<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Mon, 20 Apr 2026 00:05:05 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA[Zehra Çelenk yeni kitabını anlattı: Hafıza direnme biçimidir]]></title><link>https://bianet.org/haber/zehra-celenk-yeni-kitabini-anlatti-hafiza-direnme-bicimidir-318830</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/04/17/zehra-celenk-yeni-kitabini-anlatti-hafiza-direnme-bicimidir.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/zehra-celenk-yeni-kitabini-anlatti-hafiza-direnme-bicimidir-318830</guid><description><![CDATA[Zehra Çelenk, yeni romanı Gece Unutkandır üzerinden suçun toplumsal zeminini, erkek şiddetini, hafızayı ve unutmamanın neden bir itiraz biçimi olduğunu anlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Senarist ve Yazar Zehra Çelenk’in yeni romanı “Gece Unutkandır”, okurla buluştu. Kitap, okuru bir cinayete değil cinayeti mümkün kılan ilişkiler ağına da götürüyor.</p>
<p>Çelenk’in yazılarında ve önceki kitabında da izini sürdüğümüz travma, hafıza ve ilişkisellik meseleleri, bu kez güçlü bir romanın imkânlarıyla genişliyor. Kadın karakterleri merkeze alan, bakışın kendisini sorgulayan ve suçun yapısal boyutunu açığa çıkaran roman; parçalı kurgusu, atmosferi, temposu ve diliyle dikkat çekiyor.</p>
<p>Çelenk, “Unutmamak bazen, sadece bir yük değil, aynı zamanda bir itirazdır” diyor ve soruyor:  “Hafıza bazen ağırdır, taşınması zordur; insanı geriye çeker, tekrar tekrar aynı yere götürür. Ama tam da bu nedenle bir direnme biçimidir.”</p>
<p>Çelenk’le son kitabı üzerine konuştuk.</p>
<p><strong>Gece Unutkandır fikri ilk nasıl ortaya çıktı? Bu hikâyeyi yazmaya sizi iten temel duygu neydi?</strong></p>
<p>Bu romanın çıkış noktası tek bir olay ya da an değil. Uzun süredir hem kurmacayla hem de suçun gerçekliğiyle iç içe düşünüyordum. Polisiye benim için bir türden çok bir imkân; gerçeğe yaklaşmanın, ilişkileri ve yapıları görünür kılmanın bir yolu.</p>
<p>Özellikle kadınlık ve erkeklik meseleleri, suçun toplumsal boyutu ve giderek artan şiddet meselesi zihnimde zaten vardı. Bunları daha özel, daha özgün bir kurgu içinde bir araya getirmek istedim. Gece Unutkandır biraz bu birikimin, biraz da uzun süreli bir iç gözlemim, mesele etmenin kurgusal sonucu.</p>
<h3>“Suçu daha çok bir süreç olarak görüyorum”</h3>
<p><strong>Roman bir cinayetin izini sürerken aynı zamanda onu mümkün kılan ilişkiler ağını da açığa çıkarıyor. Sizin için suç bireysel bir eylem mi, yoksa toplumsal bir yapı mı?</strong></p>
<p>Suçu yalnızca bireysel bir eylem olarak düşünmek bana hep eksik geliyor. Elbette bir fail var, bir karar anı var. Ama o kararın mümkün olduğu zemin de var ve çok önemli.</p>
<p>Bu romanı yazarken asıl ilgilendiğim şey buydu: Bir suç nasıl mümkün hale gelir? Hangi ilişkiler, hangi suskunluklar, hangi küçük ihlaller, görmezden gelme ve örtbas etmeler bir araya gelir de o son noktayı doğurur?</p>
<p>Ben suçu daha çok bir süreç olarak görüyorum. Erkek şiddeti dediğimiz şey yalnızca fiziksel olanla sınırlı değil. Değersizleştirmekle, görmezden gelmekle, sıradanlaştırmakla başlıyor. Hatta tam da bu yüzden mümkün ve yaygın hale geliyor.</p>
<p>Bugün toplumda kadından çocuğa uzanan şiddetin bu döngü içinde ilerlediğini görüyoruz. Bu anlamda suç hem bireysel hem de derin biçimde yapısal.</p>
<h3><strong>“</strong>En çok unutulanlar, istatistiğe dönüşenler”</h3>
<p><strong>Serin karakteri üzerinden genç kadınların kırılganlığına ve görünmezliğine dair nasıl bir hat kurmak istediniz?</strong></p>
<p>Serin’i yalnızca bir “kurban” olarak kurmak istemedim. Onun varlığı, yokluğu kadar önemli.</p>
<p>Kadınların yaşlarından görünümlerine mümkün her düzeyde etiketlendirilip kategorilendirilmeye çalışıldığı, hem çok görünür hem de aslında kolayca silinebilir olduğu bir düzlemde yaşıyoruz. Bir yandan sürekli göz önünde, bir yandan hikâyeleri çok hızlı kapanabiliyor. Bir arzu ve tahakküm rejiminin içinden kuruluyor kadına dair yaygın bakış.</p>
<p>Çocuklukla kadınlık arasındaki Serin bu gerilimin tam içinde duruyor. Hikâyesi, sadece ona ne olduğuyla değil, etrafındaki herkesin ona nasıl baktığıyla da ilgili.</p>
<p>Bu bakışın kendisi ve yayılımı da aslında mesele. Bir de bu bakışın nasıl kurulduğu meselesi var. Eril bakış yalnızca erkeklerin kadınlara nasıl baktığını belirlemiyor; kadınların kendilerine ve birbirlerine nasıl baktığını da biçimlendiriyor. Kadınlar arası kışkırtılan rekabetten, kuşak ve ebeveyn çocuk ilişkilerine, kendini sürekli ölçme ve yetersiz hissetme hâline kadar uzanan bir alan bu. Serin’in etrafındaki dünya biraz da bu bakışın içinden kuruluyor.</p>
<h3>“Biz neyi hatırlamayı seçiyoruz, neyi unutmayı?”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/zehra1.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Komiser Vedat ve Hale karakterleri, yasla farklı biçimlerde baş ediyor. Bu iki karakteri kurarken nasıl bir psikolojik zemin düşündünüz?</strong></p>
<p>Vedat ve Hale aynı zamanda iki farklı yas biçimini temsil ediyor, evet.</p>
<p>Vedat daha sezgisel, daha içgüdüsel ilerleyen bir karakter. Kokuyla hatırlaması da biraz bununla ilgili. Doğrudan, dolaysız bir temas kuruyor olanlarla.</p>
<p>Hale ise daha kontrollü, daha mesafeli. Yasını da o mesafe üzerinden taşımaya çalışıyor. Aynı zamanda kendisiyle yüzleşiyor, anneliğini sorguluyor, kaybın şokunu ve acısını yaşıyor. Çok zorlu bir süreçten geçiyor.</p>
<p>Bu iki karakteri kurarken şunu düşündüm: Yas herkeste aynı şekilde çalışmaz. Ama her durumda bir şeyi açığa çıkarır. Vedat da Hale de kendi yöntemleriyle o açığa çıkma halini taşıyor.</p>
<p><strong>Romanda açıkça hissedilen bir düşünce var: bazı ölümler istatistiklere sığmaz. Sizce hangi ölümler unutulmuyor—ya da unutturulamıyor?</strong></p>
<p>Aslında en çok unutulanlar, istatistiğe dönüşenler. Bir sayı haline geldiğinde, ölümle kurduğumuz ilişki değişiyor. Mesafe koyuyoruz. Ama bazı ölümler var ki o mesafeyi reddediyor. Bir şekilde geri dönüyor, bir yerde takılı kalıyor, kapanmıyor.</p>
<p>Bu roman biraz da o kapanmayan yerlerle ilgili.</p>
<p><strong>Eserde arzu, iktidar ve suskunluk iç içe geçiyor. Bu üç kavramın birbirini nasıl beslediğini düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Arzu, iktidarla çok kolay temas eden bir şey. Ve çoğu zaman o temas, eşitsiz bir zeminde gerçekleşiyor. Bu eşitsizlik de beraberinde çoğunlukla hem şiddeti hem de suskunluğu getiriyor.</p>
<p>Arzu yalnızca bireysel bir duygu değil, aynı zamanda bir güç ilişkisi. O güç ilişkisi çoğu zaman konuşulamayan, bastırılan, ertelenen şeylerle birlikte var oluyor.</p>
<p>Burada özellikle ilgilendiğim şey, bu ilişkilerin nasıl normalleştiği. Ne zaman sorgulanmaz hale geldiği ve hangi noktada şiddetin bir parçasına dönüştüğü.</p>
<p><strong>“Gece unutur ama insan unutmaz” fikri romanın omurgasını oluşturuyor. Sizin için hafıza bir yük mü, yoksa bir direnme biçimi mi?</strong></p>
<p>İkisi de… Hafıza bazen ağırdır, taşınması zordur; insanı geriye çeker, tekrar tekrar aynı yere götürür. Ama tam da bu nedenle bir direnme biçimidir. Çünkü unutmak çoğu zaman yalnızca bireysel bir ihtiyaç değil, aynı zamanda toplumsal olarak da teşvik edilen bir şey.</p>
<p>Çok büyük acıların üst üste yaşandığı ve bunlarla hem gerçek hem de kurmaca düzeyinde çok az yüzleşebilen bir toplumuz.</p>
<p>Bizden beklenen çoğu zaman şudur: devam etmek, kapatmak, normalleşmek. Oysa bazı şeyler kapanmaz. Kapanmaması gerekir. Hafıza bu anlamda sadece geçmişe ait değildir; bugünü ve geleceği de biçimlendirir. Neyi hatırladığımız kadar, neyi unuttuğumuz ya da neyin bize unutturulduğu da belirleyicidir.</p>
<p>Bu romanda hafıza biraz da bir yüzleşme alanı. Bireysel olduğu kadar toplumsal bir yüzleşme. Bir şeyi gerçekten hatırlamak, onunla temas etmek demektir. Ve o temas çoğu zaman rahatsız edicidir. Ama belki de tek imkân budur.</p>
<p>Unutmamak bazen, sadece bir yük değil, aynı zamanda bir itirazdır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/zero.jpg" alt="">
<figcaption>Zehra Çelenk.</figcaption>
</figure>
<p><strong>Köşe yazılarınızda ele aldığınız toplumsal meseleleri bu romanda kurguya taşımak sizin için nasıl bir deneyimdi?</strong></p>
<p>Köşe yazısında daha doğrudan, daha açık konuşuyorsunuz. Kurgu ise dolaylı bir alan açıyor. Daha katmanlı, daha belirsiz, bazen de daha sert.</p>
<p>Polisiye türü de bu açıdan benim için önemli. Çünkü suçun izini sürerken, aslında bakışın kendisini de görünür kılıyor.</p>
<p>Kadınların bu türde güçlü bir yerinin olduğunu düşünüyorum. Belki de detaylara, ilişkilere, eşitsizliklere ve o görünmeyen bağlara daha fazla dikkat kesildiğimiz için. Bu roman biraz da o bakışın içinden kuruldu.</p>
<p>Ben aynı zamanda daima hibrit türlere, yapılara ilgi duyan biriyim. O nedenle polisiye ve gerilim öğelerini güçlü biçimde kullanan ama türle sınırlı kalmayan, başka katmanlar açan bir yapı da kurmak istedim.  Romanı kurarken hem mesele hem de biçim üzerine çok düşünmemi gerektirdi bu ve bundan da memnunum. </p>
<p><strong>Okurun romanı bitirdiğinde zihninde hangi soruların kalmasını istersiniz?</strong></p>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/04/gee.jpg" alt=""></strong></p>
<p>“Ne oldu?”dan çok “nasıl oldu?” sorusu.</p>
<p>Ama belki daha önemlisi şu:</p>
<p>Bu hikâye bizim gerçekliğimizin neresinde duruyor?</p>
<p>Gündelik hayatla, zihnimizle, birbirimizle ve kendimizle kurduğumuz ilişkiyi nasıl biçimlendiriyor?</p>
<p>Çünkü bu tür hikâyeler çoğu zaman bizden uzakmış gibi anlatılır. Oysa tam tersine, çok yakındırlar. Bakışlarımızda, suskunluklarımızda, küçük ihlallerde, görmezden gelişlerde…</p>
<p>Ben okurun romanı bitirdiğinde yalnızca hikâyeyi değil, o hikâyeyi mümkün kılan zemini de düşünmesini isterim. Kendi hafızasını, kendi unutma biçimlerini, kendi temas ve kaçınma alanlarını…</p>
<p>Bir anlamda şu soruyla baş başa kalmasını: Biz neyi hatırlamayı seçiyoruz, neyi unutmayı? Neyi görüp neyi görmezden gelmeyi seçiyoruz? Ve o seçimler, bizi nasıl bir yere götürüyor?</p>
<p>(EMK)</p>
<p><strong><em>*Gece Unutkandır, Zehra Çelenk, Everest Yayınları, Nisan 2026</em></strong></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Okullar kışla olursa]]></title><link>https://bianet.org/yazi/okullar-kisla-olursa-318811</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/okullar-kisla-olursa-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/okullar-kisla-olursa-318811</guid><description><![CDATA[Vicdanlı, duyarlı, adaletli ve özgür bireylerin yetiştirilmesi sadece bireysel bir erdem değil, demokratik bir toplumun varlık koşulu olduğunu ele alınmalıdır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Muhalif basında yer alan“Siverek ve Maraş’ta okullarda yaşanan ve ölümle sonuçlanan öğrenci saldırıları, toplumda haklı bir infiale ve endişeye yol açtı”, “şiddet okula nasıl bu kadar kolay girdi?” gibi başlık ve “hayret” uyandıran açıklamaları şaşkınlıkla okuyorum.</p>
<p>Cumhuriyet tarihini başka tartışmalara bırakarak özellikle de AKP’nin iktidar olduğu son çeyrek yüzyılda eğitim adına Türkiye’de yapılanların asıl amacı Erdoğan’ın dilinden düşürmediği; “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” söyleminde açık cevabını buluyor.</p>
<p>“Dindar ve kindar nesil yetiştirme” projesini AKP iktidarının mücahit, müslüman, muhafazakar basını Yeni Akit Gaztesi’nin Maraş ve Siverek’teki okullarda yaşanan şiddet dalgasını bugün yaptığı haberde bir kez daha görüyoruz.</p>
<p>“Karanlık eller okullara uzandı” başlığını attığı haberine “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile milli bir müfredata kavuşan ve son dönemde hayata geçirilen ÇEDES protokolü, Ramazan Genelgesi, nisan ayını kapsayan “Maarifin Kalbinde Çocuk” temalı etkinliklerle şuurlu nesiller yetiştirmeyi amaçlayan okullarımıza yönelik zaman ayarlı kirli bir senaryo devreye sokuldu” şeklinde devam ediyor.</p>
<h3>Eleştirel düşünce</h3>
<p>“Dindar ve kindar nesil yetiştirme” hedefi, yalnızca bir söylem değil; eğitim politikaları, müfredat değişiklikleri ve okullar üzerinden adım adım hayata geçirilen ideolojik bir yönelim. Bugün yaşanan şiddet olaylarını “dış güçler”, “karanlık odaklar” gibi soyut ve sorumluluktan kaçan kavramlarla açıklamaya çalışan yaklaşım, aslında bu politikanın yarattığı sonuçları gizleme çabasından başka bir şey değil.</p>
<p>Çünkü çocuklara eleştirel düşünceyi, birlikte yaşam kültürünü ve farklılıklarla bir arada var olmayı öğretmek yerine; kutuplaştırıcı, ötekileştirici ve itaatkâr bir zihniyet dayatıldığında, bunun toplumsal karşılığının şiddet olarak geri dönmesi şaşırtıcı değil.</p>
<p>Eğitim alanı, bilimsel ve özgür bir zemin olmaktan çıkarılıp ideolojik bir şekillendirme aracına dönüştürüldükçe, ortaya çıkan tabloyu “komplolarla” açıklamak kolaydır; ancak gerçeklik çok daha yalındır: Bu şiddet, uzun süredir inşa edilen bu zihniyetin toplumsal yansımasından bağımsız değil.</p>
<p>Bu anlamıyla çocuğun  bilgisayarından, yakın dönemde büyük bir eylem gerçekleştireceğine dair 11/04/2026 tarihli o belgenin asıl sahibi bu devleti en tepeden “Dindar bir gençlik istiyoruz, dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” diyen bu ülkenin yönetim erkidir. Çocuğun WhatsApp profil fotoğrafına Elliot Rodger'ı koydurtan da gene bu sistemin kendisidir.</p>
<p>Mayıs 2014’te Kaliforniya Isla Vista’da 6 kişiyi öldürdüğü saldırıdan önce YouTube’a bir “intikam” videosu yükleyip ve uzun bir manifesto ile kendisini anlatan Elliot Rodger'ın “incel” olarak bilinen çevrimiçi topluluklarda yaygınlaşması ise nasıl bir dünyada yaşadığımızı göstermektedir.</p>
<p>Özellikle AKP iktidarı döneminde dizilerde daha da büyüyen hamaset, maço erkeklik ve mafya güzellemeleri, çocukların ve gençlerin zihninde “güç” ile “şiddet” arasındaki sınırı bulanıklaştırdı. Kurtlar Vadisi gibi yapımlarla normalleştirilen “devlet için her şey mubahtır” anlayışı, bugün “kahraman ecdat”, “milli mafya” gibi anlatılarla yeniden üretiliyor. Abdullah Çatlı gibi figürler etrafında kurulan filmler, diziler ve anlatılar, hukukun dışına çıkan, şiddeti meşrulaştıran karakterleri birer kahraman gibi sunarken; gençlere verilen mesaj açık oluyor: Amaç uğruna her yol mübah.</p>
<h3>Okula güvenlik unsuru yerleştirmek </h3>
<p>Böyle bir kültürel ve ideolojik atmosferde büyüyen bir kuşağın, şiddeti bir ifade biçimi olarak içselleştirmesi tesadüf değil, doğrudan bu sistemin ürettiği bir sonuçtur. Okulların bilimsel ve özgür düşüncenin üretildiği alanlar olmaktan çıkıp, itaatin, hamasetin ve güç fetişizminin yeniden üretildiği alanlara dönüşmesi halinde, karşımıza çıkan bu tabloyu “anlaşılmaz” ya da “şaşırtıcı” olarak tanımlamak mümkün değildir.</p>
<p>Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “olayın tüm boyutlarıyla inceleneceği ve eğitim ortamlarının güvenli hale getirileceği” yönündeki açıklaması elbette hiç kimseyi teskin edemez. Buna eşlik eden “her okula bir polis” önerisi ise hali hazırda uygulamada olan sorunu güvenlikçi bir çerçeveye sıkıştırmanın ötesine geçmeyecektir. </p>
<p>Çünkü “okullar kışla” mantığıyla kurulan her pedagojik düzen, güvenliği artırmak yerine şiddeti kurumsallaştırma riskini içinde taşır. Eğitim alanını sürekli denetim, gözetim ve disiplin mekanizmalarıyla kuşatan bir yaklaşım, sorunu çözmek yerine onun üretim koşullarını yeniden üretir.</p>
<p>Dolayısıyla mesele okullara daha fazla güvenlik unsuru yerleştirmek değil, bizzat bu şiddeti üreten ideolojik, kültürel ve siyasal iklimi dönüştürmektir. Aksi halde bugün “güvenlik” adıyla önerilen her adım, yarının daha derin bir toplumsal krizi için zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.</p>
<p>Okullarda yaşananların katliamlara dönüşerek daha da görünür olmasından sonra yapılması gerekenleri <a href="https://bianet.org/yazi/iyi-cocuklar-yetistirin-318706" target="_blank" rel="nofollow noopener">dün yazdığı makalesinde </a>Murat Çelikkan çok iyi bir şekilde anlatmıştı (1). </p>
<p>Tekrara düşmek adına bir kez daha altını çizmekte fayda var. Eğitimi yalnızca bilgi aktaran bir alan değil, vicdanın, adalet duygusunun ve sorumluluk bilincinin inşa edildiği bir yaşam alanı olarak ele almak gerekiyor. Çocuklara iyiyi kötüden ayırt edebilme ölçütü kazandırmak, haksızlık karşısında susmamayı öğretmek, insanı, hayvanı ve doğayı eşit bir etik çerçevede görebilmesini sağlamak eğitimin temel amacı olarak tanımlanmalıdır. Bu yaklaşım, okulu disiplin ve itaat üretiminden çıkarıp, özgür birey ve ahlaki özne üretiminin mekânı haline getirecektir.</p>
<h3>Vicdanlı, duyarlı, adaletli</h3>
<p>Eğitim kurumlarında milliyetçilik, ayrımcılık, erkek egemen dil ve üstünlük ideolojilerine kesinlikle kapılar kapatılmalıdır. Çocuklar kimsenin malı, özellikle de devletin kendi ıkçı/militer ideolojisini hamasetler ile işleyeceği bedenler değildir. Hiçbir milletin diğerinden üstün olmadığı, kültürel farklılıkların bir hiyerarşi değil zenginlik olduğu mutlaka anlatılmaldır.</p>
<p>Çocuklara çoğunluk baskısına karşı direnebilme, sorgulama ve eleştirel düşünme becerisi kazandırmanın önemi bir kez daha öne çıkıyor. Erkek egemenliğinin sorgulanması, kız ve LGBTİ+ çocuklarının eşit ve özgür bireyler olarak yetiştirilmesi ve cinsel yönelim farklılıklarına yönelik kabul ve destek de bu pedagojik yaklaşımın ayrılmaz parçaları olarak ortaya konmalıdır. Böylece eğitim, yalnızca “uyumlu birey” değil, aynı zamanda kendisini kuran, kendisinin farkında olan özgür bireylerin oluşmasına katkı sunacaktır.  </p>
<p>Okulu kışla mantığından çıkarıp, insan hakları ve eşitlik temelinde yeniden kurmayı başarmadan okullardaki zorbalık ve şiddet son bulmayacaktır. Vicdanlı, duyarlı, adaletli ve özgür bireylerin yetiştirilmesi sadece bireysel bir erdem değil, demokratik bir toplumun varlık koşulu olduğunu ele alınmalıdır.</p>
<p>Çünkü böyle bireyler olmadan ne eşitlikten ne özgürlükten ne de gerçek bir toplumsal barıştan söz etmek mümkün. Bu nedenle eğitim, bir itaat mekanizması değil; tam tersine, özgür bir toplumun en temel kurucu alanı olarak yeniden düşünüldüğünde ancak okullar hak ettikleri neşeli çocuklarına kavuşabilecektir.</p>
<p>  (EJA/EMK)</p>
<p>(1)  https://bianet.org/yazi/iyi-cocuklar-yetistirin-318706</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sarının zehri, yeşilin inadı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sarinin-zehri-yesilin-inadi-318838</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/sarinin-zehri-yesilin-inadi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sarinin-zehri-yesilin-inadi-318838</guid><description><![CDATA[Toprak aynı toprak, gökyüzü aynı gökyüzü ve dallarımız hala yeşermedi. Biz dalları yeşermeyenler, baharın ne demek olduğunu herkesten iyi biliriz. Ve biliriz ki sürgün verecek her dalımız]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">"asma bahçelerinde dolaşan güzelleri<br>buhtunnasır put yaptı<br>ben ki zamansız bahçeleri kucakladım<br>güzeller bende kaldı<br>İbrâhîm<br>gönlümü put sanıp da kıran kim"<br>Asaf Halet Çelebi</p>
<p>Her rengin kendince hüküm sürdüğü alaca bir dünyada yaşıyoruz. Kimi renkler vardır keyfimize keyif katar, kimileri ise bizi karamsarlığa sürükler. Bazı renkler bizi ısıtırken, bazıları soğuktan içimizi ürpertir. Renk vardır yaşlılığı simgeler, renk vardır gençlikle özdeşleşir. Öyle ya da böyle her renk kendini yaşar.</p>
<p>Peki, bunca rengin arasında en kıdemlisi, en deneyimlisi ya da en yaşlısı hangisidir? Bu sorunun peşine düştüğümde bulduğum cevapla çok şaşırdım. Yanıt olarak renklerin en görmüş geçirmişleri diyebileceğim siyah ya da laciverti beklerken; zihnimde ilk gençlikle işaretlenmiş pembe ile karşılaştım. Hem de parlak pembe.</p>
<p>Sahra Çölü’nde günümüzden 1,1 milyar yıl öncesine tarihlenen, fosilleşmiş bakterilerden günümüze kalmış pembe. Böylece pembe yerküremizdeki renklerin öncülü olarak tescillenmiş. İlginçtir Türkçedeki pembe kelimesinin kökü Farsça pamuk anlamına gelen panba sözcüğüne dayanıyormuş. Başta pamuk anlamında kullanılan bu sözcük zamanla renk anlamını kazanmış. İnsan ister istemez pembe kelimesinin bu farklılaşmasının pamuk şekeri ile bir bağlantısı var mı diye düşünüyor.</p>
<p>Renklerin öncülü pembe renk iken acaba insanın kullandığı ilk renk hangisidir? Aklıma ilk olarak yine siyah geldi. Adını Farsçadan aldığımız bu renkle tarih öncesinin insanları yaklaşık beş yüz bin yıl önce ateşi kontrol etmeye başladıktan sonra tanışmış olsa gerek. Ellerine aldıkları kömürleşmiş odun veya kemik parçaları ile insanlığın ilk sanatsal üretimlerini mağara duvarlarına çizmiş olabileceklerini düşünüyorum.</p>
<p>Ancak günümüze ulaşan kanıtlara göre, mağara duvarlarına çizilmiş ilk duvar resimlerinde bizi selamlayan renk kırmızıdır; aşı boyası kırmızısı. İçerisinde demir oksit bulunan kilin mağara duvarında bıraktığı bu renkle insanın on binlerce yıl öncesine ait zihin dünyası günümüze taşınmıştır.</p>
<p>Eskinin insanları kırmızıyı çok sevmiş olsa gerek ki farklı yollardan da bu<strong> </strong>renge ulaşmışlar. Anavatanı Güney Amerika olan ve yaşamını kaktüsler üzerinde geçiren Dactylopius coccus adlı bir böceği kurutup sonrasında döverek kırmızı rengi elde etmişler. Bu böceğin Arapça ve Farsçadaki bir adının da kırmız olduğunu söylemem sanırım bu rengin dilimize nasıl girdiğini anlatması açısından yeterlidir.</p>
<p>Renklerin genci, yaşlısı olur da muktediri olmaz mı? Olur elbet. Kendileri renklerin hükümdarı ya da daha doğru ifadeyle hükümdarların rengi olan Tyrian morudur. İsmini Lübnan'ın Sur (Tyre) şehrinden alan bu rengin öyküsü tarihin mor insanları Fenikelilere kadar uzanmaktadır. Milattan önce XV. yüzyılda Kenan kıyılarında bulunan Murex adlı bir deniz salyangozundan üretilen bu renk döneminde o kadar pahalıymış ki, bu renkle boyanan kumaşları yalnızca hükümdarlar giyebilirmiş. Her ne kadar bu renk ilk olarak bir salyangozdan üretilmiş olsa da dilimize böğürtlenin rengine atıfla Ermeniceden girmiştir.</p>
<p>Bence sarıya ayrı bir önem vermişiz. Ne de olsa bir yandan altının, diğer yandan da güneşin rengi. Sarıya, ilk olarak Paleolitik Çağ'da aşı boyasının hayvan yağında sabitlenmesi ile ulaşmaya çalışmış geçmişteki insanlar. Sarının tonundan memnun kalmamış olmalılar ki değişik yöntemlerle farklı tonlarına ulaşmaya çalışmışlar.</p>
<p>Bu yöntemlerden biri de kurşunla antimon elementinin karıştırılarak yüksek sıcaklıkta fırınlanmasıdır. Antimon ki doğada yalnız bulunmayı sevmediği için Yunanlılar αντι ve μονος kelimelerinin birleşiminden bu adı üretmişler. Kükürtle birleştiğinde siyah renk alıp sürme olarak kullanılmış olan antimon, kurşunla birleştiğinde de kırmızımsı bir sarıya dönmüş ve seramiğin sırlanmasında kullanılmış.</p>
<p>Günümüzde Napoliten sarısı olarak bilinen Antimon sarısı Babil döneminin popüler rengiymiş. Dönemin kralı II. Nebukadnezar, Babil'i ve eşi Kraliçe Amytis için yaptırdığı asma bahçelerin inşasında kullandığı tuğlaları sarı renge boyamak için bu yöntemi kullanmış. Nebukadnezar'ın bilmediği şey ise kurşunla antimon karışımından elde edilen bu rengin zehirli olduğu imiş. </p>
<p>Her ne kadar kaynaklar Nebukadnezar'ın doğal sebeplerle öldüğünü bildirse de, kralın yaşamının bir döneminde yedi 'vakit' süresince delirdiğine dair rivayetler vardır.</p>
<p>Eski Ahit'in 27. kitabı olan Daniel Kitabı'nda Nebukadnezar'ın bir düş gördüğü ve düşü kimsenin yorumlayamadığı anlatılır. Sonunda kralın gördüğü düşü Daniel yorumlar. Daniel'in yorumu gerçekleşir ve kitapta Nebukadnezar için; "İnsanlar arasından kovuldu. Öküz gibi otla beslendi. Bedeni göğün çiyiyle ıslandı. Saçı kartal tüyü, tırnakları kuş pençesi gibi uzadı." yazmaktadır. Belki de bu delirme halinin Babil'i baştan aşağıya boyadığı sarı renkle bir ilişkisi vardır.</p>
<p>İbranice anlamı "Nebo*, sana hizmet edeni koru" anlamına gelen Nebukadnezar, tarihte Yehuda Krallığını sonlandırarak Kudüs'ü ele geçiren ve Süleyman Mabedini yağmalayarak yerle bir eden kral olarak bilinmektedir. Aynı Nebukadnezar Akadcada Nabukudurriusur, Türkçede ise Buhtunnasır adıyla anılmaktadır.</p>
<p>Yazının başında Asaf Halet Çelebi'nin İbrahim şiirinin son bölümünü alıntıladım. Şair bu şiirini İbrahim peygamber kıssasından yola çıkarak kaleme almış. Aralarında yaklaşık 1400 yıl olan İbrahim Peygamber ile Buhtunnasır'ı yani II. Nebukadnezar'ı bu şiirin dizelerinde hemhal etmiştir. Aslında biz bu şiirin dizelerine Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulundan aşinayız. 7 Mayıs 2025 günü DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen konuşmasını bu şiirle tamamlamak istemiş ancak süresi yetmediği için şiir yarım kalmıştı. Bunun üzerine o gün TBMM başkanvekili olan Sırrı Süreyya Önder yarım kalan şiiri tamamlamıştı.</p>
<p>Sırrı Süreyya’nın o kürsüde kim bilir kaç kez sözü kesilmiş, kaç kez yarım kalmıştı. İçeride geçen yedi yılın, içeride ve dışarıda verilen her kavganın, 'Ben ağaçların da vekiliyim' diyerek iş makinelerinin önüne dikilmenin ağırlığıyla oturuyordu orada. Belki de bu yüzden, bir şiirin yarım kalmasına gönlü razı gelmedi. Şiiri tamamladıktan sonra da ekledi: “Dalları yeşermeyenlere gelsin.” O söz şimdi söyleyenin ardında kalan bir vasiyet gibi…</p>
<p>Evet, hala her rengin kendince hüküm sürdüğü alaca bir dünyada yaşıyoruz. Toprak aynı toprak, gökyüzü aynı gökyüzü ve dallarımız hala yeşermedi. Biz dalları yeşermeyenler, baharın ne demek olduğunu herkesten iyi biliriz. Ve biliriz ki sürgün verecek her dalımız tomurcuklanmadan önce toprağın karanlığında uzun bir mücadele verir. Ve biz dalları yeşermeyenler içimizde hala bıkıp usanmadan baharın provasını yapan bir mevsim inadı taşırız.</p>
<p>(HU(EMK)</p>
<p><strong>Meraklısına not: </strong></p>
<p>* Nebo, genellikle Batı Sami dillerinde, özellikle İbranice'de "yüksek yer, tepe" anlamına gelir. Aynı zamanda Babil mitolojisinde bilgelik tanrısının adıdır.</p>
<p>Yazının son paragrafı Emre Darmancı’nın 5 Kasım 2025 günü Kesin Karar Gazetesinde yayımlanan ’Dalları Yeşermeyenler’ yazısından ilhamla yazılmıştır.</p>
<p>Kumran'da bulunan Ölü Deniz Parşömenleri arasında yer alan Nabonidus'un Duası’nda (4Q242), Babil'in son kralı Nabonidus'un (MÖ 556-539) Tayma'da geçirdiği yedi yıllık deri hastalığı ve Yahudi Tanrısı'na dua ederek iyileşmesi anlatılır. Aramice olan bu metin, Daniel Kitabı'ndaki Nebukadnezar'ın delilik hikâyesiyle benzerlikler taşır. Bazı yazarlar Nabonidus ile Nebukadnezar'ın karıştırılmış olabileceğinden bahseder.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Şiddet içinde kalan çocukluk]]></title><link>https://bianet.org/yazi/siddet-icinde-kalan-cocukluk-318839</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/siddet-icinde-kalan-cocukluk.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/siddet-icinde-kalan-cocukluk-318839</guid><description><![CDATA[Öğrenmeden bilmeyi meziyet sanarak durmadan konuşuyorlar. Yanlış düşündüklerini ve konuştuklarını kabul etmiyorlar çünkü kendilerini ayrıcalıklı konumda hissediyorlar.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İçten içe kanayan yara kendini acı bir şekilde dışa vurdu. Yıllardır toplumsal bir sorun haline gelen şiddet, okullara kadar indi. Şiddet iklimi çocukları dahi içine alıp genişlerken zayıflayan toplumsal reflekslerimiz tehlikenin büyümesini engelleyemedi. Okuldan televizyona, aileden yakın çevreye kadar her yerde şu ya da bu biçimiyle var olan şiddet iklimi çocukların zihin dünyasını şekillendirir oldu.</p>
<p>Yaranın derinleşmesinde olayların gerçek nedenini sorgulama yeteneğimizin ve cesaretimizin zayıflaması önemli bir rol oynadı. “Bir bebekten bir katil yaratan karanlık sorgulanmadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim” demişti Rakel Dink.</p>
<h3>Nefret söylemi</h3>
<p>Yoksulluk, geleceksizlik ve şiddet sarmalında yetişen çocuklar çeşitli olaylarla gündeme geldiğinde; çocukların niye böyle bir yönelime girdiğini tartışmak yerine yarayı gözlerden gizleyecek söylemler gündeme sokuldu. Çocukları bu sarmaldan çıkarmanın yollarını tartışmak yerine sağ bir refleksle ayrımcılık derinleştirildi.</p>
<p>Çocukların yetişkin gibi yargılanması için kampanyalar düzenlendi. Bunun bilimsel olmadığını ve sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getireceğini söyleyen uzmanlar sosyal medyada sistematik tehdit ve hakarete maruz bırakıldı. Olaylar üzerinden ırkçılık yükseltildi. Göçmen çocukların ve farklı uluslardan çocukların daha fazla suça meyilli olacağı gibi korkunç tezler ortaya atıldı. Yani sorunların gerçek nedeni sorgulanmadan sorunlara yeni sorunlar eklendi. Bir yanıyla da yaşananlar bir nefret ikliminin sonucuydu. Son yıllarda her dönem bir kesime yönelen nefret söylemlerinin sorunları daha da derinleştireceği belliydi.</p>
<p>Önce göçmenler, sonra sokak hayvanları üzerinden yükselen nefret söylemi ortak yaşam kültürümüzü zedeliyordu. Sokak hayvanlarına yönelen şiddetin çocuklarda olumsuz etki bırakacağı uzmanlar tarafından defalarca dile getirildi. Kimse dinlemedi. Çocukların da görebileceği mecralarda yaşam hakkı savunucularına şiddet içerikli hakaretlerde bulunuldu. Benzer bir durum suça sürüklenen çocuklar tartışmalarında da yaşandı. Uzmanlar sosyal medyada tehdit edildi, hedef gösterildi.</p>
<p>Sonuç olarak nefret iklimi her an bizi tüketmeye devam etti. Ne yazık ki bu nefret iklimi hala seyrelmiş değil. Nefret ikliminin tüm ötekileştirilenlere yöneldiği ve tüm ötekileştirilenlerin kesişimsel olarak bu iklimin karşısında yer alması gerektiğinin defalarca altını çizmiştik. Bu nefret ikliminin zamanı geldiğinde engellileri de kapsayacağını biliyorduk. Zaten yer yer çeşitli olaylarda da kendini gösteriyordu…</p>
<p>Gerçi bunu belirtmeye gerek duymamız bile bir utanç kaynağıydı. Zira toplum olma iddiasındaysak herhangi bir kesime yönelen nefretin karşısında olmalıydık zaten. Maalesef bu en temel meziyetin gerisine düştük. Maraş’ta yaşanan olaydan sonra yine tartışma sistemin uzağında devam etti. Her zamanki gibi bir suçlu bulma gereksinimi doğdu nefret söylemi arayanlar için. Irk üzerinden ve göçmenlik üzerinden yürüyemediler. Bu sefer çocuğun otistik ve LGBTİ+ olduğunu tartışmaya başladılar. Bildiklerinden yanıldıkları fazla olmasına rağmen susmayı değil ayrımcılığı körüklemeyi tercih ettiler.</p>
<p>Böylece küçücük çocuğun silaha nasıl erişebildiği, çocukların neden şiddete yöneldiği gibi kritik soruların yerine ortaya kaynaştırma eğitim hakkını hedefe çakan bir sağlamcılık çıktı. Böylece yara daha da derinleştirilmiş oldu. Sürekli fobik nefrete maruz kalan LGBT+’lar ve sürekli okul kapılarından geri çevrilen otistikler açısından bu söylemlerin ne anlama geldiği belli ama bunu düşünen kim.</p>
<p>Öğrenmeden bilmeyi meziyet sanarak durmadan konuşuyorlar. Yanlış düşündüklerini ve konuştuklarını kabul etmiyorlar çünkü kendilerini ayrıcalıklı konumda hissediyorlar.</p>
<p>Sonuçta şiddet de ayrımcılık da derinleşiyor. Suça sürüklenen çocuklarla ilgili sosyal medya propagandalarının etkisinde kalıp çocukların yetişkin gibi yargılanmasını savunan gönderiler paylaşan bir ebeveyn vardı. Çok yazdım ama geri sildim. “Yapmayın. Yarın bizlere de aynı şeyi yaparlar” diye. Maraş olayından sonra kaynaştırma eğitimini hedef alanlara yönelik sitemini okudum dün.</p>
<p>İçimden bir şey kaydı. Hiç gerek yokmuş demek ki o furyaya katılmaya demek istedim sözümü yuttum. Artık gerçek nedenleri sormanın zamanı geldi. Çünkü gerçekler inatçı ve biz yaradan gözümüzü kaçırsak da o derinleşmeye devam ediyor. Biraz da şapkamızı önümüze koyup düşünme zamanı. Çünkü yaşananlarda şu ya da bu şekilde hepimizin payı var. Anlatmak istediğimi Nazım usta çok güzel anlatmış. Ben de onunla bitireyim.</p>
<p>"Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer</p>
<p>ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak</p>
<p>                      kabahat senin,</p>
<p>                                     — demeğe de dilim varmıyor ama —</p>
<p>                      kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!"</p>
<p>(BS/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Araftaki mahallenin romanı:  "Düşlerimizin Evi Burası"]]></title><link>https://bianet.org/yazi/araftaki-mahallenin-romani-duslerimizin-evi-burasi-318810</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/araftaki-mahallenin-romani-duslerimizin-evi-burasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/araftaki-mahallenin-romani-duslerimizin-evi-burasi-318810</guid><description><![CDATA[Romanın yaratılış gerekçesini, arkasını önünü, sağını solunu, yolculuğunu, kritiğini de kendisinin yaptığı kısmı uzatmayıp Aydın Havası tadında bıraksaymış aynı şıklıkta olabilirmiş.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Erdem Özgül, “Unutulmuş Ataların Gölgesi” öykü kitabından sonra “Eksik Harf yayınlarından çıkan “Düşlerimizin Evi Burası” adlı eseriyle romana yönelmiş.</p>
<p>Roman üç yüz sayfa, 1990’lı yıllarda İstanbul’un arka bahçesi diyebileceğimiz bir semtte geçiyor. Yazar romanda ne kadar konum belirtmese de ilk akla Ümraniye’deki çöp patlamasını akla getiriyor. Zaten örgünün içinde o gerginliği hissetmemek mümkün değil.</p>
<p>Emir Kustrica’nın Çingeneler Zamanı’ndaki atmosferi romana yansıtmış sanki, kopyalamış sanılmasın. Oradaki gibi çalgı çengi, eğlence hayatın her alanına sirayet ederken dramı, acısı da eksik olmuyor. Gırgır şamata devam ederken derdi, kederi gırnatayla, davulla şenlendirmeyi başarmış. Hayata eğlenceli tarafından bakmış yazar.</p>
<p>Şehrin kıyısında bir köy, şehre uzak olduğu kadar şehrin içinde… Arafta bir yer; tıpkı göç edenlerin kendini hiçbir yere ait hissetmemeleri gibi. Roman mekânı da böyle insanların yaşadığı bir yer olarak belirlenmiş; iç göçle gelenlerin yoğun yaşandığı bir bölge. Ne şehirli gibi ne de köylü. Geldikleri yeri unutmayarak tavuk, inek besleyip bostan ekmeye devam ederken diğer yandan da metropol olmaya doğru hızlı adımlarla ilerleyen koca şehir İstanbul’a tutunmaya, adapte olmaya ve enteğre olmaya çabalıyorlar.</p>
<h3><strong>Yaz gazeteci yaz</strong></h3>
<p>Yaşadıkları yerin bir çöp kent olduğunu bilen ve idrak eden insanların her şeye rağmen burayı sevmelerinin üzerinde durmuş yazar. Ana damarını ve romanın merkezini oluşturan öğe, iç göçle gelenlerin burada da göçe zorlanmaları etrafında ilerliyor. Renkli ve hayatın içindeki karakterleri kurguya dâhil ederken sahicilikten taviz vermiyor yazar. Çöp kokularının sindiği, sokakları çamurdan geçilmeyen mahallede iyiye, güzele hasret, en ufak bir umuda, renge dört elle sarılan, küçük bir güzel kokuya bile mest olmaya hazır insanları yazmış. Bir taraftan Orhan Kemal diğer taraftan Latife Tekin’in himayesine aldığı kavramlar ve temaları heybesine doldurarak tarafını belli eden yazarın sonraki edebi izleğine dair ipuçlarını görerek bilgi sahibi oluyoruz.</p>
<p>Romanı sırtlayan anlatıcı karakter gazeteci kadının gözünden şahit oluyoruz mahalledeki şenlikli drama. Dil oldukça yalın ve canlı; sokak ağzı hiç eğreti durmuyor gazetecinin ağzında. Âşık Reyhani’nin eseri Yaz Gazeteci Yaz türküsünün bir versiyonu olan Düşlerimizin Evi Burası, seçimden seçime hatırlanan mahalledeki eksikleri, aksaklıkları, dertleri ve yıkımları bir üst mercilere, iktidara, yerel iktidara gazeteci vesilesiyle iletme, şikâyet etme serzenişine dönüşüyor.</p>
<h3><strong>Geçmişteki zorunlu göçle şimdikinin benzerliği</strong></h3>
<p>Gazeteci kadın karakterinin dışındaki kadın karakterler çoğunlukla ezik, dirençli ya da etkin değiller; edilgenler. Yazar bunu bir yerde şöyle betimlemiş erkek üzerinden: ‘git evine dinlen, ayaklarını uzat, karın çay demlesin’ ( sf: 101 ) Çalışan ekseriyetle erkek oluyor, evde kocasını bekleyen, dinlenmeyi hak etmeyense genelde kadın oluyor. Elbette bu sadece bir cümlede çıkan bir sonuç değil. Romanın bütününe baktığımızda meyhanede çalışan, konsomatrislik yapan kadın da var ama o bile herhangi bir şeye yön veremiyor. Diğer yandan karakterleri dişleriyle, gülümsemeleri, sevecenlikleri ve de zalimlikleriyle çok güzel resmediyor.  </p>
<p>Dönem dönem şivesi kayan, düzelen Kosta’nın hüzünlü hikâyesi bu topraklardaki zorunlu göçün tarihin ya da geçmişin içindeki izlerini gün yüzüne çıkarması ve geçmişle bugün arasındaki göç benzerliklerini sloganlaştırmadan inceden inceden okuyucuya hatırlatması, kıyaslama imkânı sunması, dediğim gibi yazarın edebi izleğinin ipuçları.</p>
<p>Çamurlu çocuk ya da Çamurların Erkeği nam-ı diğer Ragazzo’nun boyundan büyük cinsel arzuları, kavgada, ölümde, çamurda, işte güçte ve yağmurda bile aklından çıkmayan erotik hezeyanları ile ergenliği betimlediği, hapsettiği dar bir alan oldukça gerçekçi duruyor. Tıksırıncaya kadar yiyen, sömürünün çöp kent şube başkanı Seyis Amcayı göbeğiyle karikatürize ederken Kibar Feyzo filmindeki, ‘Valla hekim beyim Maho Ağa ölmüştür ama duyduğuma göre köylü Maho Ağayı arar olmuştur’ repliğindeki Maho Ağa’nın iyi yönlerini dile getirmesi gibi, yazar Seyis Amcanın kollayıcı, kapsayıcı yönlerini de es geçmiyor.</p>
<p>Doğduğu yerde ayıplananları, hor görülüp dışlananları Kosta üzerinden, doğduğu yerde doymayıp göçe zorlananların hikâyelerini birleştiren yazar ötekinin ruh halini iyi analiz ediyor. Kaygılarını, hayallerini, beklentilerini bir caz müziğinin ritmiyle veriyor. Acımadan, anlayarak ve dinleyerek Altan alta acılı bir arabesk ya da ağıt formundaki türkünün sesini açmıyor.</p>
<h3><strong>Haber kime hizmet etmeli ?</strong></h3>
<p>Medya eleştirisini de pas geçmiyor yazar. Başkarakterin gazeteci olduğu yerde yapılan haberin kimin işine geldiği, kime hizmet ettiğini, haberin nasıl olması gerektiğini de doğal olarak piyasaya sürüyor. Sesini duyuramayan mahallelinin bahçe duvarlarını bir iletişim, haberleşme aracı gibi kullanmalarını gösteriyor.</p>
<p>Kahkahasını, gülüşünü, sevincini ayıp bir şeymiş gibi tülbendiyle saklayan, mutluluğunu kusur gibi görenlerin yaşadığı bir muhit. Bu dünyaya dert çekmeye geldikleri için ötesinin haram, günah olduğunu düşünen insanların yaşadığı bir mahalle. Doğar doğmaz çalışmaya başlayan çocuklar… Çocukluğu, ergenliği tatmadan, yaşamadan büyüyen, büyümek zorunda olanların olduğu, denizi sadece kıyısında görenlerin yaşadığı bir yer.</p>
<p>Yer yer metni tekrarın sularına taşımasının elbet bir alt okuması vardır diyerek sarkmanın aslında bir yanılsama olduğunu gurbet içinde gurbet duygusunu iyi belletmiş olduğunda anlıyoruz. Çöpü gönderenlerin medeniyetin arka bahçesi gibi gördükleri çöp kent sakinlerinin zenginlere ironik yaklaşımları oldukça şık olmuş.</p>
<p>Romanın yaratılış gerekçesini, arkasını önünü, sağını solunu, yolculuğunu, kritiğini de kendisinin yaptığı kısmı uzatmayıp Aydın Havası tadında bıraksaymış aynı şıklıkta olabilirmiş.</p>
<p>Son olarak, başkaların tükettiği, elden çıkarttığı hayatı yeniden hayata dâhil ederek yaşayan insanların hikâyesini göreceksiniz "Düşlerimizin Evi Burası" romanında.</p>
<p>(HB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Baba hamile kalınca…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/baba-hamile-kalinca-318807</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/baba-hamile-kalinca.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/baba-hamile-kalinca-318807</guid><description><![CDATA[Transseksüel bir çift hiç beklemediği bir anda ebeveyn olma hakikatiyle karşılaştığında işler karışır…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Seçtikleri isimlerle <strong>Lourenzo </strong>ile<strong> İsis</strong> iki trans müteşekkil bir çifttir.</p>
<p>İçine doğduğu ailenin ifadesiyle İsis çocukluğundan itibaren “efemine” tavırlarla dikkat çeken bir oğlandı. Babası dahil, ailedeki ve çevresindeki erkekler bu duruma şüpheyle bakmalarına rağmen kadınlar her zamanki gibi cinsiyet akışkanlığı yolculuğunda ona anlayışla yaklaşmayı bildiler.</p>
<p>Lourenzo ise daha küçücükken maskülen varlığıyla kız klişelerinden kendini çok uzak görüyordu. Ufaklığında kendisi için tertip edilmiş bir doğum günü kutlaması için annesinin ona giydirdiği süslü elbisenin asabını bozması boşuna değildi. Tüm davetliler evi doldurduktan sonra bile saatlerce odasına kendini kilitleyip insan içine çıkmaması sonunda fayda etmiş, babasının ona oğlan çocuğu kıyafetleri tedarik etmesiyle protestosunu sona erdirmişti.</p>
<p>Aradan belirli bir süre geçtikten sonra, Covid-19 pandemisi sırasında birbirinden uzak coğrafyalarda yaşayan iki genç kahramanımız sosyal medya aracılığıyla tanışmış, kısa zamanda kaynaşmış ve karşılaşmaya karar vermişler.</p>
<p>İlk görüşmelerinden itibaren adeta birbirleri için yaratıldıklarını anladıkları gibi, pek niyetleri olmamasına rağmen birdenbire kendilerini istikbalde potansiyel anne ve baba rolünde bulmuşlar.</p>
<p>Lakin çetrefilli dinamik Brezilya gibi bir aşk memleketinde gelişmesine rağmen, bilhassa dinci kesimlerin tepkisini doğurduğu gibi, hem bürokrasi hem de sağlık hizmetleri sektöründe tökezlemelerine yol açmış.</p>
<p>Ne de olsa ailenin kadın kimliğine sahip olup annelik yapması beklenen ferdi değil de erkek fiziğine ve erkek kimliğine sahip ferdin hamile kalıp dünyaya bir evlat getirmeye hazırlanması gerici zihniyete takılmış olanlar için de, sistemin bütünü için de kolay kabul edilir bir vaziyet oluşturmamış.  </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/mu.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Ödüllü belgesel</strong></h3>
<p>Rio de Janeiro Beynelmilel Film Festivali'nden hem En İyi Belgesel (Pemiére Brasil – Redentor Trophy) hem de En İyi Film Müziği ödülleriyle çıkan <em>Apolo</em> adlı film gayet prestijli SXSW 2026’nın programında da yer aldı.</p>
<p>Yönetmen hanesinde filmin kahramanlarından İsis Broken ve ayrıca <strong>Tainá Müller</strong> adlarını gördüğümüz 2025 Brezilya yapımı 77 dakikalık belgesel bizi çalkantılı sürece zarafetle dahil ediyor. Filmin kahramanı olan çift senaryoya da katkıda bulunduğu için ortaya çıkan sonucun hususi dünyalarını ve ayrıca estetik anlayışlarını yansıttığı kesin.  </p>
<p>Belgeselin tümüne hâkim olan yumuşacık ve optimist atmosfer sayesinde seyirci de moralini bozmamayı başarıyor ve mutlu sona varılacağını bildiğinden strese girmiyor.</p>
<p>İsis ve Lourenzo tüm sürece dair filmi doğacak oğulları <strong>Apolo</strong> için istikbale akarılacak bir belge olarak çekerken aslında çocukluklarında mahrum veya muzdarip oldukları ne varsa, sanki onları telafi etmek için kayda alıyor.</p>
<p>Belgeselin bazen kiçleşebilen, dramatik unsurların bir nebze abartıldığı anlatımı bir yana, gayet soğukkanlı bir sosyal spot izliyor hissine de kapılabilirsiniz. İki kahramanımızın müziğe meraklı olması sebebiyle bazı sekansları izlerken süslü bir müzik videosuna maruz kalıyormuşuz gibi de oluyor.</p>
<p>Belli ki kahramanlarımızın amaçlarından bir diğeri de toplumun kabul etmekte zorlandığı kendine has dinamiği mümkün olduğunca geniş kitlelere, fazla zorlamadan seyrettirmek.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/foto.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Önyargılara rağmen…</strong></h3>
<p>Filmde birbirlerini nasıl şefkatle sarmaladıklarını gördüğümüz gibi genelde çok yakın ilişkide olmadıkları aileleriyle süreç sırasında yakınlaşmalarına da şahit oluyoruz. Bilhassa Apolo doğduktan sonra sanki bütün yaralar kapanıyor ve iki tarafın aileleleri kahramanlarımızı ve dünyaya ışık saçan bebeği bağırlarına basıyor.</p>
<p>Lakin başından itibaren durumla başetmekte zorlanacağını kolaylıkla tahmin edebileceğimiz bürokrasi dışında davranışları kabul edilmesi esas zor olanlar ülkenin sağlık sisteminin temsilcileri oluyor.</p>
<p>Trans bireylere dair önyargılar, dışlama ve ayrımcılıklar tavan yapıyor, Hipokrat Yemini adeta yok sayılıyor. Tehlike altında olan, biyolojik ebeveyninki bir yana bebeğin yaşama hakkı adeta gözardı ediliyor. Bu arada filmde bize verilen malumatın arasında, bebeği emzirme hususu dahil bilimsel verilerin de mühim yer kapladığını belirtmek lazım.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/AU1PHNGkHSc?si=A7WEgX4OFVD7QvHB" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Neyse ki zorlu süreçte çifte şefkat ve profesyonellikle yaklaşan bir doktorun desteğiyle mutlu sona ulaşılıyor ve güneş gibi parlayan yüzüyle Apolo bize perdeden coşkuyla gülümsüyor.</p>
<p>Bilhassa Apolo’yu rahminde taşıyan Lourenzo’yu korkutup doğumu tehlikeye sokan, şiddete meyilli geri kafalıların iflah olması için hepimize düşen görev ise gezegen çapında istikrarlı bir eğitim misyonerliği olsa gerek!</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kolajen takviyeleri: Bilimsel gerçekler ile pazarlama arasında]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kolajen-takviyeleri-bilimsel-gercekler-ile-pazarlama-arasinda-318837</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/kolajen-takviyeleri-bilimsel-gercekler-ile-pazarlama-arasinda.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kolajen-takviyeleri-bilimsel-gercekler-ile-pazarlama-arasinda-318837</guid><description><![CDATA[Bilimsel veriler, kolajenin belirli alanlarda fayda sağlayabileceğini gösteriyor. Ancak bu fayda, çoğu zaman iddia edildiği kadar geniş değil.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda sağlık ve beslenme alanında hızla büyüyen bir pazar var: kolajen takviyeleri. Tozlar, kapsüller ve içecekler aracılığıyla sunulan bu ürünler; gençlik, güç ve sağlıklı bir beden vaadiyle tüketiciye ulaşıyor. Ancak bilimsel veriler bu vaadi ne kadar destekliyor?</p>
<p>Kolajen, insan vücudunda en bol bulunan proteinlerden biri. Özellikle bağ dokuların, tendonların ve cildin yapısında kritik rol oynuyor. Yaşla birlikte üretiminin azalması, takviye kullanımını cazip hale getiriyor. Fakat bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: kolajen bir “tam protein” değil.</p>
<p>Beslenme bilimine göre tam proteinler, kas gelişimi için gerekli tüm temel amino asitleri içerir. Kolajen ise özellikle kas yapımı için kritik olan bazı amino asitleri yeterli düzeyde barındırmaz. Bu nedenle spor biliminde uzun süredir daha sınırlı bir protein kaynağı olarak değerlendiriliyor.</p>
<h3><strong>Araştırmalar ne söylüyor?</strong></h3>
<p>Yakın dönemde yayımlanan geniş kapsamlı bir network meta-analiz, direnç antrenmanı yapan bireylerde farklı protein takviyelerini karşılaştırdı. Çalışma, kolajen ve whey proteinin plaseboya kıyasla etkili olduğunu; hatta bazı ölçümlerde kolajenin daha yüksek kas gücü artışıyla ilişkili olabileceğini öne sürdü.</p>
<p>Ancak bu bulgunun önemli bir sınırlılığı var:</p>
<p>Bu analizde proteinler çoğu zaman doğrudan birbirine karşı test edilmedi. Sonuçlar, farklı çalışmaların istatistiksel olarak karşılaştırılmasıyla elde edildi. Bu da “kolajen daha iyidir” sonucunu kesin olmaktan uzaklaştırıyor.</p>
<p>Daha kontrollü deneyler ise daha temkinli bir tablo çiziyor. Randomize kontrollü çalışmalarda, whey proteinin kas protein sentezini artırmada kolajene kıyasla daha etkili olduğu gösteriliyor.</p>
<p>Benzer şekilde bazı araştırmalar, kolajen takviyesinin kas performansı veya toparlanma üzerinde belirgin bir üstünlük sağlamadığını ortaya koyuyor.</p>
<h3><strong>Farklı işlevler, farklı proteinler</strong></h3>
<p>Bilimsel literatürde giderek netleşen bir ayrım var:</p>
<p><em>Whey protein:</em> Kas gelişimi, toparlanma ve performans</p>
<p><em>Kolajen</em><em>:</em> Cilt, eklem ve bağ dokusu desteği</p>
<p>Bu ayrım, aslında iki proteinin birbirinin alternatifi değil, farklı ihtiyaçlara yanıt verdiğini gösteriyor. Nitekim bazı yeni çalışmalar, kolajen ve whey’in birlikte kullanımının kas ve bağ dokusu sentezini aynı anda destekleyebileceğini de ortaya koyuyor.</p>
<h3><strong>Pazarlama dili mi, bilim mi?</strong></h3>
<p>Kolajen ürünlerinin yükselişi, yalnızca bilimsel gelişmelerle açıklanamaz. Sosyal medya, influencer kültürü ve “anti-aging” söylemi bu ürünlerin yaygınlaşmasında belirleyici rol oynuyor. Ancak mevcut veriler, kolajenin mucizevi bir çözüm olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Özellikle kas gelişimi söz konusu olduğunda, hâlâ güçlü kanıtlar whey protein lehine.</p>
<p>Bu noktada temel soru değişiyor:</p>
<p>Kolajen gerçekten ihtiyaç mı, yoksa modern yaşamın ürettiği bir “eksiklik hissi”nin ürünü mü?</p>
<h3><strong>Sonuç</strong></h3>
<p>Bilimsel veriler, kolajenin belirli alanlarda fayda sağlayabileceğini gösteriyor. Ancak bu fayda, çoğu zaman iddia edildiği kadar geniş değil. Kolajen ne tamamen etkisiz ne de mucizevi bir çözüm. Belki de asıl mesele, tek bir takviyeye anlam yüklemek yerine, sağlığı bütüncül bir yaklaşımla düşünmekte yatıyor.</p>
<p>(HŞ/EMK)</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p><em>Health.com, Collagen vs. Whey Protein: What’s the Difference?</em></p>
<p><em>PubMed, Effects of whey protein vs collagen on muscle protein synthesis (2019)</em></p>
<p><em>PMC (PubMed Central), Network meta-analysis of protein supplementation and resistance training (2026)</em></p>
<p><em>Research Directs, Collagen vs whey on strength and recovery</em></p>
<p><em>PubMed, Combined collagen and whey supplementation study (2024)</em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Berlin’de hakimler var, Dersim’de hukuk…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/berlinde-hakimler-var-dersimde-hukuk-318806</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/seyhmus-diken.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/berlinde-hakimler-var-dersimde-hukuk-318806</guid><description><![CDATA[Doğrusu Dersim’in kadın başsavcısının hukukun feryat figan zamanlarında bu cesur kararını sosyal medyada gördüğümde nedense o malum şarkının iki dizesi dilime dolandı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hikâye 1750 yılına ait. 18 ve 19. yüzyıl Berlin merkezli eski Almanya’nın Prusya Kralı Büyük Friedrich Potsdam’daki devasa bir ormanlık alanın hafif tepelik bir noktasındaki görünümü ve konumu güzel yerindeki bir değirmeni yıktırıp oranın da içinde yer alacağı koca bir saray yaptırmak ister. </p>
<p>Değirmenci değirmeninin yıkılmasını kabul etmez. Kralın adamlarınca büyük paralar teklif edilmesine rağmen değirmenini satmaz krala… </p>
<p>Kral öfkelenir ve “Burayı zorla alabileceğimi bilmiyor olamazsın! Benim çok askerim var. Senin kimin, neyin var? Neyine güveniyorsun?” der değirmenciye… </p>
<p>Değirmenci gayet sakin o tarihi yanıtı verir: “Evet sen kralsın, gücün, askerin var. Ama Berlin’de de hâkimler var. Ben de onlara güveniyorum.” der.</p>
<p>Kral bir süre düşünür ve bir köylü değirmencinin bu tavrına karşı “Hiçbir güç, hiçbir iktidar, kral dahi olsa adaletten üstün değildir” sözünü ederek sözünü tarihe geçirir ve ısrarından vazgeçer.</p>
<p>Kral sarayını değirmenin yakınına kurar ve değirmenci ile de dost olurlar. Hatta değirmenci ekmek yapıp yollar krala hem de her gün… </p>
<p>Alman kralı II. Friedrich’in “Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelir” sözü de o yıldan bu yana asırlardır bu öyküye dayandırılır… </p>
<p>Yıllar önce Berlin’e gittiğimde dostlarım ilgimi çekeceğine inandıklarından beni oraya götürdüler. Koca saray ormanlık alanını gezdiren tur ringi o değirmenin önünden başlayıp kralın sarayında bir ara durak yapıp sonra tekrar değirmenin önünde bitiyordu.</p>
<p>Potsdam, Berlin’e 26 kilometre mesafede önemli bir şehir. İkinci dünya savaşı sonrası ikisi Tahran ve Yalta’da yapılan konferansların üçüncüsü de Potsdam’da Cecillienhof Sarayında yapılır. En önemli maddesi “Almanya’nın savaş sonrası Nazizim’den arındırılmasıdır”.</p>
<p>İhtimaldir ki, Potsdam; değirmenci üzerinden hukuk dersinin iki asır evveliyatı nedeniyle boşuna seçilmemiş(ti). Ve elbette Cecillienhof Sarayı da ll. Friedrich’in sarayı ve değirmenin de olduğu gibi Havel Nehri kıyısında yer alıyor. İçinden, yanından yöresinden nehirlerin geçtiği şehirlerin aynı zamanda tarih yazdığını da unutmamak gerekir. Almanya için Havel Nehri ve Potsdam da öyle…</p>
<p>Sahi size bunları neden mi yazdım. Malum bir kaç gün önce Dersim’in kadın Cumhuriyet Başsavcısı, üzerinden altı yıl geçen ve 5 Ocak 2020 tarihinden bu yana bir “kayıp vakası” olarak dillendirilen üniversite öğrencisi Gülistan Doku dosyasını titiz bir çalışmayla yeniden açarak aralarında dönemin valisinin oğlunun da yer aldığı failleri gözaltına aldırdı.</p>
<p>Doğrusu Dersim’in kadın başsavcısının hukukun feryat figan zamanlarında bu cesur kararını sosyal medyada gördüğümde nedense o malum şarkının iki dizesi dilime dolandı;</p>
<p>“Gecenin en siyahında</p>
<p>Umudun bittiği yerdeyim…”</p>
<p>Her şeye rağmen yine de umudu diri tutup yitirmemeli…</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Önüne gelene gizli tarif veren nineler]]></title><link>https://bianet.org/yazi/onune-gelene-gizli-tarif-veren-nineler-318808</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/onune-gelene-gizli-tarif-veren-nineler.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/onune-gelene-gizli-tarif-veren-nineler-318808</guid><description><![CDATA[Bizim kuşak hadi ICQ’yu falan saymayalım da facebook ile bu işlere başladı malum. “Ne düşünüyorsun?” diye sorar facebook. Sen de “ne düşeneyim facebook’cum, takılıyoruz işte” falan dersin.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medyanın Instagram kavmine katılmamak için epey direnmiştim. Aslında direnme deyince böbürlenme gibi geliyor kulağa. Baş edememekten kaynaklı ayak direme diyelim.</p>
<p>Nihayetinde geçen sene bir yaz gecesi “azıcık eğlenmek, komik video izlemek benim de hakkım” dedim ve hesap açtım. Akıllı bıdıklar seni senden iyi tanıyor tabii, “şunu da izle bunu da izle, onu da tanırsın” dedikçe kabul ettim. Öyle bir akış oldu ki aradığım eğlence algoritmanın içinde kayboldu gitti. Benim hesap X’e döndü.</p>
<p>Aklımı başıma devşirip algoritma ile mücadele ettim. Ne kadar komedyen varsa hepsini takip ettim. Az biraz pazarlama olan sayfaları da izledim ve benim önüme de komik şeyler gelmeye başladı.</p>
<p>Başladı ama hangi videoya beş saniyeden uzun baksam sürüsüne bereket coşarak akarak gelmeye başladılar.</p>
<p>Bir defa merak edip fırında karnabahar tarifi izledim, kendisiyle akraba çıkıyorduk neredeyse. Dünyanın tüm dillerinde tarif almış olabilirim. Aynı şey glütensiz pırasalı börek videosunun üzerinde biraz uzun kalınca da oldu. Neyse ki algoritma da akışkan. Ben de Trevor Noah’ın sayfasında uzun kaldım, gelsin komedyenler gitsin gösteriler derken pırasadan kurtuldum.</p>
<p>Bizim kuşak hadi ICQ’yu falan saymayalım da facebook ile bu işlere başladı malum. “Ne düşünüyorsun?” diye sorar facebook. Sen de “ne düşeneyim facebook’cum, takılıyoruz işte” falan dersin. Bir yandan da yaz, yaz, uzun yaz, dediğinden içinde böyle hevesleri olup da mecra bulamayanlar yazar da yazardı.</p>
<p>Sonra mavi kuşumuz X, (eski adıyla Twitter) geldi. “O kadar uzun yazma, iki satır yaz yolla” dedi. Her ne diyeceksen o kadar işaret ile anlatman gerektiğinden güzel kısaltmalar türedi. Özellikle İngilizce yazanlar ses benzerliğinden yararlandılar. Mesela “4 U” yazınca bu “for you” yani senin için anlamına geliyor. Dile hakim olmayan bizim gibiler için bu da eğitim vesilesi oldu. Bu arada tüm kamu idareleri de mecburen mecraya katıldı. Bu da haberlerin akışını iyice hızlandırdı. Orada yoksan yok oluyordun sanki.</p>
<p>Günlerden bir gün X, “benim dükkanımı kullanarak siyasetçilerin manipülasyon yapmasına izin vermeyeceğim” dedi. Donald Trump o zamanlar durmadan mesaj paylaşıyordu ve işler onun için pek iyi gitmiyordu. Donald Trump bir mesaj yazdı, Twitter güm diye “mesaj manipülasyon içerir” diye işaretledi. </p>
<p>Trump çok sinirlendi, bir mesaj daha yazdı. Twitter güm diye o mesajı sildi ve hesabını topluluk kurallarını ihlal ettiğinden askıya aldı. Bütün dünyada haber oldu bu dijital agora savaşı, ama Donald Trump mesaj yazamıyordu. O da bilindik medya araçlarını kullanarak laf yetiştirmeye kalktı ve tabii olmadı. </p>
<p>Neyse aradan zamanlar geçti, Twitter gitti yerine X geldi, Jack Dorsey mavi göklere karıştı, değişik zenginlerin en acayibi olan Elon Musk dükkana çöktü. Algoritmalar değişti, millete bir sinir geldi. İstediğini göremiyorsun, umurunda olmayan ne varsa burnunun dibinde bitiyor. Reklamlar, sponsorlu saçma sapan içerikler derken “burası çöpe döndü” diyenler artmaya başladı. Ama bir yandan da alışmışız tabii, ha deyince de bırakılmıyor. Tabii bu arada Donald Trump yine seçime girdi ve malum Elon Musk ile deli deli dans edip hoplayıp zıplamaya başladılar. Benim instagram kavmine katılma kararım da aşağı yukarı o zamanlarda denk geliyor.</p>
<p>Dedim ya bir içeriğe azıcık uzun bakınca sürüsüne bereket toplanıp geliyorlar. Ben de ilk başlarda durmadan “bunu bir İtalyan nineden öğrendim”, “ünlü şefin gizli tarifi” falan diyen mesajlar görmeye başladım.</p>
<p>Önce dedim ki “bizim çocuklar oralara gidip ninelerle muhabbet edip neler öğrenmişler böyle”. Sonra bir baktım aynı cümlenin farklı dillerde benzerleri geliyor. O zaman aydım. Biz yeniyi bulmakta zorlanır, ama bulunmuş olanı bulandan bile iyi kullanırız.</p>
<p>Burma altın bilezikli bilekleriyle yemek tarifleri verenlerin kamera açısına uygun olmayan mutfaklarında güç bela yaptıkları yemeklerin videolarını da izleyince çok geriden gelip konuyu hiç anlamadığımı iyice anladım. Burada para var, para yoksa bile umudu var. Bunun bir mesaisi var, yaşama alışkanlığı var. Ben anlasam ne olur anlamasam ne olur.   </p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Yaşadığımız Evler"in politik yönü üzerine birkaç söz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yasadigimiz-evler-in-politik-yonu-uzerine-birkac-soz-318833</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/yasadigimiz-evlerin-politik-yonu-uzerine-birkac-soz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yasadigimiz-evler-in-politik-yonu-uzerine-birkac-soz-318833</guid><description><![CDATA[Romanın dili, kurgusu, ev ve evsizlik teması üzerine çok şeyler yazılacağından ve konuşulacağından eminim. Ben bu yazıda Yaşadığımız Evler’in politik tarafına değindim]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Öyküleriyle çok sevdiğim Başar Yılmaz bu sefer bir romanla karşımıza çıktı. Onu önce “<em>Beni Hatırla</em>”, sonra da “<em>Kara Kışın gün Işığı</em>” kitapları ile tanımıştım. İyi bir öykücü olduğuna dair benim şahitliğimin çok da önemli olmadığının farkındayım, buna ihtiyacı olmayacak kadar güzel öyküler yazıyor çünkü.</p>
<p>Şunu belirterek başlamak istiyorum bu yazıya. Bu yazı bir inceleme yazısı değil, bir okur yazısı. İnceleme yazılarını bu işi gerçek manada yapan yazarlara bırakıyorum. Biliyorum ki, gerçek bir inceleme yazısı yazmak özel bir bilgi ve donanım gerektiriyor. Ben burada bir okur olarak, güzel bir roman okuduktan sonra yaşadığım heyecanı ve mutluluğu, kendimce fark ettiğim birkaç güzelliği sizlerle paylaşmak istiyorum. </p>
<p>Bir öykücünün, -hele ki bu öykücü yazdıklarını çok beğendiğim bir öykücüyse- ilk romanının çıkacak olması beni hep çok endişelendirir. Her ne kadar ilk kitabı olan “Beni Hatırla” bir romansa da onun yazıda ustalığı öyküleriyle olmuştur. Öyküden romana geçiş her zaman biraz netamelidir ve benim, öyküden romana geçen öykücülerde yaşadığım hayal kırıklıkları arşivim epeyce yüklüdür. Bu durum birazcık da öykü ve romanın dinamiklerinin farklı olması ve bu şerit değişikliğinde öykücülerin yaptığı kazalarla ilgili sanırım.</p>
<p>Başar Yılmaz bana bu hayal kırıklığını yaşatmadı. Öykücülerin bu geçişte sıklıkla düştüğü tuzaklardan arınmış, olgun ve usta işi bir romandı okuduğum.</p>
<p>Hak ettiği kadar olmasa da üzerinde konuşuldu bu romanın. Engelli bir kardeşin yükü üstüne bırakılan Cihan’ın ruh hali üzerinden, “ev” kavramı ve romanda evin çağrıştırdıkları üzerinden, dilin güzelliği yanında şehirli bir dilin kullanılması üzerinden romanla ilgili değerlendireler yapıldı. Bu değerlendirmelerin hepsine katılıyorum elbette.</p>
<p>Ama ben bu yazıda, kitabın değerlendirileceğini pek zannetmediğim, rahatlıkla gözden kaçabileceğini düşündüğüm “politik” tarafı üzerine birkaç söz söyleyeceğim.</p>
<p>“<em>Yaşadığımız Evler</em>” bir geçmişle hesaplaşma romanıdır bu net, ama bu kadarla sınırlı değildir. Başar Yılmaz nispeten ince sayılacak bir romanın satır aralarına çok güçlü politik arka planlar eklemiştir. Roman yavaş yavaş ilerlerken, Cihan’ın yıllar sonra anneannesinin cenazesi için döndüğü kasabada yedi gün kalırken ve şaşırtıcı şeyler yaşarken bir taraftan da çocukluğundan bugüne olan hikayesini okuruz. Roman politik bir zemini okurun önüne sermiyor, içine gömüyor. Ben burada o zemine derin bir kazı yapmak istiyorum.</p>
<p><strong><em>Erdi</em>:</strong> Cihan’ın babası, 1980 darbesinden sonra “siyasi sakıncalı” görülerek öğretmenlikten atılmış, hayatını seyyar ayakkabıcılık yaparak iyi kötü sürdürmeye çalışan, yorgun, başına gelenlerden dolayı öfkeli bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Başar Yılmaz bunu romanda küçücük bir paragrafla ama çok etkili bir şekilde anlatmış: “<em>Babamı öğretmenlikten atmışlar, zararlı demiş devlet, istememiş. Her üzüldüğünde, kızdığında, sarhoş olduğunda dönüp dolaşıp bundan bahsediyor. Babam o günden kurtulamıyor! Lafın sonunu, ‘Mesleğimi aldılar ulan elimden! Orta yere it gibi attılar!</em>”</p>
<p>Romana tam burasından baktığımızda aslında romanın kırılma noktasının bu bölüm olduğunu görürüz. Eğer Erdi öğretmenlikten atılmasaydı, ayakkabıcılık yapmak zorunda kalmayacak, öfkeli, kırgın ve umutsuz olmayacak, kardeşi Evren’in yükü Cihan’ın bu kadar omuzlarına binmeyecek, Cihan’ın annesi bu kadar kızgın ve tükenmiş olmayacak ve en sonunda Cihan çocukluğunu eserekli anneannesinin yanında geçirmeyecek, hayatta böylesi bir tutunamayan olmayacaktı. Zincirin her halkası; baba, anne, kardeş ve Cihan, tek bir siyasi kararın nesiller boyu uzanan gölgesini görünür kılıyor.</p>
<p>1980 yılında beş yaşındaydım, benim babam da Cihan’ın babası gibi öğretmendi. Babam da sakıncalı piyade görülmüş ve önce üç ay hapse atılmış sonra kısa süreliğine meslekten uzaklaştırılmıştı. O günleri beş yaşında yaşayan bir çocuk olarak Cihan’ı çok iyi anladığımı, Başar Yılmaz'ın, 12 Eylül'ün çocuklarına kendi hikayelerinin romanını yazdığını belirtmek isterim.  </p>
<p><strong><em>Hoca</em></strong>: Cihan’ın kasabada mobilet kiraladığı, çok da iyi çalışmayan kırtasiye-kitapçının sahibi. Hocalığının nereden geldiğini bilemiyoruz, öğretmen mi, cami hocası mı belli değil. O da zaten bu soruları geçiştiriyor. İlerleyen bölümlerde onun da bir sakıncalı piyade olduğunu anlıyoruz. Görünürde köpeği Ceyar’la kasabada kendi halinde bir yaşamı varmış gibi olan bu adamın arka planda yaşamının zorluklarla geçtiğini, siyasi tercihlerinin bedelini ödeyerek bu ıssız kasabaya savrulduğunu görüyoruz. Kitapta belirtilmese de bu bana başka sürgünleri, Aslı Erdoğan’ı, Fırat Ceweri’yi, Arzu Yıldız’ı ve binlerce sürgündeki okumuş yazmış insanı çağrıştırıyor. Başar Yılmaz çok az şey söyleyerek zihnimde birçok kapıyı aralıyor.</p>
<p><strong><em>Kasaba insanları</em></strong>: Kasaba ve kasaba insanları romanın en önemli kahramanları. Arka planda toplumsal yozlaşma ve kötülüğün bu kasaba insanlarında nasıl cisimleşmiş bir hale büründüğünü görüyoruz. Başar Yılmaz kahramanları aracılığıyla keskin sosyolojik tespitler yapıyor. Kasaba insanlarının menfaatçi, iki yüzlü, ahlaksız ve güvenilmez oluşlarını sanki kahramanların özellikleri gibi anlatırken aslında bir prototip oluşturduğunu görüyoruz. Cihan’ın yokluğunda kasabada işlerini takip eden Affan’ı tanıyoruz en çok. Roman ilerledikçe karanlığı ve kötülüğü artan bir karakter Affan. Cihan’la şu diyaloğu sadece Affan’ın karakterini değil topyekûn bir toplumsal karakteri ortaya koyuyor:</p>
<p><em>“Motoru hoca denilen birinden kiraladım.” Manalı gülümsedi, görmezden geldim, o ise açıklamaya girişti manasını. “Bilmeyen öğretmen sanır da asılsız… Bir zamanlar kod adıymış.” “Kod adı?” “Anarşik işler, sürgün dolaştı habire, uzun hikâye, sen yine de pek dolanma etrafında Cihan Bey,” diye tembihledi. </em></p>
<p>Şu kısacık diyalog bu ülkede yıllardır değişmeyen toplumsal yaklaşımı anlatmada çok başarılı kesinlikle. Başar Yılmaz bu açıklıkta anlatmamış olsa bile, bütün mücadelesini köylüler daha iyi yaşasın diye veren Deniz Gezmiş’i Gemerek’te ihbar eden, Pazarcık’ta can ciğer olduğu komşusunun kapısına bir gecede kırmızı çarpı atarak linç eden, evinde saklandığı kardeşini, oğlunu ihbar eden köylüyle/kasabalıyla Affan’ın aynı soydan geldiğini anlıyorsunuz. Karıları kızları konusunda ahlak abidesi kesilen kasabalıların, söz konusu olan başkasının karıları ve kızları olduğunda nasıl bir vampire dönüştüklerini satır aralarında sessiz sessiz anlatmış yazar. Orhan Kemal’den Kemal Tahir’e uzanan çizgide taşrada arka planın kokuşmuşluğunu göz önüne seriyor.</p>
<p><strong><em>Zehra (Zia):</em></strong> Affan’ın Cihan’a hısım diye tanıttığı bir kız Zehra. Başar Yılmaz üstü kapalı anlattığı için ben de bu örtüyü kaldırmak istemiyorum. Muhtarıyla, kasabanın diğer erkekleriyle pis bir insan kaçakçılığı işinin mağduru Zehra. Kasaba insanının yozlaşmasının bir başka karanlık yönü… Bir işe yaramamanın vicdan azabını yaşayan Cihan’ın sonunda bir işe yaramasını sağlayan bir kurtuluş kapısı. Başar Yılmaz, tüm dünyada git gide daha da büyük bir sorun haline gelen, göçmenlik, kaçaklık, göçmenlere olan kötü muamele ve suistimali Zehra özelinde en insani ama tam da böyle yaptığı için en politik haliyle anlatmış.</p>
<p><strong><em>Müyesser Hanım:</em></strong> Cihan’ın anneannesi bence bu romanın en politik ve en insani kahramanı. Cihan’ın başlarda haksızlık yaptığı ama cenazesi için kasabaya geldiğinde bambaşka boyutlarını görerek yeniden tanıdığı bir kadın. Erdi’ye göre “Eserekli Müyesser”, deli bir kadın. Ama yaptıklarına ve hayat karşısındaki tutumuna, daima ezilenden, mağdurdan yana olmasına, iyilik söz konusu olduğunda parayı önemsememesine, hak edene ağzını bozmasına, kocası Sadi Bey’den sonra hayatta dimdik duruşuna, Cihan’dan beklentisizliğine bakılınca romanın en güçlü karakteri ve en politik kişisi “Eserekli Müyesser”.</p>
<p><em>Yaşadığımız Evler</em>, çocukluğun geçtiği coğrafyaya geri dönüp kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmasını tamamlamaya çalışan bunalımlı bir şehirlinin sıradan bir hikayesi gibi başlarken, roman ilerledikçe güçlü bir politik metinle karşı karşıya bırakıyor bizi. Bu ülkede onlarca yıldır giderek artan zulümlere, haksızlıklara, sosyal çürümeye sessiz ama derinden dalıyor yazar. Anlatırken sesini yükseltmiyor, hep o Cihan’ın sesindeki kırık tonla anlatmaya devam ederken korkunç şeyler öğreniyoruz. Politik bir metin üretirken bunu okurun gözüne sokmuyor, zeki okur satır aralarından yazarın ne söylemek istediğini çok iyi bir şekilde anlıyor. Topluma tuttuğu vizörü ustalıkla gezdiriyor ve bize iyi bir film izletiyor.</p>
<p>Vizör ve film demişken söylemeden geçemeyeceğim. Tıpkı politik tarafı gibi bu romanla ilgili çok konuşulmayacağını zannettiğim bir konuya da değineceğim. <em>Yaşadığımız Evler</em> romanı gerek orman içindeki kasabanın görselliğiyle gerek kahramanların nitelikleriyle gerekse de anlattığı hikâye ile çok iyi bir sinema filmi olacak niteliklere sahip. Yılmaz'ın bu sessiz politik dili aslında Nuri Bilge Ceylan'ın görsel estetiğine yakın bir yerde duruyor çünkü. O tekinsiz ve sisler içindeki orman kasabası güzel bir NBC filmine set olabilecek nitelikte.</p>
<p>Romanın dili, kurgusu, ev ve evsizlik teması üzerine çok şeyler yazılacağından ve konuşulacağından eminim. Ben bu yazıda <em>Yaşadığımız Evler</em>’in politik tarafına değindim. Günümüz Türk romanının iç dünya sıkışıklığında <em>Yaşadığımız Evler</em>, kolektif tarihe dönmeyi başarabilen nadir metinlerden biri.</p>
<p>Bu yazının, romanı yeni okuyacak okurlarda, politik satır aralarına -hatta benim de kaçırmış olabileceğim kimi yerlere- daha bir dikkatli yaklaşmaya yardımcı olmasını umarım.</p>
<p>(AK/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Okullarda şiddet tesadüf değil, sistemin sonucudur]]></title><link>https://bianet.org/yazi/okullarda-siddet-tesaduf-degil-sistemin-sonucudur-318813</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/17/okullarda-siddet-tesaduf-degil-sistemin-sonucudur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/okullarda-siddet-tesaduf-degil-sistemin-sonucudur-318813</guid><description><![CDATA[14 yıllık Eğitim Müfettişliği tecrübemle açıkça ifade etmeliyim ki; Siverek’ten, Kahramanmaraş’a uzanan bu şiddet sarmalı "münferit" birer olay değildir. "Münferit" kelimesi, artık sistemsel hataların üzerini örtmek için kullanılan bir bahaneye dönüşmüştür.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de son yıllarda giderek daha sık karşılaşılan bir gerçek var: okullar artık sadece öğrenme mekânları değil, aynı zamanda kontrol edilmesi zor bir gerilim alanına dönüşüyor.</p>
<p>Öğrenci şiddeti, akran zorbalığı ve zaman zaman silahlı saldırı vakaları, eğitim kurumlarının “güvenli alan” olma niteliğini sorgulatıyor. Bu tabloyu yalnızca “asayiş sorunu” olarak görmek kolaycı bir yaklaşım olur. Çünkü mesele, okulun kapısında değil; okulun içinde, hatta müfredatın ve eğitim anlayışının tam merkezinde başlıyor.</p>
<p>Gazi Üniversitesi’ndeki eğitim müfettişliği öğrenciliğim yıllarımda hocamız Prof. Dr. Yahya Kemal Kaya’nın <em>“İnsan Yetiştirme Düzeni”</em> adlı eserinde vurguladığı o sarsıcı gerçek bugün daha da berrak: “Eğitim, insanı bütün yönleriyle inşa etmiyorsa; geriye sadece bilgiyle donatılmış ama duygusal ve toplumsal açıdan sakatlanmış bireyler kalır.” İşte hocamızın belirttiği bu eksiklik, bazen sessizce bir kırılmaya, bazen de çok daha görünür bir şiddete dönüşür. Ortada açık bir gerçek var: Türkiye’de okullar artık sadece eğitim verilen yerler değil, aynı zamanda önlenebilir krizlerin yaşandığı alanlar haline gelmiştir. Ve bu durum bir tesadüf değil.</p>
<p>14 yıllık Eğitim Müfettişliği tecrübemle açıkça ifade etmeliyim ki; Siverek’ten, Kahramanmaraş’a uzanan bu şiddet sarmalı "münferit" birer olay değildir. "Münferit" kelimesi, artık sistemsel hataların üzerini örtmek için kullanılan bir bahaneye dönüşmüştür.</p>
<p>Her olaydan sonra aynı cümleler kuruluyor: “Gerekli önlemler alınacak.” “Güvenlik artırılacak.” “Soruşturma başlatıldı.”</p>
<p>Peki sonuç? Bir sonraki olay. Sorun hâlâ yanlış yerde aranıyor.</p>
<p>Okul kapısına güvenlik görevlisi koyarak, kamera sayısını artırarak veya koridorlarda devriye gezdirerek… Bir sistem kendini rahatlatabilir. Ama bir çocuğu kurtaramaz. Çünkü sorun  kapı değil. Sorun, o kapıdan içeri giren çocuğun ruh hâlidir.</p>
<p>Bugün eğitim sistemimiz, çocuğu anlamak yerine onu yönetmeye çalışıyor. Duyguyu görmek yerine davranışı cezalandırıyor. Bir öğrenci içine kapanıyor → “uyumsuz” deniyor. Öfkeleniyor → “disiplinsiz” deniyor. Ve sistem, anlamadığı her şeyi dışarı itiyor. İşte kırılmada tam burada başlıyor.</p>
<p>Sosyolojide   Toplumla bağın koptuğu, bireyin kendini hiçbir yere ait hissetmediği anı, “anomi” kavramı ile açıklıyor. Bu kavram bu günkü  okul ve eğitim sistemimizi anlatmak için neredeyse birebirdir. Çünkü bugün bazı öğrenciler için okul tam olarak böyle bir yerdir. Kendilerini ne ait hissediyorlar, ne görülüyorlar, ne de gerçekten dinleniyorlar.</p>
<p>Yine psikoloji bilimi  bize “Büyük eylemlerden önce niyetler dışarı sızar.” Demektedir. Yani bu çocuklar aslında konuşuyordu. Ama bizim eğitim sistemimiz ve sistemin yapılanması bunu duymuyor ve göremiyor. Çünkü sistemin böyle bir refleksi yok.</p>
<p>Okullarda Rehberlik servislerinin  yetersizliği var.* Rehber öğretmen eksikliği; bir öğrencinin  bu noktaya gelene kadar yaşadığı travmaları fark edecek uzman gözlerin okulda bulunmaması anlamına gelmektedir. Rehberlik servislerinin yetersizliği, öğrencilerin psikolojik ihtiyaçlarının anlaşılmasını engellemektedir.</p>
<p>Bir insan, yıllarca yalnızca rekabet, sıralama ve başarısızlık korkusu içinde yetiştirildiğinde; okul onun için bir gelişim alanı olmaktan çıkıp bir baskı alanına dönüşür. Baskı ve sorunlar biriktiğinde ise, bazen sessizlik olur, bazen de patlama.</p>
<p>Bugün açıkça konuşmak gerekiyor: Bu olaylar bir güvenlik açığı değil, bir yönetim zaafıdır.</p>
<p>Çünkü: Riskli öğrenciyi erken tespit eden bir mekanizma yok. Psikolojik destek sistemi kağıt üzerinde kalıyor. Okul içi şiddeti önleyen bütüncül bir politika yok. Ve en önemlisi: Sorun kabul edilmiyor.</p>
<p>Türkiye’de eğitim tartışmaları çoğu zaman teknik başlıklara sıkışıyor: sınav sistemi, müfredat, ders saatleri… Oysa asıl mesele daha derinde: Nasıl bir insan yetiştiriyoruz?</p>
<p>Okulda yaşanan şiddet olayları, bu soruyu artık ertelenemez hale getiriyor. Çünkü eğitim sadece bilgi üretmez; aynı zamanda karakter, ilişki biçimi ve toplum algısı üretir.</p>
<p>Ve belki de en önemli gerçek şudur:</p>
<p>Eğer okul insanı iyileştirmiyorsa, başka yaralar üretmeye başlayabilir.</p>
<p>Bir devlet, en çok kimi koruyarak ölçülür? Tabi ki Çocuklarını.</p>
<p>Eğer çocuklar okulda bile güvende değilse, kendini okula ait hissetmiyorsa, orada sadece bireysel hatalar değil, sistemsel bir başarısızlık vardır.</p>
<p>Sorulması gereken  doğru soru şu:</p>
<p>Bu kadar işaret varken, neden hiçbir şey yapılmadı? Ve artık en sert cümleyi kurmanın zamanı: Bu çocuklar bir günde kaybedilmedi. Bir sistemin ihmaliyle, göz göre göre kaybedildi.</p>
<p>(MY/EMK)</p>
<p>*(MEB  mevzuatına göre rehber öğretmen (psikolojik danışman) norm kadroları okul türüne ve öğrenci sayısına göre değişmektedir: İlkokullarda <strong>300</strong>, ortaokul ve imam hatip ortaokullarında <strong>150</strong>, anaokullarında <strong>150</strong> öğrenci sınırına ulaşıldığında 1 rehber öğretmen normu verilmektedir.)  </p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sağlamcılıkla yüzleşmek: Çocuk edebiyatı ve temsiliyet üzerine]]></title><link>https://bianet.org/haber/saglamcilikla-yuzlesmek-cocuk-edebiyati-ve-temsiliyet-uzerine-318569</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/04/10/saglamcilikla-yuzlesmek-cocuk-edebiyati-ve-temsiliyet-uzerine.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/saglamcilikla-yuzlesmek-cocuk-edebiyati-ve-temsiliyet-uzerine-318569</guid><description><![CDATA[Bizim adımıza ve bize rağmen yapılan “iyi niyetli” işleri minnet etmemiz gereken birer lütuf olarak görmediğimiz için yapısal sağlamcılığın üzerimizdeki tahakkümünden geri çekilmesini bir kayıp olarak görmüyor ve bundan endişe etmiyoruz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu söyleşi, Meral Sözen’in bianet’te yayımlanan <a href="https://bianet.org/yazi/bizim-buyuk-saglamciligimiz-315181" target="_blank" rel="noopener">“Bizim Büyük Sağlamcılığımız”</a> başlıklı yazısının açtığı tartışma zemininden doğdu. Çocuk edebiyatı alanında yaptığım bir *<a href="https://bianet.org/haber/nalan-yilmaz-en-karanlik-geceler-bile-aydinliga-kavusur-310911" target="_blank" rel="noopener">söyleşi</a> üzerinden başlayan bu karşılaşma, ilk bakışta bir eleştiri–yanıt ilişkisi gibi görünebilir.</p>
<p>Fakat kısa sürede sağlamcılık kavramı üzerinden yaptığım okumalar ve edindiğim bilgiler, daha derin bir soruya işaret etti: <strong>İyi niyetle kurulan anlatılar, farkında olmadan ayrımcı bir dili yeniden üretebilir mi?</strong></p>
<p><a href="https://bianet.org/yazar/meral-sozen-6693" target="_blank" rel="noopener">Sözen’in yazılarında</a> sağlamcılık, çoğu zaman yalnızca bireysel tutumlar üzerinden değil dil, temsil ve anlatı kalıpları aracılığıyla yeniden üretilen yapısal bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Sözen özellikle çocuklara yönelik metinlerde, “koruma”, “empati” ya da “farkındalık yaratma” amacıyla kurulan anlatıların, kimi zaman hiyerarşik ilişkileri pekiştirme riski taşıdığına dikkat çekmek istiyor. <strong>Bu durum hem yazarların üretim sürecini hem de metne yapılan eleştiri biçimlerini yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor.</strong></p>
<p>İşte tam da bu noktada bu söyleşi, bir savunma ya da karşı çıkış metni olma iddiasında değil. Aksine bir çocuk edebiyatı metni etrafında ortaya çıkan gerilimi, daha geniş bir kavramsal çerçeve içinde ele alarak birlikte düşünme imkânı arıyorum. <strong>Eleştirinin sınırları, üretimin sorumluluğu ve çocuk edebiyatında temsiliyet meselesi, bu konuşmanın ana eksenlerini oluşturacak.</strong></p>
<p>Amacım sağlamcılık tartışmasını kişisel bir düzlemde tutmak değil, bu kavramı çocuk edebiyatında daha kapsayıcı ve çoğul bir dil kurma çabasının parçası haline getirebilmek. Bu nedenle bu söyleşiyi bir karşılaşma ve diyalog daveti olarak okumanızı dilerim.</p>
<a href='/haber/gostil-saglamcilik-odulleri-adaylari-318315' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/haber/2025/12/03/kasim-2025-gostil-saglamcilik-odulleri-aciklandi.png' alt='Gostil Sağlamcılık Ödülleri adayları' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>Mart 2026</h6>
<h5 class='headline'>Gostil Sağlamcılık Ödülleri adayları</h5>
<div class='date'>3 Nisan 2026</div>
</div>
</a>

<h3>"Sistematik bir ayrımcılık biçimi olarak sağlamcılık"</h3>
<p><strong> </strong><strong>Sizi tanımak isteyenler için kendinizden biraz bahseder misiniz?</strong></p>
<p>İstanbul’da yaşayan kör bir kadın aktivist olarak, hem bireysel hem örgütlü biçimde eşit ve bir arada yaşam için çalışıyorum. Felsefe ve Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini bitirdikten sonra “dil-düşünce bağlantısı” özel ilgi alanım haline geldi. Bu söyleşiye konu eleştirim üzerine sağlamcılık kavramını daha iyi anlama/anlatma imkânı veren davetiniz için teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Sağlamcılık bir kavram olarak hayatınıza ilk ne zaman girdi? Bu kavramla tanıştıktan sonra ne tür değişimler yaşadınız?</strong></p>
<p>“Sağlamcılık”ın sözcük olarak yaşamıma girmesi on yıldan eski değildir. Ancak bu kavramın işaret ettiği durumları fark etmemin; çocuk yaşlarımdayken “Burada bir saçmalık var” diye hissettiğim, ilerleyen zamanlarda “haksızlık/eşitsizlik/ayrımcılık” diye ifade ettiğim ve nihayet bunun sistematik bir ayrımcılık biçimi olarak “sağlamcılık” olduğunu kavradığım neredeyse tüm yaşamıma yayılan bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Tabii bu ayrımcılık biçiminin adını koyduktan sonra bunun son derece yapısal ve karakteristik olduğunu da fark ettim. Böylece sağlamcılık karşıtı mücadele de benim için daha tutarlı ve hedefli hale geldi.</p>
<h3>"Tahakküme minnetimiz yok"</h3>
<p><strong>Sağlamcılığın, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi çoğu zaman iyi niyetli anlatılar içinde görünmez olduğunu söylüyorsunuz. Farkındalık yaratma ya da empati kurdurma amacıyla yazılan metinlerin istemeden de olsa hiyerarşik bir ilişki üretip üretmediğini nasıl ayırt edebiliriz? </strong></p>
<p>Bir anlatıda hiyerarşi üreten dili ve sağlamcılığı ayırt etmek, ırkçılığı veya cinsiyetçiliği ayırt etmekten daha zor değil. Tabii burada engelli kişilerle sağlam kişiler arasında gerçekten de bir şekilde hiyerarşi kurmadığımızdan emin olmamız lazım. Söz gelimi, kadınların sorunları hakkında farkındalık yarattığı iddia edilen bir erkek yazarın bir de üstüne “kadınlarımız” ifadesini kullandığı bir söyleşisine denk gelen çoğu kişi buradaki sorunu hemen ayırt eder. Aynı örnek engelliler üzerinden gerçekleştiğinde bunun neden ayırt edilemediği ise benim cevabını aradığım bir soru.</p>
<a href='/haber/gul-candir-sac-saglamcilik-feminizmin-de-yuzlesmesi-gereken-bir-ayrimcilik-317729' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/03/14/gul-candir-saglamcilik-feminizmin-de-yuzlesmesi-gereken-bir-ayrimcilik.jpg' alt='Gül Çandır Saç: Sağlamcılık feminizmin de yüzleşmesi gereken bir ayrımcılık' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>ENGELLİ KADINLAR VE FEMİNİST MÜCADELE-1</h6>
<h5 class='headline'>Gül Çandır Saç: Sağlamcılık feminizmin de yüzleşmesi gereken bir ayrımcılık</h5>
<div class='date'>15 Mart 2026</div>
</div>
</a>

<p><strong>Ülkemizde özellikle çocuk edebiyatı, </strong><a href="https://bianet.org/haber/cocuk-edebiyatinda-sansur-gercekleri-saklamak-mi-anlamaya-hazirlamak-mi-301557" target="_blank" rel="noopener"><strong>sansür</strong></a><strong> ve ne yazık ki bu tür bir atmosferde kendiliğinden gelişen otosansürün tehditi altında. Durum böyleyken yazarların henüz yeterince ele alınmamış konuları görünür kılmaya çalışma çabasını desteklemek gerektiğine inanıyorum. Özellikle bu tür ilk karşılaşmalarda, üstelik metni okumadan sadece bir söyleşi üzerinden, sert eleştiri dilinin otosansüre neden olabileceği hatta yazarların artık bu konu hakkında hiç yazmama ve konunun tamamen görünmez olması ihtimali hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Konuyu sağlamcı bir biçimde ele alan yazarların, gelen sert eleştiriler üzerine, bunu geliştirici bir katkı olarak değerlendirmek yerine artık bu konuyu hiç ele almama yönünde bir karar vermeleri beni çok memnun eder. Çünkü bizim yıkmaya çalıştığımız kalıpları güçlendiren ve yeniden üreten bir anlatının bizim arzu ettiğimiz görünürlüğe katkısı olmadığı gibi maalesef çabalarımıza zarar da veriyor. Durum böyleyken haklarımızın ihlal edildiği çoğu durumda bizden anlayışlı ve hoşgörülü olmamız bekleniyor. Tamamen haklı olduğumuz itirazlarımızda dahi karşı tarafın sadece “iyi niyetli” olmuş olması, bizim durumu idare etmemizi talep eden sorumluluktan kurtarıcı bir gerekçeye dönüşüyor. Bizim adımıza ve bize rağmen yapılan “iyi niyetli” işleri minnet etmemiz gereken birer lütuf olarak görmediğimiz için yapısal sağlamcılığın üzerimizdeki tahakkümünden geri çekilmesini bir kayıp olarak görmüyor ve bundan endişe etmiyoruz. </p>
<h3>"Hak ihlali karşısında iyi niyet değil, sorumluluk"</h3>
<p><strong>Eleştirdiğiniz metinleri değerlendirirken “niyet”, “etki” ve “bağlam” arasında nasıl bir önceliklendirme yapıyorsunuz? Yazarın farkındalık yaratma amacı ile metnin etkisi çeliştiğinde, eleştirel pozisyonunuzu ne belirler?</strong></p>
<p>Hak temelli savunuculuk yapmak, şüphesiz ki tek tek kişilerin niyetlerini değil ötekileştirilen grupların haklarının önceliklendirilmesini gerektirir. “İyi niyet” gibi son derece soyut ve duygusallaştırılmış bir gerekçeyle sık sık engelli hareketinden savunuculuk yöntemlerini yumuşatması beklenir. Hak temelli öz savunuculuk yapan bir hak öznesi olarak, ben bu beklentinin kendisinin de bir tür sağlamcılık olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla haklarımı ihlal eden bir metinle karşılaştığımda yazarda iyi niyet değil sorumluluk görmek isterim.</p>
<a href='/yazi/yuceltme-ozneler-ve-saglamcilik-314206' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2025/12/05/yuceltme-ozneler-ve-saglamcilik.jpg' alt='Yüceltme, özneler ve sağlamcılık' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Yüceltme, özneler ve sağlamcılık</h5>
<div class='date'>6 Aralık 2025</div>
</div>
</a>

<p><strong>Çocuk edebiyatında temsiliyet meselesini düşünürsek, doğrudan deneyim sahibi olmayan yazarların yazma hakkı ve sınırları tanımlanmalı mı sizce? Bir yazar olarak bu tür sınırların yazma özgürlüğüne etkisini nasıl değerlendirirsiniz? Etik bir üretim pratiği için hangi ilkeler belirleyici olabilir?</strong></p>
<p>Yazarın doğrudan deneyim sahibi olmadığı, söz gelimi bir mühendis, karakter kurgulaması ile sistematik ayrımcılığa uğrayan bir kimliği, hem de tam da bu kimlik üzerinden, konu edinmesi aynı şey değil bence. Üstelik bir de amaç farkındalık yaratmaksa en azından bir karşılaşmasının olması makul bir beklenti diye düşünüyorum. Yazma amacı olarak farkındalık yaratma niyetinin özellikle altı çiziliyorsa, şu durumda ilgili hak alanına dair belli bir ön çalışma yapmak şart. Her şeye rağmen yazar dilerse kendi hak ve sınırını elbette yalnızca kendisi belirleyebilir. Böyle bir durumda tabii benim eleştiri özgürlüğüme de sınır çizilemez.</p>
<h3>Sağlamcı bakış açınızla yüzleşebilir misiniz?</h3>
<p><strong>Sizin yazınızla başlayan bu tartışmayı bir karşılaşma ve ortak zeminde buluşma olarak yeniden yapılandırmak istedim. Bu bağlamda çocuk edebiyatında sağlamcılıkla mücadele ederken yazarlar, yayınevleri ve eleştirmenler arasında, eleştirinin dönüştürücü olabilmesi için nasıl bir diyalog zemini kurulmalı? </strong></p>
<p>Kapatırken bu son soru için de ayrıca teşekkür ederim. Bu defa ben bir “niyet” talep edeceğim. Bu niyet, ben olmadan benim adıma iyi bir şeyler yapmaya çalışan bir “iyi niyet” değil. Gerçekten eşit olduğumuza ve engellilerin birer hak öznesi olduğuna dair eşitlikçi bir düşünceyi içselleştirebilir misiniz? Kendi sağlamcı düşünce ve bakış açılarınızla yüzleşebilir misiniz? Sanırım bunu denemeye niyet edebilirsiniz. Eşitlenmeye niyeti olan herkesle her biçimde yapıcı diyaloglar kurabileceğimizden şüphem yok.</p>
<p><strong>Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler.</strong></p>
<p><em>*Nalan Yılmaz tarafından kaleme alınan ve Kekeme Yayınlarından çıkan söyleşiye konu olan çocuk romanı “Işık’ın Yolu” <a href="https://www.turgok.org/" target="_blank" rel="noopener">Türgök</a> internet sitesine giriş yaptıktan sonra <a href="https://www.turgok.org/kutuphane/isikin-yolu" target="_blank" rel="nofollow noopener">buradan</a> dinleyebilirsiniz.</em></p>
<p>(EÇ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yasın tadı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yasin-tadi-318573</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/yasin-tadi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yasin-tadi-318573</guid><description><![CDATA[İyiyle kötünün ayrımı herkes için aynı olmasa da gidenin ardından kavrulan helvanın tadı herkes için aynı. Tıpkı gözyaşı dudağına değmiş herkesin aldığı tadın aynılığı gibi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Karanlığın içinde belli belirsiz bir yüz geliyor gözümün önüne. Kimin yüzü belli değil. Her saniye bir başkasına dönüşüyor. Sabit kalan tek şey gözyaşları. Kafamın içinde dönüp duran, “Yasın tadı neye benzer?” sorusunun ardından gözümün önüne gelen bu görüntüler için, “Ne kadar da klişe,” diyorum.</p>
<p>Damlalarca gözyaşından arda kalan, yol yol ayrılıp kurumuş, ince beyaz bir tabaka; “tuz”. Dudağa değdiğinde bıraktığı tat, herkesin bildiği, herkesin tattığı.</p>
<p>İyi de bu kadar mı? Sadece tuz mu? Aklım, kendine yakıştırdığı yaratıcılığın aksine, uzun süre başka bir cevap bulamıyor. Sonra birden bir görüntü beliriyor: koca bir kazanda kavrulan helva. </p>
<p>Yine tanıdık. Yasın tadı neye benzer diye sorulduğunda, yine neredeyse herkesin vereceği bir cevap.</p>
<p>Kim bilir kaç gidenin ardından helva yemişimdir. Hepsinin tadı farklıydı belki ama o an kim tadına odaklanır ki… Hangi ölü evinde “helvanız çok lezzetli olmuş, ölüyü bile mezarından kaldırır” denir ki? Ya da hangi ölü evinde “10 dakika daha fazla kavursaydınız kıvamı daha iyi olabilirdi” diye eleştirebilirsiniz? İyiyle kötünün ayrımı herkes için aynı olmasa da gidenin ardından kavrulan helvanın tadı herkes için aynı. Tıpkı gözyaşı dudağına değmiş herkesin aldığı tadın aynılığı gibi.  </p>
<p>Kulağımda kulaklık, mutfakta havuç doğradığım sırada çalma listesi kendi kendine bir şarkı seçiyor: Bratsch’den “Armenian Waltz”. Yıllardır dinlememişim.</p>
<p>Şarkı başlar başlamaz başka bir zamana kayıyorum. En az on yedi yıl olmuştur. Cihangir Başkurt sokakta Elif’le yaşadığım o küçücük evde ne kadar da sık dinliyordum bu şarkıyı.</p>
<p>Hayatımın belki de en heyecanlı ve en yorulmak bilmez zamanlarıydı. İstanbul benim şahit olduğum, en alımlı ve ihtişamlı yıllarını yaşıyordu. İstanbul nasıl da kendine aşık ediyordu, nasıl da başını döndürüyordu insanın… O dimdik İtalyan yokuşunu nasıl da uçarak tırmanıyordum. Her yokuşun bitişinde ellerinde madalyalarla beni bekleyen coşkulu kalabalıklar olduğunu hayal ettiğim yıllar. Tıpkı herkesin gençliği, yirmili yaşları gibi. Bir daha asla o yaşlara geri dönemeyecek oluşumu bilmek miydi acaba onu gözümde böylesine güzel kılan? İstanbul da artık başka biri gibi. Yüzüne kezzap atılmış eski bir kraliçe. Tâcı hala başında ama yüzüne bakmaya korkuyorum. Yasın sadece ölümle ilgili olmadığını anlıyorum ilk kez. Şimdiye dek “Neyin var?” diye soranlara, hiç “yastayım” dememiş bir kadın gördüm bugün aynada.</p>
<p>Gidemediğim bir sergi var bugünlerde İstanbul’da. Adı; “An Meselesi”.* Fotoğraflar ve videolardan uzun uzun seyrediyorum serginin her köşesini. İki bin kilometre uzaktan da olsa…</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/1200-x-750-90.png" alt="">
<figcaption>
<p style="text-align: center;">Eserler (soldan sağa): Aslı Çelikel -  “Zihnimin Gideri – 2018”, “Üçüncü Bayat etmek - 2024”, “Samimiyetsiz Özürler – 2021”, “Ferit İçini Açıyo – 2025” <span style="font-size: 16px;">Sergi Fotoğrafları: Can Görkem Halıcıoğlu</span></p>
</figcaption>
</figure>
<p>Bir köşede duruyorum uzun süre. Yeşil bir duvar. Dört fotoğraf ve her birinde ilk göze çarpan “kırmızı” rengi. Fotoğrafların altında, duvara yazılı bir şiir;</p>
<p><strong><em>“Üçüncü bayat ekmek</em></strong></p>
<p><em>Geçmiş dakika, dün ve yarının iç sıkıntısı bu.</em></p>
<p><em>Hiç okunmayan, kapalı bir kutudaki</em></p>
<p><em>Kuran-ı Kerim’in sorumluluğu bu.</em></p>
<p><em>Görmezden gelinen hizmetçinin ayakları,</em></p>
<p><em>yere düşmüş babanın sesi,</em></p>
<p><em>evden gidemeyen bir annenin ahı bu.</em></p>
<p><em>Eskiyen kırmızı rendenin,</em></p>
<p><em>evde bitmeyen üçüncü bayat ekmeğin huzursuzluğu bu.</em></p>
<p><em>Dişleri 3 gündür fırçalanmayan rujlu dudakların,</em></p>
<p><em>dün denizden ıslak kalan bikininin tuz izi bu.</em></p>
<p><em>E haliyle,</em></p>
<p><em>Görmeyen kadın ve duymayan adamın aşkı bu.</em></p>
<p><em>Bu, çocukluğun kaybolduğu evde uyanmak.” </em>-  <strong>Aslı Çeliklel</strong></p>
<p>Çocukluğun yası, gençliğin yası, kavuşulamamış bir aşkın yası, sevdiğin birinin kaybının yası, artık senin olmayan bir şehrin ya da ülkenin yası, doğmak üzereyken bu dünyayla tanışamayacak kadar ömrü kısa bir bebeğin yası…     </p>
<p>Tam şu anda biri bana “Nerelisin?” diye sorsa, “Tutulamamış Yaslar Cumhuriyeti,” derdim.</p>
<p>Herkesin kendi yasından firar ettiği bir cumhuriyet.</p>
<p>Oysa beklendiği gibi, tutulmamış bir yas kaybolur mu?</p>
<p>Birikir, yer değiştirir ve artık gidemediğin o şehrin kalbinde açılan bir sergi ile, adına yas diyemediklerini birer birer önüne iskambil kâğıdı gibi açıverir.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/yasin-tadi-ara-gorsel-2.jpg" alt="">
<figcaption>Aslı Çelikel “Bir Şehre Ağıt” 2024</figcaption>
</figure>
<p>Uzun zaman boyunca yasın sadece çok sevdiğin birinin kaybıyla ortaya çıkabileceğini düşündüm. Anne, baba, eş, çocuk, yakın bir dost…</p>
<p>Şimdilerde hayatın küçük büyük, iz bırakan sayısız vedayla dolu olduğuna tanıklık ediyorum.</p>
<p>Yas, geri gelmeyecek olan her şeyin ardından hissedilebilecek hüzün ve özlem yüklü bir dönemse eğer, yalnızca bu dünyadan göçen sevdiklerimizin ardından mı helva kavurmalıyız?</p>
<p>Çok özlediğimiz o yirmili yaşlarımızın anısı, bizi terk eden bir sevgili, terk ettiğimiz bir ülke ya da o çok sevdiğin işinin elinden alınması da bir helvayı hak etmez mi?</p>
<p>Soruyu yeniden soruyorum kendime;</p>
<p><em>“Yasın tadı neye benzer?”</em></p>
<p>Tuz hâlâ orada. Helva da. Hemen herkesin vereceği cevapların içinde olduğu gibi. Herkes gibi olmanın tuhaf bir huzuru var. Ortasında büyük ve yaşlı çınar ağacı olan bir çay bahçesinin huzuru gibi. Göz yaşı döken birini gördüğümüzde içimizi sızlatan bu his, gidenin ardından yenen bir tabak helvanın söylettiği “ruhuna değsin” cümleciği ile aynı yerden doğmuş olmalı.</p>
<p>Sebze sote için doğradığım havuçları bir köşeye kaldırıyorum. Onlar biraz bekleyecekler. Anısına ve ruhuna değsin istediğim tüm gidişlerin ardından helva kavurmak üzere tencereyi dolaptan çıkarıyorum. Bir kapta biraz şeker ve suyu, iyice iç içe geçene kadar karıştırıp soğuk bir şerbet hazırlıyorum. Ocağı yakıp tencereyi ısıtıyorum. Biraz yağ erittikten sonra üzerine unu ekliyorum. İyice karıştırıyorum. Kolum yorulmaya başlıyor ama durmuyorum. Az kalsın unutuyordum; bir çimdik tuz. Her tatlı denge için biraz tuz ister. </p>
<p>Sevdiklerini yeni kaybetmiş insanların kavurduğu helvaları düşünüyorum da tencereye akan gözyaşlarının ardından hiçbiri tuz eklemeye gerek duymamış olsa gerek. </p>
<p>Önceden hazırladığım soğuk şerbeti, en az yirmi dakika kavurduğum yağ ve unun üzerine ekliyorum. Yine uzun uzun karıştırıyorum. </p>
<p>Tüm gidişlerin ardından kavurduğum bu helva en çok da Marko için. Doğumuna sayılı günler kala henüz dünyayı görmeden dünyadan ayrılan Marko için. Onun bu kanatıcı ayrılığının ardından annesi Aslı’nın gözyaşlarına dokunamadığım için. Ağlarken hıçkırıklarının bedenini sarsışlarında ona sımsıkı sarılamadığım için. Elimi Ferit’in sırtına koyup, “acını paylaşıyorum” diyemediğim için. Acısı olanın sırtına elini koymadan acısı paylaşılmadığı gibi, gidenin ardından helvası kavrulmadan, gidişinin nihayete eremediği gibi. </p>
<p>Marko’ya hiç helva kavrulmadı. En azından ben öyle biliyorum. Uzun uzun karıştırıyorum. Kolumda biriken ağrıyı umursamıyorum.  Tahta kaşıkla tencerenin içinde adeta bir girdap yaratacak kadar helvayı karıştırırken, hayatın geçiciliğini, bitmeyen döngüsünü, tutamadığım yasları ve yasın tek bir duyguya ait olmadığını hatırlıyorum. </p>
<p>Bir çimdik tuz eklenmiş bu helvayı en çok da Marko’yu anarak karıştırıyorum. </p>
<p>Bu helva,</p>
<p>artık benim olmayan tüm yaşanmışlıkların anısına.</p>
<p>Ve en çok da</p>
<p>Marko’nun ruhuna…</p>
<p><em>*Aslı Çelikel ve Kübra Su Yıldırımın eserlerini bir araya getiren ve küratörlüğünü Melis Bektaş’ın üstlendiği <strong>“An Meselesi”</strong> başlıklı sergi, acıyı tekil bir olay olarak değil; bedende kalan, zamanla biçim değiştiren ve farklı yoğunluklara dönüşen bir deneyim olarak ele alıyor. 24 Mayıs 2026’ya kadar offgrid art project’te görülebilecek bu sergi, acıyı ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak görmez; bazı kayıpların paylaşılmadan taşınamayacağını hatırlatır. </em></p>
<p>(KA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Dikkate değer 7 belgesel]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dikkate-deger-7-belgesel-318593</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/dikkate-deger-7-belgesel.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dikkate-deger-7-belgesel-318593</guid><description><![CDATA[Komşuda tertip edilen 28. Selanik Beynelmilel Belgesel Festivali’nden unutulmaması elzem 7 belgesel]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Mahalleli uzun zamandır komşuları olan iki göçmen için teyakkuzdaydı. </p>
<p>Polis iki genç adamı evlerinden alıp emniyet müdürlüğünün minibüsüne bindirdikten hemen sonra bir vatandaş aracın altına yatmış, böylece ani operasyonun devam etmesine mani olmayı başarmıştı. Derken tanıdık olsun olmasın kalabalık arttı, insanlar sosyal medyada birbirlerine haber vererek olay yerine koştu, yüzlerce kişi barışçıl direniş başlattığı gibi amaca ulaşana kadar hazır bulunanlar için hızla yiyecek ve içeçek tezgâhları bile oluşturuldu… </p>
<p>Glasgow’un zaten çok renkli bir mahallesindeki Kenmure sokakta epeyce geniş katılımlı sivil itaatsizliğin daniskası yaşanmaktaydı…</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/zKFSAA_oLbk?si=zdvQ9EwPjkIbLCv2" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Felipe Bustos Serra</strong>’nın eseri olan ödüllü Herkes Kenmure Sokağına (Everybody to Kenmure Street) adlı belgesel dünyanın muhtelif festivallerine uğradığı gibi genel gösterime de giren, enerjisi ziyadesiyle bulaşıcı bir belgesel. Filmin çok katmanlı anlatımında aracın altına yatan kişiyi arada <strong>Emma </strong><strong>Thompson</strong>’ın canlandırması muhakkak ki tesadüf değil çünkü meşhur aktris filmin ayrıca idari prodüktörü. Damarlarındaki İskoç kanının bunda katkısı mı var acaba?</p>
<p>Birleşik Krallık 2026 yapımı 98 dakikalık belgeselin seyirciyi tesir altında bırakacağına kalıbımı basarım!</p>
<h3>Siyah güzeldir</h3>
<p>Irkçı bir rejim olmayı sürdüren ABD’de Afrika kökenliler halen üvey evlat muamelesi gördüklerinden mücadelelerine sabırla devam ediyor. Nitekim “Siyah güzeldir” ifadesinde kesinlikle payı olan aktivist/fotoğrafçı <strong>Kwame Brathwaite</strong>’ın da uzun süre ön plana çıkmamış adı artık gerekli mecralarda saygı görüyor; hayatı bir belgesele bile konu oldu. </p>
<p><em>Siyah güzeldir: Kwame Brathwaite’ın hikâyesi (Black is beautiful: The Kwame Brathwhite story) </em>adlı sürükleyici film, siyahlar toplumsal isyanın en hararetli dönemlerini yaşarken bizi dikkatli bir gözlemcinin vizörüne dahil ediyor. Yalnız siyasi olarak değil, estetik olarak da siyahların doğal gücünü beyazların gözüne sokmuş olan Kwame soydaşlarının güvenini kazanmış olduğundan bizi neredeyse mahrem dünyalarına da dahil ediyor. </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/p1XH1_trqxY?si=7-23N9Ya2XkRu0YB" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Avrupa ve ABD’de muhtelif festivallere katılmış olan 2025 Birleşik Krallık/ABD ortak yapımı 99 dakikalık albenili belgesel bizi Afrika kökenlilerin ABD’de yaşadığı pogromlar, ırksal ayrımcılık , yurttaşlık hakları hareketi hakkında aydınlattığı gibi dönemin popüler sanat ortamı çerçevesinde de bizi layıkıyla tatmin ediyor.  </p>
<h3>İroniyi anlayana!</h3>
<p>Öyle bir varoluş biçimi, öyle bir kültür, öyle bir dil tasavvur edin ki aslında düşündüğünüzün tam tersini söylüyor olsanız da karşınızdaki tam olarak neyi ifade ettiğinizi anlasın. Günümüzde epeyce aşınmış gibi görünse de bir zamanlar İstanbul’lu olmanın gereklerinden biri sayılan ironiyle bezeli bu tip iletişim Etiyopya’da hâlâ revaçta. Geleneksel el yazısının sanatsal değerini koruyor olması da cabası! </p>
<p>Usta sinemacı <strong>Ruth Beckermann</strong> <em>Mum ve altın (Wax &amp; gold)</em> adlı belgeseliyle o coğrafyanın dili gibi muğlak ve girift olan tarihini, sosyal yapısını ve kültürünü tanıtıyor. Dünya prömiyerini Berlinale’de yaptıktan sonra festivallerle yolculuğuna devam etmekte olan 2026 Avustrurya, İtalya ortak yapımı 97 dakikalık belgesel İmparator <strong>Haile Selasasie</strong>’nin hayaletini sanki hayata döndürüyor. Ülkedeki tezatları, sınıfsal eşitsizlikleri, sefaletin içinden hızla yükselmekte olan gökdelenleri gayet diplomatik bir belgesel diliyle teşhir ederken, Avrupalı bir kadın sinemacı olarak ortamdaki varlık biçimini de ziyadesiyle sorguluyor.  </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/wFjvvp9JneQ?si=hIlnBzYtH7Ul7ry2" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Afrika’nın kolonyalist mazisi, Etiyopya deyince tabii ki akla <strong>Mussolini</strong> İtalya’sını getiriyor; gene de Beckermann artık neredeyse kaybolmuş İstanbul Levantenlerini anımsatan, nesillerdir oranın yerlisi centilmen bir İtalyalı işverenin çalışanlarından yana taraf olmasını manidar bir enekdot olarak aktarmayı seçiyor. </p>
<p>Ne de olsa spektrumunu daima geniş tutan, analiz gücü yüksek, bakışı keskin ve ironisi yerinde, gayet tecrübeli bir sinemacı olarak Ruth, bir kez daha ibretlik bir sinema eseriyle arz-ı endam ediyor. Bir zamanlar İstanbul sosyal hayatına ister istemez damgasını vurmuş Hilton gibi, yönetmenimizin filmini çekmek için bir süreliğine yerleştiği Addis Ababa Hilton otelinde vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız!</p>
<h3>Kuir sinema ikonu </h3>
<p>1939 doğumlu feminist <strong>Barbara Hammer</strong> 30’lu yaşlarının başlarında lezbiyen olduğunu açıkladığında sinemada belirli bir tecrübe kazanmış ve yoluna emin adımlarla ilerleyen nevi şahsına münhasır bir sanatçıydı. Kural dışı yaşayanları merceğine alarak 50 yıldan uzun bir süre eserler veren Hammer “lezbiyen sinema” olarak adlandırılan tarzın öncüsü olmuş, prodüktörlük, yazarlık ve görüntü yönetmenliği gibi alanlarda varlık göstererek çok yönlülüğünü ispatlamış bir şahsiyetti. </p>
<p><em>İlelebet</em> <em>Barbara (Barbara forever)</em> adlı belgesel kadın yönetmen <strong>Brydie O’Connor</strong>’ın elinden çıkma şahane bir belgesel. Selanik’te de ödüllendirilen 2026 ABD yapımı 102 dakikalık film bilhassa ABD’de festivallerin gözdesi olarak yoluna emin adımlarla ilerliyor. </p>
<p>“Taktiksel” ve aynı zamanda “dokunsal” olarak betimlenen deneysel sinemasında çıplaklığın ahenkle teşhir edildiğini, cinsiyet rolleri, yaşlanmayla başetme gibi konularla iştigal edildiğini görüyoruz. </p>
<p>Belgeselde arşiv malzemesi, hatıralar, sanatçının üst ses olarak dinlediğimiz konuşmaları dışında Hammer’ın eserlerinden parçalar da bolca yer alıyor. Sanatçının hususi hayatı dışında kadınların o dönemde seslerini nasıl duyurmaya başladıklarını ve görünürlük kazandığını da izliyoruz. Sanatsal incelik ve hassasiyetle çekildiği belli olan belgesel, Hammer’in dünyasına derinlemesine dalmak için birebir.</p>
<p>(Aşağıdaki fragman Byrdie O’Connor imzalı, Barbara Hammer hakkındaki belgeselin öncüsü <em>Love, Barbara</em> adlı kısa filmin fragmanıdır)</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/ilq6lV79cHI?si=UOLIrX9-6gR8KibH" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Sizi adeta bir rüya diyarına sürükleyen belgeselde seksin mahrem sığınaklarından, dokunsal sinemanın teorisine, dinsiz büyümüş olmanın kazandırdıklarından göçmen bir ailenin ferdi olmaya, gayet geniş bir spektrumla karşı karşıyayız. </p>
<p>Berlinale’nin tanıtım metninde seyirciye yönelik olarak ifade edildiği şekilde, kendinize “Dyke” şiirselliğinin dokunmasına müsaade edin! </p>
<h3>Pat deyip geçme</h3>
<p>ABD’den dünyaya dalga dalga yayılmış olan “siyaseten doğruluk” akımı daha pek yaygın değilken cinsel kimlik hususunu hoyratça kurcalayan Pat diye bir karakter ABD televizyonunda çok popüler olmuştu.</p>
<p>Kocaoğlan görünümündeki<strong> </strong><em>Pat</em><em> </em>aynı zamanda iri bir kız çocuğu olma potansiyelini de temsil ettiğinden skeç boyunca bu ikilemin meraklıları tarafından deşifre edilmesine yönelik “seviyeli” bir çaba göze çarpıyordu. 1990’ların pop kültüründe <strong>Julia Sweeney</strong>’nin yazdığı ve canlandırdığı Pat aslında cinsel kimlik hususunda fikrisabit olanları kendi kabalıkları üzerinden zarifçe vuran provokatif bir karaktere dönüşmüştü. Sonradan siyaseten ne kadar doğru olduğu çok tartışıldı, skeçin yontulmamışlığı, kabalığı günümüzde ulaşılan özenli jargonun hassasiyetlerine fazlasıyla aykırı bulundu. Lakin transeksüel sinemacı <strong>Ro Haber</strong> hayatında bir mihenk taşı olduğunu anladığında <em>Pat</em>’i tekrar hayata döndürmeye karar verdi ve <em>Hepimiz Pat’iz (We are Pat)</em> adlı manidar belgeseli çekti. Selanik ve Londra dışında ABD’nin muhtelif festivallerinde gururla boy göstermeye devam eden şirin mi şirin film 2025 ABD yapımı 92 dakikalık, eğlenceli olduğu kadar düşündürücü bir seyirlik. SNL programında boy gösterdikten 35 sene sonra androjen<em> Pat</em> insanda ille de iki cinsiyetten sadece birinin özelliklerini arama kompleksine sahip olanlara tekrar meydan okuyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/OZdcoG3nmVI?si=ro-_VgL8xVfQWnYu" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Gezegen çapında pedofili ağı kurmuş<strong> Epstein</strong> meselesiyle çalkalanmaya devam eden ABD’de çakma bir dincilik <strong>Trump</strong> iktidarının alametifarikası hâline getirilmeye çalışılırken LGBT ve bilhassa transların aleyhindeki propagandalarla tatbik edilen baskı mekanizmaları bitmiyor. Riyakârlıklarını yüzlerine bir kez daha vurmak için <em>Pat</em> belgeseli biçilmiş kaftan; üstelik özgürleşme hareketinin 90’lardan günümüze nasıl adım adım ilerlemiş olduğu hususunda da layıkıyla hafıza jimnastiği yaptırıyor, daha ne!</p>
<h3>Menopoz inkâr edilebilir mi?</h3>
<p>Günümüz medeniyetinin adını bile koymakta asırlarca geciktiği, hayatın gayet mühim bir evresi. Eh, ne de olsa bilhassa Batı tıbbı olarak bildiğimiz bilimsel alan genelde erkeklerin boyunduruğunda olan, insan deyince de akla, mazide bilhassa erkek vücudunun geldiği ayrımcı bir sektör. Halen tam olarak sırlarına vakıf olunamadığından yönetmen <strong>Louise Unmack Kjeldsen</strong> menopozun semtomlarından muzdarip olmaya başlayınca mevzu hakkında beynelmilel bir araştırma yapmaya başlıyor ve bunu <em>Menopoz esrarı (Menopause mystery)</em> adlı belgeselle taçlandırıyor.</p>
<p>2026 Danimarka, Norveç, Almanya ortak yapımı 74 dakikalık film dünya prömiyerini Selanik’te gerçekleştirdikten sonra CPH:DOX’ta da boy gösterdi, Avusturya’da genel gösterime girdi. Filmde Louise beyin faaliyetleri hakkında araştırma yapanlardan, psikiyatriyle iştigal edenlere, gayet geniş bir spektrumda görüşmeler yapıyor. Lakin menopoz sırasında yaşadıklarını birebir aktaran muhtelif memleketlerden kadınlar filmin en can alıcı kahramanları. Bedendeki hormonal dengelerin değişmesiyle akıl sağlığının nasıl tesir altında kaldığından, bilhassa iş hayatının bundan etkilenme ihtimalinden, ayrıca bundan kaynaklanan depresyon ve demans tehlikesinden bahsediliyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/AQchZFeh8sQ?si=zLiuUMlg-tLPk1ky" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Tüm dünyada kadın bedeni nasıl siyasi bir malzemeye dönüştürülüyorsa filmde de menopozun bir şekilde politikaya alet edildiğini görüyoruz. Çok meşhur bir tıp yayını menopozun patolojileştirilmesinin tehlikelerine dikkat çekince kıyamet kopuyor. Menopozun yol açabildiklerinden çok bahsedildiği zaman kadınların iş dünyasındaki şanslarını azaltma ihtimali doğuyor; öbür türlü her bir menopozlu kadın kendi imkânlarıyla baş başa bırakılarak menopozla sessizce mücadele etmek zorunda bırakılıyor…</p>
<h3>Yaşama sevinci diye buna derler</h3>
<p>Assos taraflarından Midilli adasına akın akın geçmekte olan mültecilerin arasında genç <strong>Hazım</strong> ve kucağında taşıdığı arkadaşı <strong>Sait</strong>, filmin başından itibaren aralarındaki güçlü bağla seyirciyi büyülüyor. Suriye’den kaçıp 2015’te Almanya’ya sığınmayı başaran iki kahramanımız, Sait gibi tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşayan, serebral palsiden muzdarip <strong>Marius</strong>’un yardımcıları ve arkadaşları oluyorlar; bu arada yavaş yavaş sürgündeki hayatlarına alışmaya başlıyorlar. Canayakın annesiyle yaşayan Marius yeni arkadaşlarından dolayı o kadar mutlu, o kadar heyecanlı, o kadar neşeli biri hâline geliyor ki perdeden taşan enerjisi seyircilere bir nimet gibi yansıyor; üçünün arasındaki uyum ve samimiyet de görülmeye değer.</p>
<p>Lakin mültecilik hayatı ve sıla özlemi, bilhassa sorumluluk sahibi Hazım’ın üzerine bir karabasan gibi çökünce o ilk yıllardaki yakınlık, sıcaklık, adanmışlık yavaş yavaş kayboluyor. Savaş travmalarının altında ezilen güçlü Hazım akıl sağlığını korumak için tıbbi destek almak zorunda bile kalıyor. 2026 İsveç, Almanya, Katar ortak yapımı 88 dakikalık <em>Yaşama arzusu (Lust for life)</em> belgeseli insanı derinden sarsan bir yapıya sahip.</p>
<p><strong>Viktor Nordenskiöld</strong>’ün yönettiği ibretlik film zor şartlarda hayata tutunmanın manasını layıkıyla aktarıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/lRZWTjEpuzc?si=DI-MVYTogy-z_-5J" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>IŞİD’in boyunduruğunda kalmış Deyrizor’daki ebeveyniyle doğru dürüst bağlantı kuramayan, lakin acısını içine atan, yaşından ve boyundan beklenmeyen yücelikte davranışlar sergileyip herkesin güvenini kazanan Hazım, Almanya’da on sene içinde resmen yaşlanıyor; lakin seyircinin büyük hayranlığını da ziyadesiyle hak ediyor.</p>
<p>Diğer yandan Sait ve Marius tüm zorluklara ve sağlık problemlerine rağmen hayata tutunmaya devam ediyor, eski günlerini özleseler de içlerinden fışkıran neşe ve yaşama arzusuyla seyirciye adeta hayat dersi veriyorlar.</p>
<p>(MT/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Masaya oturmadan yenilmek: Makamın özneyle eşanlı erimesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/masaya-oturmadan-yenilmek-makamin-ozneyle-esanli-erimesi-318588</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/masaya-oturmadan-yenilmek-makamin-ozneyle-esanli-erimesi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/masaya-oturmadan-yenilmek-makamin-ozneyle-esanli-erimesi-318588</guid><description><![CDATA[Makam yalnızca bir yetki alanı değil; aynı zamanda yükümlülüklerden örülüdür. Kişinin makamda kendisinden beklenenleri, ki bunlar etik, sosyal, hukuki sorumluluğudur, yerine getirmediğinde, en başta etik bir sorunun kaynağı olur.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ingmar Bergman’ın <em>Yedinci Mühür</em> filminde şövalye Antonius Block, kumsalda Ölüm ile karşılaştığında kaçmayı değil, satranç tahtasını kurmayı seçer. Bu yalnızca bir zaman kazanma çabası değil; insanın mutlak bir güç karşısında 'özne' olarak kalabildiği son sığınak.</p>
<p>Bugünün kurumlarında, makamların ağırlığı altında ezilen, “başkasının ceketi”yle o koltuklarda oturan, iradesini emir-komuta zincirine kurban eden figürler için bu sahne sarsıcı. Zira Block, Ölüm’le oynarken iradesini ortaya koyar; bugünün “silinmiş yüzlü” öznecikleri ise masaya oturmadan yenilgiyi, yani hiçleşmeyi seçmişler. Bu sahne, özne olmak ile olmaktan vazgeçmek arasındaki eşiğin temsilidir.</p>
<p>Bu nedenle “iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” sözü, yalnızca bir ahlak ilkesi olarak değil, eleştirinin yönünü tayin eden bir düşünme biçimi. Zira sıkça kurumsal eleştiriler yapılır; bunun adresi de hiç kuşkusuz iktidarlardır. Çünkü devletlerin kurumsal güçlerinin başında, o güzel deyimle, direksiyonda yürütme vardır. Fakat demokrasinin zayıflamasıyla yasama-yürütme-yargı arasındaki denge mekanizması aşınır; yasama ile yargı, yürütmenin güdümüne girerek mekanizma işlememeye başlar. Kurumlardaki kişiler de yürütmenin açık ya da örtük biçimde ilan ettiği politikaları, yer yer durumdan vazife çıkararak uygular.</p>
<p>Burada <a href="https://bianet.org/yazi/iliski-uzerine-281541" target="_blank" rel="noopener">ilişki</a> belirleyici hale gelir: Çünkü ilişki yalnızca kişiler arasında kurulur, bağlamın ta kendisidir. Bağlam yoksa özne de yoktur. Özne yoksa sorumluluk bulanıklaşır. Eleştiri de bu bulanıklıkta, çoğu zaman kendini temize çeken, yürek soğurtan, bireyin özneleşmesinin oksijeni haline gelir.</p>
<p>Ortamı sis bulutu kapladığında, kurdun dumanlı havaları sevmesi misali, herkes kendini hayatta kalma moduna alır, konformist (uymacı) bir tutum takınır. En büyük cellatlar bu tür iklimlerde doğar. Cellatlar, yaptıklarından ya da parçası olduğu “suç”larla yüzleşme zamanı geldiğinde, kuşkusuz, “Ben emir kuluyum, bana deneni yaptım; başka ne yapabilirdim ki, ben kimim ki?” diye ağlamaya, nedamet getirmeye çalışır. Çalışır ama artık satranç tahtası kurulmaz. Tarih, kalemi çoktan kırmıştır. Arendt’in deyişiyle “kötülüğün sıradanlığı”nı bu iklim yaratır, cellatların tutumu da hayata geçirir. Cellatlar, oyuna hiç oturmayanlardan çıkar.</p>
<h3>Makamların erimesi</h3>
<p>Kelimelerin hafızası, kimi zaman kavramların kaderini fısıldar. Arapça ḳwm (kıyam) kökünden türeyen makam, kelime anlamıyla "ayak üstü durulan yer" demek. Yani makam, bir "duruş" yeridir. Benzer şekilde, Batı dillerindeki statü kavramı da Latince stare (ayakta durmak) köküne dayanır, heykel (statue) ile aynı kaynaktan beslenir. Öte yandan mevki, vuku (oluş) kökünden gelir; bir "oluş" yeridir. Bu etimolojik köken bize şunu söyler: Mevki için bir oluş, makam için bir duruş gerekir. Duruşu ve oluşu olmayan birinin işgal ettiği yer makam değil, yalnızca hacimdir. Kişi orada hakkını vererek "bulunmuyor", işgal ediyordur. İşgal, hiç kuşkusuz meşru değildir. Meşruiyetsizlik insanı manen zehirler. O nedenle işgalciler, tez zamanda Hayat tarafından kusulur. </p>
<p>Hayatta satranç tahtasının yerinde kurumsal yapılar vardır. Oyun, burada, bireysel tercihler değil, makamın o "duruş" ve "oluş" gerektiren işleyişinde kuruludur. Devlet, kurumların bileşkesidir. Bu kurumlar belli ilkelerin üzerinde yükselen, yasalara dayanan mevzuatlara bağlıdır; yani nasıl işletilecekleri normlarla belirlenmiştir. Kurumlar, yasalardan çok onların hayata geçmesiyle oluşan içtihatlarla işler; buna gelenek de diyebiliriz. Çünkü yasalar, hayatın deneyiminden ya da eleğinden süzüldükçe rafine hale gelir. </p>
<p>Kurumların işleyişi yalnızca normlarla değil, o normları hayata geçiren kişilerle belirlenir. Totaliter, nepotik, halkın iradesinin gasp edildiği rejimlerde liyakat askıya alınır. Bu ideolojik tutum, “benden olanı ihya eder, benden olmayanı hain ilan ederim” anlayışıyla; yasalarla, anayasa ile ve kuşkusuz ülkenin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan temel ve koruyucu haklar kişilerin elinden alınır, haklara erişim engellenir. Oysa haklar manzume şeklindedir; içlerinden biri kullandırılmazsa, denklem x-1 şeklinde işlemez. Ne denli despotik olursa olsun, irade gerçektir. </p>
<p>Şimdi alegorik bir anlatımla düşünelim: Bir makamdayım. Kuşkusuz makamın dışında da personalarım vardır. Kişi, içinde bulunduğu bağlama göre farklı öznellikler taşır. Ama burada makamı, yani yetki sahibi olan yüzü referans alarak düşünelim. Makam benimle canlanıyorsa, ben de benden bekleneni yapmıyorsam, makam zamanla eriyip yok olur. Makamla birlikte beliren bağlamsal özneliğim de silinir. Makamın parçası olduğu yapı da ortadan kalkar. Bunlar, eşanlı gerçekleşir. Burada makamla birlikte bağlam da ortadan kalkar. Geriye kalan boşluğu ya da hacmi kavramsızlık olarak adlandırabiliriz. Yani liyakate göre işlemeyen nepotik rejimler, dışarıdan gelen saldıranlardan çok kendi kendilerini bitirirler. Kuşkusuz büyük doğal felaketler ya da işgaller bu tartışmanın dışındadır. Bağlamdaki özne için neden sorusu özgürleşmenin kapısını <a href="https://bianet.org/yazi/ozgurlugun-muzigi-elestirinin-akli-cesaretin-kalbi-neden-308133" target="_blank" rel="noopener">aralayabilir</a>. Çünkü bu soru ortadan kalktığında, eylem ile özne arasındaki bağ çözülür. Bağ çözülünce sorumluluk askıya alınır. Sorumluluk askıya alındığındaysa erime görünmezleşir.</p>
<h3>Özsaygının aşınması</h3>
<p>Erime, eşanlı, kişinin personalarını taşıyan iskeletinde de gerçekleşir. İnsan, bir özne olarak kişiliği olan iradi bir varlıktır. Makama göreli bir yolculuğun ardından gelmiştir. Bir insanın belli bir beceri seti ile yetişmesi, içine doğduğu toplumun ortak emeğidir. Yetişip makama gelmesi onlarca yıl alır. </p>
<p>Makam yalnızca bir yetki alanı değil; aynı zamanda yükümlülüklerden örülüdür. Kişinin makamda kendisinden beklenenleri, ki bunlar etik, sosyal, hukuki sorumluluğudur, yerine getirmediğinde, en başta etik bir sorunun kaynağı olur. Bu, onurunu zedeler, özsaygısını aşındırır. Kısacası kişi kendine zarar verir. Bunların neticesinde özneliği aşınır; geriye “silinmiş bir yüz” kalır. Yani kimliksizleşir. Bağlamın yüklediği sorumluluğunu yerine getirmeyen kişi, oluşan sorunların doğrudan müsebbibidir.</p>
<p>Bu süreçte kişinin kendine karşı sorumluluk alabilme kapasitesi olan özsaygı, aşınarak koruyuculuğunu kaybeder. Özsaygının zedelenmesi, bağlamın çözülmesine eşlik eden bir diğer sorundur. </p>
<p>Sorumluluk, Latince yanıt vermek anlamındaki responsare fiilinden gelir; -ability ise o yanıtı verebilme gücünü ifade eder. Yanıt ile güç bir araya geldiğinde sorumluluk ortaya çıkar. Sorumluluk, kişiyi de bağlamı da, makamı da, makamın bağlı olduğu kurumsal yapıyı da korur. Kişinin içinde bulunduğu ilişkileri de toplumu da korur. Anominin ortaya çıkmasını engeller. </p>
<h3>Sorumluluğun askıya alınmasıyla bürünülen cellatlık </h3>
<p>Bağlamdaki öznenin sorumluluk almaması sonucu ortaya çıkan çözülme, yalnızca bireysel bir zafiyet olarak kalmaz; tarihsel bir soruna dönüşür. Kurumların hiç kuşkusuz bilinci de vicdanı da yoktur. O nedenle olası ihtilaflarda kişiler yargılanır. Ülkeler tazminat öderler. Bunun maddi tarih bilincimizdeki en yakın örneklerinden biri Nürnberg Mahkemeleri’dir.</p>
<p>Eichmann gibi pek çok tutuklu, mahkemede “Ben, emirleri uyguladım” der. Oysa burada mesele, bu denli harici bir baskı ya da emir değildir; bir tür “durumdan vazife çıkarmak” ile ilişkili. Mesele, yalnızca itaat değil, cellatlaşmaya giden itaatkarlığın nasıl mümkün hale geldiğidir.</p>
<p>Kişi kendini bağlamın dışında konumlandırdıkça, yaptığı eylemle olan ilişkisine mesafelenir. Bu mesafeden doğan kopuş, sorumluluğun askıya alınması anlamına gelir. Sorumluluk askıya alındığında ise, eylem ile özne arasındaki bağ çözülür çünkü “neden” sorusu sorulmadığında, eylem doğal kabul edilir. Doğal kabul edilen eylem sorgulanmaz. Sorgulanmayan eylem ise, giderek görünmez hale gelir. Bu görünmezlik, kişinin kendi eylemine yabancılaşmasını beraberinde getirir.</p>
<p>Türkçede “başkasının ceketi ile damat olmak” adlı, oldukça sert denebilecek bir deyim vardır. “Parayı veren düdüğü çalar” atasözü de bunu imler. Kişi reel olarak liyakat sahibi değilse, makamın getirdiği sorumluluğa yanıt veremez çünkü güçten yoksundur. Bu noktada kişi, artık eylemin faili değil, taşıyıcısıdır. Cellatlığın nedeni paradoksal görünse de güçsüzlüktür: tanıklığın doğurduğu yanıtı verme gücünden yoksunluk.</p>
<h3>Bilincin eşiği</h3>
<p>Ancak bugün bu irade yitimi, yalnızca klasik bir emir-komuta meselesi ya da harici bir baskı değildir. Ölüm’le satranç oynayan Şövalye’nin veya vicdanıyla baş başa kalan o dört arkadaşın trajedisi, bugün yerini daha sinsi bir “yutulma” haline bırakmıştır. Post-human tartışmalarının göbeğinde, insanın bilgisayar ile hibritlenmeye çalışıldığı bu iklimde, irade artık otoriteye değil; teknolojik ya da ideolojik bir algoritmaya devredilmektedir.</p>
<p>İnsan, 'durumdan vazife çıkarırken' aslında kendi karar verme yetisini sisteme delege eder; bu nedenle hibritleşme teknolojik bir protez değil, “yanıt verme gücü”nün (respons-ability) kodlar ile rasyonalize edilmiş politikalara bırakılmasıdır. Bu noktada özne, iradesi sistem tarafından yutulmuş birer “nesne”ye, yani ismi var cismi yok bir hayalete dönüşür. Eğer gittikçe nesneleşiyorsak, bunu konforlu bir hayatta kalma modu için yapıyorsak; artık ne Bergman’ın kumsalındaki o soylu kavgadan ne de insanın kültürel varlık olmasından söz edebiliriz.</p>
<p>Burada sorun, kurumsal, etik ya da hukuksal niteliğini aşarak insanın ne olduğuna dair bir sorgulamayla baş başa bırakır bizi. Hayatta anlam denen bir fenomen vardır. “Hayat, mana üzerine kuruludur” sözü bunun ifadesidir. Tevrat’taki “önce söz vardı” ayeti de.</p>
<p>Bu tartışma, insanın ontolojik anlamda ne olduğuna dair o radikal soruyu yeniden sordurur: İnsanı insan yapan nedir? </p>
<p>Bugün, post-human ya da insan-sonrasının tartışıldığı bir iklimde bu soruya nasıl yanıt vereceğiz?</p>
<p>İnsanın bilgisayarın arayüzüne dönüştürülmeye çalışıldığı bir dönemde, insanın ne olduğunu sormak hâlâ radikal bir sorudur. Ne denli tanık olursa olsun, önündeki sahnelerde olup bitenleri bir bilgisayar oyunu ya da bir Hollywood filmi sansa da, bunun böyle olmadığının, henüz bilincindedir.</p>
<p>İnsan anlam arar, ona anlamın kapılarını neden sorusu açar. Nedensiz yaşanmaz. Çünkü “neden” sorusu ortadan kalktığında, anlam da askıya alınır. Anlam askıya alındığında ise insan, kendi eylemiyle olan bağını yitirir. Bir tür yağsız tereyağına dönüştükçe, insandan hâlâ söz etmek olanaklı mıdır? Eğer gittikçe nesneleşiliyorsa ve bu da fayda ya da bir tür fayda olan haz için yapılıyorsa, bu faydayı ya da hazzı taşıyacak, yaşayacak özne kim olur?</p>
<h3>İğnenin adresi</h3>
<p>Antonius Block, kumsalda Ölüm’e karşı taşlarını hareket ettirirken aslında kendi yüzünün hatlarını belirginleştiriyordu. O masadaki her hamle, yaklaşan sondan kaçmak değil, o son gelene dek 'özne' kalabilme iradesiydi. Bugün 'başkasının ceketiyle' o koltuklara yerleşenler, ceketin şıklığına bakarken içindeki bedenin bir hayalete dönüştüğünü fark etmiyorlar. İradeyi emir-komuta zincirine, etik sorumluluğu ise “koşullar”a devretmek, hayatta kalma stratejisinden çok kendi varlığına dair ontolojik bir intihar.</p>
<p>Aynaya baktığımızda gördüğümüz o silikleşen çehre, başkasının zulmü değil, kendi sessizliğimizin, vazgeçişlerimizin eseridir. Eğer eleştiri bedel ödetmiyor, konfor alanını sarsmıyorsa, en önemlisi eyleme dönüşmüyorsa yalnızca rüzgârda savrulan boş bir <a href="https://bianet.org/yazi/biliyorum-oyleyse-etkisizim-uzmanligin-iktidari-ve-elestirinin-tuketimi-317437" target="_blank" rel="noopener">kelamdır</a>. İğneyi kendimize batırdığımızda hissettiğimiz o sızı, hâlâ <em>insan</em> kalan, hâlâ bir <em>yüzü</em> olan eti, kemiği, ruhu olan varlığımızdır. Şimdi sormak gerekir: Masadaki son hamleyi yapacak irademiz var mı? Yoksa yalnızca Ölüm’ü ya da tarihin süpürmesini bekleyen birer toz zerresi olarak mı o makamlarda duruyoruz? Bağlamın sorumluluğuna yanıt veremeyenlerin geriye bırakacağı tek şey, hiçbir yere yazılmamış, silinmiş bir yüz olabilir.</p>
<p>(MVB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir terennümün serencamı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-terennumun-serencami-318578</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/bir-terennumun-serencami.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-terennumun-serencami-318578</guid><description><![CDATA[Dinî musiki, yalnızca bir ibadet biçimi değil. Aynı zamanda bir hafıza taşıyıcısıdır. Kültürler, çoğu zaman yazıdan önce sesle var olur. Bir ilahi, bir şiir, belki de noquşo gibi bir ağıt; hepsi bir toplumun geçmişini bugüne taşıyan görünmez köprülerdir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Tarih her zaman mürekkeple yazılmaz. Bazen bir nefesin ucunda titrer, bazen bir nağmenin kıvrımında saklanır, bazen de bir kalbin derinliklerinden yükselip zamana karışan bir ses oluverir. O ses ki, ne tamamen kaybolmuş ne de bütünüyle unutulmuş, yalnızca beklemiş… Doğru zamanı, doğru elleri, doğru kulağı beklemiştir... Günün birinde bir yazma eserin sararmış sayfaları arasında yeniden uyanana dek. </p>
<p>İşte bugün elimizde böylesi bir eser var. Yüz elli yıllık bir gaybubetten sonra elimize ulaşan bir eser ki tam da böyle bir uyanışın hikâyesi. Bu yalnızca bir yazma eserin neşri de değil. Bir sesin, bir hafızanın, bir medeniyetin yeniden dirilişidir de...</p>
<p>Rivayet edilir ki, uzak bir zamanın derinliklerinde, Sasani saraylarının gölgeli taş avlularında yankılanan ezgilerin ardında iki usta müzisyen vardı. Biri Süryani Nakisa’ydı, diğeri Kürt Azadvar. Bu iki sanatkâr, o süslü duvarların gölgeliklerine enstrümanlarını konuştururken yalnızca bir melodi icra etmiyor; farkında olmadan zamanı aşacak ortak bir sesin ilk nüvelerini de oluşturuyorlardı. Parmaklarının dokunduğu teller, nefeslerinin üflediği nağmeler, yalnızca o anın değil, gelecek yüzyılların da dilini kuruyordu. İşte o gün orada doğan ezgiler, bir sarayın duvarlarına sığmayacak kadar genişlemişti. Zamanla saraydan çıkıp halkın diline karıştı, yolları aştı, şehirleri dolaştı. Kūyi, kōrpen, gusān, hunyâger sonra da dengbej olup gezgin müzik geleneğine dönüştü. Gülbang denildi belki bazılarının adına bazılarına duvaz… Bir gün bir kilisede yankılandı, bir başka gün bir dergâhta nefes buldu. Adı değişti, biçimi değişti ama özü değişmedi. Bir yerde <em>tlitoyo</em> dendi ona, başka bir yerde segâh; bir başka coğrafyada <em>hmişoyo </em>oldu, öte tarafta <em>çargâh</em>. İsimler çoğaldı, diller ayrıştı ama o ses hep aynı kaldı. Çünkü o ses, insanın Tanrı’ya yönelen en kadim çağrısıydı… Ve sonra bambaşka bir yer de <em>terennüm</em> denildi adına.</p>
<p>Terennüm… Belki de bu çağrının en güzel adıydı. Terennüm etmek, yalnızca bir sözü dile getirmek değildi. O sözü yeniden doğurmaktı. Ona ruh katmak, onu duyguyla yoğurmak, inançla beslemek ve nihayetinde bir ses hâline getirerek göğe doğru salmaktı. Bu yüzden terennüm, bir icra değildi, ruhsal bir tecrübeydi. Bir sanat değil mistik bir hâl ve bir yönelişti... Tasavvuf meclislerinde yükselen ilahilerle, kilise korolarında yankılanan dualar arasında görünmez bir köprü vardı hep. Bu köprü, kelimelerle değil titreşimlerle, seslerle, nağmelerle kurulmuştu. İnsan, hangi dilde dua ederse etsin, hangi makamda yakarırsa yakarsın, aslında aynı dergâha yöneliyordu. Ve terennüm bu ortak yönelişin, bu müşterek hafızanın en sâfî ifadesiydi.</p>
<p>İşte tam da bu ilahi sesin ortasındayken bir isim ve o ismin ilahi gayreti düştü önümüze: Mela Birhanê Tarinî’nin neşrettiği Kürtçe Terennümler…</p>
<p>Tarinî’nin bu çalışması, yalnızca akademik bir gayret olarak görülemezdi. Bir arayışın, bir iz sürmenin, bir sesi yeniden hayata döndürme çabasının hikâyesiydi aslında. Klasik Kürt edebiyatından, Kürt tarihine, bu kültürün kadim tıbbından mutfak kültürüne kadar farklı alanlarda kalem oynatmış bir araştırmacının, bu kez sesin peşine düşmesi tesadüf değildi tabi. Dedik ya bazı metinler okunmaz; dinlenirdi. Bazı kitaplar da anlaşılmaktan ziyade hisse dayanırdı.  </p>
<p><em>“Terennumên Kurdî, Îlahiyên Dêran ji Bêndera Mesihiyan”</em> işte tam da böyle bir eser.</p>
<p>Arap harfleriyle Kürtçe yazılmış bu kilise ilahileri, yaklaşık yüz elli yıl boyunca zamanın kıvrımları arasında kaybolmuş bir yazmanın yeniden gün yüzüne çıkmasıyla oluşmuş. Hikâyesi, en az içeriği kadar derin. Mardin’in Süryani Qılıt köyünde doğan bu metin, bir yolcu gibi şehir şehir dolaşmış, Beyrut’un çok sesli sokaklarına uğramış, Şam’ın kadim havasını solumuş, Kamışlo’nun sınırlarında yankılanmış ve nihayetinde yeniden ait olduğu toprağa dönmüş. Bu yolculuk, yalnızca fiziksel bir hareket değil. Bir kültürün, bir dilin, bir inancın dolaşımıdır. Şehirden şehre taşınmış yazmalar saklanmış, unutulmuş ve yeniden bulunmuştur. Ve her gittiği yerde bir iz bırakmış, her geçtiği coğrafyaya bir renk katmıştır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-14.png" alt="">
<figcaption>Terenumên Kurdî - Îlahiyên Dêran Bêndera Mesîhiyan / Mela Birhanê Tarini (Sayfa 176)</figcaption>
</figure>
<p>Tarinî’nin çalışması, bu dağılmış izleri yeniden bir araya getirir. Titiz bir edisyon kritik çalışmasıyla metni sadece okunabilir hâle getirmekle kalmamış Tarinî, aynı zamanda onun ruhunu da görünür kılmıştır. Çünkü bir yazmayı yayımlamak, yalnızca harfleri dizmek değildir. O harflerin arkasındaki zamanı, sesi, hissi de bugüne taşımak anlamına gelir. Bu eser ilk bakışta bir ilahiler mecmuası gibi görünebilir. Fakat biraz dikkatle bakıldığında, onun çok daha derin bir anlam taşıdığı anlaşılır. Eser, dinler tarihinin kesişim noktasında duruyor gibi. Süryani-Hıristiyan geleneğinin dualarını Kürtçe bir terennümle sunar harfler ise Arapça... Dolaysıyla eser diller ile inançlar arasındaki ilişkinin ne kadar geçirgen olduğunu da açıkça gösterir.</p>
<p>İlahilerde İsa Mesih’e yönelen yakarışlar, Tanrı’ya duyulan aşkın en saf ifadesi olarak karşımıza çıkar. Bu yakarışlar, sadece teolojik nağmelerden ibaret değil; aynı zamanda estetik bir deneyim. Makamlar o teolojik cümlelere bir beden giydirir, sesler onlara ruh kazandırır. Özellikle Beyrut gibi çok dilli ve çok kültürlü bir merkezde Kürtçe yazılmış bu ilahilere kilise makamlarının verilmiş olması, esere ayrı bir derinlik katmış. Bu noktada şu gerçeği görmek gerekir: Dinî musiki, yalnızca bir ibadet biçimi değil. Aynı zamanda bir hafıza taşıyıcısıdır. Kültürler, çoğu zaman yazıdan önce sesle var olur. Bir ilahi, bir şiir, belki de noquşo gibi bir ağıt; hepsi bir toplumun geçmişini bugüne taşıyan görünmez köprülerdir. Süryani ve İslamî müzik gelenekleri arasındaki benzerlikler de bu bağlamda dikkat çekicidir. Makam yapılarındaki paralellikler, icra biçimlerindeki yakınlar, aslında ortak bir kültürel havzanın izlerini taşır. Bu benzerlikler, farklı inançların birbirinden tamamen kopuk olmadığını, aksine, tarih boyunca birbirini besleyen, dönüştüren ve zenginleştiren yapılar olduğunu gösterir.</p>
<p>Bir diyanet görevlisi olan Tarinî’nin sözünü ettiğimiz çalışması, bize din adamlarının yalnızca dini kuralların muhafızı olmadığını da hatırlatır. Onlar aynı zamanda kültürün, estetiğin ve hafızanın da taşıyıcılarıdır tıpkı Cizîrli Melalar gibi… </p>
<p>Eser, Süryani-Kürt ortak mirasının nadide bir örneği olarak karşımızda duruyor. Farklı dillerin, farklı inançların ve farklı coğrafyaların kesiştiği bir noktada… Bir bakıma eser, ayrılıkların değil; birleşmelerin tarihini anlatıyor. Farklılıkların değil; ortaklıkların sesidir, “biz ayrıştırmaya değil birleştirmeye geldik” diyen Mevlana gibi… </p>
<p>Ve belki de bu yüzden bu kadar etkileyici.</p>
<p>Çünkü bu kitap, sadece geçmişi anlatmaz. Aynı zamanda bugüne dair de bir şeyler söyler. İnsanlara, kültürlerin aslında birbirine ne kadar yakın olduğunu hatırlatır. Bir ezginin sınır tanımadığını, bir sesin duvarlara sığmadığını gösterir.</p>
<p>Terennüm etmek… Belki de en yalın hâliyle aşkı dile getirmek. Ama bu aşk, sıradan bir sözle ifade edilmez. O, bir makamın içinde şekillenir, bir sesin içinde yükselir ve nihayetinde bir duaya dönüşür.</p>
<p>İşte bu kitap, o duanın izini sürüyor.</p>
<p>Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor yenide: O ilk ezgiyi söyleyen Süryani Nakisa ile Kürt Azadvar, seslerinin bir gün böyle bir külliyata dönüşeceğini biliyor muydu?</p>
<p>Belki bilmiyorlardı.</p>
<p>Ama tarih biliyordu.</p>
<p>Zaman biliyordu.</p>
<p>Ve şimdi biz de biliyoruz.</p>
<p>Çünkü o ses, hâlâ burada. Bir yazmanın satırlarında, bir ilahinin melodisinde, Mela bir araştırmacının emeğinde…Ve en önemlisi, bu toprakların hafızasında yaşamaya devam ediyor.</p>
<p>Bu yüzden eser, yalnızca bir kitap değil.</p>
<p>Bu, bir terennümün serencamı…</p>
<p>(VB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kimse bakmazken siz neler yapıyorsunuz?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kimse-bakmazken-siz-neler-yapiyorsunuz-318565</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/kimse-bakmazken-siz-neler-yapiyorsunuz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kimse-bakmazken-siz-neler-yapiyorsunuz-318565</guid><description><![CDATA[Bizimle yaşayan duygular, biz onları görmesek de orada dururlar. Onları anlamak, onları görmek kendi iç dünyamıza inmenin bir yolu. “Geçer” diyerek üstünü kapattığımız duygular hiçbir yere gitmiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>“Keyif, yeni keşfettiği heyecanlı bir kitabı koşa koşa arkadaşına gösterir.” </strong></em></p>
<p>Ben de çok sevdiğim kitapları herkes okusun istiyorum; özellikle de çocuk kitaplarını. “Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar?” da bu kitaplardan biri.</p>
<p>Dostluk, şefkat, öfke, neşe, özlem, sevgi… Hepsi içimizde, hepsi bizimle yaşıyor. Kitap, hayat boyu bize eşlik eden duygulara bakmak için bir kapı aralıyor. Kitabın sayfalarını çevirdikçe iç dünyana da konuk oluyorsun. Öyle ki o kapıdan içeri girdiğimizde kendimize daha farklı bakmaya başlıyoruz; çünkü bildiğimiz ama duymadığımız sesleri duyuyoruz.  </p>
<p><strong>“Dostluk tökezleyip düşenin yanında olur; keyif, yeni keşfettiği heyecanlı bir kitabı koşa koşa arkadaşına gösterir; neşe, trambolinde zıplar; şükran, sıcak tutar.”</strong></p>
<p>Kitabın her cümlesi böyle manidar, düşündürücü ve dönüştürücü. Büyüdükçe unuttuğumuz duygulara bakmayı hatırlatıyor ama onları değiştirmeye çalışmıyor, sadece onları izlememize olanak sunuyor.</p>
<p><strong>“Hayal gücü, pek kimsenin gezmediği patikalarda gezer.” </strong></p>
<p>Tina Oziewicz’in muazzam bir hayal gücüyle yazdığı bu eser, Aleksandra Zajac’ın çizimleriyle birleşince daha güzel bir hayal dünyasına dönüşüyor. Çizimler de en az metin kadar güçlü, yaratıcı ve eğlenceli. Soyut duyguların bizimle yaşayan canlılar gibi gösterilmesi takdire şayan. Yazar ve çizerin birbirini tamamlayan bu uyumu kitabın her sayfasında hissediliyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-13.png" alt="">
<figcaption>Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar? - <span style="font-size: 16px;">Tina Oziewicz, Aleksandra Zajac (Çeviren Edip Sönmez) (Sayfa 68) (Yaş 3-6)</span></figcaption>
</figure>
<p>Bizimle yaşayan duygular, biz onları görmesek de orada dururlar. Onları anlamak, onları görmek kendi iç dünyamıza inmenin bir yolu. “Geçer” diyerek üstünü kapattığımız duygular hiçbir yere gitmiyor. Sessizce içimizde yaşamaya devam ediyorlar, ta ki onları fark edene kadar. Bazen bir iç sıkıntısı, bazen bir hüzünle seslenirler bize. Onlara bakmayı öğrendiğimizde bize ne anlattıklarını anlamaya başlarız.</p>
<p><strong>“Şefkat, salyangozların kaldırımdan geçmesine yardım eder.”</strong></p>
<p>Belki de şu an en çok ihtiyacımız olan şey, biraz durup içimize bakmak ve şefkati öncelikle kendimize göstermek.</p>
<p>Hayatın kargaşasından uzaklaşıp kısa bir mola vermek.  Kendimizi dinlemek…</p>
<p>Bazen kendi içimize varmanın en kısa yolu bir çocuk kitabı olabiliyor. “Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar” da bu yolun güzel duraklardan biri.</p>
<p>Her daim eşlikçiniz çocuk kitapları olsun.</p>
<p>(GE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Çatışmasızlık mı, birlikte yaşam mı? Türkiye’nin gerçek tercihi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/catismasizlik-mi-birlikte-yasam-mi-turkiyenin-gercek-tercihi-318574</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/catismasizlik-mi-birlikte-yasam-mi-turkiyenin-gercek-tercihi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/catismasizlik-mi-birlikte-yasam-mi-turkiyenin-gercek-tercihi-318574</guid><description><![CDATA[Birlikte yaşam, ertelenebilecek bir tercih değil; geciktirildikçe bedeli ağırlaşan tarihsel bir zorunluluk. Bugün sorulması gereken temel soru hâlâ yerinde durmakta: Türkiye, çatışmasızlığı mı yönetmek istiyor, yoksa gerçekten birlikte yaşamayı mı kurmak istiyor?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye bugün tarihsel bir kavşakta duruyor. Artık yalnızca silahların susmasını beklemek, çatışmasızlığı yönetmek yeterli değil. Asıl mesele, birlikte yaşamı kurmak; farklı kimliklerin, dillerin ve kültürlerin eşitlik temelinde tanındığı bir toplumsal düzeni inşa etmek. Çünkü birlikte yaşam, ertelenebilecek bir ideal değil; geciktirildikçe toplumsal fay hatlarını derinleştiren, maliyeti giderek artan bir zorunluluk.</p>
<p>Newroz meydanları bu kavşağın en berrak fotoğrafını sundu. Ortaya çıkan tablo, meselenin bir güvenlik sorunu olmadığını; devlet aklının hâlâ neyi “tehdit”, neyi “meşru” gördüğüyle ilgili olduğunu açık biçimde gösterdi. Renkler, semboller, şarkılar ve Abdullah Öcalan etrafındaki görünürlük tartışmaları, daha derin bir sorunu açığa çıkardı: Devlet, Kürtlerin varlığını değil, Kürtlerin kendisi olarak var olma biçimini tanımakta zorlanıyor.</p>
<p>Bu nedenle ertesi gün gelen operasyonlar bir “güvenlik refleksi” değil, süreklilik arz eden bir siyasal pozisyonun yansıması. Aynı şekilde Van Newroz’unda protokol girişinde Tuncer Bakırhan’a yönelen üst arama girişimi de münferit bir uygulama olarak görülemez. Bu an, temsilin, eşitliğin ve siyasal meşruiyetin sınırlarının nerede çizildiğini gösteren sembolik bir eşik. Barış, tam da bu tür kırılma anlarında test edilir.</p>
<p>1 Ekim 2024 ile 21 Mart 2026 arasında geçen süreç, bu testin sonucunu açık biçimde ortaya koyuyor: Devlet çatışmasızlığı yönetebilmiş, ancak birlikte yaşamı kuracak tek bir yapısal adım atmadı. Bu ayrım hayati önem taşıyor. Çünkü çatışmasızlık, güvenlik bürokrasisinin sürdürebileceği geçici bir durum; birlikte yaşam ise ancak siyasal irade, hukuki güvence ve toplumsal rıza ile inşa edilebilir. Türkiye’de eksik olan tam da bu kurucu irade.</p>
<p>Bu eksiklik en çıplak hâliyle cezaevlerinde görünür olmakta. Ağır hasta mahpus Mehmet Edip Taşar’ın, Adli Tıp raporlarına rağmen yaşamını yitirmesi bir idari aksaklık değil; hukuk ile siyaset arasındaki mesafenin bilinçli biçimde korunmasının sonucu. Devlet, yaşam hakkı gibi en temel alanda dahi eşit ve öngörülebilir bir normatif zemin kuramıyorsa, barışın toplumsallaşmasını beklemek gerçekçi değil.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin fiilen hangi modeli benimsediğini ortaya koyuyor: Sessizliğin yönetildiği, ancak farklılıkların tanınmadığı bir “negatif barış.” Oysa bölgesel gerçeklik ve uluslararası deneyimler, bu modelin sürdürülebilir olmadığını defalarca gösterdi. İran’dan Suriye’ye, Irak’tan Lübnan’a uzanan hat, birlikte yaşamın kurumsallaştırılamadığı her yerde krizin kalıcılaştığını ortaya koyuyor.</p>
<p>Buna karşılık Kuzey İrlanda süreci, yalnızca silahların susmasını değil; kimliklerin tanınmasını, dilin meşrulaşmasını ve siyasal katılımın yeniden düzenlenmesini mümkün kılmıştı. Güney Afrika, geçmişi bastırmak yerine açığa çıkararak toplumsal güvenin zeminini kurdu. Kolombiya ve Ruanda örnekleri de aynı gerçeği teyit eder: Barış, ancak hukuk, siyaset ve toplum birlikte dönüşürse kalıcı olabilir.</p>
<p>Türkiye açısından mesele artık açık bir demokratikleşme meselesi. Nitekim Abdullah Öcalan ile yapılan son görüşme notlarına yansıyan değerlendirmeler de, çözümün yalnızca güvenlik eksenli değil, siyasal ve toplumsal bir yeniden kurulum gerektirdiğini ortaya koyuyor. Bu çerçevede öne çıkan “demokratik entegrasyon” ve “ortak yaşamın inşası” perspektifi, silahsızlanmanın ötesinde; hukuki statü, siyasal katılım ve kültürel tanınma başlıklarında somut ve bağlayıcı adımlar atılmadan kalıcı bir barışın mümkün olmayacağını açıkça gösteriyor.</p>
<p>Bu nedenle ihtiyaç duyulan dönüşüm, parçalı reformlarla sınırlı kalamaz. Anayasal düzeyde eşit yurttaşlığın açık ve bağlayıcı biçimde tanımlanması; anadilinde eğitim ve kamusal hizmet hakkının güvence altına alınması; yerel demokrasinin güçlendirilerek merkezi vesayet mekanizmalarının sınırlandırılması; siyasal temsil üzerindeki fiilî ve hukukî baskıların kaldırılması bu sürecin temel sütunlarıdır. Bununla birlikte, ceza adalet sisteminin siyasal etkilerden arındırılması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün istisna değil kural hâline getirilmesi ve geçmiş ağır hak ihlalleriyle yüzleşmeyi sağlayacak hakikat ve adalet mekanizmalarının kurulması da bu yeniden inşanın ayrılmaz parçalarıdır.</p>
<p>Bu adımlar yalnızca çatışmayı önlemeyecek; birlikte yaşamı mümkün kılacak, toplumsal güveni yeniden üretecek ve Türkiye’nin demokratikleşme sürecine gerçek bir ivme kazandıracak. Çünkü birlikte yaşam, ertelenebilecek bir tercih değil; geciktirildikçe bedeli ağırlaşan tarihsel bir zorunluluk.</p>
<p>Ve bugün sorulması gereken temel soru hâlâ yerinde durmakta: Türkiye, çatışmasızlığı mı yönetmek istiyor, yoksa gerçekten birlikte yaşamayı mı kurmak istiyor?</p>
<p>(TAA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Piyango: Eğer herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/piyango-eger-herkes-sucluysa-hic-kimse-suclu-degildir-318584</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/piyango-eger-herkes-sucluysa-hic-kimse-suclu-degildir.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/piyango-eger-herkes-sucluysa-hic-kimse-suclu-degildir-318584</guid><description><![CDATA[Gotik edebiyatın ünlü yazarlarından Shirley Jackson’ın kült öyküsü Piyango, küçük bir kasabada ‘bereket’ ritüelini anlatır. Sarsıcı finali ile yazıldığı dönem kadar bugünün okurunu da sarsan öykü, bugün hâlâ bizi kötülüğün sıradanlığı ile yüzleştirir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>27 Haziran sabahı. Sıradan bir günün başlangıcı. Hava açık ve güneşli. Çiçekler açmış, çimenler yeşil. Kasabalılar meydanda toplaşmaya başlamış. Birazdan geleneksel piyango çekilişi yapılacak.</p>
<p>Zihnimizde pastoral bir kasaba oluşturuyor yazar Shirley Jackson. Ancak yazarın bu imgelemle bizi ters köşe yapacağını söyleyerek, öykünün sonunu açık etmekten çekinmeyeceğim bu yazıda. Çünkü yazarın yazdıklarından çok yazmadıklarından söz edeceğiz, bizi asıl ilgilendiren kısım orası.</p>
<p>Shirley Jackson, gotik edebiyat denilince akla gelen ilk isimlerden biri. Ben onun eserlerini “modern gotik” ve hatta “tekinsiz gerçekçilik” olarak tanımlıyorum, çünkü yapılmayanı yapıp, türün sınırlarını aştığı için. </p>
<h3>Canavarların yerini alan sıradan insanlar</h3>
<p><strong> </strong>Gotik edebiyatı perili malikânelerden çıkarıp bir kasaba meydanına taşıyan Jackson; hem türe getirdiği radikal yenilikler hem de edebi metinlerin zamansızlığı açısından önemli bir yazar.</p>
<p>Onun eserlerinde doğaüstü varlıkların yerine sıradan insanları koyması, canavarlar yerine insan zihninin karanlığını üzerimize salması, dış unsurların tetiklediği korku yerine tehlikeyi içeriden filizlenen bir vahşete dönüştürmesi bugün bile çok etkileyici.</p>
<p>Shirley Jackson’un 1948’de yayımlanan Piyango (The Lottery) adlı öyküsü, bunların hepsini deneyimleyebileceğiniz bir metin. Piyango türü gereği tekinsiz, daha da ötesi yayımlandığı dönemde olduğu gibi bugün de okuyanı rahatsız eden bir öykü</p>
<h3>Masumiyetin şiddete evrilmesi </h3>
<p>Her ne kadar bu yazıda öykünün detaylarını açık edecek olsam da mutlaka okumanızı tavsiye ederek, kısa bir özet yapmak isterim.</p>
<p>Güzel, minik kasabamızda bir piyango çekilişi olacağından söz etmiştim. Öykü çekilişin hemen öncesinde başlıyor, zaten eni topu iki saat kadar sürüyor her şey.</p>
<p>Meydanda ilk olarak çocukları görüyoruz, kendi hallerinde masumiyetin simgesi küçük insanlar. Bir tanesi ceplerini taş doldurunca diğer ufaklıklar da hemen onu örnek alıp,  en pürüzsüz, en yuvarlar taşları seçiyorlar. Oyun oynayacaklar herhalde diye düşünüyoruz, meydanın bir köşesinde dağ yığını oluşurken.</p>
<p>Neye hizmet ettiğini bilmedikleri bir şiddeti, “oyun” sanarak taş toplayan bu çocuklar, geleneğin nasıl bir miras gibi devralındığının en somut kanıtı. Onlar bunu bilmiyor henüz, biz okurlar da.</p>
<h3>Ataerkinin tekinsiz alışkanlıkları</h3>
<p>Sonra erkekler toplanmaya başlıyor, ekinden, yağmurdan, vergilerden bahsediyorlar. Sıradan konuşmalar, espriler yapılıyor. Sonra kadınlar geliyor. </p>
<p>Ve sıra ritüelde. Bay Summers denilen, etkinliğin sorumluluğunu üstlenmiş karakter “siyah kutu”yu getiriyor. Eskimiş bir kutu bu, yıllardır yenilenmesi konuşuluyor ama yenilenmiyor bir türlü. </p>
<p>Eksik kişiler de geliyor; çekiliş için gelenlerden birisi kocası yerine gelmiş bir kadın. Mecburen kabul ediliyor. Hemen ardından gelen bir delikanlı, kendisi ve annesi adına katıldığı için “erkek adam” diye onurlandırılıyor.  </p>
<p>Delikanlının aslına omuzlarına yüklenen ‘şiddet uygulama yetkisini’ devraldığını bilmesek de bu noktada huzursuzlanmaya başlıyoruz. Ataerki sistemin, erkeği karar verici ve uygulayıcı, kadını ise ancak rıza gösteren ya da kurban edilen bir figür olarak kodladığına ilişkin sinyaller almak, gidişatın pek de hayra alamet olmadığını gösteriyor bize.</p>
<h3>Gençler hiçbir şeyi beğenmez ama!..</h3>
<p>Öyküde detaylıca anlatılan sistem şöyle işliyor: Önce aile reisleri -anladığınız üzere erkekler- kutudan birer kağıt çekiyor, sonra siyah kutudan, üzerine siyah bir daire çıkan kağıt tekrar kutuya konuyor ve çoluk çocuk aile arasında bir seçim daha yapılıyor ve nihayetinde piyango birine çıkıyor!</p>
<p>Bu arada birisi kuzeydeki kasabada piyangodan vazgeçilmesinin konuşulduğundan, diğeri bazı yerlerde bırakıldığından söz ediyor ama tabii ki hemen “delilik bu” yorumu yapılıyor. İhtiyar Warner’ın “Gençler hiçbir şeyi beğenmez” çıkışıyla, bugün de statükoyu korumak isteyenlerin değişime karşı kurduğu barikatı görür gibi oluyoruz.</p>
<p>Peki bu çekiliş niye yapılıyor? Bolluk, bereket için! Böyle bir inanış var. Piyango evvel eski var zaten; tekerlemesi bile var: “Piyango haziranda, mısırlar koçanlarda.”</p>
<h3>Şaşırtıcı son ve akla üşüşen sorular</h3>
<p>Finalde piyango Tessie Hutchinson’a vuruyor. Öykünün ortalarında koşturarak meydana gelen, gülüşen Bayan Hutchinson oylamada haksızlık yapıldığını, çekilişin baştan yapılması gerektiğini anlatmaya çalışsa da bu itiraz karşılık bulmuyor. Kafasına ilk taşı yediğinde “Bu haksızlık” diye attığı çığlık, Bayan Hutchinson’un kaderini değiştiremiyor. </p>
<p>Günlük güneşlik bir günde neşe içinde dahil olduğumuz öykü, bizi aklımızda binbir soruyla bırakıveriyor. Geleneklerin yarattığı körlüğü mü düşünsek, sıradanlığın altındaki vahşete mi kafa yorsak? </p>
<p>Öylece kalakalıyoruz. “İyi ki öyle bir kasabada yaşamıyorum” rahatlığı hissedemiyoruz bir türlü, öykü bize yazılmamış sorular soruyor: Bu kasabada yaşıyor olsaydım, ben ne yapardın? Mecburen taşı atar mıydım? Yoksa farklı davranır mıydım?</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-15-1.png" alt="">
<figcaption>Piyango ve Diğer Öyküler - Shirley Jackson (Çeviren Berrak Göçer) (Sayfa 304)</figcaption>
</figure>
<h3>İlk okurlarının tepkisi sert olmuş!</h3>
<p>Öykü ilk olarak The New Yorker’da yayımlandığında okurlar arasında büyük infial yaratmış. Kimileri gerçek sanmış; kimileri değerleri ile dalga geçildiğini düşünmüş. Abonelik iptallerinden tehdit mektuplarına kadar bir öfke yaratmış bu metin. Bu tepkilerin en büyük nedeni öykünün sonu kadar, muhtemelen vahşetin günlük hayatın tam ortasına yerleştirilmiş olması.</p>
<p>Öyle ya Jackson okurun zihnine girip şunu demiş: “Bakın, sizin o kutsal aile değerleriniz, komşuluk ilişkileriniz ve gelenekleriniz aslında hepinizi suç ortağı yapan vahşi bir mekanizma!”</p>
<p>Tabii yazar bunu açık açık yazmamış, edebiyatın gücünü sonuna kadar kullanmış. Jackson’ın kurduğu anlatı, yüzeyde son derece sade; dil yalın, betimlemeler ölçülü, karakterler tipik. Ancak bu sadelik, metnin altındaki gerilimi daha da görünür kılıyor. </p>
<h3>Sadece yazıldığı döneme ait değil</h3>
<p>Günümüz okuru olarak finalde anlıyoruz ki; Piyango, yalnızca yazıldığı dönemin değil, bugünün de metni. Bugün, fiziksel olarak taş atmıyor olabiliriz; ancak sembolik anlamda, çok daha hızlı ve görünmez biçimlerde “taşlayan” toplumsal yapıların içinde yaşıyoruz.</p>
<p>Bunun en büyük nedeni kötülüğün o sinsi “sıradanlığını” tamamen içselleştirmemiz olabilir mi?</p>
<p>Artık şoke olmuyoruz, çünkü “piyango” her gün başka bir isimle, başka mecralarda çekilmeye devam ediyor. </p>
<p>Bugün bir devlet başkanı kaçırılıp başka bir ülkede hapse atıldığında da, bir gece ansızın komşularımızdan birine savaş açıldığında da şaşkınlığımız pek uzun sürmüyor. Dehşet, hayatımızın doğal bir dekoru. </p>
<p>Artık şoke olmuyoruz; çünkü her yeni piyango, bir öncekinin yarattığı sarsıntıyı siliyor.</p>
<p>Yanımızda yöremizde de her gün birilerine piyango vuruyor. Birileri itiraz ediyor olsa da kalabalığın gürültüsü arasında bu sesler duyulmuyor. Jackson’ın kasabasında piyangoyu sorgulamak nasıl “toplumsal bir delilik” olarak yaftalanıyorsa, bugün de evrensel hukuktan, insan haklarından ya da sağduyudan bahsetmek benzer bir “gerçeklikten kopukluk” muamelesi görüyor.</p>
<p>Çünkü kalabalık için önemli olan sistemin doğruluğu değil, çarkın dönmesi. Çark döndüğü sürece, piyangonun kime çıkacağı, taşı kimin atacağı detay olarak kalıyor.</p>
<h3>Birlikte işlenen suçların sorumlusu kim?</h3>
<p>Öyküyü hatırlayalım: Jackson’ın hayali kasabasında kimse tek başına “canavar” değildi; ancak herkes, birlikte işlenen bir kötülüğün parçasıydı. Bir oyun aracı olmasını beklerken vahşet aygıtına dönüşen o taşları “herkes” attığına göre, sorumluluk kimindi?</p>
<p>İşte asıl mesele burada düğümleniyor: Tek bir kişi birini vurduğunda bu cinayettir. Ancak herkes birer taş atarsa, suç o kadar küçük parçalara bölünür ki kimse elindeki taşın ağırlığını hissetmez. </p>
<p>Eğer herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir! </p>
<p>Bu tespiti sadece büyük toplumsal yıkımlar, yağmalar ya da tarihe kazınmış katliamlar üzerinden okumak, suçun kapsamını daraltmak ve suçu hep başkalarında aramanın konforlu bir yolu olabilir. Oysa gerçek bir yüzleşme, günlük yaşantılarımızın “olağan” akışını gözden geçirmeyi gerektiriyor. </p>
<p>Öyküdeki taş atma eyleminin bir metafor olduğunu düşünürsek; bir işyerinde yanlış olduğunu bile bile atılan imzalardan, gerçek sorunla yüzleşmek yerine seçilen günah keçilerine, hatta haksızlık karşısındaki eylemsizliğimize kadar her şey birer “taş” hükmü taşıyor.</p>
<h3>Dijital siyah kutular ve modern ritüeller</h3>
<p>Bu durum, Hannah Arendt’in o meşhur “kötülüğün sıradanlığı” kavramını iliklerimize kadar hissettiriyor: Kötülük çoğu zaman istisnai, şeytani figürlerin değil; sadece “görevini yapan” ya da alışkanlıklarını sürdüren ya da sorgulamayan sıradan insanların eliyle gerçekleşiyor.</p>
<p>Tanımlanamıyor, çünkü “normalin” içine sızmış durumda. “Böyle gelmiş böyle gider” denilerek meşrulaştırılan her eylem, kötülüğün en korunaklı sığınağına dönüşüyor. </p>
<p>Hele de teknoloji çağında… </p>
<p>Bugün sosyal medya platformları, Jackson’ın o eski siyah kutusunun dijital versiyonuna dönüşmüş durumda. Her sabah ekranlarımızı açtığımızda, o gün kimin “taşlanacağına” dair kolektif bir rızanın parçası oluyoruz. Belki meydanlarda fiziksel taşlar biriktirmiyoruz ama parmaklarımızın ucunda her an fırlatılmaya hazır binlerce dijital taş tutuyoruz. </p>
<p>Hadi insaflı davranayım, rıza göstermesek bile günün piyangosunun kime çıktığını biliyor, başımızı çevirsek de kimin taşlandığından haberdar oluyoruz. </p>
<p>Ne yaparsak yapalım, o kalabalığın içinden çıkamıyoruz.</p>
<p>Jackson’ın en büyük başarısı tam da burada: Bizi dışarıdan bakan steril bir göz olmaktan çıkarıp, o taşları atan kalabalığın tam ortasına yerleştiriyor.</p>
<h3>Normalin hiç de normal olmadığını anlamak</h3>
<p>Siren Yayınları’ndan Berrak Göçer çevirisiyle okuyabileceğiniz Piyango, normalleştirdiklerimizin aslında hiç de normal olmadığını anlamak için bugünlerde tekrar ve tekrar okunması gereken bir başyapıt.</p>
<p>Bugün Piyango’yu yeniden okumak, yalnızca edebi bir metni hatırlamak değil; kalabalıkların reflekslerini çözümlemek, birey olarak nerede durduğumuzu düşünmek anlamına geliyor.</p>
<p>Çünkü Jackson bize şunu hatırlatıyor: Bir toplumda olabilecek en tehlikeli hal; kimsenin kendini suçlu hissetmediği, şiddetin rutinleştiği zamanlardır.</p>
<p>(NK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Önde duranlar]]></title><link>https://bianet.org/yazi/onde-duranlar-318566</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/onde-duranlar.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/onde-duranlar-318566</guid><description><![CDATA[Kötüye kötü, yalancıya yalancı ve malum olan diğerlerini demek bizim görevimiz kısacası. Sonuçta tanıdığımız, sevdiğimiz insanların gece tavana bakarak geçireceği süreyi azaltıyoruz. Bir tür kamu hizmeti anlayacağınız.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Irwin W. Sherman’ın <em>Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık</em> kitabında insanın bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığı, “düşman” kuvvetlerle nasıl mücadele ettiği, mekanizmanın nasıl da “akıllı” olduğunu okuduğumda çok etkilenmiştim. Olay insanın bedeninde geçse de benim zihnim kendine başka alemler yarattı. Bir sabah “Ben CTL hücresiyim!” diyerek neşeyle uyandım. Yeni öğrendiği kelimeyi cümle içinde kullanmak isteyen çocuk heyecanıyla tanıdığım bir enfeksiyon hastalıkları uzmanına da aynı şeyi söyledim. Kısacık durduktan sonra “estağfurullah” dedi. </p>
<p>Ben iyi bir şey söylediğimi zannederken gelen bu karşılık kafamı karıştırdı. Yeni kelimeyi cümle içinde kullanan çocuğun yanaklar al, al oldu. Ayol ben okuduğumu hiç mi anlamadım, yazarın gazına mı geldim, meseleyi anlayacağım hale getirirken disiplinden disipline geçişte aşırı tercüme mi yaptım, ne yaptım?  </p>
<p>Hafif bozuldum, ama çaktırmadım. Bir yandan da neyi ne kadar yanlış anlamış olabileceğimi kafamın içinde tarttım. Bir cesaret ısrarcı oldum. “Ama onlar çok güzel mücadele etmiyor mu? Zararlı olanları bulup icabına bakmıyor mu? Ben de CTL hücresiyim işte!” dedim. Ne yapsın, benimle uğraşmak yerine çalıyı dolaşmaya karar vermiş olsa gerek “Eh, madem istiyorsun. Senin adın CTL hücresi olsun” dedi. Ben de sevindim. </p>
<p>Ne demişler, galat-ı meşhur lügat-ı beliğden evladır. Gerçi bu da tam böyle değil, ona da kızanlar çıkar, ama devam edelim. Sonuçta ben de kısa günün kârı, bir anlam kayması yarattım mı? Yarattım efendim. Oh, çok da güzel oldu. Üstüne üstlük yakın çevrede benim adım “CTL hücresi” kaldı. </p>
<p>Peki gündelik hayatta bununla neyi kast ediyorum? Kötülük görünce içine, içine üzülenler var. Kendisine yapılanlarla ilgilenmez de bir insanın nasıl bu kadar kötü olduğuna üzülürler aslında. Bir de yalan söyleyenlerle başa çıkamayanlar var. Karşılarında rahatça yalan söyleyenleri görünce öylece kalakalırlar. Terbiyeleri elvermez karşı tarafa yalan söylüyorsun demeye. İşte bencileyin “CTL hücrelerinin” görevi, bu iki grup arasındaki iletişimin sağlıklı ilerlemesine yardımcı olmak. Kötüye kötü, yalancıya yalancı ve malum olan diğerlerini demek bizim görevimiz kısacası. Bu görevimizi seviyoruz. Sonuçta tanıdığımız, sevdiğimiz insanların gece tavana bakarak geçireceği süreyi azaltıyoruz. Bir tür kamu hizmeti anlayacağınız.</p>
<p>Bağışıklık sisteminden kalktık, nerelere geldik? Bir aşamada “Fen biliminden aşırdıklarımla kendime bu kadar oyuncak yarattığım yeter, biraz daha ciddi konulara eğileyim”, dedim. Dedim ama alan çok cazip, bırakamıyorum. Enfeksiyon hastalıklarından başka bir branşa geçtim ve Arnold van de Laar’ın Bıçak Altında-28 Ameliyatta Cerrahi Tarihi kitabını okumaya başladım. Kitabın ilk bölümü “taş kırıcılar” hakkında. Meğer mesane taşının tarihi yüz hatta bin yıllara dayanıyormuş. Demircinin biri bu dertten çok çekmiş. Taş kırıcıların kapısını aşındırmış, ama şifa bulamamış. O da ne yapsın? Kendi elleriyle yaptığı bıçağı alıp kendini kesip mesane taşını çıkarmış, iyi mi? “Sene olmuş 2026, insanlık Ay’a gitti de dönüyor, sen ne anlatıyorsun?”, diyenler çıkabilir. Ama yılda 1 milyardan fazla hastane başvurusuyla tüm zamanların rekorunu kıran bir topluluk bence bir aşamada bu hale gelebilir. Demedi demeyin!</p>
<p>Neyse gelelim asıl konuya. Mesane civarında dolaşıyoruz ne de olsa. Bu bölgenin oldukça meşhur bir derdi var. Kelimenin kökeni <em>“pro-statós”</em> imiş. Tam karşılığı <em>“önde duran”</em>. Önde durmaya alışıp bir milim yerinden oynamayanlar için de kullansak mı? Ben buradan başlarsam nerede dururum bilemem. O nedenle müsait bir yerde ineyim. Şu kardeşinizin bütün serbest çağrışımları da size feda olsun.</p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Adı “Tigris Orkestrası” olana dair]]></title><link>https://bianet.org/yazi/adi-tigris-orkestrasi-olana-dair-318581</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/adi-tigris-orkestrasi-olana-dair.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/adi-tigris-orkestrasi-olana-dair-318581</guid><description><![CDATA[Belki de amaç şehirde orkestra müziğini elit bir alan olmaktan çıkarıp halkla buluşturmak, herkesin kendinden bir parça bulabileceği bir sanat dili yaratmak olmalı sanki!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Adı Kürt siyasetinin başaktörü olan bir şehirde, siyasetten azade diğer tüm işler zamanın dişli çarkları arasında sahiden çok zorlanıyor. Bu durum sanırım siyaset dışı bütün alanlar için maalesef artık sürpriz deği.</p>
<p>O denli güçlü bir pozisyon ki; alanınızda istediğiniz kadar başarılı olun fark etmiyor. Hayat sizi ya siyasetin tam göbeğine taşıyıp siyasetin içinde kurumsal veya bireysel bir aktör olarak sıradanlaştırıyor. Ya da, siyasetin hegemonik alanı dışında kalmaya niyetliyseniz, ulusal ya da yerel muktedir siyaset sizi görmemeyi tercih edip mecbur kalmadıkça yok sayabiliyor. </p>
<p>Şehirde yani Diyarbakır’da 15 yıldır (2011’den bu yana) iftihar vesilesi bir orkestra var. Bir süredir sadece konu başlıklı performanslar üzerinden kendilerini ifade ediyorlar. </p>
<p>Adı “Tigris Senfoni Orkestrası”. Adını kentin yanıbaşındaki nehir ve “içinden nehir geçen şehirlere” en nadide örnek olan kadim ve kutsal Dicle nehrinden alıyor…</p>
<p>Tigris Orkestrası, Diyarbakır’ın kültürel hafızasından beslenmeyi hedefleyerek, köklerini bu kadim Mezopotamya topraklarının çok sesli ruhundan alarak bir müzikal yolculuğa çıkma düşüyle 2011 yılında Diyarbakırlı profesyonel müzik eğitimi almış ve büyük çoğunluğu müzik öğretmeni olan bir grup sanatçı tarafından, Dr. Serhat Atalay öncülüğünde kuruluyor.</p>
<p>Tabii ki sanatsal-kültürel musiki eksenli boşluğu ya da eksiklik çerçeveli yetersizliği hissederek yola çıkıyorlar. Elbette şehrin geçmişinde 1800’lerin sonu ile 1900’lerin başında Ermeni Hınçak ve Taşnak örgütlerinin iki büyük orkestrasının da olduğunu bilerek (mi). Ve yine şehrin çok kimlikli / kültürlü yapısının bir nişanesi olarak bir çok evde piyanonun olduğu ve kadınların haylisinin de ut çaldığı kayıtlarda mevcut olduğunu da bilerek (mi).</p>
<p>İşte şehirde yaylı çalgılar orkestrasının eksikliğini hisseden bu ekip, önce bir “oda orkestrası” olarak çok sesli müziği Diyarbakır halkıyla buluşturma hayaliyle bir araya gelir. Sonra da bu hayali kararlılıkla gerçeğe dönüştürmenin adımını atarlar.</p>
<p>Zaman içinde Tigris Orkestrası, sadece sahnede değil, önüne koyduğu hedefler anlamında da büyür; oda müziği formundan senfoni orkestrasına evrilerek önemli bir dönüşüm yaşar. Bu dönüşüm ve gelişim sürecinde birçok değerli sanatçıyla aynı sahneyi paylaşır, farklı müzikal anlayışları kendi potalarında harmanlayarak özgün bir kimlik oluşturur. </p>
<p>Orkestra, kendi düzenlemelerini de artık üretebilen, müziği yeniden yorumlayan ve bulunduğu coğrafyanın ses renklerini evrensel bir dile dönüştüren bir üretim alanına dönüşür.</p>
<p>2019 yılı, Tigris Orkestrası için kurumsal yapılanma adına önemli bir eşik olur. Bu dönemde kendisi de resim sanatçısı olan ve şehre bir de profesyonel sanat galerisi kazandıran Rıdvan Kuday’ın da yapıya dahil olmasıyla birlikte, orkestra daha sistemli ve sürdürülebilir bir işleyiş modeline yönelir. Artık proje geliştirme, organizasyon ve iletişim süreçlerinde daha bütüncül bir yaklaşım süreci başlar yolculuklarında. </p>
<p>Geçtiğimiz hafta sonu Büyükşehir Belediyesinin ÇandAmed / Sezai Karakoç kültür merkezinin 1700 kişilik salonu merdiven boşlukları dahil hepsi de biletli seyircilerle doluydu. Suavi ve üç konuk sanatçının da katılımıyla 55 kişilik Tigris Senfoni Orkestrası sadece “Ahmet Kaya Şarkıları” için sahnedeydi. Zaman zaman seyircilerin de orkestranın birer parçasıymış gibi performanslarını izledim. O kemanların ve viyolonsellerin ortak yaylı ahengi salona egemen olduğu kısa anlarda gözlerimi kapayıp sadece dinledim.</p>
<p>Program sonrası orkestranın Genel koordinatörü Rıdvan Kuday ve Şefi Dr. Serhat Atalay’la sohbet ettim.</p>
<p>Tigris Orkestrası’nın en temel amacının; kentin ve bölgenin sicilinde yer almış farklı dil, kültür ve gelenekleri müzik aracılığıyla bir araya getirmenin ve bu çeşitliliği çok sesli müzik anlayışıyla yeniden inşa etmenin heyecanı ile yüklü olduklarını anlattılar. </p>
<p>Bölgenin zengin dil ve kültürel yapısını, yine kültürel mirasını sahneye taşırken; Türkçe, Kürtçe ve bölgede konuşulan diğer dillerde eserleri çok sesli düzenlemelerle icra ederek hem geçmişe saygı duruşunda bulunmak, hem de geleceğe kalıcı bir miras bırakmanın sanatçı sorumlulukları olduğunu da dilleri döndükçe anlattılar. </p>
<p>Gündelik hayatta kimi tanıdık ezgilerin Batı müziği teknikleriyle harmanlanarak dinleyiciye ulaştırılması yaklaşımları yerel ile evrensel arasında güçlü bir köprü kurma meramlarının altını da ısrarla çizdiler.</p>
<p>İtiraf edeyim ki Diyarbakır’ın Tigris Senfoni Orkestrasını o devasa sahnede izlerken gurur duymadım desem kendime haksızlık etmiş olurum. Sonuçta Orkestrasyon çerçeveli  musiki dediğimiz mevzuu sadece notaların bir araya gelişi değil, bir kentin bir coğrafyanın hikâyesini de anlatma biçimi değil mi? </p>
<p>Belki de amaç şehirde orkestra müziğini elit bir alan olmaktan çıkarıp halkla buluşturmak, herkesin kendinden bir parça bulabileceği bir sanat dili yaratmak olmalı sanki! </p>
<p>Bunu Tigris Orkestrası başarır / becerir mi? Valla ne diyeyim ki; bence bir başına ve kurumsal kimlikleri hatta prova mekanları bile olmadan yersiz/yurtsuzluklarıyla başarmışlar, kutlamak gerek. Diyarbakır sahnesindeki görünürlükleri sanırım bunun somut tezahürüydü.</p>
<p>Peki bu yazıyı bağlarken biraz da zülfü-ü yare dokunmak gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor. Kentin üç önemli kurumu Valilik, Büyükşehir Belediyesi ve Dicle Üniversitesinin devasa salonları var. Hiç bir şey beklemeden Tigris Senfoni Orkestrası’na kapılarını ardına kadar açmalılar. Bu orkestra ile protokol yapıp dünyanın her bir yerine taşımalılar. Taşımada aracı olmalılar.</p>
<p>Ve bu orkestranın; Borusan Flarmoni Orkestrası, Berlin- Köln flarmoni orkestraları, Londra-Chicago Senfoni orkestraları gibi şehrin kadim “Tigris” adıyla müsemma orkestrasının adına, kendine ve şehrine yakışır bir yerinin / mekânının da olması gerekmiyor mu?</p>
<p>Son iki paragraf bu yazının muhatabı adlarını yazdığım kentin üç kurumudur. Vali, Belediye Eş Başkanları ve Rektör ortak bir kararla pekala şehre yakışan bu sahiplenmeyi yapabilirler/yapmalılar da.</p>
<p>(ŞD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Azıcık radyasyon kemiklere yararlıdır”]]></title><link>https://bianet.org/yazi/azicik-radyasyon-kemiklere-yararlidir-318589</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/10/azicik-radyasyon-kemiklere-yararlidir.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/azicik-radyasyon-kemiklere-yararlidir-318589</guid><description><![CDATA[Salt Sanatsal Araştırma ve Üretim Destek Programı’nın ikinci edisyonu kapsamında desteklenen sanatçılardan Onur Gökmen’in “Toprakaltı” sergisi 3 Mayıs’a dek Salt Galata’da görülebilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Salt Sanatsal Araştırma ve Üretim Destek Programı’nın ikinci edisyonu kapsamında desteklenen sanatçılardan Onur Gökmen’in “Toprakaltı” sergisi 2 Nisan’da Salt Galata’da izleyiciyle buluştu.</p>
<p>Sergi, Türkiye’nin çevresel ve kurumsal tarihinde çoğu zaman görünmez bırakılmış bir olayı merkezine alıyor: 1986’daki Çernobil nükleer felaketinin ardından Karadeniz’de üretilen çayda radyoaktif bulaşın tespit edilmesi.</p>
<p>Çernobil nükleer felaketi, yalnızca patlamanın gerçekleştiği coğrafyayı değil, rüzgârlarla taşınan görünmez bir bulut aracılığıyla çok daha geniş bir alanı etkileyen küresel bir kırılma noktası olarak tarihe geçti. Nükleer sızıntının yayılımı, çevresel etkilerin yanı sıra bilgi akışı, kamu sağlığı ve devlet politikaları arasındaki gerilimleri de görünür kıldı.</p>
<p>Çernobil Nükleer Santrali’nde gerçekleşen patlamadan sonra, aralarında sanatçının ebeveyni İnci ve Ali Gökmen’in de bulunduğu Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) görevli bir grup bilim insanı, Karadeniz bölgesindeki çay üretiminde radyoaktif serpintinin etkisini ölçmeye yönelik bir çalışma yürüttü. Elde edilen veriler bir rapor hâlinde ilgili kurumlara sunuldu. Ancak resmî makamlar, ekonomik ve toplumsal istikrar kaygılarını öne sürerek bulguların yarattığı riskleri küçümseyen bir tutum benimsedi.</p>
<p>Halk sağlığı ve şeffaflık tartışmaları devam ederken, ODTÜ tarafından hazırlanan rapor daha sonra kamuoyuna sızdı. Medyada yer alan haberler konuyu çarpıcı imgeler ve manşetler üzerinden görünür kılsa da, kurumsal yaklaşımda belirgin bir değişim olmadı ve kontamine çayın dolaşımı sürdü. “<strong>Radyoaktif çay daha lezzetlidir</strong>”, “<strong>Azıcık radyasyon kemiklere yararlıdır</strong>” gibi bilimsel temelden yoksun söylemler ile devlet yetkililerinin çay içtiği görüntüler, toplumsal hafızada yer edindi. Bu süreçte çay, görünmeyen bir kirliliğin somut izi ve nükleer riskin gündelik yaşamla kesişen maddi karşılığına dönüştü.</p>
<p>Türkiye’nin nükleer tarihine dair bu unutulmaz vakayı üç farklı kesitte ele alan sergi, kurmaca ile belgesel arasında gidip gelen bir anlatı dili kuruyor. İlk bölüm, çaydaki radyoaktif bulaşın ortaya çıkarıldığı ODTÜ’den mekânsal bir kesite ve İnci ile Ali Gökmen’in tanıklıklarına dayanıyor. </p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/1-inci-gokmen.jpg" alt="">
<figcaption><em>İnci Gökmen, University of Maryland’deki laboratuvarında, takribî 1970’ler sonu, Onur Gökmen’in izniyle.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Yanıltıcı bilgi</h3>
<p>Enstalasyonun merkezinde, çaydaki radyoaktif madde oranını inkâr eden ve buna paralel olarak hayalî bir Karadeniz imgesi üreten haber anlatılarından hareketle kurgulanmış <em>Toprakaltı</em> (2026) kısa filmi yer alıyor.</p>
<p>Filmin odağında, çaydaki radyoaktif seviyenin yüzde 2 olarak kamuoyuna duyurulması bulunuyor. Kıdemli spiker Orhan, bilim insanları tarafından yayımlanan rapor üzerinden gerçeğin aslında yüzde 65 olduğunu bilir ve bu nedenle kamuoyuna yanlış bilgi aktarmamak adına yayına çıkmayı reddeder. Buna karşılık genç spiker Mesut, bunu kariyeri için bir fırsat olarak görerek yayına çıkmayı kabul eder; ancak henüz gerçek raporun içeriğinden haberdar değildir. Orhan’ın Mesut’a gerçek yüzdeyi açıkladığı andan itibaren filmin gerilim düzeyi belirgin biçimde yükselir. </p>
<p>Mesut, elindeki radyasyon ölçüm cihazıyla önce suyu, ardından önündeki çay kutusunu test eder. Cihaz, çay kutusuna yaklaştıkça yüksek sesle tepki verir. Bu noktada Mesut’u yatıştıran, Aziz Çapkurt’un canlandırdığı bir kanal yetkilisi olur. Yetkili, cihazın pillerini çıkararak Mesut’a cihazın “aslında çalışmadığını”, dolayısıyla endişelenmesine gerek olmadığını söyler ve onu sakinleştirmeye çalışır. Günün sonunda Mesut, hem milyonlarca kişinin izlediği canlı yayında kamuoyunu yanıltıcı bir bilgi paylaşır, hem de içtiği çay aracılığıyla yüzde 65 oranındaki radyasyona maruz kalır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-2026-04-10t144607-299.jpg" alt="">
<figcaption><em>Toprakaltı (2026) filminden bir kare, (Fotoğraf: Tuğçe Yılmaz / bianet)</em></figcaption>
</figure>
<h3>Güçlü bir hatırlatma</h3>
<p>Dekorların arkasında konumlanan üçüncü bölüm ise bu iki ana anlatı hattı arasından sızan, Çernobil felaketinin Türkiye’de bıraktığı izleri belgeleyen fotoğraflardan oluşuyor.</p>
<p>Radyasyonun hem doğal çevre döngüleri hem de kurumsal ve idari yapılar içindeki dolaşımını takip eden bu üç sahne, görünmez, yavaş ve süreklilik arz eden çevresel tahribatın halk sağlığı, politika üretim süreçleri ve toplumsal anlatı biçimleri üzerindeki etkisini görünür kılmayı amaçlıyor. </p>
<p>Bu bağlamda sergi, yalnızca geçmişte kalmış bir çevre felaketini yeniden hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda görünmeyen tehlikelerin gündelik yaşam, kurumlar ve hafıza üzerindeki kalıcı etkilerini de yeniden düşünmeye açıyor. Çernobil’in bıraktığı izler üzerinden kurulan anlatı, doğa ile insan arasındaki kırılgan ilişkiyi bugüne taşıyarak, benzer süreçlerin nasıl yeniden üretilebildiğine dair güçlü bir hatırlatma sunuyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/16.jpg" alt="">
<figcaption><em>Sergiden bir görünüm, (Fotoğraf: Metean Bars / Salt).</em></figcaption>
</figure>
<p>3 Mayıs’a dek Salt Galata’daki Mastercard Sergi Mekânı’nda ücretsiz ziyaret edilebilecek sergiye eşlik eden programlar, <a href="http://saltonline.org" target="_blank" rel="noopener">saltonline.org</a>’dan takip edilebilir.</p>
<p>Sergi, Eureko Sigorta ve Jotun’un katkılarıyla gerçekleştiriliyor. (TY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Spiros Grammenos: Hafıza silinmesin diye şarkı söylüyorum]]></title><link>https://bianet.org/haber/spiros-grammenos-hafiza-silinmesin-diye-sarki-soyluyorum-318319</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/04/03/spiros-grammenos-hafiza-silinmesin-diye-sarki-soyluyorum.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/spiros-grammenos-hafiza-silinmesin-diye-sarki-soyluyorum-318319</guid><description><![CDATA[Spiros Grammenos ile müziğin direniş ve hafıza aracı oluşunu, sansürün yarattığı paniği ve Atina’dan Filistin’e uzanan dayanışma hattını konuştuk.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Spiros Grammenos, Yunanistan’da entehno geleneğini punk ve ska enerjisiyle buluşturan; hicvi, ironiyi ve toplumsal eleştiriyi müziğinin merkezine yerleştiren bir müzisyen.</p>
<p>Haksızlıkla uzlaşmayanların tarafında duran bir hikâye anlatıcısı olarak, şarkılarında gündelik hayatın absürtlüğü, devlet baskısı, erkek egemen şiddet, toplumsal hafıza ve dayanışma gibi ağır meseleleri bazen sert, bazen derin bir ağıtla, çoğu zaman da alaycı bir dille işliyor. </p>
<p>Atina sokaklarından Filistin’e uzanan bir dayanışma hattı ören Grammenos ile müziğin bir direniş ve hafıza eylemi olarak nasıl işlediğini, sansürün iktidar cephesinde yarattığı absürt paniği ve sokağın sesini konuştuk.</p>
<h3>Bir beden ve bir hikâye</h3>
<p><strong>Şarkılarınızda kara mizah ve ironi çok güçlü bir yer tutuyor; bu dilin politik eleştirinizi dinleyiciye ulaştırmadaki işlevini nasıl tanımlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Kara mizah ve ironi, vaaz vermeye kalkışmadan acı gerçekleri dile getirmenin bir yolu. Yarattıkları o mesafe bir yandan da konuyu aydınlatıyor, dinleyicinin aynı anda hem gülüp hem düşünmesine olanak tanıyor. İroniyle ikiyüzlülükleri ifşa eder, kara mizahla da o zehri daha içilebilir hâle getirirsiniz ki sohbetin kan dolaşımına karışabilsin. Bu dil aynı zamanda yaratıcıyı da koruyor: Gerçekliğin o ezici ağırlığına karşı bir direniş, bir hayatta kalma biçimi aslında. Amaçları insanlara ders vermek değil; onları uyandırmak, sarsmak ve ortak bir farkındalığa taşımak... Hem de iç yakan bir kahkahayla.</p>
<p><strong>Sık sık “sistem karşıtı bir müzisyen” olarak anılıyorsunuz; şarkılarınızın merkezinde devlet, medya, baskı mekanizmaları ve sistemin ürettiği eşitsizlikler yer alıyor. Peki siz kendi müzikal ve politik duruşunuzu en doğru şekilde nasıl tanımlarsınız?</strong></p>
<p>Kendimi haksızlıkla uzlaşmayanların tarafında görüyorum ama bunu profesyonel bir hatip gibi değil, sözleri ve müziğiyle konuşan biri olarak yapıyorum. Müziğim eleştirel, dayanışmacı ve insanı merkeze alan bir yerde duruyor: İktidar yapılarını hedef alıyor, şiddeti ve medyanın o kof söylemlerini ifşa ediyor, acı çekenleri savunuyor.</p>
<p>Ben insanlara reçeteler sunan bir ideolog değilim; imgeler, ironi ve duygular aracılığıyla kolektif bir farkındalık ve eylem çağrısı yapan bir gözlemciyim, bir hikâye anlatıcısıyım.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/JaJLi-ToZq0?si=2hj3qPXqz0HhK6wr" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>“Ψυχή” (Ruh) ve “Το όνομά μου είναι το δικό σου” (<em>Benim adım senin adındır</em>) gibi şarkılarınızla Zak Kostopoulos ve Vassilis Maggos gibi isimlerin anısını toplumsal hafızada yaşatıyorsunuz. Bir müzisyen olarak bu isimleri şarkılarınızla unutturmamak sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Hafıza silinmesin diye şarkı söylüyorum. Bu şarkılar birer tanıklık; sistemin salt bir sayı veya gazete manşeti olarak yok saymaya çalıştığı insanları yeniden ete kemiğe büründürme çabası.</p>
<p>Devlet ve polis şiddetine ya da adaletsizliğe kurban gidenlere bir isim, bir beden ve bir hikâye veriyor; hesap sorulmasını talep ediyor ve kamusal yüzleşmeyi diri tutuyorlar. Ailelerle kurulan bir dayanışma eylemi ve sessizliğin, unutmanın yalnızca cezasızlığı beslediğine dair bir uyarı niteliğindeler. Sanat burada, yitip giden bu hayatlar birer istatistiğe dönüşmesin diye hafıza, ses ve itici bir güç olarak devreye giriyor.</p>
<div class="box-13">
<p><strong>“</strong><strong>Το όνομά μου ειν’ το δικό σου</strong><strong>” (Benim adın senin adındır)</strong></p>
<p>Benim adım Michalis (Michalis Kaltezas)<br>Kafamda bir kurşun var ve koşuyorum</p>
<p>Benim adım Nikos (Nikos Temponeras)<br>91’den beri hâlâ direniyorum</p>
<p>Benim adım Carlos (Carlos Giuliani)<br>Bedenimde iki tekerlek ve bir kurşun var</p>
<p>Benim adım Alexis (Alexis Grigoropoulos)<br>O gün benim doğum günümdü</p>
<p>Benim adım Şahzad (Şahzad Lokman)<br>Ve hâlâ nedenini bulamıyorum</p>
<p>Benim adım Berkin (Berkin Elvan)<br>Hâlâ o meydandan geçiyorum</p>
<p>Benim adım Pavlos (Pavlos Fyssas)<br>Pavlos yaşıyor, ezin Nazileri</p>
<p>Benim adım Zak (Zak Kostopoulos)<br>“Namuslu vatandaşlar” ve aynasızlar birlikte öldürdü beni</p>
<p>Benim adım George (George Floyd)<br>Nefes alamıyorum</p>
<p>Benim adım Vassilis (Vassilis Maggos)<br>Hiçbir zaman kazanamayacak olsak da daima savaşacağız</p>
<p>Belki adımı duymuşsundur, bana aşinasındır<br>Hikâyemi istersen eğer, sokakta öğrenirsin<br>Parklarda, meydanlarda ve köşebaşlarında serseriler anlatır onu<br>Korku saçanlar ise çarpıtıp değiştirir<br>Gazetecilerin yargıladığı kişi benim<br>Sanki mesele futbolmuş, bir şişeymiş ya da yanımda bir şey taşıyormuşum gibi<br>Ama onlar ne kadar istemese de duvarlar adımı yazacak<br>Gözlerine uyku girmesin diye gerektiği kadar orada kalacağım</p>
<p>Bir slogana dönüştüm, bir şarkıya, grafiti sanatçılarına ilham oldum<br>Bir annenin gözyaşı oldum, kardeşimin içkisi<br>Paçavra gazetelerin manşetlerinde boylu boyunca yattım<br>Toprak çiçek açsın diye gübreye dönüştüm</p>
<p>Ama bana gerçekten ne olmak istediğimi sorsaydın<br>Ve tam şu anda nerede olmayı arzuladığımı<br>Bir kumsalda arkadaşlarımla içiyor olmak isterdim<br>Ve sevdiğim insana tüm coşkumla bir öpücük vermek...</p>
<p>Benim adım senin adındır<br>Benim adım senin adındır<br>Benim adım senin adındır<br>Benim adım senin adındır</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/EhXJrBOYxD0?si=mftURUOY0TpGnfSE" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
</div>
<h3>“Yükü paylaşmak”</h3>
<p><strong>Sanatın hafızayı diri tuttuğunu söylediniz. Erkek şiddetine karşı yazdığınız “</strong><strong>Καμία Μόνη</strong><strong>”de (</strong><em><strong>Hiçbir Kadın Yalnız Değil</strong></em><strong>), peş peşe yaşanan kadın cinayetlerinin karanlığında ortaya çıktı. Nefeli Fasouli ile seslendirdiğiniz bu şarkıda “yorumun yükünü paylaşmak” istediğinizi belirtmiştiniz; böyle bir isyan şarkısında kendi yerinizi tam olarak nasıl kuruyorsunuz?</strong></p>
<p>Böyle bir şarkıdaki duruşum basit ve net: Ben bir müttefik ve unutmaya karşı siper alan biri olarak orada duruyorum. Başkalarının deneyimlerini temsil etmeye çalışmıyorum, onlara saygıyla yaklaşıyorum. “Yükü paylaşmak”, sesin sorumluluğunu paylaşmak anlamına geliyor; bu sadece kadınlar hakkında konuşan bir erkeğin sesi olmamalı, kadın sanatçılarla birlikte yükselen, sahiciliğe ve o yoğun duyguya alan açan ortak bir ses olmalıydı.</p>
<p>Nefeli Fasouli ile dolaysızlık ve duyarlılığı harmanlamayı, öfkeye alan açarken kurbanların onurunu korumayı amaçladık. Ben işbirliğinden ve kolektif üretimden yanayım, böylece performans kişisel bir gösteri olmaktan çıkıp ortak bir eyleme dönüşüyor.</p>
<div class="box-13">
<p><strong>“Καμία Μόνη” (Hiçbir Kadın Yalnız Değil)</strong></p>
<p>Bu gece en güzel kız geçiyor<br>Çıt çıkmasın sevgili dostlarım<br>En güzel gözleri, açık saçları<br>Islak, şiş dudakları</p>
<p>Bu gece en güzel kız konuşuyor<br>Ve çevresindekiler büyülenmiş gibi bakıyor<br>Surat asıyor, söyleniyor ve gülümsüyor<br>Delirmişçesine dans ediyor</p>
<p>Bu gece, tüm gece senin<br>Kokun havada bir duman<br>Bu sokağa adın yazılacak<br>Bu gün senin rengine bürünecek</p>
<p>Barikatlarda kanın akıyor<br>Herkes senin sloganını haykırıyor<br>Kızlar bunu duvarlara spreyle yazdı<br>“Eğer dönmezsem... bu şehri ateşe verin!”</p>
<p>Bu gece en güzel kız geçiyor<br>Etrafta bardaklar, tabaklar kırılıyor<br>Bu gece o kızın gözleri kapalı<br>Bizimkiler gözyaşıyla dolu</p>
<p>Bu gece kızlar sokaklara çıkacak<br>Üzerinize çökecek bir örtüyle<br>Şiirsiz bir ses yükselecek<br>Yüksek sesle! Hiçbir kadın yalnız değil!</p>
<p>Bu gece, tüm gece senin<br>Kokun havada bir duman<br>Bu sokağa adın yazılacak<br>Bu gün senin rengine bürünecek</p>
<p>Barikatlarda kanın akıyor<br>Herkes senin sloganını haykırıyor<br>Kızlar bunu duvarlara spreyle yazdı<br>“Eğer dönmezsem... bu şehri ateşe verin!”</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/EyNb529CTjI?si=N_cch0OFAgMQkGuT" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
</div>
<p><strong>Devlet televizyonu ERT’de “</strong><strong>Κουκουλοφόρος</strong><strong>”u (<em>Maskeli Protestocu</em>) seslendirdiğinizde rejinin müdahale çabası ve olayın parlamentoya kadar taşınması, iktidarın bir şarkıya karşı gösterdiği o absürt paniği gözler önüne sermişti. Sahnedeki o an, Yunanistan’da bugün sanatın ve ifade özgürlüğünün içinde bulunduğu iklim hakkında size ne söylüyor?</strong></p>
<p>O an, sanat ona ayna tuttuğunda iktidarın ne kadar kırılgan ve huzursuz hâle geldiğini, hükümetin aşırı sağcı seçmenini kaybetmekten ne kadar korktuğunu net bir şekilde gösterdi. Panik şarkının kendisinden ziyade, ifşa olma ve kendilerine meydan okunması korkusuyla ilgiliydi. Bu durum, ifade özgürlüğünün iktidar cephesinde güçten çok güvensizliği açığa çıkaran savunmacı tepkileri, teatral aşırılıkları ve parlamenter şovları hâlâ tetiklediğini gösteriyor. Aynı zamanda bu olay, sanatın gücünü de kanıtlıyor: Basit bir performans o rehaveti sarsabiliyor ve bir tartışmayı zorunlu kılabiliyor. Yani iklim gergin, ahlaki paniğe yatkın ama aynı zamanda verimli; yetkililer susturmaya veya dramatize etmeye çalıştığında, sanat görünürlük kazanıyor ve kamusal tartışma genişliyor. Beni asıl güldüren şey ise, şarkının sözlerinin sonsuza dek parlamento kayıtlarında yazılı kalacak olması.</p>
<div class="box-13">
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/h0s4y_zmtx0?si=0mIFWieeRsvvHENM" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><em>Yunanistan’ın meşhur mizah ve politik hiciv kanalı Luben TV, o gün ERT’de yaşananları, iktidar partisi milletvekillerinin (Yeni Demokrasi) kanala ambargo uygulama çabalarını ve meclisteki absürt paniği bu montajla özetlemişti.</em></p>
</div>
<p><strong>“Το Καραβάνι Για Τη Γάζα” (<em>Gazze Kervanı</em>) şarkınız ile bu kez Yunanistan’ın iç siyasal ikliminin ötesine geçip Filistin’le açık bir dayanışma kuruyorsunuz. Yunanistan’da Filistin’in, Filistin mücadelesinin yanında duran bir şarkı üretmek ne anlama geliyor? Misal baskı görüyor musunuz?</strong></p>
<p>Yunanistan’da Filistin’i destekleyen bir şarkı yazmak, sessizliğin konforunu reddetmek demek. Bu, yereldeki adaletsizlikleri küresel olanlara bağlayan bir dayanışma eylemi; şiddetin, işgalin ve yerinden edilmenin uzak soyutlamalar değil, tepki gerektiren insani gerçekler olduğuna dair bir hatırlatma. Benim için mesele, abluka altındaki insanların adını anmak, onları dinlemek ve onlarla aynı safta durmak; empati inşa etmek ve konuyu kamusal alanda diri tutmak için müziği kullanmak.</p>
<p>Evet, bu duruşu benimsemek tepkileri de beraberinde getiriyor. Milliyetçi veya sistem yanlısı çevrelerden gelen eleştiriler, mesajı itibarsızlaştırmaya yönelik ara sıra ortaya çıkan çabalar ve bazı medya kuruluşlarında ya da kurumsal alanlarda yaşanan o huzursuzluk... Ancak taraf tutmakla suçlanmanın o sembolik bedeline kıyasla, maruz kaldığım doğrudan baskı sınırlıydı. Yine de, eğer sonuç yaşanan acıların görünür kılınması ve tartışılması olacaksa, o yok sayma sürecine suç ortağı olmaktansa bu rahatsızlığı göze almayı herkesin sorumluluğunun bir parçası olarak görüyorum.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/XDn_l9RlKuM?si=8oPqW7Y9pzL7F0Jj" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>Öfke: Adalet mücadelesini ayakta tutan yakıt</h3>
<p><strong>Sizin gibi net bir politik tutum alan ve bunun getirdiği dışlanma riskini göze alan sanatçılar, bugün Yunanistan müzik sahnesinde yalnız mı? İktidarın baskısına ve yarattığı genel siyasi atmosfere karşı bağımsız müzisyenler arasında nasıl bir ilişki var; eski rebetiko veya entehno dönemlerindeki gibi birbirine omuz veren somut bir dayanışmadan söz edebilir miyiz?</strong></p>
<p>Aslına bakarsanız, yalnız değiliz. Gerektiğinde camianın bir kısmı mutlaka kenetleniyor. Birçok sansür veya haksızlık vakasında, sanat dünyasının çok daha geniş kesimlerinden güçlü tepkiler yükseliyor. Çoğu zaman, haksızlığa uğrayan kişi hiçbir politik duruş sergilememiş veya bir taraf olmamış biri olsa dahi hep birlikte, kitlesel bir şekilde ses çıkarıyoruz. Çünkü haksızlığın siyasi bir rengi olmaz.</p>
<p><strong>Sahnede yalnızca şarkılarınızla değil, dinleyiciyle kurduğunuz doğrudan ve neredeyse sohbet gibi ilişkiyle de kendinize özgü bir alan açıyorsunuz. Sizin için bir konseri gerçekten canlı kılan şey nedir?</strong></p>
<p>Benim için işin can damarı, karşılıklı etkileşim: Sahnenin ve seyircinin aynı frekanstan konuştuğu o an. Sözlerin ve müziğin; insanların dikkatiyle, nefesiyle ve tepkileriyle, alkışlarla, hep bir ağızdan söylenen şarkılarla, anlamla dolup taşan o sessizlikle buluşması. Sahicilik çok önemli; bir rol kesmek değil, tam anlamıyla orada, o anda var olmak. Ayrıca o öngörülemez anlar; bir bakış, bir söz, konseri tek taraflı bir ders olmaktan çıkarıp ortak bir deneyime dönüştüren anlık değişimler... Bütün güzellik bir olmakta yatıyor. Aramızdaki mesafeyi yıkmakta.</p>
<p><strong>“</strong><a href="https://youtu.be/-h5-A7uVs0o?si=2RpS8I01JNvkkgN-" target="_blank" rel="noopener"><strong>Η λίστα</strong></a><strong>”daki (<em>Liste</em>) tavizsiz öfke ile “</strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=WBiPJQ6jhwU" target="_blank" rel="noopener"><strong>Με Λόγια Ξένα</strong></a><strong>”daki (<em>Yabancı Sözlerle</em>) derin keder arasında, bugün Atina sokaklarında size en çok hangi duygu eşlik ediyor?</strong></p>
<p>Atina’da yürürken içimde pek çok duygu taşıyorum. Her şeyden öte insanlar arasında neşe ve sevgi arıyorum. Hüznü de taşıyorum, çünkü hüzün hafızayı canlı tutar. Sosyal medyada ekranlarına yapışmış önemsiz insanlar olarak resmedilseler bile, daha iyi bir dünya kurmaya hazır o gençlerin gözlerindeki umudu içimde taşıyorum. Öfke de gerekli, adalet mücadelesini ayakta tutan yakıt o çünkü.</p>
<p><strong>Söyleşiyi noktalarken, kendi dünyanızda bugünlerde nelerin çaldığını da merak ediyorum. Son zamanlarda size iyi gelen ya da dünyaya yeniden kulak kesilmenizi sağlayan kısa bir listeyi bizimle paylaşır mısınız?</strong></p>
<p>Her hafta thepressproject.gr üzerinden bana eşlik eden şarkılardan oluşan kısa bir çalma listesi <a href="https://thepressproject.gr/radio_show/piotiki-mousiki-se-kaki-piotita/" target="_blank" rel="noopener">paylaşıyorum</a>. İşte en yenisi. Benimle seslerin arasında ufak bir gezintiye çıkabilirsiniz:</p>
<p><iframe style="border-radius: 12px;" src="https://open.spotify.com/embed/playlist/0lVHnIeErbx3CTXwKm3UKN?utm_source=generator" width="100%" height="352" frameborder="0" allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy" data-testid="embed-iframe"></iframe></p>
<p>(DS/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Rojhilat Aksoy: Mesele, bağımsız ve toplumsal içerikli bir filmi gösterme iradesi]]></title><link>https://bianet.org/haber/rojhilat-aksoy-mesele-bagimsiz-ve-toplumsal-icerikli-bir-filmi-gosterme-iradesi-318335</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/04/03/rojhilat-aksoy-mesele-bagimsiz-ve-toplumsal-icerikli-bir-filmi-gosterme-iradesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/rojhilat-aksoy-mesele-bagimsiz-ve-toplumsal-icerikli-bir-filmi-gosterme-iradesi-318335</guid><description><![CDATA[“Aurora'nın Doğuşu” filminin gösterimi nedeniyle TCK 301. madde kapsamında yargılanan dönemin Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği Başkan Yardımcısı, yargılananın yalnızca kendisi olmadığını, aynı zamanda bir sanat eseri olduğunu söyledi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, “Aurora’nın Doğuşu” (<em>Արշալույսի լուսաբացը</em>, 2022, Yön.: Inna Sahakyan) isimli animasyon filminin gösterimi nedeniyle, dönemin Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği Başkan Yardımcısı Rojhilat Aksoy hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 301. maddesi kapsamında dava açtı.</p>
<p>Sezai Karakoç Kültür Merkezi’nde 17 Aralık 2024’te gösterilen filmdeki ifadeleri gerekçe gösteren savcılık, gösterim için dilekçe veren Aksoy’un “<strong>Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama</strong>” suçlarından cezalandırılmasını talep etti.</p>
<div class="box-13"><em>Soruşturmanın ardından hazırlanan iddianamede, “1915 olaylarının soykırım olarak gösterildiği değerlendirildiği, o dönemlerde çıkan isyanların ‘özgürlük savaşçılarının haklı mücadelesi’ olarak nitelendirildiği, bölgede yaşayan Ermenilerin zorla isimlerinin ve dinlerinin değiştirildiği ve insanlık dışı muamelelere maruz bırakıldığı şeklinde gösterimlerinin olduğu” cümleleri yer alırken, filmdeki diyaloglar suçlamalara delil olarak gösterildi.</em></div>
<p>İddianamede ayrıca, “olmayan bir olayın yaşanmış gibi anlatıldığı” ifadesi yer aldı.</p>
<p>Hakkında dava açılan Rojhilat Aksoy’un ikinci duruşması 6 Nisan saat 10.15’te Diyarbakır 22. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.</p>
<p>Filmin üretiminde herhangi bir rolü bulunmayan, yalnızca gösterim başvurusunda imzası olduğu için yargılanan Rojhilat Aksoy ile yargılama sürecini, ifade özgürlüğünü ve sanatsal özgürlüğü konuştuk.</p>
<a href='/haber/diyarbakir-ermeni-soykirimini-konu-alan-animasyon-filminin-gosterim-basvurusuna-301-davasi-317582' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/03/11/diyarbakir-ermeni-soykirimini-konu-alan-animasyonun-gosterimi-icin-basvurana-301-davasi.jpg' alt='Diyarbakır: Ermeni soykırımını konu alan animasyon filminin gösterim başvurusuna 301 davası' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Diyarbakır: Ermeni soykırımını konu alan animasyon filminin gösterim başvurusuna 301 davası</h5>
<div class='date'>11 Mart 2026</div>
</div>
</a>

<h3>“Antidemokratik bir uygulama”</h3>
<p><strong>Uluslararası alanda gösterilmiş ve ödüller almış bir filmin Türkiye’de cezai soruşturmaya konu edilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bir filmin uluslararası alanda gösterilmesi ya da ödül alıp almamasından ziyade, içeriği nedeniyle cezai soruşturmaya konu edildiğini görüyoruz. İçerik, çoğu zaman resmî tarih anlatısının ya da iktidarların kurmak istediği söylemin dışına çıktığında, yasalar devreye sokuluyor. Bu yasaların bu tür durumlarda devreye girmesi ise açık biçimde antidemokratik bir uygulama.</p>
<p>Zaten film, sanat, felsefe, sosyal bilimler ve akademi ancak ifade özgürlüğünün var olduğu koşullarda anlamlı. İfade özgürlüğünün olmadığı bir ortamda bu alanlar kendi varlık nedenleri ile çelişir. Bu nedenle bir eserin cezalandırılması, aslında bağımsız ve toplumsal içerikli üretimlerin ve özgür düşüncenin istenmediğini gösterir.</p>
<p><strong>Hakkınızda açılan davada yalnızca gösterim başvurusunda imzanızın bulunması gerekçe gösteriliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir filmin içeriğinden, onu gösteren kurum ya da kişilerin sorumlu tutulması sizce ne anlama geliyor?</strong></p>
<p>İfade özgürlüğü ve demokrasi sorunları yaşayan ülkelerde, alternatif ve muhalif sinemanın en çok zorlandığı alan gösterim imkânları. Bu filmler yapım ve çekim süreçlerinde çeşitli zorluklarla karşılaşsa da, en kritik aşama olan gösterim sürecinde çok daha büyük engellerle karşılaşıyorlar.</p>
<p>Gösterildikleri mekânlar baskı altına alınabiliyor. Piyasadaki “AVM sinemaları” bu tür filmlere çoğunlukla yer vermiyor. Geriye sınırlı sayıda alternatif mekân kalıyor. Son yaşanan örneklerde de görüldüğü gibi, mesele giderek bağımsız ve toplumsal içerikli bir filmi gösterme iradesine dönüşüyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/rojhilat.jpg" alt=""></p>
<h3>“Değişmesi gereken bir düzenleme”</h3>
<p><strong>Daha önce benzer davalarda eser üreticileri hedef alınırken, bu dosyada bir organizatörün yargılanmasını nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Festivaller; yönetmenler, sinemacılar ve sinemaseverler arasında bir köprü işlevi görür. Bu organizasyonları düzenleyenlerle sinemacılar arasında tarihsel olarak varolan bir dayanışma ağı bulunuyor. Ancak bu tür davalarla birlikte bu dayanışma ağı kriminalize ediliyor.</p>
<p>Aynı zamanda bir içeriğin üretilmesini engellemek ile üretilmiş bir içeriğin gösterilmesini engellemek aynı motivasyondan besleniyor. Sonuçta bir filmi yapmak ile onu izleyiciyle buluşturmak benzer bir amaca hizmet ediyor. Bu nedenle bu tür davaların ortaya çıkması şaşırtıcı değil; çünkü aynı rahatsızlığı üretiyor.</p>
<p><strong>Bu davayı ve yargılandığınız TCK 301. maddeyi Türkiye’de ifade özgürlüğü ve sanatsal özgürlük açısından nereye koyuyorsunuz?</strong></p>
<p>301. madde, oldukça esnek yorumlanabildiği için yargı tarafından işlevsel bir araç olarak kullanılabiliyor. Oysa sanat eserlerinin ya da sanatçıların bir ulusa ya da kamusal bir yapıya hakaret etmesi gibi bir durumdan söz etmek çoğu zaman mümkün değil.</p>
<p>Bu yasa, ifade özgürlüğünü sınırlayan ve bu nedenle değişmesi gereken bir düzenleme. Gerçek bir demokratikleşme ancak bu tür yasaların dönüşmesiyle mümkün olabilir. Yasalar, devleti halktan, sanatçılardan ya da gazetecilerden korumak için değil; halkı, sanatçıları ve gazetecileri şiddet aygıtlarından korumak için var olmalı.</p>
<a href='/haber/diyarbakir-barosu-na-ermeni-soykirimi-davasindan-beraat-291362' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2024/02/02/diyarbakir-barosu-na-ermeni-soykirimi-davasindan-beraat.jpg' alt='Diyarbakır Barosu&#39;na Ermeni Soykırımı davasından beraat' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Diyarbakır Barosu'na Ermeni Soykırımı davasından beraat</h5>
<div class='date'>2 Şubat 2024</div>
</div>
</a>

<p><strong>Bu sürecin kültür-sanat alanında çalışan diğer kişiler üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?</strong></p>
<p>Bu tür cezaların ya da yargı süreçlerinin yalnızca bireyi hedef almadığı açık. Bir kişiye ceza verilirken aslında bir alanın ya da bir topluluğun dizayn edilmesi, hizaya getirilmesi amaçlanır. Kısmen etkili olduğu durumlar olabilir; ancak bunun hiçbir zaman tam anlamıyla sonuç vermeyeceği de açık.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/aurora2.jpg" alt=""></p>
<h3>“Yargılanan yalnızca bir kişi değil, aynı zamanda bir sanat eseri”</h3>
<p><strong>Türkiye’de kültür-sanat alanında son dönemde artan yargı süreçlerini nasıl okuyorsunuz?</strong></p>
<p>Bana kalırsa, “son dönem” ifadesi Kürdistan bağlamında çok açıklayıcı değil. Çünkü burada baskının sıradanlaştığı bir gerçeklik söz konusu. Bir halkın dili ve kültürü uzun yıllar boyunca hukuki güvenceden yoksun bırakıldığı için, bu alandaki üretimler sürekli keyfi yargı müdahalelerine maruz kaldı.</p>
<p>Bu durum onlarca yıldır sürüyor. Son 30 yılda gelişen yurtsever Kürt sanatı da bu baskılarla mücadele ederek varlığını sürdürdü. Ancak özellikle 2015 sonrası artan şiddet ortamı, sanat alanında sansür ve yargı müdahalelerinin daha görünür hâle gelmesine neden oldu.</p>
<p><strong>6 Nisan’daki duruşmadan beklentiniz nedir?</strong></p>
<p>Elbette bireysel olarak bu mahkeme süreçlerinin son bulmasını isterim. Ancak burada yargılanan yalnızca bir kişi değil, aynı zamanda bir sanat eseri. Bu nedenle temel beklentim, sanat eserlerinin ve sinemanın yargı konusu yapılmaması. Sanatın özgürce ifade edilebildiği demokratik bir zeminin bu topraklarda en kısa sürede inşa edilmesini umut ediyorum. (TY)</p>
<a href='/haber/rtuk-ten-ermeni-soykirimi-ifadesi-nedeniyle-acik-radyoya-yayin-durdurma-cezasi-296959' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2024/06/29/rtuk-ermeni-soykirimi-ifadesi-nedeniyle-acik-radyonun-yayini-durdurdu.jpg' alt='RTÜK&#39;ten ‘Ermeni Soykırımı’ ifadesi nedeniyle Açık Radyo’ya yayın durdurma cezası' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>RTÜK'ten ‘Ermeni Soykırımı’ ifadesi nedeniyle Açık Radyo’ya yayın durdurma cezası</h5>
<div class='date'>29 Haziran 2024</div>
</div>
</a>
]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Müfredat dışıların okulu]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mufredat-disilarin-okulu-318339</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/03/mufredat-disilarin-okulu.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mufredat-disilarin-okulu-318339</guid><description><![CDATA[Nice badireden geçmiş kurumlar, kaçınılmaz olarak pek çok eşik barındırır içinde. Söz konusu Agos olunca eşikten öte bir de ortak 19 Ocak miladımız var. Agos’un geleceği olacakların zaman ve mekânda kendi aidiyet koordinatlarını sil baştan oluşturabilmeleri en büyük dileğim. Yeni hikâyeler ancak böyle yazılabiliyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<div class="box-13"><strong><em>1996’da kurulan, 2007’de kurucularından Hrant Dink’in katledildiği, Türkçe-Ermenice haftalık yayımlanan Agos Gazetesi bu yıl 30. yaşını kutluyor. Dost mecralarımızdan Agos’un yıldönümünü en içten dileklerimizle kutlarken, 3 Nisan 2026 tarihli 1544. sayısında Karin Karakaşlı’nın kaleme aldığı yazıyı yayımlıyoruz.</em></strong></div>
<p>Bir kurumun tarihini kendi hayatının zamanıyla bir tutmak, sık rastlanır bir şey değil. Agos’un otuz yılı demek, otuzunda birden doğrudan yer almasam da, bana böyle hissettiriyor. Bu ismin arkasında saklı ruhu anlatabilmek için kişiselle örülen kısa bir hikâye anlatacağım o yüzden. Bir birlikte büyüme hikâyesi.</p>
<p>Başarılı bir öğrenci oldum hep. Öğrenmeye, keşfetmeye dönük, kaybetmemek için özen gösterdiğim merak ve hevesim vardı. Bir de sınav ve puanlarla ölçülen bir sistemde başarı denen şeyin, uyumsuz olduğun her alan için bir koruma kalkanı oluşturduğunu içgüdüsel olarak fark etmiştim küçük yaştan. Gel gör ki okul ve mahalle, kitaplarda gördüğüm dünyaya kıyasla hep küçük kalıyordu sanki. İlk kez ülkenin tamamına dair bir duyguya üniversite kantinlerinde yan yana oturduğum, hikâyesi benden farklı yaşdaşlarım sayesinde kapılabildim. İnsandan ve yoldan öğrenmek gerektiğini bildim.</p>
<p>Agos, hayatın tam damarından aktığımı hissettiğim, müfredat dışı her şeyi bir arada ve eşzamanlı sunan en önemli durak oldu benim için. İlk öykülerini yayımlayan, gencecik bir üniversite mezunuydum 1996’da. Bir hayat çaylağı. Hrant Dink, pek çoğumuz gibi beni de yol üstünde buldu ve macera başladı.</p>
<p>Dolapdere’deki küçücük alandan alt katları kumaşçı ve dikimhanelerle dolu Saksı Han’ın en üst katına konduk. Ressam Kristin Saleri’nin eski atölyesine. Herkesin el yordamı bir şeyleri öğrenmeye çalıştığı karmakarışık bir pazar yeriydi Agos. Ofis eşyalarımız bile uzun yıllar boyunca sağdan soldan toplanmış ev mobilyalarından ibaretti. Yemek masası, camlı büfe, kışın akıtan dam, dolayısıyla bir dolu leğen, gazetenin bağlandığı Çarşamba geceleri ortaya çıkan ve fayanslar üzerinde ahenkle dans eden, boz renkli minik faremiz Mıgırla bir cümbüş yeriydik. Bu dönemin hikâyesini bütün tanıklıklarıyla birlikte Tûba Çandar’ın unutulmaz emeğinin ürünü Hrant biyografisinde ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz. Bir iki profesyonel isim dışında gazetecilikle doğrudan bağlantısı olan yoktu içimizde. Türkçe yayın yapan Ermenice gazete olarak örnek alınacak bir model de yoktu. Hrant Dink’in tezcanlılığı ve inancı vardı en çok. Bir de zaman bizden yanaydı. Sanki tam olması gereken yerdeydik. Öyle ilerledik.</p>
<p>Agos’un ben dahil çoklarımız için hayat okulu olması tuhaf bir özgürlük hissiyle doğrudan bağlantılı. Deneme ve yanlış yapma hakkımız vardı. Kuşaklararasılık, adı konmamış bir kanundu sanki. İlkokul Ermenicemle köşe yazısı yazmaya teşvik edildiğimde Ermeni basın tarihinin duayeni, gazetenin de isim babası Rupen Maşoyan, bir elinde bastonu bir elinde kırmızı kalemi ve olanca zarafetiyle yanı başımdaydı. Basın ve edebiyatın bir diğer ustası Yervant Gobelyan’ın pelür kağıt üzerine daktilo edilmiş yazılarına bakardım hayranlıkla. Masası Anadolu’dan topladığı taşlar ve Anahit heykelleriyle süslü, babam saydığım Baron Seropyan (Sarkis Seropyan), cuma oldu mu tiyatro tarihinin cisimleşmiş hâli olarak ziyaretimize gelen Hagop Ayvaz demirbaş olarak yâd ettiğim isimler. Baron Ayvaz’ın yazıları eski takvimlerin arka sayfalarından kesilerek hazırlanmış bloknotlara yazılıydı. Bir kuşağın çektiği çileyi gösterircesine. Böyle sadece görmeyi ve bir masa kenarına ilişip dinlemeyi bilerek öğreneceklerimiz vardı. Tıpkı o okul kantinleri gibi.</p>
<p>Gelenimiz gidenimiz eksik olmazdı. Ninesinin köyünü, Ermeni kökenini bulmaya çalışanlar, yurt dışından İstanbul’a gelmişken uğrayanlar, sonraki dönemlerde konsoloslar, politikacılar, Ermeni okullarından geziye gelen gençler, çocuklar, müdavim aboneler… Tekke ve Zaviye Kanunu’na rağmen kapatılması unutulmuş yer diye takılırdım hatta. Yüz yüzeliğin genel olarak çok belirleyici olduğu bir zamandı. Taksim ve civarı, nabız gibi atar, belli birkaç mekânda içinden geçilen bütün siyasi gündem ete cana bürünürdü. Hayatını cemaate adamış avukatlar Diran ve Luiz Bakar eşliğinde Ermeni toplumunun en can alıcı sorunları orta yerimize düşerdi.</p>
<h3>Sadece haber yapan değil gündem belirleyen bir mecra</h3>
<p>Böyle bir arka planda Hrant Dink’in motor gücü eşliğinde sadece haber yapan değil gündem belirleyen bir mecra olabildik. Yayın toplantılarına o sırada kaç kişiysek hep birlikte ve hiyerarşisiz girerdik. Acemi, genç denmez, hepimizin fikri önemli sayılırdı. Böylelikle zamanla önemli olmayı hak eden fikirler sahibi olmayı da öğrendik. Bazen fazla hoyrat kavgalar olsa da dinlemeyi, satır arası okumayı, ayrıntıların kudretini keşfettik. Temas ederdik bir de. Kimsesiz kalmış Ermeni çocukların haberini yapıyorsak, arka taraftaki tuvaletimizin küvetinde; bu yakınlarda kaybettiğimiz, kaybına da inanamadığım, abone, dağıtım ve reklam sorumlusu, bel kemiği Talin Çortan (Garibgün) o çocukları eliyle yıkayıp giydiriyor olurdu. Haber yayımlandığında o çocuklar çoktan bir eve yerleştirilmişti bile.</p>
<p>Bütün bunları bir nostalji hissiyle, eski zaman güzellemesi yaparak yazdığım sanılmasın. Tanrı biliyor, Agos’la hep hesaplaşmış, yeri gelip de yutulduğumu ya da aidiyetsiz kaldığımı hissettiğimde, cemaat ve Türkiye idealleri yanılsamaya dönüştüğünde başka hayat olanaklarının peşi sıra mekândan çıkmış biriyim. Aras-Agos hattından yoldaşım Rober Koptaş ve o kuruluş yılları karmaşalarımızın yakın tanığı Yetvart Danzikyan dönemlerinde de gazetede oldum. O yeni zamanlarda artık sosyal medyanın hızı devreye girmişti. Bir zaman sonra, mekân olarak kendi yeni tarihini yazmaya koyulmuş Anarad Hığutyun binasına geçtik. Sebat Apartmanı durağı bin bir emekle 23.5 Hafıza Mekânı’na dönüştü. Bütün bu kıymetli koordinatlara karşın ayağımın altından zeminin kaymış olması hissim bâki kaldı. Kayıpla birlikte yaşama dersinin doğal bir sonucu bu da. Tıpkı ölümler ve taşınmalar sonrası çocukluk aile evlerinin dağılması gibi. O yüzden belki, bu yeni dönemlerde en çok başka mekânlarda olabildiğim zamanları sevdim. Vakıflı haberleri için Berge Arabian’la yolda olmayı, yine onun ve yüz yüze temas mirasının taşıyıcısı Pakrat Estukyan ve Zakarya Mildanoğlu eşliğinde hanların Ermeni ustaların yanına uğramayı, birbirinden farklı insanlarla kendi dünyalarında söyleşiler yapmayı… Bütün döngülerini tamamlamış bir insanın yakın döneminden gülümseten anlar bunlar.</p>
<p>Nice badireden geçmiş kurumlar, kaçınılmaz olarak pek çok eşik barındırır içinde. Söz konusu Agos olunca eşikten öte bir de ortak 19 Ocak miladımız var. Agos’un geleceği olacakların zaman ve mekânda kendi aidiyet koordinatlarını sil baştan oluşturabilmeleri en büyük dileğim. Yeni hikâyeler ancak böyle yazılabiliyor. Bunu yaparken bir avuç çılgının o ilk dönem merak ve hevesleri ve elbette bütün resmî anlatıları, yalanı, riyayı yıkmaya muktedir bire bir insan hikâyeleri eşlikçileri olsun hep. Bir kaldırım hatrına. İnadına. (KK/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ay’a gidiyoruz gari]]></title><link>https://bianet.org/yazi/aya-gidiyoruz-gari-318308</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/03/aya-gidiyoruz-gari.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/aya-gidiyoruz-gari-318308</guid><description><![CDATA[Dünyadaki muhalifleri, tek gidişe yetecek yakıtla doldurup uzay aracına bindirip yollasalar mesela. İyi olmaz mı? Bence olur.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin işveli, cilveli zamanlarından geçiyoruz belli ki. Canımızı çok sıkanlar ile gönlümüze neşe veren olaylar aynı anda oluyor. “Hep böyle değil midir?” diyenlere cevap veriyorum: Evet, öyledir.</p>
<p>Bir yanda elinde kılıçla oyuncaklı bir pastanın başında dansa pek benzemeyen değişik hareketler yaparak gülücüğe pek benzemeyen mimiklerle devinip duran bir adet Donald Trump izliyorsun ama öte yanda milyonlarca insan “Kral gerekmez” diye yürüyor. Bir yanda savaş var, diğer yanda bilimin tüm gücünü güzel işler için kullanarak onlarca yıldır çalışanların başardıkları var. Züğürt tesellisi bunlar mı dediniz? E, doğru züğürdüz. Hele bizimki gibi kendisiyle ne yapacağına bir türlü karar veremeyen ülkelerde hayat biraz daha zor tabii. Ama her sabah başımızı tutup öne eğdikleri “haber akışı” içinde küçücük bir ân için bile olsa tebessüme vesile bulunca kaçırmamalıyız bence.</p>
<p>Nihayetinde insan evladı, 2 Nisan 2026 gecesi Ay’a gitmek üzere yola çıktı. Gidip Ay’ın yüzeyinde yürümeyecekler, bir dolaşıp 10 gün sonra gelecekler. NASA ay tanrıçasından ilhamla görevin adını <strong>Artemis II</strong> mürettebatlı Ay uçuşu koymuş. Orion isimli uzay aracında biri kadın dört astronot var. Kadın astronotun adı Christina Hammock Koch. Şu koca dünyada çok az sayıda insanın yapabileceği şeyleri yaptığının pek de farkında olmayanlara özgü bir fiyakası var. Kadın olarak neşelenmeye vesile mi? Bence öyle. Ben fotoğraflarına, söyleşilerine hayran hayran bakarken o Ay’a gidiyor. Yolu, yolları açık olsun.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/nasa2.jpg" alt="">
<figcaption><em>Fotoğraf: NASA Genel Merkezi Fotoğraf Departmanı.</em></figcaption>
</figure>
<p>Merak edenler <a href="https://www.youtube.com/nasa" target="_blank" rel="nofollow noopener">Nasa’nın YouTube</a> sayfasından takip edebilir. “Uzay aracımız yok ama Artemis Tapınağı bizde” diyenler de Selçuk’taki Efes antik kentine turistik gezi yapabilir. O da neşeye vesileyse güzeldir. Ama ben de ânın coşkusunu kaçırmak istemediğimden fırlatmasıydı, gidişiydi, rotasıydı, nasıl hareket edeceğiydi falan diye merak ettikçe haberler coşarak akmaya başladı tabii. Ben de içinde biraz kayboldum ne yalan söyleyeyim.</p>
<p>Eh gökcisimlerinin hareketlerini portakal ve masa tenisi topuyla falan öğrenmeye çabalayan kuşaktan olduğumuzdan, üstüne de sözelcilikten bir aşamada tıkandım. Bir sözelcinin en iyi yaptığı şeyi yapıp meseleyi anlayacağım yere çektim. Tamam videoyu izliyorum, anlatan güzel anlatıyor, dünyanın çekim alanından çıkıp ayın çekim alanını kullanarak çevresinde tur atacaklarmış. Bak cümleyi işitiyorum, hatta buraya da yazıyorum. Ama anlamıyorum elbette. O zaman kendime başka coşku vesilesi bulayım, değil mi?</p>
<p>Şimdi, bu Artemis görevi uzun vadede Ay’da gezip dolaşmaya, sonra Mars’a gitmeye yarayacakmış. Yıllardır hazırız biz bu işlere efendim! Bunca ütopyayı, distopyayı boşuna mı okuduk? Ay’da olur Mars’ta olur, Astreoid B-612’de olur, adı daha karışık uzun gezegenlerde olur, ama orada bir hayat kurulur. İşte o hayatın “yeni” olmasını istemek, hayallere dalmak serbest. Annem gibi “Dünyayı kemirip basıp gidecekler” diyenler de çok, biliyorum. Diyelim öyle oldu ve gittiler. İyi olmaz mı? Hatta üstat Ursula K. Le Guin’in <em>Mülksüzler</em> romanındaki gibi olsa? Dünyadaki muhalifleri, tek gidişe yetecek yakıtla doldurup uzay aracına bindirip yollasalar mesela. İyi olmaz mı? Bence olur.    </p>
<p>“<em>Bu işler böyle devam etse, bugün Ay’a yarın Anarres’e vasıl olsak, güzel olmaz mı?</em>” deyip gülümserken birden yüksek sesle “<em>Ay’a gidiyoz gari</em>,” diye bağırmışım. Bu neşeye vesile olan herkese şükranlarımı sunarım. (ÖE/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor]]></title><link>https://bianet.org/yazi/aradiginiz-kisiye-su-anda-ulasilamiyor-318332</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/03/aradiginiz-kisiye-su-anda-ulasilamiyor.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/aradiginiz-kisiye-su-anda-ulasilamiyor-318332</guid><description><![CDATA[Davranış sahibinin kör olması bütün dengeleri bozuyor. Eleştirinin kendisine odaklanmak yerine körlüğe odaklanılıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yarı öfkeli, bol heyecanlı bir ton sesimde. Önemsediğim bir çalışmada geldiğim aşamayı anlatıyorum. Aynı zamanda aksaklıklar ve aksaklıklara yönelik tepkimin anlaşılmadığını. Telefonun ucundaki telesekreter değil. Duyuyor, yanıt veriyor. Ama ben karşımda bir robot olduğu düşüncesine kapılıyorum. Yapay zekâ ile <em>doğal zekâ</em>, telefondan kulağıma yansıyan sesli çıktıda eşitleniyor. Her cümle adeta bir ses editöründe biçimlendirilmiş gibi akıyor ve birkaç cümle sonrasında başa sarıyor. Cümlelerin beceriksiz gönül alma çabaları olduğunu hissediyorum ve her kelimede heyecanım sönümleniyor. Konuyla bağım kopuyor. Odağım değişiyor ve sosyal medya çağının yüzü hâline gelmiş kalıp cümleler bütün bayatlığıyla zihnime akıyor.</p>
<p>Oysa bana kurulan cümleler sosyal medyada kullanılan türden değil. Konuştuğum ortam da sosyal medya gibi dolayımlı değil. Karşımda kanlı canlı bir insan var; ama kurduğu cümleler adeta o sosyal medya gönderilerine maruz kaldığım zamanlardaki bayat tadı veriyor.</p>
<p>Odağım iyice dağılıyor. Sıradan bir insan ilişkisini, doğasındaki sıcaklıktan koparıp böyle tatsız tuzsuz, soğuk bir şey hâline getiren ne? Düşünüyorum. Düşündükçe yeni sorular kafama doluşuyor ve sürekli başka yerlere kayan odağım, konudan gittikçe uzaklaşıyor. Sonuçta “-mış” gibi bir iletişimin parçası oluyor ve sıkılıyorum. Böylesi bir iletişim tarzı bütün moralimi alt üst ettiği için karşımdakiyle olan iletişimimi sonlandırıp zihnimdeki sorgulamaya devam ediyorum. İşin ucu yine sağlamcılığa çıkıyor. Çünkü 40 yıllık bir kör olarak, bir başka deyişle <strong>deneyimli bir öteki</strong> olarak konuşmanın içindeki sağlamcılığın kokusunu alıyorum. Karşımdaki bana körlükle ilgili olumsuz cümleler kurmuyor. Hatta konuşmasına özen gösteriyor. Belki de bu özen, konuşmayı doğasından çıkarıp bayat bir cümleler bütünü haline getiriyor. Zaten konuşmanın içinde körlüğe dair bir şey de yok. Ama kalıp bir anlayış var. Karşımdakinin kendisinin tercih etmediği, hatta belki karşı olduğu; ama zihni sağlamcı bir dünyada şekillendiği için fark etmediği bir durum.</p>
<p>Durum şu: Ben onlarla aynı ortamı paylaşan tek körüm. Çok iyi tanımıyorlar beni. Ben biraz da patavatsız, pardon dolayımsızım. O an zihnimdekini söylüyorum ve politik davranamıyorum. O nedenle eleştirilerim yalın oluyor. Kör birisi olmasam yine bu durumdan rahatsız olacaklar. Tepki gösterecekler. Belki kavga edecekler, belki de anlayacaklar. Oysa burada davranış sahibinin kör olması bütün dengeleri bozuyor. Eleştirinin kendisine odaklanmak yerine körlüğe odaklanılıyor. Bazen kodlar çakıştığı zaman ekranda gösterilmek istenen yerine çok alakasız bir şey akar ya, o hesap konuşmanın akışı başka bir yönde ilerliyor. Yansıması da o şekilde oluyor doğal olarak. Benim söylediklerim karşımdakinin zihninde bir şeyi tetiklemiyor. Çünkü onun zihnindeki konuşma algoritması karşısındaki kişinin “engeli” dolayısıyla kompleksli davrandığı üzerine kurulu. Benim söylediklerim o an boşluğa düşüyor. Çünkü bir ön yargı üzerine kurulan iletişimde, önyargı duvarını aşıp konunun odağına yerleşme yolu bulunmadığı sürece anlaşmak mümkün değildir.</p>
<p>Onun için bireysel ilişkilerimizden toplumsal meselelere kadar her alanda önce meramımızı anlatabileceğimiz koşulları yaratmamız gerekiyor. Çünkü konuşmaya eşit koşullarda başlamıyoruz. Karşımızda önyargı bariyerleri var ve muhatabımız bunun farkında bile değil çoğu zaman. Çünkü sağlamcılık böyle detaylı bir ideoloji. Bu duvarları kısmen aştığımız durumlarda bile meramımızı anlatmak zor olabiliyor. Hatta daha da zor olabiliyor. Karşımızdaki bizi anladığını düşünerek hareket ediyor. Oysa anladığını sandığı şey tepkili bir körün, körlüğünden kaynaklı kompleksleri olduğu için böyle davrandığı. Anlamak yerine anlamaya çalışmakla, hatta dinlemekle işe başlamalı belki. Çünkü karşımızdakini önyargı kalıplarıyla dinlemek sadece onu duymak anlamına geliyor. Gerçekten dinlemek çok başka bir şey ve onu başardığımız an iletişimimiz gerçek bir iletişim hâlini alıyor. Aksi takdirde saatlerce konuşup hiçbir şey konuşmamış oluyoruz. Hem kör birisinin bütün davranışlarının körlükle alakalı olmadığını anlamak için o kadar derin düşünmeye de gerek olmaması lazım. Çoğu zaman onun odağı körlüğü değildir. O da herkes gibi farklı farklı konulara sevinebilir, üzülebilir, aşık olabilir, hayal kırıklığına uğrayabilir, kızabilir, mutlu olabilir… Yani körlük insanı makineleştirmez, tek tipleştirmez. Masaya otururken ezberlerimizi kapının önüne bırakırsak, saatler süren konuşmalar sonunda aslında aradığımız kişiye hiç ulaşılamadığı gerçeğiyle yüzleşmemiş oluruz. (BS/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Margosyan ustayı 4. yılında anıyoruz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/margosyan-ustayi-4-yilinda-aniyoruz-318316</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/03/margosyan-ustayi-4-yilinda-aniyoruz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/margosyan-ustayi-4-yilinda-aniyoruz-318316</guid><description><![CDATA[Mıgırdiç Margosyan bir kimlik ve simgesel kişilikti. Diyarbakır Kitap Fuarı’na her geldiğinde en fazla kuyruğu, O’nun yer aldığı Aras Yayınevi standının önünde görürdünüz.  Çünkü o, bu kentteki kimliğini gizlemek zorunda kalmış şahsiyetlerin bir nevi kimlik ifşası, kimlik varoluşu gibiydi adeta.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Edebiyatın şehir hatırlı büyük ustasının öte yakaya göçüşünün üzerinden dört yıl geçti. 2022 yılının nisan başında kaybetmiştik kendisini. </p>
<p>Her yıl yaptığımız gibi yine şehrinde anıyoruz üstadı. Mezarı başında memleket (Heredan) toprağını üzerine serperken her yıl anacağız seni ve hatıralarını demiştim. </p>
<p>İşte onu yine yapıyoruz.</p>
<p>Yaşıyorken kendisine bir şiirimi ithaf ederek demiştim ki;</p>
<p>her gidiş yitiştir<br>“vakitlerden bir vakit, gitmiştiniz bu diyardan, mahzun”<br>gittin<br>şimdi dönmek telaşındasın<br>velâkin her gidiş<br>dönüşün hüznüne gebe<br>bir şarkı vardı anımsarsın hani<br>Diyarbekir şad kar derdi ya!<br>Diyarbekir’i sorarsan şad akmıyor artık<br>senin bildiğin şehir şadumandı<br>şarkının sözlerindeki nağmelerde kaldı<br>Hançepek demiştin ya boşuna arama <br>gavuru gitmiş mahallesi kalmış (mı)<br>Marangoz Xaço vardı bir zamanlar<br>sen iyi bilirdin<br>hah tamam işte aynen o<br>şimdilerde yok<br>oysa ne de güzel ipek böcekçiliği yapardı<br>Suriçi’ndeki evinin avlusunda<br>mor menevşe mooor diye bağıranların gölgelerinde soluklandıkları<br>hercai menekşelerin sırdaşı dutlara da kıydılar usta<br>kozalar örülmeyen bu şehirde<br>böcek de kalmadı ipek de<br>kına yaksınlar münasip yerlerine<br>Balıkçılarbaşı’ndaki Daşçılar Kahvesi’nin yerinde yeller es(m)iyor<br>ne taş kaldı bu şehrin teşkalesinde<br>ne de taşı nakış gibi işleyen Ermeni, <br>Süryani ustalar<br>‘eskiler alıram’ nidalı ünlemelerinin <br>ses verdiği<br>Daracık küçelerin sakinleri Moşeler gidince<br>İğneli beşik muhabbeti de bitti<br>karışacak Moşê de kalmadı bu şehirde<br>sürdüler telkâri ustası kadim kardeş Süryanileri<br>sonra da “mehlemız doli Süryani” dediler<br>yalan…<br>külliyen yalan usta<br>mahlemizde yok Süryani<br>Süryanisiz anadan üryan bu memleket şimdilerde…<br>gidenlerin ardından<br>“iyi ki gittiler” diyenler<br>timsah gözyaşı döküyor bugün <br>haberin var mı?<br>sen yine de bil öyle gel usta<br>giderken melül mahzun bıraktıkların<br>dönüşünde yok artık bilesin<br>sana kalan bir tutam hüzün bolca gözyaşı<br>bir de giderken ardında bıraktıklarını bulamamaktır…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-2026-04-03t115359-475.jpg" alt=""></p>
<p>Mıgırdiç Margosyan henüz 15 yaşında ve Diyarbakır’da ortaokul öğrencisi olduğu 1953 yılında, Anadolu ve Mezopotamya topraklarındaki diğer Ermeni çocuklarla birlikte bir Ermeni papaz tarafından anadilini öğrensin diye İstanbul’a götürülür. </p>
<p>Annesi ve babası ‘Sen de git oğlum’ der. Kendi anadilini öğrenmek ve Ermenice eğitim görmek için İstanbul’a gidiyor. Düşünün 15 yaşında bir çocuk olarak gidiyor ve sonra Diyarbakır’la olan bağı aslında fiili olarak kopuyor, sadece yaz tatillerinde gelip gidiyor. 1960’lı yıllardan sonra ise, 90’lı yılların ortalarına kadar hemen hiç gelmiyor şehre. </p>
<p>Fakat 1988 yılında önce Ermenice sonra da “bebekusun kitapları”nda yayımlanan ‘Gavur Mahallesi’ kitabı ile öyle bir edebiyat yaratıyor ki, sanki hiç Diyarbakır’dan ayrılmamış gibi… </p>
<p>Sadece Diyarbakır’daki Ermeni toplumunun hikâyelerini değil, Ermenilerle ilişki halinde ve şehrin sakinleri olan Kürtler ve diğer tebaayla olan bağı 15 yaşındaki bir çocuğun hafızasına nakşolunan metinler üzerinden adeta yeniden yaşayarak yazıyor. </p>
<p>Bu, aslında bir anlamıyla tıkanan adeta kesintiye uğrayan Ermeni taşra edebiyatının İstanbul’daki Amira Ermenileri’ne ‘Biz de varız, yok olmadık’ demenin hikâyesi gibi vukubuluyor. Mıgırdiç Margosyan’ı işte asıl bu pencereden okumak gerek…</p>
<p>Margosyan’ın vefatıyla bu toprakların çok şeyi kaybettiğinin altını özellikle çizmeliyim. Mıgırdiç Margosyan bir kimlik ve simgesel kişilikti. </p>
<p>Diyarbakır Kitap Fuarı’na her geldiğinde en fazla kuyruğu, O’nun yer aldığı Aras Yayınevi standının önünde görürdünüz.  </p>
<p>Çünkü o, bu kentteki kimliğini gizlemek zorunda kalmış şahsiyetlerin bir nevi kimlik ifşası, kimlik varoluşu gibiydi adeta. İmza günlerine gelenlerin arasında kitabını imzalatırken biraz da kısık sesle “Hocam benim de ninem Ermeni” diyenleri çok duydum.</p>
<p>Ruhu şad û handan olsun. </p>
<div class="box-1">
<p><strong>Diyarbakır Hafızası ve Margosyan Anma Programı</strong></p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/ekran-resmi-2026-04-02-151845.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Rober Koptaş </strong><br><strong>Tanur Korkut </strong><br><strong>Şeyhmus Diken<br><br>Moderatör</strong>: Nurcan Kaya<br><strong>Ditav Kültür Sanat Evi / Diyarbakır</strong><br><strong>4 Nisan 2026 Cumartesi</strong> <br><strong>Saat</strong>: 14.00 </p>
</div>
<p>(ŞD/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Habermas’ın ardından]]></title><link>https://bianet.org/yazi/habermasin-ardindan-318323</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/03/habermasin-ardindan.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/habermasin-ardindan-318323</guid><description><![CDATA[Habermas eleştirel teorisyen olarak yolumu aydınlatan ilk kişiydi. Bunun için ona hâlâ derinden minnettarım. Ancak zamanla onun yaydığı ışık titremeye ve sönmeye başladı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<div class="box-13"><strong><em>ABD’li düşünür ve feminist Nancy Fraser’in 25 Mart 2026’da LRB Blog’da yayımlanan “<a href="https://www.lrb.co.uk/blog/2026/march/after-habermas" target="_blank" rel="nofollow noopener">After Habermas</a>” başlıklı yazısını, Ziya Dinç çevirisiyle yayımlıyoruz.</em></strong></div>
<p>Jürgen Habermas, savaş sonrası Almanya’nın ahlaki vicdanı, son büyük sistematik filozof, Frankfurt Okulu’nun ikinci kuşağının baskın figürü ve bu “okul”u sona erdiren düşünür olarak çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. Başkaları onun katkılarını bu büyük ölçekte değerlendirebilir ve değerlendirecektir. Benim burada sunabileceğim şey ise daha öznel olacak: Onun çevresinden, solcu bir Kuzey Amerikalının, ondan öğrendikleri ve ancak başka yerlere bakarak öğrenebildikleri üzerine düşünceler.</p>
<p>Habermas ile bağlarım çok katmanlıydı. O benim için hem bir ilham kaynağı hem bir rol modeldi; hem danışılacak bir kişi hem de karşısında durulacak bir kişiydi. Bana erken yaşlarda “özgürleştirici bir niyetle eleştiri” yapmayı gösterdi, fakat zamanla ona karşı mesafelenmem gerekti.</p>
<p>Habermas’ın fikirleriyle ilk olarak 1970’lerin ortasında, doktora öğrencisi ve felsefeci olmayı hedefleyen biriyken karşılaştım. <em>New Left/Yeni Sol</em>’dan yeni çıkmış biri olarak, politik kararlılıklarımı temellendirecek ve onları gerçekleştirme mücadelesine katkı sağlayacak bir entelektüel çerçeve arayışındaydım. Alana iki isim damgasını vuruyordu: Habermas ve Michel Foucault. Onların kendilerine özgü kavrayışlarını ve kör noktalarını inceleyerek, kendimi bir eleştirel teorisyen olarak görmeye başladım. Bu projemi en iyi Frankfurt [Okulu] geleneği içinde sürdürebileceğimi düşündüm.</p>
<p>Foucault’nun aksine Habermas, “yeniden inşa edilmiş bir tarihsel materyalizm” olasılığını ortaya koyuyordu. Savaş sonrası kapitalist toplumu, çelişkiler ve kriz eğilimleriyle parçalanmış bir bütün olarak kavrıyordu. Bunu yaparken ekonomik indirgemeciliği reddediyordu. “Emek”ten farklı olarak “iletişim”i ve “sistem”den farklı olarak “yaşam dünyası”nı öne çıkararak kültürün, fikirlerin ve siyasetin göreli özerkliğini savunuyor, aynı zamanda bunların bürokrasi tarafından “sömürgeleştirilmesini” teorileştiriyordu. Sonuçta ortaya, refah devleti kapitalizminin tehlikelerini ve özgürleşme için sunduğu olanakları analiz eden yeni bir eleştirel teori çıktı. Marx, Weber ve iletişimsel-eylem (<em>speech-act</em>) teorisinin bir sentezi olan bu yaklaşım, bir yandan <em>Yeni Sol</em>’un sezgilerine, diğer yandan Foucault’nun çarpıcı betimlemelerine sistematik bir güç kazandırıyordu.</p>
<p>Kuşağımdan başka entelektüeller de bu sentezden ilham aldılar. Ancak ben, Habermas’ın kuramının normatif boyutuna çoğu kişiye göre daha az ilgi duyuyordum. Diğerleri “diskurs/söylem etiği”ni benimseyerek demokrasi ve hukuk üzerine bağımsız politik teoriler kurarken, ben “geç kapitalizm” eleştirisine odaklanmayı sürdürdüm. <em>Olgular ve Normlar Arasında</em> (1992) beni pek etkilemedi; bunun yerine <em>Kamusallığın Yapısal Dönüşümü</em> (1962), <em>Meşruiyet Krizi</em> (1973) ve <em>İletişimsel Eylem Teorisi</em> (1981) çalışmalarında “yaşam dünyasının içsel sömürgeleştirilmesi” bölümlerle yoğun bir biçimde meşgul oldum.</p>
<p><em>Kamusallığın Yapısal Dönüşümü</em>, bana kapitalist toplumda egemenliğe rıza üreten kurumları tarihsel bağlamları içinde düşünerek tarihsel olarak ele almayı ve sorunlaştırmayı öğretti. “Yaşam dünyasının içsel sömürgeleştirilmesi”, kapitalist toplumu, devlet ve ekonomi sistemleri ile kamusal ve özel yaşam dünyalarından oluşan, sınırları değişken ve tartışmaya açık kurumsallaşmış bir toplumsal nizam/düzen olarak anlamamı sağladı. <em>Meşruiyet Krizi</em> ise bana kapitalist krizin ekonomik boyutunun ötesindeki kriz biçimlerini, politik meşruiyet krizlerini ve daha geniş anlamda toplumsal ve ekolojik yeniden üretim krizlerini, tanımlamayı öğretti. Bu eserlerde aradığım Habermas’ı buldum: Yeni bir dönem için, alışılmışın dışında/ortodoks olmayan bir demokratik Marksizm geliştirilmesine katkıda bulunan düşünürü.</p>
<p>Yine de aramızda hiçbir zaman tam bir uyum olmadı. Richard Rorty’nin radikal tarihselciliğini benimsemiş biri olarak, iletişim yoluyla uzlaşma arayışına dair varsayılan bir insan eğiliminin antropolojik derinliklerinde eleştirel teori için ‘‘normatif temeller‘‘ oluşturma çabalarına pek sempati duymuyordum. Benim amacım, içinde yaşadığımız tarihsel olarak özgül durumu netleştirmek ve onun içindeki özgürleşme olanaklarını açığa çıkarmaktı. Kamusal alan üzerine yazdıklarımda Habermas’ın ulusötesi ve “madun/ezilen karşı kamusu”nu göz ardı etmesine itiraz ederek, bunların burjuva hegemonyasını aşma kapasitesini de inceledim. Yaşam dünyasının sömürgeleştirilmesi konusunda ise, sistem/yaşam dünyası ayrımını özcüleştirerek, tarihsel olarak özgül erkek egemenliği biçimlerini gizlediğini ve feminist hareketlerin dönüştürücü potansiyelini gözden kaçırdığını hissettim. Her iki durumda da, “geç kapitalizm”e demokratik-sosyalist bir alternatif için onun kapattığı alanı yeniden açmaya çalıştım. İlk müdahalem olumlu karşılanırken, ikincisi beş yıl süren bir kopuşa yol açtı.</p>
<p>Bu arada dünya değişiyordu. “Hukuksallaşmanın patolojileri” yerini neoliberal kaosa bırakırken, eleştirinin de değişmesi gerekiyordu. Özellikle kriz eleştirisinin yeniden canlandırılması gerekliydi. Küresel pandemiler, gezegenin ısınması, hızla artan borçlar, dibe vuran ücretler, kesintiye uğratılan kamu hizmetleri, çürüyen altyapılar, sertleşen sınırlar, günah keçisi yaratma pratikleri, demokrasizleşme, militarizasyon, soykırım ve sıcak savaş gibi, bu kadar açık olan sistem ‘‘işlememe‘‘sini nasıl anlamalıydı? Ve bunları rastlantısal “kötülükler” olarak değil, kapitalist dinamiklerin zorunlu/kasti sonuçları olarak nasıl kavrayacaktık?</p>
<p>Ekonomist olmayan kriz teori biçimleri arayışıyla yeniden Habermas’a döndüm. <em>Meşruiyet Krizi</em>, kuşağımızın “post-materyalist” değerlere yönelişini kapitalist toplumun yapısal dönüşümlerine bağlaması açısından önemliydi. Ancak iki temel tezi bana ikna edici gelmedi: Ekonomik birikim krizinin yerini politik meşruiyet krizinin aldığı ve dönüşümün başlıca öznesinin ezilen alt sınıflar yerine demokratik yurttaşlar olduğu iddiaları.</p>
<p>Bu nedenle başka kaynaklara yöneldim: Hegemonya ve karşı hegemonya üzerine Antonio Gramsci’nin, ideoloji üzerine Louis Althusser’in, toplumsal yeniden üretim üzerine feminist teorisyenlerin, sermayenin doğası üzerine eko-Marksistlerin, sermayenin kültürleri konusunda Daniel Bell ve Luc Boltanski’nin, ırksallaşmış emperyalizm üzerine Rosa Luxemburg ve W.E.B. Du Bois’in <em>[İsrail’in Filistin’de yaptığı]</em> yerleşimci sömürgecilik üzerine Edward Said ve Rashid Khalidi’nin, gerçek olmayan metalaştırma ve toplumsal mücadele üzerine Karl Polanyi’nin, neoliberalizm konusunda Harvey’in ve sermayenin mantığına dair Karl Marx’ın yazdıklarına. Yine de her adımda Habermas’ın bir şekilde yanımda olduğunu hissediyordum.</p>
<p>Habermas eleştirel teorisyen olarak yolumu aydınlatan ilk kişiydi. Bunun için ona hâlâ derinden minnettarım. Ancak zamanla onun yaydığı ışık titremeye ve sönmeye başladı: Gazze konusundaki tutumuyla ise adeta tamamen söndü. Tarihçiler, bu tutumun bir anomali mi yoksa Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisinin zamanla ABD emperyalizmiyle sıklıkla işbirliği yapan bir liberalizm şekline dönüştüğü uzun bir sürecin doruk noktası mı olduğu konusunda tartışarak bir karara varacaklardır. Ben, Habermas’ın başlangıçta eleştirel teoriyi canlandırdığı, ancak nihayetinde sonunu getirdiğini savunanların görüşüne katılma eğilimindeydim. Böyle olsa bile, yine de onun olağanüstü varlığı ve düşüncesinin yoğunluğu, “özgürleştirici niyetle eleştirel düşünme”ye ve bununla bağlantılı demokratik-sosyalist ideallere bağlı kalmaya devam eden pek çok kişiye ilham kaynağı oldu. Bazılarımız artık Habermasçı olmayabiliriz, fakat ondan, onunla ve ona karşı öğrendiklerimiz sayesinde eleştiriye sadık kalmanın ne demek olduğunu öğrendik. (NF/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Belirsizliğin arafı: Sarı Zarflar]]></title><link>https://bianet.org/yazi/belirsizligin-arafi-sari-zarflar-318306</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/03/belirsizligin-arafi-sari-zarflar.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/belirsizligin-arafi-sari-zarflar-318306</guid><description><![CDATA[Bu yazıyı yazarken bile ‘UYAP Vatandaş’ sistemine girip dosyalarımı kontrol ediyorsam; ben bu beklenti ile belirsizlik denkleminin neresindeyim?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İlker Çatak imzalı <em>Sarı Zarflar</em> filmi 21 Şubat 2026 günü düzenlenen 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale) Altın Ayı ödülünü aldı. Filmin başrollerinde Özgü Namal ve Tansu Biçer oynuyor. Birkaç gün öncesine kadar filmle ilgili zihnimde yer alan imge, filmin afişi ile sınırlıydı. Özgü Namal’ın tren vagonunun camından belirsizliğe akan tedirgin bakışı ile Tansu Biçer’in, Özgü Namal’ın omzunda huzur arayan gergin uykusu. Nedense afişi ilk gördüğümde zihnimde filme dair bir aşk öyküsü canlanmıştı. Gergin bir aşk hikâyesi.</p>
<p>Sanırım gerginliğimin tonunu, filmin adındaki sarı renk boyamıştı. Oysa sarı rengin mutlulukla, neşeyle, sıcaklıkla ilişkili olduğu söylenir. Güneşin ve gün ışığının rengidir sarı. Hatta erkenci sarı, cemrenin toprağa düşmesini bile beklemez. Nebukadnezar’dan ödünç aldığı rengini salkımlı bir küpe gibi takıverir deliveren mimozaların kulağına. Sonra ver elini baharın çıldırtıcılığı.</p>
<p>Peki, filmin adı beni neden germişti? Bu sorunun cevabını ancak filmin yönetmeni ve senaristlerinin <a href="https://bianet.org/haber/sessiz-mucadelenin-ve-iliskilerin-evrensel-hikayesi-sari-zarflar-318134" target="_blank" rel="nofollow">28 Mart günü İstanbul Modern’de düzenledikleri basın buluşmasında gazetecilerin sorularını yanıtlaması</a>ndan sonra anladım. Çünkü o buluşmada İlker Çatak filmin hazırlık aşamasında Barış Akademisyenleri<a href="https://bianet.org/haber/sessiz-mucadelenin-ve-iliskilerin-evrensel-hikayesi-sari-zarflar-318134" target="_blank" rel="noopener">’</a>nin mücadelesinden, kendisi de muhreç olan Prof. Dr. Nilgün Toker’in Zerrin Özlem Biner ve Özge Biner tarafından derlenen <a href="https://iletisim.com.tr/kitap/beklerken/9833?srsltid=AfmBOoomP_ZcgrSdObuWB6aruL0hTqPED3_UeDyxur12b69WKB_y5KT5" target="_blank" rel="noopener"><em>Beklerken - Zamanın Bilgisi ve Öznenin Dönüşümü</em></a> isimli kitaba verdiği söyleşiden ve Barış Ünlü’nün <em>Türklük Sözleşmesi</em> kitabından ilham aldıklarını söylüyordu.</p>
<p>“Tabii ya” dedim kendi kendime. Bu ‘sarı zarf’, ‘o sarı zarftı’. Filmin adını gördüğüm ilk andan itibaren tüm çıplaklığı ile gözümün önünde duran, daha dayanıklı olsun diye odun lifi hamurundan yapılmış ve içindeki tebligatla ile insanın bugünü ile yarını arasındaki mesafeyi belirleyen zarftı.    </p>
<p>Peki, ben nasıl olup da gözümün önünde duran bu ‘sarı zarfın’ ne anlama geldiğini anlayamamıştım? Çünkü zihnim ‘sarı zarflar’ sıfat tamlamasını adeta bir makasla ikiye ayırarak bağlamından koparmıştı. Bir yanda ‘sarı’ diğer yanda ‘zarflar’. Böylece yaşamımın son 10 yıllık gidişinin makasçıları olan sarı zarflar güya anlamını kaybedecekti. Oysa rayında giden akademik yaşamımı beklemeye alarak bir yıl ‘açıkta’ kalmamın habercisi olan; yaşamımın makasını değiştirerek kamu görevimden ihraç edilmemin ulağı olan; hafifinden ağırına derece derece mahkeme kararlarının muhbiri olan bu sarı zarflar sıkı sıkıya duygulara bağlıydı. Zihnim sarı ile zarfları birbirinden ayırsa da belirsizliğin yüklendiği endişe tam da makas kesiğinden sızıp gün yüzüne çıkmıştı. Zihnimin küçük Freudyen oyunları işte… </p>
<p>Filmi bu çağrışımlarla izledim. Derya’nın (Özgü Namal) tiyatro sahnesinde “Gelsin karanlık” repliği ile birlikte makas kesiğinden sızan endişe bir öküz oldu gelip göğsüme oturdu. Film boyunca da kalkmak bilmedi. Bir ‘sarı zarfın’ Derya’nın, Aziz’in ve kızları Ezgi’nin yaşamlarında nasıl bir makas değişikliğine neden olduğunu kendi biyografimi izler gibi izledim.</p>
<p>Açığa alındığımda oğlumun doğumuna gün sayıyorduk. Profesörlük kadrosuna başvurmuştum. Hakkımda olumlu görüş bildiren jüri raporlarım tamamlanmış ve kadroya atanmam için Üniversite Yönetim Kurulu’nun onayını bekliyordum. Bu arada aradan dokuz yıl geçmesine karşın verilmeyen o onayı hâlâ bekliyorum. Açığa alındığımız ve fotoğraflarımızın çarşaf çarşaf ‘yandaş’ mecralarda yayımlanmasının ertesi günü yayın onayı almış bir kitap bölümümün ‘editörün gördüğü lüzum üzerine’ yayından çekildiği mesajını aldım. Evet, bizim de kredi borcumuz vardı.</p>
<a href='/haber/sessiz-mucadelenin-ve-iliskilerin-evrensel-hikayesi-sari-zarflar-318134' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/03/28/sessiz-direnisin-evrensel-hikayesi-sari-zarflar.jpg' alt='Sessiz mücadelenin ve ilişkilerin evrensel hikâyesi: Sarı Zarflar' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Sessiz mücadelenin ve ilişkilerin evrensel hikâyesi: Sarı Zarflar</h5>
<div class='date'>28 Mart 2026</div>
</div>
</a>

<h3>Beklemek ve belirsizlik</h3>
<p>Filmi izlerken Aziz’in hikâyesi nerede bitiyor, benim ya da biz muhreçlerin öyküsü nerede başlıyor muğlaklaşıyordu. Her ne kadar yönetmen evrensel bir dil yakalamak için Ankara rolünde Berlin’i, İstanbul rolünde de Hamburg’u oynatmış olsa da ben Türkçe yerine Almancayı, lira yerine euro’yu koymakta zorlandım. Sanırım zorlanmıştım demem daha doğru olur. Çünkü şu an düşünüyorum da mahkeme heyetinin arkasında “Her şey millet adına” anlamına gelen “<em>Alles im Namen der Völke</em>r” cümlesini okumak Çağlayan’da 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakkımızdaki suçlamaları dinlerken “<em>Adalet mülkün temelidir</em>” yazısını okumaktan farklı hissettirdi. En azından göğsümde oturan öküzü bir an için de olsa hafifletti ve Aziz’le arama mesafe koyabilmemi sağladı.</p>
<p>Bence filmin en önemli başarısı ‘beklemek’ ve ‘belirsizlik’ arasındaki farkı başarılı bir şekilde izleyicilere aktarabilmesidir. Yazımın başında İlker Çatak’ın Nilgün Toker ile yapılan bir söyleşiden ilham aldığını belirtmiştim. Söyleşide Toker bu farkı şöyle tanımlıyor: “<em>Beklemek ve belirsizlik, bu iki kavram arasında bir fark var.  Ben Türkiye’de iktidarın zamanı kontrol etme tarzının bekleme yaratmaktan daha çok belirsizlik yaratmak olduğu kanaatindeyim. O yüzden de otoriter olduğu tezine itiraz ediyorum. Otoriter rejimlerin beklettiğini kabul ederim ama totaliter rejimlerin belirsizlik yarattığını iddia ediyorum. İkisi arasında şöyle bir fark var: Belirsizlikte neyi beklediğiniz belli değildir. Neyin olacağı, neyin geleceği, niye olduğu belli değildir. Zamana dair hiçbir şey yoktur. Söz konusu olan, zamanın kontrolünü kaybetmenin ötesinde bir durumdur. Bir bilmeme hali mevcuttur</em>.”</p>
<p>Aslında belirsizlik Godot’u beklemek gibi bir şey. Ne zaman geleceğini bilmediğiniz, belki asla gelmeyecek olan birini ya da bir şeyi beklemenin belirsizliği ve bu belirsizliğin getirdiği eylemsizlik, anlamsızlık ve umutsuzluk. Samuel Beckett’in <em>Godot’yu Beklerken</em>’i İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından yazmış olması elbette tesadüf değildi. Filmde Aziz eyleme katılmayıp ders dinlemek isteyen öğrencilerin neyi beklediklerini sorması üzerine “Godot’yu” cevabını vermesi ile bizi beklemek ile belirsizlik arasındaki ayrımda belirsizliğin içerisine itmiştir. Yine Nilgün Toker’den alıntılayacak olursam: “<em>Bir beklenti varsa neyi beklediğinizi biliyorsunuzdur. Ama sadece bekleyen özneye dönüştürüldüğünüzde beklenti yaratılan bir şey olarak size dayatılır. Kişinin neyi bekleyeceği ondan bağımsız belirlenir</em>.”</p>
<p>Film bir yandan beklemek ve belirsizlik arasındaki ayrımı incelikli bir şekilde aktarırken bir yandan da bize belirsizliğin bireysel ve toplumsal anlamda nasıl bir yıkım yarattığını didaktik bir şekilde anlatmayı reddediyor. Hatta Derya, ‘Sarı Zarflar’ oyununun provasında; “<em>Bekletilmek otoritedir. Belirsizlikte boğulursunuz. Belirsizlik otoriterliğin de ötesinde totaliter bir yönetimdir.</em>” Cümlelerini dillendirdikten sonra, cümlelerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini ve cümlelerin didaktik olduğunu belirtir. Film belirsizliğin bizzat kendisinin şiddete nasıl evrildiğini Derya, Aziz ve Ezgi üçgeninde; akademisyenler arasındaki denklemde ve bireyle devlet arasındaki ilişkide incelikli olarak işlemiştir.</p>
<p>Filmin sonunda hem Aziz’i hem de Derya’yı anladığımı düşündüm. Aziz’in karavanda sırt üstü uzanarak cam tavandan gökyüzünü izlediği sahnede hem Aziz’in hem de Derya’nın belirsizliğin arafından sıyrılarak beklentinin umuduna tutunabildiklerini düşündüm.</p>
<p>Sonra kendimi düşündüm. Danıştay’ın hakkımda vereceği karar Demokles’in kılıcı gibi tepemde asılı dururken, profesörlüğe atanmam için yaptığım başvuru halen Anayasa Mahkemesi’nde komisyon önünde incelemedeyken, bu yazıyı yazarken bile ‘UYAP Vatandaş’ sistemine girip dosyalarımı kontrol ediyorsam; ben bu beklenti ile belirsizlik denkleminin neresindeyim? Yine bir sarı zarf, yaşam yolumda makas değişikliğine neden olur mu? Soruları zihnimde dolanırken yeniden imdadıma Nilgün Hocam yetişti: “<em>Her dışarı çıkarılma başka bir içeri girmedir. Bir yerden dışarı çıkarıldıysam, bireysel olarak, başka bir yere giriyorumdur ve orada bir yeni başlıyordur</em>.” (HU/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Komşudan sevgilerle]]></title><link>https://bianet.org/yazi/komsudan-sevgilerle-318321</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/03/komsudan-sevgilerle.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/komsudan-sevgilerle-318321</guid><description><![CDATA[28. Selanik Uluslararası Belgesel Festivali’nden Yunanistan’ı biraz daha yakından tanımak isteyenler için beş manidar belgesel.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Memleketlerindeki geçim derdinden ötürü geçen asırda göç etmek zorunda kalmış savaş yorgunu Yunanistan vatandaşları arasında müzisyen <strong>Yorghos Kaçaros</strong> da vardı. Mütevazı köklerinden kaynaklanan samimiyetle ABD’de geniş kitleler tarafından sevilecek, çok uzun seneler sürecek parlak bir müzik kariyeri yapacak; rebetiko müziği komşuda tekrar değere bindiğinde de memleketine dönüp şanlı konserler verecekti.</p>
<p>Gurbetteki soydaşlarını sanatıyla sarmalayan, vatan hasretiyle yanıp tutuşanlar için teselli misyonunu üstlenen, ABD’de devşirilmiş adıyla “George Katsaros” hakkındaki <em>Bir Zamanlar Amerika’ya Vardım (</em><em>Στην Αμερική σαν πήγα/ Once Upon a Time I Reached America) </em>belgeseli seyirciyi 94 dakika boyunca zarafetle maziye sürüklüyor.</p>
<p><strong>Angelos</strong> <strong>Kovotsos</strong>’un imzasını taşıyan 2025 Yunanistan yapımı film geleneksel televizyon belgeseli formatında olsa da seyirciyi geniş spektrumuyla muhakkak ki ikna ediyor. Muhtelif arşiv görüntüleri, Kaçaros’un eserlerini günümüzde yorumlayan müzisyenler, röportajlar, yapay zekâyla canlanan eski fotoğraflar ve daha birçok malzeme akıcı bir senaryoda harmanlanıyor.</p>
<p>Topraklarından çok uzakta yaşamak zorunda kalanların yarattığı kendine has dünya müzikal yaratıcılıkta da kendini gösterirken Yunanistan diasporasının ABD’deki gücünün ne kadar sağlam temellere oturduğunu teninizde hissedeceksiniz.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/27rDJ12-nBM?si=wMn7bRUSndtLewe3" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Geçenlerde <strong>Donald</strong> <strong>Trump</strong>’ın Yunan adlarını en isabetli şekilde telaffuz etmek için akla karayı seçtiği Beyaz Saray’daki Yunanistan Bağımsızlık Törenindeki konuşması, komşunun ABD’deki halen süren köklü gücünün bir ispatı daha sayılmaz mı?</p>
<h3>Nazilere muhalefet edenler</h3>
<p>Almanya ve Avusturya’da<strong> Adolf Hitler</strong>’in gazına gelmeyerek Nazilere muhalefet edenler otoriter rejim tarafından yakalanıp Yunanistan’a asker olarak yollanmıştı. <em>Ceza Fırkası “999”</em> (<em>Πειθαρχική Μεραρχία "999"/The Strafdivision “999”)</em> adlı belgesel işgal yıllarında yalnız Nazi Almanyası ordusundan kaçmakla kalmayıp Yunanistan Bağımsızlık Savaşı’nda gerillaların tarafına geçen unutulmaz kahramanlara odaklanıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/mt2.png" alt=""></p>
<p>Yönetmen ve senaryo hanesinde <strong>Kostas Stamatopulos</strong> adını gördüğümüz 2025 Yunanistan yapımı 91 dakikalık çarpıcı belgesel Selanik dışında Yunanistan’ın muhtelif kentlerinde de seyirciyle buluştu. Klasik tarih belgeseli formatında çekilmiş olsa da filmin içeriği seyirciyi kolaylıkla ele geçiriyor; işgal sonrası iç savaşla çalkalanmış Yunanistan’da tabu muamelesi gören gerilla direnişi tekrar gözümüze sokuluyor. Arşiv filmleri dışında Yunanistan’la bağını koparmamış özgürlük savaşçılarıyla yapılmış röportajlar, Hitler rejiminin hastalıklı zihniyetine teslim olmadan siyasi görüşünü sonuna kadar savunanlara bizi hayran bırakıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/fRYy9rovYlw?si=U3Ib0gE4TXrKscWy" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Almanya’nın bölünmesinden sonra her ne kadar Doğu Almanya Nazi karşıtlarının değerini bilip yüceltse de Batı Almanya’da yaşayan mevzubahis direnişçilerin kimliklerini saklamasının tavsiye edildiğini öğreniyoruz. Ne de olsa asker kaçağı olmak çıkmayan bir leke muamelesi gördüğü gibi Batı Almanya’nın Nazi mazisiyle yüzleşmekte gecikmesi ve tam manasıyla kadrolarını temizlememiş olması muhaliflerin dışlanmasına yol açmış.</p>
<h3>Kadın direnişçiler</h3>
<p>Yunanistan’ın iç savaşından sonra halka empoze edilen, Birleşik Krallık ve ABD destekli milliyetçi iktidarlar sırasında kadınlar siyasi mücadelede aktif olmayı sürdürdüler. <em>Kadın savaşçılar – 3. Bölüm 1960-1974 (</em><em>Γυναίκες μαχήτριες μέρος Γ</em><em>’ 1960 1974/Women Fighters 3rd Part 1960-1974) </em>adlı belgesel <strong>Leonidas Vardaros</strong> imzasını taşıyor.</p>
<p>2026 Yunanistan yapımı 80 dakikalık belgeselde, 1960 senesinden itibaren kadınların da mühim rol oynadığı muhalefet hareketinin güçlenmesiyle, belirli bir ifade ve örgütlenme hürriyetinin elde edildiğini de görüyoruz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/mt3.jpg" alt=""></p>
<p>Baskıcı rejimin duruma sertlikle müdahalesi dışında rejim bekçileri tarafından kadınlara cinsel ayrımcılık yapılmış olduğunu da öğreniyoruz. Akabinde özgürlük hareketi askerî darbeyle bastırılmaya çalışılmış, kadınlar gene ön saflarda yer alarak direnişlerini sürdürmüşlerdi.</p>
<p>Tecrübeli sinemacı Vardaros, her ne kadar geleneksel televizyon belgeseli janrını tercih etse de seyirciyle mücadelenin arka planında kalmış kadın kahramanlarını tanıştırma misyonunu bir kez daha başarıyla gerçekleştiriyor. Direnişin mütevazı kahramanları hatıralarını heyecanla aktarırken yaşam sevincini yitirmemenin ne kadar mühim olduğunu da gözümüze sokuyor.</p>
<div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 100%; height: 100%; position: absolute; left: 0px; top: 0px; overflow: hidden; border: none;" src="https://geo.dailymotion.com/player.html?video=xa21xzq" allow="web-share" loading="lazy"></iframe></div>
<p>Mizahtan hoşlanmayan, ironiden anlamayan faşistlere inat 1-1-4 hareketi, Lambrakis Gençliği gibi oluşumlarda yer almış sevimli şahsiyetlerimiz işkence odalarında nelere maruz kaldıklarını da teferruatıyla aktarıyor. Sağcı ve dinci rejimlerin halk üzerindeki tahakkümünü kabul etmeyen, zihin açıklığı içgüdüleriyle beslenmiş coşkulu devrimci kadınlara kulak vermekte fayda var.     </p>
<h3>Kadın koğuşunda iddialı belgesel </h3>
<p>Yunanistan’ın en büyük hapishanesi Korydallos’un kadınlar koğuşuna uzunca bir ziyarette bulunuyoruz. <em>Gece yasemin kokuyor (</em><em>Η </em><em>n</em><em>ύχτα </em><em>m</em><em>υρίζει </em><em>y</em><em>ιασεμί</em><em>/The Night Smells of Jasmine) </em>adlı 2025 Yunanistan yapımı 70 dakikalık belgesel <strong>Andonis</strong> <strong>Kokkinos</strong>’un imzasını taşıyor. Filmin kahramanları olan mahpus kadınların yüzünü kısmen görmemiz yönetmenin kahramanlarına olan hürmetini ispatlıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/mt4.jpg" alt=""></p>
<p>Belgeselde yer almayı kabul etmiş kadınlar hapiste insanın girdiği ruh hallerini deneyimlerine dayanarak teferruatlı biçimlerde aktarıyor ve normalde yaşadıkları toplumsal hayattan bambaşka bir boyuta geçtiklerini kabul ediyor.</p>
<p>Aşık oldukları erkeğin tesiriyle suç işleyenlerden, hırsızlık yapmaktan kendini alıkoyamayanlara, çıktığında defalaraca aynı hataları yapacağını bilenlerden, Roman olduğu için daima ayrımcılığa maruz kaldığını belirtenlere, çarpıcı belgesel geniş spektrumlu bir manzara çiziyor.</p>
<p>Gökyüzünün bile dikenli tellerle kuşatılmış olması mahpusların maruz bırakıldığı insanlık dışı muamelenin direkt ispatı.</p>
<p>Şahsi alanı çok dar ve konforsuz da olsa mahpus bir kadının mevzubahis alana ne kadar değer verdiğini öğreniyor, demir kapılar sertçe kapatıldığı zaman çıkan sesten dolayı hapsedilmişlik hissinin nasıl şahlandığını biz de tenimizde hissediyoruz. Vaktin ve bilhassa gecenin ne kadar zor geçtiği, insan haysiyetinin gerektiği ölçüde kale alınmadığı, mahpusun dışarıda kalanlar tarafından nasıl unutulduğu da paylaşılan malumattan.</p>
<p><iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/1168058505?h=430e01db5e" width="640" height="360" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Yönetmen Kokkinos kâh hareketli, kâh ısrarcı bir kamerayla seyirciyi belki yoruyor, lakin kapalılık hissini siyah-beyaz görüntülerin verdiği kasvetle artırmayı biliyor.</p>
<p>Çekilmesi pek de kolay olmayan bir belgeselin altından hakkıyla kalkıyor, fazla iddialı ve cilalı bir estetiğe sırtını dayamış olsa da başka memleketlerde asla ortaya çıkarılamayacak, layıkıyla klostrofobik bir belgeye imzasını atıyor.    </p>
<h3>Erotik sinemaların sonu mu geldi?</h3>
<p>Sadece erkeklerden müteşekkil güruhların erotik veya pornografik filmlerin gösterildiği sinemalara doluşarak ortamı adeta pagan bir törenin gerçekleştiği hararetli birer arenaya dönüştürdükleri malum. Lakin İstanbul’dakiler gibi, komşunun Atina ve Selanik gibi kentlerinde sayısız erkek “sinemasever” ağırlamış olan mevzubahis sinema salonlarının devri sona erdi.</p>
<p>Eşcinsel arayışlar içinde olanların çağdaş tercihi olan Grinder gibi uygulamaların sağladığı “steril” konfor bir zamanların gözde mekânları erotik sinemaların, hatta hamamların bile gözden düşmesine yol açtı.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/mt5.jpg" alt=""></p>
<p>Selanik’in epeyce merkezi sayılabilecek kasvetli Vardari semtindeki Vilma sineması belgeselin esas kahramanı.</p>
<p>Orada yıllarca teşrikimesaisi olan sinemanın eski müdavimleri hatıralarını tane tane aktarırken mümkün olduğunca ciddi tavırlar takınmayı tercih ediyor. Belgeselde konuşan kafaların çoğu efemine tavırlardan sanki mümkün olduğunca kaçınıyor, belli ki komşuda da <em>erkeksilik</em> prim yapıyor.</p>
<p>2024 yılının aralık ayında kapanan (2 film birden) Vilma dışında belgesel bizi Laikon ve Atina’daki Star sinemasının makûs kaderiyle alakalı olarak da malumatlandırılıyor.</p>
<p>2026 Yunanistan yapımı 81 dakikalık<em> Vilma: Son veda (Βίλμα: Το τελευταίο αντίο/Vilma: The Last Goodbye)</em> adlı nostaljik belgeselin yönetmen hanesinde <strong>Kostas Bakircis </strong>ile<strong> Kostis Stamulis </strong>adlarını<strong> </strong>görüyoruz. Kostas’ın babası olan meşhur müzisyen <strong>Arghiris Bakircis</strong> bile, fazlasıyla davudi sesiyle sinema hakkındaki izlenimlerini paylaşıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/oNpCmywUjpA?si=0qZn4ONbHvaAVQ8A" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Lakin erkek erkeğe buluşmaların adeta tapınağı olan Vilma hakkında en dobra, en cesur, en bayağı ayrıntıları araştırmacı ve yazar <strong>Thomas</strong> <strong>Korovinis</strong>’ın ağzından dinliyoruz.</p>
<p>Bir süre İstanbul’da yaşamış ve istos yayın’ın <em>Fahişe Çika</em> kitabından da tanıdığımız Abdi İpekçi Araştırma Ödülü sahibi meşhur edebiyat insanı, mevzubahis sinemaların atmosferi hakkında gayet felsefi, hatta “şiirsel” ifadeleri peş peşe sıralarken belgesel boyunca bizden esirgenen erotik ortamın havasını sanki birebir solumamıza imkân tanıyor…</p>
<p>Bir zamanlar toplumsal sibop vazifesi sayesinde uzun ömürlerini dokunulmadan sürdürebilen, mesela Aksaray Güneş veya Beyoğlu Rüya sinemaları hakkında acaba birileri günün birinde bir belgesel çeker mi? (MT/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Berlin, Ankara olursa: Sarı Zarflar]]></title><link>https://bianet.org/yazi/berlin-ankara-olursa-sari-zarflar-318305</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/03/berlin-ankara-olursa-sari-zarflar.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/berlin-ankara-olursa-sari-zarflar-318305</guid><description><![CDATA[2016 sonrasındaki “cadı avı”, Kürt şehirlerinde mahallelerin dümdüz edilmesine, Barış Süreci’nin sona erdirilmesine, binlerce insanın öldürülmesine karşı çıkmamızla başladı. Asıl mevzu oydu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İlker Çatak’ın <em>Sarı Zarflar</em> filmi 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale) Altın Ayı ödülünü kazandı. Ben de filmi festivalde, salondaki 4 binin üzerindeki insanla izleme imkânı buldum. Benzer bir süreç yaşamış olduğum için kimi sahneleri yumruk yemiş gibi, nefesimi toparlamakta zorluk çekerek izledim. Güncel tabirle, tetiklendim. 2016’daki İmzacı Akademisyenler olarak eski eşimle 15’er ay ceza aldığımız, onun üniversitedeki işini kaybettiği, bir yandan çocuklarla bir yandan geniş ailelerle uğraştığımız, nihayetinde yeni bir hayat kurmak zorunda kaldığımız bir süreç yaşadık. Diğer pek çok insan gibi, filmde anlatılan hikâye gibi...</p>
<p>Öncelikle bu filmde emeği geçen herkese teşekkür etmek isterim. Yaraların hâlâ açık olduğu, üstünde toplumsal uzlaşma sağlanmamış bir konuyu ele almak gerçekten riskli bir iş. Hem süreci yaşayanların hem devlet kanadının hışmına uğramaları mümkün. O anlamda cesur bir yapım ve bence sırf bu bile takdiri hak ediyor.</p>
<p>Bu yazıda süreci yaşayanlardan biri olarak filmin bana düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum. Önce neleri beğendiğimi, sonda da kendi gördüğüm yerden neleri eksik bulduğumu anlatacağım.</p>
<a href='/haber/sessiz-mucadelenin-ve-iliskilerin-evrensel-hikayesi-sari-zarflar-318134' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/03/28/sessiz-direnisin-evrensel-hikayesi-sari-zarflar.jpg' alt='Sessiz mücadelenin ve ilişkilerin evrensel hikâyesi: Sarı Zarflar' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Sessiz mücadelenin ve ilişkilerin evrensel hikâyesi: Sarı Zarflar</h5>
<div class='date'>28 Mart 2026</div>
</div>
</a>

<p><em><strong>Yazının bundan sonrası, filme dair gelişmeleri açık ediyor.</strong></em></p>
<p>Film, tiyatro oyuncusu Derya (Özgü Namal) ile akademisyen ve oyun yazarı Aziz’in (Tansu Biçer) politik sebeplerle işlerini kaybetmelerini, sonrasında hayata tutunma çabalarını ve bu esnada hem birbirleriyle hem de kimi meslektaşlarıyla aralarının açılmasını anlatıyor.</p>
<p><em>Sarı Zarflar</em>’ın tamamı Almanya’da çekilmiş; Berlin Ankara olmuş, Hamburg ise İstanbul. Muazzam bir fikir. Birbirine dolanmış mekânlar... Türkiyeliliğin bir kısmı hâlihazırda burada (Almanya’da) yaşanıyor gerçekten de. Berlin’de, Köln’de, Hamburg’da İstanbul’un yahut Ankara’nın bir semtindeymiş gibi hissedebiliyor insan. Stand-up’lar, konserler, siyasî partilerin etkinlikleri, camiler, kahvehaneler, Türkçe kitabevleri, söyleşiler...</p>
<p>Filmde şehirler saklanmamış, Almanca yazılar silinmemiş, görüntüler değiştirilmemiş. Daha ziyade mekânlar birbirine kaynaştırılmış. Hamburg’da vapurla boğazı geçiyoruz, Berliner Fernsehturm’u görüp Ankara’yı anıyoruz, ezan sesi duyuyoruz, polis tehdidi altında eylemlere katılıyoruz. Almanya’da yeri geldiğinde Türkiye’yi yaşayan bir göçmen olarak, bu iç içelik hayatımın kimi kesitleriyle çok güzel örtüştü.</p>
<p>Hikâyenin ana temalarından biri, devlet şiddetiyle baş edilemediği durumlarda insanların yakın çevreleriyle nasıl didişmeye başladığı. Derya ve Aziz de gelirlerini kaybedince evlerinden çıkmak zorunda kalıyorlar, İstanbul’da Aziz’in annesinin evine taşınıyorlar. Bir düşüş hikâyesi. Bir yandan kızlarını özel okula göndermeyi arzu ediyorlar, diğer yandan müzik hocasının parasını dahi ödeyemeyecek duruma düşüyorlar. Buradaki anne-oğul-gelin-ergen kız-kayınbirader dinamikleri gayet iyi resmedilmiş, hattâ kimi yerlerde mizahî ögeler taşıyor.</p>
<p>Bu yazıda tüm bu ilişkileri tek tek ele almayacağım. Ancak şu hususu öne çıkarmak istiyorum: Karakterlerin takındıkları tavırların ve yaptıkları seçimlerin, daha geniş toplumsal koordinatlarla ilişkisi gayet iyi kurulmuş. Örneğin Aziz’in muhafazakâr-milliyetçi kayınçoya karşı hissettiği eziklik, hayır diyemeyip camiye gitmesi, kendini taksicilik yaparken bulması, eşinin tabiriyle abisinin yanında <em>pısırık</em> davranması daha genel bir ruh hâline tekabül ediyor: Aziz, halka burun kıvıran, tuzu kuru aydın olarak (ki böyle görülmeye çok müsait bir karakter) davranmamaya çalışıyor. Malûm, Türkiye’de bilhassa değişen güç dengeleriyle yaygınlaşmış bir itham bu. Aziz'in kültürel sermayesi olan laik bir aileden geldiğini, zengin olmamakla birlikte darlık da çekmediğini, annesinin yabancı dillere ve edebiyata hâkim olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Buna mukabil görece yeni sınıf atlamış olduğunu anladığımız Derya, hayatla ilgili daha endişeli. Daha sert, daha köşeli. Sınıfsal olarak yeni kazanmış olduğu konumu (şöhreti ve kültürel sermayeyi) kaybetmemek için elini kirletmeye daha hazır. Kızının karşı çıkmasına rağmen onu özel okula göndermek, Derya için daha önemli, zira bir prestij göstergesi. Biraz da bu yüzden manevra alanı daha geniş. Mesela Aziz’in hayatında oruç tutmak yokken, Derya’nın abisine muhtaç olduğu durumda kocasını şaşırtacak şekilde oruç tutmaya başladığını görüyoruz.</p>
<p>Bu sınıfsal dinamik, çiftin hayata tutunma çabalarına da sirayet ediyor. Küçük, özel bir tiyatroda “cesur” bir oyunun hazırlığına başlıyorlar. Bir nevi eski rollerine dönüyorlar: Aziz yazan ve yöneten, Derya oyuncu oluyor. Ancak Derya, yandaş medyada gösterilecek bir diziden teklif alınca oyunu (ve kocasını) yüzüstü bırakıp tabir yerindeyse elini kirletiyor. Sosyal medyadaki muhalif paylaşımlarını siliyor ve pembe dizi sayılabilecek işi kabul ediyor. Bu noktada çifti ayrılığa götürecek büyük kavga başlıyor. Aziz, Derya’yı inandıkları değerlere sırtını dönmekle ve fırsatçılıkla suçluyor. Derya ise Aziz’i kibirli olmak ve tuzu kurulukla... Prensiplerinin karın doyurmadığını söylüyor. Aziz kavganın en şiddetli ânında Derya’ya, “Seni ben yarattım,” diyerek o âna dek gizlediği kibrini gerçekten de açık ediyor. Nihayetinde çiftin yolları ayrılıyor.</p>
<p>Dolayısıyla ikisinin de takındığı kişisel tutumlar ve ileri sürdükleri ahlakî prensipler, arka planları ve içinde bulundukları koşulların müsaade ettikleri ile şekilleniyor. O anlamda boşlukta yüzen soyut karakterler değil, Türkiye’deki muhafazakâr-laik çatışmasıyla, sınıfsal mevzilerle ve cinsiyet rolleri ile sıkı sıkı örülmüş bir hikâye seyrediyoruz.</p>
<p>Dediğim gibi, filmdeki tüm mevzuları burada ele almam mümkün değil. Mahkeme süreçleri, kimi meslektaşların rücu edip sistemle barışması veya karakterler arasındaki diğer çekişmeler başka yazıların konusu olsun. Ben burada kafamın karışık olduğu bir hususu ve sonra da ufak bir eleştiriyi dile getirerek diyeceklerimi sonlandırmak istiyorum.</p>
<h3>Çeperde kalan Kürt meselesi</h3>
<p>Kafamda net oturtamadığım kısım, Kürt meselesinin bir kez daha çeperde kalmış olmasıyla ilgili. 2016 sonrasındaki “cadı avı”, Kürt şehirlerinde mahallelerin dümdüz edilmesine, Barış Süreci’nin sona erdirilmesine, binlerce insanın öldürülmesine karşı çıkmamızla başladı. Asıl mevzu oydu. Ancak çok geçmeden akademik özgürlükler meselesi, Kürt meselesini gölgede bırakmaya başladı. Türkiye’de ve Almanya’da katıldığım toplantılarda, fikir özgürlüğü ve otoriterleşme gibi konuların yanında bizim attığımız imzanın asıl çıkış noktasının Kürt meselesi ve oradaki devlet şiddeti olduğunu sık sık hatırlatmak zorunda kaldım. Yaşadıklarımızın yalnızca ifade özgürlüğü meselesi olarak çerçevelenip olayın asıl kaynağının hiç konuşulmadan geçildiği, mağduriyetin el değiştirdiği pek çok âna tanık oldum. Bunun semptomatik bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Böyle bir çerçeve, bilhassa Almanya’da daha kolay hazmedilebilecek, daha dertsiz bir gündem yaratma imkânı sundu.</p>
<p>Filmde de Aziz ve Derya’nın başlarının belaya niye girdiğini tam anlamıyla öğrenemiyoruz. Kişisel hakaret, sosyal medya paylaşımları gibi sözler geçiyor. Arka plan televizyon seslerinde askerî operasyonlar yapıldığını duyuyoruz. Filmdeki Kürt karakterlerden Rojda, “Şu ana kadar sustunuz,” diyerek Kürt meselesine göz kırpıyor. Ancak olay yine de çağrışım seviyesinde kalıyor. Sokak eylemlerinde Kürt mücadelesinin sloganlarını değil Gazze’yi, akademik özgürlüğe dair afişleri yahut gökkuşağı bayraklarını görüyoruz. <br><br>Elbette ki bu film belgesel niteliği taşımıyor ve tarihsel olaylara tümüyle sadık kalmak zorunda değil. Ancak olayın çıkış noktası yine çeperde bırakılmış, onun yerine (Türkiye’nin hem içindeki hem dışındaki) “Batılı” hassasiyetlere daha çok uyan meseleler işlenmiş, diye düşünmeden edemedim. Bu işin bir yanı.<br><br>Ancak diğer yandan film tam da Kürt meselesinin pek çok akademik ortamda ve sanat çevresinde çepere itilişinin hikâyesini anlatıyor. Derya da Aziz de bu konuyu belli ki hayatlarının merkezine koymuş insanlar değil. O âna kadar susmuşlar. Dolayısıyla filmde Kürt meselesinin öne çıkarılması, belki zaten hikâyeyi daha az inandırıcı kılardı. Dediğim gibi, bu kısma dair kafam net değil.  Soğumamış acıları işlemenin riskli dediğim taraflarından biri, sanıyorum bu. <br><br>Diğer husus: <em>Sarı Zarflar</em> filminde beni ikna etmeyen tek sahne, mahkeme çıkışında Aziz’in meslektaşı olan akademisyenlerle tartışmasıydı. “Evde çocuğuma gitmem lazım,” diyen birine “Sokak Akademisi’nde ders vermedin, bizi yalnız bıraktın,” diyen Fikret’in ve yanındakilerin sakil tavrı, bana biraz zorlama geldi. <br><br>Akademisyenler (ve diğer imzacılar) arasında çekişmeler, tartışmalar olmadı mı? Oldu. Ancak bunun sebepleri yurt dışına çıkabilenlerin çıkamayanlarla yolunun ayrılması, destek bursları vadeden Almanya gibi ülkelerin akademisyenleri mağduriyetleri üzerinden rekabete sokması, devletin aynı “suça” farklı cezalar vererek insanları ayrıştırması, acıların kıyaslanmak zorunda bırakılmasıydı. İş arama-burs bulma süreçlerinde okul isimleri, bilinen diller, yapılan yayınlar üzerinden akademisyenler karşı karşıya getirildi. Diğer bir deyişle mağduriyet, geçim derdi ve rekabetçi fon imkânları husumetlerin ortaya çıkmasının temel sebepleri oldu. (Buna rağmen muazzam dayanışma örnekleri de sergilendi elbette, anmadan geçmek istemiyorum.)</p>
<p>Sanırım bu husumetler filme dahil edilmek istenmiş. Ancak ikna edici olmayan, teatral bir öfke patlaması olarak kalmış. Filmin toplumsal izleği kaybettiği nadir sahnelerden biri bu, diye düşünüyorum. </p>
<p>En başta dediğim gibi, çok güçlü duygularla çıktım filmden. Bunca yıl sonra bile demek ki yaşadıklarımın etkisinden tümüyle kurtulamamışım. Filmin içinde katman katman bir sürü hikâye var. Ödülü sonuna dek hak ederek aldığını düşünüyorum.  Ama son 10 senesini Almanya’da geçirmiş, devletin İsrail’e verdiği koşulsuz desteğe ve bilhassa da Berlinale’nin aldığı/alamadığı tavra tanık olmuş biri olarak, “Sarı Zarflar keşke bu ödülü başka bir festivalde alsaydı,” demekten de kendimi alamıyorum. (SOZ/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İslami bahçeler ve peyzajlar: Suyun hafızası, toprağın aklı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/islami-bahceler-ve-peyzajlar-suyun-hafizasi-topragin-akli-318330</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/03/islami-bahceler-ve-peyzajlar-uzerine-suyun-hafizasi-topragin-akli-1.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/islami-bahceler-ve-peyzajlar-suyun-hafizasi-topragin-akli-318330</guid><description><![CDATA[İklim, su yönetimi, bitki dolaşımı, mekanın politikası ve görsel rejimler gibi başlıkların bugün yeniden ağırlık kazandığı düşünülünce, Ruggles’ın çalışması yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor, bugünün çevre ve mekan tartışmalarına da beklenmedik biçimde temas ediyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>D. Fairchild Ruggles, <em>İslami Bahçeler ve Peyzajlar</em>’da bahçeyi yalnızca estetik bir sığınak ya da cennetin yeryüzündeki simgesi gibi okumaya yanaşmıyor. Kitapta bahçe; suyun bilgisi, toprağın terbiyesi, bakışın siyaseti ve hafızanın mekana bürünmüş hali olarak beliriyor.</p>
<p>Bahçe, insanlığın en eski düşlerinden biri. İnsanın doğayla çatışmadan ama ona bütünüyle boyun eğmeden kurduğu ince bir uzlaşma. Bir çitin ardında, bir duvarın içinde, bir su yolunun kıyısında dünya yeniden biçimleniyor. Gölge, serinlik, meyve, koku ve sessizlik, hayatın dağınıklığı karşısında küçük bir denge imkanı sunuyor. Ruggles’ın çalışması, bahçenin yalnızca güzelliğin değil, düşüncenin de ürünü olduğunu hatırlatıyor. Bu kitaptan sonra bahçeye yalnızca bakmak yetmiyor; onu okumak gerekiyor.</p>
<h3>Cennetin gölgesinden toprağın gerçeğine</h3>
<p>İslami bahçe, uzun yıllar boyunca, özellikle Batılı yorumlarda, Kur’an’daki cennet tasvirlerinin yeryüzündeki estetik karşılığı gibi ele alındı. Akan sular, gölge veren ağaçlar, bölünmüş parseller ve serin avlular, kolayca “öte dünyanın prova edilmiş hali”ne dönüştü. Ruggles’ın en güçlü müdahalesi tam bu noktada başlıyor. Bu yorumun bütünüyle yanlış olduğunu ileri sürmüyor ama tek başına yeterli olmadığını, hatta çoğu zaman yanıltıcı kaldığını gösteriyor. Çünkü bahçeyi yalnızca metafor düzeyinde kavramak, onu mümkün kılan maddi zekayı görünmez kılıyor: suyu taşıyan kanalları, toprağı dönüştüren emeği, bitkiyi tanıyan bilgiyi, iklimle pazarlık eden sabrı. Ruggles’a göre İslami bahçeyi yalnızca cennetin dünyevi yansıması saymak, onun tarihsel karmaşıklığını ve çeşitliliğini perdelemeye yol açıyor.</p>
<p>Bu yüzden <em>İslami Bahçeler ve Peyzajlar</em>, bahçeyi bir sembolden çok bir kuruluş eylemi olarak ele alıyor. Bahçe burada çiçekli bir düş değil; çevreyi düzenleme iradesi. Kurak coğrafyada suyu bulmak, taşımak, paylaştırmak, toprağı verimli kılmak, ağacı yeni bir yere alıştırmak, gölgeyi ve serinliği kurmak. Bütün bunların temelinde şiirden önce bilgi yer alıyor. Ruggles’ın yaklaşımı, bahçeyi romantik bir fondan çıkarıp medeniyetin çalışma alanına taşıyor.</p>
<h3>Düzenin geometriye dönüşen yüzü</h3>
<p>Kitabın en etkileyici yanlarından biri, bahçenin formunu yalnızca estetik bir mesele olarak değil, bir düzen mantığı olarak ele alması. Özellikle çahar bağ düzeni (dört parçaya ayrılmış, eksenlerle ve su yollarıyla örülmüş bahçe) bu açıdan öne çıkıyor. Bu plan, ilk bakışta simetri ve sükunet duygusu veriyor ama Ruggles’ın dikkat çektiği asıl nokta, bu biçimin aynı zamanda mekanı okunur ve yönetilebilir kılması.</p>
<p>Suyun akışı rastlantıya bırakılmıyor; gözün yöneleceği istikamet, yürüyüşün ritmi, açıklık ile kapalılık arasındaki denge, her şey özenle kuruluyor. Bahçe bu anlamda doğaya bırakılmış bir güzellik değil, doğa üzerinde kurulan bilinçli bir yapı haline geliyor. </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/04/adsiz-tasarim-12.png" alt="">
<figcaption>D. Fairchild Ruggles - İslami Bahçeler ve Peyzajlar (Koç Üniversitesi Yayınları) (Çeviri: Nurcan Boşdurmaz) (Sayfa 380)</figcaption>
</figure>
<p>Bu düzenin bir başka yüzü de siyasetle ilgili. Çünkü her düzenleme yalnızca toprağı değil, bakışı da örgütlüyor. Bahçe sadece içinde dolaşılan bir yer değil; aynı zamanda belli bir noktadan bakılan, çerçevelenen, seyredilen ve böylece sahiplenilen bir manzara. Terastan avluya, pencereden su eksenine, köşkten ağaca uzanan görüş çizgileri, doğanın ehlileştirilmiş halini görünür kılarken bir iktidar duygusu da üretiyor.</p>
<h3>Bir isimden çok bir düşünme biçimi</h3>
<p>Kitabın değeri, “İslami bahçe nedir?” sorusuna tek cümlelik bir cevap vermeyişinde yatıyor. Tam tersine, sorunun kendisini tartışmalı hale getiriyor. <em>Journal of Islamic Studies</em>’te yayımlanan değerlendirme de kitabın en önemli düşünsel sorularından birinin bu olduğunu vurguluyor:</p>
<p>Bir nesneyi, bir mekanı ya da bir peyzajı “İslami” kılan şey ne? Dini ima mı, tarihsel bağlam mı, kültürel dolaşım mı? Ruggles bu soruya aceleci bir öz tanımıyla yaklaşmıyor. Tanımı genişletiyor, çoğullaştırıyor, daha dikkatli bir zemine çekiyor. Bu yüzden kitabın asıl başarısı, İslami bahçeyi kapalı bir kategoriye dönüştürmekte değil, onu yeniden düşünmeye zorlamasında toplanıyor.</p>
<h3>Ruggles’ın kitabını bugün de önemli kılan ne?</h3>
<p>Çünkü bu kitap bahçeyi nostaljinin diliyle değil, tarihin, çevrenin ve kültürün iç içe geçtiği bir alan olarak okuyor. İklim, su yönetimi, bitki dolaşımı, mekanın politikası ve görsel rejimler gibi başlıkların bugün yeniden ağırlık kazandığı düşünülünce, Ruggles’ın çalışması yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor, bugünün çevre ve mekan tartışmalarına da beklenmedik biçimde temas ediyor. Bahçeye bakarken aslında suya, emeğe, iktidara ve belleğe baktığımızı hatırlatıyor.</p>
<h3>Son söz</h3>
<p><em>İslami Bahçeler ve Peyzajlar</em>, okuruna bir gezi rehberi vermiyor; daha kıymetli bir şey sunuyor: bakmayı öğretiyor. Bir ağacın gölgesini, bir havuzun yüzeyini, bir bahçe duvarının ardındaki sessizliği artık eskisi gibi görmek kolay olmuyor. Çünkü Ruggles, o sükunetin gerisinde çalışan aklı görünür kılıyor. Suyu dağıtan eli, toprağı terbiye eden bilgiyi, manzarayı çerçeveleyen bakışı öne çıkarıyor. Sonunda şu düşünce beliriyor: Bahçe, yalnızca doğanın güzelleştirilmiş hali gibi görülemez; insanın dünyayla kurduğu en zarif, en bilinçli ve belki de en kırılgan anlaşmalardan biri olarak anlam kazanıyor.</p>
<p><em>*D. Fairchild Ruggles, University of Illinois at Urbana-Champaign’de Peyzaj Tarihi profesörü</em></p>
<div class="box-1">
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Ruggles, D. Fairchild. Islamic Gardens and Landscapes. Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2008.</p>
<p>Ruggles, D. Fairchild. Gardens, Landscape, and Vision in the Palaces of Islamic Spain. University Park: Pennsylvania State University Press, 2000.</p>
<p>Ruggles, D. Fairchild, ed. Sound and Scent in the Garden. Washington, DC: Dumbarton Oaks, 2017.</p>
<p>Ruggles, D. Fairchild. Islamicate Environments: Water, Land, Plants, and Society. Cambridge: Cambridge University Press, 2025.</p>
<p>Hunt, John Dixon. Greater Perfections: The Practice of Garden Theory. Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2000.</p>
</div>
<p>(NÖ/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sırtının sıvazlandığını hissetmek]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sirtinin-sivazlandigini-hissetmek-318314</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/04/03/sirtinin-sivazlandigini-hissetmek.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sirtinin-sivazlandigini-hissetmek-318314</guid><description><![CDATA[BKM yapımı “Bir Aile Provası” oyunundan çıktığımda hissettiğim tam olarak buydu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir kitap, bir film, bir müzik ya da bir tiyatro oyunu; insana gerçekten sırtının sıvazlandığını hissettirebilir mi? </p>
<p>BKM yapımı “Bir Aile Provası” oyunundan çıktığımda hissettiğim tam olarak buydu.</p>
<p>Oyundakine benzer hâllere bazen komşum olan bir aileden, bazen de sivil toplum çalışmalarımdaki kadın arkadaşlarımın bitmek bilmeyen “bakım” sorumluluklarından aşinayım. Bakım mesuliyeti zor konu. Çoğunlukla kadınların sırtlandığı, yaşadığı ve bildiği bir yük bu. Elbette anneye, babaya, eşe ya da çocuğa bakmak; cinsiyet fark etmeksizin herkes için zorlayıcı olabilir. Ancak araştırmalar ve istatistikler de teyit ediyor ki; eğer bir “kız evlat” varsa, bu yükü en çok o göğüslüyor. Türkiye’de bakım ekonomisi; hane içindeki çocuk, yaşlı ve hasta bakımını kapsayan, büyük oranda kadınların ücretsiz emeğine dayanan koca bir “görünmez alan” olarak karşımızda duruyor.</p>
<p>Evrim Yağbasan’ın kaleme aldığı ve Gülhan Kadim’in yönettiği, başrolleri Devin Özgür Çınar, Fatih Özkan, Hasibe Eren, Sacide Taşaner, Süleyman Kara, Ümit Beste Kargın’ın paylaştığı oyun, tam da bu “görünmez” alana mercek tutuyor. Oyunda, annelerinin hastalığı ve bakım süreci nedeniyle bir araya gelmek zorunda kalan, karakterleri birbirine taban tabana zıt iki kız kardeşin hikâyesini izliyoruz. Birinin hayatın pratik yüklerini omuzlayan sertliği, diğerinin ise daha duygusal ve kırılgan dünyası; mutfak masasındaki o bitmek bilmeyen didişmelerde vücut buluyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/04/1920x1080.jpg" alt=""></p>
<p>Bu yaygın duruma ne demeli? Toplumsal roller mi, merhamet mi, yoksa fıtri bir iyileştirme güdüsü mü? Sayıları az da olsa bakım veren erkekler de var kuşkusuz; ancak bu yazıda “erkek olma hallerini” dert edinmek istemiyorum. Zaten bu oyunda bir erkek evlat da yok. Aksine; iki kız kardeş, bir anne, bir editör, bir eczacı kalfası ve bir arkadaş var. Hepsinin oyundaki rengi, tıpkı yaşamın kendisi gibi dengeli. Hamile bir editör karakterin, ana karakterin hikâyesini “doğurmasına” ve olayların çözülmesine vesile olması ise çok etkileyici bir metafor olmuş.</p>
<p>Oyunun adı “Bir Aile Provası” olsa da sonuna “Yaşa Gitsin” eklenmiş. Açıkçası bu hâller yaşanırken “yaşa gitsin” demek pek mümkün gelmese de, bu ekin ferahlatıcı bir yanı olduğunu kabul ediyorum.</p>
<p>Oyun sonunda tüm salonun bitmek bilmeyen o içten alkışında, hepimizin benzer duygularda buluştuğunu hissettim. Beni “sırtım sıvazlandı” duygusuna götüren neydi? Kendi tanıklıklarım, bakım emeği veren arkadaşlarımın anlattıkları, o insani yorgunluklar... Oyun tüm bu gerçekliğe; basit, dürüst, yalın, hem mizahi hem de hüzünlü bir ayna tutmuştu.</p>
<p>Hasibe Eren ve Devin Özgür Çınar’ın uyumu gerçekten görülmeye değer. İki kız kardeşin dansları, yüzleşmeleri ve o doğal hâlleri insanı ruhen besliyor. Televizyon işlerinde bu kadar gerçekçi karakterlere hasret kalmıştık. Onların performansı kadar, oyundaki her oyuncu hikâyeye derinlik katıyor.</p>
<p>Seyircisi bol olsun. Oyun Eskişehir, Ankara, Adana turnesinden sonra tekrar İstanbul’a dönecek. Dilerim bu toprağın gerçek hikâyelerini ana akım kanallarda da daha çok görürüz. Çünkü kendimizi ve gerçekliğimizi hatırlamaya ihtiyacımız var.</p>
<div class="box-1"><strong>Bir Aile Provası: Yaşayın Gitsin</strong><br><strong>Süre</strong>: Tek perde / 90 dk. Yaş sınırı: +13<br><strong>Yazan</strong>: Evrim Yağbasan<br><strong>Yöneten</strong>: Gülhan Kadim<br><strong>Dramaturg</strong>: Erdem Avşar<br><strong>Oyuncular</strong>: Devin Özgür Çınar, Fatih Özkan, Hasibe Eren, Sacide Taşaner, Süleyman Kara, Ümit Beste Kargın</div>
<p>(NÖ/TY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Rewşan: Kendi anadilimde şiir yazmak benim için çok kıymetli]]></title><link>https://bianet.org/haber/rewsan-kendi-anadilimde-siir-yazmak-benim-icin-cok-kiymetli-318095</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/03/27/rewsan-kendi-anadilimde-siir-yazmak-benim-icin-cok-kiymetli.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/rewsan-kendi-anadilimde-siir-yazmak-benim-icin-cok-kiymetli-318095</guid><description><![CDATA[Şarkı sözü yazarlığını şiirle iç içe tanımlayan Rewşan, “Bir söz dinleyicinin gönlüne değmiyorsa tamamlanmış değildir” diyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sanatçı Rewşan, önümüzdeki günlerde İstanbul, Hamburg, Paris ve Antalya’da dinleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.</p>
<p>13 Haziran'da Avcılar Dreampark Açıkhava’da, 11 Nisan’da Hamburg Kampnagel’de, 18 Nisan’da Paris La Merberie’de ve 22 Nisan’da Antalya Atatürk Kültür Merkezi’nde ve 6 Mayıs'ta İzmir'de sahne alacak olan Rewşan ve müzisyen Hakan Gürbüz ile Kadıköy’de bir araya geldik.</p>
<p>Hem yaklaşan konserlerini hem son albümünü hem de müzikal yolculuğunu konuştuk.</p>
<p><strong>Son albümünle birlikte bir kırılma yaşandığınızı hissediyor musunuz? “Hınar” sizin için nasıl bir yerde duruyor?</strong></p>
<p>Evet, çok net bir kırılma var. Çünkü bu albüm baştan sona bir beste albümü. Dokuz şarkıdan oluşuyor ve sözlerin tamamı bana ait. Bestelerin de büyük bölümü benim. Bu, benim için çok başka bir alan açtı.</p>
<p>Daha önce derleme eserlerle, geleneksel formlarla, başka müzikal hafızalardan beslenerek yaptığım işler vardı ama burada ilk kez bu kadar doğrudan kendi iç sesimi, kendi dünyamı, kendi şiirimi ortaya koyabildim.</p>
<p>İlk albümle bu albüm arasında çok büyük farklar var. İlk albüm biraz daha yolun başındaki bir insanın, daha sınırlı imkânlarla, kendi kararıyla ve kendi idrakiyle oluşturduğu bir dünyaydı. Ev kayıtlarından oluşan, daha yalnız bir üretim sürecinin sonucuydu. Bu albüm ise çok daha kolektif, çok daha cesur, çok daha açık bir deneme alanı sundu bana. Burada hem müzikal anlamda hem de söz dünyası anlamında daha özgür hissettim kendimi.</p>
<p>Bir de şu var: Geleneksel eserlerle çalışırken ister istemez daha dikkatli, daha nazik olmak istiyorsun. Çünkü ortada ortak bir hafıza var. Ama beste yaptığında başka bir özgürlük alanı açılıyor. Kimseye hesap vermek zorunda hissetmiyorsun kendini. Tam da bu yüzden burada hem sound olarak hem de ifade biçimi olarak bambaşka şeyleri deneme imkânımız oldu.</p>
<h3>“Kadın kimliğimden besleniyorum”</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/rewsan-celiker-plak.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>Fotoğraf: Mehmet Acuruk</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Albümde sözler çok güçlü. Şarkı sözü yazarlığını nasıl tarif ediyorsunuz?</strong></p>
<p>Benim için şarkı sözü yazarlığı şiir ve edebiyatla çok iç içe bir şey. Yani sadece bir duyguyu cümleye dökmekten ibaret değil. Kendi dünyanı, yaşam pratiklerini, bakış açını, yaralarını, neşeni, öfkeni, yalnızlığını daha yoğun, daha damıtılmış, daha konsantre bir dille anlatmak zorundasın.</p>
<p>Şarkı sözünde gündelik dili de kullanabilirsin, çok lirik bir dili de kullanabilirsin, daha sert ya da daha yalın bir yerden de konuşabilirsin. Ama en nihayetinde dinleyicinin gönlünü titretmen gerekir. O sözün bir yere değmesi gerekir.</p>
<p>Ben bunu daha yeni yeni daha derinden deneyimliyorum aslında. Çünkü dönüp baktığımda bir söz gerçekten tamamlandı mı, o şiir gerçekten bitti mi, hâlâ bir yerini değiştirmek istiyor muyum diye uzun uzun düşünüyorum.</p>
<p>Eğer değiştirilecek bir yer varsa benim için o metin henüz tamamlanmamıştır. O yüzden bazı şarkı sözleri yıllar aldı. Hatta bazıları hayatımın çok başka dönemlerinde yazıldı. Sonra dönüp başka bir zamanda tekrar baktım, yeniden işledim, yeniden düşündüm.</p>
<p><strong>Peki nerelerden besleniyorsunuz?</strong></p>
<p>Elbette kadın kimliğimden, Kürt kimliğimden, kentte yaşayan bir kadın olmanın getirdiği sıkışmalardan, yalnızlıklardan, göç hikâyemden, aile hikâyemden, müzikal yolculuğumdan, içimde taşıdığım çaresizliklerden, özlemlerden besleniyorum. Ama bence en önemli mesele şu: Bütün bunları Kürtçe ifade edebilmek. Çünkü benim ana dilim Türkçe değil. Benim ikinci dilim Türkçe. Dolayısıyla dünyayı ilk duyduğum, ilk hissettiğim yer Kürtçe. Kendi ana dilimde şiir yazabilmek, şarkı sözü yazabilmek benim için çok kıymetli.</p>
<h3>“Dil zihinsel haritalarımızı da belirliyor”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/rew3.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Kürtçe yazmak sizin için yalnızca dilsel değil, aynı zamanda politik ve kültürel bir tercih mi?</strong></p>
<p>Kesinlikle öyle. Çünkü asimilasyon politikalarının bu kadar yoğun olduğu bir coğrafyada büyümüş biri için kendi dilinde üretmek başlı başına çok önemli. Kürtçe konuşuyor olmak başka bir şey, Kürtçe düşünmek başka bir şey, Kürtçe edebi bir eser vermek bambaşka bir şey. Bu, çok ciddi bir zihinsel ve kültürel alan açıyor. Bir duyguyu Kürtçe ifade edebilmek, onu Kürtçenin imkânlarıyla derinleştirebilmek, Kürtçe bir şiir kurabilmek benim için çok temel.</p>
<p>Dil sadece iletişim aracı değil çünkü. Zihinsel haritalarımızı belirleyen şeylerden biri. Türkçenin bu kadar gelişmiş bir edebiyat ve çeviri dünyası var. Romanlar, şiirler, dünya edebiyatı, düşünce metinleri yıllarca Türkçeye çevrilmiş. Bu da o dili sürekli beslemiş. Kürtçe için aynı olanaklar tarihsel olarak daha sınırlı oldu. Dolayısıyla kendi dilinde düşünmek, kendi dilinde edebiyat kurmak, o dili üretimle büyütmek ayrıca önemli hale geliyor. Benim için de bu albüm biraz böyle bir yerden çıktı.</p>
<p><strong><em>Albümde kadınlık hâline özel bir alan olduğu çok hissediliyor…</em></strong></p>
<p>Çünkü bu albüm bir kadın tarafından yazıldı. Bir kadın müzisyenin kaleme aldığı bir edebiyattan oluşuyor. O yüzden bir kadının dünyası, acıları, hayalleri, kırgınlıkları, ihaneti, yalnızlığı, uğradığı tahakküm, sistemin ona yönelttiği dil ve bütün bunlara karşı geliştirdiği iç ses çok doğal biçimde bu sözlerin içine sızıyor.</p>
<p>Ben kendimi bir erkeğin beni tarif etmesi üzerinden kurmadım. Kendi duyduğumu, kendi yaşadığımı, kendi bakışımı bir kadın olarak nasıl ifade edebilirim diye düşündüm. Dolayısıyla bir kadın diliyle kurulmuş bir dünya var orada. Bunu bazen doğrudan hissediyorsun, bazen bir metaforun içinde, bazen bir imgenin içinde, bazen de çok içten gelen bir itirazın içinde hissediyorsun.</p>
<h3>“İçimizde çok katman var”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/det1.jpg" alt=""></p>
<p><strong>“Hınar” adını neden seçtiniz? Nar imgesi sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Nar benim dünyamda çok güçlü bir imge. Çok bereketli bir şey çağrıştırıyor bana. Dışarıdan baktığında tek bir meyve gibi görünüyor ama içini açtığında bambaşka parçalarla karşılaşıyorsun. Her biri ayrı, her biri kendi içinde başka bir renk, başka bir tat, ama bir araya geldiklerinde tam bir bütün oluyorlar. Ben bu albümü de biraz böyle hissediyorum.</p>
<p>Dokuz şarkı var ve her biri başka bir duyguyu taşıyor. Birinde kadınlık hikâyesi var, birinde çaresizlik, birinde yalnızlık, birinde direnme, birinde aşk, birinde keder. Yani insan dediğimiz şey zaten tek bir duygu değil ki. Hepimiz çok sayıda duygunun toplamıyız. Dışarıdan bakıldığında bir gibi görünürüz ama içimizde çok sayıda katman vardır. Nar da biraz bunu çağrıştırıyor bana. O yüzden ismi çok içime sindi.</p>
<p>Bir de ilk birlikte yaptığımız albümün adı “Tov”du, yani tohum. Bu albüm biraz o tohumun büyümesi, meyve vermesi, bereketlenmesi gibi. O yüzden “Henar” ismi bize çok doğru geldi.</p>
<h3>“Albüm bir dünya kuruyor”</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/4q0a8809.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>Fotoğraf: Yağmur Kurtoğlu</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Plak basmanız da önemliydi. Bunun özel bir anlamı var mıydı?</strong></p>
<p>Vardı tabii. Çünkü bu albümü biraz taçlandırmak, kalıcılaştırmak istedik. Fiziksel olarak elde tutulabilen, sonraki kuşaklara bırakılabilen bir şey olsun istedik. Plak bu anlamda çok özel bir nesne. İyi bakıldığında çok uzun yıllar yaşayabiliyor. Yani yalnızca bir müzik taşıyıcısı değil, aynı zamanda kültürel hafıza nesnesi.</p>
<p>Bir de bu albümün son on yılda basılmış ilk Kürtçe plak olması bizim için ayrıca kıymetliydi. Kürtçe müziğin bu kadar güçlü bir tarihi varken plaktaki boşluğu düşününce bu da ayrı bir anlam kazandı. O yüzden hiç tereddüt etmedik. Zaten beste albümüydü, o yüzden plak olarak da basılması gerektiğini düşündük.</p>
<p><strong>Bugün pek çok sanatçı tekli yayımlıyor. Siz hâlâ albüm yapmayı önemsiyorsun. Neden?</strong></p>
<p>Çünkü albüm bir dünya kuruyor. Tek bir şarkı değil, baştan sona bir düşünce, bir his, bir yolculuk yaratıyor. Dinleyiciyle daha derin bir ilişki kuruyor. Eskiden bir albüm alınırdı, baştan sona dinlenirdi, hangi şarkıdan sonra hangisinin geldiği ezberlenirdi, kitapçığı incelenirdi, sözleri okunurdu, kim çalmış, kim yazmış, hangi hikâyeden çıkmış konuşulurdu. Albümün kendisi başlı başına bir edebiyat alanıydı.</p>
<p>Bugün elbette koşullar değişti. Ekonomik nedenler var, tüketim alışkanlıkları değişti, her şey çok hızlandı. Birçok insan tekli yayımlamayı tercih ediyor ve bunun anlaşılır yanları da var. Ama ben hâlâ albümün çok başka bir derinlik sunduğunu düşünüyorum. Çünkü orada hem müzikal hem duygusal hem düşünsel olarak daha büyük bir dünya inşa ediyorsun.</p>
<p>Tabii burada tekli yayımlayanları küçümseyen bir yerden konuşmuyorum. Çünkü bazen ilk adımlar da öyle atılıyor, bazen bir işbirliği için tek şarkı daha doğru oluyor. Ama benim kendi yaratım dünyamda albüm hâlâ çok merkezi bir yerde duruyor.</p>
<p><strong>Bu kadar emek isteyen bir üretim sürecinde sizi ayakta tutan şey ne oluyor?</strong></p>
<p>Sanırım samimiyet ve dürüstlük. Yani ürettiğim şeye gerçekten inanıyorsam, o sözün içinde gerçekten yaşıyorsam, o müziğin içinde gerçekten nefes alıyorsam devam edebiliyorum. Çünkü bu iş dışarıdan göründüğü gibi değil. İnsanlar bazen sahnede gördükleri kısmı hayatın tamamı sanıyor. Işıklar, alkışlar, konserler… Oysa bu buzdağının görünen kısmı. Bunun arkasında çok büyük bir emek, çok büyük bir belirsizlik, çok büyük bir yorgunluk var.</p>
<p>Müzik yapan insanlar uzun yıllar çok zor koşullarda yaşıyor. Gerçekten aç kalınan dönemler oluyor. Uzun süre ne olacağını bilmeden yürüyorsun. Maaşlı, garantili bir hayata girmiyorsun. Sonucunda neyle karşılaşacağını bilmiyorsun. Buna rağmen bu yolu seçiyorsun. Çünkü başka türlü yapamıyorsun. Bu biraz aşk gibi, biraz da olma yolculuğu gibi. Sonucundan çok, yürüyüşün kendisiyle ilgili.</p>
<p><strong>Albüme ve genel olarak albümlerinize dair ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Umarım merak ederler. Albümü dinlerler, sözlerine bakarlar, edebiyatına yaklaşırlar. Bir gönle değer mi, değmez mi, buna kendi içlerinden karar verirler. Benim en büyük isteğim bu. Ama onun yanında şunu da çok önemsiyorum: İnsanlar birbirini zannetmesin. Birbirimiz hakkında çok kolay hüküm kuruyoruz. Çok kolay “sen şöylesin”, “sen böylesin” diyebiliyoruz. Oysa bir insanı gerçekten bilmek çok zor.</p>
<p>Benim için saygılı ve ölçülü olmak çok kıymetli. Merak ederek yaklaşmak çok kıymetli. Birine “sen böylesin” demek yerine “seni merak ediyorum” diyebilmek çok kıymetli. Bence hem sanatla hem insanlarla kurduğumuz ilişkiyi değiştirecek olan şey bu. Daha sabırlı, daha merhametli, daha şefkatli bir dil kurabilirsek belki hem birbirimizi hem de yapılan işi daha iyi anlayabiliriz.</p>
<p>(EMK/AB)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Jolien Janzing’le Atta üzerine: Taş devri’nden bugüne bir cesaret hikâyesi]]></title><link>https://bianet.org/haber/jolien-janzingle-atta-uzerine-tas-devrinden-bugune-bir-cesaret-hikayesi-318094</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/03/27/jolien-janzingle-atta-uzerine-tas-devrinden-bugune-bir-cesaret-hikayesi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/jolien-janzingle-atta-uzerine-tas-devrinden-bugune-bir-cesaret-hikayesi-318094</guid><description><![CDATA[Jolien Janzing, Atta ile Taş Devri’nden bugüne uzanan bir cesaret, adalet ve önyargılarla yüzleşme hikâyesi kuruyor; merkezine ise kendi yolunu çizmeye çalışan güçlü bir kız çocuğunu yerleştiriyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bazı hikâyeler yazılmadan önce uzun süre bekler; sessizce demlenir, zamanını kollar. Belçikalı yazar Jolien Janzing’in ilk çocuk kitabı <strong>Atta</strong> da böyle bir bekleyişin ürünü. Charlotte Brontë ve Audrey Hepburn gibi ilham verici kadınları merkeze alan tarihî romanlarıyla tanıdığımız Janzing, bu kez rotasını çocuk edebiyatına çeviriyor ve bizi Taş Devri’nde geçen, cesur bir kız çocuğunun kendi sesini bulma mücadelesine davet ediyor.</p>
<p>13 Aralık 2025’te Belçika’da gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide Janzing’le, <strong>Atta’nın</strong> doğuşunu, kız çocukları için taşıdığı anlamı, önyargılar ve liderlik üzerine kurduğu dünyayı, tarih ile kurgu arasındaki dengeyi ve çocuklar için yazmanın inceliklerini konuştuk.</p>
<h3>“Ben özünde bir hikâye anlatıcısıyım”</h3>
<p>Jolien Janzing, yetişkinlere yönelik tarihî romanlardan çocuk edebiyatına geçişini ani bir yön değişikliği olarak görmüyor. Ona göre belirleyici olan yaş grubu değil, hikâyenin kendisi:</p>
<p>“Ben özünde bir hikâye anlatıcısıyım. Anlattığım hikâyenin çocuklara mı yoksa yetişkinlere mi hitap ettiği benim için ikinci planda. Çocuklarım küçükken onlar için çok hikâye yazardım. Taş Devri’nde geçen bir kurgu da uzun süredir aklımdaydı ve bunun bir çocuk hikâyesi olması gerektiğini hissediyordum. Hatta Atta’nın adı bile yıllardır zihnimdeydi.”</p>
<p>Bu nedenle <strong>Atta</strong>, yazara göre sonradan verilmiş bir kararın değil, uzun zamandır için için varlığını sürdüren bir hikâyenin doğal sonucu.</p>
<h3>Atta: Kendi yolunu çizen bir kız çocuğu</h3>
<p>Romanın merkezinde, erkek egemen bir düzende kendine yer açmaya çalışan, inatçı, cesur ve boyun eğmeyen bir kız çocuğu var. Janzing, Atta’yı özellikle kız çocukları için ilham verici bir figür olarak kurduğunu açıkça söylüyor:</p>
<p>“Yazarken temel motivasyonlarımdan biri kadınları ve kız çocuklarını cesaretlendirmek. Onlara korkmadan, alışılmadık olsa bile kendi yollarını çizmeleri gerektiğini hissettirmek istiyorum. Atta da tam olarak bunu temsil ediyor.”</p>
<p>Bu yönüyle kitap, tarihöncesi bir dönemde geçse de yalnızca geçmişe bakmıyor; bugünün dünyasına da güçlü bir biçimde temas ediyor. Janzing’e göre Atta bugün yaşasa, yine benzer önyargılarla karşılaşacaktı:</p>
<p>“Aslında bütün kitaplarım bir şekilde bugünü anlatıyor. Ama Atta’da bu çok daha görünür. Ne yazık ki kız çocuklarına dair kalıplaşmış yargılar hâlâ sürüyor.”</p>
<h3>Kahramanlık gündelik hayatın içinde saklı</h3>
<p>Atta’nın bir kahraman mı yoksa rol model mi olduğu sorusuna Janzing’in yanıtı net: ikisi de. Ancak onun kahramanlık anlayışı destansı anlatılardan çok, çocukların gündelik hayatta gösterdiği dirence ve cesarete dayanıyor:</p>
<p>“Bence birçok çocuk, ne kadar kahramanca davrandığının farkında değil. Ailesine destek olmaya çalışan, kardeşinin sorumluluğunu üstlenen ya da zorbalığa uğrayan bir arkadaşını savunan çocuklar gerçek kahramanlardır.”</p>
<p>Yazar, yetişkinlerin çocukları çoğu zaman küçümsediğini; oysa çocuklarda çok canlı ve güçlü bir adalet duygusu bulunduğunu vurguluyor. Atta’nın gücü de biraz buradan geliyor: doğru bildiği şey için ayağa kalkma cesaretinden.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/adsiz-tasarim-11.png" alt="">
<figcaption>Atta -  Jolien Janzing (Çeviren Ömür Akyüzlü Lüker) (Sayfa 176) (Yaş 10+)</figcaption>
</figure>
<h3>Güç, liderlik ve Dottie’nin karanlık aynası</h3>
<p>Kitabın dikkat çeken unsurlarından biri de Neander klanındaki hiyerarşik yapı. Özellikle Dottie karakteri, otorite ve liderlik üzerine düşünmeye alan açıyor. Janzing, burada tarihsel gerçeklikten çok bir liderlik eleştirisi kurduğunu söylüyor:</p>
<p>“Dottie’yi özellikle kadın olarak kurguladım. Çünkü ‘erkekler kötü, kadınlar iyidir’ gibi basit bir karşıtlık istemedim. Bencillik ya da kötülük cinsiyetle ilgili değil. Atta, Dottie’ye bakarak nasıl bir lider olunmaması gerektiğini öğreniyor.”</p>
<p>Bu karşıtlığın önemli bir tamamlayıcısı ise Udal. Dottie’nin zayıflık olarak gördüğü duyarlılık, sanatla ilişki ve başka türden bir zekâ, zamanla gerçek gücün işareti hâline geliyor:</p>
<p>“Dottie, Udal’ı fazla saf buluyor. Oysa hikâye ilerledikçe asıl gücün o başka değerlerde olduğu görülüyor.”</p>
<h3>Tarihî bir fon, canlı bir kurgu</h3>
<p><strong>Atta</strong>, yalnızca bir macera romanı değil; aynı zamanda doğada hayatta kalma bilgisi, mağara resimleri, yenilebilir yabani bitkiler ve Neandertallere ilişkin ayrıntılarla zenginleşen bir metin. Janzing, bu tarihî katmanın bilinçli biçimde kurulduğunu anlatıyor:</p>
<p>“Çocukların ve yetişkinlerin nereden geldiklerini, yani köklerini bilmelerini çok önemli buluyorum. Taş Devri genellikle yüzeysel anlatılıyor. Oysa doğayla bağımızı ve insan olarak ortak geçmişimizi düşünmek çok değerli.”</p>
<p>Yine de Janzing, <strong>Atta’nın</strong> bir tarih kitabı olmadığını özellikle hatırlatıyor. Roman, tarihsel verilerden besleniyor ama nihayetinde bir kurgu olarak kendi hayal gücünün alanında şekilleniyor.</p>
<h3>Önyargıların çözülüşü</h3>
<p>Kitabın en güçlü damarlarından biri de önyargılarla kurduğu ilişki. Atta, başlangıçta yabancı ve “öteki” olarak gördüğü Neanderleri tanıdıkça, onlara dair kalıplaşmış düşüncelerinin geçersizliğini fark ediyor. Aynı süreç karşılıklı olarak işliyor. Janzing bunu didaktik bir mesaj verme kaygısıyla değil, hayatın içindeki gerçeği anlatma isteğiyle kurduğunu belirtiyor:</p>
<p>“Önyargılar çoğu zaman uzaktan bakınca oluşuyor. Yaklaştıkça, tanıdıkça çatlamaya başlıyorlar.”</p>
<h3>Çocuk edebiyatında umut neden önemli?</h3>
<p>Söyleşimizin en dikkat çekici başlıklarından biri de çocuk edebiyatında “umutlu son” meselesiydi. Janzing, her hikâye için kesin bir kural koymuyor ama çocuklara yazarken umudu korumayı önemsediğini söylüyor:</p>
<p>“Dünya zaten yeterince zor. Çocukların hayatın karanlık yanlarını öğrenmesi gerekir ama hayal kurma güçlerini ellerinden almamak da gerekir. Güzel bir hikâye anlatmak biraz da özen göstermektir.”</p>
<p>Bu yaklaşım, <strong>Atta’nın</strong> sonunda belirgin biçimde hissediliyor. Zorluklar inkâr edilmiyor; ancak çocuk okurun elinden umut da alınmıyor.</p>
<h3>“Yazı benim için sadece kelimeler değil”</h3>
<p>Janzing, yazma sürecini anlatırken de oldukça çarpıcı bir ifade kullanıyor. Ona göre yazmak, dışarıdan kurulan bir yapı değil; içine girilip yaşanan bir deneyim:</p>
<p>“Bir hikâyeyi yazarken onun tam kalbine iniyorum. Yazı benim için kâğıttaki kelimelerden ibaret değil; ben o dünyanın içinde yaşıyorum.”</p>
<p>Yazmak isteyen çocuklara önerisi de tam olarak bu: karaktere dışarıdan bakmak yerine, onun yerine geçmek; sahneyi sadece görmek değil, duymak, koklamak ve hissetmek.</p>
<h3>Son söz</h3>
<p>Jolien Janzing’in <strong>Atta’</strong>sı, Taş Devri’nde geçen bir macera romanı olmanın ötesinde; cesaret, adalet, önyargı, aidiyet ve dayanışma üzerine düşünen bir metin. En önemlisi de, kendi yolunu çizmeye çalışan bir kız çocuğunu merkeze alarak, tarihöncesinden bugüne uzanan çok tanıdık bir mücadeleyi görünür kılıyor.</p>
<p>Söyleşimizin sonunda Janzing, 2026’da yayımlanacak yeni bir çocuk kitabı üzerinde çalıştığını da paylaştı. Görünen o ki onun çocuklar için kurduğu anlatı dünyası daha uzun süre genişlemeye devam edecek.</p>
<p>(NÖ/ÖAL)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yerinden oynamayan cisim]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yerinden-oynamayan-cisim-318121</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/27/yerinden-oynamayan-cisim.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yerinden-oynamayan-cisim-318121</guid><description><![CDATA[Aksaklık koca bir soruna evrilir, sorunu yaşayan özne bir anda daha büyük bir sorunun ortasında bulur kendini. Sorun özne hariç herkesin müdahil olduğu bir uğraşa döner.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sıkışmış ve yerinden oynamıyordu. Yerinden oynaması mesele miydi, bilmem? Yerinden oynaması sorun muydu? Belki evet ama sorun tek kişilikti. Tek kişilik sorunlar da vardır hayatta. Ama nedense tek kişi sıradan olma hakkını yitirmişse onun bazı sorunları bir anda kolektif bir sorun hâline gelir. Çözülmesi gereken kolektif sorunları çözme cesareti kendini bilinmeze gizlediğinde ortaya çıkar, bireysel; gerçekten bireysel aksaklıkları kolektif bir soruna çevirme hastalığı. Bu hastalık hep de sıradan olma hakkı elinden alınan insanlara denk gelir. Aksaklık koca bir soruna evrilir, sorunu yaşayan özne bir anda daha büyük bir sorunun ortasında bulur kendini. Sorun özne hariç herkesin müdahil olduğu bir uğraşa döner. Özne silikleşir sorun "çözülür".</p>
<p>Her sabah yerinden oynamamakta ısrar eden o cismi olması gerektiği yere çekmeye çalışan adam stres ve öfkeyle bildiği bütün sövgüleri halka halka bir zincir hâlinde boşluğa bırakırken zihninden buna benzer düşünceler geçiriyordu. Oysa yerinden oynamayan bu cismi kimse bu kadar irdelemezdi. Belki normal koşullarda o adam da irdelemezdi ama vardı bir bildiği. Yakıcı öfkeyle biriken çaba cismi yerinden oynatıyordu ama olması gereken yere getiremiyordu. Biliyordu ki, sakin bir kafayla bu kadar çaba göstermeden bu sorunu çözebilirdi. Çözmese de onu ilgilendirirdi. Ne diyordu Ahmet Kaya, "Onun macerası onu ilgilendirirdi".</p>
<p>Onun macerasının ondan başka herkesi ilgilendireceği için bu kadar kasmıştı adam. Aslında kasılacak bir bok yoktu ortada. Yerinden oynamayan ne şehirler arası yola devrilmiş bir ağaç ne de kentin tüm giderini tıkayan kaya parçasıydı. Kullanılmaktan aşınıp isyan etmişti. Bu küçük aksaklık sadece belli insanlar için dev bir soruna dönüştürülürdü. Aslında sorunun kaynağı kullanılmaktan hatta hoyrat kullanılmaktan yıpranan bir fermuar parçasıydı.</p>
<p>Mevsim kışa dönmüştü. Kentin kışı yüzü yakan garip bir soğuktan ibaretti. Ne karı vardı ne yağmuru. Kentin bürokratik suretiyle birleşince insanı nihilizme bile sürükleyebilecek bunaltıcı bir havası vardı.</p>
<p>Yine de bu kentin insanları nihilist olmazdı. Kafka vari bir bunalıma da girmezdi. Girse de hemen çıkardı. Alışmıştı artık. Yine de o suratsız ve kesici hava dışarıda büyük bir ihtişamla kurulmuş bekliyordu. Uzun zaman beklenen yağmur şöyle bir el sallayıp geçmiş ama soğuğu kırmamıştı. Adam ise bina içerisinde bir ikileme düşmüş ve hemen kararını vermişti. Yerinden oynamayan o lanet cisme haddini bildirmeyi işyerine erteleyecekti.</p>
<p>Bu cisim bir bot fermuarıydı ve adam bot giymekten nefret ederdi.</p>
<p>Hele bot giymeye çalışmaktan. Bir anda dünyanın bütün botları pardon gözleri üzerine çevrilmiş hissederdi. Aslında dünyanın bütün gözleri olmasa da o an orada olan bütün "normallerin" gözünün üzerine çevrileceğinden emindi adam. İş gözle kalsa iyiydi. Tecrübelerinden biliyordu. Gözler işin içine girdiğinde eller köşesine çekilip durmaz. Bir anda devreye girerler, adamı devreden çıkarıp ayakkabısıyla muhatap olmaya başlarlar. Sonra da "hayırsever" bir edayla geri çekilirler. Adam önce olayı anlamaya çalışır, sonra da üşümekten beter hisseder kendini. O nedenle "Ayağına su girer, üşürsün" haklı telkinlerine kulak asmadan yarı çekilmiş fermuarla yola çıkar.</p>
<p>Allah’tan o işgüzar gözler o an olaya şahit olmamıştır ve onları ilgilendirmediği hâlde, adama telkinde bulunan yakınlarını ona yardım etmemekle suçlarlardı. Hiç olmadı, o keskin gözlerini suçlayıcı bir şekilde üzerlerine dikerlerdi. Başına çok gelmişti. Ayakkabısını bağlamak için elini attığında en az iki eli ayakkabı bağcığında yakalar, "Ben hallettim" cümlesini işitirdi. Adam bu tür davranışlara alışkın olduğu için arkadan gelecek cümleyi bilirdi. "Bağcıksız ayakkabı alsanız" O an "Sana ne?" demenin dünyanın en rahatlatıcı cümlesi olduğunu hatırlardı adam. Böyle bir saçmalığa maruz kalmamanın rahatlığıyla iş yerinin yolunu tutar. Hiç kimsenin yanına uğramayacağı bir saattir ve adam rahattır. İlk denemede fermuarı çeker. Akşam ayakkabıyı çıkarırken çoktan yarının kaygısına düşmüştür bile.</p>
<p>Üşengeçliği olmasa iki dakika bir ayakkabıcıya gider değiştirirdi fermuarı. Olsun, üşengeçlik de onun bir özelliğiydi ve bazen bu özelliğini sevmiyor değildi. Hem önce tamir edilmesi gereken başka bir şey vardı. Üşengeçlik yüzünden bir türlü değiştirilmeyen banyo bataryası, açıp kapamak için bile İngiliz anahtarı talep eder hâle gelmişti. Önce onun değişmesi gerekiyordu ve kör adam yılların verdiği alışkanlıkla bataryayı çok kısa bir sürede değiştirmişti. Biliyordu ki o meraklı gözler üzerinde olsaydı bu iş saatlerce uzayacak ve hata yapılacaktı. Çünkü sırf yeti çeşitliliği olduğu için bir insanın göz hapsine alınması insanlık dışı bir yönelimdi. Zaten kimin neyi nasıl yapacağı özneyi ilgilendirir ve diğer kişilerden bir talebi olursa söyler. Adam bataryayı değiştirdiği o kısa zaman zarfında bunları düşünüyordu.</p>
<p>Sıradan olmayı özlemişti. Mesela binasının önüne geldiğinde birinin direkt olaya dahil olup, "Yanlış gidiyorsun" deyip yola yönlendirmesinden, yemek yerken, "Tabağındakileri bitir" deyip üzerine vazifeymiş gibi çatalı onu tutan elinle birlikte kavrayıp tabakta kalanları toplamaya çalışmasından… Körler niye toplu yemeklere gidildiğinde canının istediğini değil en kolay yenebilecek, en az dökülecek daha doğrusu başkalarının en az burnunu sokacağı yemekleri tercih etmek zorunda kalıyor? Çünkü sıradan olma hakkı ellerinden alınmıştır. Neredeyse her işleri birden fazla gözün kontrolündedir. Âdeta gözler üzerine yapışmıştır.</p>
<p>Karşıdan karşıya geçerken yardımcı olan bir kadının, adam tek başına biraz yürüdükten sonra tekrar karşısına çıkıp "Ne kadar öz güvenli yürüyorsunuz?" dediğini gülümseyerek hatırladı. Oysa öz güvensiz yürüdüğü zamanlar daha çoktu. Bu öz güven eksikliğinde sürekli izlenip her hareketinin puanlandırılmasının da payı vardı.</p>
<p>Adam bir sabah bütün kaygılarından uyanmış olarak kalktı. Yeni fermuar âdeta bir yağ gibi rahat hareket ediyor ve ayakkabı giyme faslının komşuların meraklı kadrajına girmesini engelliyordu. Bir keyif sigarasının dumanını zevkle içine çekerek meraklı bakışlar arasında işyerine doğru süzüldü adam.</p>
<p>(AB/BS)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Karanfil Devrimi ve Pessoa’nın izinde Lizbon]]></title><link>https://bianet.org/yazi/karanfil-devrimi-ve-pessoanin-izinde-lizbon-318106</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/27/karanfil-devrimi-ve-pessoanin-izinde-lizbon.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/karanfil-devrimi-ve-pessoanin-izinde-lizbon-318106</guid><description><![CDATA[Lizbon huzursuz bir şehir değil, huzursuz olan sizin içinizdeki şehir ve o şehir peşinizi hiç bırakmıyor. Artık içinizdeki bu huzursuz şehrin önemli bir parçası elinizden düşmeyen, sık sık şarj etmek zorunda olduğunuz o küçük cihazlar.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Lizbon Avrupa’nın öne çıkan uğrak yerlerinden biri olmuş gibi görünüyor. Özellikle pazar günü ana merkezdeki kalabalığın ve trafiğin artmasından, hatta öncesindeki günlerde pek duymadığınız korna seslerinden rahatlıkla fark edilebiliyor. Şehrin sahile yakın ana merkezinin fazlasıyla turistik olduğu, ağaçsız dar caddelerinden iki yönlü küçük tramvayların geçtiği, trafiğin tıkandığını, araba kuyruklarının uzadığını ve korna çalanları görmediğiniz, hemen bütün kaldırımların ve yaya yollarının ince el kesmesi taşlarla kaplı olduğu bu şehir mütevazi sesiyle içinizi ısıtıyor. Merkez turistik alandan üç metro durağı uzağa açılırsanız da bir göçmen şehri karşılıyor sizi. </p>
<p>Okyanus kıyısında olduğundan mı ya da bir zamanların kaşiflerinin yurdu olduğundan mı bilinmez, şehre vardıktan bir süre sonra yeniden içinizde bir yola düşme hissi fark ediyorsunuz. Ama bu, huzursuzluk veren bir şehir olduğu için değil. Şehri geride bırakamayacağınızı hissetseniz de dalgalar aklınızı çelmeye çalışıyor denize açılmak için. Tıpkı Pessoa’nın bir şiirinde geçen aşağıdaki dizeler gibi bir çağrı duyuyorsunuz denizden. Cevat Çapan Türkçe’ye çevirdiği Pessoa şiirleri kitabının önsözünde Octavio Paz’ın bir yazısında Pessoa için "şairlerin yaşam öyküleri olmaz onların yaşam öyküleri yapıtlarıdır" diye yazdığını belirtiyor, Pessoa’nın üç farklı isimle yazdığı yapıtlarındaki temaları ve bu farklı isimlerle yarattığı dünyayı aktarıyor. Şu dizeler de Pessoa’nın Alvaro de Campos adıyla yazdığı <em>Denize Övgü</em> şiirinden:</p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>"Sular çağırıyor beni.</em></p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>Denizler çağırıyor,</em></p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>Beni çağırıyor ete kemiğe bürünen tüm uzaklıklar</em></p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>Ve denizlerin geçmişte yaşanmış bütün çağları</em></p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>beni çağırıyorlar"</em></p>
<p>Şehre tutkun şair Pessoa’nın başyapıtı sayılan Huzursuzluğun Kitabı bu şehirde yaşayan bir muhasebecinin iç dünyasını resmederken, kitabın adındaki huzursuzluğun karakterin içsel şehrinden kaynaklandığını anlamak çok uzun sürmüyor. Çünkü Lizbon huzursuz hissedebileceğiniz bir şehir değil. </p>
<p>Pessoa Lizbon’la özdeşleşmiş bir şair. Küçük yaşta ayrıldığı bu şehre tekrar döndüğünde başka bir dil öğrenmiş ve şiirlerini ilk olarak da ana dili olmayan bu dilde yayınlamış. Sağlığında yayımlanmış tek bir kitabı olmuş. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Lizbon’a döndükten sonra yazmaya başladığı Orpheu dergisinde yazdıklarıyla modernizmin Portekiz’deki önde gelen estetik kuramcılarından biri haline gelen Pessoa farklı adlarla yazdığı, biçim ve içerik açısından farklı ürünlerle, bildiği aşina olduğu ve bütünleştiği bu şehirde hayata veda etmiş. Orpheu dergisi adını Yunan mitolojisindeki Orpheus’tan alıyor. Hamnet filminde de Shakespeare’den dinlediğimiz bir mitolojik hikâyede, aşık olduğu Eurydice'i yeraltı dünyasından ve onun efendisi Hades'ten kurtarmak için bir anlaşma yapan, Eurydice'in önünde ona dönüp bakmadan yolculuk etmek zorunda olan ozan ve müzisyen Orpheus var. Hamnet’te farklı anlamlar ve çağrışımlarla yer alan bu hikâye, Orpheu dergisi için "geriye bakmamayı, geçmişi bırakmayı ve yirminci yüzyılda Portekiz'in aydınlanması için geleceğe odaklanmayı" temsil ediyor.</p>
<p>Öte yandan Lizbon geriye bakmayı bırakmamış bir şehir. Şehirde Tejo Nehri'nin okyanusa açılan noktasındaki 25 Nisan Köprüsü geriye bakmanın belki de en özel simgesi. 25 Nisan Portekiz ve Lizbon için önemli bir tarih. Karanfil Devrimi’nin tarihi. Bu köprünün hemen yanı başındaki eski fabrikaların olduğu bir alanın modern bir sanat-tüketim alanına çevrilmesi, çoğunluğu beyaz yakalı turistlerin "leisure time" anlarında sevebilecekleri bir biçim yaratmış. Ne de olsa tüketim, bu yüzyılın dinamiği. LX Factory adındaki bu alanda özellikle pazar günleri yaşanan hareketlilik, turizmin dokunuşu açısından ilgililer için güzel bir örnek olsa gerek.</p>
<p>Karanfil Devrimi 25 Nisan 1974'te gerçekleşen bir askerî darbeye verilen ad. 40 yılı aşkın bir süre devam eden bir diktatörlüğü ve ülkenin Afrika’da yeniden koloniler oluşturmak için giriştiği savaşları sona erdiren bu darbeye "karanfil devrimi" adının verilmesinin de şiirsel bir hikâyesi var. 25 Nisan 1974 günü şiddet kullanmadan yaptıkları darbe ile Salazar diktatörlüğü sona ererken sokaktaki askerlerden birinin silahının namlusuna karanfil koyan Celeste Caeiro’nun başlattığı bir hikâye bu. Celeste Caeiro çalıştığı restoran darbe nedeniyle kapalı olunca, patronu çiçekler ölmesin istediği için restorandan aldığı karanfillerle askerlerin ve tankların bulunduğu meydana gelerek onlarla konuşmuş ve sonrasında da bir askerin silahının namlusuna bir karanfil koymuş. Çevredekiler de karanfilleri alıp aynısını yapınca silah namlularının, tank namlularının uçları karanfillerle dolmuş. Edip Cansever’in şiirindeki gibi; "derken karanfil elden ele". </p>
<p>Bir askerî darbenin halk devrimine dönüşümünün hikâyesi aslında bu. Askerlerin harekete geçmesi için verilen işaret ise radyoda çalınan iki şarkı. Bu şarkılardan biri Portekiz'in aynı yıl Eurovision Şarkı Yarışması'na <a href="https://www.youtube.com/watch?v=97-W9A5qWgI" target="_blank" rel="nofollow noopener">katıldığı</a>, diğeri de şarkılarının çoğu o dönemde radyolarda yasaklanan Zeca Alfonso’nun bir <a href="https://www.youtube.com/watch?v=gaLWqy4e7ls" target="_blank" rel="nofollow noopener">şarkısı</a>. Bu süreci anlatan, Maria de Medeiros’un yönettiği ve başrolünde oynadığı bir film de var. Film Türkiye’de Nisan Devrimi adıyla gösterilmişti. Filmin orijinal adı Capitaes De Abril. Yıllar önce sinemada seyrettiğim bu güzel film Lizbon'dayken aklımdan çıkmadı. "Karanfillerin Celetesi" yakın zamanda hayatını kaybetse de, bu ruhun Lizbon'da yaşadığını hissedebiliyordum sokaklarda.</p>
<p>Artık bir şehre gitmenin o şehri tanımanın keyfi kaldı mı bilemiyorum, daha doğrusu değişti, değişiyor. İnternet ve sosyal medya gezip görmenin tadını biraz kaçırıyor. Bir yandan işinizi kolaylaştırıp gereksiz zaman, enerji ve para harcamalarınızın önüne geçerken diğer yandan kendiniz keşfetmeden her şeyi görmüş, dinlemiş olabiliyorsunuz. Gördükleriniz ve dinledikleriniz bazen zor bulabileceğiniz bilgiler ve kaynaklar, bazen de hikâyeler ama çoğunluk sosyal medyada etkileşim peşinde olan paylaşımlar olunca gezi, varsa eğer sihirini kaybedebiliyor. O şehre gidince "şaşırma" sanki kayboluyor. Bir de yeme içme meselesi var ki o da başka büyüyen bir sorunsal. </p>
<p>Artık yaşamlarımız tamamen programlı. Günümüz de gecemiz de tatilimiz de. Önceden aldığınız biletle gitme zamanı geldiğinde ülkede ya da dünyada hangi olayların olacağını kestirmek zor. Bir yerlere bombalar yağarken siz bir şehri anlamaya çalışıyorsunuz. Bir Avrupa şehrinde kendi paranızın 50 katına harcama yapmak ve buna rağmen bir espressoyu kendi ülkenizden ucuza içebilmek zorunuza gidebiliyor.</p>
<p>Dedim ya, Lizbon huzursuz bir şehir değil, huzursuz olan sizin içinizdeki şehir ve o şehir peşinizi hiç bırakmıyor. Artık içinizdeki bu huzursuz şehrin önemli bir parçası elinizden düşmeyen, sık sık şarj etmek zorunda olduğunuz o küçük cihazlar.</p>
<p>Lizbon’da denizin çağrısı ve karanfillerin izleri sokaklarda.</p>
<p>Pessoa’nın peşinde varoluşsal soruların karanfillerin peşinde bir halkın demokrasi ve özgürlük tutkusunun izi sürülebilir. </p>
<p>(AB/CIY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Direnen geçmiş gelecek: Üsküp]]></title><link>https://bianet.org/yazi/direnen-gecmis-gelecek-uskup-318093</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/27/direnen-gecmis-gelecek-uskup.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/direnen-gecmis-gelecek-uskup-318093</guid><description><![CDATA[Belki de bir şehri gerçekten tanımak; meydanları işgal eden o büyük, sahte heykellerin gölgesinde değil, parmaklıklar ardına gizlenen, kaidesinden çalınan ve dijital bir inatla yaşatılmaya çalışılan bu ‘görünmez’ hafızada yatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir şehre adım attığınızda turist merceğini çıkarıp kenara bırakmak artık neredeyse imkânsız. Gitmeden önce izlediğiniz videolar, kaydırdığınız görüntüler zihninize yerleşiyor; vardığınızda ise şehri olduğu gibi değil, size gösterildiği hâliyle görüyorsunuz. Bir yeri tanımak, bu hazır görüntüyü kazımayı ve geriye kalanla uğraşmayı gerektiriyor.</p>
<p>Bu sefer kazımaya niyetlendiğimiz şehir Üsküp. İlk bakışta kolay ulaşılan, ucuz, tanıdık; bu yüzden çoğu zaman da hızla tüketilen bir rota burası. Oysa bu yüzeyin altında, yüzyıl boyunca siyasi ve mekânsal kırılmalarla şekillenmiş başka bir şehir var. Osmanlı’dan kopuş, Krallık Yugoslavya’sı, Partizan Direnişi, Yugoslavya ile kurulan sosyalist düzen, 1991 sonrası çözülme ve ulus devletin nasıl tanımlanacağına dair tartışmalar bu kentin dokusuna işlemiş durumda. Öyle ki, adımladığımız bu ülkenin resmî adı bile, bitmek bilmeyen kimlik krizlerinin ardından yakın bir zamanda, 2019 yılında değişti. Bu kimlik krizi sadece ülkenin adıyla sınırlı kalmıyor; kentsel mekânı da baştan aşağı şekillendiriyor. Meydandaki devasa heykellerden köprülerin çoğalmasına, binaların cephelerinin değiştirilmesinden sökülen anıtlara kadar uzanan müdahaleler yalnızca estetik bir tercih değil; kimin geçmişinin görünür olacağına dair süregelen bir mücadelenin parçası.</p>
<p>Biz de pek çok kişi gibi şehre bu yüzeyin en yoğun olduğu yerden, bugünkü adıyla Makedonya Meydanı’ndan giriyoruz. Yugoslavya dönemindeki adı Mareşal Tito Meydanı olan ve 1991’deki bağımsızlığın ardından ismi değiştirilen bu alan, kentin silinen hafızasının da tam merkez üssü. Meydanın tam ortasında, herkesin İskender’i temsil ettiğini bildiği ama kendi adıyla anılamayan “At Üstünde Savaşçı” heykeli yükseliyor. Heykelin kendisi kadar isimsizliği de dikkat çekici. Işıklar, (çalışmayan) fıskiyeler ve anıtsallık dili, seçilmiş bir geçmişi büyüten bir düzen kuruyor ve böylece diğer katmanlar geri çekiliyor. Çevresinde yükselen heykeller, kocaman binalar ve Türkiye’den bankaların ilanları derken, doğrudan Vardar Nehri’ne açılan bu geniş taşlı meydanın üstünde yükselen bir karmaşa göze çarpıyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-1.JPG" alt="">
<figcaption>"At Üstünde Savaşçı" Heykeli, Makedonya Meydanı</figcaption>
</figure>
<p>Vardar üzerindeki tarihi Taşköprü’den karşıya geçerek yürümeye başlıyoruz. Şehrin en eski yapılarından biri olan köprünün etrafını son yıllarda yapılmış yeni tematik köprüler sarmış. Karşıya geçtiğimizde İskender’in babası II. Philip’in heykeliyle karşılaşıyoruz; yüzü nehrin öte yakasındaki oğluna dönük. Onun yanından geçerek Çarşı’ya giriyoruz. Arkamızda bıraktığımız kent merkezinin de etkisiyle, köprünün öte tarafındaki Çarşı ve Bit Pazarı’nın “tarihin bir yerinde donmuş” hâlini fark etmemek zor. İlk bakışta göze çarpan ve bir “kader” gibi kurgulanan bu farklılaşmanın arkasında ise bazı yakın tarihli kırılmalar var.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-2.JPG" alt="">
<figcaption>II. Philip Heykeli</figcaption>
</figure>
<p>Burası aslında oldukça tanıdık hissettiriyor bize. Kemeraltı’nı ya da Anadolu’daki başka tarihi çarşıları hatırlatıyor. Türkçe tabelalar, kebapçılar, tatlıcılar… Dar sokaklar kısa aralıklarla avlulara, hanların girişlerine ve cami duvarlarına bağlanıyor. Mustafa Paşa Camii, Kurşunlu Han ve Sulu Han gibi yapılar, yürürken önünüzden geçip giden gündelik güzergâhın parçası. Hâliyle Çarşı kolayca “Osmanlı mirası” olarak etiketlenebilecek bir alan. Aynı zamanda uzun süre farklı toplulukların birlikte yaşadığı da bir bölge. Kent sosyoloğu Ophélie Véron, Osmanlı döneminde Čaršija’nın (Çarşı), Müslümanlar ve gayrimüslimlerin ticaret yaptığı bir karşılaşma mekânı olduğundan bahseder. Bugün çoğu Makedon burayı “Arnavut” olarak etiketliyor fakat Arnavut, Makedon, Karadağlı, Türk, Ulah ve Boşnak esnafın yan yana çalıştığı; gündelik etkileşimlerin sürdüğü bir ortam söz konusu.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-3.JPG" alt="">
<figcaption>Çarşı’da yürürken</figcaption>
</figure>
<p>Öte yandan buradaki eski dükkânların arasına karışan hediyelik eşya tezgâhlarında kentin silinmeye çalışılan o sosyalist geçmişinin bir tür nostalji ekonomisine dönüştüğünü fark ediyoruz. Karşımıza retro Yugoslavya dönemi ürünleri çıkıyor. Üzerinde Tito’nun portresi bulunan eski pullar, rozetler ve magnetler derken, 30 euroya alıcı bekleyen eski Yugoslavya pasaportlarına bile rastlıyoruz. Meydandaki kalabalık heykellerle unutturulmaya çalışılan o ortak geçmiş, Çarşı’nın dar sokaklarında bir hatıra nesnesi olarak hayatta kalmaya devam ediyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-4.JPG" alt="">
<figcaption>Çarşı’da Yugoslavya ürünleri satan bir dükkân</figcaption>
</figure>
<p>Çarşı’dan yukarıya doğru çıkıp kaleye ulaşıyoruz. Kale, çok yüksekte konumlanmış sayılmaz ama şehri anlamak için önemli bir nokta. Aşağıda kentin iki farklı dokusu uzanıyor: Bir yanda az önce içinden geçtiğimiz alçak ve parçalı Çarşı yerleşimi, nehrin karşı yakasında ise yüksek binaların kümelendiği o “modern” merkez. Karşıda yükselen bu silüet aslında homojen değil; sosyalist dönemin planlı mirası ile sonrasında aralara giren o uyumsuz, yeni binaların karmaşık bir özeti gibi duruyor. Bu manzaranın içinde, gri betonu ve “alışılmadık” kütlesiyle Merkez Postanesi de seçiliyor; 1963 depreminden sonra yeniden kurulan Üsküp’ün modernist yeniden inşa iddiasını bugün hâlâ en çıplak hâliyle taşıyan yapılardan biri.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-5.JPG" alt="">
<figcaption>Kale’den Çarşı’ya bakarken</figcaption>
</figure>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-6.JPG" alt="">
<figcaption>Kale’den iki yaka</figcaption>
</figure>
<h3>1963 depremi ve "dayanışma şehri"</h3>
<p>26 Temmuz 1963 sabahı meydana gelen 6,1 büyüklüğündeki deprem, binden fazla kişinin yaşamını yitirmesiyle birlikte kentin fiziksel altyapısının da yaklaşık yüzde 80’ini yıkarak Üsküp için radikal bir kırılma anı yaratır. Deprem sonrasında Üsküp için enternasyonal bir dayanışma hayata geçirilir. 80’e yakın ülkenin yeniden inşa sürecine katılmasıyla Üsküp, “Dayanışma Şehri” kimliği edinir. Deprem sonrası plancılar için mesele yalnızca yıkılan bir kenti ayağa kaldırmak değil, aynı zamanda evrensel barışın ve uluslararası işbirliğinin mekânsal bir temsilini üretmeye dönüşür.</p>
<p>Bu dayanışma hamlesini somutlaştırmak için 1965’te açılan uluslararası ana plan yarışmasını, Japon mimar Kenzo Tange ile Hırvat mimarlar Radovan Miščević ve Fedor Wenzler’in ekipleri paylaşır. Tange’nin planı, kenti statik bir yapı olarak değil, büyüyen ve dönüşen bir sistem olarak ele alan “Metabolizma” akımının şehir ölçeğine taşındığı en erken ve en çok tartışılan örneklerden biridir. Sosyalist planlama pratiği ile Japon fütürizmini kesiştiren bu model, konut, ulaşım ve sanayi kararlarını tek bir çerçevede birbirine bağlar.</p>
<p>Tange’nin mekânsal kurgusu, kentin akışını düzenleyen iki ana fikir üzerine kuruludur: “Şehir Duvarı” ve “Şehir Kapısı”. “Şehir Duvarı”, kentin merkezini çevreleyen, yüksek yoğunluklu konut bloklarından oluşan büyük bir kuşak olarak on binlerce insana barınma imkânı sunmayı hedefler. “Şehir Kapısı” ise tren istasyonu, otobüs terminalleri ve telekomünikasyon altyapısını aynı merkezde toplayarak kentin ana ulaşım düğümü olarak tasarlanır. Bu kurgu, yaya ve araç dolaşımını birbirinden ayıran katmanlı bir düzen önerir ve kentsel hareketliliğe modernist bir çözüm getirmeye çalışır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-7.jpg" alt="">
<figcaption>Kenzo Tange ve ekibi Üsküp planlarının önünde otururken</figcaption>
</figure>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-8.jpg" alt="">
<figcaption>Üsküp’ün ana planının maketi</figcaption>
</figure>
<p>Plan ekonomik kısıtlar nedeniyle bütünüyle hayata geçirilemese de, kaleden bakınca seçebildiğimiz Merkez Postanesi gibi Janko Konstantinov imzalı yapılar, bu dönemin kamusal mekânlarını brütalist formlarla yeniden tanımlar. Bugün hâlâ içine girip dolaşma isteği uyandıran bu yapılar, deprem sonrası Üsküp’te modernist yeniden inşa fikrinin sadece bir plan belgesi olmadığını, kentin gündelik hayatına dokunan somut bir mirasa dönüştüğünü hatırlatır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-9.JPG" alt="">
<figcaption>Merkez Postanesi ve Telekomünikasyon Merkezi</figcaption>
</figure>
<p>Kaleden aşağı inmeye başlıyoruz. Bu kez gözümüz yeni cephelerin ya da heykel kalabalığının değil, şehrin başka bir katmanının peşinde. İlk olarak Aziz Kliment Ohridski Ulusal ve Üniversite Kütüphanesi çıkıyor karşımıza. Kütüphane 1944’te kuruluyor ve savaş sonrasının kurumlaşma hamlesini bugün de taşıyan yapılardan biri. Eski binası 1963 depreminde neredeyse tamamen yıkılıyor, kurum 1972’de bugünkü modernist yapısına taşınıyor. Köşeyi dönünce görünür olan 1963 Depremi Anıtı ise bu hafızayı daha doğrudan kuruyor. Deprem burada yalnızca bir felaket olarak değil, Üsküp’ü ikinci kez kuran tarihsel eşik olarak hatırlanıyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-10.JPG" alt="">
<figcaption>1963 Depremi Anıtı</figcaption>
</figure>
<p>Partizan Gizli Cephane Atölyesi Anıtı’na, halk arasındaki adıyla “Bomba Anıtı”na doğru ilerliyoruz. Bu anıt, İkinci Dünya Savaşı sırasında partizanların gizli silah ve mühimmat ürettiği atölyeyi anıyor. Orijinal yeri bugünkü Kuzey Makedonya Anayasa Mahkemesi’nin bulunduğu noktadaymış, çünkü tam orada, Serafim Videvski’nin Pajkova Caddesi 2 numaradaki evinin bodrumunda direniş için bomba ve başka savaş malzemeleri üretiliyormuş. Anıt 1981’de Aleksandar Nikoljski ile Vladimir Pota tarafından, üretilen bombalara gönderme yapan stilize bir el bombası formunda tasarlanmış. Üstelik bu yer yalnızca gizli atölye değil, Makedonya’daki silahlı ayaklanma kararının alındığı noktalardan biri olarak da önem taşıyor. 2010’ların başında “Skopje 2014” (Üsküp 2014) kapsamında yeni Anayasa Mahkemesi binası yapılınca anıt sökülüp bugünkü yerine taşınmış. Daha çarpıcısı, taşındıktan sonra yanına neyi andığını açıklayan bir kitabe ya da bilgi levhası eklenmemiş. Hâliyle şehirdeki tüm bu heykel karmaşasında bazı anıtların nerede olduğu, ne anlama geldiği kolaylıkla kaybolabiliyor. Ama bu yalnızca kendi başına gerçekleşen bir kaybolma değil, daha ziyade bir kaybettirilme gibi görünüyor bize. Şehri kat ederken, partizan hafızasını taşıyan bu anıtların neden özellikle görünmez kılındığını anlamak için, Üsküp’ü bugünkü o devasa ve gergin şantiyeye çeviren asıl siyasi kırılmaya bakmak gerekiyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-11.JPG" alt="">
<figcaption>"Bomba Anıtı"</figcaption>
</figure>
<h3>"Bağımsızlık", kimlik krizi ve milliyetçi makyaj</h3>
<p>1991’de Yugoslavya çözülürken Makedonya, bağımsızlığını bölgedeki başka örneklere kıyasla daha az şiddetle yaşar. Ama bu görece sakin kopuş, yeni devletin daha baştan ağır bir krizle yüz yüze kalmasını engellemez. Resmî söylem bu dönemi “demokrasiye geçiş” diye sunar. Oysa pratikte kamusal güvenceler daralır, özelleştirmeler hızlanır, işsizlik artar, kamu hizmetleri giderek piyasanın insafına bırakılır. Yeni devlet hem ekonomik çözülmeyle uğraşır hem de kendine tarihsel ve siyasal bir meşruiyet zemini arar.</p>
<p>Bu meşruiyet arayışı kısa sürede bir kimlik krizine dönüşür. Ülke bağımsız olur ama adını bile serbestçe kullanamaz. Yunanistan, “Makedonya” adının ve Büyük İskender gibi figürlerin antik Helen tarihine ait olduğunu savunur, kuzeyindeki Makedonya bölgesiyle karışıklık yaratacağını ve ileride toprak talebine kapı aralayabileceğini öne sürer. Bu yüzden ülke Birleşmiş Milletler ve pek çok uluslararası kurumda uzun yıllar FYROM, yani Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti adıyla anılır. Böylece bağımsızlık daha ilk andan itibaren eksik, tartışmalı ve gergin bir biçim kazanır. Sorun yalnızca yeni bir devlet kurmak değildir. O devletin kim olduğunu, hangi geçmişe yaslandığını ve kimin mirasını sahiplendiğini hem dışarıya hem içeridekilere kabul ettirmektir.</p>
<p>Tam bu noktada “antik geçmiş” arayışı, bugünkü kimliğin daha yakın ve daha somut temellerini de görünmez kılar. Oysa bugün kullanılan 31 harfli Makedon Kiril alfabesi, Büyük İskender döneminden değil; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, 1945’te Antifaşist Makedonya Ulusal Kurtuluş Meclisi tarafından yürütülen kurumlaşma sürecinde standartlaştırılan bir devlet kurma hamlesinden doğar. Bu yapı, savaş yıllarında Makedonya’daki partizan hareketinin siyasal çerçevesini kuran, yeni cumhuriyetin temelini atan antifaşist kurucu momentin adıdır. Devlet yeni bir vitrin inşa ederken, kendi gerçek kuruluş harcını da geri plana iter.</p>
<p>İçeride de tablo sakin kalmaz. 1990’lar boyunca biriken gerilim, özellikle Makedonlar ile Arnavutlar arasındaki ilişkide daha görünür hâle gelir. Kosova savaşı ve mülteci akışı bu gerilimi ağırlaştırır; 2001’de ise çatışma silahlı bir boyut kazanır. Ohri Çerçeve Anlaşması çatışmayı durdurur ve dil ile temsil alanında önemli haklar getirir. Ama aynı zamanda siyaseti ortak yurttaşlık fikri üzerinden derinleştirmek yerine etnik denge mantığına sabitler. Devlet ayakta kalır ama toplum ortak bir zeminde buluşamaz. Çatışma bastırılır, fakat kimlik siyaseti ülkenin ana dili hâline gelir.</p>
<p>2006’dan sonra iktidara gelen muhafazakâr İç Makedon Devrimci Örgütü, Makedon Ulusal Birliği için Demokrat Parti (VMRO DPMNE) hükümeti Makedon milliyetçiliğinin ana taşıyıcılarından biri olarak konumlanır. Nikola Gruevski liderliğindeki iktidar, sosyalist ve Yugoslav mirasını geri plana iterken antik geçmişe yaslanan daha saldırgan bir ulusal anlatı kurmaya girişir. Bu otoriter yönelimin en görünür ifadesi “Skopje 2014” projesi olur. Resmî anlatıda kente klasik bir görünüm kazandırma projesi diye sunulan bu müdahale, pratikte şehir merkezini yeni bir tarih ve kimlik anlatısına göre baştan düzenler.</p>
<p>Başlangıçta 80 milyon euro bütçeyle duyurulan projenin maliyeti yüz milyonlarca euroyu aşar. Ülkenin yüksek işsizlik ve yoksullukla boğuştuğu bir dönemde kamusal kaynakların bu şatafatlı kimlik inşasına akıtılması, vitrin siyasetinin arkasındaki neoliberal çelişkiyi de yüzümüze vurur. Denetim ve katılım mekanizmalarının zayıf kaldığı bu süreçte heykeller çoğalır, binaların cepheleri değiştirilir ve 1963 depreminden sonra inşa edilen yapıların üzerine sahte bir tarih duygusu yaratacak kaplamalar giydirilir. Şehir Alışveriş Merkezi (GTC) gibi bazı mekânlar direniş sayesinde dönüşümün bir kısmına set çekebilir, ama genel yönelim açıktır. Kentsel mekân, siyasi iktidarın meşruiyetini pekiştiren ideolojik bir şantiyeye dönüşür.</p>
<p>Proje bir yandan Üsküp’e daha “Avrupalı” ve gösterişli bir görünüm kazandırarak turistleri çekmeyi hedeflerken, içeride daha derin bir işleve sahiptir. Makedon ulusal kimliğini etnik temelde yeniden kurmak, Arnavutlar ve Müslümanlar başta olmak üzere diğer toplulukları ulusal anlatının dışına iter ve kent merkezini etnik Makedon kimliğinin asli mekânı olarak yeniden tanımlar. Sosyalist tarihin yıkılmamış yapıları bile bu imaj değişiminin içinde saklanır. İz sürüldüğünde -az sayıda da olsa- ortaya çıkarlar ama etraflarında onları tanıtabilecek bir anlatı bulunmaz. Bu hummalı vitrin inşası ise en çok sermayenin diline tercüme olur. Meydanın heykelleri büyüdükçe, bankaların ve şirketlerin yeni binaları da aynı sahnenin parçası hâline gelir.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-12.JPG" alt="">
<figcaption>Vardar kıyısındaki Arkeoloji Müzesi binası, "Skopje 2014" kapsamında kent merkezine eklenen yeni neoklasik cephelerin en görünür örneklerinden biri</figcaption>
</figure>
<p>Tüm bu kentsel ve kimliksel karmaşanın ardından, dışarıdaki kriz 2018’de önemli bir dönüm noktasına gelir. Her iki ülkede de müzakereye açık hükümetlerin çabasıyla imzalanan Prespa Anlaşması, Yunanistan’la yaşanan krizde temel bir eşik olur. Anlaşmayla ülkenin resmî adı “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” olarak değiştirilir ve Yunanistan’ın NATO ve AB üyeliği önündeki itirazı kalkar. Resmî dil “Makedonca” olarak tanınır, vatandaşlık ise “Makedon, Kuzey Makedonya Cumhuriyeti vatandaşı” şeklinde tarif edilir. Bu çerçevede, bu terimlerin antik Helen medeniyetiyle karıştırılmaması da özellikle vurgulanır. 2019’da resmen yürürlüğe giren sürecin sonunda Kuzey Makedonya, 2020 yılında -emperyalist ortaklık- NATO’nun 30. üyesi olur.</p>
<h3>"Sosyalist AVM" GTC</h3>
<p>Vardar kıyısından yürüyüp karşıya geçince ilk bakışta fark etmenin zor olduğu “Sosyalist AVM”  GTC karşımıza çıkıyor. GTC 1967’deki yarışmayı kazanan mimar Jivko Popovski ve ekibi tarafından tasarlanır. 1973’te kapılarını açtığında sadece bir alışveriş merkezi değil, kentin ortasında kesintisiz akan yeni bir yaşam damarı yaratır.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-13.JPG" alt="">
<figcaption>Şehir Alışveriş Merkezi (GTC)</figcaption>
</figure>
<p>GTC, bugünün dışa kapalı, suni havalandırmalı tüketim kutularına hiç benzemiyor. Çok katmanlı açık terasları, devasa cam tavanlı avlusu ve Kadın Savaşçılar Parkı’na doğru yeşilliklerle usulca inen yapısıyla kent peyzajına organik bir şekilde karışıyor. Popovski, arazideki 1950’lerden kalma konut kulelerini yıkmak yerine onları tasarımın içine dâhil ederek ticari ve kamusal yaşamı zekice harmanlar. Dönemin mimarlarından Boris Çipan, burayı “eski çarşıdaki o yitip gitmiş hayatın modern bir eşdeğeri” olarak tanımlar. Zira burası sadece vitrinlere bakılan bir yer değil; yolların kesiştiği, insanların banklarda soluklandığı, çocuk seslerinin yankılandığı gerçek bir kamusal buluşma mekânı işlevi görür.</p>
<p>Ancak bu modernist yapı, kenti yapay bir örtüyle kaplayan “Skopje 2014” müdahalesinin hedeflerinden biri olur. İktidar, GTC’nin özgün cephesini barok ve neoklasik bir kaplamayla değiştirmeyi planlar. Tam bu noktada kentin hafızasına sahip çıkan farklı aktörler devreye girer. Mimarların, koruma gruplarının ve yerel halkın öncülüğünde “GTC’yi Seviyorum” adlı bir inisiyatif doğar. Kampanya sokakta görünür olur, referandum girişimi örgütlenir. 2015’te yapılan referandum katılım eşiği nedeniyle bağlayıcı sayılmasa da, tartışmayı büyütür ve projeyi siyaseten sıkıştırır. Sonrasında Anayasa Mahkemesi, hükümetin cephe değişikliği kararını geçici olarak durdurur ve süreç uzun süre askıda kalır.</p>
<p>Bugün GTC, etrafını saran o şatafatlı ve yapay heykellerin ortasında, yılların yorgunluğuyla biraz bakımsız kalsa da, Üsküp halkının kendi kentsel hafızasını nasıl koruduğunun en gururlu kanıtı olarak orijinal hâliyle ayakta duruyor.</p>
<p>Şehir Alışveriş Merkezi’nin organik bir şekilde bağlandığı Kadın Savaşçılar Parkı’na adımladığımızda, dönemin modernist sanat anlayışını yansıtan yatay bir taş kütlesiyle karşılaşıyoruz. Heykeltıraş Boro Mitrikevski tarafından 1970 yılında tasarlanan bu eser, parka da adını veren Kadın Savaşçı Anıtı. Gösterişli ve kahramanlık fışkıran figüratif heykellerin aksine oldukça sade, soyut bir dile sahip olan anıt; İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı partizan saflarında çarpışan ve bu uğurda hayatını kaybeden 1.705 kadının anısını yaşatıyor. Bu anıt, kentin direniş hafızasında kadınların ne kadar kurucu bir rol üstlendiğini sessiz ama güçlü bir estetikle hatırlatıyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-14.JPG" alt="">
<figcaption>Kadın Savaşçı Anıtı</figcaption>
</figure>
<p>Parktan çıkıp ana arter boyunca kent merkezine doğru yürüdüğümüzde, meydandaki vitrin kalabalığından ayrılan bir noktada Yugoslavya döneminden beklenmedik bir işaret beliriyor: Josip Broz Tito’nun heykeli. Heykeltıraş Antun Augustinčić’in tasarladığı ve Yugoslavya genelinde en bilinen Tito figürünün bir kopyası olan bu bronz heykel, “Skopje 2014” projesinin en cafcaflı döneminde, 2013 yılında buraya yerleştirilir. 29 Kasım 2013 gecesi Josip Broz Tito Lisesi önüne yerleştirilen heykelin, Yugoslavya’da Cumhuriyet Günü olarak anılan ve savaş yıllarında partizan hareketinin yeni federal Yugoslavya’nın siyasal temelini ilan ettiği 29 Kasım’ın 70. yılı bağlamında dikildiği anlaşılıyor. Resmî izin alınmadan ve “gizemli” bir şekilde buraya getirilen heykel, bugün hemen yanı başındaki küçük büstle birlikte, şehrin kimlik mücadelesinin tek taraflı olmadığını gösteriyor. Bir yandan yeni bir antik geçmiş icat edilirken, diğer yandan o antik geçmişin üzerine kurulmaya çalışıldığı Yugoslavya hafızası direnerek kentsel mekâna sızıyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-15.JPG" alt="">
<figcaption> Josip Broz Tito Heykeli</figcaption>
</figure>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-16.JPG" alt="">
<figcaption>Josip Broz Tito Büstü</figcaption>
</figure>
<h3>Çalınan geçmiş, dijital direniş</h3>
<p>Şehir Parkı’na bir cumartesi günü geçiyoruz. Park olabildiğince kalabalık, şehrin turistten nispeten uzak tarafında yer alan bu alanda halk nefes alıyor adeta. Parkta dolanırken yine pek çok heykelle karşılaşıyoruz. Ama artık “hangi heykellerin” peşine düşmemiz gerektiğini daha iyi kavramış durumdayız. <em>Beyaz Şafaklar</em> kitabıyla bilinen Yugoslavya’daki antifaşist direniş hareketinin önemli şairlerinden Koço Ratsin’in (1909-1943) büstünü bu heykeller arasında buluyoruz.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-17.JPG" alt="">
<figcaption>Koço Ratsin Büstü</figcaption>
</figure>
<p>Parktan çıkıp Vardar kıyısında yürüyoruz. Nehir burada daha bir güzel, etraf daha sakin ve yeşil. Vera Jocić’in (1923-1944) büstüne bakınıyoruz bir yandan da. Adını da taşıyan parkı, büstü göremeden geçiyoruz. İçimize bir kurt düşüyor. Geri dönüyoruz. Kaidesi dururken heykelin yerinde olmadığını görüyor, kısa bir süre önce çalındığını sonradan öğreniyoruz. Jocić, direniş yıllarında şair Atso Şopov’la aynı partizan tugayında savaşır ve Mayıs 1944’te bir pusuda ağır yaralanıp Şopov’un da aralarında olduğu partizanlar tarafından taşınırken hayatını kaybeder. Bu olay Atso Şopov’u derinden etkiler. Şopov’un Makedon edebiyatında çok meşhur olan ve partizan direnişini anlatan<strong> </strong>“Oči” (Gözler)<strong> </strong>adlı şiiri, cephede gözleri önünde ölen Vera Jocić’e adanmıştır:</p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>"Üç gün taşıdık seni kollarımızda sarıp sarmalayarak,</em></p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>yürekten bakışlarımızda keder ve acıyla,</em></p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>ve yaranından süzülen her bir damla</em></p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>kızıl bir kor gibi damlıyordu yüreğime…"</em></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-18.JPG" alt="">
<figcaption>Vera Jocić’in büstünün boş kaidesi</figcaption>
</figure>
<p>Boş kaidenin üzerine yapıştırılmış bir kâğıt dikkatimizi çekiyor. Üzerindeki Makedonca yazıyı çevirtip karekodu okutuyoruz:</p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>"Vera Jocić Anıtı,<strong><br></strong>onun kız kardeşi Vida Jocić tarafından yaratılmış bir eserdi,</em><br><em>Üsküp’ün kalbinden acımasızca çalındı.</em><br><em>Ama boş bir kaidenin kaldığı yerde</em><br><em>biz dijital bir temel kurduk.</em><br><em>Bu, bir kız kardeşin diğer kız kardeşi için yaptığı bir büst,</em><br><em>ve şimdi yeniden yükseliyor.</em></p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>Bu karekodu tarayarak</em><br><em>Vera artık metale bağlı kalmıyor.</em><br><em>O yeniden burada, dokunulmaz, sonsuz ve ölümsüz.</em><br><em>Bu, Üsküp’e ve</em><br><em>izlerini birilerinin silmeye çalıştığı</em><br><em>bütün güçlü kadınlara armağanımız.</em></p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>Vera ve Vida için.</em><br><em>Kız kardeşlik için ve unutmayan şehir için.</em></p>
<p style="padding-left: 80px;"><em>Sevgiyle,</em><br><em>İ, N, M"</em></p>
<p>Karekodu taradığımızda büstün artırılmış gerçeklikle oluşturulmuş hâli karşımıza çıkıyor. Kaidenin veya başka bir yerin üstüne yerleştirme imkânı oluyor hâliyle. Ortadan kaldırılan büst dijitalleştirilerek her yere taşınabiliyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-19.png" alt="">
<figcaption>Vera Jocić’in artırılmış gerçeklikle yeniden üretilmiş büstü ve çalınan büstü yan yana</figcaption>
</figure>
<p>Meydana doğru ilerlemeye devam ediyoruz. 1955 yılında heykeltıraş Ivan Mirković tarafından yapılan ve 13 Kasım 1944’te şehri faşist işgalden kurtaran partizanlara adanan Üsküp Kurtarıcıları Anıtı, bugün Kuzey Makedonya Hükümet Binası’nın ağır demir parmaklıklarla çevrili avlusunun içinde duruyor. Özel olarak aramayan birinin göremeyeceği bir yerde...</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-20.JPG" alt="">
<figcaption>Üsküp Kurtarıcıları Anıtı</figcaption>
</figure>
<p>Bir zamanlar kentin özgürlüğünü ve antifaşist direnişini müjdeleyen, omuz omuza çarpışan bu gururlu bronz partizan figürleri, “Skopje 2014” projesiyle binaya giydirilen devasa sahte barok cephenin ve yüksek güvenlik duvarlarının gölgesine itilmiş durumda. Anıtı tam anlamıyla görebilmek için demir parmaklıkların arasından içeriye bakmamız gerekiyor. Şehri özgürleştirenlerin anısı, bizzat o şehrin yönetim merkezinin bahçesinde adeta hapis hayatı yaşıyor.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/03/fotograf-21.JPG" alt="">
<figcaption>Vardar kıyısında yürürken</figcaption>
</figure>
<p>Belki de bir şehri gerçekten tanımak; meydanları işgal eden o büyük, sahte heykellerin gölgesinde değil, parmaklıklar ardına gizlenen, kaidesinden çalınan ve dijital bir inatla yaşatılmaya çalışılan bu “görünmez” hafızada yatıyor. Şehri kazıma çabamızdan heybemize kalan cümlelerden biri şu oluyor: Vitrinler yeniden inşa edilir, heykeller sökülür veya parmaklıklara hapsedilir ama kaybettirilmeye çalışılan hafıza, sokak aralarındaki çatlaklardan sızarak yeni formlarla hep geleceğe taşınır.</p>
<p>(AB/BA/DS)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[SAMER raporu ve saha]]></title><link>https://bianet.org/yazi/samer-raporu-ve-saha-318109</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/27/samer-raporu-ve-saha.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/samer-raporu-ve-saha-318109</guid><description><![CDATA[Sürecin sürdürülebilirliği için sosyo-ekonomik eşitsizliklerin azaltılması ve kapsayıcı, aşağıdan yukarıya dinamikleri gözeten bir yaklaşım gerekiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kısa adı SAMER olan Saha Araştırmaları Merkezinin 2025 yılı içinde yaptığı Ocak, Mart, Mayıs ve Ekim ayları anket çalışması üzerinden 2026 Mart ayına dair 13 sayfalık "Barış inşası kapsamında SAMER barış süreci araştırmalar analizi" raporu döneme dair önemli okumalar yapmamıza fırsat veriyor.</p>
<p>Rapora göre 2025’te bölgenin 16 ilinde katılımcılara şu soru soruluyor: "Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?" Ocak 2025 itibariyle yüzde 53.6, Mayıs 2025’te ise yüzde 68.9 oranıyla "ekonomik sorun ve işsizlik" ilk sırayı alıyor. Kürt sorunu da önemli bir sorun olarak görülse de ikinci sırayı alıyor.</p>
<p>Buradan yürüyerek raporun diğer detaylarına odaklandığımızda barış<strong> </strong>mevzuunun, barışı inşa sürecinde taraflar arasındaki ilişkisel boyut incelendiğinde; taraflar arasındaki güven, süreç uzadıkça hükümet söylemlerine yönelik güvensizliğin arttığını ve toplumsal algıyı etkisizleştirdiğini fark ediyoruz.</p>
<p>Bölgede toplum barış sürecinin sağlıklı ilerleyebilmesi için "hukuki reformlar" ve "kurumsal düzenlemeler" bekliyor. Bunlar infaz düzenlemeleri, hasta mahpusların özgürlüğüne kavuşması, süreci yürüten aktörler için yasal güvence sağlanması ve elbette kayyım uygulamalarının son bulması…</p>
<p>Mart ve Ekim 2025 tarihlerinde iki kez yapılan anketlerde bu başlıklara yönelik verilen cevaplarda iki ile onüç puan arasında artış görülüyor. İlk ankette yüzde 60 ile 71 arasındaki  skala, ikinci ankette 71 ile 78 aralığına tırmanıyor.</p>
<p>Yine aynı dönemler için "Sürecin akıbeti"ne dair de bir soru var. Sürecin olumlu ve başarıyla sonuçlanacağına ilişkin toplumsal beklentilerin "kırılgan" ve "sınırlı" temkinlilikte olduğu yönünde…</p>
<p>Süreci yürüten aktörlerin "yeterlilik" düzeyi sorusuna da; Öcalan ve PKK ilk iki sırada yer alırken; STK’lar, hükümet, meclis, muhalefet ise çok daha zayıf ve "yetersiz" olarak görülmekte.</p>
<p>Buradan bir okuma ve değerlendirme gerektiğinde; barış sürecinin toplumsal meşruiyetinin "güçlenmesi" açısından siyasi aktörlerin rolünün hayli "kritik" önemde olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>İşi siyaset olan kurumlara yönelik "yeterlilik" algısının görece düşük olmasının, toplum barış sürecinde daha aktif ve somut roller üstlenen aktörleri görmek istiyor sahada. Yani barışın inşasında bir anlamda "Çok aktörlü bir barış süreci" yaklaşımı beklentisi var.</p>
<p>Araştırma raporunun detayında Siyasi Aktörler ve Hükümete dair beklentilerin oldukça yüksek boyutta ve belirgin olduğu görülüyor. </p>
<p>Hükümet cephesinden; verdiği sözlerin yerine getirilmesini, adalet ve hukuk düzeninin güçlendirilerek düzenlenmesini, şeffaf ve güven veren bir politika izlenmesi beklentisi var.</p>
<p>DEM parti cephesinden ise; halkı bir şekilde sürece katmaya, toplumu bilgilendirerek süreci yasal güvenceye alma, yapıcı ve samimi bir politika izleme, hükümet ile müzakereler yaparak toplumsal muhalefeti örgütlemesi beklentisi var.</p>
<p>Ve bir başka çok önemli nokta; siyasilerin kutuplaştırıcı dilden vazgeçerek ayrıştırıcı söylemlerini değiştirerek, barışın toplumun farklı kesimlerine anlatmalarını gerekli kıldığı vurgusu öne çıkıyor.</p>
<p>SAMER’in raporu elbette sorulanlara karşılık verilen cevaplarla kalmıyor. Öneriler de var…</p>
<p>Barış süreçlerinin bir anda olup-bitti ile nihayete ermeyeceğinin farkında olunarak "kalıcılaşabilmesi" için tam da en baştaki başat can alıcı sorunun karşılığına tekabül eden "sosyo-ekonomik eşitsizliklerin asgariye indirilerek hukuki reformların zaman geçirmeden uygulamaya alınması. Ez cümle "Yapısal Dönüşüm" denilen mevzuun aciliyeti.</p>
<p>Siyasal Aktörlerin söylem ve pratiklerinde uyum meselesi. Güveni arttıracak, kapsayıcı ve çatışma dışı bir siyasi dil. Güven inşaına dönük söylem dönüşümü…</p>
<p>Toplumsal katılımcılığı esas alan sivil toplumun ve yerel aktörlerin sürece katılımını dikkate alan ve toplumsal meşruiyeti güçlendiren bir pozisyon.</p>
<p>Uzun süreli çatışmalı hallerde oluşan travma ve güvensizliğin bertarafına yönelik çaba. Bireysel iyileşme süreçlerinin önemsenerek desteklenmesi, bir nevi psikososyal boyutun önemi.</p>
<p>Ve öyle bir barış ki; yukarıdan aşağıya değil, yerelin beklentilerine de cevap olabilen aşağıdan yukarıya dinamikleri de dikkate alan bir barış süreci. Barışın kapsayıcılığı ve sürdürülebilirliği açısından önemli katkı.</p>
<p>SAMER 2026 Mart raporu aslında süreci okumak açısından önümüzdeki günlerin yürüyüşü eksenli olarak da çok önemli veriler sunuyor ilgilisine. Özellikle Diyarbakır newrozundaki siyasi etkili aktörlerin vurgulu ifadeleri de herkese sorumluluk yüklüyor.</p>
<p>(AB/ŞD)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sırtınızdaki dünya: Joko, Topor ve bir dayanışma sahnesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sirtinizdaki-dunya-joko-topor-ve-bir-dayanisma-sahnesi-318117</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/27/sirtinizdaki-dunya-joko-topor-ve-bir-dayanisma-sahnesi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sirtinizdaki-dunya-joko-topor-ve-bir-dayanisma-sahnesi-318117</guid><description><![CDATA[Farkında olun ya da olmayın, taşıyorsunuz. Kimi size bile ait olmayan fikirleri kafanızda, dünyanın derdini ise bir alışveriş torbasında eve taşıyorsunuz. Belki de asıl mesele, bu yükü fark etmek ve onu birlikte hafifletecek bir yol bulmaktır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Siz bu dünyayı ne kadar sırtınızda taşıyorsunuz? Sabahları uyandığınızdaki sırt ağrılarınızın, hiç geçmeyen kulunçlarınızın nedeni bu olabilir mi? En son ne zaman kaygısızca ayaklarınızı uzatıp şöyle dertsiz tasasız beş dakika geçirdiniz? Her sabah kalktığınızda günlük sabah rutinlerinizden sonra neyi nereye, hangi yükü eve taşıyorsunuz?</p>
<p>Farkında olun ya da olmayın, taşıyorsunuz. Kimi kalantorları sırtınızda, kimi size bile ait olmayan fikirleri kafanızda, dünyanın derdini ise bir alışveriş torbasında eve taşıyorsunuz. Peki, madem öyle ya da böyle taşıyorsunuz; bu durumda ne yapmak lazım? Herhalde becerebilirsek önce reddetmek, sonra yükü paylaşmak ve en önemlisi taşıdığımız şeyin bir "yük" olduğunun farkına varmak gerekiyor. Bir de o en güzel iş var: Yük taşıyan ama bunun farkında olmayanları uyandırmak. Onların yükü yok değil; ancak bu ağır ve haksız yüklerin karşısına konulabilecek en güzel şey, bir "karşı yük", yani bir farkındalık eylemidir. Tam da bu noktada karşımıza Cihangir Atölye Sahnesi (CAS) ve onların sahnelediği, Roland Topor imzalı Joko’nun Doğum Günü çıkıyor.</p>
<p>20. yüzyıl Avrupa sanatının sınır tanımayan figürlerinden biri olan Roland Topor; yalnızca bir oyun yazarı değil, çizer, romancı ve görsel sanatçı kimliklerini bir arada taşıyan çok yönlü bir yaratıcıdır. Absürt mizah, grotesk estetik ve kara ironi onun üretiminin temelini oluşturur. II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın travmatik atmosferinde yetişen Topor’un politik tavrı, açık sloganlar üzerinden değil; otoriteyi gülünçleştirerek ve gündelik hayatın içindeki baskı mekanizmalarını görünür kılarak şekillenir. Özellikle bürokrasi, devlet şiddeti, toplumsal uyum baskısı ve bireyin kimlik erozyonu eserlerinde tekrar eden temalardır. Topor, çoğu zaman seyirciyi rahatsız eden bir mizah dili kurar; güldürürken aynı anda huzursuzluk yaratır. Bu yönüyle onun tiyatrosu, klasik absürdün varoluşsal boşluğundan ziyade, politik paranoyaya ve modern insanın sistem içinde nesneleşmesine odaklanır.</p>
<p>Topor’un oyunlarında karakterler genellikle açıklanamaz kuralların hüküm sürdüğü kapalı dünyalarda sıkışır. <em>Masanın Altında</em> veya <em>Kiracı</em> gibi metinlerinde birey, anlamını kavrayamadığı bir düzenin içinde giderek fiziksel bir deformasyona uğrar. Örneğin <em>Masanın Altında</em>’da masanın altını kiralayan mülteci figürü ve ona masasının altını kiraya veren insan, toplumsal sorunların ve politik hiyerarşilerin grotesk bir metaforudur. Topor burada totaliterliği, ayrımcılığı ve göçmen politikalarını açık bir siyasi rejim olarak değil, gündelik hayatın mikro baskıları içinde işler. Seyirci, güldüğü sahnelerin aslında birer "uyum zorunluluğu" olduğunu fark ettiğinde, rahatsız edici bir farkındalıkla baş başa kalır.</p>
<p>Sahnelenen Joko’nun Doğum Günü ise bireyin sistem içinde nasıl gönüllü bir taşıyıcıya dönüştüğünü alegorik bir sertlikle anlatır. Hikâyede Joko, giderek ağırlaşan bir yükü taşımaya razı olur ve bu yük fiziksel olduğu kadar ideolojiktir; karakter gönüllü şekilde baskının hem nesnesi hem faili hâline gelir. Metnin sahne uyarlamalarında bedenin deformasyonu ve tekrar eden eylemler, modern çalışma düzeni ve itaat kültürüne yönelik güçlü bir eleştiri üretir. Topor’un politik tavrı burada açıkça hissedilir: İktidar yalnızca dışsal bir güç değildir, bireyin kabullenmesiyle var olur. Yazar, seyirciyi pasif tanıklık konumundan çıkararak şu soruyu sorar: İnsan ne zaman kurban olmaktan vazgeçip sistemin parçasına dönüşür?</p>
<p>Bugün Cihangir Atölye Sahnesi’nin yorumu, Topor’un metninin güncelliğini beden ve mekân ilişkisi üzerinden yeniden görünür kılıyor. Sahneleme, metnin absürt yapısını sadece estetik bir tercih olarak değil, çağdaş bireyin tükenmişlik hâlinin fiziksel bir ifadesi olarak ele alıyor. Minimal sahne tasarımı ve tekrar eden hareket düzeni, Topor’un metindeki döngü hissini güçlendirirken; Joko’nun taşıdığı yük artık sahnede tek bir karaktere değil, seyircinin gündelik hayat deneyimine de ait görünüyor. Seyirci oyun boyunca tüm yükü adeta Joko ile beraber taşıyor. Oyunun genç oyuncu kadrosu o kadar istekli ve zevk alarak oynuyor ki, onların arzusu seyirciye de geçiyor. Belki de bu minimalist anlatımın en güçlü yanı budur.</p>
<p>CAS’ın sarsılmaz duruşu ve estetik başarısı, kuşkusuz kurucuları Muhammed Uzuner ve Arzu Gamze Kılınç’ın tiyatroya bakış açısıyla şekilleniyor. Oyunların analizinin titizlikle yapıldığı, uzun dramaturji tartışmalarıyla şekillendiği de hemen anlaşılıyor; bu noktada Oya Yağcı bir dramaturg olarak dikkat çekiyor. Onlar için tiyatro, sadece ışıklar söndüğünde başlayan bir gösteri değil; prova salonundan fuayeye uzanan kolektif bir yaşama biçimidir. Onların uzun yıllara dayanan işbirliği ve vizyonuyla CAS, sadece bir performans mekânı değil, aynı zamanda genç tiyatroculara alan açan yaşayan bir "ansambl" yapısı kazanıyor. Buradaki politik tutum, kaba bir ajitasyondan ziyade; seçilen metinler, çalışma disiplini ve sınıfsal bir farkındalık üzerine kuruludur. Onların "kolektif üretim" ısrarı, neoliberal sistemin bireyi yalnızlaştıran yapısına karşı sahneden verilen en net yanıttır.</p>
<p>Cihangir Atölye Sahnesi’nin (CAS) sunduğu bu kolektif yapı, sadece profesyonel bir sahneleme pratiği değil, aynı zamanda genç oyuncular ve öğrenciler için ana akım piyasanın dışlayan mekanizmalarına karşı kurulmuş bir "sanatsal sığınak" işlevi görür. Tiyatroyu bir meta ya da bireysel bir kariyer basamağı olarak değil, ortak bir düşünme biçimi olarak ele alan bu yaklaşım; yeni mezun ve genç sanatçılara sadece prova alanı ve sahneleme imkânı sunmakla kalmaz, onları üretimin dramaturjik ve estetik kararlarına ortak eder. Bu durum, genç yeteneklerin endüstriyel tiyatro hiyerarşileri içinde kaybolmak yerine, kendi sanatsal dillerini dayanışmacı bir okul disipliniyle bulmalarını sağlar. Dolayısıyla CAS, öğrencilerinden sahne üstündeki oyuncusuna kadar herkesi birer "anlatıcı" ve "toplumsal tanık" olarak konumlandırarak, sanatın dönüştürücü gücünü yarının yaratıcı kuşağına devreden hayati bir köprü kurar.</p>
<p>Tiyatronun repertuvarına baktığımızda, sistemin dişlileri arasında ezilmeyi reddeden bir karakterler galerisiyle karşılaşırız. Dario Fo’nun ölümsüz eseri Ödenmeyecek Ödemiyoruz, tam da bugünlerde yaşadığımız geçim sıkıntısını ve halkın bu cendere içindeki yaratıcı direnişini absürt bir neşeyle karşımıza çıkarır. Benzer şekilde, 7 Dakika, emeğin sömürülmesine ve hak arama mücadelesine dair çok katmanlı bir tartışma açar. İşçilerin bir fabrikada "sadece 7 dakika" için verdikleri o varoluşsal mücadele, CAS’ın politik pusulasının her zaman emekten yana olduğunu kanıtlar. Oyunun meydan sahnede seyircisini de dahil eden yapısı, bu dert üzerine ortak bir düşünme zemini kurar.</p>
<p>Bu çizgiyi, Yaşar Kemal’in dev yapıtından Arzu Gamze Kılınç’ın uyarladığı Filler ve Karıncalar takip eder; sömürenlerin devasa cüssesine karşı birleşenlerin gücünü kadim bir anlatıyla sahneye taşır. Melville’in ölümsüz karakterinden uyarlanan Katip Bartleby ise "yapmamayı tercih ederek" sistemin işleyişini sekteye uğratan o sessiz ama sarsıcı itirazın bedensel karşılığını sunar.</p>
<p>Tiyatromuzun köşe taşlarından Sermet Çağan’ın Ayak Bacak Fabrikası ve Peter Weiss’ın Saloz’un Mavalı gibi oyunları ise CAS’ın epik tiyatro geleneğiyle kurduğu bağı güçlendirir. <em>Ayak Bacak Fabrikası</em>’nda halkın nasıl manipüle edildiğini izlerken; <em>Saloz’un Mavalı</em>’nda devrimin, deliliğin ve otoritenin sınırlarında geziniriz. Bu oyunların her biri, CAS’ın sadece "oyun oynamak" için değil, bir derdi paylaşmak için orada olduğunu hatırlatır.</p>
<p>Sonuç olarak; sabahları uyandığınızda hissettiğiniz o kulunçlar, sadece yanlış yastık ya da yatak seçimiyle ilgili olmayabilir. Onlar, sistemin üzerimize yıktığı, çoğu zaman adını bile koyamadığımız o görünmez yüklerin fiziksel tezahürleridir. Cihangir Atölye Sahnesi, içlerinde taşıdıkları dayanışma ve birlik ruhuyla hem gençleri hem de seyircileri bu yükü fark etmeye davet ediyor. Oyundan çıktığınızda, İstanbul’un kalabalığına karışırken sırtınızda bir hafiflik hissediyorsanız, bilin ki o gece sahnede sadece bir oyun izlemediniz; bir uyanışa ortak oldunuz. Çünkü yükü tek başına taşımak bir yazgıysa, birlikte fark etmek bir özgürleşme eylemidir.</p>
<p>(AB/NK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İmroz laneti, Gökçeada kasveti]]></title><link>https://bianet.org/yazi/imroz-laneti-gokceada-kasveti-318108</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/27/imroz-laneti-gokceada-kasveti.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/imroz-laneti-gokceada-kasveti-318108</guid><description><![CDATA[28.Selanik Uluslararası Belgesel Festivali'nden ödüllü SÜRGÜN(LER), Bir Adadan Hikâyeler belgeseli Ege’nin habis çıbanı İmroz’a odaklanıyor]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Başından itibaren Türkiye’nin medarı iftiharı olarak lanse edilmiş Lozan Antlaşması bilhassa İmroz’a (Gökçeada) gelindiğinde tökezler.</p>
<p>Çanakkale Boğazı’na stratejik yakınlıklarından dolayı Ege’nin sadece iki adası, İmroz ve Bozcaada Türkiye’ye verilmiştir; Yunanistan’ın görevi ise garantör devlet olarak söz konusu adaların kadim halkı soydaşlarının haklarını gözetmektir.</p>
<p>Lakin Yunanistan mevzu bahis adalarda yaşayan ve mutlak çoğunluğu oluşturan Rumlar’la alakadar olacak durumda değildir; dolayısıyla Türkiye bu iki adanın Rumsuzlaştırılma planını sinsice yürürlüğe koyar ve yüksek derecede muvaffak olur.</p>
<p>Selanik belgesel festivalinde <em>SÜRGÜN(LER), Bir Adadan Hikâyeler</em><em> </em><em>(EXILE(S), ιστορίες ενός νησιού/EXILE(S), tales from an island) </em>filmi başladığında karşımıza çıkan 1923 tarihli Lozan Antlaşması'yla ilintili "Gökçeada" ifadesi bazı seyircilerin irkilmesine yol açtı. Ne de olsa İmroz, Türkiye Cumhuriyeti genelindeki kadim halkların yaşadığı yerleşim adlarını değiştirme operasyonuna ancak 1970’te maruz kalmıştı.</p>
<p>Zaten Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı okul müfredatındaki kitaplarda adanın adı bize resmen İmroz olarak öğretilmişti ve dayanaksız görünen bu değişim kolay kolay hazmedilecek gibi değildi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/resim2.png" alt=""></p>
<p>Acaba belgeselin yönetmen, senaryo yazarı, kurgucu, görüntü yönetmeni ve dağıtımcı hanesinde adı olan, ayrıca <strong>Sofia Eksarhu</strong> ile prodüktörlüğü üstlenmiş, on parmağında on marifet <strong>Yorghos İliopulos</strong> bunu bilmiyor muydu?</p>
<p>Yoksa adaya Anadolu’dan, hatta Bulgaristan’dan Türkiye tarafından yerleştirilmiş Müslümanlara odaklanan, suya sabuna dokunmayan "korkak" bir belgeselle mi karşı karşıyaydık?</p>
<p>Osmanlı döneminden başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse ilk 50 yılı boyunca adanın, Rumca "İmvros"tan devşirilerek Türkçe’ye girip kronikleşmiş "İmroz" adına yazık değil miydi? Üstelik Wikipedia’da, İngilizce dahil birçok dilde adanın adı orijinaline yakın şekilde, Imbros olarak kayıtlı olmayı sürdürüyordu.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/resim3.png" alt=""></p>
<h3>Kasvete sert intibak!</h3>
<p>Filmin ilk karesinden itibaren bir kırıklıklar silsilesiyle yüzleşmemiz başlıyor.</p>
<p>Çorak bir coğrafyanın ortasında plastikten mamul dev bir dinozor heykeliyle süslü çocuk parkında yaşlı bir adam görüyoruz; testereden mamul müzik çalgısı eşliğinde klasik Türk mûsıkîsi eserleri icra ediyor.</p>
<p>İnsanın mevzu bahis sekansta içinin burkulmaması ne mümkün!</p>
<p>Ardından yıkık evler, toprak yollara devrilmiş duvarlar, terk edilmiş mekânların arasında koşuşan çocuklar ve aynı ortamda serbestçe gezinen büyükbaş hayvanlar…  </p>
<p>Neyse ki çocukların bulaşıcı enerjisi bizi alıp daha neşeli bir hâletiruhiyeye sevk ediyor; hatta aralarındaki bir kız çocuğunun iyi niyetli rehberliğinde ikamet ettiği köy ve ada hakkında malumat sahibi bile oluyoruz!</p>
<p>İmroz’a devlet tarafından göç ettirilmişler dışında kendi inisiyatifiyle, ülkenin en doğusundan en batısına adeta sığınmış Kürtleri de bu vesileyle tanımaya başlıyoruz.</p>
<p>"Azınlıkların derdinden sadece azınlıklar anlar" söylemini ispat edercesine, aydınlık yüzlü bir Kürt genci kendine "İmrozlu" demeyi kesinkes tercih ettiğini söylüyor. Adada senelerce estirilmiş milliyetçi fırtınadan yalnız Rumlar değil, belli ki Kürtler de mağdur olmuş. Dolayısıyla ırkçılık ve kötü muameleye tabi tutulduklarında azınlıkların birbirine sığınma ve kenetlenme refleksi belli ki burada da tetiklenmiş.</p>
<p>Yıkıntılar arasında yaşamaları bir yana Shinudhi (Dereköy) ahalisinin yeni sakinleri sanki zaman tünelinde hapsolmuş, kendi coğrafyalarındaki geleneksel yaşamı adeta birebir sürdürüyor. Adada imkânsızlıklar belli ki bazıları için kadere dönüşmüş; oysa yanı başlarındaki bir yerleşimde, fuzuli de olsa çağdaş yaşamın lükslerine erişmekte güçlük çekmeyenlerin varlığı da malum.</p>
<p>Ya korunması gereken tabiat alanlarında arsızca yükselmekte olan turistik tesislere ne demeli?  </p>
<h3>Dünya çapında meşhur İmroz koyunu</h3>
<p><strong><img src="https://static.bianet.org/2026/03/resim4.png" alt=""></strong></p>
<p>Film adanın 360 derecelik panoramik bir portresini çizmeye girişmiyor. Seçme bazı anekdotlar İmroz’un üzerine çökmüş laneti betimlemek için kâfi.</p>
<p>Adada bir zamanlar dehşet estirip misyonunu tamamladığında kapatılmış yarı açık cezaevi ve çevresine yerleştirilen Bulgar soydaşlar da sanki havada asılı kalanlardan.</p>
<p>Doğdukları memlekette "milliyetçi" ve "faşist" olarak yaftalananlar Türkiye’de "demokrat"lıkla, "komünistlik"le itham edilebiliyorlar. Adanın güneybatısına bakan ovanın başında, aslında yazın sıcaktan yaşanması imkânsız mıntıkadaki köhne cezaevi binaları soydaşlar için çareden çok cezayı andırıyor. Türkiye’de devletin azınlıklara reva gördüğü muameleye çok benzer yaptırımlara Bulgaristan’da maruz kalmış olan soydaşların Gökçeada’dan da kaçmaları şaşırtıcı olmaz.   </p>
<p>Film ilerledikçe spektrum layıkıyla genişliyor, adanın azınlık olmayı özümsemiş yerlileri Rumlar’dan da alçak perdeden malumat alıyoruz.</p>
<p>Adanın en verimli topraklarının istimlak edilerek ellerinden alınması, muhteşem İmroz koyununun o zamanlar değersizleştirilmesi, bilhassa süngercilikle meşhur İmrozlular’ın Ege Denizi bereketinden mahrum bırakılmaları ve daha birçok bilgi neyse ki arzu edenlerin ulaşabileceği muhtelif kaynaklarda  mevcut.  </p>
<p>Lakin adaya sonradan gelenlerin de yaşamlarındaki eğretilik sanki perdeden taşıp seyirciye bulaşıyor.</p>
<p>Antik dönemlerden itibaren adanın lanetli sayılmasında büyük rolü olan şiddetli rüzgâr yok sayılarak devlet tarafından inşa edilen toplu konutların ana giriş kapılarının poyraza dönük olması da küçük çaplı bir lanet sayılmaz mı?</p>
<h3>Karşılıklılık ilkesi</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/kjjkj.png" alt=""></p>
<p>Karşımızda hüznün, mutsuzluğun, sıkışmışlık, yabancılaşma ve yalnızlığın gırla gittiği kasvetli bir coğrafya var.</p>
<p>Adanın inatçı yerlileriyle baş edebilecek Karadenizliler’in yerleştirildiği köy bile bugün büyük çapta terk edilmiş vaziyette. Kaderin garip cilvesi gibi, dik kafalı İmrozlu Rumlar’la Pontus kökenli Karadenizliler’i dil birleştiriyor: Biri gayet ağır bir ada şivesi, diğeri Yunanca’nın dünyadaki en antik versiyonu, yıllar içinde iki yakayı birleştiren ana unsura dönüşüyorlar.</p>
<p>Aghridhia (Tepeköy) son yıllardaki iki taraflı atılımlar sayesinde uzun süre yok sayılan Lozan’ın öngördüğü Rum okuluna tekrar kavuşmuş vaziyette. Üstelik çocuklarla bir olmayı bilen genç öğretmen ABD bağlantılı bir Yunanlı olduğundan meseleye bir "Amerikalı"nın mesafesiyle yaklaşıyor. Mütevazı şartlarda sürdürülen eğitimde empoze edilen bilumum kuralları yargılamadan, gayet objektif bir bakış açısıyla tatlı tatlı aktarıyor; lakin bazı hakikatlerin de farkında.</p>
<p>Ne de olsa Yunanistan’ın Trakya’sındaki Müslümanlarla Türkiye hudutları içinde yaşamayı sürdürebilen Rumlar karşılıklılık ilkelerinin adeta tutsağı.</p>
<p>Lakin komşunun Trakya’sında bulunan Müslümanların sayısı ve yaşam standardı, İmroz’lu Rumların ezik vaziyetiyle karşılaştırılır gibi değil; ya aynı denklemin içinde yer alan İstanbul Rumları’nın yıllar içinde neredeyse yok olacak seviyede azalmasına ne demeli?</p>
<p>Türkiye’de hoşgörü olarak pazarlanan tahammülsüzlük günümüzde de muhtelif biçimlerde dışa vuruluyor; bürokratik zorluklar hilelerle harmanlanıp mesela tapu meselelerinde çözümsüzlüğe saplanıyor!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/resim3-1.png" alt=""></p>
<h3>İbretlik belgesel</h3>
<p>Kara mizah sayılabilecek muhteşem sekanslarıyla da kısaca <em>SÜRGÜN(LER)</em> belgeseli eklektik tarzda ibretlik bir film; Türkiye’de "Gökçeada"yı sıradan bir turistik belde olarak ziyaret edenlerin bilhassa seyretmesi elzem.</p>
<p>Ne de olsa sayıları fazlasıyla azalmış, derin devletin kurbanı olarak şanlı günleri mazide kalmış İmrozlu Rumlar kadar, "Gökçeada"lı Müslümanların mutsuzluğuyla empati kurmak da faydalı olacak, vicdanları rahatlatacaktır!</p>
<p>Bir zamanlar askerî tatbikatların yapıldığı, sonradan uçurtma sörfçülerinin kuşattığı tuz gölüne flamingolar hâlâ geliyor mu, yoksa komşunun Limni adasındaki gölleri mi tercih ediyor?</p>
<p>Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği 28. Selanik Uluslararası Belgesel Festivali’nde filmin Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (PACE) tarafından Özel Mansiyona layık görülmesi, Yunanistan resmî medya kuruluşu ERT’nin ödülünü kazanması, ayrıca Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu FIPRESCI tarafından Yunanistan yapımları arasında muzaffer belgesel ilan edilmesi boşuna değil.</p>
<p>Devletler arasındaki pazarlıklar yüzünden kendi memleketlerinde tutunmaya çalışan Rumlar kadar, coğrafyalarıyla alakasız topraklarda yaşamaya mahkûm edilmiş Müslümanlar da saptırılmış planın rehineleri olmayı sürdürüyorlar; seslerine kulak vermekte fayda var.</p>
<p>(AB/MT)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ne istiyorsunuz zenginler?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ne-istiyorsunuz-zenginler-318115</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/27/ne-istiyorsunuz-zenginler.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ne-istiyorsunuz-zenginler-318115</guid><description><![CDATA[Henüz Memo diye anılacak çağda, 9 yaşında çırak olmuş. Sonra, 15 yıl tekstil işçiliğine devam etmiş, sendikalı olmuş. Sendikalı dediysek "cici" olanından olmamış tabii. Öyle olunca ikna edilebilir de olamamış anlaşılan.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Birtek-Sen diye bir sendika var malum. Şarkı sözü gibi kısaltma yapmışlar. Uzun adı Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası. Taze bir sendika, 2022 yılında kurulmuş, bağımsız. Bağımsız sendika demek, içinde çok sayıda "başgan" bulunan bir federasyon veya konfederasyonu yok demek. Sendikanın başkanı Mehmet Türkmen. Arama motoruna yazınca yakışıklı bir futbol hakemi de çıkıyor. Gerçi bizim aradığımızın da bir albenisi yok değil hani. Arama motoruna "sendikacı olan yakışıklıyı göster bakayım", diye ısrar edince gelen haberlerden doğru yerde olduğumuzu anlıyoruz. Çünkü "Mehmet Türkmen yine tutuklandı", "Mehmet Türkmen’in tutukluluğu Meclis gündemine taşındı", "Akademisyenlerden Mehmet Türkmen’e destek" haberleri çıkıyor. Evet, bizim aradığımız Mehmet Türkmen bu.</p>
<p>Doğru Mehmet Türkmen’i bulunca bakıyoruz ki durmadan ya gözaltına alınıyor ya tutuklanıyor. Bu adam ya kendini deli gibi bir şey etmiş ya da boş zamanı çok diyenler de çıkar tabii. Merak edip biraz daha okuyunca şöyle bilgilere ulaşıyoruz: Henüz Memo diye anılacak çağda, 9 yaşında çırak olmuş. Sonra, 15 yıl tekstil işçiliğine devam etmiş, sendikalı olmuş. Sendikalı dediysek "cici" olanından olmamış tabii. Öyle olunca ikna edilebilir de olamamış anlaşılan.</p>
<a href='/haber/portre-tekstil-iscilerinin-tutuklu-sendika-baskani-mehmet-turkmen-304870' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2025/02/25/portre-tekstil-iscilerinin-tutuklu-sendika-baskani-mehmet-turkmen.jpg' alt='Portre: Tekstil işçilerinin tutuklu sendika başkanı Mehmet Türkmen' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Portre: Tekstil işçilerinin tutuklu sendika başkanı Mehmet Türkmen</h5>
<div class='date'>25 Şubat 2025</div>
</div>
</a>

<p>Mehmet Türkmen pandemi döneminde işçileri fabrikaya kapatıp zorla çalıştırdıklarını söylemiş. A, ama çok ayıp bu dediğiniz Mehmet Bey! Hiç öyle şey olur mu? "Gaziantep tekstili şahlandı" başlıklı reklam haberlerle dolu fevkalade yerel bir gazete de bu nedenle kendisine ateş püskürmüş. O ateşle bir soruşturma kararının yazılı olduğu kağıt tutuşuvermiş. Efendim ne işitse tahrik olmasıyla bilinen halkımızı kin ve düşmanlık duygularıyla doldurduğu iddiasıyla Mehmet Türkmen hop diye gözaltına alınmış. Uslanmış mı? Hayır. Bu defa 6 Şubat depremlerinde "işçileri fabrikalara kapatıp zorla çalıştırıyorlar", demiş. Savcılık da "elimizde taze madde var, onu deneyelim" diyerek gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yaydığı iddiasıyla soruşturma başlatmış. Yani neymiş? İşçiler fabrikaya kapatılıp zorla çalıştırılmıyormuş efendim!</p>
<p>Mehmet Türkmen grev örgütlemeye kalkmış, çalışma hürriyetini ihlal suçunu işledin, demişler. Bundan önce yedi saat kadar kendisinin hareket ve seyahat hürriyeti bir miktar sınırlandırılmış, ama resmi açıklamada mealen "Ne münasebet! Gözaltı işlemi falan yapmadık. Buna gözaltı diyenler gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yaymış olur, ona göre yazınızı yazın" denilmiş. O işlem gözaltı değilmiş elbette ama o arada Mehmet Türkmen bir miktar tutuklanmış. Tutuklu kalma kotasının dolduğuna dair Yatarmatik sistemi uyarısı gelince serbest bırakılmış. Aradan zaman geçince Yatarmatik bu defa Mehmet Türkmen’in 2026 yılı kotasını doldurmadığı uyarısı yapmış olsa gerek ki geçenlerde yine tutuklanmış. Söylenene göre bu defa durum çok ciddiymiş. Efendim, Mehmet Türkmen tekstil sektörünün Gaziantep havarisindeki işyerlerini neredeyse Sermet Çağan’ın Ayak-Bacak Fabrikası oyununa benzetmiş. Neymiş? Çalışırken işçilerin elleri, kolları, ayakları kopuyormuş! İnanılır gibi değil! Üstüne bir de Mehmet Türkmen’in annesi şöyle bir soru sormuş: "Benim oğlumdan ne istiisiniz zenginler?" Oysa ülkemizin zenginleri ne ister? Bolluk, bereket, refah! Öyle olduğu için halkı yaşadığı hayata kimi odakların merceği ile bakarak yabancılaştırmak eyleminin yeni yargı paketine alınarak suç listesine eklenmesi birkaç sağlam kolun havaya kalkmasına bakar.</p>
<p>(AB/ÖE)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Dijital sağlık vaadi: Yapay zeka terapisti kimin için?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dijital-saglik-vaadi-yapay-zeka-terapisti-kimin-icin-318119</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/27/dijital-saglik-vaadi-yapay-zeka-terapisti-kimin-icin.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dijital-saglik-vaadi-yapay-zeka-terapisti-kimin-icin-318119</guid><description><![CDATA[“Yapay zeka ruh sağlığını demokratikleştirir” söylemi, eşitsizliğin sadece biçim değiştirdiği gerçeğini gizliyor. Erişim engeli ortadan kalkmıyor; sadece ekonomik olmaktan çıkıp kültürel sermaye, dijital okuryazarlık ve sınıfsal habitus katmanlarına taşınıyor. Sonuçta bu, demokratikleşme değil; eşitsizliğin daha az görünür hale getirilmesi oluyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) Mart 2026’da yayımladığı bir duyuruya göre, 29 Ocak 2026’da yapay zeka, ruh sağlığı, etik ve kamu politikası alanlarından otuzdan fazla uzman bir araya geldi. Delft Teknoloji Üniversitesi bünyesindeki Delft Dijital Etik Merkezi’nin (DDEC) ev sahipliği yaptığı bu çevrimiçi çalıştay, sağlık yönetişimi için yapay zeka konusunda ilk DSÖ İşbirliği Merkezi sıfatını taşıyan bir kurumun organizasyonuyla gerçekleşti. Çalıştayın odak noktası basitti ve aynı zamanda rahatsız ediciydi: ruh sağlığı için tasarlanmamış üretken yapay zeka araçları, özellikle genç kullanıcılar arasında duygusal destek platformlarına dönüşüyor. DSÖ’nün ifadesiyle, yapay zekanın günlük yaşamlara benimsenme hızı, onun ruh sağlığı üzerindeki etkisini anlama yatırımlarının çok gerisinde kaldı. Bu bir teknik gecikme değil, yapısal bir şey.</p>
<p>Çalıştayın öneri paketi üç eksende toplanıyordu: üretken yapay zekanın kamu sağlığı sorunu olarak tanınması, ruh sağlığı etkilerinin sistematik biçimde izlenmesi, araçların ruh sağlığı uzmanları ve yaşanmış deneyime sahip bireylerle birlikte tasarlanması. Üçü de kendi başına makul. Üçü de, sınıfsal bir okuma yapıldığında, dramatik biçimde yetersiz kalıyor.</p>
<p>Çünkü "yapay zeka ruh sağlığını demokratikleştirir" söylemi, terapiye erişimin neden yalnızca ekonomik bir engelle sınırlı olmadığını görmezden geliyor. Geçtiğimiz haftalarda burada yazdığım gibi, Türkiye’de ortalama bir terapi seansının fiyatı 2.000 TL civarında. Aylık masraf sekiz bine ulaşıyor. Asgari ücret ise 28.075,50 TL. Yapay zeka tabanlı uygulamaların fiyatı bundan çok daha düşük, kimi zaman ücretsiz. Bu farkı sadece ekonomik bir rahatlama olarak okumak mümkün, hatta ilk bakışta cazip görünüyor. Oysa burada tam olarak o ilk bakışın yanılgısına düşmemek gerekiyor.</p>
<p>Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramı, terapiye erişimin neden salt para meselesi olmadığını açıklıyordu. Yapay zekaya erişim için de benzer bir şema geçerli, üstelik çok daha katmanlı. Akıllı telefon sahibi olmak, veri paketine erişmek, İngilizce ağırlıklı arayüzleri okuyabilmek, psikolojik sıkıntıyı veriye dönüştürülebilir bir sorun olarak çerçeveleyebilmek; bunların tamamı belirli bir habitusun ürünü. Anadolu’nun küçük kentlerinde, düzensiz istihdam koşullarında yaşayan biri için "şimdi bir yapay zeka terapistiyle konuş" cümlesi, "şimdi özel bir klinike git" cümlesinden işlevsel olarak o kadar da farklı değil. Erişim engeli yer değiştiriyor, ortadan kalkmıyor.</p>
<p>Dijitalleşmenin eşitsizliği çözeceği fikri, aslında oldukça eski bir teknoloji iyimserliğidir. Sosyal medyanın demokratikleştireceği iddia edilen kamusal alan bugün algoritmik hiyerarşilerin ürettiği bir dikkat ekonomisine dönüştü. Sağlık uygulamalarının eşitleyeceği iddia edilen tıbbi erişim, veri okuryazarlığı ve premium aboneliklerle bölünmüş yeni bir tabakalaşma üretti. Yapay zeka ruh sağlığı araçları da bu çizginin dışında olmayacak. Şu an ücretsiz görünen uygulamalar, bir noktada ödeme duvarlarıyla karşılaşıyor. Kimi zaman giriş ücretsiz, derinleşmek paralı. Bu model, terapinin işlediği sürecin tam tersini yapıyor: en kırılgan anlarda, en fazla desteğe ihtiyaç duyulduğunda, sistemin sunabileceği şey azalıyor.</p>
<p>Illouz (2024), terapötik kültürün duygusal kapitalizmin bir aracına dönüştüğünü yazıyordu. Yapay zeka bu dönüşümü hem derinleştiriyor hem de yeni bir boyut kazandırıyor. İnsan terapisti en azından bedensel, toplumsal, tarihsel bir özneydi. Yapay zeka ise tasarım kararlarının, eğitim verilerinin ve ticari önceliklerin kristalleşmiş biçimiydi. Hangi dilde, hangi kavramlarla, hangi normları pekiştirerek çalıştığı; bunların tamamı sınıfsal ve kültürel bir tercihler bütünüdür. Batılı orta-sınıf psikoloji literatüründen beslenen bir model, İstanbul Anadolu yakasındaki gecekondu mahallesinde yaşayan birinin "duygusal düzenleme" deneyimiyle nasıl temas kuracak? Cevap: büyük olasılıkla, kuramayacak. Ya da sadece yüzeysel bir "sorunuzu anlıyorum" kalıbıyla geçiştirecek.</p>
<p>DSÖ’nün çalıştayında dile getirilen en önemli vurgu, araçların kültürel ve bağlamsal faktörlere göre uyarlanması gerektiğiydi. Bu önemli bir tespit. Ancak kültürel uyarlama tartışması, çoğunlukla dil ve simge düzeyinde kalıyor. Oysa asıl mesele daha derinde: bir araç, bir bireyin psikolojik sıkıntısını o sıkıntının doğduğu toplumsal koşullardan kopararak ele aldığında, onunla "kültürel uyumlu" olması sınıfsal bir yanılsamayı perçinliyor demektir. Bir fabrika işçisine "iş yerinde sınırlarını koruman gerekiyor" diyen yapay zeka; emek sömürüsünü, esnek çalışma rejimlerini, toplu sözleşme haklarının yokluğunu görünmez kılıyor. Sesini yükseltemeyen bir kadına "duygusal ihtiyaçlarını ifade et" diyen model, kadın şiddetini yapısal bir olgu olmaktan çıkarıp bireysel iletişim becerisizliğine indirgiyor.</p>
<p>Foucault’nun (2024) biyopolitika analizi burada hâlâ geçerliliğini koruyor. İktidar, beden ve zihin yönetimini bireylere devretmenin yeni ve çok daha rafine bir aracını buldu. Devlet sağlık sistemleri yetersizleştikçe, özel terapi erişimi lüksleştikçe, bu boşluğu dolduracak yapay zeka uygulamaları; hem bireyin kendi acısının sorumluluğunu üstlenmesini kolaylaştırıyor hem de bu sorumluluğu veri olarak geri satıyor. Kullanıcının ruh hali tahmin ediliyor, kaygı örüntüleri kategorize ediliyor, kırılganlık anları reklam hedefleme parametresine dönüşüyor. Bu bir abartı değil: büyük ölçekli sağlık uygulamalarının veri ekonomisinin temel operasyonel pratiği bu.</p>
<p>Türkiye bağlamında bu tabloya ayrı bir boyut ekleniyor. Ruh sağlığı hizmetlerine damgalayıcı söylemlerin eşlik etmesi hâlâ yaygın. Kırsal ve muhafazakâr çevrelerde psikolojik sıkıntılar farklı çerçevelerle anlamlandırılıyor; bu çerçevelere "bilim dışı" etiketi yapıştırmak bir iktidar pratiği. Yapay zeka uygulamalarının Türk kullanıcılara sunulması da bu dinamikten bağımsız değil. "Asistan" olarak tasarlanan araçlar, terapi değil bilgi kanalı olarak sunuluyor; bu sunum aynı zamanda terapötik söylemin toplumsal meşruiyetini sınayacak bir test alanı işlevi görüyor. Ve büyük olasılıkla bu süreç; terapi kavramına zaten aşina, kentli, eğitimli, orta-üst sınıf kullanıcılar tarafından şekillendirilecek. Diğerleri kullanım istatistiğinde kaybolacak.</p>
<p>Chul Han’ın (2020) performans toplumu analizinde vurguladığı şey şuydu: neoliberal özne sürekli kendini optimize etme baskısıyla kuşatılmış, ancak bu optimizasyon pratiği ancak temel ihtiyaçları karşılanmış, belirli bir güvenceye sahip bireyler için gerçekçi. Yapay zeka terapisti vaadi de tam bu çerçevede bir sınıf ayrıcalığı riskini taşıyor. Premium modeller en iyi "anlamayı" sunacak; ücretsiz modeller geçiştirecek. Hangi dilde eğitim verildiği, hangi popülasyonun verisiyle beslediği, hangi klinik standartların içselleştirildiği; bunların tamamı sınıfsal tercihlerdir ve şu an bu tercihleri büyük ölçüde Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’nın teknoloji şirketleri yapıyor.</p>
<p>DSÖ çalıştayının üçüncü önerisi, araçların "yaşanmış deneyime sahip bireylerle" ortak tasarlanması gerektiğini söylüyor. Bu önerinin arkasındaki niyeti teslim etmek gerekiyor; gerçek bir metodolojik ilerleme olarak okunabilir. Sorun, ortak tasarım süreçlerinin kendi içinde de eşitsiz güç ilişkileri barındırmasında. Hangi yaşanmış deneyimin temsil edileceğine, hangi sesin duyulacağına, hangi önceliklerin altyapı kararlarına yansıyacağına kim karar veriyor? Bu soruların yanıtı; teknik etik tartışmasının çok ötesinde, siyasal bir alandadır.</p>
<p>Ruh sağlığının yapay zekayla buluşması, gerçek bir olanak açıyor. Coğrafi engeller aşılabilir, maliyet düşürülebilir, anonim destek mekanizmaları güçlendirilebilir. Bunların hiçbirini reddetmek gerekmiyor. Sorun, bu olanakların kimin için gerçekleşeceği ve hangi koşullar altında sunulacağıdır. Eğer yapay zeka ruh sağlığı araçları; mevcut terapötik söylemin sınıfsal ayrımlarını dijital katmanla yeniden üretiyorsa, gelirin bir kısmını iyi hissettirme hakkına dönüştüren bir ücret modeline hizmet ediyorsa, psikolojik sıkıntıyı yapısal koşullarından kopararak bireyin algoritmayla yönetilmesi gereken bir veri setine indirgiyorsa; o zaman bu demokratikleşme değil, eşitsizliğin daha az görünür hale getirilmesidir.</p>
<p>Gerçek iyileşme hâlâ yapıların değişmesini gerektiriyor. Yapay zeka bunu yapamaz. Bunu ne kadar güzel yapamazsa, o kadar tehlikeli.</p>
<div class="box-1">
<h3>Kaynakça</h3>
<p>Bourdieu, P. (2022). <em>Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine</em> (H. U. Tanrıöver, Çev.). Hil Yayınları.</p>
<p>Foucault, M. (2024). <em>Biyopolitikanın Doğuşu: Collège de France Dersleri (1978-1979)</em> (A. Tayla, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.</p>
<p>Han, B.-C. (2020). <em>Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri</em> (H. Barışcan, Çev.). Metis Yayınları.</p>
<p>Illouz, E. (2024). <em>Modern Ruhu Kurtarmak: Terapi, Duygular ve Kişisel Gelişim Kültürü</em> (K. Gülen, Çev.). Fol Kitap.</p>
<p><a href="https://www.who.int/news/item/20-03-2026-towards-responsible-ai-for-mental-health-and-well-being--experts-chart-a-way-forward" target="_blank" rel="nofollow noopener">World Health Organization</a>. (2026, 20 Mart). <em>Towards responsible AI for mental health and well-being: experts chart a way forward</em>.</p>
</div>
<p>(AB/AED)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Newroz ezgilerle karşılanıyor: Direnişin ve baharın sesi meydanlarda]]></title><link>https://bianet.org/haber/newroz-ezgilerle-karsilaniyor-direnisin-ve-baharin-sesi-meydanlarda-317889</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/03/20/newroz-ezgilerle-karsilaniyor-direnisin-ve-baharin-sesi-meydanlarda.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/newroz-ezgilerle-karsilaniyor-direnisin-ve-baharin-sesi-meydanlarda-317889</guid><description><![CDATA[Kuşaktan kuşağa aktarılan Newroz şarkıları, bir halkın direnişini, acılarını ve umutlarını melodilerle anlatmaya devam ediyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kürtler için yalnızca baharın gelişi değil; aynı zamanda kültürel kimliğin, özgürlük arayışının ve tarihsel direnişin sembolü olan Newroz, bu yıl da büyük bir coşkuyla karşılanıyor.</p>
<a href='/yazi/baharin-habercisi-barisin-sembolu-newroz-piroz-be-221725' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/221/725/original/new1020.jpg' alt='Baharın Habercisi, Barışın Sembolü: Newroz Pîroz be*' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>EVRİM KEPENEK YAZDI</h6>
<h5 class='headline'>Baharın Habercisi, Barışın Sembolü: Newroz Pîroz be*</h5>
<div class='date'>21 Mart 2020</div>
</div>
</a>

<p>Binlerce yıllık geçmişe sahip bu kadim bayram, doğanın uyanışıyla birlikte toplumsal hafızayı ve ortak değerleri yeniden canlandırıyor.</p>
<p>Newroz’un kökenleri, Kürt mitolojisinde önemli bir yere sahip olan Demirci Kawa efsanesine dayanıyor. Rivayete göre zalim kral Dehak’a karşı başlatılan isyanın zaferle sonuçlandığı gün olarak kabul edilen 21 Mart’ta yakılan ateşler, özgürlüğün ve direnişin simgesi olmayı sürdürüyor. Bu yönüyle Newroz, sadece bir mevsimsel dönüşüm değil; aynı zamanda tarihsel bir başkaldırının da ifadesi olarak görülüyor.</p>
<p>Bahar ekinoksuna denk gelen bu özel gün, “yeni gün” anlamına gelen adıyla Kürt halkı için kültürel bir uyanışı temsil ediyor. Dilin, kimliğin ve kültürel değerlerin öne çıktığı kutlamalarda, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren politik mesajlar ve toplumsal talepler de güçlü bir şekilde dile getiriliyor. Bu yönüyle Newroz, kolektif hafızanın ve dayanışmanın en görünür olduğu günlerden biri olarak öne çıkıyor.</p>
<p>Tarihsel kökleri Zerdüştlük inancına kadar uzanan Newroz’da ateşin kutsallığı önemli bir yer tutuyor. Yüzyıllardır yakılan ateşler, karanlıktan aydınlığa çıkışı ve umudun sürekliliğini simgeliyor.</p>
<p>Bu yıl da meydanlarda yakılan ateşlerin etrafında halaylar çekilirken, Newroz’un ruhunu en güçlü şekilde yansıtan unsurlardan biri yine müzik oluyor.</p>
<p>Kuşaktan kuşağa aktarılan Newroz şarkıları, bir halkın direnişini, acılarını ve umutlarını melodilerle anlatmaya devam ediyor.</p>
<a href='/yazi/71-sarkida-newroz-206636' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/206/636/original/newrozz.jpg' alt='71 Şarkıda Newroz' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>71 Şarkıda Newroz</h5>
<div class='date'>21 Mart 2019</div>
</div>
</a>

<h3><strong>Dinleme önerileri</strong></h3>
<p>Newroz coşkusunu müzikle yaşamak isteyenler için öne çıkan bazı eserler şöyle:</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/1cC9BZmR-0I?si=vtq7RdVNYPzrdloD" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<ul>
<li>Hesen Zîrek – “Newroz”: Newroz’un adeta marşı kabul edilen, kuşaklar boyunca söylenen efsanevi eser.</li>
</ul>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/hJZqaI0DnI8?si=rEJs9_cCcMsoasS_" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<ul>
<li style="list-style-type: none;">
<ul>
<li style="list-style-type: none;">
<ul>
<li>Kawa – “Newroz”: Ritmi ve enerjisiyle meydanların coşkusunu yansıtan bir parça.</li>
</ul>
</li>
<li style="list-style-type: none;"> </li>
<li style="list-style-type: none;">  <iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/PkP1UJwMqFY?si=9ssZGkL3HOzo6VXn" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></li>
<li>Rojda – “Newroz”: Güçlü yorumuyla Newroz ruhunu derinden hissettiren bir eser.</li>
</ul>
</li>
</ul>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/tahngNNhT7k?si=z8D7WJeF98qWQzBm" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<ul>
<ul>
<ul>
<li>Awazê Çiya – “Newroza Azadî”: Özgürlük temasıyla öne çıkan güncel çalışmalardan biri.</li>
</ul>
</ul>
</ul>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/bn2Qc-4J9W0?si=SsbCR-QOQEVSMLmk" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<ul>
<ul>
<li>Koma Azad – “Newroz”: Toplumsal hafızada yer edinmiş, direniş ve bayram coşkusunu buluşturan eserlerden.</li>
</ul>
</ul>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/XAuuNFpFR34?si=NkZG--tmdAHpvDwj" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/hLZaO1tuKVY?si=JynJv_0GjA3I-B4x" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Teselli Kadınları": Savaşın sistematik cinsel köleliği]]></title><link>https://bianet.org/yazi/teselli-kadinlari-savasin-sistematik-cinsel-koleligi-317879</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/20/teselli-kadinlari-savasin-sistematik-cinsel-koleligi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/teselli-kadinlari-savasin-sistematik-cinsel-koleligi-317879</guid><description><![CDATA[Savaş suçlarına ilişkin resmî belgelerin savaş sonunda gizlenmesi veya imha edilmesi nedeniyle teselli kadınlarının sayısının bilinmesi neredeyse imkânsız.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Pek çok kaynakta isimleri “Konfor Kadınları” olarak geçiyor ama bana sorarsanız bu çeviride ciddi bir anlam kaybı var.</p>
<p>Japonca “ianfu” sözcüğü “teselli eden, rahatlatan kadın” anlamını taşıyor; sözcük İngilizceye “comfort woman/army prostitute” olarak geçmiş. “Comfort” sözcüğü Türkçeye “konfor” olarak çevrilince sözcüğün anlamından uzaklaşılmış. </p>
<p>Orijinal sözcüğün içeriğini doğru yansıtan çevirinin “teselli” olduğunu düşündüğümden yazı boyunca bu çeviri ile ilerleyeceğim izninizle.</p>
<p>1995’te kurulan AWF (Asian Women’s Fund- Asya Kadınlar Fonu) bu terimi benimsiyor. Ordunun resmî belgelerinde de bu terim “ianfu” (teselli kadınları) var.</p>
<p>JWRC (Japonya’nın Savaş Sorumlulukları Araştırma ve Belgeleme Merkezi) 2007 tarihli Basın Konferansı <a href="https://web.archive.org/web/20200816055134/https:/apjjf.org/data/2007_press_conference.pdf" target="_blank" rel="noopener">notlarında</a> “Teselli Kadınları” teriminin kendisi sorunlu olsa da hiçbir şekilde yanlış olmadığı belirtiliyor.</p>
<p>Bu terim, 1931’de başlayan Asya-Pasifik Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasında Japon Birlikleri’nce işgal edilen yerlerde Japon İmparatorluğu’na bağlı askerlerin cinsel ihtiyaçları için kullanılan, fiziksel ve duygusal eziyete maruz kalan Japonya, Kore, Çin, Myanmar, Filipinler, Tayvan, Endonezya, Burma, Yeni Gine, Avustralya, Hollanda ve diğer ülkelerden on binlerce kadını ifade ediyor. </p>
<p>Ufak bir parantez açalım; birazdan detaylandıracağım sistem içinde sadece işgal edilen ülkelerdeki yerel kadınlar değil, Japon kadınlar da istismar edilmiş. Japonya'da bu kadınların bugüne kadar destek hareketlerinden dışlanması üzücü bir ayrıntı. </p>
<p>“Asya Kadın Fonu” kurulduğunda destek almaya hak kazananlar arasına Japon kadınları dahil edilmemiş mesela. Keza, Japon kadınlarının savaş zamanı cinsel suç mağdurları listesinden çıkarılması da aynı şey. Görmezden gelinen Japon teselli kadınlarına karşı işlenen şiddetin önemsizleştirilemeyeceğini söyleyip parantezi öyle kapatalım.</p>
<p>II. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında Japon yetkililer geleneksel yollarla sadece Japonya’dan seks işçisi temin ediyor. Buralarda çalışanlar, Japon askerlerin gittikleri yerlere beraberlerinde götürülen Japon kadınlar.  </p>
<p>Dönemi anlatan bazı kaynaklarda Japon Dışişleri Bakanlığı’nın bir süre sonra, Japonya’nın imajı zedelendiği için, Japon seks işçilerine seyahat vizesi verilmesine karşı çıktığı yazıyor. Bu nedenle midir yoksa bu işe gönüllü olanların azalmasından mıdır bilinmez bir süre sonra Japon Ordusu işgal ettiği topraklarda yaşayan yerel halka yöneliyor.</p>
<p>Bunu elbette tek başına yapmıyor; işbirlikçi yerel hükümetler, yerel kamu görevlileri, aracı özel ajanslarla iş birliği içinde yapıyor. Örneğin Kore’de bu tesislere getirilen kadınların çoğunluğunun organize suç gruplarıyla bağlantılı olan Koreli taşeronlar aracılığıyla temin edildiği biliniyor. </p>
<p>Kadınların bir kısmı askeri kantinlerde garsonluk; askeri tesislerde hemşirelik, bakıcılık gibi yardımcı hizmetlerde çalıştırılma vaadiyle götürülüyor, bir kısmı ise doğrudan kaçırılıyor. İnsan ticareti, dolandırıcılık, zor kullanarak kaçırma vb. olaylar giderek yaygınlaşıyor ama emniyet kuvvetlerinin bu gidişata müdahalesi zamanla ortadan kalkıyor.</p>
<p>Savaş suçlarına ilişkin resmî belgelerin savaş sonunda gizlenmesi veya imha edilmesi nedeniyle teselli kadınlarının sayısının bilinmesi neredeyse imkânsız.</p>
<p>Çinli akademisyen <em>Prof. Su Zhiliang</em>, 1938 ile 1945 arasındaki yedi yıllık dönemde, Japonların işgal ettiği tüm coğrafyada çalışan “teselli kadınlarının” sayısının 360- 410 bin arasında olduğunu belirtiyor. </p>
<p>Japon kaynaklarda bu sayının abartılı olduğu, gerçek sayının 20 bin ile 200 bin arasında değiştiği belirtiliyor. Uluslararası Hukukçular Komisyonu toplam sayıyı 100 bin-200 bin arası olarak veriyor.</p>
<p>Gelelim teselli istasyonlarına: Tarihçi <em>Yoshiaki Yoshimi</em>’ye göre teselli istasyonları (comfort stations) Japonya’nın 1931 Mançurya İşgali döneminde, Nanjing olaylarındaki toplu tecavüzler nedeniyle Çin, ABD ve Avrupa’dan gelecek eleştirilerden kaçınmak için “Japon düşmanlığının yükselmesinden duyulan endişe ile” askeri bir strateji olarak kuruluyor. Savaş zamanında tecavüzü ve cinsel yolla bulaşan hastalıkları azaltmak, askeri sırların sivillere sızmasını engellemek gibi ikincil amaçlar da var.</p>
<p>Önemli bir kısmı henüz ergenlik çağında olan bu kadınların hapsedildiği ve askerlerle cinsel ilişkiye girmeye zorlandığı teselli istasyonlarının sayısı kimi kaynakta 400, kimi kaynakta 2000’den fazla olarak veriliyor. Kesin olarak bilinen tek şey teselli istasyonlarının Asya genelinde birçok ülkede faaliyet gösterdiği. </p>
<p>Mesele nihayet kamuoyunda tartışma yarattığında, iddia edildiği gibi, işgal altındaki bölgelerde “teselli istasyonları” kuran askeri yetkililerin istasyonlarda yaşanan gerçeklerden haberdar olmadıklarına inanmak mümkün değil. Bu istasyonların bir kısmı sivil işletmeciler tarafından işletilse de Japon ordusu tüm istasyonlardaki faaliyetleri doğrudan kontrol ediyor. </p>
<p>Teselli istasyonu binaları ordu tarafından sağlanıyor veya inşa ediliyor. Güvenlik denetimi ordu tarafından yapılıyor. Çalışma saatleri, tatiller, her birime atanacak asker ve subay sayısının belirlenmesi, ücretler vb. ordu tarafından yönetmeliklerle belirleniyor. Cinsel yolla bulaşan hastalıkların muayenesi askeri doktorlar tarafından yapılıyor.</p>
<p>Yine de hâlâ bu meselenin varlığını reddederek, "teselli kadınlarının" hükümet tarafından düzenlenen fuhuş sisteminin ‘meşru’ bir parçası olarak istihdam edildiğini iddia eden tarihçiler, akademisyenler, politikacılar var.</p>
<p>Bir başka cenah “zorlama” kavramını “ordu ve hükümet yetkililerinin özel mülklere girip kadınları kaçırması” şeklinde tanımlayıp bu tanımı destekleyen kanıtların olmadığını söylüyor. “Geniş anlamda bir zorlama var ama dar anlamda zorlama yok” gibi akla ziyan açıklamalarla dolu kaynaklar. Kadınların içinde yaşadıkları sefil şartlar, cinsel köleliğe mahkûm edilmeleri önemli değilmiş de “nasıl kaçırıldıkları” önemli imiş gibi konuşuyor kimileri. </p>
<p>Kaynakları tararken bu istasyonlara “tuvalet” dendiğine rastlıyorum bazen. İçim sıkışıyor okurken. Çeviri hatası değil, bu istasyonlar için “tuvalet”, buralarda çalışan kadınlar için de “halka açık tuvalet” tabiri kullanılıyor yaygınlıkla. İradelerinden mahrum bırakılan bu kadınlara, bu kız çocuklarına kimi zaman “kadın mühimmatı” veya “askeri malzeme” de deniliyor evraklarda.</p>
<p>Onlarca, yüzlerce mağdur ifadesinin her birinin ortak noktası insanlık dışı fiziksel, cinsel ve duygusal acıya maruz kalmaları. Kimi kaynaklarda kadınlardan beklenen cinsel hizmet sayısı var. Örneğin; Endonezya’daki bir teselli istasyonunda bir teselli kadınının her gün 1 subay, 2 astsubay ve 20 asker olmak üzere 23 erkekle birlikte olacağına dair kayıt var.</p>
<p>1945’te Japonya’nın yenilmesiyle sistem sona eriyor ancak mağdurlar utanç, toplumsal baskı ve travma nedeniyle on yıllarca sessiz kalıyor.</p>
<p>Mesele kamuoyu önünde 1980’lere kadar açıkça tartışılmıyor bile. Japonya’da günlük bir gazetede muhabir olarak çalışan Japon yazar <em>Kakou Senda</em>, uzun bir araştırma sürecinin ardından 1973’te “Askeri Teselli Kadınları” isimli ilk kitabını yayınlıyor. Aynı yıllarda, kendisi de bir teselli kadını olan Japon <em>Shirota Suzuko</em> takma isimle bir anı kitabı yayınlıyor ancak bunların büyük ses getirdiğini söylemek mümkün değil.</p>
<p>Konunun uluslararası kamuoyu gündemine girmesine Güney Koreli kadınlar öncülük yapıyor. 40 yıl süren suskunluğun ardından <em>Kim Hak-Sun</em> isimli Koreli kadın 1991 yılında geçmişte teselli kadını olarak çalıştırıldığını kamuoyunda itiraf eden ilk mağdur oluyor. Onun açtığı dava uluslararası insan hakları hareketini tetikliyor. Ölümüne kadar bu aktif tavrını sürdürüyor <em>Kim Hak-Sun</em>. Asya Kadınlar Fonu’nun verdiği kefaret parasını; “<em>Neyi telafi edeceklermiş? 2 milyon Yen istemiyorum. Dileğim basit; Japonya’nın özür dilediğini duymak istiyorum</em>.” diyerek kabul etmiyor mesela. </p>
<p>“Kefaret parası” meselesine gelince; 90’larda kadın örgütleri Japon Hükümetinden; teselli kadınlarının “zorla” çalıştırıldığının kabul edilmesi, kamuoyu önünde resmi özür dilenmesi, konunun resmi olarak araştırılması ve sonuçların kamuoyu ile paylaşılması, kurbanlar için bir anıt inşa edilmesi, tazminat ödenmesi gibi taleplerde bulunuyor. </p>
<p>Bu talepler Japonya’da yankı uyandırıyor. Konunun ülke gündemine girmesinde Japon halkının emeği ve desteği çok büyük. Ocak 1992’de Chuo Üniversitesi profesörü <em>Yoshiaki Yoshimi</em> Japon ordusunun bu sürece dahil olduğunu kanıtlayan belgelerin varlığını açıklıyor. Büyük yankı uyandıran bu açıklamalar sonrasında Japon hükümeti kapsamlı bir soruşturma başlatıyor ve “Savaş Dönemi Teselli Kadınları” sorunu hakkında raporlar yayınlıyor.</p>
<p>Bu konudaki ilk resmi özür 1993 yılında <a href="https://web.archive.org/web/20140709022903/http:/www.mofa.go.jp/policy/women/fund/state9308.html" target="_blank" rel="noopener">Kono Bildirisi</a> adıyla kamuoyu ile paylaşılıyor. Dönemin Başbakanlık Sekreteri <em>Yohei Kono</em> imzasıyla yayınlanan bildiride; Savaş döneminde Japon Ordusunun teselli istasyonlarının kurulması, yönetimi ve teselli kadınlarının buralara transferinde doğrudan veya dolaylı olarak yer aldığı ilk kez kabul ediliyor. </p>
<p>Teselli kadınlarının ele geçirilmesinde zor kullanmanın rol oynadığının doğrulandığı bu bildiride pek çok kadının onur ve haysiyetini zedeleyen eylemler için Japonya Hükümeti içten özürlerini ve pişmanlıklarını sunuyor.</p>
<p>Hükümetin ahlaki sorumluluğu kabul etmesini, Japon halkı ile iş birliği içinde bir Fon kurması izliyor. 1995 yılından 2007 yılına kadar görev yapan Asya Kadınlar Fonu’na (AWF) Japon halkının geniş bir kesiminden bağışlar yağıyor.</p>
<p>Japon halkı konuya içten bir şekilde sahip çıkıyor. Kalbi olan herkes manevi katkı veriyor, maddi bağış yapıyor. Öğrenciler, sivil halk, ordu mensupları herkes elinden geleni yapıyor. Neden mi? Çünkü iyi insanlar var. Ve dünya onların yüzü suyu hürmetine dönüyor. Bağışlara iliştirilen notlara bakınca daha iyi anlıyor insan bunu. Mesela, bir Japon erkek “<em>Size para göndermekte bu kadar geç kaldığım için özür dilerim. Anca iş bulabildim</em>” yazmış. Bir başka Japon bağışçı “<em>Hastalanmıştım, hastanedeydim, o yüzden bu ay para gönderemedim</em>” diye özür dilemiş. </p>
<p>Kefaret parasının ödenmesine ilişkin süreç AWF resmi sayfasında verilen bilgiye göre şu şekilde; AWF’nin kadın görevlisi, muhatabı olan teselli kadını ile buluşuyor, onu dinliyor. Daha sonra Japonya Başbakanı’nın ve AWF Başkanı’nın <a href="https://www.awf.or.jp/e2/foundation-02.html" target="_blank" rel="noopener">özür mektuplarını</a> iletiyor. Bunu kefaret parasının verilmesi izliyor. Bu özrü ve kefaret parasını kabul eden kadınlar da var, kabul etmeyip iade edenler de.</p>
<p>AWF’nin verdiği kefaret parasını kabul edenlerden Güney Koreli <em>Kimiko Kaneda</em> o dönemi anlatırken, zorla kaçırıldığını, ona tecavüz etmek isteyen ilk askere karşı koyduğu için ilk gece bıçaklandığını, 20 günlük bir revir arasından sonra geldiği ilk gün yine karşı koyduğunda eziyet için bileklerinin kırıldığını anlatıyor. Her gün 20 askere hizmet verdiğini söylüyor.</p>
<p>Filipinler’den <em>Rosa Henson</em> Pasifik Savaşı çıktığında, işgal sırasında 14 yaşında olduğunu, üç asker tarafından tecavüze uğrayınca Japonya karşıtı gerillaya katıldığını söylüyor. Bir yıl sonra, 1943 yılının Nisan ayında bir kontrol noktasında tutuklanıp 9 ay boyunca teselli kadını olmaya zorlanmış.  1992 yılında bu konu ülkede tartışılmaya başlayınca kendi kimliğini açıklayan ilk Filipinli teselli kadını olarak kamuoyunun önüne çıkmış. Başına gelen korkunç olayları anlatırken hâlâ kızgın ve öfkeli olup olmadığı sorulunca; “<em>Acı çekmeyi kabullenmeyi öğrendim. Affetmeyi de… Üzerinden yarım yüzyıl geçti. Öfkem eskisi kadar taze değil. Hikayemi anlatmak geçmişle yüzleşmemi kolaylaştırdı. Ama yine de ölmeden önce adaletin yerini bulmasını diliyorum</em>.” diyor.  </p>
<p>Adını açıklamayan Tayvanlı bir kadın savaş sırasında teselli kadını olduğunu 50 yıl boyunca eşine bile söylemediğini belirtiyor. Genç bir kadınken nişanlısı Japon Ordusu’na yazılıp askere gidiyor. Bir süre sonra Japon yetkililer gelip askerler için yemek yapmak, sökükleri dikmek gibi işler için hizmetine gerek duyulduğunu söylüyor.</p>
<p>Gündüzleri yemek, bulaşık, dikiş gibi gündelik işleri yapıyor, geceleri cinsel ilişkiye zorlanıyor. AWF görevlisine başından geçenleri anlatırken “<em>Böyle korkunç hikayeler dinlemek zorunda kaldığınız için çok özür dilerim</em>” diyor. İfadesini okurken paramparça oluyor insanın içi. Savaştan sonra nişanlısı askerden dönünce ne nişanlısına ne de başka birine bundan söz edebilmiş. 50 yıl sonra artık bunları taşıyamaz hale geldiğinde ve konu tartışılmaya başlanınca önce eşine sonra da AWF görevlisine anlatıyor olan biteni. </p>
<p>Kore’de faaliyet gösteren “Kore Adalet ve Anma Konseyi” (Korean Council for Justice and Remembrance) o dönemde askeri cinsel köleliğe maruz kalan teselli kadınlarının haklarını savunan ve haftalık protesto eylemleri düzenleyen bir sivil toplum kuruluşu. Her hafta Seul’de “<a href="https://womenandwar.net/activity-eng" target="_blank" rel="noopener">Çarşamba Gösterileri</a>” olarak bilinen eylemleri organize ediyorlar.  İlk eylemini Ocak 1992 yılında düzenleyen bu örgütün bu protesto eylemlerini kesintisiz bir şekilde günümüze kadar devam ettirmesi hakikaten takdire şayan. </p>
<p>Bu yazıyla dövülen, tecavüz edilen, öldürülen teselli kadınlarını anlatmak istedim size. İnsanlık dışı bir muameleye maruz kalan, sadece savaşta değil savaş sonrasında da bu korkunç geçmişin acısını <em>tek başına</em> yaşamaya zorlanan bu kadınları anmak istedim.</p>
<p>Yazıyı nasıl bitireceğimi bilmiyorum. Aklımdan yazı boyunca çıkmayan bir görüntü var. Güney Koreli bir teselli kadını kendi hikayesini Asya Kadın Fonu adına çalışan bir Japon kadına anlatıyor.</p>
<p>Japon yetkili ona sarılıyor ve ne yapacağını bilemez bir halde sürekli “Özür dilerim” diyor. Güney Koreli kadın “<em>Sen kötü bir şey yapmadın. Senin suçun değil</em>” diye cevap veriyor, sarılıp ağlıyorlar sadece. </p>
<p>Birbirlerine sarılmış hâlde dakikalarca ağlıyorlar.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İran yolculuğu: İtiraz ve isyan]]></title><link>https://bianet.org/yazi/iran-yolculugu-itiraz-ve-isyan-317885</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/21/iran-yolculugu-itiraz-ve-isyan.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/iran-yolculugu-itiraz-ve-isyan-317885</guid><description><![CDATA[Diktatörlükten kurtulmak için yoğun bir istek duyan İran gençlerini düşünüyorum. Yazıyı yazarken zihnim, bir yanda ABD-İsrail saldırganlığından nasıl etkilendiler diye endişeli duruyor. Öte yanda bu yaşananlar karşısında ne düşünüyorlar, istedikleri özgürlük bu saldırganlıkla nasıl gelecek?  Bunun cevabını gerçekten bilmek isterdim.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Pasangard ve Persepolis antik kentlerini ziyaret isteğim, yılın neredeyse 132 günü tatil olan ülkede, bir de Mahsa Amini’nin ölüm yıl dönümü protestoları korkusu nedeniyle kapalı olması eklenince gerçekleşmedi.</p>
<p>Pasangard’ın M.Ö. 550 II. Kiros’un (Büyük Kiros) Med İmparatorluğu’nu  yıkması sonrası başkent yapması ile önemli hale geliyor. Günümüze kadar gelen ona ait beşik mezarın, uzun süre Süleyman peygamberin annesi zannedilerek bozulmadan gelmiş olmasını dışarıdan izleyip yola devam etme zamanı.</p>
<p>Pasangard’an aldığım hatıra hediyelerin  rüzgarın hızına dayanamayarak düştüğünü çok sonradan fark ediyorum. 16 km ötede I. Darius’un M.Ö. 522 de başa geçmesiyle kurduğu muhteşem şehir Persepolis’i gezememek derin bir üzüntü bıraksa da yolun uzunluğu nedeniyle devam etmek zorunda kalıyorum.</p>
<p>Ayrılmadan önce İranlı gençlerle sohbeti arkamızda Persepolis şehrinin görüntüsü ile devam ettiriyoruz. Hem kendi ülkelerinde hem de diğer ülkelerde diktatörlüklerin yıkılacağına olan inancımızı paylaşarak tekrardan zafer işaretlerimiz kadraja giriyor. Diktatörlükten kurtulmak için yoğun bir istek duyan İran gençlerini düşünüyorum. Yazıyı yazarken zihnim bir yanda ABD-İsrail saldırganlığından nasıl etkilendiler diye endişeli duruyor. Öte yanda bu yaşananlar karşısında ne düşünüyorlar, istedikleri özgürlük bu saldırganlıkla nasıl gelecek?  Bunun cevabını gerçekten bilmek isterdim.</p>
<h3><img class="" src="https://static.bianet.org/2026/03/iran1.jpg" alt=""></h3>
<p style="text-align: right;"><em>Persepolis görüntüsü eşliğinde İran’lı gençler</em></p>
<h3>Şiirin ve şarabın diyarına: Şiraz</h3>
<p>Sürekli yük ve petrol taşıyan kamyonlarla, ağır vasıtaların etkisiyle bozulmuş; etrafta doğru dürüst ağaç olmayan ve sanki çölde gidiyormuşum duygusu veren yolların ardından yolum artık Zend Hanedanı’nın ihtişamını yansıtan Şiraz’a çıkıyor. İlk Kur’an örneğinin saklandığı kapıdan geçince bereket getirdiği düşünülen ticaret yolunun içinde yer alan Ala Kur’an Kapısı, rindlerin şairi Hafız-ı Şirazi’nin heykelinin bulunduğu meydana açılıyor. Sadi-i Şirazi ile birlikte 14. yüzyıl civarında yaşayan bu iki şair, hem İran hem de dünya edebiyatının önemli isimleridir.</p>
<p><img class="" src="https://static.bianet.org/2026/03/iran2-1.jpg" alt=""></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ala-Kuran kapısı ve Hafız-ı Şirazi heykeli</em></p>
<p>Tasavvuf şiirinin öncülerinden olan, şiirinde gerçeküstü öğeler olan, rindlik bakımında bütün şarkın en lirik şairi sayılıyor. </p>
<p>Hafız’ın Meyhane Yolu isimli şiirinden bir parça:</p>
<p><em>Olursam sarhoşluk yüzünden helak,</em></p>
<p><em>Sarhoşların töresiyle atın üstüme toprak.</em></p>
<p><em>Asma tahtasından yapın tabutumu,</em></p>
<p><em>Meyhane yolunda verin toprağa beni.</em></p>
<p>Şeyh Sadi-i Şirazi de 13. yüzyılda yaşamış, yine Şiraz doğumlu bir diğer önemli şair ve din adamıdır. İran’da o kadar sevilen bir şair ki kendine ait özel bir günü bile varmış: 21 Nisan, “Sadi Günü”. Daha çok sosyal ve ahlaki temaları işlemesiyle bilinen Sadi’nin anıt mezarını, kısmen bakıma alınmış olsa da, gezme şansım oldu.</p>
<p>‘’Veda ederken ölmemişsem,</p>
<p>beni gerçek aşık sanmayın’’</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/iran3.png" alt=""></p>
<p style="text-align: right;"><em>Sadi’nin anıt mezarı</em></p>
<p>İranlı genç bir grupla yoksulluk  ve umut üzerine konuşuyoruz. Tarihin belki de ilk şerbetli tatlısı sayılan, buğday nişastası ve gül şerbeti ile yapılan faloodehi tattıktan sonra 900 yıllık İrem Bahçeleri’ni dolaşıyorum. Hafız-ı Şirazi’nin de çok sayıda şiirinde geçen ve cennet tasvirlerinde anlatılan İrem Bahçeleri’nden çok da etkilenmediğimi söyleyemeyeceğim. Belki zamanla görkemini yitirmiştir. Şiraz’da buna benzer 120 bahçe olduğu söylediler.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/gencler.jpg" alt=""></p>
<p style="text-align: right;"><em>  Faloodeh ve İranlı gençlerle sohbet</em></p>
<p>Yollar artık yavaş yavaş Zagros Dağları ile komşu olmaya, yeşilin biraz arttığı ve İran’da sohbeti geçtiğinde herkesin Kürdistan dediği Kirmanşah’a doğru uzanıyor. Ahmet Arif’in 33 Kurşun şiirinde ifade ettiği Kirmanşah’tayım:</p>
<p><em>"Koynumuzu usul-usul yoklayıp </em></p>
<p><em>Aradılar. </em></p>
<p><em>Didik-didik ettiler </em></p>
<p><em>Kirmanşah dokuması al kuşağımı </em></p>
<p><em>Tespihimi, tabakamı alıp gittiler </em></p>
<p><em>Hepsi de armağandı Acem elinden</em>’’ dediği pazardayım.</p>
<p>Ahmet Arif’in yakışıklı ve hafif küçük dayısı Nazif’in al kuşağını aldığı Kirmanşah pazarında, kırmızı değil mavi şal aldım. Şal û şepik alma girişimim de şepiğin içinde kaybolmamla son buldu. Başka bir zaman gelirsem terzide üstüme diktireceğim.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/iran5.png" alt=""></p>
<p style="text-align: right;"><em>Taq-I Bostan ve Ahura Mazda</em></p>
<p>Kirmanşah’ta, Sasaniler döneminden (M.S. 379–383) kalma Taq-i Bostan’da üç görkemli mağarada kabartmalar var. Bence en anlamlısı: II. Ardaşir tam ortada, Ahura Mazda en sağda ve Zerdüşt’ün güneş tanrısı Mitra en solda ve ayakların altında ise Romalı İmparator Julius olduğu mağara kabartmları.</p>
<p> İran’da kadının saçının görünmesi nasıl yasaksa, erkeklerin diz üstü şort giymesi de yasak. Bu resim, Mahsa Amini’nin ölüm yıldönümü olan 16 Eylül’de, Kasım Süleymani’nin bakışları altında çekildi. İranlı kadınlara az da olsa destek vermek istedim. Hoş, az bakışlarla taciz edilmedim değil; ama değişim kolay olmuyor. Kaldığım hosteldeki babacan Mahruz ben böyle dışarı çıkınca zaten tedirgin olmuştu, dönene kadar uyumamıştı. Bir-iki serzenişte bulunduktan sonra rahatlamış olarak çay getirdi.</p>
<p><strong><em><img src="https://static.bianet.org/2026/03/kasim-suleymani.jpg" alt=""></em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>Kasım Süleymani’nin bakışları altında küçük bir dayanışma</em></p>
<p>Kaldığım Saraya Feyz Hotel’inin sahipleriyle gece geç saate kadar yaptığımız sohbette, eşinin ve çocuklarının daha açık görüşlü olmasına rağmen, erkek olan kişinin Türkiye’de demokrasinin iyi olduğu düşüncesine ancak gülümsemeyle karşılık verdim. Kirmanşah’tan ayrılma zamanı.Rota bu kez Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurulduğu şehre çıkıyor.</p>
<p>Motoru koyduğumuz caminin imamı Hawraman’lı idi. Hani şu damlar üstünde rengarenk elbiselerle kadınların olduğu, elde def ile muhteşem görseleri gördüğümüz Zagros’un sırtlarındaki köy. Zerdüşt alimi Pir Şalyar festivali’nin (Zewaca Pîrî) yapıldığı yer. Ne yazık ki plansızlıktan ve festivalin şubat ayına ( genelde kışın başlangıcının 40.günü) denk gelmesi nedeniyle gidemedim.</p>
<h3>Yarım kalmış bir hikaye… Mahabad</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/iran.jpg" alt=""></p>
<p style="text-align: right;"><em> Kadı Muhammed ve arkadaşlarının mezarları</em></p>
<p>Mahabad… Kürtlerin kalbinde önemli bir şehir. 1946’da Kadı Muhammed ve arkadaşları, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Mahabad_Cumhuriyeti" target="_blank" rel="noopener">22 Ocak 1946’da Kürt Cumhuriyeti’ni</a> ilan ettiler; başkent bu şehirdi. Ancak sosyalist Sovyetler Birliği 9 Mayıs’ta İran topraklarından çekilince, 17 Aralık’ta İran ordusu Mahabad’ı işgal etti ve kısa süre sonra cumhuriyet yıkıldı. Cumhurbaşkanı Kadı Muhammed ve arkadaşları, cumhuriyetin ilan edildiği Çarçıra Meydanı’nda idam edildiler. Fotoğrafta görüldüğü gibi mezarlarına ancak tepeden bakılıyor; gösteri alanı olmasın diye İran devleti tarafından dikenli tellerle çevrilmiş ve giriş yasaklanmış durumda. Cumhuriyetin ilan edildiği Çarçıra Meydanı ise belediye meydanı yapılmış ve simgeselliği ortadan kaldırılmaya çalışılmış. Kürtler 79 yıl sonra benzer satışı Suriye Rojavasında emperyalist A.B.D ile yaşacak ve tarihsel kırılmalar, İran’da  savaş yaşanırken daha dengeli hareket etmelerine yol acacaktı.</p>
<p>İran Kürtlerinden Şahin, gece zifiri karanlıkta kayan, ABS tutmayan motorumun kırılan aynalarını değiştirip diğer işlerini halletti. Israrla para verme girişimime “Dibe ke, tu ji Kurdi, aybe” diyerek beni sürekli engelledi. O koca cüssesiyle ve küçük bir motorla Mahabad’da görülecek yerleri gezdirip pazarı gösterirken bundan keyif aldı, gocunmadı. En son kendime alacağım kuşağın parasını ödemek isteyince, “Artık o kadar da olmaz” deyip ancak o zaman ikna edebildim.</p>
<p>Şahin’in “mutlaka görmelisin” dediği Bukan şehrindeki, yerin 80 metre altındaki, 600 metrekarelik Saholan Göl Mağarası’nı gezdikten sonra Urmiye Gölü’nü sağıma alarak Urmiye’ye yol alıyorum. Memlekete bir gece yarısı vardıktan sonra tabeladaki “Hakkâri–Çukurca mı, Van mı?” yazısı, gecenin karanlığı ve soğuğunda sanki “Bozburun–Datça mı, Akyaka–Ula mı?” tabelası gibi zihnimi karıştırsa da, jandarmanın sert, buyurgan çağrısı kısa sürede gerçekliğe dönmemi sağlıyor. Gece ışığın olmadığı, eksi derecelerde  sessizlik içinde  binbir soru ile Van’a yol alıyorum.</p>
<h3>İsyankar Zerdüşt’ü aramak</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/iran-8.png" alt=""></p>
<p>İran’ı anlamak biraz da insanını anlamakla mümkündür. Bu kadar kısa sürede belki zor ama yine de birkaç kelam edebilirim. Elbette ben onlar için “harici” idim. Bana yaklaşımları ile kendi içlerindeki yaklaşım farklı olabilir ama yine de güzel bir insan dokusu gördüm.</p>
<p>Aslında çok fazla insanla tanıştım ve hepsi o kadar pozitif, o kadar yardımcı olmak için çırpınan insanlardı ki açıkçası bu kadarını ben de beklemiyordum. Belki de gelen her hariciye İran insanının güzelliğini göstermek istediler. Yazamadığım daha birçok insan var: İran’a ilk girdiğimde tanıştığım Majid, İsfahan’da 25 yaşında patron olan genç arkadaşım, Şahin ve diğerleri…</p>
<p>En son yaptığım Balkanlar ve İtalya turundan sonra, mana anlamında bir gezi fikri Türkiye’ye gelmeden önce kafamda dolaşmaya başlamıştı.Mahsa Amin’in öldürülmesi sonrası huzursuz İran’a gitmek netleşmişti. Elbette Batı, kendini görsellik olarak izlenmeye ve hayran bırakmaya hazır. Ya Doğu?</p>
<p>Binlerce yıllık kültür, çok dilli ve çok kültürlü Doğu… Pek çok sanatsal üretimde zihinsel duyguların ve mana arayışının adresi olan Doğu… Uzun süredir tanrı ve din kavramına uzak durma yaklaşımımın net olduğunu biliyorum.</p>
<p>Peki bu Zerdüşt’ü aramak nedir? Cevabı basit aslında. </p>
<p>Aradığım Zerdüşt elbette tek tanrılı dinlerin öncülüğünü yapan kişi değildi; Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ündeki figürdü. Kendini arayan, zihinsel özgürlük için zihnindeki bilme istencini engelleyen tüm kalıplardan kurtulmak isteyen, bunun için bedel ödemesi gerektiğini haykıran, Üstinsan yolunda filozofça sözler eden ve “yıkmadıkça yenisi olmaz” diyen Zerdüşt…</p>
<p>Yeni değerlerin üretilebilmesi için var olan eski değerlerin hiçe sayılması gerektiğini savunan Zerdüşt. Ona göre, “iyinin ve kötünün yaratıcısı olmak isteyen, önce bir yok edici olmalıdır ve değerleri paramparça etmelidir.”</p>
<p>Aradığım Zerdüşt kolayca bulunacak biri değil, farkındayım. Fakat 40 derece sıcaklıkta motor üstünde olan bu arayışı sürdürmek ve sürekli sorgulamak oldukça anlamlı geliyor.</p>
<p>Geçirdiğim sürede İran’a, insana ve mana arayışına hayran kaldım. Ve bu satırları yazarken İran’ın cesur kadınları, erkekleri ve halkları kendi özgürlükleri için hem emperyal hem de molla rejimine karşı seslerini çıkarmaya devam ediyorlar.</p>
<a href='/yazi/irana-yolculuk-ruzgarin-kanadinda-zerdustu-aramak-317712' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2026/03/13/irana-yolculuk-devrim-direnis-ve-zerdustun-izinde.jpg' alt='İran’a yolculuk: Rüzgarın kanadında Zerdüşt’ü aramak' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>İRAN NOTLARI-I</h6>
<h5 class='headline'>İran’a yolculuk: Rüzgarın kanadında Zerdüşt’ü aramak</h5>
<div class='date'>13 Mart 2026</div>
</div>
</a>

<p>(UY/EMK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Festivalin ödüllüleri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/festivalin-odulluleri-317882</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/20/festivalin-odulluleri.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/festivalin-odulluleri-317882</guid><description><![CDATA[Selanik Belgesel Festivali'nde birden fazla ödüle layık görülen Savaş Kuşları bir yana, Türkiye’yi yakından alakadar eden SÜRGÜN(LER), bir adadan hikâyeler filmi de layıkıyla ödüllendirildi]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yunanistan’ın Selanik kentinde bu sene 28. kez tertip edilen beynelmilel belgesel festivalindeki bilumum jüriler kararlarındaki ortak neticelerle hemfikir olduklarını ispatladılar. </p>
<p>Yakın coğrafyamızdaki savaşlara, isyanlara, şiddete eğilen <em>Savaş kuşları (Birds of war)</em> bilhassa Suriye ve Lübnan’a odaklanırken aşkın insana dair en güçlü hislerden olduğunu da ispatladı. </p>
<p>İkisi de medyayla iştigal eden, belgeselin yönetmenleri <strong>Abd Alkader Habak</strong> ve <strong>Janay Boulos</strong> aynı zamanda filmin kahramanları olarak bizi hususi dünyalarına teferruatlı biçimde dahil etmiş de oldular.</p>
<p>Filmin layık görüldüğü ödüller Uluslararası Yarışmada Gümüş İskender ödülü, Avrupa Konseyi Parlamanter Meclisi’nin (PACE) Hareket Hâlinde İnsan Hakları (Human Rights in Motion) ödülü, Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu (FIPRESCI) ödülü, sektördeki kadınların faaliyetlerini destekleyen WIFT GR ödülü. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/adsiz-tasarim-1249.jpg" alt=""></p>
<p>Türkiye ve Yunanistan’ın Lozan Antlaşmasının ilgili şartlarına uymaması sonucunda Rumsuzlaştırılmış İmroz (Gökçeada) hakkındaki belgesel de bizi adeta savaş mağduru köylere sürükledi.</p>
<p>SÜRGÜN(LER), bir adadan hikâyeler (EXILE(S), ιστορίες ενός νησιού/EXILE(S), tales from an island) adlı belgeseliyle genç yönetmen Yorghos Iliopulos şimdiye kadar yapılanın aksine, daha çok adaya Türkiye tarafından sonradan yerleştirilmiş veya kendi inisyatifiyle göç etmiş sürgünlere eğiliyor ve bilhassa Aghridya (Dereköy) köyününün dramına dahil ediyor. </p>
<p>Gene de Selanik’li sinemacının adaya milliyetçi değil de antropolojik bir gözle baktığı rahatlıkla söylenebilir. Film PACE tarafından Özel Mansiyona layık görüldü, Yunanistan resmî medya kuruluşu ERT’in ödülünü kazandı, ayrıca FIPRESCI’nin, festivaldeki Yunanistan yapımı filmler arasındaki kazananı ilan edildi.</p>
<h3>Ödül enflasyonu</h3>
<p>Film sayısı ve ödül skalasıyla gittikçe genişleyen organizasyonda birden fazla ödüle layık görülen filmlerden Yulia Lokshina imzalı Cennetin çevresinde (Im umkreis des paradieses/Around Paradise) Paraguay’a yeni yerleşmiş, esasen Almanya kökenli bir gruba odaklanıyor. Irkçılıklarını dört nala yaşamak isteyen mevzubahis paranoyak cemaat kendi içlerinde bilumum entrikaların da kurbanı oluyorlar.</p>
<p>Festivalin beynelmilel yarışmasında Altın İskender’ine layık görülen Kapanış peşinde (Closure) adlı belgeselin sadece tek bir bir jüri tarafından ödüllendirilmesi manidardı.</p>
<p>Genç ve iddialı sinemacı Michał Marczak imzalı filmde oğlu kaybolmuş bir babanın mevzubahis kayıpla başetme çabasına eğiliyoruz. Kurmacayla belgesel dilinin harmanlanmasından yana olduğunu ifade eden layıkıyla eğitimli yönetmen, filmin “Acılı kahramanını” sanki sanatsal kaygılarına alet edip seyirciyi de ikilemde bırakıyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/-hGJh501lsQ?si=Hf5sQoyJPjEHfBY7" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Festivalin kurucusu, müteveffa <strong>Dhimitri Eipidhis</strong> adına verilen Yeni Yönetmenler Yarışmasının Altın İskender ödülüne, Yunanistan’da bilhassa dinî otoritelerin baskısıyla muhafazakârlıklarından kurtulamayanlara adeta meydan okuyan bir film layık görüldü.</p>
<p>Resmî taşıyıcı annelik Yunanistan’da aslında fazlasıyla yaygın olmasına rağmen riskli dinamikle iştigal eden kurum ve doktorlar her zaman gerektiği kadar hassas davranamayabiliyor. <strong>Mary Buli</strong> imzalı <em>Bedelsiz</em> (<em>Δεν κοστίζει τίποτα/At no cost)</em></p>
<p>belgeselinin kahramanı taşıyıcı anne<strong> Dhanay</strong> tüm samimiyetiyle özel hayatını cesurca teşhir ediyor.</p>
<p>Ödül töreninde film ekibinin “Filistin için sinemacılar” tarafından hazırlanmış manifesto gibi bir bildiriyi, kulaklarını tıkamak isteyenlerin kafasına kakma suretiyle okuması boşuna değildi.  </p>
<p>Seyirci ödülü dahil birden fazla ödül kazanan filmlerden <em>Amerikalı Doktor (American Doktor)</em> Filistin’de fazlasıyla zor şartlarda ellerinden geleni yapan ABD’li üç doktora eğiliyor. <strong>Poh Si Teng</strong> imzalı film gazetecilik diliyle çekilmiş olup hakikatleri görmek istemeyenleri bilhassa zorlayan bir belgesel.</p>
<h3><strong>“Coğrafyamızda savaşlar bitince!”</strong></h3>
<p>Festivalin esas kazananı sayılan <em>Savaş kuşları </em>ilk etapta seyirciyi Suriye’de ayaklanmaların başladığı döneme sürüklüyor.</p>
<p>Gencecik Abd Alkader Habak isyanı görüntülemeye koyulmuş olduğundan bir süre sonra Londra BBC’de çalışan Beyrut’lu müstakbel eşi Janay Boulos ile işbirliğine giriyor; Lübnan’daki vaziyet de sık sık çığırından çıktığı için iki genç kader ortaklığı yapıyor ve bir süre sonra birbirlerine aşık olup evleniyorlar. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/adsiz-tasarim-1250.jpg" alt=""></p>
<p>FIPRESCI jürisinin filme ödül vermesinin altında yatan sebepler arasında belgeselin bir cesaret, adanmışlık ve kuvvet kanıtı oluşturması. İçeriği ve şekliyle olağanüstü bir sinema eseri olarak  yorumlanan filmde video görüntüleri, televizyon çekimleri, telefon mesajları, üst ses tarafından okunan metin ve daha birçok malzeme ustalıkla harmanlanıyor. Görüntünün gücü defalarca ispatlanıyor, belgesel film çekmenin ve bağımsız gazeteciliğin altı bir kez daha çiziliyor. Kişisel olanın siyasî, siyasî olanın da kişisel olduğuna dair söylem mevzubahis filmle yeni, hatta neredeyse nefes kesici bir mana kazanıyor. </p>
<p>Zor zamanlarda iki insanın birbirine sarılarak dayanışmasının gücü Selanik’te de layıkıyla hissedildi, ziyadesiyle takdir edildi ve barış temennisi bir kez daha dile getirilmiş oldu. Dünya kan ağlarken yanıbaşımızda olanlara kayıtsız kalışımız bir kez daha okkalı biçimde yüzümüze çarpıldı.</p>
<p>Belgesel sona ererken, aslında Londra’da yaşayan çiftin mütemadiyen memleketlerine ayrı ayrı seyahat etme durumuna bir kez daha şahit olduk. Sık sık tekrarlanan bu tatsız ayrılıklar acaba ne zamana kadar yaşanacak sorusu yeterince manidarken cevabı hepimizin üstüne bir lanet gibi çöktü: “Coğrafyamızda savaşlar bitince!”</p>
<p>Çiftin layık görüldüğü ilk ödülü beraber aldıktan sonra Janay’ın uçağına yetişmek üzere salondan ayrılması sonucunda diğer üç ödülü Habak’ın tek başına kabul etmesi tahmin ederim ki yaralarına tuz biber ekilmesi gibi bir şeydi!  </p>
<p>Festivalin ödülleri hakkında teferruatlı malumata <a href="https://filmfestival.gr/en/newsroom/news/ta-brabeia-toy-28oy-fn8/" target="_blank" rel="nofollow noopener">buradan </a>ulaşabilirsiniz.</p>
<p>(MT/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İnancın ve iradenin baharı: Newroz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/inancin-ve-iradenin-bahari-newroz-317875</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/20/inancin-ve-iradenin-bahari-newroz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/inancin-ve-iradenin-bahari-newroz-317875</guid><description><![CDATA[Her bir yerde kutlanan newrozların ötesinde; illa ki anlam atfedilen günü olan 21 Mart'ta kutlanan Amed/Diyarbakır Nevrozu’nda söz / kelam neye dalalet edecek, işte onun sırrı gibi…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>2026 Newroz’u bir başka izdüşüme ve tarihe not düşürmeye dalalet ediyor sanki. Bir tek güne yani 21 Mart’a değil, bir haftaya da değil, neredeyse on beş güne yayılan ve bir çok yerde coşkunun tavan yapıp yaygınlaşarak kutlandığı bir bayrama dönüştü / dönüştürüldü.</p>
<p>2026 Newroz’unun iki simgesel vurgusu dikkat çeker oldu. Tarihi simge mekânların görsellikle tercihi ve kıyafetin Newroz ateşi ile buluşma heyecanı. Bu, sürece de uygun bir “varoluşsal” ısrarın gösterge bilim açısından da tezahürüne dalalet etmiş oldu sanki.</p>
<h3>Ramazan ve Newroz bayramı birlikte kutlanıyor</h3>
<p>Önceki yıllarda Newroz kutlamaları sonrası Akrê Newrozunun gece meşaleli haline özenilirdi hep. Hatta çoğu kişiden duydum ki acaba bir Newrozu da Akrê ya da Hewlêr’de mi yaşasak / kutlasak! </p>
<p>Bu yıl önce kadim Diyarbekir surlarının ben û sen burçlarında sonra da Mala Badî köprüsünde gece meşaleli newroz kutlaması yapıldı.</p>
<p>Ve 2026 Newroz’u bir başka güzellikle de takvimler açısından buluştu. Bir aylık orucun akabindeki dini Ramazan Bayramı ile ulusal Newroz Bayramı birlikte kutlanıyor. Malum ramazan bayramının diğer adı “şeker” bayramıdır. Damakta tat bırakmanın diğer adı misali.</p>
<p>Toplumsal Barışa hem de “kalıcı ve sürdürülebilir” olanına yürekten inandığımız barışı inşa sürecinin coşkusunun alanlara yansıyan simge hâli Newroz ile inancın dimağlarda bıraktığı bayram günü tadının ortaklaşmasının buluşmasının güzelliğinin heyecanı yaşanıyor.</p>
<p>Rahmetli ninem, biraz da yaşlılığın verdiği, “bir gün daha fazla yaşayabilmek” özlemiyle Mart ayını büyük heyecanla beklerdi. Çocuk ve ilk gençlik çağlarını yaşayanlara  bakar ve "nasıl olsa cemreler düştü, bahar geldi, havalar ısınacak, rahatlayacağız, doğayla kucaklaşacağız" diye düşünenler için ritüeli vardı.</p>
<p>Ninem, Newroz günü sabah gün doğumunda, başını beyaz bir tülbent ile örter ve beyazlara bürünerek kadim Suriçi’nin sokaklarından birindeki evin kapı önüne çıkardı. (O vakitler dünya güzeldi, henüz birbirinin üzerine konan çok katlı blok plancılığı henüz hayatlarımızı esir almamıştı!)</p>
<p>Sorulduğunda apak Newroz kuşunu “beklediğini” söylerdi ninem. Daha sonra, o gün mutlaka çay yerine, kahvaltıda süt içilirdi. Ve Newroz günü, o günlerin Diyarbekir'inde mümkün olduğunca evde, kapalı alanda kimse kalmazdı. Açık alana pikniğe çıkılırdı.</p>
<p>Zerdüşt inancında Newroz gecesinin yeni yılın ilk gecesi olarak kutlandığını çok yıllar sonra öğrendim. 20 Mart'ı 21 Mart'a bağlayan gecenin ataların ruhlarının göklerden inip, evleri ziyaret ettiğini, eski bir Aryan geleneği olarak bildim.</p>
<p>Geçmişleri Milat Öncesi beş binlere dayanan eski Aryan'lar atalarının ruhlarının her yılın 20 Mart gününün gün batımında eski evlerini ziyaret edip, ertesi gün, yani 21 Mart günü, güneş doğarken evi terk ederek gökyüzündeki mekânlarına geri döneceklerine inanırlarmış.</p>
<h3>Yerleşik alışkanlıklar</h3>
<p>Ve o gece, güneşin yeryüzündeki yansıması olduğuna inanılan ateş, evin ocağında sürekli yanık tutulurmuş.</p>
<p>İşte bütün bunlar hikâyeyi yerli yerine oturtmada etken olabiliyor sanki.</p>
<p>Beyaz kıyafet temizliği çağrıştırmada...</p>
<p>Beyaz güvercin barışı simgelemekte...</p>
<p>Evde, ocakta yanan ateş evin kendini varlıklı bir şekilde sürdürmesini anlatmakta...</p>
<p>Geleneksel olarak sürdürülen bir takım yerleşik alışkanlıkların geçmişten gelen sırları da işte tam burada olsa gerek...</p>
<p>Bizim çocukluk günlerimizde Newroz kutlamaları bugünkü gibi yapılmazdı. Öyle ateş yakmak, hele lastik yakıp üzerinden atlamak hiç yoktu. Mart ayı ile birlikte piknik mevsimi başlardı.</p>
<p>Pişmiş lop yumurta, yeşil soğan ve çakıl ekmekten oluşan "Nergizleme" menümüzle, şimdilerde orası da rantiyecilerce işgal edilen Şemsiler kayalığının Dicle'ye bakan cephesinde fokurdayan semaverden çay içilirdi. </p>
<p>Sonraları, öğrencilik dönemlerimiz başlayınca, yani 1970'li yıllarla birlikte Newroz'ların siyaseten kutlanması geleneği toplumda yerleşmeye başladı. Ve milattan önce 600'lü yıllarda, zulme karşı direniş ve dirilişin simgesi olarak Demirci Kawa’nın ateşle müsemma Newrozu dillendirilmeye başlandı.</p>
<p>Bu artık kelimenin tam anlamıyla heyecan elbette. Öyle bir hâl aldı ki, artık kışın ortasında cümle alem kendini newroza göre kodlamaya evirildi. Her bir yerde kutlanan newrozların ötesinde; illa ki anlam atfedilen günü olan 21 martta kutlanan Amed/Diyarbakır Nevrozu’nda söz / kelam neye dalalet edecek, işte onun sırrı gibi…</p>
<p>Newroz kutlu olsun…</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir yıl sonra Saraçhane’de: Yurttaşlar kararlı, gençler istikrarlı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-yil-sonra-sarachanede-yurttaslar-kararli-gencler-istikrarli-317891</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/03/20/bir-yil-sonra-sarachanede-yurttaslar-kararli-gencler-istikrarli.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-yil-sonra-sarachanede-yurttaslar-kararli-gencler-istikrarli-317891</guid><description><![CDATA[Miting alanına bakınca, Özgür Özel’in bu kategorilerin tam içine yerleşmediği görülüyor. Kurduğu ilişki daha doğrudan, daha temas halinde, daha karşılıklı bir dil içeriyor. Kalabalık onu dinlemiyor, onunla konuşuyor, dertleşiyor, şakalaşıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sabahattin Ali,</strong> <em>Yeni Dünya</em> eserinde şöyle der: “Adaletin güçlüden yana olduğu yerlerde zayıfların sesi çıkmazdı. Çünkü seslerini yükseltseler bile kimse onları dinlemezdi.”</p>
<p>Bugün o sessizliğin dağıldığı günlerden geçiyoruz. </p>
<p>“Geçen yıl barikat yıktığımız yere yine geleceğiz. Öğrenciler olarak geleceğimize sahip çıkıyoruz. Bizim için mesele Ekrem İmamoğlu değil, aynı zamanda gelecek meselesi” diyor gençlerden biri.</p>
<p>CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve çalışma arkadaşlarının tutuklanmasının üzerinden bir yıl geçti. Geçen yıl 19 Mart’ta barikatları aşarak milyonları Saraçhane’ye taşıyan gençler, bu yıl da yine aynı noktadaydı. Bu sözler de o gençlerden birine ait.</p>
<p>Kayıt cihazını uzattığımda çoğu eylem hazırlığında. Kısa söyleşiler sırasında polislerin bizi kaydettiğini görüyoruz. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/c-1.jpeg" alt=""></p>
<p>Vezneciler’de, öğrencilerin vakit geçirdiği, tartışmalara katıldığı alandayız. Yürüyüş henüz başlamadı, hazırlık sürüyor. Bir başka genç, “Umutsuz değiliz. Bu sokaklardan gitmedik, önümüzdeki dönemde de yine burada olacağız” diyor.</p>
<p>Yürüyüş, “Kayyımlar gidecek biz kalacağız” ve “Yasaklar sizindir mücadele bizimdir” sloganlarıyla başlıyor. Gençlerin etrafında polisler de yürüyor. Ortam zaman zaman geriliyor. Beyazıt Meydanı’na ulaştıklarında gençler, “Geçen yıl barikatı yıkmasaydık bugün İBB’de kayyım olacaktı” diyor. Üniversitelerdeki sorunları, tutuklu arkadaşlarını ve barınma krizini anlatıyorlar.</p>
<p>Ardından sloganlarla Saraçhane’ye varıyorlar. Güvenlik noktalarından geçerek alana giriyoruz. İlk anda kalabalık az gibi görünüyor. Bozdoğan Kemeri’ne doğru ilerledikçe milyonlarla karşılaşıyoruz. Coşku, öfke ve umut aynı yerde buluşuyor. </p>
<p>Gazeteci Meral Danyıldız’a konuşan bir yurttaş, “Saadet Partiliydim, artık CHP’liyim. Ekrem İmamoğlu’na büyük haksızlık yapıldı. Bunun hesabını sandıkta sorarız. Ben her zaman emekçinin yanındayım” diyor.</p>
<blockquote class="twitter-tweet" data-media-max-width="560">
<p dir="ltr" lang="tr">"Ben koyu Saadet Partiliydim şimdi CHP'liyim. Ekrem İmamoğlu'nu büyük haksızlık yapıldı" diyor. <a href="https://t.co/TriII2oKfa" target="_blank" rel="nofollow noopener">pic.twitter.com/TriII2oKfa</a></p>
— Evrim Kepenek (@kepenekevrimm) <a href="https://twitter.com/kepenekevrimm/status/2034978242323431549?ref_src=twsrc%5Etfw" target="_blank" rel="nofollow noopener">March 20, 2026</a></blockquote>
<p>Başka bir yurttaşa “Neden buradasınız” diye soruyorum. “Bir kadın olarak haklarım için buradayım. Kız torunlarım için buradayım” yanıtını veriyor.</p>
<p>Kalabalığın içinden Bozdoğan Kemeri tarafına vardığımızda polis kalkanlarının etrafında, sert ve dışlayıcı sloganlar atan küçük bir grup dikkat çekiyor. Sayıları az. Gazeteci arkadaşlarla bu gençlerin neden daha kapsayıcı siyasal alanlara dahil olamadığını konuşuyoruz. Bir yandan da sloganlarla polis kalkanlarına vuran bu grubu izliyoruz.</p>
<h3>"Diplomasız Erdoğan"</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/19-mart-eyleminde-gozaltina-alinan-iki-kisi-tutuklandi.jpg" alt=""></p>
<p>Sahneye CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik çıkıyor ve Ekrem İmamoğlu’nun mektubunu okuyor. Kalabalığın içine karışıp yüzlere bakıyorum. Bazı yüzlerde derin bir özlem var. İnsanlar, duymayacağını bilseler de “Ekrem İmamoğlu” diye sesleniyor.</p>
<p>Gençlerin arasına dönüyorum. Zaman zaman İmamoğlu’nun sesi alanda yankılanıyor. Aynı anda hem coşku hem hüzün yükseliyor. “Zıpa zıplamayan Tayyipçi”, “Diplomasız Erdoğan” sloganları yükseldiğinde polis anonsları da gecikmiyor elbette.</p>
<p>Bir süre sonra CHP Genel Başkanı Özgür Özel sahneye çıkıyor. Kalabalık, onunla konuşur gibi tepki veriyor. “Evet başkanım”, “Haklısın başkanım” sesleri duyuluyor. Miting alanı bir konuşmadan çok karşılıklı bir diyaloğa dönüşüyor.</p>
<p>Özgür Özel konuşmasında ne zaman Akın Gürlek adını geçirse, miting alanında başka bir atmosfer yaşanıyor.</p>
<p><a href="https://bianet.org/haber/ozel-bianete-konustu-18i-19a-baglayan-gece-sarachanedeyiz-317624" target="_blank" rel="nofollow noopener">Özel bianet’teki söyleşisinde</a>, gelecek günlere dair “Bir referandum olacak. Ya otokrasi ya demokrasi” diyerek çerçeveyi net çizmişti. Mevcut sistemin fiilen yazısız bir anayasa ile işlediğini dile getirmişti. Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığını, yargı bağımsızlığının kâğıt üzerinde kaldığını anlatmıştı.  </p>
<p>Yeni bir anayasal düzene ihtiyaç olduğunu söylemişti. Bunun da ancak halkın iradesiyle mümkün olacağını vurgulamıştı. “Eğer biz kazanırsak demokrasiye inananlar olarak yeni bir toplumsal sözleşmeyi birlikte kurarız” demişti. Güçlü denetim mekanizmaları, bağımsız yargı, gerçek basın özgürlüğü ve örgütlenme hakkı olan bir düzenin mümkün olduğunu anlatmıştı. </p>
<h3>Özel hangi tür bir lider?</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/z.jpeg" alt=""></p>
<p>Miting alanındaki yurttaşların tepkisi, Özel'in bu sözlerin karşılık bulduğunu, bulacağını gösteriyor. Siyaset bilimi literatüründe liderlik farklı biçimlerde tanımlanır. Karizmatik liderlik, kitlenin duygularına hitap eden güçlü bir çekim yaratır. Otoriter liderlik, gücü merkezileştirir ve kararları tepeden alır. Demokratik liderlik, katılımı ve ortak aklı öne çıkarır. Popülist liderlik, halk ile elitler arasında keskin bir ayrım kurar. Dönüştürücü liderlik, sistemi kökten değiştirmeyi hedefler.</p>
<p>Miting alanına bakınca, Özgür Özel’in bu kategorilerin tam içine yerleşmediği görülüyor. Kurduğu ilişki daha doğrudan, daha temas halinde, daha karşılıklı bir dil içeriyor. Kalabalık onu dinlemiyor, onunla konuşuyor, dertleşiyor, şakalaşıyor. </p>
<p>CHP’nin son bir yılda geçirdiği değişimde bu ilişkinin etkisi hissediliyor. Alışkanlıkları dönüştürmek zor. Bir partinin kendi iç kodlarını değiştirmesi daha da zor. Yine de bu bağ, farklı bir siyasi dilin mümkün olabileceğini düşündürüyor.</p>
<p>Geçen yıl 19 Mart’ta Özgür Özel, bir telefon kabinesine giren ve Super man pelerini giyip yeniden çıkan bir lider gibi. O günden beri de o pelerin çıkmamış üzerinden. Yurttaşların söylemlerinden, anlatımlarından bunu çıkarıyoruz. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’na güvenleri tam. Sadece onlar değil, son dönemde takside, otobüste, pazarda konuştuğum insanların büyük bir kısmı da İmamoğlu’nun siyasi nedenlerle tutuklu olduğu görüşünde. </p>
<h3>İki genç tutuklandı</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/03/adsiz-tasarim-1263.jpg" alt=""></p>
<p>Miting alanında konuştuğum birçok kişi de benzer şeyler söylüyor. Bu mücadele ruhu için de “yıllarca kandırılmışız” duygusu içindeler. “Bizim başkanlarımıza iftira atılıyor” diye ekliyorlar. </p>
<p>Yeniden gençlerin yanına dönüyorum. Polis kalkanlarına vuran gençlerin ilginç bir yanı da ara sıra Gezi’nin sloganlarını atmaları. Grup Yorum şarkısında halay çekmeleri. Kafaları karışık. Sonrasında polis, bu gençlerin arasından gözüne kestirdiklerini gözaltına alıyor. İki gencin tutuklandığını öğreniyoruz sonradan. </p>
<p>19 Mart 2025’ten tam bir sene sonra Saraçhane’de milyonlar daha güçlü, daha kararlı. Belki de en çok değişen şey, yurttaşların artık kendi seslerine daha fazla güvenmesi. O ses bir kez yükseldiğinde geri çekilmiyor, aksine çoğalıyor. Meydanlarda yankılanan her slogan, birbirine değen her omuz bu hissi büyütüyor.</p>
<p>(EMK)</p><script async="" src="https://platform.twitter.com/widgets.js" charset="utf-8"></script>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>