<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Thu, 17 Sep 2026 00:05:06 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA[Serdar Soydan, Suat Derviş’i ve müstear isimlerin ardındaki hakikati anlattı]]></title><link>https://bianet.org/haber/serdar-soydan-suat-dervisi-ve-mustear-isimlerin-ardindaki-hakikati-anlatti-323397</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/09/11/serdar-soydan-suat-dervisi-ve-mustear-isimlerin-ardindaki-hakikati-anlatti.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/serdar-soydan-suat-dervisi-ve-mustear-isimlerin-ardindaki-hakikati-anlatti-323397</guid><description><![CDATA[Unutturulmak istenen bir hafızayı gün yüzüne çıkaran araştırmacı Serdar Soydan, Suat Derviş ile olan çeyrek asırlık yolculuğunu ve yazarın külliyatına kazandırılan yeni eserleri anlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sahafların tozlu raflarından gazete arşivlerinin sabaha karşı ışıklarına uzanan bir takip bu. Bir yanda Osmanlı konaklarından çıkıp Beyoğlu’nun yoksul sokaklarına, sürgünlere, sansürlere ve takma isimlerin arkasına sığınmaya zorlanmış devasa bir kadın yazar: Suat Derviş.</p>
<p>Diğer yanda ise onun unutturulmak istenen hafızasını iğneyle kuyu kazar gibi bugüne taşıyan bir araştırmacı: Serdar Soydan.</p>
<p>Bazen bir sahaf tezgahında rastlanan tek bir kitap, bütün bir ömrün seyrini değiştirir. Serdar Soydan’ın <em>Fosforlu Cevriye</em> ile karşılaşması da öyle bir an işte. <em>"Ben onu arayıp bulurken o da beni besledi"</em> diyor Soydan. Kol kolaylar yıllardır. Ekran karşısında sabahlanan geceler, boyun tutulmaları, gazete sayfalarında iz sürülen "Filiz Hataylı" müstearları… Hepsi, bu memleketin edebiyat tarihinde yok sayılmaya çalışılmış bir kadının hakkını teslim etmek, onun sesini yeniden kamusal alana taşımak için.</p>
<p>İthaki Yayınları, Suat Derviş’in ölüm yıl dönümünde okuru yine heyecanlandıran üç kitaplık özel bir seçkiyle karşımızda: <em>Sevdiği Bendim</em>, <em>Üç Papatyalı Kadın</em> ve <em>Bitmeyen Korku</em>. Yıllarca gazete tefrikalarında sıkışıp kalmış, müstear isimlerin ardına gizlenmiş bu metinler; Derviş’in hem kadın ruh halini hem de suçun, korkunun ve yalnızlığın sınırlarını nasıl eşsiz bir dille işlediğini bir kez daha kanıtlıyor.</p>
<p>Dizinin editörü Serdar Soydan ile Suat Derviş’in hiç bitmeyen arşivi, takma isimlerle direndiği yazarlık serüveni ve hakikatin peşini bırakmayan edebiyatçılığı üzerine konuştuk.</p>
<h3> “O beni hep beslerdi”</h3>
<p><strong>Suat Derviş edebiyatı sizin için kişisel anlamda ne ifade ediyor? Çalışmalarınızın tamamına yönelik sormak istedim, ona karşı edebiyat tarihimizdeki bir haksızlığı giderme çabası mı?</strong></p>
<p>Evet, en temelde iki-üç kitabını okuyup sevdiğim bir yazarın, hak ettiği yerde olmadığını, görmezden gelindiğini düşünmüştüm. Bir araştırmacı olarak elimden geleni yapmak istedim. Yani araştırmak… Ona dair ne varsa toplamak ve sunmak. Böylece onu görünür kılmak. Ancak o da bu çabama karşılık verdi.</p>
<p>Derli toplu basılan bu külliyat sayesinde araştırmacı olarak adımı duyurdum. Suat Derviş ve eserleri sayesinde para kazandım, aferin aldım. Dahası Suat Derviş’in yazdıklarından ve yaşadıklarından güç aldım. Yani ben onu ve yazdıklarını arar, bulurken o da beni besledi. </p>
<h3>“Hayranlıkla okudum”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/img20230919131219.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Sizin edebiyat yolculuğunuz Derviş ile ilk ne zaman ve nasıl kesişti?</strong></p>
<p>Kaldırıma kurulmuş bir sahaf tezgâhında, <em>Fosforlu Cevriye</em>’yi görmem ve almamla başladı. Okudum, büyülendim. Sonra Suat Derviş yaşarken kitaplaşan az sayıdaki eserinden bir diğeri olan <em>Hiç</em>’i aramaya başladım. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nden fotokopisini aldım, spirallettim. Onu da neredeyse başımı kaldırmadan, aynı hayranlıkla okudum. 2000 senesiydi yanılmıyorsam.</p>
<h3>“Suat Derviş adını görünce çok mutlu oldum”</h3>
<p><strong> <img src="https://static.bianet.org/2026/09/img20230919140002.jpg" alt=""></strong></p>
<p><strong>Yıllarca gazete ve dergi sayfalarında kalmış, müstear isimlerin arkasına gizlenmiş metinleri gün yüzüne çıkarmak adeta bir dedektiflik sabrı gerektiriyor. Suat Derviş arşivi içinde "Filiz Hataylı" izini sürerken nasıl bir metodoloji izlediniz, sizi en çok ne zorladı?</strong></p>
<p>Sorunuzun sonundan başlayayım. İnsan sevdiği işi yaparken inanın zorlanmıyor. Zorlanıyor tabii; göz de, beyin de, kas da. Ama hissetmiyor. Kaç defa ekran karşısında sabahladım? Kaç defa boynum, sırtım, belim tutuldu acaba? Belki gençliktendir de… Bana mısın demedim. Üç-beş kültür-fizik hareketi, bir kas gevşetici… Kaldığım yerden devam ettim.</p>
<blockquote>
<p>Filiz Hataylı adını ve bu takma adla yazılmış romanları nasıl bulduğuma gelecek olursak… Neriman Hikmet, Suat Derviş’in ölümünden sonra PTT’nin <em>Güvercin</em> dergisinde çıkan biyografik yazısında, Derviş’in çalıştığı, eser verdiği gazeteleri listelerken <em>Cumhuriyet</em>, <em>Yarın</em>, <em>Tan</em>, <em>Son Posta</em>, <em>İkdam</em> (eski), <em>Yeni Sabah</em>, <em>Telgraf</em>, <em>Gece Postası</em>, <em>Her Gün</em> ve <em>Tercüman</em>’ın isimlerini veriyordu. Bu gazetelerin hepsini taramıştım. Ancak Tercüman’da Suat Derviş ya da o güne kadar bilinen hiçbir takma adına rastlamamıştım.</p>
<p>Bu yüzden <em>Tercüman </em>gazetesine dair aldığım notları açtım ve ismini ilk kez duyduğum yazarların, romanlarının en azından ilk on tefrikasını okuyup bir ipucu yakalamaya çalıştım. Ve 1966 yılına geldiğimde aradığım ipucunu buldum! 1966 yılında o güne kadar Tercüman yahut başka bir yayında görmediğim bir isim vardı.</p>
</blockquote>
<p>Filiz Hataylı… Gazetede yayınlanan ilk tefrikası Üç Papatyalı Kadın’ı okurken tematik olarak dil olarak da eserin Suat Derviş’in olabileceğini düşündüm. Sonra bu imzayla yayınlanan diğer romanları tek tek okudum ve pek çok paralellik, pek çok benzerlik yakalayıp kesin kararımı verdim. Filiz Hataylı Suat Derviş’ti. Daha sonra Münir Süleyman Çapanoğlu’nun henüz yayınlanmamış Türk Edebiyatında Müstearlar başlıklı çalışmasında Filiz Hataylı adını ve karşısında Suat Derviş’i görünce çok mutlu oldum. </p>
<h3>“Bugünün terminolojisiyle içerik üretici diyebiliriz”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/img-20240123-145036.jpg" alt=""></p>
<p><strong><em>Üç Papatyalı Kadın</em> metnini yazarın kendi imzasıyla çıkan <em>Günahtan Kaçan Kadın</em> çizgi romanıyla yan yana getiriyorsunuz. Derviş’in aynı hikâyeyi hem düzyazı hem çizgi roman gibi farklı formlarda yeniden üretmesi, onun yazarlık pratiği hakkında bize ne söylüyor?</strong></p>
<p>Geç Osmanlı, Erken Cumhuriyet’in pek çok yazarı aynı zamanda gazeteci. Reşat Nuri, Yakup Kadri, Refi Cevat, Nahid Sırrı, Suat Derviş…</p>
<p>Her biri muhabirlik, köşe yazarlığı da yapmış. Bugünün terminolojisiyle içerik üretici diyebiliriz hepsine. Onlardan istenen her formatta, her edebîlikle, her temada yazmışlar. Daha doğrusu yazabilenler el üstünde tutulmuş, o gazete senin, şu dergi benim gezmişler. Suat Derviş de köşe yazarlığı, çevirmenlik, adliye ve Beyoğlu muhabirliği, roman ve öykü yazarlığı yapmış. Pek çok türde, formatta metin üretmiş. Çünkü işi bu. 1953 başında bir çizgi roman olarak kurguladığı öyküyü, 1966’da Paris izlenimlerini de ayrı bir katman ve aks olarak ekleyerek romanlaştırmış.</p>
<h3>“Kendi döneminin ötesinde”</h3>
<p><strong><em>Bitmeyen Korku</em> ile <em>Bir Köşede Bir Kadın</em> eserlerinin yan yana gelişi okura nasıl bir tematik izlek sunuyor?</strong></p>
<p><em>Bitmeyen Korku</em>’da katil olduğu için psikolojisi bozulan genç bir kadın var. Gitgide buhranlar, heyezanlar içinde boğuluyor. <em>Bir Köşede Bir Kadın</em>’ın ana karakteri ise öldürülmek istendiğini bilen, ancak kaçamayacak kadar hasta, külçeye dönmüş bir bedene hapsolmuş.</p>
<blockquote>
<p>İkisinde de klostrofobik bir atmosfer yaratmış Suat Derviş. İki eserde de suç karşısında biri katil, bir maktul iki kadın var.  Yukarıda bahsettim, Suat Derviş birkaç gazete için farklı yıllarda adliye muhabirliği yapıyor. Çok sayıda suç hikâyesi ve suçlu ile karşılaşması demek bu.</p>
</blockquote>
<p>Bence bu iki metin, bir seri katil hikâyesi olan <em>Ankara Canavarı</em> ile henüz kitaplaşmamış <em>Biz Üç Kız Kardeşiz</em> gibi romanlar bu adliye gözlemlerine dayanıyor. Ve evet, tüm bu metinlerin ana karakterleri kadınlar.</p>
<p><strong>Suat Derviş’in "korku", "yalnızlık" ve "kadın ruh hali" üzerine kurduğu bu atmosfer bugün bize ne söylüyor?</strong></p>
<p>1960’ların ikinci yarısında, Suat Derviş de altmışlarının ikinci yarısındaydı. İnsan ömrünün de o yıllarda ortalama 50-55 arası. Yani Suat Derviş kendini ölüme yakın hissediyor olmalı. Her an ölebilecekmiş gibi. Dahası çok zor, birden fazla kırılma, kariyer açısından birkaç sıfırlanma içeren çok zorlu bir ömür sürmüş. İstinatgahları, yani ablası Hamiyet, kocası Reşat Fuat ve Neriman Hikmet de ölüme yakın… Belli belirsiz bir korku var. Tanıdığı, bildiği, çocuk olduğu, genç olduğu dünya değil artık içinde yaşadığı. Birlikte çalıştığı gazete patronları, muhabir ve muharrirler ya emekli olmuş ya da ölmüş. Matbuattan çekilmiş imzaları. Böyle bir atmosferde milliyetçi-mukaddesatçı bir gazetede, bir takma adla yazan, yazmak zorunda kalan bir yazar. Gözaltılarla, işkenceyle, kaçak göçek geçen ömrün izleri olsa gerek. Korku, kaygı, buhran, kıstırılmışlık hissi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/sam-8585-1.JPG" alt=""></p>
<p><strong>Dönemin toplumsal ve siyasi baskıları düşünüldüğünde, Suat Derviş’in "Filiz Hataylı" gibi takma isimler kullanmak zorunda kalması edebi kimliğini ve dönemin edebiyat çevresini nasıl şekillendirdi?</strong></p>
<p>Bizim basın yayın tarihimiz takma adlarla dolu. Aziz Nesin, Orhan Kemal, Suat Derviş, Aka Gündüz, Turhan Tan… Tüm bu isimler takma. Kimi aynı zamanda memur olduğu için, kimi aynı anda beş-altı yayına içeri ürettiği için, kimi mimlendiği, sakıncalı bulunduğu, karda yürüyüp izini belli etmek istemediği için kullanmış takma adları.</p>
<p>Suat Derviş de ilk günden itibaren bir takma adın koruması altına giriyor. Hatice Saadet nüfustaki ismi. Ailenin seçtiği soyadı ise Dervişoğlu. Hatice Saadet Dervişoğlu olmuyor hiçbir zaman. Suat Derviş’i seçiyor.</p>
<blockquote>
<p>En bilinen takma adı olan Hatice Hatip’i de otuzların başında Berlin’de kullanmaya başlıyor. 1933’te Türkiye’ye döndükten sonra de Suat Suzan adıyla iki roman tefrika ettiriyor. Bu takma adların hiçbiri siyasal sebeplerle alınmamış, ticari sebepler belirleyici olmuş. Server Bedi gibi yani. </p>
</blockquote>
<p>Peyami Safa o adı nasıl para kazanmak için daha hızlı, daha çalakalem ve avamın zevkine göre üretmek üzere aldıysa Suat Derviş de polisiyeleri, tür romanlarını daha çok takma adlarla yazmayı seçmiş.</p>
<p><strong>Bizi kentin görünmeyenlerine, yoksul mahallelerine götüren bir isim Suat Derviş. Gazeteciliği de romanları gibi zamanı aşan bir nitelikte... Sizce bugünü dünden yakalamış, çağının ötesinde bir gazeteci ve edebiyatçı diyebilir miyiz ona?</strong></p>
<p>Yirmi beş yıldır gazete ve dergi taradığım, eser ve yazar izi sürdüğüm, bulduklarımı varislere, yayıncılara ulaştırdığım, bir kısmını da yayına hazırladığım için biliyorum; Suat Derviş kadar edebi kamuda, okuyucuda karşılığını bulan keşif, neşriyat olmadı.</p>
<p>Ne Peride Celal, ne Nahid Sırrı, ne Selahattin Enis… Bu durumun nedenlerini çok düşündüm. Tabii ki İthaki’nin inatla, sabırla ve handiyse aşkla sayısı kırka yaklaşan bu kitapları yayınlaması, sonra Suat Derviş’i hatırlatmak, anlatmak için yapılan etkinliklere bütçe ayırması büyük bir etken. Ama Suat Derviş’in kendi döneminin ötesinde, halen güncel ve yaşar kalan konular seçmiş, karakterlerini tüm gerçekliği ve derinliğiyle anlatmış olması da çok önemli. Dünya pek değişmiyor. Ne yazık ki. Adaletsizlik de, sömürü de, ötekileştirme de aynı.</p>
<p>O yüzden eğer doğru, güçlü ve gerçek bir damar yakalarsanız, içten bir şekilde sistemin aksayan, sorunlu taraflarını ortaya koyarsanız bunun alıcısı her zaman oluyor. Suat Derviş muhabirlik yaptığı dönemden sonra son derece iyi bir gözlemci ve yazarlık kumaşı kaliteli; yani yazmaya, kağıda aks ettirmeye yetenekli bir insan olduğu için bugüne de kaldı, yarına da kalıyor. Son döneminde, takma adla yazdığı bu eserler bile ne kadar taze. Çünkü içten, çünkü gerçek. Klasikleşebilmenin, yarına kalmanın anahtarları bunlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/donem.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Direkt olarak suça sürüklenen çocukları gözlemleyip onlarla konuşarak yazdığı metinler de var. Derviş’in edebiyatında ve gazeteciliğinde bu tür "tabu" ya da kenarda kalmış temaları merkeze almasının temel motivasyonu sizce neydi? Özellikle yaşadığı dönemi düşünürsek…</strong></p>
<p>Ağzında altın kaşıkla doğmuş bir konak kızı. Zadegân sınıfından Osmanlı’nın. Kimyager ve akademisyen dede, doktor baba, sarayda yetişmiş, dil bilen bir anne… Suat Derviş nerede kozasını yırttı ve kendisine biçilen kaderin dışına çıktı?</p>
<p>Edebiyata merak saldığında belki. Edebiyat, sanat bunu yapmaz mı? Başka hayatları, deneyimleri ayağımıza getirir. Yaşamadan yaşatır bize. Suat Derviş romanlarda, öykülerde tanıdı başka dünyaları. </p>
<p>Bize tanıttığı gibi. Sonra 1918-33 yılları arasında sık sık gittiği Berlin ve doğup büyüdüğü İstanbul’da, iki kozmopolit iki her milletten, her sınıftan insanı barındıran, varsılla yoksulun, göçmenle soylunun iç içe geçtiği bu iki merkezde yaşaması da farklı yaşamlara şahit olmasını, gözlem yapmasını kolaylaştırmış olmalı. İki savaş arasında, dünyada sular durulmuyordu.</p>
<p>İnsanlar sürekli hareket halindeydi. Suat Derviş de onlarla sürüklendi. Farklı akıntılara kapıldı ve karşı kıyıları keşfetti.</p>
<blockquote>
<p>Bambaşka adalarda yürüdü, farklı sularda yüzdü. Böylece ötekinin peşine düştü sanırım. Ben böyle anlamlandırıyorum. Ruhsal bir yatkınlık da olabilir tabii. Ama ötekinin peşine düşmekle kalmadı, ötekinin sergüzeştini, derdini yazma cesaretini de gösterdi. 1935-39 yılları arasında kaleme aldığı röportaj dizilerinin o güne kadar eşi benzeri yoktur.    </p>
</blockquote>
<p><strong>Bu üç kitaplık seçkiyle birlikte Suat Derviş külliyatında henüz keşfedilmeyen başka karanlık noktalar veya kayıp metinler var mı? Okuru ileride yeni gelişmeler bekliyor mu?</strong></p>
<p>Sizin sorularınızı yanıtlamak için kalktım bu sabah. Sonra, kendimi şüpheli, daha önce duymadığım bir isimle, belki bir takma isimle yazılmış beş romanı beşer tefrika okurken buldum. Temelde aradığım üç şey var. 1945 senesinde <em>Hürses</em> gazetesinin kapanması üzerine 104. tefrikasında yarım kalan <em>Yaprak Kımıldamasın</em> romanı acaba başka bir yerde, ileriki senelerde tefrika edildi mi?</p>
<p>Eserin sonunu bir gün bulabilecek miyim, merak ediyorum.  Radi Fiş’in Rusçaya çevirip 1969’da orada bastırdığı <em>Aşk Romanları</em> adlı otobiyografik eser de henüz kitaplaşmadı.</p>
<blockquote>
<p>Acaba bu eserinde 1960’ların ikinci yarısında bir takma adla Türkiye’de tefrikasını bulabilir miyim diye hevesle sürekli yeni gazeteler tarıyorum. Son olarak Neriman Hikmet, Fatmagül Berktay’a verdiği bir röportajda Suat Derviş’in <em>Ekspres</em> gazetesinde de yazdığını söylüyor. 1962’de başlayan Ekspres’i taradım, büyük oranda analiz ettim tefrikaları. Orada bir şey çıkmadı. Ama ya <em>İstanbul Ekspres, Ege Ekspres, Ankara Ekspres</em>… Onları da tarıyorum.</p>
</blockquote>
<p>Elimde iki yüzü aşkın öykü, mahkeme yazıları, kadın hakları üzerine yazılar var. <em>Karanlıkta Bir Genç Kız</em> ve <em>Biz Üç Kız Kardeşiz</em> romanları da yakın bir gelecekte çıkacak umarım. </p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kürdün kamusal ağıtı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kurdun-kamusal-agiti-323393</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/kurdun-kamusal-agit.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kurdun-kamusal-agiti-323393</guid><description><![CDATA[Kürt halkının coğrafyasında yas, tam da bu yüzden hiçbir zaman yalnızca özel alanda çekilen bir keder olmadı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ölüm, insan tekinin bu dünyadaki en çıplak, en tenha yalnızlığıdır. Can bedenden çekilip gittiğinde, geride kalanların göğsüne ağır bir taş gibi oturur.</p>
<p>Ancak o bireysel sızı, kamusal alana taşındığı andan itibaren kişisel bir keder olmaktan çıkar; toplumsal bir kimliğe, politik bir duruşa dönüşür. Yas tutulan bir keder değil, kim olduğumuzu, kiminle saf tuttuğumuzu ve hangi hakikatin arkasında durduğumuzu ele veren kurucu bir unsurdur. İnsan tek başınayken ağlar; fakat topluca yas tuttuğunda bir "halk" olur.</p>
<h3>Halkın hafızası</h3>
<p>Şehir meydanlarında günler boyu kurulan taziye çadırlarını yalnızca ölülerin ardından yakılan bir ağıt olarak okumak eksik kalır. Çünkü bazı ölümler, bir insanın hayatının sona ermesinden çok daha fazlasını ifade eder. Bir halkın hafızasında açılmış ortak ve sızlayan bir yarayı görünür kılar.</p>
<p>O meydanda toplanan insanlar, yalnızca kaybettiklerini anmakla kalmazlar; kim olduklarını, neler yaşadıklarını, neleri unutmadıklarını ve hangi geçmişle birlikte yaşamaya devam ettiklerini yeniden hatırlarlar.</p>
<p>Sosyolojinin kurucu zihinlerinden Emile Durkheim cenazelerin ve taziye ritüellerinin topluluğu ayakta tutan en temel harç olduğunu söyler. (Durkheim, 1912/2005). Ölümün yarattığı o derin boşluk ve toplumsal sarsıntı, ancak insanların bir araya gelerek acıyı ortak bir ritme dönüştürmesiyle tamir edilebilir. Durkheim’a göre yas, bireyin kendi keyfine bırakılmış hissi bir tepki değil, topluluğun varlığını sürdürebilmek için icra ettiği kutsal bir ödevdir.</p>
<p>Birbirine sarılarak ağlayan insanlar, sarsılan kolektif bilinci ve toplumsal bağı yeniden inşa ederler. Ancak bu inşa sadece bugüne ait olmayabilir, geçmişin dip dalgalarını da bünyesinde taşır.</p>
<p>Durkheim’ın izinden giden Maurice Halbwachs, hafızanın bireysel zihnin dar odalarına hapsedilemeyeceğini vurgular (Halbwachs, 1992). Anılar, toplumsal çerçevelerin ve mekanların içinde muhafaza edilir. Yas ritüelleri de geçmişin bugünde yeniden soluk alıp verdiği birer "hafıza mekanı"dır (Nora, 1989). Bir halkın ölülerini anması engellendiğinde, o toplumun hafızası parçalanır, kökleri kurutulmak istenir.</p>
<h3>Keder</h3>
<p>İşte tam bu noktada iktidarların en karanlık yüzüyle karşılaşırız. Judith Butler’ın o sarsıcı sorusu düşer aklımıza: "Hangi hayatlar yas tutulabilirdir?" (Butler, 2004). İktidar, kendi makbul vatandaşının kaybını "ulusal yas" ilan edip bayrakları yarıya indirirken ötekileştirdiği, sınırın dışına sürdüğü, "düşman" veya "mülksüz" saydığı bedenlerin kayıplarını yas tutulamaz ilan eder (Butler, 2009). Bir hayatın yas tutulabilirliğini elinden almak, o hayatın aslında hiç var olmadığını, öldürülmesinin dahi bir şiddet sayılmayacağını iddia etmektir. Ölen kişinin ardından yas tutmayı yasaklamak, onu ikinci kez katletmektir.</p>
<p>Kürt halkının coğrafyasında yas, tam da bu yüzden hiçbir zaman yalnızca özel alanda çekilen bir keder olmadı.</p>
<p>Kesintisiz yasaklar, faili meçhul cinayetler, kimliksiz bırakılmak istenen mezarlar ve sürgünlerle biçimlenen bu coğrafyada yas mekanını sokaklarda, parklarda, meydanlarda buldu. Bir direnişe ve adalet çığlığına dönüştü. Dengbejlerin gırtlağından dökülen bir ağıt (kilamên şînê), resmî tarihin üzerini örttüğü hakikati kuşaktan kuşağa taşıyan canlı bir hafıza sarayı oldu (Halbwachs, 1992). Kürtler için yas tutmak muktedirlerin unutturma politikalarına karşı "Biz buradayız. Yaşadık, direndik ve unutmadık" demenin en politik, en direngen yoludur.</p>
<p>Yarım asra yaklaşan bir yıkımın, inkarın ve şiddet politikalarının karşısında duran bu kolektif ruh, sadece kederi paylaşmakla yetinmedi; muktedirlerin tahakkümüne karşı sarsılmaz bir varoluş iradesine dönüştü. Annelerin beyaz tülbentlerinde, meydanlarda yan yana gelen omuzlarda ve bastırılmak istenen her çığlıkta büyüyen bu kenetlenme, Kürt halkının kendi hakikatine ve geleceğine sahip çıkma kararlılığının ifadesidir.</p>
<p>Yas mekânları, inkârın karanlığına karşı yakılan birer hafıza meşalesi olurken, toplumsal bağları her defasında yeniden ören, yok sayılmaya çalışılan bir halkın politik özne olarak tarih sahnesindeki dirayetini simgeler.</p>
<p>Bugün, onlarca yılın acısıyla yoğrulmuş bu ağır miras, yalnızca geçmişin yasını tutmanın ötesine geçerek barışın ve onurlu bir geleceğin kurucu iradesini taşımaktadır. </p>
<p>Çekilen bunca acının ve tutulan kesintisiz yasların ardından barışa doğru evrilen bu tarihi eşikte Kürt halkı acısını bir intikam hırsına değil, adaleti ve eşitliği temel alan toplumsal bir iyileşme iradesine dönüştürmüştür. ağıtların büyüttüğü bu direnç savaşın ve şiddetin kıskacından çıkıp kadim bir helalleşme ve hakiki bir yüzleşme zeminine ulaşmanın en güçlü teminatıdır.</p>
<p>Çünkü ancak tutulmasına izin verilen yaslar ve tanınan hakikatler üzerine inşa edilen bir barış geleceği herkes için kalıcı ve onurlu kılabilir.</p>
<p>(BY/EMK)</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>·  <strong>Butler, J. (2005).</strong> <em>Kırılgan hayat: Yasın ve şiddetin gücü</em> (B. Ertür, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.</p>
<p>·  <strong>Butler, J. (2020).</strong> <em>Savaş tertipleri: Hangi hayatların yası tutulur?</em> (Ş. Öztürk, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</p>
<p>·  <strong>Durkheim, E. (2005).</strong> <em>Dini hayatın ilkel biçimleri</em> (F. Aydın, Çev.). İstanbul: Ataç Yayınları. (Özgün eser 1912).</p>
<p>·  <strong>Halbwachs, M. (2017).</strong> <em>Kolektif hafıza</em> (B. Barış, Çev.). Ankara: Heretik Yayıncılık. (Özgün eser 1950).</p>
<p>·  <strong>Nora, P. (2022).</strong> <em>Hafıza mekanları</em> (M. E. Özcan, Çev.; T. Takış &amp; U. Coşkun, Yay. Haz.). Ankara: Doğu Batı Yayınları.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Myriam Bregman ve Arjantin solunda parti ve strateji tartışması]]></title><link>https://bianet.org/yazi/myriam-bregman-ve-arjantin-solunda-parti-ve-strateji-tartismasi-323376</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/myriam-bregman-ve-arjantin-solunda-parti-ve-strateji-tartismasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/myriam-bregman-ve-arjantin-solunda-parti-ve-strateji-tartismasi-323376</guid><description><![CDATA[Myriam Bregman’ın siyasi yükselişi ve etrafında kurulan yüzlerce komite, Arjantin devrimci solunda temel bir soruyu yeniden gündeme getirdi: Seçimsel ve toplumsal sempati kalıcı bir siyasal güce nasıl dönüştürülebilir?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Arjantin’de Myriam Bregman’ın son aylarda anketlerde yükselmesi, dört Troçkist partiden oluşan Sol ve İşçiler Cephesi–Birlik (FIT-U) içinde yeni bir strateji ve parti tartışması başlattı. Fakat ilk ayrımı hemen yapmak gerekiyor: Bregman’ın yükselişi henüz aynı büyüklükte bir seçim desteği anlamına gelmiyor.</p>
<p>FIT-U içindeki en etkili örgüt durumundaki Sosyalist İşçiler Partisi (PTS) kurucularından Emilio Albamonte de olguyu öncelikle seçimsel değil, siyasal sempati düzeyinde tanımlıyor. AtlasIntel’in bir araştırmasında Bregman yüzde 47 olumlu imajla ölçülürken, oy verme eğiliminin çeşitli araştırmalarda bunun çok altında kaldığını (%9 ile %14 arası) belirtiyor.</p>
<p>Albamonte’ye göre Bregman’ın kendisi de daha geniş bir olgunun en görünür ifadesi: işçi sınıfının, gençlerin, kadın hareketinin ve aydınların bir bölümünün Milei hükümetine karşı iki yıllık mücadeleden çıkardığı siyasal sonuçlar. PTS bu yükselişi, Bregman ve FIT-U’nun sokakta ve parlamentoda hükümete karşı görünür muhalefeti ile Peronizm ve sendikal bürokrasinin tutumu arasındaki farkla açıklıyor. PTS açısından bu birkaç bin kişi, milyonlarla ifade edilen daha geniş siyasal hareketin en aktif bölümünü oluşturuyor.</p>
<h3>Daha önce de yükseldiler</h3>
<p>Albamonte bugünkü tartışmayı açıklarken özellikle iki deneyime dönüyor: 1989-91 ve 2001. 1989’da Luis Zamora’nın da içinde bulunduğu Birleşik Sol önemli bir seçim başarısı yakaladı. 2001 krizinde ise Zamora yeniden büyük bir siyasal figür haline geldi; Özyönetim ve Özgürlük (AyL) Buenos Aires kentinde yüzde 10’un üzerine çıktı, Zamora 2003’te belediye başkanlığı seçiminde yüzde 12,3 aldı ve örgüt kent parlamentosunda sekiz sandalye kazandı. MST ile Komünist Parti’nin oluşturduğu Birleşik Sol da 2001’de önemli bir seçim sonucu elde etti.</p>
<p>Ancak birkaç yıl sonra bu birikimin büyük bölümü ortadan kalktı. AyL’nin seçim başarısı kalıcı bir kitlesel örgüte dönüşmedi; Birleşik Sol dağıldı, Komünist Parti Kirchnerizme yaklaştı, MST ise bölündü. Albamonte’ye göre 1989-91 deneyiminde de benzer bir sorun vardı:Eski MAS, seçim kampanyası yürütme ve sosyalist propagandayı yayma konusunda güçlüydü; fakat Menem döneminde işyerlerinde ve sokakta sertleşen sınıf mücadelelerine örgütsel olarak müdahale etmeye aynı ölçüde hazırlıklı değildi.</p>
<p>FIT-U’nun kurulması bu tarih açısından önemli bir değişiklikti. 2011’den beri Arjantin Troçkist solu ilk kez ulusal siyasette sürekli bir varlık kazandı. PTS, PO ve IS tarafından kurulan cepheye daha sonra MST de katıldı. Albamonte FIT-U’yu, Peronizmin işçi sınıfı üzerindeki tarihsel etkisine karşı bağımsız bir sınıf kutbu yaratması bakımından bir kazanım olarak tanımlıyor.</p>
<p>Ama bugünkü tartışma tam da FIT-U’nun başarısının ortaya çıkardığı sınırdan doğuyor: Bir seçim cephesi, kendisine yönelen yeni toplumsal kesimleri sürekli biçimde örgütleyebilir mi? Bregman bu konuda net: "Sempati örgütlenir, ortak fikirler örgütlenir, güç de örgütlenir."</p>
<h3>PTS: Komiteden partiye</h3>
<p>PTS’nin yanıtı, 1 Mayıs’ta Bregman’ın yaptığı çağrıyla başlayan komiteler oldu. Bunların üç işlevleri var.</p>
<p>Birincisi, Bregman ve FIT-U’ya sempati duyan fakat herhangi bir sol partide örgütlü olmayan kesimleri bir araya getirmek. İkincisi, bu insanları Milei’ye karşı devam eden mücadelelere sokmak ve farklı mücadeleler arasında koordinasyon yaratmak. Üçüncüsü ise program ve strateji tartışması içinden yeni bir işçi sınıfı partisinin üyelerini ve kadrolarını ortaya çıkarmak.</p>
<p>Bu nedenle Albamonte komitelerin başarısının toplantılara kaç kişinin geldiğiyle değil, somut mücadelelere ne kadar güç taşıyabildiğiyle de ölçülmesi gerektiğini söylüyor. Komitelerin grevlere destek vermesi, sokak eylemlerine katılması ve mücadele halindeki farklı kesimleri koordine etmesi isteniyor.</p>
<p>Burada komite ile yeni parti arasında doğrudan fakat otomatik olmayan bir ilişki kuruluyor. Komitelerde eylem kadar program ve strateji tartışılacak; ortak mücadele içinde hangi kesimlerin gerçekten ortak bir devrimci partiye doğru ilerleyebileceği görülecek. PTS’nin ilk formülasyonunda yeni partinin biçiminin de bu ortak deneyim içinde belirlenmesi öngörülüyordu.</p>
<p>Ağustos ayında Albamonte bu düşünceyi bir adım ileri götürerek <strong>“</strong>füzyon<strong>”</strong> kavramını kullanmaya başladı.</p>
<p>Kastedilen, partinin milyonlarca Bregman sempatizanıyla birleşmesi değil, bu hareketin en aktif kesimiyle birleşmesi.</p>
<p>Yeni gelenler fabrikalardaki, üniversitelerdeki, okullardaki ve farklı kentlerdeki toplumsal köklerini getirirken parti kendi teorik, programatik ve örgütsel deneyimini getiriyor. Albamonte, bu birleşmenin yalnız PTS’nin niceliksel olarak büyümesini değil, mevcut PTS’den daha güçlü yeni bir örgüt yaratmasını hedeflediğini söylüyor. “Her biriniz çoğalmak, işyerlerine, okullara, mahallelere gidip bu fikri tartışmak zorunda” Bregman 1 Mayıs’ta kitleye böyle sesleniyordu.</p>
<p>Bu nedenle komitelere katılan herkesin aynı düzeyde örgütlenmesi de beklenmiyor. Bir tarafta daha geniş bir sempati ve katılım alanı bulunacak; diğer tarafta komiteler içinde sürekli faaliyet yürütmek isteyen kesimler yeni militanlara dönüştürülecek. Albamonte daha da ileri giderek bunların arasında geleceğin yerel, bölgesel ve ulusal parti kadroların aranması gerektiğini savunuyor.</p>
<h3>Fakat hangi parti?</h3>
<p>FIT-U içindeki ayrılık tam burada başlıyor.</p>
<p>İşçi Partisi (PO), Bregman'ın yükselişini önemli bir fırsat olarak görüyor ve komite fikrine karşı çıkmıyor. 25 Mayıs'ta cepheye gönderdiği mektupta öneriyi açıkça kabul ettiğini yazdı. İtirazı komitelerin kendisine değil, kime ait olduğuna: bunlar PTS'nin yeni parti projesinin organları değil, bütün FIT-U'ya açık ortak yapılar olmalı. Karşı önerisi, yerel toplantılardan, işyerlerinden ve fakültelerden hazırlanacak bir Ulusal FIT-U Meclisi.</p>
<p>Ancak PO'nun itirazı örgütsel biçimle sınırlı değil; kendi program formülünü de ortaya koyuyor. Aynı mektupta, kurulacak partinin programının işçi hükümeti stratejisine dayanması gerektiğini savunuyor ve bu stratejiyi "proletarya diktatörlüğünün popüler formülasyonu" olarak tanımlıyor. Örgütlenme biçimi olarak demokratik merkeziyetçiliği öneriyor ve seçim faaliyetinin programın belirlediği stratejik hedeflere tabi kılınmasını istiyor. Partinin önde gelen ismi Gabriel Solano ise Haziran'daki forumda bir uyarı ekledi: anketlerdeki yükseliş "yönetmeye yaklaştığımız" anlamına gelmiyor, çünkü bir işçi hükümeti sınıfın bağımsız olarak siyasal biçim kazanmasını gerektiriyor; sol henüz Arjantin işçi sınıfının siyasal kutbu değil, asıl mesele onu böyle kurmak.</p>
<p>Sosyalist Sol (IS) bu süreçte en çok çekincelerini ifade eden parti durumunda. 22 Mayıs'ta cephenin ulusal kurulunu acil toplantıya çağırdı ve "yeni işçi sınıfının partisi" hareketini desteklemeyi reddettiğini bildirdi; bu tutumunu 11 Haziran'daki toplantıda da yineledi. Ama IS'in önerisi yalnızca mevcut cepheyi korumak değil. Kendi formülü, "FIT-U'ya ve işçilerin yönetmesi için destek birleşik komiteleri" ve bunların taşıyacağı şiar: sol yönetebilir, yönetmek istiyor ve yönetmelidir. Yani komiteleri, bir parti inşasının değil, doğrudan bir hükümet perspektifinin aracı olarak tanımlıyor.</p>
<p>IS'in PTS'ye yönelttiği soru da tartışmanın düğüm noktalarından birini gösteriyor: önerilen yeni parti, FIT-U'nun daha geniş bir işçi partisine dönüşmesi anlamına mı geliyor, yoksa Bregman'ın figüründen yararlanan bir PTS inşa taktiği mi? Sözcü Juan Carlos Giordano'ya göre bu, PTS'nin henüz açıklığa kavuşturmadığı bir soru.</p>
<p>Sosyalist İşçiler Hareketi (MST) ise bu iki partiden ayrılıyor. MST, 26 Mayıs kongresinde Bregman komitelerine katılma kararı aldı ve mevcut FIT-U biçiminin aşılması gerektiği konusunda PTS’ye yaklaştı. Fakat önerdiği model farklı: FIT-U’nun mevcut örgütlerinin ortak bir devrimci partide birleşmesi ve bugünkü partilerin en azından bir geçiş dönemi boyunca bu yeni yapı içinde eğilimler olarak varlığını sürdürebilmesi.</p>
<p>PTS ise kalıcı eğilimlerden oluşan bir parti modeline kuşkuyla yaklaşıyor. Böyle bir yapının siyasal farklılıkları çözmek yerine dondurabileceğini ve ortak karar alma yeteneğini zayıflatabileceğini düşünüyor. Buna rağmen MST ile ortak parti ve koordinasyon konusunda tartışmanın ilerletilebileceğini belirtiyor.</p>
<p>FIT-U dışındaki Birleşik Sosyalist İşçiler Partisi (PSTU), cephenin bugünkü sınırlarının aşılması gerektiğini kabul ediyor ama komiteleri "Bregman Başkan Komiteleri" diye adlandırıyor ve giriş koşulunun yeni parti fikrine katılmak ile PTS'nin önderliğini kabul etmek olduğunu ileri sürüyor. Buna karşılık bölgesel koordinasyon organları kurulması konusunda PTS'yle hemfikir olduğunu, ancak bunların PTS'nin icadı olmadığını, yıllardır çeşitli bölgelerde var olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Fikir ayrılığı, bu mevcut imkânın hangi örgütsel biçim içinde kalıcılaştırılacağı konusunda.</p>
<h3>FİT-U  yetmiyor</h3>
<p>Yeni metinlerin belki de en önemli yanı, PTS’nin parti inşasını tek başına yeterli görmediğini özellikle vurgulaması. Albamonte’nin kullandığı ifadeyle devrimci parti bir <strong>“stratejik çarpan”</strong> olmalı: dağınık halde bulunan toplumsal güçleri bir araya getirip etkilerini büyütmeli. Fakat yalnız parti örgütlemek de yeterli değil. PTS’nin son dönemde ısrarla öne çıkardığı ikinci unsur özörgütlenme.</p>
<p>Bu ayrım önemli. Parti, sınıfın en ileri kesimlerini belirli bir program ve strateji etrafında örgütlüyor; özörgütlenme organları ise çok daha geniş işçi ve ezilen kesimlerinin doğrudan mücadeleye katılmasını sağlıyor. PTS’nin kendi formülasyonuyla, kitle seferberliği özörgütlenmeden koparıldığında kendiliğindenciliğe; parti inşası özörgütlenmeden koparıldığında ise yalnızca örgütsel aygıtı büyütmeye dönüşebilir.</p>
<p>Bu nedenle komiteler ile daha geniş mücadele organları birbirinden ayrılıyor. Bregman komiteleri yeni partiye doğru ilerleyen siyasal örgütlenme alanları olabilir; fakat işyerlerinde, üniversitelerde ve kentlerde farklı siyasal eğilimlerden mücadeleci kesimleri birleştirecek koordinasyonlar bundan daha geniş olmak zorunda.</p>
<p>Burada üçüncü kavram, birleşik cephe, devreye giriyor: “birlikte vurmak, ayrı yürümek.” Farklı örgütler programlarını ve kimliklerini korurken Milei’ye ve patronlara karşı ortak mücadele edebilirler. PTS’nin önerdiği bölgesel koordinasyonlar, mücadele komiteleri ve eylem komiteleri bunun araçları olarak düşünülüyor. Amaç yalnız örgüt liderlerini aynı masaya oturtmak değil, mücadele eden tabanı ortak yapılarda bir araya getirmek.</p>
<h3><strong>Krizi üreten başarı</strong></h3>
<p>Bregman’ın yükselişinin FIT-U içinde bu kadar büyük bir tartışma yaratmasının nedeni böylece daha anlaşılır hale geliyor.</p>
<p>Sorun FIT-U’nun başarısız olması değil. Tam tersine, kriz bir ölçüde başarısının sonucu.</p>
<p>2011’de kurulan cephe, Arjantin Troçkist solunu küçük örgütler döneminden çıkararak ulusal siyasette sürekli görünür bir sınıf bağımsızlığı kutbu yarattı. Bregman’ın bugünkü popülaritesi de bu on beş yıllık birikimden bağımsız düşünülemez. Fakat tam da bu başarı, FIT-U’nun mevcut biçiminin sınırlarını açığa çıkarıyor: Dört parti seçimlerde birleşiyor, ancak sınıf mücadelesinin birçok alanında ayrı politikalar izliyor ve cephe seçim dönemleri dışında ortak bir siyasal örgüt olarak işlemiyor.</p>
<p>Şimdi FIT-U’nun etrafında, onun bugünkü örgütsel sınırlarını aşan bir sempati alanı ortaya çıkmış durumda. PTS’nin sorusu bu nedenle yerinde: Eğer hiçbir şey değişmezse, Bregman’a bugün sempati duyan milyonların içinden örgütlenmeye hazır olan kesimler birkaç yıl sonra yine yalnızca seçmen veya sempatizan olarak mı kalacak? Arjantin solunun 1989’dan, 2001’den ve FIT-U’nun on beş yıllık deneyiminden taşıdığı soru bugün budur. Bregman’ın yükselişinin yarattığı gerçek strateji tartışması da burada başlıyor.</p>
<p>19 Eylül'de PTS'nin çağrısıyla, mücadeleci sendikalardan öğrenci hareketine, emeklilerden feminist örgütlere kadar geniş bir yelpazenin katıldığı bir "öfke yürüyüşü" (marcha de la bronca) hazırlanıyor; komitelerin bir seçim destek ağı mı yoksa sokağa güç taşıyabilen bir örgütlenme mi olduğu ilk kez burada ölçülecek. Bunun provası  6 Ağustos'ta yaşandı: Arjantin'de toprakların yabancılara satışını kolaylaştıran yasaya karşı bir seferberlik vardı. Sendika bürokrasisi greve çağırmamasına, hükümetin tartışmalı yasa maddesini bir gün önce geri çekmesine ve sağanak yağmura rağmen meydan doldu, kalabalık saatlerce polis müdahalesine direndi. İşçi sınıfını dövüşmemekle itham edenlere Bregman'ın verdiği cevap ise bu dönemde şu: "Güç ilişkisi inşa edilir."</p>
<p>(VHY/EMK)</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Emilio Albamonte, "Lo que está planteado es una verdadera fusión con lo más activo del movimiento que viene hacia la izquierda", <em>La Izquierda Diario</em>, 1 Ağustos 2026<br><a href="https://www.laizquierdadiario.com/Lo-que-esta-planteado-es-una-verdadera-fusion-con-lo-mas-activo-del-movimiento-que-viene-hacia-la" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://www.laizquierdadiario.com/Lo-que-esta-planteado-es-una-verdadera-fusion-con-lo-mas-activo-del-movimiento-que-viene-hacia-la" target="_blank" rel="noopener">https://www.laizquierdadiario.com/Lo-que-esta-planteado-es-una-verdadera-fusion-con-lo-mas-activo-del-movimiento-que-viene-hacia-la</a></p>
<p>Emilio Albamonte, "Partido, movilización y autoorganización: debates sobre cómo aprovechar la ubicación de Myriam Bregman y la izquierda", <em>La Izquierda Diario</em>, 5 Temmuz 2026<br><a href="https://www.laizquierdadiario.com/Partido-movilizacion-y-autoorganizacion-debates-sobre-como-aprovechar-la-ubicacion-de-Myriam" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://www.laizquierdadiario.com/Partido-movilizacion-y-autoorganizacion-debates-sobre-como-aprovechar-la-ubicacion-de-Myriam" target="_blank" rel="noopener">https://www.laizquierdadiario.com/Partido-movilizacion-y-autoorganizacion-debates-sobre-como-aprovechar-la-ubicacion-de-Myriam</a></p>
<p>Partido Obrero, "Carta a la Mesa del Frente de Izquierda-Unidad", <em>Prensa Obrera</em>, 25 Mayıs 2026<br><a href="https://prensaobrera.com/politicas/carta-a-la-mesa-del-frente-de-izquierda-unidad" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://prensaobrera.com/politicas/carta-a-la-mesa-del-frente-de-izquierda-unidad" target="_blank" rel="noopener">https://prensaobrera.com/politicas/carta-a-la-mesa-del-frente-de-izquierda-unidad</a></p>
<p>"A sala llena, se abrió el foro de debate del Frente de Izquierda", <em>Prensa Obrera</em>, 30 Haziran 2026<br><a href="https://prensaobrera.com/politicas/a-sala-llena-se-abrio-el-foro-de-debate-del-frente-de-izquierda" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://prensaobrera.com/politicas/a-sala-llena-se-abrio-el-foro-de-debate-del-frente-de-izquierda" target="_blank" rel="noopener">https://prensaobrera.com/politicas/a-sala-llena-se-abrio-el-foro-de-debate-del-frente-de-izquierda</a></p>
<p>Izquierda Socialista, "Convocatoria urgente a reunión de la mesa del FIT-U", 22 Mayıs 2026<br><a href="https://izquierdasocialista.org.ar/2020/index.php/blog/para-la-web/item/25078-convocatoria-urgente-a-reunion-de-la-mesa-del-fit-u" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://izquierdasocialista.org.ar/2020/index.php/blog/para-la-web/item/25078-convocatoria-urgente-a-reunion-de-la-mesa-del-fit-u" target="_blank" rel="noopener">https://izquierdasocialista.org.ar/2020/index.php/blog/para-la-web/item/25078-convocatoria-urgente-a-reunion-de-la-mesa-del-fit-u</a></p>
<p>MST, "Resolución del Congreso del MST", 26 Mayıs 2026<br><a href="https://mst.org.ar/2026/05/26/resolucion-del-congreso-del-mst-nos-integramos-a-los-comites-de-apoyo-a-myriam-bregman-y-al-debate-sobre-como-construir-una-nueva-fuerza-politica-comun/" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://mst.org.ar/2026/05/26/resolucion-del-congreso-del-mst-nos-integramos-a-los-comites-de-apoyo-a-myriam-bregman-y-al-debate-sobre-como-construir-una-nueva-fuerza-politica-comun/" target="_blank" rel="noopener">https://mst.org.ar/2026/05/26/resolucion-del-congreso-del-mst-nos-integramos-a-los-comites-de-apoyo-a-myriam-bregman-y-al-debate-sobre-como-construir-una-nueva-fuerza-politica-comun/</a></p>
<p>Sergio García, "La izquierda, el foro del FIT-U y un desafío histórico: ¿Qué perspectivas, qué partido, qué estrategia?", <em>Periodismo de Izquierda</em>, 4 Temmuz 2026<br><a href="https://periodismodeizquierda.com/un-desafio-historico-que-perspectivas-que-partido-que-estrategia/" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://periodismodeizquierda.com/un-desafio-historico-que-perspectivas-que-partido-que-estrategia/" target="_blank" rel="noopener">https://periodismodeizquierda.com/un-desafio-historico-que-perspectivas-que-partido-que-estrategia/</a></p>
<p>PSTU, "Los debates de la izquierda", 28 Temmuz 2026<br><a href="https://pstu.ar/los-debates-de-la-izquierda/" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://pstu.ar/los-debates-de-la-izquierda/" target="_blank" rel="noopener">https://pstu.ar/los-debates-de-la-izquierda/</a></p>
<p>Javier Fuego Simondet, "La estrategia para apuntalar la candidatura de Myriam Bregman abre nuevas grietas en la izquierda", <em>La Nación</em>, 22 Haziran 2026<br><a href="https://www.lanacion.com.ar/politica/la-estrategia-para-apuntalar-la-candidatura-de-myriam-bregman-abre-nuevas-grietas-en-la-izquierda-nid22062026/" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://www.lanacion.com.ar/politica/la-estrategia-para-apuntalar-la-candidatura-de-myriam-bregman-abre-nuevas-grietas-en-la-izquierda-nid22062026/" target="_blank" rel="noopener">https://www.lanacion.com.ar/politica/la-estrategia-para-apuntalar-la-candidatura-de-myriam-bregman-abre-nuevas-grietas-en-la-izquierda-nid22062026/</a></p>
<p>Potente discurso de Myriam Bregman en el acto internacionalista del 1 de Mayo en el estadio de Ferro", <em>Resumen Latinoamericano</em>, 2 Mayıs 2026</p>
<p><a href="https://www.resumenlatinoamericano.org/2026/05/02/argentina-potente-discurso-de-myriam-bregman-en-el-acto-internacionalista-del-1-de-mayo-en-el-estadio-de-ferro-nosotros-y-nosotras-tenemos-derecho-a-la-rebelion-y-a-la-accion-directa-video-comp" target="_blank" rel="noopener">https://www.resumenlatinoamericano.org/2026/05/02/argentina-potente-discurso-de-myriam-bregman-en-el-acto-internacionalista-del-1-de-mayo-en-el-estadio-de-ferro-nosotros-y-nosotras-tenemos-derecho-a-la-rebelion-y-a-la-accion-directa-video-comp</a></p>
<p>"Myriam Bregman en Madrid: 350 personas en el cierre de la gira", <a href="https://www.izquierdadiario.es/Myriam-Bregman-Madrid-350-personas-cierre-gira" target="_blank" rel="noopener">https://www.izquierdadiario.es/Myriam-Bregman-Madrid-350-personas-cierre-gira</a></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sahipler: Mahremiyetin son kullanma tarihi var mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sahipler-mahremiyetin-son-kullanma-tarihi-var-mi-323362</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/sahipler-mahremiyetin-son-kullanma-tarihi-var-mi.jpeg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sahipler-mahremiyetin-son-kullanma-tarihi-var-mi-323362</guid><description><![CDATA[Byatt’ın Sahipler romanı, ölmüş bir şairin ‘gizli’ mektuplarının mülkleştirilmesi üzerine kurulur. Oyuncu Serhat Kılıç’ın evindeki son anına ait fotoğrafın teşhir edilmesi de bizi bu romanın sordurduğu sorulara götürür.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Oyuncu Serhat Kılıç’ın hayatını kaybetmesi tanıyan tanımayan herkesi üzdü, ancak ardından yaşananlar da ölüm kadar sarsıcıydı.</p>
<p>Bir anda bir evin kapılarının hiç tanımadığı insanlara açılması, bir salonun ortasındaki sehpanın üzerinde duran her bir nesnesinin ulu orta yayınlanması, ekran dışında hiç görmedikleri bir insanın hayatını tek bir kare fotoğraf üzerinden didikleyen kalabalıklar… Ölümün soğuk yüzünü iliklerimize kadar hissettiren bir yandan da etik anlayışımızı derinden sarsan acayip bir olay.</p>
<p>Görmek istemeseniz bile her yerden önünüze çıkan o fotoğrafa bakarken, insan düşünmeden edemiyor. Böyle bir durum, “kamuoyunun merakı” ya da “ünlü olmanın bedeli” diyerek geçiştirilebilir mi? Benzer durumlar ünlü olmayan ölülerin de başına geliyorken bu tür yorumlar çok yüzeysel kalmaz mı?</p>
<p>Mesele ünlü olmakla ilgili değil, mesele bir insan öldüğünde sınırlarının neden kalktığı, mahremiyetin ne zaman ve nasıl kamusal mülke dönüştüğü meselesi. Mesele daha derin… Kişi öldüğünde mahremiyet sınırı neden sıfırlanıyor? Yaşayanlar bu sınırı ihlal etme cüretini nerden buluyor?</p>
<p>Bu soruları düşünürken aklıma A. S. Byatt’ın Sahipler (Possession: A Romance, 1990) romanı geldi. Çünkü roman tam da bu çizgide duruyor. Üstelik sorularımıza soru ekliyor.</p>
<p>Yaşayan bir sanatçının yayımlamadığı mektupları ele geçirip aşk hayatını ortaya döksek bunu kolaylıkla mahremiyet ihlali sayarız. Peki ama aynı mektuplar ölü birine aitse… Onlara pekâlâ “arşiv”, “belge”, “edebiyat tarihi”, “sanat tarihi” diyebiliyoruz.</p>
<p>Böyle olunca zihnimizdeki soru büyüdükçe büyüyor. Mahremiyetin son kullanma tarihi var mı?</p>
<h3>Belgeden mezara: Sahiplenme arzusu</h3>
<p>Zihnimiz bu sorulara yanıt araya dursun, biz roman üzerinden ilerleyelim. Sahipler, başlığıyla bile meseleyi büyüten bir roman. “Possession” yalnızca romantik bir sahiplenme değil; araştırmacının şaire, biyografi yazarının hayata, koleksiyoncunun belgeye, okurun hikâyeye sahip olma arzusunu sorgulatan bir kavram.</p>
<p>Roman 1980’lerin Britanya akademik dünyasında başlıyor. Genç araştırmacı Roland Michell, Viktorya döneminin kurgusal şairi Randolph Henry Ash’e ait bir kitabın arasında Ash’in el yazısıyla yazılmış iki gizli mektup taslağı buluyor.  Akademik dünya Ash’i eşine bağlı, düzenli bir adam olarak bilirken, mektuplar başka bir kadına yazılmış! Roland’ın yapması gereken arşiv kurallarına uymak; fakat bunu yapmıyor, mektupları çalıyor.</p>
<p>Roland, mektupların muhatabının şair Christabel LaMotte olduğunu anlıyor ve LaMotte üzerine çalışan akademisyen Maud Bailey ile ortak bir iz sürmeye başlıyor. Araştırma derinleştikçe iki şair arasındaki gizli aşk, evlilik dışı bir hamilelik, bir intihar ve gizlenen bir çocuk gibi en mahrem aile sırları ortalığa saçılıyor. Roland ve Maud’nun yanı sıra Amerikalı koleksiyoncu Cropper gibi başkaları da belgelerin peşine düşüyor.</p>
<p>Merak ve “bilme hakkı”, romanın sonunda fiziksel bir ihlale dönüşüyor. Başlangıçta bir kitabın arasından alınan mektup, sonunda mezarın kazılmasına kadar varıyor.</p>
<p>Bilme arzusu tüm bu yaşananlardan sonra bizi etik bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir insan öldüğünde hayatı başkalarının sahip olabileceği bir “malzemeye” dönüşür mü?</p>
<h3>Ölüm, etik ihlali aklamaya yeter mi?</h3>
<p>Bu noktada rahatsız edici bir paradoksla karşılaşıyoruz. Ölülerin özel hayatına duyduğumuz merakı “bilgi” sözcüğüyle meşrulaştırıyor olabilir miyiz? Yaşayan bir sanatçının kimle seviştiğini merak etmek magazin sayılırken, ölüm etik ihlali aklamaya yeter mi?</p>
<p>Bir de zaman meselesi var. Bir olay çok yeniyse, diğerinin üzerinden yüz yıl geçtiyse… Aradaki fark gerçekten zaman mı? Yoksa itiraz edecek kimse kalmadığı için daha mı rahat hareket ediliyor?</p>
<p>Sahipler’deki gibi artık mektup yazmıyoruz ama bugün ölen birinin telefonundaki gizli bir sohbet, taslaklar bölümünde saklanmış bir e-posta yüz yıl sonra biyografisinin parçası olarak yayımlanabilir mi?</p>
<p>Vicdani direncin kırılması, özel hayata bakış açımızın değişmesi için ne kadar zaman lazım?</p>
<p>Sormuş bulundum ama sorum havada asılı kaldı. Güncel olay gösteriyor ki zamana bile gerek yok, mahremiyetinizin kamu malına dönüşmesi için ölmüş olmanız yeterli!</p>
<h3>‘Kamuoyunun bilme hakkı’ maskesi ve yasın ihlali</h3>
<p>Byatt’ın kurgusundan tekrar Serhat Kılıç örneğine döndüğümüzde, durumun fecaati daha net ortaya çıkıyor. Romandaki akademisyenler ölülerin sırlarını deşerken buna “araştırma” diyebilirler, “biyografi” diyebilirler ya da “kültürel miras” adını verebilirler. Peki Serhat Kılıç’ın evinin salonundan, en kırılgan anından sızdırılan o fotoğrafta meşrulaştırıcı kılıf nedir?</p>
<p>“Kamuoyunun bilme hakkı” mı?</p>
<p>Bir insanın evinde tek başına ölmesi, cenazesinin iki gün sonra bulunması ya da sehpasının üzerinde duran nesneler kamuya ait bir bilgi olamaz, olsa olsa insanın en yalın yalnızlığını anlatır bize.</p>
<p>İnsanların o tek kareye bakarak kurguladığı hikâyeler, bir yaşam üzerine cüretle oturtulan ahlak bekçiliğinden başka bir şey değil. Bir kişinin oyuncu veya tanınır olması, evinin içindeki mahremin kamusal mülk hâline gelmesine gerekçe gösterilemez. Ki dedim ya bunu ünlü olmayanlara da yapıyorlar, kadın cinayetlerinde mesela; öldüğü için kadının yüzü, kimliği, hayatı, neyi var neyi yoksa birden kamu malı oluyor. Öldürenin adı gizleniyor, yüzü buzlanıyor, çünkü hâlâ yaşıyor.</p>
<p>Dönelim yine zaman meselesine. Yakınları henüz kaybın şokunu atlatamamışken, daha yaslarını tutacak vakitleri bile yokken böylesi bir ihlalle yüzleşmeye zorlanmaları,</p>
<p>yaşayanların sınır tanımazlığından başka bir şey değil. Yaşayanların pervasızlığı sınır tanımıyor maalesef…</p>
<p>Şu olaydan kamu yararına bir sonuç çıkacaksa o da şu olabilir: Ölmek, mahremiyet haklarının devredilmesi anlamına gelmez. Kişi artık kapısını kapatamıyor, kameralara “dur” diyemiyor, durumu izah edemiyor diye onun hayatını didikleme hakkınız olamaz. Bir insan öldüğünde mahremiyeti ortadan kalkmaz; aksine, itiraz hakkı elinden alındığı için o mahremiyet yaşayanların etik sorumluluğuna emanet edilir.</p>
<h3>Yas tutarken teşhir ediyoruz</h3>
<p>Uzatmalı bir felsefe öğrencisi olarak kuramcıların bu meseleye nasıl baktıklarını da kısacık hatırlatmak isterim. Judith Butler, özellikle Kırılgan Hayat (Precarious Life) ve Savaş Tertipleri (Frames of War) kitaplarında “yası tutulabilirlik” (grievability) kavramı üzerinden hangi hayatların kayıp olarak görüldüğünü, hangi ölümlerin kamusal yasın konusu hâline gelebildiğini sorgular. En basit hâliyle soru şudur: Kimin yası tutulur?</p>
<p>Butler’ın meselesi doğrudan ölülerin mahremiyeti değildir elbette. Ancak onun sorusunu biraz daha ileri götürdüğümüzde bizim tartıştığımız yere varabiliriz. Yası tutulmaya değer gördüğümüz ölüyü, mahremiyeti korunmaya değer bir insan olarak da görüyor muyuz?</p>
<p>Çünkü tuhaf bir çelişki var burada. Bir yandan bir insanın ardından üzülüyor, kaybını paylaşıyor, onun için üzülüyoruz; öte yandan aynı insanın artık kendisini koruyamayacağı en kırılgan anda özel alanına giriyor, görüntülerine bakıyor, eşyalarını inceliyor, hayatı hakkında hüküm veriyoruz.</p>
<p>Julia Kristeva’nın Korkunun Güçleri (Powers of Horror) yapıtında ortaya koyduğu “abjection” (iğrençlik/dışlanmışlık) kavramıysa bizi başka bir yere, yaşamla ölüm arasındaki sınırın yarattığı tekinsizliğe götürür. Kristeva için ceset, abject’in en güçlü imgelerinden biridir. Çünkü yaşayan insana kaçamayacağı bir gerçeği, kendi ölümlülüğünü hatırlatır; yaşamla ölüm, ben ile öteki arasındaki güvenli sınırı bozar. Bu karşılaşma bizi hem uzaklaştırır hem de tuhaf biçimde kendisine çeker.</p>
<p>Belki ölüm görüntülerine duyulan o tekinsiz merakı da burada düşünmek gerekir. Bakmak istemediğimizi söylerken neden bakıyoruz? Bir başkasının ölümüne, evine, geride bıraktığı nesnelere bakarken aslında kendi ölümlülüğümüzün çevresinde mi dolaşıyoruz?</p>
<p>Kristeva bu merakı doğrudan “röntgencilik” olarak tanımlamaz. Ancak abject kavramı, ölüm karşısında aynı anda hem geri çekilmemizi hem de bakışımızı oraya yeniden çevirmemizi anlamak için güçlü bir argüman sunar.</p>
<p>Butler’ın sorusuyla Kristeva’nın argümanlarını yan yana koyduğumuzda çelişki daha da görünür oluyor. Ölünün ardından yas tutmakla ona bakmak, onu merak etmekle mahremiyetini ihlal etmek arasındaki sınırı nerede çiziyoruz?</p>
<p>Bunları bilgi olarak aklımızın bir kenarına koyalım ve yine romana dönelim.</p>
<h3>Byatt’ın karakterlerine ve okuruna verdiği ders!</h3>
<p>Byatt romanın finalinde araştırmacılara, akademisyenlere ve okura son bir oyun oynar! Roland ve Maud her belgeyi bulur, mezarı açar, soy ağacını çözer. Ancak Byatt, anlatının en sonunda bizi Ash’in öldüğünü sandığı kızıyla karşılaştığı kısa bir ana ana götürür. Ash çocuğuna bir mesaj bırakmak ister ama mesaj adrese ulaşmaz. Olsun. Bundan daha önemlisi, bu anı Roland da Maud da hiçbir zaman öğrenemez.</p>
<p>Sahipler, yüzlerce sayfalık arşiv takibinin sonunda keskin bir sınır çizer. O da şudur: Geçmiş bütünüyle ele geçirilemez!</p>
<p>Serhat Kılıç’ın evinin kapısı ölümünün ardından hiç tanımadığı insanlara açılırken Byatt, araştırmacıların yüzüne kapıyı kapatır. Onca çabaya karşın her şeyi öğrenemezler, bilemezler.</p>
<p>Belki mesele de budur. Bir insan öldüğünde artık kapısını kendisi kapatamaz. O kapıyı onun adına kapalı tutmak yaşayanlara düşer.</p>
<p>(NK/EMK)</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>·         A. S. Byatt, Sahipler, Çeviri Rana Tekcan, Can Yayınları.</p>
<p>·         Judith Butler, Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü, Çeviri Başak Ertür, Metis Yayınları.</p>
<p>·         Judith Butler, Savaş Tertipleri: Hangi Hayatların Yası Tutulur?, Çeviri Şeyda Öztürk, Yapı Kredi Yayınları.</p>
<p>·         Julia Kristeva, Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme, Çeviri Nilgün Tutal, Ayrıntı Yayınları.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[On İki Adalar'da güneş, deniz ve fizik -2]]></title><link>https://bianet.org/yazi/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-2-323391</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-2-323391</guid><description><![CDATA[Sonuç olarak, güneşin ve denizin insan iyilik hali üzerindeki olumlu etkisi yalnızca romantik bir fikir değil; belirli fiziksel ilkelere dayanıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazının<a href="https://bianet.org/yazi/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1-322905" target="_blank" rel="nofollow noopener"> birinci bölümünde, </a>güneş ışınımının melanin üretimi aracılığıyla bizi hem koruduğunu hem de, özellikle daha açık tenli ziyaretçiler için, risklere açık bıraktığını, ozon deliğinin bu korumayla nasıl ilişkili olduğunu ve gökyüzünün neden mavi göründüğünü görmüştük. Şimdi bu aynı ışığın içsel saatimizi nasıl düzenlediğine bakalım, ardından başlangıçtaki hipotezimizin ikinci değişkenine geçeceğiz: denize.</p>
<p>Sirkadiyen ritim, insanın esas olarak doğal ışıkla düzenlenen, içsel 24 saatlik biyolojik döngüsüdür. Uykuyu, hormon üretimini, vücut ısısını ve ruh halini etkiler. Güneş ışığından sistematik olarak uzaklaşma (yapay aydınlatmalı kapalı mekanlarda çalışma ve yaşama) bu ritmi bozar ve bedensel ile ruhsal dengesizliğe yol açar.</p>
<p>Soru: Ilımlı ve kademeli güneş maruziyeti, uyku kalitenizi, ruh halinizi ve gün içindeki enerjinizi iyileştirebilir mi? Deneyin!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/b2-nisyros.png" alt=""></p>
<p>İkinci değişken: "deniz"</p>
<p>Elektron, 1897'de İngiliz fizikçi Joseph John (J.J.) Thomson (1856–1940) tarafından keşfedildi. Cambridge'de profesör ve Cavendish Laboratuvarı'nın müdürüydü. Katot ışınlarını inceleyerek, bunların hidrojen atomundan çok daha küçük ve hafif parçacıklar olduğunu kanıtladı; bunlar keşfedilen ilk atomaltı parçacıklardı ve bu keşfi nedeniyle Thomson 1906'da Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Elektronun rolünün anlaşılması, madde ve biyoloji hakkındaki resmimizi kökten değiştirdi. İnsan organizmasının elektriksel dengesi, çevreyle etkileşimden etkilenir. Deniz, iyi bir elektrik iletkeni olduğu için, bedeni elektrostatik yüklerden boşaltan bir araç gibi işlev görebilir; bu da yalnızca ruhsal iyilik hali değil, bedensel rahatlama da sağlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/b3-astypalaia.png" alt=""></p>
<p>Denizde hissettiğiniz canlanma duygusu yalnızca psikolojik değildir. Bu, beden ile gezegen arasındaki elektriksel ilişkiye dayanan fiziksel bir olgudur. Sizi elektriksel olarak yalıtan bir dünyada yaşıyorsunuz. Kauçuk tabanlı ayakkabılar, sentetik malzemeler ve yalıtılmış binalar, bedeninizden Dünya'ya doğal elektrik yükü akışını engeller.</p>
<p>Son derece hassas bir elektrokimyasal sistem olan bedenimiz statik elektrik biriktirir ve Dünya'nın doğal elektrik alanından yalıtılır. Bu yalıtım, uyku bozuklukları, stres ve enerji eksikliği gibi olgulara katkıda bulunan olası bir etken olabilir.</p>
<p>Deniz, mükemmel bir doğal iletken olarak bu sürece müdahale eder. İyonlar (çözünmüş tuzlar) bakımından yüksek içeriği, elektrik yükünü etkin biçimde taşımasını sağlar. Bedenimizi deniz suyuna daldırdığımızda, ikili bir elektriksel dengelenme gerçekleşir. Beden, birikmiş statik elektrikten doğrudan boşalır, bu elektrik denizin devasa iletken kütlesine doğru bir kaçış yolu bulur, ve aynı zamanda beden, su aracılığıyla doğrudan Dünya'ya elektriksel olarak bağlanarak topraklanır.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/b4-kalymnos.png" alt=""></p>
<p>Devasa bir serbest elektron deposu gibi işlev gören gezegenle bu bağlantı, elektronların organizmaya doğru akmasını sağlar.</p>
<p>Bu aktarım önemsiz değildir; bedenin biyoelektrik dengesinin yeniden sağlanmasına katkıda bulunduğu düşünülür ve derin bedensel rahatlama ile iyilik hali duygusuna bilimsel bir açıklama sunar. </p>
<p><em>Journal of Inflammation Research</em> ve <em>Journal of Alternative and Complementary Medicine</em> gibi dergilerde yayımlanan yeni bilimsel çalışmalar, bu elektronların güçlü antioksidanlar gibi davrandığını öne sürüyor.</p>
<p> Zararlı serbest radikalleri nötralize ederek, birçok kronik hastalığın kökeninde yatan oksidatif stresi ve iltihabı büyük ölçüde azaltıyorlar. Bu bulgular, "topraklamanın" (earthing) kronik iltihapları önemli ölçüde azaltabileceğini, stres hormonu kortizolü düzenleyerek uyku kalitesini iyileştirebileceğini ve kanın akışkanlığını artırarak kardiyovasküler sorun riskini azaltabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Soru: Yerçekimsiz ortamlarda spor yaptınız mı hiç? Astronotlar uzay yolculuklarından önce nerede hazırlanıyor? Deniz ayakkabısı giyiyor musunuz? Denizden sonra, havlusuz ve deniz ayakkabısız, ve elbette şemsiyelerden uzakta, plajdaki kumla temas etmeyi deneyin. Deneyde kaydettiğiniz parametreler iyileşiyor mu? Deneyin!</p>
<p>Dolayısıyla denizde yüzmek, dinlenmeden fazlası. Bu, biyoelektrik devremizi gezegenle yeniden birleştiren bir eylem; hissettiğimiz derin iyilik hali ve bedensel rahatlama duygusuna makul bir açıklama sunan doğal bir "yeniden şarj" biçimi.</p>
<p>Yukarıdaki gözlemlerin ötesinde, kışın ve yazın denizle günlük temas, özellikle erişimin daha kolay ve yaşam tarzının farklı olduğu ada bölgelerinde, yalnızca denizin ve güneşin verebileceği aynı iyilik hali ve keyfi paylaşan insan toplulukları yaratır. Bir araya gelen insanlar deneyimlerini paylaşır, sosyal bağları güçlendirir ve kolektif bir yükselme yaşarlar. Su sakinleştirir, güneş uyandırır ve topluluğa katılım var oluş biçimini değiştirir.</p>
<p>Bu bağları, bianet için yazdığım önceki bir yazıda da anlatmıştım: <a href="https://bianet.org/yazi/kos-tan-bir-mektup-kardesim-yilmaz-a-321618" target="_blank" rel="noopener">Kos'tan bir mektup: Kardeşim Yılmaz'a</a>, burada Kos'taki yakın bir arkadaşıma seslendiğim bir mektup, bir zamanlar bizi coğrafi olarak ayıran aynı denizin, bizi bir o kadar da birleştirebileceğinin bir kanıtı.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/b5-leros.png" alt=""></p>
<p>Sonuç olarak, güneşin ve denizin insan iyilik hali üzerindeki olumlu etkisi yalnızca romantik bir fikir değil; belirli fiziksel ilkelere dayanıyor.</p>
<p>Bir yandan, güneş ışınımına ölçülü maruz kalma, sirkadiyen ritmimizin düzenlenmesi için belirleyicidir ve uykuyu, enerjiyi ve ruh halini olumlu etkiler. Aynı zamanda bedenimiz, melanin üretimi yoluyla ultraviyole ışınıma karşı doğal bir savunma geliştirir.</p>
<p>Öte yandan deniz, bedenin elektriksel olarak boşalmasını sağlayan ve bir rahatlama hissi sunan doğal bir iletken olarak işlev görür.</p>
<p>Bireysel biyolojik etkilerin ötesinde, bu doğal unsurlarla temas sosyal bağları güçlendirir; ortak deneyimleri ve kolektif bir iyilik hali duygusunu paylaşan insan toplulukları yaratır. Dolayısıyla güneşle ve denizle ilişkimiz, fiziksel durumumuzu ruhsal ve sosyal yaşamımızla birleştiren bütünsel bir deneyimdir.</p>
<a href='/yazi/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1-322905' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2026/08/28/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1.jpg' alt='On İki Adalar&#39;da güneş, deniz ve fizik -1' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>On İki Adalar'da güneş, deniz ve fizik -1</h5>
<div class='date'>29 Ağustos 2026</div>
</div>
</a>

<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kırık Ok: Barışın mührü]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kirik-ok-barisin-muhru-323369</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/kirik-ok-barisin-muhru.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kirik-ok-barisin-muhru-323369</guid><description><![CDATA[Sürecin toplumsallaşması meselesi, hâlâ sürecin önünde en önemli politik ve ahlaki sorumluluk olarak duruyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Otuz yılı aşkın süredir devam eden savaş geride ölüm, korku ve bıkkınlık bırakırken önyargılardan dolayı barış sadece düşlerde görülen bir hayaldi.</p>
<p>Herkes kendi sınırlarına çekilmiş, birbirilerine hayatı zehir etmenin planlarını kuruyordu. Kim kimi nerede yakalarsa orada öldürmeliydi, acımak yoktu.</p>
<p>Acıma duygusuna kapılan ya da karşısındakiyle empati kuran her kim olursa ona hemen “yılan, hain” yaftası yapıştırılıyordu. Bütün bu olumsuz havaya rağmen sadece bir defa kırılan önyargı, kapının barışa açılmasına neden olacaktı.</p>
<p>Bunda elbette diğer Amerikalı beyazlardan farklı bir ruha sahip olan Tom Jeffords’ın etkisi büyüktü. Çünkü Jeffords, yerlilerle empati kuruyor ve eşitlik temelinde bir barışın olabileceğine inanıyordu. Ama nerden nasıl başlanacağına bir türlü karar veremiyordu.</p>
<p>Tam da bu süreçte Jeffords, yaralı bir Apaçi gencinin hayatını kurtarır. Jeffords’ın genç Apaçiyle geçirdiği birkaç gün, bazı önyargıların kırılmasına neden olacaktı.</p>
<p>Genç Apaçi evine dönmesi gerektiğini söyleyip “Saz çadırda annem ağlıyordur” dediğinde Jeffords derin düşüncelere dalar. Yıllarca kendisine vahşi diye anlatılan bu insanların anneleri de ağlar mıydı? Bu esnada Jeffords kendi kendine “Bu Apaçi bana ‘Annem ağlıyordur’ dedi. Bir Apaçi kadınının diğer kadınlar gibi oğulları için ağlayacağı hiç aklıma gelmezdi. Bizlere hep ‘Apaçiler vahşi hayvanlardır’ denmişti” der. Bu sözler, birbirini tanımaya bile müsaade edilmeyen iki halkın birbiriyle sadece savaştırıldığını anlatan bir itiraftı.</p>
<p>Apaçiler daha sonra Jeffords’ı yakalayıp genç Apaçiyi iyileştirdiği için serbest bıraktığında Jeffords o gün iki şey öğreniyordu: <strong>Apaçi kadınları oğulları için ağlıyordu, Apaçi erkeklerinin bir adalet duygusu vardı.</strong></p>
<p>Bu yakınlaşmadan sonra kırılan önyargıyla birlikte kasabaya dönen Jeffords artık savaşı sorgulayacaktı. Meselenin vatan-millet-bayrak edebiyatı olmadığını anlayacak ve kendisine orduda yeni görevler teklif edildiğinde bunu reddedecekti. Amaçlarının bu topraklara medeniyet, yol, elektrik getirmek olduğunu dile getiren albaya çıkışarak Apaçilerin kendi topraklarında özgürce yaşamak istediklerini ve buna hakları olduğunu söyleyecekti.</p>
<p>Bundan sonrası için Jeffords’ın tek işi Apaçi dili ve kültürünü öğrenmeye çalışmak ve bir barışın yaratılıp yaratılmayacağına dair düşünmek olacaktı. Kasabanın olumsuz yaklaşımına rağmen risk alarak Apaçilerin reisi Cochise ile görüşmeye karar verir.</p>
<p>Cochise ile görüştükten sonra karşılıklı bir güven sorunu yaşansa da konuştukça birbirilerini anlamaya başlarlar. Özellikle Jeffords’ın Apaçi dili ve kültürünü öğrenmeye çalışmasının yanında Apaçilere olan saygısı, Cochise’in ona güven duymasını sağlar.</p>
<p>Böylece ilk adım olarak Cochise, istihbarat taşımayan mektup ve postaların sorunsuz geçeceğine dair güvence verir.</p>
<h3>Barışı mühürleyen acılar</h3>
<p>Başlayan bu yeni süreçle birlikte ABD başkanı tarafından Apaçilerle adil bir barış yapmak için tam yetkilendirilen General Howard devreye girer ve Jeffords’a, Cochise’le görüşmek istediğini dile getirir. Jeffords bu politika değişikliğini garipser ve tam güven duymasa da General “Okuduğum İncil kardeşliği nasihat ediyor” der.</p>
<p>Jeffords, General’e adil barıştan ne anladıklarını sorar. General bunun açıklamasını Jeffords’a bıraktığında Jeffords adil barışı şöyle açıklar: “Eşitlik. Apaçiler özgür bir halk. Kendi topraklarında özgür kalmaya hakları var.” Bunun üzerine ABD başkanı adına Apaçilerle masaya oturur General Howard ve böylece üç aylık bir ateşkes süreci başlar. Cochise, başta Geronimo olmak üzere bazı kabilelerin buna karşı çıkmasına rağmen “Üç ay boyunca barışı deneyeceğim” der.</p>
<p>Barış süreci yolunda giderken hem Apaçiler hem de beyazlar tarafından provokasyonlar olur. Buna rağmen taraflar barıştan vazgeçmezler. Bu süreçte Jeffords da bir Apaçi kızla evlenmiştir. Her şey yolunda giderken Cochise, Jeffords ve eşi beyazlar tarafından pusuya düşürülür. Bu pusuda Jeffords yaralanır, eşi Sonseeahray ise ölür.</p>
<p>Yaşadığı acı üzerine Jeffords, barışın bir yalan olduğunu ve beyazların barış istemediğini haykırır. Bunun üzerine Cochise, barışın asla kolay gelmeyeceğini ve bunu da ordunun yapmadığını dile getirerek “Barışın yalan haline getirilmesine izin vermeyeceğim” der. Olay yerine General Howard ve diğer beyazlar da gelir.</p>
<p>General Howard “Senin kaybın halkımızı barış isteğiyle bir araya getirdi” der. Günler sonra Jeffords da kayıpsız ve ödünsüz bir barışın gelmeyeceğini anlayarak “<strong>Sonseeahray’ın barışı mühürlediğini anladım</strong>” diyecektir.</p>
<h3>“Ben sizin hikayenizi biliyorum”</h3>
<p>Yukarıda anlattığım hikaye, uzun bir aradan sonra yeniden izlediğim bir Western filminden. Delmer Daves’in yönetmenliğini yaptığı 1950 yapımı “Broken Arrow (Kırık Ok)” filmi; bir yönüyle savaşın önyargılardan beslendiğini, gerçek bir barışın empatiyle gerçekleşebileceğini gösteren muazzam bir yapıt. Çünkü biz de Barış ve Demokratik Toplum sürecinin önemli bir aşamaya geldiği bir noktada “Önyargı” ve “Empati” arasında asılı bir geleceğe bakıyoruz.</p>
<p>Sürecin toplumsallaşması meselesi, hâlâ sürecin önünde en önemli politik ve ahlaki sorumluluk olarak duruyor. Meseleye sadece “silah bırakma” üzerinden yaklaşılırken yaşanmış acıları yarıştırmadan birbirinin acısını anlamayı / hissetmeyi kolaylaştıracak adımlar henüz ortada yok.</p>
<p>Bu sebeple bir dönem kapanırken bir halkın tutulmamış acılarının / kayıplarının yasını tutmasının üzerinden bile fırtınalar koparılabiliyor. Halbuki “Barış Anneleri” kaybettikleri tüm güzelliklerine rağmen on yıllardır “barış” yolundan bir milim dahi sapmadılar, yaralarına barış umudunu merhem yapıp sürdüler. Tam bu yüzden, Kürt siyasi hareketi mücadelesini sadece özgürlük ve demokrasi mücadelesi olarak görmemiş; aynı zamanda bir barış mücadelesi olarak ifade etmiştir.</p>
<p>Bugün geleceğimizi eşitler arası hukukla, ulusal varlığın politik temsiliyle, pozitif bir barışa olan inançla kurabileceğimiz bir eşikteyiz.</p>
<p>Türkiye toplumu, tümden barış eşiğini aşabilir. Bunun bir şartı; medya kuruluşlarının sadece durdukları yerden barış çabasına bakmayı / yorumlamayı terk etmesi.</p>
<p>İkinci önemli şart ise devlet / iktidarın ise sürecin toplumsallaşmasını sağlayacak yeni bir barış dilini inşa etmesi. Dolayısıyla halkları manipüle eden her türlü araç / aygıt / kurum / kişi aradan çekilmeli veya tersten pozitif yönde işlemeye başlamalı.</p>
<p> Çünkü bazen her şey, birbirini tanımayla başlar. Bu da ancak herkesin kendi hikayesini özgürce anlatabilesiyle mümkün.</p>
<p>Başarılı bir çatışma çözümü modeli olarak değerlendirilen Filipinler’de de böyle olmadı mı? Çünkü Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Moro İslami Kurtuluş Cephesi lideri Murad Ebrahim ile yüz yüze yaptığı ilk görüşmede şunu söylemişti: “Ben sizin hikayenizi biliyorum.” Ve bu söz Filipinler’de büyük barışa giden yolu aydınlatırken, dünyaya ilham olabilecek muazzam barış kampanyaları (Teachers as peacebuilders, Peace pedagogy, Peace Coffee program, Teach peace build peace movement) başlatılmıştı.</p>
<p>(İG/EMK)</p>
<p>*Yazının fotoğrafı: Diyarbakır'ın Sur ilçesinde 2 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecinde yaşanan çatışmalarda yaşamını yitiren Hakan Arslan'ın kemikleri 7 yıl aradan sonra babasına bir torba içerisinde Aralık 2022'de teslim edilmişti.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Janrların sınırlarında özgürleşen Türkçe rock]]></title><link>https://bianet.org/yazi/janrlarin-sinirlarinda-ozgurlesen-turkce-rock-323389</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/janrlarin-sinirlarinda-ozgurlesen-turkce-rock.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/janrlarin-sinirlarinda-ozgurlesen-turkce-rock-323389</guid><description><![CDATA[Sağlıklı bir müzik sahnesinin belki de en önemli işlevi, sanatçıya yalnızca üretme hakkı değil, yanılma payı da bırakmak. Türkçe rock ve alternatif sahnesindeki iyimserliği mümkün kılan da hâlâ bu alanların var olabilmesi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkçe müziğin farklı alanlarına bakan önceki üç yazımda incelediğim başlıklar, janrların kendilerinden çok onları etkileyen koşullar ve güç dengeleriyle ilgiliydi. Ekonomik ve kültürel düzen değiştikçe müziğin üretim biçimi, dolaşımı ve sanatçının hareket alanı da değişti. Bu yazı dizisinin dördüncü ve son yazısında ise tabloya biraz daha iyimser bir yerden bakmaya çalışacağız: Belki de işler bütünüyle kötüye gitmiyordur.</p>
<p>Türkiye’de rock ve onun çevresinde gelişen bağımsız müzik, bu ihtimali ciddiye almak için yeterince işaret taşıyor. Heyecan verici olan, Türkçe rock müziğinin eski etki alanına kavuşması ya da yeni bir “rock patlaması” değil. Tam tersine, sahne bugün hâlâ yeni seslere alan açabiliyorsa bunun nedenlerinden biri, artık yalnızca “rock” tanımına uymak zorunda olmaması.</p>
<p>Bu dönüşüm bir anda ortaya çıkmadı. 2000’lerden itibaren rock, farklı müzikal dillerle kurduğu ilişkiyi daha görünür kıldı. The Strokes yalın grup formunun çekiciliğini yeniden hatırlatırken Radiohead elektronik müziğin araçlarını beste mantığına yerleştirdi. Gorillaz ise hip-hop, dub, elektronik müzik ve pop arasında dolaşan başka bir “grup” fikri önerdi.</p>
<p>Elbette rockın başka janrlarla ilişkisi 2000’lerde başlamadı. Türün tarihi, bluestan folka, funktan elektronik müziğe uzanan karşılaşmalarla yazılmıştı. Bu dönemde değişen, söz konusu karşılaşmaların deneysel örneklerle sınırlı kalmayıp popüler rockın olağan araçları arasına yerleşmesiydi. Programlanmış ritimler, synthler ve samplelar grup formlarına rahatlıkla dâhil oldu. Değişen müziğin melezliği değil, bu melezliğin sıradanlaşma derecesiydi.</p>
<p>Bir başka önemli değişim ters yönden bakıldığında daha rahat görülebilir. Artık yalnızca rock grupları elektronik müzikten, rap ya da folktan beslenmiyor; başka janrlardan gelen müzisyenler de rock ve punk kültürüyle ilişkilendirdiğimiz sahne estetiğini, dinleyici çevresini ve performans biçimlerini paylaşabiliyor. Böylece müziğin hangi araçları kullandığından çok, nerede üretildiği ve hangi sahnenin parçası olduğu önem kazanıyor.</p>
<p>Türkiye’de rock, Anadolu rockın psikedelik ve folk etkilerinden sonraki kuşakların elektronik ve deneysel arayışlarına kadar hiçbir zaman dışarıya kapalı bir alan olmadı. Bugünün farkı, müzisyenin bu geçişleri eskisi kadar tarif etmek zorunda kalmamasında.</p>
<p>Jakuzi’nin synthlerle kurduğu karanlık dünya, Lalalar’ın yerel müzikal hafızayı elektronik groovelarla buluşturması, Büyük Ev Ablukada’nın art-rock ile pop ve rapten devraldığı ifade biçimleri, Altın Gün’ün folk eserlerini modern formatlarda eritmesi yan yana düşünüldüğünde ortak bir “Türkçe rock/alternatif soundu” aramak pek anlamlı değil. Synth, sample, distorsiyon ya da mikrotonal melodiler artık janr belirleyici elementlerden çok ortak bir müzikal sözlüğün parçaları.</p>
<p>Bunun sonuçları yalnızca şarkıların içinde duyulmuyor. Janrlar hâlâ bir şarkıyı tarif etmeye yarıyor ama müzisyenin nerede çalacağını, kiminle yan yana geleceğini ya da hangi dinleyiciye ulaşacağını eskisi kadar belirlemiyor.</p>
<p>Aynı sahneyi paylaşan sanatçıları ortak bir sounddan çok mekânlar, dinleyiciler ve bağımsız dolaşım ağları bir araya getiriyor. “Rock yeniden yükseliyor” ifadesi bu değişimi anlatmaya yetmiyor. Rock bir şemsiye janra dönüşmüş de değil; taşıdığı alternatif sahne fikri artık kendi müzikal sınırlarından daha geniş bir alana yayılıyor.</p>
<p>Bu değişimin nedeni yalnızca estetik kaygılar değil. Yeni üretim biçimleri müzisyenlerin çalışma yöntemlerini de dönüştürdü. Bir bilgisayar, birkaç yazılım ve temel kayıt ekipmanı, yıllar önce büyük bir stüdyonun gerektirdiği üretimin önemli bir bölümünü eve taşıdı. Şarkı prova odasında başlayıp bilgisayarda bitebilir; bilgisayarda başlayan bir fikir sahnede bambaşka bir biçim alabilir. Üretim araçlarının birbirine yaklaşması, farklı janrların çalışma pratikleri arasındaki mesafeyi de azalttı.</p>
<h3>Dijital dağıtım konser mekânı yaratamaz</h3>
<p>Bugünkü müziğin büyük paradokslarından biri burada: Müzik üretmek tarihin belki de hiçbir döneminde bu kadar erişilebilir değilken müzisyen olarak hayatta kalmak aynı ölçüde kolaylaşmadı. Evde albüm kaydedebilmek bazı maliyetleri azaltabilir; fakat prova odasının, konserin ya da turnelerin masraflarını ortadan kaldırmaz.</p>
<p>Dijital dağıtım konser mekânı yaratamaz; bir şarkıyı dünyanın her yerinde erişilebilir kılmak da onun duyulacağı anlamına gelmez. Teknoloji üretimin önündeki bazı kapıları kaldırdı ama müzisyenin karşısına görünürlük, mekân, turne maliyetleri ve zaman gibi başkalarını çıkardı.</p>
<p>Türkiye’deki bağımsız sahnenin bugünkü canlılığı, ironik biçimde biraz da bu çelişkinin ürünü. Küçük plak şirketleri, kendi kayıtlarını yapan müzisyenler, bağımsız konser organizasyonları ve ülke dışında dinleyici çevrelerine ulaşabilen sanatçılar mevcut. Yapı, merkezi bir endüstrinin planladığı hareketten çok küçük üretim adalarının toplamına benziyor. Bu dağınıklık ilk bakışta bir zayıflık sayılabilir; oysa merkez zayıfladıkça merkeze benzeme zorunluluğu da azalıyor. Bir grubun birkaç bin kişilik bir dinleyici kitlesiyle müzik yapmayı sürdürebilmesi, eskiden ticari başarısızlık sayılabilecek bir ölçeği mümkün kılıyor. Herkes için anlaşılır olma zorunluluğu kalktığında tuhaflaşmak biraz daha ucuzluyor. Dijital çağın bağımsız müziğe sunduğu en önemli imkân belki de milyonlara ulaşmak değil, milyonlara ulaşmadan var olabilmek.</p>
<p>Tam bu noktada İrlanda ile Türkiye sahneleri arasında bir karşılaştırma yapılabilir. İrlanda’da aynı kültürel hareketlilik içinde anılan müzisyenlerin birbirine benzemesi gerekmiyor. Kneecap’in çıkış noktası politik hip-hop, Lankum’unki geleneksel folk müziği; buna rağmen ikisi de alternatif sahnenin dinleyici, festival ve dolaşım ağlarında yer bulabiliyor. Önemli olan onları “rock” başlığı altında toplamak değil, farklı janrların aynı sahne içinde hareket edebilmesi.</p>
<p>İki ülke arasındaki daha belirleyici fark maddi ve kurumsal altyapıda ortaya çıkıyor. Dublin ile İstanbul yüksek kiralar, daralan çalışma alanları ve kırılgan küçük mekânlar gibi benzer baskılara sahip. Ancak İrlanda’da devlet sanatçının çalışma hayatının birden fazla aşamasına dâhil oluyor. Arts Council araştırma ve üretime burs sağlıyor; Basic Income for the Arts geçim güvencesizliğine müdahale ediyor; Culture Ireland ise yurt dışındaki festival ve konserlerin dolaşım maliyetlerinin bir bölümünü karşılıyor. Böylece üretim zamanı ve uluslararası dolaşım birbirinden tamamen kopmuyor.</p>
<p>Türkiye’de bağımsız çağdaş müziğin üretim koşullarına dönük benzer bütünlüklü bir kamu politikası bulunmuyor. Kamusal kaynaklar ağırlıkla devlet kurumları, dönemsel etkinlikler ve proje bazlı destekler üzerinden işlerken müzisyenin çalışma zamanı, bağımsız mekânların sürekliliği, üretim maliyetleri ve uluslararası dolaşım aynı yapının parçaları olarak ele alınmıyor. Bu boşluğu büyük ölçüde sanatçılar, küçük plak şirketleri, konser mekânları, bağımsız organizatörler ve festivaller doldurmaya çalışıyor.</p>
<h3>Estetik özgürlük</h3>
<p>Aradaki fark, kamunun sanatsal üretimin hangi aşamasında sorumluluk aldığıyla ilgili. Görünürlük kazanmış sanatçının üretimine alan açmak başka, henüz ekonomik karşılığı olmayan üretim için gereken zamanı ve çalışma koşullarını kültürel altyapının parçası saymak başka. İrlanda’daki sistem bütün sanatçıları ekonomik güvencesizlikten kurtarmıyor; fakat üretimin maliyetini yalnızca sanatçının kişisel dayanıklılığına bırakmayan bir güvenlik ağı yaratıyor.</p>
<p>Türkiye’deki yaratıcı hareketlilik ise çok daha büyük ölçüde sanatçıların kendi kurduğu ekonomik ve sosyal ilişkilere yaslanıyor. Bu nedenle küçük bir plak şirketinin, konser mekânının ya da bağımsız organizatörün kaybıyla yeni bir grubun kaydını yayımlayabileceği, dinleyiciye ulaşabileceği veya başka sanatçılarla temas kurabileceği kanallardan biri de kayboluyor. Sahnenin merkezsizliği estetik özgürlük yaratırken aynı merkezsizlik maddi açıdan ciddi bir kırılganlığa dönüşebiliyor.</p>
<p>Bu karşılaştırmanın asıl önemi bir ülkeyi diğerine model göstermek değil, kültürel desteğin nerede başladığını tartışmaya açmasında yatıyor.</p>
<p>Sanatçıyı görünür hâle geldikten sonra desteklemekle henüz görünür değilken çalışabileceği zamanı ve dolaşabileceği alanı korumak bambaşka yöntemler. Bağımsız bir sahnenin sürekliliği yalnızca başarılı isimlere değil, henüz ekonomik karşılık bulmamış çalışmaların ne kadar süre yaşayabildiğine de bağlı.</p>
<p>Tam da bu nedenle başarı ölçüsünü değiştirmek gerekiyor. Büyük konserler, yüksek dinlenme rakamları ya da uluslararası çıkışlar görünürlüğü gösterebilir; fakat sürdürülebilirliği tek başına kanıtlamaz. Daha önemli ölçüt, sahnenin henüz başarıya dönüşmemiş üretime ne kadar alan bırakabildiğidir. Çünkü estetik risk yalnızca sanatçının ne yapmak istediğine değil, başarısız olmanın maliyetine de bağlıdır. Her şarkının karşılık bulması, her konserin dolması, her albümün yatırımını hemen geri kazanması gerekiyorsa biçimsel özgürlük kâğıt üzerinde kalır.</p>
<p>Yeni bir şey deneyebilmek için bazen kötü bir şarkı yazabilmek, küçük bir salonda az kişiye çalabilmek, yön değiştirebilmek ve ilk deneme karşılık görmediğinde ikinciyi yapabilecek durumda kalmak gerekir. Sağlıklı bir müzik sahnesinin belki de en önemli işlevi budur: Sanatçıya yalnızca üretme hakkı değil, yanılma payı da bırakmak.</p>
<p>Sektörün taşıdığı umut, kusursuz ya da güvenli bir sistem kurulmuş olmasından kaynaklanmıyor. Tam tersine, ekonomik olarak kırılgan, kurumsal açıdan parçalı ve büyük ölçüde kendi ilişkilerine yaslanan bir alandan söz ediyoruz.</p>
<p>Buna rağmen ana akım başarının dışında yaşayabilen küçük ölçekli ekosistemler müzisyene hâlâ bir miktar deneme payı bırakıyor. Bugün Türkçe rock ve alternatif sahnesindeki iyimserliği mümkün kılan, kazanılmış başarılar değil; sahnenin sanatçılara hâlâ kaybetmeyi göze alabilecekleri alanlar açabilmesi.</p>
<p>(ECS/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[O Yıl’ın Efronya’sına mektup]]></title><link>https://bianet.org/yazi/o-yilin-efronyasina-mektup-323379</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/12/o-yilin-efronyasina-mektup.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/o-yilin-efronyasina-mektup-323379</guid><description><![CDATA[Evet Sevgili Efronya, aslında yaşananların henüz hikayesi ve yüzleşilmesi yazılmadı. Ben bu mektupta 111 yıl sonra seni duymaya ve anlamaya çalıştığımı ifade etmeye çalışıyorum.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Efronya bu mektubu sana yüz yıl sonra yazıyorum. Aslında memleketlerimiz yakın sayılır. Senin ulusunun yaşadığı yer ile benim doğdudum yer arasında sadece Arpaçay geçiyor. Kuşların önemsemediği bu sınırlarda, Ani’den senin memleketine yürümem on dakika ya sürer ya sürmez. Kim bilir belki de komşu olan köylerimizde tavuklarımız birbirine karışmıştır.</p>
<p>Şu an olduğum 5137 metre Ağrı Dağı zirvesinde, Küçük Ağrı’yı ve senin ülkenin topraklarını alabildiğine görebiliyorum. Ağrı Dağı’nı bilirsin hani birileri için derinlik, diğerleri için yükseklik olan o muhteşem dağ!  Bu dağda sen ve diğer gidenleri hatırlamak benim için de hem zor hem de gerekli gibi duruyor.</p>
<p>Senin ulusun, Ermeni halkı; yüzyıllar boyunca Osmanlı toplumsal düzeninin önemli unsurlarından biri olarak yaşarken, İmparatorluğun son döneminde yükselen milliyetçilikler, Balkan Savaşları’nın yarattığı travma, savaş koşulları ve İttihat ve Terakki yönetiminin giderek sertleşen homojenleştirme politikaları içinde ölümcül bir hedef hâline geldi. Özellikle merkezî yönetimdeki karar vericilerin savaş koşullarını ve ulusçu güvenlik anlayışını gerekçe göstererek başlattığı kitlesel tehcir ve sürgün sürecine maruz kaldılar. </p>
<p>Sizin yaşadıklarınız yanında karşılaştıramayacağım şey de benim dedelerimin bu olaylardan 10 yıl sonra 24 Eylül 1925’te kabul edilen Şark Islahat Planı ile Kars’tan Aydın’a sürülmüş olmalarıdır. Demem o ki sürgün yönünde değişik uluslardan olsak da  benzer süreçleri yaşamışız. Senden çok sonra yaşayan bir şair Cahit Zarifoğlu şöyle der: "Ne çok acı var."</p>
<p>Bu anlamda Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında yaşanmış çok sayıda politik ve bireysel acının olduğu ve bunlarla hâlâ yüzleşilemediği bir yüzyıl sonra sana söyleyebilirim.</p>
<p>Elbette ki yaşananlar arasında bir hiyerarşi kurmak insani olmadığı gibi politik olarak da doğru değil. Ama senin ve Ermeni ulusunun yüzyıl önce yaşadığı İstanbul ve Anadolu’nun diğer kentlerinde, Suriye’nin Deyrizor, Resulayn (Serekaniye), Halep çöllerine olan sürgün yolculuğu sonrası, bir kimlik Anadolu’da rengini kaybetmiştir.  Adına büyük acı /tehcir /soykırım ne dersek diyelim bir kişinin bile taşıdığı kimlikten dolayı sistematik yok etmeye yönelik İttihatçı politikaların, bizlere bugün yüklediği öncelikle vicdani, sonra politik yüzleşmeyi hâlâ yapamadığımızı söyleyebilirim.</p>
<p>Mektubu yazmaya senin ve Ragıp Bey’in aşkını merkeze alarak o sürgün yollarında yaşadıklarınızı anlatan Ahmet Altan’ın kitabını* okuduktan sonra karar verdim.  Kitabın amacı, sınırlılıkları ve edebiyatın sadece yaşananın bir paragrafını anlatabileceğini unutmadan, tüm kitap boyunca seninle acının coğrafyasında yürümeye çalıştım.</p>
<p>Nefesimin kesildiği yerlerde ise suçluluk ve vicdan arasında günümüzde başka bir kimliğin yaşadıklarında payıma düşenlerle, ezilen tarafgirliğimizi hatırladım.</p>
<p>Kolektif günahların yarattığı ortak suçlu olma davranışının en büyük dışavurumu inkâr ve büyük ulusal anlatılar olduğunu; tarihi yazan egemenin dilinde mağdurun görünmediğini, sayısız grupsal/etnik/dini/alt kültürün asimilasyon veya yok edicilik yaşandığını biliyoruz. Senin ulusunun yaşadıkları 111 yıl sonra bile hâlâ bu durumdadır. Bir türlü Anadolu’da sürüldüklerini, Suriye ve diğer yerlere kadar olan kederli yolculuklarında öldüklerini, modern dünyanın ahlaki değerlerine anlatamadılar. Bunu bugün, farklı biçimlerde, ‘Ermeniler öldürüldüklerini, Kürtler yaşadıklarını bir türlü anlatamadılar’ şeklinde ifade ediyoruz.</p>
<p>Yolculuğun İstanbul’da başlayıp, İzmit’e oradan Konya, Tarsus çevresindeki Külek bölgesine, trenle Halep ve Resulayn ve kaydı tutulmayan bölgelere sürüp gitti. Yolda açlık, kolera, dizanteri ve trahom … gibi hastalıklar, bazı Çerkez, Çeçen ve Kürt silahlı gruplarının saldırıları yanı sıra; özellikle Talat Paşa’nın ulus devlet milliyetçiliğine inanmış otoriterlerin öldürmeye de varan baskıları ile çok sayıda kişi zaten yolculuğunu tamamlayamadı.</p>
<p>Evet Efronya ben de seninle bu yolda hep iki adım geriden bir şey yapamamanın acısını içimde hissettim. Çadırlarda çok sayıda kişinin birbirine sokulup yaşam mücadelesi vermesini, ölenlerin çoğunun gömülmeyip dışarda beklettiğini, bazen vahşi hayvanlarca parçaladığını senin kadar ben de uzaktan izlemek dışında başka bir şey yapmadım Bir kağnı gibi sürülen yüz binlerin büyük bölümünün yollarda ölümle karşılaşacağı, artık merkezî yönetimin yazışmalarına ve dönemin tanıklıklarına da yansıyan bir gerçekti.</p>
<p>24 Nisan 1915’te İstanbul’da yaklaşık 240 Ermeni siyasetçi, aydın, din adamı ve toplum önderinin tutuklanması ve Anadolu’ya sürülmesi bu acıların hatırlandığı ve yasın tutulduğu gün olarak anlam bulmuştur. Özellikle kendilerinin de katliamcı geçmişi olan başta A.B.D gibi devletler, 1915’i Ermenice ‘Medz Yeghern’, yani ‘Büyük Felaket’ olarak anıp ne kadar üzüntü içinde olduklarını anlatıyorlar. Sen de eminim yaşasan, bu durumu tiksinç benzeri bir duyguyla karşılardın.</p>
<p>Yolculuk sırasında aslında birkaç kez kurtulma şansın oldu. Ama bir yerde söylüyorsun ya bunca şeyi bilip, görüp nasıl onları bırakabilirim, nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayata devam edebilirim diye?</p>
<p>Ölüler diyarında Osman ile sohbetlerinde bir gün Ragıp Bey'in seni bulacağı ve ona olan aşkının seni ayakta tuttuğunu söylesen de aslında yolculuğa devam ettiren duygun; geride bırakmanın utancının yaratacağı yıkımı bilmendi. Yolda yaşananlar karşısında Tanrı’dan beklediğin yardım gelmeyince şöyle bir şey demiştin:</p>
<p>‘Tanrı sükunettir ve sükunet kaybolunca Tanrı da kaybolur.   Bazen Tanrı’ya inanıyorum, çünkü böyle aptallığı ancak yüce bir kudret yaratabilirler ‘</p>
<p>Tarihin pek çok katliamı Tanrı adına yapıldığını bilen bizler için tanrının sükûnet olması ne kadar anlaşılır aslında. Gene bir gün ölüler diyarında Osman’la konuşurken söylediğin:</p>
<p>‘Hayır bazı şeyleri affetmek ahlaksızlıktır, öyle olaylar var ki onları affetmeye hakkımız yok .Ne istiyorsun, cezalandırmalarını mı? Hayır,  utanmalarını.’’ derken bana Immanuel Kant’ı hatırlatıyor. Hani o evrensel ahlakın merkezine ödevden dolayı vicdanı koyup evrensel yasanın merkezinin biz olmamız gerektiğini hatırlatan sözlerini.</p>
<p>Hayatı ölülerden öğrenmek ve ölülerin öyküsünü anlatmak bile başlı başına bunu yapanlar için bir cezalandırma değil mi?  Geçmiş ve geleceğin olmadığı, sadece O An’ın yer aldığı bir zaman ikliminde sürgün yoluna ne kadar çok buna benzer sorgulama yapmışsındır Efronya?  Bir cevap bulabildiysen eğer, bizlerle de paylaşmanı isterdim.</p>
<p>Neden bunca ölüm ve acı varken yas tutmayıp, yokmuş gibi davranıyoruz? Benim gibi sen de bu soruyu devamlı sormuşsundur eminim. Ama galiba yok saymak, bilmenin o ağır sorumluluğunu taşımamak ve bir şey yapamamanın suçluluğu karşısında zihnimiz ve ruhumuz başka bir sahte gerçeklik yaratıyor. O donup kalmanın yarattığı ve yaşananlara bir buz perde arkasından bakma hali kolayca o evrensel ahlakı ihlal eden tek tek biz bireylere, yük oluşturmuyor diye düşünüyorum Efronya. </p>
<h3> Aktarılmış travmalar ve çözülmeyen yas hali</h3>
<p>Şimdi bir 111 yıl sonra düşünüyorum, acaba bu ölümlerin yası yaşandı mı? Bazı ölümleri hikâyesini neden anlatılmadı. Psikanalist Vamık Volkan ‘<a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/5267570" target="_blank" rel="noopener">seçilmiş travma’</a> kavramıyla, büyük grupların geçmişte yaşadığı ve sonraki kuşakların grup kimliğinde yeniden taşınan travmatik olayların nasıl kimliğin parçası hâline gelebildiğini açıklamaya çalışır.</p>
<p>Zorunlu toplu göçler, kaybedilen savaşlar gibi başkasının elinden ortaya çıkan travmalar sonrası, toplumun üyeleri tarafından tamamlanmayan yas görevlerinin ve travmanın zihinsel tasarımının kuşaktan kuşağa aktarılması, sonraki kuşaklarda “haklılık ideolojilerini” oluşturabilir, der.  Senin sürekli geçmiş ve yaşananla kurduğun anılar ve hikâyeler belki de bu yasını uzatan bir durumdur. 1915’te toplu yaşanan bu büyük sürgünün yarattığı hikâyelerin sonraki kuşaklarda hâlâ tutulduğu ve çözülmediği için yüzleşemediğini, bunun da büyük grup kimliğini etkilediğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Çok sayıda kişide, bu ortak kayıp semboller ve kayıplarla yüzleşemediği için hem politik karakter kazanmış hem de içinde canlı durmaktadır.</p>
<p>Yasın ve kayıpların görünürlüğünün diğer önemli noktası ise Judith Butler’ın kavramsallaştırmasıyla, bazı hayatların ‘yas tutulabilir’ olarak çerçevelenirken bazı hayatların kaybı kamusal alanda aynı görünürlüğe kavuşmamasıdır (1). Yasın kamusallığa gelip gelmeyeceğini de belirleyen dizayn bu ölümleri kendi içinde anlamlar yükler. </p>
<p>Çerçeveyle kimin yası tutulacağı, kimin kamusal alanda bilineceği ve kimin yüzünün gösterileceği şeklinde yas hiyerarşisi oluşturulur Ne yazık 1915’te yaşanan yaygın ölümler bu çerçevenin dışında tutulmuştur.</p>
<p>Hikâyesinin bilinmesi ve yası tutulması için önemli olan diğer nokta ‘Yas’ı tutulacak olanın ‘Yüz’üdür.  Etik filozof Emmanuel Levinas’ın (2) iddia ettiği gibi bizden Etik karşılık talep eden şey ötekinin “yüzü” ise eğer, ötekinin yüzü, yalnızca gördüğümüz bir fiziksel yüz değil, bizi sorumluluğa çağıran etik karşılaşmanın kendisidir. Bu normlar görünürlüğü sağlayacak “yüz vermeye “veya yok sayılmayı sağlayan “yüz silmeye “dir. </p>
<p>Yüzsüz kalanlar ya da yüzleri bize kötülüğü sembolleri olarak sunulanlar, yok ettiğimiz ve yas tutulabilirlikleri ertelenip, duyarsızlaşma yetkisi bize verebilir.  O yüzden kimin yüzünün görünür, kimin yüzünün silinmiş olduğu, yalnızca temsil meselesi değil, aynı zamanda etik ve politik bir meseledir. Acaba o yüzleri görebiliyor muyuz?</p>
<p>Gene Osman’a söylediğin ‘sürekli ölüler konuşuyorum’’u   Jacques Derrida yasın bitmez bir hali olarak görür ve bu konuşmanın sürekliliği Yas’ın yaşanması ve çözülmesini uzatır. Hafızamızda yaşayan öteki ile ilişkimiz sürekli sürdürülmesi bu konuşma halini çağırır.</p>
<p>Evet Sevgili Efronya, aslında yaşananların henüz hikayesi ve yüzleşilmesi yazılmadı. Ben bu mektupta 111 yıl sonra seni duymaya ve anlamaya çalıştığımı ifade etmeye çalışıyorum. Kim bilir belki geçmişin suçları ve acıları ile yüzleşmek, senden önce bizi iyileştirecektir.</p>
<p>Ne dersin?</p>
<p>(UY/EMK)</p>
<p><a target="_blank" rel="nofollow" name="_Hlk239684152"></a> O Yıl/Ahmet Altan/Everest/2015</p>
<p>1)Kırılgan Hayatlar/Judith Butler/Metis/2005</p>
<p>2) https://en.wikipedia.org/wiki/Face-to-face_(philosophy)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bizi bir salsanız mı artık?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bizi-bir-salsaniz-mi-artik-323390</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/bizi-bir-salsaniz-mi-artik.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bizi-bir-salsaniz-mi-artik-323390</guid><description><![CDATA[“Prof” unvanlı bir kişi bugünlerde otizme çözüm bulduğunu iddia ediyor ve bu konuda bir kitap yazmış. İlgili kişi sürekli bu konuda anti bilimsel ve sağlamcı çıkışlar yapıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dışarıda pırıl pırıl bir güneş. Dünyanın bütün duvarlarını yok etme hissi uyandırıyor. Çünkü dışarıda bahar olanca güzelliğiyle beni çağırıyor. Ben de bitmek bilmeyen son dersi içimden dakikaları sayarak bitirmeye çalışıyorum.</p>
<p>Bunu hissetmiş sanki öğretmenimiz. “Dersleri dakika sayarak bitirirseniz hiçbir şey öğrenemezsiniz” diyor. O an bir şey öğrenip öğrenmemek çok da üzerine düşündüğüm bir şey değil. Ezberliyoruz işte bize anlattıklarını ve “mış” gibi yaparken işe yarıyor bu ezber. Dakikalar tükeniyor. Son zilin ferahlatıcı hissi ve kendimizi dışarı atıyoruz. Dışarı attığım ilk adımla içime yaşam doluyor. Duyumsuyorum doğanın devinimini hücrelerimde. Oysa doğanın o an bana verdiği sadece bu huzur hissi değil. Yanı başımdan bir çocuk uçarcasına geçiyor.</p>
<p>Rüzgarından sarsılıyorum adeta. Oysa benim hareketlerim o çocukla ters orantılı bir şekilde yavaşlıyor. Çünkü çıldırasıya beni kendine çeken güneşin bana bir sürprizi var ve ben o sürprizin bilincindeyim. Açık alana attığım ilk adımla birlikte gözümde inanılmaz bir parlama oluşuyor. Hatta o dönem çok sevdiğim için yanlarından ayrılmadığım arabaların başında dakikalarca beklemek zorunda kalıyorum o yansıma yüzünden. Bu körlükle direkt ilgili değil.</p>
<p>İnanılmaz bir etkisi oluyor güneşin bana. Üzerinde durmuyorum ama. Bunu sorgulamak aklıma bile gelmiyor. Bu durum benim kendi doğamdan kaynaklı ve bir farklılık hissetmiyorum. Tıpkı şu an güneşin beni o kadar etkileyeceği görmemin olmadığı durumda nasılsam, o zaman da öyleyim.</p>
<p>Oysa büyüklerin dünyasında durum çok farklı. Gözümdeki kayma ailem tarafından fark edildiği anda korku ve telaş dalga dalga yayılıyor yakınlarım arasında. Daha önce hiç karşılaşılmış bir durum değil bu. Ailenin bütün imkanları seferber ediliyor.</p>
<p>Doktor doktor geziyoruz. Artık kör olarak damgalıyım. Bu damganın yansıması yıllarca “sen kör değilsin” oldu yakın çevrede doğal olarak. Körlüğüme dair hayıflandığım tek dönem o zamanlardır. Şoka giren bir ailem var. Durumu anlamaya çalışıyorlar, ne yapacaklarını bilmiyorlar, “uzmanlara” gidiyorlar ve sonuç olarak karamsarlık ve umut pazarlanıyor onlara.</p>
<p>Kimse insanlık tarihi boyunca kör insanların var olduğuna, körlüğün bir yeti çeşitliliği olduğuna ve kör insanların yaşamını kaliteli bir şekilde sürdüreceğine dair hiçbir şey anlatmıyor. Umut simsarları devreye giriyor. O an medikal modelin insanı sadece tamir edilecek bir nesne gören bakış açısının insafına kalmış geleceğim.</p>
<p>Hipokrat yeminini unutan, mesleki etik kavramından habersiz bazı hekimler gözlerimin ameliyatla açılacağını söylüyor. Ailemin bilinçli olması ve kuşkuculuğu beni olası bir faciadan koruyor. Başka başka hekimlere gidiyoruz. O kadar çok muayeneye gidiyorum ki muayene fobisi oluşuyor ve yıllardır göz doktoruna gitmiyorum.</p>
<p>Hala ailemi kör bir kişi olarak yaşamımı sürdürebileceğine dair yönlendirecek bir mekanizmaya ulaşamamışız. Hala körlükten kurtulmamın umudu besleniyor. Hatta babaannem ailemden gizli, okuyarak falan gözlerimi açacağını düşündüğü bazı kişilere götürüyor beni. Yıllar sonra “uzmanlıklarını” kullanarak umut tacirliği yapanlarla, okuyarak üfleyerek insanları iyileştireceğini iddia ederek para kazananlar arasında hiçbir fark olmadığını anlıyorum. Medikal model kapitalizmle birlikte gelişti ve yeti çeşitlilikleri bir kazanç kapısı haline geldi birileri için.</p>
<p>Goffman “Damga” kitabında, 1920’lerde itibarlı dergiler yoluyla sağırlık ile ilgili sahte tedavi yöntemlerinin reklamının yapıldığını ve Amerikan Tıp Derneği'nin meseleye el atarak bu yayımlara soruşturma açtığını belirtir. Bu alan adeta yıllar içinde bir sektör haline geldi. </p>
<p>Bu durumun çözümü anti sağlamcı ve anti kapitalist bir bakış açısıyla mümkün. Çünkü insanlara kendisinin “bozuk” olduğu fikri dikte edildikçe umut simsarlığı bitmez. Kör olarak yaşamını bağımsız bir şekilde sürdüren bazı insanların çevresinin telkinleriyle göz nakli olup, altı ay görüp sonrasında tekrar kör kaldıklarına tanık oldum.</p>
<p>Bu kişinin hayatla bağının koparılması ve hayata yeniden adapte olması demek. İnsanların kör olarak yaşama ve yaşamama tercihleri kendilerine aittir ona sonuna kadar saygı duymak zorundayız ama insanın kendi olma hakkının elinden alınmasına karşı da sonuna kadar mücadele etmek gerekiyor.</p>
<p>“Prof” unvanlı bir kişi bugünlerde otizme çözüm bulduğunu iddia ediyor ve bu konuda bir kitap yazmış. İlgili kişi sürekli bu konuda anti bilimsel ve sağlamcı çıkışlar yapıyor.</p>
<p>Defalarca otistik özneler kendisini uyarmasına rağmen sağlamcı kibrini konuşturarak özellikle ailelerin hislerine oynamaya çalışıyor. Kendi olma hakkını savunan otistikleri dikkate almayarak sağlamcılığını pekiştiriyor. Ona bu olanağı sağlayan tek şey sağlamcı bakış açısı. </p>
<p>Çünkü özneleri yok sayarak konuşmak, onları kendi olmaktan çıkarmaya çalışmak tek bildikleri şey. Bir dönem teleskopik gözlük furyası vardı.</p>
<p>Öğrenciydim. İnatla benim de denememi istiyorlardı. Denemeye gittim ama gördüğüm ya da görmediğim hiçbir şeyi söylemeyeceğimi belirterek odadan çıktım. Başka bir arkadaşım girdi. Kapalı televizyonda bir şeyler gördüğünü iddia etti.</p>
<p>Utanmadan yarı acıyarak, yarı gülümseyerek durumu kendi aralarında fısıldayarak konuştular. Oysa ortada bir absürtlük yoktu.</p>
<p>Siz çocuğa umut pazarlamıştınız, o da o umuda sarılmak istedi. Absürt olan insanlara bunu büyük bir umutla pazarlamanızdı.</p>
<p>Kısacası, bizi bir salsanız artık. Ben hala o güneşin parlamasıyla, yanında durduğum arabanın oradan 10 saniye değil 2 dakikada ayrılıyor olsam, yine onu seçerim. Sizin normalinizi değil. Kimseye benzemek ya da “normalleşmek” zorunda değiliz. O nedenle kendinize yeni bir ekmek kapısı aramaya başlasanız iyi olur.</p>
<div class="box-18">
<p><strong>*Yazının görseli: Claude Monet – <em>Le Jardin de Monet à Giverny</em> (Giverny'deki Monet'nin Bahçesi)</strong></p>
<p>Claude Monet hayatının son yıllarında ciddi şekilde katarakt rahatsızlığı yaşamış ve görme yetisini büyük oranda kaybetti. Tıp dünyası ve doktorlar onu sürekli "tedavi etmeye" çalışırken, Monet kendi tükenen ve farklılaşan görme biçimini tuvaline yansıttı. </p>
</div>
<p>(BS/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[12’sindeydi Eylül’ün]]></title><link>https://bianet.org/yazi/12sindeydi-eylulun-323387</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/12sindeydi-eylulun.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/12sindeydi-eylulun-323387</guid><description><![CDATA[Tarihler 12 Eylül 80’i güncellerken uygulamada yeni kavramlarla tanışmalar; kanun hükmünde kararnamelerin temel yasa misali kalıcılaşması!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ferid Edgü’nün <em>Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı</em> romanında "Bir varmış bir yokmuş, evvel saman içinde kambur zaman içinde" der ve Çakır’ın hikâyesini anlatır: "Bir yalnızlığı, ahırda atlarla paylaşmak ne demek bilir misin? Bilemezsin. Hiç kimse bilemez. Kambur olmayan ve ahırda atlarıyla yatmayan hiç kimse."</p>
<p>Yine bir başka romanda; Suat ve Süreyya beş yıllık evlidir. Necip ise arkadaşları ve aynı zamanda Süreyya’nın kuzenidir. Necip de âşıktır Suat’a.</p>
<p>Bir eylül güzünde Suat’ların Boğaz'daki evleri olan yalıda yangın çıkar. Suat Hanım yalıdaki odasına kapanmıştır, yangına rağmen yalıyı terk etmez. Necip âşık olduğu Suat’ı kurtarmak için yalıya koşar, Süreyya da ardından. Yangında Suat, Süreyya ve Necip; üçü de kurtulamaz, ölürler.</p>
<p>Kısa özeti bu olan Mehmet Rauf’un <em>Eylül</em> romanı, bundan tam 125 yıl önce <em>Servet-i Fünûn</em> dergisinde tefrika edilir. Bir yıl sonra da kitap olarak yayımlanır. Edebiyatın ilk psikolojik romanı olarak literatüre girer <em>Eylül</em>. İki erkek bir kadın arasında geçen bir romandır <em>Eylül</em>.</p>
<p>Mehmet Rauf’un <em>Eylül</em>’ünü elbette 46 yıl önce belki romandaki gibi yangınla perdeyi kapatan olarak değil! Ya da Edgü’nün Kambur Çakır’ının ahırdaki yalnızlığının romanı olarak değil; sadece iki eylüllü roman olarak telaffuz etmiş oldum.</p>
<p>Ama bir kâbus / karabasan / felaket gibi ülkenin geleceğini karartıya boğan 12 Eylül'e gönderme olsun diye de adeta o eylül yalnızlaştırması durumunu hatırla(t)mış olmak için yazdım.</p>
<p>Rauf’un <em>Eylül</em>’ünde üç ana karakter ve diğer yan karakterlerin psikolojisi, ilişkileri edebiyatın sınırları içinde tartışılır. Çakır’ın ise yalnızlığında…</p>
<p>Ama sahici 12 Eylül, o meşum eylülün yazdan kalma bir gününün sabahında "İkinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir…" anonsu ile başlar gerçek hikâye. Ve bitmez… Bugünlere kadar adeta süredurup gelir. Ve her 12 Eylül seneidevriyesinde kendini güncelleyip hatırlatarak…</p>
<p>Her defasında toplum, o 12’sinden vurmuş / vurulmuş eylülün askerî darbe politikasının icraatlarını yarım asrı bulan zaman diliminde adeta edebî bir acı günlük gibi her birimize yeniden hatırlatır.</p>
<p>Mahpus damında "besle(n)meyip asılan" gencecik insanlar. Dışkı yedirilenler, upuzun işkence seansları, ucu açık tutsaklıklar, kafileler hâlinde işten atmalar, uzak sürgünlükler ve daha niceleri…</p>
<p>Tarihler 12 Eylül 80’i güncellerken uygulamada yeni kavramlarla tanışmalar; kanun hükmünde kararnamelerin temel yasa misali kalıcılaşması!</p>
<p>Evet, eylülün gölgesindeki o yakıcı yaz sıcağı adeta kızgın saçtaki yağ hâlinin serencamının bir başka sahici eylül romanının güncellenmesini edebiyata çok geniş yaşanmışlıklarıyla sunuyor sanki!</p>
<a href='/haber/dijital-12-eylul-muzesi-acildi-gecmis-bugundur-267257' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/267/257/original/Dijital_12_Eylül_Müzesi_açıldı_Geçmiş_bugündür.jpg' alt='Dijital 12 Eylül Müzesi açıldı: Geçmiş Bugündür' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>İŞKENCE HARİTASI / İL İL HAK İHLALLERİ </h6>
<h5 class='headline'>Dijital 12 Eylül Müzesi açıldı: Geçmiş Bugündür</h5>
<div class='date'>17 Eylül 2022</div>
</div>
</a>
<a href='/haber/selma-gurkan-en-karanlik-anda-bile-isik-yol-buluyor-250118' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/250/118/original/selma1020.jpg' alt='Selma Gürkan: En karanlık anda bile ışık yol buluyor ' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>12 EYLÜL TANIĞI, BUGÜNÜN LİDER KADIN SİYASETÇİSİ</h6>
<h5 class='headline'>Selma Gürkan: En karanlık anda bile ışık yol buluyor </h5>
<div class='date'>12 Eylül 2021</div>
</div>
</a>
<a href='/haber/sayilarla-12-eylul-askeri-darbesi-4547' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/004/547/original/1_eylül.jpg' alt='Sayılarla 12 Eylül Askeri Darbesi' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>12 EYLÜL</h6>
<h5 class='headline'>Sayılarla 12 Eylül Askeri Darbesi</h5>
<div class='date'>12 Eylül 2001</div>
</div>
</a>

<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Efrîn’den Almanya’ya, oradan Fransa’ya bir incir ağacı: Hecîra Pitê]]></title><link>https://bianet.org/yazi/efrinden-almanyaya-oradan-fransaya-bir-incir-agaci-hecira-pite-323368</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/efrinden-almanyaya-oradan-fransaya-bir-incir-agaci-hecira-pite.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/efrinden-almanyaya-oradan-fransaya-bir-incir-agaci-hecira-pite-323368</guid><description><![CDATA[Çocuklar Baskça, Fransızca, Kürtçe, Arapça ve İspanyolcanın bulunduğu çok dilli bir ortamın içinde, akranlarıyla hayata karışarak büyümeye devam ediyorlar.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İki ay önce Tardets’te Andre ve Heba’nın yeni aldıkları evlerine gittim. Evin henüz tamamlanmamış tadilatından çok, terasta karşıma çıkan kocaman incir ağacı dikkatimi çekti.</p>
<p>Andre, yüzünde büyük bir tebessümle ağacın üzerinde olgunlaşmış, sezonun ilk ve tek incirini koparıp bana uzatarak: “Hecîra Pitê” dedi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/andre-heba-heva-ve-rudi-daha-tasinmadiklari-velerinin-balkonunda-hecira-pite-ile.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Andre, Heba, Heva ve Rudi daha taşınmadıkları velerinin balkonunda Hecira Pite ile.</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>O an anladım ki, bana yalnızca bir incir ikram etmiyordu. Bir ağacın, bir ailenin ve bir halkın uzun yolculuğundan küçük bir parçayı uzatıyordu.</p>
<p>Hecîra Pitê yalnızca bir incir ağacı değildi. Sürgünün, kökün, hafızanın, direnişin ve yeniden kurulmuş hayatın canlı taşıyıcısıydı. Efrîn’de bir avluda başlayan hikâyesi, Almanya’dan geçerek Kuzey Bask’ın küçük bir kasabasında yeniden kök salmıştı.</p>
<p>Her insan sürgüne çıktığında köklerinden kopma tehlikesi yaşar. Ama bazen kökler de insanın peşinden gelir. Kuzey Bask’ta birbirini bulan hikâyeler bunun üzerinden bir kez daha düşünmemi sağladı. Sürgünde yaşayan Kürtlerin birbirini bulan hikâyelerinden birisini anlatacağım. Kürt Andre Muhammed, Arap eşi Heba ve o zaman beş yaşında olan çocukları Rudi’nin yolları, Suriye’deki iç savaş nedeniyle Kuzey Bask’a düşer.</p>
<p>Andre’nin Şam’da, yurtsever bir Kürt ailesinde başlayan hayatı, Kürt Özgürlük Hareketi ile tanışması ve muhalif kimliği nedeniyle defalarca Şam zindanlarından geçer. Sonunda babasının büyük paralar vererek araya girmesiyle, gördüğü işkencelerin ardından ailesine adeta ölü halde, bir battaniye içinde teslim edilir. Suriye’de yaşam onlar için giderek imkânsızlaşırken Lübnan’a geçerler.</p>
<p>Geniş aile olarak bir restoran işletmeye başladıkları sırada DAİŞ’in saldırısı gerçekleşir. Şans eseri yalnızca canlarını kurtarabilirler. Ne Suriye ne de Lübnan onlara güvenli bir yaşam alanı bırakmıştır.</p>
<p>Beyrut’taki Fransa Başkonsolosluğu’na iltica başvurusunda bulunurlar. Başvuruları kabul edilir ve Fransa devleti onları Kuzey Bask’ın Tardets kasabasına yerleştirir.</p>
<p>Daha ilk günlerinden itibaren, Belediye Başkanı Maite başta olmak üzere kasaba halkı Rojava’dan gelen bu aileye kapılarını açar, bağırlarına basarlar. Burada artık başka bir hayat başlayacaktır. Daha sonra Türkiye üzerinden Andre’nin oğlu Khelil de aileye katılır. İçinden geçtikleri baskıyı, şiddeti, gözaltıları, işkenceleri ve cezaevlerini düşündüğümde, onların burada yalnızca hayatta kalmadıklarını hayatlarını yeniden kurduklarını görüyorum.</p>
<p>Ben de onları tanımadan önce, önce Paris’le başlayan sonra Güneybatı Fransa’ya inen kendi sürgün hikâyemin içinden geçiyordum.</p>
<p>Fransa’nın Pau şehrinin kırsalında, bir çiftlikte komünist Babet, anarşist Gérard ve kızları Eliza’yla birlikte yaşarken, hayalini daha önce kuramadığım bir hayatın içinde yeniden öğreniyordum: toprakla, üretimle, emekle ve yoldaşlıkla çoğalan bir hayat. Babet’nin içinde örgütlü olduğu çiftçilerin yerel örgütlenmeleri üzerinden kurulan bir kooperatif aracılığıyla iki fakülte okumuş yedi yabancı dili olan Basklı çoban Joseph’le tanıştım.</p>
<p>Joseph’in benimle ilk paylaştığı şeylerden birisi: “Bak Erjo, burası güneybatı Fransa değil, burası Kuzey Bask.” Bunu hafızama kaydettikten sonra ikinci cümlesini söyledi: “Tardets’te Rojavalı bir aile var. İlk fırsatta seni onlarla tanıştıracağım.”</p>
<p>Böylece küçük bir Kuzey Bask kasabasında üçüncü Kürt de ben oldum. Batmanlı Reşo ise burada herkesin tanıdığı diplomat Kürt olmuştu artık. Doğanın, üretmenin, dostluğun ve yoldaşlığın verdiği güvenle burada hayata karışmak, benim için çocukluğumu yaşadığım köyüme yeniden dönmek gibi bir şeydi. Burada “başka bir hayat” slogan olmaktan çıkıp tam da kendisi olabilmişti.</p>
<h3>Başka bir hayat mümkün<strong> </strong></h3>
<p>Bölge halkıyla duygu bağı kurmakta hiç zorlanmadık. Kürt halkının özgürlük mücadelesine yabancı değillerdi. Rojava direnişiyle birlikte bu yakınlık daha da büyümüştü. Birlikte Rojava’yla dayanışma etkinlikleri düzenledik.</p>
<p>Kürt siyasi tutsakları için 1 Mayıs’larda birlikte dövizler taşıdık. Basklı siyasi tutsaklarla dayanışmada, ekolojik yıkıma karşı direnişte, yerel çiftliklerin ve çiftçilerin kapitalist büyük tekellerin üretimlerine karşı mücadelesinde aynı eylemlerin içinde yer aldık.</p>
<p>Sonra Mardin’de hayata karışan Medo’nun da benim aracılığımla yolculuğu buraya çıktı. İçinde çıkıp geldiği zorlu hayatına en değerli katkılarını, öğrenme hallerini burada yaşamaya başladı. O da doğduğu topraklara kuramadığı bağı, burada kendi heyecanıyla yeniden kurdu.</p>
<p>Belediyemizle birlikte Newroz’u örgütledik. Kürtçe, Baskça, Arapça ve Fransızca ezgilerle ateşlerin etrafında govendler çektik; Bask danslarını öğrendik. İçine doğduğumuz coğrafyalarda her zaman yaşayamadığımız güven ve dayanışma duygusunu burada yaşadık.</p>
<p>Sürgün hayatıma başladığımdan bu yana Fransa’da Ulusal Birlik Partisi (RN), Almanya’da AfD - aşırı sağ partiler - hep tırmanışta olurken bizler Kuzey Bask’ta bambaşka bir politik atmosferde yaşamaya devam ettik.</p>
<p>Eueskal Herria/Bask Ülkesi Avrupa kıtasında yabancı olduğunu hissetmeden, buradaki halkla özgür ve güvende, dayanışmayla yaşanılan bir ülke olmaya devam ediyor. Bu sebeple ben buraya dağların ve bulutların ülkesi diyorum. Kuzey Bask’ın, resmi olarak Güneybatı Fransa’nın, en karakızıl komünü olan Lichans-Sunhar’da kolektif bir hayatın parçası olmak hayatıma çok güzel şeyler kattı, katmaya da devam ediyor.</p>
<p>Türkiye’de dövizlerimizde bir slogandan ibaret olan “başka bir hayat mümkün” sözünün tam da kendisini burada yaşamaya devam ediyoruz.</p>
<p>Dostluk, yoldaşlık, komşuluk; dünyanın, Kürtlerin, Baskların, ezilen halkların dertlerine, doğanın talanına birlikte dertlenmek; birlikte eylemlerin içinde olmak, hayatlarımıza yeni hikâyeler katmaya devam ediyor. Hikâyelerimizi paylaşıyor, hikâyelerimizden birlikte yeni hikâyeler kuruyoruz.</p>
<p>Ben buraya taşındıktan bir süre sonra Joseph’in piyanosundan Koma Amed’in <em>“Çiyayên me berfê lêkir”</em> ezgisi salondan terasa, oradan da dağlara doğru akmaya başladı.</p>
<p>Bir bahar günü Joseph elinde iki nar ağacı fidesiyle çıkageldi: “Erjo, sen halkının özgürlük mücadelesinde kaybettiğin iki yoldaşın Sertav Çiya ve Murat Saat’i anlatırken hep gözlerin buğulanıyor. İkisinin de senin için ne kadar değerli olduğunu biliyorum. Bu nar ağaçlarından bir tanesini Sertav Çiya adına küçük şatomuzun ön bahçesine, diğerini de Murat Saat adına arka bahçeye dikelim,” dediğinde hayatta dokunduğum/bende biriken insanlarla birlikte  ne kadar şanslı bir kez daha anladım.</p>
<p>Hayata Ankara’dan merhaba diyen candostum, yoldaşım Sertav Çiya Eker şimdi Kuzey Bask’ın küçük bir komününde, önce bir nehre oradan da dağlara bakan bir nar ağacında; Samsun Bafra’da hayata merhaba diyen candostum, yoldaşım Murat Saat ise aynı şatonun ön bahçesinde dağlara bakan başka bir nar ağacında hayat hikâyesine devam ediyor. Belki de o gün, farkında olmadan Hecîra Pitê’nin hikâyesine çoktan yaklaşmıştım. Bazı ağaçlar hikayeleriyle başka anlamlar katarlar hayatlarımıza. Onların da bir hafızası vardır. Hatırlar.</p>
<h3>Pitê’nin incir ağacı</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/efrin-deki-gavenda-koyu.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Efrîn'deki Gavenda köyü.</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Andre’nin ailesinin hikâyesi Efrîn’e bağlı Hesike köyünde başlıyor. Büyükleri Asune ve Miskale, yaşanan kuraklık ve açlık nedeniyle 1915’te Urfa’nın Ceylanpınar ilçesine göçerler. Yaklaşık on yıl burada yaşadıktan sonra Efrîn’deki köylerine geri dönerler. Kendilerine bir ev yaparlar. Nenesi Pitê de evin avlusuna bir incir ağacı diker. İncir ağacı büyürken aile de büyür. Üç erkek, dört kız çocuk dünyaya gelir. Çocuklar büyümeye başladığında incir ağacı da meyve vermeye başlar.</p>
<p>Fakat bu ağacın meyveleri çevredeki diğer incir ağaçlarının meyvelerinden farklıdır. Bölgede siyah incir veren tek ağaçtır. Meyveleri daha büyük, daha tatlıdır. Zamanla köyün insanları bu ağacı tanımaya başlar. İncir meyve vermeye başladığında komşular ve köylüler mutlaka Hecîra Pitê’den tatmak için bu avluya uğrar. Bir ağacın meyvesi, yavaş yavaş bu ailenin hafızasına dönüşür.</p>
<p>Andre’nin babası 1945 yılında bu evde doğar. Aile kalabalıktır ama ekonomik imkânlar sınırlıdır. Bir yıllık zorunlu askerlik hizmetinden sonra teyzesinin kızıyla evlenir ve Şam’a, Kürtlerin daha yoğun yaşadığı Rukneddin mahallesine taşınır. Andre burada doğan çocukların en küçüğüdür. Ailenin yedi erkek, üç kız çocuğu olur. Kürtçe yasaklı bir dildir. Ama evlerinde ve kendi mahallelerinde konuşmaya devam ederler.</p>
<p>Eğitim dili Arapçadır; okullarda Arapça öğrenim görürler. Yaz tatillerinin en büyük heyecanı ise Efrîn’deki köye gitmektir. Orada onları evlerinin avlusunda iki ağaç karşılar: Siyah incir veren Hecîra Pitê ve yanında duran nar ağacı. İki ağacın dalları adeta bütün avluyu sarar. Andre, incir ağacı meyve vermeye başladığında komşuların ve köylülerin Hecîra Pitê’den tatmak için avluya geldiklerini hatırlıyor.</p>
<p>Ama ağacın gölgesinde büyüyen hayat yalnızca güzel anılardan ibaret değildir. Suriye’deki otoriter rejimin baskısı nedeniyle zaman zaman babası, zaman zaman ailenin başka üyeleri gözaltına alınır, işkencelerden geçirilir. 2012 yılında serhildan süreci başlar. Andre’nin bir abisi bu süreçte tutuklanır. Cezaevinde gördüğü şiddetin ardından, cezaevinden çıktıktan bir süre sonra yaşamını kaybeder.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/gavenda-koyundeki-hecira-pite-yeniden-filizlerini-verdi.jpg" alt="">
<figcaption>*<em><strong>Gavenda Köyündeki Hecira Pite yeniden filizlerini verdi</strong></em></figcaption>
</figure>
<p>Ailenin tarihi böylece ağacın tarihiyle yan yana ilerlemeye devam eder. Geniş aile Esat rejimine karşı mücadele içindedir. </p>
<p>Baskılar nedeniyle ailenin bir bölümü Almanya’nın Bonn şehrine taşınır. 2017 yılında Bonn’da yaşayan amcasının torunu Efrîn’deki köylerine gider. Geri dönerken Hecîra Pitê’den bir fideyi de yanında getirir. Belki de o sırada kimse bu küçük fidenin ne kadar uzun bir yolculuğun başlangıcı olduğunu bilmiyordu.</p>
<p>Bir yıl sonra, 20 Ocak 2018’de Türkiye’nin radikal İslami gruplarla birlikte Efrîn’e yönelik işgali yeni bir savaş ve trajedi dönemini başlatır.</p>
<p>Askerler ve cihadist gruplar yalnızca insanlara zulmetmez. Zeytin ağaçları köklerinden kesilir. Evler talan edilir. Kapılar, pencereler, evlerin içindeki eşyalar sökülüp götürülür. Duvarlardaki kablolar bile çekilip alınır. İnsan, yapı ve doğal hayat aynı yıkımın içinde hedef haline gelir. Evlerinin avlusuna giren cihadist gruplar, nar ağacıyla birlikte Hecîra Pitê’yi de kesip odun olarak götürürler. Pitê’nin yıllar önce diktiği ağaç artık yoktur. En azından öyle sanılır.</p>
<h3>1346 kilometre</h3>
<p>Andre’nin ve ailesinin hikâyesi ise çoktan başka bir yerde devam etmeye başlar. Kuzey Bask’ın Tardets kasabasında. Andre ve Heba burada yeni bir hayat kurarlar.</p>
<p>İlk iki yıl başka işlerde çalışırlar. Andre aşçılık ve restoran işletmeciliği deneyimini, Heba ise Şam’da aldığı işletme eğitimini burada hayata geçirir. Sonra birlikte büyük bir kamyonu dönüştürerek Efrîn Kebap ile kendi işlerini kurarlar. Çocuklar büyümeye devam ederler. Rudi beş yaşında geldiği Tardets’te artık on beş, burada doğan Heva ise sekiz yaşındadır.</p>
<p>Çocuklar Baskça, Fransızca, Kürtçe, Arapça ve İspanyolcanın bulunduğu çok dilli bir ortamın içinde, akranlarıyla hayata karışarak büyümeye devam ediyorlar.</p>
<p>Yılların birikimiyle bu ilkbaharda kasabada bahçeli bir ev almaya karar verdiler. Ev alma sisteminde dosyalar sunulur ve en iyi teklifi veren kişi evi almaya hak kazanır. Andre ve Heba’nın talip olduğu eve başka dört dosya daha vardır.</p>
<p>Bunlardan biri Joseph’in aristokrat ailesinden gelen uzaktan bir kuzene aittir. Ama Joseph ve yoldaşlarım Monic ile eşi Peo devreye girer: “Bir eviniz daha olmuş, sizin için bir şey fark etmez. Sizler çekilin; bu Kürt ailesinin burada kendi yaşamları için ilk evleri olsun.” Böylece evin yeni sahipleri Andre ve Heba olur.</p>
<p>Evde daha yapılacak çok iş var. Başta Joseph, Maite, Monic, Peo, Egoitz olmak üzere Basklı ve Fransız komşular, dostlar evin tadilatı ve eksiklerin giderilmesi için hummalı bir çalışma içindeler. Ancak daha eve geçmeden Andre Bon’da yaşayan kuzeninden hecîra Pitê’den bir fide ister.</p>
<p>Bonn’dan Tardets’e uzanan 1346 kilometrelik yolculuğun sonunda Hecîra Pitê yeniden başka bir coğrafyada toprağa karışmayı bekliyor.</p>
<p>Bonn’da 160 euro karşılığında kargoya verilen, Efrîn’deki eski ağacın soyundan çoğalmış incir ağacı Andre ve Heba’nın yeni terasında yerini aldı. Basklı, Fransız, Arap, İspanyol ve Kürt komşular eve geldiklerinde Andre bir yandan hikâyesini anlatıyor, bir yandan da tıpkı büyükannesi Pitê’nin yaptığı gibi misafirlerine bu siyah, bal tadındaki incirden ikram ediyor.</p>
<p>Böylece bir avluda başlayan hikâye, başka bir evin terasında yeniden anlatılmaya devam ediyor. Kökler hâlâ Efrîn’de, ama Hecîra Pitê’nin hikâyesi yalnızca Almanya’dan Fransa’ya uzanmıyor.</p>
<p>Efrîn’de de devam ediyor. İşgalci güçlerin çıkarılmasından yaklaşık iki yıl önce Andre’nin annesi ve kardeşleri köylerine geri döner. Fakat artık ortada başlarını sokabilecek bir ev yoktur. Üzerine oturabilecekleri bir ağaç parçası bile bırakılmamıştır.</p>
<p>Yavaş yavaş evi ve avluyu toplamaya başlarlar. Eve taşındıktan bir süre sonra bir şey fark ederler: Hecîra Pitê yeniden dal vermeye başlamıştır.</p>
<p>Eski ağacın köklerinden yeni fideler boy vermektedir. Henüz eskisi gibi büyük bir meyve ağacına dönüşmemiştir. Ama kökler hâlâ oradadır. Ve aile, o günün yeniden gelmesini heyecanla beklemektedir.</p>
<h3>Yeni kuşak</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/sertav-ciya-eker-ve-murat-saat-in-bahcesinde-birer-nar-agaci-olarak-yasamaya-devam-ettikleri-lichans-sunhar-daki-kucuk-sato.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Sertav Çiya Eker ve Murat Saat'in bahçesinde birer ... evam ettikleri Lichans - Sunhar'daki küçük şato</em></strong></figcaption>
</figure>

<p>Andre, çocuklarının Kürtçe bilmemesini kendi eksikliği olarak görüyor. Bu konuda annelerinin daha güçlü çıktığını söylüyor. Ama çocukların dilinden Hecîra Pitê’nin hikâyesi başka türlü devam ediyor. Dalında yeni incirler olduğunda Heva ve Rudi: “Hecîra Pitê’yi yemeye gidelim,” diyor. Belki de bir dilin eksildiği yerde başka bir hafıza biçimi büyüyor. Heva ve Rudi ağacın geçmişini bütün ayrıntılarıyla bilmese bile, onun meyvesini tanıyor.</p>
<p>Rudi, kasabadan arkadaşlarıyla evin tadilatına kendisinden beklenenden daha büyük bir heyecanla katkı sunarken, Heva arkadaşlarıyla ağacın etrafında yeni oyunlarını oynamaya başladılar. Ve böylece Hecîra Pitê bir sonraki kuşağa yalnızca bir hikâye olarak değil, hayatın kendisi olarak geçmeye devam edecektir.</p>
<p>Şimdi Andre, Rudi, Rudi’nin arkadaşları, Joseph, Maite, Egoitz, Monic, Peo ve diğer komşular evin tadilatı için birlikte çalışmaya devam ediyorlar. Andre, Heba, Khelil, Rudi, henüz taşınamadıkları evlerinin geniş bahçesini düzenliyor. Bahçe tamamlandığında, büyükçe plastik bir saksıda duran Hecîra Pitê’yi toprağa bırakacaklar. Bu kez ağaç yalnızca bir terasa değil, toprağa kök salacak.</p>
<p>Belki de Hecîra Pitê’nin hikâyesinin en güzel yanı burada başlıyor. Çünkü artık onun kökleri yalnızca Efrîn’de değil. Bon’da olduğu gibi Tardets’te de olacak. Meyveler vermeye devam edecek,  dallarından yeni fideler çıkacak.</p>
<p>Bu fideler Joseph, Monic ve Egoitz’in bahçelerinde yeniden incir ağaçlarına dönecek. Hikâye dilden dile anlatılmaya devam edecek.</p>
<p>Bir ailenin hikâyesi olarak başlayıp halkların hikâyesine dönüşecek. Zorla yerinden edilmenin, evlerin ve hayatların dağıtılmasının hikâyesi kadar; bütün bunlara rağmen hayatın yeniden kurulabileceğinin de hikâyesi olacak.</p>
<p>Yolunuz Kuzey Bask’ın bu şirin kasabasına düşerse gönül rahatlığıyla hecîra Pitê’yi nerede yiyebilirim diye sorabilirsiniz.</p>
<p>(EJA/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Borsa mı, güvenlik mi?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/borsa-mi-guvenlik-mi-323367</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/borsa-mi-guvenlik-mi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/borsa-mi-guvenlik-mi-323367</guid><description><![CDATA[Çocukluğumuzun efsanevi Boeing şirketi borsa simsarlarının eline düştüğünden beri güvenliğimiz ikinci plana düştü.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Ağustos ayında Çin yapımı Comac C919 ilk beynelmilel uçuşunu Pekin’den su takıyla karşılandığı Ulan Batur’a gerçekleştirerek göklerdeki Boeing ve Airbus hâkimiyetine meydan okudu.</p>
<p>Uzmanlar mevzubahis uçak modeline yatırım yapmış Çin şirketi Comac’ın Batılı rakiplerini alt edebilmesinin seneler sürme ihtimalinden bahsediyorlar. Lakin Airbus’ın yükselişiyle Boeing’in kapıldığı paniği hatırlarsak, rekabetin artmasıyla yolcu güvenliğinin de artacağını ummak hayalperestlik mi sayılır?</p>
<p>Kadın sinemacı <strong>Rory Kennedy</strong>’nin adını hem yönetmen, hem de başka isimlerle beraber prodüktör hanesinde gördüğümüz "<em>Düşüş: Boeing Davası (Downfall: The case against Boeing)"</em> ve<em> Serbest düşüş: Boeing için hesap günü (Freefall A reckoning for Boeing)</em> adlı belgeseller Boeing şirketinin 1997 yılından itibaren kaderini borsa simsarlarına teslim ettiğini ispatlıyor.</p>
<p>Bir zamanlar kalite kontrolün en mühim unsur olduğu dünya lideri şirketin ne pahasına olursa olsun kazancı ön plana almasıyla şirketteki ahlaklı çalışanların başına gelenler fazlasıyla manidar.</p>
<p>ABD’nin çürümüş devlet kuruluşlarından Federal Havacılık İdaresi (FFA) ve ABD Adalet Bakanlığı (DOJ) da bu çirkin düzene dahil oluyor; kazançlarına kazanç katan Boeing şirketi yöneticileri ve bilhassa CEO’ları peş peşe gelen kazalarda ölen yüzlerce insanın yakınlarıyla köşe kapmaca oynamaya başlıyorlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/g.jpg" alt=""></p>
<p>Göz göre göre hakikatler örtbas ediliyor, yalan söyleniyor, açık vermemek için binbir türlü hokkabazlıktan imtina edilmiyor. Ucuz ve hızlı üretim namına efsanevi şirketin alaşağı edilmiş prensiplerine günümüzde artık herhangi bir değer verilmediği gözümüze sokuluyor.</p>
<p>Şaşırmıyor olabiliriz lakin Boeing uçaklarıyla ister istemez gökyüzünü arşınlamayı sürdürüyoruz!</p>
<p>Yoksa bilet alırken, sonradan hava yolu şirketinin değiştirme hakkına rağmen uçuşumuzu ona göre ayarlamaya çalışmak çok büyük bir angarya mı olur?</p>
<h3>Kısa yoldan kazanç</h3>
<p>Borsa hâkimiyetinin artmasıyla 1997’de Boeing yöneticileri de duruma kayıtsız kalmamış ve McDonnel Douglas birleşmesi olarak hatırlanan operasyonla aslında şirketin kalite düşüşü başlamış.</p>
<p>Bir zamanlar mühendisliğin ön planda olduğu, tasarımda tüm bileşenlerin ortak çalıştığı, sonsuz testlerin yapıldığı ve bilhassa güvenliğin önemsendiği şirketin CEO’ları ucuz ve hızlı üretimi, kayıtsız şartsız kazancı ön plana almış.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/ko.png" alt=""></p>
<p>Lakin bu arada ziyadesiyle büyümüş Avrupalı Airbus şirketi gezegen çapındaki yepyeni modelleriyle rakibini geride bırakmaya başlayınca Boeing yöneticileri resmen paniğe kapılmış. Yeni bir model üretmeye takatleri ve vakitleri olmadığından eski Boeing 737’nin motor gücünü artırmaya giderek, “yepyeni” Boeing 737 Max’ı piyasaya sürme hazırlıklarına hemen girişilmiş.</p>
<p>Motorları hacim olarak da büyümüş olan eski modellerin ağırlığı yüklendiklerinde kuyruklarını kaldıramama ihtimaline karşı da elektronik bir uyarı sistemiyle donatılmalarına karar verilmiş. İşin püf noktasının tam da bu olduğu 2022 yapımı ilk belgeselde gözümüze sokuluyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/vt-IJkUbAxY?si=EJ8R4jaQ_mRVe1fO" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Kısa bir arayla, biri Etiyopya Havayolları, diğeri Endoneyza Lion Havayollarına ait iki Boeing 737 Max havalandıktan kısa bir süre sonra düşmüş ve toplam 346 kişinin ölmesine yol açmıştı. Neden mi? Çünkü MCAS denen elektronik uyarı ve otomatik müdahale sisteminden pilotlar haberdar bile edilmemişti. Küçük de olsa bu değişikliğe gerektiği gibi tepki verebilmelerine yönelik eğitim, hem vakit hem de “nakit” açısından Boeing idarecilerine fazla gelmişti.</p>
<p>Mutlaka yerine getirilmesi gereken, teknik olanla bürokratik olanın bağdaştırılmasına yönelik işlemler bir yana, dünyaya dağılmış uçaklarının merkeze çağrılarak, bir süreliğine de olsa atıl kalmasına yol açacak komplikasyonların uçak şirketlerini ne kadar gerdiği de malum!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/da.jpg" alt=""></p>
<h3>İfşacılar ihtimamla korkutulur!</h3>
<p>İkincisi 2026 yapımı iki belgeselde de, kazançtan gözü dönmüş, kameralar karşısına çıkıp üçüncü sınıf aktörler misali inkâr eden, mazeret ve yalanları peş peşe sıralayan idarecilerin insan hayatını ne kadar umursamadığı teyit ediliyor. Ya defalarca taahhüt edilmiş, güvenliği artırıcı önlemlerin gerektiği şekilde bir türlü alınamamasına ne demeli?</p>
<p>Ahlaksızlığa tahammülü olmayan, başta Boeing’in kalite kontrol yetkilisi <strong>John Barnett</strong> olmak üzere yıllar boyunca borsa zihniyetinin ele geçirdiği şirketin kusurlarını önce şirket yetkilileriyle, mecbur kalınca da medyayla, hatta adli yetkililerle paylaşan çalışanların Boeing’de maruz bırakıldıkları muamelelere ne demeli?</p>
<p>Seslerini fazla çıkarmamaları gerektiğine dair ikazlar, korkutma numaraları, şirkette sektörden sektöre sürerek pasifleştirme taktikleri, kovulma dahil muhtelif tehditler ve sonunda Barnett’in strese dayanamayarak intihar etmesi dahil, ibretlik belgesel Boeing’e yıllarını vermiş sadık çalışanlarına şirketin reva gördüklerini layıkıyla afişe ediyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/7ZDSYBkcH2U?si=9T-bub_M6JbEHTGy" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>

<p>Kazalarda ölenlerin yakınları da mütemadiyen duvara tosluyor; ancak şirketin foyalarını ortaya çıkaran ifşacılarla birlik oluşturduklarında bir şekilde seslerini duyurmaya ve adaletin yerini bulması yönünde  mesafe katetmeye muvaffak olabiliyorlar.</p>
<p>Geleneksel televizyon estetiğine dayandırılmış ve araştırmacı gazetecilik tarzında çekilmiş sürükleyici belgesellerin ikisi de neyse ki duygu sömürüsünde veya felaket teşhirinde aşırıya asla kaçmıyor; aksine meseleyi hem teknik, hem de ahlaki açıdan gayet yüksek bir seviyede işliyor.</p>
<p>İşlevsiz hâle getirilmek istenen ABD demokrasisinin hukuk sistemi bir kez daha tökezlerken Senatör <strong>Richard</strong> <strong>Blumenthal </strong>dahil, Boeing davasında taraf olanların çabalarına rağmen adaletin yerini bulması geciktikçe gecikiyor.</p>
<p>Bu arada geçen hafta Miami hava alanında Boeing 767 model Amazon kargo uçağının sebep olduğu 5 ölümlü kazanın sebepleri halen kesinleşmiş değil.</p>
<p>Nitekim Boeing hakkındaki bu iki belgeselin ispatladığı gibi bilhassa <strong>Donald Trump</strong>’ın ABD’sinde zirve yapmış tamah ve sahtekârlık, kangren olmuş bir yara kadar açık şekilde karşımızda arzıendam ediyor; gün gibi belli hakikatlerin tersini söze dökmenin müritleri inandırma kapasitesi bir yana, gerçeğin ta kendisine dönüşmesinin arzulandığı karanlık dönemde uçağa binmek de muhakkak ki Rus ruletine dönüştü!</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kamulaştırıldım mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kamulastirildim-mi-323366</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/kamulastirildim-mi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kamulastirildim-mi-323366</guid><description><![CDATA[Efendim, bu kamulaştırmaymış gibi yapılan özelleştirmelerin sonunda şirketler kendilerine bırakılan alanlarda bir tür beylik kuracaklarmış.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin en çok okunan gazetesi Resmi Gazete malum. O kadar ki arada sırada yoğunluktan sayfaya girilemiyor.</p>
<p>Yazın son günü olan 31 Ağustos’ta bir karar yayımlandı. <a href="https://bianet.org/haber/eskisehirde-nadir-elementler-icin-2-milyon-metrekare-acele-kamulastirildi-322988" target="_blank" rel="noopener">https://bianet.org/haber/eskisehirde-nadir-elementler-icin-2-milyon-metrekare-acele-kamulastirildi-322988</a> Eskişehir’in Sivrihisar ve Beylikova ilçelerindeki nadir elementlerin acele kamulaştırılmasına karar verilmiş.</p>
<p>Bu işlemin başındaki “acele” vurgusu aklıma Kemal Tahir’in karakterlerinin “Amanı bildin mi amanı? Aman hemen olsun, aman şimdi olsun” diyerek koşturmalarını getiriyor.</p>
<p>Kamu idaresi “amanı bildin mi amanı? Hemencecik kamulaştıralım, aman bir saniye geç kalmayalım” diye bağırıyor sanki. Eskiden birinin arazisi kamulaştırılınca genelde üstünden yol geçerdi, okul veya hastane yapılırdı. Artık bu devir bitti.</p>
<p>Sen köyünde oturuyorsun, diyelim. Önce çok büyük siyah arabaları olanlar geliyor. Tozlanmaya gelemeyen ayakkabıları, havalı güneş gözlükleri, pahalı takım elbiseleriyle boy gösteriyorlar. Keskin bakışlarla etrafı bir güzel inceliyorlar. Sonra o meşhur kararlar geliyor. Acilen kamulaştırılan yerler o siyah arabalıların şirketlerine hop diye gidiyor.</p>
<p>Şimdi şirkete vermek için kamulaştırılanların yanında bir de kamu eliyle yapılanlar özelleştiriliyor. E o da zaten şirkete gidiyor. Benim anlamadığım sonuç aynı ise neden bu işlere iki ayrı isim koyuyorlar?</p>
<p>Neyse biz gelelim benim şahsi meseleme. Nadir elementler nerede çıktı? Benim kütüğün olduğu köyde! Rahmetli babam da kendince nadir rastlanır insanlardandı. Hem ezbere uzun şiirler okuyup hem güreşte madalyalar kazanabilen biriydi. Şimdi anlıyorum ki yetiştiği topraktan olmuş.</p>
<p>Konu bu denli kişiselleşince ben de araştırmalarımı derinleştirdim tabii. Bu kamulaştırmanın önü arkası nerelere varıyor, bize de bir faydası var mı anlamak istedim.</p>
<p>Öyle kamulaştırmadan para alır mıyız, benim hisseme kaç para düşer merakı değil tabii. Kamulaştırılan alan epey büyük, nadir elementler gün yüzü görecek. Memlekette nadiren bulunan kıymetlerin kıymetini bilenler de buralara gelecek elbette.</p>
<p>İşte bu gelecek olanlar, bizlerin de kıymetini bilir mi, bizimle ilgili bir düşünceleri var mı diye meraklandım. Elbette varmış!</p>
<p>Epey gizli kapaklı toplantıyı çaktırmadan izlemek için elimden geleni yaptım. Köy kahvelerinde zaman geçirdim, tarlaların derelerin etrafında etrafa kulak kabarttım, günbatımı izliyorum diyerek boş arazilerde gezdim, Aşağı Kepen, Yukarı Kepen bırakmadım dolaştım. Öğrendiklerimi sizlerle paylaşıyorum.</p>
<p>Efendim, bu kamulaştırmaymış gibi yapılan özelleştirmelerin sonunda şirketler kendilerine bırakılan alanlarda bir tür beylik kuracaklarmış.</p>
<p>Evet, yanlış duymadınız. Her şirketin etrafı çitle çevrili, kapısında güvenliği olan beylikleri olacakmış. Bundan böyle beylikler kendi aralarında ticarete de başlayacakmış.</p>
<p>Eh bunca beyin, beyliğin olduğu yerde getir götüre, kazıya, çifte çubuğa, toz almaya, yemek yapmaya eleman gerekecekmiş.</p>
<p>Kamulaştırma kararlarının paylaşılmayan ekinde deniliyormuş ki “İşbu karar ekinde gösterilen arazide yaşayanlar ile nüfus kütüğü burada bulunanlar da gerekli hizmetlerin temini maksadıyla esas işi yapacak şirketin istifadesine sunulmak amacıyla kamulaştırılmıştır”.</p>
<p>Ben de o arada kamulaştırılmışım haberim yok!</p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Promptır operatörü mü olsak?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/promptir-operatoru-mu-olsak-323138</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/03/promptir-operatoru-mu-olsak.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/promptir-operatoru-mu-olsak-323138</guid><description><![CDATA[Bu promptır operatörü, Trump’ın bir sonraki konuşmasının genel çerçevesinin ne olacağına dair kupon yapmış. Eh, o kadar metni göre göre bir ‘bilgi’ oluşmuş adamda tabii. Basmış parayı, almış ödülü.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Siyasetçiler için “promptırsız konuşma” başlı başına bir beceri olarak kabul edilir oldu. Böyle konuşabilenler “serbest gezen organik siyasetçi” diye anılıyormuş. Diğerlerinde konuşmanın temposu hep aynı, malum. Özellikle daha küçük salonlarda yapılan konuşmalarda belirlenmiş anlarda es vererek bir sağa bir sola doğru bakılarak hitap edilmesinin nedeni de bu promptırlar. Metin iki yana yerleştirilmiş camların üzerinden akıyor, biz de “hafızaya bak be” diyerek izliyoruz. Sadece bizde değil, her yerde var. İyice dikkat ettim, en geniş camlar Trump’ta. Üstelik onun önünde bir de kurşungeçirmez cam kafes var. Camdan metni okuyup, camdan kafeste dans ede ede takılıyor.</p>
<p>Bu teknoloji daha önce de vardı tabii. Kamera kadrajlarının bu denli hassas takibinin yapılmadığı zamanlarda siyah kutu olarak görünen bu aletler zamanla şeffaflaştı. Bizim baktığımız taraftan boş cam gibi görünenin diğer yüzünde cümleler akıyor. Ama kadrajlar öyle bir ayarlanıyor ki bu camlar bile görünmüyor.</p>
<p>Ben de bir ara kafayı taktım, konuşma yapanın gözlüğü varsa ona bakmaya başladım. Gözlüğün camındaki yeşillikten anlıyordum promptır camından okuduğunu. Sonra gözlük camlarını değiştirdiler, akan yazıları takip edemez oldum.</p>
<p>Büyük mitinglerde, pist uzun ve kamera açısı da genişken nasıl yapılıyor acaba diye merak ettim bu defa. Kameraların geçişlerini, konuşmacıların göz hareketlerini izlemeye başladım. Sahnenin önünde ses sistemi gibi görünen o büyük siyah kutuların üstünden akıyormuş meğer sözler. Ha, bütün bunları anladım da ne oldu derseniz, elbette bir şey olmadı.</p>
<p>Bir yandan da yine siyasette “promptır kazası” diye bir laf türedi. Devlet Bahçeli’nin derin mesajını hâlâ çözemediğimiz "İki Keklik" türküsünün sözlerini meydanlarda okumaya çalışırken yaşananları hatırlayanlar vardır. Düşe kalka okunan dizelerden sonra kitlede derin bir sessizlik oldu, ardından alkış sırasını işaret edenler sayesinde anlamadığını uzun uzun alkışladı meydan. Böyle daha niceleri oldu, ama bugünkü mesele başka.</p>
<p>Bunca ayrıntının peşine düşmeme rağmen “promptır operatörlüğü” diye bir işin varlığından haberdar değildim. Meğer bu çok önemli bir işmiş. Geçen hafta ABD’de Trump’ın promptır operatörüne dava açılmış. Aklınıza “derin” müdahalelerin neferi, seçim öncesi dili sürçsün diye yerleştirilmiş bir ajan falan gelmesin. Mesele çok daha eğlenceli. Başta ABD’de olmak üzere hayata dair her şeyin bahis konusu olması sayesinde işler çok renklenmiş, biz pek anlamamışız.</p>
<p>Bu promptır operatörü, Trump’ın bir sonraki konuşmasının genel çerçevesinin ne olacağına dair kupon yapmış. Eh, o kadar metni göre göre bir “bilgi” oluşmuş adamda tabii. Basmış parayı, almış ödülü. Kim hangi vesileyle, ne yolla bulduysa adamı bulmuşlar. Gizli Servis, adamın bebekliğinde hangi mamayla beslendiğinden başlayarak araştırmış, soruşturmuş. Ortaya çıka çıka basit bir bahis tutkusu çıkmış. Bir miktar para cezası ve kamu hizmetine girme yasağı ile paçayı kurtarmış.</p>
<p>Bu haberi okuyunca kısa zaman önce Fransa’da hava sıcaklığına dair bahis kuponu yapan meteoroloji çalışanı aklıma geldi. Bence bu adamın yaptığı daha kötü. Çünkü meteoroloji tahminleriyle oynayıp sonra da “hava 40 dereceyi geçecek” iddiasına para yatırmış. Elbette kazanmış! Ama bu bildiğin şike değil mi? Bahis oynamanın da bir adabı, bir raconu yok mu? Bu bahisçiliğe sığar mı? Neyse, o kişiyi de her nasılsa bulmuşlar, işten atmışlar, dava açmışlar.</p>
<p>Bizde neler olmuş diye kısa bir tarama yaptım. Tam böyle olmasa da “dolar guru şuraya çıkacahmış da buraya çıkacahmış da bunlar da paraları toplayacahmış” içerikli konuşma yapılırken tam olarak denilenlerin yaşandığına dair kimi karnından konuşan haberler vardı ama şöyle şeksiz, şüphesiz, şikesiz, eğlencelik bir bahisçi memur haberi bulamadım ne yazık ki.</p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ne yapmalı, nasıl yapmalı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ne-yapmali-nasil-yapmali-323170</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/04/ne-yapmali-nasil-yapmali.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ne-yapmali-nasil-yapmali-323170</guid><description><![CDATA[Barış sürecinde, bozulan ilişkilerin düzeltilmesi, baş aşağı edilenin ayakları üzerine dikilmesi ve idealize ettiğimiz yaşamın inşası güzergâhımızı oluşturuyor. Bu güzergahta hep birlikte yürümeyi başarırsak hedefe ulaşmamız mümkün.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin bir dönemecini geride bırakıyoruz. “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile gelişen süreçte önemli bir eşik aşılıyor. Eşikten ileriye baktığımızda, toplumsal barışı inşa edebilmek için kat etmemiz gereken uzun bir yol bulunuyor. Böylesi süreçlerde başarıya götüren yaklaşım iki soruyla beliriyor: Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?</p>
<p>İnsanın sorduğu ilk soru olmayabilir. Fakat ilk insanın da sorduğu, her insanın da sormaya devam ettiği bir soru. Soruların en anlamlısı olduğunu iddia edebilirim; en zoru olduğunu da.</p>
<p>Bu, başkasına yöneltilen bir soru değil. İnsan kendisine sorar. Bazen yalnızca kendisine, bazen de parçası olduğu topluluğa yöneltir. Topluluğa sorarken kendisini de onun içinde görür. Soruyu anlamlı kılan, insanı edilgen kılmayı reddetmesidir. İnsanı özne olarak görür, irade sahibi kılar. Sorumluluk yükler. Bir başkasına havale etmez, bir başkasından beklemez, kendisini dışarıda tutmaz. Soruya, soranın kendisi cevap olmalıdır.</p>
<p>“Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusu yalnızca bir itiraz değil. Bir şikâyet, sitem ya da tepki de değil. Elbette yaşanmışlıkların eksik ve yetersiz yönleri bütün boyutlarıyla değerlendirilmelidir. Yanlış ve çarpık olan eleştirilmelidir. Ancak eleştirmek, yakınmak ya da geçmişe takılı kalmak bizi ileriye taşımaz. Bu soru, geçmişten ders çıkararak yönümüzü geleceğe çevirmemizi sağlar.</p>
<p>Peygamberlerin, filozofların ve halk önderlerinin idealize ettikleri yaşama ulaşmak için sürekli üzerine düşündükleri ve cevap aradıkları bir soru. Kitaplara adını verir; özü gereği üretim odaklıdır. Statik değil, dinamik bir yapı taşır. Harekete geçirir. Emek ve çaba ister.</p>
<p>Kapsayıcıdır; kimseyi dışlamaz, herkesi sürece katar. İnsanı teorinin de pratiğin de öznesi kılar. Bu yönüyle demokratik bir karakter taşır. Kolektivizmi çağırır, komünaliteye götürür.</p>
<p>İnşa etmek, yol açmak ve yürümek ister. Tarihte bunun çok sayıda örneği vardır. Tapduk Emre, yürürken gördüğü talebesi Yunus Emre’ye, “Yola çıkıp varmayan, yoldan çıkıp varan yoktur” der. Bir bilge de “Bin kilometrelik yol bir adımla başlar” der. Birbirini tamamlayan bu tarihsel sözler, esas itibarıyla “Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusuna cevap verir. Zaman ve mekân farklı olsa da hakikat açığa çıkar: Yola adım atan ve yoldan çıkmayan, amacına ulaşır.</p>
<p>Küçük ya da büyük, bireysel ya da toplumsal hedeflere ulaşmanın yol ve yöntemini arayan bir soru. Hedef belirlenir. Verili koşullar enine boyuna incelenir. Eldeki imkân ve olanaklara bakılır. Duygulara yenik düşmeden, somut gerçekliğin somut tahlili yapılarak bir denklem kurulur. Denklemi doğru kurmak, yol haritasını çizmektir. Hedefe ulaşmak için yolu adımlayacak irade gerekir. Ortaya konulan akıl ve irade gücü, “Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusunun cevabını getirir.</p>
<p>Beklentili bir ruh hâline girmeden, bir kurtarıcı aramadan, kendimizi özne olarak görerek; bireysel ya da toplumsal sorun her ne olursa olsun çözümü sağlayacak yolu bulmalıyız. Enerjimizi kısır tartışmalarla tüketmek yerine çözüme ve üretime kanalize etmeliyiz.</p>
<p>Barış sürecinde bozulan ilişkilerin düzeltilmesi, baş aşağı edilenin yeniden ayakları üzerine dikilmesi ve idealize ettiğimiz yaşamın inşası güzergâhımızı oluşturuyor. Bu güzergahta hep birlikte yürümeyi başarırsak hedefe ulaşmamız mümkün oluyor. Mesleki perspektiften baktığımda ise boşaltılan köyler, toprak altında kalan tarih ve kimliğini yitiren kentler konusunda “Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusuna yoğunlaşmak gerekiyor.</p>
<p>“Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusu, toplumsal barışı inşa sürecinde hepimizi özne hâline getiriyor. Katkı sağlayabildiğimiz yerden bu soruyu sormalıyız. Barışı birlikte kurmalıyız.</p>
<p>Barışın inşasında, meslek alanım olan mimarlıkla ilgili birkaç konuyu bir sonraki yazıda tartışmaya açacağım.</p>
<p>(DK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Herkes için normal hiç oldu mu?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/herkes-icin-normal-hic-oldu-mu-323142</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/03/herkes-icin-normal-hic-oldu-mu.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/herkes-icin-normal-hic-oldu-mu-323142</guid><description><![CDATA[Çatışmanın sona ermesi yalnızca güvenlik bakımından bir rahatlama olarak görülmemeli aynı zamanda geçmişin ürettiği eşitsizlikleri, korkuları ve güvenlikçi yönetme biçimlerini sorgulamak için tarihsel bir eşik olarak değerlendirilmeli.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Normal dediğimiz şey</strong></p>
<p>Bir ülkede olağanüstü olan ne zaman olağanlaşır? Önce bir istisna olarak ortaya çıkar. Sonra tekrarlanır. İnsanlar alışır. Bir süre sonra nedenini sormazlar. En sonunda “zaten böyle” denir. Böylece olağanüstü olan, hukuken olağan hâle gelmeden hayatın olağanı olur.</p>
<p>Fakat Türkiye açısından bundan önce sorulması gereken daha temel bir soru var: Olağan dediğimiz şey gerçekten herkes için olağan mıydı?</p>
<p>Belki de mesele, son yıllarda normalin bozulmuş olması değildir. Daha zor bir gerçekle yüzleşmek gerekir: Türkiye’de yüz yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca herkes için eşit, özgür ve demokratik bir normal hiçbir zaman tam olarak kurulmadı.</p>
<p>Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte yeni bir siyasal topluluk ve yeni bir yurttaşlık ilişkisi yaratılmak istendi. Ancak bu ilişkinin sınırları, farklı kimliklerin ve toplumsal varoluş biçimlerinin eşit biçimde tanınması üzerinden değil, büyük ölçüde ortak ve homojen bir ulusal bütünlük fikri üzerinden kuruldu. Farklılıklar, siyasal çoğulluğun kurucu unsurları olarak kabul edilmek yerine ortak bir kimlik içinde eritilmeye çalışıldı.</p>
<p>Kürt meselesinin Cumhuriyet dönemindeki biçimi de bu tarihsel zeminde şekillendi. Dolayısıyla onu yalnızca son elli yılın silahlı çatışmasıyla açıklamak, sorunun tarihsel derinliğini eksiltir. Çatışma başlamadan önce de çözülmemiş bir mesele vardı: Cumhuriyetin yurttaşlık ilişkisi farklılıklarla nasıl yaşayacaktı?</p>
<p>Bu soru çözülemedi.</p>
<p>Kürtlerin dili, kimliği, siyasal iradesi ve kolektif varlığı uzun dönemler boyunca güvenlik ve bütünlük perspektifinden ele alındı. Böylece bir yurttaşın kendi kimliğiyle kamusal alanda var olabilmesi, herkes için geçerli olması gereken demokratik bir hak olmaktan çıkıp devletin izin verdiği sınırlar içinde tartışılan bir meseleye dönüştü.</p>
<p>Sorun yalnızca belirli politikaların varlığı değildi. Daha derindeki mesele, istisnanın zamanla normalin içine yerleşmesiydi.</p>
<h3>Çatışmasızlık normalleşme midir?</h3>
<p>Son elli yıldaki çatışma, bu tarihsel zeminin üzerine yeni bir katman ekledi. Silahlı çatışma yalnızca ölümler ve yıkımlar yaratmadı; devletin yurttaşla ilişkisini, hukukun sınırlarını, siyasetin dilini ve toplumun korkularını dönüştüren kalıcı bir yönetme biçimi üretti.</p>
<p>Güvenlik gerekçeleri genişledi, istisnai uygulamalar süreklilik kazandı, siyasal talepler tehdit kategorileri içinde değerlendirildi. Böylece kuruluş döneminden miras kalan eşitsizliklerle çatışmanın ürettiği güvenlikçi düzen birbirini besleyen iki katmana dönüştü.</p>
<p>Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca çatışmanın nasıl sona ereceği değildir.</p>
<h3>Çatışma sona erdiğinde geriye nasıl bir Cumhuriyet kalacak?</h3>
<p>Çünkü silahların susması, çatışmanın ürettiği siyasal ve kurumsal düzenin kendiliğinden sona ermesi anlamına gelmez. Güvenlik refleksleri, hukuk anlayışı, kurumsal alışkanlıklar ve toplumun korkuları bir gecede ortadan kalkmaz. Çatışmasızlık, eski düzenin daha düşük yoğunlukta sürdürülmesi biçimini de alabilir.</p>
<p>Bu yüzden çatışmasızlık ile demokratik normalleşmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Çatışmasızlık demokratikleşmenin kendisi değil, demokratikleşmenin mümkün olabileceği alanın açılmasıdır.</p>
<p>Çünkü alışılmış olanla normal olan aynı şey değildir. Bir uygulamanın uzun süre devam etmesi onu demokratik, meşru ya da adil kılmaz; yalnızca ona alışmamızı sağlar.</p>
<h3>Eski normale dönmek yeterli mi?</h3>
<p>Demokratik bir toplumda normal, çoğunluğun alıştığı hayat biçimi değildir. Normal herkesin hak ve özgürlüklerinin güvence altında olduğu, farklılıkların tehdit değil, çoğulluğun parçası sayıldığı ve devletin yurttaş karşısındaki gücünün hukukla sınırlandığı ortak yaşam zeminidir.</p>
<p>Bu ölçüyle baktığımızda Türkiye’nin geçmişteki normali herkes için aynı değildi. Birileri için devletin güvenlik refleksleri olağan hayatın parçasıyken, başkaları için aynı refleksler sürekli bir baskı ve güvensizlik anlamına gelebiliyordu. Bir kesim için siyasal hayatın olağan akışı olan şey, başka bir kesimin hayatında kalıcı bir istisna hâli yaratabiliyordu.</p>
<p>O hâlde mesele yalnızca eski normale dönmek olamaz.</p>
<p>Çünkü herkesin dönebileceği ortak bir demokratik geçmiş yoksa, restorasyon demokratikleşme anlamına gelmez. Restorasyon eski düzeni yeniden işler hâle getirmeyi amaçlar. Demokratik dönüşüm ise eski düzenin kendisini sorgular: Neden bazıları eşit yurttaşken bazıları eşitliğin sınırında tutuldu? Neden bazı acılar ortak hafızanın parçası sayılırken bazıları görünmez kaldı? Neden devletin güvenliği, yurttaşın özgürlüğünün önüne bu kadar uzun süre geçirildi?</p>
<p>Bu sorular geçmişi anlamak kadar geleceğin nasıl kurulacağını belirlemek açısından da önemlidir.</p>
<h3>Demokratik Cumhuriyet ve demokratik toplum</h3>
<p>Demokratik Cumhuriyet yalnızca demokratik kurumların varlığıyla kurulmaz. Anayasal hakların toplumsal yaşamda karşılık bulması, devlet ile toplum arasında yeni bir ilişkinin kurulmasını gerektirir.</p>
<p>Demokratik Cumhuriyet devletin yurttaş üzerindeki iktidarını hukukla sınırlayan siyasal ve anayasal çerçevedir. Demokratik toplum ise insanların yalnızca devlet karşısında hak sahibi olmaları değil, kendi yaşamlarının, kimliklerinin, ilişkilerinin ve ortak geleceklerinin öznesi olabilmeleridir.</p>
<p>Biri diğerinin alternatifi değildir. Demokratik Cumhuriyet hukuki ve siyasal güvenceyi; demokratik toplum ise bu güvenceyi hayata geçiren toplumsal iradeyi ifade eder.</p>
<p>Bu ilişkinin merkezinde <strong>eşit yurttaşlık vardır.</strong></p>
<p>Eşit yurttaşlık herkesin aynı olması değildir. Farklılıkları ortadan kaldırmadan herkesin eşit haklara sahip olabilmesidir. Dilin, kimliğin, inancın, kültürün, yaşam biçiminin veya siyasal düşüncenin yurttaşlığın derecesini belirlemediği bir düzen kurabilmektir.</p>
<p>Bu nedenle Kürt meselesinin demokratik çözümü yalnızca Kürtlerin taleplerine ilişkin bir düzenleme değildir. Türkiye’de yurttaşlığın nasıl tanımlanacağına ilişkin daha büyük bir sorudur.</p>
<p>Bağımsız ve tarafsız yargı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, seçilmiş iradenin korunması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve eşit yurttaşlık da birbirinden kopuk başlıklar değildir. Hepsi aynı temel soruda birleşir:</p>
<p><strong>Devlet yurttaşı yönetilecek bir nesne olarak mı görecek, yoksa ortak hayatın kurucu öznesi olarak mı kabul edecek?</strong></p>
<p>Demokratik toplum fikrinin asıl anlamı burada ortaya çıkar. Demokrasi yalnızca sandıkta oy kullanmak değildir. İnsanların örgütlenebildiği, söz söyleyebildiği, farklılıklarıyla kamusal alanda var olabildiği, karar süreçlerine katılabildiği ve kendi yaşamları üzerinde etkide bulunabildiği bir toplumsal ilişki biçimidir.</p>
<h3>Geçmişle nasıl yaşayacağız?</h3>
<p>Yeni bir toplumsal ilişkinin kurulması ortak hafızayı da gerektirir.</p>
<p>Çatışma yılları aynı ülkenin insanlarını farklı acıların içinde bıraktı. Bazı kayıplar ortak yasın parçası olurken bazıları görünmez kaldı. Bazı hikâyeler anlatılabildi, bazıları susturuldu.</p>
<p>Oysa demokratik toplum, herkesin aynı acıyı yaşamış olması demek değildir. Farklı acıların birbirini inkâr etmeden aynı tarih içinde tanınabilmesidir.</p>
<p>Hakikat geçmişi yeniden üretmek ya da intikam almak değildir. Geçmişin bugünü belirleme biçimini değiştirmektir.</p>
<p>Bu nedenle çatışmanın sona ermesi yalnızca güvenlik bakımından bir rahatlama olarak görülmemelidir. Aynı zamanda geçmişin ürettiği eşitsizlikleri, korkuları ve güvenlikçi yönetme biçimlerini sorgulamak için tarihsel bir eşik olarak değerlendirilmelidir.</p>
<h3>Yeni normal</h3>
<p>Tam da burada yeni bir normalden söz etmek mümkündür.</p>
<p>Fakat “yeni normal” eski düzenin biraz daha özgürleştirilmiş biçimi olmamalıdır. Herkes için ortaklaşa kurulabilecek demokratik bir yaşam zemini olmalıdır.</p>
<p>Bu, Cumhuriyeti reddetmek değil, Cumhuriyetin demokratikleşmesini tamamlamaktır. Cumhuriyetin yurttaşlık vaadini, kuruluşta eşit biçimde tanınmayanları da eşit yurttaşlar olarak içine alacak şekilde genişletmektir.</p>
<p>Yeni normal devletin sınırlandığı ve toplumun güçlendiği, hukukun güvenliğin aracı değil, özgürlüğün güvencesi olduğu, farklılığın tehdit değil, çoğulluğun kaynağı sayıldığı ve yurttaşın ülkenin geleceğinin kurucu öznesi olduğu bir ortak yaşamdır.</p>
<p>Bu, geçmişe dönüş değildir.</p>
<p>Belki de yüz yıl sonra ilk kez gerçekten ortak bir normal kurma ihtimalidir.</p>
<p>O hâlde bugün sormamız gereken soru “Eski normale ne zaman döneceğiz?” olmamalıdır.</p>
<p>Daha temel soru şudur:</p>
<p><strong>Herkes için hiç kurulmamış bir normali birlikte kurabilir miyiz?</strong></p>
<p>Belki gerçek normalleşme tam burada başlar.</p>
<p>Çatışmanın sona ermesiyle yetinmeyen; çatışmayı mümkün kılan ve istisnayı kalıcılaştıran düzeni sorgulayan, Cumhuriyetin demokratik niteliğini toplumsal yaşamda yeniden kuran ve insanların devlete uyum sağladığı bir normalden, devletin farklılıklarıyla birlikte yaşayan topluma uyum sağladığı bir normale geçişi mümkün kılan bir dönüşümle.</p>
<p><strong>Yeni normal eski normale dönmek değil, herkesin eşit özne olduğu yeni bir ortak hayat kurmaktır.</strong></p>
<p>(TAA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[272: “Ne olur anlat, sana ne oldu?”]]></title><link>https://bianet.org/yazi/272-ne-olur-anlat-sana-ne-oldu-323168</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/04/272-ne-olur-anlat-sana-ne-oldu.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/272-ne-olur-anlat-sana-ne-oldu-323168</guid><description><![CDATA[Yazar elbette kitabı kurgularken mülteci çocuğun ölümünün cinayet olduğunu iddia etmiyor. Fakat çok kuvvetli bir şekilde gerçeğin açığa çıkmasını istiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>“Öyle bir tutkuyla yerini aldın ki arafta, geride kalanlar da artık seninle aynı tarafta…”</em></strong></p>
<p>Avukat ve yazar Mehmet Ali Başaran’ın son kitabı <strong>“272”</strong>, şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden 17 yaşında mülteci bir emekçi çocuğun ölümüyle okuru yüzleştiriyor.</p>
<p>Mahremiyetine saygı duyduğu için çocuğun ve ailesinin ismini açıklamıyor Başaran. Hem bir  avukat hem neredeyse gazeteci özeni ile fakat asıl olarak insani bir yerden, büyük bir titizlikle yürütüyor kalemini.</p>
<p>Sayfalar arasında ilerlerken tutanaklara, otopsi raporlarına, iddianameye, çocuğun son anına ilişkin kamera kayıtlarına dalıyorsunuz. İlerledikçe yalnızca polisiye olarak araştırılması gereken şüpheli bir ölümü değil, çeşitli nedenlerle ülkesini terk etmek zorunda kalan mültecilerin başka bir ülkede hayata tutunma çabasını da görüyorsunuz.</p>
<p>Yazar kimi zaman mülteci çocukla dertleşiyor. Ona, “Ne olur anlat, sana ne oldu?” diyor. Kimi zaman da kendi dertlerini paylaşıyor.</p>
<p>Çoğu kez utangaç, mahcup, yarı suçlu gibi kullanıyor kelimelerini. Peki bu çoğu zamanlar hangi zamanlar?</p>
<p>Genelde ölen kız kardeşine çok benzeyen ablayla görüştüğünde, anne ve babayla konuştuğunda…</p>
<p>Yazar kitabın adını <strong>“272: Şüpheli Bir Ölüm Üzerine Kovuşturma”</strong> koymuş. Fakat okurken bunun kovuşturmadan öte bir konuşma hali olduğunu hissediyorsunuz. Kimi zaman monolog, kimi zaman çoklu bir diyalog kuruyor okurla.</p>
<p>Belki de kitabın en güçlü yanı burada başlıyor. Çünkü Başaran yalnızca “Ne oldu?” sorusunun peşinden gitmiyor. “Bu ölüm neden bu kadar kolay unutulabilir?” diye de soruyor. Bir çocuğun hayatının, bir tutanakta birkaç satıra, bir otopsi raporunda birkaç bulguya, bir kamera kaydında birkaç saniyeye dönüşmesine itiraz ediyor.</p>
<p>bianet’in her yıl hazırladığı <a href="https://bianet.org/proje/erkek-siddeti-cetelesi-285345" target="_blank" rel="nofollow noopener">erkek şiddeti çetelesine </a>göre sadece Temmuz 2026’da 39 kadının ve 8 çocuğun ölümü basına şüpheli olarak yansıdı.</p>
<p>Şüpheli derken faili meçhul cinayetleri kast etmiyoruz. Diyelim bir kadın balkondan düştü ve öldü. Bu kitapta olduğu gibi bir çocuk denize düştü ve öldü. Gerçekten düştü mü, itildi mi?</p>
<p>Çoğu vakada biliyorsunuz ki şüpheli çocuk veya kadın ölümleri, eğer aileler mücadele ederse bir faile götürebiliyor, gerçeğe yaklaştırıyor.</p>
<p>Yazar elbette kitabı kurgularken mülteci çocuğun ölümünün cinayet olduğunu iddia etmiyor. Fakat çok kuvvetli bir şekilde gerçeğin açığa çıkmasını istiyor.</p>
<p>Gerçekten denize düştü mü? İtildi mi?</p>
<p>Belki de kitabın bütün ağırlığı bu iki sorunun arasında duruyor.</p>
<p>Kendi çocuklarına bakarken ona karşı kendisini sorumlu hissediyor. Kızını severken ona karşı kendisini sorumlu hissediyor. Kendi ailesiyle zaman geçirirken kendisini ona karşı sorumlu hissediyor.</p>
<p>Bir çocuğun ölümünün ardından duyulan sorumluluk, yalnızca o çocuğun ailesine ait değilmiş gibi. Kitabı okurken bu duygu size de bulaşıyor. Çünkü bir yerde, “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusunu sormaya başlıyorsunuz.</p>
<p>Kitabı alır almaz yazarına “272'nin anlamı ne?” diye sordum. “Okuyunca anlarsın” dedi. Siz de okuyun.</p>
<p>"272" hepimizde var.</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hak odaklı bir staj deneyimi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hak-odakli-bir-staj-deneyimi-323140</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/03/hak-odakli-bir-staj-deneyimi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hak-odakli-bir-staj-deneyimi-323140</guid><description><![CDATA[Kendi okulumda göremediğim güvenli alanı bianet’te deneyimlemiş olmak bana iş ve kurumsal hayata karşı yeni bir bakış açısı da kazandırdı: Alternatif bir profesyonel yaşam mümkünmüş!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kendi okulumda göremediğim güvenli alanı bianet’te deneyimlemiş olmak bana iş ve kurumsal hayata karşı yeni bir bakış açısı da kazandırdı: Alternatif bir profesyonel yaşam mümkünmüş!</p>
<p>bianet ile tanışmam 2025 yılının mart ayına uzanıyor. Henüz üniversitede 1. sınıf öğrencisiydim. Arkadaşlarımın yayın sürecinde yer aldığı, üniversitemdeki bir kulübün dergisi, sosyal medya hesabından bianet ile “Gazetecilik atölyesi” düzenleyeceklerini duyurdu. Bana da arkadaşım katılıp katılmayacağımı sordu. Atölyeden yaklaşık bir hafta önce 8 Mart’tı ve “bianet” ismi bana eylem haberlerinden tanıdık gelmişti. Bir değişiklik olsun diye atölyeye katıldım.</p>
<p>Atölye esnasında ve bittikten sonra hayatımda ilk defa deneyimlediğim bir aydınlanma ve heyecan yaşadım: Ben gazeteci olmak istiyorum. Eve gider gitmez bianet’in neredeyse tüm haberlerini okumaya çalıştığımı hatırlıyorum. Sanki kitap okuyormuşum gibi haber okuyordum. Yaklaşık 20 sene önceki haberleri bile inceliyordum. Dijital ortamda gördüğüm kocaman üretim arşivi beni büyülüyordu. Bilgiyi yaymak, hak odaklı anlatımı sahiplenmek, insanların yaşadıklarını görünür kılmak, yanından geçtiğimiz ama hikâyesini bilmediğimiz insanları anlatmak bana her şeyin erimeye başladığı ve monotonlaştığı çağda hayatımın nihai amacı gibi gelmeye başladı. Amaçtan çok, kalbimi heyecanlandıran bir alan gibi.</p>
<p>Bu sene temmuz ayının başında bianet’ten staj kabulü aldığımı öğrendiğimde aklıma hemen bir sürü haber fikri gelmeye başladı. O kadar heyecanlı ve üretmeye açtım ki, gördüğüm her şeyi ve herkesi haber malzemesine dönüştürmeye çalışıyordum. Dostlarımı dinlerken bile durum böyleydi. bianet’teki staj süremde de üretme heyecanım hiçbir zaman azalmadı. Çevremi ve dünyayı açığa çıkarılmayı bekleyen “haber konuları” olarak görmeye başlamıştım. Sabah vakitlerinde bianet’in Cihangir’deki ofisine giderken bile yolda ve toplu taşımada gördüğüm insanları gözlemliyor ve kendi kendime haber fikri üretmeye başlıyordum. Bunu zorunda hissettiğim için değil, bianet’te fikirlerime alan açıldığını bildiğim için yapabiliyordum.</p>
<h3>Görünmeyeni görünür kılmak</h3>
<p>Staj süremde en çok etkilendiğim olaylardan biri, sıcak havalarda fiziksel iş gücünü kullanarak sahada çalışan işçilerle yaptığım haberde bir inşaat işçisinin bana “Görünmeyeni görünür kılanlara elimizden ne gelirse destek oluruz, yeter ki derdimizi dinleyecek birini bulalım” demesiydi. Bu mesajı aldığımda gece geç bir saatti, çok duygulandım, üzerimde büyük ve anlamlı bir sorumluluk hissettim ve o gece haberimi bitirdim. “İyi ki bu mesleği yapmaya çalışıyorum” dediğim ilk andı. İlerleyen günlerde de hem İranlı kadın bir gazeteci ile hem de Afganistanlı bir kadın ile yaptığım haberler sayesinde, uluslararası kadın deneyimlerini aktarmanın ve sınırları aşan bir gazetecilik deneyiminin heyecanını yaşadım.</p>
<p>Bir aylık stajım boyunca tek bir gün bile kendime “Benim burada ne işim var?” demedim. Her gün, her sabah eğer aklımda yeni bir fikir varsa heyecanla ofise geliyordum ve toplantıda hemen aklımdakileri söylemek istiyordum. Tabii ki bu bahsettiklerimin kendi tutkularım ve gelecek hayallerimle de ilgisi var fakat en büyük krediyi bianet çalışanlarına vermek istiyorum. Kendimi ve aklımdakileri, eminim ki diğer stajyerler de böyle düşünüyordur, ifade edebileceğim güvenli bir alan sağladığınız için ne kadar teşekkür etsem az kalır. Kendi okulumda göremediğim güvenli alanı bianet’te deneyimlemiş olmak bana iş ve kurumsal hayata karşı yeni bir bakış açısı da kazandırdı: Alternatif bir profesyonel yaşam mümkünmüş!</p>
<p>Hayatımdaki en üretken ve en verimli ayı geçirdim ve bunda etkiniz olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum. bianet haber merkezindeki istisnasız her bir editör ve gazeteci bana karşı çok iyi birer öğretmen oldu. Her birinin verdiği geri dönüşleri dinlerken kalbim heyecanla çarpıyordu çünkü hem bu mesleği yapmayı ne kadar çok istediğimi fark ediyordum hem de öğrenmeye ve anlamaya çok açık hissediyordum.</p>
<p>Ek olarak, Elanur Birinci’ye ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Staja başlamadan önce de sahada olmak ve sahada gazetecilik yapmak en büyük isteklerimden biriydi. Bana sahada gazeteciliğe dair her şeyi öğrettiği için çok teşekkür ederim. Beraber yapmaya çalıştığımız sokak röportajını, güneşin altında saatlerce eylem haberi yapmaya çalışmalarımızı (o zamanlar ne kadar yorulmuş ve tükenmiş olsak da) şu an en keyifli anılarımdan bazıları olarak görüyorum.</p>
<p>Tekrar herkese her şey için teşekkür ederim. Bende bıraktığınız izi asla unutmayacağım. (Arkadaşlarım bianet hakkında konuşmamdan sıkıldılar bile…)</p>
<p>Özgür günlere, sevgiyle.</p>
<p>(EÖ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Fetüs’ün söyledikleri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/fetusun-soyledikleri-323154</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/04/fetusun-soyledikleri.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/fetusun-soyledikleri-323154</guid><description><![CDATA[Bundan on yıl önce başka şeyler söylenmiyormuş gibi, bugünün doğrularına iman etmemizi isteyen bu sistemin içine doğan çocuklar sahiden bir tabula rasa (boş levha) olarak mı doğmuş oluyorlar, yoksa üzeri her şey ve herkes tarafından karalanan bir levha mı?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><a target="_blank" rel="nofollow">“Masumlar arasında sayıyorum kendimi, sırtımda sadakatlerin ve yükümlülüklerin yeri yok, yaşama alanımın yetersizliğine rağmen özgür bir ruhum ben. Bana karşı çıkacak ya da beni kınayacak kimse yok burada, …….</a></p>
<p>Genetikçiler şimdi ne derlerse desinler, boş bir levhayım ben, ya da öyle idim. Ama kaygan, gözenekli bir levhayım, ….; günden güne büyüyen, büyürken kendi kendine üzerini yazıyla dolduran ve böylece boş yerleri azalan bir levhayım.”</p>
<p>Bir fetüsün gözünden —daha doğrusu içeriden— yaşamı anlatmak. Bence müthiş bir fikir!</p>
<p>Ian McEwan’ın <em>Fındık Kabuğu</em>’nda yaptığı tam da bu!</p>
<p><a target="_blank" rel="nofollow">Hikâye, Shakespeare’den bir alıntıyla başlıyor: “…bir fındık kabuğuna sığar ve yine de kendimi kâinatın kralı sayabilirim.”</a></p>
<p>Peki, gerçekten doğarken boş bir levha olarak mı doğuyoruz? Yoksa modernitenin kurumları ve iktidar ilişkileri içinde bize aktarılan bilgilerle mi yaşamı anlamlandırıyoruz?</p>
<p>Rahme nasıl düştüğümüzden, ne şekilde büyü(tül)memiz gerektiğine, hangi ilaçları alıp hangi yemekleri yememiz gerektiğine, neyi dinleyip neyi dinlemememiz gerektiğine kadar her şey belirlenmiyor mu?</p>
<p><a target="_blank" rel="nofollow">“Hobbes haklıydı, genç dostum. Şiddet tekeli devletin elinde olmalı, hepimizi hizaya getirecek olan ortak bir kuvvet.</a></p>
<p>Kaç çocuk doğurmamız gerektiğini, hangi cinsi doğuracağımıza ve nasıl doğurmamız gerektiğini belirleyen şey tam da bu kurumlar ve iktidar aygıtları değil mi?</p>
<p><a target="_blank" rel="nofollow">ALO 182’yi arayıp MHRS üzerinden randevu almak için beklerken yüce Sağlık Bakanlığımız bize çocuk doğurmakta nelerin “normal” olup nelerin olmadığını söylüyor. Neyin hakkımız sayılacağının çerçevesini de o çiziyor.</a></p>
<p>Trudy’nin içinde büyüttüğü fetüs kendi “iradesi” ve tırnaklarıyla doğuma karar vermiş.</p>
<p><a target="_blank" rel="nofollow">“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu,” diyerek kendi doğumuna karar veriyor; hikâye de oralarda, en azından bizim için, başlıyor.</a></p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/adsiz-tasarim-2026-09-04t103750-001.png" alt="">
<figcaption>Ian McEwan - Fındık Kabuğu (Çeviren İlknur Özdemir) (Sayfa 152)</figcaption>
</figure>
<p>Anne karnında kendi sorularıyla uğraşadursun; doğumuyla birlikte kimi popüler psikoloji söylemleri de devreye giriyor: gebelik travmalarından anneannemin yaşadığı kuşaklararası travma aktarımlarına, lohusalık hâllerinden “iyi anne” olmanın göstergelerine, “Sütün gelmiyorsa çocuğu içselleştirmemişsin!” suçlamalarına kadar… Heteronormatif aile modellerinden cinsiyet rolleriyle bezenmiş aile tipolojilerine, bebeği hangi kanguruyla taşırsan “güvenli bağlanmayı” kuracağına kadar her şey belirlenmiş değil mi?</p>
<p>Bundan on yıl önce başka şeyler söylenmiyormuş gibi, bugünün doğrularına iman etmemizi isteyen bu sistemin içine doğan çocuklar sahiden bir <em>tabula rasa</em> (boş levha) olarak mı doğmuş oluyorlar, yoksa üzeri her şey ve herkes tarafından karalanan bir levha mı?</p>
<p><a target="_blank" rel="nofollow">Modernizmle şekillenmiş tıp ve psikoloji başta olmak üzere kimi pozitivist disiplinlerde, yıllar evvel mutlak doğru diye sunulan bazı kabullerin yerini bugün bambaşka kabuller alıyor. Dün eşcinselliği bir “hastalık” olarak sınıflandıran psikiyatri bugün aynı yerde durmuyor.</a></p>
<p>Gerçekler iktidarın rengini, desenini, şeklini alıyor; gerçek, gerçek olmaktan çıkıyor, doğrular anlamını yitiriyor.</p>
<p>Bana kalırsa hiçbirimiz boş bir levha olarak doğmuyoruz. Önce John’ın şiirleri yazıldı o levhaya; sonra Trudy ve Claude gelip kendi karanlıklarıyla üzerini kapattılar…</p>
<p>Tırnağımızdan güç alıp o levhayı sularla temizlemeye çalıştık; üzerine yeniden şiirler yazılsın diye…</p>
<p>(AÖ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kaynaştıran ve bağdaştıran dil ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kaynastiran-ve-bagdastiran-dil-323141</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/03/kaynastiran-ve-bagdastiran-dil.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kaynastiran-ve-bagdastiran-dil-323141</guid><description><![CDATA[Anadili yaşatmak, yalnızca kelimeleri korumak değildir. Bir hafızaya tutunmaktır. Bir kültüre bağlanmaktır. Bir toplumsal sürekliliği sürdürmektir. Geçmiş ile gelecek arasında bağ kurmaktır. İnsanları ortak bir anlam dünyasına dâhil etmektir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dil, insanın yalnızca konuşma aracı değil, insanları birbirine bağlayan görünmez bir köprüdür. İnsanlar kelimeler aracılığıyla düşüncelerini paylaşır, duygularını ifade eder, farklılıklarını müzakere eder ve ortak bir anlam dünyası kurarlar. Bu nedenle bir dilin toplumsal değeri, yalnızca ne kadar çok şey anlattığıyla değil, <strong>insanları birbirine ne ölçüde yaklaştırdığıyla</strong> da ölçülmelidir.</p>
<p>Süryanicede ܕܒܰܩ <strong>(dbāq)</strong> kökü, bu açıdan son derece zengin ve düşündürücü bir anlam alanına sahiptir. Kaynaştırmak, lehimlemek, bağdaştırmak, yapıştırmak, bir arada tutmak; bağlanmak, tutunmak, tâbi olmak; izlemek, takip etmek, peşinden gitmek; uymak, devamlılık göstermek, sürdürmek ve riayet etmek gibi anlamlara açılır. Bunun yanında bir şeye erişmek, ulaşmak, yetişmek, katılmak, dâhil olmak, uyum sağlamak, aynı fikirde olmak, uzlaşmak ve mutabık kalmak gibi sosyal ilişkileri doğrudan ilgilendiren anlamlar da taşır.</p>
<p>Bu anlam zenginliği, ܕܒܰܩ <strong>(dbāq)</strong> kökünü yalnızca fiziksel bir <strong>“yapışma”</strong> eylemi olmaktan çıkarır; onu <strong>ilişki, bağlılık, bütünlük, uyum ve uzlaşma</strong> kavramlarıyla buluşturur.</p>
<p>Nitekim ܕܰܒܽܘܼܩܳܢܳܐ <strong>(dabūqanā)</strong> <strong>“yapıştırıcı, tutkal”</strong> anlamına gelir. Bir şeyi diğerine bağlayan, ayrılmış parçaları birbirine tutturan bir maddeyi ifade eder. ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ <strong>(mdabqanā)</strong> ise şifa desteği veren, pansuman yapan, yarayı saran kişi anlamına gelir ve aynı zamanda yukarıda sayılan anlamların faili ve öznesi olarak düşünülebilir.</p>
<p>Buradan hareketle ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ <strong>(leşana mdaqanā)</strong> ifadesi, yalnızca <strong>“birleştiren dil”</strong> şeklinde dar bir anlamla sınırlandırılmamalıdır.</p>
<p>Bu ifade daha geniş anlamıyla <strong>“Kaynaştıran, bağdaştıran, bir arada tutan, uyum sağlayan ve kırılmış olanı yeniden birleştiren dil”</strong> olarak okunabilir.</p>
<p>Burada dil ile tutkal (zamk) arasında güzel bir metaforik bağ ortaya çıkar.</p>
<p><strong>Tutkal parçaları bir arada tutar; dil insanları. Lehim kopmuş parçaları birleştirir; dil kopmuş ilişkileri. Pansuman yarayı sarar; dil incinmiş gönülleri. Bağlılık süreklilik sağlar; dil ortak hafızayı. Uzlaşma farklılıkları yok etmez; dil farklılıklar arasında köprü kurar.</strong></p>
<p>Bu bakımdan kaynaştıran dil, yani <strong>leşana mdabaqnā</strong> ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ, toplumsal hayat için önemli bir dil idealini temsil eder: <strong>Farklılıkları ortadan kaldırmadan insanları birbirine yaklaştıran bir dil.</strong></p>
<p>Çünkü toplum herkesin aynı düşündüğü bir yer değildir. Aksine, toplum farklı düşüncelerin, farklı tecrübelerin, farklı hafızaların ve farklı hayat biçimlerinin bir arada yaşadığı bir alandır. Böyle bir ortamda asıl mesele farklılıkları yok etmek değil, <strong>farklılıklarla birlikte yaşayabilmenin dilini kurabilmektir.</strong></p>
<p>İşte ܕܒܰܩ kökünün <strong>“uyum sağlamak, aynı fikirde olmak, uzlaşmak ve mutabık kalmak”</strong> anlamları burada önem kazanır. Ancak uzlaşmak, herkesin aynı düşünmesi demek değildir.</p>
<p>Gerçek uzlaşma <strong>farklı düşüncelerin birbirini yok etmeden yan yana durabilmesidir.</strong> Mutabakat farklılıkların silinmesi değil; ortak bir zeminin bulunmasıdır. Uyum ise tek tipleşmek değil, farklı seslerin aynı toplumsal bütünlük içinde birbirini tamamlayabilmesidir.</p>
<p>Bu nedenle <strong>leşana mdaqana</strong> ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ, yalnızca <strong>“kaynaştıran ve birleştiren”</strong> değil, <strong>birlikte yaşama kültürünü mümkün kılan bir dil</strong> olarak da düşünülebilir.</p>
<p>Öte yandan ܕܒܰܩ kökünün <strong>“izlemek, takip etmek, peşinden gitmek, uymak ve devamlılık göstermek”</strong> anlamları da dikkate değerdir. Çünkü toplumsal bağ yalnızca birbirine yakın durmakla oluşmaz. Bir ilişkiyi ayakta tutmak için <strong>sadakat, süreklilik, sorumluluk ve riayet</strong> gerekir.</p>
<p>Bir toplumun değerleri de böyledir. Sadece güzel sözlerle yaşatılamazlar. Onların devamlılık kazanması, insanların bu değerleri günlük hayatlarında <strong>sürdürmeleri ve gereğini yerine getirmeleriyle</strong> mümkündür.</p>
<p>Bu açıdan dil, yalnızca insanları birbirine bağlamaz; <strong>insanları ortak değerlere de bağlar.</strong></p>
<p>Aynı şekilde ܕܒܰܩ kökünün <strong>“erişmek, ulaşmak, yetişmek ve dâhil olmak”</strong> anlamları da dilin toplumsal işlevini genişletir. Bir dil insanları yalnızca birbirine bağlamakla kalmaz; onları ortak bir anlam dünyasına <strong>dâhil eder</strong>. İnsan dil aracılığıyla bir hafızaya, kültüre, topluma ve ortak geleceğe ulaşır.</p>
<p>Bu nedenle anadili yaşatmak, yalnızca kelimeleri korumak değildir.</p>
<p><strong>Bir hafızaya tutunmaktır. Bir kültüre bağlanmaktır. Bir toplumsal sürekliliği sürdürmektir. Geçmiş ile gelecek arasında bağ kurmaktır. İnsanları ortak bir anlam dünyasına dâhil etmektir.</strong></p>
<p>Belki de günümüzde toplumsal alanda en fazla ihtiyaç duyulan şeylerden biri, tam da böyle bir ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ <strong>leşana mdaqana</strong> anlayışıdır. Bu anlayışın kaynaştıran dilidir. Çünkü sözler bazen ayırabilir; ama sözler aynı zamanda birleştirebilir.</p>
<p>Bir dil öfkeyi büyütmek yerine anlayışı çoğaltabilir.</p>
<p>Nefreti ve kini derinleştirmek yerine diyaloğu güçlendirebilir.</p>
<p>Kırgınlığı kalıcı hâle getirmek yerine gönülleri yeniden birbirine yaklaştırabilir.</p>
<p>Böyle bir dil farklılıkları inkâr etmez; onları <strong>bağdaştırır</strong>.</p>
<p>Çatışmaları yok saymaz; onları <strong>uzlaşma zeminine taşır</strong>.</p>
<p>Yaraları gizlemez; onları <strong>sarar ve iyileşmeye alan açar</strong>.</p>
<p>İşte bu noktada ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ <strong>mdabqana</strong> kavramının <strong>“yarayı saran, pansuman yapan ve şifa desteği veren”</strong> anlamı son derece anlamlı bir toplumsal metafora dönüşür.</p>
<p><strong>Toplumun da yaraları vardır.</strong> Kırılmış güvenler, yarım kalmış ilişkiler, önyargılar, ayrışmalar, dışlanmalar ve unutulmuş acılar…</p>
<p>Bunların hepsi yalnızca hukukla veya siyasetle iyileşmez. Bazen insanın insana yeniden yaklaşmasını sağlayacak <strong>onarıcı bir dile</strong> ihtiyaç vardır.</p>
<p>Belki de gerçek anlamda ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ <strong>leşana mdabaqnā</strong>, tam burada doğar: <strong>İnsanları birbirine yapıştıran değil, birbirine bağlayan; farklılıkları yok eden değil, bağdaştıran; yaraları örten değil, onları sarıp iyileştiren; insanı kendisine kapatan değil, ötekine yaklaştıran bir dil.</strong></p>
<p>Böyle bir dil yalnızca iletişim kurmaz. <strong>Bağ kurar. Uyum yaratır. Uzlaşma zemini hazırlar. Kopmuş olanı yeniden birleştirir. Yaralanmış olanı sarar. Ve insanları ortak bir geleceğe doğru birlikte yürümeye davet eder.</strong></p>
<p>Belki de dilin en yüce toplumsal görevi budur: <strong>İnsanları aynılaştırmak değil, farklılıklarıyla birlikte birbirlerine bağlamak.</strong></p>
<p>Çünkü hakiki birlik herkesin aynı olmasıyla değil; <strong>farklı olanların birbirinden kopmadan birlikte yaşayabilmesiyle</strong>gerçekleşir.</p>
<p>Ve bu anlamda <strong>leşana mdaqan</strong> ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ, yalnızca <strong>“kaynaştıran ve bağdaştıran dil”</strong> değildir. <strong>O, insanı insana; geçmişi bugüne; hafızayı geleceğe; kırılmış olanı bütüne bağlayan dildir.</strong></p>
<p>(YB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Din ile sanat aynı işe yarar mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/din-ile-sanat-ayni-ise-yarar-mi-323174</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/04/din-ile-sanat-ayni-ise-yarar-mi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/din-ile-sanat-ayni-ise-yarar-mi-323174</guid><description><![CDATA[Estetik ile siyaset, sanat ile hayat arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Kaotik ve absürt doğaüstü unsurların ardında gerçek hayat gizli.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yarıyor! İbadet etmek ya da sanatla uğraşmak insanı sakinleştiriyor. İroniler, benzetmeler, alıntılar havada uçuşuyor. 2026 Berlin Uluslararası Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan <em>Ghost in the Cell – Hücredeki Hayalet</em>, ilginç bir korku-komedi filmi. Hitchcock ve Almodóvar’ın torunu film çekmiş sanki. Hatta fazlası var. Toplumsal, siyasal eleştirileriyle insan denen canlıyı, ilişkileri, ölümü irdeleyen ve aynı zamanda her şeyle dalga geçen bir yaklaşım seyirciyi etkiliyor. Eğlenmek için değil, düşünüp tartışmak için seyredilir; film bitince de dans edilir bence.</p>
<p>Filmin senaryo yazarı ve yönetmeni Joko Anwar, Endonezya sinemasının önemli isimlerinden. 1976 doğumlu. Kung fu ve korku filmleri izleyerek büyümüş. Gazetecilik yaparken sinema dünyasıyla tanışmış ve Nia Dinata’nın “Birlikte senaryo yazalım” teklifiyle de bu dünyaya girmiş. Ülkesinin “Oscar”ı sayılan Citra Ödülleri’ni birkaç kez kazanmış. Bazıları uluslararası olmak üzere toplam sekiz ödül sahibi.</p>
<p>Anwar’ın son filmi <em>Hücredeki Hayalet</em>, gece yarısı bir gazetenin yazı işlerinde tek başına haber yazan bir muhabirle başlıyor, sonra olaylar hızla gelişiyor ve Endonezya’nın başkenti Cakarta’da bir hapishanede geçiyor.</p>
<p>Güneydoğu Asya’da 17 bin adadan oluşan bir ülke Endonezya, nüfusunun çoğunluğu Müslüman. Filmde sık sık tekrarlanan “Burası Endonezya, Norveç değil” cümlesine yabancı değiliz. Sanki film bu topraklarda çekilmiş gibi. Gazetecinin Borneo ormanlarını talan eden maden şirketiyle ilgili haber yapması, işçi ölümlerinden bahsetmesi tanıdık geliyor. Haberin başlığı: “Bu orman sadece ağaç değil, bizim evimiz.” Size de tanıdık gelmedi mi?</p>
<p>Devlet korumasındaki maden şirketi, yasa dışı madencilik, şüpheli işçi ölümlerinden bahseden bir gazeteciyle başlayan film, hapishanedeki cinayetlerle sürüyor. Filmin tamamında görselliğin etkisi üst seviyede. Zaman zaman Rönesans tablolarının resmigeçidini izlemek, cinayet anlarında ise görüntüye kilitlenip kalmak mümkün. Uzakdoğu sporlarının kavgayla, dansla birleştiği sahneler de etkileyici.</p>
<p>Cinayetlerin görselliği müthiş çarpıcı. Ölümle sanatı birleştiren bir yönetmenle karşı karşıyayız. Ölüler sanat enstalasyonu gibi, herhangi bir sergideki heykellere benziyor. Cesetler sanata dönüşüyor ve yönetmen, “İnsan ne yaparsa kendine yapar,” diyerek seyredeni şaşırtıyor. Aristoteles’ten Kierkegaard’a, Adler’den Freud’a uzanan düşünceler konuşuluyor, tartışılıyor, hem de hapishanenin tam ortasında.</p>
<p>Eleştirmenlere göre film “grafiksel korku, kara mizah ve sosyal eleştirinin enerjik bir karışımı”. Keskin bir siyasi hiciv örneği. Resmî ikiyüzlülük, kurumsal suiistimaller, güçlünün ayakta kalmasıyla orman kanunlarının hüküm sürmesi ele alınıyor. Oyuncular çok başarılı. Her oyuncu sırası gelince öne çıkıyor. Korkunun zirve yaptığı anlarda herkes hücresine koşup kendini kilitliyor. Kavga sırasında yumruk atarken dans etmeye ya da duaya başlıyorlar.</p>
<p>İnsan doğası ve dayanışma üzerine düşündüren, hayatta kalmanın yollarını arayan, aratan film keşke sinema salonlarında gösterilse.</p>
<p><em>Hücredeki Hayalet</em>, Joko Anwar’ın bugüne kadarki filmleri arasında en cesuru olarak kabul ediliyor. Estetik ile siyaset, sanat ile hayat arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Kaotik ve absürt doğaüstü unsurların ardında gerçek hayat gizli. Şamanizm ve büyü rahatsız edici değil.</p>
<p>Eleştirmenler film için korku, aksiyon ve komedinin başarıyla birleştirilmesi diyor ama bence yeterli bir tanım değil, avangart rüzgârların etkisi eklenmeli. Avangart terimi ilk kez ütopyacı sosyalistler tarafından siyasi bir terim olarak kullanılmış. Radikal avangart tavırların bir türlü yerine oturmadığı, iz bırakamadığı günümüz dünyasında Joko Anwar, “Bu iş böyle yapılır,” diyor.</p>
<p>Yönetmen sosyal medyada oldukça aktif. Eylül 2009’da Twitter hesabında, gün içinde 3 bin takipçi kazanırsa markete çıplak gideceğini yazmış. 13 binden fazla takipçi kazanınca sözünü yerine getirip tartışmalara neden olmuş. 2024 yılında yayımlanan, yedi bölümlük bir Netflix dizisine de imza atmış: <em>Joko Anwar’ın Kâbusları ve Gündüz Düşleri</em>. Bundan sonra ne yapacağını izlemek gerekiyor.</p>
<p><em>Hücredeki Hayalet</em>’i arayıp bulup kaçırmayın derim. Filmin sonunda yazılar akmaya başlayınca da yerinizden kalkmayın, en sonda film ekibinin dansları var. Güzel bir müzik “Herkes çabuk dansa katılsın, hadi, eller havaya” diyorlar.</p>
<p>(AB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yapay zekâ neyimizi ele geçiriyor: Emeğimizi mi, sanatımızı mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-neyimizi-ele-geciriyor-emegimizi-mi-sanatimizi-mi-323143</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/03/yapay-zeka-neyimizi-ele-geciriyor-emegimizi-mi-sanatimizi-mi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-neyimizi-ele-geciriyor-emegimizi-mi-sanatimizi-mi-323143</guid><description><![CDATA[En büyük endişem mülksüzleştirme çabalarının gitgide hız kazandığı bir ortamda düşüncemi bile bana kiralayabilecek olan tekno-feodalizm]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Buruşan bir surattan, çocuğun kahkahasından, aç kalktığı bir sofradan, âşığının kokusundan, diktatörün baskısından, komşusunun gürültüsünden, babasının öfkesinden, annesinin sevgisizliğinden bin yıllardır sanat üreten sanatçılardan kendi kendine prompt yazarak saniyeler içinde sanat üreten yapay zekâya… Günlerini, aylarını, yıllarını bir heykelin oyuğuna, bir cümlenin bitişine, bir fırça darbesine, bir notaya hapseden sanatçıların bazıları son günlerde yapay zekâ tarafından üretilen sanat eserlerini konuşuyor. Büyük bir çoğunluk bu durumdan şikâyetçi olurken, yapay zekânın bir insan gibi kusurlarıyla birleştirdiği eşsiz bir esere imza atamayacağını düşünen bir kesim de var. Binlerce veriyi saniyeler içinde analiz etme iddiası olan bir teknolojinin sanat üretebilmesi çok zor olmasa gerek ama analizlerine devam edebilmesi için insanın da üretmesi gerekiyor. Yazar, yazılımcı, grafiker, ekonomist, içerik üreticisi, siyasetçi ve gazeteciler gibi birçok meslek grubu yaratım aşamasında yapay zekâyı kullanırken kendi verilerini de sunmuş oluyor.</p>
<p>Telif konusunda büyük endişeleri olan meslek grupları bu teknolojinin yaratacağı emek gaspını aylardır tartışıyor. Yazar Joanna Maciejewska <strong>“Yapay zekânın çamaşırlarımı ve bulaşıklarımı yıkamasını istiyorum ki ben de sanat ve yazı işleri yapabileyim”</strong> sözüyle bazılarımızın demek istediğini dile getirdi. Birçok yapay zekâ kurucusu tartışmalara yanıt verirken OpenAI CEO’su Sam Altman, <strong>“Yapay zekâya ‘Bana şu yazarın kitabını aynen yaz’ derseniz yazamaz; bu kadar kötü ve hatalı bir metin taklidi ortaya çıkaramaz. Yapay zekâ tamamen yeni, özgün ve telif ihlali yaratmayacak içerikler üretir”</strong> diye yanıt verdi. Hayatını yazdığı cümlelerden kazanan yazarlar, verilen hiçbir yanıt karşısında yeterince tatmin olmadı.</p>
<p>Günden güne kendini geliştiren bir uygulama karşısında işsiz kalma tehlikesi yaşayan her meslek grubu bu tartışmaların tam ortasında yerini korurken bense hayatı bambaşka bir boyuta taşıyan bu teknolojiye karşı tam bir tavır alamıyorum. 10 yılda okuyup hakkında bir fikre sahip olabileceğimiz konuları birkaç saniye filtreleyen ve en bağlantılı noktaları önümüze sunan bu teknolojinin insan yaşamı için artık elzem olduğunu düşünüyorum. Ama mesleğimi elimden alabileceğine hiç inanmıyorum. Bir gazeteci olarak gittiğim bir haberde insanların söylemediklerinden, mimiklerinden, kimlerle selamlaşıp selamlaşmadığından dahi haber çıkarabilirken, yalnızca konu hakkında yine başka gazetecilerin yazdıkları yazıları süzgeçten geçirip haber yapabilen bir yapay zekânın işimi elimden alabilmesi komik olurdu. Ete kemiğe bürünse ve habere gitse dahi en azından yakın tarihte kim kiminle küsmüş, kim kime bakış atmış, kim nerede kimlerle berabermiş, kimin yakınındaki kişi ne dedikodu yapmış da ifşa olmuş gibi başlıklara vakıf olması ve bunlardan anlam çıkarması için daha çok zaman var diye düşünüyorum. Gazetecilik için iş henüz bitmemiş diyebilirim.</p>
<p>Kariyerimin yanına eklediğim yazarlık hakkında tam olarak aynı şeyleri söyleyemiyorum. Telif konusunda büyük adımların acilen atılması şart. Birçok eserin telif ödemeksizin yapay zekâlara yüklendiği bir ortamda, yazarlar eserlerinin çalınması ve emeklerinin sömürülmesi konusunda endişe yaşamakta tamamen haklı. Ama yazılarımı alanında uzman birilerinin okumasına sunmam her zaman mümkün olmuyor ve bu işi çoğunlukla yapay zekâya bırakıyorum. Kendisinden bana yeniden metin yazmasını istemiyorum; metnimi daha iyi hâle getirmek için öneriler istiyorum. Önerileri sayesinde belki de hiç farkına varmayacağım hatalarımı birkaç saniye içinde görüyorum ve metni daha da geliştirme şansı yakalıyorum. Yapay zekâdan aldığım öneriler yine de bir insanın bakış açısına yaklaşmıyor. Teknik eleştiri dışına pek çıkamayan bu teknolojinin uçsuz bucaksız hayal dünyamızı yakalaması için daha çok yol katetmesi gerekiyor.</p>
<p>Onca kaosu, aşkı, nefreti, acıyı, mutluluğu, umudu ve hüznü binlerce insana temas ederek yaşadık. Yaşadıklarımızı sanata çevirirken yağmurdan, sesten, nefesten, bakıştan, rüzgârdan bile yararlandık ama yapay zekâ bu duyguları hâlâ insandan öğreniyor. Ben gibi düşünebilmesi için bütün zihnimi bir makineye aktarsam bile bir saat içinde zihnimde onlarca yeni pencere açılacak ve bir saat sonra ben gibi düşünemeyecek. Bu yüzden yapay zekânın sanat üretmesi bende hiçbir endişe yaratmıyor. En büyük endişem mülksüzleştirme çabalarının gitgide hız kazandığı bir ortamda düşüncemi bile bana kiralayabilecek olan tekno-feodalizm. Yapay zekâ ile daha da yükselen bu yeni sömürü sistemi ben olma hâlini bile bana yeniden pazarlıyorken sanatımı da bana yeniden pazarlaması vardığımız en acınılası hâl olsa gerek. Yoksa yapay zekâ sanat üretedursun, biz ürettiğimiz emeğin üzerinde kim tahakküm kuruyor onu bulalım.</p>
<p>(AÖ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Çatışmayıp barışmak kültürü]]></title><link>https://bianet.org/yazi/catismayip-barismak-kulturu-323159</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/04/catismayip-barismak-kulturu.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/catismayip-barismak-kulturu-323159</guid><description><![CDATA[Çatışmadan barışa evirilen sürecin ana teması “yenen” ve “yenilen”in olmadığı, tarafların “kazan-kazan” felsefesi ile işleyen süreçten mutlu olduğu bir işlevselliktir aslolan.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Adını “Çatışma Çözümü” olarak koyacağımız “Çatışmalı Toplumlarda Anlaşmazlıkların Çözümünde Arabuluculuk” mevzusu hayli zamandır özellikle dünyanın çatışma ortamı olan ve süren coğrafyaları için her daim gündemde olan bir konu.</p>
<p>Bunun için çok ciddi kuruluşlar önemli bütçeler ayırıp konunun uzmanları ile bizzat çatışmalı bölgelerin aktörleri/taraflarından seçtikleri ilgilileri bu programa dahil edip eğitiyorlar. Ortam uygun oldukça da çatışmalı ülkelerde çatışma çözümü konusunda konferanslar da verip çaba gösteriyorlar.</p>
<p>E, bizim ülkemizde de maalesef neredeyse son elli yıldır şiddet, hatta konunun uzmanlarınca “düşük yoğunluklu savaş hâli” denen ortam nedeniyle 1990’lı yıllardan bu yana artık sayısı unutulacak kadar zamana yayılı aynı mevzu ile yüz yüze kalındığının farkındayız.</p>
<p>Geleceğe dair umutvar eksenle nihayet bir süreç başlamış oldu. Takdir edilmeli ki bu tür süreçler dünyanın birçok çatışmalı bölgesinde hayli zor koşullarda ve zaman zaman tökezleyip aksayan ama yeniden başlayan, elbette sonuca da giden süreçleri yaşadı/yaşıyor.</p>
<p>Umuyor ve diliyoruz ki bizde de sıkıntı yaratacak aksama, engelleme ve provokatif durumlara fırsat verilmeden süreç hakkaniyetli bir şekilde devam edip amacına ulaşır.</p>
<p>Çatışmadan barışa evirilen sürecin ana teması “yenen” ve “yenilen”in olmadığı, tarafların “kazan-kazan” felsefesi ile işleyen süreçten mutlu olduğu bir işlevselliktir aslolan.</p>
<p>Ve yine esas mesele yüzdelik içinde oranı az da olsa ortaklaşılan yüzdelik oranının giderek yükseltileceği bir iş birliğinde kararlı olunması hâlidir.</p>
<p>Tabii ki Türkiye için pek de kolay olmadığı hepimizin malum-u alisi.</p>
<p>Ucu yüz yıl evveline ulaşan bir “tekli kimlik” ısrarının sokağa yansıyan yüzü, şehrin adlarından biri “Amed” ile telaffuz edilen spor kulübü olan Amedspor formasına/adına dahi tahammülsüzlüğün hâletiruhiyesinin sokağa, sıradan insana yansıyan yüzünü çözmek bile başlı başına mesele ve kolay değil.</p>
<p>Anlamak gerek ki zamana ihtiyaç var. Ama zamana ihtiyacı anlamak ve bilmek gerekirken, karar vericilerin zamanı iyi yönetmesine de çok ihtiyaç var.</p>
<p>Öyle ki bütün bu “zaman” ve “yönetme” mevzusu gündelik politikanın “ısırgan”, itici, tahripkâr dilinden uzaklaşıp zarif ve kucaklayıcı/kabullenici, ötekileştirmeyen eşitler arası ilişkilenmeyi öne çıkaran bir dilde ısrar edilmek zorunda.</p>
<p>Dünyada global ve kimi yerlerinde de lokal savaşların hemen hepsi sıkılan bir kurşun ya da patlatılan bir bombayla başlamış. Ama sonrası bir masa etrafında barışta ısrarla da sonuçlanmış.</p>
<p>Bu sebeple sıkça telaffuz edilen savaş yerine barışın kudretine inanarak sürecin sahiplenmesinde ısrar ve kararlılık, sanırım, en doğrusu…</p>
<p>(ŞD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Jazzwashing]]></title><link>https://bianet.org/yazi/jazzwashing-323166</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/04/jazzwashing.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/jazzwashing-323166</guid><description><![CDATA[Türkiye’de cazın lüks bir tüketim nesnesine ve elitist bir statü sembolüne indirgenmesi, sermayenin kültürü ehlileştirme eğiliminin bir sonucu olarak okunabilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Caz, günümüz Türkiye’sinde bazı mekânların ve festivallerin kendilerini elit bir vitrine yerleştirmek için kullandıkları sentetik bir pazarlama etiketine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya. “Jazzwashing” olarak tanımladığımız bu sosyolojik fenomen, müziğin köklerinden, yaratıcılarından ve icracılarından uzaklaştırılarak cazın toplumda yarattığı prestij hissinin pazarlanmasına dayanıyor.</p>
<p>İstanbul başta olmak üzere Türkiye’de, odağında yalnızca müziğin olduğu caz kulüplerinin sayısı giderek azalıyor. Bağımsız üretime alan tanıyan, müzisyenin icrasını merkeze alan caz kulüpleri, ekonomik sürdürülebilirliklerini sağlayabilmek için farklı ticari kimliklere bürünmek zorunda kalıyor. Sektörde istisnai yapılar olarak varlığını koruyan az sayıda kulüp yaşamaya devam etse de birçok mekân, yalnızca bilet geliriyle ayakta kalamadığı için caz kulübü kimliğini restoran ya da gazino formatıyla birleştiriyor.</p>
<p>Bu dönüşüm, müzisyenin performansını sahneyle dinleyici arasındaki mesafenin arttığı, müziğin daha sakin ve eşlikçi bir role sıkıştırıldığı bir ortama itiyor. İcrayla yakından ilgilenerek yoğunlaşmış bir konser deneyimi yaşamak isteyen dinleyicilerin yerini yemek masalarındaki tüketiciler alırken, caz kulüplerinin sahneleri de yeme-içme endüstrisinin uzantısına dönüşerek sanatsal özerkliklerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Yerel sahnelerdeki bu daralma, müzisyenlerin sanatlarını icra edebilmek için kurumsal festivallere yönelmesine neden oluyor. Ancak bu organizasyonlarda onları daha büyük bir endüstriyel yapı bekliyor.</p>
<p>Türkiye’de kurumsal kimliğe sahip büyük caz festivallerinin son yıllardaki bazı programlarına bakıldığında, “caz” kelimesinin kimi zaman müzikal bir türden çok şemsiye bir pazarlama terimi olarak konumlandırıldığı görülüyor. Son dönem programlarında ana akım pop, elektronik altyapılı etnik füzyonlar, alternatif rock, çağdaş klasik müzik ve Latin pop gibi doğrudan caz formlarıyla ilişkisi sınırlı türlerin ana etkinliklerde öne çıktığı gözlemleniyor.</p>
<p>Festivallerin bilet satışı açısından daha güvenli görülen popüler türleri “caz” prestiji altında özel bir deneyim olarak sunması, caz müzisyenlerini kendi ekosistemlerinde ikincil konuma itebiliyor. İcracısı kadar dinleyicisinin de yoğunlaşmasını talep eden; doğaçlamaya, poliritmik yapıya ve armonik derinliğe dayalı performanslar sergileyen yerel caz müzisyenleri, müzikal üretimlerinin niteliğinden çok mekânın ya da markanın prestijini güçlendiren estetik bir unsur olarak konumlandırılabiliyor.</p>
<p>Ana akım kitlenin daha kolay tüketebileceği türlerin merkeze alınması, cazın kendi doğasından uzaklaştırılmasına ve sponsorluk bütçeleriyle uyumlu, daha risksiz ve steril bir tüketim nesnesine dönüştürülmesine zemin hazırlıyor. Kulüplerin restoranlara evrilmesi ve büyük festivallerin ana sahnelerinde popüler isimlerin ağırlık kazanmasıyla üretim ve performans alanları daralan caz müzisyenleri, ekonomik olarak ayakta kalabilmek için Ege ve Akdeniz’in sahil kasabalarındaki yazlık işletmelere yönelmek zorunda kalıyor.</p>
<p>Orta ve üst sınıftan kentlilerin tatil için tercih ettiği bölgelerdeki işletmelerde caz, dinleyicinin aktif dikkatini talep eden sanatsal bir ifade alanı olmaktan çıkarılarak seçkin restoran deneyimini destekleyen bir unsura dönüştürülebiliyor. İşletmeler açısından “Caz Gecesi” etiketi, yüksek adisyon bedellerini meşrulaştıran ve seçkin bir atmosfer duygusu yaratan pratik bir dekor işlevi görebiliyor. Sahnedeki müzisyenden beklenen ise türün doğasında bulunan doğaçlama geriliminden çok, ortamdaki sohbeti bölmeyecek pürüzsüz ve işlevsel bir fon müziği sağlamak olabiliyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/editorial-poster-2026-09-04t124247-539.png" alt="">
<figcaption>Henry Allen, Joe Marsala, Teddy Wilson, Nesuhi Ertegün, Ahmet M. Ertegün ve Adele Girard, Büyükelçilik Konutu</figcaption>
</figure>
<p>Bu atmosferin ardında, müzisyenler açısından ciddi bir yapısal güvencesizlik bulunuyor. Yüksek enflasyon ve artan yaşam maliyetleri karşısında seçenekleri daralan müzisyenler; yol ve konaklama gibi temel giderleri kimi zaman kendi ceplerinden karşılamak zorunda kaldıkları sahil kasabalarında, düşük kaşelerle ve zorlu koşullarda çalmayı kabul ediyor. Mekânın sunduğu lüks tüketim deneyimi ile yaz boyunca yoğun biçimde sahneye çıkan müzisyenlerin çalışma koşulları arasındaki asimetri, müzisyenin sanatsal öznesinden uzaklaştırılarak mekânın atmosferini besleyen estetik ve akustik bir unsura indirgenmesi riskini görünür kılıyor.</p>
<p>Gerek ana akım festivallerde sahnelerin popüler türlere açılması gerekse sahil kasabalarındaki lüks işletmelerde müzisyenin dekoratif bir işleve indirgenmesi, benzer ekonomik dinamiklerden besleniyor. Müzisyeni güvencesizliğe iten ve caz kültürünü steril bir ambalaja dönüştüren bu yapısal dönüşüm, bankalar ve finans kuruluşları gibi büyük sermaye aktörlerinin kültür-sanat alanındaki yatırım biçimleriyle de ilişkilendirilebilir.</p>
<p>Cazın tarihsel prestijini ve entelektüel aurasını kendi kurumsal kimliklerine taşımak isteyen büyük finans yapılarının, sanatsal üretimin kendisinden çok risksiz, seçkin ve getirisi yüksek bir tüketim deneyimini desteklemesi “jazzwashing” olarak adlandırdığımız olgunun güçlenmesine zemin hazırlıyor. Festivallerin ana sahnelerini biçimlendiren bütçe tercihleri ya da lüks restoranlardaki sponsorluklar, müziğin organik gelişimini desteklemekten çok markanın hedeflediği üst gelir grubundaki tüketiciyle güvenli bir halkla ilişkiler ilişkisi kurmasına hizmet edebiliyor.</p>
<p>Bu nedenle sermayenin cazla kurduğu ilişkinin her zaman sanatsal üretimi destekleyen bir ilişki olarak işlemediği; kimi durumlarda müziği ehlileştirerek onun ifade alanlarını kredi kartı kampanyaları ve banka logolarının gölgesinde finansal bir statü sembolüne dönüştürdüğü söylenebilir.</p>
<p>Türkiye’de cazın son yıllarda giderek artan ölçüde “jazzwashing” aracılığıyla lüks bir tüketim nesnesine ve elitist bir statü sembolüne indirgenmesi, sermayenin kültürü ehlileştirme eğiliminin bir sonucu olarak okunabilir. Finans kuruluşları ve büyük kurumsal markalar tarafından kültürel bir meşruiyet aracı olarak kullanılabilen bu yaklaşım, müziği özgürleştirici bağlamından kopararak seçkin bir yaşam tarzının prestijli fonuna dönüştürme riski taşıyor.</p>
<p>Kültürel kamusal alanların daraldığı bu iklimde cazın sterilize edilerek evcilleştirilmesi, egemen pazar mekanizmalarının radikal olanı zararsızlaştırma eğiliminin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Ancak müziğin kendi iç dinamikleri ve sanatın doğasındaki evcilleştirilemez öz, bu sentetik ve ambalajlanmış kuşatmayı kırabilecek güçlü bir potansiyel barındırıyor.</p>
<p>Bugünün halkla ilişkiler odaklı, risksiz ve marka imajını güçlendirmeye dönük pazarlama stratejilerine karşı verilecek varoluş mücadelesi yalnızca nostaljik bir reddetme tavrıyla sürdürülemez. Bu kuşatmayı aşmanın yolu, piyasa tahakkümüne boyun eğmeyen, kendi ekonomisini ve bilinçli dinleyicisini yaratabilen özerk alternatif mekanizmaların inşasından geçiyor. Bu karamsar tabloya rağmen Türkiye caz sahnesinde dipten gelen güçlü ve aydınlık bir dalga da hissediliyor. Çeşitli akademik kurumlardaki caz departmanlarının kökleşmesi, yalnızca teknik açıdan güçlü icracıların değil; cazın tarihsel, sosyolojik ve felsefi arka planıyla daha sistematik biçimde ilişki kurabilen yeni bir kuşağın yetişmesine zemin hazırlıyor.</p>
<p>Konservatuvarların ve akademik atölyelerin sunduğu bu çok katmanlı teorik formasyon, ezberci icra alışkanlıklarını kırarak müziğin analitik yönünü güçlendirme ve cazın bağımsız bir sanat formu olarak ele alınmasını destekleme potansiyeli taşıyor. Bu entelektüel birikim yalnızca enstrüman hâkimiyetini artırmakla kalmıyor; müziğin ardındaki tarihsel hafızayı, protest kökleri ve toplumsal bağlamı kavrayan daha bilinçli bir icracı profilinin oluşmasına da katkı sunuyor.</p>
<p>Akademik altyapıyı canlı performans alanlarıyla buluşturan bağımsız üretim biçimlerinin sahnelere yansıması, bağımsız kolektiflerin ve disiplinler arası yeni köprüler kuran iş birliklerinin giderek yaygınlaşmasıyla görünür hâle geliyor.<br>Mekânların erişilmez lüks restoranlara evrildiği, ana akım festivallerin ise gişe garantisi arayışıyla caz icracılarını sahnenin dışına itebildiği bu daralan denklemde, yeraltı sahnelerinde ve bağımsız atölyelerde ortaya çıkan inisiyatifler hayati bir nefes alanı oluşturuyor.</p>
<p>Bu yeni nesil projeler, cazı yalnızca teknik bir icra pratiği olmaktan çıkarıp görsel sanatlar, çağdaş dans, dijital medya ve edebiyatla ilişki kuran daha geniş bir perspektife taşıyabilir. Geleneksel formların sınırlarını zorlayan bu melez anlatım biçimleri, dinleyiciye tek boyutlu bir dinleme deneyiminden daha fazlasını; zihinsel ve duyusal bir keşif alanını vaat ediyor.</p>
<p>Sanatçıların kolektif bilincinden beslenen böylesi organik bir dayanışma ağı, sermayenin gölgesine ya da kurumsal şemsiyelere sığınmadan, müziğin dinleyiciyle doğrudan buluşabileceği özerk alanların inşasına zemin hazırlayabilir.</p>
<p><em>Katkılarından dolayı İpek Göztepe'ye teşekkür ederim.</em></p>
<div class="box-1">
<h3>Dinleme önerisi </h3>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/videoseries?si=YX-lSNrPw9e-jhpg&amp;list=OLAK5uy_lrSLoRqUdLt-TyYd9QEAXF4R6Shp9ul88" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
</div>
<p>(ECS/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sizi biz sizden iyi biliriz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sizi-biz-sizden-iyi-biliriz-323155</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/04/sizi-biz-sizden-iyi-biliriz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sizi-biz-sizden-iyi-biliriz-323155</guid><description><![CDATA[İktidar sahibi çoğunluk azınlıklarla alakalı anlatımı da tekelinde tutup vicdanen rahatının bozulmamasını talep eder...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Cassandra Wilson’ın hatırasına…</em></strong></p>
<p>Varlık vergisinden muzdarip olmuş bir ailenin evinde devletin icraatını savunuyordu.</p>
<p>Ben o dönemi yaşamamış biri olmama rağmen mevzuyu nispeten yakın yıllarda Türkçe yayımlanmış muhtelif yazılı kaynaklardan, gazetelerden, dergilerden, kitaplardan, ansiklopedilerden teferruatlı biçimde öğrenmiş ve aslında aile içinde pek konuşulmayan yaşanmışlıklarla birleştirmiştim.</p>
<p>Lakin milliyetçi damarı olduğunu bildiğim yakın arkadaşımla bu ve buna benzer mevzuları tartışmamam gerektiğini hissediyor ve o ana kadar aramızdaki yakınlıkta daha şahsi meselelerin değerinden hiç şüphe duymuyordum.</p>
<p>Benden çok daha fazla okumuş ve yazmış, Türk kimliği tartışılamayacak açık görüşlü bir dostumun da katılımıyla gerçekleşen üçlü buluşmada ben ev sahibi olarak daha çok ikramlarla meşguldüm. Aslında Varlık vergisi konusunun açılmasına sevinmiş, medeni ve kültürlü iki insanın muhabbettinin mantıklı bir çerçeveye oturtulacağına dair ümitliydim. Lakin mutfaktan bile seslerinin gittikçe yükseldiğini duyuyor, yanlarına her gittiğimde gerginliğin arttığını görüyor, mamafih dahil olmamaya azami ihtimam gösteriyordum.</p>
<p>Arkadaşımın hararetli milliyetçi kimliğini besleyen aslında melezliği olmuş fakat mevzubahis durumu içinden çıkılmaz bir ikilem gibi yaşadığından onu travmatize etmişti. Sonunda Türklüğü seçmiş gibiydi, fakat bu maziyi ve tarihî belgeleri taraflı okumasını neden gerektiriyordu anlamış değildim. Üstelik bildiğim kadarıyla ecdadında devlet kadrolarında yer almış nüfuzlu şahsiyetler de yoktu.</p>
<p>“Varlık vergisi varlıklı oldukları için onlardan alınmıştı” dedikçe onu rahatlıkla ikna edebileceğini düşündüğüm dostum muhtelif malumat ve argümanlarını ileri sürüyor, lakin hiçbiri sanki fayda etmiyordu.</p>
<p>Evimde Türkiye’nin siyasi mazisi hakkında yüksek sesle, neredeyse kavga eden iki insanın yaydığı enerji beni fazlasıyla tedirgin etmeye başladığından, çok zor gelmesine rağmen müdahale ederek tartışmanın sona ermesini sağlamaya hazırlanıyordum.</p>
<p>Derken ikisinin de nispeten sakinleştiğini görüp rahatladım; kulak misafiri olduğum kadarıyla mevzu hakkında malumat sahibi olduğuna muhakkak ki inandığım ve cüretle “gâvur avukatlığına” soyunmuş hür düşünceli dostum çaresiz kalınca tadımız daha fazla kaçmasın diye ailesinin “mutlak” Türklüğü hakkında şüphe duyulmamasını sağlayacak epizotları aktarma formülüne sığınmıştı.</p>
<p>Beni esas sarsanın zor günlerimde bana kol kanat germiş değerli milliyetçi arkadaşımın Varlık vergisini savunmasından çok argümanlarını dayandırdığı üslup olmuştu. Devletin ve belirli milliyetçi odakların diline pelesenk olmuş sığ klişelerden müteşekkil bir anlatımdan medet umması, prestijli bir üniversitenin mezunu olmasına rağmen bunu ezberci bir bulvar gazetesinin taraflı ve saldırgan bayağılığıyla aktarmayı yeterli bulması üzücüydü; zaten bendeki asıl hayal kırıklığını yaratmış olan da buydu!</p>
<p>Ardından kısa bir süre daha görüştük lakin artık ona karşı kendimi duygusuz hissediyordum. Akabinde hayatım değişti, taşındım; kendisine borcum olduğuna inandığım yukarıdakileri aktarıp veda etmek isterdim, kısmet olmadı…  </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/editorial-poster-2026-09-04t105925-556.png" alt=""></p>
<h3>Şükretmeyi bil!</h3>
<p>Geçenlerde gezegenin en köklü ve saygın sinema organizasyonlarından 2026 Locarno Film Festivali’nde yer alan<em> Seyir (Drift)</em> adlı belgesel Fransa’nın Afrikalı siyah vatandaşlarına yönelik olarak ayrımcılığın beyaz çoğunluk tarafından halen sürdürüldüğünü kıvrakça aktarıyor. Siyahların birebir yaşayıp aktardıkları hayatlarından bazı anekdotları “Gerçekçi değil” diye beyazların reddettiğini, yüzlerine doğru sarfedilmiş “Doğru olamaz!” gibi ifadelere sığınarak inkâr etmeye ne kadar meyilli olduklarını gözümüze sokuyor.</p>
<p>“Zaten çoğunluğun aklındaki klişelere uymuyorsan sen yoksundur!”</p>
<p>2026 Fransa yapımı 46 dakikalık çarpıcı belgeselin yönetmen ve senaryo yazarları, beyaz <strong>Jérémie Danon</strong> ve siyah <strong>Kiddy Smile</strong> her ne kadar dengeli bir ikili oluştursalar da kadronun çoğunlukla beyazlardan müteşekkil olması filmin ne kadar objektif, Fransalı beyazların da eleştiriye ne kadar açık olduğunu ispatlıyor. Her ne kadar da belgeselin hakikati birebir temsil ettiğine dair iddiasını, dolayısıyla da tarafsızlığını sorgulamak daima mümkün olsa da renkli ikilinin mevzubahis belgesellerine temel oluşturan <em>Gezinti (Ride)</em> adlı video enstalasyonunun 2024 Lyon Bienali’ne dahil edilmiş olması, yaratıcılarına duyabileceğimiz itimadı artırıyor.</p>
<p>Fransa Cumhuriyeti’nin onlara sunduğu imkânlarla belirli yerlere gelmiş olduklarını unutmayıp  minnettar olmaları beklenen nankör siyah Fransalılar beyazların kanısına göre şikâyet etmeyi bırakmalılar, Fransa’da barındıkları için şükretmeliler, Cumhuriyet sayesinde bolluk ve bereket içinde yaşamaktan müteşekkir olmalılar.</p>
<p>Zaten filmde anladığımız kadarıyla beyazlar aslında sistematik bir ırkçılığın Fransa’da var olduğunu bile göremiyor, kabul etmiyor ve inkâr etmeyi tercih ediyorlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/editorial-poster-2026-09-04t110025-558.png" alt=""></p>
<h3>Afro saç mı, peruk mu?</h3>
<p>Belgeselin erotik sayılabilecek ambiyansında, gece şehir sokaklarında gezinmekte olan bir otomobilin içinde muhtelif siyahları mevzu hakkında tartışırken izliyoruz. Loş ışıkların renklendirdiği gecenin sessizliği, gizemi ve tedirginliği sıcak muhabbet sayesinde bir şekilde bertaraf ediliyor.</p>
<p>Konuşulan mevzulardan bir tanesi siyah vücutların sık sık cinsellikle bağdaştırılması. Ne de olsa çekici bedenlere sahip olan siyahlar, çoğunluğu oluşturanlardan farklı “egzotik yaratıklar” olarak da zaten merak uyandırıp avantajlı durumlarını pekiştiriyorlar. Lakin aynı zamanda aklını fazla çalıştırması gerekmeyen “güzel” olanın entelektüel olarak da fazla gelişmiş olmaması bekleniyor; beyazların zevküsefasına hitap eden mütenasip vücutlar! Bunun köle pazarlarında satılan ecdatlarının bedenlerini akıllarına getirmesine şaşırıyor muyuz?</p>
<p>Siyahlardan beklenen hoşgörülü beyazların klişelerine uymaları, onların arzularına göre davranmaları, hadlerini bilmeleri, müşkül durumda kalıp onların yardımlarına muhtaç olmaları.</p>
<p>Sana aslında tahammül edilirken onların uzatacağı yardım elini kabul etmeli, kurtarılmayı beklemelisin.</p>
<p>Bir iş görüşmesine gittiğin zaman afro saçların her ne kadar senin en tabii hâlini yansıtıp samimiyet göstergesi olarak kabul edilse de laçkalığını eleveren, farklılığını gözlerine sokan bir unsur olarak da yorumlanabilir. Lakin beyazlara özenerek veya onlara yaltaklanmak amacıyla, daha “temiz ve düzgün” bir görünüm namına düz saç tellerinden müteşekkil bir peruk taktıysan da aslında asimile olmanı bekleyenlerin karşısında fazla ezik bir imaj sergilemiş olmuyor musun?</p>
<p>Kısacası iki ucu b.klu değnek!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/editorial-poster-2026-09-04t110215-558.png" alt=""></p>
<h3>Biz öyle gördük!</h3>
<p>Türkiye sinemasında azınlık temsilinin ne kadar karikatürize olduğunu bir tarafa bırakırsak, Fransa’nın siyahları da kendilerini sinemada temsil edilmiş gibi görmüyorlar. Klişe rollerde temizlik işçisi, çocuk bakıcısı olarak karşımıza çıkan, genelde zar zor geçinen, komik lakin pek zeki olmayan, toplumun sınıfsal skalasında daima alt tabakalara çakılı kalmaya mahkûm tiplemeleri görüyoruz. Sanattan beklenen, hakikatleri teferruatıyla yorumlamak, hatta öncülük ederek değiştirmek iddiası bir kez daha tökezliyor.  </p>
<p>ABD sinemasında kendini sık sık temsil edilmiş gibi hisseden bir kahramanımıza cevaben <strong>Sidney Poitier</strong> gibi bir şahsiyetin etrafında yaratılmış ideal “zenci” imajı da gereksiz yere optimist bulunuyor. Bir dans grubunda herkes beyazken bir siyahın kotayı doldurmak için aralarında dans ediyor olması akla “üstün” beyazların kontrolü altındaki bir sistemde siyahlara iyilik yapılıyor imajını pekiştirmiyor mu?    </p>
<p>Belgeselde arabayla şehrin sokaklarını sohbet ede ede arşınlayan kahramanlarımızdan genç bir siyah kadın çocukluğundan itibaren özgüven eksikliği çektiğini ve tenini sevmediğini, ortaya çıkmamayı tercih edip fotoğraf çektirmekten hoşlanmadığını belirttiği gibi flört dönemine geçildiğinde oğlanların son tercihi olduğunu da hatırlıyor.</p>
<p>“Siyahsan çirkinsin; lakin güzelsen aynı zamanda muvaffak olman tahammül edilecek şey değil… bu ne cüret! Bu kadar özgüvenli olma, yoksa seni kontrol altında tutamayız”. Mümkünse mütevazı bir profil çizmen, dikkat çekmemen, göze batmaman tercih sebebidir; ayrıca bu durum senin de işine gelir.</p>
<p>Biz ecdadımızdan öyle görmedik mi?</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/editorial-poster-2026-09-04t110259-564.png" alt=""></p>
<h3>Asıl nerelisin?</h3>
<p>“Aslında akıllarına bile gelmiyoruz” diyor bir kahramınımız, hatta “umurlarında değiliz”.</p>
<p>Uzun zamandır memlekette sürdürülen derin siyasetten ötürü bizim için de aynen öyle değil mi?</p>
<p>Sinemada başrol, ilah veya kurtarıcı olamadıkları muhakkak; hatta “Fransız” olup olmadıkları da fazlasıyla sorgulanmaya devam ediliyor.</p>
<p>“Bu mevzunun halen konuşuluyor olması bile ne garip; kaç nesil, kaç asır oldu, varlığımızı ispat etmeye çalışmamız, kimliğimizi resmileştirme çabamız ne kadar yorucu”.</p>
<p>Şecereni her defasında tekrar tekrar anlatmak ömür törpüsü gibi… Hâlâ neyi anlamadık?</p>
<p>Gene de kendi hikâyeni ilgili ilgisiz zatlardan dinleyeceğine tekrar anlatıyorsun, ısrar ediyorsun, zorlamak zorunda hissediyorsun kendini.</p>
<p>“Tamam Fransız’sın ama tam olarak nerelisin?”</p>
<p>“Tamam, İstanbullu’sun ama tam olarak nerelisin?... İstanbullu yok ki, söyle söyle, asıl nerelisin?” “Ataların ne zaman, nereden gelmiş? … Asıl sen ne zaman geldin?”.</p>
<p>Bu ısrarlı sorgunun altında duran mesaj “Burada işin ne?” olabilir mi?</p>
<p>Acaba atalarımızın memlekete sundukları olmasa bugünkü berekete kavuşulur muydu? Yağmalanan kolonilerin muhasebesi layıkıyla yapıldı mı?</p>
<p>Senden beklenen ailenden, köklerinden, gelenek ve göreneklerinden mümkün olduğunca uzaklaşıp asimile olman; tam bir “Fransız”a dönüşmen, çoğunluğa özenip mümkün olabildiğince  “beyaz”laşman… hele Müslüman bir kadınsan!</p>
<p>“Aa, sentaksın ne kadar düzgün!”</p>
<p>“Vay be, Türkçe’yi ne kadar güzel konuşuyorsunuz… harikasınız!”.</p>
<p>(RL/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Eleştiriye Övgü XI - Gemi su alırken: Senfoniden soloya, haktan lütufa]]></title><link>https://bianet.org/yazi/elestiriye-ovgu-xi-gemi-su-alirken-senfoniden-soloya-haktan-lutufa-322926</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/elestiriye-ovgu-xi-gemi-su-alirken-senfoniden-soloya-haktan-lutufa.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/elestiriye-ovgu-xi-gemi-su-alirken-senfoniden-soloya-haktan-lutufa-322926</guid><description><![CDATA[Lütuf rejimi, iktidarın dolaşımdaki retoriği ne olursa olsun yurttaşların “bana şunu verdiler” demeye başlamasıyla konsolide olur. Teslimiyetimiz de başkaldırımızı başlatan da bilincimiz, bilincimize can verense dilimizin rengidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Neredeyse bir yıl önce “<a href="https://bianet.org/yazi/elestirisiz-toplum-nefessiz-demokrasi-311206" target="_blank" rel="noopener">Eleştiriye Övgü</a>” derken eleştiriyi kusur bulmanın, suçlamanın, hele her şeye karşı çıkmayı marifet sayan huysuz bir muhalefetin adı olarak değil; düşüncenin, barış içinde birlikte yaşamanın ve demokrasinin nefes alma imkânı, bir tür toplumsal bağışıklık sistemi olarak düşünmüştük.</p>
<p>Bir yıla yayılan on yazıda yasın hafızayla, hafızanın eylemle; cumhuriyetin iradeyle; ırkçılığın kendi gözümüzle; ebeveynliğin rekabetçi düzenle; bilginin eylemsizlikle; makamın sorumlulukla; tanıklığın hesap vermekle, hesap sormakla, siyasal babalığın rızayla, bir kentin sessizliğinin ise yurttaşlıkla ilişkisini soruşturduk.</p>
<p>Beştepe’nin her geçen gün biraz daha Yıldız’a benzediği bir dönemdeyiz. Kendini II. Abdülhamid’e dayandıran, maziyi metafizik bir hale içine alarak şimdide donduran siyasal anlatı, “dost” ile “düşman”ı da baktığı yere göre yeniden tarif ediyor.</p>
<p>Konumlanılan yer bir tür gözlük, çevirmen ya da arayüzdür: Olaylara hangi mercekten bakarsak bazı şeyler görünürleşirken, bazıları görünmezleşir. Omnipotent makama yerleşen siyasal irade çevresini erginsizleştirir; çevresini zayıflattıkça kendisi de zayıflar, zayıfladıkça hamaseti besleyen retorik daha yüksek sesle konuşur. Senfoni sona erer, solo başlar. Büyük Birader o kadar çok görünür, konuşur ki başka sesler kısılır, yüzler silikleşir.</p>
<p>Eleştiriye Övgü dizisi, kamusal yetkileri anayasal düzen içinde kurumlara emanet eden, sonra da bu yetkilerle ne yapıldığını sormakla yükümlü olan topluma konuşuyor.</p>
<p>On birinci yazıda insanın dönüp kendi ayak izlerine bakası geliyor: On ayrı yazıda gerçekten on ayrı meseleyi mi konuştuk, yoksa aynı meselenin farklı yüzleriyle mi karşılaştık? Dip akıntısında dolaşan soru şuydu: “İktidar bize neler yapıyor?” Evet; her gün bir başkasına uyandığımız hukuksuzluğun ana müsebbibi hiç kuşkusuz iktidar, ama tek başına değil.</p>
<p>Bu nedenle daha huzursuz edici soruyu da sormak sorumluluğumuz: “İktidar bize bunları nasıl yapabiliyor?” Hangi kurumlarla, hangi makamların inisiyatif almasıyla, hangi hukuk diliyle? Ne tür korkular yaratarak, hangi suskunlukları örgütleyerek, hangi ayrıcalık, bağımlılık ilişkileriyle? Bu resmin içinde bizim irademiz nerede?</p>
<p>Önce ilk bakışta birbirinden bağımsız ya da ilişkisiz görünen olayları kolajlayalım; sonra biraz uzaklaşarak örüntülere bakalım.</p>
<p>Belgeselci Bingöl Elmas’ın Kapadokya’daki doğa tahribatına da değinen filmi için Sinema Genel Müdürlüğü tarafından verilen 175 bin liralık yapım desteği faiziyle geri <a href="https://bianet.org/haber/gercekligi-anlattim-politik-dediler-bakanlik-yonetmene-verdigi-destegi-faizi-ile-geri-istedi-322285" target="_blank" rel="noopener">isteniyor</a>. Resmi değerlendirmede filmin başvuru dosyası, teknik koşullarla uyumsuzluğu gerekçe gösterilirken Elmas, kendisine sözlü olarak filmin “politik” bulunduğunun, Bakanlık ile Kapadokya Alan Başkanlığını sorumlu göstermesinin kabul edilemeyeceğinin söylendiğini aktarıyor.</p>
<p>İstanbul’da beş yıldır özel bir okulda çalışan trans kadın öğretmen Zoe Lila, iktidara yakın medya organlarında kişisel bilgileriyle hedef gösterilip tehdit <a href="https://bianet.org/haber/zoe-lila-icin-ihdden-basin-aciklamasi-dem-partiden-bakan-tekine-10-soru-321437" target="_blank" rel="noopener">ediliyor</a>.</p>
<p>Okul yönetiminin ilgili bakanlıklarla yaptığı görüşmelerin ardından sözleşmesi yenilenmiyor; MEB okul hakkında inceleme başlatıyor. Bu olaylar arasındaki nedensellik henüz hukuken belirlenmiş değil; ama sıralanışları bile çalışma hakkı ile kimliğin makbul bulunması arasındaki sınırı sormaya yetiyor.</p>
<p>İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izni 22 Mayıs’ta bir Cumhurbaşkanı kararıyla <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/son-dakika-resmi-gazete-de-yayimlandi-istanbul-bilgi-universitesi-kapatildi-2505994?utm_source=chatgpt.com" target="_blank" rel="noopener">kaldırılıyor</a>. Öğrenciler, akademisyenler ve aileler üç gün boyunca üniversitelerinin geleceğini tartışıyor. 25 Mayıs’ta ikinci bir Cumhurbaşkanı kararıyla üniversite yeniden faaliyet gösterebilir hale geliyor.</p>
<p>Ücret ve tazminat haklarını alamadıklarını söyleyen Eti Krom ve Doruk Madencilik işçileri Ankara’ya geliyor. Ankara Valiliği, maden işçilerinin kentte gerçekleştirecekleri eylem, gösteri ve basın açıklamalarını on beş gün süreyle yasaklıyor. Ücret alamamak çalışma hayatının sorunu; ücreti kamusal alanda istemek bir anda “kamu düzeni” sorunu haline <a href="https://www.sozcu.com.tr/ankara-valiligi-nden-madencilere-eylem-yasagi-p344296?utm_source=chatgpt.com" target="_blank" rel="noopener">geliyor</a>.</p>
<p>BirGün muhabiri İsmail Arı yetmiş beş gün cezaevinde kaldıktan sonra ilk duruşmada tahliye ediliyor. Ardından Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı basın kartını “adli sicil” gerekçesiyle <a href="https://bianet.org/haber/iletisim-baskanligi-ismail-arinin-basin-kartini-iptal-etti-320676" target="_blank" rel="noopener">iptal ediyor</a>. Arı, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet bulunmadığını söylüyor. Basın kartı gazeteciliğin kurucu koşulu değil kuşkusuz; ama yürütmeye bağlı bir makamın gazeteciyi tanıma yetkisi, mesleğin fiilî imkânlarını belirleyebiliyor.</p>
<p>Osman Kavala yaklaşık dokuz yıldır cezaevinde. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 25 Ağustos 2026 tarihli kararında Kavala’nın mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması, mahkûmiyet kararının Sözleşme hukuku bakımından hükümsüz sayılması ve sonuçlarının ortadan kaldırılması gerektiğine <a href="https://www.echr.coe.int/w/kavala-v.-t%C3%BCrkiye-no.-2-1?utm_source=chatgpt.com" target="_blank" rel="noopener">hükmediyor</a>. Bu satırlar yazılırken Kavala hâlâ cezaevinde.</p>
<p>Selahattin Demirtaş ise 4 Kasım 2016’dan beri, yani neredeyse on yıldır cezaevinde. AİHM Büyük Dairesi Aralık 2020’de Türkiye’nin Demirtaş’ın derhal serbest bırakılmasını sağlayacak bütün tedbirleri alması gerektiğine hükmetmişti. Şimdi Demirtaş’ın, 10 Ağustos’ta kabul edilen ve kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak anılan 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’dan yararlanıp yararlanamayacağını tartışıyoruz. Bunun önünde açık bir hukukî engel bulunmadığını savunanlar da var; uygulamanın dosyaların niteliğine, kanunda öngörülen koşullara, yargı kararlarına bağlı olduğunu söyleyenler de.</p>
<p>Belgeselci ile Demirtaş’ın, trans öğretmenle Osman Kavala’nın, ücretini isteyen madenciyle üç gün içinde faaliyet izni kaldırılıp yeniden verilen üniversitenin ne ilgisi var? Bunları tekil ya da münferit olaylar olarak ele alırsak Türkiye’de yaşanmaları dışında pek ilişkileri yok gibi duruyor. Felsefe tam da burada başlıyor.</p>
<p>Örüntü görmek, benzerlikleri yan yana dizmenin ötesinde, benzerliği kavramlaştırmaktır. Bir kumaşa yakından bakarsanız yalnızca iplikleri, renkleri, düğümleri görürsünüz; birkaç adım geriye çekildiğinizde desen belirir.</p>
<p>Beşeri bilimlerin güçlüklerinden biri de budur: Tekil olayların özgüllüğünü kaybetmeden onları mümkün kılan ortak işleyişleri görebilmek. Olanları bilgiye dönüştürüp anlam dünyamıza tercüme eden kavramlardır. Kavram yoksa dosyalar kabarır, haber akışı hızlanır ama anlam çıkmaz, sonuç olarak anlama gerçekleşmez. Bugün belki en büyük yoksulluğumuz bilgi eksikliğinden çok budur: Çok şey görüyor, az şey kavrıyoruz.</p>
<p>Bu olaylarda tekrar eden şeyin yalnızca “otoriterlik”, “baskı” ya da “hukuksuzluk” olduğunu söylemek yetersiz. Bunlar doğru olabilir ama fazlasıyla geniş kavramlardır; kılcalları görünmezleştirerek düşünmeyi miyoplaştırabilirler.</p>
<p>Elimizdeki hazır kavram paketini bir kenara bırakıp “Daha temelde olmakta olan nedir?” diye soralım. Bu kolajda görünür olan ortak siyasal mantığa lütuf rejimi diyeceğim. Bu kavram olayların bütün özgül nedenlerini tüketen bir rejim tipolojisi değil; aralarındaki ortak işleyişi görünür kılmaya çalışan anlama aracıdır.</p>
<p>Çünkü bu örneklerin aynı hukuksal mekanizmayla işlediğini öne sürmüyorum. Birinde kamu desteğinin geri alınması, diğerinde iş sözleşmesinin yenilenmemesi; bir başkasında idari izin, toplantı hakkının sınırlandırılması, mesleki tanınma ya da bağlayıcı bir mahkeme kararının uygulanmaması var. Aralarındaki farkları yok saymak, farklı olguları keyfi biçimde aynı torbaya doldurmak olur.</p>
<p>Ortaklık sonuçlarda değil, hak sahibiyle karar veren irade arasında kurulan ilişkide beliriyor: Kuralın yerini giderek makbuliyet, öngörülebilirliğin yerini belirsizlik, gerekçenin yerini makamın takdiri alıyor. Kavramın işlevi, farklı mekanizmalarda dolaşıma giren aynı siyasal mantığı görünür kılmaktır.</p>
<p>Lütuf, siyasal statü bakımından hakkın karşı kutbunda yer alır. Hak, kişinin sahip olmak için iktidarın kendisini sevmesine, beğenmesine, makbul bulmasına ihtiyaç duymadığı şeydir; varlığını bağışlayanın iradesinden almaz.</p>
<p>Lütuf ise verenin takdirine bağlıdır. Hak talep edilir, kullananı özneleştirir; lütuf beklenir, minnet üretir. Hakkın sınırlandırılması, makam sahibinin kişisel iradesine değil; önceden ilan edilmiş, genel, öngörülebilir, denetlenebilir kurallara bağlıdır. Lütuf rejiminde haklar kâğıt üzerinde kalır, kullanımlarıysa giderek iktidarın bağlamına göre keyfileşen tasarrufuna bağlanır.</p>
<p>Elbette her koşul keyfilik, her idari takdir lütuf değildir. Bir kural önceden bilinebiliyor, herkese eşit uygulanıyor, karar gerekçelendiriliyor, müdahale gerekli, ölçülü tutuluyor, bağımsız yargısal denetime açık oluyorsa hukuksal tasarruftan söz edebiliriz. Lütuf, bu güvencelerin aşındığı yerde başlar: Sınır; bağlama, kişiye göre değişiyor, gerekçe sonradan üretiliyor, karar etkili biçimde denetlenemiyor, hak sahibinin iktidarla arasındaki mesafeye göre uygulanıyorsa takdir yetkisi keyfîliğe dönüşür.</p>
<p>Kamu desteği almak her yönetmenin, basın kartı taşımak her gazetecinin mutlak hakkı değildir; hiçbir hak da başkalarının haklarından, kamusal hayatın meşru gereklerinden bağımsız, sınırsız bir hareket ruhsatı sayılamaz.</p>
<p>Sorun sınırın varlığı değil, sınırı kimin, hangi ölçütle, ne zaman yerinden oynatabildiğidir. Hukuksal sınır hak sahibine yalnızca ne yapamayacağını söylemez; kamu otoritesine de nereye kadar gidebileceğini bildirir. İkinci işlev kaybolduğunda kanun yürürlükte kalabilir ama yurttaşın hukuka güvenebileceği zemin zayıflamaya başlar.</p>
<p>O zaman belgesel çekebilirsiniz, iktidarca de facto belirlenmiş sınırını geçmezseniz. Öğretmen olabilirsiniz, kimliğiniz statükoyu rahatsız etmezse.</p>
<p>Üniversite olarak akademik hayatınızı planlayabilirsiniz, tek bir kararla faaliyetinizin durdurulabileceğini unutmadan. Ücretinizi isteyebilirsiniz, talebiniz sokağa taşmazsa. Gazetecilik yapabilirsiniz, gazeteciliğiniz kamu otoritesince tanınmaya değer bulunursa. Özgürlüğünüzü isteyebilirsiniz, hakkınızda verilmiş bağlayıcı uluslararası mahkeme kararlarının uygulanacağı gün gelirse.</p>
<p>Buradaki örüntü hakkın bütünüyle ortadan kaldırılması değil, kullanılmasının koşullu, öngörülemez hale gelmesidir.</p>
<p>Yurttaş “Bu benim hakkım” demek yerine “Bana izin verdiler” demeye başladığında siyasal dil çoktan değişmiştir. Dil, bilincin yalnızca aynası değildir; neyi ayırt edebildiğimizi, hangi ilişkileri görünür kıldığımızı, deneyimimizi nasıl anlamlandırdığımızı da biçimlendirir.</p>
<p>Siyaset ve hukuk felsefesinin temel ayrımlarından biri, rule of law ile rule by law arasındaki ayrımdır. En yalın ifadeyle ilkinde hukuk iktidarı bağlar, ikincisinde iktidar hukuku kullanır. Aralarında bir edatlık mesafe varmış gibi görünse de rejimin niteliği o küçücük aralıkta belirlenir. Hukukun üstünlüğünde yöneten de önceden ilan edilmiş, genel, öngörülebilir, kişiden bağımsız kurallara tabidir; hukuk, iktidarın tercihlerini gerçekleştiren teknik bir araç olmanın ötesindedir.</p>
<p>Yurttaşı, iktidarın keyfî müdahalelerine karşı koruyan normatif sınırdır. Hukukun egemenliğinde kanunlar, mahkemeler, yönetmelikler, komisyonlar ortadan kalkmaz; Resmî Gazete her sabah yayımlanır. Hukuk her zaman vardır. Sorun, hukukun, iktidarı sınırlayan norm olmaktan çıkıp iktidarın iradesini hukuksal anlamda biçimsel olarak işleten bir tür zırha dönüşmesidir. </p>
<p>Bu nedenle keyfîliği hukuksuzlukla özdeşleştirmek yanıltıcıdır. Keyfilik; madde numarası, gerekçesi, mührü bulunan hukuksal cümlelerle de işleyebilir. Eksik olan biçim değil, normun iktidar karşısındaki bağımsızlığıdır.</p>
<p>Bilgi Üniversitesi örneğinin rahatsız edici yanı burada belirir. Kuşkusuz devlet yanlış bir karardan dönebilir; yanlıştan dönmek kamusal bir sorumluluk, zararı onarmak da erdemdir.</p>
<p>Ne var ki sorun, kararın düzeltilmesinden önce gelir: Bir üniversitenin faaliyet gösterebilmesi böylesine hızlı biçimde tek bir iradenin kararına bağlı hâle gelebiliyorsa hak ile takdir, norm ile karar, hukuk ile güç arasındaki sınır nerededir? Hukuksal güvenlik, insanın ertesi sabah uyandığında dünyanın temel kurallarının aynı kalacağını varsayabilmesidir. Hukuk yalnızca bugünün kararına biçim vermez; iktidarın yarın ne yapamayacağını da belirleyerek geleceği öngörülebilir kılar.</p>
<p>Eleştiriye Övgü’nün on birinci yazısını bir tür ara rapor, hatta bir Z raporu sayabiliriz. Kasayı kapatmıyoruz kuşkusuz; yalnızca bugüne kadar hangi işlemlerin yapıldığına, hangi borçların biriktiğine, elimizde nasıl bir bakiye kaldığına bakıyoruz.</p>
<p>Eleştiri önce kavramların üzerindeki sisi dağıtır; ardından birbirinden kopuk görünen olaylar arasındaki örüntüyü seçer; nihayet o örüntüye bir ad verir. İktidara, hukuka, kuruma, makama, rızaya, suskunluğa bakar; ama bakışını orada durdurmaz, en sonunda kendisine çevirir. Bu yazıda görünür kılmaya çalıştığım örüntünün adı lütuf rejimi: Hakların bütünüyle ortadan kaldırılmadığı, ama hak sahibinin giderek izin bekleyen bir edilgen alıcıya dönüştü(rüldü)ğü; hukukun iktidarı sınırlayan normatif çizgi olmaktan çıkarak onun tercihlerini dolaşıma sokan teknik bir araca indirgenebildiği; özgürlüğün, adaletin, mesleğin, sanatın, üniversitenin, itirazın varlığının bir başka iradenin takdirine bağlandığı siyasal-toplumsal iklim.</p>
<p>Böyle bir rejimin en büyük başarısı, yurttaşa, haklar manzumesine sahip toplumsal, siyasal etik özne olduğunu, haklarını talep edebileceğini, izin almadan kullanabileceğini unutturmasıdır.</p>
<p>Lütuf rejimi, iktidarın dolaşımdaki retoriği ne olursa olsun yurttaşların “bana şunu verdiler” demeye başlamasıyla konsolide olur. Teslimiyetimiz de başkaldırımızı başlatan da bilincimiz, bilincimize can verense dilimizin rengidir.</p>
<p>Ne var ki bu tanı, bütün sorumluluğu iktidarın hanesine yazıp kendimize ahlaki bir masumiyet belgesi düzenlememize izin vermez.</p>
<p>Çünkü lütuf rejimi, yakıtını salt buyuranlardan almaz. Susanlar, yetkisini devredip sorumluluğundan çekilenler, makamını bir özne olma olanağı olarak değil talimat aktarma yeri olarak kullananlar, tanık olduğu hâlde görmemeyi mesleki ihtiyat, kurumsal sadakat ya da kişisel güvenlik diye adlandıranlar da ayakta tutar. İnsan yalnızca baskıyla nesneleşmez; sözünü, yargısını, eyleme kudretini, kendini ortaya koyma cesaretini sürekli başkasına bıraktığında da kendi yokluğunu üretir: nesneleşerek hiçleşir. </p>
<p>Bu nepotik lütuf rejiminden çıkış, herkesten kahramanlık beklemekten değil, her birimizin bulunduğu yerde kendisine emanet edilmiş gücü geri almasıyla, makamının ya da sıfatıın gereğini yerine getirmesiyle olanaklıdır: soru sormak, gerekçe istemek, itiraz etmek, kayda geçirmek, dayanışmak, gerektiğinde “Ben bu hukuksuz, keyfi kararın parçası olamam, onaylamıyorum” diyebilmek.</p>
<p>O halde çuvaldızımız yani sorumuz, bizi özne olmaya, güvenli yerimizden artık bizi duyamayacak kadar yıldızların da ötesindeki iktidara değil bize yöneliyor: Benim bulunduğum yer neresi, burada bana emanet edilmiş güçle ne yapıyorum? Daha yakıcı olanı ise şu: Ben sustuğumda, benim yerime kim konuşuyor; kim benim suskunluğumu kendi gücüne ekleyerek beni daha da tutsaklaştırıp sürekli su alan geminin batmasını geciktirecek palyatif işlemler için işe koşuyor?</p>
<p>(MVB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Açıklayan ve onaran dil  ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ]]></title><link>https://bianet.org/yazi/aciklayan-ve-onaran-dil-322901</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/aciklayan-ve-onaran-dil.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/aciklayan-ve-onaran-dil-322901</guid><description><![CDATA[Dil anlatır ama yalnızca anlatmakla kalmaz. Dil açıklar ama yalnızca açıklamakla kalmaz. Dil araştırır, sorgular ve yorumlar. Dil görünmeyeni görünür kılar.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dil, yalnızca kelimeleri birbirine bağlayan bir iletişim aracı değildir. Dil aynı zamanda insanın kendisini, dünyayı ve ötekini anlama biçimidir.</p>
<p>Bir toplumun dili, o toplumun hafızasını, düşünce dünyasını, değerlerini ve birbirleriyle kurduğu ilişkiyi taşır. Bu nedenle dilin toplumsal işlevi yalnızca anlatmak değil; aynı zamanda göstermek, açıklamak, sorgulamak, yorumlamak, işaret etmek, ortaya çıkarmak ve onarmaktır.</p>
<h3>Kırılmş olanı onarmak</h3>
<p>Bu bağlamda Süryanicede ܒܕܰܩ (bdāq) kökü üzerinde duran ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (mbadqānā) kavramı dikkat çekici bir anlam derinliğine sahiptir.   ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (mbadqānā), yalnızca “anlatan” veya “açıklayan” değildir. Aynı zamanda araştıran, sorgulayan, yorumlayan, işaret eden, gizli olanı açığa çıkaran, belirginleştiren ve gerektiğinde kırılmış olanı onaran bir özneyi ifade eder.</p>
<p>Bu nedenle ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (leşana mbadqana) ifadesini yalnızca “anlatan dil” şeklinde sınırlamak, kavramın taşıdığı anlam zenginliğini daraltmak olur. Daha geniş anlamıyla bu ifade: “Anlatan, açıklayan, araştıran, hakikate işaret eden, gizli olanı açığa çıkaran ve onaran dil” şeklinde düşünülebilir.</p>
<p>Burada dil, pasif bir aktarım aracı olmaktan çıkar; hakikati arayan ve hakikatin görünür hâle gelmesine aracılık eden bir güç hâline gelir. Fakatܒܕܰܩ  (bdāq) kavramının belki de en dikkat çekici yönü, “onarmak, tamir etmek” anlamına açılmasıdır.</p>
<p>Çünkü insan ilişkilerinde ve toplum hayatında bazı şeyler yalnızca yanlış anlaşılmaz; zamanla kırılır. Güven kırılır, ilişkiler kırılır, hafıza kırılır, toplumsal bağlar zayıflar. Böyle bir durumda dil yalnızca olup biteni anlatan bir araç değildir. Doğru kullanıldığında dil, kırılanı onaran bir köprüye dönüşebilir.</p>
<p>İşte burada ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (leşana mbadqana) ifadesi toplumsal açıdan daha derin bir anlam kazanır.</p>
<p>Anlatır; çünkü hafızayı korur. Açıklar; çünkü yanlış anlamaları giderir. Sorgular; çünkü dogmatik kabulleri sarsar. Araştırır; çünkü hakikatin peşinden gider. İşaret eder; çünkü insana yön gösterir. Açığa çıkarır; çünkü örtülü olanı görünür kılar. İfade eder; çünkü insanın içinde kalan sözü dışarı taşır. Onarır; çünkü kopmuş bağların yeniden kurulmasına aracılık eder.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında dil, yalnızca “ne söylediğimiz” değildir; aynı zamanda “toplumda neyi görünür kıldığımız ve neyi yeniden inşa ettiğimizdir.”</p>
<h3>Dil kavramsal çerçeve sunar</h3>
<p>Bir toplum kendi dilini kaybettiğinde yalnızca kelimelerini kaybetmez. Dünyayı yorumlama biçiminin bir bölümünü, geçmişle kurduğu bağın bir kısmını ve kendi içindeki bazı anlamları da kaybetme tehlikesiyle karşılaşır. Buna karşılık dili yaşatmak, yalnızca eski kelimeleri korumak değil; o kelimelerin taşıdığı hafızayı, düşünceyi ve toplumsal bağları yeniden canlı hâle getirmektir.</p>
<p>Bu nedenle  ܠܫܢܐ ܡܒܕܩܢܐ(leşana mbadqana), Süryani kültürünün dil anlayışı açısından güçlü bir kavramsal çerçeve sunabilir:</p>
<p>Dil anlatır ama yalnızca anlatmakla kalmaz. Dil açıklar ama yalnızca açıklamakla kalmaz. Dil araştırır, sorgular ve yorumlar. Dil görünmeyeni görünür kılar. Dil saklı olanı açığa çıkarır. Dil insanın içindekini dile getirir. Ve en önemlisi, dil bazen kırılmış olanı yeniden onarır.</p>
<p>Belki de toplumsal hayat için asıl ihtiyaç duyduğumuz dil tam da budur: İnsanı birbirinden uzaklaştıran değil, birbirini anlamaya yaklaştıran; hakikati örten değil, onu görünür kılan; yarayı derinleştiren değil, yarayı saran; kırılmayı çoğaltan değil, kırılanı onarmaya çalışan bir dil.</p>
<p>Bu anlamda ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (leşana mbadqana), yalnızca “anlatan dil” değildir. O, anlatırken açıklayan; açıklarken sorgulayan; sorgularken hakikati arayan; hakikati ortaya çıkarırken de insan ve toplum arasındaki kırılmış bağları onarmaya çalışan bir dildir.</p>
<p>Ve belki de dilin toplumsal sorumluluğu tam burada başlar: İnsanın sesini duyurmak, hakikatin üzerindeki örtüyü kaldırmak ve birbirinden uzaklaşmış gönüller arasında yeniden bir anlam köprüsü kurmak.</p>
<p>(YB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Fatna nasıl Raşit’e dönüşür?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/fatna-nasil-rasite-donusur-322908</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/fatna-nasil-rasite-donusur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/fatna-nasil-rasite-donusur-322908</guid><description><![CDATA[Çok tehlikeli olduklarına inanılan kadın mahpuslara erkek adları verilerek kimlikleri ayrıca silinmeye çalışılıyordu…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>Dolly Parton’ın hatırasına…</em></strong></p>
<p>Siyasi baskı, insan hakları ihlalleri ve devlet şiddetinin yoğun olduğu “Kurşun Yılları” boyunca <strong>Kral II.Hasan </strong>iktidarını pekiştirme ve muhalefeti sertçe bastırma peşindeydi.</p>
<p>70’li senelerde öğrenci olan <strong>Fatna El Bouih</strong> polis tarafından gözaltına alınan, tacize uğrayan, işkenceye tabi tutulan devrimci kadınlardan sadece biriydi: “Konuşursan dilini keseriz… göz bandını çıkarırsan kafanı kırarız… bir daha gün ışığı göremezsin… burada seni sileceğiz… yok olacaksın ” gibi tehditlerle sindirilmeye çalışılmış Fatna güvenlik kuvvetlerinin uygulamalarını ve hissettiklerini kitaba dökmüş ilk Faslı kadın olarak biliniyor.</p>
<p>“Duvarlar gölgemi bile yutuyor… artık hiçbir şeyim… Fatna değilim, kadın değilim, insan değilim, muhalif değilim… karanlıklara gümülmüşüm, yok oluyorum… artık sadece yakınlarımın hafızasında var olmaya devam ediyorum…”</p>
<p>Rejim temsilcilerinin darbelerine ve hakaretlerine mütemadiyen tabi tutulurken hislerini “Gece gündüz baygın kalmak istiyorum, uyanmak istemiyorum…” diye ifade ediyor.</p>
<p>Bir ara birisi şakağına silah dayıyor: “Bunun ölmesi lazım!”</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/res.png" alt=""></p>
<p>Yıllar sonra hemcinsi yoldaşlarıyla buluştuğunda aralarında bazen hüzün, bazen neşeyle vuku bulan  muhabbette bir tanesinin “Senin erkek adın Abdülmümin’di, benim de Hamit olmama karar verilmişti…” demesiyle kıkırdıyorlar.</p>
<p>“Dışarı çıktığımda aynı işyerinde çalıştığım arkadaşlarımdan Hamit’e seslenildiğinde uzun süre bana yönelik olduğunu düşünerek dönüp bakıyor, hatta cevap veriyordum!”</p>
<p>Cezaevinde diğer mahpusların ihtimamla onlardan uzak tutulduğunu, kadınların böylesine riskli bir işe kalkışmalarının imkânsızlığı düşünüldüğünden erkek olduklarına dair bir kanının cezaevine hâkim olduğunu hatırlıyorlar.</p>
<p>Onlara normalden daha tehlikeli varlık muamelesi yapıldığını, kadınlıklarını ve kimliklerini silmek için erkek adları verildiğini belirtiyorlar. Esas kahramanımız o ara sözkonusu prosedüre uygun olarak Fatna’dan zorla Raşit’e dönüştürülüyor.</p>
<p>Dünya prömiyerini Beynelmilel Marakeş Film Festivali’nde gerçekleştirdikten sonra Hot Docs ve Festival Cinéma d’Alès Itinérances’ın programında gördüğümüz <em>Fatna, Raşit adlı bir kadın (Fatna, une femme nommée Rachid/Fatna, a woman named Rachid) </em>adlı belgesel seyirciyi ataerkilliğin baskın olduğu diyarlardan birine sürüklüyor. 2025 Fransa, Belçika, Fas ortak yapımı 93 dakikalık film, yönetmen ve senaryo hanelerinde adını gördüğümüz tecrübeli kadın sinemacı <strong>Hélène Harder</strong>’in imzasını taşıyor.</p>
<p>Fatna memleketinde bir şeylerin değişebileceğine dair inancını koruyup bilhassa hapishane şartlarının iyileştirilmesi için canla başla çalışmaya devam etse de babadan oğula geçen saltanatın tavrında ve icraatında hakiki bir devrim yaşandığını söylemek çok zor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/yol.jpg" alt=""></p>
<h3>Yoldaşlık emeklilik bilmez</h3>
<p>Fatna’yı genç erkeklerin tutulduğu bir hapishaneye sık sık girip çıkarken görüyoruz. Kamera mahpusların yüzünü ihtimamla göstermeyerek öznelerine hürmette asla kusur eylemiyor. Cezaevlerinde yatılan sürecin öznelerine faydalı olabilmesi için kültürel faaliyetlerin ne kadar mühim olduğunu biliyor; dolayısıyla Fatna kendilerini ifade edebilmeleri için söz, şarkı, dans veya sinema aracılığıyla bir çeşit topluma kazandırma projesi yürütüyor.</p>
<p>Kameranın varlığı sanki tüm cezaevi personelinin, “yukarıdan” gelen emirle Fatna’ya ziyadesiyle nazik, belki de “hoşgörü”yle yaklaşmasını sağlıyor. Kahramanımızın cezaevi müdürlüğüyle diplomatikçe  sürdürdüğü işbirliğinde nihai amacı mevzubahis faaliyetlerin resmiyet kazanması. Zaten belgeselin sonlarında cezaevinde gerçekleştirilen film festivali Fatna’nın en azından amaçlarından birine ulaştığını ve kadın olmanın muhakkak ki mazide olduğu kadar aşağılanmadığını ispatlıyor.</p>
<p>Ne de olsa belgesel boyunca sık sık geçmişe dönüp hatıraların hortladığına şahit oluyoruz: “Dünyayı değiştirmek istiyorsunuz… lakin kadının yeri evdir, çocuklarıyla beraber… geriye kalan ne varsa saçmalıktır, tabiata aykırıdır!”</p>
<p>Güvenlik kuvvetleri temsilcilerinin karşısında asla gözyaşı dökmediğini belirten Fatna’nın yoldaşlarından biri hamam böceği kelimesini halen ağzına bile alamadığını söylüyor. Yıldız nizamında yattıkları daracık hücrede ayaklarının tuvalete dayandığını hatırlıyor. Cezaevinde aslında insanın adaptasyon kapasitesini idrak ettiğini belirtiyor:” İnsan 6 ay boyunca gözleri bağlı nasıl yaşar başka türlü?”.</p>
<p>İçinden <strong>Şeyh İmam</strong> şarkılarını mırıldandığını söylerken Fatna - sanki Anadolu Pop tarzına yakınmış gibi duran, avangard siyasi tiyatro kökenli - <strong>Nas El Ghivan </strong>grubunun ezgileriyle moral bulduğunu belirtiyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/k.jpg" alt=""></p>
<h3>Kadınlar güç kazanacak</h3>
<p>Geleneksel formatta çekilmiş olan belgesel 70’li yılların öğrenci hareketleri, grevler ve protestolar en başta olmak üzere siyah-beyaz arşiv malzemesini layıkıyla değerlendiriyor. Seyircinin maziyle alakalı kanısı nispeten gerçekçi bir zemine oturtulsa da çağdaş Fas hakkında net ve geniş bir manzara  çizildiğini söylemek zor.</p>
<p>Neyse ki Fatna’nın kadın güçlenmesine yönelik faaliyetlerine de şahit olup en azından bu hususta  daha çok yol alınması gerektiğini idrak ediyoruz. Mütevazı hayat şartlarının daha belirgin olduğu bilhassa taşrada, köyde, kırsal kesimde din baskısını fazlasıyla hissediyor ve bir kadının aileye meydan okuyarak bağımsızlığını kazanmasının hâlâ çok zor olduğunu görüyoruz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ko.png" alt=""></p>
<p>İnsanın çocukluğunda ağabeyi gibi sokakta oynama hakkına sahip olmaması ne garip değil mi?</p>
<p>Fatna kendini okula yazdırabilmek için babasına yalvardığını hatırlıyor. Bir süre sonra sınıftaki tüm kız çocuklarının okulu terk ettiğini, hatta yakın arkadaşının kendinden yaşça çok büyük bir adamla evlendirildiğini bizimle paylaşıyor.</p>
<p>“Kız çocuklarının bekâreti neden ailenin onuru sayılıyor ki?” sualinin ardından “Din, toplumun afyonudur” ifadesini de belgeselde duyuyoruz.  </p>
<p>Fatna tecrübelerinin paylaşılabilmesi için beynelmilel faaliyetlere de dahil oluyor; bu bağlamda Atina’da katıldığı bir insan hakları toplantısından sonra Antep’e de geliyor ve yaşadıklarına benzer tecrübelerden Suriye zindanlarında geçmiş kadınlarla görüşüp hemcinslerine destek oluyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/wG_wD3IcKng?si=RkN7wVN9dut1VpvQ" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Lakin yıllar süren sindirme politikalarından muzdarip Fas’ın hür bir toplum yapısına kavuştuğunu söylemek halen çok zor.</p>
<p>Babasından devraldığı krallığa cilalı bir imaj kazandırmaya soyunmuş <strong>VI. Muhammed</strong>’in son dünya kupası dahil, futbol gibi toplumun bir diğer afyonunu layıkıyla değerlendirdiği söylenebilir. Sporcu <strong>Azaitar</strong> kardeşlerle aralarındaki yakın münasebet yüzünden sık sık dedikodulara da mevzu olan mümtaz ve pürneşe kral yakın zamanda <em>Odysseia</em> filminin çekildiği, Fas’ın Batı Sahra işgalinin hatırlanmasıyla da gündeme geldi.</p>
<p>Ya <strong>Trump</strong>’ın sözde Fas egemenliğini tanımasıyla bağlantılıymış gibi duran, ABD - Fas - İsrail güçbirliğinde hedef muamelesi gören İspanya’nın Sebte kentine serbestçe akmış olan takriben 60 bin mülteciye ne demeli?  </p>
<p>Fas’ın yıllardan beri Hollywood sinemasına ahlaksızca peşkeş çekilmesi bir yana, turizm adına sosyal ve kültürel bir yozlaşmayla karşı karşıya olduğu kesin. En başta gayet kısıtlı su kaynakları olmak üzere tabiat zenginliklerinin sorumsuzca harcanması, kişiliksiz ve arsız betonlaşma, ayrıca başka birçok çarpıklık, kronikleşmiş bir vaziyete işaret ediyor.</p>
<p>İnsan hakları ve ifade hürriyetinin halen gayet kısıtlı olmayı sürdürmesi kadın sinemacı <strong>Hélène Harder</strong>’in bir zamanlar “sert” erkeklere “korku saçmış” kadın kahramanını ön plana çıkaran, mülayim olduğu kadar manidar belgeseli, neyse ki memleketin hâline daha teferruatlı bakma ihtiyacını tetikliyor.</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Çünkü buradan kurtulmak bize kaldı*]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cunku-buradan-kurtulmak-bize-kaldi-322918</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/cunku-buradan-kurtulmak-bize-kaldi-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cunku-buradan-kurtulmak-bize-kaldi-322918</guid><description><![CDATA[Amerikan kolonisiyle dünyanın kenarında duran bizim “kötüler mahallesi” arasında, sömürünün dili bakımından pek fark yok.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>“Avrupa’nın refah ve ilerlemesi zencilerin, Arapların, Hintlilerin ve sarı ırkların ölü vücutları ve akıttıkları ter üzerine inşa edilmiştir.” — Fanon</em></strong></p>
<p>Mahalle sanki dünyanın en kenarına teyellenmiş gibi yol yok, elektrik yok, üstelik çok uzak tarihler de değil iki binlerin başları, okul beyaz badanayla boyanmış olsa da çamurdan köhne bir kale.</p>
<p>Resmi olarak okullar açılınca kimselerin olmaması garipsenmiyor. Sınıf defterinde yazan isimlerin yoklamalarda bir hükmü yok.</p>
<p>Çoğu mevsimlik işçi. Biz sanki yanlış zamanda gelmişiz. Öğretmenler bile şaşkın. Mahalle kocaman bir mevsimlik işçi fabrikası gibi. Vardiya sistemiyle gün yüzü görüyorlar. Bu vardiyanın bedeli, eğitim hakkından mahrum kalmak demek.</p>
<p>Öyle üç beş gün değil. Toplasak altı ayı bulur. Üç ay kapanınca yani baharda üç ay da açılınca yani sonbaharda hasat edilecek tarlalarda soğan, fındık, şeker pancarı, patates, kayısı. Hepsinin tadında mahalle sakinlerimizin teri ve ölü bedenleri var. Siz onları biraz olsun kemiriyorsunuz! Tabii sağ kalanlar okula.</p>
<p>Okulda da anlaşılmışçasına “Dünya dönüyor, evet, ama belki de burada, bu dağ başında dönmemesini bilmek daha doğrudur.”** dersi. Dönüp dolaşıp aynı ders. Aynı öğretmenler çünkü branş öğretmenleri eksik.</p>
<p>Sosyalci dine, matematikçi müziğe. Aynı yoksulluk. Aynı ıgatlık. Takvimler onar yirmişer aksa da aynı. İki bin yirmi altı olsa da aynı. Mahalle genişlemiş sadece o da tepeden bakınca dış cephesi tuğladan bir cehennem sanki. Sanki biraz Amerikan Kolonisi.</p>
<h3>Amerikan kolonileri</h3>
<p>Kolomb, karabiber ve diğer Doğu baharatlarına ulaşmak için çıktığı yolculukta vardığı toprakları Hindistan’ın bir parçası sanıyor; kıtanın “Amerika” olarak anılması ise Vespucci’nin adına nasip oluyor. İngilizler ise bölgede tütün ekimi, maden arayışı ve başka kârlı işler için koloniler kurmaya başlıyor.</p>
<p>Tabii bir de kıtanın yerlileri var. Tarım arazileri genişledikçe yerlerinden edilen, çatışmalarda ve katliamlarda hayatını kaybeden kabileler var. Hatta ilk yerleşimcilere yardım eden yerli topluluklardan bazıları da zamanla aynı şiddetin hedefi oluyor.</p>
<h3>Kara ve kondu</h3>
<p>Amerikan kolonisiyle dünyanın kenarında duran bizim “kötüler mahallesi” arasında, sömürünün dili bakımından pek fark yok.</p>
<p>(Rivayet odur ki sınırda kaçakçılık yapanların güzergâhı olduğundan ve patlayan mayınlardan dolayı sakat kalan insanların da yoğun olarak bölgede yaşamasından bu isimle bilinmekte. Kürtçe “sakat” manasındaki koti, kût’tan türetilmiştir.) </p>
<p>Mahallenin tamamı “sömürgelerdekiler” gibi insani olmayan koşullarda, sağlıksız çadırlarda çalışıyor. Dövülüyor, ırkçılığa maruz kalıyor yine de efendilerin refahı için ter akıtıp ölüyor. (“Avrupa’nın refah ve ilerlemesi zencilerin, Arapların, Hintlilerin ve sarı ırkların ölü vücutları ve akıttıkları ter üzerine inşa edilmiştir.” — Fanon)</p>
<p>Ne hikmetse ne ölüleri ne dirileri kimseler görüyor. Yollarda ölüyorlar nerdeyse her ay beyaz dolmuşun yan devrilmiş görüntüsü beliriyor.</p>
<p>İçinde mevsimlik birkaç ölü. Ya da bizim mahallenin nüfusundan birkaç kişi azalıyor en fazla. Ama hep aynı kare tekrar ediyor gibi, beyaz dolmuş.</p>
<p>Yan devrilmiş. Yol kenarı. Yapay Zekâ bile aynı görseli her defasında oluşturamaz ama ölüm her defasında onları ıskalamadan alıp götürüyor.</p>
<p>Kalanlarsa yine bir sonraki senenin ırgatlarının listesine ekleniyor. Başta çavuş yevmiyenin bir kenarından kemiriyor kurt gibi sonra diğerleri. Bir kışa yetebilecek yevmiyeyle yine mahallenin yolunu tutuyor diriler.</p>
<p>Yine kayıtlara giriyorlar. Yoklamalarda adları okununca “burada” diyorlar. Seçimlerde oy kullanıyorlar. Vekâlet veriyorlar. Susuyorlar. Demokrasiye inandırılıyorlar. Çocuklara iş vaat ediyorlar. Diri olduklarına inandırılıyorlar.</p>
<h3>Dirileri ne yapacağız?</h3>
<p>Dünyanın kenarına teyellenmiş mahallemizden de bakınca, tekerrürden ibaret tarihe bakınca da ve kıtanın ötesinden Amerika’dan da bakınca karalığımız beliriyor. Aynalarda tenimizin rengi ne olursa olsun, dilimiz ne olursa olsun.</p>
<p>Gözlerimizin rengi ne olursa olsun. Karayız ve hepimiz onların tarlalarının ırgatlarıyız. Ne tarla sahiplerinin kırbaçları çavuşların ne vekil seçtiklerimizin (***) kimseyi kurtaracağı yok.</p>
<h3>“Çünkü buradan kurtulmak bize kaldı”</h3>
<p>Uruguay Hava Kuvvetleri’nin 571 sefer sayılı uçuşu, 13 Ekim 1972’de And Dağları’na çarparak düştüğünde uçakta 45 kişi vardı.</p>
<p>Yolcu ve mürettebatın bir kısmı hemen ölür bir kısmı ise uçak enkazının içine sığınıp hayatta kalır. Uçakta bulunan telsizden yardım çağırmak için yüksek yerlere çıkanlardan biri radyodan arama kurtarmanın sonlandırıldığını öğrenir ve uçak enkazındaki arkadaşlarının yanına gider.</p>
<p>“Hey çocuklar size iyi bir haberim var” der.</p>
<p>Az önce radyodan duyduk, aramayı durdurmuşlar.</p>
<p>Bunun neresi iyi haber?</p>
<p>“Çünkü” dedi, “buradan kurtulmak bize kaldı”</p>
<p>(İT/EMK)</p>
<p>* Uruguay Hava Kuvvetleri’nin 571 sefer sayılı uçuşu: https://www.britannica.com/event/Uruguayan-Air-Force-flight-571</p>
<p>** Ferit Edgü, Hakkâri’de Bir Mevsim</p>
<p>*** Fakıbaba, tarım işçiliğiyle “gurur” duyuyor: https://www.ajansurfa.com/haber/9141558/fakibaba-tarim-isciligiyle-gurur-duyuyor</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Türkçe pop neden Korelileşiyor?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/turkce-pop-neden-korelilesiyor-322920</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/turkce-pop-neden-korelilesiyor.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/turkce-pop-neden-korelilesiyor-322920</guid><description><![CDATA[Bu “Korelileşme” süreci, müziği insani zaaflardan ve edebi derinlikten tamamen arındırarak onu kusursuz, pürüzsüz ama ruhsuz bir para basma makinesine indirgedi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkçe pop müziğin tarihsel omurgası, kendi yaşam öyküleri üzerinden kitlelerin ruhlarına ayna tutan şarkıcı/şarkı yazarları tarafından inşa edildi.</p>
<p>Fikret Kızılok’un kentli ozan kimliğiyle Anadolu’nun melankolisini şehre taşıması, Sezen Aksu’nun doğduğu coğrafyanın kültürel izlerini evrensel bir müzikaliteyle birleştirmesi tesadüfi başarı hikâyeleri değildi. Bu isimlerin omuzlarında büyüyen miras, Nilüfer’in edebi metinleri stadyum marşlarına dönüştürmesine; Yıldız Tilbe’nin taşranın acısını ana akım popun merkezine taşımasına zemin hazırladı. Serdar Ortaç’ın 90’lar sonu ve 2000’ler başındaki sokak ritimlerini hitler hâline getirmesi veya Onur Özdemir’in alternatif sahne müziğini ana akım popun sofistike ritimleriyle birleştirmesi bu etkileşim zincirinin doğal bir sonucu oldu.</p>
<p>Farklı kültürel disiplinlerden, apayrı janrlardan gelen bu yaratıcılar, sadece kendi şarkılarını yazmakla kalmadılar; popüler müziği bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp kalıcı bir kültürel mirasa dönüştürdüler.</p>
<p>Fakat günümüz Türkçe pop müziğine bakınca, anlatıcıların yavaş yavaş hafızalardan silindiğine ve yerlerini bir seri üretim makinesinin aldığına şahit oluyoruz. Sahici insan hikâyelerinin yerini, müziği bir veri mühendisi gibi ele alan dar bir çevrenin üretimleri almış durumda.</p>
<p>Yapay zekâ destekli yazılımların stüdyolara girmesiyle, söz yazarlığı insan ruhundan kopartılarak algoritmaların etkisi altına girdi. Kültürel ve edebi kaygıların yerini pazarlama istatistikleri, arama motoru optimizasyonları, anahtar kelimeler ve yapay kancalar aldı. </p>
<p>Dinleyiciyle organik bir ilişki kurabilen, ona bir ömür boyu eşlik etme potansiyeli taşıyan destansı balladların, hikâye anlatan kompozisyonların zamanı geçmiş gibi görünüyor. Piyasaya yön veren yeni taşıyıcı enerji, algoritmik olarak optimize edilmiş, hiçbir müzikal risk barındırmayan, 4/4’lük standart kalıpların etrafında şekilleniyor.</p>
<p>Oysa şarkı yazarlığının kökleri, algoritmaların sığ metriklerine hapsedilemeyecek kadar derin bir anlatı geleneğine dayanır. Hızlı tüketime kurban edilen bu sanatsal ifade biçimi, aslında insanlık tarihinin en köklü hikâye anlatıcılığı araçlarından biridir.</p>
<p>Şarkı yazarlığı ve edebiyat arasındaki bu organik bağın evrenselliği, Bob Dylan’a 2016 Edebiyat Nobel Ödülü’nün verilmesiyle küresel bir meşruiyet kazandı; nitelikli söz yazarlığının çağdaş edebiyatın en önemli formlarından biri olduğu kanıtlandı.</p>
<div class="box-13">
<p><em>Bir eski resim duvarda</em></p>
<p><em>Belki Beti, belki Pola Markiz’de oturmuş, sakin</em></p>
<p><em>Seyrediyor</em><em> </em><em>zamanı</em><em> </em><em>gözlerinde</em><em> </em><em>tozlarla </em><em>Günlerden güz, mevsim sepya</em></p>
<p><em>Bir tüy kalemle çizilmiş bekler “Bir hayat daha olmalı” der gibi Kahverengi tonlarda, uykularda Ah, bu ne sevgi, bu ne ıstırap Bu şarkıyla gönlüm ne harap</em></p>
<p><em>Al al olmuş gül yanaklarınız</em></p>
<p><em>Bu mahcup, nazlı, bu eda, bu hâl, ah Bir mısra gibi ağzınız</em></p>
<p><em>Dillenmemiş, dinlenmemiş bakire aşklarda </em></p>
<p><em>Aysel Gürel - İstanbul Hatırası</em></p>
</div>
<p>Aradan geçen zamanda ne oldu da işler bu kadar trajik hâle geldi? Bu sorunun cevabını Türkiye’nin içinden geçtiği sosyolojik buhranda ve müzik endüstrisinin geçirdiği kapitalist evrimde arıyoruz. 1970’li yıllar, Batı menşeli melodilerin üzerine Türkçe söz yazma geleneğinin yavaş yavaş terk edildiği ve yerli bestecilerin kendi edebi becerilerini keşfettiği bir uyanış dönemiydi.</p>
<p>O yılların şarkı yazarları, dönemin güçlü Türkçe edebiyatıyla doğrudan bir dirsek temasına girdiler. Sezen Aksu jenerasyonunun sahneye çıkışıyla bu yerel kültürel dinamik evrensel bir pop formuna kavuştu. 80’lerin sonlarında değişen toplumsal yapı ve yeni dönemin etkisinde girilen 90’lı yıllarda istisnai bir müzikal patlama yaşandı.</p>
<p>Bu eşsiz dönem, devasa bir enerjiyi ve aynı zamanda kontrolsüz bir şarkı enflasyonunu beraberinde getirdi. Sektör, el yordamıyla ilerleyen, kuralların henüz yazılmadığı yarı amatör ama son derece sahici bir üretim çılgınlığına sahne oldu.</p>
<p>Bu kaotik enflasyon süreci zaman içerisinde kendi ekosistemini filtrelemeyi başardı; 2000’lerin başına gelindiğinde müzikal nitelik artmış, küresel stüdyo teknolojileri tam anlamıyla özümsenmiş ve Türkçe pop kendi altın çağını yaşamaya başladı. Bu görkemli tırmanışın en somut zirvesi Sertab Erener’in ülkeye getirdiği Eurovision birinciliği.</p>
<p>Bu tarihi başarı, Türkçe popüler müziğinin üretim aşamasında uluslararası standartları yakaladığının, global bir sahnede var olabileceğinin kesin ve net tescili oldu.</p>
<p>Eurovision zaferiyle müzik piyasasının aştığı psikolojik eşik, sektörün büyük sanatçılarının uluslararası piyasaya yönelmesine yol açtı. Başta Tarkan ve Sezen Aksu olmak üzere, Türkçe popun sınırları küresel bir kültürel entegrasyon amacıyla zorlanmaya başlandı.</p>
<p>Müzik dünyasının efsanevi ismi Ahmet Ertegün gibi figürlerin bu sürece dahil olması, Türkçe pop müziği dünya listelerine taşıma konusunda bir kamuoyu beklentisi yarattı. Fakat süperstarları kalıcı olarak ihraç etme projesi hedeflenen uluslararası patlamayı yaratamadı.</p>
<p>Batı endüstrisinin kendi pazarını dışarıya kapatan monopolleri, aşılamayan kültürel sınırlar, dil bariyerleri ve yerel melodilerin global pazarlamaya yanlış tercüme edilmesi bu projenin başarısızlığındaki ana sebepler oldu.</p>
<p>Star ihracatındaki bu hayal kırıklığına rağmen, 2000’lerin ortalarından itibaren Türkçe müziğin küresel görünürlüğü organik yollarla artmaya devam etti; özellikle Eurovision yarışmalarında üst üste alınan istikrarlı dereceler artan görünürlüğün açık bir sonucuydu. </p>
<p>Ne var ki, tam da bu umut vadeden ilerleyişin sonlarına doğru, ülkenin iç dinamiklerinde yaşanan radikal sarsıntılar her şeyi yavaşlattı.</p>
<p>Ülkenin kültürel hegemonyasının değişmesi ve giderek içe kapanan politik atmosfer, Türkçe popun yıllardır süren logaritmik gelişimine ağır bir darbe vurdu. Türkiye’nin Eurovision macerasının sona ermesi, ülkenin sadece bir televizyon şovundan çekilmesi değil, kabuğuna hapsolmasının ve kültürel izolasyon sürecinin en görünür yansımasıydı.</p>
<p>Bu yavaşlama ve içe kapanma sürecinin yarattığı sektörel boşluk, çok daha mekanik ve etkili bir güç tarafından hızla işgal edildi: sosyal medya algoritmaları, agresif reklam ajansları ve veri odaklı yapay zekâ sistemleri.</p>
<p>Bu dijital panoptikonun pop müzikle kurduğu bu yeni sömürü ilişkisi, küresel piyasada endüstrinin kurallarını değiştirdi. Türkiye’deki artan kültürel tıkanıklık da bu sürece eklenince, erozyon etkisi benzersiz bir boyuta ulaştı.</p>
<p>Piyasada kendi sanatıyla var olmaya çalışan performansçılar, dijital linç kültürü ve acımasız bir mobbing ağı ile sistem dışına itildi. Müzik endüstrisi, kontrolsüz bir “rage-bait” stratejisiyle yönetilen toksik bir sektöre dönüştürüldü.</p>
<p>Tablonun asıl ürkütücü yanı ise tam da Güney Kore müzik pazarında ortaya çıkan o distopik üretim modelinin Türkiye’ye birebir kopyalanmasıydı. İplerin tamamen milyoner ajans patronlarının elinde olduğu, algı yönetimi araçlarının bizzat besteyi ve sanatçıyı şekillendirdiği otoriter bir sistem inşa edildi.</p>
<p>Bu “Korelileşme” süreci, müziği insani zaaflardan ve edebi derinlikten tamamen arındırarak onu kusursuz, pürüzsüz ama ruhsuz bir para basma makinesine indirgedi. Yarışma formatlarıyla sektöre enjekte edilen, karakterleri odak gruplarında tasarlanmış, itiraz hakkı ellerinden alınmış yeni nesil yapay kız ve erkek grupları bu dönemin sembolleri hâline geldi.</p>
<p>Endüstrinin dönüştüğü bu tüketim labirentinden çıkışın formülü dışarıda değil, yine bu endüstrinin kendi kültürel mirasında yatıyor.</p>
<p>Daha nitelikli bir endüstriye giden yol geçmişte feodal müzik piyasasına kafa tutarak kendi yazdıkları şarkılarla bağımsız hikâyelerini var eden şarkıcı ve şarkı yazarlarının tavizsiz potansiyelinden geçmektedir.</p>
<p>Sektörü abluka altına alan sermaye grupları, şirketler ve reklam ajansları ne kadar devasa olursa olsun, unutulmaması gereken birinci kural, en büyük iradenin sahneye çıkan sanatçının omuzlarında olduğudur. </p>
<p>Genç yetenekleri karmaşık sözleşmelere mahkûm eden, kurgulanmış troll ordularıyla dijital dünyayı manipüle edip sanatçıları hizaya çekmeye çalışan o milyonerlerin hegemonyası, ancak sanatçıların sahnede göstereceği irade ve yetenekle sarsılabilir.</p>
<p>(ECS/NÖ/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bizi hâlâ aynı yerde buluşturan bağ]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bizi-hala-ayni-yerde-bulusturan-bag-322916</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/bizi-hala-ayni-yerde-bulusturan-bag.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bizi-hala-ayni-yerde-bulusturan-bag-322916</guid><description><![CDATA[Kardeşim Melikcan'a...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir hikaye anlatmam gerekiyorsa eğer tarihte üç yüzyıl kadar geriye gitmem lazım.</p>
<p>1700’lerin ortalarında Rusya Çerkesya’yı işgale girişir. 1800’lerin ilk yarısında (1864'teki büyük sürgünün öncesinde) Kafkas haklarını soykırıma uğratmaya ve sürmeye başlar.</p>
<p>Balkanlar üzerinden Osmanlı’ya gelen Çerkesler Trakya’da duraklatılır. İstanbul'a sokulmaz. Bir iskan politikasıyla Osmanlı, Çerkesleri o zamanki coğrafyasına dağıtır.</p>
<p>Hacemko Hable de (Hacemko bir sülale ismi-Hacemkoların Köyü anlamında) böyle kurulur.</p>
<p>Rivayet odur ki (biraz da şaka yollu) padişah Sapanca Gölü kıyısına yerleştirmek ister. İlk yerleşenler ise “Sulak alan sinek yapar” diyerek kabul etmez, kıyıdan biraz daha iç taraflara yerleşir.</p>
<p>1900'lerin sonrasında köy Uzuntarla ismini alır. 2010'larda ise Kartepe’nin bir mahallesi olur.</p>
<p>Kuruluşundan takribi 160 sene sonra başlar bizim hikayemiz.</p>
<p>**</p>
<p>Şehirde olmayan bütün fırsatlar önümüzdeydi. Daha doğrusu haylazlık yapmak için önümüzde sınırsız imkan vardı. İlk başlarda evin etrafındaki birkaç sokakla sınırlı olan dünyalar zamanla genişledi. Arkadaşlıklar çoğaldı. Zaten herkes herkesi tanıyordu.</p>
<p>Biraz sonraları Melikcan’ın (Yenişen, sülale ismiyle Yebjin) aramıza katılımı ise milattı. Her birimiz için başka türlü, ama hepimiz için bir milat.</p>
<p>Geçmişe dönüp bakıyorum da neler yapmadı bu grup…</p>
<p>Mesela benim bir hafta süren Ülkü Ocağı serüvenim… Okul çıkışı kavgaya çağırışlar, gecenin bir vakti gölde yüzmeye gitmeler, göle düşen telefonu suyun altında aramalar ve o yaşlarda kulağa eğlenceli gelen her türlü şey…</p>
<p>Haluj geceleri, Bjemate’yi (bir folk müzik gurubu) yeniden canlandırma girişimlerimiz…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/melikcan-nartan.jpg" alt=""></p>
<p>‘Baraka’ ile başlayıp daha sonra babaannesinin evinin bodrum katına evrilen ‘İn’ maceramız… Burada tüm gün süren iskambil oyunları…</p>
<p>Bir çiftliğin bahçesindeki gölette Japon balığı tutma girişimlerimiz… Ramazan davulculuğu…</p>
<p>Cuma günleri ritüel haline getirdiğimiz okul bahçesi biralamacası; ocak ayında bir metre kar olduğunda bile vazgeçmediğimiz…</p>
<p>Ve burada anlatabileceğim, anlatamayacağım daha neler neler…</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/tugce.jpeg" alt="">
<figcaption>Melikcan-Kaan-İrem-Cem-Dane-Tuğçe ve ben deniz Hikmet </figcaption>
</figure>
<p>**</p>
<p>Sonra zaman geçti, büyüdük, koptuk, birleştik. Birlikte sevindik, birlikte üzüldük. Dağıldık. Herkes kendi hayatını kurdu. Farklı meslekler seçti kendine. Melik dalgıç oldu mesela. Kimimiz farklı şehirlere hatta ülkelere taşındı bu süreçte.</p>
<p>Derken bir davetiye attı Melikcan. İdil ile birleştirdi hayatını. 2025’nın 19 Temmuz’unda yeniden bir araya topladı hepimizi. Düğün sonrası masalar kuruldu. Herkes özlem giderdi o gün. Sarılmalarla veda ettiğimiz bir gece oldu.</p>
<p>**</p>
<p>İnsan bazı anların son olduğunu yaşarken bilmiyor. 2025’in 8 Ağustos’unda kaybettik Melikcan’ı. Çocukluğumuzdan beri bir parçamız olan gölde üstelik.</p>
<p>Bugün bunları yazmak hala tuhaf. Herkesin yüreğinde, kalbinde taşıdığı ortak acı... Herkes bir parçasını bıraktı Melikcan ile birlikte.</p>
<p>Bu yazıyı daha önce yazmalıydım. Denedim. Olmadı. Halen ne yazdığımın farkında da değilim. İsterdim ki daha kişisel olsun. Ama anlatmak kolay değilmiş. Eminim, hiçbirimiz için değil. Sessizlik kolaya kaçtığım bir tercih...</p>
<p>Belki de bu yüzden bu kadar geç yazıyorum. Ama bir şeyler anlatmalıyım artık.</p>
<p>Neden şimdi derseniz yanıtı köyde saklı.</p>
<p>**</p>
<p>Geçtiğimiz haftalarda bir turnuva düzenledi köy halkı. Voleybol turnuvası. Uzuntarla Adige Kültür Derneği Gençlik Komisyonu öncülük etti. Adına da Melikcan Yenişen Sezonu dediler.</p>
<p>Turnuva geçmiş yıllarda Dr. Mediha Eldem adına düzenleniyordu. Farklı olarak bu yıl daha kitlesel ve duygusaldı.</p>
<blockquote class="instagram-media" style="background: #FFF; border: 0; border-radius: 3px; box-shadow: 0 0 1px 0 rgba(0,0,0,0.5),0 1px 10px 0 rgba(0,0,0,0.15); margin: 1px; max-width: 540px; min-width: 326px; padding: 0; width: calc(100% - 2px);" data-instgrm-permalink="https://www.instagram.com/reel/DbyqpVwMbZ9/?utm_source=ig_embed&amp;utm_campaign=loading" data-instgrm-version="14">
<div style="padding: 16px;">
<div style="display: flex; flex-direction: row; align-items: center;">
<div style="background-color: #f4f4f4; border-radius: 50%; flex-grow: 0; height: 40px; margin-right: 14px; width: 40px;"> </div>
<div style="display: flex; flex-direction: column; flex-grow: 1; justify-content: center;">
<div style="background-color: #f4f4f4; border-radius: 4px; flex-grow: 0; height: 14px; margin-bottom: 6px; width: 100px;"> </div>
<div style="background-color: #f4f4f4; border-radius: 4px; flex-grow: 0; height: 14px; width: 60px;"> </div>
</div>
</div>
<div style="padding: 19% 0;"> </div>
<div style="display: block; height: 50px; margin: 0 auto 12px; width: 50px;"> </div>
<div style="padding-top: 8px;">
<div style="color: #3897f0; font-family: Arial,sans-serif; font-size: 14px; font-style: normal; font-weight: 550; line-height: 18px;">Bu gönderiyi Instagram'da gör</div>
</div>
<div style="padding: 12.5% 0;"> </div>
<div style="display: flex; flex-direction: row; margin-bottom: 14px; align-items: center;">
<div>
<div style="background-color: #f4f4f4; border-radius: 50%; height: 12.5px; width: 12.5px; transform: translateX(0px) translateY(7px);"> </div>
<div style="background-color: #f4f4f4; height: 12.5px; transform: rotate(-45deg) translateX(3px) translateY(1px); width: 12.5px; flex-grow: 0; margin-right: 14px; margin-left: 2px;"> </div>
<div style="background-color: #f4f4f4; border-radius: 50%; height: 12.5px; width: 12.5px; transform: translateX(9px) translateY(-18px);"> </div>
</div>
<div style="margin-left: 8px;">
<div style="background-color: #f4f4f4; border-radius: 50%; flex-grow: 0; height: 20px; width: 20px;"> </div>
<div style="width: 0; height: 0; border-top: 2px solid transparent; border-left: 6px solid #f4f4f4; border-bottom: 2px solid transparent; transform: translateX(16px) translateY(-4px) rotate(30deg);"> </div>
</div>
<div style="margin-left: auto;">
<div style="width: 0px; border-top: 8px solid #F4F4F4; border-right: 8px solid transparent; transform: translateY(16px);"> </div>
<div style="background-color: #f4f4f4; flex-grow: 0; height: 12px; width: 16px; transform: translateY(-4px);"> </div>
<div style="width: 0; height: 0; border-top: 8px solid #F4F4F4; border-left: 8px solid transparent; transform: translateY(-4px) translateX(8px);"> </div>
</div>
</div>
<div style="display: flex; flex-direction: column; flex-grow: 1; justify-content: center; margin-bottom: 24px;">
<div style="background-color: #f4f4f4; border-radius: 4px; flex-grow: 0; height: 14px; margin-bottom: 6px; width: 224px;"> </div>
<div style="background-color: #f4f4f4; border-radius: 4px; flex-grow: 0; height: 14px; width: 144px;"> </div>
</div>
<p style="color: #c9c8cd; font-family: Arial,sans-serif; font-size: 14px; line-height: 17px; margin-bottom: 0; margin-top: 8px; overflow: hidden; padding: 8px 0 7px; text-align: center; text-overflow: ellipsis; white-space: nowrap;"><a style="color: #c9c8cd; font-family: Arial,sans-serif; font-size: 14px; font-style: normal; font-weight: normal; line-height: 17px; text-decoration: none;" href="https://www.instagram.com/reel/DbyqpVwMbZ9/?utm_source=ig_embed&amp;utm_campaign=loading" target="_blank" rel="noopener">@uakdgenclik'in paylaştığı bir gönderi</a></p>
</div>
</blockquote>
<p>Canlı yayında kuralar çekildi mesela. Hacemko Hamle, Abısta, Trabzonlular Derneği, Cehennem Melekleri, Sapanca Volley, Siyah Giyen Adamlar, Yanık, Ağasarlılar Derneği, Old Stars, Fileye Takılanlar, Filenin Halujleri ve Sakatlanmazsak Kazanırız birbiriyle eşleşti. Rekabet başladı.</p>
<p>Yaşları 15’ten 60’lara kadar giden, cinsiyet ayrımının olmadığı ancak kadın katılımının daha az olduğu takımlar birbirleriyle yarıştı. Arada çocuklar için de bir ufak turnuva oldu.</p>
<p>Başlangıcından iki hafta sonra final heyecanı Sapanca Volley ile Hacemko Hamle arasındaydı.</p>
<p>Herkes günlerce bu finali bekledi, bunu konuştu. 22 Ağustos’ta yapılan final için herkes köy okulunun bahçesine doluştu. Haluj gecelerinden sonra en kalabalık etkinlikler arasındaydı.</p>
<p>Maç öncesinde kadınlar tüm gün imece usulü çalışıp haluj hazırladılar geceye. Final gününün görünmez kahramanları dediler onlara.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/hacemko-hable.jpg" alt=""></p>
<p>Akşam oldu, halujler ikram edildi. Dans gösterisi yapıldı. Maça Sapanca Volley iyi başladı. Deplasmanda olmasına rağmen şampiyonluğu da göğüsledi, kupayı kazandı.</p>
<p>Ödüllerini de Melikcan’a ithaf ettiler.</p>
<p>**</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/sapanca-volley.jpg" alt=""></p>
<p>Aslında Melikcan’ın adı yalnızca turnuvanın başlığında değildi o gün. Her gün birlikte olanlarla yıllardır birbirini görmeyen insanların yeniden aynı bahçede buluşmasında, birlikte çalışan kadınlarda, sahaya çıkan çocuklarda, kenardan maçı izleyen büyüklerde, dağıtılan halujlerde de vardı.</p>
<p>Belki de bütün mesele buydu zaten. Birini hatırlamak yalnızca onun hakkında konuşmak değildi, onun vesilesiyle yeniden yan yana gelebilmekti.</p>
<p>Bülent (Aydın) Abi “Dostluk kardeşlikten ileridir” derdi sık sık. Kardeşliğin kan bağıyla alakası yokmuş, dostlukların da mesafeyle…</p>
<p>Yıllar geçiyor. İnsanlar büyüyor, başka şehirlere, başka ülkelere gidiyor. Hayatlar değişiyor. Aylarca, bazen yıllarca görüşülmüyor. Ama bazı insanların arasındaki bağ, kaldığı yerden devam ediyor. Mesafenin de zamanın da pek hükmü olmuyor.</p>
<p>Kaybedince de bitmiyor.</p>
<p>Bir hikaye anlatmam gerekiyorsa üç yüz yıl kadar geriye gitmem lazım diye başlamıştım yazıya. Çünkü bizim hikayemiz biraz da bu köyün hikayesi. Bir zamanlar sürgünle gelip burada yeni bir hayat kuran insanların çocuklarının, torunlarının yıllar sonraki hikayesi.</p>
<p>Aynı sokaklarda yüründü, aynı okulun bahçesinde oynandı, aynı gölde yüzüldü, aynı otobüse binildi, aynı sofralara oturuldu. Sonra dağıldık, yine bir şekilde birbirimizi bulduk.</p>
<p>Bir voleybol turnuvasının etrafında toplandık bu kez. Ama sanırım hiç kimse için mesele yalnızca voleybol değildi.</p>
<p>**</p>
<p>İnsan birini kaybettikten sonra ondan geriye ne kaldığını düşünüyor. Meğer çok şey kalıyormuş. Bir sürü anı, hikaye, kahkaha, fotoğraf, yarım kalmış cümle… Bir de insanların içinde onun için açılmış, kimsenin dolduramayacağı bir yer.</p>
<p>Melikcan’dan bize kalan biraz da böyle bir şey.</p>
<p>Ama bir şey daha. Bizi hala aynı yerde buluşturan bağ.</p>
<p>Belki bu yüzden bu yazının sonu yine köye çıkıyor.</p>
<p>Adı bir turnuvada söylendikçe, arkadaşları aynı masanın etrafında toplandıkça, çocuklar o okul bahçesinde koşturdukça, birileri haluj yapmak için imeceye oturdukça Melikcan hikayemiz içinde yaşamaya devam edecek.</p>
<p>Çünkü bazı dostluklar, insan gittikten sonra bile bitmiyor.</p>
<p>(HA)</p><script async="" src="//www.instagram.com/embed.js"></script>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Barış, zor olsa da…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/baris-zor-olsa-da-322919</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/baris-zor-olsa-da-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/baris-zor-olsa-da-322919</guid><description><![CDATA[Barış isteyenlerin; inadına, savaş, şiddet, diyenlere karşı: barış taraftarları daha çok örgütlenmek daha çok seslerini çıkarmak ve daha çok barış istemek zorundalar elbette. Evet ben “Barış” taraftarıyım.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kendimi bildim bileli “barış” sözü edilir. O kadar çok edilir ki, dillere pelesenktir Mustafa Kemal'in o ünlü “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü.   </p>
<p>Her fırsatta ne kadar çok barışsever bir “millet” olunduğunun nişanesi için referans olarak gösterilir. </p>
<p>Sadece bu söz değil başka sözler de hep dillendirilirdi de! Barış, neden bir türlü zuhur etmezdi ki! Merak edenler vardır elbette! Barış, hayatlarımızda hak ettiği yeri hak ettiği anlam kadar almıyor da ondan!</p>
<p>Hiç düşünmezler mi; insanlar neden birçok insana göre yenilmeyen, içilmeyen ve dahi “soyut” diye düşünülecek bu kavramı hayatın vazgeçilmezi olsun diye bu kadar çok içselleştirirler ki!  Bu kadar çok dillendirir. Bu kadar çok kendini katarak savunur ki! Düşünmezler! </p>
<p>Çünkü savaşın, şiddetin, silahın cazibesinden, rantından devasa varsıllıklara egemenler sahiplik ederler de ondan. </p>
<p>İşte barış isteyenlerin; inadına, savaş, şiddet, diyenlere karşı: barış taraftarları daha çok örgütlenmek daha çok seslerini çıkarmak ve daha çok barış istemek zorundalar elbette. Evet ben “Barış” taraftarıyım. </p>
<p>2026 yılının 1 Eylül Dünya Barış Gününe gidilirken neredeyse yarım asırdır ülkenin kanayan ve büyük bedeller ödenmesine neden olan Kürt Sorunu'nun demokratik çözümüne dair devletin en üst düzeyinden adımlar atıldı. PKK fesih kararı aldı. Yasal süreç başlatıldı. </p>
<p>Suriye’de de çok hızlı ve benzer şekilde umut vaat eden bir süreç işliyor…Önceki 1 Eylül’lerde barış yanlıları şiddetin sonlandırılarak barışın muktedir olmasını dileyen sloganlar ve içeriği bu mealde belgilerle söz kelam üretirlerdi.</p>
<p>Sanırım bu yılın 1 Eylülünde henüz çiçeği burnunda hayli uzun ve çoklu ihtiyaçlara yanıtlara gebe bir barış ve demokrasi sürecinin yürüyüşünün paydaşlığının alanlarda haykırılmasına ve sahiplenilmesine büyük ihtiyaç var…</p>
<p>Bir kez daha ifade edilmeli ki özellikle demokrasi ve barış sahiplenildikçe ete kemiğe bürünür…</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gerçekte kırılgan olan kim?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gercekte-kirilgan-olan-kim-322913</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/gercekte-kirilgan-olan-kim.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gercekte-kirilgan-olan-kim-322913</guid><description><![CDATA[Sağlamcılık diğer eşitsiz ideolojiler gibi kırılganlık yaratır. Sağlamcı başkaları üzerindeki egemenliğinin sarsılma ihtimaline karşı aşırı kırılgandır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sağlamcılar kırılgan bir guruptur. Hegemonya alanının sarsıldığı yerde, sağlamcı konforun bozulduğu anda kırılganlık kendini dışa vurur.</p>
<p>Buradaki kırılganlık, sağlamcı konforun sarsılmasından kaynaklı yaşanan sonuçlardan ve gösterilen tepkilerden biridir. Sağlamcı kişinin hegemonyasının sarsıldığı noktada sonuç saldırganlık ve aşağılama olur genellikle.</p>
<p>Çünkü Sağlamcının, kendisini üstün konumlandırdığı ilişki, bir iktidar alanıdır onun için. Kendisini “sağlam olmayana” En üst ve hegemonik noktada konumlandırır. İlişkinin “muktediri” o dur. O istediği kadar karşısındaki onunla eşit olabilir. İlişkinin seviyesini o belirler. Şaka yapılacaksa da şakanın sınırını o belirler. Karşısındakine her tür şakayı yapma (aşağılama) hakkına sahiptir. Oysa karşısındakinin şaka sınırını da kendisi belirler.</p>
<h3>Hoşgörü</h3>
<p>Uzlaşılamayan bir fikir çelişkisinde de bu böyledir. “Sağlamcı hep haklıdır.” Bu hiyerarşi bozulduğunda her şey alt üst olur. Sağlamcının fildişi kulesi, karşısındakinin en küçük bir eşitlik talebiyle sarsılır, tuz buz olur.</p>
<p>O andan itibaren maske düşer. Ortam buz keser. İğnelemeler başlar. Sağlamcı, göklerdeki egosunun aldığı yarayı hazmedemez ve sürekli karşısındakinin kusurlu olduğunu vurgulamaya başlar.</p>
<p>Bazen “hoşgörüsü” tavan yapar. İlişkideki hiyerarşinin bozulduğu zamana kadar “hoşgörüyü” bir erdemlilik göstergesi olarak tepe tepe kullanır. Hiyerarşideki yeri sarsıldığında da “hoşgörü” kılıcı üzerindeki yanıltıcı kılıfı çıkarır ve haksız bir savunma aracı olarak rastgele sallamaya başlar. </p>
<p>“Hoşgörü” burada egemenin ne kadar “erdemli” olduğunu gösteren bir sosyal maske ya da ego tatmin aracı değildir. O artık bir saldırı aracına dönüşmüştür. İğnelemelerle kendini dışa vurur.</p>
<p>Karşı tarafın eşitlik talebi yoğunlaştıkça, kendini dizginsiz bir biçimde dışa vurur. Bütün ipler koparılır. “Sağlam olmayanın” koşulsuz teslimiyeti istenir. Çünkü sağlamcının itibarında ve kişiliğinde açılan bu “derin yara” anca o şekilde onarılır.</p>
<p>Bu durumu her tür ilişki alanında deneyimlemek mümkündür. İşyerinde, sokakta, sosyal ortamlarda… Örneğin şakanın toplumsal ilişkilerde bir sınırı vardır.</p>
<p>O sınırın aşılması sorun yaratabilir. “Eşitler” arası ilişkide herkes buna dikkat eder Oysa eşitsizliğin, ayrımcılığın egemen olduğu ilişkilerde buna dikkat edilmesinin önemi bile akla gelmez. Çünkü bir taraf diğer tarafın “normal” kalıbının dışındadır.</p>
<p>Dolayısıyla kendini onunla eşit görmez. Kendisine yapılmasını istemediği her şeyi ona yapabilir ve onun bundan nasıl etkilendiğini düşünmez. Bu tür mikrosaldırgan davranışlar sonucunda, saldırıya maruz bırakılan tarafın hoşnutsuzluğunu belli etmesi ortamın havasını tamamen değiştirir. Mikrosaldırganlığa maruz kalan taraf “kibirli, şaka kaldırmaz, sorunlu…” ilan edilir.</p>
<p>Sağlamcı incinmiştir. Zaten neye incinip incinmeyeceğini de kendi belirler. Sonuçta onun hegemonyasını sarsan her şeyden incinecek kadar kırılgandır.</p>
<p>Sağlamcılık diğer eşitsiz ideolojiler gibi kırılganlık yaratır. Sağlamcı başkaları üzerindeki egemenliğinin sarsılma ihtimaline karşı aşırı kırılgandır.</p>
<h3>Yüzleşme</h3>
<p>Eşitsizliğin neden ve sonuçlarını doğru değerlendirmenin önüne geçebilmenin en bilinen yollarından biri de eşitsizliğin nedenini ötekileştirilenlere, ezilenlere yükleyen teoriler üretilmesidir. Bu akımlara göre eşitsizliği kişi kendi bedeninde getirmiş ve taşıyordur adeta.</p>
<p>Doğuştan tanımlanmıştır öteki olma rolü ona. Böylece ayrımcılığın kaynağı olan sistem hiç konuşulmaz. Sürekli yeni kavramlarla literatür güncellenir. Bu kavramlar eşitsizliğin yeni bahanelerle derinleştirmenin bir aracıdır. “Kırılgan Gruplar” kavramı da bu tür kavramlara örnek gösterilebilir. Sanki mağduriyeti ve ötekileştirilmeyi insanlar kendileri tercih etmiş ya da onlara zarar veren şeyler kendiliğinden oluşmuş algısı yaratılmaya çalışılır.</p>
<p>Oysa kırılgan olan gruplar, eşitsizliği sürekli yeniden üreten ve eşitsizliğin yarattığı ayrıcalıklarına en küçük bir tehdit hissettiklerinde paniğe kapılan kesimlerdir. En küçük bir söz, bir mimik onların kendilerini kötü hissetmesi ve “mağdur” olması için yeterlidir.</p>
<p>Örneğin, “şu davranıştan zarar görüyorum onu yapma” demek bile davranış sahibi sağlamcının “mağdur olması” için yeterli oluyor. Belki bu konudaki en sarsıcı örneklerden biri şu dur: Engelli bir emekçi, kendi yeteneklerine uygun bir iş talep ettiğinde, hiç o işle ve ilgili alanla ilgisi olmayanlar bile konuya yetkileri dışında müdahil olup engellemeye çalışabiliyor.</p>
<p>Sağlamcı kırılganlık her an, her yerde, en alakasız durumlarda bile tetikleniyor. Bu kırılganlığın panzehri sağlamcılık ve her tür ayrımcılıkla yüzleşmekle mümkündür.  </p>
<p>Bu yüzleşme geciktiği sürece ayrımcılığın ve onun çeşitli yansımalarının yarattığı olumsuzluklar derinleşmeye devam edecek. Kırılganlıkların ve ayrımcılığın olmadığı bir dünya mümkün. Yeter ki isteyelim.</p>
<p>(BS/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Şeffaflıktan tehdide: Göztepe Organik Pazarı tasfiye mi ediliyor?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/seffafliktan-tehdide-goztepe-organik-pazari-tasfiye-mi-ediliyor-322906</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/goztepe-organik-pazarinda-neler-oluyor.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/seffafliktan-tehdide-goztepe-organik-pazari-tasfiye-mi-ediliyor-322906</guid><description><![CDATA[Pazar yerinin ani bir kararla değişmesinin ardındaki saikleri bilmiyoruz. Ancak park içinde de devam eden inşai süreçler var.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gıda tedarik zincirinin aracısız biçimlerinden biri olan pazarlar sadece ürün alışverişinin yapıldığı bir yer değil aynı zamanda tarihi, sosyal bağları olan gündelik hayatın neşesinin de örgütlendiği alanlar.</p>
<p>Temiz, sağlıklı gıdanın üretimi, dağıtımı ve nihai kullanıcıya ulaşımında önemli bir yere sahip pazarlar. İstanbul’un çeşitli semtlerinde uzun geçmişleri olan semt pazarlarının yanı sıra Feriköy, Pendik, Göztepe gibi organik pazarlarda var.</p>
<p>Bu pazarlar bulundukları mahallelerin önemli gıda tedarik alanları ve aynı zamanda İstanbul gibi kendi gıdasını üretemeyen, tarım havzaları azalan mega bir kent için bulması zor olan temiz gıdaya ulaşmamızı sağlıyorlar.</p>
<p>Özellikle Göztepe organik pazarı Göztepe Özgürlük Parkı’yla bütünleşmiş yapısıyla ve 18 yıla yakın tarihiyle pek çok kesimden müdavimi olan pazarlardan biri. Ancak Haziran ayının sonlarına doğru 1 Temmuz 2026 tarihi itibariyle pazarın yerinin değişeceğine dair söylentiler geldi.</p>
<p>Uzun süredir pazarın müdavimlerinden biri olarak pazarın yerinin değişeceğine pek ihtimal vermedim doğrusu. Fakat o sıralar tam olarak nereye taşınacağına dair de net bir bilgi yoktu. Kimisi semt pazarının kurulduğu alanı işaret ediyor, kimisi Hasanpaşa taraflarında bir yerde açılacağını söylüyordu.</p>
<p>Konuyla ilgili endişe duyan ve uzun süredir organik pazardan ürün alan biri olarak önce Belediye’den pazarın neden taşındığına ve nereye taşınacağına dair bilgi istedim. Kadıköy Belediyesi zabıtası tarafından yazılan cevapta “yoğun şikayet” nedeniyle pazarın yerinin taşınmasına karar verildiği ve “pazarın parkın hemen yanında ki Kültür Sokak içine alınacağı” yazıyordu.</p>
<p>Resmi olarak bu taşınma işi doğrulanınca ister istemez aklıma daha çok soru geldi. Şikayet edenler bu semtte mi ikamet ediyordu? Kaç kişiydiler?</p>
<p>Aynı şekilde pazar taşınmasın diyenler var mıydı? Varsa kaç kişiydiler? Yıllardır kurulan bir pazarı kim, niye şikayet ederdi? Mesele kirlilik ise taşındığı yerde de aynı kirlilik olmayacak mıydı? Mesele gürültü ise organik pazar esnafında öyle gürültü çıkacak bir çığırtkanlık yoktu ki… Yoksa Belediye’nin parkla ilgili başka bir tasavvuru mu vardı? </p>
<p>Tüm bu soruları bu kez yeniden Belediye’ye ilettim ve cevap bekledim. Sorularımın işleme alındığına dair bilgi dışında hiç bir yanıt gelmedi. Esasen bir pazar yerinin değiştirilmesi konusunda halk forumu yapılması gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>Şeffaf bir forumla herkes varsa sıkıntısını, derdini anlatabilir, kolektif akılla bir çözüm bulunabilirdi muhtemelen. Ama böyle olmadı, bir oldu bitti ile pazar yeri verilen tarihte hızla değiştirildi. Pek çok insan o gün pazar hiç açılmadı sandı çünkü bazen Belediye kararı ile bayramlara denk gelen zamanlarda pazar açılmaya biliyordu.</p>
<p>Yine öyle bir gün sanıp park girişindeki güvenliğe sorulduğunda da bilgi alınamadı. Güvenlikte asıl olarak pazarın niye açılmadığını bilmiyordu herhalde. </p>
<p>Alelacele taşınılan bu yerin altyapısı olmadığı için üreticilerde zor durumda kaldı. Yol kenarı olması sebebiyle egzos dumanı gelen, doğrudan güneşe maruz kalan ürünler kısmen zayii oldu.</p>
<p>Endüstriyel tarımın alabildiğine yaygınlaştığı coğrafyamızda temiz tarım yapmak oldukça zorken, bir de üzerine ürünü halkla buluşturmanın zorluğu eklendi. </p>
<p>Pazarlar halkın aracısız gıdaya ulaştığı, ürünle ve ürünün üretim süreçleriyle ilgili üreticiyle doğrudan konuşabildiğimiz kamusal alanlar. Hele de bu kadar uzun yıllardır hizmet veren ve neredeyse ikinci kuşakların yürüttüğü bu pazarın bu hale getirilmesinin sebebi nedir gerçekten?</p>
<p>Pazar yerinin ani bir kararla değişmesinin ardındaki saikleri bilmiyoruz. Ancak park içinde de devam eden inşai süreçler var.</p>
<p>Önce park içinde uzun yıllar hizmet veren kafe kapatıldı yerine Kalkedon açılacak denildi. Parkı kullanmaya kalktığınızda sürekli dolaşmak durumunda kalıyorsunuz çünkü inşaat nedeniyle her yerden rahatça geçemiyorsunuz.</p>
<p>Ne zaman biteceği ise belli değil. Her geçen gün katmerlenerek artan betonlaşmanın olumsuz etkilerini yaşıyorken, akşamları huzurla içinden geçtiğimiz, arkadaşlarımızla, dostlarımızla vakit geçirdiğimiz, rahatça gezebildiğimiz parkımızda kısmi olarak kapalı. Ve ayrıca park içindeki pazardanda olmak son derece kötü bizim için. </p>
<p>Pazar yerinin değiştirilmesine karşı bir arkadaşımız imza kampanyası başlattı. Pazar esnafı ve pazardan yararlanan halktan imza toplandı.</p>
<p>Pazar yerinin taşınması ile ilgili halktan yorumlar alındı. Bireysel bir çabayla her Çarşamba pazarda fiziki olarak toplanan imzalarla Belediyenin bu yanlış uygulamadan vazgeçmesini umuyoruz. Halkçı bir belediyecilik anlayışı bu olmasa gerek…</p>
<p>26 Ağustos tarihinde ise pazarla ilgili bambaşka bir olay yaşandı. Pazartesi ve Cuma günleri aynı yerde kurulan semt pazarında tezgah açan bir grup pazar esnafı sabaha karşı saat 04:00’de pazara gelerek üreticileri tehdit etmiş.</p>
<p>Kendi pazarlarındaki satışların düştüğünü söyleyen semt pazarı esnafına karşı, organik pazar üreticileri ne diyeceğini bilememiş.</p>
<p>Her pazarın ürünü de müşterisi de ayrı çünkü. Bir ara polis gelip gitmiş. Ancak tehditkar pazar esnafı haftaya 150 kişi ile birlikte geleceklerini ve bu pazarı açtırmayacaklarını söylemekte beis görmemiş. Üreticiler geçimlik ücretlerini kazanmaya çalışırken yaşadıkları sorunlar katmerlenerek artıyor.</p>
<p>Peki şimdi ne olacak? Üreticilerin can güvenliğini kim sağlayacak? </p>
<p>Onları o saatte kim koruyacak? Haftaya Çarşamba büyük bir şiddet dalgası mı göreceğiz yoksa Belediye eliyle yaratılan bu sorun ciddiyetle ele alınıp çözülecek mi? Yoksa bu süreç organik pazarın komple tasfiyesine doğru mu evrilecek? Bilmiyoruz… </p>
<p>Tek bildiğimiz organik pazar üreticilerinin acil çözüm beklediği.</p>
<p>(SE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[On İki Adalar'da güneş, deniz ve fizik -1]]></title><link>https://bianet.org/yazi/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1-322905</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1-322905</guid><description><![CDATA[Işık, çevremizdeki renkleri şekillendirmekle kalmaz, bizi de şekillendirir. İkinci bölümde güneş ışınımının içsel saatimizi, sirkadiyen ritmi, nasıl düzenlediğini göreceğiz ve hipotezimizin ikinci değişkenine geçeceğiz: denize.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>Günlük bakım için bilimsel öneriler</em></p>
<p>Kitle iletişim araçlarının, özellikle bu turizm mevsiminde, her gün sunduğu görüntüler; sakin turkuaz sularda küçük tekneler, gün batımları, kristal berraklığındaki kıyılarda yürüyüşler ve dalışlar, dalgaların hemen yanı başındaki restoran masaları gibi pastoral anları gösterir.</p>
<p>Ama bu görüntülerin ardında, Fizik ile incelenebilecek ve bedenimizi, zihnimizi ve sağlığımızı etkileyen bir gerçeklik var, biz farkında olmasak bile.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/a1-therma.png" alt=""></p>
<p>Bundan sonra okuyacağınız metin bir tıbbi reçete değil; günlük gözlemlere dayanan ve bilimsel yöntemin ilkeleriyle birleşen bir bakış açısıdır. Amacı, bu yaz döneminde hepimizin sürdürdüğü önyargıları ve davranışları biraz olsun değiştirebilmektir. Bir otorite tarafından yazılmıyor, zaten otorite diye bir şey yok, aksine, günlük ve tekrarlanan olguları gözlemleyen, hipotezler deneyen, ilişkiler arayan ve gündelik yaşam için yorumlar geliştirmeye çalışan bir insan tarafından yazılıyor.</p>
<p>Bilimsel yöntem, dünya hakkında bilgi edinmemizi sağlayan temel süreçtir. Yalnızca okulda Fizik öğretimi için değil, her durumda kullanmamız gereken bir yöntemdir ve şu adımları içerir:</p>
<p>1.       Olguların gözlemlenmesi</p>
<p>2.       Sorunun formüle edilmesi</p>
<p>3.       Hipotezin ortaya konması</p>
<p>4.       Deney veya ampirik sınama</p>
<p>5.       Sonuçların analizi</p>
<p>6.       Çıkarımlar</p>
<p>7.       Tekrar</p>
<p>"Güneş, deniz ve Fizik" vaka incelemesi</p>
<p>Olgunun gözlemlenmesi: Birçok insan, özellikle yazın, güneşte ve denizde vakit geçirdiğinde bedensel ve ruhsal olarak kendini daha iyi hissediyor.</p>
<p>Sorunun formüle edilmesi: Güneşe maruz kalmak ve denizle temas, insan sağlığını ve iyilik halini tam olarak nasıl etkiliyor?</p>
<p>Hipotezin ortaya konması: Ilımlı ve kademeli güneş maruziyeti, deniz suyuyla temasla birleştiğinde, biyolojik döngüleri düzenler, ruh halini iyileştirir ve bedenin doğal savunma mekanizmalarını güçlendirir.</p>
<p>Deney: Bir ay boyunca her gün güneş ve deniz maruziyetini kaydedin; uyku kalitesi, enerji düzeyleri ve genel ruh hali gibi parametreleri not edin.</p>
<p>Sonuçların analizi: Bir ayın sonunda, güneşe maruz kalma (birinci değişken) ya da deniz suyuyla temas (ikinci değişken) ile kaydettiğiniz parametrelerin iyileşmesi arasında bir ilişki olup olmadığını görmek için verileri analiz edin.</p>
<p>Çıkarımlar ve tekrar: Sonuçlar olumluysa, bu çıkarım başlangıçtaki hipotezi güçlendirir. Süreç, teyit amacıyla arkadaşlarınız tarafından da tekrarlanabilir.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/a2-kos.png" alt=""></p>
<p>Birinci değişken: "güneş"</p>
<p>Güneş ışınımıyla günlük temas, insan sağlığı üzerinde çok katmanlı etkilere sahiptir. Güneş, ultraviyole (UV) dalgalar dahil olmak üzere tüm elektromanyetik tayfta ışınım yayar. Ultraviyole ışınımlar üç türe ayrılır:</p>
<p>·       UVA (UltraViolet A): dalga boyu 320–400 nm</p>
<p>·       UVB (UltraViolet B): dalga boyu 290–320 nm</p>
<p>·       UVC (UltraViolet C): dalga boyu 100–290 nm (atmosfer tarafından tamamen süzülür, bizi ilgilendirmez)</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/a3-kolpos.png" alt=""></p>
<p>İnsan bedeni bu ışınıma karşı doğal bir savunma geliştirmiştir: melanin. Üretimi güneşe maruz kalmayla artar ve fotokoruma sağlar. İnsanın doğal ışıktan sürekli uzaklaşması, bedeni ani güneş maruziyetine karşı savunmasız bırakır.</p>
<p>Bu yüzden çözüm güneşten kaçınmak değil, bedenin uzun vadede kendi doğal savunmasını inşa edebilmesi için günlük, ılımlı ve kademeli güneş ışığı maruziyetidir. Elbette, İskandinav ülkeleri gibi güneş ışığının daha az olduğu yüksek enlemlerde yaşayanlar için On İki Adalar'daki güneş, hem çok özlenen bir keyif hem de ciddi bir meydan okumadır.</p>
<p>Genellikle daha açık tenli olan (fototip I ve II) bu kişilerin derisinde daha az melanin bulunur. Bu özellik, bu ziyaretçileri güneş yanıklarına karşı son derece savunmasız kılar. Bir güneş yanığı yalnızca geçici bir rahatsızlık değildir; cildin, uzun vadede cilt kanseri gelişimi de dahil olmak üzere daha ciddi hasarlar riskini artıran akut bir iltihabi tepkisidir.</p>
<p>Ve bu yalnızca turistleri ilgilendiren bir mesele de değildir. Güneş ışığına maruz kalma süresi, günün saati (öğle vakti), yani cildin hassasiyeti, beslenme türü, hatta cilt yüzeyinin ne kadar nemli olduğuna kadar pek çok etkene bağlı olabilecek bir olgudur.</p>
<p>Bu tatsız sonuçlardan kaçınmanın temel taşı önlemdir. Turistlerin (ve yalnızca onların değil) güneş koruması, yüksek koruma faktörlü (SPF 50+) güneş kremi kullanımı, koruyucu giysi, gölge arayışı ve kademeli maruziyeti içeren akıllı bir güneşlenme stratejisi benimsemesi gerekir.</p>
<p>Ozon deliği, UVB ışınımını süzen ozon (O3) tabakasının yoğunluğundaki azalmayı ifade eder. Kelimenin tam anlamıyla bir delik değil; kloroflorokarbonlar gibi insan kaynaklı kimyasallardan kaynaklanan bir incelmedir.</p>
<p>Bu tabaka kutup bölgelerinde kışın daha kalın, diğer noktalarda ise daha incedir. Ozon (O3), üç oksijen atomundan oluşan moleküler bir oksijen biçimidir. Üst atmosferde oksijenin (O2) ultraviyole ışınımı soğurup atomik oksijene ayrışması ve bunun başka oksijen molekülleriyle birleşmesiyle oluşur. Ozon, 1839'da Christian Friedrich Schönbein tarafından keşfedildi; adını da karakteristik kokusundan dolayı Yunanca "koklamak" anlamına gelen "ozein" sözcüğünden verdi.</p>
<p>Ozonun insan sağlığı için önemi çok büyüktür; çünkü tehlikeli UVB ışınımlarına karşı koruyucu bir filtre görevi görerek yanık, katarakt ve cilt kanseri riskini azaltır.</p>
<p>Gökyüzünün mavi rengi kendiliğinden bir şeymiş gibi görünür, ama aslında günlük hayatta karşılaştığımız en zarif Fizik örneklerinden biridir. Bunun nedeni Rayleigh saçılmasıdır: güneş ışığı atmosferi geçerken, kendi dalga boyundan çok daha küçük azot ve oksijen molekülleriyle karşılaşır; bu moleküller ışığı her yöne saçar, ama eşit ölçüde değil. Saçılmanın şiddeti dalga boyunun dördüncü kuvvetiyle ters orantılıdır, bu yüzden mavi ışık (yaklaşık 450 nm) kırmızıdan (yaklaşık 700 nm) çok daha güçlü saçılır.</p>
<p>Böylece, öğle vakti açık gökyüzünde, güneşin kendisinden uzağa nereye bakarsak bakalım, gözümüze her yönden gelen ışığın çoğunlukla saçılmış mavi ışık olduğunu görürüz. Mor ışık aslında daha da güçlü saçılır, ama gözümüz bu dalga boyuna daha az duyarlıdır ve güneş tayfında mora göre daha fazla mavi bulunur, bu yüzden gökyüzünü mor değil mavi görürüz.</p>
<p>Gün doğumu ve batımında bu durum tersine döner: mavi ışık gözümüze ulaşmadan çok önce saçılmış olur, geriye kırmızı ve turuncu dalga boylarının egemen olduğu bir gökyüzü kalır; öğle vaktinde ise mavi bileşenlerin kısmi saçılması güneşin kendisinin sarımsı görünmesine yol açar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/a4-bodrum.png" alt=""></p>
<p>Bu olay, adını, 1871'de matematiksel olarak tanımlayan ve gökyüzünün rengine ilk kez sıkı bir fiziksel açıklama getiren İngiliz fizikçi Lord Rayleigh'den (1842–1919) alır. Cambridge'de profesördü, Maxwell'in ardından Cavendish kürsüsüne geçti ve 1904'te argon gazının keşfi nedeniyle Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.</p>
<p>Işık, çevremizdeki renkleri şekillendirmekle kalmaz, bizi de şekillendirir. İkinci bölümde güneş ışınımının içsel saatimizi, sirkadiyen ritmi, nasıl düzenlediğini göreceğiz ve hipotezimizin ikinci değişkenine geçeceğiz: denize.</p>
<p>Deniz suyuyla temasın yalnızca serinlik ve dinlenme olmadığını göreceğiz, bir dizi yeni bilimsel çalışmaya göre bu aslında bedenimizin elektriksel bir "yeniden şarj" sürecidir, 1897'de elektronun keşfiyle ilişkili bir "topraklama" (earthing).</p>
<p><strong><em>Not: Yazının ikinci bölümü sonraki hafta MAG'da yayınlanacak.</em></strong></p>
<p>(PP/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ulysses: Eve dönmek de bir yolculuktur]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ulysses-eve-donmek-de-bir-yolculuktur-322911</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/ulysses-eve-donmek-de-bir-yolculuktur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ulysses-eve-donmek-de-bir-yolculuktur-322911</guid><description><![CDATA[Odysseus’la bu kadar haşır neşir olduktan sonra, şimdi başka bir yolculuğa çıkmanın tam zamanı. İstikamet, James Joyce’un Ulysses’i. Odysseus’un Dublinli versiyonu Bloom’un yüzlerce sayfaya yayılan o tek günlük yolculuğunda, kendi eve dönme hikâyemizi okuyabiliriz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Her edebiyatseverin bir gün okuma hayali kurduğu ama çoğumuzun gözünü korkutan Ulysses’i şimdi okumayacaksak ne zaman okuyacağız?</p>
<p>Christopher Nolan’ın The Odyssey filmiyle birlikte binlerce yıllık bir kahraman yeniden hayatımızın ortasına düşmüşken, kahramanın yolculuğunun her aşamasını öğrenmişken Bloom ile olan maceramızı tamamlamayı deneyebiliriz.</p>
<p>Ulysses’i okumanın tam da zamanı derken, The Odyssey’i sinemaya uyarlayan Nolan’dan ilham aldığımı söylemeliyim. Çünkü Nolan da Ulysses’i ancak filmi çekerken bitirebilmiş. Nolan, The Irish Times’a verdiği röportajda Joyce’un romanını tam 33 yıldır okumaya çalıştığını anlatıyor. Çekimler başladığında oğlu ona “Odyssey’in filmini yaparken de bitirmeyeceksen, ne zaman bitireceksin?” diye sorunca, kitabı yeniden okumaya başlıyor. Her hafta sonu bir bölüm şeklinde ilerleyen Nolan, romanı ancak filmin post-prodüksiyon aşamasında tamamlıyor. Ve 33 yıllık mücadelenin ardından şu hükme varıyor: “Muazzam bir eser.”</p>
<h3>Jung ancak tersten okuyarak bitirmiş!</h3>
<p>Nolan gibi üniversitede edebiyat okumuş birinin bile bir kitabı bitirmek için 33 yıla ihtiyaç duyması, Ulysses’ten ürken okur için bir teselli olabilir.</p>
<p>Zira zorlanan tek kişi o değil. Carl Gustav Jung da Ulysses üzerine kaleme aldığı “Ulysses: A Monologue” başlıklı yazısında ilk okuma deneyimini bir komedi gibi anlatır.</p>
<p>135’inci sayfaya kadar gelir; bu sırada iki kez uyuyakalır. Kitaba hakkını verebilmek için birkaç “kahramanca çaba” daha gösterir ve en sonunda radikal bir çözüm bulur. Kitabı tersten okumaya başlar!</p>
<p>Jung’un çıkardığı sonuç oldukça eğlenceli. Özekle diyor ki; bu romanın alıştığımız anlamda belirgin bir önü, arkası, tepesi ya da dibi yoktur; tersten okumak da baştan sona okumak kadar işe yarar.</p>
<p>Benim okuma ya da okuyamama maceram da tek başına bir öykü konusu olabilir, bu nedenle anlatma hakkımı saklı tutuyorum.</p>
<h3>Dublin’de 700-800 sayfalık bir gün </h3>
<p>Şimdi diyeceksiniz ki, madem bu kadar meşakkatli bir iş, bunca zahmete neden katlanalım?</p>
<p>Çünkü… Çünkü bir edebiyatseverseniz, öyle ya da böyle bir gün bu romanı okumalısınız, en azından denemelisiniz.</p>
<p>Öncelikle kabul etmek gerekir ki Ulysses sadece bir roman değil; insan zihninin ve dilinin ulaşabildiği en yüksek estetik zirvelerden biri. Hatta Dublin’i gezdiren rehberlerin deyimiyle “Ulysses edebiyatın Sistine Şapeli!”</p>
<p>Övgülere ara verip anlatmaya kitabın adından başlayalım. Öncelikle Ulysses ve Odysseus aynı mitolojik kahraman. Odysseus kahramanın Yunanca adı; Ulysses ise Latin geleneğinden İngilizceye geçen biçimi. Dolayısıyla James Joyce romanına Ulysses adını verdiği anda Homeros’la kurduğu bağı daha kapağında ilan etmiş.</p>
<p>Fakat kitabı açtığımızda ne Odysseus’u buluruz ne İthaka’yı ne de Ege ile Akdeniz arasında dolaşan gemileri. Karşımızda Dublin vardır. Tarih 16 Haziran 1904’tür. Ve kahramanımız Leopold Bloom’dur.</p>
<h3>Yedi yılda yazılan bir gün</h3>
<p>Dublin demişken<strong> </strong>yazardan kısacık da olsa söz etmek lazım. Joyce 1882’de Dublin’de doğdu. Katolik eğitimi aldı, University College Dublin’de öğrenim gördü; genç yaşından itibaren İrlanda, din, milliyetçilik, aile ve sanatla sorunlu bir ilişki kurdu. 1904 yazar için önemli bi yıl.</p>
<p>Eşi Nora Barnacle’la ilk tanışması 16 Haziran 1904’te gerçekleşti. Joyce yıllar sonra Ulysses’in bütün olaylarını tam da bu tarihe yerleştirdi.</p>
<p>Aynı yılın ekim ayında Joyce ile Nora, İrlanda’dan ayrılmak durumunda kaldı. Önce Pola, ardından Trieste, Zürih ve Paris... İrlanda’ya son ziyareti 1912’deydi ve bir daha dönmedi. Bugün artık 16 Haziran “Bloomsday” olarak kutlansa da, okurlar Dublin’de dönem kıyafetleriyle Bloom ve Stephen’ın izlediği güzergâhları yürüse de Joyce’un ölüsü bile Dublin’e dönemedi. Zamanın muhafazakar hükümeti ve klisesi yazarın cenazesinin ülkeye getirilmesini reddettiği için 58 yaşında ölen Joyce, Zürih’teki Fluntern Mezarlığına gömüldü.</p>
<p>Hayatının son döneminde resmi olarak da yurtsuz kalan Joyce’un, Ulysses’in sonuna düştüğü yer ve tarih kaydı tüm bunları daha da anlamlı kılıyor.</p>
<p>Trieste-Zürih-Paris, 1914-1921. </p>
<p>Evet, bir Dublin gününü anlatan Ulyses, üç Avrupa kentinde, yedi yılda yazıldı.</p>
<p>Ancak burada olağanüstü bir paradoks olduğunu da belirtmeliyim. Joyce’un yurtsuzluğunun en etkileyici yanı fiziksel olarak uzak kaldığı memleketini, zihinsel olarak asla terk edememiş olması...</p>
<h3>Dublin’den uzakta ama hep Dublin’de </h3>
<p>Dublin’i terk etmek zorunda olduğunu hisseden yazarın bütün eserlerinde mekan olarak hep Dublin’i seçmesi<em>…“Dublin bir gün haritadan silinse, benim kitaplarıma bakılarak yeniden inşa edilebilir”</em> demesi…</p>
<p>Bir anlamda Joyce Dublin’den ayrılmış ama Dublin Joyce’tan hiç ayrılmamış. Zihninde tekrar tekrar aynı şehre dönmüş. Joyce bunu da şöyle açıklamış:</p>
<p><em>“Ben her zaman Dublin hakkında yazarım; çünkü Dublin’in kalbine inebilirsem, dünyadaki bütün şehirlerin de kalbine inebilirim. Özel olanda evrensel gizlidir.”</em></p>
<p>Ulysses’e dönersek, roman ilk olarak 1918’de New York merkezli The Little Review’da tefrika ediliyor. Ancak “Nausicaa” bölümünün ardından müstehcen bulunarak yasaklanıyor. İrlanda’da yayımlanması zaten mümkün değil.</p>
<p>Sonunda Paris’teki Shakespeare and Company kitabevi risk alarak kitabı yayımlamayı kabul ediyor. Kitap 2 Şubat 1922’de, Joyce’un 40’ıncı doğum gününde basılıyor. Ancak kitap, 1933 yılına kadar Amerika ve İngiltere’de tamamen yasaklı kalıyor.</p>
<p>Tabii yasaklar bir yere kadar… Kaçak kopyalar bir şekilde elden ele dolaşıyor. T.S. Eliot, Ezra Pound gibi modernist edebiyatın devleri, Ulysses’i sonuna kadar savunuyor. Uzun bir maceranın ardından Ulysses, bir başyapıt olarak hak ettiği yeri alıyor.</p>
<h3>On yıldan bir güne: Mitin işlevini sökmek</h3>
<p>Hikâyeye gelirsek… Aslında Joyce modern bir destan yazdığını daha romana verdiği isimle ilan etmişti. Ancak okuma sırasında, en azından ilk baskılarda bunu anlamak pek mümkün değil. Şöyle ki, Homeros’un Odysseus’u Troya Savaşı’ndan sonra evine ulaşabilmek için on yıl boyunca denizlerde dolaşıyor. Leopold Bloom ise 16 Haziran sabahı evinden çıkıyor, Dublin sokaklarında geziniyor ve gece evine dönüyor. Joyce’un devrimi bu iki hat arasında gerçekleşiyor.</p>
<p>Haklı olarak diyebilirsiniz ki, Nilgün denizlerde dolaşmakla bir şehrin sokaklarında dolanmanın ne alakası var?</p>
<p>Evet var, çünkü Joyce, Ulysses’de Odysseia’yı yeniden anlatmıyor; onu söküyor, işlevlerini alıyor ve yeniden kurguluyor. Ve bunu gayet planlı yapıyor, tüm hikayeyi Homeros’un Odysseia’ı üzerine kuruyor, hem de milimetrik bir şekilde.</p>
<p>Bunu yapırken, hikayeyi savaşçı kraldan alıp sıradan bir adama teslim ediyor. Odysseus devleri yenen bir kral; Bloom ise reklam toplama işiyle uğraşan, karısı Molly’nin kendisini aldattığını bilen, kaybettiği oğlunun acısını taşıyan, antisemitik önyargılarla karşılaşan orta yaşlı sıradan bir adam.</p>
<h3>Bloom’un görünmez canavarları</h3>
<p>Odysseus’un canavarları görünür; Bloom’unkiler ise içsel. Onun canavarlarının yalnızlık, kayıp, cinsel arzu, kıskançlık, ölüm gibi adları var. Kiklop bölümündeki dev Polyphemos’un yerini meyhanedeki “Citizen-Yurttaş” alıyor. Citizen iki gözlü bir insan ama dünyayı aşırı milliyetçi, dışlayıcı ve antisemitik tek bir gözle görüyor. Joyce, mitolojik tek gözlülüğü çağının kör fanatizmine dönüştürüyor.</p>
<p>Sirenler bölümünde denizcileri ölüme çeken yaratıklar yok; barda çınlayan müzik, kadın sesleri ve arzunun dili var. Kirke bölümünde ise büyülü ada, Dublin’in gece hayatında halüsinasyonların ve bastırılmış korkuların ortaya çıktığı bir geneleve dönüşüyor.</p>
<h3>Babasını arayan Telemakhos’tan Dedalus’a</h3>
<p>Bütün bu yapıda anlatının diğer yarısını taşıyan ismi de unutmamak gerekir; Stephen Dedalus. Destanda babasını arayan Telemakhos’un, Joyce’un dünyasındaki karşılığı olan Stephen; aynı zamanda yazarın “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı eserinden Ulysses’e taşıdığı, vicdan azaplarıyla boğuşan genç şair.</p>
<p>Haliyle roman sadece Bloom’un Dublin sokaklarındaki seyrini anlatmıyor; baba-oğul mitinin izlerini de sürüyor. Erken yaşta kaybettiği oğlu Rudy’nin yasını tutan Bloom ile öz babasından zihnen kopmuş Stephen’ın teğet geçen yolları, günün sonunda (gece yarısı Kirke bölümündeki hengameden sonra) kesişiyor. Bir nevi çağın insanının yetimliği, birbirini bulma çabası…</p>
<h3>Cinsellik, beden ve kusurlu insan </h3>
<p>Tartışmaya kapalı bir biçimde Ulysses radikal bir eser; bunun nedeni sadece edebî formu değil, aynı zamanda Viktoryen/Katolik ahlakçılığa ve toplumsal dayatmalara karşı sert eleştirel duruş sergilemesi.</p>
<p>Joyce, cinselliği dönemin muhafazakâr anlayışı gibi halı altına süpürmüyor ama onu estetikleştirip idealize de etmiyor. Bedenin fizyolojik ihtiyaçlarını, mastürbasyonu, cinsel fantezileri, suçluluk duygusunu ve hamlığı olduğu gibi yansıtıyor.</p>
<p>Bugünün performans odaklı, filtrelerle sterilize edilmiş yapay beden/cinsellik algısına kıyasla Joyce; Bloom ve Molly üzerinden insanı insan yapan, utancıyla, kusurlarıyla var olan bir doğallık sunuyor.</p>
<h3>Kahramanlık dayatmasının reddi</h3>
<p>Diğer yandan Joyce, sistemin bireye yüklediği “kahraman olma” baskısını boşa çıkarıyor. Neoliberal dünyanın “kendini baştan yarat”, “başarılı ol”, “kendi hayatının CEO'su ol” dayatmalarını düşünürsek, Leopold Bloom tam bir anti-kahraman. Bir düşmanı öldürmez, dünyayı kurtarmaz, büyük sözler söylemez. Karşısına çıkan sorunları kahramanca çözmez, sadece yaşar.</p>
<p>Hâl böyle olunca Joyce, geçmişteki bir eseri kopyalamıştır diyemeyiz. Onun yaptığı Odysseus ile Bloom arasındaki farkı vurgulayarak yeni bir anlam üretmek. Joyce, Homeros’u parodileştirirken toplumun dar milliyetçiliğini, dini otoriterliğini ve entelektüel kibrini hicvediyor.</p>
<p>Bize gösterdiği en radikal gerçek ise şu: <em>“Anlatılmaya değer olmak için olağanüstü bir hayata gerek yoktur.”</em></p>
<h3>18 bölümlük bir Dublin yolculuğu</h3>
<p>Joyce romanı yayımlarken bölüm başlıklarını metne koymamış, yalnızca numaralandırmış. Ancak eleştirmen dostları Carlo Linati ve Stuart Gilbert için hazırladığı ünlü şemalarda yapıyı Homeros’taki karşılıklarıyla belirlemiş.</p>
<p>Telemakhos, Odysseus’un Yolculuğu ve Eve Dönüş (Notos) olarak üç ana bölümden oluşan Ulysses, destana paralel olarak yazılmış 18 bölüm halinde ilerliyor. Ve her bölüm farklı bir edebi tarz, farklı bir teknik içeriyor. Joyce, bilinç akışından gazete manşetlerine, tiyatro metninden müzikal yapılara sürekli biçim değiştirmiş.</p>
<h3>Penelope artık beklemiyor</h3>
<p>Bana sorarsanız dönüşümün zirvesi romanın kapanışı. Homeros’un Penelope’si evde kocası Odysseus’u bekliyor ve sadakati ile kutsanıyor ya… Joyce’un Penelope’si Molly ise kocasını aldatıyor. Müthiş bir ters köşe!</p>
<p>Joyce, bununla yetinmiyor, hikâyesinde son sözü eve dönen erkeğe değil, evdeki kadına veriyor. Noktalama işaretlerinin neredeyse tamamen kalktığı uzun iç monoloğunda Molly; bedenini, arzularını, geçmişteki erkekleri, gençliğini ve Bloom’un evlilik teklifini düşünüyor. Ve roman tek bir sözcükle kapanıyor: “Yes.”</p>
<p><em>“Evet dedim evet diyeceğim Evet.” </em></p>
<h3>Nasıl kolay okunabilir?</h3>
<p>Nolan’ın 33 yılı ve Jung’un uyuyakalması cesaret kırıcı görünmesin. Ulysses “sonra ne olacak?” merakıyla okunacak bir olay romanı değil. Tek seferde okuyup bitirmemiz gerekmediği gibi, her göndermeyi ilk okumada anlamak zorunda da değiliz.</p>
<p>Yine de iyi bir haber vereyim; Türkçe okuma yolculuğumuzda bize eşlik edebilecek güçlü rehberler mevcut.</p>
<p>Romanın ilk Türkçe çevrimini yapan Nevzat Erkmen bir de “Ulysses Sözlüğü” hazırlamış. Erkmen’in 1996’da YKY’den çıkan eksiksiz çevirisinin ardından hazırladığı Ulysses Sözlüğü, metindeki Latince ifadelerden Katolik ayinlerine tüm göndermeleri sayfa ve satır bazında açıklıyor.</p>
<p>Ayrıca kolaylaştırıcı olarak Harry Blamires’ın “Bloomsday Kitabı: Adım Adım Ulysses” adlı eserini Norgunk’tan Armağan Ekici çevirisiyle okuyabilirsiniz. Aynı yayınevinden Ulysses çevirisi de bulunan Armağan Ekici, bu çalışmasıyla 18 bölümün sembolik haritasını çıkaran eksiksiz bir rehber sunuyor.</p>
<p>Bu arada Ulysses’i Fuat Sevimay çevirisiyle İthaki’den okumak da mümkün.</p>
<p>‘Hâlâ Ulysses’i neden okumalıyız?’ diyorsanız…<strong> </strong></p>
<p>Bu kadar yazıp yazıp da eksik kaldığını hissettiğim bu yazıyı Armağan Ekici’nin bloğunda “<a href="http://ekici.blogspot.com/2012/12/ulyssesi-neden-okumalyz.html" target="_blank" rel="nofollow noopener">Ulysses’i neden okumalıyız?</a>” sorusuna verdiği yanıtlardan seçerek bitireyim.</p>
<p>“İlk olarak, Ulysses’i hayat aşkına okumalıyız.”</p>
<p>“İkinci olarak, Ulysses’i edebiyat aşkına, büyük bir dil ustasının marifetlerinin tadını çıkarmak için okumalıyız.” </p>
<p>“Üçüncü olarak, Ulysses’i mizah aşkına okumalıyız.” </p>
<p>“Dördüncü olarak, Ulysses’i müzik aşkına okumalıyız.”</p>
<p>Ve beşinci olarak da “Ulysses’i Oğuz Atay aşkına, Oğuz Atay’ı sevdiğimiz için, onun kitaplarını daha iyi anlamak, kurduğu yapıları nasıl kurduğunu görmek için okumalıyız.”</p>
<p>(NK/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gito, Koçira, Koçi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gito-kocira-koci-322923</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/28/gito-kocira-koci-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gito-kocira-koci-322923</guid><description><![CDATA[Ekim gibi kimse kalmaz buralarda, yaylacılar kente döner, turistler iş güç peşine düşer, meraklı çocukları salıncağımdan fotosunu asar odasına, yine rüzgâr eser benim sırtlarımda, yine sis çöker usulca taşlarıma. Ne yapabilirim ki geleni dinlerim, gidenin ardından bir ömür susarım…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yüz yıllardır buradayım. Bakmayın sessiz durduğuma, heybetim çok ünlüdür. Kaçkar Dağları’nın eteklerine bir insanın yüzüne kondurulan hokka bir burun gibi kondurulmuşum.</p>
<p>Kentler beni pek sevmez, kentliler ise tepemden gitmez. Malum, kente 2070 metreden yukarıdan bakıyorum. Ara sıra başım dumanlanır, çocuklar sorar o zaman: “Sis denizine girebilir miyiz?” Hayır elbette, benim sisim başka, ne huysuz Karadeniz’e benzer ne de başka denizlere.</p>
<p>Bir rivayete göre adım "Kıto" kelimesinden geliyor. Geçmişte çevremdeki ve bana bakan yamaçlarda doğal su kaynaklarının ve otlakların sınırlı olmasından dolayı bana "kıt orası" veya "kıtlık yeri" anlamında Kıto denmiş. Yine rivayete göre bu sözcük zamanla, fındık tanesinin bahçenin en tepesinden kente yuvarlanması gibi Gito halini almış. Anladınız herhalde, ben “Gito” yaylasının ta kendisiyim.</p>
<p>Neler var bende neler... Durun anlatacağım, panik olmayın siz kentliler hep acelecisiniz, biraz sabırlı olun da.</p>
<p>Önce, benimle özdeşleşen az önce sözünü ettiğim başımın üzerine çöken yoğun sis tabakası ve oluşturduğu "bulut denizi" manzaramı anlatayım. Güneşli günlerde gökyüzünde, sisli günlerde ise adeta bulutların üzerinde yürüyormuş hissi verir. Buni kimse kaçırmak istemez.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/8ae44852-11de-480f-a2e1-793ca5e8042e.jpg" alt=""></p>
<p>Kaçkar ve Tatos Zirvelerim var. Pokut gibi diğer yaylalara kıyasla manzaralarım oldukça açıktır karşı tarafta Kaçkar Dağları’nın ve Tatos Zirveleri’nin karlı görüntülerini doğrudan görürüm. Hava atmak gibi olmasın.</p>
<p>Geleneksel ahşap evlerim de var. Koşa koşa gelirler günübirlikçiler. Onlar turizm için geldiğini sanır fakat bir iki foto çeker giderler geride de şişelerini, sigara paketlerini, izmaritlerini bırakırlar. Gelip de gördükleri, alıp da götürdüklerinden daha çok anlayacağınız. İki türlüdür bana gelenler. Bir kısmı günübirlikçiler, son dönemde biraz azalsa da gelirler yine.</p>
<p>Bir de bizim buranın Koçira Pansiyonu’na gelenler var. Oraya kalmaya gelenler benle çok konuşur. Sanki kurdun kuşun derdi bitti bir de bu Koçira’nın misafirlerinin dertleri başladı. Seçim derler, geçim derler, stres derler, kalabalık derler, derler de derler. Anlatırlar da anlatırlar... Heybetimden etkileniyorlar sanırım benim hepsinin sözüne yerim var sanıyorlar. Biraz da öyle gerçi çoğunu da dinlerim. Unuturlar onlar dakikakayı, saati kendilerini kaybedercesine konuşurlar, oysa ben yaylayım, dinlerim sadece ne yapabilirim? Zaten görüyorum tepeliklerdenden, bu kentlilerin dertleri hiç bitmez ki...</p>
<p>Koçira Pansiyon demişken, 22 yıl önce kuruldu. Serhan Pirpir, Pazar’ın Xaçapit köyünden. Benim bir güzel parçam onların ailesinin. 22 yıl önce ablasını kaybetti Serhan.</p>
<p>Hepimiz tanığız. Benim üzerimde boy veren yeni ağaç fidanları da yüz yıllardır burada olan ağaçlar da tanık oldu.</p>
<p>Serhan geldi buraya, tahtaları taşıdı yetmedi inşaat malzemelerini getirdi. "Koçira’yı kuracağım" diye Koçira'nın yanına kamp bile kurdu arkadaşları ile. Tabii benim öyle anlattığıma bakmayın gündüz pansiyonu yapmak için çalıştılar, akşam da hikayeler, öyküler anlattılar, atma türkülerle şenlettiler ortalığı.</p>
<p>Pansiyon kurulunca misafirleri de geldi. Açıkçası ben ilk başta rahatsız oldum, gürültü patırtı hiç eksik olmayacak sandım. İneklerin sesini duyamayacağım, kuşlara kol kanat geremeyeceğim, arılar vız vız anlaşamayacak birbirleri ile dedim bu insan sesinden. Hatta eyvah dedim, eyvah sis denizim insan denizi mi olacak?</p>
<p>Korktuğum, gökyüzüne varan başıma gelmedi neyse ki. Meğerse bu Serhan misafirlerini hep seçerek alırmış Koçira’ya. Öyle "İnternet falan var mı?" diye soran, kentteki klasik bir oteldeki hizmeti bekleyenler gelemez.</p>
<p>Serhan kitaplar yazar, türküler söyler. Bir de onun arkadaşları var burada. Bence isimlerini benden esinlendiler, müsaade ederseniz biraz böbürleneyim: Yayla Trio! Adıma türküler bile yaptılar, öyle yanıktırlar!</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/Nqs_BdEdUco?si=weviQ-m516CBXdYK" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Klip milip bir şeyler de çekiyorlar benim vadilerde. Bazen bizim buraların şivesi ile <a href="https://www.youtube.com/watch?v=SybMQXVjaZM&amp;list=RDSybMQXVjaZM&amp;start_radio=1" target="_blank" rel="nofollow noopener">başka türküleri</a> söylemelerini seviyorum bazen de benim tam köklerimden gelen melodilerini de.</p>
<p>Kocaman bir dağım ben sonuçta, malum benim eteklerimde çalıp söylerler sevenleri dinleyenleri çok...</p>
<p>Ha benden duymuş olmayın, ayrıca yakında çok iyi bir filmde daha beni görebilirsiniz. Serhan, buraya gelen misafirlerden birine anlatırken duydum kanser belasından hayatını kaybeden Kazım Koyuncu’nun hayatını anlatan bir film çekiliyormuş. Yönetmenliğini de Özcan Alper yapıyormuş ve Alper, Kazım Koyuncu filminin yayla bölümlerini bunde çekecekmiş. Havama hava ünüme de ün katılacak desenize.</p>
<p>Serhan’ın burayı birlikte işlettiği bir arkadaşı, yoldaşı vardı. Benim de can dostumdu, ne yalan söyleyeyim. Canım Tugay Turan, yaklaşık bir yıl önce hayatını kaybetti. Ne oldu biliyor musunuz? Onun yokluğuna alışmaya çalışırken biz ve tabii ki Koçira, bir de baktık ki bir sabah bir köpek girdi Koçira’nın kapısından.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/b3fba736-542f-49ab-a508-5c71b6154de1.jpg" alt=""></p>
<p>Ben de şaşırdım, daha önce hiç görmemiştim hâlbuki başta söyledim, çok heybetliyimdir, görmediğim çok az şey olur. Sadece ben değil, hiçbir vadi canlısı da görmemiş onu. Sordum soruşturdum, öyle ya kimdir bu hüzün gözlü köpek?</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/bf8788d2-9b4a-4ce1-815d-56bddeea30de.jpg" alt=""></p>
<p>Tabii bu içeri girmiş, sonra kuyruğunu sallaya sallaya çıkmış. Sonra bu rutine dönmüş, canı her istediğinde gelir sonra gider olmuş. Gittiğinde geleceğini hep bilir Koçira delileri. Evet bir de kendilerini böyle tanımlıyorlar. Bazı yıllarda kış aylarında İstanbul’da İzmir’de "Koçira Delileri" buluşması diye etkinlikler bile yaptılar.</p>
<p>Söze dönecek olursam Serhan da Tugay’ın kaybının hemen ertesi günü geldiği için bu hüzün köpeciği can yoldaşı yaptı kendisine.</p>
<p>Anlattım mı bilmiyorum, ikisinin dostluğu benim Badara, Pokut ve Sal yaylaları ile olduğum gibidir. Bizim karaduman sisleri ile yaptığımız sohbetler kadar sonsuzdur muhabbetleri ikisinin. Biz dağlar, ser veririz, sır vermeyiz. O ikisi de benim kara dumanımı soludu belli ki...SerhanTugay’a  “Şems” derdi, duyardım seslerini çok sohbetlerine tanık oldum diyorum ya.</p>
<p>Ne çok şey öğrendim ikisinin dostluğundan. Örnek de oldu bana, ne yalan söyleyeyim size…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/2631f1a8-1f5e-49d1-bd59-4b2658103760.jpg" alt=""></p>
<p>Biz yaylaların sesi soluğu çıkmaz sanırlar, doğrudur da. Serhan da rahmetli Tugay da beni kapitalist sistemin ağababaları (öyle deniyor herhalde) talan etmek isteyince en önde mücadele ettiler. Yok "Yeşil Yol"du, yok "yayla turizmi"ydi dimdik durdular. Haberleri yok, onlar kentlerde ve mücadele ettikleri her yerde ses yükseltirken kuşlar, börtü böcekler onların ne söylediğini gelip anlattı bana. Sayelerinde talandan şimdilik kurtuldum canlarım...</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/e0fac485-a799-4140-8c23-fc00b8974e3a.jpg" alt=""></p>
<p>Ekim gibi kimse kalmaz buralarda, yaylacılar kente döner, turistler iş güç peşine düşer, meraklı çocukları salıncağımdan fotosunu asar odasına, yine rüzgâr eser benim sırtlarımda, yine sis çöker usulca taşlarıma. Ne yapabilirim ki geleni dinlerim, gidenin ardından bir ömür susarım…</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 29 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Çocuk edebiyatında merak, paylaşım ve sahiplenme üzerine bir anlatı: Turuncu Şey]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cocuk-edebiyatinda-merak-paylasim-ve-sahiplenme-uzerine-bir-anlati-turuncu-sey-322708</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/cocuk-edebiyatinda-merak-paylasim-ve-sahiplenme-uzerine-bir-anlati-turuncu-sey.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cocuk-edebiyatinda-merak-paylasim-ve-sahiplenme-uzerine-bir-anlati-turuncu-sey-322708</guid><description><![CDATA[Maud Faverjon’un hem yazarlığını hem de çizerliğini üstlendiği öykü, merak duygusunu merkeze alan yapısıyla çocukları düşünmeye, yorum yapmaya ve soru sormaya teşvik ediyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Maud Faverjon’un yazıp resimlediği, Türkçeye Alara Beykan tarafından kazandırılan <em>Turuncu Şey</em>, ilk bakışta oldukça sade görünen ancak katmanlı anlamlar taşıyan bir resimli çocuk kitabı.</p>
<p>Öykü, bir grup hayvanın yerde bulduğu turuncu ve tanımlanması güç bir nesne etrafında gelişen kısa bir hikâye anlatıyor. Kitabın temel hareket noktası karakterlerin bu gizemli nesnenin ne olduğunu anlamaya çalışmasıyla şekilleniyor. <em>“Bir şey işte…”</em> olarak tanımlanan bu nesne, hikâye boyunca farklı yorumlara açık kalır ve anlatının merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Çocuk edebiyatında sıkça karşılaşılan öğretici ve doğrudan mesaj veren metinlerin aksine, <em>Turuncu Şey</em> anlamı okura hazır biçimde sunmuyor. Bunun yerine merak duygusunu harekete geçirerek çocukları düşünmeye davet ediyor. Hikayedeki hayvanlar, buldukları nesneyi anlamlandırmaya çalışırken farklı varsayımlar üretiyorlar. Bir karakter nesnenin şapkaya benzediğini söylerken, bir diğeri bunun bir şapka olmadığını ileri sürüyor. Böylece kitap, nesnelerin anlamının yalnızca fiziksel özelliklerinden değil, bireylerin bakış açılarından da etkilendiğini gösteriyor.</p>
<p>Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, çocukların bilişsel gelişim süreçlerine uygun biçimde tasarlanmış olması. Küçük yaş grupları çevrelerini keşfederken sürekli olarak nesneleri sınıflandırmaya ve adlandırmaya çalışırlar. <em>Turuncu Şey</em> bu doğal öğrenme sürecini hikâyenin merkezine yerleştiriyor. Karakterler, tanımadıkları bir nesneyle karşılaştıklarında onu daha önce bildikleri şeylerle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Bu durum çocukların dünyayı nasıl anlamlandırdıklarına dair başarılı bir temsil sunuyor. Kitap, doğru cevabı vermekten çok soru sormanın önemini vurguluyor.</p>
<p>Metnin bir diğer önemli boyutu paylaşım ve sahiplenme temaları. Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde hayvanlardan biri turuncu nesneyi kullanmaya başlayınca diğerleri de onu denemek istiyor. Bu noktada anlatının tonu değişiyor ve “hayır!” tepkisiyle birlikte nesne üzerindeki sahiplenme duygusu ortaya çıkıyor. Bu sahne, çocukların günlük yaşamlarında sıkça karşılaştıkları paylaşma sorunlarını sembolik bir biçimde yansıttığını söyleyebiliriz. Özellikle okul öncesi ve erken ilkokul dönemindeki çocuklar için bir nesneyi paylaşmak çoğu zaman kolay değil. Kitap, bu gerilimi dramatik ancak eğlenceli bir şekilde görünür kılıyor.</p>
<p>Resimli kitaplarda görseller yalnızca metni destekleyen unsurlar değil ve çoğu zaman anlatının asıl taşıyıcıları oluyor. <em>Turuncu Şey</em> de bu açıdan oldukça başarılı. Faverjon’un minimalist çizim tarzı okurun dikkatini doğrudan hikâyenin merkezindeki turuncu nesneye yönlendiriyor. Sayfalarda olan soğuk mavi ve beyaz tonlar arasında parlak turuncu rengin öne çıkması, nesnenin gizemini ve çekiciliğini de arttırıyor. Böylece görsel kompozisyon, metnin anlatmak istediği merak duygusunu destekliyor. Ayrıca karakterlerin yüz ifadeleri ve beden dilleri, kısa metinlerde söylenmeyen pek çok duyguyu aktarmayı başarıyor.</p>
<p>Bunlara bakıldığında <em>Turuncu Şey</em>, sade dili ve etkileyici görselleriyle küçük yaş gruplarına hitap eden nitelikli bir resimli kitap. Maud Faverjon’un hem yazarlığını hem de çizerliğini üstlendiği öykü, merak duygusunu merkeze alan yapısıyla çocukları düşünmeye, yorum yapmaya ve soru sormaya teşvik ediyor.</p>
<div class="box-1">
<div class="box-12">
<h3>Turuncu Şey</h3>
<p>Yazan ve resimleyen: Maud Faverjon</p>
<p>Türkçe yayın editörü: Müren Beykan</p>
<p>Türkçesi: Alara Beykan</p>
<p>Fransız sanatçı Maud Faverjon, yazıp resimlediği ilk kitabında küçükleri buzulların arasına götürüyor. Kutup hayvanları denizde buldukları esrarengiz bir nesnenin sırrını çözmeye çalışıyor. Sanatçı, doğada bırakılan izlere dikkat çekiyor. Özgün desen gücüyle akademik çalışmalarını harmanladığı çok renkli bir görsel okuma:</p>
<p><em>"</em><em>Küçük kutup ayısı parlak, yuvarlak ve turuncu bir şey bulur. Bu bir şapka mıdır, yoksa bambaşka bir şey mi? Herkesin kendince bir fikri vardır ama kimse onun ne olduğunu, ne işe yaradığını bilemez. Merak, heyecan ve biraz da telaş yaşanır."</em></p>
<p><a href="https://gunisigikitapligi.com/kitaplar/turuncu-sey/" target="_blank" rel="nofollow noopener"><em>Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın</em></a></p>
<h3>Maud Faverjon hakkında</h3>
<p>Fransa’nın Ardèche bölgesinde doğdu. Bir süre İtalya’nın Umbria bölgesinde ve Cenova’da yaşadıktan sonra Floransa Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimi aldı. Bolonya’da illüstrasyon dalında yüksek lisans yaptı. 2023’te, teknik çizim ve topografya ilişkisini ele aldığı <em>Disegnare, modellizzare, topografare. Il ruolo del disegno nelle pratiche topografiche</em> (Çizim, Modelleme ve Haritalama: Topografi Pratiklerinde Çizimin Rolü) adlı kitabını yayımladı. 2026’da Günışığı Kitaplığı tarafından Türkçe’ye kazandırılan <em>Turuncu Şey</em> <em>(La Trouvaille,</em> 2025) adlı resimli kitabıyla küçük yaştaki okurlara seslenen Maud Faverjon (Mod Faverjon), çalışmalarını sürdürdüğü Torino’da, başka sanatçılarla paylaştığı bir atölyede yaşıyor.</p>
</div>
</div>
<p>(ŞT/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Peki ya asıl hikaye bambaşka ise?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/peki-ya-asil-hikaye-bambaska-ise-322698</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/peki-ya-asil-hikaye-bambaska-ise.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/peki-ya-asil-hikaye-bambaska-ise-322698</guid><description><![CDATA[Olaylar her zaman galiplerin perspektifinden anlatılır. Tıpkı günümüzdeki gibi mitolojik anlatılarda direnenler ya da yenilenler “asi” veya “kötü”, kazananlar ise “düzen kurucu/adalet sağlayıcı” olarak yansıtılır. Aslında hakikat gibi, adalet gibi kavramlar ne kadar kaygan bir zeminde duruyor değil mi?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda yaşananlar ve toplumun buna verdiği tepki bana sık sık “hakikat” kavramını ve iktidarların mitolojiyi hakikati yeniden yazmak için bir enstrüman olarak kullanışını düşündürüyor.</p>
<p>Michel Foucault’nun belirttiği gibi, <em>hakikat gökyüzünden inen mutlak bir doğru değil, iktidarın bir üretimi. “... </em>iktidar üretir, gerçeklik üretir, nesne alanları ve hakikat ritüelleri üretir.” Bu anlamda hakikat, hiçbir zaman sabit bir doğru değil; iktidarın elinde şekillenip bükülen, dönüştürülen, akışkan bir olgu. <em>Yani gücü elinde tutan yapı, neyin “doğru” neyin “yalan/yanlış” olduğunu belirleme tekelini de eline alır.</em></p>
<p>Bir toplumda egemen güç değiştiğinde, yeni iktidar, kendi varlığını kalıcı kılmak ve eskisini “gayrimeşru” göstermek için yeni bir anlatıya ihtiyaç duyar. İktidar el değiştirdiğinde mitler de yeniden yazılarak semboller anlam değiştirir; sadece geçmiş değil, “hakikat” de yeniden inşa edilir. Bu anlamda mitler, yalnızca masum edebi veya dini anlatılar değil, politik ve dini anlamda el değiştiren iktidarın en güçlü meşrulaştırma araçlarından biri.</p>
<h3>Medusa’nın gözleri</h3>
<p>Sembollerin anlam değiştirmesi bakımından en çarpıcı mitlerden biri ise Medusa. Herkes onu gözlerine bakanı taşa çeviren bir canavar sanıyor. Peki ya asıl hikaye bambaşka ise?</p>
<p>Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olan Medusa başlangıçta göz kamaştırıcı güzellikte bir kadın. Athena’nın tapınağında Deniz tanrısı Poseidon'un tecavüzüne uğrar ve ne hikmettir ki bu yüzden cezalandırılan Medusa olur. Athena ceza olarak Medusa’nın tüm güzelliğini elinden alır ve saçlarının her bir telini canlı yılanlara dönüştürür. Athena’nın lanetinden sonra Medusa’nın doğrudan yüzüne ya da gözlerine bakan her canlı anında taşa dönüşmeye başlar. Athena bununla da yetinmez ve Medusa’yı öldürmek isteyen Perseus’a yansıtıcı bir kalkan vererek onun öldürülmesine yardım eder.</p>
<h3>Medusa’nın kesik başı ve gorgoneion geleneği</h3>
<p>Peki Perseus neden Medusa’yı öldürmek istiyor? Seriphos adasının kralı Polydektes’in tek arzusu Perseus’un annesi Danae ile evlenmek. Perseus ise bu evlilik önünde büyük bir engel. Peki kral nasıl kurtulabilir Perseus’tan? Şahane bir fikir aklına gelir. Herkesi korkunç bakışlarıyla taşa çeviren canavar Medusa’nın başını getirmesini ister ondan. Şimdiye kadar kimse bunu başaramadığı için onun da başaramayacağını düşünür ama evdeki hesap çarşıya uymaz.</p>
<p>Athena Perseus’a ayna görevi gören bir kalkan verir. Perseus, bu kalkanı kullanarak Medusa’nın doğrudan bakışlarından korunur ve kafasını keserek onu öldürür. Kesilen başı Athena’ya getirir. Hala çok güçlü olduğu ve düşmanları taşa çevirme gücünü koruduğu için Athena Medusa’nın kesik başını kalkanının tam ortasına yerleştirir.</p>
<p>Antik dünyada Medusa’nın kesik başının bu koruyucu ve düşmansavar gücünden yola çıkılarak “gorgoneion” adı verilen bir tılsım geleneği doğar. “Apotropaik etki” yaratmak için, kötülüğü uzak tutmak amacıyla evlerin kapılarına, kalkanlara, paralara, mezar taşlarına ve hatta sütun kaidelerine Medusa’nın kesik başı figürünü işlerler. Yerebatan Sarnıcı bunun en güzel örneklerinden.</p>
<h3>Zehir ve şifa kaynağı aynı kan</h3>
<p>Bu arada kafası kesildikten sonra Medusa’nın boynundan denize iki damla kan düşer. Sol tarafından akan kan zehirli, sağ tarafından akan kan ise şifa verici. Perseus, Medusa’nın kafasını Athena’ya teslim ettiğinde, tanrıça bu kanı kavanozlara doldurarak saklar. Şifalı kanı, Apollon’un oğlu olan tıp ve şifa tanrısı Asklepios’a hediye eder. Asklepios bu mucizevi kanı kullanarak ölüm döşeğindeki insanları iyileştirir. İnsanların ölümsüzleşmeye başlaması ve yeraltı dünyasına kimsenin gitmemesi üzerine, yetkisini aşarak düzeni bozan Asklepios’u Zeus, bir yıldırımla çarparak öldürür. Sonunda ölümsüzlük de olsa düzen asla bozulmamalıdır!</p>
<p>Denize düşen bu iki damla kandan Hrisaor ve Pegasus doğar. Saf beyaz renkte, kanatlı devasa bir at olan Pegasus, doğar doğmaz gökyüzüne uçar. Ataerkil kahraman Bellerophon onu ehlileştirir. Pegasus, daha sonra Zeus'un şimşeklerini taşıma görevini üstlenir.</p>
<p>Hrisaor ise kanatlı bir insan şeklinde dev bir savaşçı. Yeraltı dünyasının kapısını koruyan, üç başlı, yılan kuyruklu devasa köpek Kerberus; bataklıklarda yaşayan, çok başlı zehirli yılan Hidra; Oidipus’a soru soran Sfenks; Nemea aslanı ve Herkül’ün maceralarında karşımıza çıkan birçok canavar Hrisaor’un yani Medusa’nın soyundan gelir.</p>
<h3>En büyük iktidar savaşının mitsel anlatımı</h3>
<p>Peki Medusa miti ve tüm bu olanlar tarihsel olarak bize ne anlatır?</p>
<p>Aslında bu en büyük iktidar savaşının mitsel anlatımı. Erken Tunç Çağı’ndaki anaerkil Akdeniz ve Anadolu kültürleri yerini savaşçı ataerkil Hint-Avrupalı Yunan halklarına bıraktığında, eski dünyanın kutsalları yeni dünyanın “canavarları” haline getirildi. Medusa ve Gorgonlar, ataerkil Yunanlardan önceki dönemde yaşayan anaerkil Pelasglar ve Minos uygarlıklarına ait Toprak Ana-Gaia inancı ve antik Libya’nın yılan tanrıçası kültleriyle doğrudan bağlantılı. Yılan, o dönemde lanetli bir yaratık değil; deri değiştirdiği için yeniden doğuşu, şifayı, ölümsüzlüğü ve dişil bilgeliği simgeliyor.</p>
<p>Athena tapınağındaki tecavüz ve sonrasındaki lanetlenme hikayesi, kadın bilgeliği ve cinselliğinin, yani mitteki görüngüsüyle Medusa’nın, ataerkil devlet ve aklın koruyucusu olan bakire tanrıça Athena eliyle canavarlaştırılması.</p>
<p>Erkek kahraman Perseus’un Medusa’nın kafasını kesmesi, kadının özerkliğinin, cinsel gücünün ve anaerkil otoritesinin tamamen yok edilmesini simgeler. Koparılan kafa, erkeğin ve ataerkil devletin bir koruma kalkanı ve silahı haline getirilir; yani kadının gücü gasp edilir.</p>
<h3>Yaşam ile ölümün kaynağı Medusa=kadın</h3>
<p>Medusa’nın kafası sadece taşa çeviren bir silah değil, aynı zamanda yaşam ile ölümün, şifa ile zehrin sınırını belirleyen kozmik bir kaynak. Sol tarafındaki damarlardan akan kan değdiği her canlıyı anında öldüren yok edici ve geri dönüşü olmayan en saf zehir. Sağ tarafındaki damarlardan akan kan ise hayat verici, mucizevi ve ölüleri bile diriltebilecek güçte bir şifa. Günümüzde tıbbın ve eczacılığın evrensel sembolü olan Asklepios’un asasına sarılı yılan, kökenini hem şifayı hem de zehri içinde barındıran Medusa’nın yılan saçlarından alır.</p>
<p>Sol kandan zehir, sağ kandan şifa akması, kadın bedenine atfedilen kutuplaşmış toplumsal cinsiyet rollerine göndermede bulunur. Soldan akan zehirli kan, ataerkil kodlarda kadının “yıkıcı, baştan çıkarıcı ve tehlikeli” doğasını; sağdan akan şifalı kan ise “besleyici, doğurgan ve şifacı, bakım veren anne” arketipini ifade eder. Ataerkillik, kadını bu iki uç arasında bir yere hapseder. Başı kesilmesine rağmen onun denize düşen kanından Pegasus ve Hrisaor doğarken; Perseus Libya çöllerinden geçtiğinde Medusa’nın toprağa düşen kanlarından ölümcül, zehirli yılanlar ve sürüngenler meydana gelir. Aslında bu, dişil üreme gücünün hem mucizesini hem korkutuculuğunu simgeler. Öte yandan ataerkil anlatıya göre kanın denize düşmesi, Poseidon’un soyunun Medusa’nın ölümünden sonra bile sürmesini, yani ataerkil düzenin kadının varlığına ihtiyaç duymadan devam etmesini sembolize eder. Kadın bedeni burada eril gücü doğuran bir araca indirgenir. Kanın toprağa düşüp yılanlar yaratması ise, ataerkil sistemin kadının özündeki akışkan gücü “tehlikeli, zehirli ve lanetli” olarak kodlama eğilimini ifade eder.</p>
<h3>Ataerkilin canavarına dönüşen anaerkilin kutsalı</h3>
<p>Medusa’nın oğlu Hrisaor’un ve Ehidna’nın soyundan canavarların türemesi, eski düzen kutsallarının “canavarlaştırılması” nı temsil eder. Kerberos, Hidra, Kimera, Sfenks vb. canlılar antik anaerkil inançların doğaya atfettiği hayvan-insan karışımı hibrit kutsal figürler. Ataerkil Yunan mitolojisi, kendi düzenini haklı çıkarmak için, eski düzene ait tüm bu figürleri “yok edilmesi gereken kaos unsurları- canavarlar” ilan etti. Bu durum, ataerkil toplumun, kadının kontrol edilemeyen doğurganlık gücünden duyduğu derin korkuyu, rahim kıskançlığı ve jinefobiyi yansıtır. Ataerkil düşünceye göre kontrol dışı üreyen her dişil güç, düzene tehdit oluşturan bir canavar doğurur. Bu canavarlar, Herkül, Bellerophon, Oedipus gibi ataerkil kahramanlar tarafından tek tek yok edilir. Ataerkil sistemde bir erkeğin “kahraman” olabilmesi ve krallık kurabilmesi için, anaerkil dönemin kalıntısı olan bu dişil/doğal canavarları katletmesi şart koşulur.</p>
<h3>Asimile olan anaerkil güç</h3>
<p>Medusa’nın kanından doğan bir başka varlık olan Pegasus ise aslında toprak/kadın özdeşliğine göndermede bulunarak dizginlenemez, göçebe ve sınır tanımaz vahşi doğayı sembolize eder. Kanatlı bir at olan Pegasus, anaerkil dönemin özgür, evcilleştirilmemiş dişil enerjisinin bir uzantısı. Ataerkil kahraman Bellerophon, Pegasus’u tek başına yakalayamaz. Athena ona altın bir dizgin verir. Mitolojide dizginin ve ehlileştirmenin kutsanması, ataerkil düzenin doğayı, hayvanları ve dolaylı olarak kadını “kontrol altına alma, sınırlandırma ve mülkleştirme” arzusunun dışa vurumu. Bu anlamda Pegasus’un ehlileştirilmesi doğanın ve kadın özgürlüğünün tahakküm altına alınmasını sembolize eder. Pegasus ehlileştirildikten sonra ataerkil kahraman Bellerophon’un savaşlarında bir araç olarak kullanılır. Bellerophon öldüğünde ise Zeus’un ahırına girer ve onun yıldırımlarını taşır. Bu durum, anaerkil kökenli vahşi bir gücün, Tanrı Zeus gibi en yüksek ataerkil otoritenin hizmetine girerek tamamen asimile olduğunu gösterir.</p>
<p>Sonuç olarak Medusa miti, kadın merkezli, doğayla uyumlu ve yılan/toprak sembolizmine dayanan eski dünyanın; rasyonel, militarist, gökyüzü tanrılarına tapan, mülkiyetçi yeni ataerkil dünya tarafından ele geçirilip yeniden yazılma öyküsü. Medusa öldürülür, çocuklarından biri ehlileştirilerek sisteme uydurulur, diğerinin soyu ise yeni ataerkil kahramanların kılıçlarıyla yok edilerek ataerkil düzenin zaferi ilan edilir.</p>
<p>Olaylar her zaman galiplerin perspektifinden anlatılır. Tıpkı günümüzdeki gibi mitolojik anlatılarda direnenler ya da yenilenler “asi” veya “kötü”, kazananlar ise “düzen kurucu/adalet sağlayıcı” olarak yansıtılır. Aslında hakikat gibi, adalet gibi kavramlar ne kadar kaygan bir zeminde duruyor değil mi?</p>
<p>(AK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ziad Rahbani: Bir projem olması umurumda değil, önemli olan bir tavrımın olması]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ziad-rahbani-bir-projem-olmasi-umurumda-degil-onemli-olan-bir-tavrimin-olmasi-322697</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/ziad-rahbani-bir-projem-olmasi-umurumda-degil-onemli-olan-bir-tavrimin-olmasi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ziad-rahbani-bir-projem-olmasi-umurumda-degil-onemli-olan-bir-tavrimin-olmasi-322697</guid><description><![CDATA[Ziad’ın mirası önümüzde capcanlı bir şekilde beliriyor. Bir yanda cazı, funk’ı ve bossa novayı Arap müziğine sokan besteci, öte yanda komünist militan duruyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>25 Temmuz 2025’te Georges İbrahim Abdallah, Fransa’nın Lannemezan Cezaevi’nde geçirdiği kırk yılın ardından Lübnan’a döndü ve kuzeydeki köyü Kobayat’ta kahraman gibi karşılandı. Ertesi sabah Beyrut’un Hamra semtindeki Khoury Hastanesi’nde Ziad Rahbani’nin kalbi durdu. Lübnan’daki sosyalist hareket iki gün içinde sevinçten yasa geçti.<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Ziad altmış dokuz yaşındaydı. Ölüm nedeni konusunda kaynaklar ayrışıyor. Hastane uzun bir hastalığın ardından kalbinin durduğunu açıkladı. Kültür Bakanı Ghassan Salamé, Ziad’ın karaciğer nakline ihtiyacı olduğunu ama ameliyat olmayı reddettiğini söyledi. Ajans haberleri ölümü karaciğer yetmezliğine bağladı.<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Ziad’ın geride bıraktıkları tek bir başlığa sığmıyor. Fairuz’un repertuvarının önemli bir bölümünü besteledi ve cazı Arap müziğinin içine yerleştirdi. Savaş Beyrut’unda tiyatro sahneledi, radyo programları yaptı, gazetelerde köşe yazdı. Bu işlerin hepsini birbirine bağlayan şey siyasi tutumuydu. Lübnan Komünist Partisi (LKP) üyesiydi, ülkenin mezhep sistemini ömrü boyunca hedef aldı ve Filistin meselesini gündeminden hiç düşürmedi.</p>
<p>Yazdıkları Lübnan sınırlarının dışına da taştı. Mısır’da bir ayrılığın ardından birbiriyle dalga geçen arkadaşlar hâlâ <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/3yPtJbqaujgtuTEDwVWNs4?si=ad632b232bdc48ca" target="_blank" rel="noopener"><em>Aycheh Wahda Balak</em></a>’ı (Sensiz Tek Başına Yaşıyor) söylüyor; şarkı, terk edildiği hâlde aşkından söz etmeyi bırakmayan birine “bütün kasaba sana gülüyor” diyor. Filistinli bir genç, kendisine kur yapan birinin davranışını tarif etmek için 1978 tarihli <em>Bennesbeh Labokra Chou?</em> (Yarına Gelince, Ne Olacak?) oyunundan tek bir cümle alıntılıyor: “Süreyya, oğlun zeki ama eşeğin teki.”<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-1.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Bennesbeh Labokra Chou? </em>oyun müzikleri albümü kapağı</figcaption>
</figure>
<h3>Rahbani hanesinde büyümek</h3>
<p>Ziad Rahbani 1 Ocak 1956’da Beyrut’un kuzeyindeki sahil kasabası Antelias’ta doğdu. Annesi Nuhad Haddad, yani Fairuz, o yıllarda Arap dünyasının en tanınmış sesi olma yolundaydı. Babası Assi Rahbani ve amcası Mansur ise “Rahbani Kardeşler” adıyla onun repertuvarını yazıyor, klasik Arap müziğini Lübnan dağ köylerinin folkloruyla ve Batı orkestrasyonuyla birleştiren bir dil kuruyordu.</p>
<p>Bu dilin arkasında pastoral, uyumlu ve mezhepler üstü bir Lübnan tahayyülü vardı. Taş kemerlerin ve gurbetten dönenlerin ülkesiydi bu. Beyrut’a “Ortadoğu’nun Paris’i” dendiği, sonradan “altın çağ” diye anılacak yılların fon müziğini Rahbani kardeşler Fairuz’la birlikte kurdular.<a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[4]</a> Baalbek Festivali bu müziğin sahnesiydi. Aynı festivalde Ella Fitzgerald, Nina Simone ve Miles Davis de çalmıştı.<a href="#_ftn5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-2.png" alt="">
<figcaption><em>*Fairuz, Rahbani kardeşlerin ortasında (Marwan ve Ghadi Rahbani Arşivi)</em></figcaption>
</figure>
<p>Ülkenin kendisi ise o tahayyüle uymuyordu. Ziad’ın doğduğu yıl, 1956 Süveyş saldırısının ardından Sünnilerle Marunîler Nasır’a destek meselesinde karşı karşıya geldi. İki yıl sonra ABD askerî müdahalede bulundu. Ziad yalnızca Fairuz ile Assi’nin değil, bu siyasi karmaşanın da içine doğdu.<a href="#_ftn6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>Antelias’taki ev iki dünyanın kesiştiği yerdi. Amcası Elias Rahbani de besteciydi, teyzesi Huda Haddad şarkıcıydı, kuzenleri Ghassan, Jad, Oussama, Ghady ve Marwan da müzikle uğraştı.<a href="#_ftn7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref7">[7]</a> Aynı ev ülkenin entelektüel ve siyasi çevresinin uğrak yeriydi. Ziad provalara girip çıktı, çocukken Muhammed Abdülvehhab gibi isimlerle tanıştı, Fairuz’un Filistin’e adanmış albümlerini hazırlayan Filistinli yapımcı Sabri Şerif’i orada gördü.<a href="#_ftn8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref8">[8]</a> Müziği kendi kendine öğrendi ve asıl enstrümanı hep piyano oldu.<a href="#_ftn9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Ziad, çocukluk yıllarında piyano başında. (Kaynak: L'Orient-Le Jour)</em></figcaption>
</figure>
<h3>“Sadiqi Allah”: On dört yaşında bir şair</h3>
<p>Ziad’ın ilk bestesi, on dört yaşında kız kardeşi Layal ve kuzenleriyle oynarken yazdığı bir dörtlükten çıktı: “Ne çok insan vardı, köşe başında birilerini bekleyen. Yağmur yağardı, şemsiyelerini açarlardı ama en açık günlerde bile beni kimse beklemedi.” Melodiyi besteleyip kaydetti ama sözlerin gerisini getiremedi. Kaydı dinleyen babası Assi, “Bu parçayı bana 250 liraya versene,” dedi. Ziad ilk bestesini babasına sattı ve Fairuz şarkıyı 1973’te söyledi.<a href="#_ftn10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Aynı dönemde tek şiir kitabı olan <em>Sadiqi Allah</em>’ı (Arkadaşım Allah) yazdı. Al Majalla’da Samer Abou Hawwach, kitaptaki şiirlerin savaştan yıllar önce yazılmasına rağmen savaşı, yıkımı ve yerinden edilmeyi önceden gördüğünü yazıyor ve şu satırları aktarıyor:</p>
<p>“Ve birden uzaklık patladı. Evimiz sarsıldı. Yağmur korktu ve pencerelerden döküldü. Babam bakmak için pencereye koştu. Ben kırılmış resme koştum ve gözlerim ‘Ne?’ dedi. ‘Savaş’ kelimesini duydum ve sordum: ‘Savaş nedir?’ Dışarıda bağırtılar yükseldi.”<a href="#_ftn11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>Aynı yıllarda evden ayrıldı. Anne babasının kavgaları ve Assi’nin kıskançlığı üzerine büyüyen gerginlik, on dört yaşındaki çocuğun evden çıkmasının sebeplerinden biriydi.<a href="#_ftn12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref12">[12]</a> Evden ayrılmak onu babasının orkestrasında çalan şarkıcı Joseph Sakr’a yaklaştırdı. İkisi 1997’de Sakr’ın ölümüne kadar sürecek bir ortaklık kurdu.<a href="#_ftn13" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref13">[13]</a></p>
<p>1972’de Assi Rahbani beyin kanaması geçirdi. On altı yaşındaki Ziad devreye girdi. Amcası Mansur’un, Assi’nin zorunlu yokluğu üzerine yazdığı sözleri besteleme işi ona verildi. <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/2ea6bt302Bq8Hiulp8Bn2C?si=4b1294b71c974c17" target="_blank" rel="noopener"><em>Saalouni el-Nas</em></a> (İnsanlar Bana Sordu) böyle çıktı ve Fairuz repertuvarının klasiklerinden biri oldu.<a href="#_ftn14" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>1973’te Bkennaya Tiyatrosu’ndaki bir grup genç, Rahbani Kardeşler’in oyunlarını yeniden sahnelemek yerine özgün bir metin istedi ve Ziad’a başvurdu. <em>Sahriyye</em> (Gece Sohbeti) böyle çıktı. Bir köy kahvesinde geçen, kahveci ile kızının talibinin sesleriyle yarıştığı, biçimsel olarak hâlâ babasının okuluna bağlı bir müzikli oyundu.<a href="#_ftn15" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p><em>*Jayy Ma’a el-Sha'ab el-Maskeen</em> (Yoksul Halkla Birlikte Geliyorum)</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/23T4EpHQXag?si=dboEuWli4svmdxbA" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Bir yıl sonra gelen <em>Nazl el-Sourour</em> (Mutluluk Oteli, 1974) ise Ziad’ın kendi yolunu açtığı iş oldu. Eşi tarafından evden atılmış, kumara batmış bir adamın sığındığı otel, silahlı bir grup tarafından basılır ve içerdekiler rehin alınır. Oyunun sahnelenmesinden bir yıl sonra iç savaş patladı ve ülkenin tamamı aynı durumda kaldı.<a href="#_ftn16" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Ziad, Rahbani Kardeşler’in şarkı sözlerinde kullandığı edebî Arapçanın yerine Beyrut sokağının gündelik konuşma dilini koydu. Köy pastoralinin yerini kirasını ödeyemeyen insanlar aldı. Oyunu yazdığında on sekiz yaşındaydı.</p>
<h3><strong>Lübnan İç Savaşı: Tel el-Zaatar’dan Hamra’ya</strong></h3>
<p>Savaş 1975’te başladığında ailenin evi, sağcı Hristiyan partilerin denetimindeki Doğu Beyrut’taydı. Ziad ters yöne gitti.</p>
<p>Siyasi uyanışını 1976’daki Tel el-Zaatar kuşatmasına ve katliamına bağlıyordu. Doğu Beyrut’un içinde kalmış bu Filistin mülteci kampı, Kataib (Falanjistler), Sedir Muhafızları ve Camille Chamoun’un Ulusal Liberal Parti’ye bağlı Kaplanlar milisleri tarafından kuşatıldı. Suriye ordusu da bu kuşatmaya destek verdi. Yaklaşık 1.500 Filistinli öldürüldü. Ziad olayları aile evinin çatısından izledi ve kırk yıl sonra, 2012’de Ghassan Ben Jeddo’ya verdiği televizyon söyleşisinde o günleri anlattı.<a href="#_ftn17" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p>Gazeteci As’ad AbuKhalil’in aktardığına göre Ziad, Suriye istihbaratının başındaki ismin Falanjist yöneticilerle ailesinin evinde yaptığı görüşmelere de tanık olmuş, bu toplantıları gizlice kaydedip Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne (FHKC) aktarmıştı. AbuKhalil, Ziad’ın ilk siyasi faaliyetinin LKP’yle değil, FHKC ve onun Lübnan’daki kardeş örgütü Arap Sosyalist Eylem Partisi’yle olduğunu, Cephe için yıllarca gönüllü olarak ve adını koymadan şarkı bestelediğini yazıyor.<a href="#_ftn18" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref18">[18]</a></p>
<p>Tel el-Zaatar’dan sonra Doğu Beyrut’taki aile evini bıraktı ve Batı Beyrut’a, Hamra’ya yerleşti.<a href="#_ftn19" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref19">[19]</a> Hamra üniversitelerin, yayınevlerinin, plakçıların, barların ve her mezhepten sosyalistin bir arada olduğu, çok cemaatli ve kozmopolit bir bölgeydi. Filistinli örgütlerin de merkeziydi.<a href="#_ftn20" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref20">[20]</a> Ziad ömrünün kalanını orada geçirdi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-3.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Tel el-Zaatar, 13 Ağustos 1976. 52 günlük bir kuşatmanın ardından 12 Ağustos’ta düzenlenen saldırı sonrasında, bir buldozer Filistinli mültecilerin cesetlerini Tel el-Zaatar Filistin mülteci kampının yıkıntıları arasından taşıyor. (Fotoğraf: Xavier Baron)</em></figcaption>
</figure>
<p>Bu tercih, ailesinden ayrıştığı en görünür noktalardan biriydi. Fairuz, taraf tutuyor görünmemek için savaş boyunca Lübnan’da sahneye çıkmayı reddetti. Oğlu tam tersini yaptı ve savaş boyunca Beyrut’ta çaldı.<a href="#_ftn21" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>1977’de Philips etiketiyle çıkan <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/5d0U99kTPmd0xDAqOSvXC8?si=a1ZodSwsSPSx8Xg8goeDoA" target="_blank" rel="noopener"><em>Bil Afrah</em></a> (Düğünler İçin) albümünde, Lübnan’ın önde gelen müzisyenlerini bir araya getirip Arap müziğinin en bilinen aşk şarkılarının enstrümantal yorumlarını kaydetti.<a href="#_ftn22" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<h3>Abu Ali ve “Doğu cazı”</h3>
<p>Ziad 1976’dan itibaren Hamra’daki Chico Records’un müdavimiydi. Dükkânın sahibi Diran “Chico” Mardirian’la birlikte iki sonuca vardılar. Lübnan’a özgü bir caz sesi mümkündü ve bunu taşıyacak bir yapı gerekiyordu. 1978’de ZIDA Records’u kurdular. Chico yapımcı, Ziad besteciydi. Kadroya sosyalist şarkıcı Khaled el-Haber, saksofoncu Toufic Farroukh ve gitarist Issam Hajj Ali gibi isimler katıldı.<a href="#_ftn23" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p>1979 başında, Beyrut’ta kayıt yapacak altyapı ve güvenlik kalmadığı için ekip Atina’ya gitti. Orada kaydedilen <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/4ybbQgYjopQliZQZocmxWj?si=4bfe1a80c78844df" target="_blank" rel="noopener"><em>Abu Ali</em></a>, Ziad’ın caz başyapıtı sayılır. On üç dakikalık, tam orkestrasyonlu, Siyah Amerikan soul ve funk geleneğinden beslenen bir enstrümantaldi. Joseph Sakr, “Waynak ya Abu Ali?” (Neredesin Abu Ali?) cümlesini söylemek için Atina’ya kadar uçtu. Prodüksiyonun maliyeti öylesine büyüdü ki Chico’nun eşi birikmiş parasıyla Atina’ya uçup kaydı kurtarmak zorunda kaldı.<a href="#_ftn24" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref24">[24]</a></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/qxIZDpShHC0?si=FDxtRapGJGSeoxHZ" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Ziad bu sese “Doğu cazı” dedi ve ne demek istediğini şöyle açıkladı:<em> </em>“Charlie Parker, Stan Getz, Dizzy Gillespie gibi bestecilerin müziğine hayranım. Ama benim müziğim Batılı değil, Lübnanlı. Sadece ifade biçimi farklı.”<a href="#_ftn25" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref25">[25]</a> Teknik olarak yaptığı şey, Batı caz armonisiyle Arap müziğinin çeyrek seslerini aynı düzenlemede buluşturmaktı. Sonrasında flamenko, tango ve funk da bu karışıma girdi.<a href="#_ftn26" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref26">[26]</a></p>
<p>Aynı dönemde <em>Bennesbeh Labokra Chou?</em> (Yarına Gelince, Ne Olacak?, 1978) sahnelendi. Hamra’daki bir barda geçen oyun, ZIDA Records’un Abu Ali ile aynı dönemde yayımladığı <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/74urEWYLRiIDeJBFpW4Hbx?si=2e365473f7b94380" target="_blank" rel="noopener">albümle</a> birlikte Ziad’ın en olgun işi sayılır. Toplum eleştirmeni, oyun yazarı, şarkı sözü yazarı ve caz bestecisi Ziad’ların hepsi ilk kez aynı metinde bir araya gelir.<a href="#_ftn27" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref27">[27]</a></p>
<p>1979’da <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/6lh9UiNeRzuHjhbEGEaMkK?si=ThFCBau5QkGuWVfvH_pzYQ" target="_blank" rel="noopener"><em>Wahdon</em></a> (Kendi Başlarına) albümüyle Ziad annesini de caza dahil etti. <em>Bennesbeh</em>’in müziklerinde Joseph Sakr’ın söylediği <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/1CXEC9xPiYKlIjx968sMja?si=1c06ff7581394abd" target="_blank" rel="noopener"><em>el-Bosta</em></a>’yı (Otobüs) yeniden düzenledi. Bir dağ köyünden diğerine giden otobüsteki insanları ve Aliya’nın gözlerini anlatan bu şarkıyı Fairuz, bakır üflemelilerin baştan sona eşlik ettiği funk düzenlemesiyle söyledi. Arap dünyası Fairuz’u ilk kez böyle duydu. Ziad o sırada yirmi iki yaşındaydı.<a href="#_ftn28" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref28">[28]</a></p>
<h3>Filistin: Kanafani, FHKC ve imzasız şarkılar</h3>
<p>Ziad’ın Filistin tutumu bir dayanışma açıklaması meselesi değildi, doğrudan üretim meselesiydi. 1982’de Iraklı yönetmen Kasım Havval’ın, Gassan Kanafani’nin <em>Hayfa’ya Dönüş</em> hikâyesinden uyarladığı filmin müziklerini yaptı. Kanafani, FHKC sözcüsüyken 1972’de Beyrut’ta Mossad tarafından öldürülmüştü. İlk uzun metrajlı Filistin kurmaca filmi sayılan yapım, Filistin Film Birimi ve FHKC çevresinin katkısıyla Trablusşam ve çevresinde çekildi ve Doğu Almanya’dan da destek aldı.<a href="#_ftn29" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref29">[29]</a></p>
<p>Aynı yılın yazında İsrail Lübnan’ı işgal etti, Batı Beyrut’u kuşattı ve bombaladı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ülkeden çıkarıldı, Sabra ve Şatilla Katliamı bu kuşatmanın hemen ardından geldi. Ziad bu dönemde LKP’ye yaklaştı ve üye oldu. Parti, Eylül 1982’den itibaren Güney Lübnan’daki İsrail birliklerine karşı silahlı eylemler düzenleyen Lübnan Ulusal Direniş Cephesi’nin (Cemmûl) kurucuları arasındaydı. 1984’te partinin altmışıncı kuruluş yıldönümü için LKP marşını besteledi.<a href="#_ftn30" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref30">[30]</a></p>
<p>Filistin meselesinin Ziad’ın repertuvarındaki yeri konusunda değerlendirmeler ayrışıyor. Ziad’ın müzik külliyatında doğrudan Filistin’i konu alan neredeyse hiç şarkı bulunmadığını, bunun bilinçli bir tercih olduğunu, Ziad’ın Filistinlilerin kendi mücadelelerine kendilerinin öncülük etmesi gerektiğini düşündüğünü öne sürenler olduğu gibi,<a href="#_ftn31" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref31">[31]</a> Filistin Araştırmaları Enstitüsü’ndeki değerlendirmede olduğu gibi, Ziad’ın Tel el-Zaatar Katliamı’nın kurbanlarına adanmış “Tal el Zaatar” parçasını bestelediğini, Fairuz’un söylediği “Wahdon”un da Filistinli direnişçiler için bestelendiğini aktaranlar da var.<a href="#_ftn32" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref32">[32]</a></p>
<p>Ziad’ın bağlılığı ölümünde de karşılık buldu. FHKC’nin taziye açıklaması onu “yaşayan bir ulusal vicdan, halkının davalarıyla meşgul bir entelektüel” olarak tarif etti: “Hiçbir zaman tarafsız olmadı. Aksine, yoksulları, halkı, Filistin’i, Gazze’yi ve satılık olmayan bir vatan ve aşağılanmadan bir yaşamdan başka bir şey istemeyen devrimcileri destekledi.”<a href="#_ftn33" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref33">[33]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-4.png" alt="">
<figcaption><em>*“Elveda Ziad Rahbani”, FHKC’nin Ziad’ın vefatından sonra paylaştığı afiş.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Film Ameriki Tawil ve “Ben Kâfir Değilim”</h3>
<p><em>Film Ameriki Tawil</em> (Uzun Bir Amerikan Filmi, 1980) Beyrut’un Piccadilly Tiyatrosu’nda sahnelendi ve Ziad’ın en çok konuşulan işlerinden biri oldu. Oyun, Batı Beyrut’ta bir akıl hastanesinde geçer. Yedi hasta ve iki bağımlı vardır. Aralarında hayal kırıklığına uğramış bir sosyalist entelektüel, bir milliyetçi, savaş delisi bir milis, her şeyi dış komplolara bağlayan bir adam ve karşı mezhepten herkesin kendisini öldürmeye geldiğine inanan bir başkası bulunur. Diyaloglar Beckett ve Ionesco’yu andırır ve hiçbir yere varmaz. Ziad milis rolündeydi ve oyun bir çığlıkla bitiyordu.<a href="#_ftn34" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref34">[34]</a> Ziad yıllar sonra oyun için şunu söyledi: “Anlatılan olaylar Ekim 1980’de geçiyor, ya da Ekim 1979’da, ya da Ekim 1978’de, çünkü genel siyasi durum aşağı yukarı pek değişmedi.”<a href="#_ftn35" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref35">[35]</a></p>
<p>Aynı yıllarda radyoda yaptığı programlar savaş Beyrut’unda ayrı bir tür yarattı. <em>Baadna Tayybin, Oul Allah</em> (İyiyiz Hâlâ, Şükür) 1976-77’de Lübnan Ulusal Radyosu’nda yayımlandı ve sağcı politikacıları hedef aldı.<a href="#_ftn36" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref36">[36]</a> Kısa skeçlerden, sahte haber bültenlerinden ve telefon konuşmalarından oluşan bu format, Rafik Hariri suikastının ardından yaptığı “1, 2, 3, 4 No’lu Bildiri” dizisinde de sürdü.<a href="#_ftn37" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref37">[37]</a></p>
<p>1985’te çıkardığı <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/4A3pPnIVNk84KqJODnLu7N?si=PQZ_W4_GTuycY7xhWVOnIA" target="_blank" rel="noopener"><em>Ana Mush Kafer</em></a> (Ben Kâfir Değilim) albümünün adını taşıyan parça, “cuma günü namaz kılanlar ile pazar günü dua edenlere”, yani her iki cemaatin önderlerine, yoksulun hâline bakmalarını söylüyordu:</p>
<p><em>Ben kâfir değilim, ama açlık kâfir</em><br><em>Ben kâfir değilim, ama hastalık kâfir</em><br><em>Ben kâfir değilim, ama yoksulluk kâfir</em></p>
<p>Şarkı 2008’de yeniden yayımlandı.<a href="#_ftn38" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref38">[38]</a> Aynı albümdeki <em>el-Mukavemetü’l-Vataniyyetü’l-Lübnaniyye</em> (Lübnan Ulusal Direnişi) şarkısı ise İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesinin ardından, 2000 Beiteddine Festivali’nde Fairuz tarafından söylendi: “Güney ayakta kaldıkça, çocukları da ayakta kalır.”<a href="#_ftn39" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref39">[39]</a> Aynı yılın <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/1b3FbrjvbVbZMa73KLywXz?si=37SRTjIpRQSx74vpOMGr1g" target="_blank" rel="noopener"><em>Houdou Nisbi</em></a> (Nispi Sükûnet) albümünün adı, radyo bültenlerinin güvenlik durumunu tarif etmek için kullandığı klişeden geliyordu. İçinde sınıfsal bir aşk şarkısı olan <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0fylgLeNObjVvwhd8caHqX?si=fedc2e6d39c94d40" target="_blank" rel="noopener"><em>Bala Wala Chi</em></a> (Hiçbir Şey Olmadan) vardı.<a href="#_ftn40" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref40">[40]</a></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/xVUO_KCIXkI?si=bfUZMgIjFdw5l5T-" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Assi Rahbani’nin 1986’da vefatının ardından Ziad, annesinin baş bestecisi olarak Rahbani Kardeşler şemsiyesinin tamamen dışında çalışmaya başladı. <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/3MgbAO1v05g0eanxlyz922?si=m10ezeyQSXqeFVgswhLvbA" target="_blank" rel="noopener"><em>Maarifti Feek</em></a> (Sana Dair Bildiklerim, 1987) albümünde yer alan <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/3JO3CNuCxwuwlpEjjCnDZN?si=90e04c3553284d2a" target="_blank" rel="noopener"><em>Li Beirut</em></a> (Beyrut’a), savaşın yıktığı şehre yazılmış bir ağıttı. 1991’de aynı adı taşıyan <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/5RkgHD371aZtSg4WjQ8EzB?si=5448339b0ce44857" target="_blank" rel="noopener">albüm</a> ve <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/6anUe12pE0PeJEu1IZJ2at?si=903b94c028d14da3" target="_blank" rel="noopener">şarkı</a> geldi: <em>Kifak Inta</em> (Nasılsın). Şarkı, evlenmiş eski sevgilisiyle karşılaşan bir kadını anlatıyor gibi görünse de, aslında Ziad ile Fairuz arasındaki ilişkinin zor taraflarını konu ediyordu.<a href="#_ftn41" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref41">[41]</a> Bu ortaklık Fairuz’un kamusal figürünü de değiştirdi. Fairuz idealize edilmiş bir Lübnan’ın azize sözcüsü olmaktan çıkıp kalp kırıklığından pişmanlığa kadar her şeyi söyleyebilen bir figüre dönüştü.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-5.jpeg" alt="">
<figcaption><em>*Fairuz ve Ziad Rahbani.</em></figcaption>
</figure>
<h3>Taif Anlaşması sonrası</h3>
<p>1990’da Taif Anlaşması’yla savaş resmen biterken Ziad için bu bir rahatlama getirmedi. 2000’lerin başında verdiği söyleşilerde, Lübnan’ın yaşadığı şeyin uzatılmış bir ateşkes olduğunu, hiçbir zaman gerçek barışa dönüşmediğini ve mezhepçiliğin yalnızca yüzeyde sona erdiğini söylüyordu.<a href="#_ftn42" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref42">[42]</a></p>
<p>1993’te <a href="https://open.spotify.com/album/4LlztnobeiMWLzSDBDcyXz?si=FmiVZtFdQkiycjEeq-IfCA" target="_blank" rel="noopener"><em>Bikhsous el-Karameh wal-Shaab el-Aaneed</em></a> (Onur ve İnatçı Halk Üzerine) ile sahneye döndü, 1994’te <a href="https://open.spotify.com/album/6CBj5jeVV8wp7SiOG4fZdz?si=8z0QzWXkRjKFd0GtMPgkAQ" target="_blank" rel="noopener"><em>Lawla Fus’hat el-Amal</em></a> (Umut Aralığı Olmasaydı) geldi. <em>Bikhsous</em>, ailesinin repertuvarındaki <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/5zzPDh8xmEtifNqeuv79zR?si=07ba2f3b1007445a" target="_blank" rel="noopener"><em>Bahebbak ya Lubnan</em></a> (Seni Seviyorum Lübnan) şarkısındaki idealize söyleme doğrudan karşı çıkıyordu.<a href="#_ftn43" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref43">[43]</a> Ziad bu dönemde kendi halkını da sertçe eleştiriyor; hatta Lübnan’ın ancak bir diktatörle yönetilebileceğini ileri sürecek kadar karamsar bir hicve başvuruyordu.<a href="#_ftn44" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref44">[44]</a></p>
<p>Bu keskinliğin arkasında birden fazla kırılma vardı. Evliliği dağılmış, Sovyetler Birliği çökmüş ve komünist inancı sarsılmıştı. Buna yeni dünya düzeni ve Lübnan’ın savaş sonrası yeniden inşa programının vahşi neoliberalizmi eklendi. Ülke enkaz kaldırma coşkusundayken Ziad, Beyrut’un kimin için ve hangi bedelle yeniden kurulduğunu soruyordu.<a href="#_ftn45" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref45">[45]</a></p>
<p>Üretmeye yine de devam etti. Fairuz’la 1999’da <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2ghb9Yy8zjyrgamm3SRzdI?si=716e54e92f0c48ba" target="_blank" rel="noopener"><em>Mish Kayen Hayk Tkoun</em></a><em> </em>(Sen Böyle Olamazsın) albümünü çıkardı.<a href="#_ftn46" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref46">[46]</a></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/XtJ2qzvCcgg?si=mr1b6ynnCUbuF-ZC" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>2000’ler: Al-Akhbar ve 8 Mart</h3>
<p>2000 Beiteddine konserinin ardından, Fairuz’la yaptığı işler içinde caza en yakın duran <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/1QFjedCsNstjOqRk37m5mw?si=4b10d3413e3745e7" target="_blank" rel="noopener"><em>Wala Keef</em></a>  (Ne Fark Eder, 2002) geldi. Albümde iç savaşta öldürülen genç bir çöpçünün adını taşıyan <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/6pSO6swmqiRp3ORFEvCTmM?si=a36fcf689ad041fc" target="_blank" rel="noopener"><em>Sobhi el-Jiz</em></a> şarkısı vardı<em>: </em>“Yoldaşım Sobhi el-Jiz, beni bu dünyada bırakıp gitti. Süpürgesini indirdi ve gitti.”<a href="#_ftn47" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref47">[47]</a></p>
<p>14 Şubat 2005’te Rafik Hariri bir suikastta öldürüldü ve ülke haftalar içinde iki kampa bölündü. Kampların adları, Beyrut’ta arka arkaya yapılan iki mitingden geliyordu. 8 Mart’ta Hizbullah’ın çağrısıyla toplanan yüz binlerce kişi Suriye’ye “teşekkür” etti ve Suriye ordusunun çekilmesini isteyen BM kararını reddetti. Altı gün sonra, 14 Mart’ta Şehitler Meydanı’nda toplanan diğer kitle ise Suriye’nin yirmi dokuz yıllık askeri varlığının sona ermesini istedi. Suriye ordusu Nisan 2005’te çekildi, ama bölünme kalıcılaştı.<a href="#_ftn48" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref48">[48]</a></p>
<p>14 Mart bloku Saad Hariri’nin Müstakbel Hareketi, Lübnan Güçleri ve Kataib’den oluşuyordu, Batı ile Suudi Arabistan’ın desteğini aldı ve 2006 savaşından itibaren asıl talebi Hizbullah’ın silah bırakması oldu. 8 Mart bloku ise Hizbullah, Emel ve bir yıl sonra saf değiştiren Michel Aoun’un Özgür Yurtsever Hareketi’nden oluştu, Suriye ve İran’la aynı eksende durdu ve İsrail’e karşı silahlı direnişin sürmesini savundu.<a href="#_ftn49" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref49">[49]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-3.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Ziad’ın albüm kapaklarından bir kolaj. (Görsel: Far Out Magazine)</em></figcaption>
</figure>
<p>Ziad net biçimde 8 Mart tarafında durdu. Ghassan Ben Jeddo’ya verdiği söyleşide, İsrail işgaline karşı Lübnan direnişini ve onun projesini desteklediğini açıkça söyledi.<a href="#_ftn50" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref50">[50]</a></p>
<p>2006 yazında, Komünist Eylem Örgütü kökenli gazeteci Joseph Samaha <em>Al-Akhbar</em> gazetesini kurdu. Ziad gazetenin ilk günlerinden itibaren düzenli bir köşe yazmaya başladı ve bunu 2018’e kadar sürdürdü. Daha önce <em>el-Nida</em> ve <em>en-Nahar</em> gazetelerinde de yazmıştı.<a href="#_ftn51" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref51">[51]</a></p>
<p>Aynı 2006 yazında, İsrail’in 33 günlük savaşının ardından düzenlenen Zafer Festivali’nde çekilen fotoğrafı Lübnan hafızasına kazındı. Kasketinde, Hizbullah genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın soyadıyla kelime oyunu yapan “Nasr min-Allah” (Allah’tan bir zafer) yazıyordu.<a href="#_ftn52" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref52">[52]</a></p>
<p>Bu hizalanma bedelsiz olmadı. <em>Al-Akhbar</em> yazılarında eski yoldaşlarını, özellikle Demokratik Sol Hareketi çevresini sert biçimde hedef aldı ve bir kesimi kendisine düşman etti.<a href="#_ftn53" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref53">[53]</a> 2013’te ulusal televizyonda annesinin Hasan Nasrallah’a hayranlık duyduğunu söylemesi büyük tepki topladı.<a href="#_ftn54" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref54">[54]</a> 2011’den itibaren Suriye’de Esad rejimine gösterdiği yakınlık, Arap sosyalist hareketinin bölündüğü bir dönemde onu tartışmanın ortasına yerleştirdi. Al Majalla’daki değerlendirmeye göre bu yakınlık ideolojik bir hizalanmadan çok kronik bir hayal kırıklığından ve kaybedilmiş bir Lübnan cennetine duyulan özlemden besleniyordu.<a href="#_ftn55" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref55">[55]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-6.png" alt="">
<figcaption><em>*Ziad’ın hem kendi yazılarına hem de onun hakkında yazılanlara erişmek için <a href="https://www.al-akhbar.com/ziad" target="_blank" rel="noopener">Al-Akhbar sayfası</a></em></figcaption>
</figure>
<p>Filistin tutumu ise değişmedi. Ekim 2014’te Sayda’da “Gazze İçin” adıyla verdiği konserde, Gazze’den gelen Filistinli öğrencilerin hediye ettiği FHKC atkısını sahnede boynuna doladı.<a href="#_ftn56" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref56">[56]</a></p>
<h3>Geriye kalan</h3>
<p>2010’da Fairuz’la <em>Eh Fi Amal</em> (Evet, Umut Var) albümü çıktı.<a href="#_ftn57" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref57">[57]</a> Sonrasında üretimi seyrekleşti. Ziad giderek inzivaya çekildi ve basınla ilişkisini büyük ölçüde kesti. Yakınları bu geri çekilmeyi hem sağlık sorunlarına hem de depresyona bağladı.<a href="#_ftn58" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref58">[58]</a> Yine de sahneden tamamen çekilmedi, 2015’te Ehden’de ve 2019’da Beyrut Holidays festivalinde çaldı, ama görünürlüğü yıldan yıla azaldı.<a href="#_ftn59" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref59">[59]</a></p>
<p>Lübnan’a dair teşhisleri eskimedi. Sürekli elektrik kesintilerinin müzik ekipmanını bozduğu ülkesini “çöl” diye tarif ediyordu. Avrupa ile Arap dünyası arasında sıkışmış Lübnan için kullandığı benzetme ise “hamburgerle karıştırılmış falafel”di.<a href="#_ftn60" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref60">[60]</a> 2019 ayaklanmasında sokaklarda atılan sloganlar, onun 1980’lerde ve 90’larda yazdığı satırlarla neredeyse birebir örtüşüyordu. <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/2zteUlFWPX7r4ttv20aOK4?si=a9c3d9d93ec44a47" target="_blank" rel="noopener"><em>Shu Hal Ayyam</em></a> (Ne Günlere Kaldık) hâlâ yürüyüş şarkısıydı:</p>
<p><em>Ne günlere kaldık</em><br><em>Zenginler yoksullara veriyormuş</em><br><em>Para kendi kendine yola çıkıyormuş sanki</em><br><em>Buna azıcık, ötekine bir tomar</em><br><em>Ne iyi adam!</em></p>
<p>Gazzeli udi Reem Anbar bu şarkının bugün de “etrafımızdaki adaletsizliği ve eşitsizliği gördükçe” karşılık bulduğunu söylüyor: “Ziad, Filistin’de ve özellikle Gazze’de yaşadıklarımıza gerçekten ses verdi.”<a href="#_ftn61" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref61">[61]</a></p>
<p>Ziad, Gazze’de soykırım sürerken ve İsrail’in Lübnan’a saldırıları devam ederken vefat etti. 28 Temmuz 2025’te cenaze korteji Hamra’dan yola çıktı. Khoury Hastanesi’nin önünde toplananlar şarkılarını söyledi. Tabut, Cebel-i Lübnan’daki Bikfaya kasabasında Meryem Ana Rum Ortodoks Kilisesi’ne, oradan aile mezarlığına götürüldü. Fairuz, 2020’den beri ilk kez kamuoyu önüne çıktı ve siyah tülbentle oğlunun tabutunun başında taziye kabul etti.<a href="#_ftn62" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref62">[62]</a> Cumhurbaşkanı Joseph Aoun adına Başbakan Nawaf Salam, Ziad’a ölümünden sonra Kumandan rütbesinde Ulusal Sedir Nişanı verdi.<a href="#_ftn63" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref63">[63]</a> 6 Ağustos’ta hükümet, Beyrut’u havalimanına bağlayan Hafız Esad Bulvarı’nın adını Ziad Rahbani Bulvarı olarak değiştirdi.<a href="#_ftn64" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref64">[64]</a> Cenaze için Hizbullah da taziye mesajı yayımladı.<a href="#_ftn65" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref65">[65]</a></p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/ziad-rahbani-ds-7.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Ziad’ın cenaze töreninden: “Bu sadece bir selam... Meğer bu memleket ikisine birden dar gelirmiş... Mücadeleci Georges Abdallah’ın Yoldaşları” (Kaynak: <a href="https://english.ahram.org.eg/UI/Front/MultimediaInner.aspx?NewsContentID=550332&amp;newsportalname=Multimedia" target="_blank" rel="noopener">Ahram</a>)</em></figcaption>
</figure>
<p>Bugün Ziad’ın mirası önümüzde capcanlı bir şekilde beliriyor. Bir yanda cazı, funk’ı ve bossa novayı Arap müziğine sokan besteci, öte yanda komünist militan duruyor. Oysa <em>Abu Ali</em>’nin funk düzenlemesini yapan adamla Tel el-Zaatar’dan sonra Batı Beyrut’a taşınan adam aynı kişi. Kanafani uyarlamasının müziğini yazmakla FHKC için imzasız beste yapmak da aynı üretimlerin birer parçası. Kendisi bunu, bir projesinin olmasını değil bir tavrının olmasını önemsediğini söyleyerek anlatmıştı.<a href="#_ftn66" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref66">[66]</a></p>
<p>Ziad’ın 1978’de sorduğu soruya, yani yarına gelince ne olacağına, Beyrut’ta da Gazze’de de hâlâ bir cevap verilmiş değil ama mücadele her şeye rağmen sürüyor.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> “Georges has returned, Ziad has left us!,” <em>International Viewpoint</em>, 5 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://internationalviewpoint.org/Georges-has-returned-Ziad-has-left-us" target="_blank" rel="noopener">https://internationalviewpoint.org/Georges-has-returned-Ziad-has-left-us</a></p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> “Ziad Rahbani, pioneering Lebanese musician and composer, dies at 69,” <em>Al Jazeera</em>, 26 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.aljazeera.com/news/2025/7/26/ziad-rahbani-pioneering-lebanese-musician-and-composer-dies-at-69" target="_blank" rel="noopener">https://www.aljazeera.com/news/2025/7/26/ziad-rahbani-pioneering-lebanese-musician-and-composer-dies-at-69</a>; “Lebanon bids farewell to Ziad Rahbani, a visionary artist and popular hero,” <em>Naharnet</em>, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.naharnet.com/stories/en/314432-lebanon-bids-farewell-to-ziad-rahbani-a-visionary-artist-and-popular-hero" target="_blank" rel="noopener">https://www.naharnet.com/stories/en/314432-lebanon-bids-farewell-to-ziad-rahbani-a-visionary-artist-and-popular-hero</a></p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation,” <em>New Lines Magazine</em>, 5 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://newlinesmag.com/spotlight/the-ziad-rahbani-generation/" target="_blank" rel="noopener">https://newlinesmag.com/spotlight/the-ziad-rahbani-generation/</a></p>
<p><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[4]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” <em>Reuters</em>, 26 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.reuters.com/business/media-telecom/ziad-rahbani-lebanese-musical-giant-sardonic-critic-dead-69-2025-07-26/" target="_blank" rel="noopener">https://www.reuters.com/business/media-telecom/ziad-rahbani-lebanese-musical-giant-sardonic-critic-dead-69-2025-07-26/</a></p>
<p><a href="#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn5">[5]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend,” <em>The Markaz Review</em>, 8 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://themarkaz.org/ziad-rahbani-the-making-of-a-lebanese-jazz-legend/" target="_blank" rel="noopener">https://themarkaz.org/ziad-rahbani-the-making-of-a-lebanese-jazz-legend/</a></p>
<p><a href="#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn6">[6]</a> Dina Ezzat, “Fragments of rhythm,” <em>Al-Ahram Weekly</em>, 8 Ağustos 2026, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://english.ahram.org.eg/UI/Front/Inner.aspx?NewsContentID=574057" target="_blank" rel="noopener">https://english.ahram.org.eg/UI/Front/Inner.aspx?NewsContentID=574057</a></p>
<p><a href="#_ftnref7" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn7">[7]</a> Malek Jadah, “Inside Ziad Rahbani’s family: Generations of musical talent,” <em>L’Orient Today</em>, 27 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://today.lorientlejour.com/article/1471152/inside-ziad-rahbanis-family-three-generations-of-musical-talent.html" target="_blank" rel="noopener">https://today.lorientlejour.com/article/1471152/inside-ziad-rahbanis-family-three-generations-of-musical-talent.html</a></p>
<p><a href="#_ftnref8" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn8">[8]</a> Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution,” <em>The Palestine Chronicle</em>, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.palestinechronicle.com/ziad-al-rahbani-1956-2025-the-unyielding-voice-of-resistance-and-revolution/" target="_blank" rel="noopener">https://www.palestinechronicle.com/ziad-al-rahbani-1956-2025-the-unyielding-voice-of-resistance-and-revolution/</a></p>
<p><a href="#_ftnref9" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn9">[9]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” <em>Reuters</em>, 26 Temmuz 2025, erişim 17 Ağustos 2026, <a href="https://www.reuters.com/business/media-telecom/ziad-rahbani-lebanese-musical-giant-sardonic-critic-dead-69-2025-07-26/" target="_blank" rel="noopener">https://www.reuters.com/business/media-telecom/ziad-rahbani-lebanese-musical-giant-sardonic-critic-dead-69-2025-07-26/</a></p>
<p><a href="#_ftnref10" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn10">[10]</a> Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’,” <em>Rosa Luxemburg Stiftung — Kuzey Afrika Ofisi</em>, Eylül 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://rosaluxna.org/publications/on-the-late-ziad-rahbani-i-consider-nothing-human-alien-to-me/" target="_blank" rel="noopener">https://rosaluxna.org/publications/on-the-late-ziad-rahbani-i-consider-nothing-human-alien-to-me/</a></p>
<p><a href="#_ftnref11" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn11">[11]</a> Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home,” <em>Al Majalla</em>, 2 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://en.majalla.com/node/326720/culture-social-affairs/ziad-rahbani-heir-legacy-who-dreamt-home" target="_blank" rel="noopener">https://en.majalla.com/node/326720/culture-social-affairs/ziad-rahbani-heir-legacy-who-dreamt-home</a></p>
<p><a href="#_ftnref12" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn12">[12]</a> Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’”; Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”.</p>
<p><a href="#_ftnref13" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn13">[13]</a> Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’”.</p>
<p><a href="#_ftnref14" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn14">[14]</a> Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.</p>
<p><a href="#_ftnref15" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn15">[15]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref16" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn16">[16]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”; “Ziad Rahbani, Lebanese composer and son of iconic singer Fayrouz, dies at 69,” <em>Associated Press</em>, 26 Temmuz 2025, <a href="https://apnews.com/article/fayrouz-ziad-rahbani-singer-lebanon-icon-dies-3367fba619311ce1a0de418f2e3a40f7" target="_blank" rel="noopener">https://apnews.com/article/fayrouz-ziad-rahbani-singer-lebanon-icon-dies-3367fba619311ce1a0de418f2e3a40f7</a></p>
<p><a href="#_ftnref17" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn17">[17]</a> “Georges has returned, Ziad has left us!,” <em>International Viewpoint</em>; Aseel Saleh, “Lebanon bids farewell to iconic musician, playwright, and revolutionary Ziad Rahbani,” <em>Peoples Dispatch</em>, 31 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://peoplesdispatch.org/2025/07/31/lebanon-bids-farewell-to-iconic-musician-playwright-and-revolutionary-ziad-rahbani/" target="_blank" rel="noopener">https://peoplesdispatch.org/2025/07/31/lebanon-bids-farewell-to-iconic-musician-playwright-and-revolutionary-ziad-rahbani/</a>; “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” <em>Reuters</em>. Bahsi geçen orijinal söyleşi için: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=mRfGjX7xr78" target="_blank" rel="noopener">https://www.youtube.com/watch?v=mRfGjX7xr78</a></p>
<p><a href="#_ftnref18" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn18">[18]</a> As’ad AbuKhalil, “The Cult of Ziad Rahbani,” <em>Jadaliyya</em>, 10 Ekim 2012, erişim 15 Ağustos 2026, <a href="https://www.jadaliyya.com/Details/27192" target="_blank" rel="noopener">https://www.jadaliyya.com/Details/27192</a></p>
<p><a href="#_ftnref19" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn19">[19]</a> Aseel Saleh, “Lebanon bids farewell to iconic musician, playwright, and revolutionary Ziad Rahbani”.</p>
<p><a href="#_ftnref20" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn20">[20]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”; Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’”.</p>
<p><a href="#_ftnref21" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn21">[21]</a> “Ziad Rahbani obituary,” <em>The Guardian</em>, 6 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.theguardian.com/music/2025/aug/06/ziad-rahbani-obituary" target="_blank" rel="noopener">https://www.theguardian.com/music/2025/aug/06/ziad-rahbani-obituary</a></p>
<p><a href="#_ftnref22" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn22">[22]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref23" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn23">[23]</a> A.g.y.</p>
<p><a href="#_ftnref24" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn24">[24]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref25" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn25">[25]</a> “Ziad Rahbani, pioneering Lebanese musician and composer, dies at 69,” <em>Al Jazeera</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref26" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn26">[26]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” <em>Reuters</em>; Aseel Saleh, “Lebanon bids farewell to iconic musician, playwright, and revolutionary Ziad Rahbani”.</p>
<p><a href="#_ftnref27" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn27">[27]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref28" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn28">[28]</a> A.g.y.</p>
<p><a href="#_ftnref29" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn29">[29]</a> “Return to Haifa (1982),” Palestine Film Institute, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.palestinefilminstitute.org/en/pfp/archive/return-to-haifa" target="_blank" rel="noopener">https://www.palestinefilminstitute.org/en/pfp/archive/return-to-haifa</a>; Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution,”.</p>
<p><a href="#_ftnref30" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn30">[30]</a> “Georges has returned, Ziad has left us!,” <em>International Viewpoint</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref31" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn31">[31]</a> Abou Hawwach, “The heir to a legacy.” Al Majalla’nın Suudi merkezli SRMG grubuna bağlı olduğunu, dolayısıyla Ziad’ın Hizbullah ve Suriye ile ilişkisine mesafeli bir çerçeveden baktığını not etmek gerekiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref32" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn32">[32]</a> “You Can’t Separate the Artist from His Politics: Ziad Rahbani’s Politics of Resistance,” Institute for Palestine Studies, 8 Ağustos 2025, erişim 11 Ağustos 2026, <a href="https://www.palestine-studies.org/en/node/1657689" target="_blank" rel="noopener">https://www.palestine-studies.org/en/node/1657689</a></p>
<p><a href="#_ftnref33" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn33">[33]</a> FHKC açıklaması, Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution,” içinde.</p>
<p><a href="#_ftnref34" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn34">[34]</a> Ati Metwaly, “Ziad Rahbani (1956-2025): An endless legacy,” 31 Temmuz 2025, erişim 13 Ağustos 2026, <a href="https://atimetwaly.com/2025/07/31/ziad-rahbani-1956-2025-an-endless-legacy/" target="_blank" rel="noopener">https://atimetwaly.com/2025/07/31/ziad-rahbani-1956-2025-an-endless-legacy/</a>; Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.</p>
<p><a href="#_ftnref35" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn35">[35]</a> Ati Metwaly, “Ziad Rahbani (1956-2025): An endless legacy”.</p>
<p><a href="#_ftnref36" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn36">[36]</a> “Ziad Rahbani: The Artist Whose Biography Tells Lebanon’s History,” <em>Fanack</em>, 30 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://fanack.com/faces/features-insights/ziad-rahbani~94609/" target="_blank" rel="noopener">https://fanack.com/faces/features-insights/ziad-rahbani~94609/</a></p>
<p><a href="#_ftnref37" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn37">[37]</a> “Videos: Fayrouz &amp; World Bid Farewell to Ziad,” <em>Sada Elbalad</em>, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://see.news/video-ziad-el-rahbani-funeral-highlights" target="_blank" rel="noopener">https://see.news/video-ziad-el-rahbani-funeral-highlights</a></p>
<p><a href="#_ftnref38" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn38">[38]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” <em>Reuters</em>; Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution”.</p>
<p><a href="#_ftnref39" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn39">[39]</a> Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution”.</p>
<p><a href="#_ftnref40" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn40">[40]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref41" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn41">[41]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”; Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.</p>
<p><a href="#_ftnref42" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn42">[42]</a> Dina Ezzat, “Fragments of rhythm”.</p>
<p><a href="#_ftnref43" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn43">[43]</a> “The Everlasting Genius of Ziad Rahbani,” <em>GQ Middle East</em>, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.gqmiddleeast.com/article/the-everlasting-genius-of-ziad-rahbani" target="_blank" rel="noopener">https://www.gqmiddleeast.com/article/the-everlasting-genius-of-ziad-rahbani</a></p>
<p><a href="#_ftnref44" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn44">[44]</a> Abou Hawwach, “The heir to a legacy”.</p>
<p><a href="#_ftnref45" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn45">[45]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref46" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn46">[46]</a> “Ziad Rahbani: The lost artist,” <em>The New Arab</em>, 29 Aralık 2014, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.newarab.com/features/ziad-rahbani-lost-artist" target="_blank" rel="noopener">https://www.newarab.com/features/ziad-rahbani-lost-artist</a></p>
<p><a href="#_ftnref47" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn47">[47]</a> Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.</p>
<p><a href="#_ftnref48" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn48">[48]</a> “Where March 14 Came Up Short,” <em>Carnegie Endowment for International Peace</em>, Mart 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://carnegieendowment.org/middle-east/diwan/2025/03/where-march-14-succeeded-and-failed" target="_blank" rel="noopener">https://carnegieendowment.org/middle-east/diwan/2025/03/where-march-14-succeeded-and-failed</a>; “Hizb Allah rally draws thousands,” <em>Al Jazeera</em>, 8 Mart 2005, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.aljazeera.com/news/2005/3/8/hizb-allah-rally-draws-thousands" target="_blank" rel="noopener">https://www.aljazeera.com/news/2005/3/8/hizb-allah-rally-draws-thousands</a></p>
<p><a href="#_ftnref49" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn49">[49]</a> “The Lebanese Armed Forces and Hezbollah: Military Dualism in Post-War Lebanon,” <em>Carnegie Endowment for International Peace</em>, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://carnegieendowment.org/europe/posts/2018/10/the-lebanese-armed-forces-and-hezbollah-military-dualism-in-post-war-lebanon" target="_blank" rel="noopener">https://carnegieendowment.org/europe/posts/2018/10/the-lebanese-armed-forces-and-hezbollah-military-dualism-in-post-war-lebanon</a>; “Lebanon mourns slain leaders,” <em>Al Jazeera</em>, 17 Şubat 2008, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.aljazeera.com/news/2008/2/17/lebanon-mourns-slain-leaders" target="_blank" rel="noopener">https://www.aljazeera.com/news/2008/2/17/lebanon-mourns-slain-leaders</a></p>
<p><a href="#_ftnref50" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn50">[50]</a> “Ziad Rahbani: The Artist Whose Biography Tells Lebanon’s History,” <em>Fanack</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref51" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn51">[51]</a> “Georges has returned, Ziad has left us!,” <em>International Viewpoint</em>; Saleh, “Lebanon bids farewell”.</p>
<p><a href="#_ftnref52" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn52">[52]</a> “Georges has returned, Ziad has left us!,” <em>International Viewpoint</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref53" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn53">[53]</a> “Ziad Rahbani: The lost artist,” <em>The New Arab</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref54" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn54">[54]</a> Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.</p>
<p><a href="#_ftnref55" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn55">[55]</a> Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”; Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation.”</p>
<p><a href="#_ftnref56" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn56">[56]</a> Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”; “Ziad Rahbani, pioneering Lebanese musician and composer, dies at 69,” <em>Al Jazeera</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref57" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn57">[57]</a> “Fayrouz — Eh Fi Amal,” Discogs, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.discogs.com/release/2532148" target="_blank" rel="noopener">https://www.discogs.com/release/2532148</a></p>
<p><a href="#_ftnref58" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn58">[58]</a> Dina Ezzat, “Fragments of rhythm”; “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” <em>Reuters</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref59" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn59">[59]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” <em>Reuters</em>; Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”.</p>
<p><a href="#_ftnref60" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn60">[60]</a> “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” <em>Reuters</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref61" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn61">[61]</a> Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution”.</p>
<p><a href="#_ftnref62" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn62">[62]</a> “Lebanon Bids Farewell to Ziad Rahbani,” <em>This is Beirut</em>, 28 Temmuz 2025, erişim 13 Ağustos 2026, <a href="https://thisisbeirut.com.lb/articles/1321792/lebanon-bids-farewell-to-ziad-rahbani" target="_blank" rel="noopener">https://thisisbeirut.com.lb/articles/1321792/lebanon-bids-farewell-to-ziad-rahbani</a>; “Lebanon bids farewell to Ziad Rahbani,” <em>Naharnet</em>.</p>
<p><a href="#_ftnref63" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn63">[63]</a> “PM Salam awards Ziad Rahbani National Order of the Cedar posthumously,” <em>LBC Group</em>, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.lbcgroup.tv/news/lebanon-news/869846/pm-salam-awards-ziad-rahbani-national-order-of-the-cedar-posthumously/en" target="_blank" rel="noopener">https://www.lbcgroup.tv/news/lebanon-news/869846/pm-salam-awards-ziad-rahbani-national-order-of-the-cedar-posthumously/en</a></p>
<p><a href="#_ftnref64" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn64">[64]</a> “Beirut Avenue Renamed in Honor of Ziad Rahbani,” <em>MTV Lebanon</em>, Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, <a href="https://www.mtv.com.lb/en/news/Local/1600764/beirut-avenue-renamed-in-honor-of-ziad-rahbani" target="_blank" rel="noopener">https://www.mtv.com.lb/en/news/Local/1600764/beirut-avenue-renamed-in-honor-of-ziad-rahbani</a></p>
<p><a href="#_ftnref65" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn65">[65]</a> Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.</p>
<p><a href="#_ftnref66" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn66">[66]</a> Dina Ezzat, “Fragments of rhythm”.</p>
<p>(DS/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kumbaracı50 sahnesinde kendinle yüzleşmek]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kumbaraci50-sahnesinde-kendinle-yuzlesmek-322690</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/kumbaraci50-sahnesinde-kendinle-yuzlesmek.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kumbaraci50-sahnesinde-kendinle-yuzlesmek-322690</guid><description><![CDATA[İnternette bir zamanlar karşıma çıkmış anonim bir söz vardı: “Eğer hayatta ne olacağını tam olarak biliyorsan, o olursun ve senin cezan da bu olacaktır. Aslında ne olmak istediğini bilmemek, her sabah kendini yeniden yaratmak, isim değil, fiil olmak, hayatta hareket etmek, sabit olmamak bir ayrıcalıktır.”]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Kumbaracı50’nin oyuncuları, yönetmenleri, kuruluşu ve işleyişini düşününce “hayatta hareket etme, fiil olma” hali bir nevi vücut buluyor. Para kazanma mecburiyeti hayatta kalmanın temel koşullarından biriyken, özellikle Türkiye gibi ülkelerde insanın tutkuyla bağlandığı faaliyetleri mesleği haline getirmesi lüks haline gelebiliyor. Ancak Kumbaracı50 kadrosunun aktardıkları, insanların bir yandan mesleklerini yaparken bir yandan da sanatla iç içe olmalarını sağlayan bir ortamı zevkle ve özveriyle inşa etmeyi başardıklarını gösteriyor.</em></p>
<p>Kumbaracı50, mesai saatlerinden sonra tiyatro yaptıkları için “Altıdan Sonralılar” adını alan bir ekibin daha sonradan Kumbaracı Yokuşu 50 numaradaki binanın üst katına, <em>Kumbaracı50 Sahnesi’ni</em> açmasıyla ortaya çıkan bir oluşum.</p>
<p>2018’de Üstün Akmen Tiyato Ödülleri’nden Tiyatro Kurum Ödülü ve aynı sene Terakki Vakfı Tiyatro Ödülü’nü alan K50’de bugün, tiyatro dersleri almak için gelen kursiyerler tercihlerine göre hafta içi iş çıkışında gerçekleşen ondokuzotuz atölyelerine veya hafta sonu derslerine kayıt olabiliyor.</p>
<p>Ondokuzotuz atölyeleri de Altıdan Sonralılar’ın “iş çıkışı tiyatro” fikrinin devamı niteliğinde. Hafta içi bir gün 19.30'da sonra olacak şekilde amatör olarak başlayan ve K50’deki eğitmenlerden/profosyonel oyunculardan kurlarına göre (birinci, ikinci ve en son üçüncü kur olacak şekilde) temel oyunculuk, ileri oyunculuk eğitimleri alan kursiyerler farklı oyunculuk metotlarını öğrenme şansı yakalıyor.</p>
<p>Yaklaşık altı ay kadar bir süre grubun ihtiyacına da yönelik oyunculuk workshopları, atölyeler alındıktan sonra sahnelenecek oyun üzerine çalışılmaya başlanıyor. Oyunların sahnelendiği Kumbaracı50 Sahnesi ise üretim ve gösteri alanı fikriyle, “her yer sahne” olarak tasarlandı ve açıldığından beri birçok tiyatro topluluğu ve performans sanatçısına ev sahipliği yaptı. Bu sezon da 18. yılına giriyor. K50’de pek çok oyunun uyarlamasını ve yönetmenliğini yapmış, Yalınayak Müzikhol oyunuyla 2016’da en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında 20. Afife Tiyatro Ödülü’ne aday gösterilmiş, aynı zamanda Kumbaracı50 kurucu ekibinden olan Gülhan Kadim bu hissi şu şekilde anlatıyor.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Galiba gurur duyuyorum. Bu sezon reşit oluyor sahnemiz. 18.sezon. Beyoğlu'nda bunu sürdürebilmek hiç kolay değil. Etrafımızda oluşan halka, halkayı oluşturan Kumbaracı50 ekibi, insanların sahneyle ve bizlerle kurduğu bağlar en büyük gücümüz. Mevcut kolonlara bolca yeni kolon ekleyerek yeni hikâyeler yazıyoruz. Şahane bir şey.”</em></p>
<h3>Farklı bakış açılarını bir potada eritmeye çalışmak</h3>
<p>Gülhan Kadim’in hem uyarladığı hem de yönetmenliğini yaptığı “İki Kapılı?” oyunu da bu hikâyelerden yalnızca bir tanesi. Oyununun oyuncu kadrosundan <em>Çağla Yorulmaz</em>’ın anlattığına göre bu sene Kumbaracı50’de üçüncü yılına geçen bir ekiple oynadıkları “İki Kapılı?” oyunu, ekibin ilk kez bu sene gişe açarak amatör oyunculuğu bir üst seviyeye taşıyacakları bir yolculuğa çıkmak istemesiyle ortaya çıkan bir eser.</p>
<p>Oyunun konusu, Beyoğlu’nda bir sahnenin, bir geceyi sahne almaları için altı farklı tiyatro ekibine kiralayıp kayıplara karışması. Oyun günü sahneye gelen ekiplerin ve oyuncuların hepsi o gece kendilerinin oynaması gerektiğine inanır. En sonunda, en kolay seçeneklerden biri olmasından dolayı bir oyuncunun tek başına oynamayı planladığı ‘İki Kapılı Ev’ oyununu hep birlikte oynamaya karar verirler. Oyun akıp giderken her biri birbirinden farklı oyunculuk anlayışına sahip olan ekiplerin birbiriyle uzlaşma yollarını arayışına, ortak paydada birleşme çabasına tanıklık ederiz.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/kumbaraci50.jpg" alt="">
<figcaption>
<p><em>“İki Kapılı?” 3. kur oyunundan kareler</em></p>
<p><em><strong>Uyarlayan: </strong>Cem Uslu</em></p>
<p><em><strong>Uyarlayan, Yöneten, Işık Tasarımı: </strong>Gülhan Kadim</em></p>
<p><em><strong>Yardımcı Yönetmen: </strong>Ceyda Akel</em></p>
<p><em><strong>Yönetmen Yardımcısı, Işık &amp; Ses Operatörü: </strong>Gizem Yurtseven</em></p>
<p><em><strong>Yönetmen Yardımcısı: </strong>Hazal Şahin</em></p>
<p><em><strong>Dekor Tasarım, Kostüm Tasarım, Işık Tasarımı: </strong>Efe Arslan</em></p>
<p><em><strong>Işık &amp; Ses Operatörü: </strong>İbrahim Süer</em></p>
<p><strong><em>Oynayanlar: </em></strong><em>Ayşen Şahin, Çağla Yorulmaz, Didem Eylem Veral, Efe Arslan, Fatma Onay, Memetcan Kutlay, Sena Canbazoğlu, Yağmur Kaya, Yağmur Öztürk</em></p>
</figcaption>
</figure>
<h3>“Asıl olan her zaman insandır”</h3>
<p>Kendini bir gruba ait hissetmek, grupça alınan kararlarda dinlendiğini, gidişatta bir rolün olduğunu hissetmekle başlar. Üç senedir Kumbaracı50’de tiyatro dersleri alırken <em>Yorulmaz</em> da K50 ile kurduğu birleştirici, iyileştirici gücün iletişime her zaman açık olunmasından ve hocalarla kursiyerlerin birbirine duyduğu saygıdan kaynaklandığını söylerken ana düşüncenin “Asıl olan her zaman insandır” olduğunun altını çiziyor.</p>
<p>Bir grup içinde hiyerarşik bir yapı oluşturmadan, bireylerin hepsinin dinlenmesi, sesini duyurmaya teşvik edilmesi, herkesin mutlaka gruba katacak bir şeyi olduğunun bilincinde olmakla başlar. Kimsenin bilgi birikimi diğerinkinden daha değersiz, hiçbir bakış açısı daha az derin değildir.</p>
<p>Alman filozof Immanuel Kant, “İnsanlara karşı ahlaklı olmanın yolu onlara insan oldukları için değer vermekten geçer.” der. Normalde tiyatro öğrenmek için gelmiş olan her bir kursiyer amatör de olsalar kendi meslek hayatından getirdiği fikirleriyle, kişilik özellikleriyle değerli hissettirilirken, Kumbaracı50’ye de inanılmaz değerler kattıklarına şüphe yok.</p>
<h3>Özgün ve özgür olana alan açmak</h3>
<p>Mesai saatlerinde her biri farklı farklı işlerde, plazada, büroda, hastanede, okulda çalışıp sonrasında tiyatro sahnesinde yerlerini alarak oyunculuk yapan insanların tek işi tiyatro oyunculuğu olanlarla kıyaslayınca tiyatroculuktaki ezber kalıpları yıkıp yıkmadığı ve uzun süredir bu işi yapan profesyonellere de farklı bakış açıları öğretmesi hakkında Kadim şunları söylüyor:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Tasarladığımız ve 11 yıldır yürüttüğümüz ondokuzotuz atölyeleri tam olarak özgürleştirme düşüncesine yönelik. Ben bambaşka deneyim ve mesleklerden gelen katılımcıların bir araya gelip kendine has bir enerji oluşturma ve ekip olma hallerini çok seviyorum. Ezberi bozan da bu oluyor. Özgün ve özgür olana alan açılıyor.”</em></p>
<p>Oyuncular ise gruptaki herkesin kendi meslek gruplarından getirdiği pek çok katkı olduğunu belirtirken bunlardan bazılarının iletişim kurma ile alakalı olduğunu, bazılarının ise koordinasyon, organizasyon becerileri gibi profesyonel hayatlarında edindikleri ve sahneye hazırlanma sürecine de yansıttıkları özellikler olduğunu söylüyor.</p>
<p><em><img src="https://static.bianet.org/2026/08/kumbaraci50-3.jpg" alt=""> </em></p>
<p>Yoğunlukları, iş koşuşturmaları nedeniyle tek tek konuşmaya fırsat bulamadığım “İki Kapılı?” ekibinin her bir üyesinin gündelik işlere ek olarak bir de tiyatro provalarına zaman ayırmasını sağlayan farklı farklı motivasyonları vardır mutlaka ancak neredeyse hepsi için ortak olan motivasyonlardan biri “kendin için bir şey yapabilmenin verdiği haz.” Tiyatronun yaratmayı başardığı özgürlük alanından dolayı herkes, o ya da bu şekilde tiyatronun içinde var olmak için çok büyük bir istek duyuyor. Gülhan Kadim ise yönetmen bakış açısıyla şunları ekliyor:</p>
<p><em>“O gün provaya gelirken gün içerisinde işlerinde yaşadıkları bir sürü şeyle birlikte geliyorlar tabii. Ama çoğunun haftada 1 gün olan çalışmaları iple çektiğini biliyorum. Oyunun çıkmasına yakın herkes çok yoruluyor. O dönem pişman olanlar kesin oluyordur. Sabah iş, akşam prova... Fakat sahneye çıktıktan sonra devam etme arzusu geliyor hemen. Tiyatroyu nefes aldığı yer olarak seçenler bir araya geliyor diye düşünün. Motivasyonu düşük olan varsa da elinden tutuyoruz. Birbirimize güç verip güvenli alanlar yaratıyoruz. Bu büyük bir konfor. Hele ki bu çağda. Ekip olabilmek Kumbaracı50'nin en güçlü özelliği. Temel oyunculuk çalışmalarından bile önce bunu yaratmayı çok önemsiyoruz. Ondan sonrası çok daha kolay... “</em></p>
<p>Fransız bir arkadaşımla sosyolojinin toplumu anlamlandırma biçimleri üzerine konuşurken, bana sosyolojik bakış açılarının bazen çok istatistik ve sayısal veriye odaklı kaldığını söylemişti. Ben toplumu tiyatro yoluyla incelemeyi tercih ederim, dediğini hatırlıyorum.  İstatistikler, insanlar arası bağları, yardımlaşmayı, elinden tutarak birlik olmayı verileri aracılığıyla gösteremez, ancak insanlara özne olarak odaklanan tiyatro bunu kesinlikle yapıyor. “İki Kapılı?” oyununda da olduğu gibi, Kumbaracı50’de oynanan oyunlar bireyleri ve bireyler arasındaki bağları incelerken, oyuncuların kendileriyle yüzleşmelerine de zemin hazırlıyor.</p>
<h3>“Sen, ben yok, biz varız”</h3>
<p>“İki Kapılı?”nın oyuncuları, Kumbaracı50’de geçirdikleri bu üç yılın onlar için anlamını oyunda geçen şu sözle anlatmak istiyorlar:</p>
<p><em>“Sen, ben yok, biz varız.”</em></p>
<p>Ekibin vurgulamak istediği, “biz” olma halini içselleştirmeyi başardıktan sonra pek çoğunun hayal ettikleri dünyayı Kumbaracı50’de bulabilmiş olmaları. Bu sayede sosyal hayattaki ilişkilerini daha farklı bir gözle algılamalarının yanı sıra güvenli alanlarından çıkıp kendileriyle yüzleşme süreçlerinin ilk adımını atmaları. Ve bu yüzleşme süreci bir kere başlayınca aslında insanın hayatı boyunca durmadan devam ediyor.</p>
<p><em><img src="https://static.bianet.org/2026/08/kumbaraci50-5.jpg" alt=""> </em></p>
<p>Bireyler de aynı toplumlar gibi değişir, dönüşür, arzuları ve ihtiyaçları farklılaşır, zamana ve mekana göre şekillenir. Kendini tanıma yolculuğu ve kendiyle yüzleşme hali de buna bağlı olarak devam eder. Tiyatro da bunu sağlayabilecek en güçlü araçlardan birisi. Kendini her zaman yenileme şansına sahip olmak Türkiye’de çeşitli gelecek tercihlerine sahip olabilmek gibi bir lüks olarak kalıyor. Türkiye’nin gerçekleri ve tüm dünyada yaşanan olaylar insanların akıl sağlığını istemsizce zorlarken, insanların kendisi için bir şeyler yapabilmesi, yapmaya vakit ayırması, para ayırabilmesi büyük bir lüks. Kumbaracı50 bu lüksü kendilerine armağan edebildikleri için çok şanslılar.</p>
<p>Sylvia Plath’in incir ağacı alegorisinde bir incir ağacının dallarının her birini yaşamayı çok istediği bir hayatı, örneğin gezgin olduğu bir evreni, evde kalarak çocuklarının her anına tanık olduğu ve onları büyüttüğü bir yaşamı, kariyerinde üst düzeylere geldiği bir hayatı ve daha pek çok olasılığı temsil eder, ancak tüm bu hayatlara sahip olmak istediğinden nihai karara bir türlü varamaz, hiçbirini seçemez ve en sonunda incirler çürüyüp ölür. Kumbaracı50’nin bir parçası olanlar tek bir dalı seçmemenin mümkün olduğunu, incirlerin hepsinin olmasa da en azından birden fazlasının yenebileceğini gösteriyor.</p>
<p>Dünya üzerindeki diğer bütün insanların da her gün yeniden yaratma şansı bulduğu, hiç kimsenin tam olarak ne olmak istediğine karar veremediği ve karar veremediği için her şey olabildiği, her yeni yolculuğu, mesleği, sanatı, aktiviteyi deneyimleyebildiği bir güne uyanma dileğiyle.</p>
<p>(AB/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mucizelere inanmak yetmez mucize olmak gerekir!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mucizelere-inanmak-yetmez-mucize-olmak-gerekir-322710</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/mucizelere-inanmak-yetmez-mucize-olmak-gerekir.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mucizelere-inanmak-yetmez-mucize-olmak-gerekir-322710</guid><description><![CDATA[Mucize her zaman gökten zembille inmez. Yazar Züleyha Ersingün, Mucize romanında mucizenin dayanışmayla ve emekle de yaratılabileceğini anlatıyor. Roman her ne kadar çocuk kitabı olarak yazılsa da yetişkinlerin de okuyup üzerinde düşünebilecekleri felsefi bir soru barındırıyor: Yaşamımızda hangi mucizeyi yaratabiliriz?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Mucize kelimesinin bir sıfat olarak anlamlarından biri de hayranlık uyandıran güzellik demek. Bu açıdan bakıldığında güneşin her gün doğması da bir çiçeğin açması da bir çocuğun gülmesi de mucizedir.</p>
<p>Bir de kendiliğinden olan değil emekle, dayanışmayla yaratılan mucizeler vardır. Bu da  mucizeyi olağanüstü kılar ve güzelliğini arttırır. Züleyha Ersingün’ün yazdığı Mucize de çocuklar tarafından yaratılan böyle bir mucizeyi anlatıyor.</p>
<p>Roman bir sahil kasabasında yaşayan Mercan isimli bir kız çocuğunun ağzından anlatılıyor. Ama bu yalnızca onun değil, Ege’nin, Sadık’ın, Sarp’ın, Meltem’in, Ela’nın, Ozan’ın, İdil’in ve Eren’in hikayesi.</p>
<p>Mercan, ailesiyle büyük bahçeli küçük bir evde yaşayan mutlu ve meraklı bir çocuk. Ancak annesinin kalp hastalığı nedeniyle yatağa düşmesi onun hayatını alt üst ediyor. Kaygı ve üzüntü çocuğun hayatındaki mutluluğu silip süpürüyor.</p>
<p>Hayat renksiz ve neşesiz bir şekilde akarken beklenmedik bir olay yaşanıyor; bir yunus sahile vuruyor. Mercan ve arkadaşları güzelliğine hayran kaldıkları ve bir mucize olarak gördükleri yunusu yaşatmak için var güçleriyle çabalamaya başlıyor.</p>
<p>Roman boyunca hem bir yunusu kurtarma operasyonunu izliyoruz hem de çocukların yaşamlarındaki değişikliklere tanık oluyoruz. Mercan, annesinin hastalığını iyileştirme gücüne sahip değildir ama bir yunusu hayatta tutmak için arkadaşlarını örgütler. Diğer çocukların pek de hoşlanmadığı Sadık, oyuna girme şans verilince gerçek bir arkadaşa dönüşür. Sözel ve sayısal derslerde başarısız olan Ege, desteklenince resim yeteneğiyle öne çıkar ve kendisini gerçekleştirebilir. Çocuklar mucizeye inanmakla kalmaz, mucizenin kendisi olurlar.</p>
<p>Züleyha Ersingün yazarlığının yanı sıra aynı zamanda yaratıcı drama lideri ve felsefe uygulayıcısı olarak çocuklarla etkinlikler yapan bir eğitimci. Yazar bu becerilerini romanın içeriğine de yansıtmış. Başlangıçta diğer çocukların zorba ve kaba olarak gördüğü Sarp için Mercan’ın babasının yaptığı değerlendirme dikkat çekici<em>: “ Bu dünyadaki hiçbir şey sadece kötü ya da iyi diye tanımlanamaz. Ama bir çocuktaki kötü davranışların kaynağı çoğu  zaman bir yetişkindir”</em> Sarp da kitabın sonunda artık başka biridir.</p>
<p>Mucize dostluk, empati ve umut temalarını başarıyla işleyen nitelikli bir çocuk kitabı. Yazarın lirik anlatısı kitabı çocuk okurun hem karakterlerle yakınlık kurmasına olanak tanıyor hem de edebi açıdan tat almasını sağlıyor.</p>
<p>Mucize her zaman gökten zembille inmez. Yazar Züleyha Ersingün, Mucize romanında mucizenin dayanışmayla ve emekle de yaratılabileceğini anlatıyor. Roman her ne kadar çocuk kitabı olarak yazılsa da yetişkinlerin de okuyup üzerinde düşünebilecekleri felsefi bir soru barındırıyor: Yaşamımızda hangi mucizeyi yaratabiliriz?</p>
<div class="box-1">
<div class="box-12">
<h3>Kitap künyesi</h3>
<p>Yazar: Züleyha Ersingün</p>
<p>Çizer: Ece Zeber</p>
<p>Sınıf/yaş: 4. sınıf (9-10 yaş), 5. sınıf (10-11 yaş), 6. sınıf (11-12 yaş)</p>
<p>Türü: Roman</p>
<p>Sayfa sayısı: 88</p>
<p><em><a href="https://www.tudem.com/urun/kultur/1008/tudem_edebiyat/11527/mucize.aspx" target="_blank" rel="nofollow noopener">Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın</a></em></p>
<h3>Züleyha Ersingün hakkında</h3>
<p>1974 yılında Zonguldak’ta doğdu. 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaparken, çocuklar için yapılan çeşitli sosyal proje ve kültür sanat etkinliklerinde de görev aldı. Yaratıcı drama lideri ve çocuklar için felsefe uygulayıcısı olarak etkinlikler yapıyor. Çocuklara ve gençlere hikâyeler yazıp, ukulele çalıyor. İlk kitabı Hayal Peşinde 2016 IBBY (Board on Books for Young People) listesine seçildi. Eşi ve oğlu ile birlikte İstanbul’da yaşıyor, öğretmenlik mesleğine devam ediyor.</p>
</div>
</div>
<p>(DGC/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Şairin zamandan azade öyküleri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sairin-zamandan-azade-oykuleri-322691</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/sairin-zamandan-azade-oykuleri.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sairin-zamandan-azade-oykuleri-322691</guid><description><![CDATA[Doğrusu Vecdi Erbay Sol Elin Hatırası’nda geçtiğimiz bin yılın son yüzyılından yeni bin yıla devir bir “çözümsüzlük” hâline geçmişten ayna tutarak bugüne bak diyor öyküleriyle.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 40px;"><em>"Kendi dilinde bağdaş kurmayan</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Harami saltanatına eşkıya olmayan</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Zamanın yüzüne ayna tutmayan</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Sözün ve ömrün hükmü yoktu"</em></p>
<p>Şair hem de iyi şair Vecdi Erbay şairce edebi suskunluğunu bu kez öykülerle “<em>Sol Elin Hatırası</em>”* adıyla okuruna bağışladı. Ama içinde yukarıda alıntıladığım dizeler de var. Aslında dize formatında olmayan metinler de zaten şiirsel bir tat ile yazılmış öyle de okunuyor.</p>
<p>Biri kitaba da adını veren yedi öyküden oluşuyor Sol Elin Hatırası. Her öykü bir şairden iki dize ile başlıyor. Arjen Ari, Adnan Satıcı, Öztürk Uğraş, Mehmet Çetin, Fadıl Öztürk, Emirali Yağan ve Didem Madak; yedisi de öte yakaya göçüp gitmiş ama ardlarında sağlam dizeler bırakmış şairler. Sanki şair dostlarına veda mesajı gibi…</p>
<p>İnsanın akli melekelerinin ideolojilerin bombardımanı ve baskıcı tahakkümü altında hayli zor zamanları bitmeyecekmiş gibi yaşadığı bir vakitte, birdenbire tuhaf hale evrildiğimiz zamana düştüğümüzü itiraf etmeli sanki!</p>
<p>Kendi coğrafyasında “muktedir” iken savrulduğu coğrafyada “yoksullaşan akıl” demeli belki bu duruma. Yenik, mahcup ve çaresizlik halleri…</p>
<p>Ama o yalnız ve yabancılık hallerinin pek de uzun sürmediği, acının insanları “akraba” yaptığı bir yeni durum…</p>
<p>Ve sonra yeni yerleşilen yaban ellerde; eskiden “çok güzel konuşan”ın artık “hep susan” bir hâle dönüşmesinin insanı insanlığından utandıran tuhaflığı…</p>
<p>İki dilde konuşurken, bir süre sonra iki dilde de “kekemelik” hallerinin yaralayıcı durumu.</p>
<p>Biri ile konuşurken “tedirgin gevezelik” misali! Diğerinde ise yerinde ve kararında “saygılı suskunluk”.</p>
<p>Doğrusu Vecdi Erbay Sol Elin Hatırası’nda geçtiğimiz bin yılın son yüzyılından yeni bin yıla devir bir “çözümsüzlük” hâline geçmişten ayna tutarak bugüne bak diyor öyküleriyle.</p>
<p>Okuyun, seversiniz bir miktar hüzünlenerek…</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/sol-elin-hatirasi.jpg" alt="">
<figcaption><em>*Vecdi Erbay, Sol Elin Hatırası, Dipnot Yayınları, 2026</em></figcaption>
</figure>
<p><a href="https://dipnotkitap.com/kitap/sol-elin-hatirasi/456" target="_blank" rel="nofollow noopener">Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın</a></p>
<p>(ŞD/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Artık Fransızlar da eziyetten azade değil!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/artik-fransizlar-da-eziyetten-azade-degil-322706</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/artik-fransizlar-da-eziyetten-azade-degil.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/artik-fransizlar-da-eziyetten-azade-degil-322706</guid><description><![CDATA[Cezayir’in bağımsızlık mücadelesine kolonyalist rejimin işkencelerini afişe ederek iştirak etmiş olan gazeteci Alleg zindanlarda çektiği eziyeti Sorgu (La Question) adlı kitabında teferruatıyla işliyor]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Filmin başında Melbourne Olimpiyat Oyunları maratonuna bağlanıyoruz. Atletizmin en çok mukavemet gerektiren branşında Fransa’yı, sömürgelerinden Cezayir’in nadide Berberi sporcusu <strong>Alain Mimoun</strong> temsil etmekte.</p>
<p>Derken Paris’te başbakan <strong>Mollet</strong>‘yi ve Cezayir’den sorumlu bakan <strong>Lacoste</strong>‘u mevzubahis kolonide çığırından çıkmak üzere olan vaziyeti tartışırken görüyoruz.</p>
<p>Lacoste, Hindiçin’deki icraatından “sabıkalı” general <strong>Massu</strong>’nün Cezayir’deki isyanı daha fazla baskı ile kontrol altına alabileceğini ifade ederken başbakan çoktan beri Gestapo gibi davranmakla suçlandıklarını hatırlatıyor.</p>
<p>“İşkence benimle başlamadı, benimle de bitmeyecek” diye devam eden Lacoste, “Müslümanlar’a karşı güç kullanmak lazım, onlar bir tek bundan anlar” derken kısa bir süre önce ifşa edilmiş bir işkence hadisesinin Cezayirliler’e ibret olup başka suçlar işlemekten vazgeçmelerine yol açtığını da iddia ediyor.</p>
<p>Derken Melbourne’dan Cezayir kökenli Mimoun’un maratonda Fransa’ya Olimpiyat şampiyonluğunu kazandırdığı haberi geldiğinde ırkçı Lacoste bundan hiç hoşlanmıyor, hatta suratını ekşitiyor.</p>
<p>Ardından Cezayir Komünist Partisi’nin cebren yok edilmeye çalışıldığını duyunca şaşırmıyoruz.</p>
<p>Ayrıca Cezayir’de görevli general <strong>Bollardière</strong>’in işkence uygulamayı reddederek istifa edişinden, Fransa’nın iddiaları yalanlayarak generali cezalandırdığından da haberdar oluyor ve okun yaydan çoktan çıktığını idrak ediyoruz.</p>
<p>Fakat bu arada Cezayir’de <em>Alger républicain (Cumhuriyetçi Cezayir)</em> gazetesinin başındaki Fransız <strong>Henri Alleg</strong>‘in de rejime direnenler arasındaki yerini almış durumda olduğunu unutmayalım.</p>
<p>Cezayir’in bağımsızlığına giden yolda Fransa tarafından tatbik edilmiş işkencelerin Fransız kamuoyu tarafından bilinmesine ve bu husustaki bilincin oluşmasında büyük katkısı olan gazeteci Alleg, El-Biâr gözaltı ve sorgu merkezindeki tecrübelerini 1958 yılında kitap hâlinde yayınlatmayı başaracaktı.</p>
<p>Türkçeye <em>Sorgu</em> olarak çevrilmiş <em>La Question</em> adlı kitabıyla aynı adı taşıyan, muhtelif animasyon teknikleriyle kotarılmış belgesel seyirciyi o karanlık yıllara sürüklüyor.</p>
<p>Gazetesi yasaklandıktan sonra Cezayir’de yeraltı faaliyetleriyle yoluna devam eden Alleg’in yaşadıklarını işleyen 2026 Fransa yapımı, 23 dakikalık film, yönetmen <strong>Alberto</strong> <strong>Segre</strong>’nin hassas olduğu kadar estetik yaklaşımı sayesinde kitabı okumaya muhakkak ki özendiriyor.</p>
<h3><img src="https://static.bianet.org/2026/08/la-question.jpg" alt=""></h3>
<h3>İhanete yer yok!</h3>
<p>“Gégène” olarak tanınan, Fransa ordusunda 1954 ile 1962 yılları arasında popüler olan manüel elektrik dinamosunun işkence pratiklerinde geniş çaplı olarak kullanıldığını öğreniyoruz. Alleg bedenine elektrik verilmesiyle vahşi bir hayvanın onu ısırdığı hissine kapılmış; bu tecrübeyi eti koparılmaya çalışılırmış gibi deneyimlemiş.</p>
<p>Güvenlik kuvvetlerinden gizlenirken kendisini misafir edenlere ihanet edip onları ele vermesi isteniyor, Alleg en çok acıya dayanamayarak çözülme ihtimalinden korkuyormuş.</p>
<p>Bu arada Cezayir’de Fransa güvenlik kuvvetleri tarafından girişilen, komünistlere ve Ulusal Kurtuluş Cephesi üyelerine yönelik av tüm vahşetiyle sürerken Alleg’in direnişte büyük rol oynayacak eşi <strong>Gilberte</strong> de Fransa’ya tehcir ediliyor.</p>
<p>Yıllardan beri “Araplar”ın çektiği eziyetten “Fransızlar”ın da bir süredir azade olmadığı apaçık ortaya çıkıyor.</p>
<p>Sansürün başını alıp gittiği Fransa’da o ara mevzuya dahil olan <strong>Sartre</strong>’ın öncülüğündeki entelektüel camia basının devletle işbirliğine veryansın ediyor.</p>
<p>Paris’te mücadeleye devam eden barışsever Gilberte, Cezayirliler’e eşit vatandaş haklarının tanınmasından ve bilhassa kadınlara siyasete dahil olma şansının verilmesinden yana olduğunu her fırsatta ifade ediyor. BBC’ye verdiği röportajın büyük sansasyona yol açtığını görüyoruz.</p>
<p>Bu esnada Cezayir’deki zalim Fransız iktidarı tarafından kayıp vakası olarak lanse edilmiş direnişçi <strong>Maurice Audin </strong>unutulmuyor ve Sorbonne Üniversitesinde matematik doktora tezi <em>in absentia</em> tertip edilen bir törenle kabul ediliyor; aslında bilinmesine rağmen Alleg’in yakın arkadaşı Audin’in işkenceyle katledilmiş olduğu akabinde resmen ortaya çıkan vakalardan.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/la-question1.jpg" alt=""></p>
<h3>Kadın direnişçiler</h3>
<p>Son zamanların gözde sesi, meşhur aktör <strong>Vincent</strong> <strong>Lindon</strong>’un seslendirdiği esas kahramanımız Henri Alleg, Türkiye’de Belge, Oda, Evrensel ve Yöntem gibi yayınevlerinden çıkmış kitabında mütevazılığı asla elden bırakmıyor. Kendinden bahsetmenin aslında yersiz olduğunu, ağzına kadar dolu zindanın hücrelerine tıkılmış her bir mahpusun bu kitabı yazmış olabileceğini ifade ediyor.</p>
<p>Zindanda tutulan bütün mahkûmların zemin katında, ayakları zincirlenmiş ve ölüme mahkûm edilmiş 80 kişiyle beraberce nefes alıp verdiğini, onlarla özdeşleşerek hayatını o şekilde sürdürdüğünü aktarıyor. Birinin affedilmesini veya istenmeyen sonunun gelmesini tek vücut hâlinde bekliyorlar.</p>
<p>Mahalleden yasaklanmış şarkılar koro hâlinde, coşkuyla yükseliyor; hürriyetleri için mücadele edenlerin varlığı içeridekilerin yüreklerini ısıtıyor.</p>
<p>Fransızların kurbanı Şeyh<strong> Larbi Tébessi</strong> ve Doktor <strong>Şerif Zahar</strong>’ı andıktan sonra kadınlar koğuşuna da uğruyoruz kısaca; halen hayatta olan <strong>Cemile Buhayrad, Elyette Loup, Nesime Hablal, Melike Khene, Lucie Coscos, Colette Grégoire </strong>bu vesileyle hatırlanıyor.</p>
<p>Onların da soyulduğunu, dövüldüğünü, sadist güvenlikçilerin hakaretine uğradıklarını, su ve elektrik işkencelerine maruz kaldıklarını Alleg gayet iyi biliyor; duyduğunu, gördüğünü söylüyor ve zindandan yükselen çığlıkları asla unutmayacağını belirtiyor.</p>
<p>Kısa süresine rağmen seyirciyi tesir altına almayı başaran animasyon filmi dönemin atmosferini layıkıyla hissettiriyor, lakin şiddet veya duygu sömürüsü pornografisine asla girişmiyor.</p>
<p>Belgeselde takdir edilmesi gerekenlerden, dönemin cesur yayıncısı <strong>Jérôme</strong> <strong>Lindon</strong>’a buradan selam çakarken filmin müziklerinde imzası olan <strong>Emma Kélalèche</strong> ve jenerikte, kendisinin de dahil olduğu, <em>Odysseia</em>’daki sirenler misali “İstiklâl, istiklâl, istiklâl…” diye şakıyan kadınlar korosuna hayranlığımı belirtmeyi borç biliyorum.</p>
<p>Piyasaya çıktığı anda 66.000 satan Alleg’in kitabını tabii ki Fransa devleti hemen toplatmış, gazetelerde alıntıların yayınlanması yasaklanmış; oysa kaderin garip bir cilvesi olarak lanetli neşriyat sonradan malumunuz Türkiye’de bile yayınlanabilmiş.</p>
<p>Alleg kitabını zorla kaybedilenlere, davalarından emin olup ölümü metanetle bekleyenlere,</p>
<p>cellatlarını tanıyıp onlardan korkmamış olanlara, nefret ve işkenceye meydan okumuşlara adıyor. İnatçı kahramanımız kitabını okurken barışa ve milletler arasındaki kardeşliğe inananları düşünmemizi istiyor.</p>
<p>Nitekim Alleg’in Yahudi kökenleri Filistin davasında Filistinliler’den yana davranmasına mani olmadı ve ömrünün sonuna kadar ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadele ederek insan hakları için çaba sarfetti. </p>
<p>O, daha sonra Fransa’da kapatıldığı hapishaneden kaçıp fazlasıyla çalkantılı hayatının sona erdiği 2013 yılına kadar gazetecilik ruhunu kaybetmeyen, “İşkence devleti”nin foyasını ortaya çıkarmış “azılı” bir komünistti.</p>
<p><em><a href="https://cloud.pentacle-prod.com/s/EneK7Pz398XJxme" target="_blank" rel="nofollow noopener">Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.</a></em></p>
<p>(RL/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Masalı tersyüz etmek: Babette Cole’un Kül Prensi üzerine]]></title><link>https://bianet.org/yazi/masali-tersyuz-etmek-babette-coleun-kul-prensi-uzerine-322699</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/masali-tersyuz-etmek-babette-coleun-kul-prensi-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/masali-tersyuz-etmek-babette-coleun-kul-prensi-uzerine-322699</guid><description><![CDATA[Kitabın yaptığı şey yalnızca rollerin yerini değiştirmek değil. Eğer metin yalnızca “erkek Sindirella” fikri üzerine kurulmuş olsaydı, kısa sürede etkisini yitirebilirdi. Cole bunun ötesine geçerek masalların güzellik, güç ve kahramanlık anlayışını da sorguluyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Çocuk edebiyatı uzun yıllar boyunca masalları yalnızca yeniden anlatmakla yetinmedi; onları sorguladı, dönüştürdü ve çağın ihtiyaçlarına göre yeniden kurdu. Özellikle 1970’lerden itibaren feminist çocuk edebiyatının yükselişiyle birlikte, klasik masalların görünürde masum ama derinlere yerleşmiş cinsiyet kodları eleştirel bir gözle okunmaya başlandı. İngiliz yazar ve illüstratör Babette Cole’un Kül Prensi (Prince Cinders) bu dönüşümün en eğlenceli ve en yaratıcı örneklerinden biri.</p>
<p>Cole, hepimizin yakından tanıdığı Sindirella masalını alıyor ve onu yalnızca cinsiyetleri değiştirerek yeniden anlatmıyor; masalın dayandığı bütün hiyerarşiyi ince bir mizahla yapıbozumuna uğratıyor. Hikâyenin merkezinde bu kez ev işlerini yapan, şömine temizleyen, ağabeylerinin gölgesinde yaşayan ve dış görünüşü nedeniyle küçümsenen genç bir prens var. Gösterişli kıyafetleriyle balolara gidenler ise kibirli ve yakışıklı ağabeyleri. Masalın en kritik anında ortaya çıkan peri de alışıldık anlamda kusursuz bir kurtarıcı değil; büyüleri sık sık ters giden, sakar ama sevimli bir karakter. Böylece Cole, yalnızca cinsiyet rollerini değil, masalların “mükemmel kurtarıcı” fikrini de mizah yoluyla sarsıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/08/prince-cinders.jpg" alt=""></p>
<p>Kül Prensi‘nin en önemli başarısı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini didaktik bir söyleme yaslanmadan görünür kılabilmesidir. Kitap hiçbir noktada “erkekler de ev işi yapabilir” ya da “kadınlar güçlü olabilir” gibi doğrudan mesajlar vermez. Bunun yerine okuru alışık olduğu düzenin tersine yerleştirir. Bir erkeğin sürekli küçümsenmesi, güzel olmadığı için alaya alınması ya da ev işlerine mahkûm edilmesi okura komik gelir; tam da bu kahkaha anı, yıllardır kadın karakterlerin benzer biçimde temsil edilmesini fark etmeye açılan kapıdır. Cole’un mizahı, tam da bu yabancılaştırıcı etki sayesinde politik bir işlev kazanır.</p>
<p>Ancak kitabın yaptığı şey yalnızca rollerin yerini değiştirmek değildir. Eğer metin yalnızca “erkek Sindirella” fikri üzerine kurulmuş olsaydı, kısa sürede etkisini yitirebilirdi. Cole bunun ötesine geçerek masalların güzellik, güç ve kahramanlık anlayışını da sorgular. Masal boyunca fiziksel görünüşün önemsendiği her an ironik bir dille boşa çıkarılır. Perinin büyüsünün kusurlu işlemesi, prensin kaslı ve gösterişli biri yerine küçük bir maymuna dönüşmesi ya da hikâyenin sonunda beklenen ihtişamın yerini absürt komediye bırakması, klasik masal estetiğini bilinçli biçimde parçalar. Bu yönüyle Kül Prensi, parodiyi yalnızca güldürmek için değil, eleştirel bir anlatım stratejisi olarak kullanır.</p>
<p>Babette Cole’un metni kadar illüstrasyonları da kitabın anlam dünyasının ayrılmaz bir parçasıdır. Kalın siyah konturlar, karikatürü andıran abartılı bedenler, büyük mimikler ve hareket duygusunu öne çıkaran çizgiler metindeki mizahı sürekli besler. Özellikle ağabeylerin narsistik tavırları, Kül Prensi’nin ezilmişliği ya da perinin beceriksizliği yalnızca sözcüklerle değil, çizimlerin ritmiyle de aktarılır. Çocuk okur, henüz ironiyi sözcük düzeyinde tam kavrayamasa bile görseller aracılığıyla bu mizahi tonu rahatlıkla hisseder. Bu nedenle Cole’un kitaplarında resimler anlatıyı süsleyen bir unsur değil, anlatının kendisini kuran temel bileşenlerden biridir.</p>
<p>Kül Prensi’ni değerli kılan bir başka özellik de çocuk okuru edilgen bir alıcı olarak görmemesidir. Kitap, çocukların toplumsal normları sorgulayabilecek eleştirel bir okuma becerisine sahip olduğunu varsayar. Mizahın içine yerleştirilmiş küçük ayrıntılar, tekrar okumalarında yeni anlamlar keşfetmeye olanak tanır. Böylece eser yalnızca okul öncesi ya da erken okuma dönemindeki çocuklara değil, yetişkin okurlara da farklı katmanlar sunar. Çocuğa eşlik eden yetişkin, kendi çocukluğunda doğal kabul ettiği pek çok masal kalıbını yeniden düşünme fırsatı bulur.</p>
<p>Babette Cole’un çocuk edebiyatındaki genel yaklaşımı düşünüldüğünde, Kül Prensi onun üretim çizgisinin doğal bir uzantısıdır. Cole, kariyeri boyunca aile, beden, cinsellik, doğum, ölüm ve toplumsal roller gibi çocuk edebiyatında uzun süre tabu sayılan konuları mizahın sağladığı özgürlük alanında ele almıştır. Bu nedenle Kül Prensi, yalnızca başarılı bir masal parodisi değil, çocuk edebiyatında normları sorgulayan daha geniş bir estetik ve politik tavrın da temsilcisidir.</p>
<p>Bugün, klasik masalların hâlâ büyük ölçüde benzer cinsiyet kodlarıyla dolaşımda olduğu düşünüldüğünde, Kül Prensi güncelliğini koruyan metinlerden biri olmayı sürdürüyor. Çünkü kitap, çocuklara “doğru” cevapları vermek yerine, alışılmış olanın neden alışılmış olduğunu sorgulatıyor. Belki de iyi çocuk edebiyatının en önemli işlevi tam olarak budur: Dünyayı açıklamak değil, ona başka türlü bakabilmenin mümkün olduğunu hissettirmek. Babette Cole da bunu, kahkahanın dönüştürücü gücünü kullanarak başarıyor.</p>
<p>(HÖ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hayaller-gerçekler hattında özne ve komün]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hayaller-gercekler-hattinda-ozne-ve-komun-322693</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/hayaller-gercekler-hattinda-ozne-ve-komun.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hayaller-gercekler-hattinda-ozne-ve-komun-322693</guid><description><![CDATA[Birlikte toprak parçası alarak alternatif barınaklar oluşturmayı hayal diye küçümseyenler, büyük inşaat şirketleri “Tiny House yerleşkesi” diye pazarladığında hevesle idealize ediyor...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sanal kurgunun insan zihninde ve yaşamında boğucu etkisi düşün dünyamızı ve yaşamımızı esir alıyor. Somut ile soyutun, yaşam ile temsiliyetin, gerçek ile hayalin yer değiştirdiği bir yanılsama çağı.</p>
<p>Gerçeği “hayal” diye küçümsüyorlar, gerçeği “sıra dışı” kelimesiyle olabilirlik sınırının ötesinde unutturuyorlar. Distopik dünyada paraya ve maddeye çevrilmeyen her şeyin karşılığı “ütopya” diye itiliyor. Distopya kendi karşıtı kavramı “ütopya” diye tanımlayarak reddin ve imkânsızlığın içine hapsediyor. Kötü ancak kendi anlam ve sürdürülebilirlik dünyasına uygun olanı üretiyor. Ve dünya kötüye hapsoluyor.</p>
<p>Hayal dünyası kişinin gerçekleşebilir potansiyeliyken psikolojik hastalık diye reddedilerek yerine satın alınabilir hizmetler ve bağımlılık maddeleri konuluyor. Her türlü ruhtan, maneviyattan, eylemden, zihinden uzaklaşmış insan varlığı; hayvan kimliği ile robot dizaynı arasında sıkışmış. Para verilen her şey değer haline gelirken, gerçek değerler dışlanıyor. Yaban-ilkel zihin modern versiyonuyla beynin ve davranışın hakimi iken bilgiye, akla ve değerlere dayalı insani üst zihin dışlanmış adeta.</p>
<p>Feodal toplumsal düzenden kapitalizmde çeşitlendirilerek çağımıza aktarılan ve sanal kurgusal düzende daha da pekiştirilerek tipik insan davranışı haline dönüştürülen şu sapmalar üzerine düşünmeli insan: Hırs, rekabet, kıskançlık, duygu sömürüsü, bencillik, manipülasyon, nifak tohumları, alay etme, aşağılanma kompleksi, kibir, diğerini kullanma, küçümseme, çarpık savunma mekanizmaları, ikiyüzlülük, düşürme-aşağıya çekme, dedikodu, yalan, hiyerarşi, bağımlılık, çağa uyumlanamama ya da çarpık arayışlar. Toplumsal ağın her tarafını kuşatmış durumda. Ancak bu ahlaksız giydirmelerden uzaklaşırsa daha az parayla ve maddeye esir olmadan bir arada yaşama kültürü geliştirerek gerçek yaşama kavuşur insan. Komün olgusu ve alternatif yaşam arayışları da ancak bu itkilerden ve komplekslerden, çağın hastalıklı yanlarından arınmış veya bunun çabasında bireylerle mümkün olur.</p>
<p>Komünün irinlerle zehirlenmemesi için, kaçınılan her biri benzer toplumsal yapılara dönüşmemesi için adeta bir seçilim ve örümcek ağı titizliğinde hareket etmeli. Önce komün sonra veya birlikte iyileşme düşüncesi belki cesur kadın ve gençlerin kararlı öncülüğü ve titizliğiyle mümkündür. Öte yandan psikoterapi ve ruhani amaçlı komünler de aynı anda iyileşmeyle beraber özne olma ve yaratıcı süreçleri de beraberinde getirebilir. Kuşkusuz bu komünler sadece bir mekâna özgülenecek yapılar değil farklı mekânlarda da olsa ortak amaç, dayanışma, birlikte yaşama, birlikte gelişme ve direnme, üretme temelli ağlardır. “Temassızlıkla” her biri kendi gerçekliğinden kopmuş, fiziken inine çekilerek zihnen mağara adamına gerilemiş “eski(!)” özgürlükçüler potansiyelini gerçekleştirmek ve gençlere rehber olmak için “temasla” komünde buluşamaz mı?</p>
<p>Doğadan referans almak gerekiyor uyanış için. Bazen silkelenme, iyileşme için sert müdahalelere ihtiyaç vardır. Hissetmeyi unutmuş, tepkisizleşmiş bireylerin canlanması için. Bu klasik anlamda bir eylem ya da örgütsellik değildir. Yaşamı kışkırtmak, canlandırmaktır. Ezberi bozan yaşam eylemidir. Zihinde uyanışa bir yer açmaktır. Uyandırılan heyecanı sürekli diri tutmaktır. Tek tek bireylere kim olduğunu hatırlatma dokunuşudur, kimliklerin geri çağrılmasıdır.</p>
<p>Komünler- alternatif yaşam ancak özneleşen ve kendi değerlerini oluşturan bireylerle varlığını ortaya koyacaktır. Albert Camus 1949 tarihli “Katillerin Çağı” başlıklı konferansında; tüm iyi niyetli insanların bir araya gelebilecekleri bir evrensellik yaratmadan iyileşme olmayacağı ve “korku” tarafından yok edilen ortak bilincin beslendiği değerleri bulmak gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Her ne kadar o dönem Camus genel felsefi yaklaşımına uygun olarak komün ya da herhangi bir başlık altında kavramsallaştırma yapmasa da; partilerin dışında, sınırları aşan diyaloglar başlatacak ve yaşamları ve söylemleriyle bu dünyanın verimli çalışmanın ve düşünsel eğlencelerin dünyası olması gerektiğini ortaya koyacak “düşünce toplumları” oluşturmak zorunda olduğumuza vurgu yapar.</p>
<p>İçinde bulunduğumuz şu dönemde de kuşkusuz gerçeği arayan cesur ve dürüst diyalog ve etkili derin iletişime dayalı felsefi-düşünsel oluşumlar, komünün taşıyıcı ilk odaları olacaktır. Bu odalardaki cesur taşıyıcı bireylerin iletişimleri zamana ve mekâna hapsolmayan, etkili temasla bir araya gelindiği gibi mekânsal sınırlarda teknolojik imkânların da kullanıldığı şekillerde mümkündür. Nitelikle başlayan süreçlerde nicelik de zamanla oluşacaktır. Zira komün bazen bir kişinin inancıyla başlayıp iki kişilik diyalogla gelişerek ve derinleşerek zamanla sayısal çoğunluğa da ulaşacaktır.</p>
<p>Çağın hastalıklı karakteristik özelliklerine karşı değerler etrafında birleşerek, sevgiye, paylaşım ve dayanışmaya, birbirini yüceltmeye, onarmaya, dürüstlüğe, hakkaniyete, adalete, özgür irade ve düşünceye, sanata ve her türlü yaratıma yoğunlaşmalı insan zihni. Duygulanımdan uzak sanal dünyadan sıyrılarak duyumsamalı ve hissetmeli, kendini anlamalı. Her türlü etkili iletişim, eylem, temas sonrası düşünmeli ve çözülümler yapmalı. En karanlık noktalarına kadar cesurca girip kendiyle yüzleşmeli.</p>
<p>Yaşamı klişeden uzaklaşarak kışkırtmak, ezberleri reddetmek, düz anlama kavuşmak ve sonra özne inşasıyla yapılanmak; durmadan bu ilkelerle özneyi ve yapılandırmayı sürdürmeli. Kapitalist çalışma hayatının içindeyken bile yoğunlaşma süreçlerine devam edilerek aynı anda özneye ve potansiyele ulaşmak zora rağmen mümkündür. Mesela gün içinde sıklıkla müzikle ruhu beslemek bile hafızayı ve unutulmuş kimlikleri çağırmaktır. Okumak, başka çağlarda ve başka mekanlardaki yaşamları ve perspektifleri hatırlayarak zihni ve alternatif çözümleri beslemektir.</p>
<p>Ekranlardaki çarpıtılmış yazar-filozof sözlerine bakmadan, kaynağa doğrudan ulaşarak, yorumlarla aldatılmadan, bilgiyi zihninde analiz edip yapılandırarak seçkiler aranmalı. Temsiliyetlerini simgesel ve vitrin özellikleri ile değil içerikten aramalı. Mitoloji, masallar gibi kadim bilgiler ve metaforlar da yolculuğun anahtarları olacaktır. Özneleşen insanın hayali kendinin en somut gerçeği olacaktır.</p>
<p>Öz kaynaklarını, dinamiklerini, geçmiş politik ve felsefi duruşlarını, kimliklerini kaybetmiş bireyler -ki özellikle orta sınıf- her gün kaybettiği maddi-manevi varlığını, kaynaklarını son kez komün ya da alternatif yaşam arayışlarına kullandığında belki gerçek kurtuluşunu yakalayacaktır. Satın almak istediği hizmet veya ürün için günlerce uğraşı sarf eden, kuyruklara giren, manipüle edilen, fahiş fiyatlar ödeyen insanlar bu gerilimleri yaşamayı göze alırken, dayanışma ve alternatifler oluşturma gibi iyicil basit çabaları ütopya olarak görebiliyor. “Satın alma komşundan ödünç al”, “satın alma birlikte yap”, “satın alma birlikte eğlen”, “satın alma mekân takası yap” gibi öneriler gerçek iken hayal gibi görünüyor. En yakın arkadaşlar bile birbirinin evlerini kullanmak yerine otellerde kalmayı yeğliyor. İnsanın kendine ve sevdiklerine bile yabancılaştığı akıl tutulması hali adeta.</p>
<p>Birlikte toprak parçası alarak alternatif barınaklar oluşturmayı hayal diye küçümseyenler; büyük inşaat şirketleri “Tiny House yerleşkesi” diye pazarladığında ise hevesle idealize ediyor ve misliyle ödeme yaparak satın almak istiyor. Gençler ve kadınlar sınırlarla, kontratlar ve tapularla çitlenen ancak sessiz rıza alabilecekleri yaşam alanlarında kararlı, şiddetsiz ve ortak öz bilince dayalı konuşlanmayla alternatif yaşamı oluşturabilecektir. Alternatif yaşam bazen kendi ailenin içinde bir toprak parçası ve ortak bir hanede ortak bilinçle prototipini oluşturur.</p>
<p>(YPT/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Nikaragua: Sandinist devrim, Ortega, seçimler ve ABD]]></title><link>https://bianet.org/yazi/nikaragua-sandinist-devrim-ortega-secimler-ve-abd-322703</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/nikaragua-sandinist-devrim-ortega-secimler-ve-abd.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/nikaragua-sandinist-devrim-ortega-secimler-ve-abd-322703</guid><description><![CDATA[Nikaragua’da zamanında ABD destekli Kontralara karşı verilen savaş, iktidar ele geçirildikten sonra barış koşullarında da kendine özgü devrimci yöntemlerle kitlesel olarak sürdürülmeliydi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Nikaragua’da 2007’den bu yana iktidarda bulunan Daniel Ortega’nın ülkede yapılması beklenen seçimlere ilişkin söyledikleri geniş ilgi, hatta tepkilerle karşılandı. Sandinista Ulusal Kurtuluş Ordusunun 45 yıllık Somoza diktatörlüğüne son verdiği devrimin 47. yıldönümü dolayısıyla başkent Managua’nın Plaza de la Fe meydanında 70 bin kişinin katıldığı belirtilen törende yaptığı konuşmada <em>“artık seçim filan yok”</em> dediği, özellikle Batı kaynaklı medyada yaygın olarak yer aldı.</p>
<p>Muktedirlerin iktidarlarını kaptırmamak için her yolu denedikleri günümüzde böyle bir haberin ilgi görmesi olağan. Özellikle böylesi toplumlarda Ortega’ya o sözlerinden dolayı gösterilen ilgi veya tepki, bir anlamda dolaylı yoldan bir muhalefet refleksidir denilebilir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken Nikaragua’nın ABD’nin “arka bahçesi”ndeki hedef ülkelerden biri olduğu. Aynen Küba, Venezuela gibi. Bazı çevreler, Nikaragua için “Güney Amerika’daki Kuzey Kore” diyor.</p>
<h3>Bir çeviri hatası mı?</h3>
<p>İbrahim Varlı, Birgün’de yayınlanan <em>“Bir yalanın anatomisi – Ortega seçimleri kaldırdı mı?”</em> başlıklı <a href="https://www.birgun.net/makale/bir-yalanin-anatomisi-ortega-secimleri-kaldirdi-mi-726164" target="_blank" rel="noopener"><strong>yazısında</strong></a>, söz konusu haberin nasıl bir çeviri hatasından (çarpıtılmasından da diyebilirsiniz!) kaynaklandığını ayrıntılı olarak yazdı. Kısacası Ortega <em>“artık seçim filan yok”</em> dememiş, özellikle ABD’nin kışkırttığı “karşı devrimciler” olarak nitelediği muhalefeti hedef alarak lafı<em> “bundan sonra bu halk sizi seçmeyecek”</em> demeye getirmişti. Bizde işin bu tarafı üzerinde pek duran olmadı. Oysa tam Faruk Bildirici’nin medya eleştirilerinde değindiklerine benzer, üstelik uluslararası ölçekte bir örnek.</p>
<p>Bizim eski ODTÜ’lerin SFK yazışma grubunda da Ortega’nın dedikleri, yaptıkları tartışıldı. Bir dönemin devrimci gerilla liderinin nasıl tek adama dönüştüğü, örneğin eski mücadele arkadaşlarını bile tutuklattığı, eşini eş başkan yaptığı, muhalefeti yok etmeye çalıştığı, hatta özel yaşamında da sorunlar olduğu, tacizle suçlandığı anlatıldı. Ortega’ya yönelik bu tür yoğun eleştiriler yeni değil. Kuşkusuz ülkenin nasıl bir süreçten geçerek bugüne geldiğine bakmak gerekir. Geçen yıl bianet’te yayınlanan <em>“Nikaragua yeniden ayağa kalkacak”</em> başlıklı <a href="https://bianet.org/yazi/nikaragua-yeniden-yukselecek-307045" target="_blank" rel="noopener"><strong>çevirinin</strong></a> özeti şöyle verilmiş:</p>
<p><em>“1979 Temmuzunda, 43 yıllık Somoza diktatörlüğünü yıkan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi, Nikaragua için bir umut ışığı yakmıştı. Bu ışığın sönmesi için ABD destekli ‘Kontralar’ devreye sokuldu ve ülke kan gölüne dönüştürüldü. On yıl boyunca yaşanan savaş ve yıkım sayesinde, 1990 seçimlerinde Sandinistlerin iktidardan düşmesi sağlandı. Nikaragua’nın içine itildiği siyasi girdap, bugünkü diktatörlük rejimine varacak yolu açtı.”</em></p>
<a href='/yazi/nikaragua-yeniden-yukselecek-307045' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2025/05/02/nikaragua-yeniden-yukselecek.jpg' alt='Nikaragua yeniden yükselecek' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Nikaragua yeniden yükselecek</h5>
<div class='date'>3 Mayıs 2025</div>
</div>
</a>

<h3>Eş Başkan Ortega’nın muhalifleri</h3>
<p>Beş yıl önce, Ayşegül Özek Karasu’nun Haber Türk’te yayınlanan <em>“Diktaya karşı savaşıp sonra nasıl diktatör olunur”</em> başlıklı <a href="https://www.haberturk.com/yazarlar/ayse-ozek-karasu/3143627-diktaya-karsi-savasip-sonra-nasil-diktator-olunur" target="_blank" rel="noopener"><strong>yazısında</strong></a>, siyasal magazin diyebileceğimiz bir söylemde Nikaragua’daki gelişmeler ve Ortega anlatılıyor. Aynı tarihlerde benzeri, ama biraz daha akademik bir dille kaleme alınmış bir başka <a href="https://www.indyturk.com/node/377146/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/nikaragua-ba%C5%9Fkan%C4%B1-ortega-devrimciden-mutlak-efendiye" target="_blank" rel="noopener"><strong>yazı</strong></a> <em>“Nikaragua Başkanı Ortega: Devrimciden mutlak efendiye”</em> başlığıyla Independent Türkçe’de yayınlanmış.</p>
<p>Ortega rejimi ülke dışından da yoğun bir muhalefetle karşı karşıya. Papa Francis bile bu muhalefet cephesinde yer almış. Nikaragua’da Katolik kilise kurumlarına ve din adamlarına uygulanan yaptırımlar nedeniyle Avrupa sağının komünizmi faşizmle aynılaştıran tutumunu yansıtan bir <a href="https://sputnikglobe.com/20230313/nicaragua-suspends-relations-with-vatican-after-pope-compares-ortega-to-hitler-1108322282.html" target="_blank" rel="noopener">açıklama</a> yapmış, Ortega’nın Hitler’e benzediğini söylemiş. Bunun üzerine Ortega yönetimi Vatikan’la ilişkileri kesme kararı almış.</p>
<p>BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, Ortega’nın seçimler konusunda söylediklerine karşı çıkanlardan biri. <a href="https://www.ohchr.org/en/press-releases/2026/07/nicaragua-turk-deplores-clampdown-civil-and-political-freedoms" target="_blank" rel="noopener"><strong>Açıklamasında</strong></a>; Nikaragua’da yurttaşlık haklarının ve siyasal özgürlüklerin kısıtladığını, muhalif görüşte olanların seçimlere katılmasını yasaklamaya yönelik tehditlerin endişe verici olduğunu söylemiş. Öte yandan Komiserliğin 2025 yılında BM Genel Kuruluna sunduğu 16 sayfalık <a href="https://docs.un.org/en/A/HRC/60/92?_gl=1*1ho0wkz*_gcl_au*NzY0OTcxNzkwLjE3ODU0Mzg1Mzk.*_ga*OTUxMDMzMDU3LjE3ODU0MzgyOTk.*_ga_S5EKZKSB78*czE3ODU5MTAxOTAkbzQkZzEkdDE3ODU5MTEzOTQkajQ3JGwwJGgw" target="_blank" rel="noopener"><strong>raporda</strong></a> Nikaragua’da yaşananlara ilişkin ayrıntılı tespitler ve tavsiyeler var.</p>
<h3>Devrimin kendi karşıtına dönüşmesi</h3>
<p>Bizde konuya ilişkin en kapsamlı siyasal değerlendirme Çağatay Anadol’dan geldi. Anadol, T24’de yayınlanan <em>“Bir devrim kendi karşıtına nasıl dönüşür”</em> başlıklı <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/cagatay-anadol/bir-devrim-kendi-karsitina-nasil-donusur,56340?_t=1785912189860" target="_blank" rel="noopener"><strong>yazısında</strong></a><strong> </strong>Nikaragua’daki gelişmeleri ana çizgileriyle anlattıktan sonra sol taraftan gelen devrimlerin, yaşanmış ve yaşanabilecek olumsuz sonuçları üzerinde duruyor. Çağatay Anadol özetle şöyle diyor:</p>
<p><em>“Bir rejimin ne kadar ileri olduğunu yalnızca yaptığı reformlara bakarak anlamak mümkün değil; iktidarın toplum içinde ne kadar dağıtıldığına, yöneticilerin ne ölçüde denetlendiğine ve halkın onları değiştirme hakkına sahip olup olmadığına da bakmak gerekiyor.</em></p>
<p><em>“Emekçilerin sahiplenmediği, örgütlü biçimde denetlemediği ve gerektiğinde değiştiremediği hiçbir iktidar ilerici niteliğini koruyamıyor. Rejim giderek dar bir yönetici çekirdeği devrimle özdeşleştiriyor; sonunda korunan şey onların iktidarı oluyor.”</em></p>
<p>Nikaragua’da zamanında ABD destekli Kontralara karşı verilen savaş, iktidar ele geçirildikten sonra barış koşullarında da kendine özgü devrimci yöntemlerle kitlesel olarak sürdürülmeliydi, sorun böyle bir kitleselliğin sağlanamaması denilebilir. Bu gereklilik bugün için de söz konusu. Zira, ABD’nin müttefikleriyle birlikte Nikaragua’ya karşı, içten ve dıştan, örtülü bir biçimde, hatta zaman zaman açıkça giriştiği saldırılar ortadan kalkmış değil. Nikaragua’dan söz ederken gelişmelerin bu yanını gözden kaçırmamak gerekiyor.</p>
<h3>Jose’nin düşürdüğü SAT uçağı</h3>
<p>Tam kırk yıl önce Ekim 1986’da, Nikaragua’nın yağmur ormanlarında Kontralara karşı savaşan Sandinista gerillalarının düşürdüğü bir uçakla ortaya çıkan gerçekler, bu ülkeye ve diğer ülkelere karşı ABD’nin yürüttüğü sözde örtülü savaş yöntemlerinin çok açık bir örneği.</p>
<p>19 yaşındaki Jose, üzerlerinde uçan kuşkulu hedefe omuzundaki Sovyet yapımı Manpad silahından bir füze fırlatır ve uçağı düşürür. Southern Air Transport SAT kargo taşımacılık şirketine ait uçaktan sağ kurtulan CIA ajanı Eugene Hasenfus’u gerillalar esir alır. Uçak kontralara cephane taşımaktadır.</p>
<p>CIA ile bağlantılı SAT kargo taşımacılık şirketinin Küba’dan, “Domuzlar Körfezi Çıkarması”ndan, Vietnam’a, Kamboçya’ya, İran-Irak Savaşına, hatta günümüzdeki Epstein rezaletine uzanan ilginç öyküsünü birkaç ay önce Haber Sol’da Yiğit Günay <a href="https://haber.sol.org.tr/haber/bir-kapitalizm-oykusu-komunizmle-mucadeleden-victorias-secret-mankenlerine-cia-epstein" target="_blank" rel="noopener"><strong>yazmış</strong></a>. Dış kaynaklardan, daha ayrıntılı bilgiler edinmek mümkün. Meraklısı bu bilgilerden yararlanarak bir kitap bile yazabilir. Baktım bulamadım, belki de yazılmıştır.</p>
<h3>Nikaragua’nın dostları ne diyor?</h3>
<p>Dış kaynaklar demişken, Nikaragua’da olup bitenleri bir de dostlarının yazdıklarından izlemenizi öneririm. Örneğin uluslararası katılımla oluşturulmuş bir dayanışma ağı olan “<a href="https://www.nicasolidarity.com/about" target="_blank" rel="noopener">Nicaragua Solidarity Coalition</a>” böyle bir bilgi kaynağı. Koalisyon; Latin Amerika ülkelerinin yanı sıra, ABD’nin çeşitli eyaletlerinden; İngiltere, İspanya. Fransa, İrlanda, İsveç gibi ülkelerdeki örgütlerden oluşuyor.</p>
<p>Bolivya’dan yayınlanan <a href="https://kawsachun.com/" target="_blank" rel="noopener">Kawsachun News</a>, Güney Amerika’yı izleme konusunda bir başka önemli haber kaynağı. Örneğin, 25 yıldır Nikaragua’da yaşayan ve toplumsal projelerde görev alan ABD’li Becca Renk Foster’in yazdığı, geçtiğimiz günlerde Ortega’nın seçimler konusunda söylediklerine ilişkin <a href="https://kawsachun.com/meddling-through-mistranslation-u-s-interferes-in-nicaraguas-elections/" target="_blank" rel="noopener">kapsamlı bir yazıya</a> bu sözünü ettiğimiz kaynaklardan ulaşabiliyorsunuz.</p>
<p>(AŞ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Onaran ve kaynaştıran dil]]></title><link>https://bianet.org/yazi/onaran-ve-kaynastiran-dil-322668</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/onaran-ve-kaynastiran-dil.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/onaran-ve-kaynastiran-dil-322668</guid><description><![CDATA[Bazen toplumun ihtiyacı olan şey, yarayı inkâr etmeyen fakat yarayı yeniden kanatmayacak bir dildir. Açıklayıcı, onarıcı, kaynaştırıcı ve bağdaştırıcı bir dile ihtiyacımız var. ܣܢܺܝܼܩܝܼܢܰܢ ܠܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ ܘܰܡܕܰܒܩܳܢܳܐ]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Günümüz insanının belki de en derin ihtiyaçlarından biri, birbirimizi daha çok konuşmak değil, <strong>birbirimizi daha doğru anlamaktır.</strong> Çünkü iletişim çağında yaşamamıza rağmen anlam dünyalarımız arasında giderek daha fazla mesafe oluşuyor. Söz çoğalıyor, fakat anlayış azalabiliyor. Bilgi artıyor, fakat hikmet aynı ölçüde derinleşmeyebiliyor. İnsanlar birbirine daha kolay ulaşabiliyor, fakat birbirlerine gerçekten temas etmekte zorlanabiliyor.</p>
<p>Tam da bu nedenle günümüzde yalnızca konuşan bir dile değil; <strong>açıklayan, görünür kılan, onaran, kaynaştıran ve bağdaştıran bir dile</strong> ihtiyacımız var.</p>
<p>Süryanicede <strong>ܒܕܰܩ</strong><strong> (bdāq)</strong> kökünün taşıdığı anlam zenginliği, bu ihtiyacı düşünmek için bize güçlü bir kavramsal alan açmaktadır. Bu kök; anlatmak, göstermek, açıklamak, sorgulayarak araştırmak, yorumlamak, tefsir etmek, işaret etmek, derinlemesine incelemek, ortaya çıkarmak, açığa çıkarmak, ilan etmek, belirginleştirmek, ifade etmek ve dile getirmek gibi anlamlara uzanır. Bunun yanında onarmak ve tamir etmek anlamlarını da taşır.</p>
<p>Buradan hareketle <strong>ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ</strong><strong> (mbadqānā)</strong>, yalnızca <strong>“anlatan”</strong> veya <strong>“açıklayan”</strong> kişi değildir. O; <strong>görünmeyeni görünür kılan, anlaşılmayanı açıklayan, örtülü olanı açığa çıkaran, sorgulayan, araştıran, yorumlayan ve kırılmış olanı onarmaya çalışan kişidir.</strong></p>
<p>Bu anlamıyla <strong>ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ</strong><strong> </strong><strong>(leşana mbadqānā)</strong>, yani <strong>“açıklayan ve onaran dil”</strong>, toplum açısından yalnızca bilgi aktaran bir dil değildir. O, insanın hakikati daha açık görmesine, kendisini daha doğru ifade etmesine ve ötekinin ne söylediğini daha derinden anlamasına yardımcı olan bir dildir.</p>
<p>Çünkü bazen insanlar arasında asıl sorun art niyetten önce <strong>yanlış anlamadır</strong>. Bir söz yanlış anlaşılır, bir davranış farklı yorumlanır, bir niyet görünenden başka türlü algılanır. Küçük bir yanlış anlama zamanla önyargıya, önyargı mesafeye, mesafe ise ayrışmaya dönüşebilir.</p>
<p>İşte açıklayıcı dil burada devreye girer. <strong>Açıklar ki, yanlış anlaşılmayı gider</strong><strong>sin</strong><strong>. Sorgular ki, peşin hükümleri aşsın. Araştırır ki, görünüş ile hakikat arasındaki mesafeyi kapatsın. İfade eder ki, insanın içinde kalan sözü görünür kılsın. İşaret eder ki, yönünü kaybedene yol göstersin. Ortaya çıkarır ki, örtülü olanın üzerindeki perdeyi kaldırsın. Ve onarır ki, kırılmış olan yeniden bütünleşebilsin.</strong></p>
<p>Fakat toplumsal hayat yalnızca açıklamaya değil, <strong>bağ kurmaya</strong> da muhtaçtır.</p>
<p>Burada Süryanicede <strong>ܕܒܰܩ</strong><strong> (dbāq)</strong> kökünün anlam dünyası devreye girer. Bu kök; kaynaştırmak, lehimlemek, bağdaştırmak, yapıştırmak, bir arada tutmak; bağlanmak, tutunmak, izlemek, takip etmek, ardından gitmek, uymak, devamlılık göstermek, sürdürmek, riayet etmek, gereğini yerine getirmek; bir şeye erişmek, ulaşmak, yetişmek, katılmak, dâhil olmak, uyum sağlamak, aynı fikirde olmak, uzlaşmak ve mutabık kalmak gibi geniş bir anlam alanına sahiptir.</p>
<p>Bu kökten gelen <strong>ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ</strong><strong> (mdabqānā)</strong> ise yapıştıran, birleştiren, bağlayan; aynı zamanda yarayı saran, pansuman yapan ve şifa desteği veren kişi anlamlarını taşır.</p>
<p>Böylece <strong>leşana</strong> <strong>mdabqānā</strong> <strong>ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ</strong>, yani <strong>“kaynaştıran ve bağdaştıran dil”</strong>, toplumsal anlamda çok güçlü bir metafora dönüşür.</p>
<p><strong>Tutkal</strong><strong> </strong><strong>veya zamk</strong><strong> parçaları bir arada tutar; dil insanları. Lehim ayrılmış parçaları birleştirir; dil kopmuş ilişkileri. Pansuman yarayı sarar; dil incinmiş gönülleri. Bağlılık süreklilik sağlar; dil ortak hafızayı. Uzlaşma farklılıkları yok etmez; dil farklılıklar arasında köprü kurar.</strong></p>
<p>Bu nedenle bugün ihtiyacımız olan dil, yalnızca <strong>konuşan bir dil değil; bağ kuran bir dildir.</strong></p>
<p>İnsanları aynılaştırmaya çalışan değil, farklılıkları içinde birbirlerine yaklaştıran; farklı düşünceleri susturan değil, onların arasında ortak bir zemin arayan; çatışmayı büyüten değil, çatışmanın içinden uzlaşma imkânı çıkaran bir dil…</p>
<p>Çünkü <strong>uzlaşma, farklılıkların ortadan kaldırılması değildir.</strong> Gerçek uzlaşma, farklılıkların birbirini yok etmeden aynı toplumsal zeminde var olabilmesidir. Mutabakat, herkesin aynı düşünmesi değil; farklı düşünenlerin ortak bir anlam ve yaşama zemini bulabilmesidir.</p>
<p>İşte bu yüzden <strong>mbadqānā</strong><strong>ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ</strong>  <strong>“açıklayan ve onaran” </strong>ile <strong>mdabqānā</strong> <strong>ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ</strong>  <strong>“kaynaştıran ve bağdaştıranı”</strong> kavramları birbirini tamamlar.</p>
<p><strong>Önce açıklamak gerekir ki, anlayalım. Sonra anlamak gerekir ki, bağ kurabilelim. Bağ kurmak gerekir ki, onarabilelim. Onarmak gerekir ki, birlikte yaşayabilelim.</strong></p>
<p>Bir başka ifadeyle, açıklama olmadan anlayış eksik kalır. Anlayış olmadan bağ kurulamaz. Bağ olmadan birlik oluşmaz. Birlik olmadan toplumsal iyileşme gerçekleşmez.</p>
<p>Günümüzde insanlığın yaraları yalnızca bireysel değildir. Toplumların da yaraları vardır: kırılmış güvenler, derinleşmiş önyargılar, dışlanmışlıklar, unutulmuş acılar, kopmuş ilişkiler ve birbirine yabancılaşmış hafızalar…</p>
<p>Bu yaraların üzerine daha fazla öfke, suçlama ve ayrıştırıcı sözler eklemek onları iyileştirmez.</p>
<p>Bazen toplumun ihtiyacı olan şey, <strong>yarayı inkâr etmeyen fakat yarayı yeniden kanatmayacak bir dildir.</strong></p>
<p>Onarıcı dil, acıyı yok saymaz. Tam tersine, acıyı görünür kılar; fakat onu yeni bir düşmanlık üretmenin aracı hâline getirmez.</p>
<p><strong>Yarayı gösterir ama yaralayanı çoğaltmaz. Yanlışı söyler ama insanı bütünüyle mahkûm etmez. Eleştirir ama aşağılamaz. Sorgular ama düşmanlaştırmaz. Gerçeği savunur ama hakikati öfkenin silahına dönüştürmez.</strong></p>
<p>İşte böyle bir dil, yalnızca iletişim kurmaz; <strong>toplumsal iyileşmeye katkı sunar.</strong></p>
<p>Bu açıdan bakıldığında dil, kültürel hafızanın da taşıyıcısıdır. Bir toplum kendi dilini yaşattığında yalnızca kelimelerini korumaz; dünyayı algılama biçimini, geçmişini, değerlerini ve kendi varoluşuna dair anlam katmanlarını da korur.</p>
<p>Ana dili yaşatmak bu nedenle yalnızca geçmişi muhafaza etmek değildir. <strong>Geçmişi bugüne bağlamak, bugünden geleceğe bir köprü kurmaktır.</strong></p>
<p>Dil, insanı kendi köklerine bağlarken aynı zamanda başkasını anlamanın da kapısını açabilir. Çünkü kendi dilinin derinliğini bilen insan, başka dillerin ve kültürlerin taşıdığı anlam zenginliğini de daha kolay fark edebilir. Bu nedenle dil, bir duvar olmak zorunda değildir. <strong>Dil bir köprü olabilir.</strong></p>
<p>Kendi kimliğini korurken ötekine ulaşabilir. Kendi hafızasını yaşatırken başkasının hafızasına saygı gösterebilir. Kendi hakikat arayışını sürdürürken başkasının sesini de dinleyebilir.</p>
<p>Belki de bugün ihtiyacımız olan <strong>leşana</strong> <strong>mbadqānā u mdabqānā</strong> <strong>ܠܶܫܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ ܘܰܡܕܰܒܩܳܢܳܐ</strong> <strong>onaran ve kaynaştıran dil </strong>tam olarak budur: <strong>Açıklayan ama incitmeyen, sorgulayan ama küçümsemeyen, hakikati arayan ama dayatmayan, ifade eden ama susturmayan, farklılıkları gören ama ayrıştırmayan, bağlayan ama bağımlı kılmayan, kaynaştıran ama tek tipleştirmeyen, yaraları görünür kılan ama onları yeniden kanatmayan, kırılmış olanı onaran ve insanı insana yeniden yaklaştıran bir dil.</strong></p>
<p>Çünkü insanın insana ihtiyacı olduğu kadar, <strong>insanın doğru söze de ihtiyacı vardır.</strong></p>
<p>Bazı sözler duvar örer. Bazı sözler köprü kurar.</p>
<p>Bazı sözler yarayı derinleştirir. Bazı sözler yarayı sarar.</p>
<p>Bazı sözler insanı ötekinden uzaklaştırır. Bazı sözler ötekini anlamaya götürür.</p>
<p>Ve belki de dilin en yüce toplumsal görevi, <strong>insanları aynılaştırmak değil; farklılıklarıyla birlikte birbirlerine bağlayabilmektir.</strong></p>
<p>Bu yüzden günümüzde her anlamda <strong>açıklayıcı, onarıcı, kaynaştırıcı ve bağdaştırıcı bir dile</strong> ihtiyacımız vardır.</p>
<p>Çünkü hakiki dil yalnızca <strong>söylemez</strong>. <strong>Gösterir. Açıklar. Sorgular. Araştırır.</strong></p>
<p><strong>İşaret eder. Görünmeyeni görünür kılar. İçimizde olanı dile getirir. Kırılmış olanı onarır. Ayrılmış olanı kaynaştırır. Farklı olanı bağdaştırır. </strong></p>
<p><strong>Ve nihayet insanı insana yeniden yaklaştırır.</strong></p>
<p>Belki de bugün bize düşen, sadece <strong>konuşmayı değil, böyle bir dili inşa etmeyi</strong> öğrenmektir.</p>
<p>Çünkü toplumların gerçek iyileşmesi, yalnızca doğru sözlerin söylenmesiyle değil; <strong>doğru sözlerin insanlar arasında yeniden </strong><strong>güven, anlayış, bağ ve ortaklık oluşturmasıyla</strong> mümkündür.</p>
<p>(YB/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Rahatlar rahatsız olsa]]></title><link>https://bianet.org/yazi/rahatlar-rahatsiz-olsa-322704</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/21/rahatlar-rahatsiz-olsa.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/rahatlar-rahatsiz-olsa-322704</guid><description><![CDATA[Gerçi bizim kuşak “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” ile başlayan inci tanelerini duyarak büyüdü. Yıllar geçti, anayasa delindi, yamalandı. Olmadı yanına sürfile çekildi, overlokçuya gitti, delinen yerlere çiçek motifleri eklendi...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>A-na-ya-sa-sız-laş-tır-ma! Bu kelimeyi konuşurken de böyle heceleyerek söyleyebiliyorum. O kadar ki kelimeyi söylemeyi başarmak anlamına kafa yormaktan daha zor geliyor. Kelime genelde “hukuk devletinin tabutuna çivi çakıldı” kalıbıyla birlikte kullanılıyor malum. Ben bu aralar hukuk devletinin tabutunun ne kadar büyük olabileceğine kafa yoruyorum mesela. Sonuçta bunca çok çiviyi alabilecek tabut, ancak Yuşa Tepesi’ndeki gibi bir kabirde olur, değil mi?</p>
<p>Gerçi bizim kuşak “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” ile başlayan inci tanelerini duyarak büyüdü. O zamanın büyüklerinin bir kısmı bunu çok eleştirdiler. Biz çocuktuk, sokakta oyun oynuyorduk. Sonraları Gırgır Dergisinin “kaç Turgut” ettiği konuşulmaya başlandı. Derginin kapağının Turgutlarla kaplı olduğu zamanı hatırlıyorum mesela. Biz o zamanlar büyümeye can atan çocuklardık ve hala sokakta oyun oynuyorduk.</p>
<p>Yıllar geçti, anayasa delindi, yamalandı. Olmadı yanına sürfile çekildi, overlokçuya gitti, delinen yerlere çiçek motifleri eklendi. Arada sırada <em>“bu artık dikiş de yama da tutmuyor yenisini yapalım”</em> denildi. O arada “vintage akımı” başlamıştı, anayasa eski de olsa kimi gözlere güzel geldi. Peşinden “bit pazarına nur yağmasını bekleyemeyiz” diyenler çıktı. Bir homurdanmadır gitti.</p>
<p>Biz bütün bunları önce gazetelerden, televizyonlardan izledik. Ardından büyük internet devrimi geldi. Artık kimin neyi nereden izlediğini kestirmek pek mümkün değil. Ama eskiden şüphe daha makbuldü sanki. Şimdi şüphe sahibine açıktan deli muamelesi yapılıyor. Neyse bizim gibilere hayat hep bayram!</p>
<p>“Delirmek güzeldir” diye yazılamaya mı çıksam yoksa üşenip evde mi otursam karar veremezken alıp kenara koyduğum <em><a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/bir-gun-herkes-buna-hep-karsiymis-gibi-yapacak/755391.html" target="_blank" rel="nofollow noopener">Omar El Akkad’ın Bir Gün Herkes Buna Hep Karşıymış Gibi Yapacak </a></em>kitabına ilişti gözüm. Başlığa kehanetin tamamını sığdırmışlar. Yazarın, çevirmenin eline sağlık.</p>
<p>Yazar, gazeteciliğe başladığında kendisine öğretilenleri hatırladığı bölümde <em>“Derler ki bu meslekte yapılması gereken, acı çekenleri rahatlatmak, rahat yaşayanlarıysa rahatsız etmektir. Bu deyişi genç bir gazeteciyken çok duydum. İnandım da. Aslında kurmaca bir eserden bir alıntı, basına katlanamayan bir karakterin söylediği bir söz” </em>demiş.</p>
<p>Kitapta atıf olmayınca <em>“Demek ki Kuzey Amerika kıtasında bunu okuyanlar ne denilmek istendiğini anlıyor. Oryantasyon sorunu bitmeyen bizim gibi memleketlerde okuyanlara pek aşina değil galiba” </em>dedim kendime. Araştırmadan bırakmak huyum değil, peşine düştüm.</p>
<p>Efendim meğer bu söz, Şikagolu mizah yazarı Finley Peter Dunne tarafından yaratılan Bay Dooley karakterinin “düşünceleri” imiş. İrlanda kökenli Bay Dooley’nin gazeteler hakkındaki düşüncelerini içeren yazı 1902’de yayınlanmış. Mealen diyor ki <em>“Gazete bizim için her şeyi yapıyor. Polis gücünü ve bankaları yönetiyor, orduya emir veriyor, dinî yasaları kontrol ediyor, gençleri vaftiz ediyor, aptalları evlendiriyor, acı çekenleri teselli ediyor, rahat içindekileri üzüyor, ölüleri gömüyor ve sonrasında onları yakıyor”.</em></p>
<p>Bay Dooley’nin okuduğu gazeteleri okumadık, yaşadığı zamanı yaşamadık. Bu karakterin ortalamasını gösterdiği toplumu hiç görmedik. Üstelik kendisi hayali bir karakter. Ama okuduklarımdan öğrendiğime göre Bay Dooley’nin “düşünceleri” o zamanlar Beyaz Saray’daki toplantılarda gündemin ilk sırasında ele alınırmış. Böylelikle “halkın sesi” unvanını kazanmış.</p>
<p>Bay Dooley’nin zamanında anketçiler var mıydı bilemiyorum. Varsa ve anketçilere rağmen “halkın sesi” olmayı başarmışsa Sayın Dooley’i huzurlarınızda saygıyla anmak istiyorum.</p>
<p>(ÖE/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Felsefi sorularla dolu bir kitap: Yıldızlara bakan çocuk]]></title><link>https://bianet.org/yazi/felsefi-sorularla-dolu-bir-kitap-yildizlara-bakan-cocuk-322540</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/08/14/felsefi-sorularla-dolu-bir-kitap-yildizlara-bakan-cocuk.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/felsefi-sorularla-dolu-bir-kitap-yildizlara-bakan-cocuk-322540</guid><description><![CDATA[Sevtap Ayhan’ın yazdığı Yıldızlara Bakan Çocuk, çok derin felsefi soruları başarılı bir kurguyla çocuk okurun önüne bırakıyor. Ölümü, adaletsizliği, yoksulluğu anlatırken merhamet, emek ve dayanışma gibi evrensel değerleri yüceltiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Merhamet acımak mıdır, acıtmamak mı?</p>
<p>Mutluluk ve sevgi emek vererek yaratılabilir mi?</p>
<p>İnsan seçimlerinde özgür müdür?</p>
<p>Ölüm bir son mudur yoksa yalnızca bir döngünün aşaması mı?</p>
<p>Bunlar gibi pek çok derin felsefi soruyu sorduran ödüllü bir çocuk kitabından söz edeceğiz: Yıldızlara Bakan Çocuk.</p>
<p>Sevtap Ayhan`ın yazdığı Yıldızlara Bakan Çocuk 2022 Tudem Edebiyat Ödülleri Roman Yarışması`nda Birincilik Ödülünü kazanmış bir eser. Kitap hem konusu hem de biçimsel özellikleriyle nitelikli çocuk edebiyatının güzel bir örneği.</p>
<p>Kitabın konusuna geçmeden önce çocuk edebiyatı ve çocuk gerçekliği üzerine kısaca değinmekte fayda var.</p>
<p>Çocuk edebiyatını kendi başına bir tür kılan özelliklerin başında “çocuk gerçekliği” geliyor. Çocuk gerçekliği, çocuğun yetişkinden farklı olan kendine has algılama, düşünme, anlamlandırma dünyası demek. Bir çocuk dünyayı, insanları asla bir yetişkin gibi görmüyor, olayları bir yetişkin gibi değerlendirmiyor, duygularını bir yetişkin gibi ifade etmiyor. Çocuk edebiyatından beklenen de çocuğun gerçekliğine saygı duyulması. Sevtap Ayhan, Yıldızlara Bakan Çocuk’ta hayatla ve insanla ilgili pek çok konuyu “çocuk gerçekliği”nden hiç kopmadan büyük bir ustalıkla işliyor.</p>
<p>Yazar, tıpkı bir çocuğun dünyası gibi hayalle gerçek arasında bir evren kuruyor. Kitap bu evrendeki Maden kasabasında geçiyor. Madencilerin yaşadığı, yoksulluğun, yoksunluğun, mutsuzluğun ve umutsuzluğun kol gezdiği, ölümün “fıtrat” sayıldığı bir kasaba burası.</p>
<p>Romanın başkahramanı Yola da yoksul, yalnız ve kelimenin her anlamıyla yaralı bir kız çocuğu. Vücudundaki yaralar nedeniyle kasabada “uyuz” diye dışlanan Yola, yıldızlara bakıp sorular sorarak ve hayalindeki Udu kuşlarıyla konuşarak kendisini sakinleştirmeyi başarıyor.</p>
<p>Yola’nın babası yıllar önce madende kaybolmuş, annesi ise şefkat nedir bilmeyen, hayat yorgunu bir kadın. Küçük kız bir silüet halinde hatırladığı babasını özlüyor ve her şeye rağmen annesinde sevgi dolu bir bakış arıyor. </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/08/adsiz-tasarim-2026-08-14t151231-546.png" alt="">
<figcaption>Yıldızlara Bakan Çocuk - Sevtap Ayhan (Çizer Zeynep Özatalay) (256 Sayfa) (12-15+)</figcaption>
</figure>
<p>Mutsuzluk içindeki Yola’nın hayatına önce Eşlikçi adında gerçeküstü bir varlık sonra da bildiği hayattan çok farklı yaşamlar süren insanlar katılıyor. Bu insanlardan Nino isimli çocuk, kasaba halkının çalıştığı madenin sahibinin oğlu ve her geçen gün yaşlanmasına neden olan bir hastalığın pençesinde.  </p>
<p>Yola sevgiyi ve mutluluğu arıyor, Nino ise yaşamın anlamını ve ölümü sorguluyor. İki mutsuz ve yaralı çocuk birbirlerine dayanarak sorularına yanıt ararken Eşlikçi, bu yolculukta onlara gerçekten eşlik ediyor. Zor olduğu kadar heyecanlı bir serüven bu.</p>
<p>Roman esas derdi felsefe yapmak olmasa da çocuk okurun önüne derin felsefi sorular bırakmasıyla dikkat çekiyor. Hayatı, insanı, duyguları, davranışları kurgunun içinde ince ince sorguluyor.</p>
<p>Ölüm, yas, yoksulluk, şiddet, adaletsizlik gibi acı ve ağır konuları bir çocuk kitabında işlemek ve bunu ajitasyona düşmeden, didaktik bir söyleme kapılmadan yapmak kolay değil. Sevtap Ayhan, Yıldızlara Bakan Çocuk’ta bu konuları çocukları travmatize etmeden ele almayı ustalıkla başarıyor. Kullandığı duru ve şiirsel dil çocuk okura güvenli bir alan sağlıyor.</p>
<p>Romanda edebiyatın iyileştirici gücünü hissediyoruz. Umut, gökten inen, birilerinin sunduğu bir armağan değil, gücünü inattan alan bir duygu.  Hayatın zorluklarına ve adaletsizliklerine karşı umudu ve mutluluğu emek vererek kendileri yaratıyor çocuklar. Kitap, merhamet, sevgi, adalet, dayanışma gibi evrensel değerleri yüceltiyor. En çok da merhametin ve iyiliğin gücünü vurguluyor.</p>
<p>Yıldızlara Bakan Çocuk, okuyucusuna içerik açısından doyurucu ve edebi yönden zengin bir okuma deneyimi vadediyor. Bu yazıyı, yazarın romanın başına koyduğu notla bitirelim.</p>
<p>“Ağaç kırıldığı yerden filizlenir ya, çocuk da yara aldığı yerden büyüyor. Kimi o yüzden ince biraz. Kimi kambur ya da inadına dik. O yüzden ışığa sürgünüz, küçüğüm... Bu deli sürgünler işte, hep o yüzden.’</p>
<p>(DEG/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 15 Aug 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>