>’nin senaryosunu, ilk kısa filmi <em>Lizard</em>’da (2020, Birleşik Krallık) olduğu gibi, Nijerya’da birlikte büyüdüğü kardeşi Wale Davis ile kaleme aldı. Filmin başrollerinde, tıpkı kendileri gibi iki erkek kardeş var: Akin (Godwin Egbo) ve Remi (Chibuike Marvellous Egbo). Çocuk oyuncuların gerçek hayatta da kardeş olması, oyuncu seçimi sürecinden oldukça sonra fark ediliyor. Hâliyle kardeşlerin filmdeki babaları Folarin’le (Sope Dirisu) uyumu dışarıdan olağanüstü bir başarı gibi görünürken, yönetmen için “büyük bir tesadüfün getirdiği şans” olarak yankılanıyor.</p>
<p>Film, iki erkek kardeşin babalarıyla kurdukları –ya da kurmaya çalıştıkları– bağın etrafında şekilleniyor. Sürekli şehir dışına çalışmaya giden Folarin’in nihayet peşine düşen Akin ve Remi, bu yolculukta hem babalarını anlamaya hem de onun yokluğunun açtığı boşlukla yüzleşmeye çalışıyor. Hikâye, bunaltıcı sıcaklar ve ülkenin politik gerilimi arasında, kimi anlarda rüya estetiğine yaklaşan, dışarıdaki sesleri duyduğunuz kimi anlarda ise neredeyse kâbusa dönüşen bir geçiş anlatısına evriliyor. Yolculuk, aynı zamanda ekonomik güçlüklerin gündelik hayatı nasıl belirlediğini görünür kılan bir hat üzerinde ilerliyor. Her adımın maddi bir karşılığı olduğu mekânsallıkta, baba ve çocuklar bir noktadan sonra otostopla yol almak ve hayatta kalmanın temel pratiklerine dönmek zorunda kalıyor. Maddi kaygılarla kıvrılan yollar zamanla yerini lagünlerin parıltısına bırakırken, Lagos’un yüzen favelası Makoko kısa; ama çarpıcı bir görsel kesit olarak beliriyor. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/i5emoqy25p78bdpcox2b9dfbb2lo.jpg" alt=""></p>
<h3>Bir hafıza ve acı mekânı olarak okyanus</h3>
<p>Yolculuk, çocukların babalarına duydukları sevgiyi, merakı ve hayranlığı gösterdiği kadar ondan alamadıklarını sorguladıkları ve hatta bunun hesabını sordukları bir ana da evriliyor. Folarin, görünürde, çocukları için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bir baba; ancak muhakkak eksiklikleri var ve genel olarak babalık müessesesini düşündüğümüzde Folarin, ortalama bir babadan daha az kusura sahip. Fakat nihayetinde iş gerekçesiyle çocuklarını ve eşini ihmal edebilen, onlara ayırabileceği vakti sevgilisine ayırabilen bir baba. Hâliyle, yolculukta kavradığı şeylerden biri de, yaptığı hatalar ve eşini ne kadar sevdiği oluyor. Folarin şimdi, çocuklarını, Nijerya’nın politik kıyametinden korumak için elinden geleni yapıyor. Tüm bu kasvet içinde ise filmde büyüleyici bir sahne açılıyor: Baba ve çocukları, güneşin vurduğu berrak suda yüzüyor ya da deyim yerindeyse arınıyor ve en masum zamanlarından birini yaşıyor. Akinola Davies Jr., bu sahneyi şöyle anlatıyor: “<em>Bütün film aslında o merkez sahne etrafında kurulmuş olabilir. Senaryoyu ilk okuduğumda beni en çok duygulandıran şey de oydu. Batı Afrikalıysanız, okyanus hayatınızda çok büyük bir karakterdir. Köleleştirilmiş insanların ve transatlantik ticaretin tarihine geri gittiğimizde okyanus çok fazla hafızayı, çok fazla acıyı taşır. Ama aynı zamanda, animist bir yerden baktığımızda, ona büyük bir saygı da duyarız. Okyanus, düşünceleri ve duyguları açığa çıkarma, berraklaştırma gücüne sahiptir</em>.”</p>
<a href='/haber/frantz-fanon-somurgecilik-ve-afrika-kultur-sanati-uzerine-sarah-jilani-ile-soylesi-315495' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/01/12/fanon-somurgecilik-ve-afrika-kultur-sanati-uzerine-sarah-jilani-ile-soylesi.png' alt='Frantz Fanon, sömürgecilik ve Afrika kültür-sanatı üzerine Sarah Jilani ile söyleşi' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Frantz Fanon, sömürgecilik ve Afrika kültür-sanatı üzerine Sarah Jilani ile söyleşi</h5>
<div class='date'>12 Ocak 2026</div>
</div>
</a>

<p>Filmde okyanus gibi hayvanlar da önemli bir yer tutuyor. Bunda elbette yönetmenin, Yoruba adlı kabileden gelmesinin anlamı büyük. Yine yönetmenin aktardığına göre kabile, yerli inanç sistemi gereği doğanın her unsurunun bir ruhu olduğuna inanıyor ve kültürlerinde ağaçlardan okyanuslara, hayvanlardan aya kadar her şeye derin bir saygı duyuluyor. Bir kolyenin kuşaktan kuşağa aktarımı etrafında sembolik bir hat kuran film, yönetmen tarafından atalarına bir ithaf olarak konumlanıyor. Silahlı erkeklerin, patlama ve motor seslerinin sürekli dolaşımda olduğu anlatı içinde en dikkat çekici yönlerden biri ise farklı erkeklik formlarının incelikli biçimde katmanlaştırılması. Film, tüm bu kaotik atmosfere rağmen izleyiciyi yabancılaştırmadan, aksine duygusal bir geçirgenlik içinde <em>orada</em> tutmayı başarıyor. </p>
<p>Bu yönüyle de <em>Babamın Gölgesi</em>, bir büyüme hikâyesi ya da politik bir arka plan anlatısı olmanın ötesinde, izleyiciye düşünsel bir alan açıyor. Kişisel olan ile tarihsel olanın sürekli birbirine temas ettiği evrende, bakış yalnızca olanı kaydetmiyor; aynı zamanda onu yeniden kuruyor. Hatta bazen görmek istediği gibi kuruyor. Bu da en çok anlatının çocukların bakışı üzerinden kurulması, yani izleyicinin dolaylı bir sezgi alanına taşınmasıyla sağlanıyor.</p>
<p>Son kertede film, bir coğrafyanın politik çalkantılarını anlatırken baba figürünü de, devleti de, doğayı da aynı kırılganlık içinde var ediyor. Ve tüm bu parçalı yapının içinde geriye yalnızca bir anlatı değil; iz bırakma, hatırlama ve bakma biçimi bırakıyor. </p>
<p><iframe style="border-radius: 12px;" src="https://open.spotify.com/embed/track/3TtNcFpjnhhZ7h3ogFkqub?utm_source=generator" width="100%" height="352" frameborder="0" allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy" data-testid="embed-iframe"></iframe></p>
<div class="box-1">
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>[1] <a href="https://mubi.com/tr/program-notes/a-conversation-with-the-ocean-akinola-davies-jr-on-my-father-s-shadow" target="_blank" rel="noopener">https://mubi.com/tr/program-notes/a-conversation-with-the-ocean-akinola-davies-jr-on-my-father-s-shadow</a><br>[2] <a href="https://www.britannica.com/topic/history-of-Nigeria" target="_blank" rel="noopener">https://www.britannica.com/topic/history-of-Nigeria</a></p>
</div>
<p>(TY/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İki buçuk şehrin hikayesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/iki-bucuk-sehrin-hikayesi-319842</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/iki-bucuk-sehrin-hikayesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/iki-bucuk-sehrin-hikayesi-319842</guid><description><![CDATA[İki şehrin “buçukları” arasında sıkışan bir gazeteci, adliye önünde yasak denmeyen yasaklar ve olaysız dağılmaya çalışan bir memleket.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Olaylar İstanbul ve Ankara’da geçiyor. Bu iki şehrin kendilerine ait buçukları var. Onlara cezaevi diyoruz. Eski adıyla Silivri yeni adıyla Marmara Cezaevi ile Sincan Cezaevi'nin nüfusları ortalama ilçelerden kalabalık. O nedenle bu şehirlerin buçukları olarak anılmayı hak ediyorlar. Bugünkü hikayede “buçuk” olan Marmara cezaevi. Memleketin meşhur tutuklu ve hükümlülerinin bir kısmı orada malum. O kadar ki yasama ve yürütme organları bakımından epey ağırlığı var cezaevi nüfusunun. Elbette dördüncü kuvvet olan basının mensupları da Yatarmatik hesabına göre girip çıkıyor.</p>
<p>Gazeteci Alican Uludağ, Ankara ilindeyken, Ankara ilindeki şikayetçilere hakaret ettiği iddiasıyla, Ankara ilindeki evinden gözaltına alınıp İstanbul iline götürülüp burada tutuklanıp İstanbul’un buçuğu olan Marmara Cezaevi'ne gönderildi. Alican Uludağ hakkında dava açıldı, dava Ankara iline gönderildi, ama kendisi Marmara Cezaevi'nde tutulmaya devam etti. Bugün duruşması yapılacak, ama hakim de izne çıkmış. Mesele iyice karıştı. Duruşma henüz başlamadı. Tahliye totemi yaparak yazıyı güncellememeye karar verdim.</p>
<p>Devam ediyorum.</p>
<p>Sanık Alican Uludağ’ın, Ankara ilindeki adliyede yapılacak duruşmasına, İstanbul ilinden “görüntülü görüşme” yoluyla katılmasının biraz saçma olduğunu söylemek üzere meslektaşları Ankara Adliyesi önünde dün bir basın açıklaması yapmaya karar verdi.</p>
<p><em>“Gazeteciler haber verme haklarının peşine düşmüş, ben de haber alma hakkımı koruyayım”, </em>diyerek açıklamaya katılmaya karar verdim. Ankara Adliyesi’nin önüne gittim. Okuru, izleyicisi olduğum gazetecileri görünce biraz heyecanlandım tabii. Sessizce yanlarına yaklaştım. Fevkalade şık polislerle aralarında bir tartışma vardı.</p>
<p>Polislerden laciverdin tonlarında giyinmeyi tercih eden göğüs kafesini dışarı çıkararak <em>“Burada açıklama yapılmaması talimatı var” </em>dedi. Nasıl cümle? Öznesi yok! İyi de karşısında uçaklara alınmayan, salonlara sokulmayan, işlerinden edilen ama mesleği bırakmayan, bir kısmı oldukça kıdemli Ankara gazetecileri var. O kadar olmuyor yani bu işler. Toprak rengi tonlarında kombin yapmış, ekose desenli çok şık bir şapka ile kıyafetini tamamlamış polis, gazetecilerin <em>“Yazılı talimatı görebilir miyiz? Talimatı veren kim?” </em>sorularını <em>“Burada hepimiz birbirini anlayacak olgunluktayız” </em>diye yanıtladı. Ardından bir gazetecinin <em>“Adliye önünde açıklama yapmak yasak mı?” </em>sorusuna sıcak sobaya eli değmiş gibi zıplayarak yanıt veren polis <em>“Biz yasak kelimesini kullanmıyoruz. Biz demedik, siz dediniz” </em>dedi.</p>
<p>Talimat kimden geldi, sorusuna yanıt gelemiyor bir türlü. Sonunda laciverdin tonlarında giyinen <em>“Adliye yönetiminin talimatı” </em>deyince yine kısa bir sessizlik oldu. Ben ilk anda “adliye sitesi” diye bir yer var da o sitenin yöneticisi yasak kararı aldı sandım. Ardından “Burası adliyenin bahçesi. Yani bir tür özel mülk. Sizin evinizin bahçesinde açıklama yapılabilir mi?” dedi göğüs kafesini iyice dışarı çıkararak. Gazeteciler bir sabır çekip “Burası kamusal alan. Üstelik burası kaldırım, ne bahçesi, ne avlusu!” deyince top karşı tarafa geçti, yine bir sessizlik oldu.</p>
<p>Bir gazeteci <em>“Ankara Adliyesi’nin önünde açıklama yaptığımız nasıl anlaşılacak peki?” </em>diye sorunca ekose şapkalı polis <em>“Eski görüntüler vardır, montaj yaparsınız”</em> dedi.<em> “Vay be! O şapka boşa takılmamış”</em>, dedim içimden. Gazeteci de<em> “Nasıl haber yapacağımızı öğretmeyen bir siz kalmıştınız!” </em>dedi. Yine bir sessizlik oldu.</p>
<p>Olan biteni tenis maçı gibi izliyorum. O arada dürülü dürülü telsiz sesleri artmaya başladı, adliyenin önüne dizi dizi çevik kuvvet geldi.</p>
<p>Gazeteciler on beş adım kadar yan tarafa gittiler. Ben de yanlarında yürüyorum tabii. Aşırı “sivil” davranan, yeşil tonlarında keten gömlek pantolon tercihi yapmış birinin de bizimle bir sağa bir sola yürüdüğünü fark ettim. Boyu uzun, vücudu esnek. Biraz yaklaşıp belden biraz eğilerek sakince, güzelce konuşulanları dinliyor. Birden <em>“Ben olaysız dağılmak istiyorum ayol!” </em>diye bağırmak geldi içimden. Gerçi tam bağıramasam da birazcık ses çıkarmış olabilirim. Tam hatırlamıyorum şu anda.</p>
<p>O arada gazetecilerden biri elindeki cep telefonunu sallayarak<em> “Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ile görüştüm, kesinlikle talimat vermediğini, nerede istersek açıklama yapabileceğimizi söyledi. İsterseniz yanına çıkalım”</em> dedi. O kadar şık giyinmiş, o kadar kendinden emin, o kadar çata çat laf yetiştirenler ne yapsa beğenirsiniz? Derin bir sessizlik. Tık yok. Hiç mi ses yok? Hiç yok!</p>
<p>Çevik kuvvetin amiri<em> “Kalkanları indir! Otobüsün yanına!”</em> dedi. Gazeteciler on beş adım geri geldi. Basın açıklaması yapıldı ve olaysız dağıldık. Tam o sırada arkadaşım ODTÜ Gençlik Oyunları kapanış töreni afişini yolladı. Son satır şöyle: <em>“Gençlik ateşinin söndürülmesi”.</em></p>
<p>Olaysız dağılırken gelen mesajın da etkisiyle yine içimden söylediğimi düşünerek “rejimde demokrasiden ziyade akıl nakıslığı var galiba” dedim. Biraz sesim çıkmış olabilir, tam olarak hatırlamıyorum.</p>
<p>(ÖE/HA)      </p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Korkmak, kızmak, üzülmek, sevinmek serbest!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/korkmak-kizmak-uzulmek-sevinmek-serbest-319864</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/korkmak-kizmak-uzulmek-sevinmek-serbest.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/korkmak-kizmak-uzulmek-sevinmek-serbest-319864</guid><description><![CDATA[“Duygularımı Tanıyorum” serisi, çocuklara duygularını tanımanın ilk adımını gösterirken yetişkinlere de basit ama güçlü bir şeyi hatırlatıyor: Önce görmek, sonra anlatmak.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Duygular bazen bir köpeğin havlamasıyla, bazen parkta yenilen bir dondurmayla, bazen yırtılan bir oyuncakla, bazen de markette alınamayan bir oyuncak robotla gelir. Yapı Kredi Yayınları'ndan (YKY) çıkan <strong>“Duygularımı Tanıyorum”</strong> serisi, çocuklara duygularını tanımaları için eşlik ediyor.</p>
<p>Bazen ufacık bir ses kocaman bir korkuya dönüşür.</p>
<p>Bazen bir salıncağın ritmi içini neşeyle doldurur.</p>
<p>Bazen çok sevilen bir oyuncak yırtılınca dünya biraz eksilir.</p>
<p>Bazen de marketin kalabalığı, sıcaklığı, gürültüsü ve alınamayan bir oyuncak bir araya gelir, öfke çocuğun içinden "ben buradayım!" diye bağırır.</p>
<p>Biz yetişkinler çoğu zaman çocukların duygularını küçük sanırız. Oysa çocukların duyguları hiç de küçük değil. Sadece henüz adlarını yeni öğreniyorlar. Korkunun, üzüntünün, öfkenin, mutluluğun içlerinden nasıl geçtiğini anlamaya çalışıyorlar.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-70.png" alt="">
<figcaption><em>Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)</em></figcaption>
</figure>
<p><em>"Aslan Çok Korkuyor"</em>, <em>"Lale Çok Mutlu"</em>, <em>"Deniz Çok Üzgün" </em>ve <em>"Filiz Çok Kızgın"</em>, 0-3 yaş aralığındaki çocuklara duyguların kapısını açan dört küçük kitap.</p>
<p>Ama bu kapılar sıradan kapılar değil. Keçeden, renkli, dokunulabilir, saklananı bulmaya, hikayeye yalnızca gözle değil elle de katılmaya izin veren oyunlu kapılar.</p>
<p>Çünkü bu yaşta kitap yalnızca okunmaz, tutulur, çekiştirilir, yoklanır, dinlenir, tekrar tekrar açılır. Bazen bir sayfa, bir çocuğun elinde kitap olmaktan çıkar; köpek kulübesi olur, ağaç olur, battaniye olur, bulut olur. Duygunun kendisi gibi.</p>
<p>Serinin<strong> </strong>en güçlü tarafı, duyguları iyi-kötü diye ayırmaması. Korku kötü değil. Üzüntü ayıp değil. Öfke yasak değil. Mutluluk da yalnızca uslu çocuklara verilen bir ödül değil.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-71.png" alt="">
<figcaption><em>Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)</em></figcaption>
</figure>
<p>Kitapların keçeden oluşan bölümleri de sadece eğlenceli birer oyun öğesi değil aynı zamanda duyguların saklandığı küçük yerler gibi. Çocuk kapağı kaldırıyor, bakıyor, buluyor. Belki farkında olmadan şunu da öğreniyor: Duygular bazen görünmez ama oradadır. Bakarsan, dokunursan, adını söylersen ortaya çıkar.</p>
<p>Bir de sesler var: “Aaaaa!”, “Şıpır şıpır”, “Çaaat!”, “Yaşasın!” Bu sesler kitabı yüksek sesle okumaya çağırıyor. Zaten 0-3 yaş aralığında okuma dediğimiz şey biraz da budur: Ses çıkarmak, taklit etmek, parmakla göstermek, aynı sayfaya defalarca dönmek, çocuğun "bir daha" demesine izin vermek.</p>
<p>Belki Aslan’ın korkusunda bir çocuk kendi korkusunu bulur.</p>
<p>Belki Lale’nin neşesinde parkta koştuğu bir günü hatırlar.</p>
<p>Belki Deniz’in üzüntüsünde sevdiği oyuncağına biraz daha sıkı sarılır.</p>
<p>Belki Filiz’in öfkesinde içinden yükselen fırtınanın adını duyar.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-72.png" alt="">
<figcaption><em>Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)</em></figcaption>
</figure>
<p>Belki de yetişkinler bu kitapları okurken çocuklara söylemeyi unuttukları bazı cümleleri yeniden hatırlar:</p>
<p>"Korktun, biliyorum, çok sevindin, gördüm, üzüldün, yanındayım, kızdın, seni duyuyorum."</p>
<p>Çocukların duygularını tanıması için önce o duyguların inkar edilmemesi gerekir. Çünkü bir çocuk, duygusunun adıyla tanışmadan önce, duygusuna verilen tepkiyle tanışır.</p>
<p>Biri ona "Ağlama" derse, üzüntüsünden utanmayı öğrenebilir. Biri "Korkacak ne var?" derse, korkusunu saklamayı öğrenebilir. Biri "Kızılmaz buna" derse, öfkesini içine atmayı öğrenebilir. Ama biri "Buradayım" derse, işte o zaman duygu yavaş yavaş dile gelir.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-73.png" alt="">
<figcaption><em>Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)</em></figcaption>
</figure>
<p><strong>Duygularımı Tanıyorum </strong>serisi, çocuklara tam da bu dili vermeye çalışıyor. Çünkü bazen bir çocuğun kalbine giden yol, keçeden yapılmış minik bir kapağın altındaki duyguyu birlikte ortaya çıkarabilmekten geçer.</p>
<p>(NÖ/Hİ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Erkek yasayı ihlal eder, kadınlar hem yasayı hem normları”]]></title><link>https://bianet.org/haber/erkek-yasayi-ihlal-eder-kadinlar-hem-yasayi-hem-normlari-319671</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/15/erkek-yasayi-ihlal-eder-kadinlar-hem-yasayi-hem-normlari.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/erkek-yasayi-ihlal-eder-kadinlar-hem-yasayi-hem-normlari-319671</guid><description><![CDATA[Zerán “Erkek yasayı ihlal eder; kadınlar ise hem yasayı hem de toplumsal cinsiyet normlarını” diyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong>Çeviren: Ahmet Birsen</strong></p>
<p>Alia Trabucco Zerán, Şilili bir romancı ve denemeci. İlk romanı <em>Kalan </em>(Legadema Kitap, 2020) ile Man Booker 2019 finalistleri arasında yer aldı.</p>
<p>2022 yılında yayınlanan romanı <em>Temiz</em> (Ayrıksı Kitap, 2024) ile 2024'te Prix Femina Etranger ödülüne layık görüldü. Sel Yayıncılık etiketiyle ve Dilara Anıl Özgen çevirisiyle yayınlanan <em>Katil Kadınlar</em> (Sel, 2026) ise Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü'nde finale kaldı ve 2022 yılında British Academy Book Prize for Global Cultural Understanding’i kazandı.</p>
<p>Oscar adayı yönetmen Maite Alberdi'nin, kitapta yer alan vakalardan biri olan feminist yazar María Carolina Geel'in hikâyesinden esinlenerek çektiği <em>El Lugar de la Otra</em> (Paralel Hayatlar) adlı film uyarlaması San Sabastian Film Festivali'nde gösterildi. İnsan hakları ve toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla ilgili verdiği hukuki eğitimlerin yanı sıra romanları ve denemelerinde de aynı temaları konu eden yazar, halen Santiago’da yaşıyor.</p>
<p><strong>Çalışmanız Katil Kadınlar Türkiye’de olumlu karşılandı ve yayınlanmasından kısa süre sonra ikinci baskısını yaptı. En acil sorunlarımızdan biri ulusal düzeyde çığırından çıkan kadın kırımı olsa da (Şili’de de benzer bir durum olduğunu tahmin ediyorum), Türkiye’de de kısa süreliğine medyada yankı uyandırdıktan sonra unutulup giden kadın katil vakaları yaşandı. Medya bu kadınları –bazen histerik, bazen saplantılı âşık, ahlaksız, deli, hesapçı, saf, intikamcı ya da femme fatale olarak– büyük bir iştahla tasvir etmeyi seviyor. Türkiye ve Şili gibi coğrafi olarak birbirinden bu kadar uzak iki ülkenin böylesine derin bir sosyopolitik rezonansı paylaşabilmesi size neler çağrıştırıyor?</strong></p>
<p><em>Katil Kadınlar</em>’ın Türkiye’de okuruyla buluşmasını oldukça sevindirici buluyorum. Aslına bakacak olursan, Türkiye ve Şili gibi coğrafi olarak birbirinden bu kadar uzak iki ülkenin, şiddet içeren suçlar işleyen kadınlara yönelik toplumsal tepkiler konusunda aynı imgeleri paylaşması benim için hiç de şaşırtıcı değil.</p>
<p>Şaşırmıyorum çünkü patriyarka her ülkede tamamen kendine özgü renklere bürünen bir mekanizma değil, tam tersine, onu inşa eden imgeler ve onu çevreleyen tasavvurlar genellikle aynı düzlemde iş görür. Bir kadın, suç işleyerek hem ceza kanunlarını hem de kadınlığı tanımlayan cinsiyet normlarını ihlal ettiğinde, toplum genellikle bu kadınları her iki ihlal için de cezalandırarak tepki gösterir. Bu benzerliği Şili'de, tüm Latin Amerika ülkelerinde, Fransa'da, Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Birleşik Krallık'ta bizzat müşahede ettim. Bunun nedeni benim için oldukça basit: Patriyarkayı oluşturan imgelem değişmedi ya da çok az değişti, dolayısıyla toplumların tepkileri de o kadar farklı değil.</p>
<p><em>İnsanların araştırma konunuzu duyduklarında (</em>asesina<em>, ‘katil kadın’) bunu genellikle ‘maktul kadın’ (</em>asesinada<em>) olarak yanlış anladıklarını belirtmiştiniz çalışmanızda. Kültürel paradigmamızın kadınlığı şiddete yönelen aktif faillikle uzlaştırmayı neredeyse imkânsız bulduğunu gösteriyor bu durum bir bakıma. “</em>Kötü<em> kadınları” hatırlamak gibi feminist bir görevi üstlenirken karşılaşabileceğiniz tepkilerden çekindiğiniz oldu mu?</em></p>
<p>İlginçtir bir tesadüf oldu, <em>Katil Kadınlar</em> ilk olarak 2019 yılında Şili’de yayınlandı. O dönem, büyük bir feminist yükselişin yaşandığı bir zamandı; hatta bu hareket tüm Latin Amerika’da dördüncü dalga feminizm olarak adlandırıldı. Bu yüzden, insanların bu kitabı cinayeti haklı gösteren, şiddeti meşrulaştıran, kadınlar tarafından gerçekleştirilen şiddeti yücelten bir anlatı olarak değerlendirmesinden ya da tam tersi biçimde asıl kurbanın kadınlar olduğu ve benim anlattığım vakaların birer istisna olduğu gerçeğini silip atabilecek veya göz ardı edebilecek biçimde yanlış yorumlamasından çok endişeliydim.</p>
<h3>"Ne olduğunu bilmiyoruz"</h3>
<p><strong>Kitapta ele aldığınız Corina Rojas vakasına dikkat çekmek istiyorum. Katili “normalleştirme” ve onu hem hukuki hem de kültürel açıdan toplumsal cinsiyet sözleşmesinin çerçevesine yeniden entegre etme mücadelesi afallatıcı. Medyanın söyleminde, Rojas’ı önce bir canavar ve cadı, sonra histerik bir kadın, cezayı hak eden bir katil, bir âşık ve son olarak da affedilmeye layık bir anne olarak tasvir etme çabasını görüyoruz. Sizce bu oynak karakterizasyon günümüz feminist mücadelesi için ne gibi anlamlar taşıyor?</strong></p>
<p><em>Katil Kadınlar</em>’da sadece cinayet işleyen kadınların somut davalarını, yani adli vakaları ele almakla yetinmemeye, özellikle de kültürel ürünlerin –yani romanların, gazete makalelerinin, şiirlerin, tiyatro oyunlarının, hatta filmlerin– şiddet eylemine, bir kadın tarafından işlenen cinayete nasıl tepki verdiğini incelemeye gayret ettim. Benim için buradaki asıl soru mahkemelerin suç işleyen kadınları nasıl cezalandırdığı değil –bir avukatın soracağı türden bir soruydu bu, ki ben de bir avukatım–, toplumun bu kültürel üretimler aracılığıyla onları nasıl cezalandırdığıydı.</p>
<p>Bu suçların toplumda böylesine bir huzursuzluk yaratması ve toplumun farklı iletişim araçları aracılığıyla failleri durup dinlenmeden “normalleştirmeye” çalışması benim için de afallatıcı, çünkü bu aynı zamanda kadınları ait oldukları yere iade etmeye çalışmanın bir yolu; kadınların yeri evdir, görevleri başkalarına bakım vermek ve susup oturmaktır. Bu yüzden, cezanın sadece mahkemelerde değil, bazen devrimci olarak gördüğümüz (ki ben bunun yanıltıcı bir görüş olduğunu düşünüyorum) kültürel ürünler ve vasıtalar aracılığıyla da kesilmesini ilginç buluyorum. İster edebi bir yapıt olsun ister kurgu-dışı, bir kitabın cezalandırma aracı olabileceğine inanıyorum ve bu kadınların başına gelen tam da budur. Corina Rojas hakkındaki sorunuza gelince, bence bu, toplumun suçlu kadınları iki kez cezalandırmak ve onları ait oldukları yere tekrar yerleştirmek için kültürel ürünler aracılığıyla ne kadar çaresizce ve kuvvetle tepki verebileceğinin çok net bir örneğidir.</p>
<p><strong>Öte yandan, sizin deyiminizle “erkeklerin kontrolden çıkmış kadın cinselliğine karşı duyduğu korkunun vücut bulmuş hali” olan María Carolina Geel vakası var. Geel’in işlediği suçun nedenini belirlemeye yönelik yorucu çaba (ve nihai başarısızlık), onun sonraki zamanlarda kaleme aldığı metinler dolayımıyla ateşlenen ahlaki panikle birleşerek bir süre kamuoyundaki söylemi domine etmiş görünüyor. Geel'in kendisinin bile gerekçelendirmeyi reddettiği bir eyleme neden bu kadar çaresiz, neredeyse takıntılı şekilde ‘rasyonel’ bir açıklama bulma ihtiyacı duyuldu sizce?</strong></p>
<p>Bir açıklama bulma konusundaki bu takıntılı ihtiyacın sadece rasyonel değil, aynı zamanda oldukça irrasyonel olduğuna inanıyorum; zira Geel’i belirli bir arketipe sığdıramamak ya da mevcut kalıplardan birine sokamamak, bir kadının böylesine yoğun şiddet içeren bir suçu işlemesinden daha da kabul edilemez bulunuyordu.</p>
<p>Bu yüzden onu deli olarak nitelemek zordu, toplum elbette bunu yapmaya çalıştı ama çok zeki bir kadın, başarılı bir yazardı ve kendine bir faillik alanı kazandırmaya çalışıyordu; herkesin ısrarla silmeye çalıştığı bir irade. Bu nedenle, Geel’in suçuna bir açıklama bulma ihtiyacı tatmin edilemedikçe daha da irrasyonelleşti ve onun bundan kaçabilmesi ya da her seferinde sessizliğin farklı bir yolunu bulabilmesi benim için en büyüleyici yanlardan biri; suçunu bugün hâlâ gizemli bir sessizlikle şifrelemiş olması, bu cinayet vakası bağlamında beni en çok etkileyen şeydir. Ancak bu özel vaka, aslında onlarca yıl boyunca bir “aşk cinayeti” olarak çerçevelendi. Halen tam olarak ne olup bittiğini bilmiyoruz oysa. Bu suça yeni bakış açısıyla bakmamı sağlayan, bu materyalleri ve arşivleri yeniden okumam oldu.</p>
<p><strong>İncelediğiniz dört vakada da, biraz önce değindiğiniz gibi, kadınlığı tanımlayıp düzenleyen kültüre ve cinsiyetin yazılı ve yazılı olmayan kurallarına dikkat kesildiğimizde, merhamet, şeytanlaştırma ve hatta affın patriyarka tarafından nasıl birer silaha dönüştürüldüğüne tanık oluyoruz. Toplumsal cinsiyet sözleşmesinin sınırları içinde kalan erkekler için ise tamamen farklı mekanizmalar işliyor. Bu ikilik, aynı suçu işleyen özgür vatandaşla köleye çok farklı cezalar öngören Roma hukukunu anımsatıyor bana.</strong></p>
<p>Kesinlikle katılıyorum. Cinsiyetle ilgili yazılı ve yazılı olmayan kurallar, suçun failinin cinsiyetine bağlı olarak birbirinden farklı cezalara ve tepkilere neden olageldi. Bence durum hâlâ da böyle.</p>
<p>Belirli ceza davalarının bir ülkenin mevcut durumunu yansıtan aynalar gibi davranması benim ilgimi çekiyor hâlâ. Toplumun, belirli tarihsel dönüm noktalarında, iç gerilimlerini dışa vurmanın bir yolu olarak belirli vakalara yöneldiğine inanıyorum. Bu anlarda, tek bir dava ya da şiddet eylemi özel bir trajedi olmaktan çıkıp kamusal bir katalizör haline geliyor; bu da toplumsal cinsiyet eşitliği, queer kimlik ya da kişisel özgürlüğün sınırları konusundaki tutumlarımızı toplu olarak yeniden gözden geçirmeye zorluyor bizi.</p>
<p>Bu bağlamda, Latin Amerika ve genel olarak dünyanın geri kalanında erkekler tarafından mükerrer şekilde işlenen ve 'kadın kırımı' (<em>femicide</em>) olarak adlandırdığımız suçlara dikkat kesildiğimde, sürekli aynı örüntüyle karşılaşıyorum: Bu failler ceza hukukunu ihlal ettikleri için cezalandırılsalar da, toplumsal cinsiyet normlarını ihlal ettikleri için bir yaptırıma maruz kalmıyorlar; zira bu suçlar bir bakıma erkekliği olumlu bir düzlemde teyit ediyor. Bu durum yalnızca sorunlu bir tablo çizmekle kalmıyor, aynı zamanda erkeklerin kadınlara karşı işlediği suçları normalleştiren, hatta erkeklik statüsünü pekiştiren bir zulüm pedagojisinin parçasına dönüşüyor. Bir kadının toplumsal cinsiyet normlarını ihlal eden bir suç işlemesi durumunda ise tam tersi bir tepkiyle karşılaşılıyor. Sanık kürsüsünde bir kadını değil, kadınlığı görüyoruz. Dolayısıyla verilen cezalar arasındaki uçurum şaşırtıcı değil.</p>
<p><strong>Hukuk mezunu olmanıza rağmen avukatlık yapma fikrine her zaman mesafeli durduğunuzu biliyorum. Hukuk dili genellikle soğuk, klinik ve duygulardan soyutlanmak için tasarlanmış bir jargon. Hukuk terminolojisinin rijitliğini ve insanlık durumunu kavramaktan uzak formülleri bir kenara bırakacak olursak, yıllardır zihninizde bu dört katil kadınla yaşadıktan sonra, kendi “adalet” tanımınızda herhangi bir değişim oldu mu?</strong></p>
<p>Şili ve benzeri ülkelerin şiddet dolu geçmişi, adalet meselesini benim için merkezi bir noktaya taşıyor. Kendi başına toplumun 'inşa edilme' biçimleri bile –ve bu deyimi kasıtlı olarak kullanıyorum– adaletin sadece mahkeme salonlarına hapsedilemeyecek kadar karmaşık bir süreç olduğunu kanıtlıyor. Edebiyatın doğrudan adalet dağıtmak gibi bir misyonu olduğunu söylemiyorum; ancak hukukun adalet sağlamakta yetersiz kaldığı anlarda, kültürel üretimlerin beklenmedik derecede şaşırtıcı ve kritik roller üstlendiğini düşünüyorum</p>
<p>Şili’de bu oldu; diktatörlüğün kurbanları için adaletle sonuçlanan dava sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı ve bu nedenle edebiyat, tanıklık etme, hesap sorma ve suçlamalarda bulunma rolünü üstlendi. Birçok anlamda adaletin –yozlaşmış adaletin– bıraktığı tüm boşlukları doldurmaya çalıştı. Dile dair bakışımın değiştiği ve hukuk diliyle edebiyatın dilini birbirinden farklı evrenler olarak gördüğüm doğru. İlki paradigmatik olarak iktidarın dilidir ve ikincisi, edebiyatın dili, kelimelerin gücünü savunmaya çalışır. Yine de bazen hukukun devrimci ve dönüştürücü, edebiyatın ise statükoyu koruyan, son derece muhafazakâr bir tutum sergileyebileceğine epey ikna olmuş durumdayım. Avukatlık pratiğimden kopup edebiyata sığınma sürecim edebiyata bakış açımı değiştirdi. Kelimelerin çok güçlü oldukları ve bazen en az bir mahkeme ilamı kadar cezalandırıcı ve sarsıcı olabileceği gerçeği karşısında eski naifliğimden eser yok.</p>
<p><strong>Şili acımasız bir diktatörlüğün boğucu pençesinde uzun yıllar geçirdi ve siz Şili’yi “sessizlik yemini” üzerine kurulmuş bir ülke olarak tanımladınız. Bu gözlem, Türkiye’nin tarihsel ve güncel deneyimleriyle de esaslı bir ortaklığa sahip. Gerçeği arayıp ortaya çıkarma yönündeki ahlaki gerekliliğin ötesinde, özellikle siyasi hareketler ve kadın hakları mücadelesinde bu sessizliği kırmanın somut, pratik faydaları olduğuna inanıyor musunuz?</strong></p>
<p>Şili tarihi ile Türkiye’nin geçmişi ve bugünü arasındaki paralelliklerin farkındayım, bu bağlamda sessizliği kırmanın muazzam pratik faydaları olduğuna inanıyorum çünkü olan bitenle ilgili gerçeği ortaya çıkarmaya ve adaleti sağlamaya çalışan her tanıklık yaşamda yeni bir iz bırakır, bir şeylerin değişebilmesinin en önemli yöntemlerinden biri de bu. Ve hiç bitmeyen bir hikâyedir söz konusu olan. Kısa süre önce İngiliz-Fransız avukat ve yazar Philippe Sands'in Şili ve Pinochet meselesi hakkında yazdığı bir kitabı okudum. O kitaptaki bazı ayrıntılı ifşaatlar o kadar acı vericiydi ki gerçek anlamda sarsıldım, bununla birlikte söz konusu kitabın Şili'de derin bir etki yaratabileceğini düşündüm.</p>
<p>Evet, bir sessizlik sözleşmesi var; hesaplaşmaktan kaçınmak için devamlı başka yöne bakmaya çalışmak gibi. Mümkün olan her anda bu sözleşmeyi ihlal etmenin hayati önem taşıdığına inanıyorum, ancak bu yolla henüz tam olarak başaramadığımız bir şeye, yani geçmişin tekrarlanmaması ve insan hakları ihlallerinin kategorik olarak kabul edilemez olduğu konusunda toplumsal bir konsensüs sağlanmasına zemin hazırlayabiliriz. Bunun yerine, şu anda tam tersine tanık oluyoruz: Pinochet’e ve mirasına hayranlık duyan ve diktatörlük döneminde işlenen suçlar nedeniyle hapsedilen az sayıdaki kişiyi serbest bırakmaya çalışan sağcı bir başkanımız var.</p>
<p>Bu sessizliği bozma çabası, aslında hiç bitmeyen, süreklilik arz eden bir uğraş. Bu mücadelede adaletin ödemesi gereken büyük bir borcu ve üstlenmesi gereken hayati bir sorumluluğu var; ancak edebiyat da unutturulmak istenen hikâyelere ışık tutarak bu süreçte kritik bir rol üstlenebilir. Edebiyatın tanıklığını çok önemsiyorum. Türkçeye de çevrilen ilk romanım <em>Kalan</em>’da<em> </em>(La resta), tam da bu sessizlik paktına odaklanıyor ve bugünü inşa etmede hatırlamanın ne denli vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğundan bahsediyorum.</p>
<p><strong><em>La Resta’dan bahsetmişken: Aynı zamanda başarılı bir romancısınız. Bu dört kadının hayatlarının kayıtlarını incelerken, onların yaşamlarını kurgu-dışı anlatının sınırları içinde tutmak yerine, kurgusal bir dünyaya aktarıp bir roman veya öykü aracılığıyla onlara edebi bir ses kazandırma dürtüsüne karşı koyduğunuz oldu mu?</em></strong></p>
<p>İltifatın için teşekkür ederim. Benim için kurgu ve kurgu-dışı arasında o kadar keskin ayrımlar yok aslında. <em>Katil Kadınlar</em>, evet, kurgu-dışı bir kitap; özellikle de benim için çok acil olan belirli konular üzerinde belirli fikirleri tartışmaya ve derinlemesine düşünmeye çalıştığım bir deneme. Ama aynı zamanda karşı koyamadığım bir kurmaca yazma dürtüsü de var. Özellikle dördüncü vakada, işverenlerinin oğullarını ve kızlarını öldüren María Teresa Alfaro vakasında bu eğilimim alenileşiyor; bu vakada kitap bir nevi kurgu ile –deyim yerindeyse– ‘kirlenmiş’ durumda, çünkü kurgu yazma dürtüsüne karşı kendimi sansürleyemedim.</p>
<p>Ama o vakada benim için ilginç olan şey, anlatıya kurgu karıştırmaya beni iten şey, yazma eyleminin kendisinden kaynaklanan bir istek, arzu ve dürtü değildi, kurmacanın benim için bir düşünme biçimi olmasıydı, María’yı anlama çabamı tetiklemesiydi. María’nın işlediği cinayetleri ele almaya çabalayan hiçbir kültürel üretim olmamıştı o güne değin. Çocuklara karşı işlenmiş bir dizi çok şiddetli suçun ardından hiçbir romancı, senarist, tiyatro yazarı, denemeci, bir kişi bile, 50 yıl boyunca o olayı hatırlamadı ya da kültürel bir bakış açısıyla bir şey inşa etmeye çalışmadı.</p>
<p>O kitapta yer alan kısa öykü, çok temel ve tetikleyici bir sorudan doğdu: Böyle bir suçun içinde anlaşılabilir herhangi bir öğe var mı? Bu sessizliğin neden elli yıl sürdüğünü ve neden ancak şimdi kurgu yoluyla ona ses vermemin mümkün hale geldiğini sorgularken buldum kendimi. Benim için, kurgu-dışı eserlerin temelini oluşturan politik ve felsefi sorular, yaratıcı yazımı harekete geçiren sorulardan farklı değil. Sonuçta, o kısa öykü bir sonraki romanım <em>Temiz</em>’in (Limpia) doğuşuna yol açtı. Kökeni kurgu-dışı bir projede yatmasına rağmen, o zamandan beri birçok dile çevrilmiş bir anlatıya dönüştü.</p>
<p><strong>Marjinalleştirilmiş veya yok sayılmış olanların seslerini yeniden duyurmak ve yükseltmek, hikâyelerini kamusal alana geri döndürmek için sizin yolunuzdan gitmek isteyen kadınlar ve queer bireyler için, hikâye anlatımı ve hatırlamayla ilintili hangi tuzaklardan kaçınmayı tavsiye edersiniz?</strong></p>
<p>Bu benim de aklımı hep kurcalayan bir soru. Bu konuları düşünürken kaleme aldığım denemelerden oluşan bir kitap yayınladım yakınlarda, <em>Las otras</em> (Ötekiler). Kitapta dilin bizi oluşturup oluşturmadığı ve dilin neden bazen yaralayıcı olduğu sorusunu ele alan ya da bu sorunun peşinden giden birkaç deneme var. Kimi zaman, daha doğrusu neredeyse her zaman, insanları ve dünyayı sadece gözlerimizle değil, kelimelerle de deneyimliyoruz. Bu yüzden, naçizane, kadınlara ve queerlere, norm olarak kabul edilmeyen bir hayatı tecrübe eden herkese, her zaman farklı yaşam biçimlerine kapı açabilecek kelimeleri aramaya devam etmelerini tavsiye ederim. O kelimelerin ve dillerin dahilinde bizi bekleyen topluluklarla karşılaşacağız; şu anda yaşadığımızdan farklı bir gelecek ve farklı bir şimdiki zaman inşa etmeye çalıştığımız bu zor ama çok ödüllendirici yolda aslında yalnız değiliz. Bu yüzden, kendime ve başkalarına tavsiyem, yazmaya devam etmek, okumaya devam etmek, gündemin baş döndürücü hızına ara vermek, başkalarıyla birlikte olmanın alternatif yollarını inşa etmek için acıya ve şefkate açık kalmaktır.</p>
<p><strong>Son olarak, Türkiye’deki okurlarınıza ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Türkiye’deki okurlara, kendi ülkelerini, kendi bugünlerini benim ülkemin ve bugünümün perspektifinden okumaya çalıştıkları için teşekkür etmek istiyorum; bu anlamda, benim gördüklerimi kendi gözlerinizle tamamladığınız için size müteşekkirim. Ayrıca, bazen çok uzakmışız gibi görünsek de aslında hiç de öyle olmadığımızı biraz daha iyi anlamamı sağladığınız için teşekkür ederim. Son olarak ifade edebilirim ki okumak çağımızda bir direniş biçimidir ve direniş, tek başımıza kalsak bile, asla tek başımıza gerçekleştirdiğimiz bir eylem değildir. Hepinize kucak dolusu sevgiler.</p>
<p>(MG/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[bianet çalışanları Kürt Dili Gününü Kürtçe şarkılarla kutluyor]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bianet-calisanlari-kurt-dili-gununu-kurtce-sarkilarla-kutluyor-319675</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/bianet-calisanlari-kurt-dili-gununu-kurtce-sarkilarla-kutluyor.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bianet-calisanlari-kurt-dili-gununu-kurtce-sarkilarla-kutluyor-319675</guid><description><![CDATA[Her yıl 15 Mayıs, Kürt Dili Günü olarak anılır ve dünyanın dört bir yanında yaşayan Kürtler tarafından edebiyatla, müzikle ve kültürel etkinliklerle kutlanıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bundan tam 94 yıl önce, Mehmed Celadet Ali Bedir Khan’ın Şam’da yaktığı “Hawar” meşalesi, bugün hâlâ bir halkın sesi, hafızası ve varoluşunun en güçlü simgelerinden biri olarak yanmaya devam ediyor.</p>
<p>15 Mayıs 1932’de Latin alfabesiyle yayın hayatına başlayan Hawar Dergisi, Kürt dili ve edebiyatı tarihinde bir dönüm noktası oldu ve Kürt Latin alfabesinin ilk kez sistemli biçimde şekillendiği bu dergi, dilin yolunu açan bir başlangıç oldu. </p>
<p>Her yıl 15 Mayıs, Kürt Dili Günü olarak anılır ve dünyanın dört bir yanında yaşayan Kürtler tarafından edebiyatla, müzikle ve kültürel etkinliklerle kutlanıyor.</p>
<p>2006 yılından bu yana daha geniş bir şekilde sahiplenilen bu gün, Kürtçenin yaşatılması, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için güçlü bir bilinç ve dayanışma alanına dönüştü. </p>
<p>Kürt dili sadece bir iletişim aracı değil; bir hafıza, bir kimlik ve bir direniştir. Bu yüzden 15 Mayıs, bir tarihten çok daha fazlasıdır—dilin yeniden hatırlandığı, yaşatıldığı ve geleceğe taşındığı bir gün.</p>
<p>Biz de Kürt Dili Günü’nü Kürtçe ezgilerin kalbimizde yükselen sesiyle kutluyoruz…</p>
<p><strong>İlk şarkı Tuğçe Yılmaz’dan</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/QMfct_-MajY?si=CY2Vu1pS5jicli7W" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>İkinci şarkımız Nalin Öztekin'den </strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/In86EnFRjco?si=XOT5pAdDTP-Oqmyn" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Üçüncü şarkmız Murat İnceoğlu'ndan</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/XMYPjyUwtnI?si=gq3LWIXnmJlxYql7" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Dördüncü şarkımız Vecih Cuzdan'dan</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/sqE179ov9c4?si=uG4WO9Ds4cf6Eg6X" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Beşinci şarkımız Elanur Birinci'den</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/lz7-qbETsT4?si=F5Hg4erVcUfSKz8h" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Ve Hikmet Adal'dan </strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/LxT87S5nscU?si=TW4A4EkZe77UATU6" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Haftanın biamag editörü Evrim Kepenek'ten</strong> </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/xQ1rSaBov38?si=8QZZU4Ov_OWVDkoP" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Kürtçe editörümüz Aren Yıldırım'dan</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/wQ25bb6Yni4?si=OAPy14BckWyTbmfP" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İçinize siniyor mu?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/icinize-siniyor-mu-319659</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/icinize-siniyor-mu.webp'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/icinize-siniyor-mu-319659</guid><description><![CDATA[Hesap sormak tam da burada anlam kazanır. Hesap sormak bağırmak, linç etmek ya da intikam almak değildir. Hesap sormak, en yalın haliyle, “Yaptığının farkındayım ve bunu onaylamıyorum” diyebilme cesaretidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazının muradı, rahatsız edici bir soruyu yüksek sesle sormak: İnsan, tanık olduğu şeyler karşısında nasıl bu kadar sessizleşebiliyor? Nasıl oluyor da başkasının acısı, yoksulluğu, aşağılanması ya da yok oluşu bir süre sonra gündelik hayatın sıradan dekoruna dönüşebiliyor?</p>
<p>İnsanın dünyayı nasıl bildiğine bakalım. Çünkü insanın bu dünyadaki serüveni, bir bakıma bilme biçimlerinin de tarihidir. Epistemoloji dediğimiz o devasa külliyat, yalnızca dış dünyayı nasıl kavradığımızın değil, kendimizi nasıl eksilttiğimizin de kaydı gibidir. Sahi, biz dünyayı gerçekten nasıl biliyoruz? Akılla, duyularla, deneyimle yoksa akıl ile duyuların ötesine geçen o kadim anlama yolumuz sezgiyle mi?</p>
<p>Modern dünya genellikle ölçülebilir olanı referans alır. Veriyle konuşmayı, sayıyla düşünmeyi, kanıtla ilerlemeyi haklı olarak önemser. Fakat insanın bilme biçimlerini yalnızca bunlara indirgediğimizde başka şeyleri kaybederiz: iç sıkışmasını, vicdanı, sezgiyi, sızıyı. Oysa insan kimi zaman bir şeyin yanlış olduğunu veriyle değil, doğrudan doğruya içinin daralmasıyla anlar. Bir bakış, bir suskunluk; annenin derinden gelen hüznünün yüzünde oluşturduğu çizgi; çocuğun gözlerinin büyümesinde somutlaşan korku; işçinin, emeğiyle aldığı ücret arasındaki asimetrinin yarattığı anlamsızlık yorgunluğu bize bir hakikati gösterir. Bu, her zaman kavrama dönüşmez ama insanın derinlerinde hissettiği hakikatin sezgisel bilgisidir.</p>
<p>Anaksagoras’ın “nous” kavramı tam da burada yolumuzu aydınlatabilir. Nous, evrenin düzenleyici ilkesi olarak aklı yüceltirken aynı zamanda insanın görünenin ötesine geçebilme, hakikati kavrayabilme yetisini de imler. Bugün “aklın sezginin kavrayışının ötesine geçen ürünü” olan “noesis” dediğimiz o bütüncül kavrayıştan ne kadar uzağız?  Sezgiyi teolojinin ya da ezoterizmin loş koridorlarına terk edip yalnızca disipline edilmiş, hesap yapan, sınıflandıran ve yöneten bir zihne itibar ettiğimizden beri hayatı da eksiltiyor olabilir miyiz?</p>
<p>Aklın kendisi üzerine düşünmek bile bunu gösterir. Arapça kökenli “akıl”, devenin çölde karşılaşacağı engelleri, bağı ve tutmayı imler. Batı dillerindeki “reason” neden-sonuç ilişkisine, gerekçeye, açıklamaya dayanır. Türkçedeki “us” ise sağduyuya, ölçülülüğe ve bir tür içsel dengeye kapı aralar. Ne var ki bugün akıl dediğimiz şey çoğu zaman bu zengin çağrışımlardan koparak yalnızca hesaplayan, çıkaran, optimize eden bir mekanizmaya dönüşüyor. Sorun aklın kendisi değil; aklın canlılığı, sezgiyi ve vicdanı dışarıda bırakan araçsal bir forma indirgenmesidir. Böyle bir akıl, canlılığın o ayrıkotu kadar inatçı ve arzu dolu doğasını denklemin dışına itmeye çalışır.</p>
<h3>Berfo Ana</h3>
<p>İnsan; arzuları, korkuları, merakı, sezgileri, başkasıyla bağ kurabilme olanakları ile dünyaya gelir. Her canlı ayrıkotudur. Canlı olan şey yolunu bulur; bastırılsa da, üzerine beton da atılsa, hiç bakım verilmese de doğanın döngüsüne uygun biçimde her seferinde yeniden çıkar. Fakat çağımız insanı, canlılığını büyütmek yerine çoğu zaman onu bastırmayı öğreniyor. Modernleştikçe, teknolojiyi geliştirdikçe ilerlediğimizi, zenginleştiğimizi sanırken canlılıktan gelen en temel hayati duyularımız zayıflıyor. Başarı, statü, performans, hız ve rekabet; insanın hissetme kapasitesini aşındırıyor. Daha çok bilen ama daha az hisseden bir varlığa dönüşüyoruz. Belki de bugün en büyük krizlerden biri, rahatsız olabilme kapasitemizin aşınmasıdır.</p>
<p>Galatasaray Meydanı’nda yıllarca çocuklarının kemiklerini arayan Cumartesi Anneleri’ni düşünelim. Berfo Ana’yı hatırlayalım.</p>
<p>Devletin en üst makamları söz vermesine karşın Berfo Ana, Cemal’inin kemiklerine sarılamadan göçüp gitti bu dünyadan. Burada mesele politikayı aşıyor. Bir annenin yas hakkından söz ediyoruz.</p>
<p>Bir annenin evladının kemiklerine sarılma ihtiyacından. İnsanlığın sınandığı yer tam da burasıdır. Bir annenin sızısını duymadan nasıl insan kalabiliriz? Nasıl hâlâ canlı olduğumuzu iddia edebiliriz? Canlılığın sorumluluğunu almayan aklın, ortalama bir hesap makinesinden ya da olup biteni kayıt altına alan kameradan farkı nedir?</p>
<h3>Partizan ilişkiler</h3>
<p>Rakamlar bağırıyor: Dünyada ve özellikle Türkiye’de servetin belirli ellerde toplanması her geçen gün daha görünür hale <a href="https://t24.com.tr/ekonomi/ultra-zenginler-kulubu-buyuyor-turkiyede-30-milyon-dolar-uzeri-serveti-olanlarin-sayisi-son-bes-yilda-iki-kat-artti,1319972?_t=1778831893307" target="_blank" rel="noopener">geliyor</a>.</p>
<p>Yoksulluk sınırının 100 bin TL’yi aştığı, açlık sınırının ise iki asgari ücrete dayandığı bir iklimde; bir işçinin aylık emeği, tek bir akşam yemeği hesabına sığabiliyor. İşverenin, çalışanına bir ay boyunca reva gördüğü ücreti bir gecede harcarken yediği lokmanın boğazına düğümlenmemesi, bir başarı hikâyesi değil, insanlığın tel tel dökülüşüdür. Ekranlarda katledilen çocukların <a href="https://bianet.org/haber/iranda-minab-okul-saldirisinda-olen-cocuklar-icin-cenaze-toreni-317302" target="_blank" rel="noopener">haberi</a> ile bu şatafatlı sofraların görüntüsü saniyeler içinde yer değiştirirken, bu yıkımın failleri başka yerlerde madalyalar ve sahte gülümsemelerle onurlandırılmaya devam ediyor. Tüm bu olup bitenlerin ortasında hayat “olağan” akışıyla sürse de sormak sorumluluğumuzdur: Tanığı olduğumuz bu tablo gerçekten içimize siniyor mu?</p>
<p>Aynı soruyu, daha yüksek sesle, hakkı olmadığı halde nepotik veya partizan ilişkilerle kadro alanlara, kamu kaynaklarını kendi çevresine aktaranlara, ihaleleri ortak yaşamın imkânı değil kişisel servet biriktirme aracı olarak görenlere, kamu arazilerini çeteleşmiş ilişkilerle talan edenlere, usulsüzlüklerle servetine servet katanlara da sorabiliriz: Yaptığınızın farkında değil misiniz? Peki biz yani Hayat farkında değil mi? Gerçekten içinize siniyor mu?</p>
<p>Burada mesele hukuksuzluğu aşar; insanın kendi eylemiyle kurduğu etik ilişkiyi de sarsar: kişi, eylemiyle araçlaşarak nesneleşir, yüzünü kaybeder. Haksızlığa tanık olup susmak başka, o haksızlığın doğrudan öznesi olmak bambaşka bir şeydir.</p>
<p>Tanık olanın vicdanı kireçlenir; fail olanın ise kendini aklama mekanizması çalışmaya başlar. “Herkes yapıyor”, “sistem böyle”, “ben yapmasam başkası yapacak” gibi cümleler, insanın kendisine söylediği en kullanışlı yalanlardır. Ama soru hâlâ yerinde, hiçbir yere kıpırdamadan orada öylece durur: Başkasının hakkı, emeği, toprağı, geleceği üzerinden kurulan bir hayat gerçekten insanın içine sinebilir mi?</p>
<p>Yunan mitolojisinde Orestes’in peşini bırakmayan Erinysleri hatırlayalım. Erinysler, yalnızca bir suçun ardından gelen öç tanrıçaları ya da cadıları değildir; evrendeki düzenin, doğa yasalarının ve bozulmuş adaletin bekçileri olarak tanrı ya da insan ayırt etmeksizin hak sınırını aşanın peşine düşerler. Orestes annesini öldürdükten sonra yalnızca dışsal bir cezayla değil, içsel bir takiple de karşı karşıya kalır. Erinysler bu anlamda insanın işlediği suçun, döktüğü kanın, bozduğu adaletin ve kirlettiği dünyanın içinde yankılanan sestir.</p>
<p>Hukuki dosya kapanabilir, tanıklar susabilir, kayıtlar silinebilir, alkışlar yükselebilir; ama insanın kendi eylemiyle kurduğu etik ilişki kolay kolay kapanmaz. Kriminolojide kimi faillerin yıllar sonra çoktan kapanmış dosyalarda itirafa yönelmesi hak ve adalet duygusunun tümüyle susturulamadığını gösteren bir işaret olarak yorumlanabilir. İnsan, içine sinmeyen bir şeyi yediğinde nasıl kusarsa, ruhunu kirleten haksızlık da bir yerden sızar. Bastırılır, gerekçelendirilir, “herkes yapıyor”, “sistem böyle” denir; ama soru Erinyslerin amansız takibi gibi orada durur: Gerçekten içinize siniyor mu?</p>
<p>Tanıklık, bizi sorumluluğa çağırır. İngilizcedeki “responsibility” sözcüğünü ikiye ayırarak düşünelim: response ve ability. Yanıt ve yeti. Sorumluluk, en yalın haliyle, yanıt verebilme kapasitesidir. Latince “respondere” de yanıt vermek, karşılık vermek anlamına gelir. O halde sorumluluk, tanık olduğumuz şey karşısında yanıt verebilme yetimizi kaybetmemektir.</p>
<p>Peki bizim bu yetimize ne oldu, kireçlendi mi? Sürekli maruz kaldığımız görüntüler, haberler, krizler, cinayetler, yoksulluklar ve felaketler karşısında içimiz neden artık eskisi kadar sarsılmıyor? İnsan nasıl olur da çocukların ölümüne, annelerin yasına, işçilerin yoksulluğuna, hukukun askıya alınmasına, hayatların çalınmasına, aşağılanmaya ve eşitsizliğe bu kadar alışabilir? Belki de mesele tam olarak budur: İnsan yalnızca zulüm üretmez; zulme alışır da.</p>
<p>Sahi, birileri çocukların ölümüne alkış tutarken, rejimlerle insanları ayırma yetisinden yoksunlaştığında, acının tarafını değil kimliklerin tarafını tuttuğunda, hâlâ düşünebilen varlıklar olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz? Tanıklıklarımız bizden yanıt beklerken, genellikle suskunluğun, taraf olmanın ya da konforumuzun güvenli kıyısına çekilmemizi nasıl açıklayabiliriz?</p>
<p>Bu soru yalnızca haksızlığın faillerine değil; izleyen, susan, alışan, yorulan, korkan, bazen kendi konforuna çekilen hepimize yöneliktir. Çünkü insanlık tarihi kuşkusuz haksızlıklarla dolu. Ama aynı zamanda vicdanın, dayanışmanın ve hakikat arayışının da tarihidir. Bu yüzden bugün asıl mesele yalnızca neye karşı olduğumuz değil; neyi referans aldığımızdır.</p>
<p>Arşimet’in söylediği gibi: “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım.” Peki bizim dayanak noktamız ne? Başarı, kariyer, görünürlük, güç, borsa endeksleri ya da hadsizce övündüğümüz unvanlar, projeler, mülkler, hesaplar, statüler olabilir mi? Bunların üzerine hayat inşa edebilir miyiz? Hadi dürüst olalım. Hayatlarımızı üzerine kurduğumuz şeylerin hangisi gerçekten insanı ayakta tutabilecek kadar sahici?</p>
<p>“Hakikat özgürleştirir” denir. Önce hakikati perdesizce görelim. İnsanın iyileşmesinin yolu, hastalığını inkâr etmesinden değil; onunla yüzleşmesinden geçer. İsa Peygamber’e atfedilen “İlaç, hastalığın olduğu yerdedir” sözünü hatırlayabiliriz. Bizim hastalığımız belki de hak ve adaleti yalnızca hukuki birer terim sanmamızda. Oysa hak ve adalet, birer değer olmak yanında duygudur da. Kaynağı canlılık olan insiyaki ihtiyaçlardır. Susuzluk, açlık, sevilme ve güven ihtiyacı gibi yaşamsaldırlar.</p>
<p>Bir çocuğun ağlamasına kayıtsız kalamamak, annenin yasını hissedebilmek, bir başkasının aşağılanması karşısında içimizin sıkışması… Bunlar ideolojik refleksler değil; insan olmanın en temel belirtileridir. Bunlar kaybolduğunda geriye yalnızca akıllı, hesap yapan, kendini güvenceye almaya çalışan ama giderek maneviyat dünyası çoraklaşan ruhsuz bir varlık kalır.</p>
<p>Şimdi dürüstçe soralım: Memnun musunuz? Tüm bu denklem, tanıklıklar, dilsizlik gerçekten içinize siniyor mu?</p>
<p>Bu soruyu sorup ortada öylece bırakamayız. Çünkü insan yalnızca rahatsız olmakla kalmayıp rahatsızlığını yanıt vermeye tercüme ederek dönüştürebilen bir varlıktır. İçimize sinmeyen şey karşısında ne yapacağız? Asıl soru belki de budur.</p>
<h3>Hesap sorma cesareti</h3>
<p>Burada örgütlenme bir ilaç olarak belirir. Örgütlenme, yalnızca parti, dernek ya da kurum çatısı altında bir araya gelmek değildir. Örgütlenme, insanın kendi rahatsızlığını başkalarının rahatsızlığıyla buluşturabilmesidir. Tek başına hissedilen sızı çoğu zaman içe çöker; birlikte hissedilen acı ise dile, talebe, hatırlamaya ve nihayetinde eyleme dönüşür. Çünkü tanıklık yalnızca iç dünyamızda yankılanan bir duygu olarak kaldığında zamanla kireçlenir. Ama başkalarıyla paylaşıldığında sorumluluğa dönüşür.</p>
<p>Hesap sormak tam da burada anlam kazanır. Hesap sormak bağırmak, linç etmek ya da intikam almak değildir. Hesap sormak, en yalın haliyle, “Yaptığının farkındayım ve bunu onaylamıyorum” diyebilme <a href="https://aposto.com/s/hesap-sormanin-etik-ve-politik-anlami-bir-hayat-ne-zaman" target="_blank" rel="noopener">cesaretidir</a>. Bu cümle, insanın kendisini ciddiye almasının başlangıcıdır. Çünkü haksızlık karşısında susmak, olup biteni kabullenmeye indirgenemez; aynı zamanda kendi özsaygımızdan da yavaş yavaş vazgeçmektir.</p>
<p>Bu nedenle “yapacak bir şey yok”, “kabullenmek dışında çare yok”, “kader işte”, “böyle gelmiş böyle gider” gibi ifadeler çoğu zaman gerçekçilik değil; insanın kendi yanıt verme kapasitesinden kaçmak için sığındığı kötü bir inançtır. Elbette her şeyi tek başımıza değiştiremeyiz. Sorunlar nasıl kolektif bilincin ürünü ise çözümleri de öyle. Bir şeyi tek başımıza değiştiremiyor oluşumuz, o şeye yanıt veremeyeceğimiz anlamına gelmez.</p>
<p>İnsan sonsuz cevap verme kapasitesine sahip etik bir varlıktır. Bir şeye tanıklık eder, onu adlandırır, başkasına anlatır, hatırlar, kayıt altına alır, bir araya gelir, talep eder, itiraz eder, dayanışır, sorar, tekrar sorar, tekrar tekrar sorar. Bütün bunlar minik adımlar, hatta sıklıkla ihmal edilebilir tepkiler olarak görülür ama hayatın etik dokusu tam da bu küçük yanıtlarla örülür.</p>
<p>Belki de bugün en büyük tehlike çaresizlik değil; hislerimizin kireçlenmesidir. İnsan, acıya alıştığında değil; acıya alıştığını fark etmediğinde kaybolur. İçine sinmeyen şeyleri normal saymaya başladığında yalnızca politik değil, yaşamsal bir eşiği de geçer.</p>
<p>O halde mesele, içimize sinmeyen hayatı yalnızca teşhis etmek değil; ona yanıt verecek bağlar kurmaktır. Kendimize, birbirimize ve kuşkusuz hayata karşı sorumluluğumuz burada başlar. Rahatsızlığımızı içimizde taşıdığımız bir yük olmaktan çıkarıp ortak dile, hafızaya ve iradeye dönüştürebildiğimiz yerde insan olma olanağımızı gerçeklemiş oluruz.</p>
<p>Gelin, yalnızca düşünerek değil, hissederek de hareket edelim. Çünkü ilaç, tam da sızının olduğu yerdedir. Belki de bugün yeniden öğrenmemiz gereken şey tam olarak budur: Rahatsız olabilmek, rahatsız olmakla kalmayıp içimize sinmeyen her ne ise bunu birlikte cevap verebilme gücüne dönüştürmek.</p>
<p>(MVB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kendine acımanın konforu]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kendine-acimanin-konforu-319647</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/kendine-acimanin-konforu.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kendine-acimanin-konforu-319647</guid><description><![CDATA[Mağdur hissetmeme çabası mühim. Mağduriyetin yarattığı konforun peşine düşmemek önemli. Yaşanan mağduriyet hissinin en büyük çıktısı olan “başkalarına körlük” tehlikesine direnmek lazım. Çabası bile yeterli.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ankara’nın Magirus dolmuşları meşhurdur. Dünya kadar insan Güvenpark’tan kalkan, handiyse bütün Ankara’ya hizmet veren bu dolmuşlarda her gün dünya kadar yol yapar.</p>
<p>Tefekkür etmek için, ibret etmek için ve dahi dünyanın başka bir sürü önemli duygusu için bu dolmuşların hayatımdaki önemi büyüktür. Nasıl anlatsam, hayata dair nice sorunumu bir Magirus dolmuşta bir güzergâh zamanı içinde çözdüğüm olmuştur.</p>
<p>Cep telefonları çıktığından bu yana maşallah hepsi birer ankesörlü telefon kulübesine dönüştüğünden dolmuşta sağda solda konuşulanlara kulak misafiri oluyor insan.  Mecbursun annem, istemesen de dinleyeceksin zaten!</p>
<p>Birkaç gün önce dolmuşla Kızılay’a inerken son zamanlarda mağduriyet ifadelerine çokça denk geldiğimi fark ettim. Herkes telefonun ucundaki herkese üç aşağı beş yukarı kendisinin ne kadar şahane bir insan olduğunu ama hep başkaları tarafından mağdur edildiğini anlatıyor.</p>
<p>Dolmuşa bile gerek yok aslında, “İyi niyetimi hep suistimal ettiler” veya “Hep beni yarı yolda bıraktılar” gibi cümleleri eminim siz de sıklıkla duyuyorsunuzdur. Yeni yıl kararlarım içinde bulunan “Kimileri için anlamsız mağduriyetler çöplüğü olma hâlinden uzaklaş” maddesi gereğince izninizle şuracıkta konu hakkında iki çift laf etmek isterim.  </p>
<p>Geçenlerde sosyal medyada bir deney videosuna denk geldim. Deneyin içeriği aşağı yukarı şöyle bir şey idi; deneye katılan insanlara bir iş görüşmesine gönderilecekleri söylenip bu görüşmeye gitmeden önce yüzlerine yara, leke vb. genel görünümlerini olumsuz yönde değiştiren bir makyaj yapılacağı bilgisi veriliyor. Sonra plastik bir makyaj yapılıyor; kimi zaman irice bir sivilce, bir ameliyat izi, farklı renkte bir ben vb. gibi şeyler. Makyaj yapıldıktan sonra katılımcılara yüzleri gösteriliyor. Sonra, ayna kaldırılıyor, son rötuşların yapılacağı söyleniyor ve o makyaj yüzlerinden belli etmeden siliniyor. Kısacası, deneye katılan kişiler iş görüşmesine yüzlerinde yara izi olduğunu düşünerek giriyor, oysa yüzlerinde herhangi bir leke/yara/iz yok.</p>
<p>Katılımcılara deneyin amacının yüzünde yara izi olan kişilerin ayrımcılığa uğrayıp uğramadığının araştırılması olduğu belirtiliyor. İş görüşmesi sonrasında hemen başka bir odaya alınıp görünümleri nedeniyle herhangi bir ayrımcılığa uğrayıp uğramadıkları soruluyor. Deneye katılanların önemli bir kısmı görünümleri nedeniyle ayrımcılığa uğradıklarını, hatta bazıları iş görüşmesi sırasında yüzlerindeki lekeye/bene/yaraya referanslar verildiğini ifade ediyor. Haksızlığa uğradıklarını düşünenlerin sayısı oldukça fazla.</p>
<p>Önce Magirus dolmuş külliyatı, ardından “doğrulama yanlılığı” meselesini örnekleyen video ile karşılaşınca “mağduriyet konforu” hakkında düşünmeye başladım (İlk düşünmeye başladığımda muhtemelen yine dolmuştaydım).</p>
<p>Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “mağdur<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a>” sözcüğü için “haksızlığa uğramış (kimse), kıygın” karşılığı var. Oxford Sözlüğü’nde ise “mağdur” sözcüğünü aradığımızda karşımıza şu tanım çıkıyor; bir suç, hastalık, kaza vb. nedenle saldırıya uğramış, yaralanmış veya ölmüş kişi.</p>
<p>Şimdi kalkıp kim mağdur kim değil tartışmasına girmeyeceğim elbette. Bu tartışma hem ilgimi çekmez hem de boyumu aşar. Mağduriyet hakkında önümüzde yüzlerce kategori belirse de ben tercihimi en baştan “mağduriyet konforu” olarak sabitlemek isterim.</p>
<p>Son önemli hatırlatma ise şu; mağduriyet derken insanın yaşam kalitesini doğrudan etkileyen ciddi fiziksel, duygusal, ekonomik, toplumsal sorunları bu yazının dışında bırakma niyetimi baştan ifade etmek isterim. Evine ekmek götüremeyen insanın, fiziksel özellikleri nedeniyle arkadaşları tarafından zorbalanan gencin, ekonomik özgürlüğü olmadığı içinde evdeki eziyete katlanan kadının mağduriyeti gibi ağır mağduriyetler konumuz dışı, net!</p>
<p>Mağduriyet insanlara konfor sunar mı? Retorik bir soruydu ama madem kendim sordum kendim yanıtlayayım. Kendimi yanıtsız bırakmak istemem! Sunar annem! Bir kere, mağdur olunca başkalarını suçlamak çok kolaylaşır. Kötü duygular, kötü kararlar, hatta kötü ilişkiler için sorumluluk almanız gerekmez artık. Sizi hayal kırıklığına uğratmasalardı veya sizi yarı yolda bırakmasalardı daha güzel bir hayatınız olabilirdi. İyi kararları siz zaten almıştınız, başkaları sadece “kötü kararlar” alıyordu.</p>
<p>Bu açıdan bakınca mağduriyet sadece konforlu değil aynı zamanda hoş bir şey. Kendi hayatımızın sorumluluğundan uzaklaşabilir, hep dümende olmanın yoruculuğundan kendimizi sakınabilir, kısaca kendi memnuniyetsizliğimiz içinde mışıl mışıl uyuklayacak çok mutlu-mesut bir köşe bulabiliriz.</p>
<p>Mağduriyetle birlikte gelen başka yancı rahatlıklar da var. Konfor alanınızda kalmak garip bir “özel olma halini” getirir. Sizin sorunlarınız en büyük, yükleriniz en ağır. Mutlu olamama için harika bahaneleriniz var; sürekli haksızlığa uğruyor, sürekli size kurulan tuzaklara takılıyorsunuz. Size yardım edilmesi gerekiyor, hep elinizden tutulması gerekiyor. Mağduriyet ülkesinin merkezinde kontrol artık sizde değil, tabi ki dışarıda. Siz çaresiz, masum ve suçsuz olansınız. Dünya size borçlu!</p>
<p>Zaten mağdur olunca bu pratik içinde bir süre sonra hayatınızda olup biten ne varsa onun olumlu yönlerini de göremez hale gelirsiniz. Sırf bu nedenle bile olsa, etrafınızdaki en masum kişi siz olursunuz. Başlı başına konfor değil de ne bu şimdi!</p>
<p>Dışsal nedenlerle ve/veya sadece başkalarının eylemleri nedeniyle kurban gibi hissetmenin böyle güzel bir tarafı var yani. Ama uyarmalıyım, mağduriyet piyasası hareketli, mevcut pozisyonu ısrarla korumak lazım. Mağduriyet konforunun devam etmesi için, mağduriyetin diğerleri tarafından tanınması ve onaylanması lazım. Piyasalar dalgalı olunca geçmişteki mağduriyetler giderilse dahi anlamlı zaman aralıklarıyla geçmişe (ve geçmişin mağduriyetlerine) referans verilmesi lazım.</p>
<p>Ortada bir mağduriyet kalmasa bile başkalarının mağduriyeti sizinkinin önüne geçmesin diye kendi mağduriyetinde ısrar ettiğin kadar onların mağduriyetinin önemsiz ya da ikincil olduğunda da ısrar etmek lazım. Mağduriyetteki konforun sıcaklığını terk etmek zor. Bir mağduriyet kolay korunmuyor Ey Romalılar!</p>
<p>Takdir edersiniz ki mağdur olma hissi hem insanın kendine acımasını hem de diğerlerine acımamasını kolaylaştıran bir his. Ayrıca takdir edersiniz ki kendinizi değil başkalarını suçlamak daha kolay.</p>
<p>Herkesin olduğu kadar benim de “profesyonel mağdur” arkadaşlarım var. Çevresini ve hayatını “mağduriyet izi” için sürekli tarayan ve bunu bulduğunu düşündüğünde ona can simidi gibi sarılan insanlar tanıyorum.</p>
<p>İş arkadaşlarının ona haksızlık ettiğini her fırsatta dile getiren; tüm iyi niyetine rağmen insanların onu hayal kırıklığına uğrattıklarını söyleyen; eşinin ona asla anlayışlı davranmadığından şikâyet eden; süpermarket kasiyerlerinin suratsızlığından; gittiği doktorun ilgisizliğinden, akrabalarının bencilliğinden, handiyse kendi hariç tüm insanların kabalığından yakınan insanlardan söz ediyorum. Bu kötü, kaba dünyada tek nazik, tek sağduyulu insanın kendisi olduğunu düşünen insanlardan söz ediyorum. Bu türden mağduriyetlerden çıkardığı zaferler ile ömür boyu beslenen insanlar var diyorum.</p>
<p>Gereksiz/anlamsız dramadan kopmak çoğu zaman zor olsa bile imkânsız değil. Kendine bir şans verirsen mağdur olmanın ya da olmamanın anahtarının kendinde olduğunu görebilirsin gibi geliyor bana. Mağduriyetten sıyrılmaya çalışırsan belki daha mutlu olmazsın ama daha tatminkâr bir hayat süreceğine bahse girerim diyorum. </p>
<p>Aziz Nesin’in unutulmaz “Ah şu sinekler olmasa” öyküsünü okuduğumda çocuk yaşlardaydım. Öyküyü bitirdiğimde o küçük yaşta bile o hain sineğin bana musallat olmasına izin vermemem gerektiğine ikna olmuştum.   </p>
<p>Mağdur hissetmeme çabası mühim. Mağduriyetin yarattığı konforun peşine düşmemek önemli. Yaşanan mağduriyet hissinin en büyük çıktısı olan “başkalarına körlük” tehlikesine direnmek lazım. Çabası bile yeterli.  Zaten kısacık bir ömür süresi içinde insanlığa dair tüm sorunlara çare bulamayız ki annem!</p>
<p>(AA/EMK)</p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> Dilimizde “maddi ve manevi bakımdan felakete sürüklenmiş, insani değerlerini yitirmek zorunda kalmış veya bırakılmış kimse” anlamıyla ‘kurban’ sözcüğü de sıklıkla ‘mağdur’ sözcüğü ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Yazı içinde bütünlüğün bozulmaması açısından “mağdur” sözcüğü bu tanımı da içeren bir şekilde kullanılacaktır.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Pusulanızdan öperim]]></title><link>https://bianet.org/yazi/pusulanizdan-operim-319652</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/pusulanizdan-operim.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/pusulanizdan-operim-319652</guid><description><![CDATA[Seçim günü sabah kalktım. Güzelce giyindim. Kıpkırmızı rujumu sürdüm. Tedarik sıkıntısı olmasın diye ruju cebime attım. Sandık mahalline gittim.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Genel seçimlerin öncesi ve sonrasında siyaset kurumu bizlerle epeyce eğlenmişti. Sandalye kapmaca, oturup kalkmama, kalkıp oturamama, videolar, klipler, şakalar derken seçimlerin bitmesiyle fırtınadan sağ çıkıp kıyıya vurmuşa döndük.</p>
<p>Siyaset durumu hemen fark etti, “Eğlencenin ucunu kaçırdık, kitleyi küstürdük, gördün mü” dedi ve derhal yeni oyuncaklar peyda oldu. Başta ilgilenmiyormuş gibi yapsak da yan gözle yeni oyuncaklara bakmaktan da geri duramadık. Öyleydi böyleydi derken geneli bitmiş seçimlerin yereli geldi.</p>
<p>Genel seçimlerin yorgunluğunu üzerinden atıp yeni oyuncakların cazibesine kapılanlar aldı yürüdü. Taze coşkular filizlendi yüreklerde. Bir kere daha sandık başlarında görevler alındı.</p>
<p>Müşahitlik, sandık odası, katı, kenarı vazifeleri üstlenildi. “Neden küsmemeliyiz” konulu mesajlar gönderildi. Derken seçim günü geldi çattı. Ben hiçbir görev almadım. “Görev ister miyim acaba?” diye arayanların kalbini kırmamak için epey çabaladım. </p>
<p>Seçim günü sabah kalktım. Güzelce giyindim. Kıpkırmızı rujumu sürdüm. Tedarik sıkıntısı olmasın diye ruju cebime attım. Sandık mahalline gittim.</p>
<p>Çarşaf gibi pusulaları tutup tutup neresine denk geldiğine bakmadan uzun uzun öptüm. Pusulalar uzun ve çok olduğundan arada rujumu tazeledim. Eksik kalanları da öptüm. Zarfın ağzını kapattım, ama zarfı öpücükle mühürlemedim. İstedim ki seçime hevesi kalanlar, zarf açıldığında oyları sayarken küçük sürprizimle karşılaşsınlar. Hafif bir tebessümüne vesile olduysa ne mutlu bana.</p>
<p>Gelelim işin diğer yanına. Öpücüklü pusulamla seçim mevzuatı bakımından “geçersiz” oy kullanmış oldum. Anketçilerin istatistiklerine göre hem geçersiz hem kararsız sayıldım. Onlar başka türlü diyebilir; ben seçmeme hakkımı kullandım. Sandığa gittim, boş oy atmadım. Sadece verdikleri mührü pusulaya basmadım o kadar. Beni kararsızlar arasında saymakta ısrar eden olursa kırıcı olabilirim. Kararlı şekilde menüyü reddettim.</p>
<p>Neyse, dönelim o güne. Pusulaları öpücüklere boğup sandık mahallini terk ettim. Gidip güzel bir kahvaltı yaptım. Akşama kadar kitap okudum. Önceden karar verdiğim için yayın yasağı bittiğinde de haberlere bakmadım. Telefonun internet bağlantısını da kestim. Eski filmler bulup izledim, uyukladım. Seçmeyi, seçilmeyi unutmuş tatlı bir pazar akşamı yaşıyordum ki haber almama hakkını kullanmakta ısrarcı arkadaşım aradı.</p>
<p>Normalde ben onu zorla haberdar ettiğimden bana haber verebileceğinden şüphe etmeden telefonu açtım. Haberlere bakıp bakmadığımı, sordu. “Bakmıyorum tabii, sen haklıymışsın arkadaşım” dedim. “Aç, televizyonu aç!” dedi. Önce yüreğim sıkıştı, çok kötü şeyler olduğunu sandım. Meğer çok kötü şeyler olmamış. Olan oldu deyip internete de bağlandım. Sosyal medyayı kurcalamaya başladım.</p>
<p>Yazanlar kendilerini bilir, adlarını rumuzlarını hatırlamıyorum. Okuduğumdan beri aklıma geldikçe güldüğüm iki paylaşıma denk geldim.</p>
<p>İlki, Adıyaman’ı CHP’nin kazandığını “Gavs and Roses” diyerek duyuran o neşeli mesaj. İkincisi Afyon, Kütahya ve Uşak belediyelerindeki değişimi “CHP bu üç ili en son büyük taarruzda aldı” diyerek yorumlayan mesaj. Her ebattaki ekrandan coşku, neşe akıyordu. Ancak siyaset kendisiyle ilgilenmeyen kitle sevmez, neşeli bir halktan hiç hoşlanmaz. O nedenle arada geçen zamanda olan biten malum. </p>
<p>Bütün bunlar bünyede hafif bıkkınlık, merkezi sinir sisteminde ısınma, omuz boyun bölgesinde kulunçlu tutukluluk falan yapıyor. Ben de Dilberay’a katılmaya karar verdim; “Zorunda mıyım?” Değilim ayol!</p>
<p>Kendisiyle meşgul bu menüyü beğenmediğimi, sunulanı seçmeyeceğimi, her türlü pusulaya öpücükler konduracağımı şimdiden ilan ediyorum. </p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Engellinin mekanı cennet olmak zorunda...]]></title><link>https://bianet.org/yazi/engellinin-mekani-cennet-olmak-zorunda-319682</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/engellinin-mekani-cennet-olmak-zorunda.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/engellinin-mekani-cennet-olmak-zorunda-319682</guid><description><![CDATA[Engelliler ya “hepimize ders veren kahramanlar” olur ya da “yardım edilmesi gereken kırılgan insanlar.” Ya alkışlanırlar ya acınırlar. Ama neredeyse hiçbir zaman eşit yurttaş olarak görülmezler.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>“Uygarlık, cennet vaadiyle insanı felaketlerin eşiğine taşıyan bir Truva Atı’ymış.”</em> — İsmail Gezgin</p>
<p>Kimin anne, kimin evlat olduğu tartışmalarının ateşler içinde sürdüğü Anneler Gününü atlatıp 10–16 Mayıs Engelliler Haftasına geldiğinizde, yılın yalnızca bir haftasına sıkıştırılmış engellilerle karşılaşırsınız. Şirketler erişilebilirlikten söz etmeye başlar. Belediyeler “engelleri birlikte aşacağız” gibi 5N1K sorularından arınmış içerikler hazırlar. Haber bültenleri “azmiyle herkese örnek olan engelli kardeşlerimizi” göstermeye başlar.</p>
<p>Her yıl olduğu gibi aynı gösteri yeniden sahnelenir. Mikro saldırıların, merhamet gösterilerinin ve önyargının organize edildiği kısa süreli bir toplumsal vicdan sezonu açılır.</p>
<p>Engelliler ya “hepimize ders veren kahramanlar” olur ya da “yardım edilmesi gereken kırılgan insanlar.” Ya alkışlanırlar ya acınırlar. Ama neredeyse hiçbir zaman eşit yurttaş olarak görülmezler.</p>
<p><strong>Çünkü bu düzen engellileri anlamak değil; onları sembole dönüştürmek ister.</strong></p>
<p>İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonunun değerli başkanı, biricik meslektaşım ve arkadaşım Av. Birsen Avcı’nın emekleri sayesinde yazınıyla tanıştığım Prof. Dr. İsmail Gezgin’in söylediği gibi, uygarlık “<em>cennet vaadiyle insanı felaketlerin eşiğine taşıyan bir Truva Atı</em>”na dönüşür. Marshall Sahlins’in işaret ettiği o eski “bolluk dünyası”ndan bugüne gelirken, uygarlık yalnız şehirler kurmaz; bedenler arasında hiyerarşi de kurar. </p>
<p>Kimin bağımsız hareket edeceğine, kimin görünür olacağına, kimin hızının “normal” kabul edileceğine, kimin sesinin kamusal alanda değerli sayılacağına karar veren uygarlık, bu kararı mimariye, hukuka, eğitime, işe, dile ve hatta merhamet anlatılarıyla icra eder.</p>
<p><em>Bu yüzden engellilerin yaşadığı dışlanma yalnız teknik bir erişilebilirlik problemi değil; uygarlığın beden politikalarının sonucu… </em></p>
<p>Marksist yazar Roddy Slorach’ın dikkat çektiği gibi, kapitalist toplum engelliliği yalnız biyolojik farklılık üzerinden değil; üretim ilişkileri üzerinden tanımlar. Çünkü kapitalizm açısından “değerli beden”, mümkün olan en yüksek verimlilikle çalışabilen, hızlanabilen, kesintisiz üretim döngüsüne uyum sağlayabilen bedendir. Bu nedenle engellilik çoğu zaman bireysel bir durum gibi değil; sistemin üretkenlik normlarına uymayan bedenlerin dışlanması biçiminde ortaya çıkar. Sorun bedenin kendisinden çok, toplumun hangi bedenleri “işe yarar” kabul ettiğidir.</p>
<p>Bu ülkede engelli olmanın bir çıktısı da insan olamamak sanırım… Herkes engelli bir anca ölsün de cennete gitsin istiyor galiba, engelliyi gören cennetlik olamadı ama herkes engelliyi cennetlik olduğuma ikna etmeye çalışıyor...  İstanbul Barosu Engelli Hakları Merkezinin Sedat Yılmaz’ın yönetmenliğinde kayıt altına aldığı, Av. Hikmet Topal’ın da isim babası olduğu Kanatların Olacak! belgeselinde benzerini duyduk. “Üzülme oğlum, dedi bana, ölünce uçacaksın, kanatların olacak…”</p>
<p>Engellilerin kaldırımsız şehirlerde “maneviyatı güçlü insanlar” olmaları, işaret dili tercümanı olmadan mahkemeye çıkarılırken sabır öğüdü “dinlemeleri”, eğitime erişemezken azimleriyle örnek olmaları gerek! Engellinin dünyevi yaşamı cehennem ama kimse üzülmesin; uhrevi yaşamında  mekanı cennet olmak zorunda! </p>
<p>İTek dişiyle yoksulu, engelliyi, çocuğu, lubunyayı, kadını kemiren uygarlık, insanı kendi bedenine ve yaşamına yabancılaştırırken; bazı bedenleri de sistematik biçimde norm dışına iter. Engelli beden tam da burada uygarlığın ilerleme anlatısının gerisinde bırakılan beden olarak ortaya çıkar. Bu nedenle erişilebilirlik meselesi hiçbir zaman yalnız mimari değildir.</p>
<p><strong>Çünkü mekan nötr değildir.</strong></p>
<p>İnsanın mekanı yalnız fiziksel değil; güvenlik, aidiyet ve toplumsal uyum üzerinden deneyimlediği söylenir. Mekan, kişiye yalnızca nerede olduğunu değil, oraya ait olup olmadığını da hissettirir. İnsan çevreyi yalnız görmez; çevrenin kendisini kabul edip etmediğini de algılar.</p>
<p>Rampasız bina bu yüzden yalnız eksik bina değildir. “Sen hesaba katılmadın!” demektir. Sesli yönlendirmesi olmayan metro istasyonu yalnız teknik yetersizlik değildir. “Bağımsız hareket hakkın yok sayıldı!” demektir. Şehir planlamacılara düşman bir sistem, elbette engelliyi de güvercin ürkekliğine mahkum edecektir.</p>
<p>Engellilik de nüfus politikalarının sonucu olabilecektir ama özel olan gibi, engellilik de, engellenmek de politiktir. Yok sayılmanın yarattığı algıyla şekillenir. Algının nötr olmadığını, toplumsal pratik tarafından kurulduğu açıktır. İnsan her şeyi değil; görmesi isteneni, anlaması öğretileni algılar. Mekanı kuran iktidar, aynı zamanda o mekanın nasıl deneyimleneceğine de karar verir.</p>
<p>Bugün şehirlerin tamamı, sağlam beden varsayımı üzerine kurulu ve engelliler çoğu zaman şehrin içinde değil, şehrin istisnası olarak yaşıyor.</p>
<p>Pieter Brueghel’in 1568 yılında tamamladığı <em>Körlerin Yürüyüşü</em> tablosu bu yüzden hala çağdaş bir resim gibi durur karşımızda. Brueghel’in janr resimleri yalnız gündelik hayatı değil, toplumun iktidar ilişkilerini, kırılganlıklarını ve dışlama biçimlerini görünür kılar. Kör bedenlerin birbirine tutunarak ilerlediği o resimde mesele yalnız düşmek değildir. Asıl mesele, dünyanın zaten körlerin düşmesine göre kurulmuş olmasıdır.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mak-1350.jpg" alt=""></p>
<p>Bugün engellilerin deneyimlediği şey de tam olarak budur. Dünya körler düşsün diye açılmış çukurlarla doldurulur; sonra düşenlere “sabır” dilenir.</p>
<p>Oysa BM Engelli Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi, erişilebilirliği yardım ya da iyi niyet meselesi olarak değil; bağımsız yaşamın önkoşulu olarak tanımlar. Fiziksel çevreye, ulaşıma, bilgiye, iletişime ve kamusal hizmetlere eşit erişimin sağlanmasını devlet yükümlülüğü olarak tarif eder. Çünkü erişilebilirlik olmadan diğer hakların hiçbirinin fiilen kullanılması mümkün değil.</p>
<p>Nitekim erişilebilirlik alanındaki uluslararası çalışmalar da erişilebilirliği yalnız bina meselesi olarak değil; adalete erişimden eğitime, ulaşımdan dijital teknolojilere kadar bütün yaşam alanlarının yeniden örgütlenmesi olarak tarif eder.</p>
<p>Ama tam da burada uygarlığın gerçek yüzü ortaya çıkar. Çünkü sosyal hukuktan, sosyal tıptan uzaklaşmış piyasa devleti için erişilebilirlik maliyet demek. Bağımsız yaşam bütçe demek. İşaret dili tercümanı istihdam etmek kamusal sorumluluk demek. Erişilebilir şehir kurmak rant düzenine dokunmak demek. Bu yüzden sistem açısından “yardım edilen engelli”, “hak talep eden engelli”den daha güvenli. Sadaka ucuz, hak pahalı.</p>
<p>Helen Keller’ın yüzyıl önce söylediği söz de burada yankılanır: <em>Açları doyurmaya çalışıyoruz ama yoksulluğun nedenini bilmiyoruz; hastalara yardım ediyoruz ama hastalığın nedenini anlamıyoruz; sosyal reform yapmaya çalışıyoruz ama ihtiyacımız olan şey sosyal dönüşüm. </em>10-16 Mayıs<em> </em>Engelliler Haftası’nın bütün steril cümleleri bu yüzden eksik kalıyor. “Engelleri birlikte aşacağız” denir ama engelleri kimin koyduğundan bahsedilmez. “Azim” kutsanır ama sömürü düzeninin sakatlayan, yoksullaştıran, eve kapatan yapısı görünmez bırakılır.</p>
<p>Bu nedenle engelli bireylere ilişkin egemen anlatı sürekli maneviyat üretir. “Sabır”, “azim”, “engel tanımamak”, “cennetle müjdelenmek” gibi söylemler; çoğu zaman erişimsizliğin üzerini örten ideolojik örtülere dönüşür. Bu dönüşüm, sadece kültürel bir mesele değildir; hukuki sonuçlar doğurur.</p>
<p>İHAM kararları yıllardır aynı şeyi söyler: Engellinin ihtiyaçlarını hesaba katmayan devlet, yalnız ihmal değil hak ihlali üretir.</p>
<p>Strazburg, gözaltındaki sağır ve dilsiz bireyin iletişim kurmasının sağlanmamasını yaşam hakkı ihlali saydı. Kesişimsel kimlik sahibi engelli bir kişinin ihtiyaçlarına uygun düzenleme yapılmadan tutulmasını insanlık dışı muamele olarak değerlendirdi. Ağır fiziksel engelli bir kişinin erişilemez cezaevi koşullarında tutulmasının aşağılayıcı muamele oluşturduğunu belirtti. Strazburg bile sonunda şu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı: Nötr mekan yok. Nötr şehir yok. Nötr uygarlık yok.</p>
<p>Sağlam bedenler düşünülerek kurulan her düzen, diğerlerini dışarıda bırakır.Belki de bu yüzden engellinin mekanı hep cennet olarak tarif edilir.</p>
<p>Çünkü bağımsız yaşam kamusal sorumluluk istiyor. Çünkü erişilebilir şehir, erişilebilir eğitim, erişilebilir ulaşım ve erişilebilir adalet; merhamet değil hareket ister. Bu yüzden engelli bireye çoğu zaman dünyada eşit yaşam değil, ölümden sonra vaat edilen kusursuz beden anlatılır. “Orada yürüyebileceksin.” “Orada duyabileceksin.” “Orada kanatların olacak.” <strong>Erişilemeyen dünyanın bedeli ahirete ertelenir.</strong> Oysa insan, nasıl, kimden, ne şekilde nereye doğarsa doğsun, insan onuruyla doğar. Sevgili Selçuk Kozağaçlı’nın dediği gibi, kutsal olan onurlu yaşamdır. Onur, ölüm sonrasına bırakılabilecek bir vaat değildir.</p>
<p>Bir yıl 365 gün altı saat, ömürse ölüme dek. Engellileri haftalara sıkıştırıp, cennete yollamaktansa dünyada bir şeyler değiştirsek, olmaz mı?</p>
<p>(DY/EMK)</p>
<p>Sahlins, M. (2016). Taş devri ekonomisi (çev. T. Doğan &amp; Ş. Özgül). BGST Yayınları. Ayrıca bkz. Kulak, A. (2022, 18 Ağustos). İsmail Gezgin ile söyleşi.<br>  Roddy Slorach, A Very Capitalist Condition: A History and Politics of Disability.  https://www.marxists.org/history/etol/newspape/isj2/2011/isj2-129/slorach.html <br>  Edgü, E. (t.y.). Hayatta kalma güdüsü: Bir mekânsal algı süreci.<br>  Ibid.<br>  Köktürk, E. (t.y.). Mekan algısı ve mekan ilişkisi üzerine.<br>  Ibid.<br>  Pieter Brueghel’in janr resimlerinde toplumun izleri. (t.y.). <br>  United Nations. (2006). Convention on the Rights of Persons with Disabilities: Article 9 – Accessibility.<br>  Ibid.<br>  Crow, L. , Helen Keller: Rethinking the Problematic Icon.<br>  Jasinskis v. Letonya, İHAM.<br>  Z.H. v. Macaristan, İHAM.<br>  Price v. Birleşik Krallık, İHAM.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Organik yazı bulunur]]></title><link>https://bianet.org/yazi/organik-yazi-bulunur-319668</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/organik-yazi-bulunur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/organik-yazi-bulunur-319668</guid><description><![CDATA[Üretkenlik arttıkça özgünlük hissi zayıflıyor; herkes bir şeyler yazıyor, içeriklerin arasından gerçekten birine ait olan bir şeyi duymak giderek zorlaşıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir şeyin kaybolduğunu fark etmek, çoğunlukla o şeyin çoktan gitmiş olduğu ana denk düşer. Organik gıda için tam bu oldu, endüstriyel üretim normlaşıp rafları kapladıktan sonra, katkısız olanı bulmak için ayrıca çaba harcamak gerekti; ardından bunun için prim ödemek.</p>
<p>Aynı süreç şimdi yazılı üretim alanında işliyor. Algoritmanın ürettiği metin insanın yazdığının yanına yerleşiyor önce ek seçenek olarak, sonra rakip olarak, bir süre sonra norm olarak. Ve bu norm yerleştiğinde, organik metin denen şeyi bulmak için fellik fellik aranacak; köy pazarında tohumla yetişmiş domates arayanların o tanıdık melankolisiyle.</p>
<p>Bu benzetme salt edebi bir süsleme taşımıyor. Endüstriyel gıda üretiminin doğal olanı önce marjinalleştirip sonra lüks bir kategori haline getirmesi ile algoritmik içerik üretiminin özgün metni aynı kadere sürüklemesi arasında yapısal bir süreklilik var. Süreç her ikisinde de benzer işliyor: önce ölçek ekonomisi, sonra standardizasyon, sonra standart olmayan olanın tuhaf görünmesi, ardından onun için prim ödenmesi. Bu dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmiyor; onu besleyen pratikler, kurumlar ve dikkat alışkanlıkları var ve bu alışkanlıklar henüz tam fark edilmeden değişiyor.</p>
<p>Sürtünmenin ortadan kalkması bu dönüşümün merkezinde duruyor. Walter Benjamin, sanat eserinin mekanik yeniden üretimle aurasını yitirdiğini söylerken kastedilen, eserin özgünlüğünün çoğaltmayla aşınmasıydı. Bugün aura başka bir yerden çekip gidiyor: erişimin neredeyse sıfır maliyete inmesinden.</p>
<p>300’ün üzerinde kaset biriktirip yılda beş ay Spotify dinleyen biri düşünün (ben) bu iki pratik aynı insanda bir arada bulunduğunda, bir dönemin ikiye bölünmüş ilişkisini ele veriyor. Bir kaseti bulmak, bulmak için aramak, bulamayınca başka bir şeyle avunmak ya da onu sonunda elde etmenin o garip tatminini yaşamak bunların içinde bedenle, zamanla ve nesneyle kurulan bir ilişki var. </p>
<p>Spotify’da bu ilişki kurulmuyor. Simmel’in para ekonomisi üzerine söylediklerini buraya taşımak mümkün: her şeyin eşdeğer ve ulaşılabilir hale gelmesi paradoks bir kayıtsızlık üretiyor. Sonsuz katalog önünde kalan insanın hissettiği şey tam da bu çok şey var, hiçbiri yeterince önemli değil, bir sonrakine geçmek her zaman mümkün.</p>
<p>Okuma pratiği de aynı kırılmayı yaşıyor. Sahaf, Spotify’ın tam tersidir. Bir sahafta bir şeyi bulmak hem mekânsal hem zamansal bir yatırım gerektirir; kitap elde edildiğinde bu yatırım metnin kendisine anlam ekler. Nesnenin maddeselliği, üzerindeki izler, önceki okuyucunun altını çizdiği cümleler, sayfanın sararmış kenarları bunlar okuma deneyimini katmanlı kılan unsurlardır.</p>
<p>PDF ise bu deneyimi düzleştirir. Erişim kolaylaşır, dikkat dağılır. Ekran okuma çoğunlukla tarama modunda ilerliyor; yavaş ve derin işlemenin yerini hızlı bilgi çıkarma alıyor. Derin okuma kazanılmış bir beceri ve her beceri gibi pratiğin azalmasıyla zayıflıyor.</p>
<p>Yapay zeka araçları bu süreci bir adım ileriye taşıyor: artık metni taramak bile gerekmiyor, makine özetliyor, makine sentezliyor, makine yanıt üretiyor. Zihnin uzantısı olarak tanımlanabilecek bu araçlar, kullanım biçimine göre zihni besleyebilir de boşaltabilir de. Ama bu ayrımı görünür kılan herhangi bir özet yok Spotify Wrapped’in aksine, düşünme sürecinin ne kadarının dışsallaştırıldığını kimse göstermiyor.</p>
<p>Hochschild, duygunun servis sektöründe nasıl yönetilen ve metalaşan bir nesneye dönüştüğünü göstermişti; gülümseme bir iş çıktısına dönüşmüştü. Bugün bundan daha köklü bir şey yaşanıyor: duygu artık yalnızca yönetilmiyor, taklit ediliyor. Empatiyi simüle eden, üzüntüyü tonlayan, heyecanı dozlayan sistemler elimizin altında. Bu simülasyon yeterince iyi olduğunda, asıl duygunun kendisi bir güvencesizlik kaynağına dönüşüyor.</p>
<p>Yazdığım bu daha mı iyi yoksa daha mı kötü sorusu yerini benimkinin anlamı var mı sorusuna bırakıyor. Üretkenlik arttıkça özgünlük hissi zayıflıyor; herkes bir şeyler yazıyor, içeriklerin arasından gerçekten birine ait olan bir şeyi duymak giderek zorlaşıyor.</p>
<p>Organik metin deyince kastedilen şeyi netleştirmek gerekiyor romantik bir nostalji değil bu, tanımlanabilir bir nitelik, yapay zekanın yazmadığı bir yazı. Bir metnin içinde yazan insanın özgül hayatından, özgül çelişkilerinden, özgül sessizliklerinden bir şeyler taşıması. Bir hatanın, bir belirsizliğin, bir cümleyi beş kez silip yeniden yazmanın izinin içinde bulunması. Tereddüt de metnin parçasıdır, vazgeçilmiş kelimeler de.</p>
<p>Algoritmik üretim bu izleri siliyor; geriye pürüzsüz ama iz taşımayan bir yüzey kalıyor. Bu yüzeyin hızı ve ölçeği, alanın yapısını dönüştürüyor: insan yapımı olan, sürtünmeli olan, hatalı olan, yavaş olan giderek niş bir konum işgal ediyor. Organik gıda analojisinin işaret ettiği şey burada da geçerli özgünlük yeniden kıymetlenebilir, ama bu değerlenme otomatik olmayacak.</p>
<p>Organik metnin arkasındaki özneyi, o öznenin sürecini, direncini ve belirsizlik izlerini görünür tutan pratikler, kurumlar ve okuma kültürleri olmadan, özgün olan da eninde sonunda başka bir piyasa kategorisine dönüştürülecek ve böylece özgünlüğünden bir şeyler yitirecek.</p>
<p>(AED/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Üniforma gönlünce davranma salahiyeti tanımaz!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/uniforma-gonlunce-davranma-salahiyeti-tanimaz-319665</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/uniforma-gonlunce-davranma-salahiyeti-tanimaz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/uniforma-gonlunce-davranma-salahiyeti-tanimaz-319665</guid><description><![CDATA[Hapishane gardiyanları nazik olma mecburiyetinin yanı sıra mahpuslara müşkülat durumunda insanca yaklaşmak zorundadır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Genç kadın yüklü bir miktar parayı Türkiye’den İtalya’ya götürme teklifine “Evet” dediğinde bir şekilde narkotik şebekesine dahil olacağını biliyor muydu?</p>
<p>28 yaşındaki Rovigo’lu <strong>Maria</strong> <strong>Basco</strong>’nun İtalya’da beraber yaşadığı <strong>Filippo</strong>’yla mutlu bir ilişkileri vardı, lakin ekonomik durumları muhakkak ki pek parlak değildi!</p>
<p>Bedavaya sağlanan biletle Maria İstanbul’a uçtu fakat bir süre sonra bir narkotik şube operasyonu sırasında polis tarafından tevkif edildi ve kuryelik suçlamasıyla Bayrampaşa (Sağmalcılar) cezaevine kapatıldı.</p>
<p>Aradan birkaç hafta geçtikten sonra hapishanenin tuvaletinde intihar ettiği haberi geldi.</p>
<p>Gerçi kendisiyle alakadar olması beklenen diplomatik temsilcilik mesuliyetlerini yerine getirmiş, görevililer onu sık sık ziyaret etmişti; lakin depresif bir hâlde olduğunun hakikati yeterince dikkate alınmış mıydı?</p>
<p>Bu malumatı hassasiyet göstererek cezaevi yönetimiyle paylaşmaları acaba fayda eder miydi?</p>
<p>Aslında, tutuklandıktan kısa bir süre sonra Rovigo’daki sevgilisi Filippo’nun overdozdan öldüğü haberi geldiği andan itibaren Maria zaten toparlanamamıştı.</p>
<p>Onu hayata bağlayan son şey en azından Filippo’nun çocuğunu taşıdığına dair ümidiydi; öyle olmadığını anlamasıyla da, avukatına ifade etmiş olduğu şekilde: “Onsuz yaşamanın hiçbir manası yok” cümlesi ağzından dökülüvermişti…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mag1.png" alt=""></p>
<p><em>"Mahpusluk (La détention/Detention)"</em> adlı belgeselde bir mahkûm içine kapandığında, depresif davranış biçimleri sergilediğinde, intihara meyilliymiş gibi göründüğünde cezaevi gardiyanlarının vaziyete hızla müdahale etmeleri gerektiği gözümüze sokuluyor.</p>
<p>Halen devam etmekte olan Cannes’ın ACID seksiyonunda yer alan 2026 Fransa yapımı 132 dakikalık belgesel seyirciyi Fransa’nın cezaevi gardiyanları yetiştiren akademisine misafir ediyor. Filmin yönetmeni <strong>Guillaume Massart</strong>’ın adını sinematografi ve <strong>Simon Kansara </strong>ile beraber senaryo hanesinde de görüyor ve hakkını teslim ediyoruz.</p>
<p>Bazı diyarlarda muhakkak ki mümkün olmayacak bir rahatlıkla kendini teşhir eden, hatta belki günah çıkaran Fransa’daki devlet kurumunun zayıf noktaları kadar, teoride kalmadığı sürece takdir edilecek yanları da tek tek arzıendam ediyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/kam.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>“Sesiniz tek silahınız!”</strong></h3>
<p>Belgeselin başındaki gayet uzun sekansta acemi gardiyan adayları eğitmenin dersi üç saat ayakta yapma “tehdidi”yle karşı karşıya kalıp deyim yerindeyse sınanıyorlar. Bunun disiplinli ortamda emirlere mutlaka itaat etme zaruretinin bir parçası olarak algılayanlar da var, saçma bulup çaktırmadan sorgulayan da. Eğitmen otoritesini pekiştirirken gardiyan adaylarının hislerini açıkça itiraf etmelerini istiyor. Kimi mevzubahis emri manasız buluyor, kimi kösteklenmeye ve ardından öfkeye yol açabileceğini belirtiyor.</p>
<p>Bu egzersizin aslında gardiyanların mesleklerini ifa ederken istikbalde muhtemelen uzun süreler ayakta kalmalarına dair bir hazırlık oluşturması bir yana öğrenciler bunun esasen mahkûmlarla iletişim kurduklarında onlarla özdeşleşmeye yönelik pedagojik bir “numara” olduğunu öğreniyor, bundan çıkarılacak empatik argümanlara odaklanıyor; akabinde öğrencilerin sandalyelerine oturmalarına nihayet müsaade ediliyor.</p>
<p>Muhtelif eğitmenlerin uzmanlık alanlarına uygun olarak verdikleri derslerde gardiyan adaylarının mahkumlara yönelik ellerindeki tek silahın şahsi sesleri olduğu söyleniyor; sesleri, disiplini sağlamak, emirleri yerine getirtmek, karşılarındakileri sakinleştirmek veya ikna etmek için en zaruri “alet” statüsüne yükseltiliyor.</p>
<p>Filmlerde ve televizyonda görmeye alışkın oldukları turuncu üniformalı, ayakları zincirle bağlı mahkûm ve belinde kelepçe, elinde cop veya silahla dolaşan fantastik gardiyan imajlarını unutmaları gerektiği de hafiften dalga geçilerek öğrencilere aktarılıyor.</p>
<p>Belgeselde gardiyan adaylarına sık sık öz savunma tekniği antrenmanları yaptırılırken, pratikte gardiyanların mahkûmlara asgari zarar verecek taktikleri istikbalde muvaffakiyetle ifa etmelerine dair seyircinin dileği hipotetik bir evrende havada asılı şekilde kalıyor olmasın?</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/gozlem1.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Gözlem ve farkındalık</strong></h3>
<p>Otoriter bir ses tonu takınarak müdahaleyi gerektiren dinamiklerde mahkûmları sözlerle telkin etmenin yanı sıra akademide öğretilen esas metot mahkûmlara nazik davranmaktan geçiyor. Yetkilerini suistimal etmelerinin ne kadar yanlış olduğu, davranışlarından kesinlikle sorumlu oldukları kafalarına kakılıyor. Şiddet barındıran dinamikleri yatıştırırken bile üniformanın onlara istediklerini gönüllerince yapmak salahiyetini tanımadığı hatırlatılıyor; gardiyanların mahkûmlara mesai ortağı gibi bakmasının çıkarlarına olduğu, onlara çatıştıkları kişiler değil de işbirliği hâlindeki zatlar olarak davranmalarının zaruri olduğu öğretiliyor.  </p>
<p>Tabii ki mevzubahis öğretinin daha önce yaşanmış bir anekdota benzememesi için de uyarılıyorlar:</p>
<p>Üç gardiyanın cezaevine alkollü içecekler sokarak deyim yerindeyse bir grup mahkûmla “âlem” yapması yetkililerin dikkatinden kaçmadığı gibi gardiyanların disiplin cezası almasına yol açmış. Fransızca’dan tercüme etmek suretiyle “Mazeret ileri süren kendini suçlamış olur” özdeyişinden yola çıkarak söz konusu gardiyanların mecburen kendilerini savunmak için “Envanter çıkarırken bize yardımcı olmuşlardı, biz de bir şekilde teşekkür etmek istedik” demeleri akla gelebilecek diğer ihtimalleri ne kadar bertaraf ediyor? Hakikatin en azından bir kısmı gardiyanların gafil avlanmasına yol açan, bir mahkûmun cep telefonu marifetiyle kaydettiği görüntülerdedir mutlaka!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/kriz.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Azami dikkat gerektiren dinamikler</strong></h3>
<p>Belgeselde gardiyan adaylarına öğretilenler arasında bilhassa cezaevinde ilk defa yatan mahkûmların giriş şokunu hafifletmek, uyum süreçlerini muntazaman takip etmek; ayrıca parası olmayanları teşhis edip onları eğitim ve çalışma seksiyonlarına yönlendirmek mühim yer tutuyor.</p>
<p>İntihara meyilli olanlar için hususi alakanın şart olduğu, onların bir an bile gözetim dışı bırakılmamaları gerektiği belirtiliyor ve eğitim sürecinde bu dinamikle alakalı canlandırma bir aktörle uzun uzun tatbik ediliyor (Bayrampaşa’da Maria Basco veya aslında intihar ettiğine dair şüpheler ayyuka çıkmış olsa da <strong>Jeffrey Epstein</strong> bu şekilde kurtarılabilir miydi?).</p>
<p>Bizi gerekli gereksiz bürokratik teferruatla da donatan belgesel didaktik sayılabileceği kadar bazı dinamikleri sadece teşhir etmek suretiyle bile yeterince hınzır bir tavır takınıyor; seyircinin dudaklarında ister istemez bir tebessüm beliriyor.</p>
<h3><strong>Kriz naıl yönetilir?</strong></h3>
<p>Fransa’nın adı her ne kadar insanlık tarihinde en acımasız işkence metotlarıyla anılsa da, bu belgeselde mühim olan adalet sistemi hususunda belirli bir şeffaflık takınma temayülü. “İnsanlarla muhatap oluyorsunuz, koyunlarla değil; size reaksiyon gösterenin insan olduğunu unutmayacaksınız!” sözleri  eğitmenlerin iyi niyetinden kaynaklanan idealist bir diskur olarak görülebilir, lakin gardiyan adaylarına psikoloji, sosyoloji, politika vs.yi kapsayan, geniş spektrumlu bir eğitim verildiği kesin.</p>
<p>Hatta kuralları bükmenin bile “nispi maliyet” açısından mümkün olduğu aktarılıyor. Tam mesai biterken sigara isteyen bir mahkûmun tüm geceyi revirde huzursuzluk yaratarak geçirip nöbetçi gardiyanların mesaisini mahvedeceğine, yönetmeliğe aykırı olsa da o iki sigaranın verilmesi kabul edilebilir bir jest olarak öğretiliyor.</p>
<p>Filmin sonunda ise bahçedeki mezuniyet töreni provasının nispeten yoğun yağmura rağmen ille de gerçekleşmesiyle otoriteyi ve disiplini gevşetmenin bazen ne kadar imkânsız olduğu gözümüze sokuluyor. Ayakta asker gibi dizilmiş mezunların muntazam sıralar oluşturmasından mükellef yetkili  santim santim boy ölçülerini çığırarak öğrencileri boyuna göre diziyor. Yağmur şakır şakır yağmaya devam ediyor, kimseden gık çıkamıyor; mühim olan devletin onuru ne de olsa!</p>
<p>Lakin hiç bu kadar ıslak bir Marseillaise ile karşı karşıya kalmamış olabilirsiniz!</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gençler hakkında bilmeniz gerekenler]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gencler-hakkinda-bilmeniz-gerekenler-319649</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/gencler-hakkinda-bilmeniz-gerekenler.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gencler-hakkinda-bilmeniz-gerekenler-319649</guid><description><![CDATA[Türkiye’de gençlerin içinde bulunduğu bir kuşak sorunu, geçici bir tablo değil bu yapısal bir problem. Kurumlar açısından ise bu veriler yalnızca bir tespit olarak görülmemeli aynı zamanda bir çağrı niteliğinde alınmalı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bugün Türkiye’de yaşayan gençlerin içinde bulunduğu durumu anlayabilmek ve üzerine düşünebilmek için iki rakam dikkat çekiyor.</p>
<p>Birinci rakamım:</p>
<p><strong>Yedi (7). </strong></p>
<p>TÜİK istatistiklerine göre her 7 kişiden 1’inin genç olduğu anlamına geliyor. Yani Türkiye’de 15- 24 yaş aralığında yaklaşık 12,8 milyon genç yaşıyor. İlk bakışta bu tablo güçlü bir demografik avantaj gibi görünebilir. Her zaman ifade edildiği gibi genç nüfus yoğunluğunun ekonomik bir avantaj yarattığını düşünüyor olabiliriz. Toplumun enerjisi, üretme kapasitesi ve dönüşüm gücü büyük ölçüde gençlerden bekleniyor. Ancak asıl önemli olan niceliksel büyüklükten ziyade gençlerin nasıl bir hayatın içinde var olmaya çalıştığı.</p>
<p>İşte bu noktada ikinci rakam devreye giriyor.</p>
<p><strong>Beş (5).</strong></p>
<p>Bu rakam genç istihdamı ile ilgili ya da istihdam edilememesi ile ilgili. Yine TÜİK (2024) İstatistiklerle Gençlik raporuna göre Türkiye’de beş gençten biri ne eğitimde ne de istihdamda (neet). Bu sadece ekonomik bir veri değil, aynı zamanda aidiyet duygusunu zayıflatan bir kırılganlık alanı. Eğer cinsiyet bazlı bakacak olursak genç kadınlarda bu rakam %30,1’e yükseliyor.</p>
<p>Habitat Derneği, gençlerin yaşam koşullarını, beklentilerini ve iyi olma hallerini daha yakında anlamak amacıyla hazırladığı “Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Raporu” nu yayınlandı. </p>
<p>9-24 Ekim 2025 tarihleri arasında 33 ilde, 18-29 yaş aralığında 1403 gençle gerçekleştirilen yüz yüze görüşmeler neticesinde elde edilen bu sonuçların üzerine detaylı düşünülmesi gerekiyor. Ankete katılan gençlerin %52’si çalışmıyor. En önemlisi de üniversite mezunları da işsiz. Çalışanların ise %60’ı maddi durumundan memnun değil. Neredeyse gençlerin tamamı ihtiyaç duyduğu gelirin altında yaşıyor.</p>
<p>Üniversite öğrencileri ise asgari ücret seviyesinde gelire ihtiyaç duydukları açıkça dile getiriliyor. Öğrencilerin çoğu çalışmak zorunda hissediyor. Ancak okurken çalışmak, eğitimi bitmeyen bir mesaiye dönüştürüyor. Çalışmak isteyen çoğu genç yarı zamanlı istihdam bulamadığını, bulanlar ise gelişim fırsatlarının kapalı olduğunu aktarıyor. Barınma ve gıda harcamaları ciddi bütçe yükü oluşturuyor<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a>.</p>
<h3>Umudunu kaybeden gençler</h3>
<p>Sosyal yaşam maliyet kısıtları nedeniyle genç nüfus, daha çok kahve/kafe buluşmaları (%59) ve AVM gezileri (%37) ile vakit geçirebiliyor.</p>
<p>Tiyatroya ya da konsere gidebilenlerin sayısı sadece %2-4 gibi çok düşük seviyelerde kalıyor. Tüm sosyalleşme ve kültürel katılım ihtiyaçlarını çoğunlukla ücretsiz veya düşük maliyetli alanlar aracılığıyla karşılayabiliyorlar.  Bu nedenle kendini gerçekleyecek hiçbir sosyo- kültürel aktiviteye ulaşamayan gençler için sosyal medya, ücretsiz bir seyahat bileti etkisi yaratıyor. Gençlerin %95,7’si sosyal medya kullanıyor ve ortalama günlük kullanım süresi ortalama beş saate ulaşıyor</p>
<p>Bu araştırmanın başlıklarını üst üste koyunca teknolojik kaçış şaşırtıcı gelmiyor. Zira araştırmanın söylediği bir diğer sonuç ise gençlerin psikolojik yükü: Yaklaşık beşte biri uykusuzluk çektiğini, bitkinlik hissettiğini söylüyor. Daha önemlisi “ben mutsuzum” diyenlerin oranı yüzde 19. Hayatın en sorgusuz döneminde kendini mutsuz hisseden bir nesilden bahsediyoruz. Ekonomik belirsizlik ve borçluluk koşulları, psikolojik baskıyı doğrudan artırıyor.</p>
<p>İstanbul Planlama ajansının gençler ile yaptığı görüşmeler, kaygının temel sebebinin hayata atılmanın ilk adımı olarak görülen nitelikli işlere erişimin önündeki engeller olduğunu gösteriyor. Gençler, umutla başladıkları iş arama sürecinde liyakat beklentilerini yitirdiklerini, dahası iş bulabileceklerine dair inançlarını kaybettiklerini söylüyor. İş bulmak, bir beklentiden çok bir belirsizlik kaynağına dönüşüyor ve gençlerin geleceğe dair plan yapmasını zorlaştırıyor. Bu nedenle umudunu kaybeden gençlerin oranı gittikçe artıyor.</p>
<h3><strong>Hayattan kopuş</strong></h3>
<p>Yaşam memnuniyeti ve gelecek beklentisine dair kırılganlığın en talihsiz sonucu genç intiharındaki artış oranı.  Türkiye’de en çok konuşmamız gereken konu tam da burası.</p>
<p>Zira 15-39 yaş aralığında intihar hızı 7,38 seviyesinde. Bu konuyu çalışan uzmanlar, “yoksulluk ve geleceksizlik; sorunların çözümüne dair umutsuzluk ve çaresizlik” konusunu son yıllardaki intihar oranlarındaki ciddi artışın öncelikli sebepleri arasında gösteriyor.<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a> Tüm intihar vakalarının kendine has dinamikleri olmakla birlikte bu artışı münferit olarak görmek yerine içinde bulunduğumuz sosyo- ekonomik koşulların yarattığı etkiye bakmalıyız.</p>
<p>Sosyolog Emile Durkheim'in 1897 tarihli klasikleşmiş çalışması “İntihar” da söylediği gibi, intihar yalnızca bireysel bir edim değil, toplumsal koşulların ürettiği bir olgudur.</p>
<p>Durkheim, ekonomik krizlerin, hızlı toplumsal değişimlerin ve geleceğe dair belirsizliklerin yoğunlaştığı dönemlerde bireyin değer ve normlardan kopuşunu "anomi" kavramıyla açıklar.</p>
<p>Bu kopuşun en trajik tezahürünün ise anomik intihar olduğunu ortaya koyar. Toplum ekonomik krizler, ani yapısal dönüşümler yaşadığında veya toplumun düzenleyici gücü zayıfladığında, birey neyi umut edeceğini, neyi makul biçimde bekleyebileceğini bilemez hâle gelir; arzular ile imkânlar arasındaki uçurum büyür ve yaşam anlamını yitirir. Bugün Türkiye'de genç yaş gruplarında gözlemlediğimiz intihar artışını da tam olarak bu çerçevede okumak gerekir: Geçim kaygısı, işsizlik, eğitimine rağmen geleceğe tutunamama, adalet ve liyakat duygusunun aşınması, gençlerin kendilerini içinde bulduğu kolektif bir anomi tablosuna işaret etmektedir.</p>
<p>Avrupa Birliği’nin üye ülkelerinde yapılan gençlik yaşam memnuniyeti araştırması genel olarak gençlik, en mutlu yaş grubu örüntüsünü doğruluyor. Bu araştırma, maddi yaşam koşulları, istihdam, eğitim, boş zaman ve ilişkiler dahil sekiz farklı kategoriyi değerlendiriyor. Avrupa ortalamasının 7,6/10 olduğu bu tabloda Türkiye’deki gençler 5,6/10 ile ortalamanın altında yer alıyor.<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Tüm bu farklı araştırma sonuçları, içinde bulunduğumuz dönemde birlikte çalıştığımız, birlikte ürettiğimiz ve hayatın farklı alanlarında yan yana geldiğimiz gençlerin içinde bulunduğu durumu anlamak için güçlü bir çerçeve sunuyor.</p>
<p>Türkiye’de gençlerin içinde bulunduğu bir kuşak sorunu, geçici bir tablo değil bu yapısal bir problem. Kurumlar açısından ise bu veriler yalnızca bir tespit olarak görülmemeli aynı zamanda bir çağrı niteliğinde alınmalı.</p>
<p>Gençleri karar süreçlerine dahil eden, kapsayıcı istihdam olanakları yaratan, maddi ve psikolojik iyi olma halini destekleyen, öğrenme ve gelişim alanlarını genişleten bütüncül yaklaşımlar geliştirmek artık kritik bir ihtiyaç. İzlanda Modeli<a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[4]</a>’nin bize gösterdiği gibi, bugünkü "mutlu gençlik" konumuna doğmadı ancak oraya bilinçli politika tasarımıyla ulaştı.</p>
<p>Gençlerin yoğun olarak madde kullanımı, depresyon ve suça karışma problemi ile mücadele eden İzlanda önce problemin adını koyarak başladı. Gençlerin kendini geliştirmesi için yerelden başlayarak kapsayıcı politikalar geliştirdi. Güçlü sosyal destek ağı, kaliteli eğitim imkanları gençlerin kendilerini güvenli ve mutlu hissetmelerini sağlıyor. Bireysel gelişim için geniş imkanlar sunuyor. Ve sonuç dünyanın en huzurlu ülkesi<a href="#_ftn5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref5">[5]</a>.</p>
<h3><strong>Genç istihdam hamlesi çözüm olabilir mi?</strong></h3>
<p>Türkiye’de de tam bu yazı hazırlanırken Genç İstihdam Hamlesi proje taslağının yasalaşması bekleniyor. Gençleri istihdama davet etmeyi planlayan bu projenin hedefi 18-25 yaş grubu aralığındaki herhangi bir üniversitede öğrenci olmayan gençleri hedefliyor. İşe alınan gençlerin 6 aylık maaş ödemesi doğrudan devlet tarafından karşılanacak. Maaş desteğine ek olarak, işverene 18 ay boyunca sigorta prim desteği verilecek.</p>
<p>Bu kapsamda, şartları sağlayan gençleri işe alan işletmelere İşsizlik Sigortası Fonu üzerinden maaş ve prim desteği sağlanacak. Ancak bu desteklerin sadece imalat sektöründe faaliyet gösteren özel sektör iş yerleri için geçerli olacağı belirtiliyor. Basitçe bakıldığında bu projenin gerçekte gençleri mi desteklemeyi yoksa imalat sanayi sermaye yatırımlarını mı desteklemeyi amaçladığı kuşku yaratmaktadır. İzlanda’nın kapsamı gençlik odağında veri odaklı herkes için erişilebilir bir alt yapı sunarken bu proje önceliği sermaye yatırımı olarak belirlemiştir.</p>
<p>Üniversite mezunu gençlerin kapsam dahilinde olup olmadığı net olmadığı programda<a href="#_ftn6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref6">[6]</a>, sermaye için net 24 ay sürecinde işverene sıfır maliyetli işçi tanımlanmakta. Bu doğrultuda gence ulaşan ise muhtemel asgari ücrettir. Sonrasında işverenin onu istihdamda tutma yükümlülüğü belirsizdir.</p>
<p>Yani destek bittiğinde gencin işi de muhtemelen biteceğini tahmin edebiliriz. Sadece imalat sektörünü kapsıyor olması da Türkiye gerçekliğinin dışında bir bakış açısı sunuyor.</p>
<p>Dolayısıyla bu ham haliyle Genç İstihdam Hamlesi, adının çağrıştırdığı gibi gençlere yönelik bir refah politikası sunmaktan ziyade gençliği bir araç, sermayeyi nihai amaç olarak konumlandıran bir teşvik mimarisi. Gençliğe dair altyapı sunmak yerine paket, gence 24 ay boyunca ucuz emek olma fırsatı sunuyor. Peki 24. yıl 11. ay bitiğinde gence ne olacak sorusunu açıkta bırakıyor.</p>
<p>Gençler için sorun iş yaratmanın ötesinde iş gücüne katılmak için gerekli motivasyonu sunmakla ilgili. Maaş desteğiyle altı ay iş sunulan genç, paket bittikten sonra düşük ücretli, güvencesiz, gelişme fırsatı olmayan bir pozisyonda kalacağını biliyorsa zaten başlangıçta katılmamayı seçebilir.<strong> </strong>Sistemden çekilmek, gencin değil sistemin başarısızlığıdır.</p>
<p>Yazıyı açarken iki rakamdan söz etmiştim: Yedi ve beş. Birincisi Türkiye'de her yedi kişiden birinin genç olduğunu, ikincisi her beş gençten birinin ne eğitimde ne istihdamda olduğunu söylüyordu. Bu iki rakamı yan yana getirdiğimizde ortaya çıkan, politika boşluğunda yaşayan ve kendi geleceğine yabancılaştırılmış bir kuşaktır.</p>
<p>İşte tam da bu yüzden gençlik bir potansiyel değil, bir politika meselesidir.<strong><em> </em></strong>Üstelik bu politika<strong><em>,</em></strong> yapısal eşitsizliği derinleştirecek eylemler yerine<strong><em> </em></strong>emeği koruyan, kamusal hizmetleri güçlendiren, gençlerin geleceğine güveneceği kapsayıcı bir yeniden dağıtım anlayışıyla kurulabilir.</p>
<p>(ÖB/EMK)</p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> https://ipa.istanbul/images/Calismalar/istanbulda-gencligin-demografik-ve-sosyoekonomik-profili-20-yillik-degisim-09952.pdf</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> https://hemhal.org/turkiyede-genc-intiharlariyla-yuzlesmek/</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Quality_of_life_indicators_-_overall_experience_of_life#Other_factors:_income,_household_type,_sex_and_level_of_urbanisation</p>
<p><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[4]</a> https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10061134/</p>
<p><a href="#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn5">[5]</a> İzlanda’da genç nüfusun istihdamı %71,7 iken, neet oranı ise %5’tir. https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Statistics_on_young_people_neither_in_employment_nor_in_education_or_training</p>
<p><a href="#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn6">[6]</a> Ki bu sorunun cevabı mühim. Çünkü neet gençliğinin içinde üniversite mezunu oranı oldukça yüksektir.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hepimiz-gecmisimizin-surgunleriyiz-319658</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/hepimiz-gecmisimizin-surgunleriyiz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hepimiz-gecmisimizin-surgunleriyiz-319658</guid><description><![CDATA[Geçmiş sürgünleri bedenimizde taşımak için doğmuş biz faniler herkesin her şeyleştiği ve her şeyin herkesleştiği zamanları yaşıyoruz. Kim bilir belki bizler de herkesleşip, her şeyleşeceğiz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz.” Bu cümle ile henüz bir tıp fakültesi öğrencisiyken karşılaşmıştım. Nörolog Oliver Sacks’ın olgu öykülerinden oluşan "Karısını Şapka Sanan Adam" kitabının satırları arasından bana göz kırpmıştı.</p>
<p>Aradan geçen 30 yılın tortusuna rağmen bu cümle halen zihnimde ışığı evrenin derinliklerinden dünyamıza yeni ulaşmış bir yıldızın heyecanı ile parlıyor. Geçmişi bugüne bağlayan üç kelimelik bu şiirsel cümlenin ortaya çıkmasında kitabın yazarı Oliver Sacks’ın mı, çevirmeni Çiğdem Çalkılıç’ın mı, yoksa editörü Birhan Keskin’in mi katkısı daha fazladır bilmiyorum. Ancak bu cümle, bireysel olanı toplumsal olana raptederek tarihin geçmiş sayfalarından gelecek sayfalarına doğru akmayı sürdürüyor.</p>
<p>“Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz.” cümlesi, Fransız şair Joe Bousquet’in “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum.” dizesini yankılar. Bousquet henüz 21 yaşındayken, I. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Fransa’nın kuzeyindeki Aisne hattında omurgasına saplanan bir kurşunla yaralanır.</p>
<p>Öncesini bilemem ama bu yara şairin sonrasını onulmaz bir şekilde değiştirir ve şair yaşamının geri kalan 32 yılını bir yatağın sürgününde geçirir. Tek yoldaşı kitaplardır ve “bu dize” o yataktan çıkıp zihinlerimize konuk olur hem de gitmemecesine. </p>
<p>Joe Bousquet’in “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum” dizesi, 17 Temmuz 2007’de Birikim dergisinde Ulus Baker’in satırlarına da başlık olur. Kıbrıs’ta yaşayan bir ailenin çocuğu olan Baker, benim için hâlâ muamma olan bir nedenle, Leningrad’da doğmuştur. Psikiyatr bir baba ile şair bir annenin oğlu olan Baker, çocukluğunu ve ilk gençliğini Kıbrıs’ta geçirir. </p>
<p>Akademisyen olduktan sonra da hiçbir acelesi olmadan, her harfin hakkını vererek anlattığı dersler onun diline sinmişti. Kendine has kazakları, çamaşır ipiyle bağladığı pantolonu ve bir camı eksik gözlüğüyle ana akım akademisyen kimliğinin çok ötesinde bir figürdü. Elinden düşürmediği Samsun 216 sigarası ve votkası da bu portreyi tamamlıyordu. Yönetmenlerden Dziga Vertov’u, filozoflardan Baruch Spinoza’yı tek geçerdi. Hatta Spinoza o kadar “aileden”di ki Baker, ikiz siyam kedilerine Psinoza adını vermişti. </p>
<p>Sosyolojiden felsefeye, sinemadan edebiyata, müzikten siyasete çok geniş bir yelpazede kafa yormuş, yazmış, anlatmış bir insanın üretimleri üzerine ciltler dolusu yazılabilir. Peki ya anlatmadıkları ya da anlatamadıkları üzerine de bir şeyler söylenebilir mi? </p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/ulus-baker-3.png" alt="">
<figcaption><strong><em>*Ulus Baker</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Ulus Baker “Felsefi Suskunluk” makalesinde “Susmanın tuhaf bir diyalektiği var: mesela ben ‘geçmiş’ konusunda hep susmayı yeğlerim... O yüzden cv’mi bile yazmakta zorluk çekerim...” diyordu.</p>
<p>Tanıl Bora, Ulus Baker’in 10. ölüm yıldönümünde yayınlanan “Ulus, Her Neredeysen…” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “En yakınındakiler için de efsane değil miydi biraz? Ulus'un aslında kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini kim bilirdi, kim biliyor tam olarak? Sırlı biriydi Ulus. O esnadaki durumunun tam ne olduğuna dair rutin müphemliklerin berisinde, geçmişine dair, en yakınındakilere bile tastamam malûm olmayan muammaların brandası geriliydi. Bu-dünyada-olmamaklığının berisinde, o muammalar vardı muhakkak. Ama işte; oralar, herkese yasaktı.”</p>
<p>Peki, oralar neden herkese yasaktı? Bousquet’in dizesinden devraldığı yaraları zihninin ahraz kıvrımlarında hapsetmiş olabilir miydi? Olabilir elbet. Ancak zihnin ahraz kıvrımlarında gizlenen her es er ya da geç dilin ezgisinde duyulur olacaktır. Nitekim Ulus Baker’in ahraz yaraları bazen yazdığı satırların arasına bir mülteci gibi sızarak görünür olmuştur. Bahsettiğim mülteci satırlar şiir desem hatırının kalacağı, nesir desem gönül koyacağı “Kumgüzeli”nde yer almıştır. Ben en iyisi neşiir diyerek arayı bulayım. </p>
<p>“Kumgüzeli”; “En elde edilmemiş şiirdin sen.” cümlesi ile daha ilk satırda insanın boğazına çöreklenen düğümü çözmek için yutkundurtan, her satırının sonuna içli bir nokta gibi konan “güzelsin” kelimesi ile iç çektirten ve “Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun.../ Cazgırlık etmem… Gönlünde yokum… Aşkımız, yok! Gerçekten… Güzeldin…” satırlarıyla da sonlanırken içimize köz serpen bir neşiirdir. </p>
<p>“Kumgüzeli”nin cümleleri arasında birden beliren “Kes kulakları, geçir bir sicime... Ama kaybetme... Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü... Islanarak... Ama güzeller…” satırları bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Metnin bütünlüğünden kopuk bu satırlar ancak Ulus Baker’in bir başka yazısında anlama kavuşur: “Duymak için yapılmamış kulaklar.”</p>
<p>Bu yazıya Baker şöyle başlar: “Kim demiş on üç on dört yaşların savaş kaldıramayacağını günümüz dünyasında? Ben de savaş yaralarımı bu öyküye ertelemişim... Ve o yaralar bende kalacak, öfkeyle parlatacağım onları her şeyin yüzeyinde, yapışkan bir toz tabakası gibi...”</p>
<p>Baker bu yazıda Kıbrıs’ta geçen çocukluğunun ve ilk gençliğinin savaş yaralarını anlatır. Annesinin tepesinden, büyük annesinin birkaç santim yanından geçerek 2 saat önce yatırıldığı yatağı parçalayan patlamamış bir havan mermisinden bahseder bu yazısında Baker. Ayrıca “kulaklarım, kulaklarım” diye bağırarak babasının çalıştığı hastaneye yaralı olarak getirilen ‘doğulu bir delikanlının’ hikâyesinin tanığıdır bu yazıda. Delikanlı haykırışları ile hastaneyi ayağa kaldırır. Tetkikleri yapılır kulakları sağlamdır. Ama susmaz delikanlı; “kulaklarım, kulaklarım” diye haykırmaya devam eder. Hangi kulaklar sorusu ile delikanlının cinai muamması çözülür. “Kulaklarımı kaybettim ben... Öldürdüklerimden kestiğim... Bir sicime dizmiştim onları... Köyden beklerler... Kulaksız nasıl dönerim ben?” Evet, Ulus Baker bu hikâyenin bizzat tanığıdır ve yazısını şöyle bitirir: “Ama ben, bir Temmuz günü, on dört yaşındayken, daha kesin olarak söyleyeyim, 26 Temmuz 1974'ün ateşkes kurşunlarının vızıldamasını durduramayan yoğun, katı, renksiz, ceset kokulu bir akşamında (yağmur yağıyor muydu hâlâ?) bu öyküyü kendi kulaklarımla işittim...</p>
<p>Kulaklarım! Kulaklarım!”</p>
<p>Ulus Baker de hepimiz gibi kendi yaralarına ek kendinden önce ve kendinden öte var olan yaraları zihninde taşıdı. Bunlar belki savaş yaralarıydı, belki bir otelin restoranında öldürülen babasının acısıydı, belki 1984 yılında kanserden ölen annesinin kahrıydı, belki de hiç biriydi. Zaten "Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz, anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret." dememiş miydi? </p>
<p>Baker, belki de her şeyi anlamak yerine, yaralarını tıpkı bir çocuğun kırık cam parçalarını alıp güneşe tutması gibi ışığa tuttu. Dağınık ışıkları o kırık kenarlarda bir bir topladı. Sosyolojiye, felsefeye, sinemaya, müziğe, Spinoza'nın geometrik hüznüne, kedilerine, votkasına, o eksik camlı eğri gözlüğüne dağıttı. Ve en çok da suskunluğuna… Çünkü susmak, bazen en gürültülü isyan değil midir?</p>
<p>Geçmiş sürgünleri bedenimizde taşımak için doğmuş biz faniler herkesin her şeyleştiği ve her şeyin herkesleştiği zamanları yaşıyoruz. Kim bilir belki bizler de herkesleşip, her şeyleşeceğiz. Oysa Ulus Baker kısacık ömrüyle herkesten ve her şeyden farklı bir zaman dışı olabilme ihtimalini var kıldı. Varolsun. </p>
<p>Baker doktora tezini sunduğunun ertesi günü Hüzün başlıklı bir yazı yazmıştır. Satırları arasında bir cümle adeta vasiyet niteliğindedir. Şöyle der Baker: “hüzün geriye kalandır. biraz blues dinleyin benim için…” </p>
<p>Bize kalan blues dinlemektir o vakit.</p>
<div class="box-12">
<p><strong>Meraklısına Not:</strong></p>
<p>Bousquet’in dizesi ile bir diğer karşılaşmam Bandista grubunun 2009 tarihli ilk albümü “De Te Fabula Narratur”daki şarkılardan biri aracılığı ile oldu. Şarkının adı “Her Şeyin Şarkısı”. “Her şey herkesleşiyordu / Herkes her şeyleşiyordu / Tarih durmadan yazılıyordu / Birden olanlar oldu” dizeleriyle başlayan bu şarkı Ulus Baker’e adeta bir saygı duruşu niteliğindedir.</p>
</div>
<p>(HU/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Göksel: Rüyalar da şarkılar gibi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/goksel-ruyalar-da-sarkilar-gibi-319667</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/goksel-ruyalar-da-sarkilar-gibi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/goksel-ruyalar-da-sarkilar-gibi-319667</guid><description><![CDATA[Göksel, yeni albümü “Rüyaların İşi”nde şarkılarla rüyalar arasındaki bağı anlatıyor. Ayrılıklar, geceler ve insanın kendisiyle kurduğu o tanıdık iç konuşmalar bu albümde yeniden hayat buluyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Bu koca İstanbul’da deliren bir tek ben miyim?” diye soruyor Göksel, sonra milyonları etkileyen sesi ile şarkıya devam ediyor:</p>
<p>“Kendimle ne zaman bozuştum ben….Davalı ben davacı ben….”</p>
<p>Sanatçı Göksel, tam 11 yıl sonra yeni albümü ile sevenleriyle buluştu. Albümün adı “Rüyaların İşi”. Ayrıca “Be Oğlum” klibi de müzik sitelerinde dönmeye başladı. Az önce sözlerini okuduğunuz şarkı yani “Bir Cumartesi Gecesi” bu yeni albümden.</p>
<p>Albüm 15 Mayıs’ta çıktı, bir gün öncesinde yani 14’ünde şarkıları Bantmag’de özel bir etkinlikte dinleme imkanımız oldu. Göksel, Okan Urun’un konuğuydu. Albümde 12 şarkı var. Bu,12 şarkıdan kesitiler ve  şarkıların hikâyesini dinledik.</p>
<div class="box-1">Hatırlatayım, yeni albümün şarkılarını <a href="https://open.spotify.com/prerelease/3GiSxTGzEitI9ZbXQVftyb?si=a2be6613233f44cc&amp;nd=1&amp;dlsi=5eebdbf6cb8e46c6" target="_blank" rel="nofollow noopener">buradan</a> dinleyebilirsiniz.</div>
<p>Göksel, pop müziğinin kendine has tarzıyla öne çıkan en güçlü kadın yorumcularından biri. Melankolik ve sıcak tınıları, retro esintili sound’u ve hikâye anlatan şarkılarıyla yıllardır geniş bir dinleyici kitlesine hitap ediyor.</p>
<p>Göksel Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okurken müziğe yöneldi, şan dersleri aldı ve çeşitli orkestralarda sahneye çıktı. Kariyerindeki en önemli dönüm noktalarından biri ise 1995 yılında Onno Tunç ile tanışması oldu. Aynı dönemde Sezen Aksu’nun vokalist kadrosunda yer aldı.</p>
<h3>Depresyondayız </h3>
<p>1997’de yayımladığı “Yollar” albümüyle çıkış yaptı ancak onu geniş kitlelerle buluşturan asıl kırılma 2001’de çıkan “Körebe” albümündeki “Depresyondayım” şarkısı oldu. </p>
<p>Sonrasında “Acıyor”, “Yalnız Kuş”, “Uzaktan”, “Denize Bıraksam”, “Aşkın Yalanmış” gibi birçok şarkıyla pop müziğin kalıcı isimlerinden biri hâline geldi.</p>
<p>2009 ve 2010’da yayımladığı nostalji albümlerinde Yeşilçam ve eski Türkçe pop şarkılarını yeniden yorumladı. Yıllar içinde hem söz yazarı kimliği hem de duygusu yüksek besteleriyle kendi müzikal evrenini kurdu. Şimdi ise “Rüyaların İşi” albümüyle yeniden dinleyicisinin karşısında.</p>
<h3>Her gün bir doz</h3>
<p>Hani bazı şarkıları çok iyi bilirsiniz, eşlik edersiniz de kimin söylediğini tam bilmezsiniz, Göksel de öyle melodilerin sahibi. Hikâyesi olan şarkılar yazıyor. Yeni albümdeki şarkılar bir ilişkinin başı ve sonu gibi mesela. Belirsizlikler, oyunlar, sonrasında yükselen tempo, inişler, çıkışlar, kendi yolculuğu ve ayrılığın gelişiyle başlayan veda hâli…</p>
<p>Albüm ete kemiğe bürünse herhalde ayrılmak isteyen fakat bunu bir türlü beceremeyen bir çifte benzerdi. “Ayrılıyoruz, devriliyor bir devir / Çözülüyoruz, ben hemen susadım sana / Ayrılıyoruz, kapanıyor son sayfa / Çözülüyoruz, nasır tutar bu yas zamanla” diyor “Ayrılıyoruz” şarkısında. Ardından “Her gün bir doz alıyorum senden, azar azar bitecek…” diye devam ediyor. Bu arada şarkıyı da inanılmaz tatlı anlatıyor.</p>
<p>Dinlerken birileri bazı şarkılar için “tam yaz şarkısı” dedi fakat bence zamansız şarkılar bunlar her an, her durumda size eşlik edebilir. İyi haber, Göksel 22 Haziran’da Harbiye’de bir konser verecek ve ardından turneye çıkacak.</p>
<p>Yeni albüm için özel bir etkinlikte bir araya gelmek de çok iyi fikirdi. Tabii binlerce kişinin dinlediği konserler kıymetli ama müziği bu kadar yakından dinlemek, duymak da sanatçı ve dinleyen arasında daha özel bir köprü kuruyor. O şarkıların hikâyelerini bizzat yaratıcısından duymak tahmin ettiğinizden de keyifli.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/AxXrY-yHUY0?si=aUbC9A87arLlGEZ-" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Göksel, şarkıları anlatırken de aslında neden hâlâ bu kadar sevildiğini yeniden hatırlattı. Yazma sürecinden bahsederken bazen bir fikrin günlerce içinde büyüdüğünü, bazen de bir rüyanın ortasında gelip şarkıya dönüştüğünü söylüyor.</p>
<p>“Uzaktan”ı uykudan uyanıp yazdığını anlatıyor. “Açık Yara”yı ise neredeyse 24 saat boyunca uyumadan tamamlamış. Şarkı yazmanın kendisi için çok özel bir süreç olduğunu, o yaratım hâlini çok sevdiğini söylüyor.</p>
<p>Hatta bu yüzden yapay zekânın yazı ve müzik üretme kısmına mesafeli duruyor, çünkü ona göre yazmak sadece ortaya çıkan sonuç değil, o süreçte geçirilen zamanın kendisi. </p>
<p>Albümün isminin çıkış noktası biraz buradan geliyor aslında. Şarkılarla rüyaların birbirine çok benzediğinden söz ediyor. Rüyalar üzerine çok kafa yorduğunu, gördüğü sembollerin onda uyandırdığı duyguları hep irdelediğini anlatıyor. </p>
<p>Gece uyanıp rüyalarını yazdığını, bazı şarkıların da böyle ortaya çıktığını paylaşıyor bizimle. Ona göre şarkılar da tıpkı rüyalar gibi tek bir duygu taşımıyor aynı anda birkaç hissi birden harekete geçiriyor. Ve aslında her albüm, anladığınız üzere onun için gerçekleşen bir hayal anlamına geliyor.</p>
<p>Bu yüzden “Rüyaların İşi” ismini sevdiğini, o çift anlamlı hâlinin albümün ruhunu çok iyi taşıdığını söylüyor.</p>
<p>Albümdeki hemen her şarkıda insan kendisine dair detaylar bulabilir fakat ülkece  “Beyaz Atlı”dan çok büyük bir parça bulabiliriz gibi geliyor.</p>
<p>Şarkının sözleri şöyle:</p>
<p>“Sımsıkı dur sakın düşme, düşersen tutmuyor hiç kimse, gözünü aç yolu ezberle, kaybolursan dost değil kimse…”</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Anadili kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz"]]></title><link>https://bianet.org/haber/anadili-kullanilmadikca-korelir-ama-ortadan-kalkmaz-319443</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/08/anadil-kullanilmadikca-korelir-ama-ortadan-kalkmaz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/anadili-kullanilmadikca-korelir-ama-ortadan-kalkmaz-319443</guid><description><![CDATA[Yönetmen Ali Kemal Çınar, “Valahî”de bedensel bir belirti gibi başlayan karın gurultusunu, bastırılmış bir anadilin geri dönüşüne dönüştürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ali Kemal Çınar, son yıllarda Kürt sineması içinde geliştirdiği özgün anlatı diliyle öne çıkan yönetmenlerden biri. Çınar, uzun yıllardır Diyarbakır'da üretimlerini sürdürüyor. Daha önce "Gênco", "Arada", "Gizli" (Veşartî) ve "Geceden Önce" (Beriya Şevê) gibi filmlere imza atan yönetmen, Kürt sinemasında dil meselesini ele alış biçimiyle de farklı bir yerde duruyor.</p>
<p>Çınar’ın son filmi "Valahî" de bu hattın devamı niteliğinde. Oyuncu kadrosunda Kerem Fırtına, Hichi Demi, Lîsa Çalan ve Mehtap Yıldırım’ın yer aldığı film, Baran adlı karakterin peşini bırakmayan bir karın gurultusunu merkezine alıyor. Ancak film ilerledikçe bu gurultu fiziksel bir rahatsızlık olmaktan çıkıyor, bastırılmış bir anadilin metaforuna dönüşüyor.</p>
<p>Gündelik hayatın içindeki absürt durumları gerçeklikten kopmadan anlatan Çınar’la "Valahî" üzerine konuştuk.</p>
<h3>"Gerçeklik zeminini oluşturabildiğim müddetçe her absürt olayı anlatabilirim"</h3>
<p><strong>Sizin sinemanız Amed’in sokaklarından, bir apartman dairesinin oturma odasından veya bir tamirhaneden filizleniyor. “Gênco”da uçamayan bir süper kahramanı, “Valahî”de Kürtçe konuşan bir karın gurultusunu izledik. Gündelik hayatın sıradanlığını fantastik olanla bu kadar organik biçimde nasıl yan yana getiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Elias Canetti, Kafka için "gerçeküstünün gerçekçi yazarı" der. Kafka, en gerçek dışı olayı bile anlatırken olayın ayaklarının yere basmasını sağlar. Bir absürt olayın içinde ya da rüyada olmanın kendisinden çok, olayın kendisine odaklanmamızı ister. Gregor Samsa devcileyin bir böceğe dönüştüğünde hâlâ işe nasıl gidebileceğini veya ağzıyla kapı kolunu nasıl çevirebileceğini düşünür; hiçbir zaman gerçek denilen o zeminden kopmaz.</p>
<p>Kafka’nın bu yöntemi beni derinden etkiledi. Gerçeklik zeminini oluşturabildiğim müddetçe her absürt olayı hiç korkmadan anlatabileceğimi biliyorum. Gündelik detayların bu absürt ya da fantastik dünyayı kurmakta ne kadar güçlü bir araç olduğunu fark ettiğim gibi, aynı detayların bu olağan dışılığı dengeleyebileceğinin de ayırdına vardım. Bundan dolayı, yan yana gelmesi zor gibi görünen kavramların rahatlıkla bir arada bulunabildiği hikâyeler anlatmayı deniyorum.</p>
<h3>"Bastırdığı dilin kendini Baran’ın karnında hatırlatmasıdır"</h3>
<p><strong>"Valahî"de karakterimiz Baran’ın bitmek bilmeyen karın gurultusunun peşinden gidiyoruz. Bu gurultu, film ilerledikçe tıbbi bir semptomdan çok, bastırılmış bir anadilin bedensel bir haykırışı gibi duyulmaya başlıyor. Anadiliyle zihinsel düzeyde bağ kuramayan ama bu boşluğu bedensel olarak bir gurultuyla hisseden Baran üzerinden bize ne anlatmak istediniz?</strong></p>
<p>Korku, heyecan, sevinç ve üzüntü anlarında bedenimizin nasıl tepki verebileceğini kestirmek zordur. Anadili de benim için bedensel bir reflekstir. Kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz; er geç bir noktada geri döner. Baran da hayatının hassas bir döneminde karın gurultusuyla karşılaşır. Bu gurultu, onun huzursuzluğunun sonucu olduğu kadar bir şeyleri anlaması için de bir sebep olur. Hayatı boyunca bastırdığı, hiç düşünmediği dilin kendini Baran’ın karnında hatırlatmasıdır.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-29.png" alt="">
<figcaption>Ali Kemal Çınar</figcaption>
</figure>
<p><strong>Filmde Baran’ın başlangıçta kurtulmak istediği o gürültüyü sonradan geri istemesi çok çarpıcı bir kırılma noktası. Boşluk yerine rahatsız edici bir sesi tercih etmek, kimlik arayışının neresinde duruyor?</strong></p>
<p>Baran, o güne kadar hiç dert etmediği anadilinin farkına varıyor. Farkına vardıktan sonra artık onu görmezden gelemeyeceğini de anlıyor. Sesin varlığı onu rahatsız edecek olsa da onsuz artık var olamayacağını, tamamlanamayacağını biliyor. Bu bilme ya da bilmeme hâli, Baran’ın karakterini oluşturan asıl şey. Terste kaldığını düşünmesi de, hayata dâhil olmadığını görmesi de bundan kaynaklanıyor.</p>
<p>Bu boşluk hâlini yaşamaktansa mücadele etmesi gerektiğini düşünüyor; sesi de bundan dolayı tekrar istiyor. Eğer bir kimliği oluşacaksa bunun bu arayıştan geçmesi gerektiğine, anlık da olsa, karar veriyor. Onda, mücadele etmeden kendisi olamayacağına dair bir hissiyat oluşuyor.</p>
<h3>"Kürtçe oldukça hareketli bir organizmaya sahip"</h3>
<p><strong>Kürt sinemasında dil genelde politik bir kimlik beyanıdır. Ancak siz “Arada” ve “Valahî” filmlerinde dili yalnızca bir iletişim aracı olarak değil, kimlik, hafıza ve bastırılma deneyimiyle ilişkili bir mesele olarak ele alıyorsunuz. Karakterleriniz bazen anlıyor ama konuşamıyor, bazen bedeni konuşuyor ama kendisi anlamıyor. Dilin bu arada kalma hâlini sinemanızın merkezine yerleştirmenizin sebebi nedir?</strong></p>
<p>"Arada" ve "Valahî" doğrudan dille ilgili olsa da aslında diğer filmlerimin de dille ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü sinema yapma biçimim, dili kurgulamak ve biçimlendirmekten geçiyor. Oyuncu seçiminden sette kullanılan dile, hatta o dilin doğru kullanımına kadar bütün süreç bu çabanın sonucunda ortaya çıkıyor. Herhangi bir filmimde dile dair yanlış bir kullanım bile filmin tartışma alanına dâhil olabiliyor.</p>
<p>Kürtçe, standartlaşma süreci devam eden oldukça hareketli bir organizma olduğundan tartışmaya ve müdahaleye açık bir hâlde. Kürt sinemacılar olarak yaptığımız her filmin, dilin tartışma alanına öyle ya da böyle girmesi kaçınılmaz. Belki de bu yüzden doğrudan dille ilgili filmler yapmak bana diğer filmlerimden çok da farklı gelmiyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/valahi-film-gosterimi-2026416161844c041212cb2f34680ba5d0117bdc755e3-1.jpg" alt="">
<figcaption>Valahî film afişi</figcaption>
</figure>
<p><strong>"Valahî"den sonra Ali Kemal Çınar sineması nereye evrilecek? Sizi yine bedensel ve dilsel çıkmazların içinde mi göreceğiz?</strong></p>
<p>Doğrusu “Valahî"den önce başladığım bir filmim vardı; önce onu bitirmekle uğraşacağım. "Valahî"den önce başlamasına rağmen ondan sonra çıkacağı için sinemamın nasıl evrileceği konusu da tartışmaya açık. Büyük değişikliklerden çok küçük değişikliklerle ilerleyeceğimi düşündüğüm için, sinemamda köklü bir dönüşüm olmayacak gibi geliyor.</p>
<p>(ZA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Ev Yapımı Eylem": Cumartesi Anneleri’ne karşı kaldırımdan bakmak]]></title><link>https://bianet.org/haber/ev-yapimi-eylem-cumartesi-annelerine-karsi-kaldirimdan-bakmak-319459</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/08/ev-yapimi-eylem-cumartesi-annelerine-karsi-kaldirimdan-bakmak.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/ev-yapimi-eylem-cumartesi-annelerine-karsi-kaldirimdan-bakmak-319459</guid><description><![CDATA[Şık sofralar, kısır tabakları, gündelik sohbetler… Ama masanın altında bir beden var. “Ev Yapımı Eylem”, politik acıyla steril hayatların çarpışmasını seyircinin gözlerinin içine bakarak anlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Ev Yapımı Eylem” olur mu? Eğer işin içinde kadınlar varsa elbette olur. Hem de bir tiyatroya dönüşür, üstelik ev konforunda.</p>
<p>Geçen hafta sonu, (3 Mayıs Pazar) İstinye’de bir evde sahnelenen bir okuma tiyatrosuna davet edildiğimde aklımdan geçen tam da buydu.</p>
<p>Kayıplarını arayan ve faillerin yargılanması için her cumartesi Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemi yapan Cumartesi Anneleri’ni izleyen üç kadın, onlardan esinlenerek kendi eylemlerini yapmaya karar veriyor. Evde!</p>
<p>Şunu baştan söylemek gerekiyor: Bu üç kadının ne ekonomik konumları ne de hayata bakışları Cumartesi Anneleri’yle pek örtüşüyor. Ancak tam da bu “alakası olmayan” halleriyle, zengin ya da yoksul fark etmeksizin kadın olmanın vicdanı nasıl harekete geçirdiğini görünür kılıyorlar.</p>
<p>Oyunun en dikkat çeken anlarından biri ise kadınların politik bilinç ile konfor arasındaki sıkışmışlığını açığa çıkaran repliklerde ortaya çıkıyor. “Velev ki politiğiz kimse bilmiyor ki” diyor kadınlardan biri, bir diğeri ise “Bir günde heval olsun demediniz, nankörler” sözleriyle hem sınıfsal mesafeyi hem de dayanışma dilini hicvediyor. “Ev tipi cezaevine hayır” ve “Beraber sıkılıyoruz biz bu evlerde” replikleri ise oyunun absürt mizahının altında büyüyen politik sıkışmışlık hissini izleyene hissettiriyor. </p>
<p>“Ev Yapımı Eylem” adlı absürt, feminist oyun okumasını Şenay Tanrıvermiş yaptı yönetmenliğini ise Pervin Bağdat yaptı. Oyuncular, Özlem Saraç, Bensu Orhunöz, Ayfer Dönmez.</p>
<p>Tanrıvermiş, “Direkt ‘Cumartesi Anneleri’ hakikatini yazma cüreti gösterseydim, elbette çok büyük risk ve daha da önemlisi hadsizlik, haksızlık, hatta insanlık dışı olurdu” diyor, ekliyor: “Ben karşı kaldırımdan geçenlerin kaybettiği vicdanı yazmaya çalıştım.”</p>
<p>Önce, <strong>Şenay Tanrıvermiş </strong>anlatıyor. </p>
<h3>“Planlı bir sessizlikle geçiştiriyoruz”</h3>
<p><strong>Oyunda yüksek gelirli, konforlu hayatlar yaşayan üç kadının Cumartesi Anneleri’ne bakışını izliyoruz. Bu sınıfsal mesafeyi mizah üzerinden kurma fikri nasıl ortaya çıktı? </strong></p>
<p>Bu kadınların vicdan azaplarından dram çıkarsaydım, onları aklamış olacaktım ve buna hakkım yok tabii ki. Mizah, özellikle çuvaldızı kendine batırarak yapıldığında, hem daha dürüst hem de basit ve direkt olmana izin veriyor. </p>
<p>Bir de benim kalemim hep mizaha kayar zaten çünkü kendimi ‘uzman’ gibi kurulmuş yazarken yakaladığımda utanırım biraz. </p>
<p>Türkiye’de zorla kaybetmeler ve Cumartesi Anneleri gibi ağır bir hakikat söz konusuyken seyirciyi güldürmek sizin için ne kadar riskliydi? Yazarken “fazla hafifletme” korkusu yaşadınız mı? </p>
<p>Direkt ‘Cumartesi Anneleri’ hakikatini yazma cüreti gösterseydim, elbette çok büyük risk ve daha da önemlisi hadsizlik, haksızlık, hatta insanlık dışı olurdu. </p>
<p>Ben karşı kaldırımdan geçenlerin kaybettiği vicdanı yazmaya çalıştım. Tarifi imkânsız bir acı üzerine yapılan pek çok çalışmanın samimiyetine bile inanmıyorum. Bu trajedi üzerinden kendimizi sağaltma hakkımız da asla yok! Ama “ama nasıl bilerek yalnız bırakıyoruz, inkâr ediyoruz ve planlı bir sessizlikle geçiştiriyoruz” kısmında bir yüzleşme istedim. </p>
<h3>“Kendilerinden kaçıyorlar”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/tempimageik4iae.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Oyunda karakterlerin kimi cümlelerine gülerken aslında onların gerçekliğine de tanık oluyoruz. Sizce seyirci en çok neye gülüyor: karakterlerin ikiyüzlülüğüne mi, çaresizliğine mi, yoksa kendi sınıfsal benzerliklerine mi? </strong></p>
<p>Seyirci bir yere kadar gülse de, sonunda kendine yakalanıyor. İzleyenlerin genellikle keyfi kaçıyor ve ‘sert bir tokat’, ‘iyi bir dayak’ ya da ‘ya aslında ben de böyleyim ama ne yapabilirim ki’ gibi açıklamalarda bulunma ihtiyacı hissediyor. </p>
<p><strong>“Onlar yıllarca oturuyor, tutuklanmadılar; bizi tutuklular gibi...” gibi cümleler oyundaki sınıfsal körlüğü çok görünür kılıyor. Bu replikleri yazarken gerçek hayattan ne kadar beslendiniz? </strong></p>
<p>Bu replikleri sosyo-kültürel bilinci yüksek ancak sindirilmiş, atıllığı kabullenmiş, özellikle ‘eğitimli’ kesimden gözlemlerle yazdım. Ben sessizliğin ipliğini pazara çıkarmak için durumu abarttım ama bence akıllı, mantıklı özürler icat edenler çok daha kötüsünü söylemiş oluyorlar. </p>
<p><strong>Oyunda kadın karakterlerin politikayla kurduğu ilişki bir tür “vicdan konforu” gibi görünüyor. Sizce orta-üst sınıfın eylemsellik biçimleri gerçekten değişti mi, yoksa sadece dili mi değişti? </strong></p>
<p>Bence tamamen değişti. Hem eylemsellik hem de dil değişti. Yenilenen dili olağanüstü yaratıcı, umutlu ve dürüst buluyorum ama katılımı çok zayıf, ne yazık ki.</p>
<p><strong>Oyundaki kadınların birbirleriyle konuşurken sık sık kendi ayrıcalıklarını ifşa etmeleri dikkat çekiyor. Siz bu karakterleri yargılayarak mı yazdınız, anlayarak mı? </strong></p>
<p>Karakterlerime bir ölçüde hak veriyorum ama onların hapsoldukları ve ayrıcalık zannettikleri zaafları ve kalıp yargıları da ifşa etmeyi tercih ediyorum. Kapitalizm ve patriyarkal düzenin içinde kadının en estetik şekilde yok oluşu bir varoluşa dönüştü. Bu yüzden kendilerinden de kaçıyorlar ve elde sadece ayrıcalıklar kalıyor. </p>
<p><strong>Oyunun adı olan “Ev Yapımı Eylem” sizce bugün muhalefetin steril, kontrollü ve güvenli alanlara sıkışmasına dair de bir gönderme mi? </strong></p>
<p>Tabii ki! Bizim için oyunun içeriği mekan olarak ‘ev’ ile örtüştü ve form-içerik birbirini destekledi. Ancak genel olarak en özel alanların, mahremiyetin hatta rüyalarımızın dahi kontrollü olduğu bir dünyadayız. Kendi telefonumuzun bizi dinlediğini düşündüğümüz bir çağda sıkıştığımızı da ifade edemiyoruz. </p>
<p><strong>Oyunu nerelerde izleyebileceğiz? </strong></p>
<p>Önümüzdeki sezon evlere misafir olmayı ve misafir etmeyi düşünüyoruz. </p>
<h3>“İnce bir çizgi üzerinde yürüdük”</h3>
<p>Şimdi oyunun yönetmeni <strong>Pervin Bağdat</strong> anlatıyor.</p>
<p><strong><em>“</em>Ev Yapımı Eylem” gibi mizah ile politik acıyı aynı anda taşıyan bir metni sahnelemek yönetmen olarak sizi en çok hangi açıdan zorladı? </strong></p>
<p>Ben kendimi hep neşeli mutsuz olarak tanımlarım;Hopalıyım ve kültürel olarak da  ironi ve mizahla büyüdüm diyebilirim. metin böyle olmasa da acıyı mizahla  hafifletmenin yollarını arardım çünkü acı gerçeğin bu yolla, izleyenin defansa  geçmesine fırsat vermeden içine sızdığını düşünüyorum.</p>
<p>Ama en çok dikkat ettiğim şey, mizah unsurlarının karikatüre dönüştürmemek , politik olarak çok hassas olduğum bu konuyla alakalı sistem, insan eleştirisini yaparken alay edip dalga geçiyormuşuz  hissi uyandırmamaktı. Çok ince bir çizgi üzerinde yürüdük; dönüp sürekli sağlamasını  yapmak durumunda kaldım.</p>
<p><strong>Oyunda görünürde çok “konforlu” bir dünya var ama alttan alta büyük bir vicdani gerilim akıyor. Sahneleme dilinde bu çatışmayı nasıl kurdunuz? </strong></p>
<p>Şık bir sofra, iyi dekore edilmiş bir ev, gündelik sohbetler, çaylar, kısırlar... Her şey  güvenli ve steril görünüyor. Ama o konforun altında sürekli bastırılan bir huzursuzluk  var; suçluluk duygusu var .Hatta metinde gün için toplaşan bu kadınların oturduğu masanın altında beyaz bir çarşafa sarılmış bir beden var; oyun boyunca kemikleri  sesler çıkarıyor; dışardan kayıpların sesleri duyuluyor..</p>
<p>Hiçbir şey bilmeyen insanla  değil bilip de Susan, eyleme geçemeyen, tavır alamayan insanlar benim kavgam, onlara kızgınım, kırgınım.</p>
<p>Bilip de susmak kötülüğe ortak olmaktır. Yazar bu vicdan  sorgulamasını çok güzel yazmış zaten ama ben sahnelerken kadınların aslında o neşeli  hallerinin altındaki korkunun ,bencilliğin, empati yoksunluğunun altını çizerek  eleştirimi yaptım.</p>
<p>Bunu da en acı cümleleri çok farkında olarak söyletirken birden  kendi dünyalarının güzelliğine, kendilerine odaklanmalarını sağlayıp kontarst yaratmaya çalıştım.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/aysun.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Şenay Tanrıvermiş ve Pervin Bağdat</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Okuma tiyatrosu biçimini tercih etmeniz, seyircinin hayal gücüne daha fazla alan açıyor. Sizce bu format oyunun politik tarafını daha mı görünür kılıyor? </strong></p>
<p>Bizim yaptığımız sahnelenmiş okuma tiyatrosu formundaki bu oyun biçimi gereği  sahnedeki süsü azaltıyor. Dekorun, büyük efektlerin ya da ışığın gücüne sırtınızı  yaslayamıyorsunuz. Geriye söz, beden ve seyircinin hayal gücü kalıyor. Bu da politik  metinlerde çok güçlü bir alan açıyor bence. Seyirci eksik bırakılan boşlukları kendi  hafızasıyla dolduruyor.</p>
<p>Özellikle bugün sürekli görüntü bombardımanı altında  yaşarken, bazen sadece bir cümleyi duymanın etkisi çok daha sarsıcı olabiliyor. Ayrıca  oyunu bir evin içinde oynamak da bu hissi büyütüyor. Seyirci artık güvenli bir  mesafeden izlemiyor; o konuşmaların tam ortasında oturuyor. Oyunda Cumartesi  Anneleri doğrudan merkezde görünmese de onların acısı sürekli hissediliyor.</p>
<p>Oyun  başlamadan önce seyirciye masanın altında bir beden olduğunu söylüyoruz; kayıpları temsil eden masanın altındaki o bedenden gelen sesleri ve dışardan gelen kayıp evlatların seslerini ,kenarda oturan yazar okuyor; seyircinin göz bebeğini görürken bu  çarpışmalar çok etkileyici bir paylaşım anı yaratıyor. O zaman işte bir cümle önce  kahkahayla gülen o insanların o anda göğüslerine oturan vicdan sorgulamasını göz  göze, sessizce konuşmuş oluyoruz.</p>
<p>Oyun bitince iyi hissetmiyoruz ama biraz iyi hissetmesek de birbirimizi anlamaya ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm için bu oyun ve seçtiğimiz bu yol benim için çok önemliydi.</p>
<p>(EMK/NÖ) </p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İlhan Berk şiirinde yaban]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ilhan-berk-siirinde-yaban-319457</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/ilhan-berk-siirinde-yaban.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ilhan-berk-siirinde-yaban-319457</guid><description><![CDATA[İlhan Berk’in şiirinde yaptığı yabanla ilişkini her geçen gün ona dönük bir egemenliğe ve tahakküme dönüştüren insan karşısında yeni bir insan kadar bugün ve gelecek önerisi ortaya koymasıdır. Bu aynı zamanda yürürlükte olan insanmerkezcilik karşısında aynı merkezliliği gerileten, azaltan en azından bunun arzusunu duyuran bir dünya tahayyülüdür.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Elif Sofya’nın anısına ve şiirine saygıyla</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Neyim/(kimim)/ben/bir çocuk/bir ilkel”<sup>1</sup></em></p>
<p style="text-align: right;"><em>İlhan Berk</em></p>
<p>İlhan Berk’in  (18 Kasım 1918, Manisa-28 Ağustos 2008, Bodrum) ilk kitabı “İstanbul”dan (1947) başlayarak belirtilerini bulmak mümkünse de onun yabana dönük ilgisini belirginleştiren bir zaman sonra başat öğelerden biri hale getiren, şiirinin sonunu bağlayan ve şiirindeki ekopoetik öğeleri çoğaltmakla kalmayıp kalıcı hale getiren  süreci  daha çok “Günaydın Yeryüzü” (1952) ve arkasından gelen “Köroğlu”(1955) ile başlatmak mümkündür.  </p>
<p>Buysa onun zaman içinde insanmerkezci dünyanın tam da karşısına daha az ya da zayıflatılmış insan merkezli bir dünya koymasını bugün ve gelecek önerisi olarak dillendirmesini sağlamıştır. Geçmişin şehirlerinin yabanla kurduğu ilişki bir yana Manisa, Balıkesir, Samsun, Zonguldak, Giresun, Kırşehir, Ankara, İstanbul ve en sonunda yetmişlerde Bodrum’da yaşamaya başlamasını ve ölünceye kadar hayatını orada sürdürmesini hem hayatına  hem de şiirine yansıyan ve onu  belirleyen “yaban görgüsü”nü edinme süreci ve mekânı olarak anlayabiliriz. Bu görgüyü asıl ve tekrardan ete kemiğe büründüren  çocukluğundan sonra Bodrum ve yabanı olduğu da belirtilmeden geçilmemelidir.</p>
<p>Kaldı ki şair bir zaman sonra yazdığı şiiri bunun tartışmasına ve anlamaya ve anladıkça da bu konuda düşünce çıkartmaya dönüştürürken bir yandan da şiirinde varolan dünyadan da böyle bir dünya yaratmıştır. Şiirinde oluşturduğu bu şey  İlhan Berk’i ekopoetik şair şiirini de ekopoetik şiir yapmaya  ya da öyle bir değerlendirme yapmaya yeter. </p>
<p>İlhan Berk’in önce hareketli hareketsiz canlılarıyla yeryüzüne sonra da gökyüzüne dönük kimi yerde aşırıya varabilen ilgisi “Günaydın Yeryüzü” ile ortaya çıkmış ve kendini somutlaştırmıştır. Yanı sıra şairin mekân, nesne ve şeylere dönük ilgisi de bu tavrıyla açıklanabilir. Çünkü yaban insanın şehirlerden önce uzun yıllar diğer canlılarla birlikte yaşadığı mekânıdır. Belki burada dünyanın kendisi yabandır da denebilir.</p>
<p>Bunlar bir yana insanların inşa ettiği mezra, köy ve kasabalar  daha çok savunma temelli olsalar da hepsinin yabanın içinde ondan bildik anlamda bağımsız bulunamayacak/olamayacak mekânlar olduğunu ve zamanla bunun yabanın tersine işlediğini hem şehirlerin hem de insanın yabanla ilişkisinin kendi lehine ve dünyanın aleyhine bir gelişme gösterdiğini ve insanın yabanla kurduğu ilişkinin belki de bir daha düzelmemek üzere yine insanın lehine yabanın aleyhine bozulduğunu yazabiliriz.</p>
<p>İlhan Berk’in yaban ilgisinde altı çizilmesi ve vurgulanması gereken nokta ise bu ilginin tamamıyla hayati düzeyde ve herhangi bir canlının hayatına saygı ve hayat hakkını savunma temelinde ortaya çıkıyor olmasıdır. Kaldı ki bu dediğimiz şairin yetmişlerde Bodrum’a yerleşmesiyle birlikte onun hayatını da belirler olmuştur. </p>
<p>Geçmişin yabanla iç içe sayılabilecek Bodrum’u hem İlhan Berk’in hayatını hem de şiirini sonuna kadar aynı yabana açmıştır. Yazdığı şiirler bir yana “Şifalı Bitkiler Kitabı”nı da (1982) bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Aynı şekilde Edibe Berk’in “Ege Mutfağı” (2005) kitabını da Bodrum’da birlikte yaşanan hayatın sonucu olarak görüp  ve öyle ele almamız mümkündür.</p>
<p>Burada şair için yol açıcı olan hayatı kadar bu konudaki okurluğudur ve bunun çağırdığı teorik ve düşünsel ilgi kadar şiirinin düşünce üretme yeteneğidir. Bu ilgi önce şiirinde karşılık bulurken bir zaman sonra  çocukluğu çağrıştırırcasına yabanda  yaşamaya da dönmüştür. En azından İlhan Berk yaşadığı dünyadan ve daha özelde Bodrum’dan bir yaban çıkarmıştır ve dünyayı insanların da dahil olduğu daha az insan merkezli bir yaban olarak kabul etmiş ya da böyle bir arzunun şiirini belirlemesine izin vermiştir. Bir zaman sonra baştaki eleştirel düzey ortadan kalkmış yaban mekân, nesne ve şeylerle birlikte şiirinin düşünce üretmesini (Son dönemde yazdıklarının aforizmaa yaklaşmasını da bununla açıklayabiliriz.) sağlayan izlekleri haline gelmiştir.</p>
<p>Devam edelim...Her canlı kendi hayatını yaşamak için dünyaya gelir. Bu dediğimiz dünyayı kendi devinimlerine sahip düzeni olarak da kabul edilebilecek kaotik bir yer haline de getirir. Bu durum insanın avlanmayı öğrenmesi ve bu temelde alet edavat  ve silah yapmaya başlamasıyla birlikte bir daha düzelmemek üzere bozulmuştur. </p>
<p>Bu yüzden de İlhan Berk yaban ve insan arasında geçen ve sürmekte olan tartışmayı her canlının kendini hayatını yaşamak için dünyaya gelmesiyle başlatır. Bu yüzden “Her şey yaşamaya hazırlanıyordu/Her şey gelir gelmez hayatlarını”.<sup>2</sup> dizesinden anlamamız gereken de şairin hem bu hayatı eksik fazla yaşadığı hem de bu hayatı şiir yapan asıl tanığı olduğudur. “Her şey yerini alıyordu sırası geldikçe/ İlhan Berk bütün bunları görüyordu.” dizelerinin belirtmeye çalıştığı da bu tanıklıktır.<sup>3</sup></p>
<p>Bu birlikte yaşamanın asıl içerdiklerinin başında da duygudaşlık ve beynelmilel akrabalık gelir. Buysa canlılar arasındaki türcülük temelli ayrım ve ayrılıkları yok ettiği gibi bu temelde bir dünya inşa etme gibi bir amacı da bünyesinde bulundurur. Böylelikle İlhan Berk bu dünyanın insan merkezli olmasının ve onun isterlerinin ne olduğunu bilerek bunun karşısına kendi önerisini koyar. Bu öneriyi bir uygarlık eleştirisi ve onun karşısında bir seçenek olarak da anlayabiliriz.</p>
<p>Buysa her canlının hayatına saygı ve eşitlik talep etmekten başka bir şey değildir. “Biz yaşayanlar ayrı değiliz birbirimizden/Önce bunu söylemeliyim size/Sonra bütün güzel şeyleri sevmekte/Beraber olmalıyız derim/Değilmi ki bu dünya ailesindeniz/Bize bu düşer bu savaşta”.<sup>4</sup> Böylelikle benim beynelmilel akrabalık dediğim şeyi İlhan Berk “dünya ailesi” kavramıyla açıklayarak insan ve insan olmayan hareketli hareketsiz canlılar arasındaki baştan beri olan güçlü bağı ve yakınlığı da belirtmiş olur.</p>
<p>Ne var ki İlhan Berk burada otoritenin dışında kalan insanı olumlu anlamda  öteki canlılardan ayırarak hem bir anlam hem de bir görev yükler. Bundan bu kaotik düzenin ayakta kalması ve onun içinde yaşanması insana bağlıdır düşüncesi de çıkartılabilir. Başka bir deyişle dünyanın bu kaotik düzenini sürdürmesi insanın tahakküm ve bu temelde başta yaban olmak üzere dünyayı  değiştirme arzusundan kurtulmasıyla ancak mümkün olabilir. </p>
<p>Bunu Edibe’ye yazdığı şiirdeki şu dizelerle belirtirken bir yandan da ikisinin birlikte hayatının doğurmasını istediği sonuçların da altını çizer. Bunu kadın-erkek arasındaki aşkın dünyaya dönük olumlu bir sonucu olarak da alabiliriz. “Sana bağlı diyorum, ağacın, kuşun, karıncanın hayatı/Nefes alışın, nefes verişin sana bağlı her defasında./Daha çetin değil gözümün nuru/Daha çetin değil sokak muharebeleri/Seni sevmekten.”<sup>5</sup></p>
<p>Bütün bunlar aynı zamanda insanın niye yaşadığının da yanıtı olmak gibi bir özelliğe de sahiptir. Böylelikle şair önce kendi sonra  insanın önüne birlikte yaşamanın ancak başka birinin yani her hangi bir canlının yaşadığı hayatı savunmakla ve bu temelde yaşamakla mümkün olacağını  söyler ve bunda da diretir.</p>
<p>İlhan Berk’in yaban ilgisi ve vurgusu büyük ölçüde her canlıyı içeren bir özgürlük ve birlikte yaşama vurgusu ile ilgilidir. Bunun arkaplanında başta Nazım Hikmet’in şiirinde oluşturduğu özgürlük ve eşitlik  arzusu varsa da bu zamanla kendini özgünleştirerek İlhan Berk’in arzusu haline getirmiştir. Bu tamamıyla hayatla ve onu yaşamayla açıklanabilecek ve Marksizmin yabanla yüzeyde kurmaya çalıştığı ilişkiyi baştan geçen bir durumdur. </p>
<p>Bunu düşündüren ve arzu haline getirense yabandan başka bir şey değildir ama bizim için bunu daha da anlamlı getiren tek tek ve yalnız yaşadığını sandığımız ağaçlardır. İnsan yalnızlığı ile ağaçlar arasında her zaman ilişki kurmuştur. Ormandaki her ağacın tek tek özgürlüğü sembol bir durum olarak fazlasıyla sarsıcı ve etkileyicidir. “Mutlaka yaşamalıyız/En çok da rüzgârda bir ağaç gibi hür/En çok keder içinde/En çok yaşamasını istediğimiz”<sup>6</sup></p>
<p>Ama bu şairin “Günaydın Yeryüzü”de oluşturduğu insanmerkezciliğin dışında gerçeklik kazanıyor değildir. Tersine şair yaban vurgusunu itirazlarına rağmen merkezine insanı alarak temellendirir. Kuşkusuz şair burada insanı verili olanın dışında tutarak başka bir insandan söz ediyor gibidir. Başka bir deyişle şair şiirlerinde insanı yeniden oluşturur, ona yeni bir kişilik verir ve bütün davranışlarını belirler. Kurtuluş en azından şair için bu insandadır.</p>
<p>Bu yüzden de bu oluşturmada ve öncelik yabanda olsa da kimi şiirlerde insan öncelenmiştir. Bu dediğimiz İlhan Berk’in biraz da kendine bakarak oluşturduğu bir insandır, hatta kendisidir. Bu durum gerçekliği tartışmalı bir şey olsa da önemlidir.“Sen bu toprak bu dünya bu insanlar içinsin”<sup>7</sup> “Kimse dünyaya senin kadar bağlı değildir/Kimse kendine onu/Senin kadar yakın bilmez/Senin kadar iş edinmemiştir”.<sup>8</sup></p>
<p>1950’lerde yaban görgüsüne sahip insan hayatının modernizmle birlikte daha fazla insanmerkezcilik kazandığını söyleyebilecek durumdayız. O yıllarda insan hayatı yabana dönük bir kapsayıcılığa da hala az çok sahiptir. Ama bu kapsayıcılık genişleme eğilimi içinde midir değil midir bu tartışılır. Bu yüzden İlhan Berk’in derdi bu kapsayıcılığı tamamıyla  bir dahilliğe ve onun asıl parçalarından birine dönüştürmektir. “Hanginiz aklınıza getirdiniz/Benim bir gün insanlığımı/Bitkilere hayvanlara kadar/Bir gün tutup genişleteceğimi/Bütün bu dünyaya saracağımı sonra da”.<sup>9</sup></p>
<p>İlhan Berk’in şiirinde yaptığı yabanla ilişkini her geçen gün ona dönük bir egemenliğe ve tahakküme dönüştüren insan karşısında yeni bir insan kadar bugün ve gelecek önerisi ortaya koymasıdır. Bu aynı zamanda yürürlükte olan insanmerkezcilik karşısında aynı merkezliliği gerileten, azaltan en azından bunun arzusunu duyuran bir dünya tahayyülüdür.  “Beni beklemişler kardeşçiğim/Beni bu ağaçlar, nehirler gökyüzü/Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini/bir kere girdikten sonra şiirlerime/Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini”.<sup>10</sup></p>
<p>Bu bir yanıyla daha baştan yalnız olan, yalnız bırakılan ve yalnız kalanla birlikte olma, birlikte yaşama çağrısıdır.  İnsanın bir sonucu olarak birbirinden ayrılan birlikte yaşamak için yan yana gelmektedir. “Her şey bir başına yaşamış bundan önce/Toprakta bir başına yürümüş kökler/Gecenin içinde bir başına uzamış otlar/Yalnızlıklarını duyurmayacağım bundan böyle/Bir daha hiçbirine”.<sup>11</sup></p>
<p>Ne var ki bu birlikte yaşama -dönemin düşünce dünyasına bakarak bunu da anlamak gerekir-  tekrarla insanı önceleyen bir özellik gösterir. Buysa bizi ister istemez daha az insanmerkezci ya da zayıflatılmış insanmerkezci bir dünya arzusuna ve tasarımına götürür.  En azından “Günaydın Yeryüzü”de yer alan şiirlere bakarak böyle bir kanıya rahatlıkla varılabilir. Şairin insanı yazdıklarının merkezine alması da bu dediklerimiz kaynaklıdır. </p>
<p>Kaldı ki bu tür bir dünya insan olmayan canlılar için kurtuluş değilse de verili olan karşısında dikkate değer bir seçenek ve öneridir. “Günaydın Yeryüzü”nün bir anlamı varsa o da budur. Ellili yılların başında yazılan şiirlerin şairinin böyle bir tavra sahip olması da yaşadığı döneme bakarak yeterince anlamlı ve önemli olduğu gibi fazlasıyla da ilericidir.</p>
<p>“Günaydın Yeryüzü”deki bu birlikte yaşama arzusu yine yabanın dahil edildiği  “Türkiye Şarkısı”ndan sonra yayımlanan “Köroğlu”nda yardımlaşma, dayanışma ve birlikte hareket etmeye yani ortak mücadeleye dönüşür. Bu noktada “Köroğlu”nun hikâyesinin tamamıyla kırda geçiyor olması şaire böyle bir ilişkilendirme ve bağ kurma imkânı verir.</p>
<p>Buysa otorite karşısında dağları mesken tutmuş, ona sığınmış, orda saklanan ve orda yaşayan sosyal eşkıyaların dağdan, ormandan, ağaçlardan anladığı ve bu temelde yüklediği anlamla ilgilidir. Dağlar, ormanlar bu noktada otorite karşısında sosyal eşkıyaların her anlamda sığınağıdır, yoldaşıdır ve bu yabanla kurulan ilişkilerle açıklanabilecek bir şeydir.</p>
<p>Tarih boyunca insanlar hem hayatlarında hem de savaşlarda hayvanlardan onların arzusu dışında yararlanmakla kalmamış bunun yanısıra dağlar, ormanlar, ovalar, ağaçlar ve başka bitkilerden bu amaçla yararlanmıştır. Bunu otoriteye karşı çıkan Köroğlu ve öteki sosyal eşkıyaların orda geçen hayatı üstünden birlikte yaşamaya ve bu temelde bir dayanışmaya, yardımlaşmaya hatta birlikte direnme dönüşmesi en azından böyle anlamlandırılması mümkündür. “Bir de baktık bütün dostlardı gerimiz, gerimiz teslim olmamış ağaçlardı, dağlardı/Bir kere beylerden yana olmamış, hiç çevrilmemiş, hür dolaşmış gökyüzüydü, ahlat ağaçlı yollardı gerimiz.”<sup>12</sup></p>
<p>“Köroğlu”ndaki başka bir şiirde ise yaban hem savunmaya ama ondan çok saldırıya geçmiştir: “Sen Uğursu/Burada dur./Haber ver./Ben daha ilerilere gideceğim/ Bütün sağ kanat senin./.../Sen de Melen/Uğursu’nun ardı sıra dur/Ya ölüm/Ya istiklal./Sivritepe sen de, sen de Fesbayır Tepesi/.../Melen’in ardını tutun/Sol kanat da sizin./.../Garipçeburnu sen de,  sen de Malasburnu, sen de Sıcakburun /Sonra siz Selenli, Işık dereleri/Siz de ortada durun. /.../ Tamam /.../Şimdi biz bütün dağlar, Sündürce, Arkot, Seben, Ardıç/Şimdi biz/Bütün geriler/ Bizim.”<sup>13</sup></p>
<p>Buna daha ileride tek tek ağaçlar dahil edilir ve böylelikle Köroğlu ve arkadaşlarının otoriteye karşyı direnişi bütün hareketli hareketsiz canlılarıyla yabanın/dünyanın direnişi haline gelir. Şairin “Acısu”ya söylettiği de zaten bu konuda yeterince düşünce vericidir. Ama bu kez bir farkla yaban hem ortak dünyanın savunucusu hem de oluip bitenin tanığıdır. Bu yüzden İlhan Berk’in Köroğlu’ndan  çıkarabileceğimiz  sonuç da Acısu’nun “Bu dünyadaki yaşamaya/ Kimse kilit <sup>vuramaz.”14 </sup> dan demesinden başkası değildir.</p>
<p>İlhan Berk’in özellikle “Günaydın Yeryüzü” ve “Köroğlu”nda yabanla kurduğu ilişki sonrasında insanı biraz daha geri çekip onu anlatmaya ve savunmaya yönelir. Burada etkileyici ve anlamlı olan baştaki birlikte yaşama tanıklık ve anlatma arzusunun bir zaman sonra yabanı merkez alan bir şeye ve ondan da önemlisi bu konuda düşünce üretmeye ve bunun içindeki şiirsel olanı düşünce ağırlıklı olarak ortaya koymaya dönüşür. </p>
<p>Sonraki yıllarda şair yaban kadar şehre, mekânlara, nesnelere ve şeylere yöneldiği için baştani insan-yaban çatışması yazdığı şiirde gerilese de izlek olarak yaban yazdığı şiirde her zaman kendini duyurmuş ve tam bir özgürlükle kendine bir alan bulmuş ya da açmıştır. Baştaki ilgi de yabanın ve onun öznelerinin büyüleyici doğup büyümelerine ve büyüleyiciliklerine odaklanmıştır. Çünkü şaire göre “Yalnız yeryüzü/eksiksizdir.” <sup>15 </sup>Bu da ondan büyülenmek  ve etkilenmek için yeterli bir nedendir. Bu etkilenme aynı zamanda yaban üstünden düşünce üretmenin de her zaman imkanı olmuştur.</p>
<p>Devam edelim...Şeyler de yaban dahil edilerek tartışılmıştır: “ Şeylerin neden hareketsiz kaldığı, neden susturulduğu (başta taşlar, evler, köprüler, keçiyolları,kurşunkalemler, kağıtlar ,vb. sonra da varolup da konuşmayan ağaçlar, otlar, hayvanlar, böcekler -sevgili böcekler-kuşlar, arılar) sorulmalı.(...) Böyle şeylerin de konuştuğu dünya nasıl da güzel olurdu: Kimbilir?”<sup>16</sup> Şairin bu yazdıkları aynı zamanda “Bilinmeyen doğadır.” Sorusunu yanıtını arama çabası olarak da anlanabilir.<sup>17</sup> Buysa insanla yaban arasındaki sorun olarak kabul edilebilecek tek farkın ve ayrılığın dil yani insanın konuşarak anlaşması olduğunu söylememizi de kolaylaştırır.</p>
<p>Doğanın ya da yabanın bilinmezliği  bir uçtan da kendini onunla özdeşleştirme ve onun/onların yerine geçme ya da onlara dahil olma imkanıdır.  Başka bir deyişle yabanı anlamının yolu onun hareketli hareketsiz öznelerinin yerine kendini koymaktır. “Kocamış bir suyum ben./Ormanın sesini anlat bana/Sesini çayırların/.../Sessizlik   hep, sezsizlik/.../Keçiyoluna çıkarın beni/Burda ölemem.”<sup>18</sup> Buysa  “İstanbul”, “Günaydın Yeryüzü”, “Türkiye Şarkısı”, “Köroğlu” gibi kitaplardan sonra şairin yabanla özdeşlik temelinde kurduğu yeni ilişkiyi ve onun düşünsel sonuçlarını anlamamızı ve görmemizi sağlar. Tam bir ilkellikle yabanın yanında olma ve birlikte yaşama ya da onun arzusuyla başlayan süreç sonunda düşünsel olanla tepe noktasını bulmuştur. İnsanmerkezcilik karşısında yabanın yanında yer alma ve insana karşı onu savunma hatta onun parçası olma ona kavuşulduğunda düşünmenin ve düşüncenin asıl kaynağı ve nedeni haline gelmiştir. </p>
<p>Geriye kalan dünyanın hali karşısında  ilkelliğini baştan ilan eden İlhan Berk’in insan ve  araçları karşısında dünyadan taraf düşünce ağırlıklı ekopoetik şiiri ile yaşadığı sürece yazdığını, az çok hayatını belirleyen yaban görgüsüdür.</p>
<p>7 Mayıs 2026, Talas</p>
<hr>
<p><em><sup>1</sup>Kuşların Doğum Gününde Olacağım, YKY, Nisan 2005, İstanbul, s.100</em></p>
<p><em><sup>2</sup>Hikâye, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, YKY, 3. Baskı, Şubat 2007, İstanbul, s.94</em></p>
<p><em><sup>3</sup>Hikâye, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975)  içinde, s.95</em></p>
<p><em><sup>4</sup>Gecenin İçinden Bitkilere, Hayvanlara Sesleniş, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.98</em></p>
<p><em><sup>5</sup>Günaydın Edibe, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.99</em></p>
<p><em><sup>6</sup>Romancero, I, Yaşadıkça, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.86</em></p>
<p><em><sup>7</sup>Romancero, II, Kötü Günlere Rağmen, Eşik (1947-1975) içinde, s.87</em></p>
<p><em><sup>8</sup>Romancero III, Ümit Ölmez, Eşik (1947-1975) içinde, s.88</em></p>
<p><em><sup>9</sup>Bir Orman, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.89</em></p>
<p><em><sup>10</sup>Bir Orman, Eşik (1947-1975) içinde, s.90</em></p>
<p><em><sup>11</sup>Bir Orman, Eşik (1947-1975) içinde, s.90</em></p>
<p><em><sup>12</sup>IV, Ne kadarsaydık Dağlarla Ovalarla Hep Birden Bolu Üstüne Yürüdük, 4, İlk Dört Divan Ovası’na Girdik, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.173</em></p>
<p><em><sup>13</sup>VI, Ne Varsa Hürlük Diye Bizimleydi, 1, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.186-187</em></p>
<p><em><sup>14</sup>VI, Ne Varsa Hürlük Diye Bizimleydi,2, Ovada Narın,Ayvanın Ovada Acısu’ylun,,Işıkgöl’ün Anlattığı, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.190</em></p>
<p><em><sup>15</sup>13, Tümceler Bir Adım İlerisini Bilmeden Yürür, Tümcelerle Geliyorum. YKY,Mayıs 2007, İstanbul, s.75</em></p>
<p><em><sup>16</sup>14, Adlandırılmayan Yoktur, YKY, Mayıs 2006, İstanbul, s.36</em></p>
<p><em><sup>17</sup>Gök Boş, Adlandırılmayan Yoktur, s.40</em></p>
<p><em><sup>18</sup>Keçiyolu, Çiğnenmiş Gül,YKY,Şubat 2011, İstanbul,  s.26,</em></p>
<p>(HŞ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Alkol işleri kolaylaştırır mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/alkol-isleri-kolaylastirir-mi-319445</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/alkol-isleri-kolaylastirir-mi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/alkol-isleri-kolaylastirir-mi-319445</guid><description><![CDATA[Cemiyetin yok saymayı ve inkâr etmeyi tercih ettiği eşcinsellik, erkeklerin birbirlerine yönelik arzularını dışa vurabildiği bilumum ortamlarda aslında “dörtnala” yaşanıyor…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Boğaziçi Üniversitesi öğrencisiyken Bienal’de mihmandarlığını üstlenmiş olduğum sanatçı <strong>Jean-Michel</strong>’e anında âşık olmuştum.</p>
<p>Misafir edildiği Pera Palas’ta geçirdiğimiz muhteşem geceden sonra onu İstanbul’un benim için en şahsi, en değerli, en romantik köşesine götürmek farz olmuştu. </p>
<p>Lakin nesillerdir yazlıkçı olarak ikamet ettiğimiz Burgaz Adasında şehvetle bağlandığım bir erkekle görünmeye cesaretim yoktu; dolayısıyla onu komşu Heybeliada’ya sürüklemiştim.</p>
<p>Mevsimlerden güneşli bir sonbahar olmasına rağmen adanın en arkasında in cin top oynuyor, arada sadece bazı faytonlar geçiyordu.</p>
<p>Muhteşem Çam limanına tepeden bakan ücra bir bankta birbirimize sarıldığımzda ona coşkun hislerimi aktarmaya çalışırken, aslında o ana kadar asgari sayıda maruz kaldığım Yeşilçam aşk filmi repliklerinin ağzımdan dökülüverdiğini fark edip kendime şaşırmıştım; ama zaten yazının ana mevzuu bu değil… </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-30-1.png" alt=""></p>
<p><em>Jaripeo </em>adlı belgesel Meksika’nın rodeo dünyasında eşcinsel olmanın zorluklarını irdelerken maçoluğun tavan yaptığı ortamda homoseksüelliğini gizlice yaşamayı tercih edenlere de geniş zaman ayırıyor. </p>
<p>Piyasaya çıktığı andan itibaren festivallerin gözdesi haline gelen cilalı film yalnız LGBTQIA+ içerikli olanların değil, Sundance, Berlinale, Glasgow, Selanik, CPH:DOX, Hot Docs, San Francisco gibi festivallerin programında da yer aldı, pek yakında Seattle’da da seyirciyle buluşacak. </p>
<p>Bilhassa video klip estetiğine yaslanmış erotik gerginliğin sık sık zirve yaptığı 2026 Meksika, ABD, Fransa ortak yapımı 70 dakikalık belgeselin yönetmenleri ve senaryo yazarları, kadın sinemacı <strong>Rebecca Zweig</strong> ve alandaki şahsi tecrübelerini filmin ana kahramanı sıfatıyla bizimle paylaşan seksi sanatçı <strong>Efraín Mojica</strong>.</p>
<p>Çekici kovboy klişesinin eşcinsellikle harmanlanarak imaj değiştirmesinde büyük rolü olan <em>Brokeback Mountain</em> filminden sonra, adını Latin Amerika’daki rodeolardan alan <em>Jaripeo</em> belgeseli basmakalıp maçoluğu yerle yeksan ediyor. Ne de olsa kovboyların becerilerini teşhir ettikleri boğa rodeoları bolca alkolün tüketilmesiyle eşcinselliğin de daha rahat yaşanabildiği arenalara dönüşüyor. Aklıma hayatım boyunca bana muhtelif kereler yöneltilmiş ”Seni çok sevdim ya, meyhanede karşılıklı bir rakı içelim!” diskuru geliyor…</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/gm6FlE3cPgM?si=hVCjB1zxCElE6fER" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>Kuir kovboy </h3>
<p>Kırsal taşranın dayanılmaz muhafazakârlığında eşcinsel hislerin bastırıldığı, mevzunun dile getirilmediği, suçluluk duygularının ister istemez kabardığı aşikâr. Ayrıca bir şeylerin gizlice yaşanması adrenalini de ister istemez tetikleyen mühim bir unsur. </p>
<p>Belgeselde homoseksüelliğini gizli kapaklı veya aleni şekilde, ama muntazaman yaşayanların yanında bu işe bir kaçamak olarak bakanlar hakkında  da malumat sahibi oluyoruz. Fakat mutlaka alkole sığınıp bu aksiyonlara ancak içkiliyken cesaret edenler için kahramanlarımızdan biri “Sadece geceleri gey olanlar” ifadesini münasip görüyor. Güpegündüz, mısır tarlasının derinliklerinde kendini kamufle ederek cep telefonuyla yapılan heyecan verici seks davetleri bu yüzden genelde karşılıksız kalıyor. </p>
<p>Üstelik filmdeki arzu nesnelerinden kaslı kahramanımız eşcinsel dürtülerinden bahsederken ne kendinde, ne de münasebete gireceği şahıslarda efemine tavırlardan hoşlanmadığını belirtiyor. Geleneksel maço klişelerine uygun kuvvetli, kaslı ve erkeksi tavırlı adamların kendisini tahrik ettiğini ağırbaşlılıkla ifade ediyor; toplumun reddetmediği bir kişi olabilmek için bunun şart olduğunu düşünüp ilişkilerini bu yönde oluşturuyor. “Efemine olacaksa bir kadınla sevişmem bence daha mantıklı!” diye de ekliyor... </p>
<p>Boğaziçi öğrenciliğim bittikten epey sonra yeni sevgilimi Burgaz’a götürüp ebeveynime resmen tanıştırmam da aynı dinamiklerden besleniyordu aslında. <strong>Ekrem</strong>’in eşcinselliği bence “bariz” olmadığı için onu gururla teşhir etmem gene de ters tepmiş, hemen yan dairedeki yatakta coşkulu bir şeylerin yaşandığını hisseden babam kıyameti kopardığı gibi, anneme “İşte senin eserin!” diye sövmüştü. </p>
<p>Belgeselde cinsel yönelimlerini yakınlarına açıklayanlardan, ataerkil ailede korkulan figür olan babalara kıyasla annelerin mevzuya daha anlayışlı biçimde tepki verdiğini öğreniyoruz.  </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-32.png" alt=""></p>
<h3>Paratoner şahsiyet</h3>
<p>Lakin boğa rodeosu müdavimlerine yapıştırılabilecek “ibnelik” yaftasına karşı toplum çaresini çoktan üretmiş vaziyette. Merhum <strong>Seyfi Dursunoğlu</strong>’nun canlandırdığı <em>Huysuz Virjin</em> karakterini hatırlatan belgeselin bir diğer kahramanı gayet kalabalık etkinlik sırasında peruğu, abartılı makyajı, rüküş kıyafetleriyle ortalıkta dolaşarak erkeklerle aleni şekilde flört ediyor, samimiyetle birçoğuna sarılıyor, öpüşüp deyim yerindeyse "koklaşıyor". O, adeta bir panayır coşkusunun yaşandığı ortamda cemiyet tarafından kabul gören, muhafazakâr eşcinsellik kalıplarına uygun bir moderatör sanki; akla gelebilecek farklı şüpheleri ortadan kaldıran bir paratoner adeta, yani cengâver bir yıldırımsavar. </p>
<p>Boğaziçi öğrenciliğim sürerken hiç âdeti olmamasına rağmen babamın bir gün beni karşısına alıp Şehir Hatları Karaköy-Kadıköy vapurunda kulak misafiri olduğu bir sohbeti aktardığı anı dün gibi  hatırlıyorum. Suratından düşen bin parça, adeta şoke olmuş halde hakkımda duyduğu teferruatlı eşcinsellik diskurunu aktardıktan sonra benim büyük bir pişkinlikle arkadaş grubumuzda benden daha efemine tavırlı <strong>Oğuz</strong>’u “satmam” benim için hayatî önem taşıyan”diplomatik” bir manevraydı: “Evet biliyorum” demiştim, “Onunla yakın dostluk kurmuş olmamız yüksek ihtimalle mevzubahis dedikodulara yol açıyor, bundan gocunacak değilim!” cümlesi dudaklarımdan dökülürken yüzümün kızarmamış olması da ayrıca şaşırtıcıydı. </p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-35.png" alt=""></p>
<h3>Erotik gerilim</h3>
<p>Zevkle seyredilen belgeselde bazı kahramanlarımızdan mazilerinde kadınlarla ilişki kurmuş olduklarını, kimilerinin gey kalıbına girmiş olanlardan çok “hetero” imajlı evli erkekleri tercih ettiğini, bazılarının  dindar olduğunu ve seks hayatıyla inancın asla tezat oluşturmadığını, Tanrı’nın homoseksüelleri sevmediğine dair basmakalıp argümanın yalandan başka bir şey olmadığını öğreniyoruz.  </p>
<p>Filmde seks arayışı için harcanan sonsuz vakitlerden, iki erkek arasındaki erotik gerilime, kaslı vücutların boğa üzerindeki devinimlerinden, blucinlerin belirginleştirdiği anatomik teferruatlara, geniş bir skala adeta gözümüze sokuluyor.</p>
<p>Cinsel enerji her fırsatta katmerlenirken, ses efekti olarak derin nefesler alınıp veriliyor, muhtelif grenlerde çekilmiş sekanslar hareketli kamera oyunlarıyla flulaştırılıyor. Montaj bir müzik videosu hissiyatıyla doyuruyor, vaatlerde bulunuluyor; lakin pornografiye asla geçilmiyor. </p>
<p>Ne de olsa en başta saygın yönetmen kahramanımız olmak üzere, filmdeki ana karakterler duygusal bir arayış ve sabit bir romantik ilişki peşinde olduklarını ispatlıyorlar. Çocukluklarından beri cinsel yönelimleri yüzünden dışlandıkları, yargılanıp aşağılandıkları için kabul görmek istemeleri doğal; lakin bunu yaparken toplumun iki yüzlülüğünü layıkıyla afişe etmekten de geri durmuyorlar. </p>
<p>Farklı farklı cinsel yönelimler hususundaki ananevi sabit fikirlerini aşamayan gerici Meksika taşrası ve gezegendeki birçok benzer diyar riyakârlıklarıyla yuvarlanıp duruyor işte… Acaba ne yapmalı?</p>
<p>(RL/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sahteysen çık ortaya]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sahteysen-cik-ortaya-319438</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/sahteysen-cik-ortaya.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sahteysen-cik-ortaya-319438</guid><description><![CDATA[Televizyonlarda görünmeyen ama alemde çok ünlü olan avukatlar vardır bir de. Bu avukatların bürolarında fiziki ve dijital kuyruklar olur. Kendilerinin yüzlerini görebilmek pek kolay değildir. Bizzat görüşmeye katılması bile aile bütçesini sarsabilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçen hafta, dolandırılma listelerinin üst sıralarına yerleşmemiz nedeniyle "sahte olan avukat mı acaba?" diye sormuştum. Sevdiğim bir büyüğüm, "Akıl verme, araç ver." diye yazmış. Sahte avukatı gerçeğinden ayırt etme kiti istemiş. İlk anda, "Ondan kolay ne var ayol?" dedim. Sonra düşünmeye başladım. Hangi emarelere bakmak lazım? Avukatın gerçek mi, sahte mi olduğunu nasıl anlayabiliriz?</p>
<p>"Avukatlar baro levhasına kayıtlıdır, adı orada yoksa sahtedir." desem meseleyi çözmüş olur muyum? Olmam, çünkü sahteciler o kadar mahir ki o levhalara bakıp isim seçip insanları arıyorlar. Sonra o ismin sahibi olan avukat da dolandırılanlarla birlikte adını kullananların peşine düşmek zorunda kalıyor. Yani sorunumuz bu yolla çözülemiyor.</p>
<p>Televizyonlarda hemen her konuda görüşlerini toplumla paylaşan, isimlerinin altında "hukukçu" yazan avukatları düşünelim örneğin. Ben o avukatlardan hiçbirini adliyede gördüğümü hatırlamıyorum. Gerçi kimi avukatlar öyledir. Adliyeye gitmiyor diye avukattan sayılmayacak değiller elbette. Onların gerçek olup olmadığını anlamaya uğraşmaya bile gerek yok. Televizyonda görünüp de sahte olan olur mu? Olmaz! Sorun bu örnekle de çözülemedi.</p>
<p>Kimi avukatların haddinden fazla işi olur. Bu avukatların bürolarında çok fazla avukat ve kâtip çalışır. Bu kâtipler genelde çok fiyakalı olur. Özellikle icra dosyalarıyla haşır neşir olanların beceri katsayıları çok yüksektir. Edaları, konuşmaları, hâlleri bir başkadır; girdikleri ortama uyumları olağandışıdır. Kendi hâlinde bir avukatla yan yana oturtsan, "gerçek avukat hangisi" anketini en az 70’e 30 ile alırlar. Özetle sorun doğrudan gözlemle de çözülemedi.</p>
<p>Televizyonlarda görünmeyen ama âlemde çok ünlü olan avukatlar vardır bir de. Bu avukatların bürolarında fiziki ve dijital kuyruklar olur. Kendilerinin yüzlerini görebilmek pek kolay değildir. Bizzat görüşmeye katılmaları bile aile bütçesini sarsabilir. Bu kişilerin sahteliğinden şüphe edilmez elbette. Onlar avukattır, o kadar. Bilen bilir, gerisi de önemli değildir. Dizi ve film senaryolarına konu olanlar genelde onlardır. İlginç bir biçimde başarılıdırlar. Sahtecilik gibi ufak tefek işlere bulaşmazlar. İhtiyaç duymazlar.</p>
<p>Akademisyen avukatlar vardır mesela. Duruşmalarda kürsüde, derste konuşur gibi anlatmak isterler meseleyi. Hâkimden "Kısa kesin." uyarısı gelince, "Sizleri de bizler yetiştirdik." demeye kalkarlar. Hâkim, önündeki dosyaya bakarak kafasını sallar. Salondaki avukatlar da duygusal olarak hâkimin yanında hizalanır. Çünkü akademik bilgi ile memleketin hukuki ortalamasını toplayıp ikiye bölünce eksi bakiye verdiğinden, “Uyulmayacaksa, gerçek değilse niye öğrettiniz?” diye ünlemeye hazır bir kitle vardır artık duruşma salonunda. Nihayetinde sahte hoca yoksa onlardan da sahte avukat çıkmaz.</p>
<p>Bir de hâkim/savcı emeklisi olup "Avukatlık da yapmadan şu hayattan gitmeyeyim." diyenler var. Laf aramızda, avukatlar arasında en çok diş gıcırdatanlar onlardır. Yazabildikleri her yere eski unvanlarını yazarlar. Önceki mesleklerini icra ederken avukatlara ne kadar haksızlık ettiklerini fark ettiklerini anlatırlar. Kürsüdeyken geçen hayatlarında gördükleri ilginç olayları paylaşmayı pek severler. Onların da sahtecilikle işi olmaz ama avukatlıktan ne anladıkları kısmı biraz belirsizdir.</p>
<p>Gelelim adliyelere giden, duruşma salonlarında bekleyen, baro odalarında vakit geçiren "normal avukatlara. Kimdir "normal" derseniz, "işinde gücünde" deyip kısa kesebiliriz. Şimdi biz bu "normal" avukatlara bakarak değerlendirmemizi yapalım. Bir kere "normal" avukatlar o telefonlardakiler gibi aşırı hızlı konuşmaz. Kimin adına aradığını, yani müvekkilinin kim olduğunu söyler ki işte bu, kilit nokta olabilir. Bir de avukatların "çok konuşur" diye adı çıkmıştır. Nihayetinde birileri adına konuşurlar, evet. Ama sanılanın aksine daha çok dinlerler; anlamak için soru sorarlar. O telefondaki aşırı zinde, aşırı özgüvenli, kafası hiç dağılmayan, ne diyeceğini unutmayanlara benzemezler.</p>
<p>Özetle, "avukatım" diye arayan olursa ilk önce kimin adına aradığını söylemesi gerekir. Söylemediyse şüphelenin. Avukat niye aradığını söyler. Karşı taraf meseleyi tam anlamanıza izin vermiyorsa araya girerek durmadan soru sorun. Bürosunun adresini isteyin; adını tekrar sorun, meselenin ne olduğunu tekrar anlattırın, mahkemesini ve dosya numarasını sorun. Hasılı, "gerçek" avukat görünce ne kadar soru soruyorsanız o kadar soru sorun.</p>
<p>Bana sorulan soruya gelecek olursak, "Gerçek olamayacak kadar iyi gibi geliyorsa mutlaka şüphelenin." diye yanıtlarsak başımız ağrımaz sanırım.</p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Korkulan bir beden nasıl "kutsal anneye" dönüştü?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/korkulan-bir-beden-nasil-kutsal-anneye-donustu-319454</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/korkulan-bir-beden-nasil-kutsal-anneye-donustu.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/korkulan-bir-beden-nasil-kutsal-anneye-donustu-319454</guid><description><![CDATA[Tek bir annelik olgusundan değil, toplumdan topluma değişen ve toplumsal-ideolojik olarak inşa edilen ‘annelikler’den söz edebiliriz. Kadının doğurganlığı onun anne olmasını gerekli kılmaz; başka bir deyişle, kadının biyolojisi anneliği mümkün kılar ama zorunlu kılmaz!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hangi sevginin toplum tarafından onaylanacağına sınır koyan; kadının kiminle, hangi varlıkla bağ kurup kuramayacağına, kimi sevip sevmeyeceğine karar veren, bir anlamda “kişiseli kamusala dönüştüren” bir müdahaleyle Bosch reklamı yayından kaldırıldı. Bu, annelik rolünün normun dışında bir varlık için içselleştirilmesini bir “sapma” olarak gören, “Kadın, soyun devam ettiricisi olduğuna göre doğurmalıdır ve sadece insan yavrusunun annesi olabilir.” fikrini ortaya koyan bir duruş. Aslında bu müdahale, iktidarın hem son dönemde hayvanları hedef alan hem de kadın bedenini milliyetçi ve muhafazakâr nüfus politikalarının aracı hâline getiren söylemleriyle uyumlu.</p>
<h3>Erkek bedeni bir "norm", kadın bedeni "öteki"</h3>
<p>Beden, sadece biyolojik bir gerçeklik değil, mitolojik çağlardan beri toplumların anlam yüklediği bir alan. Ancak burada önemli bir noktayı belirtmekte yarar var: Beden denildiğinde, erkek bedeni bir “norm”, kadın bedeni ise “öteki” olarak görülür. Kadın bedeni, üzerinde kontrol kurulması ve denetlenmesi gereken bir öteki konumuna yerleştirilir. Erkeğin bedeni kendine aitken kadına ait beden, kendinin olmaktan çıkar ve toplumsal bir nesneye dönüşür. Peki neden?</p>
<h3>Grotesk bir beden</h3>
<p>Neolitik öncesi toplumlarda kadın bedeni hem korkulan hem de tapınılan kutsal bir varlık. Ama buradaki kutsallık, şimdilerde kadına yüklediğimiz ve birçok polemiği de beraberinde getiren “annelik”le ilgili bir kutsallık değil. Çünkü “kültürel olarak inşa edilen” şimdiki anlamda bir annelik kavramı yok. Kadın, kendi bedeninden kendine benzeyen “dişi” varlıklar ve kendine benzemeyen “erkek” varlıklar dünyaya getirdiği için kutsal.</p>
<p>Henüz doğadan kopulmadığı, diğer hayvanlar dünyasından bağımsızlaşılmadığı için bu anlamda kadın bedeni grotesk. Çünkü kadın bedeni sıvılarla çevrili; âdet kanıyla, doğum sıvısıyla, anne sütüyle dönüşen bir beden. Kanar, doğurur, büyür, küçülür ve içinden kendine benzeyen ve benzemeyen varlıklar çıkarır... Kadın bedeni grotesk bir beden, çünkü kadın hem insan hem de doğadan, hayvanlıktan kopmamış bir varlık. Hayvan sözcüğünün kökeninin birçok dilde yaşamla, canlılıkla, hayat vermeyle bağlantısını ve Allah’ın sıfatlarından birinin “Hayy” olduğunu not düşelim. Dolayısıyla kadın, tanrı gibi yaşam veren bir varlık.</p>
<p>Kadının doğurganlığı; orantısızlığıyla, abartısıyla, insan-hayvan karışımı melezliğiyle, hem hayranlık uyandırması hem de huzursuz edip korkutmasıyla groteskle çok güçlü bir biçimde kesişir. Bakhtin’in grotesk anlayışıyla uyumlu olarak taşar, değişir; sınırları ve düzeni bozar. İşte tam da bu düzeni bozma noktasında, kadının doğurganlığı “sınırları sabit olmayan bir güç” gibi görüldüğü içindir ki ataerki kadın bedenini kontrol etmek, kapatmak, disiplin altına almak ister.</p>
<h3>Kadın biyolojisi anneliği mümkün kılar; zorunlu kılmaz!</h3>
<p>Babalığın öğrenilmesi ve mülkiyetle eş zamanlı olarak kadın, adım adım denetim altına alınır. Kadın bedeni; rahatsızlık uyandıran, kirli, pis, yanına yaklaşılmaması gereken murdar bir varlık olarak sunulur. Özellikle Yahudilik ve İslam’da kadın biyolojisinin en temel özelliklerinden biri olan âdet kanı, pis görülerek dışlanır. Katolik Kilisesi kadın bedenini çoğu zaman günahkâr, arzulu, dizginlenmesi gereken bir unsur olarak yorumlar.</p>
<p>Kadın, kocasına varisler doğuracak ve yaşadığı toplumun demografisine katkıda bulunacak bir “kuluçka makinesi”ne indirgenir. Kadının kendi bedeni üzerindeki tasarrufu elinden alınarak grotesk görülen bu beden, sürekli nüfus politikalarının bir aracı hâline getirilir. Devletin ideolojik aygıtları kanalıyla “kültürel bir annelik” kavramı yaratılarak kadında kutsanabilecek tek şey “annelik” olarak yüceltilir.</p>
<p>Anneliğin, kadının doğasının ve kadınlığının ayrılmaz bir parçası; içgüdüsel bir duygu, kadına bahşedilmiş en değerli, ayrıcalıklı görev olduğuna ilişkin politik söylemler aracılığıyla annelik sadece bir durum değil, aynı zamanda bir kimlik ve görev olarak tanımlanır. Annelik artık özel alana ait bir tanımlama değil, politik ve toplumsal bir meseledir. Özellikle geleneksel yapılarda “kadın = anne” formülü içselleştirilir. Annelik, kadınlığın “en yüce” hâli olarak sunulur. Dolayısıyla tüm toplum tarafından içselleştirilen bir “annelik miti” yaratılır. Oysa kadının doğurganlığı onun anne olmasını gerekli kılmaz; başka bir deyişle, kadının biyolojisi anneliği mümkün kılar ama zorunlu kılmaz!</p>
<h3>Tek bir annelik olgusu değil, "annelikler" var</h3>
<p>Nitekim tarihte anneliğe yüklenen farklı anlamlar, anneliğin evrensel olmadığını; toplumdan topluma değişen ve toplumsal-ideolojik olarak inşa edilen “kurgusal” bir olgu olduğunu gösterir.</p>
<p>Avcı-toplayıcı toplumlarda annelik kolektif bir süreç. Şimdiki anlamda anneliğe dair bir kutsiyet yok. Hatta zaman zaman zayıf, hasta çocuklar göçü zorladığı için geride bırakılabiliyor. Zaten çok küçük akraba grupları hâlinde yaşanıyor ve çok kısıtlı doğum yapılıyor.</p>
<p>Neolitik ve tarımla birlikte babalık kurumu önem kazanmaya, mülkiyet ve miras öne çıkmaya başladığında kadının doğurganlığı daha çok önem kazanıyor. Ama dikkatinizi çekerim: “annelik” değil, doğurganlık... Çünkü tarımla birlikte iş yükü artıyor. Daha çok çocuk, daha fazla iş gücü demek. Kadın bedeni üretimle ilişkilendiriliyor. Özellikle tek tanrılı dinlerin gelişimiyle birlikte kadının “anneliği” daha da önemseniyor ve “kutsal”laştırılıyor. Meryem, idealize bir anne figürü olarak karşımıza çıkıyor; ancak 18. yüzyıla kadar Avrupa’da annelik henüz duygusal bir bağ ya da “şefkat”le karakterize değil. Sanayi Devrimi’yle birlikte annelik, kadının asli görevi olarak tanımlanıyor ve anne-çocuk duygusal bağı; fedakârlık, sabır ve adanmışlıkla özdeşleştiriliyor. Ve sahnede günümüzün “fedakâr anne” modeli arzıendam ediyor.</p>
<p>Diğer toplumlarda da az çok farklılıkla durum aynı. Örneğin Çin’de annelik olgusunun tarih boyunca devlet ideolojisi, aile yapısı ve felsefi sistemlerle birlikte şekillendiği; özellikle Konfüçyüsçü düşüncede ailenin toplumun temeli görülerek kadının itaatkâr eş, fedakâr anne olarak tanımlandığı söylenebilir. Orta Asya’daki diğer topluluklarda ise göçebe olmaları nedeniyle kadın özel alana kapalı değil; tıpkı Neolitik öncesi toplumlardaki gibi annelik duygusal bir bağ değil, kolektif bir olgu. Ancak ilerleyen zamanlarda İslam’ın etkisiyle anneliğe kutsiyet atfedilerek kadın kamusal alandan uzaklaştırılıp özel alana hapsediliyor ve sadece fedakâr anne rolünü üstlenmesi bekleniyor. Yani tarihsel olarak tek bir annelik olgusundan değil, “annelikler”den söz edebiliriz.</p>
<h3>Çocukluktan itibaren kızlar anne olmaya hazırlanıyor</h3>
<p>Günümüzde annelik olgusu; kadının, kadınlığın ayrılmaz bir parçası ve kadınlığın en üst, en kutsal noktası olarak paketlenip sunulmaya devam ediyor. Daha çocukluktan itibaren kızlar anne olmaya hazırlanıyor. Kız çocukların ellerine oyuncak bebekler verilerek annelik rolünü içselleştirmeleri için ilk provalar yaptırılıyor. Oysa oğlan çocuklar, kamusal alanda mesleklerini yapmaya hazırlanacak şekilde oyuncaklarla büyüyor. Kız çocuk evliliğe ve anneliğe hazırlanırken oğlan çocuk kamusal yaşama hazırlanıyor. Dolayısıyla kız çocuk, evlenip anne olmanın bir tercih değil, bir “zorunluluk” olduğu fikrini bilinçaltına yerleştirerek içselleştiriyor. Başka mümkün bir dünya olabileceği daha küçük bir çocukken düşüncelerimizden sökülüp atılıyor.</p>
<p>Kapitalist ataerki, toplumsal cinsiyet ilişkilerini küresel ölçekte yeniden örgütleyerek bize tek tip bir kadınlık ideali sunuyor. Filmlerde, reklamlarda, şarkılarda hâlâ “evli, mutlu, çocuklu” sloganları atılıyor. Bu bağlamda kadınlık ve annelik kavramları; Instagram, TikTok ve Netflix gibi küresel mecralarda yeniden biçimleniyor. Kadın bedeni hem bir üretim aracı hem de bir tüketim nesnesine dönüşüyor. Benzer beden estetikleri, benzer annelik imgeleri sunuluyor. Kadınlardan organize, üretken, sabırlı, fedakâr, bakımlı, mutlu anneler olmaları bekleniyor. Annelik bir başarı gibi sunuluyor. Çocuk mutluysa anneden... Çocuk mutsuzsa anneden... Çocuk başarılıysa anne başarılı... Çocuk suçluysa anne de suçlu ve cezalandırılmalı... Dolayısıyla annelik olgusu adeta bir performans alanına dönüşüyor.</p>
<h3>Kadınlar sistemin çarklarında kendi olmaktan vazgeçiyor</h3>
<p>Anne, hele de fedakâr anne rolü, çocuklu kadını hiyerarşik olarak diğer kadınların üstünde konumlandırıyor. Bu anlamda çocuksuz kadın olmak son derece statü düşürücü. Çocuğu olmayan kadına anne olan kadınlar “yazık olmuş” gözüyle bakıyor; onu muhtemelen “kısır” ve ne yazık ki bu yüzden “eksik”, “yarım” kabul ediyor. Onun çocuksuzluğu tercih etmiş olabileceği kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor. Anne olmayan, olmak istemeyen kadınlar ise marjinal, düzene aykırı, sorunlu kadınlar olarak görülüyor.</p>
<p>Oysa anneliğe hazır olmayan, toplumun baskısı olmasa çocuk sahibi olmayacak bir kadının anne olmasından daha kötü ne olabilir ki? Asıl eksiklik bu değil midir? Böyle bir durumda kadın ne kendine ne de doğurduğu çocuğa fayda sağlayabilir. “İnsanın kendi olmaktan” vazgeçmesinden daha kötü ne olabilir? Oysa birçok kadın, sistemin çarkları içinde kendi olmaktan vazgeçiyor.</p>
<p>(AK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir konserden fazlası: Ragon Bal]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-konserden-fazlasi-ragon-bal-319466</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/bir-konserden-fazlasi-ragon-bal.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-konserden-fazlasi-ragon-bal-319466</guid><description><![CDATA[Ragon Bal’ın Kadıköy Sahne konseri yalnızca bir müzik gecesi değildi, Kuzey Kafkas diasporasının ortak ses hafızasının, bir anlığına da olsa, görünür ve duyulur olduğu bir karşılaşmaydı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir konser izlediğimi söylemek eksik kalır. Daha çok, uzun zamandır evlerin içinde, düğünlerde, derneklerde, eski kasetlerde, YouTube kayıtlarında, aile büyüklerinin mırıldanmalarında dolaşan bir hafızanın sahneye çıkışına tanıklıktı bu.</p>
<p>Ragon Bal, 7 Mayıs’ta Kadıköy Sahne’ye çıktığında salonda yalnızca bir müzik grubunu bekleyen dinleyiciler yoktu. Çocukluğundan beri Kuzey Kafkas ezgilerine aşina olan ya da o ezgileri çoğu zaman parçalı, kesik, eksik bağlamlarda duymuş insanlar vardı.</p>
<p>Bir Çerkes olarak anadilimde müzik dinlemek, çocukluğumdan beri kulağımda yer etmiş tınıları canlı duymak heyecan vericiydi. Üstelik bu heyecan yalnız bana ait değildi. Adigeler, Abhazlar, Osetler, Kabardeyler… Kuzey Kafkasya’nın farklı halklarından insanlar aynı amaçla, benzer bir heyecanla oradaydı.</p>
<p>Kimimiz dili biliyor, kimimiz yalnızca birkaç kelimeyi tanıyordu; kimimiz melodiyi çocukluğundan hatırlıyor, kimimiz ritmi bedeniyle taşıyordu. Ama hemen herkesin yüzünde ortak bir ifade vardı: Tanıdık bir şeyi yeniden bulmanın sevinci.</p>
<p>Ragon Bal, Osetya’dan yola çıkan bir grup. Jineps onları <em>“Kafkasya’nın farklı halklarına ait kadim ezgileri modern bir yaklaşımla bir araya getiren”</em> bir grup olarak anlatıyor.</p>
<p>Osetya’dan Çerkesya’ya, Abhazya’dan Çeçenya’ya uzanan daha geniş bir Kuzey Kafkas müzikal hafızasını çağdaş bir yorumla sahneye taşıyor.</p>
<p>Adlarının anlamı da bunu yansıtıyor: “Ragon” Osetçede “eski/kadim” anlamına geliyor; “Bal” ise “band/grup” karşılığı olarak seçilmiş. Güncel kadroda Tamu Berozti, Sarmat Qırgatı, Kazbek Guatsatı ve Adelina Kotaytı var.</p>
<p>Konser duyurularında grubun Kuzey Kafkasya’nın mitolojik hikâyelerini ve mistik tınılarını modern sahneyle buluşturduğu yazıyordu. Ama salondaki deneyim, tanıtım cümlelerinden daha fazlasıydı. Çünkü Ragon Bal’ın müziği yalnızca “etnik” bir unsur olarak tüketilebilecek bir alan açmıyor; dinleyeni kolay bir folklor nostaljisine hapsetmeden, geleneksel olanla bugünün arasında güçlü bir köprü kuruyor.</p>
<p>Bu yüzden sahnede duyduğumuz şey ne yalnızca geçmişti ne de bütünüyle bugüne aitti. İkisinin arasında, diasporada yaşayan halkların çok iyi bildiği o ara yerde duruyordu.</p>
<p>Diaspora biraz da böyle bir yer değil mi zaten? Ne bütünüyle kopuş ne bütünüyle devamlılık. Bir dilin evde kalması, bir melodinin düğünde canlanması, bir dansın bedende sürmesi, bir kelimenin unutulup başka bir kelimeyle geri dönmesi…</p>
<p>Kimi zaman kültür dediğimiz şey, büyük anlatılardan çok bu küçük kalıntılarla yaşamaya devam ediyor. Ragon Bal’ın sahnesi bana en çok bunu düşündürdü. Hafıza bazen bir arşivde değil, bir ritimde saklanıyor.</p>
<p>Keza Ragon Bal müziğini bitirdiğinde bu kez izleyiciler için açıldı sahne. Ceug başladı. Müzik bedene geçti. Ragon Bal bir alan açtı, salondakiler o alanı kendi bedenleriyle doldurdu. Gece dansla tamamladı.</p>
<p>Ragon Bal bize yalnızca Osetya’dan sesler getirmedi. Daha geniş, daha parçalı, ama hâlâ birbirini tanıyan bir Kuzey Kafkas hafızasını sahneye taşıdı.</p>
<p>Bir konser düşünün, sahnede dört müzisyen var, ama duyulan şey dört kişiden çok daha büyük. Dağılmış ailelerin, yarım kalmış dillerin, unutulmamış melodilerin, düğünlerde öğrenilmiş ritimlerin, adını koymakta zorlandığımız aidiyetlerin sesi.</p>
<p>Ragon Bal bu akşam (9 Mayıs) Ankara’da Ostim Teknik Üniversitesi Konferans Salonu’nda, 10 Mayıs’ta da İzmit’te Old Trend Restoran’da sahne alacacak.</p>
<p>Yazıyı bitirirken grubun <a href="https://jinepsgazetesi.com/2026/05/kadim-olanin-yeni-yorumu-ragon-bal/" target="_blank" rel="noopener">Jineps Gazetesi’ndeki röportajını buraya tıklayarak</a> okumanızı da tavsiye ederim. Ayrıca <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/artist/2kYL1kFEONqbsOC0crJv1L?si=teTZlxlYTfq0cXo28ivySA" target="_blank" rel="noopener">Spotify’dan</a> dinleyebilirsiniz.</p>
<p><iframe style="border-radius: 12px;" src="https://open.spotify.com/embed/artist/2kYL1kFEONqbsOC0crJv1L?utm_source=generator" width="100%" height="352" frameborder="0" allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy" data-testid="embed-iframe"></iframe></p>
<p>(HA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Siverek: Savrulur Karacadağ]]></title><link>https://bianet.org/yazi/siverek-savrulur-karacadag-319448</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/siverek-savrulur-karacadag.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/siverek-savrulur-karacadag-319448</guid><description><![CDATA["Coğrafyanın bitki örtüsü, üretim biçimleri, evsel bazı araç gereçler, mimari yapı ve gündelik yaşama dair daha birçok şeyin volkanik patlamayla bir ilişkisi olduğu apaçık. Dolayısıyla insan ile doğa arasındaki ilişkinin gelip Siverek’le ilişkilendiği yer de burasıdır."]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ezelden beri insanın doğayla yakın bir ilişkisi olagelmiştir. Gırtlaktan çıkan sesin dışarıda yankıya dönüşmesinden fiziksel yapıya, jest ve mimiklere değin doğayla bir benzeşme vardır. Nihayetinde binlerce yıllık deneyimin de söylediği gibi, “Üzüm üzüme baka baka kararır”dı. Dolayısıyla doğa ile insan ilişkisi bir tahakküm değil, karşılıklı bir yaşam sözleşmesiydi. Bilim diliyle söylersek simbiyotik bir ortak yaşam formu. Tabii içgüdüsel süreç, zamanla insanın doğa üzerinde tahakküm kurmasına dönüşmüş; Sanayi Devrimi’yle birlikte kapitalizmin “Büyü ya da yok ol” mantığına teslim olmuştur.</p>
<p>Antik Mısır’da da doğayla insanın simbiyotik ilişkisi dikkat çekicidir. Özellikle Nil Nehri, kavruk sarı toprağı yalayarak akarken geçtiği her yere hayat verir. Uygarlıklar burada kurulur, firavunların gücü buradan gelir; nehir ulaşımda bir taşıma görevi görür, tarlada bereket olur. Tam da bu sebeple binlerce yıl önce Herodotos, “Mısır, Nil Nehri’nin bir armağanıdır.” diyordu. Peki hakkında tevatür ve efsanelerin gırla olduğu Siverek için ne diyeceğiz? Urfa-Diyarbakır karayolunda ilerlerken hiçbir sırrını açık etmeyen şehir hakkında bir şey söylemek zor doğrusu. Ama sonda söyleyeceğimi başta söyleme cüreti göstereceğim: “Siverek, Karacadağ’ın bir armağanıdır.”</p>
<p>Yıllarca araçla içinden geçtim, uzayıp giden düzlüklerine baktım; ama sırrına vâkıf olamadım. Ta ki bir Japon yazarın 10 bin kilometre öteden depreşen merakının peşinden Siverek’e yolum düşene kadar… Kent merkezinde rastgele bir gezintiye çıkıldığında, modern yapılar ile şehrin birçok köşesine dağılan bazalt taşlı eski yapılar ikili bir zaman algısı oluşturuyor. Siverek’te Ulu Cami, klasik kent mimarisinin öncülüğünü yapar konumda. Yüzlerce yıllık geçmişiyle, kiliseden camiye dönüşen hikâyesiyle içimde bir monoloğu da hemen başlatabiliyor. Ferahlığından nasiplenince, taşlarına dokununca sırrına ermenin dayanılmaz keyfi var bende…</p>
<p>Şanslıydık elbette; çünkü kentin ruhuna dokunmayı sağlayan dervişlerle birlikte geziyorduk. Şüphesiz bunlardan biri, Siverek’i sosyopolitik açıdan, ekolojik ve ekonomik yönden çok iyi bilen yönetmen ve yazar Sedat Kıran’dı. Diğer taraftan akademisyen ve yönetmen Prof. Dr. Sedat Benek, coğrafyanın oluşumu ve özellikleri noktasında muazzam bilgiler paylaşıyordu. Dolayısıyla Japon yazar ve benim için şanslı, güzel bir gün olacağı daha başından belliydi.</p>
<h3>İki sedat, bir kent</h3>
<p>Neden mi? Sedat Kıran, adeta Siverek’in doğal özellikleri, sosyal yaşamı ve kentin sözlü kültürü konusunda bir kent dervişi. Farklı çalışmalarının yanında onun “Mîrkut” adlı belgeseli çok dikkat çekici. “Mîrkut” sadece Karacadağ pirincinin ekim-hasat sürecini anlatmıyor; aynı zamanda kültür tarihindeki Kürtçe ritüelleri ve deyişleri de gösteriyor. Özellikle Kürt toplumunun dayanışmasının tarihsel adı olan “Zibare” kültürünü de yansıtıyor. Bu yönüyle Kürt dili için muazzam bir envanter de oluşturuyor. Tabii Kıran’ın birçok belgesel çalışması var; birçoğu uluslararası gösterimlerde yer alıyor, önemli ödüllere layık görülüyor. Bugün de Karacadağ’ın sırtında gezerek her bir bitki ve taşa dikkat kesiliyor, adeta doğayla telepatik bir bağ kurmuş durumda. Öyle ki soyadım bile onun aklında “Taş” olarak kalmıştı.</p>
<p>Diğer taraftan Profesör Sedat Benek de Urfa’nın üretken kalemlerinden, düşünürlerinden. Sedat Hoca da kentin sırrına varmayı sağlayan önemli belgesellere imza atmış durumda. Hatta bu satırların yazıldığı sırada “Stratonikeia” adlı belgeseli İstanbul’da gösteriliyordu. Özellikle onun “Göbeklitepe Sakinleri” adlı belgesel çalışmasının altını çizmek gerekiyor. Çünkü bu çalışma, 12 bin yıllık tarihsel, kültürel ve kutsal antik bölgenin daha derin bir perspektifle anlaşılmasını sağlıyor. Bölgenin “Girê Miraza” yönünü, objektifini doğal bir ortama ve nesnel bir bakışa yerleştirerek aktarıyor. Bu da yalın bir şekilde Xerabreşk (Örencik) sakinlerinin geçmişte ve bugün Göbeklitepe ile ilişkilerini anlamayı kolaylaştırıyor. Bu yönüyle önemli bir sözlü kültür envanteri olduğunu söylemek mümkün.</p>
<h3>Siverek, Karacadağ’ın armağanı mı?</h3>
<p>Siverek denilince Yılmaz Güney sinemada, Mehmed Uzun edebiyatta, Şivan Perwer müzikte ilk akla gelen isimlerden… Zaten Sedat Kıran da bundan bahsederek “Burada çok güçlü bir kültür var” diyor. Elbette buna hayatının bir bölümü Siverek’te geçen büyük şair Ahmed Arif’i de eklemek gerek. Öyle ki Ahmed Arif şiirinde, “Açar / Kan kırmızı yediverenler / Ve kar yağar bir yandan / Savrulur Karacadağ / Savrulur zozan…” diyordu. Çünkü meralarıyla, koçerleriyle bir yayladır burası; birçok tarımsal üretimin art arda gerçekleştiği, içgüdüsel bir sulama mühendisliğinin görüldüğü “yediveren” bir bölgedir Siverek…</p>
<p>“Yediveren” diyorum; çünkü endemik Karacadağ pirinci burada. Ekilen tarladan sulamaya kadar özgün bir üretim süreci var. Normalde bir tarım arazisi ile kıraç bir toprağı birbirinden ayırmak kolaydır. Sedat Kıran arabayı durdurarak “Buyurun, işte pirinç tarlası” deyince, Japon arkadaş volkanik bazalt taşlarla dolu araziye bakarak bir süre gözleriyle tarlayı aramak zorunda kalmıştı. Normalde pirinç yetiştirilen yerler, başta Japonya’da olmak üzere, pürüzsüz toprak alanlardır. Ama Karacadağ’da taşlık alana tohum atılıyordu. Bunun sebeplerini sorduğumuzda iki net cevap alıyorduk: Birincisi, taşlık bir alandan yararlanmak; ikincisi, volkanik arazinin zengin mineral yapısı.</p>
<p>Sonrasında Karacadağ’ın zirvesine gitmek üzere anayoldan saptık. Avlusu bazalt taştan yapılmış köylerden geçtik; hayvan sürülerine rastladık, berivanları ve çocukları izledik. İki bin metrelik zirveye çıktıkça zozanlar geride bir denize dönüşüyordu. Yükselti arttıkça bulutlar, köyler üzerinde kümülüsler hâlinde görünüyordu. Zirveye vardığımızda bir taraf Diyarbakır, bir taraf Urfa, bir taraf Mardin oluyordu. Üç kentin buluştuğu hâkim bir dağ. Eğer buradan da dünyaya bir bakış atılırsa, sadece Eski Mardin’den atılan bakışla “Mezopotamya denizi”nin oluşmayacağını söylemek pekâlâ mümkün.</p>
<p>Gelelim “Siverek, Karacadağ’ın bir armağanıdır.” önermesine… Tabii bu, ispatlı bir veri değil; kişisel izlenimim. Coğrafyanın bitki örtüsü, üretim biçimleri, evsel bazı araç gereçler, mimari yapı ve gündelik yaşama dair daha birçok şeyin volkanik patlamayla bir ilişkisi olduğu apaçık. Pirinç taneleri, Karacadağ’dan yükselip sönen bazalt taşların arasına atılıyor; eski evler, soğumuş bazalt taşlarla yapılıyor; “Mîrkut” ritüeli bazalt taşta icra ediliyor. Kadınların elinde bazalt taştan yapılmış “destar” döndükçe sadece buğday veya pirinç öğütülmüyor, aynı zamanda bir kültür yaratılıyor. Dolayısıyla girişte söz ettiğim insan ile doğa arasındaki ilişkinin gelip Siverek’le ilişkilendiği yer de burasıdır.</p>
<h3>Paranın para etmediği mekân</h3>
<p>Siverek’te Lidyalıları kızdıracak pratikler de yok değil. Gerçi Lidyalılar değil, kapitalist zihniyet kızsın. Akşama doğru, şehrin birkaç kilometre uzağında, Adıyaman yolu üzerinde bir yere uğradık. Yine bazalt taşlarla yapılmış bir mekân; içerisi Urfa’nın minder kültürüyle döşenmiş, odaya otantik bir hava katan halılar asılmış, ortada özel bir üretim olduğu anlaşılan soba yanıyor, tahta plakalara Kürtçe, Türkçe ve İngilizce veciz sözler yazılmış… Tabii en önemlisi de ilk göze çarpan “Burada para geçersizdir” yazısı. Doğal olarak arada “para” olmayınca, ortada kapitalist-liberal bir etkileşim de gelişmiyor. Önce çaylar geliyor, kütükten yapılma mini sehpalara konuluyor; sonra sıcak bir çorba… “Bedava!”</p>
<p>Bu yol üstü durağın bir adı yok. Gerçi Sedat Kıran birkaç defa konuşma arasında “Şûna Remzî” diyordu. Türkçesiyle “Remzi’nin Mekânı”; ama Remzi Asal, bir isimlendirme yapmayarak mekânı kişiselleştirmemeyi tercih etmiş. Çünkü mekânın amacı, kolektif bir bilinç; belki Kürt kültür tarihindeki Zibare geleneği, hatta bugün “komün” diyebileceğimiz bir dayanışma ve yardımlaşma mekânı. Asal, 6 Şubat depreminde de önemli bir dayanışma ağı örmüş, sonra da bu mekânda aynı kültürü devam ettirmiş. Burası zamanla bir uğrak hâline gelmiş; hatta yol hikâyelerinin dinlendiği, yaşam tecrübelerinin paylaşıldığı bir mekâna dönüşmüş.</p>
<p>Öyle ki Asal, “Yola Düşen Umutlar” adında üç kitap yayımlamış. Bana hediye ettiği kitap serisinden bir tanesini okudum. Kitap uzun bir monolog tarzında. Öyle ki nefes alışverişi olmadan, durmadan akan bir monolog havası veriyor. Bir yönüyle de seslere odaklanıyor. Kitapta bu ses bazen bir hayvanın sesi oluyor, bazen bir insan sesi, bazen çakan bir şimşeğin sesi… Elbette bir de kişinin kendi sesi. Ama hangisi? Duyduğumuz ile duymak istediğimiz ses aynı mı? Buna yönelik yer yer felsefi sorgulamalar da göze çarparken “mekân” sözcüğü de sıklıkla geçiyor. Buradan da anlaşılıyor ki “mekânın adı”, bildiğimiz “mekân” sözcüğünün ötesinde geniş bir anlam içeriyor.</p>
<p>Siverek’te geçirdiğim bir gün, coğrafyanın nasıl insanın kaderi olduğunu yeniden gösterdi bana. Kaderden kastım, insanın yaşadığı coğrafyayla benzerliğidir; doğa-insan-anlam ilişkisinin üretimidir. Siverek birçok açıdan Kürt özgün kültürünü yansıtan, Kürtçenin Dimilkî (Kirmançkî) lehçesine de ev sahipliği yapan, endemik yaşam formları taşıyan, klasik üretim biçimleri ile geleneksel ritüelleri barındıran bir kent. Sonuç itibarıyla burada her şey var; geriye bir tek şey kalıyor: kent-yurttaşlık üzerine yeniden düşünerek kenti bir “maddi ürün” olarak görmekten vazgeçip onu bir “şaheser” olarak idrak etmek.</p>
<p>(İG/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kâtip Bartleby: Wall Street’ten modern köleliğe sessiz bir direniş]]></title><link>https://bianet.org/yazi/katip-bartleby-wall-streetten-modern-kolelige-sessiz-bir-direnis-319447</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/katip-bartleby-wall-streetten-modern-kolelige-sessiz-bir-direnis.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/katip-bartleby-wall-streetten-modern-kolelige-sessiz-bir-direnis-319447</guid><description><![CDATA[“Yapmamayı tercih ederim” cümlesiyle zihinlerimize yerleşen Kâtip Bartleby, öyle zamansız bir karakter ki her dönem onun üzerinden toplumsal otopsi yapmak mümkün. Elbette bunun sırrı, Melville’in bu karakteri yaratırken daha en başında kapitalizmin gideceği nihai noktayı da görmüş olmasında.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kâtip Bartleby, yazıldığı yıldan bugüne kadar değeri azalmak bir yana, her yeni ekonomik, psikolojik ya da sosyolojik krizde daha da parlayan bir metin. Edebiyattan felsefeye, psikolojiden sosyolojiye kadar uzanan bu geniş yelpazede üzerine hâlâ farklı okumalar yapılıyor olması boşuna değil.</p>
<p>Bugün bu öyküyü ve onun unutulmaz karakterini modern “plaza dili”, “hustle culture” ve “sessiz istifa” gibi kavramların tam ortasına yerleştirebilir, hatta sosyal medyada günlerce tartışılan “ütopya” vakasına bile bağlayabiliriz. Öylesine zamansız, öylesine çarpıcı bir öykü.</p>
<p>Sevgili yazar arkadaşım Tuba Ayşe Özgür ile birlikte moderatörlüğünü yaptığımız Suare Öykü Kulübü’nde onlarca kişi bu eser üzerine saatlerce konuşunca, bu derinlikli eseri sizlerle de paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bilenlere hatırlatmış olalım, henüz okumamış olanlara ise önemle tavsiye edelim.</p>
<p>Çünkü “Yapmamayı tercih ederim” cümlesi, aradan geçen onca yıla rağmen bizleri derinden sarsmaya devam ediyor.</p>
<h3>Eylemsizlik üzerine nazik bir manifesto</h3>
<p>Bartleby’nin ve temsil ettiği “edilgen direnişin” sırrı, Herman Melville’in henüz emekleme aşamasındaki Wall Street’e bakarken aslında kapitalizmin yüzyıllar sonra ulaşacağı o ruhsuz ve mekanik nihai noktayı sezmiş olmasında yatıyor.</p>
<p>Melville, 1853’ün yüksek tavanlı gri ofislerinden bugünün steril plazalarına ve dijital gözetim toplumuna uzanan o kaçınılmaz yolu görmüş; insanın sadece bir “işlev” olarak kodlandığı sisteme karşı yapılabilecek en radikal eylemin “hiçbir şey yapmamak” olduğunu Bartleby’nin şahsında sarsıcı bir manifestoya dönüştürmüş.</p>
<h3>Kehanet değil, edebiyatçının gözlem yetisi</h3>
<ol>
<li>yüzyılın ortasında yazılmış bir öykünün bugüne bu kadar doğrudan temas etmesi, edebiyatın şimdiyi anlama ve geleceği öngörme gücünü gösteriyor.</li>
</ol>
<p>Elbette bir yazar geleceği öngörürken sihirli bir küreye bakmaz; o anki gerçekliğin en uç noktalarını hayal eder. Melville, “Moby Dick”te insanın doğayla ve hırslarıyla olan yıkıcı savaşını, “Bartleby”de ise sistemin içindeki sessiz yok oluşu anlatırken aslında o günkü tohumların neye dönüşeceğini gösterir.</p>
<p>Onun yaptığı bir kehanet değil, buna ancak toplumun köklerindeki derin sızıyı vaktinden önce duyma ustalığı denebilir… İlk bakışta “tuhaf bir kâtip hikâyesi” olarak okunabilen metnin asıl meselesinin kişisel bir tuhaflık olmadığını anladığımızda, yazara ve karakterine hayran olmamak elde değil.</p>
<h3>Yazarın edebî duruşunun bir yansıması</h3>
<p>Özgün adı “Bartleby, the Scrivener: A Story of Wall Street”, yani “Kâtip Bartleby: Bir Wall Street Hikâyesi” olan eserin katmanları arasında kaybolmadan önce yazarını anmamız şart oldu. Herman Melville, 1853 yılında bu öyküyü yazdığında, aslında kendi edebî dünyasında Bartleby’nin yaşadığına benzer bir “dışlanma” ve “anlaşılmama” hâlini tecrübe ediyormuş diyebiliriz.</p>
<p>Düşünsenize: Bugün bir başyapıt olarak kabul edilen “Moby Dick”i yazmışsınız ve anlaşılmamışsınız; edebî çevrelerin eleştirilerine hedef olmuşsunuz ve maddi sıkıntılar içindesiniz. Yazarın iki yıl içinde “Moby Dick”teki coşkulu yaratıcılıktan “Bartleby”deki sessiz reddedişe geçişi bile çok anlamlı.</p>
<p>Melville için yazarlık, piyasa koşullarına ve popüler edebiyatın “uysal bir kâtibi” olma zorunluluğuna karşı verilen bir savaşa dönüşmüş diyebiliriz. Bartleby’nin paravan arkasındaki suskunluğu, aslında Melville’in de yayıncıların ondan beklediği “çok satan” eserleri yazmayı “tercih etmemesinin” hüzünlü ama saygın edebî duruşunun yansıması olarak okunabilir.</p>
<h3>Anlaşılması için 70-80 yıl geçmesi gerekti</h3>
<p>Melville de geçinmek için karakteri gibi o sözünü ettiği yüksek binaların, yüksek duvarların arasında çalışmak zorundaydı; bu nedenle Kâtip Bartleby’nin satırları arasında yazarın edebî yalnızlığını ve sisteme duyduğu o sessiz öfkeyi hissetmek mümkün.</p>
<p>Melville, yaşarken unutulmuş, hatta ölüm ilanına ismi bile yanlış yazılmış bir yazar. Ne yazık ki anlaşılması ve modern edebiyatın en büyük dâhilerinden biri olarak kabul edilmesi için ölümünün üzerinden 40 yıl, eserlerinin yazılışının üzerinden ise 70-80 yıl geçmesi gerekiyor.</p>
<p>Bugün artık herkes kabul ediyor ki onun dehası, açık denizlerin hırçın dalgalarından Wall Street’in klostrofobik ofislerine geçtiğinde de azalmamış; aksine, sistemin dişlileri arasında ezilen “küçük insanı” sarsıcı bir soğukkanlılıkla anlatmayı başarmış.</p>
<p>Peki, nedir bu “tuhaf” öykünün aslı?</p>
<p>Kâtip Bartleby, ilk bakışta bir iş yeri hikâyesi gibi görünse de edebiyat tarihinin en gizemli ve üzerine en çok konuşulan metinlerinden biri. Yazıldığı dönemde “tuhaf bir öykü” olarak görülüp geçiştirilen eser, ancak 20. yüzyılın ortalarından itibaren varoluşçu felsefenin ve sistem eleştirisinin yükselişiyle hak ettiği değeri buluyor.</p>
<h3>Kuramcıların Bartleby’si: Neden bu kadar önemli?</h3>
<p>Öyle bir öykü ki bu: Yalnızca Borges gibi usta edebiyatçıların ve iyi okurların değil; filozofların, kuramcıların da gündemine girmiş bir eser.</p>
<p>Örneğin Gilles Deleuze, Bartleby’nin meşhur cümlesini dilin sınırlarını zorlayan “klinik bir formül” olarak tanımlar; bu gramer yapısının dili nasıl felç ettiğini ve “yeni bir insan” tipolojisi yarattığını anlatır.</p>
<p>Giorgio Agamben, Bartleby’yi hiçbir şeyi yapmama gücünü elinde tutan “saf potansiyel”in kahramanı olarak görür. “Potansiyel” kavramı üzerinden, yapabilme gücü kadar “yapmama gücünün” de bir özgürlük alanı olduğunu savunur.</p>
<p>Slavoj Žižek, Kâtip Bartleby’yi sistemi içeriden tamir etmeye çalışmak yerine onu tamamen işlevsiz kılan pasif-agresif bir devrimci olarak niteler. Ona göre sistemi eleştirmek sistemi yaşatır ama “tercih etmemek” sistemi çökertir.</p>
<p>Hayatı boyunca neredeyse hiç röportaj vermemiş, fotoğraflanmayı reddetmiş ve kamusal alanda görünmemeyi tercih etmiş biri olarak bir nevi Bartleby olan Maurice Blanchot ise kâtibin sessizliğini edebiyatın ve yazının sınırı olarak ele alır.</p>
<p>Blanchot’ya göre Bartleby, bir şeyi yapmaya gücü yetmediği için değil, yapabilme gücüne sahip olduğu hâlde bunu kullanmamayı seçtiği için mutlak bir güce ulaşır. Bu, efendinin, yani Avukat’ın karşısında tüm mantık silahlarını yitirdiği tek radikal duruştur: Gücünü yapmamaktan alan bir eylemsizlik.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-38.png" alt="">
<figcaption>Katip Bartleby Bir Wall Street Hikayesi - Herman Melville (Çev. Eda Kara) (80 Sayfa)</figcaption>
</figure>
<h3>Yazarın dahice “reddediş grameri”</h3>
<p>Bütün bu değerlendirmeler ışığında bakınca, eserin yıllar sonra kazandığı önem, modern insanın “hayır” diyebilme yetisini kaybetmesine tutulan felsefi bir aynadan kaynaklanıyor biraz da…</p>
<p>Blanchot ve Agamben gibi filozofların Bartleby’nin duruşunu gramerin yıkımı açısından ele alması boşuna değil. Herman Melville, “Yapmamayı tercih ederim” cümlesini seçerken büyük bir dilsel deha sergilemiş. Çünkü Bartleby “Hayır, yapmıyorum” ya da “Bunu yapamam” demiyor. Daha güçlü, daha sarsıcı bir yanıt veriyor.</p>
<p>Bartleby, “Yapmamayı tercih ederim” diyerek çatışmayı reddediyor ve durumu bir belirsizliğe hapsediyor. İşte filozofların “reddediş grameri” dediği şey de bu…</p>
<p>Gelelim öykünün meselesine…</p>
<p>Öyküdeki anlatıcımız, Wall Street’te kendisini “yaşlı” ve “güvenli” biri olarak sunan, aslında tam bir güvenilmez anlatıcı olan, üç çalışanı bulunan ve özellikle çatışmadan kaçınan bir avukat. İş yükü artınca ilan veriyor ve kapısında temiz yüzlü ama kederli bir adam beliriyor: Bartleby.</p>
<p>Başlarda bir “yazma makinesi” gibi dur durak bilmeden çalışan, kopyalanacak her belgeyi adeta yutarcasına kâğıda döken bu adam, bir gün o meşhur cümlesini kuruyor. Bu kırılma anı çok önemli; Bartleby başlangıçta çalışmayı reddetmiyor, avukatın görev tanımı içinde olmayan bir belgeyi kontrol etmesini istediğinde tavrını net bir şekilde dile getiriyor: “Yapmamayı tercih ederim.”</p>
<p>Bu noktadan sonra, öykünün ilerleyen sayfalarında Bartleby sadece işi değil; yemeği, iletişimi, mekânı ve nihayetinde yaşamın kendisini de “tercih etmemeye” başlıyor. Avukat’ın tüm “makul” tekliflerini, yardım çabalarını ve vicdani gelgitlerini bu sessiz cümleyle boşa çıkarıyor.</p>
<h3>Karakterlerin aynasında modern toplum</h3>
<p>Öykünün detaylarını anlatmamayı tercih ederek bugün bile bizlere ayna tutan karakterlerden söz etmek isterim. Çünkü Bartleby’nin paravanının arkasındaki o hareketsiz duruşu, ofisteki diğer karakterlerin “işleyişini” de birer birer ifşa ediyor.</p>
<p>Karakter analizlerine baktığımızda, her bir figürün toplumsal bir prototipi temsil ettiğini görüyoruz.</p>
<p>Anlaşıldığı üzere Kâtip Bartleby, toplumun “yapmalısın” dayatmasına karşı “tercih etmeme” özgürlüğünü kullanan karakter. O, sistemin içinde bir “hata” (bug) gibi; ne saldırıyor ne uyumlanıyor, sadece varlığıyla sistemin anlamsızlığını ifşa ediyor. Bugünün dünyasında, tüm güvencelerini yakıp yıkmayı göze alan mutlak reddedişin toplumsal karşılığı diyebiliriz.</p>
<p>Anlatıcımız Avukat, sistemin “makul” ve “vicdanlı” yüzü gibi görünüyor. Ancak Avukat karakterini sadece “iyi kalpli bir adam” olarak görmek, Melville’in kurduğu o sinsi sistem eleştirisini ıskalamak olur.</p>
<p>Dikkatli baktığınızda Avukat Bey’in nezaketinin altında derin bir statüko muhafızlığı yattığını göreceksiniz. Onun davranışlarının altında yatan temel neden, ofisindeki huzurun bozulmaması ve kendi vicdan azabını “ucuza” kapatma isteğidir. Merhametindeki sahtelik, biraz da Hıristiyan ahlakının “iyi insan olma” zorunluluğundan geliyor.</p>
<h3>Tersine dönen bir köle-efendi hikâyesi</h3>
<p>Bartleby’ye tahammül etmesinin sebebi de ona duyduğu sevgi ya da sempati değil; “Bu zavallı adama yardım edersem ruhum huzur bulur” şeklindeki bencilce bir manevi kazanç arayışı.</p>
<p>Bartleby bir kurban olmayı reddederek Avukat’ın “kurtarıcı” rolünü elinden alıyor. Tersine bir köle-efendi hikâyesi… Üstelik Melville, anlatıcının ofisine retoriğin babası Çiçero’nun büstünü koyarak bu ironiyi zirveye taşır.</p>
<p>Yasaları konuşurken fikirlerini kendi kölelerine yazdıran Çiçero’nun büstünü orada görünce anlıyorsunuz ki Avukat’ın antik kölelikten miras kalan o “sahip” kibri, Bartleby’nin mermer büstten bile daha hareketsiz ve daha inatçı duruşu karşısında un ufak olacak.</p>
<p>Öyküyü sindire sindire okuduğunuzda daha pek çok ayrıntıyı fark edip anlatılanın sadece bir Wall Street hikâyesi değil; antik çağdan moderniteye uzanan, “sahip olma” illüzyonuna indirilmiş sessiz bir darbe olduğunu da göreceksiniz.</p>
<p>Melville, aynı ustalığını öyküdeki diğer karakterler üzerinde de gösteriyor.</p>
<p>Gündüz uysal, öğleden sonra öfkeli olan Turkey (Hindi), ömrünü monoton bir işe vermiş, ruhsal aşınmasını alışkanlıklarla veya küçük kaçamaklarla telafi eden “yorgun işçi” sınıfının karşılığı.</p>
<p>Sürekli mide ağrısı çeken, hırslı ve huzursuz Nippers (Kıskaç) ise sisteme öfke duyan ama yine de sistemde yükselmek için tırnaklarını geçiren, hazımsız “beyaz yakalı” hırsını simgeliyor.</p>
<h3>Hüzünlü hikâyenin içindeki hüzün</h3>
<p>Ginger Nut (Zencefilli Fındık) ise çocuk işçilerin temsilcisi. Aslında bu hüzünlü hikâyenin içindeki başka bir hüzün onunki. Babası, ömrünü sokaklarda ağır yükler taşıyarak, at koşturarak ve toz toprak içinde geçirmiş bir arabacı. Oğlunun elleri “mürekkep” görsün, ileride yargıç olsun diye onu oraya yerleştirmiş.</p>
<p>Ginger Nut henüz 12 yaşında! Bir hukukçu, hatta bir kâtip olması bile mümkün görünmüyor; o sadece “ayak işleri” işçisi. Wall Street makinesinin en küçük ve en sessiz dişlisi… Yani küçük Ginger Nut, sistemin en masum ama en görünmez kurbanı.</p>
<p>Bu öyküde, içinde bulunduğumuz dünya düzeninin ve kendimizi sıkıştırdığımız hayatların izdüşümlerini bulacağımız o kadar çok ayrıntı var ki… Bartleby’nin Wall Street’e gelmeden önce Washington’da “Ölü Mektuplar Ofisi”nde (Dead Letter Office) çalışmasından, Wall Street’e geldiğinde üstlendiği işin “kopyalama” olmasına kadar… Dediğim gibi, her iyi hikâyede olduğu gibi bu öyküde de hiçbir şey tesadüf değil.</p>
<p>Melville, Kâtip Bartleby karakteri üzerinden Wall Street’in gri duvarlarını bir hapishaneye dönüştürürken, aslında hepimizin o ölü mektuplar gibi adresi belirsiz bir boşluğa doğru savrulduğumuzu hatırlatıyor bize.</p>
<p>Bir yanda bir şirket değil de “ütopya” olarak anlamlandırılmaya çalışılan yapılar, günde on sekiz saatlik çalışmayı “aile gibiyiz” diye kutsayan söylemler; diğer yanda Bartleby’nin cenin pozisyonundaki cansız bedeninin durduğu gerçeği.</p>
<p>Ve insanın sadece bir “verimlilik nesnesi” olmadığını hatırlatan o feryatla bitiş: “Ah Bartleby! Ah insanlık!”</p>
<p>(NK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir mektubun izinde: Telekli Sincap ve türler arası bağ]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-mektubun-izinde-telekli-sincap-ve-turler-arasi-bag-319460</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/bir-mektuptan-fazlasi-telekli-sincap-ve-turler-arasi-bag.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-mektubun-izinde-telekli-sincap-ve-turler-arasi-bag-319460</guid><description><![CDATA[“Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası”, çocuklara ekoloji ve hayvanlar üzerine incelikli bir düşünme alanı açıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Telekli Sincap yuvasında dinlenirken “Postaaa!” diye bir ses duyar. Postacı Güvercin, Telekli’ye uzak bir akrabasından kısacık bir mektup getirmiştir. Telekli mektuba çok şaşırır çünkü böyle bir akrabası ya da tanıdığı yoktur. Kunduz’a Ördek’e ve başkalarına da aynı mektuptan geldiğini görünce orman sakinleri birilerinin onları kandırdığından şüphelenirler.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Peki mektupları yazan kim olabilir?</em></p>
<p>“Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası”, Doğan Gündüz’ün Yapı Kredi Yayınları’ndan (YKY) çıkan “Telekli Sincap” serisinin son kitabı olarak Mart 2026’da yayımlandı. </p>
<p>Meryem Tanrıkulu tarafından resimlenen kitap, 3-8 yaş aralığındaki okur ya da dinleyicilere hitap ederken yalnızca bir çocuk anlatısı kurmuyor, aynı zamanda insanmerkezci dünya dışındaki bir ilişkisellik ihtimalini de tartışmaya açıyor.</p>
<p>Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Makine Mühendisliği Bölümü’nde lisans, Paris’teki Conservatoire National des Arts et Metiers’de teknoloji tarihi alanında yüksek lisans eğitimi alan Gündüz, Telekli’nin yeni macerasında çocuk edebiyatını pedagojik bir araç olmanın ötesine taşıyor. </p>
<p>Hikâye; sincap, kunduz, ördek, yılan ve ornitorenk gibi birbirinden farklı ve güzel hayvanları aynı heyecan etrafında ve aynı anlatı evreninde buluştururken, türler arasındaki farkları hiyerarşik bir düzleme yerleştirmiyor. Aksine, bütün canlıların birbiriyle “uzaktan akraba” olduğu fikri üzerinden, doğayla kurulan ilişkinin tahakküm değil karşılaşma ve müştereklik üzerinden düşünülmesini öneriyor.</p>
<p>Bu yönüyle kitap, çocuklara “hayvan sevgisi” aşılayan didaktik bir metin olmanın ötesine geçerek, birlikte yaşama fikrini daha doğrudan bir çerçevede yeniden kuruyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-2026-05-08t152516-824.jpg" alt=""></p>
<h3>Nesne değil, özneler</h3>
<p>Bu sayede hayvanlar kitapta kendi hafızaları, kaygıları, alışkanlıkları ve yaşam biçimleri olan öznel varlıklar olarak resmediliyor.</p>
<p>Tanrıkulu’nun çizimleri, söz konusu anlatıyı tamamlayan önemli bir katman oluşturuyor. İncelikli, sakin ve ayrıntılı illüstrasyonlar hayvanlarla kurulan ilişkiyi korku ya da sahiplenme üzerinden değil; merak, yakınlık ve eşitlik hissi üzerinden şekillendiriyor. Kitabın görsel dünyası, doğayı başlı başına yaşayan bir alan olarak kuruyor.</p>
<p>Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası, çocuk edebiyatının sınırlarını genişleten ve çocuklara ekoloji, türler arası ilişkiler ve hayvanlar üzerine incelikli bir düşünme alanı açan çağdaş örneklerden biri olarak öne çıkıyor.</p>
<p>Kitap, özellikle sokakta yaşayan hayvanların neredeyse her gün hedef gösterildiği, birlikte yaşadığımız hayvanlara nasıl hitap edeceğimizin dahi tartışma konusu hâline getirildiği ve bize dikte edildiği bir dönemde, hayvanları gezegenin neresinde konumlandırdığımızı yeniden düşünmeye davet ediyor. </p>
<div class="box-15">
<h3>Künye</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/telekli-sincapin-uzaktan-akrabasi-kapak-pelikan-copy.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası</strong><br><strong>Yazar</strong>: Doğan Gündüz<br><strong>Resimleyen</strong>: Meryem Tanrıkulu<br><strong>Kategori</strong>: Doğan Kardeş, Resimli Öykü<br><strong>Yaş</strong>: 3-8<br><strong>YKY’de ilk baskı tarihi</strong>: Mart 2026</p>
</div>
<p>(TY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir mandıradan manzaralar: Süt Çiftliği]]></title><link>https://bianet.org/haber/bir-mandiradan-manzaralar-sut-ciftligi-319234</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/01/bir-mandiradan-manzaralar-sut-ciftligi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/bir-mandiradan-manzaralar-sut-ciftligi-319234</guid><description><![CDATA[“Süt Çiftliği”nin yönetmeni Elif Eda ile, 12 yaşındaki İrem’in buzağıların annelerinden koparılmasına karşı verdiği sessiz ama kararlı mücadeleyi konuştuk.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Benim gibi tam zamanlı müzisyen, yarı zamanlı sinemaseverler için festivaller oldukça yoldan çıkarıcı ve kafa karıştırıcı olabilir. Vaktim az olduğu için film seçimini doğru yapmam ve çıkışta zaman kaybetmediğimi düşünmem gerekiyor. Her ne kadar film festivali seçkisinde birbirinden güzel filmler de olsa, yaş ilerledikçe insanın sinema zevkinde de bir oturmuşluk gerçekleşiyor ve insan ya ortak meselelere dalmaya ya da yeni bir tat yakalamaya ihtiyaç duyuyor.</p>
<p><em>Süt Çiftliği</em>, bu iki ihtiyacımı da karşıladı ve ayrıca buna Türkiye Sineması’nda bir kadın yönetmenle daha tanışmış olmanın gururu eklendi. Film, dünyamızı çocukluk üstünden anlatan bir hikâyeden oluşuyor.</p>
<p>Feminist bir okumayla izlediğinizde annenin kaybı ile buzağıların anne ineklerden alıkoyuluşunu duygu-daşlaştıran ana karakterimiz kesinlikle feminist bir hikâyeye işaret ediyor. Bu feminist bakıştan da kapitalist dünyaya, bunun insanlar üstündeki etkisine ve insanın başka canlılara hükmetme eğilimine, toplumdaki sömürülere dikkat çekiyor. Üstelik bunu, yer yer <em>Hamnet </em>filmini andıran masalsı diliyle, yemyeşil bir ormanın ağaçları arasında gerçekleştiriyor.</p>
<p>Film, size bir yanda sistemin sert gerçekliğini, bir yanda varolmanın dayanılmaz hafifliğini sunuyor sanki bir tepside… Özgürlük nedir ve aileye mi aidiz yoksa salt bir dünyaya mı sorusu da, yanında ikram!</p>
<p>Tüm bu ikramlardan sonra festival seyircisi, filmin yazarını ve ekibini bırakmıyor; 1,5 saate yakın söyleşiliyor… İnekleri öğreniyor, mandıralardan dem vuruyor, travmaların etkisini sorguluyor, yanlış anlaşılmaya müsait sahnelerin kimde ne çağrıştırdığını konuşuyoruz.</p>
<p>Ancak bunlar bana yetmiyor ve filmin yaratıcısı Elif Eda’ya söyleşide konuşulmayanları; ama benim hâlâ merak ettiklerimi bianet için soruyorum. Keyifli okumalar!</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mv5bodc5mjhhogitztmzyy00mdi3ltkxotetnjq2mjvhytrmntnlxkeyxkfqcgc-v1.jpg" alt="">
<figcaption><em>Yönetmen Elif Eda.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Acıyla karşılaşma ve acıyla birlikte yaşama</h3>
<p><strong>İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminizin ardından ekiple yapılan söyleşide, ineklerle ilgili ilk düşünmenizin tam da sizin yeni doğum yaptığınız zamana denk geldiğini anlatmıştınız. Peki ya filmin sizin yazarlık kimliğinizi daha derinden anlamak isteyen okuru için yazma sürecinizi de biraz anlatır mısınız?</strong></p>
<p>Evet, filmin tohumu yaklaşık 14 yıl önce kızım doğduğunda zihnime düştü. Bende genelde böyle işliyor yazma süreci, önce bir fikir temas ediyor zihnime. Orada demleniyor, yeni karşılaşmaların bıraktıkları ekleniyor üzerine, zamanla şekil alıyor, büyüyor –bazen bir türlü filizlenmediği de oluyor, bahsi diğer. <em>Süt Çiftliği</em>’nde bu şekillenme süreci biraz uzun sürdü. İlk tohumdan altı yıl sonra somut olarak yazmaya başladım. Öncesinde hem zihnimin derinlerinde yeni eklenenlerle devran ediyordu. İlk taslağı yazdığımda filmin şu anki halinden çok çok farklıydı. Ana fikir temelde aynıydı; ama son izlediğiniz halinde olmayan başka birçok karakter vardı, ana karakter İrem değil de Halid’di mesela… Her taslakta yeni bir şeyler denemeyi seviyorum ben, oturan kadar. Oturduktan sonra yazdığım taslaklarda ise kâğıt üzerinde nihayet kurulmuş olan o dünya içindeki sorunları çözmeye yöneliyorum.</p>
<p><strong>Filmin bütünlüğü adına çıkardığınız ya da sonradan eklediğiniz sahneler oldu mu? Daha yakından bilmek isteriz.</strong></p>
<p>Elbette. Çok âşık olduğum iki sahneyi, son dört taslaktan önce çıkardım. Gerçekten heyecan duyduğum bir fikri tamamen eledim. Onunla ilgili de tutkuyla bağlı olduğum sahneler vardı. Hâlâ içim biraz cız ediyor; ama belki oradaki fikirleri başka bir filmin tohumu olarak kullanırım. Bazı sahneleri ise kısıtlı çekim süremiz sebebiyle planlama aşamasında kurban etmek zorunda kaldım ya da filmin bütünlüğünü etkilemesin diye birbiri içinde eriterek kısalttığım sahneler oldu. Kurgu aşamasına geldiğimizde ise artık çıkaracak sahnemiz kalmamıştı.</p>
<p><strong>Film, insan doğasını ve çocukluğu derinlemesine anlatmasının yanı sıra toplumsal bir kimliğin de sahibi. Ele aldığınız meselenin evrensel öğelerden de oluştuğunu düşünüyor musunuz yoksa filmin çıkışı toplumsal bir mesele mi demeyi yeğlersiniz?</strong></p>
<p>Kesinlikle ve en çok da evrensel öğelerden oluştuğunu düşünüyorum. İnsan olma halinin ne kadar ortaklaşa bir deneyim olduğunu hatırlatmak isteyen bir tarafı var <em>Süt Çiftliği</em>’nin. İnsan olma, acıyla karşılaşma ve acıyla birlikte yaşamanın yolu aslında bu acının ne kadar her bir canlıya –sadece insana değil– mahsus olduğunu ve bu acıyı kabul ederek yaşamın kendisini kucaklayabilmenin yolunun her bir canlıyla birlikte yan yana var olmaktan geçtiğini anımsatmak isteyen evrensel bir arzusu var filmin.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/sc3.jpg" alt=""></p>
<h3>“Gizli bir yetimler ittifakı”</h3>
<p><strong>İzleyici ile buluşmalarınız sizin için nasıl geçti? Nasıl geri dönüşler aldınız? F</strong><strong>ilminize başka bir yerden bakmanıza sebebiyet verdi mi farklı detayları fark eden seyirci?</strong></p>
<p>Dürüst olmak gerekirse hiç beklemediğim kadar iyi geçti. Gösterimlerin öncesinde, içimde heyecandan çok gerginlik vardı. İlk gösterim sonrası, izleyicinin ilgisi ve anlamlı soruları karşısında gerginlik tamamen gitti ve öforik bir heyecan kapladı içimi. Paylaşmak istediğim şeyin seyircide bir karşılığının olması, onu duygu dünyalarına buyur etmeleri, onlarda zihinsel bir hareketlilik başlattığını gözlemlemek inanılmaz bir deneyimdi benim için. Üstelik bu durum, oyuncularımla ekibime de sirayet etmişti ki bu tabii ayrı bir mutluluk kaynağı oldu, çünkü film onlarla var takdir edersiniz ki.</p>
<p>Bağımsız sinema yaparken oyuncular ve ekip, emeklerinin karşılığını maddi olarak yeterince alamıyorlar, onları bu manevi karşılıklar, destekler tatmin ediyor. Bu yüzden de önemliydi seyircinin tepkisi benim için. Bir de ağlayarak soru soran birkaç kişi vardı, bu beni çok şaşırttı. O kadarına niyet etmemiştim çünkü. Ayrıca hem Atlas gösterimi hem Kadıköy Sinematek gösterimi sonrası sordukları sorulardaki entelektüel derinlik hayranlık uyandırdı bende. Filmdeki orman, mağara ve Bahar karakteri üzerinden gelen yorumlar ve sorular gülümsetti. Çünkü yazarken zihinsel dünyam en çok oraya yoğunlaşmıştı. Ormanı ve Bahar’ı çok seviyorum. Akıldışılığı, akışta olanı, delirmeyi göze almayı… Bir de Sinematek’teki sevgili moderatörümüz Çiğdem Öztürk’ün bir yorumu vardı ki hâlâ benimle. John Berger’den bir alıntıyla o kadar güzel özetledi ki filmi, minnettarlık hissediyorum sahiden. “<em>Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız</em>”. Budur.</p>
<p><strong>Bir hayvanı ve arkasında insanın işlettiği koca bir endüstriyel dünyayı anneliğiniz üstünden merak etmiş, anlamış, anlatmışsınız, sormak isterim: Annelik dünyaya farklı bir perspektiften bakış sağlıyor mu kadınlara ya da sağlamalı mı? Özetle, anneliğin meselesi nedir?</strong></p>
<p>Anneliğin meselesi nedir… Güzel soru. Anneliğin meselesi, kadınlardan başka herkesin bu biricik deneyimi sorunsallaştırmasıdır sanırım. Sorunsallaştırma derken, Foucault’ya atıfla söylüyorum bunu. Yani bir söylem oluşturma ve kadınları bu söylemin “özne”si kılarak nesneleştirme, bu yolla da onları yönetme. Annelik dünyaya farklı bir bakış getirir mi? Elbette getirir. Hangi deneyim getirmez ki? Anne olmamayı seçmek ya da seçmese de anne olmamak hayata farklı bir bakış getirmez mi? Getirir. Tüm dünyayı, hayatını o tek bir bakışla değerlendirmek, o açıdan görmek sağlıksızdır ama sana kattığı farklı bir değerlendirme becerisi olur, eğer özümsemeyi bilirsen.</p>
<p>Ben bir kadın olarak kızıma şükran doluyum. Çünkü varlığı, kurduğumuz ilişki bana çok şey öğretti. Zaman zaman yıktık, sonra birlikte yarattık. Her şeyden önemlisi iktidar meselesinde gözlerimi açtı, her bir insanın nasıl da güç tuzaklarına düşebileceğini gösterdi, koşulsuz akışkan bir sevgi evrenini tanıttı bana. Kızım Zeynep’le bu dünyada karşılaşmam, şeylere bakışımı çok değiştirdi, çok genişletti. Bu benim anneliğimden değil; onun da o oluşundan bence. Adrienne Rich’in <em>Of Woman Born</em> kitabında yaptığı tespit çok güzel aslında: Kadınların sorunu annelik deneyimi değil, kendilerine dayatılan kurumsal annelik. Annelik de kendi hâlinde akmakta olan hayatın bir veçhesi işte… Ne kutsal ne mutlak… Ondan nasıl bir tat alacağın sana kalmış.</p>
<p><strong>Başka projeleriniz var mı? Yazmaya devam ediyor musunuz?</strong></p>
<p>Elbette. Hazırda yazılmış üç senaryom var. Ama zihnimde dolanan daha başka birkaç fikir var ki sanırım onlar daha baskın geliyor yazılmış olanlardan. Birini yazmaya başladım. Diğeri de <em>hadi onu bitir de bana geç</em> diye biraz baskı yapıyor. Bu durumu yönetmekte zaman zaman zorlanıyorum. Bunu kabullenmem biraz zor oldu –çünkü müzisyenlere hayranım ve keşke ifade dilim o olsaydı diye çok hayaller kurdum– ama sanırım benim yazmaktan başka bir sermayem yok. O yüzden buradayım, yazıyorum, yaşıyorum da…</p>
<div style="padding: 52.73% 0 0 0; position: relative;"><iframe style="position: absolute; top: 0; left: 0; width: 100%; height: 100%;" title="Süt Çiftliği (The Farm) - 2026 / Trailer" src="https://player.vimeo.com/video/1161477960?badge=0&amp;autopause=0&amp;player_id=0&amp;app_id=58479" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" loading="lazy"></iframe></div>
<div class="box-1">
<p><strong>Filmin konusu</strong></p>
<p>Anne ve babasını bir trafik kazasında kaybeden 12 yaşındaki İrem, yarı-endüstriyel bir süt çiftliği işleten büyükannesinin yanına taşınır. Çiftlikte, daha fazla süt elde etmek için yeni doğan buzağıların annelerinden rutin olarak ayrıldığını fark eder. Bu durum İrem’i derinden rahatsız eder ve onu, çiftliğin veterinerinin yanında çırak olarak çalışan yetim Halid’in desteğiyle, küçük ama kararlı bir adım atmaya yönlendirir: Hamile inekleri, doğumdan sonra yavrularıyla kalabilsinler diye özgürlüklerine kavuşturmak.</p>
<p><strong>Filmin künyesi</strong></p>
<p><strong>Yönetmen ve senarist:</strong> Elif Eda<br><strong>Oyuncular</strong>: Mira Saikali, Derya Alabora, Ediz Metin, Anıl Kır, Deniz Bal, Gökhan Civan <br><strong>Yapımcı</strong>: Enes Erbay<br><strong>Görüntü Yönetmeni:</strong> Emre Pekçakır<br><strong>Kurgu:</strong> Bünyamin Bayansal<br><strong>Özgün Müzik:</strong> Güncel Gürsel Artıktay<br><strong>Sanat Yönetmeni:</strong> Vahhab Aydın<br><strong>Ortak Yapımcı: </strong>TRT, Elif Eda, Soberworks<br><strong>Yapım Şirketi: </strong>Teferruat Film<br><strong>Dünya Hakları:</strong> Teferruat Film</p>
</div>
<p>(GÖ/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Galata'da 'büyük ikame']]></title><link>https://bianet.org/haber/galata-da-buyuk-ikame-319248</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/02/galata-da-buyuk-ikame.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/galata-da-buyuk-ikame-319248</guid><description><![CDATA[İstanbul'un en çok dönüşüme uğrayan mahallelerinden birinde üç esnaf, değişimi, direnci ve burada kalmak için verilen mücadeleyi anlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sabahın erken saatlerinde, turist grupları kulenin altında toplanmaya ve kafelerin masaları sokakları doldurmaya başlamadan önce, eski Galata’nın silueti görünüyor. 19. yüzyıldan kalma Levanten binalarla çevrili Arnavut kaldırımlı sokaklar boş ve sessiz. Galata’nın katmanlı tarihinin sembolleri kendini gösteriyor: Eski yazıların soluk izleri, mermerlere oyulmuş Yunanca ve Ermenice yazılar; en az dört kadim cemaatin dar ve dolambaçlı sokaklarda yankılanan kilise çanları...</p>
<p>Ancak öğle vakti geldiğinde geçmişe dair bu anlık görüntü kayboluyor. Çünkü bu ikonik mahalle, İstanbul’un en işlek turizm hatlarından birine dönüşüyor: Kalabalık, ticari ve hayatları ile işlerini burada kurmuş insanlar için giderek daha zorlayıcı hale gelen bir yer...</p>
<p>İstanbul’da, şehrin çelişkilerini Galata kadar keskin bir şekilde ortaya koyan çok az yer vardır: Miras ve spekülasyon, yaratıcılık ve tüketim, aidiyet ve yerinden edilme... Son yarım yüzyılda Galata, göçmenlerin, zanaatkârların ve köklü azınlık ailelerin yaşadığı bohem bir işçi sınıfı mahallesinden, mutenalaştırma, sosyal medya trendleri ve durmak bilmeyen yaya trafiğinin şekillendirdiği küresel bir yere dönüştü.</p>
<p>Galata’da uzun süredir iş yeri sahibi olan üç kişinin hikâyesi, bu dönüşüme farklı açılardan ışık tutuyor: Şehre 1970’lerde gelen ve meyve tüccarlığından kafe sektörüne geçen Bayram, daha sakin ve yaratıcı bir dönemde giyim mağazası işini büyüten Sertaç ve İstanbul’un sokak kedilerine adanmış bir müze aracılığıyla Galata’da bir miras yaratmaya çalışan grafik sanatçısı Fatih. Onların hikayeleri, hayatta kalmanın hiçbir zaman garantisinin olmadığı bir mahallede koşullara uyum sağlamak ve kendini yeniden keşfetmek için ne gerektiğini irdeliyor.</p>
<h3>Reis: Bayram Sezgin ve Galata’nın eski günleri</h3>
<p>Bayram, 1974’te Siirt’ten İstanbul’a geldiğinde 12 yaşında bir yetimdi. Gelir gelmez dört erkek kardeşiyle birlikte Galata sokaklarında çalışmaya başladı.</p>
<p>“Önce meydanda el arabalarıyla meyve satmaya başladık.” diyor şimdi 65 yaşında olan Bayram.</p>
<p>Meyve satmak, Siirt’ten gelen Kürt göçmenler için yaygın bir yoldu; çoğu, Unkapanı çevresinde yoğunlaşan toptan sebze-meyve ticaretini birbirlerinden görerek yapmaya başladı. Seyyar satıcılık işinin kârlı olduğu görüldü ve çok geçmeden kardeşler, Selimbey Apartmanı'nda bir dükkan açtı. İşleri kötü giden bir lokanta sahibinden bu mekanı beş bin dolara satın almışlardı.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/photo-1.JPG" alt="">
<figcaption><em>Halit Sezgin, mahalle arkadaşı ve Bayram Sezgin, Galata, 1980</em></figcaption>
</figure>
<p>Bayram, 1970’ler ve 80’lerdeki Galata’yı hem derin bir kültüre sahip hem de tehlikeli bir mahalle olarak betimliyor.</p>
<p>“O zamanlar bölge o kadar kötü durumdaydı ki, daireler bedavaya verilse bile kimse burada yaşamazdı.”</p>
<p>Suç ve uyuşturucuya rağmen Bayram, o dönemdeki Galata’yı insanların birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu, çeşitlilik dolu ve kültürel açından zengin bir yer olarak tanımlıyor. Yahudi balık satıcılarını, köklü Ermeni aileleri ve zanaatkâr ağlarını hatırlıyor. Neoklasik binalar belki yıkılacak gibiydi ama mahalleyi bir arada tutan eşsiz bir sosyal doku vardı.</p>
<p>1990’ların sonu ve 2000’lerin başında mimarlar ve yatırımcılar, kardeşlerin ilk dükkanının bulunduğu ve şu anda İKSV’ye ait olan Selimbey Apartmanı da dahil olmak üzere Galata’nın birçok tarihi binasını satın almaya ve restore etmeye başladı. Bina el değiştirdiğinde, kardeşler hemen köşedeki daha küçük bir yere taşındı. Kiralar yükselmeye başladı ve bir zamanlar yaşanmaz olarak görülen mahalle birdenbire değerli hale geldi.</p>
<h3>Toptancılardan kafe kültürüne</h3>
<p>Onlarca yıl boyunca Bayram’ın manav dükkanı, mahallenin sakinlerine ve kuleye giden az sayıdaki turiste hizmet veren merkezi noktalarından biriydi. Ancak 2010’lara gelindiğinde Galata’nın ekonomisi kesin olarak turizme kaymıştı. Uzun süredir burada yaşayanlar taşındıkça ve atölyeler kapandıkça talep de değişti:</p>
<p>“Eskiden insanlar Galata’da yaşıyordu, bu yüzden meyve satmak kolaydı. Ancak mahalle değiştikçe, hayatta kalmak için yeni pazara uyum sağlamam gerektiğini biliyordum." </p>
<p>Bayram, kira artışlarının işini gözden geçirmesine neden olduğunu kabul ediyor, ancak aynı zamanda mevcut kalabalığı bir fırsat kaynağı olarak da görüyor. 2025 yılında meyve ticaretini bırakıp Büyük Hendek Caddesi’nin köşesindeki meydanda merkezi bir köşe dükkanını devraldı ve Rodinya Galata Café’yi açtı.</p>
<p>“Galata’ya ilk geldiğimde bir kafe açmak imkansızdı. Kimse oturmazdı!” diyor alaycı bir şekilde, kafesinde oturmuş, şimdi meydanı dolduran kalabalığa bakarken.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/selfie-street.jpg" alt="">
<figcaption><em>“Selfie Caddesi” olarak da bilinen Büyük Hendek Caddesi’ndeki kaldırımları turistler ve kafelerin masaları dolduruyor. (Fotoğraf: Tara Milutis)</em></figcaption>
</figure>
<p>Eski günlerden bahsederken kayıp hissiyle konuşmuyor. Bayram, Galata’yı bugünkü haliyle tercih ediyor.</p>
<p>Gerçekçi bir ifadeyle, “Artık huzur ve güvenlik var. Ve hayat daha iyi. Meyve işindeyken, toptan pazarda en iyi ürünleri seçmek için sabah 6:00’da uyanmak zorundaydık. Kafe işletmek daha kolay. Yaya trafiği, işi daha sürdürülebilir kılıyor.” diyor.</p>
<p>Şu anda kafede 16 kişi çalıştırıyor; bunların çoğu Siirt bölgesinden gelen genç Kürtler.</p>
<h3>Başarının sırrı</h3>
<p>Bayram, Galata’da onlarca yıldır süren ticari başarısını, bölgeyi çok iyi tanımasına ve her yeni duruma uyum sağlamasına bağlıyor. Yeni gelenlerin çoğunun hediyelik eşya dükkanları ya da kafeler açtığını, ancak mahallenin ritmini anlamadıkları için zorlandıklarını belirtiyor. Bazıları sadece masraflarını karşılamak için dükkanlarını sabah saat 3’e kadar açık tutmak zorunda kalıyor.</p>
<p>Emekli olmayı düşünüp düşünmediği sorulduğunda gülüyor: “Asla”. Çocukları iş temposunu yavaşlatmasını istiyor ama o durmaya niyetli değil. Kırk yıllık kariyeri boyunca hiç tatile çıkmadığını söylüyor:</p>
<p>“Sıkı çalışmak benim tesellim. Ve Galata’da başarılı olmak için çalışmayı sevmelisiniz.”</p>
<h3>Modanın öncüsü: ParisTexas ve Bohemya'nın Ölümü</h3>
<p>Bayram Sezgin, Galata'da ticaret dünyasının çalışma ahlakını belirlediyse, Sertaç Haznedaroğlu da ona estetik ruhunu kattı. 2008'de Ankara'dan Galata'ya taşındığında, sakin ve el değmemiş bir bölgeyle karşılaşmıştı.</p>
<p>“Galata’yı seçtim çünkü bölge hâlâ bâkirdi.” diyor İlk Belediye Caddesi’ndeki geçici dükkanında. O dönemki mahalleyi "sessiz" ve "bohem" olarak tanımlıyor; mahalle, ucuz kiraları ve hem yaşayabilecekleri hem de çalışabilecekleri geniş daireleri sayesinde sanatçıları kendine çekiyordu:</p>
<p>“Galata Kulesi hâlâ biraz bakımsızdı, mahalledeki bir aile tarafından işletiliyordu. Her yerde atölyeler vardı — aydınlatma dükkanları, marangozlar, döşemeciler — ve hiç turistik dükkan yoktu. Sıfır.”</p>
<p>O dönemde, Galata’da henüz pek müşteri olmuyordu. Ancak Sertaç buradaki potansiyeli gördü ve Camekan Caddesi’ndeki eski bir marangoz dükkanında ParisTexas butiğini açtı.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/unnamed-2.jpg" alt="">
<figcaption><em>Sertaç Haznedaroğlu, İlk Belediye Caddesi’ndeki ParisTexas mağazasında.(Fotoğraf: Tara Milutis)</em></figcaption>
</figure>
<p>“Mağazamıza yerli ve yabancı turistler aralıksız geliyordu ve hepsi çok ilginç insanlardı,” diye anlatıyor. Bu başarı, özenle yenilediği tarihi mekanlarda iki butik daha açmasını sağladı:</p>
<p>“Orijinal mimariyi korurken yeni ve ilginç şeyler yaratma sürecini çok seviyorum.”</p>
<p>ParisTexas bir hayran kitlesi kazandıkça, diğer bağımsız tasarımcılar ve el yapımı ürünler satan butikler de onun izinden giderek aynı dar caddeye dükkanlar açtı.</p>
<h3>Ticarileşme ve selfie ekonomisinin yükselişi</h3>
<p>Galata’nın popülaritesi artarken bu belediyenin de dikkatini çekti ve belediye, kıyafet pazarları, tematik caddeler ve görünürlük odaklı markalaşma kampanyalarıyla mahalleyi ticarileştirme planlarına başladı. Bu girişimler daha fazla ziyaretçi çekti, ancak bölgenin karakterini de değiştirdi. </p>
<p>Uzun vadeli meskenlerin yerini yavaş yavaş Airbnb daireleri almaya başladı. Atölyeler, sanatçı stüdyoları ve müzik mağazaları, artan kiralar nedeniyle yerlerini daha hızlı tüketim tempolarına hitap eden işletmelere bıraktı.</p>
<p>“İnsanlar artık sosyal medyada gördükleri için Galata’ya geliyordu. Bu yeni kalabalık, moda veya el yapımı ürünler satın almakla ilgilenmiyordu. Onlar kafeler, tatlılar ve selfie çekmekle ilgileniyordu.” diyor Sertaç.</p>
<p>Sertaç, dükkanlarının batmamasını sağlamak için iç tasarım alanına da yöneldi. 2017 yılına gelindiğinde, mahallenin gittiği yönü gören ve artan kiralara ayak uyduramayan Sertaç, dükkanı kapatma kararı aldı. Galata’nın şu anki durumunu, bölgenin karakterini oluşturan bağımsız işletme sahiplerinin, önemli sermayeye sahip kişiler tarafından sistematik olarak yerlerinden edildiği bir “yer değiştirme” süreci olarak tanımlıyor:</p>
<p>“Belediye için amaç, daha fazla ziyaretçi ve daha fazla turist çekmekti. Bu yüzden kendi açılarından iyi bir iş çıkardıklarını düşünüyorlar. Ancak sürdürülebilirliği ya da yerel halkın yaşam kalitesini – trafiği, kalabalığın hastaneye etkisini, altyapı üzerindeki yükü – hesaba katmadılar.”</p>
<h3>Pandemi sonrası </h3>
<p>Sertaç, COVID döneminde dükkanların dış desteğin çok az olduğu bir durumda nasıl zorlandıklarını, komşuların ve işletme sahiplerinin ise birbirlerine yardım etmek için harekete geçtiğini anımsıyor. Hatta birçok mülk sahibi alacaklarını ertelemiş.</p>
<p>“Galata’da kapanan hiçbir işletme duymadım. Türkler uyum sağlamakta iyidir. Buna alışkınız. Uyum sağlayamazsanız hayatta kalamazsınız.”</p>
<p>Pandemi sonrası patlamayı değerlendirirken turizm ve talebin geri dönmekle kalmadığını ve üç katına çıktığını belirtiyor. Ona göre bu aşırı ticarileşme, kültürel kayıplardan daha fazlasını getirdi ve güvenlik endişeleri de yarattı. Kafelerin kaldırımlara taştığı ve sokakların ağzına kadar dolu olduğu bir ortamda, mahallenin fiziksel kısıtları konusunda endişeleniyor: “Yangın gibi bir şey olursa kaçacak yer yok. Aslında tehlikeli bir durum.”</p>
<p>Sertaç, kısa süre önce ParisTexas’ı, eski mekanından çok uzak olmayan İlk Belediye Caddesi’nde beş aylık bir geçici mağaza olarak yeniden açtı. Fiziksel bir dükkânın sunduğu görünürlük ve insanlarla günlük etkileşimi özlemiş olduğu için sokağa geri dönmekten memnun. Ancak geleceğe dair net bir bakış açısına sahip. Mevcut kira koşulları ve Instagram odaklı müşteri kitlesi, yaratıcı topluluğun artık Galata’yı evi olarak göremeyeceği anlamına geliyor:</p>
<p>“Yaratıcı insanlar uygun fiyatlı mekanlara ihtiyaç duyuyor ve Galata’daki kiralar artık burada yaşamalarına ve iş yeri açmalarına izin vermiyor. Dolayısıyla mahalle giderek daha fazla ticarileşmeye devam edecek.”</p>
<h3>Küratör: Fatih Dağlı ve yeniden keşfetme sanatı </h3>
<p>Aponia ve Cat Museum İstanbul’un kurucusu Fatih Dağlı, 15 yıldır Galata’nın iş hayatında önemli bir isim ve her zaman yerel, yaratıcı ve ticari olmayan bir çizgiyi savunuyor.<br> <br>Eskişehir doğumlu Fatih, 1998’de İstanbul Üniversitesi’nde okumak için İstanbul’a taşındı. Grafik tasarımcı olarak çalıştıktan sonra profesyonel tur rehberi olarak otuz dört ülkeye seyahat etti.<br> <br>“Seyahat etmek, tasarım ve ticaret konusundaki bakış açımı gerçekten şekillendiren bir deneyim oldu.” diyor. <br> <br>2009 yılında, ortakları Orçun Cetinkaya ve Yavuz Öztürk ile birlikte Galatasaray yakınlarında Aponia’yı açtı ve seyahatlerinde gördüğü ucuz hediyelik eşyalardan farklı bir şey sunmayı hedefledi. Dükkan, genellikle mizahi ve hicivli bir üsluba sahip yaratıcı hatıra eşyaları ve cesur baskılı tişörtler satıyordu. İş büyüdü; Aponia’nın tasarımları, o zamanların hareketli küçük tekstil atölyelerinde üretiliyordu—bu sektör, o zamandan beri artan maliyetler ve kur dalgalanmaları nedeniyle çökmüş durumda.<br> <br>“Aponia’yı ilk açtığımızda İstanbul’da büyük bir iyimserlik vardı. Şehir, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmişti. Turizm istikrarlıydı ve ziyaretçiler arasında gerçek bir ‘Birleşmiş Milletler’ karışımı vardı." diyor Fatih.</p>
<h3>Bir mahalle markasının evrimi</h3>
<p>2013 yılında Fatih, Aponia’yı İstiklal Caddesi’nden Galata Kulesi’ne doğru uzanan tarihi Galip Dede Caddesi’ndeki merkezi bir konuma taşıdı. Kira sözleşmesini imzaladığında iki hafta sonra Gezi Parkı protestolarının başlayacağını bilmiyordu. Ancak bu durum işleri durdurmak yerine canlandırdı.<br> <br>“O dönemde insanlar özellikle Gezi nedeniyle, protestocuları desteklemek ve ‘Occupy’ enerjisini yaşamak için İstanbul’a geldi. Galata’ya çekildiler ve yerel, yaratıcı markaları desteklemek, başka hiçbir yerde bulamayacakları küçük serili tasarımları satın almak istediler.”<br> <br>2010’lar boyunca turizm ve yaya trafiği arttı ve işi on yıl boyunca güçlü bir şekilde devam etti. Hatta pandemi ortasında ikinci bir mağaza açacak kadar kendine güveniyordu:<br> <br>“O dönemde devletten herhangi bir destek almadım, ama COVID’i umursamayan ve Avrupa’ya gidemediği için tişört alan Rus turistler vardı.”<br> <br>Aponia pandemiyi atlattı ve kısıtlamaların kaldırılmasından sonraki ilk yıl beklenmedik bir şekilde güçlü geçti. Ancak COVID sonrası patlama uzun sürmedi. Enflasyon hızlandı, kiralar tavan yaptı ve iki mağazasını işletme maliyetleri fırladı. Galata'da iş yapmanın ekonomik koşulları hızla değişiyordu: <br> <br>“İstanbul'u ziyaret etmek çok daha pahalı hale geldi, bu yüzden turistler harcama alışkanlıklarını değiştirdi. Konaklama ve yemek, bütçelerinin daha büyük bir kısmını kapladı. Tişört alacak kadar paraları kalmadı, bunun yerine kartpostal aldılar.”</p>
<p>Fatih, bu yeni ekonominin tamamen yeniden keşfedilmeyi gerektirdiğini fark etti. Ancak estetiğini sokakları doldurmaya başlayan hızlı tüketim ve selfie meraklısı kalabalığa satmayı reddetti. Yeni pazara hitap etmek yerine, Aponia mağazalarını kapattı ve belki de hayal edilebilecek en tipik İstanbul projesini yarattı: Şehrin sokak kedilerine adanmış bir müze.</p>
<h3>Cat Museum Istanbul</h3>
<p>Cat Museum Istanbul, Serdar-ı Ekrem Caddesi’nde bulunan, kedi temalı sanat ve tasarımı, bir baskı atölyesini ve sokak kedileri için bir sığınağı bir araya getiren küçük ölçekli bir girişim. Bir sosyal girişim olarak faaliyet gösteren müzenin kârının yüzde 50'si sokak hayvanlarını desteklemek için ayrılıyor.</p>
<p>Fatih için müze, kontrolsüz ticarileşmenin ele geçirdiği bir mahallede anlam yaratmanın bir yolu; hızlı bir turizm koridoruna yavaş kültürü zorla sokmaya yönelik kasıtlı bir girişim. Ve eski aidiyet biçimlerinin çoğunun yerinden edildiği bir semtte, o bu mekanı cheesecake ve selfielerin ötesinde bir topluluk duygusu oluşturmak için kullanıyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/unnamed-4.jpg" alt="">
<figcaption><em>Fatih Dağlı ve Lucky, Serdar-ı Ekrem Caddesi’ndeki Cat Museum Istanbul'da. (Fotoğraf: Tara Milutis)</em></figcaption>
</figure>
<p>“Aponia kişisel bir projeydi. Ama Cat Museum Istanbul daha çok bir sorumluluk, bir miras gibi geliyor.” diyor Fatih.</p>
<p>Mahallenin karşı karşıya olduğu baskılara rağmen, o iyimserliğini koruyor. Model olarak Barselona’nın Gotik Mahallesi’ni gösteren Dağlı, Galata’nın bağımsız dükkanlar ve kültürel mekanlardan oluşan daha katmanlı bir ekosisteme dönüşeceği bir gelecek hayal ediyor. Onun için sorun turizmin kendisi değil, turizmin homojenleşmesi; bir zamanlar çeşitlilik içeren kentsel kimliğin tek tip ve tekrarlanabilir bir tüketim modeline indirgenmesi. </p>
<p>Fatih, bir sosyal girişim müzesini işletmenin yükünün zorlu bir ekonomik gerçeklik getirdiğini ve mali açıdan ilerlemenin bitmek bilmeyen bir kedi-fare oyunu gibi geldiğini itiraf ediyor. Yine de Cat Museum Istanbul’u hem bir yurttaşlık görevi hem de bir iş olarak görüyor. </p>
<p>“Ben büyük bir İstanbul sevdalısıyım. Müzede kendimi Eski Galata’nın ev sahibi gibi hissediyorum. Ve misafirler geliyorsa, evimi hazırlamalıyım.” diyor Fatih.</p>
<p>Asırlar boyunca tüccarlar, bugün Bayram’ın kafesinin, Sertaç’ın pop-up mağazasının ve Fatih’in müzesinin bulunduğu aynı arnavut kaldırımlı sokaklarda geçimlerini sağladılar. Ancak bugün, bu bağımsız işletme sahipleri sadece geçimlerini sağlamakla kalmıyor, mahallenin kendi kimliğini koruma hakkı için mücadele ediyorlar. Her şeyin birbirinin aynısı olduğu bir çağda, onların yeniden keşfetme ve yerlerinde kalma kararı sadece bir iş modeli değil. Bu, Galata’nın ruhu için verilen sessiz ve inatçı bir savaş. (TM/VK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sahte olan avukat mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sahte-olan-avukat-mi-319228</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/sahte-olan-avukat-mi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sahte-olan-avukat-mi-319228</guid><description><![CDATA[Muhterem sosyal bilimcilerden rica ediyorum. Büyük resmi görmekten çakma icra takibini ayırt edemeyecek hâle nasıl gelir insanlar bir açıklayabilir misiniz?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kötü haber arsızı olduğumuzdan sabah kalktığımızda operasyon haberi okumazsak daha kötüsünün yaklaştığına dair kaygılanıyoruz. Ne demişler? Bildiğin kötü, bilmediğin kötüden iyidir.</p>
<p>Geçen sabah telefonu elime aldım ve “<strong>Sahte avukat şebekesine operasyon</strong>” başlığını okudum. Günlük operasyon dozumu alıp rahatladım. Üstelik kendilerini avukat olarak tanıtıp insanları kandırmışlar, ne kadar ayıp! Haberin başlığına bakıp geçmeyelim; kimmiş, kimlerdenmiş bu kişiler bir öğreneyim, dedim. Başta devletin çeşitli dijital onay mekanizmalarından da geçebilen sahte diploma, sahte avukatlık ruhsatı satın alıp sosyal medyada müvekkil avına çıkanların yakalandığını zannettim. Meğer öyle bir çabaya hiç girmemişler. Taktik basit. “<em>Borcun var, davan var, şu kadar parayı hemen yatır, yoksa çok fena olur</em>,” diyerek insanlara mesaj atıyorlar veya arıyorlar. İnsanlar da şak diye parayı yatırıyor.</p>
<p>Gerçi geçenlerde bizim bir avukat arkadaşa önce mesaj geldi, ardından aradılar. Saat tam 16.30’da gelen mesajda mealen, adliye veznesine saat 16.45’e kadar şu kadar para yatırırsanız hakkınızdaki dava düşecek, diyor. Peşinden aradılar. Arkadaş da biraz eğlenmek için çok kaygılı bir sesle konuşuyor. “Ah” diyor, “<em>Üzerimde nakit yok. Adliye çok uzak, bu saatte yetişemem ki oraya. Ne yapmam lazım? Yardım edemez misiniz</em>?” Hep beraber konuşmayı dinliyoruz. Arkadaş iyice role girdi tabii, ama karşı tarafla yarışması imkansız! Kadın öyle net, kendinden emin, sakin ki bir yandan gülüyoruz bir yandan performansa hayran olmaktan kendimizi alamıyoruz. Neyse, bizim arkadaş yeterince eğlendikten sonra avukat olduğunu söyleyince tık diye kapanıverdi telefon. Hemen “<em>Avukat olunca rahat olursun tabii</em>” diye homurdanmayınız. Ayrıca bu kadarcıktan ne olur, diyenler de olabilir. Doğru tabii. Karekodlu, şekilli şemalli ve tümüyle saçma sapan mahkeme kararı üretmişler. Başı ağır ceza, ortası asliye hukuk, sonu istinaf gibi görünüyor. Hiçbir paragrafın diğeriyle ilgisi yok. Bunu gönderip para istiyorlarmış insanlardan. Sıkı durun! E ödüyorlarmış!</p>
<p>Hasılı ütülmeye doyamadık gitti. Şimdi biz halk denen kütlekişi olarak farklı yollardan ütülmekteyiz malum. Öncelik elbette, kurala uyanlar olarak kurala uyduğu için ütülenlerde. Ev sahibi olma vaadiyle resmi, yarı resmi ve gayrı resmi yapılar tarafından ütülenler ikinci sıraya yerleşebilir sanırım. Kredi kartı ve diğer kredilerden kaynaklı ütülenler de bir övgüyü hak eder tabii. Bunların dışında “bir koyup üç alma” hevesinden kaynaklı minik tuzaklar var. Buraya kadar olanlar böyle grimsi ama içinde bir pembelik de bulunanlar sanki, değil mi? Bir de kendisini savcı, hakim, polis diye tanıtarak banka hesabına, evdeki altına, paraya çökenler var. Şimdi elimizdeki bu ekip de “<em>Ben avukatım, şu kadar borcun var</em>,” diye arıyor diyelim ki birini. Mahkeme kararı “üreten” tebligat zarfını serçe parmağı ile yapar, onu da kabul ederim. Ama yine de soru şu: İnsan davası, borcu olduğunu bilmez mi, unutur mu? Yoksulluktan borç çevirme ustasına dönmüş insanlar, sen ne anlatıyorsun derseniz, o da kabulüm. Ancak minik bir itirazımı da söylemeden edemeyeceğim. Mesela tüm tıbbi meselelerde, tüm siyasi konularda, hatta gerçek hukuki uyuşmazlıklarda “büyük resmi gören”, şüphesini zırh gibi kuşanan, organik ve yapay zekâları şakır şakır harcayan güzelim insanlar bu tufaya nasıl düşüyor? İkisi aynı anda nasıl oluyor? Muhterem sosyal bilimcilerden rica ediyorum. Büyük resmi görmekten çakma icra takibini ayırt edemeyecek hâle nasıl gelir insanlar bir açıklayabilir misiniz? (ÖE/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Toplumsal manipülasyon aracı: Fanatizm]]></title><link>https://bianet.org/yazi/toplumsal-manipulasyon-araci-fanatizm-319244</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/toplumsal-manipulasyon-araci-fanatizm.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/toplumsal-manipulasyon-araci-fanatizm-319244</guid><description><![CDATA[Metropoll’ün yaptığı ankette “Dört yanı düşmanlarla çevrili bir ülkede mi yaşıyorsunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 64’ü “evet’’ yanıtını vermiştir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Aidiyet, sadakat, bağlılık ve aşk… Bu kavramlar çok değerli olsa da bunların aşırı bir şekilde yoğunlaşması çoğu zaman iyi sonuçlar vermiyor. Maneviyat açısından yoğun duygular, aklın durgunlaşmasın yol açarak nihayetinde nefret, kavga, savaş ve ölümlere neden olabilecek fanatizme dönüşebiliyor. Aklın ve mantığın bittiği yerde, duyguların hükmü başlar ve bu duygular kontrolsüz bir şekilde kullanıldığında yapabileceklerimizin sınırları yok olur. Fanatizm denince genellikle futbol akla gelse de din, politika, milliyet gibi birçok alanda ortaya çıkabilir veya üretilebilir.</p>
<p>Peki, fanatizm nasıl ortaya çıkar? Fanatizmin oluşum süreçleri, genellikle çeşitli örneklerde dahi benzer kalıplar sergiler. Genellikle bir şeye gönül veren insanların duyguları kullanılarak bir kriz yaratılır veya mevcut bir kriz manipüle edilir. Bu krizden beslenmek isteyenler, yangını körükleyerek nefretin yavaşça büyümesini sağlar. <em>Sevgi dolu kalpler</em>, kriz yangınlarına kömür atanların ve benzin dökenlerin etkisiyle zamanla nefretle dolar.</p>
<p>Fanatizm aslında basit bir ait olma ve bağ kurma ilişkisinden, hatta sevgiden başlar; insan önce bir takımı, dini, milliyeti veya oy verdiği partiyi sever. Bu sevgi bağını artırmak ve yoğun sevgiyi kullanmak adına isimler, simgeler ve çeşitli semboller radikal bir şekilde beslenir. Fanatik olunan unsurun artık sadece sevenleri yoktur, ona tapan, aşık bir topluluk elde etmiştir. Bu andan sonra topluluk, yüklenen düşünce doğrultusunda irrasyonel bir şekilde tartışabilir, savaşabilir, bu uğurda canını verebilir hatta başkalarının canını bile alabilir hale gelir. Bu mekanizmaların etkilerini gerçek hayattan örneklerle görmek mümkündür. Örneğin, 2000’de gerçekleşen İstanbul’daki <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/2000_UEFA_Cup_semi-final_violence" target="_blank" rel="nofollow">Leeds United olayı</a>, futbol rekabetinin nefret ve ölüme dönüşebileceğini gösteren trajik bir örnekti. Benzer şekilde, Sivas Katliamı, inanç fanatizminin insan vicdanını nasıl yok edebildiğini gösteren acı ve tarihimiz için utanç dolu bir örneğidir.</p>
<p>Fanatizmin sistematik olarak kullanıldığı alanlar da vardır. Spor müsabakaları sonrası kötü performansı veya yenilgiyi teknik direktör ve yöneticilerin hakem suçlaması üzerinden tüm federasyonun kasıtlı şekilde karşı takımı desteklediği iddiasına çevirmesi, fanatizmin bir tür manipülasyonu olarak karşımıza çıkar. Spor yorumcuları ise izlenme ve ilgi çekmek adına radikal sözlerle bu kaosa destek verir ve besler. Politikada ise örnekler çok daha çarpıcıdır. Türkiye’de Ümit Özdağ ve Zafer Partisi, göçmen krizinin yarattığı toplumsal huzursuzluğu milliyetçi bir fanatizmle politik sermayeye dönüştürmüştür. İlk seçiminde Ata İttifakı’nda yüzde 5,17 oy alarak <em>yankı uyandırmıştır</em>.</p>
<h3>“Dünyanın en havalı diktatörü”</h3>
<p>El Salvador’da Nayib Bukele, çetelerle boğuşan bir ülkenin korkusunu kullanarak halkın güvenlik arzusunu kişisel iktidarına dönüştürmüş, çok radikal antidemokratik uygulamalarıyla ülkesinde sevilen ve kendi beyanıyla ‘dünyanın en havalı diktatörü’ haline gelmiştir. Tarihsel olarak ise Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Francisco Franco gibi liderler, Büyük Buhran sonrası ekonomik ve toplumsal krizlerden beslenerek fanatik gruplar yaratmış ve diktatörlüklerini elde etmişlerdir. Fanatizmin bu gücü, yalnızca kendine taraftar edinmekle sınırlı kalmayıp, politik bir silah olarak da kullanılmaktadır. Esad’ın yaptıklarını savunmamakla birlikte Suriye örneğinde görüldüğü gibi, Esad’ın devrilme süreci de fanatizmin etkili olduğu bir örnekti. Hem var olan hem de yapay olarak üretilen krizler, dışarıdan silahlarla desteklenen fanatik gruplar aracılığıyla tırmandırıldı ve dış müdahalelerle beslenen bu süreç, fanatizmin politik bir araç olarak kullanılmasına yol açtı.</p>
<p>Fanatizm hem spor hem siyaset alanında bir güç olarak kullanılmakta ve rasyonel düşünceyi baskılayarak insanları istenilen yönde hareket ettirmektedir. Bu süreçte, sosyal medyada botlarla yaratılan gündemler, yalan veya tek taraflı haberler de son zamanlarda büyük etki yaratmaktadır. Sosyal medya, hem sürekli tükettiğimiz düşünceleri karşımıza çıkarıyor hem de kullanım süremiz arttıkça mecraya fayda sağlıyor; aynı zamanda desteklediğimiz görüşün çoğunlukta görünmesine ve insanların daha kolay fanatikleşmesine yol açıyor. Bu süreçte teyitlenmeden yayılan haberler, insanların görüşlerini pekiştirmekte ve karşı tarafın düşman olarak görülmesine veya hayali düşmanlar yaratılmasına fayda sağlamaktadır. Bu haber ve paylaşımlar, fanatizm destekçilerine kısa vadede fayda sağlarken, toplumlar bunlardan ötürü büyük zarar görmektedir. Toplumsal kaos ve ölümlerin yanı sıra, insanlar arasında ve toplumlar arasında düşmanlık ve genel mutsuzluk da ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Johns Hopkins Üniversitesi’ne bağlı SNF Agora Institute’un Eylül 2024 anketine göre, Amerikalı seçmenlerin neredeyse yarısı karşı siyasi partiyi ve destekçilerini “düşman” olarak görmektedir. Türkiye’de Metropoll’ün yaptığı ankette ise “Dört yanı düşmanlarla çevrili bir ülkede mi yaşıyorsunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 64’ü “evet’’ yanıtını vermiştir.</p>
<p>Rasyonel ve akılcı olmadığımız sürece, krizlerden beslenen aşırıcı, radikal insanlar her zaman ortaya çıkacak ve toplumsal nefret ile felaketleri körükleyeceklerdir. Bu nedenle sevgimizi sorgulayarak ve manipülasyonlara karşı aklımızı koruyarak hareket etmeliyiz. Hayatımızda en bağlı olduğumuz değerleri ve grupları bile sorgulamaktan ve onlara akılcı sorular sormaktan çekinmemeliyiz. Ancak günümüz toplumlarında, farkındalık eksikliği ve saf bağlılıklar hâlâ fanatik grupların yaratılması ve manipüle edilmesi için kullanılmaktadır. Bu durum, milletler ve politikacılar için bilinen bir korkutucu silah hâline gelmiştir ve her gün toplumu beslediği nefretle insanları daha mutsuz hâle getirmektedir. (BA/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[‘Ecdadına’ dair şüphen varsa, durma!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ecdadina-dair-suphen-varsa-durma-319233</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/ecdadina-dair-suphen-varsa-durma.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ecdadina-dair-suphen-varsa-durma-319233</guid><description><![CDATA[Muktedirlerin kaçırdıkları annelerin evlatlarına ganimet misali el koyup kendi çocuğu gibi yetiştirmesi nasıl bir zihniyettir?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Annesi de babası da açık tenli olan küçük Maria, mutlu aile yuvasında ebeveyni tarafından çok seviliyor, esmer tenli olmayı aslında pek garipsemiyordu. Lakin hayran olduğu Alman kökenli sarışın babası gibi yeşil renkli göz sahibi olabilmeyi diliyor, günün birinde bunun gerçekleşeceğini adı gibi biliyordu.</p>
<p>Havuzda devamlı açık gözlerle yüzüp mümkün olduğunca çok dalarak bunu başaracağına inanıyor, annesi de zaten planında muvaffak olacağını teyit ediyordu. Sağlığımıza zararı pek sorgulanmayan klor yüzünden her havuz sefasından sonra Maria’nın gözleri yeşile çalma eğilimi göstermediği gibi kan çanağına da mutlaka dönüşüyordu…</p>
<p>Yıllar sonra Maria aslında adının <strong>Victoria</strong> olduğunu, Arjantin diktatörlüğü sırasında kaçırılmış bir annenin evladı olduğunu öğrendikten sonra yeni bir hayata başlayacaktı…   </p>
<p><em>Çalıntı </em>(Stolen) adlı belgesel, seyirciyi Arjantin’in karanlık mazisine sürüklerken ecdadına dair şüphesi olanları bir an önce harekete geçmeye de davet ediyor. Ne de olsa <strong>Brian Pearle</strong> imzalı 2025 Arjantin yapımı 80 dakikalık filmde şimdiye kadar 140 kaçırılmış çocuğun kimliği belirlenmiş olsa da geriye kalan 400 kişinin meçhul vaka olmayı sürdürdüğü belirtiliyor. Mevzubahis hakikat arayışında adaletin yerini bulması için hafızayı ziyadesiyle zorlayan Plaza de Mayo Anneleri’nin önünde bir kez daha hürmetle eğilirken meselenin küresel geçerliliğini de kanıksıyoruz.</p>
<a href='/haber/plaza-de-mayo-annelerinden-dayanisma-cumartesi-annelerinin-yanindayiz-286044' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2023/10/09/plaza-de-mayo-annelerinden-dayanisma-cumartesi-annelerinin-yanindayiz.jpg' alt='Plaza de Mayo Anneleri’nden dayanışma: Cumartesi Anneleri’nin yanındayız' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Plaza de Mayo Anneleri’nden dayanışma: Cumartesi Anneleri’nin yanındayız</h5>
<div class='date'>9 Ekim 2023</div>
</div>
</a>

<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/IKNehtFqOog?si=bNnEi0AyRIxJVB80" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>Kayıp evlatlar ve torunlar nerede?</h3>
<p>Bütün dünyaya ilham veren mezubahis annelerin kayıplarını arama mücadelesi <strong>Jorge Rafael Videla </strong>askerî diktatörlüğünün icraatına karşı kısa zamanda örgütlenmiş, kız evlatları hamileyken veya yeni anneyken kaçırılıp meçhule karıştığından meydan okuyarak bilhassa seslerini yükseltme ihtiyaçları hasıl olmuştu.</p>
<p>Siyasî iktidar tarafından empoze edilen hakikatleri sorgulamaktan aciz geniş halk güruhları annelerin yalancılıkla itham edilmesini sorgulamıyor, hatta onlara “deli” damgası yapıştırılmış olmasını garipsemiyordu. İktidara muhalefet edip karşı çıkan, güvenlik kuvvetlerine direnen, tutuklanan, yaralanan, zindanlarda işkencelere maruz kalıp ölen veya kayıp vakasına dönüşenlerin mutlaka bir suç işlediklerine körü körüne inandırılmışlardı: “Mutlaka bir şeyler yapmışlardır, hak ediyorlardır!”</p>
<p>Çatlak sesler korosuna iktidar güdümündeki medya da muhakkak ki katkıda bulunuyor, aykırı yayında bulunabilenler zaten bölücülük, yıkıcılık ve vatan hainliğiyle itham ediliyordu.</p>
<p>Günümüzde de dozu mütemadiyen artırılan korku salma pratiği askerî dikatörlük tarafından fazlasıyla kullanılıyordu; lakin iktidardan hesap sorma cesaretini gösteren, evladını kaybetmiş 14 kadının mevzubahis derneği kurmasıyla rejim nihayet sorgulanır hâle gelmişti.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt2.jpg" alt=""></p>
<p>Her Perşembe Arjantin Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nın resmî çalışma mekânı Casa Rosada’nın (Pembe Ev) önü protestoların adresi oluyor, kayıp evlatlarından doğmuş torunlarının çalınarak birilerince evlat edinildiği yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.</p>
<p>Zindanlara anneleriyle atılmış çocukların veya oralarda doğmuş bebeklerin bazılarına, annelerine işkence edip katledenler tarafından el konması, anlaşılması zor bir sapkınlık olarak zuhur ediyordu.</p>
<p>Belgeselde ifade edildiği kadarıyla muktedirlerin niyeti ebeveynleri gibi olmamaları için çalıntı çocukların sağcıların arzularına ve şablonlarına göre yetiştirilip sisteme uyumlu bireyler haline getirilmeleriydi. Sağlıklı toplum, Hıristiyan aile değerleriyle birleştiğinde kusursuz olacaktı!</p>
<h3>Çalınan çocuklar ganimet midir?</h3>
<p>Artık hayatta kalmış anne/büyükannelerin sayısı hızla azaldığından <em>Çalıntı</em> adlı belgesel, ecdadına dair şüphesi olanları bir an önce harekete geçmeye çağırıyor. Aradan neredeyse 40 sene geçtikten sonra hakiki kimliğine ulaşıp annesine/büyükannesine kavuşmuş olanları zaten biliyoruz!</p>
<p>Neyse ki 70’li senelerde daha yeni yeni gelişmekte olan moleküler genetikte katedilen mesafe günümüzde çok daha derinlere kolaylıkla temas etmemize imkân tanıyor: Kim DNA’sındaki teferruatı merak etmez ki zaten?</p>
<p>Nitekim belgeselin genel tonu mümkün olduğunca geniş kitlelere seslenmeye, seyirciyi fazla tesir altında bırakmadan evrensel mesajını meseleyi bilmeyenlere televizyon estetiği aracılığıyla duyurmaya meyilli gibi duruyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-2.jpg" alt=""></p>
<p>Tabii ki karşımızda ahlâki bir <em>sapkınlığın</em> canice dışavurumları resmigeçit hâlinde olduğundan belgeseli seyir sırasında ve sonrasında muhakkak ki sarsılıyor, herhangi bir belgesel izlemişiz gibi hayatımıza aynen devam edemiyoruz.</p>
<p>Siyasî faaliyetleri olsun olmasın, karanlık devlet temsilcileri tarafından kaçırılmış ve çoğu öldürülmüş kadınların evlatları tabii ki hakikatlerle yüzleşme sürecinde zorlanmıyorlar desem yalan olur. Belgeselde yakından tanıdığımız “çalıntı” çocukların bazıları her ne kadar mazilerindeki ev içi şiddeti hatırlasalar da bir kısmı onları şefkatle büyütmüş kişileri silmekte ve hakiki ailesini kabul etmekte adeta direnmiş.</p>
<p>Film boyunca tabii ki Arjantin diktatörlüğü tarihinin üzerinden de geçiyor, iktisadi beceriksizliklerini örtmek amacıyla milliyetçi duyguları kabartmak suretiyle Malvinas/Falkland Adaları’na çıkartma teşebbüslerinin hezimetle sona ermesine bir kez daha şahit oluyoruz.</p>
<p>Sefil duruma düşmüş gencecik erlerin acınası hâli gözümün önünden bir türlü gitmiyor!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt4.jpg" alt=""></p>
<p>İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarla itham edilen diktatörlük mensuplarının sözde demokrasiye geçen Arjantin’de tarihî bir davada yargılandıkları ve ceza aldıkları da malum.</p>
<p>Lakin aradan kısa bir süre geçtikten sonra <strong>Carlos Saul Menem</strong> döneminde affedildikleri de!</p>
<p>Her ne kadar <em>Bir daha asla!</em> (Nunca mas!) sloganı günümüzde ülkenin başına çökmüş <strong>Javier Gerardo Milei </strong>yüzünden her an kadük hâle gelebilecekse de, devlet terörüne karşı daima teyakkuzda olan, dayanışmaya, kucaklaşma ve paylaşmaya hazır bir kesim daima mevcut.</p>
<p>Adalet peşinde koşanlar bilirler ki hakikat iyileştirir, hafıza itinayla yıpratılmak istense de kolay kolay silinmez.</p>
<p>Kaçırmaların başrolündeki nefti yeşil Ford Falcon’ları unutan var mı ki? (RL/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kırılma noktası]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kirilma-noktasi-319239</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/01/kirilma-noktasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kirilma-noktasi-319239</guid><description><![CDATA[Halen ‘babalarımız’ bize yalan söylediği için dünyada her gün binlerce işçi iş cinayetlerinde, yüzlerce insan da savaşlarda ölüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Niçin öldük diye soran olursa,<br>Onlara, çünkü babalarımız yalan söyledi deyin.”</p>
<p style="text-align: right;"><em>Rudyard Kipling</em></p>
<p>Çelik yüklü bir lokomotif, inşası tamamlanmak üzere olan Quebec Köprüsü’ne girdi. Kanada’nın Kıtalararası Tren Yolu projesinin bir parçası olarak planlanan bu köprü, Saint Lawrence Nehri üzerinde yapılıyordu ve ‘rüya proje’ olarak adlandırılıyordu.</p>
<p>Köprünün planlama aşamasında yapılan ön hesaplamalar, tasarım aşamasında düzgün bir şekilde kontrol edilmedi. Bu nedenle köprünün kendi ağırlığı, taşıması gereken ağırlığın çok üzerindeydi. Şantiyede çalışan işçiler bu hesap hatasının sonuçlarını köprünün taşıyıcı elemanlarındaki bozulmalardan fark etmiş olsa da seslerini mühendislere duyuramadı. Ya da mühendisler onları duymak istemedi. 29 Ağustos 1907 öğleden sonrası çelik yüklü lokomotifin de köprüye girmesi ile köprü daha fazla dayanamadı ve 15 saniye içerisinde Saint Lawrence Nehri’ne çöktü. Köprünün üzerinde bulunan 86 işçiden 75’i öldü.</p>
<p>Köprünün çökmesinden sonra konu ile ilgili bir Kraliyet Soruşturması açıldı. Yapılan incelemeler sonucunda hiçbir mühendis suçlu bulunmadı. Soruşturmanın tamamlanmasının ardından Saint Lawrence Nehri üzerinde yeniden bir köprü inşaatına başlandı. Benzer bir tasarımla inşasına başlanan köprünün bu kez taşıyıcı eleman hesapları daha özenli yapıldı, çelik yapısı daha sağlam tasarlandı. Ancak 11 Eylül 1916’da bu defa da köprünün orta kirişi yerine monte edilirken nehre düştü ve 13 işçi daha öldü.</p>
<p>Kanada mühendislik tarihine kara bir leke olarak geçen Quebec Köprüsü deneyimi aynı zamanda mühendislik mesleğinde etik bir bilinç oluşturmanın da başlangıcı oldu. Toronto Üniversitesi’nde inşaat mühendisi olan Prof. Dr. Herbert Edward Terrick Haultain, yeni mezun olan mühendislere mesleki bir farkındalık kazandırmak ve Quebec Köprüsü felaketinin bir daha yaşanmasını engellemek için bir yemin töreni tasarladı. <em>Mühendisliğe Kabul Töreni </em>(The Ritual of the Calling of an Engineer) olarak adlandırılabilecek bu ritüel için 1907 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış olan dönemin ünlü yazarı Rudyard Kipling’ten bir yemin metni kaleme almasını istedi. Kipling’in Nobel Edebiyat ödülünü alma tarihi ile Quebec Köprüsü’nün yıkılma tarihi arasında sadece birkaç ay olması da tarihin ilginç bir tesadüfü olarak kayıtlara geçmiş olsa gerek.</p>
<p>‘<em>Ben, _____, hocalarımın ve meslektaşlarımın huzurunda, şerefime ve demir gibi sağlam bir iradeye yemin ederim ki</em>…’ cümlesi ile başlayan bu yemin metni ilk olarak 1925 yılında Montreal’de yeni mezun mühendisler tarafından okundu. Sonrasında da bu tören tüm Kanada’ya yayıldı. Törenin sonunda genç mühendislere serçe parmaklarına takmak üzere mesleki etik ve sorumluluklarının hatırlatıcısı olarak demir bir yüzük verildi.</p>
<h3>Kırılma Noktasının İlahisi</h3>
<p>Bir rivayete göre bu yüzükler, yıkılan Quebec Köprüsü’nün çeliğinden yapılmış. Yüzüğün dış yüzeyi keskin kenarlara sahipmiş ve bu kenarlar çizim yaparken veya yazı yazarken yüzeye sürtünerek sahibine dikkat gerektiren sorumluluklarını hatırlatırmış. Genç mühendis meslekte deneyim kazandıkça yüzüğün keskin kenarları sürtünmeyle törpülenerek düzleşirmiş.</p>
<p>Kipling’in mühendislikle bağı sadece bu törenle ilişkili değildi. Şiirlerinde mühendislikten ödünç aldığı kavramları sıkça kullandı. Hatta Londra’da yayımlanan ‘The Engineer’ adlı mühendislik dergisinde 1935 yılında Kipling’in bir şiiri basıldı. Şiirin adı <em>Kırılma Noktasının İlahisi’</em>ydi. Bu şiir yayımlandıktan sonra ‘Mühendisliğe Kabul Töreni’nin bir parçası oldu. Daha öncesinde Eski Ahit’ten okunan ayetlerin yerini alan dizelerde Kipling malzeme biliminden ödünç aldığı çimentonun, taşın, çeliğin kırılma noktasından hareketle kendi kişisel tarihinde çok önemli olan bir sorunun yanıtını aradı: Bir insan, ne kadar yüke dayanabilir?</p>
<p>Çoğumuz Kipling’le farkında olarak ya da olmayarak yaşamımızın bir döneminde denk gelmişizdir. Kimi zaman çocuklar için yazdığı bir öykünün satırlarında kimi zaman da Türkçeye çevrilmiş bir şiirinin dizelerinde karşılamışızdır. Belki de Türkçeye “Adam Olmak”<em> </em>ismi ile çevrilen<em> </em>Kipling’in ünlü “If” şiirinin dizelerinin altında çevirmen olarak Bülent Ecevit’in adını gördüğümüzde şaşırmışızdır.</p>
<p>Sözcüklerin, dizelerin ve satırların efendisi olan Kipling’in dünyanın efendisi olabilmekle ilgili de bir derdi vardı. Örneğin İngiliz sömürgeciliğinin yılmaz bir savunucusuydu, beyaz insanın ve beyaz insanlar arasında da İngilizlerin efendiliğine yürekten inanıyordu. Tüm bu ereklerine ulaşabilmek için de amansız bir savaş yanlısıydı. Ama bu savaş yanlılığı milyonlarca gençle birlikte kendi oğlunu da yedi.</p>
<p>Kipling’in John adında ciddi görme bozukluğu olan bir oğlu vardı. Oğlunun I. Dünya Savaşı’na katılabilmesi için canla başla uğraştı. Hatta görme bozukluğu nedeniyle iki kez orduya kabul edilmeyen oğlunu askere aldırabilmek için hatırlı tanıdıklarının gücünü kullandı. Başardı da. Peki sonra?</p>
<h3>Savaş Mezarları Komisyonu</h3>
<p>John Kipling, Batı Cephesi’nde katıldığı ilk muharebe olan Loos Savaşı’nda henüz 18 yaşında iken öldü. Sonrası insanın etiyle, kemiğiyle bu acıya dayanıp dayanamayacağının deneyimi. Sonrası Rudyard Kipling’in acısını dindirebilmek için karısına ve kızlarına bağıra bağıra Jane Austen’in satırlarını okuması. Sonrası mezar mezar oğlunun cenazesini arayan bir babanın dramı…  </p>
<p>Kipling, oğlunun cenazesini bulabilmek için İmparatorluk Savaş Mezarları Komisyonu’na katıldı. Batı Cephesi’ni karış karış gezerek başucundaki taşa oğlunun adını yazabileceği bir mezar aradı. Ama bulamadı. Komisyonun görevleri arasında Batı Cephesi’nde yaşamını yitiren İngiliz askerlerinin mezarlarının düzenlenmesi de vardı. Kipling çok sayıda isimsiz mezarla karşılaştı. Onların mezar taşlarına “Tanrı Tarafından Bilinen” anlamına gelen “Known unto God” yazdırdı. Ayrıca tüm askeri mezarlıkların girişlerine “Adları sonsuza dek yaşayacaktır” yazılmasını sağladı. Kipling oğlunun ölümü öncesinde beyaz ırkı siyahlardan, İngilizleri diğer milletlerden, emperyalizmi komünizmden yeğ tutsa da oğlunun ölümü sonrasında tüm ölü askerleri mezarlıkta eşitledi. Onun sayesinde askeri mezarlıklarda subaylarla erlerin mezarlarının aynı olması sağlandı.</p>
<p>Bu dünya ile öte dünya arasında kalan oğlunun acısı Kipling’in vicdanını kanattıkça sarsıldı. Sarsıldıkça kalemine sarıldı. Örneğin oğlunun savaşa katıldığı askeri birlik olan İrlanda Muhafızları’nın iki ciltlik tarihini yazdı. Sonrasında 1919 yılında Yunan Antolojisinde yer alan mezar kitabelerinden esinlenerek bir şiir dizisi yayımladı. Kısacık şiirlerden oluşan bu diziye <em>Savaşın Mezar Kitabeleri</em> (Epitaphs of the War) adını verdi. Kaleme aldığı her kelimeyi, her dizeyi, her şiiri adeta erimiş kurşundan damıtarak kâğıda aktardı. Kâğıda değen her satır belki de bu nedenle zihinlerde kara bir is lekesi bıraktı. Savaşın şaşaalı vaatlerinin duldasında gizlenen ölü askerler, korkaklar, cesurlar, ölülerinin ardından yas tuta(maya)nlar, suçlular, suçsuzlar birer mülteci gibi Kipling’in satırlarının arasına sızdı. Ama bu şiir dizisinde <em>Bildik kalıp</em> (Common form) başlığı altında yazılmış iki dize vardı ki, değdiği yeri kor olup yakmaması imkânsızdı:</p>
<blockquote>
<p>Niçin öldük diye soran olursa,<br>Onlara çünkü babalarımız yalan söyledi deyin.</p>
</blockquote>
<p>Aslında bu dizelerin başına <em>Bildik kalıp</em> yerine oğlunu kendi elleriyle ölüme gönderen bir babanın asla dinmeyecek vicdan azabı da yazılabilirdi. Kipling, 1936 yılında, oğlunun mezarını bulamadan öldü.</p>
<p>Dün 1 Mayıs 2026’ydı. Uluslararası Birlik Dayanışma ve Mücadele Günü. İşçiler yine marşlar söyleyerek alanları doldurdu. Yine ve yeniden alanlarda taleplerini haykırdı. Saint Lawrence Nehri’ne düşerek yaşamını yitiren işçilerin üzerinden 119 yıl, John Kipling’in I. Dünya Savaşı’nda öldürülmesinin üzerinden 112 yıl geçti. Ve halen ‘babalarımız’ bize yalan söylediği için dünyada her gün binlerce işçi iş cinayetlerinde, yüzlerce insan da savaşlarda ölüyor.</p>
<p>Maddenin bir kırılma noktası var, insanın da bir kırılma noktası var, peki ya düzenin; düzenin bir kırılma noktası yok mu?</p>
<p><strong>Meraklısına not: </strong></p>
<p>Rudyard Kipling’in <em>Bildik Kalıp</em> şiirinin İngilizcesi:</p>
<blockquote>
<p>Common Form<br><em>If any question why we died, <br></em><em>Tell them, because our fathers lied</em>.</p>
</blockquote>
<p>John Kipling’in mezarı ancak 1992 yılında bulunabildi. </p>
<p>(HU/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 02 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>