<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Thu, 08 Oct 2026 00:05:03 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA[Mabel Matiz’e dava, gençlere yoksulluk]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mabel-matize-dava-genclere-yoksulluk-324038</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/mabel-matize-ne-bize-ne.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mabel-matize-dava-genclere-yoksulluk-324038</guid><description><![CDATA[Erdoğan’ın 2002’deki sözlerinden, hatta 2012’den daha geriye götürecek ölçüde neden bir değişim oldu?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p> “Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz.”</p>
<p>Bu sözler, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait. <a href="https://bianet.org/haber/escinsel-haklari-guvenceye-alinmali-138693" target="_blank" rel="nofollow noopener">Yıl 2002</a>… Muhtemelen genel seçim öncesi. Abbas Güçlü ile Genç Bakış programının konuğu Erdoğan.</p>
<a href='/haber/escinsel-haklari-guvenceye-alinmali-138693' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/138/693/original/tayyip_501.jpg' alt='"Eşcinsel Hakları Güvenceye Alınmalı"' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>ERDOĞAN 10 YIL ÖNCE SÖZ VERMİŞTİ</h6>
<h5 class='headline'>"Eşcinsel Hakları Güvenceye Alınmalı"</h5>
<div class='date'>29 Mayıs 2012</div>
</div>
</a>

<p>Altın Işık isimli bir öğrencinin sorduğu şu soruya yanıt olarak veriyor bu cevabı:</p>
<p>“Bildiğimiz gibi Türkiye’de eşcinsel vatandaşlarımız var, eşcinsel vatandaşlarımıza Avrupa’da olduğu gibi evlilik hakkı gibi başka haklar tanımayı düşünüyor musunuz, kişisel olarak ne düşünüyorsunuz, eşcinsellere haklar tanınmalı mı tanınmamalı mı?”</p>
<p>On yıl sonrasına geliyoruz. Yıl 2012…</p>
<p>Yeni anayasa yazılıyor. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) milletvekilleri, yeni anayasanın “Temel Hak ve Hürriyetler” bölümünde yer alan “Eşitlik” maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin konulmasını istiyor.</p>
<p>Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) milletvekilleri, BDP’nin bu teklifini “genel ahlaka” aykırı görerek reddediyor ve bir uzlaşma sağlanamıyor.</p>
<p>Peki 2012’den 2026’ya ne oldu?</p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2002’de söylediği sözlerden daha geriye götürecek ölçüde nasıl bir değişim yaşandı?</p>
<p>Bunu düşünürken aklıma <strong>Mabel Matiz</strong> geliyor.</p>
<p>Mayıs ayındayız. Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde, Mabel Matiz’in müstehcenlik suçlamasıyla yargılandığı karar duruşması öncesindeyiz. Duruşmanın görüleceği İstanbul 54. Asliye Ceza Mahkemesi’nin önünde avukatlar, gazeteciler, adliye güvenlikleri… Bir koşturmaca var. Herkes duruşmanın başlamasını bekliyor.</p>
<p>Kırmızı ayakkabılı, rengini şimdi hatırlayamadığım gömlekli bir genç, gelen herkese bilgi veriyor, basının sorularını yanıtlıyor, avukatlarla konuşuyor.</p>
<p>Duruşma başlıyor ve hep birlikte içeri giriyoruz.</p>
<p>Avukatlar sanat özgürlüğünü anlatıyor. Türkiye’nin yakın tarihindeki türkülerden, şarkılardan, şarkı sözlerinden örnekler veriyorlar.</p>
<p>Mahkeme başkanı dinliyor, dinliyor ve sonunda Mabel Matiz’in beraat ettiğini açıklıyor.Karar neredeyse alkışla karşılanıyor. Az önce sözünü ettiğim arkadaş da yine basının sorularını yanıtlıyor.</p>
<p>Dayanamıyorum, yanına yaklaşıyorum. “Pardon, siz de Mabel Matiz’in ekibinden misiniz?”</p>
<p>“Hayır” diyor. “Ben bu adliyede başka bir mahkemede kâtip olarak çalışıyorum ve Mabel Matiz hayranıyım.”</p>
<p>Aylar sonra taksideyim. Mabel Matiz’in <a href="https://www.youtube.com/watch?v=qUsE49lUQUY&amp;list=RDqUsE49lUQUY&amp;start_radio=1" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Öyle kolaysa gel başımdan kaldır at sevdanı” </a>şarkısı çalıyor. Taksiciye rica ediyorum: “Sesini biraz açar mısınız?”</p>
<p>Açıyor ve şarkıya birlikte eşlik ediyoruz. “Çok severim bu şarkısını” diyor.</p>
<p>Başlıyoruz, “En iyi şarkısı bu, yok şu” diye tartışmaya. “E" diyorum, "Eşsincel diyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz?” “Bana ne” diyor. “Onun özeli.” Bu cümleye takılıyorum. “Bana ne.”</p>
<p>Mabel Matiz konserlerine gidiyorum. Her kesimden insan orada. Çocuk, genç, yaşlı…Her ekonomik gelirden, her sınıftan insan konserde.</p>
<p>Mesleğim gereği Türkiye’nin farklı kentlerine gidiyorum. Yine söz konusu LGBTİ+ meselesi olduğunda genelde benzer sözler duyuyorum: “Bizi ilgilendirmez ki…” Sonra hemen her yurttaştan yoksulluk, ekonomik kriz, kiraların yüksek olması gibi sorunları dinliyorum. </p>
<p>Gelelim bugüne “Ailem Güvende” operasyonlarını devlet, “aileyi güvende” tutmak için yaptığını söylüyor.</p>
<p>Görünen o ki toplum bu konuda devletten daha hak odaklı, daha eşitlikçi bir çerçeveden bakıyor. Belki bunu bizim anlattığımız gibi, “eşitlik olsun”, “ayrımcılık olmasın”, “LGBTİ+ hakları insan haklarıdır” cümleleriyle söylemiyor. Başka bir şey söylüyor: “Bana ne, bu onun hayatı.”</p>
<p>Belki diyeceksiniz ki bunlar sizin gözlemleriniz. O zaman araştırmalara bakalım.</p>
<p><a href="https://bianet.org/haber/samerden-ailem-guvende-analizi-kim-korunuyor-323891" target="_blank" rel="nofollow noopener">SAMER Saha Araştırmaları Merkezi, </a>13-21 Eylül 2026 arasında X’te paylaşılan 1300 tweeti inceleyerek “Ailem Güvende Operasyonları Üzerine Sosyal Medya Paylaşımlarının Analizi” başlıklı bir rapor hazırladı.</p>
<p>Rapora göre “Ailem Güvende” ifadesi sosyal medyada ortak bir anlam taşımıyor. Operasyonları destekleyenler bu ifadeyi aile yapısının ve toplumsal değerlerin korunmasıyla ilişkilendirirken, eleştirel paylaşımlarda aynı söz ironiyle güvensizlik, adaletsizlik ve siyasi sorumluluk tartışmasına dönüştü.</p>
<p>“Neyse ki bütün gayleri topladılar da, ailem güvende” gibi paylaşımlar, LGBTİ+ görünürlüğünün azaltılmasıyla toplumun gündelik güvenlik sorunlarının çözülmesi arasında kurulan ilişkiyi sorguluyor.</p>
<p>Raporda öne çıkan başlıklardan biri kadınlar ve çocukların güvenliği oldu. Bazı kullanıcılar LGBTİ+’lara yönelik operasyonları kadın cinayetleri, aile içi şiddet, çocuk istismarı ve çocuk işçiliğiyle karşılaştırdı.</p>
<p>SAMER’e göre bu paylaşımlarda temel soru, devletin güvenlik politikalarında “kimin ve neyin korunmaya değer görüldüğü” etrafında şekillendi. Bir paylaşımda şöyle denildi: “Kadınların ve çocukların güvende olmadığı bir yerde, aile de güvende değildir.” Bir başka kullanıcı ise şöyle yazdı: “Ailem güvende değil, fail erkekler güvende.”</p>
<p>Şimdi bir konuyu tekrar hatırlatmak istiyorum.</p>
<p>Erdoğan’ın 2002’deki sözlerinden, hatta 2012’den daha geriye götürecek ölçüde neden bir değişim oldu?</p>
<p>Şöyle, N<a href="https://bianet.org/haber/nufus-azalmasi-turkiye-icin-tehdit-mi-firsat-mi-295628" target="_blank" rel="nofollow noopener">üfus artış oranı azaldığ</a>ı için Erdoğan önümüzdeki on yılı <a href="https://bianet.org/haber/2026-2035-donemi-aile-ve-nufus-on-yili-ilan-edildi-319261" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Aile Yılı” ilan etti. </a>Aslen sorun olarak görülen şey bu. Eyvah eyvah gençler evlenmiyor, aileler yok oluyor. </p>
<a href='/yazi/kadinsiz-aile-kurgusu-2025in-ideolojik-haritasi-308452' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2025/06/16/kadinsiz-aile-kurgusu-2025in-ideolojik-haritasi.jpg' alt='Kadınsız aile kurgusu: 2025’in ideolojik haritası' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Kadınsız aile kurgusu: 2025’in ideolojik haritası</h5>
<div class='date'>16 Haziran 2025</div>
</div>
</a>

<h3>Veriler ne diyor?</h3>
<p>Oysa gençlerin evlenmemesi, dahası çocuk yapmaması eşcinsellikle değil, daha çok ekonomik ve sosyal sorunlarla ilgili.</p>
<p>Türkiye’de gençlerin, özellikle de genç kadınların karşı karşıya kaldığı ekonomik ve sosyal darboğaz, geleneksel verilerin ve istatistiklerin çok ötesinde derin bir toplumsal krize işaret ediyor.</p>
<p>Son yıllardaki veriler incelendiğinde üniversite diplomasının istihdam garantisi olmaktan çıktığı açıkça görülüyor.</p>
<p>TÜİK ve YÖK verilerine göre Türkiye’de her yıl yüz binlerce genç yükseköğretimden mezun olurken, ne eğitimde ne istihdamda olan (NEET) gençlerin sayısı yaklaşık 3,5 milyona ulaşmış durumda bu da her 4 gençten 1’inin tamamen sistemin dışında kaldığını gösteriyor.</p>
<p>TÜİK yurt dışı göç istatistiklerine göre her yıl Türkiye’den ayrılan nüfusun yüzde 40’ından fazlasını 20-34 yaş arası gençler oluşturuyor; sadece son yıllarda yüz binlerce eğitimli ve nitelikli genç, gelecek umudunu yurt dışında aramak üzere ülkeyi terk etti.</p>
<p>Genç kadınlarda NEET oranı yüzde 33’ün üzerine çıkarak erkeklerin neredeyse iki katına ulaşıyor. Kadınlar için iş bulmak zor olduğu gibi, iş hayatında kalabilmek de bir o kadar güçleşmiş durumda.</p>
<p>Kamu ve özel sektörde kreş imkânlarının son derece yetersiz olması, bakım yükünü tamamen kadının omzuna yüklüyor. Tüm bu ekonomik güvensizlik, yetersiz kreş altyapısı ve yükselen yaşam maliyetleri, gençlerin aile kurma ve evlenme kararlarını da doğrudan erteliyor veya imkânsız kılıyor.</p>
<p>TÜİK Evlenme ve Boşanma İstatistikleri incelendiğinde, son yıllarda kaba evlenme hızının düşüş trendinde olduğu, ilk evlenme yaşının kadınlarda 25,8, erkeklerde ise 28,3 seviyesine kadar yükseldiği görülüyor.</p>
<p>İnsanların evlenmemesi ve çocuk yapmamasının önündeki en büyük engel eşcinsellik değil devletin tutum ve politikaları, ekonomik sorunlar.</p>
<p>Ayrıca ev içindeki şiddet oranı da bir hayli yüksek. </p>
<p>Yine bazı kesimler eşcinselliğin özendirilen bir yönelim olduğunu iddia ediyor.  “Ya benim çocuğum da özenir, eşcinsel olursa?” Böyle bir dünya yok.</p>
<p>Bilimsel verilere göre de eşcinsellik özenilen bir şey değil. Bir insanın başka bir insanı sevmesi duygusal anlamda ve bilimsel anlamda başka bir duruma tekabül ediyor.</p>
<p>Bu konuda bilimsel veriler de var.</p>
<p>Mesela <a href="https://www.apa.org/topics/lgbtq/orientation" target="_blank" rel="nofollow noopener">“Appropriate Therapeutic Responses to Sexual Orientation”</a> (Cinsel Yönelime Uygun Terapötik Yaklaşımlar Raporu) ve “Understanding Sexual Orientation and Homosexuality” çalışmalarında cinsel yönelimin isteğe bağlı olarak değiştirilebilen bir seçim olmadığı, sosyal maruz kalma, teşvik veya özendirme yoluyla edinilmediği belirtiliyor.</p>
<h3>Nefret neden yaygınlaştırılmak isteniyor?</h3>
<p>Onlarca yıllık araştırmanın, cinsel yönelimin kalıcı bir duygusal, romantik ve/veya cinsel çekim modeli olduğunu gösterdiği aktarılıyor.</p>
<p>Yani sosyal etki, eğitim veya yönlendirme ile öğretilemiyor, bulaştırılamıyor ya da özendirilemiyor.</p>
<p><a href="https://www.google.com/search?q=https://www.paho.org/en/topics/sexual-diversity" target="_blank" rel="nofollow noopener">Pan American Health Organization’ın (PAHO/WHO) </a>“Cinsel Yönelim Çeşitliliğine İlişkin Kamu Sağlığı Pozisyonu” da benzer bir noktaya dikkat çekiyor:</p>
<p>Cinsel yönelim, insan çeşitliliğinin doğal bir ifadesi. Eşcinsel çekimin sosyal temas, eğitim veya özendirme yoluyla öğrenilebileceğine, yayılabileceğine ya da özenilebileceğine dair bilimsel kanıt yok.</p>
<p>Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH), PubMed ve genetik araştırmalar kapsamında yayımlanan çalışmalar da cinsel yönelimin sosyal şartlandırmadan ziyade karmaşık biyolojik, doğum öncesi ve genetik faktörlerle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p>Peki bilimsel veriler böyleyken neden son dönemde belirli çevrelerce LGBTİ+'lara yönelik nefret dalgası yükseltiliyor. </p>
<p>Toplumun farklı kesimleriyle temas eden biri olarak görüyorum ki bu konuda toplum çoktan devletin refleksini aşmış durumda.</p>
<p>Bu arada Mabel Matiz’in “Ha Leylim” şarkısında "iki erkeğin dans ettiği sahneye" ilişkin dava açılması <a href="https://bianet.org/haber/mabel-matizin-ha-leylim-klibindeki-dans-sahnesi-icin-iddianame-hazirlandi-323972" target="_blank" rel="nofollow noopener">istendi.</a></p>
<p>Mahkeme iddianameyi kabul ederse sanatçı 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak. Söz konusu görüntülerin hangi nedenle suç teşkil ettiğine ilişkin hukuki gerekçelendirme ise muamma.</p>
<p>Hakikaten bir sürü şiddet faili, soyguncu vs sokaklarda gezerken sanata ve sanatçının dünyasına yapılan bu saldırı ve aslen sistematik hale gelen yargı tacizinin amacı ne? Savcılarımız keşke sanatçılarla bu şekilde değil de dinleyici, izleyici olarak ilgilenseler...</p>
<p>Hep o takside duyduğum cümle aklıma geliyor:</p>
<p>“Bana ne. Onun özeli.”</p>
<p>Mabel Matiz OT TV'deki söyleşide şöyle diyor: </p>
<p><em>"Ben bu coğrafyanın evlatlarından biriyim. Birileri beni farklı görüyor olabilir, ben görmüyorum. 'Çok cesursun' gibi şeyler söyleniyor. Aslında bana göre cesur değilim. Kendim olmayı seçmeseydim mutsuz olurdum muhtemelen." </em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/zOGaO8v4dUY?si=5_aPliQzvQV2ANJR" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>(EMK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bask ülkesinde Transhumance ve kolektif hayat - I]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bask-ulkesinde-transhumance-ve-kolektif-hayat-i-324024</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/bask-ulkesinde-transhumance-ve-kolektif-hayat.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bask-ulkesinde-transhumance-ve-kolektif-hayat-i-324024</guid><description><![CDATA[Hayvancılık burada yalnızca geçim sağlamanın bir biçimi değil; aynı zamanda toprağın, hayvanların, emeğin ve gündelik hayatın birlikte örgütlendiği bir yaşam kültürünün parçası.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yaşamakta olduğum Kuzey Bask’ta zaman zaman buranın gündelik hayatına, kolektif emek süreçlerine, doğal yapısına dair yazılar yazıyorum <a href="/Murray%20Bookchin’in%20İzleğinde%20Bask’ta%20Yolculuk%20–%203%20\%20Küçük%20kentler,%20kasabalar,%20büyük%20hayatlar:%20Kentsiz%20kentleşme%20–%20Yeni%20Yaşam%20Gazetesi%20|%20Yeni%20Yaşam" target="_blank" rel="nofollow noopener">(1)</a>. Bu çalışma da bunlardan bir tanesi olacak. Kuzey Bask’ın iki büyük şehri olan Bayonne ve Biarritz dışına doğru yol aldığında yolculuğun, geniş yeşil alanlarda, doğanın içinde Bask mimarisinin en güzel örneklerini izlemeye başladığın bir seyir alanına dönüşmeye başlıyor adeta. Karşına çıkan çiftliklerden bu bölgenin önemli üretim alanlarından birinin de tarım ve çiftlik hayatı olduğunu görüyorsun.</p>
<p>Bu üretim alanlarının önemli bir kısmı geniş ailelerin dâhil olduğu kolektif bir emekle işletilmektedir. Bölge halkı, özellikle de kapitalist büyük üretim firmalarının bölgeye girişine karşı her zaman bir mücadele içinde olmuş. Mümkün olduğunca kendi hayatlarını, kendi kolektif üretim ilişkileri üzerinden örgütleyerek sürdürmeye özen gösteriyorlar. Bu üretim alanlarının önemli bir kısmı, geniş ailelerin ve yerel toplulukların dâhil olduğu kolektif bir emek süreciyle işletiliyor.</p>
<p>Burada tarım ve hayvancılık yalnızca geçim sağlamanın bir biçimi değil; aynı zamanda toprağın, hayvanların, emeğin ve gündelik hayatın birlikte örgütlendiği bir yaşam kültürünün parçası. Bölge halkı, özellikle küçük üreticilerin yaşam alanlarını daraltan ve yerel üretim biçimlerini giderek piyasanın kurallarına bağımlı hâle getiren büyük kapitalist üretim firmalarının bölgeye girişine karşı uzun süredir çeşitli mücadeleler yürütüyor. Mümkün olduğunca toprağı ve üretimi kendi ellerinde tutmaya, emeği ortaklaştırmaya ve gündelik hayatlarını yerel dayanışma ilişkileri üzerinden sürdürmeye özen gösteriyorlar. Bu nedenle burada karşılaştığımız çiftlikler yalnızca üretimin yapıldığı mekânlar değil; aynı zamanda ailelerin, komşuların ve yerel toplulukların birbirine eklemlendiği, ortak emeğin ve dayanışmanın gündelik hayat içinde yeniden üretildiği küçük yaşam alanları olarak da okunabilir.</p>
<p>Kuzey Bask’ın üç bölgesinden biri olan Soule bölgesinin Kürt sakinlerindenim. Burada sayı olarak bir elin beş parmağını geçmesek de Kürt-Bask halklarının ortaklıkları üzerinden geniş bir alana sahip olduğumuzu söyleyebilirim. Burada yaşamaya başladığım zamandan bu yana kendimi de bu ortak hayatın içinde biri olarak bilirim. Zira beni bölgeyle, yani Bask halkıyla, dili ve kültürüyle birlikte buradaki üretim ilişkileriyle de tanıştıran Joseph’in kendisi, halklararası kültürlerin bir köprüsü adeta.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/les-pyrenees-daglarinin-eteklerinde-baskli-kadin-coban-ve-surusu.jpg" alt=""></p>
<p>İki fakülte mezunu, yedi yabancı dil —benimle tanıştıktan sonra bu dillere Kürtçeyi de dâhil etti— bilen eko-anarşist Joseph, kendi kişisel yolculuğunun deneyimlerinden hareketle büyük şehirlerde bir yaşam ve üretim alanı kurmak yerine sonunda buraya yerleşir. Kendi yaşam ritmine ve üretim ilişkilerine en uygun meslek olarak da çobanlığa başlıyor. Paris, Madrid, Prag’daki üniversite eğitimlerinden sonra hayalindeki meslek olan çobanlık için önce yeni bir eğitim alarak bölgeye yerleşiyor. Fransa’da profesyonel olarak çobanlık (berger/bergère) yapmak için tek bir zorunlu diploma yok; ancak özellikle bir işletmede çalışmak veya ileride kendi sürünü kurmak istiyorsan tarım alanındaki mesleki eğitimleri alman gerekiyor.</p>
<p>Métiers de l’agriculture/Tarımla ilgili meslekler, Fransa’da tarım ve hayvancılık alanına giriş için temel mesleki eğitimlerden biridir. Hayvan bakımı ve beslenmesi, ahır ve çiftlik işleri, tarımsal ekipmanların kullanımı gibi temel becerileri kazandırır. Çobanlık mesleğine yönelmek isteyenler için de başlangıç düzeyinde uygun bir eğitim seçeneğidir. Bu eğitimden sonra Joseph, yazları sezonluk olarak çobanlık yapmaya başladı. Mesleğine hâkim olduktan sonra da komşusu, yoldaşı Monique’in sürüsünün yeni sorumlusu oldu. Bu süreç içinde gelişmeleri yakından takip eden biri olarak burada çiftlik ve sürü sahibi olmanın birçok ayrıntısını da yakından gözlemlemek durumunda kaldım. Bütün bu süreçlerin en heyecanlı zamanı da benim için her yaz dört ay boyunca sürülerin götürüldüğü dağ/yayla hayatının kendisi oldu.</p>
<p>Les Pyrénées dağlarının iki tarafında —resmî olarak İspanya’nın kuzeydoğusu ve Fransa’nın güneybatısı— bulunan bu yaylalarda koyun, inek ve at sürülerini yılın dört mevsiminde görmek mümkün. Fakat burada hayvancılık yalnızca toprağı işlemek, hayvan yetiştirmek ve geçimini sağlamak anlamına gelmiyor. Bütün bu süreç içindeki gözlemlerimden ve kendileriyle yaptığım tartışma ve sohbetlerden öğrendiğim kadarıyla, Bask halkı için hayvancılık, doğayla kurulmuş kadim bir ilişkinin hâlâ yaşayan biçimlerinden biri. Dağlar, meralar, sürüler ve insan emeği birbirinden ayrı düşünülemeyecek kadar iç içe geçmiş durumda. Bir koyunun doğumundan yaylaya çıkışına, sürünün dağ yollarındaki hareketinden kışın yeniden köylere dönüşüne kadar uzanan bu döngü, aynı zamanda bu coğrafyanın kültürel hafızasını da taşıyor.</p>
<p>Sürülerin yaylaya gidişi ve dönüşü adeta bir festival şeklinde devam ediyor. Buna burada transhumance, yani yaylacılık deniyor. Transhumance’ın tarihleri bellidir (<a href="/La%20transhumance%20dans%20les%20Pyrénées%20-%20Camping%20Pyrénées%20Les%203%20Vallées%20Argelès-Gazost" target="_blank" rel="nofollow noopener">2</a>). Bu tarihler 2026 için yaylaya gidişte 31 Mayıs-6 Haziran, dönüşlerde de 19-20 Eylül oldu. Aylarca önceden ev halkının tamamının katılımıyla hazırlıklar başlar. Sürülerin hangi gün yola çıkacağı, hangi patikalardan geçeceği, hangi meralarda konaklayacağı ve dağda geçireceği ayların hazırlığı birer birer yapılır <a href="/Fête%20de%20la%20transhumance%20in%20LICQ-ATHEREY%20(64)%20-%20EDITION%202026%20TERMINEE" target="_blank" rel="nofollow noopener">(3)</a>.</p>
<p>Fakat bu gidiş ve dönüş yalnızca çobanın ve sürünün meselesi değildir. O gün geldiğinde köyün ritmi değişir. İnsanlar yolların kenarında toplanır, çocuklar sürülerin geçişini izler, dostlar ve komşular birbirine kavuşur; kimi zaman şarkılar söylenir, yemekler hazırlanır, sofralar kurulur. Dağdan dönen sürülerle birlikte yalnızca hayvanlar değil, yazın hikâyeleri, dağın kokusu, peynirin tadı ve aylar boyunca biriktirilen ortak deneyim de köye geri gelir. Nitekim Soule’de transhumance için düzenlenen şenliklerde müzik, dans, yerel buluşmalar ve ortak kutlamalar bu dönüşü toplumsal bir ritüele dönüştürüyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-8.png" alt="">
<figcaption>Ercan Jan Aktaş</figcaption>
</figure>
<p>Bu nedenle transhumance’a yalnızca hayvanların mevsimsel hareketi olarak bakmak eksik kalır. O, burada insanla hayvanı, köyle dağı, üretimle kültürü birbirine bağlayan yaşayan bir takvimdir. Hangi tarihte dağa çıkılacağını bilmek kadar, hangi tarihte birlikte karşılanacağını bilmek de önemlidir. Sürünün dönüşüyle köy yeniden kalabalıklaşır; uzun bir yazın ardından insanlar birbirlerine, hayvanlar kendi ağıllarına, hayat da kendi ritmine kavuşur. Belki de bu yüzden Bask coğrafyasında yaylacılık, geçmişten bugüne taşınan bir üretim biçiminden çok daha fazlasıdır: toplumsal hafızanın, dayanışmanın ve doğayla kurulan ortak hayatın her yıl yeniden kurulan şölenidir.</p>
<p>Belki de bu yüzden yaylada karşılaştığım, serbestçe dolaşan her bir sürü bana yalnızca hayvanları değil, bu toprakların insanlarını da hatırlatıyor. Çünkü burada koyunların, atların, ineklerin geçtiği patikalar insanların da yüzyıllardır kullandığı yollar; bugün hayvanların otladığı meralar, geçmiş kuşakların emeğiyle biçimlenmiş ortak yaşam alanlarıdır. Hayvancılığın hâlâ güçlü biçimde sürdürülmesi, Bask halkının yalnızca ekonomik varlığını değil, dilini, kültürünü, dayanışma biçimlerini ve doğayla kurduğu ilişkiyi de koruyan unsurlardan biridir. Dağda geçirilen o uzun yaz aylarında insan, aslında yalnızca bir sürünün değil, çok daha eski bir hayat biçiminin peşinden yürüdüğünü fark ediyor.</p>
<p>(*) <em>Kuzey Bask’ta yaşadığım bölgeyi her defasında yazdığımda kendimi bir çatışma hâli içinde buluyorum. Özellikle de buranın temel üretim alanı olan çiftlik hayatını ve hayvancılığı yazarken bunları yaşıyorum. Bu üretim ilişkilerinin içinde elbette bir hayvan emeği sömürüsü var. Burada vejetaryen ve vegan politikaları tartışmak istediğim zamanlar da oldu. Ortaklaşmadığımız çok şey oldu. Burada toprak, tarım ve çiftlik hayatı geleneksel bir üretim alanı olarak tarif ediliyor. Ben de bunları yansıtmaya çalışıyorum.</em></p>
<hr>
<p>(1) <a href="https://yeniyasamgazetesi9.com/murray-bookchinin-izleginde-baskta-yolculuk-3-kucuk-kentler-kasabalar-buyuk-hayatlar-kentsiz-kentlesme/" target="_blank" rel="noopener">Murray Bookchin’in İzleğinde Bask’ta Yolculuk – 3 \ Küçük kentler, kasabalar, büyük hayatlar: Kentsiz kentleşme – Yeni Yaşam Gazetesi | Yeni Yaşam</a></p>
<p>(2) <a href="https://www.camping3vallees.com/la-transhumance-dans-les-pyrenees" target="_blank" rel="noopener">La transhumance dans les Pyrénées - Camping Pyrénées Les 3 Vallées Argelès-Gazost</a></p>
<p>(3) <a href="https://www.tourisme64.com/animation/licq-atherey/FMAAQU064V5BTMRN-fete-de-la-transhumance/" target="_blank" rel="noopener">Fête de la transhumance in LICQ-ATHEREY (64) - EDITION 2026 TERMINEE</a></p>
<p>(EJA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kuantum paradoksları]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kuantum-paradokslari-324036</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/kuantum-paradokslari.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kuantum-paradokslari-324036</guid><description><![CDATA[‘Kuantum’ teriminin suçu yok; suç, bilimsel bir fikri güzel bir masaldan nasıl ayırt edeceğimizi yeterince iyi öğretmememizde.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Her sosyal medya platformunda şu ifadelerle karşılaşabilirsin: “kuantum terapi”, “kuantum beslenme”, “kuantum doktor”, “kuantum aktör”, “kuantum iyi oluş”, “satışlarda kuantum sıçrama”, “kuantum enerji” vadeden bilezikler. “Kuantum” terimi güncel hayatın anahtar kelimelerinden biri hâline geldi, çünkü bilimsel, gizemli ve modern bir izlenim veriyor. Aynı zamanda gerçek kuantum fiziği de gündemde: kuantum bilgisayarlar haber oluyor ve BM, 2025 yılını Uluslararası Kuantum Bilimi ve Teknolojisi Yılı ilan etti. Fiziğin en sağlam sınanmış teorisi, hiç test edilmemiş şeyleri satmak için sıkça kullanılıyor.</p>
<h3>Kuantum: Latince “quantum”, “paket” demek</h3>
<p>Kuantum mekaniği felsefi bir varsayım değil; o olmasa cebindeki telefon da olmazdı. 1900 yılında Max Planck, kara cisim ışımasını incelerken enerjinin küçük “paketler” hâlinde alışverişe uğradığını öne sürdü — bu paketlere kuantum (quantum) adını verdi. Bu, termal kameraların vücut sıcaklığımızı neden “görebildiğini” ve ampullerin neden “soğuk” ya da “sıcak” ışık yaydığını açıklar. 1905’te Albert Einstein fotoelektrik olayı açıkladı: ışık enerji kuantalarından (fotonlardan) oluşur ve bunlar bir metale çarptığında elektronları koparabilir — bu da fotovoltaik hücrelerin temelidir. Werner Heisenberg’in belirsizlik ilkesi ve tünelleme etkisi, Güneş’in nükleer füzyonla nasıl enerji ürettiğini açıklar. Louis de Broglie’nin önerdiği elektronların dalga karakteri, elektron mikroskobunun yapımını mümkün kıldı; Einstein’ın uyarılmış ışıma fikri ise lazerin ve internetin fiber optik kablolarının temelini oluşturdu. CERN’de, 2012’de Higgs bozonunu keşfeden deney, kuantum alan teorisinin bir öngörüsünü doğruladı — ve orada, 1989’da Tim Berners-Lee, World Wide Web’i icat etti.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/1-cern.jpg" alt=""></p>
<h3>Denklemlerin arkasındaki insanlar</h3>
<p>Bilimi tuhaflıkları olan insanlar yaratır. Planck, kuantumu önerdiğinde 42 yaşındaydı ve bunu “umutsuzluk eylemi” olarak nitelendirdi: amacı fiziği altüst etmek değil, verileri açıklamaktı. Öğrenciyken bir hocası ona fizikte neredeyse her şeyin zaten keşfedildiğini söylemişti.</p>
<p>Einstein, 1905’teki devrimci makalelerini Bern’deki patent ofisinde 26 yaşında bir memurken kaleme aldı; çorap giymediği, çünkü onları gereksiz bulduğu söylenir. İlk evliliği ve boşanmasının ardından, henüz ilk eşiyle evliyken ilişki yaşadığı kuzeni Elsa ile evlendi. Nobel Ödülü’nü görelilik kuramı için değil, fotoelektrik olay için aldı. Daha sonra kuantum mekaniğinin olasılıksal doğasını “Tanrı zar atmaz” sözüyle reddetti; Niels Bohr’un ona “Tanrı’ya ne yapacağını söyleme” diye cevap verdiği aktarılır.</p>
<p>Gençliğinde tutkulu bir futbolcu olan Bohr’un yazlık evinin kapısının üzerinde uğur getirsin diye bir at nalı asılıydı. Şaşıran bir ziyaretçi ona buna gerçekten inanıp inanmadığını sorduğunda, “Hayır, ama inanmasan bile işe yaradığını söylediler” yanıtını verdi. Werner Heisenberg, 23 yaşındayken bir alerji krizinden kaçmak için Helgoland Adası’na çekildi ve orada kuantum mekaniğinin temellerini attı; ne var ki kısa süre önce doktora sınavlarından birinde neredeyse başarısız olacak kadar zorlanmıştı.</p>
<p>Paul Dirac o kadar az konuşurdu ki meslektaşları “1 Dirac” birimini icat etti: saatte bir kelime. 1920’lerin sonunda Almanya’da kaldığı dönemde ve Kafkasya’daki yürüyüşlerinde, o yıllarda Almanya’da yaygın olan Freikörperkultur (çıplak doğa kültürü) anlayışını benimsedi: yürür, ağaçlara tırmanır ve doğada çıplak yüzerdi; bunu doğayla en doğal temas biçimi olarak görüyordu. Denklemleri, pozitron keşfedilmeden önce antimaddeyi öngördü; pozitron bugün pozitron emisyon tomografisinde kullanılıyor. Max Born, genç Heisenberg’in hesaplamalarında matris çarpımını tanıyarak kuantum mekaniğine matematiksel biçimini kazandırdı; Nobel Ödülü’nü ancak 1954’te, 72 yaşında aldı. Son olarak Erwin Schrödinger, ünlü denklemini 1925 Noel’inde İsviçre’deki bir tatil köyünde, eşi değil bir metresiyle birlikte kaldığı sırada yazdı; evliliği açık bir evlilikti ve aşk ilişkileri çoktu — bu durum eşinin sonuna kadar yanında kalmasına engel olmadı.</p>
<p>Einstein, Bohr, Heisenberg ve Dirac büyük keşiflerini yaptıklarında hepsi 30 yaşın altındaydı. Merakın yaşı yoktur.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/2-solvay.png" alt=""></p>
<h3>Sözde bilim: yeni bir kelime dağarcığıyla eski bir olgu</h3>
<p>Sözde bilim yeni değil. Kahve falı, astroloji, el falı, tarot, numeroloji, büyücüler ve şarlatanlar insanlığa binlerce yıldır eşlik ediyor; Isaac Newton bile simyaya uzun yıllar adadı. Günümüzde değişen sadece kelime dağarcığı: dün astrologlar “yıldızların enerjileri” derken bugün “kuantum alanları” diyorlar. Peki neden bu kadar saçma şeylere inanıyoruz?</p>
<p>Beyin kalıp arar: bulutlarda yüzler, kahve telvesinde gelecek görürsün. Kehanetin tuttuğu zamanları hatırlar, tutmadığı zamanları unutursun. Belirsiz dönemler (salgınlar, savaşlar, krizler) kontrol ve basit cevaplar aramana neden olur. Aynı şey komplo teorileri için de geçerli: büyük bir olay, büyük ve “gizli” bir nedene ihtiyaç duyuyormuş gibi görünür ve bir suçlu, şanstan daha mantıklıdır.</p>
<p>Sosyal medya algoritmaları her inanca yem verir: her kullanıcıya zaten inandığı şeyi doğrulayan içerikler önerir, böylece Dünya’nın düz olduğuna, Ay’a hiç inilmediğine, 11 Eylül saldırısının içeriden bir iş olduğuna ya da gökyüzündeki her uçak izinin arkasında kimyasal püskürtme gizlendiğine ikna olmuş koca topluluklar kolayca oluşur. Bu insanların çoğu, altı yıllık ortaöğretim boyunca bizden bilimsel yöntemi öğrenmiştir. Bir şeyler ters gidiyor ve bunun çözümü ne ilkokul öğretmenlerinden ne de üniversite hocalarından gelebilir; bu tamamen bizim sorumluluğumuz. Resmî açıklamalara duyulan güvensizlik sorun değil; sorun, bu güvensizliğin kanıtlara dayanmamasıdır.</p>
<p>Sözde bilimin saçmalığını, bizden uzakta olduğunda kolayca fark ederiz. Hawaii’deki bir “üniversite” “kuantum doktoru” unvanları veriyor, bir başka kurum da astrolojiyi bilimsel bir disiplin olarak sunuyor. Şarlatanlık da aynı şekilde işliyor: hipnoterapiyi bilim ile metafiziği birleştiren gizemli bir süreç olarak sunuyor, terapistler hipnozla neredeyse her şeyi tedavi edebileceklerini vaat ediyor. Gurular, “mucize yaratıcılar” ve kendinden menkul uzmanlar, insanların cehaletini ya da çaresizliğini sömürerek dolandırıcılığı sözde bilimsel bir kılıfa büründürüyor; hızlı iyileşme, “gizli travmaların” ortaya çıkarılması, hatta geçmiş yaşamların hatırlanması vadederek var olan bir psikoterapi tekniğini kârlı bir umut ticaretine dönüştürüyorlar.</p>
<p>Ama sözde bilimi bize yakın olduğunda tanımak çok daha zor: bir dinî lider ülkenin savunma güvenliği ya da bir salgında aşı gibi uzmanlık ve kanıt gerektiren tıbbi konular hakkında görüş bildirdiğinde olduğu gibi.</p>
<h3>Bizim payımıza düşen sorumluluk</h3>
<p>Burada biz fizik öğretmenleri özeleştiri yapmalıyız. Formüller ve alıştırmalar öğretiyoruz, çünkü değerlendirilen onlar. Bilimsel yöntem (gözlem, soru, hipotez, öngörü, deney, veri analizi, hakem denetimi, tekrarlanabilirlik, yanlışlanabilirlik) tek doğru cevabı olan bir alıştırmaya sığmaz, bu yüzden kolayca değerlendirilemez. Asıl sorun, öğrencinin sonuçlarını kanıtlara dayandırmayı öğrenmemesidir. Böylece bilimsel yöntemi kitabın ilk sayfasında anıp geçiyoruz. Sonuç: bir öğrenci kuantum fiziği alıştırmasını doğru çözerken aynı zamanda bir bileziğin “kuantum enerjisi” yaydığına inanabiliyor.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-11.png" alt=""></p>
<p>Carl Sagan’ın tespiti bugün de tamamen geçerliliğini koruyor, belki her zamankinden daha geçerli: “Anaokuluna ya da ilkokul birinci sınıfa gidip konuşursun ve bilim âşığı bir sınıfla karşılaşırsın. Derin sorular sorarlar. ‘Rüya nedir, neden parmaklarımız var, Ay neden yuvarlak, dünyanın doğum günü ne zaman, çimen neden yeşil?’ diye sorarlar. Bunlar derin, önemli bilimsel sorulardır. Kendiliğinden ortaya çıkarlar. Lise son sınıf öğrencileriyle konuşmaya gidersin, bunlardan hiçbiri yoktur. İlgisiz hâle gelmişlerdir. Anaokulu ile lise son sınıf arasında korkunç bir şey olmuştur.” Eğitim sisteminde bir şeyler yanlış gidiyor ve bunu ilk kabul etmesi gerekenler biziz.</p>
<p>Öyleyse kuantum mekaniğine bir düşünme biçimi olarak ihtiyacımız var, süslü bir kelime olarak değil. “Kuantum” teriminin suçu yok; suç, bilimsel bir fikri güzel bir masaldan nasıl ayırt edeceğimizi yeterince iyi öğretmememizde.</p>
<p>(PP/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Cinler, definecilik ve 1915’in hayaletleri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cinler-definecilik-ve-1915in-hayaletleri-324025</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/cinler-definecilik-ve-1915in-hayaletleri.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cinler-definecilik-ve-1915in-hayaletleri-324025</guid><description><![CDATA[Define, çevresindeki sosyal ilişkileri tersinden göstermez sadece, insanların bilinçlerini kendine mahsus yanılsamalara da yol açar. Bu anlatıda gasp ilişkisi, altının ve onu bekleyen varlığın özelliği olarak görünür. Korku, failden değil bekçiden duyulur. İzin sahipten değil cinden alınır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>2000’lerin ortalarından itibaren yerli korku sinemasında cin teması belirginleşti; <em>İblis: Karanlığın Sahibi</em> ve <em>Defin-Ecin Zulman</em> gibi definenin merkezde olduğu filmler de bu furyanın içinde yer aldı. Görünmeyen ama yaşamın içinde yer alan bir varlığın hikâyesi, film sektöründe neden bu kadar tuttu ve neden tam bu dönemde tuttu? Bu sorulara verilen alışıldık cevaplar yanlış değil. Cin filmleri ucuza çekilir; görünmez bir varlık için pahalı efektlere gerek yoktur. Define uğruna çıldıran insanların, buradaki suçlarının reddi için inandıkları cinler, sinemada da musallat oldular. Bir cin fetişizmi yaşanmaktadır.</p>
<h3>Cinin coğrafyası</h3>
<p>Türkiye’de cin hikâyeleri belirli bir bağlamda ortaya çıkar. Ensest, tecavüz ve yasak ilişkilerde gündeme gelir. Belirli mekânlara da bağlıdır: mezarlıklara, define alanlarına, bir cinayetin işlendiği yerlere, terk edilmiş evlere ve yıkık yapılara, yani harabelere. Walter Benjamin, <em>Alman Yas Oyununun Kökeni</em>'nde harabeyi tarihin doğaya dönüşmüş hâli olarak okur. Harabe, bir zamanlar orada yaşanmış olanın hem kalıntısı hem de silinmesidir. Anadolu’nun yıkık kiliseleri, sahipsiz taş evleri, adı değiştirilmiş köyleri tam da böyle harabelerdir: tarih oradadır ama doğal bir manzaranın parçası gibi durur.</p>
<p>Çok tanrılı dinlerin ve doğa dinlerinin tanrısal karakterleri, tek tanrılı dinlerde cin ve melek gibi ara figürlere dönüşmüştür. Bu teolojik açıklamayı unutmadan şunu söyleyebilirim: cin, yalnızca eski tanrıların değil, toplumun hesaplaşmadığı suçların da kendi içinde değişkenlikte yaşayan bir taşıyıcısıdır.</p>
<p>Türkiye’de işlenen suçlar, cinayet, tecavüz, gasp, yaşamın içindedir. Ama bu kadar yaşamın içinde olduğu halde toplumsal bilinçte bu kadar görünmez olan tek bir suç vardır: Ermeni Soykırımı. Cin görünmezdir; Ermeni Soykırımı da geniş toplumsal bilinçte görünmezdir.</p>
<h3>Bütün suçların toplamı</h3>
<p>Ermeni Soykırımı, insanlığın bildiği suçların teker teker işlendiği bir kitlesel yok etmedir. Yani cin filmlerinin etrafında dolaştığı bütün suçlar, cinayet, tecavüz, gasp, kaçırma, 1915’te tek bir büyük suçun içinde, bir devlet siyaseti olarak işlenmiştir.</p>
<p>Anadolu'da define, onu arayanların hayallerinde büyük ölçüde "Ermeni altını"dır. Cin burada kelimenin tam anlamıyla, el konulmuş ve toprağa gömülmüş bir servetin bekçisidir; "cinli define"dir.</p>
<p>Adil Çelik ve Nurcan Elmas’ın Sivas’ta yürüttüğü saha araştırması şunu gösteriyor: define aramak için kazılan yerlerin belirlenmesinde eski Ermeni yerleşimleri dikkat çeker, özellikle 1915 tehcirine kadar Ermenilerin yaşadığı köyler ve bu köylerin çevreleri başı çeker. Görüşülen definecilerin tamamı, Sivas’ta yaşamış Ermenilerin 1915’te altınlarını ve ziynet eşyalarını toprağa gömüp gittiklerine inanmaktadır.</p>
<p>Aynı araştırma, cinle mülk arasındaki bağın folklorun kendi diline yerleştiğini de ortaya koyuyor. Sivas definecilerinin işaret repertuarında haç, doğrudan Ermenilerin gömdüğü defineyi gösterir; ters haç, ters L ve üçlü çentik gibi şekiller ise "cinli işaretler" olarak bilinir ve bu sembollerin bulunduğu bölgelerin korunduğuna, izinsiz girildiğinde zarar görüleceğine inanılır. Cin kendi yerini bilir, asli olarak fakirlik sınırında yaşayan lümpenleşmiş kesimlerin suçlarıyla ve mallarıyla kurulan ilişkilerde ortaya çıkar. Zengin lümpenliğin hedefinde daha büyük ganimetler ve devlet bürokrasisini ikna etme var.</p>
<p>Benim burada önerdiğim okuma, 1915 sonrasında el değiştiren Ermeni mallarının definecilik folklorunda yeni bir anlam alanı yarattığı ve cin/tılsım anlatılarının da bu alan içinde yeniden biçimlendiğidir. Çünkü emval-i metrukede sürekli yaşanmaya başlanılmış ve yaşamın bir parçası hâline gelmiştir define.</p>
<p>Marx, <em>Kapital</em>'in ilkel birikim bölümünde sermayenin dünyaya tepeden tırnağa, bütün gözeneklerinden kan ve pislik damlayarak geldiğini yazar. Türkiye’de bu kan, toprağın altında bekleyen altının efsanesinde yaşar. El konulan evler, topraklar, dükkânlar Türk burjuvazisinin kuruluş sermayesiydi; gömülü Ermeni altını ise bu kuruluş şiddetinin definecilerin hayalindeki izidir. Sivas’ta görüşülen definecilerin tamamı, 1915’te giden Ermenilerin altınlarını ve ziynet eşyalarını toprağa gömdüğüne inanıyor; kazı yerlerini seçerken de tehcire kadar Ermenilerin yaşadığı köyleri öne alıyorlar. Aynı kişilerin işaret repertuarında haç doğrudan Ermenilerin gömdüğü defineyi gösteriyor, ters haç ve üçlü çentik gibi şekiller ise "cinli işaretler" (s. 258) olarak biliniyor; bu işaretlerin bulunduğu yerlere izinsiz girilirse çarpılma riski var. Yani kazıya giden hem altının kime ait olduğunu hem de onu neyin koruduğunu biliyor. Bildiği şeyin adını koymaz, ama ondan korkar. Marx, meta fetişizminde toplumsal bir ilişkinin şeyler arasındaki bir ilişki gibi göründüğünü söyler. Define de bu fetişizmin bir türüdür. Burada muhtemel altınlar sadece dans etmez; kendi cinlerini ve masallarını yaratır. Define, çevresindeki sosyal ilişkileri tersinden göstermez sadece, insanların bilinçlerini kendine mahsus yanılsamalara da yol açar. Bu anlatıda gasp ilişkisi, altının ve onu bekleyen varlığın özelliği olarak görünür. Korku, failden değil bekçiden duyulur. İzin sahipten değil cinden alınır. Soykırımın ganimetine bunca yıl sonra bile el koyabilme çabası, kendi kurallarını ve figürlerini taşıyan başka bir âlem yaratır. Oradaki bilgi ve davranışlar, artık gaspın değil tılsımın dilinde konuşur.</p>
<p>Sosyal antropolog Yael Navaro-Yashin, Kuzey Kıbrıs’ta Rumlardan kalan mülk için kullanılan "ganimet" kelimesinin bir özeleştiri taşıdığını, bu nesnelerin tekinsiz bir duygu ürettiğini ve ganimetle zenginleşenlerin ayrı bir adla anıldığını belgeliyor. Rumlardan kalma eşyalarla dolu bir evi gezen Kıbrıslı Türklerden birinin "bu nesneler ağlıyor" demesi, bir diğerinin gördüklerini son derece rahatsız edici bulup bunların ganimet olduğunu söylemesi, el konulmuş mülkün nasıl bir huzursuzluk ürettiğini gösteriyor.</p>
<h3>Topraktan perdeye</h3>
<p>Peki neden şimdi? Cevabı definenin kendi tarihinde aramak gerekiyor.</p>
<p>Ermeni, Rum ve Süryani mülkleri üzerinden zenginleşenler, önemli sermayeyi kendi aralarında çoktan paylaştılar. Almancıların getirdiği ve ülkedeki definecilerin sipariş ettiği metal dedektörleriyle, adım atılmadık eski Ermeni eseri bırakılmadı. Definecilik için yıkılan, zarar verilen kilise, manastır ve mezar sayılarından bu görülebilir. Bir irrasyonel durum var. Defineciliğin pratiksel araçlarına karşın, Adil Çelik ve Nurcan Elmas, defineciliğin irrasyonel doğası ile tezat oluşturduğunu söyler. Burada bu tür araçlar ya yoktur ya da ikincil önemde oldukları gibi, belirleyici olan mekânın “hissedilmesi”, definecinin deyimiyle “yerin çağırmasıdır” derler. Lakin artık bulunacak şeylerin gerçekte olup olmamasının ötesinde, o ihtimalin olması yeterli olabilir. Fetişizm burada yalnızca altına sahip olma arzusu değildir; kanla elde edilmiş bir servetin kendi tarihini ve toplumsal ilişkilerini tersinden göstermesidir. Merkezinde soykırımın mirası definenin çekim gücü dururken, toplumdaki anlatıları, hikâyeleri, batıl inançları çeker ve bunları harmanlar. Navaro-Yashin bu ilişkiyi şöyle belirtir: ‘‘Hayalet, bir başkasını temsil eden şey değildir; şeyin kendisidir, yani maddi nesnenin ta kendisi.’’(s. 17) Ganimetle beraber gelen tekinsizlik duygusu, ki 1915’te bu duygu sadece define ile değil, emval-i metruke listesindeki birçok ev ve arazi içinde genişledi. Fetiş meta, Türkiye koşullarında bir de define olarak ortaya fırladı. Defineyi saklayan, vermeyen cinden alınamayan intikam, artık geniş kitlelerin izlediği bir sahnede alınabilir hâle geldi, tatminsiz bir duygu yanılgısı içinde.</p>
<h3>Gömülmemiş ölüler</h3>
<p>Marx, <em>Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i</em>'ne meşhur bir cümleyle başlar: bütün ölü kuşakların geleneği, yaşayanların beyni üzerine bir karabasan gibi çöker. Almanca aslında kullandığı sözcük <em>Alp</em>'tir; Alman halk inancında uyuyanın göğsüne oturan iblis, yani Türkçedeki karabasanın tam karşılığı. Türk halk inancında da karabasan cinle ilişkilendirilir. Marx’ın metaforu, kelimenin tam anlamıyla bir cindir.</p>
<p>Cinlerle ve hayaletlerle olan hesaplaşmanın neden bitmediğini anlamak için iki bin beş yüz yıl geriye, bir Yunan tragedyasına gitmek gerekiyor. Sofokles’in <em>Antigone</em>'sinde gömülmeyen ölü, şehrin düzenini bozarak geri döner. Hegel bu tragedyayı yorumlarken gömmeyi ailenin ölüsüne karşı en son ve en tam görevi sayar; gömülmeyen beden ise onursuz kalır. Ve Hegel’in en çarpıcı cümlesi buradadır: hakkı çiğnenen ölü, intikamını alacak araçları bulmayı bilir.</p>
<p>1915’te ölüler yollarda, nehirlerde, vadilerde, çölde kaldı. Onlara toprak serpecek bir Antigone kalmadı; kalanlar dünyanın dört bir yanına dağıldı. Türkiye’de ise uzun yıllar boyunca bu ölüleri açıkça anmak bile mümkün olmadı. Gömülmeyen ölü geri döner. Her kültürde hayaletin en eski tanımı budur: yerini bulamamış ölü.</p>
<p>Peki ölülerin intikamı nerede?</p>
<p>Hakkı çiğnenen ölünün intikam araçlarını bulduğu sözünün karşılığı nedir burada?</p>
<p>Zenginliklerini gasp ve imha yoluyla kuranlar ve pekiştirenler ülkenin tepesinden inmedi; sürekli olarak ganimeti, adi suçları, mafyayı ve karanlık işleri yürüten lümpen kesimleri üretti. Türkiye’deki ilkel sermaye birikiminin cinleri ülkenin dört bir yanındadır. 1914'te Anadolu ve Trakya nüfusunun, Osmanlı istatistiğine göre beşte biri, kilise kaynaklarına göre dörtte biri Hıristiyandı. Bu halklar tehcir ve taktil ile yok edildikten sonra geriye, yönetme erkini tek elde toplamış gerici Bonapartların iktidarı kaldı.</p>
<p>Türkiye özelinde cin filmleri, en derin katmanında, budur: tanınmayan bir suçun, tanınmadığı için başka biçimlerde geri dönmesi. Dünyanın en korkunç suçlarının sindiği, hatta onların kendisi olan definelerin peşine düşenlerin fetişist dünyasında cinler, Ermenilerin laneti olarak durur. Bir kere filmiyle, anlatısıyla, ekonomisiyle musallat olmuştur, ülkenin yakasını bırakmaz.</p>
<hr>
<p><em>Kaynak</em></p>
<p><em>Adil Çelik ve Nurcan Elmas, "Defineci Folkloru: Sivas Örneği",Kültür Araştırmaları Dergisi, 2025, S. 27, s. 245-270</em></p>
<p><em>Yael Navaro-Yashin,The Make-Believe Space: Affective Geography in a Postwar Polity, Duke University Press, 2012</em></p>
<p>(VHY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sorgulatan bir aksiyon hikâyesi: Arıları kaçırmak!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sorgulatan-bir-aksiyon-hikayesi-arilari-kacirmak-324026</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/sorgulatan-bir-aksiyon-hikayesi-arilari-kacirmak.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sorgulatan-bir-aksiyon-hikayesi-arilari-kacirmak-324026</guid><description><![CDATA[Çocuklar ve hayvanlar bu hikâyenin en masumu, aynı zamanda en gözü kara olanlar da yine onlar. Ama Ömer Açık bu kez sadece çocuklara ve hayvanlara değil, memleket manzaralarına da değiniyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Modern dünya öyle bir dönüşümde ki, bu çağda kısıtlı bir ömrün tadını çıkarmayı geçtim, hayatta kalmak bile giderek zorlaşıyor; üstelik bu hem hayvanlar hem insanlar için geçerli.</p>
<p>Bana bu düşünceleri aşılayan Günışığı Kitaplığı’nın yeni çıkanlarından: <em>Arıları Kaçırmak</em>. Size “gerçekte de oluyordur böyle şeyler” diyeceğiniz bir hikâyeden bahsetmeye geldim. Ömer Açık’ın kaleminden gündelik yaşam manzaraları eşliğinde aksiyonu bol, komikli ve koşturmacalı bir macera.</p>
<p>-      Tamam, evde arı besleyemiyorsak bahçeye bir arı oteli yapalım o zaman.</p>
<p>Kediler için özel bir kapı, çitlere astığımız kuş evi, komşunun köpeğine vermek üzere toplanan ağaç dalları derken bahçede ne eksik diyordum ben de!</p>
<p>-      Oğlum, bak aklıma ne geldi, arılarla ilgili bir kitap okudum, sana onu anlatayım mı?</p>
<p>Çocukları soru kementleriyle kendine bağlayan kitapları seviyorum. Onların dünyasına usulca girip zihinlerindeki kalabalıkta yeni sahnelere yer açmak, merakı tetiklemek önemli bir meziyet. Son okuduğum çocuk romanı, <em>Arıları Kaçırmak</em>, tüm bu kriterleri sağlayan kitaplardan.</p>
<p>Her şey, Huysuz Hanım ve onu daha da huysuzlaştıran iki yardımcısının bir arazideki arıları kaçırmasıyla başlıyor. Diyeceksiniz ki arıları kaçırmak da neymiş, ne dertleri varmış; orada devreye Mucize Hanım giriyor. Ah bir bilseniz adı DÜMEN olan bir fabrikada eczacılık etiketi altında ne dolaplar dönüyor…</p>
<p>Ringin diğer köşesindeyse azimli ama kararsız bir dedektif, derdi tasası bitmeyen bir evde Karabalık ailesi, birbirine zıt karakterde ikiz kardeşler, bir de başına buyruk bir Amca Bey ile bu eğlenceli hikâye katman katman açılıyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-9.png" alt="">
<figcaption>Arıları Kaçırmak - Ömer Koç (Resimleyen Büşra Kaygın Gafarov) (Sayfa 244) (4,5,6. sınıflar)</figcaption>
</figure>
<p>Bilin bakalım bu iki taraf kapıştığında kazanan kim oluyor?</p>
<p>Yazar, herkese eşit mesafede, karakterleri bize kısa kısa tanıtıyor; bir yandan da sevdiği işle ilgilenmesine fırsat verilmemiş çocukların yetişkinliklerinde ya <em>kayıp</em> ya <em>zalim</em> olacaklarının sinyallerini veriyor.</p>
<p>Çocuklar ve hayvanlar bu hikâyenin en masumu, aynı zamanda en gözü kara olanlar da yine onlar. Ama Ömer Açık bu kez sadece çocuklara ve hayvanlara değil, memleket manzaralarına da değiniyor. Satır aralarında para hırsıyla kötülüğe bulaşanları, mühendislik okuyup köfte satanları görmek mümkün. Gözünüzü korkutmayayım, hepsi bu kadar değil elbette; arıların sevdiği çiçekler, Yüzüklerin Efendisi filminden replikler, kardeşler arası uçtan uca salınan dinamikler, şakalar ve komiklikler de maceramızın eşlikçileri arasında.</p>
<p>Bu hikâye, hayallerinin peşinden koşmasına fırsat verilen çocuklara, fantastik film severlere ve dünyanın tüm canlıların ortak evi olduğunu unutmayanlara. İyi okumalar herkese. Yaşasın çocuk kitapları.</p>
<p>(ÇYK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İnsanlar kurtulmadıkça, kurtulmuyor şehirler]]></title><link>https://bianet.org/yazi/insanlar-kurtulmadikca-kurtulmuyor-sehirler-324032</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/insanlar-kurtulmadikca-kurtulmuyor-sehirler.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/insanlar-kurtulmadikca-kurtulmuyor-sehirler-324032</guid><description><![CDATA[Bir zamanlar bu dünyanın Diyarbekir’inde Veysel Öngören vardı. Ve “İnsanlar kurtulmadıkça kurtulmuyor şehirler,” demişti ya sahi...]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>“Diyarbakır</em><br><em>Aydır ve türküdür</em><br><em>Nadide bir kuş</em><br><em>Binler yıllık kervansaray</em><br><em>Durduk yerde değil bu devasa sur böyle</em><br><em>Binler yıllık</em><br><em>Ayak diremişliktir.”</em></p>
<p><em>Koca Ülke / Veysel ÖNGÖREN</em></p>
<p>Veysel ağabeyi ilk evvel lise son sınıf öğrencisiyken görmüştüm. 1970’li yılların Diyarbakır’ında, surların hemen dışında, 1959’da sur duvarı delinerek açılan Tek Kapı çıkışında, hemen sur duvarı önündeki bahçeye kondurulmuş TÖB-DER’e ait bahçeli bir lokal vardı. Ki sonraki yıllarda TÖB-DER kapatılınca fırın oldu. Daha sonra da yıktırıldı.</p>
<p>Orada, TÖB-DER’de zaman zaman çeşitli etkinlikler olurdu. İşte Veysel Öngören’i gördüğüm o gün, bizim gençlik dönemimizin hit kalemlerinden Uğur Mumcu konuşacaktı. Emperyalizm ve az gelişmişlik üzerine bir mevzuydu, hatırladığım kadarıyla! Koca salon, “iğne atsan yere düşmez” kabilinden hıncahınç doluydu.</p>
<p>Uğur Mumcu konuşmaya başlamak üzereydi ki salona pos bıyıklı, kendinden emin bir adam girdi. Kalabalık adeta yarılarak yol vermeye başladı. Uğur Mumcu yerinden kalktı. Hasretle kucaklaştılar. Bu babacan görünümlü adamı tanımıyordum doğrusu. Yanımda, yöremdekilere sordum. “Bismil, Silvan tarafından bir ağaymış,” dediler. “Ama edebiyatla, sanatla da ilgilenen bir tuhaf ağa, hem de şeyhmiş,” dediler. İsmini de söylediler mi? Ne! Şu an anımsamıyorum. Ama sonra öğrendim ki Veysel Öngören’miş. Ankara’nın entelektüel mekânlarını bırakıp Diyarbakır’ın ilçesi Bismil’deki kendi köyüne yerleşmiş...</p>
<p>Aradan neredeyse yirmi yıldan fazla bir zaman dilimi geçti. 1980’li yıllarda Veysel Öngören’in adını Diyarbakır’da sıkça duymaya başladım. Ve bir gün de tanışmamız kısmet oldu. Bu tanışıklığım bir süre sonra dostluğa dönüştü. Ölümüne kadar da sürdü.</p>
<p>Benim tanıdığım Veysel Baba, “Bir gül yaprağına dokunur gibi”* dokunandı hayata. “Zemheride çarpan keklik kanadı olsa (da) yüreği”<em>, kaçak sarma tütünden temkinli sigaradan renk değiştirmiş pos “bıyığına (her) el atışı”</em> bir başkaydı.</p>
<p>Veysel ağabey için onca sürgünlükten, onca ayrı düşüşten sonra “Boynu bükük bir ağacın / Boynu bükük bir suya düşmüş gölgesi(ydi) / Ayrılıklar”** adına Diyarbekir’de yaşamak. “Kentimiz kayıt düşüyor artık / Ne kadar çoğuz yoklamada”* demeye şairce yüreği kabarsa da çoğu kez bu koca kentte yalnızdı. Ve yine biliyordu ki varoşların sorunu da kentin sorunlarıydı. “Demek ki / Varoşlar kurtulur da / İnsan kurtulmamışsa / Kentler kurtulur da / İnsan kurtulmamışsa / Demek kurtulmamıştır / Kentler de varoşlar da.”*** Ama bütün bunlara karşın, bu koca ve kadim şehirde onu anlayanların çok, hem de çok az olduğunu da biliyordu.</p>
<p>Elbette kendi kuşağından dostlukları çok önemsiyordu. Ama en çok da gençlerle muhabbet etmeyi seviyordu. Etkilemeden, hırpalamadan istiyordu ki ufukları açılsın; edebiyat, sanat, felsefe, şiir, tiyatro üzerine sohbetlerle. “Dinleyin,” diyordu onlara, “çaresiz insanların acemiliğidir silah.”**** Ve ekliyordu: “(Bunca yılı) aşkın ömrümde / Kana bulanmış insan teninden başka bir şey görmedim / Ben Remo ve Salo / Vuruştuk / Bizim olmayan mermilerle / Bu kavganın hiçbir şeyi bizim değildi / kendimizden başka.”****</p>
<p>Bir gün, koca bir günün öğleden sonrasında saatlerce ailesinin erkeklerinin Kulp, Silvan ve Hazro üçgenindeki kavgalarını, yiğitliklerini anlatadurmuştu. İkimiz yalnızdık. Zevkle ve acıyla dinlemiştim Veysel Baba’yı. “Birileri suç işledi diyor(du) Sârum / Canavarlar geleceği adına tarihin / Birliği parçaladılar.”** Parçalanan hangi birlik, kimin birliğiydi? Tarihe ve acılara bekçilik görevi Lice ile Kulp arasında adeta hudut sayılan Sarum Çayı’na mı düşmüştü?</p>
<p>Ama anlatıyordu işte Veysel ağabey: “Ya Fahri / Fahri / Atlılarını yola dizer sayar, bakardı.”** Bilirdi bu dağlarda, koyaklarda acının, dostluğun ve dahi düşmanlığın da en alasını Veysel Baba’nın Fahrisi. “Adamların seni bırakır mı denince / Benim onları bırakmamdır kaygım(dı)”** asıl tasası.</p>
<p>Birkaç gün sonra, haddim olmadığını kendisine ifade etmekle birlikte, ısrarla o yıllarda dost olduğum Muhsin Kızılkaya’nın <em>Eski Zaman Eşkiyaları</em>’nı okumasını istemiştim. Kırmamıştı. Kitabı okuduktan sonra ağız dolusu gülerek, “Senin oyununa gelmeyeceğim,” demiş ve eklemişti: “Vay Gözüm’de şair kavlince koydum adını.” “Goderne Burnu’nda / En iyisi / Bir gece geçirmektir / Tam Sığır Gediği’nde / Karşısında mağaranın / Unutulmuş bir söz / Ola ki / Eksik kalan bir şey vardır / Ya da hiç konuşulmamış / Sârum Nehri / Birikmiş bir rivayettir / Bilir / Taştan oyulmuş sehpaları / Tek adım merdivenleri / Taştan yataklarıyla / Mağara’ya / Mazlum diyendir.”** “Başkaca da yazamam bizimkilerin hikâyesini, benim yazmam doğru olmaz,” diyerek kestirip atmıştı. Ve bu tavrı ölünceye kadar da böylece sürdü. O güzel anlatım da öylece kaldı.</p>
<p>Sıkça şiir ya da değişik yazım örneği dosyalarını Veysel Baba’ya okutup destur almaya gelenler de olurdu. Birine ben de tanıklık etmiştim. Birinin şiir dosyasıydı Veysel Baba’ya verdiği. Çok sıkılmıştı okurken. “Ne diyeyim ki şimdi bu adama, yazdıkları şiir değil, başka bir şey,” demişti. “En iyisi bir telefon açıp söylemek abi,” demiştim. “Olur mu? Olur,” deyip iş yerimden aramıştı şair adayını. “Kendine başka bir iş ara kardeşim. Bu iş, şairlik senin işin değil,” deyip telefonu kapatmıştı. Ardından da “Oh be, rahatladım yahu,” diyerek derin bir nefes almıştı. Nitekim o arkadaş, anlaşılan mesajı almış. Şiirden vazgeçmiş, yazı dünyasını edebiyatın diğer alanlarına kaydırarak kitaplar yazıp yayımlamıştı.</p>
<p>Biliyordu işte Veysel Öngören: “Halk / Emanetlerini özleminden sayar(dı).”** Ve bir de “Bir dağa kaç patika çıkar(dı) / Bir su kaç yerden geçit verir(di).”** Bunları demek adam gibi şairlerin işiydi.</p>
<p>Hayatının son birkaç yılında evden çıktığında uğradığı iki yerden biriydi benim iş yerim (diğeri de Dilan Sineması’nın karşısındaki koca Dağkapı Meydanı’nın kuzeydoğu köşesine kondurulan Deniz Kızı Pastanesi). “Nefesleniyorum,” diyordu, demli çaylarımızı yudumlarken. Kente, hayata ve tarihe bakışlarımızın çatıştığı da oluyordu arada bir. Kolay değildi tabii ki yılların Veysel ağabeyinin dostluğu.</p>
<p>Bir tartışmamızın sonunda yarım gün sürmüştü birbirimize kırgınlığımız. Kendimizce, kavlimizce kararlı durduğumuz hassas bir iki konuda bir daha da tartışmamaya karar verdik, birbirimizi kırmamak adına. Ve bu sözümüz ölümüne kadar da sürdü.</p>
<p>Ölümünden iki gün önce, Çift Kapı karşısı, Sur içindeki Büyük Postane arkasındaki evine ziyaretine gitmiştim. O koca Veysel Baba artık nefes alıp vermekte epeyce zorlanıyordu. Adeta “Beni bu hâlde görmeyin,” der gibiydi dostlarına. Dayanamadım o hâlde onu görmeye. Kendimi zor attım dışarıya.</p>
<p>Ölüm haberini bir gün sonra duydum. Bismil’e, köyüne taziyeye gittim birkaç dostla. Başköşede oturan bir köylüsü şeyhinin dünyasından söz ediyordu. Sıkıcıydı. Veysel Baba’ya dair zerrece felsefe kırıntısı yoktu konuşulanlarda. Birbirimize bakarak, Veysel ağabeyi düşünüp dinlemiştik kaderci köylüyü arkadaşlarla. Sonra, bir gün önce kazılmış yumuşak toprağın altında yatan Veysel Öngören’in mezar ziyareti.</p>
<p>Artık içemeyecekti Veysel Baba rakısını. Okşar gibi bardağı sarıp tadına vararak “ohheş” diyemeyecekti. “Düşmüştü (çünkü) beklenen cemre”** Veysel Baba’nın toprağına...</p>
<p>Bugün 30 Eylül 2026. Veysel Öngören’in ölüm yıl dönümü. Veysel Baba öte dünyaya göçeli tam 27 yıl olmuş. Güle güle sana. Bir zamanlar bu dünyanın Diyarbekir’inde Veysel Öngören vardı. Ve “İnsanlar kurtulmadıkça kurtulmuyor şehirler,” demişti ya sahi...</p>
<p>Öyle işte; kurtulmuyor şehirler valla, esaretten tekaüt, taammüden cinayete kurban gidişin hâl ü ahvali...</p>
<p>* <em>Koca Ülke</em>. Veysel Öngören. Yenigün Yayınları. 1 Kasım 1983. Ankara.<br>** <em>Vay Gözüm</em>. Veysel Öngören. Türkiye Yazıları Yayınları. Şubat 1981. Ankara.<br>*** <em>Remtelebe</em>. Veysel Öngören. Abs Yayınları. 1982. Ankara.<br>**** <em>Remo ve Salo</em>. Veysel Öngören. Türkiye Yazıları Yayınları. Kasım 1979. Ankara.</p>
<p><strong>Veysel Öngören:</strong> Diyarbakır’ın Hacikân köyünde 1931’de doğdu. Ailesinin Şeyh Said İsyanı sonrası sürgünlüğü nedeniyle ilk ve orta öğrenimini Kütahya Tavşanlı’da yaptı. Afyon Lisesini bitirdi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Türkoloji Bölümüne 1951 yılında kayıt yaptırdıysa da aynı yıl vazgeçti. Sonra Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde felsefe öğrenimi yaptı. Hayatı boyunca onun yaşamına edebiyat yön verdi. 1960’lardan sonra Ankara’da <em>Dost</em> ve <em>Yeni Ufuklar</em> dergileriyle yazın dünyasına katıldı. Şehrine döndü ve 30 Eylül 1999’da Diyarbakır Sur içindeki evinde hayata veda etti. Bismil’de, köyünde, toprağında yatıyor...</p>
<p>(ŞD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Soykırımın tanıklığında müzik ve politik sorumluluk]]></title><link>https://bianet.org/yazi/soykirimin-tanikliginda-muzik-ve-politik-sorumluluk-324047</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/soykirimin-tanikliginda-muzik-ve-politik-sorumluluk.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/soykirimin-tanikliginda-muzik-ve-politik-sorumluluk-324047</guid><description><![CDATA[Bir konserin politik anlamı yalnızca sahnede söylenen sözlerle değil, o sahneyi mümkün kılan ilişkilerle de şekilleniyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gazze’deki soykırıma karşı müzik endüstrisinden yükselen tepkiler, sanatçıların tavırları kadar konser iptalleri, boykotlar ve dayanışma etkinlikleri üzerinden de tartışılıyor. Bu tartışmalarda dinleyicilerin beklentileriyle müzik sektörünün çalışma koşulları iç içe geçiyor. Sevilen bir sanatçının ne söylediği önem taşırken sözlerinin ardından kimlerin yanında durduğu, hangi sahnelerin ona kapandığı ve hangi ortaklıklarının sürdüğü de dinleyiciyle kurduğu ilişkiyi etkiliyor. Müziği üretenlerle dinleyenler arasındaki bağ, böylece beğeninin ötesinde sorumluluk, tutarlılık ve dayanışma üzerinden yeniden değerlendiriliyor.</p>
<p>Ed Sheeran ile Macklemore etrafında gelişen gerilim, bu ilişkinin yakın tarihli örneklerinden biri. Eylül 2026’da Macklemore’un Filistin’e destek veren konuşmasının ardından Sheeran’ın ABD turnesinden çıkarılması, kararın sorumluluğuna ilişkin bir tartışma başlattı. Sheeran, kararın organizatörden geldiğini ve çözüm bulmaya çalıştığını açıkladı. Ancak turnenin yüzü olan bir sanatçının bu karar karşısında ne ölçüde sorumluluk taşıdığı sorusu yanıtsız kaldı. Aaron Rowe, Beoga, Lukas Graham ve Finneas’ın turne kapsamındaki farklı görevlerinden çekilmesiyle anlaşmazlık, başka müzisyenlerin çalışma ilişkilerini de etkileyen bir dayanışma meselesine dönüştü.</p>
<h3>Sahne yalnızca sahne değildir</h3>
<p>Bir sanatçının adıyla pazarlanan bir turnede karar yetkisi farklı paydaşlar arasında paylaşılabiliyor. Dinleyici biletini sanatçıyı görmek için alırken konserin gerçekleşmesi organizatöre, mekân işletmesine, sponsorlara ve sözleşmelere bağlı. Bu düzende kamusal sorumlulukla ekonomik yetki aynı elde toplanmıyor.</p>
<p>Macklemore’un turneden çıkarılmasında görünür hâle gelen bu ayrım, Fontaines D.C.’nin 2024’te Filistin’le dayanışma gerekçesiyle Zorlu PSM konserini iptal etmesiyle başka bir yönden ortaya çıktı: Bu kez sanatçılar, sahneye çıkacakları kurumla çalışma ilişkilerini sonlandırdı. Her iki olay da konserin politik anlamının, sahnede söylenen sözlerle birlikte o sahneyi mümkün kılan ilişkilerde oluştuğunu gösteriyor.</p>
<p>Sponsorlar, bu ilişkilerin en görünür aktörlerinden biri. Festival ve konser afişlerinde yer alan şirketler, müzikle özdeşleştirilen yaratıcılık, özgürlük ve kültürel çeşitlilik gibi değerlerden yararlanıyor. Sanatçıların ve dinleyicilerin aynı şirketlerin faaliyetlerini sorgulaması ise bu ilişkinin sınırlarını açığa çıkarabiliyor. Filistin’le dayanışma amacıyla bazı sanatçıların festival programlarından çekilmesinin ardından Barclays’in 2024’te bazı Live Nation festivalleriyle sponsorluk ilişkisini askıya alması, itirazın ekonomik sonuç üretebildiğini gösterdi. Kültüre destek veren kurumların kamusal eleştiriye açık olması, desteğin koşulları kadar önemli. Aksi hâlde müziğin özgürlük iddiası, finansman sağlayanların belirlediği sınırlar içinde kalıyor.</p>
<h3>Sevdiğimiz şarkılar, sevmediğimiz tercihler</h3>
<p>Dinleyicilerin sanatçılardan farklı beklentileri olabilir. Bazıları için yaşananların soykırım olarak ifade edilmesi veya kınanması yeterliyken başkaları İsrail’de konser vermemeyi, belirli kurumlarla çalışmamayı ya da boykot çağrılarına katılmayı da tutarlılığın koşulu sayıyor.</p>
<p>Radiohead çevresindeki tartışmanın sürmesinde bu ayrım etkili: Thom Yorke’un Netanyahu yönetimine yönelik eleştirileri, grubun geçmişte Tel Aviv’de konser vermesine ve Jonny Greenwood’un İsrailli müzisyenlerle iş birliğine yönelik itirazları ortadan kaldırmıyor. Fontaines D.C.’nin İstanbul’daki mekân tercihi ve Sheeran’ın turnesinden çekilen müzisyenlerin kararları da aynı soruyu gündeme getiriyor: Politik görüş, çalışma hayatında hangi davranışlara dönüşüyor?</p>
<p>Hayal kırıklığının şiddeti de müzikle kurulan bağın niteliğiyle ilişkili. Bir şarkı, dinleyicinin hayatında sanatçının öngörmediği anlamlar kazanabilir; yalnızlıkla baş etmenin, otoriteye itiraz etmenin ya da başkalarıyla yakınlık kurmanın aracına dönüşebilir. Radiohead’in müziğindeki yabancılaşma duygusuyla veya Pink Floyd’un tahakküm eleştirisiyle kurulan ilişki, bu nedenle bir eğlence tercihinin ötesine geçer.</p>
<p>Üstelik bir grubun ortak adı, üyeleri arasındaki farklılıkları örtebilir. Roger Waters’ın Filistin konusundaki tutumunu Pink Floyd’un bütün üyelerine atfetmek, dinleyicinin belleğindeki bütünlüğün gerçek hayatta da sürdüğünü varsaymak olur. Waters ile David Gilmour’un ilişkisi, Filistinli çocuklara destek için 2010’da birlikte sahneye çıkmalarını da yıllar içinde derinleşen anlaşmazlıklarını da içeriyor.</p>
<p>Politik tutumun müzikle ilişkisi açıklamalarla sınırlı değil. Macklemore’un “Hind’s Hall”u Filistin dayanışmasını doğrudan şarkının konusu yaparken Fontaines D.C.’nin konser ekranlarına taşıdığı soykırım karşıtı mesajlar, mevcut repertuvarın dinlendiği bağlamı değiştiriyor. Kneecap’in Coachella sahnesindeki müdahalesi de konserin görsel olanaklarını aynı amaçla kullanıyor.</p>
<p>Damon Albarn’ın bir Gorillaz konserinde yaptığı kısa çağrı, bu ilişkinin ahlaki boyutunu öne çıkarıyor: “Asla tarafsız kalmayın.” Sanatçının Eylül 2026’da Filistin bayrağıyla dile getirdiği bu söz, dinleyiciyi de tutum almaya davet ediyor.</p>
<h3>Kimin konuşma bedeli daha ağır?</h3>
<p>Temsil meselesi bu nedenle önemli. Tartışma bütünüyle uluslararası yıldızların ne kadar cesur davrandığı etrafında döndüğünde, Filistinli müzisyenlerin deneyimleri geri planda kalabiliyor. Filistinli Kanadalı şarkıcı Nemahsis’in, Gazze üzerine paylaşımlarından sonra plak şirketiyle yollarının ayrıldığını anlatması, sanatçıların eşit koşullarda söz almadığını hatırlatıyor.</p>
<p>Geniş bir dinleyici kitlesi, birikmiş gelir ve güçlü mesleki ilişkiler belirli bir hareket alanı sağlayabilir. Kariyerinin başındaki veya ayrımcılıkla karşılaşan bir müzisyen açısından aynı tutum, üretime devam etme imkânını tehlikeye atabilir. Dayanışmanın etkisi, bu farklılıkları gözeterek sesini duyurmakta zorlananlara ne kadar alan açabildiğine de bağlı.</p>
<p>Sanatçılardan politik sorumluluk beklerken bu eşitsizliği hesaba katmak, dayanışmanın nasıl kurulacağını da değiştirebilir. Massive Attack ve Brian Eno’nun da yer aldığı, Filistin konusunda konuşan müzisyenlere yönelik baskılara karşı oluşturulan girişimlerle Sheeran’ın turnesinden çekilen isimlerin tavrı bu noktada birbirine bağlanıyor.</p>
<h3>Dayanışma bir sonraki konseri mümkün kılıyorsa</h3>
<p>Dinleyicinin rolü de bu noktada genişliyor. Konser bileti almamak, yardım kampanyasına katılmak, doğrudan albüm satın almak veya baskı altındaki bir sanatçının etkinliğine gitmek farklı sonuçlar üretebilir. Fontaines D.C.’nin Bohemian FC ile hazırladığı ve satışından elde edilen kârın bir bölümü Filistinlilere tıbbi yardım için ayrılan forma, hayranlığın somut desteğe dönüşebileceği araçlardan biri.</p>
<p>Politik tutumun sanatçı için yeni bir pazarlama değerine dönüşme ihtimalini de gözetmek gerekiyor. Bir dayanışma mesajının geniş kitlelere ulaşması, onun samimiyetsiz olduğu anlamına gelmez. Ancak değerlendirme yalnızca açıklamanın topladığı beğeniye dayanırsa mesajın somut sonuçları gözden kaçabilir.</p>
<p>Gazze’deki soykırım ve savaş suçları karşısında müzik dünyasının tutumunu değerlendirirken bu ilişkilerin tamamına bakmak gerek. Bir sanatçının açıklaması tartışmayı başlatabilir; açıklamanın kalıcı etkisi ise ardından değişen çalışma koşullarında ve kurulan dayanışmada ortaya çıkar. Sanatçının kendi sözünü söyleyebilmesi, dinleyicinin buna karşılık verebilmesi ve ekonomik gücü elinde tutanların eleştiriye açık olması birbirini tamamlayan koşullar. Sahnedeki bir cümlenin ardından konserini, gelirini veya çalışma arkadaşlarını kaybeden kişinin yalnız bırakılmaması, müziğe atfedilen özgürlüğün gündelik karşılığıdır. <strong>Dayanışma, bir sonraki konserin de yapılabilmesini sağladığında süreklilik kazanır.</strong></p>
<div class="box-1">
<h3>Dinleme önerisi </h3>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/F1_7l-xQ7Js?si=MaD_ZDF9wv2jlAIl" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
</div>
<p>(ECS/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tomtom mahallesinde bir yıldız doğdu]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tomtom-mahallesinde-bir-yildiz-dogdu-324034</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/tomtom-mahallesinde-bir-yildiz-dogdu.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tomtom-mahallesinde-bir-yildiz-dogdu-324034</guid><description><![CDATA[Kim derdi ki İstanbul’un Fransız Sarayında doğan Janko dünya çapında bir müzik yıldızı olacak!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yakın zamanlara kadar İstanbul’un en şaibeli, tehlikeli, hatta lanetli semtlerinden biri payesine sahip Tophane’nin Boğazkesen caddesine Tomtom Kaptan sokak bağlanır.</p>
<p>Lakin mevzubahis sokakta Fransız Kapitülasyon binası, Fransız Sarayı, Venedik Sarayı, İtalya Başkonsolosluğu ve son zamanlarda malum skandalların yaşandığı tarihî İtalyan Lisesi’nin varlığı sokağa adını veren şahsiyetin Osmanlı dönemi mühtedilerinden olduğuna dair bir yanılgı yaratır.</p>
<p>Sokağın İstiklal caddesine yükselirken dönüştüğü Postacılar sokaktaki İspanyol Kutsal Topraklar Manastırı, Santa Maria Draperis kilisesi, Glavani apartmanı veya Hollanda Şapel’i de sizi yanıltmasın; İtalya kökenliler, <strong>Kılıç Ali Paşa, Cigalazade Yusuf Sinan Paşa, Ali Biçni</strong> bir yana Hollanda kökenli <strong>Küçük Murat Reis</strong> ve <strong>Süleyman</strong> <strong>Reis</strong>’in aksine<strong> Tomtom</strong> (Ahmet mi, Mehmet mi?)<strong> Kaptan</strong> yapay zeka kaynaklarında aktarıldığı kadarıyla özbeöz Osmanlı tebaasından bir Türk denizcisiymiş.</p>
<p>İsminin kulağa yabancı gelmesinin, İngilizce Tom adından türemiş gibi durmasının fonetik çağrışımlara yol açması normalmiş; zaten Tomtom Kaptan malum caddede adını taşıyan bir camiyi bile İstanbul’a kazandırmış. Fakat bıraktığı mütevazı eser Kemeraltı caddesinde <strong>Sinan</strong> yapımı, Ayasofya minyatürü (Kaptan-ı Derya) Kılıç Ali Paşa camii (ve külliyesi) kadar haşmetli olmadığı için asla turistik popülerlik elde edememiş.</p>
<p>Derken Tomtom’un imdadına, 1941’de Fransız Sarayı’nda doğup zamanla dünya çapında bir yıldız hâline gelen <strong>Janko </strong><strong>Nilović</strong> (Yanko Niloviç) yetişmiş.</p>
<p><strong>Jay-Z, Beatnuts, Dr.Dre,</strong> <strong>Joey Bada$$ </strong>gibi müzisyenlerin şarkılarında Janko’nun bestelerinden yaptıkları alıntılar, müzik kariyeri 16 yaşındayken Galatasaray Lisesinde verdiği konserle başlamış sanatçının tekrar gündeme gelmesini sağlamış.</p>
<p><em>Karadağ Yıldızı – Janko </em><em>Nilović’in alıntısı (Montenegro Star – The Sample of Janko Nilović) </em>adlı belgesel bizi meşhur müzisyenin yıllardan beri yaşadığı Paris’ten İstanbul’a, oradan da asla ayak basmadığı, babasının memleketi Karadağ’a sürüklüyor. <em> </em><strong>  </strong></p>
<p>2026 Fransa, Türkiye, Karadağ ortak yapımı 80 dakikalık filmin yönetmeni <strong>Nikola Vukčević</strong>’in adı senaryo hanesinde de karşımıza çıkıyor; kendimizi fazlasıyla müdahale edilmiş hadiseler silsilesine sanki oryantalist bir masala teslim edercesine bırakıyoruz…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/10/editorial-poster-66.png" alt=""></p>
<p><strong>Güzel Türkçe</strong></p>
<p>Belgeselin başında kanser hastası olan kahramanımızın adeta son günlerini yaşadığı hissine kapılıyoruz. Nitekim doktoru ve sevenleri Karadağ’dan gelen konser teklifini Janko’nun muhakkak ki reddetmesi gerektiğini düşünüyor. Lakin hayatı boyunca alkışlardan beslenmiş olması bir yana, müzik duayeni o güne kadar ziyaret etmediği babasının memleketi Karadağ’ı görme fikriyle coşuyor.</p>
<p>Muhtelif komplikasyonlar sonrasında işler yoluna giriyor girmesine de, Janko doğduğu ve müzik kariyerinin başladığı İstanbul’a da fırsat bu fırsat “uğramalıyız” diyor.</p>
<p>Eh! ne de olsa İstanbul’lu Janko babasının kavaslık yaptığı, bahçesinde diplomatik misyon temsilcilerinin çocuklarıyla oynayarak büyüdüğü Fransız Sarayını tekrar görebilmek, poliglot dağarcığında mühim yer kaplayan Pire’li annesinin Rumcası’nın engin bahçede yankılanışını hatırlamak için bu ziyaretin belki de son fırsat olduğunu düşünmekte.</p>
<p>“Tomtom Kaptan sokakta mahallenin son Levanten oğlanlarıyla yokuş yukarı (ve aşağı) top koşturduğum günler gözümde tütüyor” dese şaşırmayacağız!</p>
<p>Bu arada seyirci Janko’nun yıldızının rep sanatçıları aracılığıyla tekrar parladığı dönemden çok önce, 1970’ler ve 1980’ler boyunca epey tanındığını; 30’dan fazla albüme imza attığını, hatta mahlasla 20 albüm daha ürettiğini belgesel aracılığıyla öğrenmiş oluyor. Lakin Janko, farklı farklı kültürlerin harmanlandığı İstanbul’daki yuvasında müzikle büyüdüğü günleri, kariyerinin temelini oluşturduğu için müthiş bir heyecanla aktarıyor.</p>
<p>O zamanların nispeten muhafaza edilebilmiş kültürel mozaiğinde muhtelif kökenli müzisyenlerle amatörce de olsa  başlayan macerası onun yalnız gezegen çapındaki müzisyen kimliğini değil, emsallerine artık ender rastladığımız, hakiki bir “dünya” vatandaşı personasını pekiştirmeye de muhakkak ki vesile olmuş.</p>
<p>Çocukken öğrendiği Türkçe’yi biraz unutmuş olsa da İstanbul ziyareti sırasında sık sık kullanmak belli ki ona müthiş bir haz veriyor; onun yozlaşmamış kelime dağarcığı, ifade biçimleri ve diksiyonu bizim ayarı bozulmuş kulakların pasını siliyor.  </p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="https://static.bianet.org/2026/10/adsiz-tasarim-10.png" alt=""></p>
<p><strong>İstanbul’a yazık olmadı mı?</strong></p>
<p>Babasının Karadağ’daki köyüne uğrayacağı duyulduğunda köy ahalisinin paranoyaya kapılıp aileden kalma ev ve arazilere el koymaya geldiğini sanması evlere şenlik.</p>
<p>Janko’nun doğup büyüdüğü Tomtom mahallesindeki Fransız Sarayı’na diplomatik temsilicilerden zar zor alınan ziyaret izni ise bürokrasi ve güvenlik paranoyası açısından tam bir kara mizah örneği sayılabilir.  </p>
<p>İstanbul’da uğradığı Kontra Plak müzik dükkanında <strong>Tülay German</strong> veya <strong>Dario</strong> <strong>Moreno</strong>’nun plaklarını bulamayışı Janko’yu hem şaşırtıyor, hem de üzüyor. Ne de olsa “<em>Her akşam votka rakı ve şarap</em>” cümlesiyle tanınan <em>Sarhoş</em> adlı eserin yaratıcısı Janko’nun ta kendisi.</p>
<p><strong>Fecri Ebcioğlu</strong>’nun Türkçe sözlerini yazdığı ve Moreno dışında <strong>Tanju Okan</strong> ve <strong>Gökçe</strong> <strong>Kılınçer</strong>’in de seslendirmiş olduğu parça gönül isterdi ki Janko’nun İstanbul’da yemek yediği restoranda daha makul şekilde icra edilebilsin!</p>
<p><iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/1226545126?h=1ca7f771a7" width="640" height="360" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Cebinin içi gibi hatırladığı İstanbul’un fazlasıyla değiştiğini ifade eden Janko telif hâkları muntazaman toplanabilmiş olsaydı mevzubahis şarkıdan bir servet sahibi olabileceğini de manidar bir ifadeyle söylüyor.</p>
<p>Mütevazı olduğu kadar iddialı belgesele adını veren, bestesi kendine ait <em>Montenegro Star</em> parçasını Janko bembeyaz kıyafet ve şapkasıyla Podgorica havaalanı pistinin ortasına kondurulmuş kuyruklu beyaz piyanosunda çalarak filmin fiyakalı imajına cila çekiyor.</p>
<p>Fakat Janko’nun yaşama gücüne hayran olunduğu kadar, “Allahaısmarladık” diyerek vedalaştığı İstanbul’un asırlar içinde oluşmuş kendine has kimliğinin nasıl çarçur edildiğini tekrar hissedip hüzünlenmemek de elde değil.</p>
<p>Milliyetçi zihniyetle zayıflatılmış, lakin başka bileşenlerle de olsa ister istemez tekrar oluşmuş İstanbul’un etnik mozaiğine Karadağ’lı <strong>Niloviç</strong>’ler dışında,<strong> Miloviç, Marinoviç, Markoviç, Bogdanoviç, İvanoviç, Petroviç, Popoviç</strong>, <strong>Vukçeviç, </strong>veya<strong> Zeliç</strong>’lerin nice ahfatları halen dahil olsalar fena mı olurdu?</p>
<p>Yoksa benimkiler, milliyetçilikle bilhassa harmanlanmış bir toplumda mutlak çoğunluğun bir parçası olunduğunda azınlıkla empati kurmanın imkânsız, dolayısıyla kavramın başından itibaren kadük  olduğunu ezik egosu yüzünden bir türlü hazmedemeyen, azınlıktan zevzek bir zatın zırvaları mı?</p>
<p>(RL/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sokağa kimler sığmaz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sokaga-kimler-sigmaz-324043</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/sokaga-kimler-sigmaz-2.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sokaga-kimler-sigmaz-324043</guid><description><![CDATA[Hangi yaşamların kamusal varlığı kendiliğinden meşru kabul edilirken, hangilerinin varlığı önce açıklanması, sonra denetlenmesi ve nihayet uzaklaştırılması gereken bir tehlike olarak kuruluyor?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>11 Eylül 2026’da Ankara’nın merkezinde, bir güzellik merkezinde estetisyen olarak çalışan Can T. iş yerine müşteri olarak gelen bir erkeğin homofobik sözlerinin ardından saldırıya uğradı. Burnu kırıldı, dudağı patladı.<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a> Halbuki kendi halinde işini yapıyor ve yaşamaya çalışıyordu. Bundan dört ay kadar önce, 7 Haziran 2026’da Denizli’nin Merkezefendi ilçesinde mahalle sakinlerinin yıllardır birlikte yaşadığı ve bakımını üstlendiği Patron adlı köpek, Adem Ç. isimli bir doktor tarafından başına çekiçle defalarca vurularak katledildi.<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a> Saldırıya uğramadan önce Patron da yıllardır yaşadığı mahallesinde, bildiği hayatın içindeydi.</p>
<p>Bu iki olayı birbirinin eşdeğeri olarak görmek için yan yana getirmiyorum. Fakat insanın içini acıtan bu iki sahne aynı soruyu sormamıza neden oluyor: <strong>Hangi yaşamların kamusal varlığı kendiliğinden meşru kabul edilirken, hangilerinin varlığı önce açıklanması, sonra denetlenmesi ve nihayet uzaklaştırılması gereken bir tehlike olarak kuruluyor?</strong> Buradaki mesele Butler’ın da işaret ettiği gibi, bazı yaşamların daha baştan yaşamaya ve yas tutulmaya değer, kamusal olarak da meşru kabul edilip edilmediğiyle ilgili (Butler, 2015).</p>
<p>Türkiye’de bugün birbirinden ilk bakışta oldukça farklı görünen iki siyasal süreç bu soruyu özellikle yakıcı hale getiriyor. Bir yanda 2024 yılında Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılan değişiklikle sokakta yaşayan köpeklerin kamusal alanda yaşamaya devam etmesini ortadan kaldıran, keyfi öldürmelerin yolunu açan yeni bir rejim oluşturuldu. Diğer yanda LGBTİQ+’ların kamusal varlığı üzerindeki baskı ‘Ailem Güvende’ operasyonlarıyla yeni bir aşamaya ulaştı. Bu iki siyasal sürecin öznelerini değil, <strong>kamusal alandaki varlıklarının problemleştirilme biçimlerini</strong> karşılaştırmak, bugün hangi hayatlara kendilerine ayrılan sınırlar haricinde yaşam hakkı verilmediğini anlamak açısından önemli.</p>
<h3>Kamusal alanın uygunlaştırılması: Yersizlikten tehdide</h3>
<p>Bu yazıda <strong>kamusal alanın normatif uygunlaştırılması</strong> kavramını, mekânın belirli bir normatif özneye ve belirli bir yaşam tahayyülüne göre yeniden düzenlenmesi anlamında kullanıyorum. ‘Uygun’ kamusal alan burada işlevsel ya da fiziksel anlamda iyi düzenlenmiş mekân demek değil, hangi bedenlerin, hangi canlıların ve hangi yaşam biçimlerinin kamusal alandaki mevcudiyetinin doğal ve açıklama gerektirmeyen bir durum sayılacağını, hangilerinin ise düzensizlik, rahatsızlık veya risk olarak kodlanacağını belirleyen siyasal ve toplumsal bir işlem. Dolayısıyla uygunlaştırma, fiziksel müdahaleden önce bir <strong>sınıflandırma rejimi. </strong>Farklılık bu rejim içinde yalnızca farklılık olmaktan çıkar ve giderek ‘yersizliğe’<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a> dönüşür. <strong>Uygunlaştırma bu asimetrik görünürlük rejiminin mekânsal düzene çevrilmesidir.</strong></p>
<p>Kamusal alan siyasal ilişkilerin üzerinde cereyan ettiği boş ve tarafsız bir yüzey değildir, bu ilişkileri bizzat kuran ve maddileştiren bir düzendir.<a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[4]</a> Bir davranışın ya da bedenin ‘yerinde’ veya ‘yersiz’ sayılması yalnızca fiziksel konumla ilgili değildir, toplumsal düzenin kimleri, hangi eylemleri ve hangi yaşam biçimlerini normal kabul ettiğine ilişkindir. Kirli, uygunsuz ya da düzensiz olanın niteliği çoğu zaman nesnenin kendisinde bulunmaz. Sorun, kurulmuş kategorilerin sınırını ihlal etmekten, kendisine ayrılan yerin dışına çıkarak ‘yanlış yerde’ bulunmaktan doğar (Douglas, 2007).</p>
<p>Türcülük ile heteronormativitenin bu yazı açısından ortaklığı da <strong>norm üretme biçimlerindedir</strong>. ‘Sahipli’ köpek evde ya da ‘sahibinin’ yanında yerindeyken, ‘sahipsiz’ köpek ‘neden burada’ sorusuyla karşılaşır.<a href="#_ftn5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref5">[5]</a> Cisheteroseksüel bedenin gündelik kamusal görünürlüğü kendiliğinden kabul edilirken queer veya trans bedenin görünürlüğü ayrıca adlandırılır ve tartışılır. Önce makbul olan tanımlanır, normun dışında kalan yaşam olağandışı ve yersiz hale gelir. Ardından bu yersizlik risk ve tehdit diliyle yeniden kurulur. Son aşamada ise bu yaşamların görünürlüğünü veya fiziksel mevcudiyetini azaltan müdahale dışlama olarak değil, güvenlik, düzen, koruma ya da kamusal yarar olarak sunulabilir. Başka bir deyişle ‘<strong>yersiz’ yaşam, müdahaleden önce ‘tehlikeli’ yaşama dönüştürülür.</strong></p>
<p>Sokakta yaşayan köpeğin statüsündeki dönüşüm bu hattı açık biçimde gösteriyor. Köpek insan toplumunun içinde yaşaması beklenen ‘evcil’ hayvanken, kentin kamusal alanlarında bulunması giderek bir anomali, ortadan kaldırılması gereken bir fazlalık haline getiriliyor. Kent insan dışı canlılar bakımından da nötr değildir, hayvanlar insanlar tarafından oluşturulan dahil etme ve dışlama coğrafyaları içinde konumlandırılır (Philo, 1995). 2024’teki hukuki dönüşüm de bu anlamda nüfus kontrolüne veya hayvan refahına ilişkin teknik bir düzenleme olarak okunamaz. Aynı şekilde heteronormativite de mekânı tarafsız bırakmaz. Heteroseksüel bir çiftin sokakta el ele tutuşması genellikle heteroseksüellik propagandası olarak tanımlanmazken aynı davranış queer bir çift söz konusu olduğunda gösteri, dayatma ya da propaganda biçiminde adlandırılır. Kamusal olarak görünür olmak bu nedenle yalnızca bir yere fiziksel olarak erişebilmek değil, hangi bedenin hangi mekânda var olabileceği ve kendisini açıklamak, savunmak, meşrulaştırmak zorunda kalmadan bulunabileceğiyle ilgilidir. Normun başlıca ayrıcalıklarından biri tam da budur: <strong>kendi görünürlüğünü görünmez kılarken, ötekini yersizleştirebilmesi.</strong></p>
<h3>Tehdidin üretilmesi: Olaydan kategoriye</h3>
<p>Trans-dışlayıcı tartışmalarda kadın tuvaletlerinin sembolik bir alana dönüşmesi bu sınır üretiminin açık örneklerinden biridir. Trans kadının kadın tuvaletindeki varlığının potansiyel bir saldırı ihtimali üzerinden tartışılması durumunda kişinin yaptığı bir eylem değil, kim olduğu ve nerede bulunduğu risk üretmek için yeterli hale gelir. Norm dışı bedenin ‘yanlış yerde’ bulunması, onu henüz hiçbir şey yapmadan suçun ihtimaline dönüştürür. Sokak köpeği de benzer biçimde yalnızca sahipsiz bir canlı olmaktan çıkarak potansiyel saldırının, hastalığın, trafik kazasının ve çocukların güvenliğine yönelik tehdidin figürü haline getirilebilir.</p>
<p>Korku, nefret ve tiksinme bireyin içinde kapalı duran duygular değildir, kamusal söylemde dolaşır ve tekrar yoluyla belirli bedenlere ‘yapışırlar’ (Ahmed, 2015). Böylece beden gerçekleştirdiği fiilden bağımsız olarak tehdidin taşıyıcısına dönüşür. Burak Özgüner’in bahsettiği ‘aynı göz’ bu anlamda bireysel bir önyargıdan çok <strong>toplumsal olarak eğitilmiş bir bakıştır.</strong><a href="#_ftn6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref6">[6]</a> Bu bakış sokakta köpek gördüğünde saldırıyı, trans kadın gördüğünde cis kadınlara yönelik tehlikeyi, LGBTİQ+ örgütlenme gördüğünde aileye ve çocuklara ilişkin tehdidi görmeye hazırlanmıştır. Burada hegemonik başarı, herkesin aynı ideolojik metni ezberlemesi değil, <strong>normatif varsayımın artık varsayım olduğunun fark edilmemesidir</strong>.</p>
<p>Buradaki ortaklık norm dışındaki yaşamın bir risk kategorisine dönüştürülme biçimindedir. Bir grubun düşmanlaştırılması için onunla ilişkilendirilen her olayın uydurma olması da gerekmez. Gerçek vakalar seçilebilir, istisnai olaylar genellenebilir, nedensellik genişletilebilir ya da başka bağlamlardan devşirilen örnekler yerel bir tehdidin kanıtına dönüştürülebilir (Cohen, 2019). <strong>Siyasal süreç, tekil olay ile bütün bir kategori arasında yapılan sıçramada gerçekleşir</strong>.</p>
<h3>Yersizlerin siyaseti</h3>
<p>Belki de bugün ‘sokak kimin’ diye sormak bu yüzden hâlâ yeterince radikal bir sorudur. Sokakta bulunmak kimin doğal hakkı sayılıyor? Kimin varlığı kendiliğinden kabul edilirken kim sürekli kendisini açıklamak ve savunmak zorunda bırakılıyor? Ve ne zaman bir canlı, komşu ya da kent sakini müşterek yaşamın bir parçası olmaktan çıkarılarak <strong>kamusal düzenin problemi </strong>haline geliyor?</p>
<p>Kamusal alanı farklı yaşamların müşterek mekânı olarak düşünmekle, onu önceden belirlenmiş makbul yaşam biçimlerine uygun hale getirilecek bir düzene indirgemek arasındaki siyasal ayrım tam da burada başlar. Can T.’nin saldırıdan sonra kurduğu ‘Bizi insan olarak saymıyorlar’ cümlesiyle Patron’un bir parkta çekiç darbeleriyle sona erdirilen yaşamı aynı hikâye olmasa da ikisi de bir yaşamı değersizleştirmenin ona bu dünyada yer olmadığını söylemekle başladığını gösterir. Bir yaşamın gerçekten tanınması, onun <strong>var olabileceği kamusal mekânın da tanınmasını gerektirir</strong>. Kamusal mekânda varlığını sürdürmek yalnızca görünür olmak değil, politik özneleşmenin ve direnişin de kurucu bir parçasıdır (Kocabıçak, 2003).</p>
<p>Bu nedenle direniş yalnızca belirli grupların haklarını savunmak değil, kamusal alanın kime ait olduğuna dair tekelleştirici kararlara itiraz etmektir. Sokakta var olmak normun tanıdığı bir ayrıcalık değil, yaşamın temel koşullarından biridir. Belki de bugün en gerekli politik itiraz, bize ayrılan sınırlar içinde yaşamayı kabul etmemek, hangi türe, bedene ya da kimliğe ait olursa olsun yaşamın değerini hiyerarşik olarak belirleme hakkını reddetmek ve müşterek dünyada yaşam hakkını birlikte savunmaktır.</p>
<hr>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<p> Ahmed, S. (2015). <em>Duyguların Kültürel Politikası</em>. Çev. Sultan Komut. İstanbul: Sel Yayıncılık.</p>
<p>Butler, J. (2015). <em>Savaş Tertipleri: Hangi Hayatların Yası Tutulur?</em> Çev. Şeyda Öztürk. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</p>
<p><em>Cohen, S. (2019). Halk Düşmanları ve Ahlaki Panikler. Çev. Deniz Türker. Ankara: Heretik Yayınları</em></p>
<p>Cresswell, T. (1996). <em>In Place/Out of Place: Geography, Ideology, and Transgression</em>. Minneapolis: University of Minnesota Press.</p>
<p>Douglas, M. (2007). <em>Saflık ve Tehlike: Kirlilik ve Tabu Kavramlarının Bir Çözümlemesi</em>. Çev. Emine Ayhan. İstanbul: Metis Yayınları.</p>
<p>Kocabıçak, E. (2003). <em>Locating Thirdspace in the Specifities of Urban: A Case Study on Saturday Mothers, in İstiklal Street İstanbul</em> [Yüksek lisans tezi]. Orta Doğu Teknik Üniversitesi.</p>
<p>Lefebvre, H. (2014). <em>Mekânın Üretimi</em>. Çev. Işık Ergüden. İstanbul: Sel Yayıncılık.</p>
<p>Philo, C. (1995). “Animals, Geography, and the City: Notes on Inclusions and Exclusions.” <em>Environment and Planning D: Society and Space</em>, 13(6), 655–681.</p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://kaosgl1.org/haber/ankara-da-homofobik-saldiri-patronum-gelmese-beni-oldurecekti" target="_blank" rel="noopener">https://kaosgl1.org/haber/ankara-da-homofobik-saldiri-patronum-gelmese-beni-oldurecekti</a></p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> <a href="https://bianet.org/haber/patron-icin-bir-mahalle-adalet-ariyor-320427" target="_blank" rel="noopener">https://bianet.org/haber/patron-icin-bir-mahalle-adalet-ariyor-320427</a></p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> Yersizliği çift anlamlı kullanıyorum. Birincisi Cresswell’in in place / out of place kavramsallaştırmasındaki gibi öznenin bulunduğu yerde ‘yersiz’ bulunması. İkincisi bir yer edinme hakkının tehdit edilmesi, elinden alınması. </p>
<p><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[4]</a> Mekânın toplumsal olarak üretilen ve toplumsal ilişkileri maddileştiren bir düzen olarak kavranmasının kuramsal zemini için bkz. Lefebvre, Mekânın Üretimi.</p>
<p><a href="#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn5">[5]</a> Bu yazıda geçen ‘sahipli/sahipsiz’ ayrımı karşı çıktığım bir sınıflandırmadır. Burada bu ifadeleri, eleştirilen normatif düzenin hayvanların kamusal meşruiyetini sahiplik ilişkisi üzerinden kuran dilini görünür kılmak amacıyla kullanıyorum.</p>
<p><a href="#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn6">[6]</a> Burak Özgüner’in burada gönderme yaptığım ifadesi şöyledir: ‘Sokağındaki kuytu köşeyi bile bir köpeğe fazla gören göz, muhitindeki transseksüele kinle bakan gözden farklı değildir.’ <a href="https://www.burakozguner.com/bio/" target="_blank" rel="noopener">https://www.burakozguner.com/bio/</a></p>
<p>(EK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Patatesler firarda]]></title><link>https://bianet.org/yazi/patatesler-firarda-324028</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/10/02/patatesler-firarda.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/patatesler-firarda-324028</guid><description><![CDATA[İddia o ki birkaç yıl önce soğuk hava depoları basılarak ele geçirilen kıymetli patatesler yaşanan son gelişmelere isyan etmiş. Kendi aralarında bir toplantı yapmışlar. “Neydik ne olduk, bu hayat böyle gitmez” demişler.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Komedyen Deniz Göktaş tutuklanıp kuyulara atılmıştı. Arada yazdığı mektupları okuduk, “bir bakmışsın kuyuda, bir bakmışsın gönüllere sultan” diyerek duruşmasını bekledik. Neyse ki Moby Dick hücreye girdi, Deniz Göktaş kuyudan çıktı. Hem de ne çıkış! Bence o savunmayı Çağlayan’daki bütün duruşma salonlarının ekranlarından canlı yayınlayıp bilet kesselerdi Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı ihya olurdu. Büyük bir öngörüsüzlükle hareket edilerek Vakıf zarara uğratıldı. Buradan ihbar ediyorum.</p>
<p>Bu arada Deniz Göktaş “Zorla Kılıçdaroğlu ile görüştürülme” eylemini bir zorbalık biçimi olarak listeye ekledi. İnsan hakları hukukuna bir hediye vererek adliye mesaisini tamamladı. Sağ olsun. “Deniz Göktaş kuyudan çıktı, ne de güzel oldu” derken aşırı büyük gündem olmadığında ne yapacağını şaşıran memlekette patateslerin topluca firar ettiğini duyduk. Evet, tonlarca patates topluca hareket ederek bildiğin firar etmiş!</p>
<p>Efendim, iddia o ki birkaç yıl önce soğuk hava depoları basılarak ele geçirilen kıymetli patatesler yaşanan son gelişmelere isyan etmiş. Kendi aralarında bir toplantı yapmışlar. “Neydik ne olduk, bu hayat böyle gitmez” demişler. Düşünün tonlarca patates, “Biz yüksek gustoların, zengin mutfaklarının, gözde mekânların malzemesiyken, köftenin yanına konulmayı zorla kabul etmişken bize yapılan bu zulüm nedir! Toplama kampına kapatıp yoksul mahallesine sürgün edilecek cins miyiz biz? Bu böyle olmaz, olabilemez! Ve de bunu yapanların da iki cihanda yüzü gülebilemez!” demişler. Sonuçta patatesler kapatıldıkları depodan firar etmiş.</p>
<p>Sabah depoya gelenlerin yaşadığı şaşkınlık görülmeye değermiş. Patatesler hareket edemesinler diye etraflarına geçirilen fileler parçalanmış hâlde öylece yerlerde kalakalmış. Soğuk hava deposuna gelen ekipler derhal kamera kayıtlarını incelemiş. İzlediklerini akılları almamış. Patatesler topluca yuvarlanarak, filizlerinin üstüne basıp zıplayarak, hoplayarak yavaşça depodan kaçmayı başarmış. Hadi deponun içinde yuvarlandılar da kapıdan nasıl çıktılar diyeceksiniz? İrileri altta olmak üzere üst üste çıkıp filizleriyle asılmak suretiyle kapıyı açmışlar. Oradan ufak ufak ilerlemişler.</p>
<p>Kimsenin aklına gelmediğinden ve gelemeyeceğinden etrafta fazladan güvenlik alınmamış tabii. Ama patateslerin yuvarlanarak gidebilecekleri mesafe de belli olduğundan bu kaçışta kendilerine yardım edenlerin olduğuna neredeyse eminmiş ekipler. Şimdi bu işbirlikçilerin peşine düşmüşler.</p>
<p>Yoksul mahallesini beğenmeyip kaçan patatesler nihayetinde patates oldukları için “sizi yıldızlı lokantalara götüreceğiz” vaadiyle kandırılmaları ihtimali de varmış. Ekipler deponun yakınında, çevre il ve ilçelerdeki restoranların menülerini incelemeye almış. Patatesli yemeklerde artış olup olmadığı yapay zekâ destekli sistemler tarafından araştırılıyormuş. Bu arada yine patateslerin kandırılmaları ihtimaline binaen ekmek arası patates satan yerler de kapsama alınmış. Fiyatlarda aşırı oynaklık olup olmadığı ilçelerin esnaf ve ticaret odaları, maliye ve vergi kayıtları üzerinden karşılaştırmalı olarak değerlendiriliyormuş.</p>
<p>Bu arada patateslerin firarı nedeniyle mahrumiyet yaşayan kişilere manevi destek ekipleri gönderilmiş. Aşırı patates tüketiminin kalp krizi riskini artırdığına dair broşürler dağıtılmış. Nişasta yoksunluğundan kaynaklı olası toplumsal patlama riskleri için çevrede geniş önlemler alınmış.</p>
<p>Patateslerin firarında parmağı olanların kim olurlarsa olsunlar, bulunup tarafsız ve bağımsız yargının önüne çıkarılacağı net biçimde vurgulanmış. İnternet paketi yeterli olanların da desteğiyle sosyal medya üzerinden “patateslerimiz nerede” kampanyası başlatılmış. Kampanya etiketine yanlayan alakasız dert sahiplerinin etiketi suiistimal etmelerinden rahatsız olanlarsa CİMER, Emniyet Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kurumları etiketleyerek ihbarda bulunmuşlar. Tüm bu çabalar sürerken patates firarına karışanların ellerini vicdanlarına koyarak ve oldukça etkin bir şekilde pişman olarak ortaya çıkmaları bekleniyormuş.</p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gördüğümüz şeker kutuları yalnızca birer kutudan ibaret değildir bazen]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gordugumuz-seker-kutulari-yalnizca-birer-kutudan-ibaret-degildir-bazen-323775</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/25/gordugumuz-seker-kutulari-yalnizca-birer-kutudan-ibaret-degildir-bazen.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gordugumuz-seker-kutulari-yalnizca-birer-kutudan-ibaret-degildir-bazen-323775</guid><description><![CDATA[Bir işçi kenti olan Kocaeli’deki “sıradan” insan hikâyeleri, karşınıza çıkabilecek bir şeker kutusunu bile olduğundan çok daha anlamlı hâle getirerek, sevdikleriniz kansere karşı galip gelebilsin diye başlattığınız bir totem ve sonrasında da çocuklara armağan kalan bir hatıraya dönüştürebiliyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz gün kimi işler için İzmit’e geldim ve son zamanlarda içimi sıkan bu kentin en önemli özelliklerinden biri olan sanayi, yani işçi kenti olması gerçeği yine karşıma çıktı. Birbirinden farklı insan hikâyesi barındıran bu şehirde karşıma çıkan bir şeker kutusu, günümü güzelleştirdi.</p>
<p>İşlerimi hallettikten sonra trenin gecikmesi kuvvetle muhtemel olsa da ay sonu gerçekliği ile aldığım bileti riske atamazdım. Bu nedenle trafiğin kilitlenmiş olmasına rağmen bir halk otobüsüne bindim. Şoförün yanındaki koltuk dışında oturmaya uygun bir yer yoktu. Bu yüzden beni ufak ama anlamlı bir hikâye ile karşılaştıracak olan yirmi dakikalık yolculuk başlamış oldu.</p>
<p>Kartepe’den İzmit’e yolcu taşıyan Mehmet abinin akbil cihazının yanına bir şeker sepeti koyduğunu ve çocuklara şeker hediye ettiğini fark ettim. Yüzümde ufak bir tebessüm yaratan bu durum, ilerleyen dakikalarda otobüsün ilerleyemez hâle gelmesiyle aramızda başlayan sohbetin de kıvılcımıydı.</p>
<p>Bir süre elimdeki telefonumla uğraşarak kendimi bu hikâyeden kaçırmaya çalışsam da trafiğin tıkanmasıyla bana bol miktarda kolonya ikram eden Mehmet abi ile sohbet etmemek için hiçbir sebep kalmamıştı. Son dönemde kronik bir sorun hâline gelen trafiğin neden bu saatlerde kilitlendiğini sormam üzerine bu yazının konusu olan sohbetimiz başladı.</p>
<p>Otoyolun tadilat nedeniyle kapalı olmasından dolayı tüm araçların kentin ortasından, sahil yolundan geçtiği bilgisini paylaşan Mehmet abi, aynı zamanda işçiler için paydos saatinin geldiğini ve bu nedenle işçi servislerinin yoğunluğu ile birleşen tadilatın günlerdir kendilerine hayatı zehir eden bir duruma dönüştüğünü söyledi.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde bir trafik kazasının da eklenmesiyle adeta bir kaosa dönüşen trafiğin, seferlerin aksamasına neden olduğunu da anlatan Mehmet abi, ertesi gün oynanacak millî maç nedeniyle de endişeleniyordu. Kocaeli’de yapılacak Türkiye-Fransa maçının yaratacağı trafiğin çok daha kötü olacağını savunan Mehmet abi, <em>“neyse ki o saatte işten çıkmış oluyorum”</em> diyerek rahatlattı kendini.</p>
<h3>Kanserle mücadeleden kalan bir totem</h3>
<p>Ardından arkasındaki hikâyeyi merak ettiğim şeker kutusu hakkında konuşmaya başladık. Ne kadar ince bir hareket olduğunu söylediğimde, bunu yapmaya iki ay önce kanser olan babasının iyileşmesi için başladığından bahsetti.</p>
<p>Geçtiğimiz hafta kaybettiği babasının bir süredir kanserle mücadele ettiğini anlatan Mehmet abi, onun iyileşmesi için deyim yerindeyse bir ‘totem’ olarak başlattığı bu hayırlı işi sürdürme isteğini de <em>“Babamı kurtaramadım ama gücüm yettikçe bu işi sürdürmek istiyorum” </em>sözleriyle dile getiriyordu.</p>
<p>Yaptığı bu küçük jestin insanların da hoşuna gittiğini söyleyen Mehmet, sadece çocukların değil, velilerin de ilgi gösterdiğini; bazen torununa, çocuğuna götürmek isteyenler olduğunu ve onları da kıramadığını anlatıyordu. Her önüne gelene ikramda bulunursa bu hayır işinin altından kalkamayacağı bir iş hâline geleceğinden korkan Mehmet, şu anki hâliyle günlük 100 liranın kendisi için çok önemli bir şey de olmadığını söylüyordu.</p>
<p>Kimi otobüs şoförlerinin kurallar gereği para alamadığı için öfke duyduğu veya altı yaşından büyük gösteren her çocuğun akbil basması gerektiğini savunarak seferler esnasında tartışma çıkardığı bir dönemde böylesi bir zahmete giren Mehmet’e, kirada mı yoksa kendi evinde mi oturduğunu sordum. Kendi evinde oturduğunu söyleyen Mehmet, bu ev sahipliğini de eşi ile evlenmek üzere olduğu süreçte babasının gösterdiği çaba ve yardıma borçlu olduğunu anlattı.</p>
<p>O zamanlar bir lastik fabrikasında asgari ücrete çalışan Mehmet, bir ev bulduklarını ve o zamanın parasıyla 210 bin lira olan bu evin sekiz senelik maaşından fazlasına denk geldiğini anlatıyordu. Babasının onun için kredi çekeceğini söylemesi ile ev satın almaya niyetlenen Mehmet, babasına çıkan 100 bin liralık kredinin üstünü de düğünde toplanacak altınlar ile tamamlayacağını düşünse de bir yandan da yaptıkları masrafların buna nasıl engel olduğunu anlattı. Bu nedenle ev sahibi ile birçok kez pazarlık etmek zorunda kaldıklarını, yine de parayı denkleştiremediklerini söyledi.</p>
<h3>“Babam olmasaydı asla ev sahibi olamazdık”</h3>
<p>Kocaeli’deki bir lastik fabrikasında çalıştığını söyleyince o fabrikada çalışan kadrolu işçilerin ayda 100 bin liradan fazla para aldığını söyledim. Buna cevap olarak sözleşmeli çalıştığını ve kadroya alınmadığı için bugün otobüs şoförlüğü yaptığını belirtip devam etti anlatmaya.</p>
<p><em>“Banka başvurduğu krediyi kullanması için ısrar edince babam da ev sahibini aradı. Artık inancımızı yitirmeye başlamıştık. Hanım ile birkaç ay kayınpederimin evinde kalalım, sonra bir çaresine bakarız diye anlaştık. </em><em>Babam öyle olmaz dedi, ev sahibine 160 bin lira teklif etti. Adam '150 bine anlaşalım bir daha da aramayın artık' demiş. Buldu buluşturdu kalan parayı babam.” </em></p>
<p>Ev için hâlâ kredi ödediklerini anlatan Mehmet, babadan miras diye borç kalsa da onun sayesinde ev sahibi olduklarını, çünkü yeni evli ve asgari ücretli bir çifte kimsenin konut kredisi vermeyeceğini söyledi.</p>
<p>Hayatını bu kadar sorguluyor olmam Mehmet'in garibine gitmişti. Ne işle meşgul olduğumu sorduğunda “gazeteciyim” dedim. Ücretsiz basın akbili bastığımı hatırlayarak “doğru” dedi. Nerede oturuyorsun diye sorunca da Darıca’da oturduğumu ve trene yetişmeye çalıştığımı söyledim. Bunun üzerine <em>“buraya üniversite için mi geldin, yoksa buralı mısın”</em> sorusu geldi. İstanbul’da doğup büyüdüğümü ve buraya üniversite için geldiğimi söyleyince de İstanbul’un sorunları üzerine kısa bir sohbetimiz oldu.</p>
<h3>"Mutlu Şehir" söyleminin ötesinde</h3>
<p>İnmeden önce, şeker kutusundan çıkan bu hikâyeyi haber yapmak istediğimi söyledim Mehmet abiye. Bunun bir haber değeri var mı diye sordu önce. Onu heyecanlandırmak için <em>“Tabii ki de var”</em> dedim. Teşekkür ettik birbirimize ve otobüsten inip aklımda kalanları yazmak için tren istasyonunun yolunu tuttum.</p>
<p>Ulusal mecralar için olmasa da Kocaeli’deki yerel gazeteler için gayet iyi bir haberdi Mehmet'in otobüsün girişine koyduğu şeker kutusu. Sabah internette gezinen İzmitliler için neşe uyandıracak bir haberdi. Fakat bu haber, Kocaeli’deki yerel gazetelerin yaptığı gibi Mehmet'in hikâyesinden kopartılarak, <em>“mutlu şehir Kocaeli”</em> nidaları ile yapılamazdı. Bu yüzden Mehmet'in yaşadıklarını ve o kutuyu oraya koymasına neden olanları öğrenmek gerekti. ‘Ne mutlu’ diyemesem de o kutuya şüpheci yaklaşıyor olmak onu değerli kıldı.</p>
<p>Ezcümle, bir işçi kenti olan Kocaeli’deki “sıradan” insan hikâyeleri, karşınıza çıkabilecek bir şeker kutusunu bile olduğundan çok daha anlamlı hâle getirerek, sevdikleriniz kansere karşı galip gelebilsin diye başlattığınız bir totem ve sonrasında da çocuklara armağan kalan bir hatıraya dönüştürebiliyor.</p>
<p>(AV/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Cennet simülasyonu olarak tüketim]]></title><link>https://bianet.org/yazi/cennet-simulasyonu-olarak-tuketim-323783</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/25/elestiriye-ovgu-xii-cennet-simulasyonu-olarak-tuketim.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/cennet-simulasyonu-olarak-tuketim-323783</guid><description><![CDATA[Belki de tüketim toplumunun sattığı en güçlü şey, birkaç saatliğine de olsa dünyanın bizi önemsediği yanılsamasıdır. Kahvenin sıcaklığına, odanın manzarasına, tabağın sunumuna, teslimatın dakikasına kadar uzanan bu küçük egemenlik alanında insan, hayatın başka alanlarında bulamadığı itibarı satın alır: Bir çeşit cennet simülasyonu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gündelik hayatın yıpratıcı hiyerarşisi içinde müşteri olduğumuz anlar bize mikro-egemenlik alanları, deyim yerindeyse birer cennet simülasyonu sunar. Oysa tabağımızın sıcaklığına, kuryenin dakikliğine, kahvenin çekirdeğine odaklanan bakışımız, o hizmeti üreten insanın emeğine de hayatına da kayıtsızdır. Çağımızın etik sorunlarından birinin, her şeyin ortada olduğu bu çağda görmemekten çok, gördüklerimizin bizi tanığa dönüştürmemesi olduğu söylenebilir.</p>
<p>Günümüz tüketim kültürü; emeği, zamanı, doğayı, nesneleri metalaştırmakla kalmaz; insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de belirli bir gerilim rejimi içinde yeniden düzenler. Yetişmek, yetiştirmek, kazanmak, kaybetmemek, geride kalmamak, borcu çevirmek, performansı sürdürmek, görünür olmak, unutulmamak… Gündelik hayat, birbirine eklenen küçük tedirginliklerin toplamına dönüşür. İnsan günün büyük kısmını açıklamakla, beklemekle, başarmakla, kendisini kanıtlamakla geçirir. Bu gerilim rejiminin tuhaf bir istisnası vardır: müşteri olduğumuz an.</p>
<p>Kapitalist tüketim kültürü, yoğun çalışma saatleri yanında insana küçük dinlenme adacıkları da sunar. Restoranlar, oteller, mağazalar, kafeler, özel okullar, dijital platformlar, tatil köyleri… Paranın el değiştirdiği anda gündelik hayatın hiyerarşisi kısa süreliğine tersine çevrilir. Birkaç dakika önce patronunun karşısında sesini yutan, kelimelerini ölçüp tartarak kullanan, bankanın çağrı merkezinde bekleyen, devlet dairesinde sıra numarasına dönüşen insan, kredi kartını masaya bıraktığı anda “efendim” diye çağrılmaya başlanır. Müşteri olmak, bu nedenle yalnızca ekonomik statüden fazlası, bir tür mikro-egemenlik deneyimidir.</p>
<p>Belki de tüketim toplumunun sattığı en güçlü şey, birkaç saatliğine de olsa dünyanın bizi önemsediği yanılsamasıdır. Kahvenin sıcaklığına, odanın manzarasına, tabağın sunumuna, teslimatın dakikasına kadar uzanan bu küçük egemenlik alanında insan, hayatın başka alanlarında bulamadığı itibarı satın alır: Bir çeşit cennet simülasyonu.</p>
<p>Ne var ki bu cennetin kapısında başka insanlar çalışmaktadır. “Müşteri her zaman haklıdır” ilkesi/zliği, bu noktada masum bir ticari nezaket olmaktan çıkar. Çünkü haklılık, hizmet ilişkisi içinde giderek ayrıcalık biçimine dönüşür. Müşteri yalnızca iyi hizmet talep etmez; itiraz edilmeyen, karşısında sürekli baş eğilen özne olmayı da talep etmeye başlar.</p>
<p>Garson gülümsemelidir. Kasiyer sabırlı olmalıdır. Kurye gecikmemelidir. Öğretmen veliyi üzmemelidir. Çağrı merkezi çalışanı öfkeyi yutmalıdır. Hizmet sektörünün görünmez yasası böyle kurulur: Müşterinin duyguları korunurken çalışanın duyguları iş sözleşmesinin dışında bırakılır. Çağdaş tüketim anlayışı, insanı müşteri olduğunda özneleştirir; emekçi olduğundaysa kolayca işleve indirgeyiverir. Asıl ahlaki problem de burada başlar. Çünkü satın aldığımız hizmetin kalitesine gösterdiğimiz dikkat ile o hizmeti mümkün kılan insanın hayatına gösterdiğimiz özen arasındaki uçurum giderek derinleşmekte.</p>
<p>Çocuğumuzu özel bir okula gönderdiğimizi düşünelim. Okulun yabancı dil programını, yemek listesini, sınıfların fiziksel koşullarını, sınav başarısını, sosyal etkinliklerini, güvenliğini, psikolojik danışmanlık birimini, öğretim yöntemlerini araştırırız. Bunların her biri, hiç kuşkusuz, son derece meşru talepler. Ama eğitimin en temel bileşenlerinden biri hakkında çoğu zaman tuhaf biçimde susarız: Öğretmen nasıl yaşıyor?</p>
<p>Çocuğumuzun hayatına dokunmasını beklediğimiz öğretmenin kendi hayatını sürdürebilecek ekonomik koşullara sahip olup olmadığı, nedense “eğitimin niteliği” başlığı altında değerlendirilmez. Öğretmenin aldığı ücret kiraya yetiyor mu? İş güvencesi var mı? Hafta sonu mesajlarına cevap vermek, iş tanımı içinde olabilir mi? Okul yönetimine, velilere kendini rahatça ifade edebiliyor mu? Çocuğun akademik, duygusal gelişimi için gösterdiği özenin karşılığında kendisine nasıl bir hayat sunuluyor?</p>
<p>Bu sorular, derin bir etik yarılmayla yüzleştirir bizleri. Çocuğumuzun empatik, adalet duygusu gelişmiş, haklarını bilen, başkalarının haklarına saygılı biri olarak yetişmesini istiyoruz. Ama bu değerleri ona aktarmasını beklediğimiz insanın uğradığı haksızlığı görmezden gelebiliyoruz, ona “nesne” muamelesi yaparak. Çocuklar yalnızca anlattıklarımızdan öğrenmiyorsa -ki öğrenmiyorlar- bu durumda okulun gizli müfredatlarından biri de velilerin öğretmene nasıl baktığıdır.</p>
<p>Bir öğretmeni çocuğumuza hizmet sunan ücretli bir aparat olarak görüyorsak, ona “insan onuru” üzerine hangi dersi verirsek verelim, hayat o dersin üzerine kırmızı kalemle bir başka not düşer.</p>
<p>Benzer bir olguyu “dini hassasiyetler” alanında da görmek mümkün. “Helal” kavrama gösterilen titizlik, bağlamımız özelinde üzerine düşünülmeye değer bir başka olgudur. Kişi inancı gereği yediği ürünün nasıl üretildiğini, hangi maddeleri içerdiğini, hayvanın hangi usulle kesildiğini bilmek isteyebilir. Ama burada bir başka soru belirir: Bir gıdanın helalliği, üretim zincirindeki insanların hakkından -”kul hakkı” da diyebiliriz-  bağımsız düşünülebilir mi?</p>
<p>Hayvanın hangi usulle kesildiğini sorup mezbahada çalışan insanın hangi koşullarda çalıştırıldığını sormamak nasıl bir ahlaki anlayıştır, bu anlayış ilkeleştirilebilir mi? Ürünün içinde alkol bulunup bulunmadığını araştırıp onu taşıyan işçinin ücretinin gasp edilip edilmediğini önemsememek ne anlama gelir? Bir lokmanın dini meşruiyetini ayrıntılı biçimde araştırırken o lokmanın sofraya ulaşmasını sağlayan insanların uğradığı haksızlığı görmemek, biçime gösterilen hassasiyetin ahlaki özü örttüğü bir tutarsızlık değil midir?</p>
<p>Üstelik bu yarılma yalnızca dini hassasiyetlere özgü değildir. Vegan, ekolojik, organik, cruelty-free (hayvan deneyine dayanmayan, eziyetsiz) ya da “etik tüketim” iddiası taşıyan tercihler de üretim zincirindeki emek ilişkilerini dışarıda bıraktığında aynı seçiciliğe düşebilir. Hayvana zarar verilmemesini önemserken ürünü paketleyen insanın çalışma koşullarını, doğaya verilen zararı hesaplarken tarlada çalışan mevsimlik işçinin barınma hakkını görmezden gelmek mümkündür. Böylece etik, bütüne yönelen sorgulama olmaktan çıkıp kişinin kendi hassasiyet alanını koruduğu keyfi, dar kontrol listesine dönüşebilir.</p>
<p>Burada sorunsallaştırmaya çalıştığımız şey ne inanç ne de belirli bir yaşam tarzıdır; tutumlarımızın dayandığı ahlaki ilkelerin kendi içinde ne ölçüde tutarlı olduğudur. “Kul hakkı” teolojik sözlüğün kenarında duran süslü bir kavram değilse, kasiyerden tarım işçisine, kuryeden mutfak çalışanına kadar uzanan bütün üretim zincirini kapsamak durumundadır. Aynı biçimde “etik tüketim” de yalnızca ürünün içeriğine, hayvana ya da doğaya karşı tutumumuza indirgenemez; o ürünü mümkün kılan insan ilişkilerini de hesaba katmak, insan olmaktan doğan sorumluluğumuz..</p>
<p>Sorun belki de tam burada başlar: Etiği bütünlüklü bir ilişki biçimi olarak değil, kendi hassasiyetlerimize göre parçalara ayırdığımızda ortaya çıkan şey ahlaki duyarlılık değil, “seçici etik”tir. Görmek istediğimiz haksızlığı görür, görmek istemediklerimizin yanından geçeriz. </p>
<p>Karl Marx’ın “meta fetişizmi” kavramı tam da bu görünmezleşmeyi imler. Meta, pazarda karşımıza çıktığında onu mümkün kılan ekonomi-politik ilişkilerden bağımsızmış gibi görünür. Nesne oradadır; fakat ona içkin emek, zaman, çatışma, eşitsizlik, insan-insan, insan-doğa ilişkileri silikleşmiştir. Ürün görünürken üretim ilişkisi görünmezleş(tiril)ir. Günümüzde bu kavramı yalnızca fabrikadan çıkan nesne için değil, kültür endüstrisinden eğitime, yemekten eğlenceye kadar tükettiğimiz hemen her hizmet için düşünebiliriz.</p>
<p>Bir dizinin içinde emek sömürüsünü anlatan sahneleri izlerken, o dizinin hangi çalışma rejimi içinde üretildiğiyle ilgilenmeyebiliriz. Tabağın sıcaklığına dikkat eder, tabağı taşıyan insanın bedeninin kaç saattir ayakta olduğunu düşünmeyiz. Siparişin gecikmesini fark eder, çalışanların neden sürekli değiştiğini sormayız. Soframızdaki domatesin, çayın, fındığın; üzerimizdeki gömleğin, elimizdeki telefonun bize ulaşıncaya kadar geçtiği yollar, ürün önümüze geldiği anda âdeta tarihsizleşir. Gözümüz ürüne odaklanırken onu mümkün kılan ilişkileri görmez, görsek dahi o esnada cennette olduğumuzdan kayıtsızlık giyinir, umursamayız. Bu, ironi değil; çağdaş tüketim kültürünün bilinci tam da budur. </p>
<p>Burada Marks’ın tarif ettiği görünmezliğin ötesinde bir başka sorun başlar. Çünkü artık mesele her zaman görmemek ya da bilmemek değil. Kurye kazalarını görüyoruz. Öğretmenlerin hangi ücretlerle çalıştığını duyuyoruz. Set çalışanlarının bitmek bilmeyen mesailerinden haberdarız. Mevsimlik tarım işçilerinin yaşam koşulları haberlerde karşımıza çıkıyor. Restoranlarda, kafelerde, mağazalarda insanların hangi tempoda çalıştığına gündelik hayatın içinde zaten tanıklık ediyoruz.</p>
<p>Hizmet ekonomisinin müşteri mantığı, emeği görünmezleştirebilir; fakat kayıtsızlık, görünür olanı da etkisizleştirir. Birinci durumda ilişki gözümüzden saklanır; ikincisinde ise gözümüzün önündedir ama hayatımızda herhangi bir sonuç doğurmaz. Görürüz, biliriz, hatta kimi zaman öfkeleniriz; ardından hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya da devam ederiz.</p>
<p>Belki de “kayıtsızlık” sözcüğünü burada yeniden düşünebiliriz.Kayıtsız olmak, bir bakıma kayıt tutmamaktır. Gerçekliğin önümüzden geçmesine izin vermek, ama onu vicdanımıza tercüme etmemektir. Bir insanın yaşadığı haksızlığı görürüz ama gördüğümüz şey tutumlarımızda herhangi bir değişiklik yaratmaz. Bilgi zihne ulaşır ama etik bir tutuma altlık olmaz. </p>
<p>Eleştirel düşünmenin çoğu zaman ihmal edilen boyutlarından biri de budur. Eleştirel düşünmek, bir iddianın mantıksal yapısını çözmek, safsatayı teşhis etmek ya da doğru bilgiye ulaşmayı aşıp bağlamı görmek imkanı verir. Bir bardak suda onu çıkaranın, şişeleyenin, depolayanın, rafa dizenin, kapımıza getiren insanın emeğini, taşıyan kamyon şoförünün çocuklarına hasretini de görebilmektir. Çünkü bağlam, nesnenin hakikatinin parçasıdır.</p>
<p>Marks’ın metanın ardındaki toplumsal ilişkiyi açığa çıkarma çabası bu nedenle etik-politik anlamda özgürleştiricidir. Ama bugün eleştiriye yeni bir soru ekleyebiliriz: Görünmeyeni görünür kıldığımızda ne olur? Hiçbir şey değişmiyorsa sorun artık yalnızca sistemin neyi gizlediği değil, bizim gördüğümüz şeyle ne yaptığımızdır. Kayıtsızlığın asıl konforu da burada başlar: Bilmek ama bildiğinin yükünü taşımamak.</p>
<p>Levinas için etik, soyut ilkelerden önce “öteki” ile karşılaşmada başlar. Ötekinin varlığı beni sorumluluğa çağırır. Bir başka insanın acısını görmek, bu nedenle salt bir bilgi edinme hâli değildir. Görmek, aynı zamanda tanıklık etmektir; tanıklık ise insanı gördüğü şey karşısında cevap vermeye çağırır. Etik özne oluşumuzun imkânlarından biri de belki tam burada, başkasının varlığının bizde karşılık bulmasında ortaya çıkar.</p>
<p>Sorumluluk kavramı üzerinden düşünmeyi biraz daha derinleştirebiliriz. İngilizcedeki “responsibility” ile “response” arasındaki yakınlık, burada etimolojik bir kanıttan çok düşünsel bir patika açar: Sorumluluk, bir bakıma cevap verebilme yetisidir. Karşılaştığımız insanın varlığına, uğradığı haksızlığa, taşıdığı yüke cevap verebilmek; daha önemlisi, bu karşılaşmanın bizi değiştirmesine izin vermektir. Çünkü karşılaşmanın hiçbir sonucu yoksa, tanıklık giderek “pasif izlerliğe” dönüşür. Görürüz ama gördüğümüz şey bizde herhangi bir iz bırakmaz.</p>
<p>İnsanın özsaygısı da yalnızca kendisine nasıl davranıldığı üzerinden kurulamaz; başkasına nasıl davranılmasına razı olduğu da bunun bunun temel ölçülerindendir. Bana yönelen küçümsemeye itiraz edip başkasının aşağılanmasına kayıtsız kalabiliyorsam, burada yalnızca başkasına ilişkin değil, kendime ilişkin de ahlaki bir yarılma söz konusudur. Başkasının onurunu kendi onurumdan bütünüyle ayırdığım anda, insan onurunu evrensel bir ilke olmaktan çıkarıp kişisel ayrıcalığa dönüştürmüş olurum; bu da hiç kuşkusuz etik değildir. </p>
<p>Çağımızın en rahatsız edici aynası belki tam da burada duruyor: Müşteri olduğumuzda en küçük saygısızlığa öfkeleniyor, insan olduğumuzda başkalarının maruz kaldığı daha büyük saygısızlıklara kayıtsız kalabiliyoruz..</p>
<p>O hâlde eleştirinin çuvaldızı yalnızca sisteme batmamalı. Sistemi eleştirmek görece kolaydır; çünkü sistemin yüzü yoktur. Asıl zor olan, kendi rahatımızın hangi görünmez emekler üzerinde yükseldiğini görebilmektir. Emekleriyle bizi besleyen, eğiten, taşıyan, eğlendiren, çocuklarımızı hayata hazırlayan insanların nasıl yaşadığını gerçekten merak ediyor muyuz? Yoksa onlardan birer aparatmışçasına işlerini iyi yapmalarını, bir anlığına girdiğimiz o cennet simülasyonunda keyfimizi kaçırmamalarını mı istiyoruz?</p>
<p>Eğer ikincisiyse günümüz tüketim kültürünün bize öğrettiği en tehlikeli şeyi çoktan öğrenmişiz demektir: İnsanı, emeği görmeden hizmeti, ürünü. görmek; acıyı görmeden konforu yaşamak. Kayıtsızlık tam da budur. Belki de insan olmak, her şeyden önce bu kaydı yeniden tutmaya başlamaktır.</p>
<p>(MVB/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kadınları tarihin öznesi kılan devrimci: Eleni Varikas]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kadinlari-tarihin-oznesi-kilan-devrimci-eleni-varikas-323790</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/25/kadinlari-tarihin-oznesi-kilan-devrimci-eleni-varikas.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kadinlari-tarihin-oznesi-kilan-devrimci-eleni-varikas-323790</guid><description><![CDATA[Marksist sosyolog ve feminist düşünür Eleni Varikas, 76 yıllık ömrünü ezilenlerin hak mücadelesine ve kadınların tarihteki görünmezliğini yıkmaya adadı. Sokağın isyankâr ruhunu akademinin sınırlarını aşmak için kullanan devrimci feminist Eleni Varikas’ın Türkiye’ye uzanan hayatı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Tarih genellikle erkeklerin ve muktedirlerin kaleminden yazılır; kadınlar ve ezilenler ise bu anlatıda çoğu zaman birer teferruat ya da yalnızca 'birilerinin eşi, kızı' olarak kalır. Bu kadınların ve ezilmişlerin sessizliğe itilmiş tarihini görünür kılmak adına “feminist tarih yazımının” öncülerinden Eleni Varikas’ı geçtiğimiz Ocak’ta kaybettik. Varikas, yalnızca akdemisyen olmanın ötesinde devrimciydi. Eleni’nin mücadele dolu hikayesine bakmanın ona bir borç olmakla birlikte, özellikle bugünlerde kendi direnişimize sahip çıkmamıza ışık tutacağına inanıyorum.</p>
<h3>Sürgün ve mücadeleyle şekillenen kökler</h3>
<p>Eleni Varikas, 16 Mart 1949’da Atina’da doğdu. Annesi Joanna Askitopoulu, Küçük Asya’dan sürgün edilmiş bir Yunan; babası ise 1930’larda Yunanistan’da Sol Muhalefet'in kurucularından gazeteci ve edebiyat eleştirmeni Vássos Varikas’tı. Varikas, büyükbabasının İstanbullu, büyükannesinin ise Karamanlı Rum olduğunu, Türkiye’de aşık olduklarını fakat 1922’deki Mübadele döneminde Yunanistan’a geldiklerini belirtiyor ve büyükbabasının Türkiye’ye her zaman özlem duyduğunu ekliyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/foto.jpg" alt=""></p>
<p>Eleni Varikas, yaptığı bir söyleşide kişisel hayatının hem entelektüel hem de aktivist yolculuğunu nasıl etkilediğini şöyle ifade ediyor:</p>
<p><em>“Bir yandan, siyasal baskıdan zarar görmüş bir aile ortamından geliyorum (örneğin sürgün). Savaş sırasında direnişte mücadele etmiş grupların tasfiye edilmesinden sonra, Yunanistan’da otoriter bir rejim kuruldu. Bunları özellikle vurguluyorum, çünkü hem militan hem de akademik yolculuğumun kökeninde bunlar var ve bu süreçler beni etkiledi.”</em></p>
<h3>Atina'dan Paris'e: Sokakta ve akademide feminizm</h3>
<p>Atina Üniversitesi’nde tarih okurken babasının teşvikiyle Paris’e giden Varikas, burada Mayıs 1968 öğrenci ve işçi ayaklanmalarına tanık oldu. Bu tanıklığın etkisiyle Yunanistan’a döndükten sonra askeri cuntaya karşı mücadele yürüttü. 1971’de Yunanistan’daki komünist hareketin kökenleri üzerine yüksek lisans tezi hazırlamak için Paris’e gitti. 1974’te Atina'ya dönerek Dördüncü Enternasyonal'in Yunanistan şubesinin yöneticilerinden biri oldu. 1978’den itibaren ise tümüyle feminizme yönelerek Yunanistan'da feminist hareketin öncülerinden biri haline geldi. Arkadaşlarıyla birlikte, feminizmin birçok klasik metnini çevirecek olan Kadınlar Yayınevi’ni kurdu.</p>
<p>1975 yılında, yasaklı bir eser olan <em>Öğrenciler ve Liseliler İçin Küçük Kırmızı Kitap</em>'ı çevirip uyarladığı gerekçesiyle yargılandı ancak beraat etti.</p>
<p>1981'de modern Yunan feminizminin kökenleri üzerine doktora tezi hazırlamak amacıyla burslu olarak yeniden Paris'e giden Varikas, bir yıl sonra Marksist sosyolog Michael Löwy ile evlendi. <em>Kadınların İsyanı: 19. Yüzyıl Yunanistan’ında Feminist Bir Bilincin Doğuşu (1833–1908)</em> isimli tezi en yüksek dereceyle ödüllendirildi. Yıllar içinde Harvard, Columbia ve The New School dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki üniversiteler tarafından araştırmacı ve konuk profesör olarak davet edildi. Türkiye’de de Ocak 2020’de Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen “Hrant Dink Anısına İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı”nda konuşma yaptı.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/26.jpg" alt="">
<figcaption>Fotoğraf: Agos</figcaption>
</figure>
<p><strong>Tarih yazımına itiraz ve "Parya" figürleri</strong></p>
<p>Tezinde, tarih yazımındaki erkek egemen ve kadınları nesneleştirici yaklaşımı kıyasıya eleştirdi. Kadınların yalnızca "birinin eşi, kız kardeşi veya kızı" olmaktan öteye geçemediği biyografilere itiraz ederek, kadınların tarihsel deneyimlerini kendi hayatlarının özneleri (failleri) olarak ele aldı ve onları görünmez kılan tarih anlayışına karşı çıktı.</p>
<p>Paris VIII Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nde uzun yıllar siyaset teorisi ve toplumsal cinsiyet çalışmaları profesörü olarak görev yapan Varikas, Fransa’da bu araştırmaların kurumsallaşmasına öncülük etti. "Toplumsal cinsiyet" (genre) kavramını Fransa'daki sosyal bilimler literatürüne ilk taşıyanlardan biri oldu. <em>Penser le sexe et le genre</em> (Cinsiyeti ve Toplumsal Cinsiyeti Düşünmek) ve <em>Les rebuts du monde. Figures du paria</em> (Dünyanın Atıkları: Parya Figürleri) gibi eserleriyle, sadece kadınların değil, tüm dışlanmışların (paryaların) sistem içindeki yerini analiz etti. Baskı sistemlerini birbirinden yalıtık okumadı; sınıfın, cinsiyetin ve ırkın kesiştiği o zorlu zeminde ezilenlerin nasıl tahakküm altına alındığını ve aynı zamanda nasıl direndiğini gösterdi.</p>
<h3>Sınırları aşan bir dayanışma ve miras</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/imdat-freni.jpg" alt="">
<figcaption>Fotoğraf: İmdat Freni</figcaption>
</figure>
<p>Hayat arkadaşı Michael Löwy, Eleni’nin yalnızca akademide değil, mücadele içindeki yerini şu sözlerle anlatıyor:</p>
<p><em>“O, isyankâr, boyun eğmeyen, eleştirel bir ruhtu; ama aynı zamanda incelikli ve derindi… Eleni’nin angajmanı yalnızca entelektüel değildi. Nitekim 2003’te, Yunanlı bir devrimci olan Theologos Psaradellis’in, mahkemelerce haksız yere terör eylemlerine katılmakla suçlanmasına karşı yürütülen dayanışma kampanyasının örgütleyicilerinden biri oldu. Kampanya sayesinde Psaradellis sonunda beraat etti. Birkaç yıl sonra ise, Fransa’da sürgünde yaşayan fakat İtalyan polisi tarafından aranan İtalyan öğrencisi Paolo Persichetti’nin savunulması için seferber oldu; bu kez ne yazık ki iadesini engelleyemedi…”</em></p>
<p>Eleni Varikas, eşi Michael Löwy ile birlikte Türkiye’deki Barış Akademisyenleri’ne de güçlü bir destek vermişti. Hapis cezası alan akademisyenlerle dayanışmak için 22 Haziran 2019’da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdikleri e-posta ile kendilerini ihbar ettiler.</p>
<p>9 Ocak 2026’da kalp yetmezliği sebebiyle 76 yaşında hayatını kaybeden Eleni Varikas; teori ile pratiği birbirinden ayırmadığı, tüm ezilenlerin yanında durduğu, hem akademide hem sokakta verdiği mücadeleyle geçen hayatından geriye bugün son derece güçlü bir miras bırakıyor.</p>
<h3>Bizim için neden önemli?</h3>
<p>Bugün Eleni Varikas’ın hikâyesini anlatmak, salt bir akademisyenin biyografisini aktarmanın çok ötesinde, feminist bir hafıza tutma eylemi. O bize, tarihin kadınları nasıl sistemli bir biçimde görünmez kıldığını, bizi nasıl sıklıkla sadece "birilerinin eşi, kızı ya da kız kardeşi" olarak kaydettiğini gösterdi. Eğer bugün kadınlar olarak tarihin tozlu raflarına itilmeye itiraz ediyorsak, bunu biraz da Varikas gibi kadınların açtığı teorik ve pratik yollar sayesinde demek yanlış olmayacaktır. Feminist tarih yazımında açtığı yolun izinden Eleni Varikas’ın kişisel tarihini yazmanın bir borç olduğunu hissediyorum. Sınır tanımayan devrimci bir kadının ardında bıraktığı bu izi sürmek, aynı zamanda bugünkü kendi hak mücadelemize, sesimize ve birbirimize sahip çıkmaktır.</p>
<p>Onu yazıyorum, çünkü bugün giderek daha fazla "parya"laştırıldığımız; kadınların, göçmenlerin, ezilenlerin ve muhaliflerin ana akım siyasetin ve toplumun dışına itildiği bir dünyada, Varikas’ın kavramları bize bir direniş haritası sunuyor. O sadece Paris’ten dünyayı yorumlayan bir teorisyen değildi, “ötekilerin” safında sokak mücadelesinden akdemiye taşan mücadelesiyle feminist devrimciydi.</p>
<p>Eleni Varikas’ın ismini ilk olarak Feminist Tahayyül Dergisi Konferansı’ında <a href="https://www.feministtahayyul.com/wp-content/uploads/2026/08/FT-72-211-227.pdf" target="_blank" rel="nofollow noopener">Meltem Ahıska’nın konuşması</a> sırasında duymuştum. Feminist tarih yazımında öncü isimlerden birini tanımamızı sağladığı ve bu yazıyı yazmayı düşündürdüğü için kendisine teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<ul>
<li><a href="https://imdatfreni.org/eleni-varikas-1949-2026-arkasinda-zengin-bir-dusunsel-ve-siyasal-miras-birakti-michael-lowy/" target="_blank" rel="noopener">https://imdatfreni.org/eleni-varikas-1949-2026-arkasinda-zengin-bir-dusunsel-ve-siyasal-miras-birakti-michael-lowy/</a></li>
<li><a href="https://imdatfreni.org/kadinlarin-ve-tarihin-magluplarinin-silinmis-tarihini-hatirlamak-eleni-varikas-ile-soylesi/" target="_blank" rel="noopener">https://imdatfreni.org/kadinlarin-ve-tarihin-magluplarinin-silinmis-tarihini-hatirlamak-eleni-varikas-ile-soylesi/</a></li>
<li><a href="https://internationalviewpoint.org/Eleni-Varikas-1949-2026" target="_blank" rel="noopener">https://internationalviewpoint.org/Eleni-Varikas-1949-2026</a></li>
<li><a href="https://medyascope.tv/2020/01/08/hrant-dink-anisina-insan-haklari-ve-ifade-ozgurlugu-konferansi-prof-dr-eleni-varikasin-katilimiyla-bugun-bogazici-universitesinde/" target="_blank" rel="noopener">https://medyascope.tv/2020/01/08/hrant-dink-anisina-insan-haklari-ve-ifade-ozgurlugu-konferansi-prof-dr-eleni-varikasin-katilimiyla-bugun-bogazici-universitesinde/</a></li>
<li><a href="https://www.agos.com.tr/tr/haber/gecmis-icin-mucadele-bugunun-mucadelesidir-23489" target="_blank" rel="noopener">https://www.agos.com.tr/tr/haber/gecmis-icin-mucadele-bugunun-mucadelesidir-23489</a></li>
<li><a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/06/25/michael-lowy-ve-eleni-varikas-baris-icin-akademisyenlere-destek-icin-kendilerini-savciliga-ihbar-ettiler" target="_blank" rel="noopener">https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/06/25/michael-lowy-ve-eleni-varikas-baris-icin-akademisyenlere-destek-icin-kendilerini-savciliga-ihbar-ettiler</a></li>
</ul>
<p>(DE/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Dizi karakterlerini koruma inisiyatifi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dizi-karakterlerini-koruma-inisiyatifi-323764</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/25/dizi-karakterlerini-koruma-inisiyatifi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dizi-karakterlerini-koruma-inisiyatifi-323764</guid><description><![CDATA[Bizler, bölümlerin haddinden fazla uzun oluşunu bir yana bıraktık; sevdiğimiz karakterleri koruma ve yaşatma derdine düştük.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Karasal yayıncılık kanallarını takip eden, bu nedenle “dijitale yapılan” dizileri pek bilmeyen izleyiciler için sıkıntılı günler başladı. Yeni yayın dönemiyle birlikte kimisi yeni kimisi önceki sezonlardan hayatta kalmayı başaran diziler saatleri geldikçe ekranda görünüyor.  </p>
<p>Bizler, bölümlerin haddinden fazla uzun oluşunu bir yana bıraktık; sevdiğimiz karakterleri koruma ve yaşatma derdine düştük. Beğendiği karakterleri birbiriyle görmek isteyen ve sosyal medya paylaşımlarıyla karakterler arasında çöpçatanlık yapanlar belki memnundur, ama dizi izleyen kütlekişi olarak biz yaşananlardan memnun değiliz.</p>
<p>Karakterlere bir haller olduğu açık. Bunun kasıtlı bir müdahale olup olmadığını öğrenmek istiyoruz. Çünkü başlarda aklı başında görünen tiplerde bir aşamadan sonra cinnet hali başlıyor. Karakterimizin tümden zıvanadan çıkmadan yaşamasını istiyoruz. Yetkili ve sorumlu kurumların olaya el koymasını, kamuoyuna doyurucu açıklamalar yapmasını istiyoruz.</p>
<p>Bu noktada bir hususa daha vurgu yapma ihtiyacı duyuyoruz. Kimi kötü karakterlerin kötülüklerinin aşırı GDO’lu, pestisistli, hormonlu acı bir tadı var. Karakter öyle saçma bir kötülük halinde ki insana benzer tek bir ânı yok. “Kötü de olsa insan nihayetinde”, dedirtecek tek bir hareketi yok bu karakterlerin.</p>
<p>Aklı fikri sürekli birilerini mahvetmekte. Sabah kahvesini içerken uzaklara bakarak pis pis gülüyor, akşam yemeğini yerken durduk yere maraza çıkarıyor, dizideki diğer tüm karakterleri ayrı ayrı tufaya düşürüyor… Kurgu olsa da bu kadar saçma, kendinden başka herkesle uğraşıp duran, üstelik neyi neden yaptığı da belli olmayan tipleri hiç inandırıcı bulmuyoruz. Bunun böyle bilinmesini istiyoruz. </p>
<p>Ayrıca aşırı kötü karakterlerin neden bu kadar kötü olduklarına dair hiç ipucu yok. Ayağına taş değmeyen, hiç terbiye almayan, ders çıkarmayan tipler. Oysa hayatta kötülük yapanlar en azından bir defa tökezler, ama dizilerde asfaltta tek başlarına koşuyorlar. Öyle rahatlar. Bunu da hiç inandırıcı bulmuyoruz. “Bu dizideki kişi ve kurumlar tümüyle kurgudur” demekle çözülemez bir noktaya geldik. </p>
<p>Kötü karakterlerin bir diğer özelliği genelde devasa evde oturmaları. Niyeyse evin içinde takım elbise, yüksek topuklu ayakkabı, tam tekmil makyajla yaşıyorlar. Etraflarında saçma sayıda adamları var. Bu zenginliğin nerden geldiğine dair tek bir sahne yok. Karakterimiz aşırı kötü, aşırı zengin ve mesleği, mesaisi yok. Oysa hepimiz biliyoruz ki “çok sözde yalan, çok parada haram olur”. Ama dizilerde ne yalan söyleyen yakalanıyor ne haram yiyen. Çok ilginç!</p>
<p>Hayatın olağan akışına tümüyle ters biçimde bir veya birden fazla aşırı kötü karakterin arasında sayıca az, iyiye benzer, genelde çaresiz tipler bulunuyor. İşte bizim korumak istediklerimiz bu karakterler. Buncağızlar iş, meslek sahibi ve kendisiyle meşgul tipler. Saçma bir vesile ile bu kötülerin arasında kalıyorlar. Kötüler onları parmağında oynatıyor, ellerindekileri alıyor, sırtlarına basıyor.</p>
<p>Bizim iyi ya da daha doğrusu düz karakterimiz, kötü olmadığı için iyi olanlar arasında kalıyor. Kötülerden darbe yedikçe kendince bileniyor, ama ne yapacağını da bilemiyor. “Eh, aklıyla kötülerle baş eder belki” diyoruz. Ama bir saatten sonra hafiften zıvanadan çıkıp kötü olamasa da kötücük olmaya başlıyor. </p>
<p>Bizim düz karakterler bu aşamadan sonra değişik hallere girmeye başlıyor. Önce küçük ittifaklar kurmaya kalkıyorlar, genelde ellerinde patlıyor. Ondan sonra cep telefonuyla kayıt almalar, delil bulmak için saçma oyunlar kurup kendince pazarlık yapacak hale gelmeye kalkmalar… Doğal olarak bunları da beceremiyorlar. Nadiren de olsa akıllarına polise, savcıya başvurmak geliyor. Polis daha şikayet edilenlerin kapısına gelemeden dosyalar kapanıveriyor. Oysa gerçek hayatta böyle şeyler asla olmaz!</p>
<p>İşte bu karakterler üzerinden işinde gücünde iyi insanlara, “kötülere gücünüz yetmez, boşuna uğraşmayın” mesajları verildiği kanaatindeyiz. Ayrıca bizim düz karakter giderek kötücük oluyorlar. Kavga ettiğine benzemeye kalkıyor onu da beceremiyorlar. Bu arada genelde o kadar yalnız oluyorlar ki düzgün akıl veren, zor gününde yanında olan niyeyse kimse olmuyor. Mesela aklı başında bir arkadaşı “Çık oradan, ne halleri varsa görsünler. Sana ne!” demiyor. Arada sırada bir bölümlük böyle dostlar görünse de genelde çok meşgul oluyorlar, bırakıp gidiyorlar. Oysa bu hayatta kimse o kadar yalnız değildir. Bir de bizim düz karakterlerimiz şöyle taşı gediğine koyacak, meşhur “Ben Yaşar Usta!” kıvamında derli toplu iki laf edip kötü karakteri malamat edemiyorlar. Yetkililerin buna el atmasını bu nedenle istiyoruz. İyiler kazanamasa da çok güzel yenilebilirler, biz de sanki yenilmemişler gibi sevinebiliriz. Bu küçük sevincin elimizden alınmasını kabul etmiyoruz!</p>
<p>Karakterlerimizi koruma ve yaşatma irademiz tamdır. Yaşasın iyi karakterler diyen herkesi bu mücadeleye davet ediyoruz.</p>
<p>(ÖE/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hollywood senaryoları, Fauda, Kurtlar Vadisi…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hollywood-senaryolari-fauda-kurtlar-vadisi-323787</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/25/hollywood-senaryolari-fauda-kurtlar-vadisi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hollywood-senaryolari-fauda-kurtlar-vadisi-323787</guid><description><![CDATA[Filmler, diziler kimi zaman ekran karşısında otururken sabun köpüğü gibi geçse de izleyenlerde iz bırakıyor. Devletler rıza üretmek için sık sık bu yola başvuruyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>Top Gun</em> (Tony Scott, 1986), <em>GoldenEye</em> (Martin Campbell, 1995), <em>Black Hawk Down</em> (Ridley Scott, 2001) ve daha nicesi sinemalarda önemli gişe rakamlarına ulaştı. Daha sonra <em>Transformers</em> (Michael Bay, 2007) ve <em>Iron Man</em> (Jon Favreau, 2008) gibi filmler de bu listeye eklendi. Sinemaya gidip birkaç saatini bu filmleri izleyerek geçirenler belki kafasını boşaltarak, belki keyifle ama büyük olasılıkla ABD ordusunun ne kadar güçlü ve yenilmez olduğu fikrini de kafasının bir köşesine yazarak ayrıldı salondan.</p>

<p>David L. Robb tarafından yazılan <em>Hollywood Operasyonları</em> (Güncel Yayıncılık, çev. Sinan Okan, 2005) adlı kitap, Hollywood ile Pentagon arasındaki bu ilişkinin nasıl işlediğini anlatıyordu. Kitap, askeri araç ve malzemelerin kullanılmasından askeri üslerde çekim yapılmasına kadar Pentagon’un yapımlara sağladığı desteğin karşılığında senaryolara nasıl müdahil olduğunu örneklerle aktarıyordu.</p>
<p>Bir savaş filmi çekmek için askeri araçlar, helikopterler, hatta uçaklar kiralamak bir yapımcı için oldukça büyük bir maliyet demek. Bu olanaklara ihtiyaç duyan birçok yapımcı Pentagon’dan destek istiyor. Hani bizde de filmlerin sonunda ‘Teşekkürler’ kısmında destek veren emniyet veya silahlı kuvvetler birimlerinin adları yazılır. İşte ABD’de de kapsamlı destek isteyen yapımcılar senaryolarını öncelikle Hollywood’daki Pentagon ofisine teslim etmek zorunda. Senaryolar inceleniyor, gerekirse değişiklik ya da örneğin bazı oyuncuların değiştirilmesi isteniyor. Değişiklik yapıldığı taktirde ise filmi tahsis edilen bir askeri üste tüm imkanlardan yararlanarak çekmek mümkün olabiliyor.</p>

<p>Bununla beraber Oliver Stone (Platoon, 1986) ve Francis Ford Coppola (Apocalypse Now, 1979), Vietnam Savaşı’ndaki Amerikan askerlerinin uyguladığı şiddeti ve yaşadığı psikolojik çöküşü sansürsüz yansıtmak istedikleri için Pentagon’dan tek bir askeri malzeme bile alamadılar. Aynı şekilde Robert Zemeckis’in <em>Forrest Gump</em> (1994) filmine de Vietnam Savaşı sahnelerinde ordunun ve askerlerin zekâ seviyeleriyle dalga geçildiği düşünüldüğü için askeri destek verilmedi.</p>
<p>Askeri geçmişi de olan Phil Strub, yıllarca Pentagon’un Hollywood irtibat sorumlusu olarak senaryoları denetledi, hangisinin geri çevrileceğinde, hangisinin kabul edilebileceğinde belirleyici oldu. Kitapta aktarıldığına göre Strub’un en büyük destekçilerinden biri de Amerika Yazarlar Birliği Batı Bölgesi’nin (WGA West) bir dönem başkanlığını yapan Charles Holland’dı. Holland, ordu sansürünü “Eğer insanların (gençlerin) o çatışmaların, ateş hattının içine girmesini istiyorsanız, bunu onlar için romantize etmek (göz alıcı hale getirmek) zorundasınız” diye savunuyordu.</p>

<p>Gün gelir, Strub görevini devreder ve okuduğu onca senaryonun ardından kendisi de bir senaryo yazar. Yazdığı senaryo, ordunun kendi içinde yaşanan bazı gerçekçi sorunları, bürokratik hataları veya askerlerin insani zafiyetlerini anlatmaktadır. Pentagon’un sinema masası, eski bir subay tarafından yazılmış olsa bile, orduyu ‘kusursuz ve hatasız’ göstermeyen bu senaryoya destek vermeyi kesinlikle reddeder. Pentagon yetkilileri, Strub’a senaryoyu kendi istedikleri gibi revize etmesi için baskı yapar.</p>
<p>Holland’ın dediği gibi, insanları ateş hattına sürmek, bir rıza üretmek istiyorsanız senaryolara ve kahramanlara ihtiyacınız var.</p>
<p>Netflix’te de Fauda isimli bir dizi yer alıyor. İlk sezonu 2016 yılında yayımlanan dizinin geçtiğimiz günlerde beşinci sezonu yayımlandı. Dizinin yaratıcıları Lior Raz ve Avi Issacharoff, İsrail ordusundaki özel kuvvetler deneyimlerinden esinlendiklerini anlatıyor. Dizinin yapım ekibinden Matan Meir de 7 Ekim sonrasında yedek asker olarak görev yaparken Gazze’de öldürüldü, dizi oyuncularından Idan Amedi ise yaralandı.</p>
<p>Dizi, İsrail’deki yayıncı ve medya grubu Bezeq’in iştiraki yes TV ile Liat Benasuly’nin yapım şirketi tarafından hazırlanıyor; dizinin yaratıcıları Raz ve Issacharoff’un şirketi Faraway Road ise Candle Media’ya, dolayısıyla Blackstone destekli bir sermaye grubuna bağlanıyor.</p>
<p>Elbette böyle bir şirket tarafından hazırlanan dizi filmde ise Filistinlilerin ‘barbarlığı’, İsrail devletinin şiddet uygulamakta ne kadar haklı olduğu, İsrail güvenlik güçlerinin teknolojiye çok hakim olduğu, Filistinlilerin ise kolayca birbirine ihanet edebildiği gibi mesaj bombardımanı yer alıyor. Dizinin beşinci sezonunda ise İsrail’in 7 Ekim saldırıları sonrası ‘verdiği karşılık’ ele alınıyor. Zaman zaman sistem eleştiriliyor gibi görülse de kamuoyundaki 7 Ekim saldırıları karşısında ‘zayıflık’ endişesinin ortadan kalkması amaçlanıyor. Tıpkı Holland’ın dediği gibi, ateş hattı romantize ediliyor.</p>
<p>Gelelim Türkiye’ye. İnsanları saatlerce ekran karşısına kilitleyen, reyting rekorları kıran Kurtlar Vadisi dizisi bugünlerde sorgulanmaya başladı. Kaşif Kozinoğlu’nun Silivri hapishanesindeki ölümünü soruşturan savcılar, dizideki bazı sahnelerle Kozinoğlu’nun ölümü arasındaki benzerlikler nedeniyle senaristlerin ifadelerini ‘bilgi sahibi’ sıfatıyla aldı. Serinin ilk bölümlerinin konsept danışmanlarından biri ise Soner Yalçın’dı. Yeraltı dünyasıyla başlayan hikâye, sonrasında Kurtlar Vadisi Terör, Kurtlar Vadisi Pusu, Kurtlar Vadisi Irak gibi yapımlarla devam etti; dizinin kahramanı Polat Alemdar’ın herkesi nasıl dize getirdiği anlatıldı.</p>
<p>Askerlerin başına çuval mı geçirildi? Polat Alemdar hemen Kurtlar Vadisi Irak filminde misilleme yapar. Kurtlar Vadisi Filistin’de ise İsrail’e gider ve “İsrail’e hoş geldiniz” diyen görevliye “Ben İsrail’e değil, Filistin’e geldim” yanıtını verir. PKK ve Abdullah Öcalan da Kurtlar Vadisi senaristlerinin sıkça işlediği temalar arasındaydı.</p>
<p>Dizi, zaman zaman Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kurumların sağladığı imkânlardan yararlanıyordu. Topkapı Sarayı’nda ‘Kutsal Emanetler’ bölümünde çekim yapmak için dahi izin alabildi. İstanbul Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü, verdiği izin karşılığında “tarihi eser kaçakçılığının önlenmesine yönelik mesajlar verilmesi” talebinde bulundu.</p>
<p>Soruşturma sırasında ifadeye çağrılanlar ve yapılan açıklamalar ise verilen desteğin yalnızca Kültür Bakanlığı ile sınırlı kalmadığı izlenimini veriyor. Tıpkı Pentagon adına senaryoları denetleyen, verilmesi gereken mesajlar konusunda söz sahibi olan Phil Strub örneğinde olduğu gibi, anlıyoruz ki ‘Kurtlar Vadisi efsanesinin’ de sonuna gelmişiz.</p>
<p>(Mİ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Her etkiye eşit ve zıt bir tepki vardır]]></title><link>https://bianet.org/yazi/her-etkiye-esit-ve-zit-bir-tepki-vardir-323665</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/22/her-etkiye-esit-ve-zit-bir-tepki-vardir.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/her-etkiye-esit-ve-zit-bir-tepki-vardir-323665</guid><description><![CDATA[Bu yıl John gelmedi. Ve Vathy bugün bir çöplük. Akıntının sürüklediği plastikler, ağlar, kara lastikler, çöpler, John'un emeğinin her yaz dengeyi koruduğu yerde birikiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Fizikte "ışığın dağılması" (dispersion) dediğimiz bir olay vardır: beyaz ışık bir prizmadan ya da kuvars kristalinden geçtiğinde renklerine ayrılır ve rengârenk bir yelpaze oluşturur. Aynı olayı yağmurdan sonra gökyüzünde görürüz ve ona gökkuşağı deriz. Yunancada "eğlence" anlamına gelen diaskédasi (διασκέδαση) kelimesi, "dağıtmak, saçmak" anlamındaki eski Yunanca skedánnymi (σκεδάννυμι) fiilinden gelir. Böylece "eğleneceğim" ifadesi Yunancada aslında "kaygılarımı dağıtacağım" demek olmuş, yani mecazi anlamda "parçalara ayrılacağım" demek.</p>
<p><img style="float: left;" src="https://static.bianet.org/2026/09/foto1-1.png" alt=""></p>
<p>Oysa Yunancada aynı şey için, tam tersi bir kökene sahip ikinci bir kelime daha var: psychagogía (ψυχαγωγία), yani "ruhu yönlendirmek." Psyché (ruh) ve agogí (yönlendirme, rehberlik) kelimelerinden oluşur. Dağıtmaz, bir yere götürür. İki kelime, aynı şey için iki zıt yön: bir etkinlik ya bizi dağıtır, ya da bir yere götürür.</p>
<p>Her yıl öğrencilerime, klasik mekaniğin temelini atan 17. yüzyıl İngiliz fizikçisi Isaac Newton'un birinci yasasını öğretirim: eylemsizlik yasası. Bir cisim, üzerine bir kuvvet etki etmedikçe durumunu korur, ya durur ya da sabit hızla hareketine devam eder. Hiçbir şey kendiliğinden değişmez. Aynı Newton, bu yazının başlığını ödünç aldığı üçüncü yasasını da ortaya koydu: her etkiye her zaman eşit ve zıt bir tepki karşılık verir. Bence aynısı kültür için de geçerli. Biri antik bir alana bir sahne kurup iki üç müzisyeni birkaç düzine ziyaretçinin önünde çaldırdı diye hiçbir şey değişmez. Bu bir eylem değil, bir gösteridir. Kültür bir sahne değildir, desibel değildir, eğlence değildir, o bir rehberliktir! O bir yaşam önerisidir: insanın zamana bıraktığı iz, kendine, komşusuna, yaşadığı yere karşı duruşu. Dünyayı fanfarsız değiştirmek isteyen yaratıcı insanlarla, sadece kendi yaşadıkları yeri değil, hepimizin paylaştığı bu büyük ev olan gezegeni de önemseyen insanlarla bir arada olmak şifa vericidir. Eylem onlardır. Onlar olmadan hiçbir şey değişmez.</p>
<p>Kültür, kopyalamayan, öneren yaratıcının bıraktığı izdir. İnsanı eğlendirmez, ona rehberlik eder ve onu coşturur, tam da "içinde tanrı olan" anlamındaki enthousiasmós kelimesinin kökeninde olduğu gibi. Son kullanma tarihi yoktur, çünkü evrensel ve zamansız varoluşsal sorulara dokunur. Zamanda kalıcı olan eserler, insanı kendi gündelik hayatı içinde bir turist gibi dolaştıranlar değil, onu yükseltmeye cesaret edenlerdir.</p>
<p>Güneydoğu Ege'de, Anadolu kıyılarına sadece birkaç mil uzaklıkta olan ve komşu kıyılardan pek çok ziyaretçinin iyi tanıdığı adalardan birinde yaşıyor ve çalışıyorum. Gerçek içeriği olan kültürel etkinlikler bir elin parmaklarını geçmiyor. Otellerde ve restoranlarda düzenlenen günlük "etkinlikler" yalnızca kâr amacıyla yapılıyor. Tarihsel derinliği olan bir ada, yarım saatlik bir tüketim sahnesine dönüşüyor: klişe müzikler, sahte geleneksel kıyafetler, ruhsuz, fikirsiz, var olma sebebi olmayan tiyatro gösterileri. İşletmeciler kolay yolu seçiyor, programı doldurmak, içeriğin olup olmadığını umursamadan. Bu kültür değil, kitsch eğlence, boşlukta dağılıp giden bir gürültü.</p>
<p>Peki ya panayırlar? Antik çağda Panathenaia, Dionysia, Thesmophoria birer ayindi: müzik, şiir, dans, tiyatro ve eğitimle yapılandırılmış bayramlar, kutsalla ve toplulukla kurulan bir diyalog, sadece yemek içmek değil. Toplumun kendisinin nesilden nesile sürdürdüğü, düzeni olan sistemlerdi. Yıllar içinde birleştirici bir halka gibi işlediler: aileler, nesiller, köylüler şarkılar ve anlamlı, ölçülü danslarla bir araya geldi. Bir hafıza ve kimlik eylemiydi bu, birinin sürekli sürdürdüğü bir düzen. Bugün ise çoğu zaman kötü kurulmuş bir panayır pazarına dönüşüyor: bütün ada toplanıyor, yiyor, dans ediyor, içiyor ve neden orada olduğunu anlamadan çekip gidiyor. Ne bir amaç var, ne bir ölçü. Sadece gürültü, artık kimsenin sürdürmediği her sistemin doğal sonu.</p>
<p>Oysa kültür sessizliktir de, başka bir deyişle düzendir. Pek çok Avrupa şehrinde tarihi merkezler yıllardır arabalardan, dolayısıyla onların getirdiği gürültüden arındırılmış durumda. Sadece neredeyse sessiz elektrikli taksiler dolaşıyor, böylece sokaklar makineden önceki seslerini yeniden buluyor: ayak sesleri, konuşmalar, bir çeşmenin suyu. Bu kendiliğinden ya da tesadüfen olmadı. Bilinçli bir karar gerekti, trafiğin büyüyüp her sokağı doldurma eğilimine karşı bir tepki. Geçmişini gerçekten onurlandırmak isteyen bir ada, bundan çok şey öğrenebilir.</p>
<p>Çünkü her sistem böyle işler: kendi haline bırakılırsa her zaman düzensizliğe doğru gider. Düzenli kalması için birinin sürekli emek vermesi gerekir. Yıllardır her yaz adaya İskoçyalı bir arkadaşım, John, gelir ve Pserimos'ta kalırdı. Onunla ilk kez Pserimos'taki küçük bir plaj olan Vathy'de karşılaştım, bir tırmıkla çöp toplarken fotoğrafını çekmeme izin verdi. Bir saat boyunca yürüyüp topladıklarını limana taşırdı. Kimse ondan bunu istememişti. Yerli değildi, adayla resmi hiçbir bağı yoktu, ne teşekkür ne de takdir bekliyordu. Her yaz, kendiliğinden gelecek düzensizliğe karşı küçük ama istikrarlı bir tepkiydi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/fot.jpg" alt=""></p>
<p>Bu yıl John gelmedi. Ve Vathy bugün bir çöplük. Akıntının sürüklediği plastikler, ağlar, kara lastikler, çöpler, John'un emeğinin her yaz dengeyi koruduğu yerde birikiyor. O emek olmadan, doğa hiç vakit kaybetmeden bir tepki gelmediğinde ne olacağını gösterdi: termodinamiğin ikinci yasasının öngördüğü gibi düzensizliğe geri dönüyor. Bu yasayı, entropiyi olasılıkla ilişkilendirerek açıklayan kişi Avusturyalı fizikçi Ludwig Boltzmann'dı. Fikirleri yaşarken kabul görmediği için derin bir hayal kırıklığı yaşayan Boltzmann, 1906'da intihar etti. John bunun pratikte ne anlama geldiğini gösterdi. Bu yılki yokluğu ise kimse üstlenmediğinde neyin kaybolduğunu gösteriyor.</p>
<p>Bir süre önce burada, her yaz Bodrum'dan (antik Halikarnas) Kos'a inen ve kafasında hazır bir gezilecek yerler listesiyle gelen bir arkadaşıma, Yılmaz'a yazdığım bir <a href="https://bianet.org/yazi/kos-tan-bir-mektup-kardesim-yilmaz-a-321618" target="_blank" rel="nofollow noopener">mektupta</a> bundan söz etmiştim. Ona, gezilecek yerler arasında artan zamanı değil, gerçek zamanını bir yere ayırmasını önermiştim, çünkü bir yeri ancak böyle tanırsın, sadece bir görüntü olarak görmek yerine. O zaman adını böyle koymasam da tam olarak bunu istiyordum: ne kadar küçük olursa olsun biraz emek, bir yerle kurduğun ilişkiyi değiştirmeye yeter.</p>
<p>Komşu kıyılardan sık sık gelen her ziyaretçi kendi plajını "evlat edinebilir." Mülkiyet anlamında değil, hiçbir plaj kimseye ait değildir, ama bakım anlamında: kıyıyı düzenli olarak temizlemek, orada yaşayan flora ve faunayı korumak, gün içinde kıyı şeridinin nasıl değiştiğini izlemek. Çünkü iklim değişikliği artık geleceğe dair soyut bir öngörü değil. Zaten burada: kıyı erozyonunda, deniz sıcaklığında, adaları gittikçe daha sık vuran aşırı hava olaylarında. Ve bu, özünde, tepkisiz bir eylem: birileri sisteme muazzam bir kuvvet uyguladı, ama onu dengede tutacak karşılık gelen tepki hiç gelmedi. Bir plajı korumak sembolik bir jest değildir. Çok büyük bir soruna verilmiş küçük, somut bir tepkidir, aynı zamanda kelimenin en köklü, en derin anlamıyla kültürel bir eylemdir: bir yaşam önerisi.</p>
<p>Çünkü Kültür bir projektörün altında alkışlamak değildir. Kendi çevrendeki dünyaya, ne kadar küçük olursa olsun, bir tepki olmaktır. Bir tırmıkla bile olsa. Çünkü fiziğin her yasasının bize öğrettiği gibi, hiçbir şey kendiliğinden değişmez: her zaman birinin kendi tepkisini sunması gerekir.</p>
<p>(PP/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hükmün ötesinde bir mağduriyet]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hukmun-otesinde-bir-magduriyet-323793</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/25/hukmun-otesinde-bir-magduriyet.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hukmun-otesinde-bir-magduriyet-323793</guid><description><![CDATA[Bir insan, bir mahkemenin önünde suçsuz bulunduktan sonra, devletin başka bir kapısında hâlâ "suçlu" muamelesi görebilir mi?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu soruyu sormamın sebebi bir varsayım değil. Son bir yıldır elimizden geçen yüzlerce anket yanıtında karşılaştığımız, tekrar eden bir örüntü. İnsanlar bize "beraat ettim", "hakkımda kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi" diye yazıyor; hemen ardından aynı cümlenin devamı geliyor: "ama hâlâ göreve alınmadım." Bu cümleyi tek tek dosyalarda o kadar çok gördük ki, bir süre sonra "acaba istisnai bir durum mu" diye sormaya başladık. Cevabı bulmak için de artık dosya dosya değil, veriyle bakmamız gerektiğine karar verdik.</p>
<p>Geçtiğimiz aylarda Şanlıurfa Barosu'nda yürüttüğümüz Etkin Savunuculuk Projesi kapsamında bin 678 kişiyle bir anket yaptık ve sonrasında hazırlanan <a href="https://medya.barobirlik.org.tr/BaroWebSite/uploads/63/Hukmun_Otesinde__Bir_Magduriyet.pdf" target="_blank" rel="noopener">raporu</a>, bu yazının başlığıyla kamuoyuna 15 Temmuz 2026’da paylaştık. Amacımız basitti: KHK ile kamu görevinden uzaklaştırılıp da yargı tarafından aklanan insanlara "Peki, göreve döndünüz mü?" diye sormak. Aldığımız cevap, yıllardır sahada gözlemlediğim şeyi rakamlarla doğruladı: Hayır, dönmediler.</p>
<p>Sayılar şöyle: Katılımcıların yüzde 82,4'ü haklarındaki yargı sürecinin lehlerine, yani beraat veya kovuşturmaya/soruşturmaya yer olmadığı kararıyla sonuçlandığını söylüyor. Ama bu insanların yalnızca yüzde 0,9'u fiilen görevine dönebilmiş. Yüzde bir bile değil. Yani yargının önünde aklanan yüz kişiden doksan dokuzu, devletin diğer eliyle hâlâ "ihraç" damgasını taşıyor.</p>
<p>Bunu tek başıma söylemiyorum. <a href="https://www.ihd.org.tr/icerik/bilgi-notu-10-yilinda-insan-haklari-bakis-acisiyla-ohal-donemi-ihraclari" target="_blank" rel="noopener">İnsan Hakları Derneği</a>'nin bu yıl yayımladığı "<a href="https://www.ihd.org.tr/icerik/bilgi-notu-10-yilinda-insan-haklari-bakis-acisiyla-ohal-donemi-ihraclari" target="_blank" rel="noopener">10. Yılında OHAL Dönemi İhraçları"</a> bilgi notu, benzer bir tabloyu çok daha geniş bir çerçeveden gösteriyor: OHAL boyunca 135.147 kamu görevlisi kamu görevinden çıkarılmış, 4 bin 395 hâkim ve savcı meslekten atılmış (Öndül, 2022; İHD, 2026). Uluslararası Çalışma Örgütü'nün 2022 tarihli Uzmanlar Komitesi Raporu ise OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu'na yapılan başvuruların <strong>yüzde 88'inin reddedildiğini</strong> tespit etmiş ve bu oranı "endişe verici" bulduğunu kayda geçirmiş (ILO, 2022). Yaptığımız araştırmada bulduğumuz rakam ile ILO'nun bulduğu rakam, birbirinden bağımsız iki kaynaktan geliyor ama aynı gerçeğe işaret ediyor: <strong>bu, tek bir kurumun ya da tek bir düşüncenin sorunu değil, sistemin kendisinin sorunu.</strong></p>
<p>İşin garibi, bunu artık devlet de inkâr etmiyor - sadece görmezden geliyor. Adalet Bakanı Akın Gürlek, 15 Temmuz'un onuncu yıldönümünde açıkladığı verilerde, FETÖ/PDY soruşturmaları kapsamında adli işlem yapılan 720 bin 338 kişiden 498 bin 337'sinin (yüzde 69,2) hakkında takipsizlik veya beraat kararı verildiğini söyledi. Yarım milyona yakın insan. Bakan bu rakamı bir başarı hikâyesi gibi anlattı - adaletin işlediğinin kanıtı olarak. Ben bu rakamı okuduğumda başka bir şey düşündüm: Peki bu yarım milyon insana ne oldu? Kaçı işine döndü? Bu sorunun cevabını kamuoyuyla paylaşan hiçbir resmî veri yok. Bizim çalışmamız, tam da bu sessizliğin içine bir ışık tutmaya çalışıyor.</p>
<p><strong>Sorunun kökeninde ne var?</strong></p>
<p>Bu tablo aslında hiç şaşırtıcı olmamalıydı -çünkü sistem baştan böyle kurgulandı. İhraç kararlarının dayanağı olan "irtibat" ve "iltisak" kavramları, kanunda hiçbir zaman somut biçimde tanımlanmadı. Bir kişinin hangi davranışının, hangi tarihte, hangi örgütle "iltisak" oluşturduğu çoğu zaman kişiye hiç anlatılmadı. Bu yüzden bir kişi ceza mahkemesinde beraat etse bile, idare aynı "iltisak" gerekçesini yeniden ve bağımsız biçimde kullanarak onu kamu görevinin dışında tutabiliyor (İHD, 2026). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Pişkin/Türkiye kararında tam olarak bu sorunu işaret etti: ulusal mahkemelerin işlemin maddi temelini yeterince incelememesi nedeniyle hem adil yargılanma hem de özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine hükmetti (AİHM, Pişkin/Türkiye, B. No: 33399/18, 2020). Şimdi benzer bir soru, 23 başvurucuyu kapsayan Mehmet Candar ve diğerleri davasında Türkiye'ye yeniden soruluyor.</p>
<p><strong>Barış İçin Akademisyenler'in</strong> hikâyesi, bu çelişkinin belki de en açık örneği. Anayasa Mahkemesi 2019'da, bildiriyi imzaladıkları için yargılanan akademisyenlerin ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi (AYM, Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, B. No: 2018/17635). Buna rağmen OHAL Komisyonu, imzacıların büyük bölümünün göreve iade başvurusunu reddetti. 2026 yazı itibarıyla, Danıştay 5. Dairesi'nde hâlâ 219 dosya karar bekliyor; yalnızca 18 dosyada kesin göreve iade sağlanabilmiş (BAK izleme çizelgesi, 2026). Dokuz yıl. Bir çocuğun ilkokula başlayıp liseyi bitirmesi kadar bir süre.</p>
<p><strong>Rakamların arkasındaki hayatlar</strong></p>
<p>Bunu yazarken kendimi bir proje koordinatörü ya da bir sivil toplum örgütü yöneticisi olarak değil, sadece bir insan olarak hissediyorum.</p>
<p>Çünkü rakamların arkasında gördüğüm şey hukuki bir teknik mesele değil: bir insanın on yıl boyunca "ben kimim, ülkeme göre suçlu muyum değil miyim" sorusuyla yaşaması. Araştırmamıza katılanların yüzde 96,2'si işsizlik yaşadığını, yüzde 89'u sosyal güvenlik hakkını kaybettiğini, yüzde 85,2'si psikolojik sorunlar yaşadığını söylüyor. Ama en çok şu rakam etkiliyor beni: yüzde 78,1'i, göreve dönme şansı verilse, hâlâ dönmek istiyor. On yıl sonra bile. Bu, kırılmamış bir iradenin göstergesi.</p>
<p>İnsan Hakları Derneği'nin bilgi notunda vurgulanan bir nokta var ki bence tartışmanın merkezine oturmalı: <strong>giderim, yalnızca "göreve dönmek" değildir.</strong> Kaybedilen kıdemin, emekliliğin, itibarın da telafi edilmesi gerekir (İHD, 2026). Yoksa göreve dönen bir kişi bile, hayatının en verimli on yılını geri alamaz.</p>
<p>Türkiye şu anda yeniden bir barış ve demokratikleşme tartışmasının içinde. İHD'nin de işaret ettiği gibi, bu tartışma yalnızca silahların susmasından ibaret değilse - hukuk devletinin, kurumsal güvenin yeniden inşasından da bahsediyorsa - KHK mağduriyetinin giderilmesi bu gündemin dışında tutulamaz. Çünkü bir ülkenin hukuk devleti olma iddiası, en çok da görünmeyen, kimsenin alkışlamadığı o küçük anlarda sınanır: bir mahkeme kararının, başka bir masada da bir karşılığı olup olmadığında.</p>
<p>Yazının başında sorduğum soruyu bir daha soruyorum, ama bu sefer cevabıyla birlikte: Bir insan, bir mahkemenin önünde suçsuz bulunduktan sonra, devletin başka bir kapısında hâlâ "suçlu" muamelesi görebilir mi? Bizim verilerimize göre, evet - ve bu, yüz binlerce kişi için hâlâ böyle. Bunun "hayır" olduğu bir ülkede yaşamak, aslında hiç de fazla bir şey istemek değil. <strong>Yargının söylediğini, idarenin de duyması. Hepsi bu.</strong></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>1.Doğan, Ahmet, <em>Hükmün Ötesinde Bir Mağduriyet: KHK ile Kamu Görevinden Çıkarılan ve Yargı Kararına Rağmen Göreve İade Edilmeyenler Üzerine Bir Araştırma</em>, Şanlıurfa Barosu, 2026.</p>
<p>2.Öndül, Hüsnü, <em>OHAL KHK'ları ve İnsan Hakları Mücadelesine Etkileri</em>, İnsan Hakları Derneği, 2022.</p>
<p>3.İnsan Hakları Derneği, <em>10. Yılında İnsan Hakları Bakış Açısıyla OHAL Dönemi İhraçları Bilgi Notu</em>, Eylül 2026.</p>
<p>4.International Labour Organization, Committee of Experts Report, 2022.</p>
<p>5.Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 15 Temmuz'un 10. yıldönümü dolayısıyla açıkladığı "Sayılarla FETÖ ile Mücadele (2016-2026)" verileri. (Erişim Linki: <a href="https://www.adalet.gov.tr/adalet-bakani-gurlekten-feto-ile-tavizsiz-mucadele-vurgusu" target="_blank" rel="noopener">https://www.adalet.gov.tr/adalet-bakani-gurlekten-feto-ile-tavizsiz-mucadele-vurgusu</a> )</p>
<p>6.AİHM, <em>Pişkin/Türkiye</em>, Başvuru No: 33399/18, 15 Aralık 2020.</p>
<p>7.AİHM, <em>Mehmet Candar ve diğerleri/Türkiye</em> (tebliğ edilen başvurular, 2026).</p>
<p>8. AİHM, <em>Yüksel Yalçınkaya/Türkiye</em>; <em>Yasak/Türkiye</em> [Büyük Daire].</p>
<p>9.Anayasa Mahkemesi, <em>Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri</em>, B. No: 2018/17635, 26/7/2019.</p>
<p>10.Barış İçin Akademisyenler, dava izleme çizelgesi (güncelleme: 20 Temmuz 2026).</p>
<p>11.OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu, 2017-2022 Faaliyet Raporu.</p>
<p>(AD/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ayvalık Film Festivali’nden Devrim Provaları]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ayvalik-film-festivalinden-devrim-provalari-323730</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/24/ayvalik-film-festivalinden-devrim-provalari.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ayvalik-film-festivalinden-devrim-provalari-323730</guid><description><![CDATA[İran halkının inat ve dirayetle sürdürdüğü isyanlar Devrim Provaları adlı belgeselde resmigeçitteydi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Savunma Bakanlığının adını cebren Savaş Bakanlığı olarak değiştirmeye girişmiş ABD hükümeti İran halkının çok uzun yıllardan beri süregelen acılarını katmerlendirmekle meşgul. İsrail’in taleplerine uygun olarak başlayan ve birilerinin iktisadi çıkarlarına hizmet ettiği kesin olan saldırı ABD’nin mazisindeki birçok dipsiz kuyudan biri olmaya adayken, İran’daki iktidar da kendi halkına yönelik zalimlikte hız kesmiyor.</p>
<p>Savaş başlamadan kısa bir süre önce baskıcı rejimin şiddetle bastırmaya giriştiği halk hareketine katılmış olanlar idam edilmeye devam ediyor.</p>
<p>Aslen aktris olup yönetmenliğe soyunmuş Pegah Ahangarani senaryosuna da katkıda bulunduğu <em>Devrim Provaları (Rehearsals for a Revolution)</em> adlı belgeselde İran’ın son 50 yılına bizi zarafetle dahil ediyor. 2026 Çek Cumhuriyeti, İspanya ortak yapımı 98 dakikalık film dünya prömiyerini Cannes’da gerçekleştirmişti. Daha önce defalarca işlenmiş mevzuyu şahsi tecrübesini katarak zenginleştirmiş olan Ahangari’nin ibretlik eseri Melbourne, Telluride, Toronto, Leipzig, Hamburg ve Busan’da da seyirciyle buluştu. Bu sene 14-20 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen Ayvalık’ın beynelmilel film festivalindeki en çarpıcı belgesellerden biri payesini hak eden <em>Devrim Provaları</em>‘nın ABD’deki birçok sinema etkinliğinin programında yer alması da manidar. Ne de olsa <strong>T</strong>rump ve erkeklik iddiasını pornografik düzeylere çekerek gündemi sık sık işgal etmeye girişmiş Savunma Bakanı Hegseth’in İran’a saldırma mazeretlerinden biri mağdur İran halkını Molla rejiminden kurtarmaktı.</p>
<p>Birbirinden “renkli” arşiv görüntüleri, şurup gibi akan montajı, Ahangari’nin bize film boyunca üst ses olarak eşlik eden şefkatli anlatımı ve daha birçok unsur belgesel seyircisini avucunun içine alıp İran hakkında bir kez daha tefekküre sevk ediyor; halkın isyan hususundaki cesaret ve dirayetine hayran bırakıyor.</p>
<p>Siyasi hayal kırıklığına uğrayıp intihar etmiş olan Ahangari’nin amcasının dediği gibi: ”Bir devrimin yenilgisi herkesindir, zaferi ise birkaç kişinin… İran’ın başarısız olmuş bir düzine yenilgisi var”.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/foto1-1.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Şımarıklıktan olgunluğa</strong></p>
<p>Belgeselin başında küçük bir kız çocuğu olarak mütemadiyen sevimli olmaya çalışan Ahangari, Molla rejimine ve babasının Irak savaşındaki kahramanlığına methiyeler düzmekte; ufacık da olsa, milliyetçi coşkusuna antipati duymamak mümkün değil. Her zaman ilgi odağı olmak için elinden geleni ardına koymayan iddialı velet çömezliğine soyunduğu bir kadın öğretmeninin başını belaya sokacak kadar da patavatsız.</p>
<p>Bir ev partisinde öğretmenin baş örtüsü takmadığı anları belgelemiş fotoğrafları arkadaşlarına fiyaka olsun diye okulda dağıtınca bedelini tabii ki sevgili öğretmeni ödemek zorunda kalıyor.</p>
<p>Bu ibretlik anekdot şımarık ve hırslı Ahangari’nin kendiyle bir muhasebeye girişmesini sağladığı gibi hayatında o andan itibaren yaşadığı gelişmeleri çocukluğunu yansıtırkenki filtresiz samimiyetle aktarmasına da yol açıyor.</p>
<p>Mütemadiyen elinde kamera ile dolaşan babasının Irak savaşından sonra rejimi sorgulayarak eleştirel bir boyuta geçmesi büyük ölçüde yönetmenlik yaptığı bir filmde başrolü oynamış çok yakın bir arkadaşının iktidar tarafından öldürülmüş olmasıyla yakından bağlantılı.</p>
<p>Annesinin de İran’ın ender kadın yönetmenlerinden olması Ahangari’nin çocuk oyuncu olarak erken yaşta film setinin tozunu yutmasına vesile oluyor.</p>
<p>2009 yılında Mir Hüseyin Musevi döneminin halkta tetiklediği umut dalgasına şahsen dahil olmuş yetişkin Ahangarani ilerleyen senelerde rejimin baskı ve şiddetine de maruz kalıyor.</p>
<p>Ardından gurbet yılları başlıyor; lakin Ahangarani tüm yaşananlara rağmen, İran halkının ispat ettiği şekilde istikbale ümitle bakmayı genlerinde taşımaya devam ediyor.  </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/oWofWD4gdbE?si=n6s8kaLHh_B7H0GH" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Hafızanın değeri tartışılmaz</strong></p>
<p>Yalnız Ahangarani için değil, hepimiz için olağanüstü bir hafıza egsersizi imkânı sunan <em>Devrim Provaları </em>Farsça’dan Türkçe’ye de geçmiş “yâd” kelimesiyle yakından bağlantılı. Filmin yaratıcısı maziyle bağlantı kurmanın ne kadar mühim olduğunu seyirciye layıkıyla hatırlatırken, geçmişin arada bir hortlamasıyla günümüzdeki tesirini sorguluyor ve maziyi yâd etmenin faydalarını ispatlıyor.  </p>
<p>Direngen İran halkı her ne kadar da isyanlarında bugüne kadar arzulanan neticelere ulaşamamış olsa da hürriyet ülkülerinden asla vazgeçmiyorlar. Baskıcı rejime karşı mücadelelerini yılmadan sürdürürken değerlerini cesurca savundukları davada öldürülmüş yoldaşlarını asla unutmayıp minnetlerini her fırsatta dile getiriyorlar.</p>
<p>Belgeselde tahmin edilebileceği gibi <em>Jin, Jîyan, Azadi</em> ayaklanması da anılrken Mehsa Jina Emini’ye bir kez daha saygı duruşunda bulunmamıza imkân tanınıyor. Kadının ikinci planda olmasını tercih edip onu ezmeye endeksli erkek hegemonyasının din olgusunu fazlasıyla sömürdüğü de malum.</p>
<p>Lakin Ahangarani İran halkının becerikli olduğuna, tecrübelerine tecrübe kattığına ve asırların kesintisiz birikimi olan engin kültür hazinesiyle esenliğe mutlaka çıkacaklarına inancını, yalnız verdiği röportajlarla değil, ümit aşılayan belgeseliyle gözümüze bilhassa sokuyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/festival.png" alt=""></p>
<p><strong>Festival’den muhtelif izlenimler</strong></p>
<p>İstanbul İtalyan Liseli Mehmet Günsur’u, normalde kendimi ihtimamla koruduğum reklamlara Ayvalık Film Festivalinde maruz kalınca seneler sonra görmüş oldum. Kurukahveci Mehmet Efendi reklamlarında Türk ve İtalyan kahvelerine aynı mesafede olduğunu defalarca ifade ederken samimiyetine inanıp inanmamak size kalmış, lakin bana Ferzan Özpetek’e olan mesafemi bir kez daha hatırlatmış olduğu kesin. Seneler boyunca kabak tadı vermiş ve halen vermekte olan filmlerini Türkiye’de muntazaman seyrettiğim zaman pek az şey ifade etmiş olmasına rağmen kısa süreliğine de olsa italya’da yaşadığım zaman muhafazakâr ve taşralı İtalya toplumuna çok şey söyleyebildiğini idrak etmişliğim de var.</p>
<p>Uzun bir bekleyişin sonunda, Ayvalık’ta görme şansına eriştiğim <em>Sarı Zarflar</em> filmi için de Türkiye’den bakıldığı zaman yeni bir söylemediği hissine kapıldım. İlker Çatak‘ın şurup gibi akışkan filminde, aldığı prestijli ödüllerden de anlaşıldığı gibi en azından çok iyi tanıdığı Almanya’ya, dolayısıyla Avrupa ve Batı’ya meseleyi en çarpıcı şekilde yansıtmakta muvaffak olduğu belli.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/atayurd.jpg" alt=""></p>
<p><em>Ata Yurdu</em> filmi için de Almanya tarihini ve edebiyatını az çok bilenler açısından benzer şeyler söylenebilir belki. Lakin kısa zamana çok şey sığdıran Pawel Pawlikoski imzalı film, dönemin kasvetine ve yukarıdaki gibi didaktik sayılabilecek senaryosuna rağmen gayet sürükleyici hadiseler silsilesiyle seyirciyi avucunun içine alıveriyor. Eşcinsellik ve ensest nüanslı film, bazen esprili ve ironik bile olmayı başarıyor; siyah beyaz görüntülerin gözlerimizi ziyadesiyle okşayan estetiği de cabası.   </p>
<p>Festivalin <em>İki Film Birden</em> bölümünde ise <em>Kosova: Dün ve Bugün</em> başlığı altında gayet tatmin edici iki eser seyirciyle buluştu. Her ikisi de belgesel tadındaki,<strong> </strong>Blerta Basholli’nin yönettiği <em>Dua</em> ve Visar Morina<strong> </strong>imzalı <em>Ailem için, </em>Balkan kökenli olmayanların da alakasına mazhar olmayı muhakkak ki hâk ediyorlar.</p>
<p>Bu arada kaba olduğu kadar zarif mizah ustası Radu Jude <em>Bir Oda Hizmetçisinin</em> <em>Güncesi</em>’nde gene yapacağını yaptı; Pedro Almodovar<em> Buruk</em> <em>Noel</em>’le beni ancak nostaljiye sevk etti (… sahi, ona artık Christmas demiyor muyduk?).</p>
<p>György Palfi <em>Tavuk</em> filmiyle dudaklarımızda acı bir tebessüm bıraktı, Sandra Wollner <em>Her Defa</em> ile sınırlarımızı zorladı.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/julie.png" alt=""></p>
<p>Bazı seyircilerin sınırlarını en çok zorlayan filmlerden biri ise yakında vizyona girecek <em>Kraliçe Zor Durumda</em> <em>(Queen at Sea)</em> adlı muhteşem sinema eseriydi. Halk tabiriyle bunayan bir ebeveynin ve bilhassa bir annenin hayatı boyunca bastırdıklarıyla yüzleşmek bazıları için kolay olmasa gerek.</p>
<p>Ne yapacağını şaşırmış evlat rolündeki Juliette Binoche, üvey babayı mükemmel oynayan Tom Courtenay ve başta kurban olduğuna inanıp sonradan acaba fail mi? dediğimiz anne rölündeki Anna Calder-Marshall perdede sırayla devleşiyor. Bu filmi çekerken sanki seneler boyunca içinde biriktirdiklerini en tesirli sinema estetiğiyle birleştirip yansıtmış Lance Hammer iltifatlara boğulmayı hak ediyor.</p>
<p>Şahsi tecrübelerimden yola çıkarak da, son derece gerçekçi bir filmle karşı karşıya olduğunuza sizi temin ederim. Filmin kara mizaha kayan anları da var, hayatı tekrar tekrar sorgulamamızı mümkün kılan ziyadesiyle manidar sekansları da.</p>
<p>Ahlaki sınırlarınızın esnemesine, hayatın her türlü dinamiğine hazır hâle gelmesine ne dersiniz?</p>
<p>(RL/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kuantum adası üzerine: Bilim, macera ve olasılıklarla dolu bir yolculuk]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kuantum-adasi-uzerine-bilim-macera-ve-olasiliklarla-dolu-bir-yolculuk-323772</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/25/kuantum-adasi-uzerine-bilim-macera-ve-olasiliklarla-dolu-bir-yolculuk.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kuantum-adasi-uzerine-bilim-macera-ve-olasiliklarla-dolu-bir-yolculuk-323772</guid><description><![CDATA[Kuantum Adası yarışma ve macera hikâyesi gibi görünse de altında daha derin mesajlar barındırıyor. Kitap, genç okurlara cesaretin korkusuzluk olmadığını, zor durumlarda doğru karar verebilmek olduğunu gösteriyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Günay Gafur’un Günışığı Kitaplığı’ndan yayımlanan Kuantum Adası adlı romanı, çocuk ve gençlik edebiyatını bilimsel merakla buluşturan sürükleyici bir macera anlatısı. Kaos Oyunları dizisini ikinci kitabı olan roman, bir grup çocuğun Kuantum Adası’na doğru çıktığı gizemli yolculuğu konu alıyor. Hikâye boyunca okur yalnızca heyecan dolu bir rekabetin değil, aynı zamanda kuantum fiziği, olasılık, takım çalışması ve kişisel gelişim gibi temaların da izini sürüyor. Romanın merkezinde İsimsiz Hayaletler Kulübü ve Kara Panterler adlı iki rakip ekip bulunuyor. Bu ekipler kuantum oyunlarını kazanmak için çeşitli ipuçlarını çözmeye ve adanın sırlarına ulaşmaya çalışırken kendilerini beklenmedik olayların içinde bulurlar.</p>
<p>Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri, hikâyenin doğrudan aksiyonun ortasından başlamasıdır. Okurlar daha ilk sayfalarda fırtınalı bir gecede, rakip takımın eline düşen kahramanların ne yapacaklarını merak etmekle baş başa kalıyorlar. Bu tercih, hikâyenin temposunu ilk andan itibaren yükseltirken merak duygusunu da her sayada canlı tutuyor. Yazar, geçmişte yaşanan olayları ilerleyen bölümlerde adım adım açıklığa kavuşturarak okuru sürekli yeni bilgilerle buluşturuyor. Böylece kitap, klasik macera romanlarının doğrusal anlatımından uzaklaşarak daha dinamik bir yapı kazanıyor. </p>
<p>Kitabın temel gücü karakter çeşitliliğinde yatıyor. Profesör, Zehir, Siren, Baykuş, Acısos ve Ejderha gibi isimler yalnızca lakap olmanın ötesinde karakterlerin kişisel özelliklerini de yansıtıyor. Özellikle Profesör’ün mantıklı ve analitik yaklaşımı, Ejderha’nın esprili tavırları ve Zehir’in sert ama dürüst kişiliği ekip içindeki dengeyi sağlıyor. Karakterlerin her biri diğerinden farklı ve biricik olmasına rağmen karşılaştıkları her zor durumlarda birlikte hareket edebiliyorlar. Bu durum, kitabın en önemli mesajlarından birini: Başarı bireysel yeteneklerden çok işbirliği ile mümkündür.</p>
<p>Rakip ekip olan Kara Panterler ise ilk bakışta korkutucu ve acımasız gibi görünüyorlar. Karanlık, Pençe, Yılan ve diğer üyeler sert tavırlarıyla kahramanların karşısına çıkıyorlar. Ancak roman ilerledikçe okur, insanların ilk izlenimlerle değerlendirilemeyeceğinin altını çiziyor. Günay Gafur, karakterleri yalnızca iyi ve kötü olarak ayırmak yerine onların farklı yönlerini göstermeyi tercih ederek, genç okurlara önyargıların sorgulanması gerektiğini hatırlatıyor. </p>
<p>Eserde bilimsel kavramların kullanımı da dikkat çekici. Kuantum fiziği çoğu zaman karmaşık ve anlaşılması zor bir alan olarak görülür. Fakat romanda bu konu çocukların anlayabileceği şekilde maceranın içine yerleştirilmiş. Kuantum teorisinin sonsuz olasılıklar fikri, hikâyenin olay örgüsünü doğrudan etkileyen teoriler. Kahramanlar sık sık beklenmedik olaylarla karşılaşır ve imkânsız görünen durumların mümkün olabileceğini karşılaştıkları her olayda yüzleşirler. Romanın başlarında kuantum teorisinin “en beklenmedik olasılığın gerçekleşebileceği bir dünya” olarak aktarılması, bütün romanın ana fikrini oluşturuyor. </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/adsiz-tasarim-1.png" alt="">
<figcaption>Kuantum Adası - Günay Gafur (Resimleyen Yusuf Tansu Özel) (Sayfa 280) (5. Sınıf • 6. Sınıf • 7. Sınıf)</figcaption>
</figure>
<p>Bilimin yalnızca teorik bilgilerden oluşmadığını, günlük hayatımızın içinde bu bilgilerden faydalanabileceğimizi anlatmak konusunda roman oldukça başarılı. Bay Zihin’in çocuklara yaptığı konuşmada kuantum fiziğinin akıllı telefonlardan navigasyon sistemlerine kadar birçok teknolojinin temelinde bulunduğunu anlatması, bilimin gündelik hayatımızla ilişkisini görünür hâle getirir. Ayrıca kuantum bilgisayarlarının gelecekte büyük sorunların çözümünde rol oynayabileceği düşüncesi de genç okurların bilime olan ilgisini artırabilecek niteliktedir.</p>
<p>Romanın bir diğer önemli yönü, gizem unsurunu sürekli canlı tutması. Gemiye saklanan ipuçları, Kuantum Adası’nın bilinmeyen yapısı, Bay Oyunbaz’ın sırlarla dolu tavırları ve karakterlerin karşılaştığı beklenmedik olaylar, okuyucunun dikkatini sürekli hikâyede tutuyo. Özellikle “kuantum evreninde hiçbir şey göründüğü gibi değildir” şeklindeki ipucu, yalnızca oyunun değil romanın genel anlamının da anahtarlarından birisi. </p>
<p>Yazarın dil ve anlatım tercihleri de hiç kuşkusuz eserin başarısına katkı sağlıyor. Bütün bir hikâye boyunca Mizah ile gerilim kol kola ilerliyor. Bir yanda geminin batma tehlikesi, rakip takımın baskısı ve gizemli olaylar bulunurken diğer yanda Ejderha’nın esprileri ve çocuklar arasındaki diyaloglar hikâyeyi okuması keyifli bir hâle getiriyor. Bu sayede roman ne tamamen ciddi bir bilim kurguya ne de yalnızca eğlenceli bir çocuk macerasına dönüşüyor, iki tür arasında başarılı bir denge kuruyor.</p>
<p>Kuantum Adası yarışma ve macera hikâyesi gibi görünse de altında daha derin mesajlar barındırıyor. Kitap, genç okurlara cesaretin korkusuzluk olmadığını, zor durumlarda doğru karar verebilmek olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda bilgi edinmenin, sorgulamanın ve farklı olasılıkları değerlendirebilmenin önemini vurguluyor. Takım ruhu, dostluk, rekabetin sınırları ve önyargıların aşılması gibi konular da hikâye boyunca işleniyor. </p>
<p>Böylece Kuantum Adası bilimsel kavramları eğlenceli bir macera kurgusuyla birleştiren başarılı bir gençlik romanı. Günay Gafur, hem merak uyandıran bir hikâye anlatmayı hem de okurlarını düşünmeye teşvik etmeyi başarıyor. Hızlı temposu, akılda kalıcı karakterleri ve kuantum fiziğini hikâyenin doğal bir parçası hâline getiren yapısıyla roman, yalnızca genç okurlara değil, macera ve bilim temalı anlatıları seven herkese hitap eden güçlü bir kitaba dönüşüyor.</p>
<p>(ŞT/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir başkasının meselesi değil]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-baskasinin-meselesi-degil-323759</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/25/bir-baskasinin-meselesi-degil.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-baskasinin-meselesi-degil-323759</guid><description><![CDATA[Oysa bir hakkın ihlal edilmesi, yalnızca o hakkın sahibini ilgilendiren bir olay değildir. Bir alandaki sınır daraldığında, toplumun tamamının hareket alanı daralır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir operasyonun adını bazen operasyonun kendisinden daha dikkatli okumak gerekir.</p>
<p>“Ailem Güvende.”</p>
<p>İki kelime.</p>
<p>İnsana güveni çağrıştırıyor. Bir ev, bir çocuk, anne, baba, kapının arkasında korunmuş bir hayat…</p>
<p>Ama bu kez o kapının önünde devlet var.</p>
<p>Ve insan ister istemez soruyor: Hangi aile?</p>
<p>Çünkü “aileyi korumak” kulağa itiraz edilmesi zor bir cümle gibi geliyor. Kim çocukların güvende olmasını, ailelerin korunmasını istemez?</p>
<p>Fakat bir şeyi korumaya başladığınızda, onun ne olduğunu da tarif etmeye başlıyorsanız mesele değişiyor.</p>
<p>Çünkü aileyi korumakla aileyi tanımlamak aynı şey değil.</p>
<p>Bir çocuğu korumakla bir toplum biçimini korumak…Bir kadını şiddetten korumakla ona nasıl yaşaması gerektiğini söylemek…Ailelerin ekonomik ve sosyal güvencesini güçlendirmekle tek bir aile modelini makbul ilan etmek…Bir suçla mücadele etmekle bir kimliği ya da yaşam biçimini tehdit olarak görmek…</p>
<p>Aynı şeyler değil.</p>
<p>Bu ayrımlar silindiğinde “koruma” sözcüğü, farkında olmadan müdahalenin gerekçesine dönüşebilir. Çünkü aile yalnızca insanların birlikte yaşadığı özel bir alan değildir. Aynı zamanda toplumun nasıl olması gerektiğine ilişkin düşüncelerin kurulduğu bir yerdir.</p>
<p>Kimlerin birbirini sevmesinin meşru sayıldığı, kimin kiminle yaşayabileceği, çocuğun nasıl yetiştirileceği, kadının aile içindeki yerinin ne olacağı, hangi hayatların “normal”, hangilerinin “istisna” kabul edileceği…</p>
<p>Bunların tamamı aile üzerinden konuşulabilir. Bu nedenle aile hakkında kurulan her cümle yalnızca aile hakkında değildir.</p>
<p>“Aileyi korumak” dediğinizde, farkında olarak ya da olmayarak, bazen toplumun nasıl bir düzen içinde yaşayacağına ilişkin de bir sınır çizmiş olursunuz. Ve o sınırın dışında kalanlar zamanla yalnızca “farklı” değil, “sakıncalı” olarak görülmeye başlanabilir.</p>
<p>Burada “makbul aile” fikri ile “makbul insan” fikri birbirinden sandığımız kadar uzak değil.</p>
<p>Önce ailenin sınırlarını çizersiniz.</p>
<p>Sonra o sınırların dışında kalanları tarif edersiniz.</p>
<p>Bir süre sonra mesele aile olmaktan çıkar; kadının nasıl yaşayacağına, çocuğun nasıl yetiştirileceğine, gencin nasıl davranacağına, LGBTİ+’ların görünür olup olamayacağına, farklı inançların kamusal alanda ne kadar yer bulacağına kadar uzanır.</p>
<p>Ve bütün bunların adı bazen “toplumsal değerleri korumak” olur.</p>
<p>Oysa toplum dediğimiz şey zaten birbirinin aynısı olmayan insanların ortak hayatıdır. Toplum, farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, farklılıkların birbirini yok etmeden var olabilmesiyle toplumdur. Farklılıkları ortadan kaldırdığınızda toplumu korumuş olmazsınız. Toplumu daraltırsınız.</p>
<p>Belki de asıl mesele tam burada başlıyor.</p>
<p>Bir toplumda herkesin aynı aileyi kurması, aynı inancı taşıması, aynı kimliği benimsemesi, aynı hayatı yaşaması gerekmiyorsa; devletin görevi de insanları tek bir hayat biçimine yaklaştırmak değil, farklı hayatların bir arada var olabileceği alanı güvence altında tutmaktır.</p>
<p>Çünkü özgürlük, yalnızca kendi seçtiğimiz hayatın kabul edilmesi değildir. Kendimize benzemeyenin de kendi hayatını kurabilmesidir. Bunu kabul etmek, onun hayatını onaylamak zorunda olmak anlamına gelmez. Onunla aynı düşünmek, aynı kimliği taşımak, aynı inancı paylaşmak da gerekmez. Sadece şu basit ama ağır ilkeyi kabul etmek gerekir:</p>
<p>Benim hayatımın sınırı, başkasının hayatını yok etme hakkına dönüşemez.</p>
<p>Bugün LGBTİ+’ların yaşadıklarına yalnızca onların başına gelen bir şey olarak bakmak da bu nedenle eksik. Çünkü hakları birbirinden ayırdığımızda herkes kendi sınırına çekilir. Herkes kendi yarasını anlatır. Başkasının yarası ise ona uzak görünür.</p>
<p>Oysa farklı mücadelelerin aynı deneyim olduğunu söylemeden de aralarındaki bağı görebiliriz.</p>
<p>Kadın olmakla LGBTİ+ olmak aynı şey değildir.</p>
<p>Kürt olmakla Alevi olmak da.</p>
<p>Yoksullukla ayrımcılık da aynı biçimde yaşanmaz.</p>
<p>Her birinin kendi tarihi, kendi deneyimi, kendi dili ve kendi mücadelesi vardır. Ama birlikte mücadele etmek için aynı olmak gerekmiyor. Tam tersine, ortak mücadeleyi anlamlı kılan şey belki de budur:</p>
<p>Aynı olmadığımız halde birbirimizin özgürlüğünü savunabilmek. Başkasının özgürlüğünü savunmak, onun gibi olmak değildir. Onun da senin kadar özgür yaşama hakkı olduğunu kabul etmektir.</p>
<p>Ortaklık tam burada başlar. Fakat bugün tam da burada bir başka sorunla karşı karşıyayız. Bir başkasına yönelen tehdide karşı çoğu zaman yalnızca tepki veriyoruz.</p>
<p>Bir açıklama yapıyoruz.</p>
<p>Kınadığımızı söylüyoruz.</p>
<p>Dayanışma mesajı yayımlıyoruz.</p>
<p>Sonra kendi alanımıza dönüyoruz.</p>
<p>Bir sonraki müdahaleyi bekliyoruz. Böylece her saldırı, müdahale edilenin kendi sorunu olarak kalıyor.</p>
<p>Kadına yönelen şiddet kadınların meselesi oluyor.</p>
<p>LGBTİ+’lara yönelen baskı LGBTİ+’ların meselesi.</p>
<p>Kürtlere yönelen inkâr ve ayrımcılık Kürtlerin meselesi.</p>
<p>Alevilerin yaşadığı ayrımcılık Alevilerin meselesi.</p>
<p>İşçinin hakkı işçinin, öğrencinin özgürlüğü öğrencinin meselesi olarak kalıyor.</p>
<p>Herkes kendi yarasının başında nöbet tutuyor.</p>
<p>Oysa bir hakkın ihlal edilmesi, yalnızca o hakkın sahibini ilgilendiren bir olay değildir. Bir alandaki sınır daraldığında, toplumun tamamının hareket alanı daralır. Buradaki sorun dayanışmanın hiç olmaması değil. Dayanışmanın çoğu zaman tepki düzeyinde kalması. Bir başkasının başına geleni kendi meselemiz haline getirmediğimiz sürece, dayanışma bir açıklama olarak kalıyor.</p>
<p>Oysa açıklama müdahaleyi teşhir edebilir; fakat tek başına mücadeleyi ortaklaştırmaz. Ortak mücadele, “onların başına gelen bu haksızlığa karşıyız” demekten bir adım daha fazlasını gerektirir.</p>
<p>“Bu yalnızca onların meselesi değildir” diyebilmeyi. Çünkü mesele yalnızca bugün kimin hedef alındığı değildir. Mesele, farklı olana ne kadar yaşam alanı bırakıldığıdır.</p>
<p>Ve bu alan daraldıkça, sıra kimin kapısına gelecek sorusundan önce, hepimizin nasıl bir ülkede yaşayacağı sorusu önem kazanır.</p>
<p>Bu yüzden ortak mücadeleyi de yeniden düşünmek gerekiyor. Ortak mücadele, herkesin aynı sözleri söylemesi değildir. Bütün farklılıkları tek bir kimliğin içinde eritmek hiç değildir.</p>
<p>LGBTİ+’ların yanında durmak LGBTİ+ olmak değildir.</p>
<p>Kadının özgürlüğünü savunmak kadın olmak değildir.</p>
<p>Kürtlerin eşitliğini savunmak Kürt olmak değildir.</p>
<p>Alevilerin haklarını savunmak Alevi olmak değildir.</p>
<p>Başkasının hakkını savunmak için onunla aynı olmak gerekmiyorsa, ortaklık da aynılaşmadan kurulabilir. Kendi farklılığımızı korurken başkasının farklılığının var olma hakkını savunmak… Belki bugün ihtiyacımız olan ortaklık tam olarak budur. Çünkü özgürlükleri birbirinden ayırdığımızda, sonunda yalnızca başkasının özgürlüğü eksilmez. Hepimizin yaşayabileceği hayat küçülür.</p>
<p>“Ailem Güvende” denildiğinde bu nedenle yalnızca “hangi aile?” diye sormak yetmez.</p>
<p>Belki daha derindeki soru şudur:</p>
<p>Kimin hayatı korunmaya değer görülüyor?</p>
<p>Kim aile sayılıyor?</p>
<p>Kim görünür olabilir?</p>
<p>Kim kendi hayatını kendi adına kurabilir?</p>
<p>Ve kim, sırf farklı olduğu için korunması gereken birinden, korunması gereken birine dönüşüyor?</p>
<p>Bütün mesele belki de burada düğümleniyor. Çünkü birlikte yaşamak aynılaşmak değildir. Aynı kimliği taşımak, aynı inancı paylaşmak, aynı aileyi kurmak, aynı hayatı sürmek değildir. Birbirimize benzemeden yan yana durabilmektir. Ve belki de asıl ortak mücadele, tam burada başlar:</p>
<p>Kendi özgürlüğümüzü isterken başkasının özgürlüğünden vazgeçmemek.</p>
<p>“Birbirimize benzemeden birlikte yaşayabilecek miyiz?”</p>
<p>Belki bugün asıl cevaplamamız gereken soru budur.</p>
<p>(TAA/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mahmut Soner ve başımıza gelenler...]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mahmut-soner-ve-basimiza-gelenler-323788</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/25/mahmut-soner-ve-basimiza-gelenler.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mahmut-soner-ve-basimiza-gelenler-323788</guid><description><![CDATA[DGM’de idamla yargılandı, müebbet hapis cezası aldı. Hayata Dönüş adı verilen katliamdan önce Ankara Ulucanlar ile Çankırı cezaevlerinde kaldı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bugün size Mahmut Soner’den bahsedeceğim. Mahmut bugünün Türkiye'sinde haksızlığa uğramış ve maruz kalmaya devam eden binlerce kişiden sadece biri. Onun hayat hikayesi ve bugün olanlar sadece ona ait değil ülkenin sürüklendiği olumsuz durumun adeta billurlaşmış hallerinden birini temsil ediyor.</p>
<p>Mahmut’la tanışıklığımız ODTÜ’deki gençlik mücadelesi yıllarına uzanıyor. Ancak işin doğrusu koşturma içinde uzun boylu bir sohbetimiz oldu mu hiç hatırlamıyorum. Ben de bıraktığı izlenim şevkle devrimci mücadele içerisinde yer alan arkadaşlarımızdan biri olduğuydu.</p>
<p>Çok sonraları ondan yeniden haber almam ortak arkadaşlarla yaptığım sohbetler sayesinde oldu. Uzun yıllardır tutsaktı. Ona verilen ceza bitmesine rağmen bir çok 30 yılını doldurmuş insan gibi O da keyfi kararlarla serbest bırakılmıyordu. Onlara pişmanlık ve adeta yaşarken ölüm dayatılmaya çalışılıyordu. Devletin olanı biteni bir tür kan davası gibi algılamasının sonuçlarını görüyorduk.</p>
<p>Kendimize ve onlara gelecek için büyük bir "borcumuz" var, bunu da ancak bize dayatılanlara karşı direnerek, yeni mücadele yollarıyla,  sürüklenmeye çalışıldığımız çürümeyi aşarak ödeyebiliriz.</p>
<p>Aşağıda kardeşi Eylem Soner’in anlattıklarından da göreceğiniz gibi ülkemizdeki ceza sistemi, sadece kendine göre suçlu gördüğü kişiyi değil bütün ailesini ve hatta tüm toplumu cezalandırıyor. Bu durum politik tutsaklar için çok daha fazla geçerli, zira 12 eylül’ün mantığının bir devamı olarak cezalandırılma korkusu  topluma tutsaklar aracılığıyla dayatılıyor, değişim dönüşüm arayışlarının böylelikle önüne geçilebileceği var sayılıyor.</p>
<p>Bu ara malum “süreç” sayesinde bolca barış lafı ediliyor. Binlerce insan haksız yere hapishanelerde tutulmaya devam ediyor. Haksızlıkların sürdüğü, Adalet’in olmadığı bir yerde gerçekten toplumsal barış kurulabilir mi?</p>
<p>Eylem’e Mahmut’la ilgili merak ettiklerimi sordum, o da kendi dilince bize olan biteni anlattı. Şimdi ona kulak verelim:</p>
<p>‘Kente son kapıdan giriyoruz</p>
<p>Karanlığın usul ustaları</p>
<p>Keskin dişli bir köpeği</p>
<p>Üç kişinin yedeğinde gezdiriyorlar</p>
<p>Bize kimliğimizi soruyorlar</p>
<p>Mayısların hesabını soruyorlar</p>
<p>Söylüyoruz</p>
<p>Okusunlar</p>
<p>Sanmasınlar susan bir kuşağız</p>
<p>Bizden sonra bağıracak olanlar</p>
<p>Tartılmıştır gövde</p>
<p>İple sürgünle zulumla mapusla</p>
<p>Tartılınca gövde</p>
<p>Hele hesap sevdiklerimizin başı üstüneyse</p>
<p>Anlaşılmış olmalıdır</p>
<p>Kim kaçaktır kim düzmece kim yiğit’ </p>
<p><strong><em>Gülten Akın - Seyran Destanı</em></strong></p>
<p>Gençliği Gülten Akın’ın Seyran’ında geçti Mahmut’un. Gençliği dediysem, 25 yaşından bu yana tutuklu. 30 yıldır ‘içerde’. Gençliği mahpusta geçti.</p>
<p>Ailesi Yozgat’ın bir köyünden göçmüş. Oraya da ‘bir yerden’, bilinmiyor zira, konuşulmuyor yada. Büyükanne ve dede kendi aralarında Kürtçe konuşuyor, çocuklarla Türkçe. Kökenlerindeki göç aileyi Ankara’ya getiriyor bir vakit sonra, çoğunluğu İç Anadolu’dan göçen bir yoksul mahalleye. </p>
<p>Mahmut’un doğup büyüdüğü seneler, 1971-80 arası, belki daha da ileriye, koca bir ‘kayıp kuşaklar’ tarihi olacak on yıllar içinde. </p>
<p>Babası sosyalist, sendikada örgütlü bir işçi. 80 darbesinden sonra Mamak cezaevinde kalıyor bir süre. Seyran esasen çok sayıda sol fraksiyonun olduğu bir mahalle. Mahmut henüz çocukken tanışıyor sosyalistlerle. </p>
<p>1989’da ODTÜ’ye giriyor. Örgütlü mücadeleye öğrenciyken başlıyor.</p>
<p>O yıllar hem ülkenin hem dünyanın sıcak yılları. Sosyalist bloğun çöküşü, Körfez savaşı, ülkede yoksul-emekçi halklar üzerindeki politikalar, Sivas katliamı, Gazi Mahallesindeki ölümler, Susurluk, faili meçhul cinayetler… Onun örgütlü mücadeleyi seçmesindeki temel motivasyon sanıyorum tüm bunların içinde bir ‘genç’ olmasıydı. Soran, soruşturan, tartışan, haksızlığa hukuksuzluğa tahammülü olmayan hiçbir gence politik olmaktan başka bir seçenek bırakmıyor bu ülke.</p>
<p>Mahmut sevilirdi çevresinde. Sevgisi, içtenliği, merhameti boldu. Derdini tasasını önemserdi insanların, elindekini paylaşırdı. Şairin ‘Gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir’, dediği türdendi.</p>
<p>Onun tutsak edildiği günlerde, 1996 yılı, cezaevlerinde ölüm orucu eylemi vardı. Epeydir örgütlü mücadeleden ayrı olmasına rağmen, sosyalist duruşundan da öte sanıyorum, o merhameti, vicdanı bol  olmaktan belki, geri duramadı ‘birileri için bir şeyler yapmaktan.’ Yoksa kimse için kolay değildir bir ‘gençliği yakmak.’ Çokça tırnak içi anlatımlarım var. Ailesi olarak böyle değerlendirdiğimiz için.  </p>
<p>DGM’de idamla yargılandı, müebbet hapis cezası aldı. Hayata Dönüş adı verilen katliamdan önce Ankara Ulucanlar ile Çankırı cezaevlerinde kaldı. Ardından Sincan F Tipi cezaevi. 2017 yılında kamuoyunda ‘Fetöcüler’ diye bilinenlerin cezaevindeki kalabalıklığı gerekçesiyle onlara yer açmak için önce Amasya’ya ardından Ankara’ya otobüsle on iki saat süren Elazığ’ın Yüksek Güvenlikli Hapishanesine ‘sürüldü.’ Elazığ haberinden sonra anne kalp krizi geçirdi. </p>
<p>O günden bugüne defalarca sevk başvurusu yapıldı. En azından ailenin görüşe daha zahmetsiz ulaşabileceği Ankara’ya yakın bir yere sevk izni için sayısız dilekçe verildi. Annenin sağlık raporları eklendi dilekçeye. Ama ‘boş yer yok’ gerekçesiyle hepsi reddedildi. Hepsi demek yanlış olur, içlerinden ‘cevap verilenler’ olmalı doğrusu. Üstelik mahpusun, ailesine yakın bir yerde hapsedilmesi temel bir ‘hak’ iken.</p>
<p>Aile için üzücü, hırpalayıcı bir süreç elbette. Baba 12 Eylül’de işkence görmüş, Mamak’ta hapsedilmiş, bu süreci bilen biri olarak ‘farklı’ bir yerden yaklaşıyor konuya; anne ‘evladı senelerce kendinden ayrı düşecek’ bir kadın olarak bambaşka bir yerden… </p>
<p>Cezaevleri o dönem tam anlamıyla ‘kaotikti’. F tipi cezaevleri epeydir gündemdeydi. Her gün farklı farklı cezaevlerinden nahoş haberler gelirdi. Ulucanlar katliamı, Buca cezaevi derken ölüm oruçları, F tipi sevkleri, ölümler… Aileler açısından travmatik bir süreç. Söz konusu sadece kendi evladın da değil; görüşlerde bir sürü gençle tanışıyorsun, aileleriyle tanışıyorsun, bir çok hikayeye tanıklık ediyorsun, bir ‘hukukun oluyor’ artık onlarla. Çocuğu ‘içeriye düşmüş bir ailenin’ tek bir evladı yoktur, sıkıntısı da derdi de bitmez bu yüzden. Ama ‘dert, sıkıntı’ diye de anlatılmaz kimseye. Güle oynaya beklenir görüş günleri, her hafta aynı heyecanla hazırlanır kumanyalar, oraya buraya koşturur o yaşta insanlar, soranlara ‘çocuklar çok iyi, bir sıkıntıları yok’ denir. Daha fazla gayret edilir sağlıkla yaşamaya, iyi olmaya; çocuklarının çıkışını görebilmek için.</p>
<p>İçeriye aile olarak görüşe girerken kolluğun çeşitli baskılarıyla direkt karşılaşılırdı kimi zaman. Bin tane güvenlikli kapıdan ayakkabısız geçip bin birinci yerde ‘iç çamaşırına’ kadar aranmak gibi. İtiraz ettiğinde her türlü hakareti etmekten hicap duyulmayan, sırf o çocukların ailesi olduğun için itile kakıla muamele edilmeyi hak gördükleri sayısız görüş günü… Cezalandırmalara doyamamak. Diğer taraftan söz konusu politik insanlar olduğunda tüm yüksek güvenlikli tedbirlerin bir türlü yetememesi, bir tür ‘milyon tane güvenliğe’ güvenememek hali: ‘git kitabın yakılıp yakılmadığının bakılıp bakılmadığına bak’. Ancak karikatürize edildiğinde eğip bükmeden en rafine hali ile anlatılıp anlaşılabilecekmiş gibi bir his. Daha anlatılamayan nicesi… Bunlara sırf çocuğunu haftada bir kez görebilmek için senelerce katlandı o yaşlı başlı insanlar, hala da katlanıyor. Hukukun konusu olamıyor bir türlü ‘insana’ karşı bu tür uygulamalar.   </p>
<p>Biz bu iyi olma, güçlü durma ’gayretleri’ içinde babamızı kaybettik. Ben yurtdışında yaşıyorum. Aileyi toparlama görevi bana daha fazla düştü böylelikle. Tabii zorlandık aynı güçle devam etmeye. Ama ‘ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun’, minvalinde götürüyoruz hayatı, ‘bir hayat daha olmalı’, der gibi.</p>
<p>İşte böyle böyle geldik bugüne. 2026 Temmuz ayında cezasının 30 senesini bitirmesiyle ‘Nihayet! Sonunda!’ demeye de hazırlanıyorduk ama ‘üç kez hücre cezası’ gerekçesiyle 36 yıllık hükmün son 6 yılını dışarıda geçirme hakkı elinden alındı Mahmut’un. Ayrıca her disiplin cezası için fazladan iki buçuk sene, toplamda yedi buçuk sene. Bilinen haliyle ‘infaz yakma’, üstüne ek ceza süresi durumu. Savcılıktaki müddetnameye göre salıverilme tarihi 2034!</p>
<p>İnfazın asıl yakılma sınırı olan 3. Disiplin cezası ise İnfaz Hakimi’nin ‘kovuşturmaya yer yoktur’, kararına rağmen yani ortada bir suç yokken Cumhuriyet Savcısı’nın itirazı ile uygulanmış bir ceza. Zorla ceza verdirilmiş adeta. Ne var ki Türk Ceza Kanununa aykırı bir ceza ve bu aykırılığı düzeltmek için yapılan hiçbir başvuruyu ilgili hiçbir kurum dikkate almıyor, hiç bir kurum sorumluluk almıyor. Ortada haksız bir ceza veren bir kurum var ama itirazları değerlendirecek  haksızlığı düzeltecek muhatap yok! 30 yıl içerde yaş alan bir insana verilen cezalandırmalara doyamamak hali bu işte.</p>
<p>Her suçun bir cezası olacaksa bunu ‘Kanunilik ve ölçülülük ilişkisi’ açısından değerlendirmek gerekmez mi? Cezada adalet? Orantılılık?</p>
<p>Mahmut bu adaletsiz duruma karşı ‘yeniden yargılanma’ talebi ile Anayasa Mahkemesi’ne de başvurdu. Onun başvurusunu reddeden hukuk insanları (DGM’lerin varlığında adil yargılanma hakkı ihlali gerekçesi ile zira), mesela Hizbullah davasından daha önce ağırlaştırılmış müebbet cezaları kesinleşen pek çok sanığı o dönem DGM’lerdeki askeri hakimlerin varlığı gerekçesiyle yeniden yargılama süreçleriyle beraat yada tahliye ettirmiş, bir çoğunun cezalarında çok büyük indirimler yapmışlar. Üstüne haksız cezalar gerekçesiyle devletten tazminat almalarına karar verilmiş. 75 kişinin katli suçlamasıyla firari iki sanığın yakalama kararını kaldırmışlar, hem de SEGBIS aracılığıyla!</p>
<p>’Devletin anayasal düzenine karşı bir cürüm’ varsa ortada, Hizbullah’ın anayasal düzene karşı nasıl bir cürüm içinde olduğunu bilmeyen var mı? Anayasa mahkemesi Mahmut’un başvurusunda bu kararı emsal bile kabul etmiyor mesela. </p>
<p>Kardeşim için adalet istiyorum. Avukatının yaptığı hiçbir başvuru dikkate alınmıyor, red ediliyor. Hiç bir kurum bu adaletsizlik karşısında sorumluluk almıyor. Sevgili Başaran Aksu’nun farklı bir bağlamda söylediğini biraz değiştirerek söyleyeyim ben de: Ya temel hak ve özgürlükler her vatandaş için eşit uygulansın yada ‘biz hakkı hukuku istediğimize kullandırırız’, halini yasalaştırsınlar, biz de bilelim bir hakkımız hukukumuz olmadığını madem. </p>
<p>Mahmut fazlasıyla naiftir. Bu konuda çok fazla uğraştı, çabaladı, sayısız başvuru yaptı, dilekçe verdi oraya buraya. En son konuştuğumuzda ‘kendim için herhangi bir şey istemedim bugüne kadar. Ama bu durumda artık en azından konunun bir yerlerde seslendirilmesini istemek zorundayım’, dedi. Bunu istemeyi bile zul sayıyor yani. Bunu 25 yaşında hapsedilen 55 yaşındaki bir insandan duymak, öyle yada böyle dışarda bir hayat kovalamış birinin içini acıtıyor. Bu nedenle Mahmut ve onun gibi içerde ‘haddinden fazla tutulanlar’ ve daha da tutulmak istenenler için en azından konuyu kamuoyunda dillendirecek birilerine anlatmak istedim. </p>
<p>Mahmut ne der, ne mesaj verir dışardaki dostlarına tahmin etmek zor ama belki Nazım’ın şu dizelerini:</p>
<p>‘Yani içerde on yıl, on beş yıl,</p>
<p>daha da fazlası hatta</p>
<p>geçirilmez değil,</p>
<p>geçirilir,</p>
<p>kararmasın yeter ki</p>
<p>sol memenin altındaki cevahir...’</p>
<p>Mahmut’un konuyla ilgili <a href="https://gorulmustur.org/icerik/mahmut-soner-yazdi-erol-zavar-ben-ve-denize-kamera-kirma-iddiasiyla-sorusturma-acildi-kamera" target="_blank" rel="nofollow noopener">‘görülmüştür.org'</a> sitesine gönderdiği mektubunu okuyabilirsiniz.</p>
<p>(AS/FY)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 26 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Cinlerin Düğünü Toronto’da: Ferit Karahan’la hafıza, aile ve geçmiş üzerine]]></title><link>https://bianet.org/haber/cinlerin-dugunu-torontoda-ferit-karahanla-hafiza-aile-ve-gecmis-uzerine-323596</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/09/18/cinlerin-dugunu-torontoda-ferit-karahanla-hafiza-aile-ve-gecmis-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/cinlerin-dugunu-torontoda-ferit-karahanla-hafiza-aile-ve-gecmis-uzerine-323596</guid><description><![CDATA[Ferit Karahan, Toronto'da dünya prömiyerini yapan Cinlerin Düğünü'nü anlatırken "Ben küçük bir köyde, ardından yatılı okulda büyüdüm. Dolayısıyla filmde çocukluğumdan taşıdığım çok fazla görüntü ve tanıklık var." diyor. Film 30 Ekim'de Türkiye'de vizyona girecek.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçen hafta başlayan, 51. Toronto Uluslararası Film Festivali'nin (TIFF) tek yarışma bölümü olan Platform Programı, festivalin olağanüstü yönetmenlik vizyonunu savunuyor ve bu programa sadece 12 film kabul ediyor. 2026’dan itibaren, TIFF Platform Ödülü, Akademi Ödülleri (Oscar) gibi diğer küresel ödüller için de resmi bir yeterlilik yolu hizmeti verecek.</p>
<p>Yarışma, ünlü Çinli yönetmen<strong> </strong>Jia Zhang-ke'nin yönettiği ikinci uzun metrajlı film <em>olan </em>2000 yapımı<em> Platform <strong>(</strong>Zhantai) </em>filminin onuruna bu adı taşıyor. TIFF Platform Ödülü Yarışmasının bu yılki jüri üyeleri Pablo Trapero, Amma Asante, Sylvia Chang, Luc Déry ve Albert Lee. Kazanan filme unvan yanı sıra, 20 bin Kanada doları ödül verilecek.</p>
<p>Yarışmaya kabul edilen filmlerden biri, Türkiyeli yönetmen Ferit Karahan’ın Erzincan’ın bir köyünde geçen aile draması filmi <em>Cinlerin Düğünü. </em>Film dünya prömiyerini burada yaptı. Filmin<em> </em>TIFF'teki dünya prömiyeri öncesinde Ferit Karahan <em>bianet </em>ve <em>Toronto Spark</em> yazarlarından<em> Nural Sümbültepe</em> ile konuştu.</p>
<h3>"Kayıp, yas, suçluluk, aile..."</h3>
<p><img style="float: right;" src="https://static.bianet.org/2026/09/ferit-karahan.jpg" alt=""><strong>Dünyanın en prestijli ve en çok insanının gittiği beş film festivali arasında yer alan Toronto Uluslararası Film Festivali'nin (TIFF) açılışına katıldınız. Filminiz bu festivalde Platform bölümünde yarışacak. Hem yarışma hakkındaki duygularınızı hem de açılıştaki izlenimlerinizi paylaşabilir misiniz?</strong></p>
<p>Aslında festivalin açılışına katılamadım. Ama Toronto'da olmak ve <em>Cinlerin Düğünü</em> ile TIFF'in Platform yarışmasında yer almak benim için çok heyecan verici. Toronto dünyanın en önemli festivallerinden biri ve özellikle Platform gibi yönetmen sinemasına odaklanan, çok sınırlı sayıda filmin seçildiği bir bölümde yarışmak filmin yolculuğu açısından çok değerli.</p>
<p>Ben festivalleri yalnızca ödüller ya da yarışmalar üzerinden düşünmüyorum. Bir filmi yıllarca çok küçük bir ekiple, kendi dünyanızın içinde yapıyorsunuz. Sonra bir gün film sizden çıkıyor ve dünyanın başka bir yerinde, başka bir kültürden yüzlerce insanla buluşuyor. Benim için asıl heyecan verici olan bu.</p>
<p><em>Cinlerin Düğünü</em> oldukça yerel bir coğrafyadan, benim çok iyi bildiğim bir dünyadan geliyor ama kayıp, yas, suçluluk, aile ve geçmişten bize kalan yükler gibi çok evrensel meselelerle ilgileniyor. Toronto'da en çok merak ettiğim şey, bu kadar farklı kültürlerden gelen seyircilerin filmle nasıl bir ilişki kuracağı. Şimdilik festivalin atmosferi ve filme gösterilen ilgi beni çok mutlu ediyor. Asıl heyecan ise dünya prömiyerinde filmi ilk kez seyirciyle birlikte izleyeceğimiz an olacak.</p>
<p><strong>Sizinle dört yıl önce Okul Tıraşı filmi hakkında konuşmuştuk. Çok başarılı bir yapımdı. Bu filminiz de aynı şekilde çok etkileyici. Okul Tıraşı filminde kendi hikâyenizden yola çıkmıştınız, çok iyi bildiğiniz bir dünyadan. Bu filmde de Ceren karakterinin gerçek hayatınızla bir bağlantısı var mı? Dört kardeş karakterini yaratırken kendi hayatınızdan veya yaşadıklarınızdan esinlendiniz mi?</strong></p>
<p>Yıllar sonra senaryoyu yazarken o anılar yeniden karşıma çıktı. Otobiyografi sadece başınıza gelen olaylardan oluşmaz; içinde büyüdüğünüz dünyanın görüntüleri, sesleri, korkuları, ritüelleri de otobiyografinizin parçasıdır.</p>
<p>Ben küçük bir köyde, ardından yatılı okulda büyüdüm. Dolayısıyla filmde çocukluğumdan taşıdığım çok fazla görüntü ve tanıklık var. Örneğin annenin kazana sokulduğu sahne doğrudan çocukluğumdan geliyor. Dokuz yaşındaydım. Kanser hastası olan ve artık ölmek üzere olan bir komşumuzun kardeşi bize gelip büyük bir kazan istemişti. Adam çok acı çekiyordu; ağrısını biraz olsun dindirebilmek için onu sıcak suya sokuyorlardı. O zaman bunun ne anlama geldiğini bütünüyle kavrayamıyordum ama görüntü bende kaldı. Çocukların düğün konvoyunun önünü kestikleri sahne de aynı şekilde. Kardeşimin düğününde şahit olduğum bir sahneydi.</p>
<h3>"Bazen çıplak gerçekçilik bir şeyi anlatmaya yetmiyor"</h3>
<p><strong>Filminizi izlerken Gabriel García Márquez'in Yüz Yıllık Yalnızlık kitabı aklıma geldi. Kitapta büyülü gerçekçilik var ve Cinlerin Düğünü'nde de bunu hissediyorum. Ayrıca Márquez'in romanında yedi nesil boyunca tekrarlanan örüntüler var. Sizin filmde de üç nesil boyunca tekrarlanan pek çok öge ve diyalog var. Tesadüf olabilir tabii. Filminizin büyülü gerçekçilik ve tekrar konusu üstüne konuşur musunuz?</strong></p>
<p>Bugün Ortadoğu'da yaşanan gerçeklik o kadar sert, bazen o kadar akıl dışı ki, ben bile bunları çocuğuma anlatırken gerçeküstü öğelere ihtiyaç duyuyorum. Bunu gerçekliği hafifletmek ya da ondan kaçmak için değil, tam tersine o gerçekliği katlanılabilir kılmak için yapıyorum. Belki büyülü gerçekçilikle ilişkim de burada başladı. Cinler, rüyalar, söylenceler ya da görünmeyen şeyler benim için gerçekliğin alternatifi değil; gerçekliğin başka bir katmanı. Bazen çıplak gerçekçilik bir şeyi anlatmaya yetmiyor. Görünmeyeni anlatabilmek için gerçekliğin sınırlarını biraz genişletmek gerekiyor.</p>
<p>Meteor, at, elma gibi imgelerin filmde belirli anlarda tekrar etmesi de bununla ilgili. Ama bunların anlamlarını çok tarif etmek istemiyorum. Çünkü benim için bir imge, açıklanmaya başladığı anda gücünün bir kısmını kaybediyor. İzleyenler zaten tüm bu olguların neden filmde var olduklarını hissedeceklerdir.</p>
<p>Aslında Cinlerin Düğünü'yle birlikte beni uzun zamandır aradığım bir sinema diline yaklaştıran bir şey bulduğumu hissediyorum. Gerçeklikle gerçeküstünün, kişisel hafızayla toplumsal hafızanın, bugünün dünyasıyla mitlerin ve söylencelerin yan yana durabildiği bir dil bu.</p>
<p><strong>Filmde üç nesil annelerin toprak yemesi hakkında... yorumu seyirciye mi bırakmak istersiniz yoksa sizin bir yorumunuz var mı?</strong></p>
<p>Seyirciye bırakmıyorum. Bence çok açık. Altında biraz da mülkiyet meselesi var. Toprak yeme imgesi biraz bu düşünceden doğdu. Biz toprağı sahip olan bir şey olarak düşünmeye alışığız. Oysa film boyunca tam tersini sorguluyorum: Belki de toprağa ait olan biziz. İnsan sahip olduğunu sandığı şeyi bedenine katmak istiyor. Ama bu aynı zamanda trajik bir çaba. Çünkü ne kadar yerseniz yiyin, toprağa sahip olamazsınız. Günün sonunda toprağın bir parçası olan yine insandır.</p>
<p>Bir de bunun direniş tarafı var. Filmde toprağı yiyen kadınlar bunu bir hastalık ya da batıl inanç olarak yaşamıyorlar. Bu, konuşamadıkları, değiştiremedikleri bir dünyanın içinde geliştirdikleri sessiz bir direniş biçimi. Ellerinden alınan hayat üzerinde söz söyleyemediklerinde, geriye yalnızca bedenleri kalıyor. Onlar da bedenlerini bir ifade alanına dönüştürüyorlar. Bu yüzden toprak yeme benim için sadece bir metafor değil; aynı zamanda beden üzerinden kurulan bir itiraz biçimi.</p>
<h3>"Kendi karanlığını reddeden insan, kaderini değiştirebilir mi?"</h3>
<p><strong>Filmde erkekler arasında sürekli tartışma, kavga ve saldırganlık izliyoruz. Düğünde bile, gelini arabayla götürürken, düğün masrafları hakkında, vs. Bunların sebebi genelde ya kadınlar ya da para. Herkesin içine cin mi girmiş yoksa başka bir neden var mı?</strong></p>
<p>Bence tam tersine, mesele insanların içine girmesi değil. Filmdeki cinleri dışarıdan gelip insanları ele geçiren varlıklar olarak düşünmüyorum. İnsanların kendi içlerinde taşıdıkları, bazen de kuşaktan kuşağa aktardıkları karanlıkla daha çok ilgileniyorum.</p>
<p>Benim için cin, biraz insanın kendisinde görmek istemediği şeydir. Bastırdığı arzular, korkular, suçluluklar, öfke, geçmişte yaptığı ya da yapamadığı şeyler... İnsan bunlarla yüzleşmediğinde onları kendisinin dışında bir yere koymaya ihtiyaç duyuyor. Bazen buna kader diyor, bazen lanet, bazen de cin.</p>
<p>Bu yüzden filmde cinlerin gerçekten var olup olmadığıyla çok ilgilenmiyorum. Belki de cin dediğimiz şey, yüzleşemediğimiz geçmişin başka bir biçimde geri dönmesidir. Bir ailede saklanan bir şey, konuşulmadığı için ortadan kaybolmuyor. Tam tersine, çocuklara, ilişkilere, hatta sonraki kuşaklara sızıyor. Filmde beni asıl ilgilendiren cinler bunlar.</p>
<p>Belki de bu nedenle filmin çıkışındaki soru benim için hâlâ önemli: Kendi karanlığını reddeden insan, kaderini gerçekten değiştirebilir mi?</p>
<p><strong>Bilinçaltımıza işleyen o kadar çok öge var ki, mesela Deniz karakterinin üniversitede Genetik okuması, kavunların iki kez karşımıza çıkması, kolyenin üzerindeki atın iki kez karşımıza çıkması, dinozorlar. Bu unsurlar ve metaforların altında bilinçaltına yönelik mesajlar mı aramalıyız?</strong></p>
<p>Bilinç ve bilinçdışı diye olguları bu kadar kesin biçimde ayırmak bana biraz garip geliyor. Ben daha çok tek bir bilinç olduğunu düşünüyorum. Bu yönüyle yapıbozumculara daha yakınım.</p>
<p>Filmde meteor, at, kavun, dinozorlar ya da genetik gibi tekrar eden unsurlar var ama bunları seyircinin çözmesi gereken şifreler ya da bilinçaltına yerleştirilmiş mesajlar olarak düşünmedim. Daha çok filmin kendi hafızasını oluşturuyorlar. Tıpkı insan hafızasında olduğu gibi, bir görüntü yıllar sonra başka bir bağlamda yeniden karşımıza çıkıyor ve ilk gördüğümüzde taşıdığı anlam artık aynı olmuyor.</p>
<p>Her bir olgu ile ilgili benim cevabım olsa da, at, kavun ya da diğer tekrar eden imgelerde ise anlamı fazla sabitlemek istemiyorum. Bir imgeyi açıklamaya başladığınız anda onun olası anlamlarını azaltıyorsunuz. Ben onların film boyunca birbirlerini çağırmalarını, bazen geçmişle bugün arasında görünmez bağlar kurmalarını daha değerli buluyorum. Seyircinin bunları mutlaka çözmesi gerekmiyor; bazen bir görüntünün sizde bıraktığı duygu, onun ne anlama geldiğini bilmekten daha önemlidir. Çünkü filmler entelektüel bir edimden çok, duygusal bir deneyim.</p>
<h3>"En kalın zincir de farkında olmadığımız zincir"</h3>
<p><strong>Filmi üçe bölmüşsünüz: Melekler, Cinler ve Zincirler. Cinleri ve Zincirleri anladım, ama Melekler çocuklar mı oluyor yoksa bunu da seyirciye mi bırakmak istersiniz? Ayrıca neden dinozorlar, göktaşları, atlar, kavunlar, şeytanlar, cennet, cehennem? Senaryoyu siz yazdınız. Neden bu ögeleri seçtiniz?</strong></p>
<p>Melekler doğrudan çocuklar değil. Benim için "Melekler" daha çok çocukluğun son anını temsil ediyor. Çocuğun hâlâ dünyaya, ailesine ve yetişkinlere güvenebildiği o kısa dönem. Filmde annenin ölümüyle birlikte dört kardeş sadece annelerini kaybetmiyorlar; içinde çocuk kalabilecekleri dünyayı da kaybediyorlar. O yüzden ilk bölümün adı "Melekler".</p>
<p>"Cinler" ise bundan sonra ortaya çıkan şeyler. Yüzleşmediğimiz geçmiş, bastırdığımız suçluluklar, korkular ve aile içinde konuşulmayan şeyler yok olmuyor; başka biçimlerde geri dönüyorlar. Benim için biraz da bunun adı.</p>
<p>"Zincirler" ise tüm bunların artık bir sonraki kuşağa aktarılmasıyla ilgili. Geçmişten, aileden ve toplumdan devraldığımız şeyleri bir süre sonra kendi karakterimiz, hatta kaderimiz sanmaya başlıyoruz. Bence en kalın zincir de farkında olmadığımız zincir. İnsan bazen kaderini değil, kendisine miras kalan hayatı tekrar ediyor.</p>
<p><strong>Sinematografi filminizi gerçekten güçlendirmiş. Senaryoyu da siz yazmışsınız. Sinematografi, senaryo ve kurgu üzerine konuşur musunuz?</strong></p>
<p>Ben senaryo, sinematografi ve kurguyu birbirinden çok ayrı düşünmüyorum. Filmi yazarken bile mekânı, zamanı ve kameranın o zamanın içinde nasıl hareket edeceğini düşünmeye başlıyorum. Özellikle <em>Cinlerin Düğünü</em> gibi üç farklı zaman diliminde geçen bir filmde benim için temel mesele, zamanı sadece yılların geçtiğini göstererek değil, mekân üzerinden de hissettirmekti.</p>
<p>Filmde aynı evlere, aynı yollara, aynı dağlara yıllar sonra yeniden dönüyoruz. İnsanlar değişiyor, çocuklar büyüyor, bazıları ölüyor ama mekân kalıyor. Bu yüzden Erzincan benim için filmin geçtiği bir fon değil; insanlardan daha uzun yaşayan bir hafıza. Dağlar, nehirler, yollar, evler tüm bu insanların geçmişine tanıklık ediyor. Bir anlamda zaman mekânın üzerinde birikiyor.</p>
<p>Uzun ve tek planları kullanmamızın nedeni de bununla bağlantılı. Bir sahneyi çok fazla parçalamadan çektiğinizde, zamanın kendisi de sahnenin bir parçası hâline geliyor. Oyuncuyu yakın plan, karşı plan gibi kesmelerle yönlendirmek yerine onun mekânın, diğer oyuncuların ve zamanın içinde var olmasını istiyorum. Seyirci de sadece olaya bakmıyor, o olayın içinde bir süre yaşamak zorunda kalıyor. Benim için uzun planın asıl gücü burada.</p>
<p>Kurgu da bu nedenle yalnızca planları birbirine bağlamak değildi. Filmin üç farklı dönemi var ama ben bunların birbirinden tamamen ayrılmış üç bölüm gibi hissedilmesini istemedim. Geçmişin bugünün içine sızmasını, aynı mekânın ve bazen aynı hareketlerin yıllar sonra başka biçimlerde karşımıza çıkmasını istedim. Çünkü filmde zaman doğrusal ilerlemiyor. Bazen yolculuk, insanın başladığı yere başka bir zamanda geri dönmesidir.</p>
<h3>"Márquez, Borges, Rulfo, Faulkner gibi yazarlar..."</h3>
<p><strong>Oyuncu kadrosu oldukça kalabalık ve biz Türkiye'dekiler çoğunu çok iyi tanıyoruz. Hatta bazıları dünya çapında da çok iyi biliniyor. Yani ünlü ve başarılı bir oyuncu kadrosu var. Bu oyuncu bulma (casting) sürecinden bahseder misiniz?</strong></p>
<p>Ben oyuncu seçimi yaparken daha çok oyuncuda henüz kullanılmamış bir alan var mı diye bakıyorum. Bazen bir oyuncuyu yıllardır izliyorsunuz ama yüzünün, sesinin ya da bedeninin sinemada hiç karşılaşmadığınız başka bir tarafı olduğunu hissediyorsunuz. Benim için heyecan verici olan biraz bu.</p>
<p>Bildiğim şeyi tekrar etmektense, oyuncuyla birlikte henüz bilmediğimiz bir şeyi bulmak. Demet'te de, Kaan'da da, İlhan'da da, Helin'de ve Sarp'ta beni çeken buydu. Bir oyuncuyu başka birine dönüştürmekten çok, onda zaten var olan ama kameranın henüz görmediği bir şeyi ortaya çıkarmak daha ilginç geliyor bana.</p>
<p>Dolayısıyla hayran kitleleri seçimimde bir ölçüt değildi. Hatta casting benim için biraz tersinden çalışıyor: Bir oyuncuyu milyonlarca insan tanıyor olabilir ama benim meselem, o yüzde hâlâ tanımadığımız ne kaldığı.</p>
<p><strong>Nelerden ve kimden etkilendiniz? Türkiye'den ve yurt dışından hangi yönetmenlerden en çok etkilendiniz? Kimi beğeniyorsunuz?</strong></p>
<p>Elbette sinemamı etkileyen, filmlerini çok sevdiğim yönetmenler var. Ama kendimi sinemadan çok edebiyatla beslenen bir yönetmen olarak görüyorum. Bir filmi izlediğimde ister istemez onun görsel dünyasının, ritminin ya da anlatım biçiminin etkisi altında kalabiliyorum. Edebiyatta ise bunun tam tersi oluyor; okuduğum şey zihnimde bana ait görüntülere dönüşüyor. Bu yüzden yaratıcı olarak edebiyatın bana daha geniş ve özgür bir alan açtığını düşünüyorum.</p>
<p>Gabriel García Márquez, Borges, Juan Rulfo, Faulkner gibi yazarların zamanla, hafızayla ve gerçekle kurdukları ilişki beni sinemadaki birçok etkiden daha fazla besledi. Sinemada ise Tarkovski, Kiarostami gibi yönetmenlerin dünyayla ve zamanla kurdukları ilişkiyi önemsiyorum. Ama bir yönetmeni doğrudan örnek almaktan çok, farklı sanatçıların dünyaya nasıl baktıklarıyla ilgileniyorum. Sonunda bütün bu etkilerin unutulup filmin kendi dilini bulması gerektiğine inanıyorum.</p>
<h3>30 Ekim'de Türkiye'de vizyonda</h3>
<p><strong>TIFF'ten sonra Cinlerin Düğünü'nü neler bekliyor?</strong></p>
<p>Toronto dünya prömiyerimiz ve filmin seyirciyle ilk gerçek karşılaşması. Buradan sonra dünyanın farklı yerlerindeki festivallerden davetler almaya başladık ve önümüzde uzun bir festival yolculuğu olacak gibi görünüyor. Ama benim için en az festivaller kadar önemli olan, filmin Türkiye'deki seyirciyle buluşması.</p>
<p><em>Cinlerin Düğünü</em> 30 Ekim'de Türkiye'de vizyona girecek. Filmi kendi ülkemizde, anlattığı coğrafyayı ve duyguları başka bir yerden tanıyan seyircilerle birlikte izlemeyi özellikle merak ediyorum.</p>
<p><strong>Bugünlerde ufukta yeni bir filmin planları var mı yoksa Cinlerin Düğünü'nün festival gezisinin tadını mı çıkarıyorsunuz?</strong></p>
<p>Şimdilik önümde somutlaşmış yeni bir film yok. <em>Cinlerin Düğünü</em> çok uzun ve yoğun bir süreçti; yazımından kurgusuna kadar yıllarca bu dünyanın içinde yaşadım. O yüzden hemen yeni bir hikâyeye geçmek istemiyorum. Biraz bu filmin yolculuğunu izlemek, seyirciyle karşılaşmalarını görmek ve zihnimin yeniden boşalmasına izin vermek istiyorum.</p>
<p>Yeni bir filme sadece "sıradaki filmi yapma" düşüncesiyle başlamak bana doğru gelmiyor. Beni gerçekten rahatsız eden, peşimi bırakmayan bir mesele ortaya çıktığında zaten onun etrafında düşünmeye ve yazmaya başladığımı fark ediyorum. Şimdilik o meselenin beni bulmasını bekliyorum.</p>
<p>(NS/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Peyman Heydarian: İran santuru birkaç bin yıldır kültürel bir gezgin]]></title><link>https://bianet.org/haber/peyman-heydarian-iran-santuru-birkac-bin-yildir-kulturel-bir-gezgin-323597</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/09/18/peyman-heydarian-iran-santuru-birkac-bin-yildir-kulturel-bir-gezgin.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/peyman-heydarian-iran-santuru-birkac-bin-yildir-kulturel-bir-gezgin-323597</guid><description><![CDATA[İranlı santur icracısı ve bilgisayar bilimci Peyman Heydarian’la çalgının yolculuğunu, rebetikoyla kurduğu bağı, algoritmaların dinleme alışkanlıklarımızı nasıl değiştirdiğini konuştuk.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İkiçeşmelik yokuşunun başındayız. Arkadaşlarımızın konseri yeni bitmiş, geceyi bir şeyler yiyerek tamamlamak için yürüyoruz. Yanımızdaki arkadaşlardan biriyle ilk kez karşılaşıyorum. İranlı bir santur icracısı ve bilgisayar bilimci, uzun süredir Londra’da yaşıyormuş. Yol boyunca sohbetimiz kendiliğinden ilerliyor. Yarın akşam SOAS Rebetiko Grubu’yla müzik yapacağını söylüyor. Peyman Heydarian’la böyle tanışıyoruz.</p>
<p>Ertesi akşam onu, İzmirli grup Patika’dan arkadaşların da olduğu rebetiko sofrasında buluyorum. Santur, bir zamanlar rebetikonun İzmir kolunun, yani smyrneiko damarının başlıca çalgılarından biriymiş. Keman, ud ve kanunla birlikte çalınırmış. Bugün de bazı grupların sahnelerinde yerini alıyor. Peyman’ın elindeki ise İran santuru, o sesin daha eski bir akrabası. Çalmaya başladıklarında diğer çalgıların arasında santurun tınısını hemen fark ediyorum.</p>
<p>Dört yaşında başladığı bu çalgıyla Şiraz’dan Londra’ya uzanan bir yol yürümüş Peyman. Bir yandan destgâh (makam) tanıyan algoritmalar geliştiriyor, bir yandan rebetikodan Kürt müziğine uzanan bir repertuvarla sahneye çıkıyor.</p>
<p>Peyman’la çalgının yolculuğunu, rebetikoyla kurduğu bağı, algoritmaların dinleme alışkanlıklarımızı nasıl değiştirdiğini konuştuk.</p>
<a href='/dosya/yunanistan-muzik-cografyasi-320688' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi-dizisi/2026/06/19/yunanistan-muzik-cografyasi.png' alt='Yunanistan Müzik Coğrafyası' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Yunanistan Müzik Coğrafyası</h5>
<div class='date'>19 Haziran 2026</div>
</div>
</a>

<h3>“Santur müzik hayatımın merkezinde kalmayı sürdürdü”</h3>
<p><strong>Şiraz’dan Londra’ya uzanan yolculuğunuz boyunca santur hep yanınızdaydı. İlginç olan şu ki bu çalgı, sizin göç rotanızın ötesinde, yüzyıllar boyunca kendi başına da coğrafi sınırları aşmış. Akdeniz’de <em>santouri</em>, Orta Avrupa’da <em>cimbalom</em>, Çin’de <em>yangqin</em> olmuş. Bu geniş akrabalığı düşündüğünüzde, kişisel yolculuğunuzla santurun tarihsel yolculuğu birbirini nasıl besledi?</strong></p>
<p>İran santuru birkaç bin yıldır kültürel bir gezgin. Zaman içinde İran’dan doğuya ve batıya doğru yol aldı, temel karakterini korurken yeni biçimler ve adlar kazandı. Türkiye’de <em>santur</em>, Çin’de <em>yangqin</em>, Tayland’da <em>khim</em>, Hindistan’da <em>santoor</em>, Yunanistan’da <em>santouri</em>, Orta ve Doğu Avrupa’da <em>cimbalom</em>, Almanya ve İsviçre’de <em>hackbrett</em>, Birleşik Krallık ve İrlanda’da ise <em>hammered dulcimer</em> olarak biliniyor.</p>
<p>Dört yaşında Tahran’da santur öğrenmeye başladım. Beni müzikle tanıştıran şey annemin santura ve kanuna duyduğu ilgiydi. Annem santur dersleri almaya başladığında çalgıya hayran kaldım, o da öğrendiklerini bana öğretti. İlk repertuvarımı altı yaşıma geldiğimde, seçkin birçok çalgılı müzisyen olan hocam Mehran Mohtadi ile tamamladım. Sonrasında tar (İran lavtası), piyano, mızıka ve def gibi başka çalgılara yöneldim, zamanla on iki çalgı öğrendim, ama santur müzik hayatımın merkezinde kalmayı sürdürdü.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/peyman-heydarian-1.jpg" alt=""></p>
<p>On yedi yaşında Şiraz Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği okumak için Tahran’dan Şiraz’a taşındığımda yanıma yalnızca bir çalgı alabildim. Seçimim santur oldu. Geriye dönüp baktığımda bu karar sembolik görünüyor. Çalgı, entelektüel, sanatsal ve kişisel bir dönüşüm döneminde yol arkadaşım oldu. Üniversitede Üstat Pashang Kamkar ile Üstat Faramarz Payvar’ın repertuvarını ve Mirza Abdullah’ın Radif’ini çalıştım. Radif, İran müziğinin ustadan öğrenciye sözlü gelenekle aktarılan çekirdek repertuvarıdır. Yedi ana makam (destgâh) ve bunlardan türeyen beş ara makam (avaz) etrafında toplanmış yüzlerce küçük parçadan (guşe) oluşur.</p>
<p>Aynı dönemde öğrenci kültür etkinliklerinin içindeydim, ders veriyor, sahneye çıkıyor ve ülke çapında müzik etkinlikleri düzenliyordum. Zamanla İranlı Öğrenciler Ulusal Müzik Derneği’ni, Ulusal Öğrenci Orkestrası’nı ve Tahran’daki Tarbiat Modares Üniversitesi’nde kendi müzik akademimi kurdum. Bu girişimlerle yetenekli müzisyenler yetiştirdik ve İran’ın farklı bölgelerinden, farklı geçmişlerden gelen genç müzisyenleri bir araya getirerek ülke genelinde onlarca konser verdik. Yine aynı dönemde elektronik mühendisliği alanında “Santur için Nota Tanıma” başlıklı yüksek lisans tezimi tamamladım. Bu tezde yalnızca santurda çalınan notaları tanımakla kalmayıp, çeyrek ses aralıkları kullanan İran müziği ve makam temelli geleneklerdeki notaları da tanıyabilen algoritmalar geliştirdim.</p>
<h3>“Çalgı benimle dünyanın dört bir yanını dolaştı”</h3>
<p>2004’te Londra’ya taşındığımda santurla aramdaki etkileşim gelişmeyi sürdürdü. Çalgı benimle dünyanın dört bir yanını dolaştı, aynı zamanda kültürler arasında bir köprü kurdu. Müzik ve dijital sinyal işleme alanındaki araştırmalarımı sürdürürken kendimi giderek daha fazla, farklı disiplinler ve müzik dünyaları arasında diyalog kuran bir aracı konumunda buldum. Uluslararası sahnelerde çaldım, müzik analizi için yeni bilgisayar temelli yaklaşımlar geliştirdim ve farklı çevrelerden gelen müzisyen arkadaşlarımı ve dinleyicileri çeşitli kültürlerin müzikleriyle tanıştırdım.</p>
<p>Santurla yollarımız hiç ayrılmadı. Bana kendi sesimi, kendine özgü bir kültürel kimlik ve ömür boyu sürecek bir sanat yolu verdi. Ben de ona yeni icra teknikleri ve akort sistemleri kazandırdım, onu farklı yerlere, disiplinlere ve kültürlere taşıdım.</p>
<p><em>“Το τέρτιν της καρτούλλας μου” (Yüreciğimin Derdi), geleneksel bir Kıbrıs türküsü. Santurda Peyman Heydarian, KITE Music ve GPA Gençlik Korosu eşliğinde. Theatro Technis, Londra, 2010.</em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/KFzuW5lATWg?si=oMcy_vpoXFjty5aa" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>“Ezgilerin doğal akışına olabildiğince sadık kalmaya çalışıyorum”</h3>
<p><strong>“</strong><a href="https://soundcloud.com/soasradio/soas-concert-series-peyman-heydarian-the-voice-of-the-santur" target="_blank" rel="noopener"><strong>Santurun Sesi</strong></a><strong>” programınızda Fars, Kürt, Yunan, Ermeni, Türk ve Kelt müziğini aynı sahnede bir araya getiriyorsunuz. Bu kadar farklı coğrafyalardan sesleri bir repertuvarda toplarken neyi amaçladınız? Sizce bu ezgiler birlikte tınladığında dinleyicide ne değişiyor?</strong></p>
<p>Batı Asya müziği çaldığımda genellikle makamlar arasındaki içsel bağlantıları izliyorum. “School of Oriental and African Studies (SOAS) Ceilidh Band” ile yaptığım gibi Kelt ve İngiliz müziğinin yer aldığı konserlerde ise bana genellikle santur ve def sololarım için 10-15 dakikalık bir bölüm ayrılıyor, orada çoğunlukla Fars ya da Kürt müziği çalıyorum.</p>
<p>Santurun etnik bir çalgı olarak kullanıldığı farklı kültürlerin müziklerini icra etmeye böyle başladım. Şunu da ekleyeyim, bütün bu kültürlerin müziğini tek bir konserde çalmıyorum! Her bir kültüre, ezgilerin ve makamların doğal akışına olabildiğince sadık kalmaya çalışıyorum.</p>
<p>Dinleyicilerimin kabaca yüzde 30’u İranlı, yüzde 30’u Batı Asyalı, yüzde 30’u Avrupalı ve Amerikalı, geri kalanı ise dünyanın her köşesinden. Onlarla olabildiğince bağ kurmaya ve zaman zaman yaratım sürecine katılmalarını sağlamaya çalışıyorum. Doğal olarak çok kültürlü bir set listesi çaldığımda farklı etnik kökenlerden oluşan bir dinleyici topluluğu da bununla ilişki kurabiliyor. Yaklaşımım çok kültürlü olmanın yanında çok disiplinli de. “Audio Mostly” adlı uluslararası ses teknolojisi konferansında düzenlenen bir yarışmada, dinleyiciler cep telefonlarıyla performansıma katıldı ve birincilik ödülü aldım. Ortaya çıkan “<a href="https://www.youtube.com/watch?v=HsU4bFDHB8A" target="_blank" rel="noopener">The Pulse of the Sunrise</a>” (Gün Doğumunun Nabzı) adlı parçayı dinleyip süreci anlatan <a href="https://www.youtube.com/watch?v=N6d05bwugFE" target="_blank" rel="noopener">videoyu</a> izleyebilirsiniz.</p>
<p><em>“Santurun Sesi”nden bir doğaçlama. Safiyah Hernandez (gitar-vokal), Peyman Heydarian (santur), Sulaiman Haqpana (tabla). Londra, Haziran 2023.</em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/oaR7rKGV4TQ?si=YCA4FArdNsUmlwZo" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Rebetiko icra ettiğiniz türler arasında önemli bir yer tutuyor. Bu müziğin ilk dönemlerinde, İzmir’in Cafe Aman topluluklarında santur temel çalgılardan biriydi. Bugün Londra’da İran santuruyla rebetiko çalarken o eski sese bir dönüş hissi yaşıyor musunuz?</strong></p>
<p>Evet, kesinlikle. Haziran 2026’da İzmir’i ilk kez ziyaret ettiğimde kendimi tamamen evimde hissettim. Ortam ve kültür İran şehirlerine çok yakındı. Öte yandan rebetikonun kökleri Anadolu’nun makam müziğine uzanıyor. Etnomüzikolog Ed Emery beni 2005’te SOAS’ta bir rebetiko etkinliğinde çalmaya davet ettiğinde rebetikonun bana en çekici gelen yanı buydu. Ertesi yıl “SOAS Rebetiko Grubu”na kurucu üye olarak katılmaya davet edildim.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/peyman-heydarian-soas-rebetiko.JPG" alt="">
<figcaption><em>*Peyman Heydarian, SOAS Rebetiko Grubu ile İzmir’de, Haziran 2026. (Fotoğraf: Diyar Saraçoğlu)</em></figcaption>
</figure>
<p><strong>Bir de bilgisayar bilimci tarafınız var. Doktoranızda ses kayıtlarından destgâh tanıyan algoritmalar geliştirdiğinizi okumuştum. Bugün müzik yazılımlarının neredeyse tamamı Batı’nın 12 sesli eşit tamperamanı üzerine kurulu, bu coğrafyanın mikrotonal yapısı da dışarıda kalıyor. Sizi bu iki alanı bir araya getirmeye iten şey bu boşluk muydu? </strong></p>
<p>Müzikal Sinyal İşleme alanında 2016’da tamamladığım doktoram üç farklı üniversitede etnomüzikoloji, müzik icrası ve bilgisayar bilimi alanlarında çalışma ve araştırmalar içeriyordu.</p>
<p>Destgâh, Arap ve Türk müziğindeki makam sistemine benzer biçimde İran klasik müziğinin temelini oluşturan sistem. Yüksek lisans araştırmamı sürdürerek kayıttaki sesleri tek tek çıkarabilen perde takipçileri (pitch tracker) geliştirdim. Perde, bir notanın temel frekansının algısal karşılığıdır, yani duyduğumuz notanın frekansıdır. Temel frekansı elde ettikten sonra, bir parçada hangi sesin ne sıklıkta duyulduğunu gösteren perde histogramları oluşturdum. Geometrik bir uzaklık ölçüsüyle en yakın destgâh belirleniyordu. Bunun ötesinde, klasik bir makine öğrenmesi yöntemi olan Gauss Karışım Modellerini (GMM) kullandım. Her iki yaklaşım da iyi çalıştı. Yayınlarıma web sitemden (<a href="http://thesantur.com" target="_blank" rel="noopener">thesantur.com</a>) bakabilirsiniz.</p>
<p>Sorunuza dönersem, nota histogramlarını oluştururken tam ses, yarım ses, çeyrek ses, sekizde bir ses ve on altıda bir ses olmak üzere farklı ses çözünürlükleri kullandım. Hepsi destgâh tanımada işe yaradı, ancak başarı oranları farklıydı. En yüksek başarıyı çeyrek ses çözünürlüğü verdi ve bu, 12 sesli tamperamanın İran müziğini ve makam temelli gelenekleri analiz etmekte kusursuz olmadığını gösterdi. Bununla birlikte, ezgi hatları tekil seslerden daha önemli olduğu için Batı’nın yarım sesleri dahil diğer çözünürlükler de makamsal altyapıyı şaşırtıcı biçimde iyi tanımlayabildi.</p>
<p>2019 ile 2021 yılları arasındaki doktora sonrası araştırmamda, farklı kültürlerden müzik parçalarının duygularını yakalamak için klasik yapay zekâ yöntemleri kullandım. Veriler değerlik (mutluluk/hüzün) ve uyarılma (heyecan/enerji) eksenlerinde etiketlenmişti. Yaklaşımımızı test ettiğimde makinenin İran müziği, Avustralya Aborjin müziği, Batı klasik müziği gibi çeşitli kültürlerden müzik kesitlerinin duygularını bu kadar iyi öğrenebildiğini görmek beni çok şaşırttı.</p>
<p>Dolayısıyla 1998’den bu yana edindiğim deneyimlerden şunu öğrendim, Batı müziği için geliştirilen algoritmaların çoğu, ilgili müzik kültürlerine dair derin bir bilgiyle ve gerekli uyarlamalarla Batı dışı müziklere de uygulanabiliyor.</p>
<p><em>Peyman Heydarian ve müzisyenler “Χαράματα η ώρα τρεις” (Sabaha Karşı Saat Üçte) ile “Aman Hey Aman”ı çalıyorlar, Haziran 2005.</em></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/WvSwbBKV_3o?si=E7phbizOGaQWZgM5" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>Yapay zekâ ve müzik</h3>
<p><strong>Müzik öneri algoritmaları üzerine de çalıştınız. Spotify gibi platformlar Batı dışı gelenekleri tek bir “dünya müziği” etiketine sıkıştırmakla eleştiriliyor. Bu sistemleri içeriden bilen biri olarak, algoritmaların dinleme alışkanlıklarımızı nasıl değiştirdiğini düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>Doktora sonrası dönemde geliştirdiğim yaklaşımın doğal bir yaklaşım olduğunu söyleyebilirim, çünkü bir parçanın taşıdığı duyguyu doğrudan sesin kendisinden çıkarıyordu. Buna karşılık mevcut ticari öneri sistemleri bir parçayı önerirken işbirlikçi filtreleme (sosyal medyadaki arkadaşlarınızın ne dinlediği ya da izlediği), tıklanma sayısı ve sanatçının popülerliği gibi sınırlı sayıda etkene dayanıyor. Bu yaklaşım size asıl dinlemek istediğiniz şeyi getirmiyor! Üstelik bu sistemler yeni dinleme alışkanlıkları oluşturuyor ve bunları çok geniş kullanıcı kitlelerine dayatıyor.</p>
<p><strong>Yapay zekâ artık müzik besteliyor. Siz ise müziğin ustadan çırağa, dinleyerek ve taklit edilerek aktarıldığı bir gelenekten geliyorsunuz. Hem icracı hem bilgisayar bilimci olarak, yapay zekânın müziğin ruhuna girmesini nasıl okuyorsunuz?</strong></p>
<p>Burada iki yönlü bir durum var. Bir yandan bu, yapay zekâyı nasıl kullandığımıza bağlı! Yapay zekâ eski usul müzik eğitiminde yararlı bir araç olarak ve tehlike altındaki müzik geleneklerini korumak için kullanılabilir. Öte yandan yapay zekâ büyük sosyal medya şirketlerinin hizmetine girip onların kârını en üst düzeye çıkarmaya yönelik yeni eğilimler ve alışkanlıklar da yaratabilir!</p>
<p>Dolayısıyla müziğin ruhu korunabilir, şiirle ve başka sanat biçimleriyle yeni bağlar kurulabilir, ancak bu ruhu silebilecek yeni yönelimler ve eğilimler de pekâlâ mümkün.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/peyman-heydarian-2.jpg" alt=""></p>
<h3>“Müziğin insanlar arasında köprüler kurabileceğine inanıyorum”</h3>
<p><strong>Çalgınızla İran’dan Yunanistan’a uzanan ortak bir hafızayı taşıyorsunuz. Oysa bu coğrafya bugün sınırlarla, işgallerle, yıkımla bölünmüş durumda. Böyle bir tabloda müziğiniz gelecek için ne söylüyor? </strong></p>
<p>İnsanların da şarkılar ve ezgiler gibi kolayca dolaşabildiği sınırsız bir dünya diliyorum! İzmir’de ilk kez sahneye çıktığımda kendimi evimde hissettim. Hem müzisyen arkadaşlar hem de dinleyiciler müziğimi benimsedi ve tek bir provayla birlikte çalabildik. Müziğin evrensel bir dil olduğuna ve farklı kültürlerden insanlar arasında köprüler kurabileceğine inanıyorum. Farklı kültürel arka planlardan gelen insanların birbirlerini tanımak ve birbirinin müzik ve kültür geleneklerindeki zenginliği görmek için daha çok fırsat bulmasını umuyorum.</p>
<p>Son olarak, siyasetçiler tartışmalarını müzik alanına taşıyabilseydi, en yıkıcı sonuç detone bir ses olurdu!</p>
<p>(DS/VC)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kudüs, hayalden ötesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kudus-hayalden-otesi-323576</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/18/kudus-hayalden-otesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kudus-hayalden-otesi-323576</guid><description><![CDATA[Romanın finaline doğru şöyle bir paragraf var: “Hurma ve zeytin ağaçlarının üzerinden, evlerin arasından Kudüs’e baktım. Tüm ihtişamı ve kutsallığıyla dünya döndükçe duracak (yaşayacak) gibiydi. Şehir küçülmüş, (ama) kutsallığı büyümüştü. Ak bulutlar kısmen gümüşi renge bürünmüş, dağların doruklarında bir prensesin tacı gibi süslemişti şehri. Bir an düşündüm; bu bulut kümeleri Kudüs’te çekilen acılara gözyaşı dökmek mi, yoksa acı çekenleri korumak, onlara gölge olmak için mi oradaydılar….”]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>550 sayfalık belgesel roman Kudüs’te Hayal’in* okunması, doğrusu benim için zaman aldı. Üç ayrı yerde yanımda taşınarak okundu kitap. Yukarıdaki alıntı paragrafı üç kez peş peşe okuyunca sanki bu roman ulaşılması hedeflenen menzil Kudüs’ün zorlanılarak çıkılan bir yükseltisinden şehre bakılınca hayal değil de, gerçeklik olduğunun ifadesi gibi geldi bana.</p>
<p>Ali Kemal Şahin bir yanıyla hedefini çok iyi belirlemiş bir “nişancı” ve çiçeği burnunda yazar. Ama bir başka yanıyla da sahici bir seyyah / gezgin.</p>
<p>Öyle ki daha çocuk yaşta okuduğu bir kitap olan Jules Verne’in “İnatçı Keraban”ı tetikleyici rehber olmuş kendisine. Nitekim Keraban’ın inadını da işlemiş romana. Başka birçok belgeyi titizlikle işlediği gibi.</p>
<p>Alışıldık bir roman değil Kudüs’te Hayal. Dünyalığını sağladıktan sonra elini eteğini “dünyalık” işlerinden çekerek, çocukluk hayalinin gerçeğe dönüşümünün serüveni bir anlamda.</p>
<p>Önüne hedef olarak koyduğu on ve daha ötesi yıl içinde aynı oylumda 7 cilt daha yazıp yayımlatacağı 8 ciltlik bir nehir destansı romanın ilk kitabı diyor yazar Kudüs’te Hayal için.</p>
<p>Malatya’dan yola düşerek, doğu şehirlerinin kadirbilir yol boyu dostlarının yarenliği ve ev sahipliği üzerinden detaylara, hem de ince detaylara, ama sıkmadan yormadan yer yer ders verir gibi bir anlatı romanı olmuş Kudüs’te Hayal.</p>
<p>Kitabın sonunda çok uzun ve detaylı bir kaynakça bölümü de var. Üşenmeyip saydım 200’ü aşan kitap ve bu sayıdan çok çok daha fazla dergi, makale, web sitesi taranmış notlar alınıp dosyalar oluşturulmuş. Ve romanda adı geçen tüm yerlere / mekânlara turist değil araştıran gezgin gibi gidilmiş, görülmüş, notlar alınmış.</p>
<p>Sadece Kürdün değil, coğrafyanın sakinleri olan diğer tüm halkların da şahsiyetleri üzerinden bir anlatı olmuş. Selahaddin-i Eyyubî ziyadesiyle kaftanından sıyrılarak okurun gözünde adeta “kendinden biri” misali arzı endam ediyor uzun sayfalar boyunca.</p>
<p>Çokça özlü sözler, kitapların damıtılmış iz bırakan bölümleri, halkların tarihsel süreç içinden akıp gelen alışkanlıkları ve birbirleriyle ilişkileri, okuyanı bir kez daha; önceden biliyorsa bilgisinin pekişmesini, bilmiyorsa da adeta şaşırarak öğrenmesini sağlıyor uzun sayfalar boyunca…</p>
<p>Kudüs’te Hayal elbette upuzun bir yola düşüş ve yolda olma hali. Ama bunun mutlulukla varılan / varılacak olan yer değil, gidilen yol ve elbette önce yol arkadaşı sonra yol olduğunun bilinciyle.</p>
<p>Romanın ana karakteri Malatyalı bir Kürt Alevi olan Mazlum. Öyle bir roman kahramanı ki; Kürtlerde çok önemli arka planı olan Dengbêjliğe de göndermelerle adeta çağının “hikaye anlatıcısı” gibi roman boyunca kendini de odağa oturtarak hikâye anlatıyor, ya da diğer karakterlere anlattırıyor.</p>
<p>Kudüs’te Hayal romanı 1800’lerin hemen sonu ile başlayıp 1900’lerin ilk çeyreğinde biten bir zaman dilimine hapsedilmiş.</p>
<p>“Kudüs” ve “Hayal” romanın kahramanı, aslında yer yer de yazarın bizzat kendisi olarak “Mazlum” kişiliğinde Malatya’dan başlayan bir “Hayal…” gibi görünse de! Menzil olan Kudüs’e ulaşılınca üçlü bir gerçekliğe dönüşüyor.</p>
<p>Biri, adına “milli hissiyat” denmesi gerekli bir ölümsüz ve tüm zamanlardan azade hayalden gerçekliğe dönüşen Selahaddin sahici karakteri. Selahaddin’in bir zamanların Kudüs’ünü fetheden ve orada iz bırakan bir şahsiyetinin şehri olması!</p>
<p>İkincisi; inançsaldır ama, İsa’nın o şehrin sokaklarında çarmıhla ve çıplak ayakla yürütülürken inancından taviz vermemesi ve ruhunun o şehrin göğünde yücelip yükseldiğine olan inancın gerçekliği!</p>
<p>Üçüncüsü ise; aşk, Şira’ya olan kudretli aşk. Ve finale bırakılan mektuptaki şiirin dizeleri;</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Bu şiir bir kişiye yazıldıysa da</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Söylenmiş hiçbir söz kaybolmazmış evrende</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Sözlerimiz aşka dairdir, aşka dair</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Özümüz bir, sözümüz bir, duygumuz birdir</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Fırat, Dicle gibi ummana karışır sözlerimiz</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Eriyip harman olur, okyanusta birleşir özlerimiz…”</em></p>
<p>Peki Kudüs’te Hayal’in okunması sonrası önerin ne diye sorulacak soruya ise şöyle derim: Yazarın Ehmedê Xanê’den referansla Nubara Biçûkan kitabının dizelerindeki gibi;</p>
<p><em>“Ne ji bo sahîb revacan</em></p>
<p><em>Belkî ji bo biçûkê kurmancan”</em>dan yola çıkarak tercihten öte bir “zorunluluk” olarak bu romanı yazdığını ve okunmasını isteğidir sanki aslolan.</p>
<p>Ben tabii ki sadece okumakla kalmayıp kitabın yayımlanmasından hemen sonra bir etkinlikte yazarı ve editörünü dinledim sonra da epeyce kitap üzerine sohbetler ettim kendisiyle. Sonuç itibarıyla okuyun derim. Sevdim bu kitabı, okuyun pişman olmazsınız…</p>
<p><em>*Kudüs’te Hayal, Ali Kemal Şahin, Belge Yayınları</em></p>
<div class="box-13"><em>Not: 3 Ekim 2026 Cumartesi 16.00-16.45'te TÜYAP 10. Diyarbakır Kitap Fuarı'nda Dicle salonunda “Uzun ve Kutsal Bir Yolculuğun Destanı: Kudüs’te Hayal”i konuşacağız, yazarıyla. Kaçırmayın gelin…</em></div>
<p>(ŞD/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Barış 101: Cadılar burada, biz neredeyiz?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/baris-101-cadilar-burada-biz-neredeyiz-323590</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/18/baris-101-cadilar-burada-biz-neredeyiz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/baris-101-cadilar-burada-biz-neredeyiz-323590</guid><description><![CDATA[Demokrasi de seçim zamanı söz söylemekten ibaret değildir. İnsanların kendi hayatlarını etkileyen kararlar üzerinde söz sahibi olabilmeleri, ihtiyaçlarını ortaklaştırabilmeleri, birlikte karar alabilmeleri ve gerektiğinde iktidar karşısında bir güç oluşturabilmeleri de demokratik hayatın parçasıdır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Roald Dahl’ın doğum günü 13 Eylül. Geçen yıl yine bu tarihlerde Dahl’ı yazmış, onun hikâyelerindeki rahatsız edici, tuhaf, yer yer acımasız dünyanın beni neden barış düşüncesine<a href="https://medyascope.tv/2025/09/14/efruze-esra-alptekin-yazdi-roald-dahl-i-hatirlamak-rahatsizlik-cesareti-ve-yan-yana-durabilme-istegi/" target="_blank" rel="nofollow noopener"> götürdüğünü anlatmıştım</a>. Dahl’ın çocukları uslu, uyumlu ve korunması gereken çocuklar olmaktan ziyade dünyanın saçmalığına ve yetişkinlerin kurduğu düzene karşı kendi akıllarıyla hareket edebilen çocuklardır.</p>
<p>Bu yıl ise <em>Cadılar</em> eserinden yola çıkmak istiyorum. Çünkü eserden uyarlanan filmi izlerken aklımda şu soru belirdi: Barış için hazırlanmak, yalnızca kendimizi değiştirmeye hazırlanmak mıdır?</p>
<p>Filmde cadılar gizli ve örgütlü bir gücün parçasıdır. Birbirleriyle haberleşir, karar alır, hedef belirler ve dünyanın farklı yerlerinde çocukları fareye dönüştürmek için harekete geçerler. Karşılarında ise başlangıçta oldukça savunmasız çocuklar vardır. Çocuklar önce ne olduğunu anlamaya, sonra başlarına geleni değiştirmeye çalışırlar. Fakat bir noktadan sonra mesele yalnızca eski hâllerine dönmek olmaktan çıkar. Büyükanneleriyle birlikte cadıların peşine düşer, bilgi toplar, plan yapar ve başka çocukların da kurtulabilmesi için harekete geçerler.</p>
<p>Burada önemli bir dönüşüm yaşanır: Mağdur olmaktan özne olmaya doğru bir hareket. Çocuklar önce hedef konumundadır; cadılar onların üzerinde güç sahibidir. Fakat hikâye onları mağdur olarak bırakmaz. Paulo Freire’nin düşüncesinde de ezilenin özneleşmesi sadece kendi iç dünyasını değiştirmesiyle değil, içinde bulunduğu gerçekliği değiştirebileceğini fark etmesiyle ilgilidir. <em>Cadılar</em>da çocuklar “Ben artık fare oldum, bunu kabulleneyim” demezler; içinde bulundukları yeni koşullarda ne yapabileceklerini düşünmeye başlarlar. Fare olarak da eyleyebileceklerini keşfederler.</p>
<p>Burada bir araya gelmek ile örgütlenmek arasındaki fark ortaya çıkar. İnsanlar aynı şeyi yaşayabilir, aynı tehdidi hissedebilir, birbirlerini sevebilir. Ama bunun ortak bir eylem kapasitesine dönüşmesi için bilgi, ilişki, amaç, rol, karar alma ve süreklilik gerekir. Üç farenin birbirini sevmesi başka bir şeydir; cadıların planını bozmak için birlikte hareket edebilmesi başka. Çocuklar neyle karşı karşıya olduklarını anlamak, bilgi paylaşmak, plan yapmak, sorumluluk almak ve harekete geçmek zorundadır. Bunu yaparken birbirlerini korumaları kadar birbirlerine müdahale etmeleri, birbirlerini uyarmaları ve gerektiğinde kendi davranışlarını değiştirmeleri de gerekir.</p>
<p>Filmde sevgi, hikâyenin duygusal tarafı olmakla kalmaz; çocukları birbirlerine bağlayan ve birlikte hareket etmelerini mümkün kılan bir güce dönüşür. Bu ayrım barış açısından da önemli. Barışçıl olmak, hiçbir çatışmaya girmemek değildir. Her çatışmanın ihtiyacı aynı değildir. Bazen diyalog gerekir, bazen müzakere, bazen sınır koymak genellikle de örgütlenmek. Barış hakkında çalışmak, şiddeti üreten yapısal ilişkilerle de ilgilenmek demektir.</p>
<p>Bu açıdan <em>Cadılar</em>ı yalnızca “kötü bireylerle mücadele eden çocukların hikâyesi” olarak okumak eksik kalır. Karşılarında kötü niyetli kişilerden fazlası, örgütlü bir güç vardır. Dolayısıyla çocukların yapması gereken şey cadılarla iyi iletişim kurmak değil; gücün nasıl işlediğini anlamak, kendi güçlerini birlikte kurmak ve bu gücü nasıl kullanacaklarına karar vermektir.</p>
<p>Barış siyasetinin zor sorularından biri de burada başlıyor: Bir güce karşı koyarken nasıl bir güç olmak istiyoruz? Kim karar veriyor? Kimlerin kaynaklara erişimi var? Kim tehdit edebiliyor? Kimin sözü duyuluyor? Kimler bir araya geldiğinde bunun adı “örgütlenme”, kimler bir araya geldiğinde “tehdit” oluyor? Bu sorular <em>Cadılar</em>ın dünyasından çıkıp bizim dünyamıza geliyor. Türkiye’de barış hakkında konuşurken bütün bunları soyut bir yerden düşünmek mümkün mü?</p>
<p>Barış, insanların birbirleriyle daha güzel konuşmasından ibaret değil; devletin, siyasi aktörlerin, toplumsal yapıların, sivil toplumun, medyanın ve yurttaşların birbirleriyle kurduğu güç ilişkilerinin ortasında duran bir mesele. Üstelik yeniden barış ihtimalinin konuşulduğu bir dönemde, farklı sebeplerden çatışmaların yorgunu bir toplumuz. Bu nedenle “Barış istiyor muyuz?” sorusunun yanına birkaç soru daha koymak gerekir: Nasıl bir barış istiyoruz? Bu barışı kim kuracak? Kimler masada olacak? Kimler kendi sözünü söyleyebilecek? Toplum olarak bu barışı taşıyabilecek bir kapasitemiz var mı?</p>
<p>Geçen yazımda “Bir toplum barışa nasıl hazırlanır?” diye sormuştum. Bu yazı o sorunun başka bir tarafına bakıyor. Bir toplumun barışa hazır olması, barış isteyen insanların sayısıyla ölçülemez. Birlikte yaşamanın zorluğuyla baş edebilme kapasitemizle de ilgilidir.</p>
<a href='/yazi/baris-101-barisa-hazirliksiz-yakalanmak-323029' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2026/09/01/baris-101-barisa-hazirliksiz-yakalanmak.jpg' alt='Barış 101: Barışa  hazırlıksız yakalanmak' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Barış 101: Barışa  hazırlıksız yakalanmak</h5>
<div class='date'>1 Eylül 2026</div>
</div>
</a>

<p>Örgütlenme yalnızca kriz zamanlarında işe yarayan bir araç değildir. Demokrasi de seçim zamanı söz söylemekten ibaret değildir. İnsanların kendi hayatlarını etkileyen kararlar üzerinde söz sahibi olabilmeleri, ihtiyaçlarını ortaklaştırabilmeleri, birlikte karar alabilmeleri ve gerektiğinde iktidar karşısında bir güç oluşturabilmeleri de demokratik hayatın parçasıdır. Tabandan örgütlenmenin anlamı burada başlar: Kendimiz adına konuşacak birilerini beklemek yerine, kendi sözümüzü birlikte kurmak ve mücadelemizi beraber tasarlamak.</p>
<p>Peki bunu birbirinden farklı insanlar olarak nasıl yapacağız? Rahatsız olduğumuzda hemen düşmanlaştırmadan itiraz edebiliyor muyuz? Güç eşitsizliklerini görebiliyor muyuz? Birbirimizi sadece aynı düşündüğümüzde mi yanımıza alıyoruz? <em>Cadılar</em>da beni en çok zorlayan anlardan biri, açgözlü çocuğun yemek uğruna bütün planı tehlikeye atmasıydı. Onun zaafı kendisiyle beraber bütün ekibi tehlikeye sokuyordu. Buna rağmen diğer çocuklar onu dışarıda bırakmadılar. Zaafıyla birlikte kabul ettiler, korudular ve ekip arkadaşı olarak görmeye devam ettiler. Birlikte yaşamanın ve birlikte hareket etmenin zor taraflarından biri de bu: Birbirimizi yalnızca iyi hâllerimizle mi kabul edeceğiz?</p>
<p>Demokratik örgütlenmede mesele, farklı insanların farklılıklarıyla birlikte hareket edebilmesidir. Çünkü aksi hâlde “biz” çok kolay biçimde “bizim gibiler”e dönüşür. Bize benzemezken, hata yaparken, korkarken, hatta bazen bizi de zor durumda bırakırken birbirimizle ilişki kurmaya devam edebilecek miyiz?</p>
<p><em>Cadılar</em> burada yeniden önemli hâle geliyor. Çocuklar kendilerine yapılanı kişisel bir talihsizlik olarak görmez; karşılarında örgütlü bir güç olduğunu fark eder ve buna karşı kendi ortak güçlerini kurarlar. Ama hikâyenin başka bir etik sorusu daha vardır: Güç kazandığımızda ne yapacağız? O gücü nasıl kullanacağız? Bir tehdide karşı mücadele ederken kurduğumuz ortak gücü, tehdit olarak gördüğümüz şeyin yöntemlerini yeniden üretmeden kullanmayı nasıl başaracağız?</p>
<p>Çocuklar fare olarak yaşlanırlar ama çocuk gibi hissetmeye devam ederler. Büyükanneleri de yaşına rağmen kendisini genç hisseder. Belki Dahl’ın burada bıraktığı küçük bir ipucu vardır: İnsan büyüdükçe merakını, hayretini ve soru sorma cesaretini kaybetmek zorunda değildir.</p>
<p>Barış siyasetine ya da bence çok da farklı bir şey olmayan demokratik örgütlenme isteğimize böyle bir çocuksuluk iyi gelebilir: Her şeyi bildiğini varsaymayan, yeniden sorabilen, yeniden oyun kurabilen bir çocuksuluk.</p>
<p>Dahl’ın çocukları bize kusursuz bir dünya sunmaz. Çocuklar eski hâllerine dönmezler. Cadılar da bir anda ortadan kaybolmaz. Dünya bütün sorunları çözülmüş bir yere dönüşmez. Ama çocuklar başka bir şeyi öğrenir: Yalnız değiller ve mücadele edebilirler.</p>
<p>Bizim de barışa hazırlanmak derken düşünmemiz gereken şeylerden biri bu. Barışı istemenin yanında farklılıklarla, güç eşitsizlikleriyle, çatışmalarla ve birbirimizin kusurlarıyla birlikte nasıl hareket edeceğimizi öğrenmek.</p>
<p>Geçen yazımda “Birbirimiz kim?” diye sormuştum. Belki bu kez soruyu biraz daha ileri götürebiliriz: Birbirimizi duyduktan sonra birlikte ne yapıyoruz? Cadılar burada. Peki biz neredeyiz? Birbirimizi nerede bulacağız?</p>
<hr>
<h3>Kaynakça</h3>
<p>Alptekin, Efruze Esra. “Barış 101: Barışa Hazırlıksız Yakalanmak.” <em>Bianet</em>, 1 Eylül 2026.</p>
<p>Alptekin, Efruze Esra. “Roald Dahl’ı Hatırlamak: Rahatsızlık Cesareti ve Yan Yana Durabilme İsteği.” <em>Medyascope</em>, 13 Eylül 2025.</p>
<p>Dahl, Roald. <em>Cadılar</em>. Çev. Celâl Üster. İstanbul: Can Yayınları.</p>
<p>Freire, Paulo. <em>Ezilenlerin Pedagojisi</em>. Çev. Dilek Hattatoğlu ve Erol Özbek. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1991.</p>
<p><em>Cadılar</em>. Yönetmen: Robert Zemeckis. Warner Bros., 2020. Netflix.</p>
<p>(EEA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Dil ortak bir değer, yapay zeka bir meta]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dil-ortak-bir-deger-yapay-zeka-bir-meta-323586</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/18/dil-ortak-bir-deger-yapay-zeka-bir-meta.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dil-ortak-bir-deger-yapay-zeka-bir-meta-323586</guid><description><![CDATA[Yapay zeka üzerine düşünceler, yüzyıllardır ortak bir değer olan dil üzerine ve sonunda ona kimin hak sahibi olduğu üzerine.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Önümüzdeki yıllarda sessizce bir şey gerçekleşecek: Toplum iki insan kategorisine bölünecek.</p>
<p>Birincisine, güçlü bir yapay zeka dijital asistanına erişmek için ayda yirmi avroya sahip olanlar dahil olacak. İkincisine ise geri kalan herkes dahil olacak; onlar için ayda yirmi avro önemsiz bir miktar değil, kirayla, gıdayla, ısınmayla yarışan bir tercih olacak.</p>
<h3>Satranç</h3>
<p>1997'de IBM'in Deep Blue bilgisayarı, dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov'u (Garry Kasparov, dünyaca ünlü satranç şampiyonu) yendi; bir önceki maçtaki yenilgisinden bir yıl sonra. İtiraf etmeliyim ki Kasparov'un bu yenilgisi satrancı bırakmamın temel nedeni oldu. Makine, bir oyuncunun anladığı gibi satrancı «anlamıyordu». Saniyede iki yüz milyona kadar olası pozisyonu hesaplıyor, ham hesaplama gücünü büyükustaların yardımıyla oluşturulmuş değerlendirme fonksiyonlarıyla birleştiriyordu. Kasparov'un kendisi sonradan, oyunun gerçek bir anlayışına sahip olmayan, yalnızca yenilmez bir hesaplama hızına sahip bir makineden söz etti. Bir noktada IBM'i, bir hamlesinin arkasında bir insan eli olduğunu iddia ederek suçladı, o kadar alışılmadık gelmişti ona.</p>
<p>Deep Blue'nun zaferi, makinenin insan gibi düşünmeyi öğrenmesinden değil, düşünceyi hızla değiştirmesinden geldi: O kadar çok olası devamı inceliyordu ki, doğrusunu seçmek için hiçbir sezgiye ihtiyacı yoktu. Aynı model, on yıllar sonra, tamamen farklı araçlarla, makine çevirisinde tekrarlanacaktı.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/deli-adamin-fedakarligi.png" alt=""></p>
<h3>Çeviri</h3>
<p>1954'te, New York'ta, Georgetown ve IBM ilk makine çevirisi sistemini kamuoyuna sundu: Altmış Rusça cümle, yalnızca iki yüz elli kelime ve altı dilbilgisi kuralı yardımıyla otomatik olarak İngilizceye çevrildi. Coşku büyüktü. İyimser tahmin, sorunun birkaç yıl içinde çözüleceğini öngörüyordu. Neredeyse başarısızlıkla geçen on yıllar izledi. Mühendisler ne kadar çok sözdizimi ve dilbilgisi kuralı eklerse, o kadar çok istisna ortaya çıkıyordu, çünkü doğal dil çatlaksız bir kurallar sistemi değildir, sapmalarla dolu bir tarihtir.</p>
<p>Dönüş, yaklaşımın kuraldan hacme geçmesiyle geldi. 1980'lerin sonunda IBM, dilbilgisi ve sözdizimi talimatlarına değil, zaten çevrilmiş devasa metin gövdelerine dayanan istatistiksel modeller denedi. Bu girişime, istemeden de olsa, Avrupa Birliği'nin kendisi de katkıda bulundu; üye devletlerin tüm dillerinde zorunlu olarak yazılan ortak yasama ve parlamento metinleri, bu tür sistemlerin eğitimi için mevcut en zengin paralel çeviri gövdelerinden birini oluşturdu. 2006'da Google Translate tam olarak böyle başladı, metin örüntülerinin istatistiksel analizine dayanarak. 2016'da sinir ağlarına geçti, daha da etkileyici bir gelişmeyle. İlke aynı kaldı: Sistem artık özne ile fiilin ne olduğunu öğrenmiyor, sayısız örneğe maruz kalıyor, ta ki örüntüleri kendi kendine tanıyana kadar.</p>
<p>Küçük bir çocuk da tam olarak aynısını yapar. Sözdizimi kuralları okuyarak konuşmayı öğrenmez. Dilek kipinin ne olduğunu öğrenmeden çok önce doğru konuşur. Devasa miktarda örneğe, seslere, cümlelere, tekrarlara, düzeltilen hatalara maruz kalarak öğrenir. Makine çevirisi, bu mekanizmayı bilinçsizce kopyalayarak kendi çözümünü buldu.</p>
<h3>Zeka</h3>
<p>İşte tam burada her iki benzetmenin de tuzağı gizli. Bir makinenin bir çocuğun öğrenme mekanizmasını taklit etmesi, ya da bir şampiyonu yenmesi, insanın kazandığı şeyleri kazandığı anlamına gelmez. Çocuk, dili öğrenirken aynı zamanda irade kazanır, bir şey söyleme isteği, anlamın bilincini, kendi sözleriyle bir şey isteme yeteneğini. «Acıyorum» ya da «seni seviyorum» dediğinde ne demek istediğini bilir, çünkü acıyan bir bedeni ve seven bir annesi vardır. İstatistiksel model bunlardan hiçbirini kazanmaz. Yalnızca korelasyonlar kazanır: Gördüğü örneklerin hacmine bağlı olarak hangi kelimenin hangi kelimeyi daha yüksek olasılıkla takip ettiği. Acımadan «acıyorum» kelimesini üretir, tıpkı Deep Blue'nun bir partinin gerilimini hiç hissetmeden doğru hamleyi seçmesi gibi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/bir-oyunun-gerginligini-hic-hissetmeden.png" alt=""></p>
<p>Sonuç işe yaradığına, sorunları çözdüğüne, yazdığına, çevirdiğine, insandan daha iyi oynadığına göre, içsel farkın önemli olmadığını söylemek cazip. Bu, piyasaya uygun gelen bir görüştür, çünkü soruyu yalnızca bir performans meselesine dönüştürür. Ama bir testte başarı, anlayışı kanıtlamaz. Okulda bir soru sınıfın tamamı tarafından yanıtlanabildiğinde basitçe değiştirilir. Bir sistem, ölüm, acı, umut hakkında kusursuz bir söylem üretebilir, bu şeylerin hiçbir içsel deneyimine sahip olmadan. Sembolleri sayılarmış gibi işler, bir hayata bağlı anlamlar gibi değil. Gerçek zeka, bir sonraki sembolün ya da bir sonraki hamlenin başarılı tahmini değildir. Aristoteles, Politika'sında, insanın diğer tüm hayvanlardan farklı olduğunu yazar, çünkü yalnızca o logos'a (akıl, düşünce) sahiptir, bu da onu adaleti adaletsizlikten, iyiyi kötüden, yararlıyı zararlıdan ayırt edebilecek kılar. Bu, insanın «zoon logon echon» (λόγον ἔχον) olarak tanımıdır. Taklit ne kadar ikna edici hale gelirse, ikisini o kadar kolay birbirine karıştırırız. Ve tam da bu karışıklık, teknolojinin en tehlikeli ürünüdür, kendi hatalarından bile daha tehlikeli.</p>
<h3>Dil</h3>
<p>Bu sistemlerin üzerinde eğitildiği malzemeyi hiçbir patron, hiçbir şirket yaratmadı. Onu, matbaanın henüz var olmadığı bir çağda, yok olacak el yazmalarını kurtarmak için tüm hayatlarını kopyalamaya adayan nesiller boyu konuşmacılar, yazarlar, çevirmenler, gazeteciler, hattat keşişler yarattı. Bunlar, metinlerinin bir gün bir makinenin yiyeceği olacağını hiç hayal etmeden yazan ya da kopyalayan insanlardı. Dil, tanımı gereği, ortak bir değerdir. Kimse onu bireysel olarak sahiplenmez, herkes onu birlikte doğurur, her konuştuğunda. Aynı şey, büyük ölçüde, yüzyıllar boyunca kitaplarda ve makalelerde birikmiş yazılı bilgi için de geçerlidir.</p>
<p>Yunan şair Yorgos Seferis (Yorgos Seferis, 1963 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi), Nobel konuşmasında dilin bu kesintisiz miras niteliğinden söz etti: Küçük bir ülkeye, deniz ve güneş ışığından başka bir zenginliği olmayan bir taş burnuna ait olduğunu ama bu topraktan kendisine kesintisiz bir gelenek miras kaldığını <a href="/openbook.gr/omilia-sti-stokcholmi-giorgos-seferis" target="_blank" rel="nofollow noopener">anlattı</a>. Kendi sözleriyle «Yunanca hiç konuşulmaktan kesintiye uğramadı.»</p>
<p>Böyle nesilden nesile, kimsenin asla sahiplenmediği ya da kesintiye uğratmadığı bir şekilde durmaksızın aktarılan bir dil, ortak değerin ne anlama geldiğinin en saf görüntüsüdür ve sunuculara kilitlenip kiralanabilecek bir ürünün tam tersidir.</p>
<p>Fikri mülkiyet hukuku, hiçbir zaman böyle bir sahiplenme ölçeği için öngörülmemişti. 2025'te bir grup yazar, Claude'un eğitim verilerine milyonlarca kitap dahil ettiği için doğrudan Anthropic'e dava açtı. Amerika Birleşik Devletleri'nde bir mahkeme, yasal olarak edinilmiş kitaplar üzerinde eğitimin «dönüştürücü» ve dolayısıyla izin verilebilir bir kullanım olduğuna, ancak yasadışı kaynaklardan kopyaların saklanmasının öyle olmadığına karar verdi. Dava, Amerikan tarihinde bir telif hakkı davasındaki en büyük tutar olan 1,5 milyar dolarlık bir uzlaşmayla sonuçlandı. Bu miktar, gerçek sorunu çözmek yerine ortaya çıkarıyor: ortak dilsel üretimin sahiplenilmesini fiyatlandırılmış bir işleme dönüştürüyor, bu üretimin sonunda özel bir ürüne dahil edilebileceği ilkesini sorgulamadan. Talepte bulunabilenlerin tazminatı, çok daha fazla sayıda kişinin sorusuna bile değinmiyor, hiçbir mahkemenin asla dinlemeyeceği dillerde, ülkelerde ve çağlarda yazan onca insanın.</p>
<h3>Mülkiyet</h3>
<p>Hukukta, zilyetlikle mülk edinme (kazandırıcı zamanaşımı), bir şeyin uzun süreli, kesintisiz kullanımının, zamanla, üzerinde mülkiyeti temellendirmesidir. Dijital araçların kapitalist ekonomisi bu mantığı iki kez tersine çeviriyor. Birincisi, kullanıcıya karşı: aboneliği kaç yıl öderseniz ödeyin, aracı asla edinemezsiniz. Kullanım mülkiyete olgunlaşmaz, sonsuza dek kiralama olarak kalır. İkincisi, dilin kendisine karşı: milyonlarca insanın bir dili uzun süreli, kolektif «kullanımı», bu kullanımın ürettiği ürün üzerinde onlara hiçbir hak temellendirmiyor, bu ürün onlar olmadan var olamayacak olsa bile. Eğer bir şey üzerindeki mülkiyet genellikle onu üreten emekle haklı çıkarılıyorsa, o zaman bu sistemler üzerindeki en adil mülkiyet biçimi ortak olurdu, özel değil. Kökenlerinin kendisi bunu emrediyor.</p>
<p>Eğer mekanik zeka üzerindeki mülkiyet yapısal olarak birkaç kişiye aitse, izleyen soru bu mülkiyetin başka bir biçim alıp alamayacağıdır. Bir «dijital komünizm» fikri, mülkiyetin genel olarak ortadan kaldırılmasıyla değil, kamu kütüphanesi, kamu okulu, ulusal sağlık sistemi gibi ortak değerler mantığının yapay zeka altyapısına genişletilmesiyle ilgilidir. Üç yol tartışılmalı:</p>
<p style="padding-left: 40px;">Kamu radyo-televizyonu mantığıyla, devlet ya da devletlerarası kontrol altında kamu tarafından finanse edilen modeller,</p>
<p style="padding-left: 40px;">Şirketler yerine topluluklar tarafından sürdürülen, ağırlıkları özgürce erişilebilir açık modeller, ve</p>
<p style="padding-left: 40px;">Kullanıcıların ya da devletlerinin hesaplama maliyetine birlikte yatırım yaptığı ve sonucu paylaştığı, kooperatif altyapı mülkiyeti.</p>
<p>Bu üç çözümden hiçbiri basit değil. Kamu finansmanı, nadir bulunan bir siyasi irade gerektiriyor. Açık modeller, arkalarında devasa özel sermaye olan modellere karşı bakım konusunda genellikle geride kalıyor. Kooperatif mülkiyet, yoğunlaşmayı destekleyen hesaplama gücü maliyetinin büyüklüğüne takılıyor.</p>
<p>Ama uygulamanın zorluğu, ilkenin doğruluğunu ortadan kaldırmıyor. Eğer bu teknolojinin ilk malzemesi ortaksa (dil, kitaplar, hiçbir zaman özel olarak kimseye ait olmamış yüzyılların bilgisi), o zaman nihai ürün üzerindeki özel tekel doğal bir yasa değil, her siyasi tercih gibi tersine çevrilebilir bir siyasi tercihtir. Mesele bunun böyle kalıp kalmayacağı değil, ne kadar süre böyle kalmasına izin vereceğimizdir.</p>
<p>(PP/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Demir parmaklıkları aşarak: “Esmiyor - Ekolojik İsyan” sergisi üzerine]]></title><link>https://bianet.org/yazi/demir-parmakliklari-asarak-esmiyor-ekolojik-isyan-sergisi-uzerine-323593</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/18/demir-parmakliklari-asarak-esmiyor-ekolojik-isyan-sergisi-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/demir-parmakliklari-asarak-esmiyor-ekolojik-isyan-sergisi-uzerine-323593</guid><description><![CDATA[El sıkışıyorum Özcan Yaman ile. O beni tanımıyor ama ben onu ürettiği fotoğraflarla, sergilerle, kolektif çalışmalarıyla tanıyorum. “Hakan Tosun” diyor Özcan abi: “Bu serginin konusunu da belirledi bir yanıyla."]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Redfotoğraf Grubu ve Görülmüştür Kolektifi birlikteliğiyle 7 Eylül’de Karşı Sanat’ta açılan “Esmiyor - Ekolojik İsyan” sergisi, 36 mahpus ve 60 fotoğrafçının ekolojik mücadele odağındaki eserlerinden oluşan bir çalışma.</p>
<p>Sergi, 2016’dan beri her yıl farklı temalar etrafında Redfotoğraf Grubu ve Görülmüştür Kolektifi birlikteliğiyle düzenleniyor. İçeriden dışarıya, gidenlerden kalanlara dek süren ekolojik mücadeleyi konu alan bu seneki sergi, içerdiği eserleri “mülkiyete hapsedilmek istenen doğanın özgürlük çığlığı” şeklinde niteliyor.</p>
<p>4 yıldır İstanbul’da olmama rağmen hem kalabalığın telaşesinden hem de İstiklal Caddesi'nin güzelliğinden olacak, oradaki sokakları ve binaları ara sıra karıştırırım. İşte bu sefer de aynısı oldu, Aznavour Pasajı'nı ararken çok ileri gittiğimi fark edip geri dönüyorum. Eşyadan bol bir şey olmayan o pasajı görünce "Ha" diyorum, "Burası işte". Sağda solda giysiler, hediyelikler, saatler, formalar… Ne ararsanız var, ama bize gelecek gibi değil.</p>
<p>Balkonunun Galatasaray Meydanı’nı izlediği Karşı Sanat’ın kapısından içeri atıyorum adımımı. Tanıdık ve hiç bilinmedik yüzler bir arada. El sıkışıyorum Özcan Yaman ile. O beni tanımıyor ama ben onu ürettiği fotoğraflarla, sergilerle, kolektif çalışmalarıyla tanıyorum. Bir de bizim okuldan mezunmuş -tabii akademi olduğu dönemden- bilmiyordum, sohbetimiz esnasında öğreniyorum. Açılışta bir konuşma yapılacağını tahmin ettiğimden, öncesinde tüm sergiyi gezip her bir eseri ayrıntıyla incelemek istiyorum.</p>
<p>Anlatılar, şiirler, öyküler ve anılar; fotoğraflarla, çizimlerle ve karikatürlerle buluşuyor. Duvarlar boyu sıralanan bu eserlerin tam orta noktasında bugüne dek ekoloji mücadelesinde katledilen 2500 insanın isminin olduğu büyükçe bir pankart duruyor. Tam altında ise bizimkiler: Cihan Eren, Metin Lokumcu, Ali Ulvi &amp; Aysin Büyüknohutçu, Reşit Kibar ve Hakan Tosun…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/oldurulen-ekoloji-savunuculari.jpg" alt=""></p>
<p><em>“Hakan Tosun” </em>diyor Özcan abi: <em>“Bu serginin konusunu da belirledi bir yanıyla. Onun katledilmesinin ardından hem ona olan vefa borcumuzu ödemek hem de onun sürdürdüğü ekoloji mücadelesinin görülerek sahiplenilmesini istedik. WhatsApp grubunda konuştuk, dedik adı ne olsun. Tamam ekoloji olacak da ne yani? Biri ‘Esmiyor’ yazdı gruba, tamam dedik güzel ama esmiyor ne? Ne ekleyeceğiz yani? ‘İsyan’ dedik, isyan ediyoruz biz. Ekolojik isyan olsun. Adı da böyle oluştu işte: Esmiyor - Ekolojik İsyan”</em></p>
<p>Her adımımda yüreğimin farklı bir yerine dokunuyor yazılanlar, çizilenler. Adımlamaya devam ederken de düşünüyorum tabii, nasıl çıktı bu fikir ortaya, nasıl buluştular içerdekilerle dışardakiler bu salonun ortasında? Ne düşündüğümü anlamış olacak, Özcan abi benden alıyor sözü:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“2014-2015 olmalı ben Evrensel Gazetesi'nde fotoğraf ve sanat üzerine yazılar yazıyorum. Köşem vardı kadraj diye. Bir gün düşündüm, baktım çok gözaltılar, hapislikler falan olunca ben bir fotoğrafçı olarak hapse girersem fotoğraf çekemem, e başka da ne yapabilirim ki diye. Peki dedim, bunun üstüne şu anda içeride olup da fotoğrafçı olan ya da fotoğraf çeken insanların durumu ne olur. Hadi ressam bir şeyi karalıyor, bir şey yapıyor, peçeteye şiirler yazıyorlar falan da fotoğrafçı ne yapar? O zaman dedim -bizim de Redfotoğraf var ortada- bir çağrıda bulunalım hapistekilere. Diyeyim ki şu an hapiste olan ve fotoğrafla ilgilenen, uğraşan arkadaşlar hayalini kurun, hayalinizi bize yazın. Neyin fotoğrafını nasıl çekmek isterseniz biz o fotoğrafları çekip size yollayalım. Tabii hiçbir ses gelmedi. Birtakım mahpus yakınları falan ‘ya ne güzel işte falan proje düşünmüşsün’ filan dediler, geçtik."</em></p>
<p>"Ama" diyorum, "Abi, bu hikayenin 10 yılı kapsaması lazım, bugünlere geldiyse bir yerde yüzün gülmüş olmalı değil mi?"</p>
<p>“Dur” diyor, “Yeni başlıyor hikâyemiz:” </p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“İşte aradan bir zaman geçti, bir gün telefonum çaldı: ‘Merhaba ben Adil Okay, çağrı çıkmışsınız, biz de tutsaklarla sergi açıyoruz Görülmüştür Kolektifi olarak. Onların yaptığı karikatürleri, resimleri paylaşıyoruz, işte içerde üretilen tespih, boncuk işi gibi şeyler. Birlikte bir şey yapabilir miyiz?’ Dedim olur yapalım da, nasıl yapacağız peki? ‘Sizin hiç mektup arkadaşınız yok mu? Bir kampanyamız var. Ona dedi destek olur musun?’ olurum dedim. </em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>İlk öyle oldu. İşte ‘onlar içeride sizin için siz onlarla mektuplaşıyor musunuz’ falan gibi bir metinle görsel paylaştık. Sonra sürekli telefonlaşmaya başladık. Dedi ki ‘ya ben şey düşünüyorum, fotoğrafçılarla içerideki tutsakları bir projede nasıl ortaklaştırabiliriz?’ Tamam dedim, şöyle yapalım: Dışarıdaki fotoğrafçılardan fotoğraf toplayıp hapishanelere yollayalım. Onlardan bu fotoğraflarla ilgili yorumlarını isteyelim. Sonra yorumlarla fotoğrafları yan yana koyalım. Sergi açalım.”</em></p>
<p>10 yıl olmuş, ilki 2016’ymış Özcan abinin hatırladığı kadarıyla, serginin yani. Redfotoğraf Grubu’na çağrı yapmışlar e-posta ortamından. Gelen fotoğrafları Özcan abi toplamış, Adil Okay’a iletmiş. Adil abi de onları toplayıp zarflara koyup hapisteki tutuklulara dağıtmış: "Bu fotoğraflar size ne anlam çağrıştırıyor, ne anlatıyor, bize onları yazın."</p>
<p>Bunları düşünürken inançları yokmuş pek ama bir taş attık diyerek beklemişler devamını. “<em>Yorumlar bi’ geldi, herkes şoklarda</em>.” diye devam ediyor Özcan abi anlatımına, yüzündeki büyükçe gülümseme de eşlik ediyor sohbetimize.</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Biz gaza geldik, 50*70 fotoğraf, yanında yorum; fotoğraf, yanında yorum. Böyle 50-60 şeyden foto bloklarla bir sergi açtık. Urfa, Diyarbakır, Mardin, artık aklına gelebilecek Kürt illerinin hemen hemen hepsinde; Ankara da dahil. Sergiye dair fotoğraflar tutsaklara da yollanmış tabii, hepsi gaza gelmiş. ‘Bu sene de yapalım’ diyorlar. Bu sefer dedik tersini yapalım: ‘Eğer siz dışarıda olsaydınız, fotoğraf da çeken biri olsaydınız, neyin fotoğrafını nasıl çekerdiniz? Bu hayalinizi bize yazın, çizin, bir şekilde ifade edin.’”</em></p>
<p>2016, 2017, 2018, 2019… 2026’ya değin Özgürlüğün Sesi, Karanlıkla Kahkaha, Sınırsız Kütüphane ve daha birçok başlıkla yapılan bu sergide geldik 2026’ya. Bugüne dek türlü temalarla, türlü başlıklarla yapılan sergileri gözümde canlandırarak serginin bitişine yaklaşıyorum.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/hapsihanede-cicek-katilleri.jpg" alt=""></p>
<p>Rögar kapağında yeşeren bir bitki, betonların arasında yaşamın varlığını ve umudu müjdeliyor. Zozan’ın yaşatma iradesiyle bakıp büyüttüğü bu bitki, gardiyanın tekmeleriyle eziliyor, kırılıyor. Atılan tekmenin yalnızca bitkiye değil; umuda, direnişe ve birlikte yaşam ısrarına atıldığını vurguluyor Zozan’ın arkadaşları. Betonda yeşertilen bir bitki, orman olacak ağaçların en küçük zerresi o an. O büyüyüp orman olacak ağaçlar var ya, işte orman olacağından duydukları öfkeyle tekmeliyorlar onu “yasak” bağırışları arasında. </p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Narın morlaştığı yerdeyiz yine</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Aynı kutsal mavinin yüreğindeyiz</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Sevdanın zor kaçaklığına karşı</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Yeşeren bir dal</em></p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>Ve kırılan bir zincir sevincindeyiz”*</em></p>
<p>Bir sonraki sergi başlığının “emek” olmasını düşünüyorlarmış, öyle diyor Özcan abi:<em> “Ama emek, ne? Ne diyeceğiz, o henüz bilinmiyor.”</em><br><br>Ekoloji mücadelesinde yaşatmak için savaşan ve direnen tüm kaybettiklerimizin anısına…</p>
<p>Direnmeyi ve yaşatma ısrarını sürdürelim!</p>
<hr>
<p>*Yücel, A. (1985). <em>Acıya Kurşun İşlemez</em>. AYKO Yayınları.</p>
<p>(YF/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tomografi “normal”, hasta kanser: Bir halk sağlığı sorunu olarak teleradyoloji]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tomografi-normal-hasta-kanser-bir-halk-sagligi-sorunu-olarak-teleradyoloji-323578</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/18/tomografi-normal-hasta-kanser-bir-halk-sagligi-sorunu-olarak-teleradyoloji.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tomografi-normal-hasta-kanser-bir-halk-sagligi-sorunu-olarak-teleradyoloji-323578</guid><description><![CDATA[Bir sağlık sistemi daha çok ve daha hızlı rapor üretirken kanseri zamanında göremiyorsa, tartışılması gereken yalnızca raporu yazan hekim değil, o raporu üreten sistemin kendisidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bazen bir hastanın hikâyesini dinlerken insanın aklında aynı soru kalıyor:</p>
<p><strong>Ya kanser henüz bu kadar büyümeden görülseydi, hastanın hayatında neler değişirdi?</strong></p>
<p><strong>Kanserle mücadelede zaman yalnızca takvim yapraklarından ibaret değildir.</strong> Bazen birkaç ay, hastalığın başka bir evreye geçmesi demektir. Zamanında konulan bir tanı; daha küçük bir ameliyat, daha az kemoterapi, daha az ağrı demektir. Bazen bir ameliyat şansıdır. Bazen kür şansıdır.</p>
<p><strong>Çünkü kanserle mücadelede kaybedilen zamanın bedelini hasta öder.</strong></p>
<p>Kars’ın bir ilçesinden gelen hastamız bize ulaştığında şiddetli ağrıları vardı. Daha önce görüntülemeleri yapılmış, radyolojik değerlendirmeleri uzaktan/hizmet alımı yöntemiyle gerçekleştirilmişti.</p>
<p>Bize başvurduğunda artık gözden kaçırılması mümkün olmayan bir gerçek vardı: <strong>Yaklaşık 13 santimetrelik devasa bir kitle.</strong></p>
<p>Şiddetli ağrıları vardı. Eski görüntülerini açıp yeniden baktık. Kitle oradaydı. Görüntüde vardı, ama raporda yoktu.</p>
<p>Hasta ise raporuna güvenmişti.</p>
<p>Başka ne yapabilirdi ki?</p>
<p>Devlet hastanesine başvurmuş, tetkikini yaptırmış, sonucunu almıştı. Bir hastadan kendi tomografisini yorumlamasını, görüntülerini şehir şehir dolaştırmasını, ikinci ya da üçüncü görüş aramasını bekleyemezsiniz.</p>
<p>Hasta, kendisine sunulan sağlık hizmetine, verilen bilgiye ve düzenlenen rapora güvenmek durumundadır. Asıl mesele ise sağlık sisteminin bu güvenin karşılığını verebilmesidir.</p>
<p>Hastamızda over kanseri saptadık. Hastalık artık başlangıçta doğrudan ameliyat edebileceğimiz aşamada değildi. Önce kemoterapi vermek zorunda kaldık. Neyse ki tedavi sonrasında ameliyat edilebilir hale geldi.</p>
<p>Ama insanın aklında aynı soru kalıyor:</p>
<p><strong>Ya zamanında görülseydi?</strong></p>
<h3>Mardin’den gelen bir başka “normal” rapor</h3>
<p>İkinci hastamız Mardin’den başvurdu.</p>
<p>Testis kanseri nedeniyle ameliyat edilmiş, ameliyat sonrasında çekilen tomografisi ise “normal” olarak raporlanmıştı.</p>
<p>Testis kanseri, doğru evreleme ve uygun tedaviyle <strong>hastalıktan tamamen iyileşme (kür) şansının en yüksek olduğu kanserlerden biridir.</strong> Ameliyat sonrasında bazı hastalarda yalnızca yakın izlem yeterliyken, hastalığın yayılım gösterdiği durumlarda kemoterapi gerekir. Bu nedenle doğru evreleme, hastanın alacağı tedaviyi doğrudan belirler.</p>
<p>Hastayı yeniden değerlendirdiğimizde ise gerçek tablo çok farklıydı: <strong>Kanser karın içindeki lenf bezlerine yayılmıştı ve hasta evre IIB hastalık aşamasındaydı.</strong></p>
<p>Yani “normal” raporlanan tomografinin arkasında, kemoterapi alması gereken aktif bir kanser vardı.</p>
<p>Eğer yalnızca bu rapora güvenilseydi, tedavi edilmesi gereken bir hasta yalnızca izleme alınabilir; hastalık ilerlerken tedavi için değerli zaman kaybedilebilirdi.</p>
<p>Bir kez daha aynı kelime karşımızdaydı:</p>
<p><strong>“Normal.”</strong></p>
<p>Oysa tomografi normal değildi.</p>
<p><strong>Kanser oradaydı. Üstelik karın içindeki lenf bezlerine yayılmıştı.</strong></p>
<h3>Mesele birkaç hekimin hatası değil</h3>
<p>Bu iki olguyu birkaç hekimin dikkatsizliğine indirgemek kolay.</p>
<p>Oysa asıl tartışılması gereken, bu hataların ortaya çıkmasına zemin hazırlayan sağlık sistemidir.</p>
<p>Sağlıkta Dönüşüm’le birlikte sağlık hizmetinin başarısı giderek sayılar üzerinden ölçülür hale geldi: Kaç hasta muayene edildi, kaç MR ve tomografi çekildi, kaç görüntü raporlandı, bunlar ne kadar sürede tamamlandı?</p>
<p>Oysa sağlık hizmetinin niteliği rakamlarla ölçülemez.</p>
<p>Bir hekimin daha fazla hasta muayene etmesi, hastanın daha iyi değerlendirildiği anlamına gelmez. Nitelikli muayene; hastaya yeterli zaman ayırmayı, onu dinlemeyi, öyküsünü doğru almayı, muayenesini yapmayı ve bütün klinik bulguları birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Çünkü muayenenin değeri kaç dakikada tamamlandığıyla değil, <strong>doğru tanıya ve doğru tedaviye ne kadar katkı sunduğuyla</strong> ölçülür.</p>
<p>Görüntüleme için de durum farklı değildir. Daha fazla MR veya tomografi çekmek, daha nitelikli sağlık hizmeti sunulduğu anlamına gelmez. Nitelikli radyolojik değerlendirme; görüntüyü yalnızca ekranda görmek değil, hastanın klinik öyküsünü bilmek, önceki tetkiklerle karşılaştırmak, değişimi fark etmek ve gerektiğinde klinisyenle birlikte değerlendirmektir.</p>
<p>Sağlık hizmetinde mesele kaç hastaya bakıldığı ya da kaç görüntünün raporlandığı değil, hastaya nasıl bakıldığı ve görüntünün nasıl değerlendirildiğidir.</p>
<p>Bu nedenle sağlık hizmetinin başarısını yalnızca muayene, tetkik ve rapor sayılarıyla ölçemeyiz. Asıl soru kaç hastaya bakıldığı değil, <strong>hastaya nasıl bakıldığıdır</strong>; kaç görüntünün raporlandığı değil, <strong>ne kadar doğru değerlendirildiğidir.</strong></p>
<p>Teleradyoloji (Uzaktan radyoloji) tek başına sorun değildir. Doğru örgütlendiğinde önemli bir olanaktır. Sorun, radyolojiyi hastanın klinik bütünlüğünden koparıp <strong>“görüntüyü gönder, raporu al”</strong> ilişkisine indirgemektir.</p>
<p>Sorun, radyolojiyi hastanın klinik bütünlüğünden koparıp raporlamayı yalnızca tamamlanması gereken bir işleme dönüştürmektir.</p>
<p>İki düşünceyi birbirine daha güçlü bağlayıp “teknisyen” ifadesini de daha doğal bir yere oturtabiliriz:</p>
<p><strong>Çünkü sağlıkta nicelik, niteliğin yerini tutmaz.</strong></p>
<p>Bu, özellikle kanser hastalarının radyolojik değerlendirmesinde çok daha kritik hale gelir. Radyolog yalnızca önündeki görüntüyü değil, hastanın klinik sürecini de değerlendirmek durumundadır. Önceki görüntüleri karşılaştırmalı, hastanın aldığı tedavileri bilmeli, hastalığın seyrini ve klinisyenin hangi soruya yanıt aradığını dikkate almalıdır.</p>
<p><strong>Radyolog yalnızca görüntüye bakıp rapor üreten bir teknisyen değil; tanının konulmasından tedavi yanıtının değerlendirilmesine kadar sürecin parçası olan bir hekimdir.</strong></p>
<h3>Hasta müşteri değildir</h3>
<p>Bireysel hatadan sistem sorumluluğuna geçişi daha açık kurmak için “kim hata yaptı?” yerine <strong>“bu çalışma biçimini kim kurdu, kim denetliyor?”</strong> sorusunu öne çıkarabiliriz:</p>
<p>Hizmet alımı yıllardır “verimlilik” söylemiyle savunuluyor: Daha fazla rapor, daha kısa süre, daha düşük maliyet…</p>
<p>Ama sağlık hizmeti bir ihale kalemine, radyoloji raporu da satın alınan bir ürüne indirgenemez.</p>
<p><strong>Hasta müşteri değildir. Hastaneler işletme değildir. Sağlık, piyasanın hız ve maliyet hesabına teslim edilemeyecek kamusal bir haktır.</strong></p>
<p>Bu nedenle bir kanser görüntüde olduğu halde gözden kaçıyorsa yalnızca “raporu kim yazdı?” diye sormak yetmez. <strong>Bu raporlama sistemini kim kurdu, radyoloğun çalışma koşullarını kim belirledi, iş yükünü kim denetledi, hizmetin niteliğini ve hasta güvenliğini kim güvence altına aldı?</strong> Asıl sorumluluk tartışması burada başlar.</p>
<p>Hizmet alımıyla radyolojiyi sayı, süre ve maliyet üzerinden örgütleyen sistemin öncelikleri bellidir:</p>
<ul>
<li>Kaç rapor yazıldı?</li>
<li>Kaç dakikada tamamlandı?</li>
<li>Kaç liraya mal oldu?</li>
</ul>
<p>Oysa hastanın hayatını belirleyen sorular başkadır:</p>
<p><strong>Rapor doğru mu? Önceki görüntülerle karşılaştırıldı mı? Klinik bilgiler dikkate alındı mı? Gözden kaçan kanserler kayıt altına alınıyor mu? Aynı hatanın başka bir hastada tekrarlanmaması için ne yapılıyor?</strong></p>
<p>Çünkü mesele yalnızca bir hekimin hata yapıp yapmadığı değildir. <strong>Mesele, hatayı mümkün kılan çalışma düzeninin kurulması ve bu düzenin yeterince denetlenmemesidir.</strong></p>
<p>Ve bu sistemin yarattığı hataların bedeli idari tablolarda görünmez.</p>
<p><strong>Bedeli hasta öder.</strong></p>
<p>Geciken tanısıyla, çektiği ağrıyla, daha ağır tedavilerle, daha büyük ameliyatlarla, kaybettiği zamanla ve kimi zaman <strong>hastalıktan tamamen iyileşme şansının azalmasıyla.</strong></p>
<p><strong>Bir sağlık sistemi daha çok ve daha hızlı rapor üretirken kanseri zamanında göremiyorsa, tartışılması gereken yalnızca raporu yazan hekim değil, o raporu üreten sistemin kendisidir.</strong></p>
<h3>Eşitsizlik bazen kilometre, bazen dildir</h3>
<p>Kars ve Mardin’den gelen bu iki hasta, teleradyolojinin yalnızca teknik bir hizmet olmadığını; <strong>sağlıktaki bölgesel eşitsizliklerle doğrudan ilişkili olduğunu</strong> gösteriyor.</p>
<p>Teleradyoloji, radyoloji uzmanının bulunmadığı ya da yetersiz olduğu yerlerde önemli bir olanaktır. Ancak yeterli uzman istihdamının yerini alan, yoğun iş yükü altında ve hastanın klinik sürecinden kopuk bir uzaktan raporlama modeline dönüştüğünde, eşitsizliği azaltmak yerine <strong>üzerini dijital olarak örtebilir.</strong></p>
<p>Çünkü görüntünün yüzlerce kilometre uzağa gönderilebilmesi, hastanın nitelikli sağlık hizmetine gerçekten erişebildiği anlamına gelmez.</p>
<p>Büyükşehirde yaşayan ve ekonomik olanağı bulunan bir hasta, “normal” denilen tomografisini başka bir radyoloğa gösterebilir; ikinci görüş alabilir, üniversite hastanesine ya da deneyimli bir merkeze ulaşabilir. Kars’ın, Mardin’in, Hakkâri’nin ya da Şırnak’ın bir ilçesinde yaşayan hasta içinse uzaktan yazılan o rapor çoğu zaman tanı ve tedavisini belirleyen <strong>tek değerlendirme</strong> olabilir.</p>
<p>İşte eşitsizlik burada derinleşir.</p>
<p><strong>Merkezde gözden kaçan bir bulgu ikinci bir değerlendirmeyle yakalanabilirken, periferide aynı hata tanının gecikmesine, kanserin ilerlemesine ve tedavi seçeneklerinin değişmesine kadar uzanabilir.</strong></p>
<p>Üstelik periferide yaşayan hasta yalnızca uzman hekime daha uzakta değildir. İkinci görüşe, ileri tanı olanaklarına, multidisipliner değerlendirmeye ve gerektiğinde hızla bir onkoloji merkezine ulaşmaya da daha uzaktır.</p>
<p>Eşitsizlik bazen bir başka mesafede daha karşımıza çıkar: <strong>dilde.</strong> Kürtçe konuşan bir hastanın yakınmasını kendi dilinde anlatamaması, verilen bilgiyi tam olarak anlayamaması; doğru anamnezden aydınlatılmış onama kadar sağlık hizmetinin niteliğini ve hasta güvenliğini etkiler.</p>
<p><strong>Teleradyoloji kilometreleri kısaltabilir; ama periferideki sağlık eşitsizliğini tek başına ortadan kaldıramaz. Klinik bağdan koparıldığında ise var olan eşitsizliği görünmezleştirme, hatta sonuçlarını ağırlaştırma riski taşır. Teknoloji, periferide uzman ve nitelikli sağlık hizmetinin yerine değil, onu güçlendirmek için kullanılmalıdır.</strong></p>
<h3>Bir raporun bedeli</h3>
<p>Kars’tan gelen hastanın 13 santimetrelik kitlesini düşünüyorum. Mardin’den gelen testis kanseri hastasının “normal” raporlanan tomografisini… Sonra yüzlerce kilometre yol kat ederek kanser tedavisine ulaşmaya çalışan, derdini kendi anadilinde anlatamayan hastaları…</p>
<p>Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil.</p>
<p>Sağlıkta Dönüşüm yıllarca daha fazla hastane, daha fazla tetkik, daha fazla görüntüleme ve daha fazla işlem üzerinden anlatıldı. Sağlık hizmetinin başarısı giderek sayılarla tarif edildi.</p>
<p>Oysa asıl sorular başka:</p>
<p><strong>Kaç kanseri zamanında yakaladık?</strong></p>
<p><strong>Kaç hastanın tamamen iyileşme olanağını koruyabildik?</strong></p>
<p><strong>Kaç insan yaşadığı yer, konuştuğu dil ya da ekonomik koşulları nedeniyle nitelikli sağlık hizmetine zamanında ulaşamadı?</strong></p>
<p>Çünkü bir sağlık sisteminin başarısı ürettiği raporların sayısıyla değil, <strong>insanın yaşamını ne ölçüde koruyabildiğiyle</strong> değerlendirilmelidir.</p>
<p>Bir radyoloji görüntüsünün arkasında yalnızca pikseller yoktur. Bir insan vardır. Ağrısı, ailesi, umutları ve geleceği vardır.</p>
<p>Ve bazen bütün bunların karşısında ekranda tek bir kelime durur:</p>
<p><strong>“Normal.”</strong></p>
<p>Oysa kanser oradadır.</p>
<p>Böyle bir durumda yalnızca “raporu hangi hekim yazdı?” diye sormak yetmez. <strong>Sağlık Bakanlığı’nın ve sağlık hizmetini örgütleyen kamu otoritesinin; hizmet alımıyla yapılan radyolojik raporlamayı nasıl denetlediğini, radyologların iş yükünü hangi sınırlar içinde tuttuğunu, onkolojik görüntülemelerde karşılaştırmalı değerlendirmeyi nasıl güvence altına aldığını ve hatalı raporların nasıl izlendiğini sormak gerekir.</strong></p>
<p>Çünkü bunlar yapılmıyorsa sorun artık yalnızca bir hekimin gözünden kaçan bulgu değildir; <strong>sağlık hizmetinin örgütlenmesi ve denetlenmesi sorunudur.</strong></p>
<p>Kanser görüntüde olduğu halde “normal” raporlanabiliyorsa, bunu yalnızca bireysel bir hata olarak açıklayamayız; sorgulanması gereken, sağlık hizmetini hız, maliyet ve işlem sayısı üzerinden örgütleyen, denetimi ve niteliği geri plana iten sağlık politikalarının kendisidir.</p>
<p><strong>Geciken tanının, ilerleyen hastalığın ve kaybedilen tedavi olanaklarının hesabı; daha çok, daha hızlı ve daha ucuz rapor üretmek üzerine kurulan sistemden de sorulmalıdır.</strong></p>
<p>Çünkü sağlık sisteminin görevi daha çok hasta bakmak, daha çok film çekmek, daha çok rapor üretmek değil; doğru tanının zamanında konulmasını sağlamak, nitelikli sağlık hizmetini herkes için erişilebilir kılmak ve her şeyden önce insan yaşamını korumaktır.</p>
<p>(HY/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Zaloğlu Rüstem]]></title><link>https://bianet.org/yazi/zaloglu-rustem-323591</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/18/zaloglu-rustem.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/zaloglu-rustem-323591</guid><description><![CDATA[Zal’ın babası olmaya yıllar sonra cesaret edebilen Sam ile Zal’ın oğlu olduğuyla gurur duyan Rüstem’in hikayesi şekil değiştirerek sürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Hayatımız biraz bunaltıcı olduğundan Şahname diyarında gezmeye devam edelim. Cesaret, akıl, şöhret Rüstem’de sanki değil mi? Babası Zal’ın hikayesi bence daha güzel. Aslında Zal lakabı. Saçı, kirpiği beyaz doğanlara bugün de Zal deniyormuş.</p>
<a href='/yazi/sahname-diyarinda-bir-gun-322094' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2026/07/31/sahname-diyarinda-bir-gun-1.jpg' alt='“Şahname” diyarında bir gün' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>“Şahname” diyarında bir gün</h5>
<div class='date'>1 Ağustos 2026</div>
</div>
</a>

<p>Zal’ın babasının adı Sam. Sam meşhur bir pehlivan, savaşçı. Ünü ülkeyi sarmış, cesaretiyle tanınan bir adam. Devletle arası iyi, padişahların huzuruna kabul edilen kıymetli bir kişi. Uzun zaman çocuğu olmayan Sam’ın dilekleri kabul oluyor. Doğum yaklaştıkça herkesi bir heyecan sarıyor. Nihayet oğlu dünyaya geliyor. Oğlanın kirpikleri, saçları beyaz. Sam çocuğunu görünce yüreğini bir korku kaplıyor.</p>
<p>Sam, başkalarına benzemeyen bir oğlana sahip olduğuna sevinmeyi bırak kimselere söyleyemiyor. Bebeği annesinden bile saklıyor. Uzun uzun düşünüyor. “El alem ne der”, “çocuğun herkesten başka olması bana zarar verir mi”, “Sam günahkar olduğundan cezalandırıldı”, “başkalarının canını yaktığı için cezasını buldu” derler mi diye diye kendisini bunaltıyor. Sam bütün bunları kafasından geçirirken bebecik de uslu uslu yatıyor.</p>
<p>Sam sonunda bir karar veriyor. Bebekten kurtulacak! Böylece el alem rahat edecek, hakkında konuşacaklar susacak. Çözüldü bitti, oh! İyi de nasıl kurtulacak? Bebeği birine mi verse, uzaklara mı gönderse bir türlü yol bulamıyor. Sonunda Elbruz Dağı'na bırakmaya karar veriyor. Oğlunu elleriyle dağın kuytu bir yerine bırakıp evine dönüyor.</p>
<p>Başkalarına benzemiyor diye bebeğini dağa bırakan babaya ne yapsak acaba diye düşünürken Simurg süzülerek geliyor. Bebeği alıp mağarasına götürüyor, Zal’a bakıp büyütüyor. Zal bu sayede Simurg’un dilini öğreniyor. Yakışıklı, becerikli, cesaretli bir genç oluyor. O arada Sam bir gece rüyasında oğlunun yaşadığını görüyor. İçine dert oluyor, dağlara adamlarını yolluyor. Zal’ı bulup getiriyorlar. Onca yıldan sonra Sam farklılıktan utanmayı bırakıp sevinmeyi öğreniyor. Cesaretin bilekten ziyade yürekte olduğunu yıllar geçtikçe anlıyor.</p>
<p>Simurg, dağdan ayrılan Zal’a üç tane tüy veriyor. “Darda kalırsan bunu yak, ben hemen yanına gelirim” diyor. Simurg’a evlat olmak herkese nasip olmaz tabii. Zal tüyleri göğsüne saklayıp yola çıkıyor.</p>
<p>Zal becerileriyle ün kazanıyor ve güzeller güzeli Rudabe sırf dinledikleriyle Zal’a aşık oluyor. Rudabe’nin ününü işiten Zal da kızın aşkıyla yanıp tutuşuyor. Günlerden bir gün Zal’a haber geliyor. Şahname usulü randevusuna hazırlanan Zal, kızın yüksek bir kulede olduğunu duyuyor. Kız uzun saçlarını kuleden aşağı sallandırıyor. Zal saçının teline zarar gelmesine dayanamadığı için bu teklifi reddediyor, ama kuleye tırmanmanın bir yolunu elbette buluyor.</p>
<p>İşler iyi gidiyor, gençler mutlu olacak, derken Rudabe’nin kötüler kötüsü Zehak’ın soyundan geldiği anlaşılıyor. Meşhur Fars diplomasisi devreye giriyor, aileler arasında saldırmazlık anlaşması yapılarak gençlerin mutluluğu kutlanıyor. Derken Rudabe hamile kalıyor. Bebek o kadar iri ki doğum uzadıkça uzuyor. Bebekle annenin hayatı tehlikeye girince Zal koynundaki tüylerden birini yakıyor o dakika Simurg geliyor. Anneyi de bebeği de kurtarıyor. Bebeğin adı Rüstem oluyor. Bugün de iri, boylu poslu, kuvvetlilere “Rüstem gibi” diyorlar.</p>
<p>Rüstem yedi aşamalı sınavından geçiyor ve namı yürüyor. Bu aşamaların her birinde yeni dersler alıyor. İyi dostlar edin, dostlarına güven, yardımlaşmayı bil, dış görünüşe aldanma, umutsuzluğa kapılma, cesaretin akılla yürüsün, başladığın işi bitir.</p>
<p>Zal’ın babası olmaya yıllar sonra cesaret edebilen Sam ile Zal’ın oğlu olduğuyla gurur duyan Rüstem’in hikayesi şekil değiştirerek sürüyor. </p>
<p>(ÖE/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Her şey bağırırken]]></title><link>https://bianet.org/yazi/her-sey-bagirirken-323581</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/18/her-sey-bagirirken.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/her-sey-bagirirken-323581</guid><description><![CDATA[İnsan da, doğa da, yapılar da susarak konuşamaz mı? Tercih edilmiş bir sessizliğin sesi olması mümkün değil mi? Evet. Bazen, belki de çoğu zaman sessiz kalmak başlı başına güçlü bir sestir. İşte o ihtişamlı, göz alıcı, tepeleri gökyüzüne doğru yükselen yapılar burada konuşur, anlatır ve her şeyden önemlisi, içlerinde barındırdıkları hafızayla bizimle iletişime geçerler.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Önünden her gün akıp geçtiğimiz, bazen sadece göz ucuyla baktığımız binalar, apartmanlar, hamamlar, ibadethaneler… Mutlak suretler, ister bilinçli ister bilinçsiz bir şekilde kendini var etsin; yapıların bizde bıraktığı imgeler vardır. O imgeler çoğu zaman içimize bir sessizlik işler. Ya da tersini düşünerek soralım: Acaba bize çok mu gürültülü geliyorlar? İçinde yaşadığımız İstanbul için bu "acaba" fazla değil mi? Sürekli pompalanan görseller, renkli ışıklar, araçlardan hücum borusu gibi yükselen sesler bizde kocaman bir boşluk ve kaos hissi bırakıyor. Artık hepimizin ortak kanısı olan "gürültücü" çağımızın yapıları, bana çoğu kez bağıra çağıra okunan şiirleri, yüksekten konuşup parmak sallayan insanları hatırlatıyor.</p>
<p>Çok şey söyleyen ama bir türlü yerli yerine oturtamadığımız, içinde sürüklendiğimiz bu hızlı çağı anlamak, yorumlamak ve "görünmeyeni" gösterebilmek için imdadımıza sanat eserleri yetişiyor. Ya bir şiirin dizesinde ya kulağa çalınan bir notada ya da bir yapının içinde hissettiğimiz o dinginlikte bakış açımız kökten değişmese de içimizde bir kıvılcım yanıyor. Bazı zamanlar, içinde sadece gözlerimizle gezindiğimiz, sessizliği şart koşan ama bir yandan da içten içe konuşan, yüreğe dokunarak bağırmadan seslenen mekânlarımız vardır. "Her ruha bir mekân" dersek, anlatmak istediğimize daha kolay ulaşabiliriz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/iwan-baan2.jpg" alt=""></p>
<p>Her şey aslında apaçık ortadadır. Görünürdür, hatta bir sesi de vardır; önce göze, sonra ruha bir yol açar. Peki var olmak, var olduğunu kanıtlamak sadece çağımızın hastalığına dönüşen bu bağırış çağırışlarla mı mümkün? Maalesef günümüzün ciddi bir problemi tam da burada yatıyor. Çağımız sanki bunu mecbur kılmış gibi; ne kadar çok çığırtkanlık, o kadar ekmek... Oscar Wilde'ın dediği gibi: <em>"Hepimiz aynı çukurdayız ama bazılarımız yıldızlara bakıyor."</em> Yıldızlara bakmak çok az insana nasip olmuştur; onları gözlemlemenin kişide bıraktığı etki, tıpkı yükselen bir anıt gibi içimizde büyür. Şairler, romancılar, öykücüler meramlarını kelimelerle; ressamlar ise fırçalarıyla içten dışa doğru döküverirler. İçsel bir dinamikle çıktıkları yolda bir yapı inşa ederler. Biz tasarımcılar da bunu şüphesiz çizgilerle yaparız.</p>
<p>Hani "duvarların dili yoktur" derler ya, aslında bal gibi de konuşurlar. Yaslanan bir omuza destek olur, dibine çöküp ağlayana tanıklık ederler. Lakin günümüz mimarisinde durum her zaman böyle mi? Kuru bir gürültüyle sadece <em>"Ben buradayım!"</em> mı diyorlar bize? Son kırk yılın yapılarına baktığımızda genellikle soğuk ve estetikten yoksun silüetlerle karşılaşıyoruz. Elbette her şey kötü değil. İyi olan, estetik barındıran, bir ruhu olan ve doğayla ahenk içinde konuşan yapılar da var.</p>
<p>Mekânı sessizlik üzerinden algıladığımız, sessizliğin bizzat mimarinin bir elemanına dönüştüğü bu yapılara en güzel örneklerden biri, mimar Junya Ishigami’ye ait Zaishui Sanat Müzesi (Zaishui Art Museum). Doğanın bir parçası olan ve aynı zamanda tek başınalığı imleyen bu yapı, sanatın ve mimarinin en sağlam örneklerinden biri. Bazen sessizliği sağlamak için çeşitli mimari elemanlar kullanılırken, bazen de doğanın kendisi yeterli oluyor. Su, tarih boyunca mimaride ana unsur olarak kullanılmış bir eleman; ancak bazı yapılarda aynı zamanda bir dile, bir ifade biçimine dönüşüyor. Suyun sessizlikle kurduğu o yakın ilişkiyi Zaishui Sanat Müzesi'nde çok güçlü bir şekilde hissediyoruz.</p>
<p>Çin’de inşa edilen bu bina, aynı zamanda bir kentsel dönüşüm projesinin parçası ve yapay bir göl üzerine kurulu. Yaklaşık 900 metre boyunca gölün içinde kendine bir mekân açıyor. Bunu yaparken çığırtkanlık yapmak yerine, kendini gölün durgun sularına bırakan bir kuğu gibi göle dalarak varlığını sessizce kanıtlıyor. Aslında mimar, yapıyı kurgularken Çin'in o eşsiz doğasına "meydan okumak" yerine, mevcuda uyum sağlamayı seçiyor. Yer yer alçalıp yükselen çatı seviyesi de bu sessiz izlenimi destekliyor. Bir müze binası olarak tasarlanan bu yapı, tam anlamıyla bir "uyumlanma" hali. Suyun hareketine ve binadaki varoluş şekline göre ayarlanan iç mekân yerleşimlerinde; suyun yaklaştığı alanlar daha özel sınırlar yaratırken, suyun uzaklaştığı alanlar kamusal fonksiyonlar için kullanılıyor.</p>
<p>Aynı yaklaşım yapının dikey kesitinde de mevcut. Tavan yükseklikleri tüm yapı boyunca azalıp çoğalıyor. Tavan düştüğünde mekân sıkışıp daha içe dönük bir hal alırken; tavan yükseldiğinde mekân rahatlıyor, görüş alanına yeniden göl ve gökyüzü giriyor. Cephede kullanılan cam paneller bir sınır çizmek yerine suyu ve ışığı içeri alan şeffaf öğelere dönüşüyor. Bir kilometre boyunca devam eden sütunların arasındaki bu paneller, ılıman havalarda açılarak taze havayı içeri buyur ediyor. Binanın suyun altında kalan alt kısımlarında ise gölü içeri alan boşluklar bulunuyor. Kışın hava soğuyup göl donduğunda, bu boşluklardan sızan göl suyu binanın içinde yepyeni bir kara parçası oluşturuyor. Kısacası doğada mevsim neyse, yapıda da o yaşanıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/iwan-baan1.jpg" alt=""></p>
<p>Binanın çatı örtüsü ise adeta ikinci bir peyzaj olarak tasarlanmış ve yapının en güçlü yönlerinden biri de bu. Mimar Ishigami çok konuşan, ihtişamlı ve gürültülü bir bina yapmak yerine, yarattığı bu ikincil peyzajla göle yatayda uyumlanıyor; oluşan iki yatay düzlemin arasında insana dingin bir mekân açıyor. Binanın şiirselliği de tam olarak buradan besleniyor. Yapı, doğayı taklit etmeden onun eksik parçalarını tamamlıyor.</p>
<p>Tüm bu estetik ve uyum örnekleri ortadayken, kendi şehirlerimize dönüp baktığımızda şu gerçek gün gibi aşikâr: Kentsel dönüşüm hamleleriyle her yer yıkılıp yeniden inşa edilirken; bu alanların daha yaşanılır, kamusal faydayı ve uyumu gözeten bir anlayışla tasarlanması elzemdir. Ülkemizin birçok şehrinde ve ilçesinde bitmek bilmeyen bir kentsel dönüşüm süreci işliyor. Gelecek nesillere hem yol gösterici hem de kent hafızasını güçlü tutacak eserler bırakmak adına, dönüştürülen alanlarda çevresiyle uyumlu, sessiz ama derinden konuşan faydacı yapıların yükselmesi en başta toplumun çıkarınadır. Boşalan alanların bir kısmının sosyal yapının güçlenmesini destekleyecek şekilde doğayla ve insanla barışık inşa edilmesi bize hiçbir şey kaybettirmez; aksine, çok şey kazandıracağı ortadadır.</p>
<p>Tüm bunları düşünürken, bu dingin yapıyı incelerken ve kelimeleri kâğıda dökerken zihnimden şu iki dize akıverdi:</p>
<p><strong><em>Suya daldı, su oldu</em></strong></p>
<p><strong><em>Sudan çıktı taş oldu...</em></strong></p>
<p>(İÖ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ayvalık’ta Gaiaporosis filmleri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ayvalikta-gaiaporosis-filmleri-323577</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/18/ayvalikta-gaiaporosis-filmleri.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ayvalikta-gaiaporosis-filmleri-323577</guid><description><![CDATA[Ayvalık Uluslararası Film Festivalindeki “Gaiaporosis: Müştereklerin Tüketilmesi” seksiyonunda usta sinemacı Lucrecia Martel’in Bizim toprağımız belgeseli seyirciyi sarstı]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Coğrafyanın kadim halklarından olmalarına rağmen iktidarın çarpık zihniyetine kapılanların onları aşağılamaya, dışlamaya, ezmeye hatta varlıklarını inkâr etmeye devam ettiğini görüyoruz.</p>
<p>Müfredat kitaplarında şanlı muktedirlerin işgal ettikleri topraklarda bir zamanlar yerlilerin yaşadığı belirtilse de sonra onlara ne olduğu hakkında en ufak bir malumat yok.</p>
<p>O yüzden de genelde millî şablonlara sıkıştırılarak uyuşturulmuş, rejimin sadık kullarından bazıları otoriteyi sorgulamamayı tercih edebiliyor; bu şartlarda yetiştirilmiş çocuklar da çoğunluktan çok farklı köklere sahip olduğunu ancak belirli bir yaşa geldikten sonra idrak edebiliyor.</p>
<p>Birçoğu asırlardır yaşadıkları memleketlerinden başka diyarlara sürülmüş, muhtelif eziyetlerle bezdirilmeye ve katliamlarla yok edilmeye çalışılmış olmasına rağmen coğrafyanın yerlileri gene de onurlu varlıklarını sürdürmeyi başarıyorlar. Lakin yoğun asimilasyon baskısı sonucunda ana dillerini unutarak iktidarın dilini kullanmak zorunda kalmaları kimlik yitimini katmerlendiriyor.</p>
<p>Muhtelif ikna metotları marifetiyle inançlarının, kendilerini mutlak muzaffer ilan etmiş muktedirler tarafından değiştirilmiş olması da bu tip rejimlerin icraatında din unsurunun mühim rolünü ispatlıyor.  </p>
<p>Zaten işin içine madencilik gibi büyük çıkar projeleri girince coğrafyanın kadim halklarına zorbalıkla korkutulup püskürtülecek paryalar gözüyle bakılıyor.</p>
<p>Kabadayı pozlarında, provokatif tavırlarla yerlilerin topraklarına girip silah kullanmak, hatta insan öldürmek bile sanki iktidarın zenginlere tanıdığı bir hak.</p>
<p>Ne de olsa adalet sistemi genelde coğrafyanın mütevazı yerlilerinden yana değil de, sesleri daha gür çıkan küstah yönetici kesiminden yana kararlar alıyor.  </p>
<p>Ya aslanlar misali mütemadiyen kükreyenlerin sıkıştıklarında üçüncü sınıf oyunculuklara sığınarak mağdur pozları takınmalarına ne demeli?</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/gaiaporosis1.png" alt=""></p>
<h3>Ha Arjantin, ha Türkiye!</h3>
<p>Usta kadın sinemacı <strong>Lucrecia</strong> <strong>Martel</strong>’in elinden çıkma <em>Bizim Toprağımız (Nuestra Tierra/Our Land-Landmarks)</em> adlı belgesel Arjantin’in İspanyol sömürge zihniyetinden pek uzaklaşamadığını gözümüze sokuyor.</p>
<p><strong>Javier Milei</strong> iktidarı altında ezilmeye halen devam eden geniş coğrafyadan bize ulaşan imdat çığlığı aslında Türkiye’de yaşananlardan da ne yazık ki pek farklı değil.</p>
<p>Ayvalık’ın beynelmilel festivalindeki Gaiaporosis: Müştereklerin tüketilmesi seksiyonunda karşımıza çıkan çarpıcı belgesele ilgi büyüktü. Barındırdığı bildik dinamiklerden ötürü mü ne, film seyirci tarafından derinlemesine özümsendi; tesiri altında kalan sinemaseverler gösterimi takip eden günlerde belgeselin içeriği hakkında teferruatlı tartışmalarını sürdürdüler.</p>
<p>Dünya prömiyerini Venedik’te gerçekleştirdikten sonra Toronto, San Sebastián, New York, Gent, Viyana, Marakeş, Rotterdam, Kopenhag ve Paris’te de gösterilmiş olan film seyirciyi 122 dakika boyunca diken üstünde tutuyor. 2025 Arjantin, ABD, Meksika ortak yapımı belgeselin künyesinde yönetmen Martel’in adını senaryo hanesinde de görüyoruz.</p>
<p>Yerli halklardan Chuschagasta’ları yakından tanıma şansına erişip göz göre göre öldürülmüş muhterem liderlerinden <strong>Javier</strong> <strong>Chocobar</strong>’ın bir ikona dönüşmesini izlemek insanı hüzünlendiriyor. Diğer yandan da arsızlık ve yüssüzlüklerinden hiç gocunmayan toprak gaspçılarının bilhassa mahkeme salonundaki saldırgan tavırları seyirciyi fazlasıyla öfkelendiriyor. Cep telefonlarıyla çekilmiş görüntülere rağmen hakikati inkâr etmeye çalışana, muhtelif söz cambazlıkları ve evhamlı tavırlarla dikkati dağıtmaya girişene, mantığı büküp gerçeği kamufle etmeye antrenmanlı zatlara kim sinirlenmez ki?  </p>
<p>Mesela cinayetle suçlananların avukatlarından biri mahkemede (hadiseyi bizim takip etmemizi mümkün kılan kamera dahil) çekim yapanların kendilerine sorulmadan duruşma salonuna alındığını ve ortamın sirkten farksız bir hâle geldiğini, kendinden gayet emin, hatta küstah tavırlarla hâkime söylüyor. Neyse ki, ciddiyet ve soğukkanlılığının arkasında belirli bir had bildirme ihtiyacını muhakkak ki sezdiğimiz kadın hâkim görüntü almanın Arjantin kanunlarınca zaten öngörüldüğünü; ayrıca mahkemenin tüm kapasitesiyle vazifesini yerine getirmekte olduğundan asla bir sirke benzetilmemesi gerektiğini kararlılıkla ifade ediyor.   </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/k1ATK63fhIw?si=nInYffKBl9qHUrWI" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>“Sizi biz sizden iyi biliriz” meselesi</h3>
<p>Festivalin kataloğundan naklen aktarmak suretiyle, <em>Bizim toprağımız</em> belgeselinin de dahil olduğu seksiyon çıkış noktasını <strong>Füsun</strong> <strong>Türetken</strong>’in iki yönlü bir tüketim sürecini tarif eden “Gaiaporosis” kavramından alıyor: Maden çıkarımı yoluyla yeryüzünün maddi olarak tüketilmesi ve dijital iletişimin altyapıları ve ekonomileri aracılığıyla demokratik yaşamın aşındırılması. Yeryüzünden çıkarılan madenler bu sistemlerin içine yerleşerek gezegenin tükenişini günümüzün siyasal ve toplumsal yaşam koşullarına bağlıyor.</p>
<p>Burada mevzubahis olan müştereklerin toprak, hafıza, malumat, insan hareketliliği ve kolektif eyleme kapasitesi olduğunu öğreniyoruz.</p>
<p>Aynı bölümde yer alan diğer filmler <strong>Ursula Biemann</strong> imzalı <em>Orman Kanunu (Forest Law),</em> <strong>Angela</strong> <strong>Melitopoulos</strong>’tan <em>Geçişler (Crossing)</em> ve geçen Mart’ta Selanik Belgesel Festivalinde izlemiş olduğum <strong>Yeşim</strong> <strong>Ustaoğlu</strong>’na ait <em>Kuru Taşın Başı (On The Dry Rock).</em></p>
<p><em><img src="https://static.bianet.org/2026/09/gaiaporosis2.jpg" alt=""></em></p>
<p>Yazının esas mevzusu <em>Bizim Toprağımız</em> belgeseline dönmek gerekirse, dron çekimleri artık ayağa düşmüş olsa da Martel filmin bir noktasından sonra sanki madalyonun diğer yüzünü göstermeye girişmiş gibi muhteşem coğrafyanın görüntülerini bize de baş aşağı yansıtmaya başlıyor. Sesini duyduklarımızla görüntüsü perdeye yansıyanlar birbirine uymamaya başlıyor; ritmi yavaş olsa da kaotik bir boyuta, daha iddialı ve girift bir estetiğe kayıyoruz hep beraber. Hayatları altüst olmuş kadim halklara yukarıdan bakan kolonyalist ve röntgenci tahakküm odakları suları bulandırmaya devam ederken ta en başından itibaren tarihin muktedirler tarafından, işlerine geldiği şekilde yazıldığına bir kez daha ikna oluyoruz. “Sizi biz sizden iyi biliriz” tarzındaki kibirli tavırlarıyla çoğunluğun işgalci iktidarı kadim halkların adına konuşup “Aslında siz yoksunuz… ayrıca herhangi bir hakkınız da yok!” demeye getiriyor.</p>
<p>Bir ara adaletin yerini bulduğuna sevinirken bir süre sonra zorbaların nedense serbest bırakıldığını öğreniyoruz. Derken bir tanesi için Covid imdadımıza yetişiyor; hatta geriye kalan ikisi tekrar hapse atılıyor.</p>
<p>Aradan geçen zamanda Milei rejimi onları tekrar salmışsa o diyarda da çapulcuların işi tıkırında demektir…</p>
<a href='/yazi/buyuk-vatan-ugruna-322523' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2026/08/14/buyuk-vatan-ugruna.jpg' alt='Büyük vatan uğruna' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Büyük vatan uğruna</h5>
<div class='date'>15 Ağustos 2026</div>
</div>
</a>

<p>(MT/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Urlalı Kosta’nın anıları ve hatırlattıkları]]></title><link>https://bianet.org/yazi/urlali-kostanin-anilari-ve-hatirlattiklari-323584</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/18/urlali-kostanin-anilari-ve-hatirlattiklari.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/urlali-kostanin-anilari-ve-hatirlattiklari-323584</guid><description><![CDATA[Urlalı Kosta 16 yaşındadır ve Musalla’da toplananlar arasında o da vardır. 1923 Aralık ayında Yunanistan’a gönderilene kadar 16 ay sürecek tutsaklık günleri başlamıştır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sabah sabah bandonun sesi geliyordu. İzmir Marşı'nı çalıyorlardı. Ayılamadım, acaba ne kutlanıyor dedim kendi kendime. Baktım günlerden 12 Eylül. Hayrola, 12 Eylül darbesini mi kutlamaya başladık diye aklımdan geçmedi değil. Neyse hatırladım, 12 Eylül aynı zamanda Urla’nın kurtuluş günü.</p>
<p>Urla, geçtiğimiz yüzyıllar boyunca İmparatorluğun çoğu liman yerleşimi gibi hızlı göçlerin yaşandığı bir yer… Özellikle Ege adalarından, örneğin Sakız’dan, Naksos’tan bağcılık, zeytincilik gibi tarım işlerinde çalışmak üzere gelen göçlerle gayrimüslim nüfus önemli oranda artmış. 1909 yılına gelindiğinde kentin nüfusu 32 bine ulaşmış ve neredeyse tamamını Rumların oluşturduğu Müslüman olmayanların oranı yüzde 75’e yükselmiş. Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımının yapıldığı 1928 yılında ise Urla nüfusu 13.449 olarak kayıtlara geçmiş. Yani 1922’de azınlık değil çoğunluk kenti terk etmiş.</p>
<h3>Birinci savaş sonrası Urla</h3>
<p>Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu’nun işgali ve onu izleyen yıllarda meydana gelen trajik olaylar kaçınılmaz olarak Urla’yı da etkilemiş. Kentte sınırlı sayıda da olsa ölümlü çatışmalar yaşanmış. Bu tarihsel dönemin bugün iki halk arasında düşmanlıkları yeniden üretecek, körükleyecek yaklaşımlarla değil barış yanlısı bir söylemle anlatılması önemli. Örneğin Sedef Tunçağ’ın <strong>“Belge ve Anılarla Urla”</strong> <a href="https://www.yakinkitabevi.com.tr/urun/urla-belge-ve-anilarla/" target="_blank" rel="noopener">kitabı</a> böyle bir çabanın ürünüdür.</p>
<p>Tarih elbette unutulmamalı ama barışçıl ve nesnel bir söylemle belgelenerek yeni kuşaklara aktarılmalı. Kurtuluş Savaşı'nın ardından, Yunanistan’da söylendiği gibi <em>Mikrasiatiki Katastrofi</em>’den kısa bir süre sonra 1930’da Venizelos’un Türkiye’yi ziyareti ve Ankara’da Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılması sırasında yaşanan dostluk havası bugün de yol gösterici olmalı. Damla Demirözü, <strong>“Savaştan Barışa Giden Yol”</strong> <a href="https://iletisim.com.tr/kisi/damla-demirozu/5551" target="_blank" rel="noopener">kitabında</a> o ortamı çok iyi anlatmış.</p>
<p>Yüz yıl öncesinin Urla’sına dönelim.  4 Mayıs 1919 günü Urla’ya ulaşan ve yerli Rumlar tarafından sevinçle karşılanan Yunan birliğinin komutanı yanındaki astsubaya, tümene şu telgrafı çekmesini söyler: <em>“Urla şehri bugün Evzon Alayı Birinci Bölük tarafından teslim alındı.”</em> O sırada hükümet konağına Yunanistan bayrağı çekilmiştir. Yunan yönetimi 40 ay sürecektir ve o günlerin bazı münferit olayların dışında görece sakin geçtiği anlatılır.</p>
<h3>Barışçıl bir uzlaşma çabası... Urla yanıyor</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/yunanistan-konsoloslugu-1.jpg" alt="">
<figcaption>Urla, Yunanistan Konsolosluğu, işgal yılları</figcaption>
</figure>
<p>Anadolu’nun işgal altındaki diğer kentlerinde o yıllar Urla’daki kadar sakin geçmemiştir. Sonunda yenilgiye uğrayan işgalci Yunan ordusu Anadolu’yu terk etmektedir. 9 Eylül 1922 günü İzmir’e giren ulusal ordunun askerleri üç gün sonra Urla’ya ulaşır. Urla’nın Müslüman ve Hristiyan ileri gelenleri barışçıl bir uzlaşma içindedir. Müftü Ahmet (Ural) komutan Çolak İbrahim Bey’e durumu anlatmaya çalışır. Urla’yı bir felaketten kurtarmak isterler, ama bunu başaramazlar. Yakılan yıkılan Anadolu kentlerinden geçerek gelen askerlerin böyle bir uzlaşmaya tahammülü yoktur.</p>
<p>Rum nüfus Urla’yı terk eder, kaçar. Kaçamayanlar acı bir yıkım yaşar. Zaten Urla’nın Rum mahallelerinin önemli bir bölümünü ortadan kaldıracak bir yangın başlamıştır. Aynı günlerde İzmir’de yaşanan büyük yangın burada tekrarlanmaktadır… Erkekler evlerinden alınarak Musalla mevkiinde hazırlanan bir toplama kampına götürülür. O günlerde Urla’da yaşananları Nikos Milioris <em>“Bir Zamanlar Urla”</em> <a href="https://www.nadirkitap.com/bir-zamanlar-urla-1921-yilinda-urla-yi-terkeden-rumlarin-anlatilarindan-vourla-vriula-vurla-vurlas-nikos-miloris-kitap48673107.html" target="_blank" rel="noopener">kitabında</a> ayrıntılarıyla anlatır.</p>
<p>Urlalı Kosta 16 yaşındadır ve Musalla’da toplananlar arasında o da vardır. 1923 Aralık ayında Yunanistan’a gönderilene kadar 16 ay sürecek tutsaklık günleri başlamıştır. Musalla’da toplanan siviller bir anlamda “rehine” konumundadır ve zorunlu çalışma koşulları içinde “Amele Taburları”nda “istihdam” edileceklerdir.</p>
<h3>Kosta’nın Amele Taburu günleri</h3>
<p>Urlalı tutsaklar Musalla’da aç, susuz geçirdikleri birkaç günden sonra bir sabah yaya olarak İzmir’e doğru yola çıkarılır. İzmir’in kenar mahallelerinden geçerek akşam vakti Bornova’ya varırlar. Geçtikleri yerlerde oturan mahalle sakinleri onlara hakaret eder, taşa tutar.  İlginç bir ayrıntı; tutsaklara karşı böyle davrananlar arasında kentin Yahudi sakinleri de vardır.</p>
<p>Aç, susuz yürüyüş ertesi gün devam eder. Yürüyecek gücü kalmayanları yol kenarlarına terk etmek zorunda kalırlar. Yollarda yaşamını yitirenler olur. Manisa halkı da onlara karşı tepkilidir. Sıkıntılı günler devam eder. Bir hafta sonra su içmelerine izin verilir, herkese birer asker tayını ile bir avuç kuru üzüm dağıtılır.</p>
<p>Yunanca bilen bir çavuş gelir ve tutsaklara Atina hükümetinin Ankara’ya verdiği notadan söz eder. Çavuş, <em>“Artık endişelenmeyin. Gidenler gitti, kalanlar kaldı. Bundan sonra hiçbirinize zarar verilmeyecektir” </em>der. Koşullar bir ölçüde iyileşmiştir.</p>
<h3>Akhisar, Gördes ve Ankara</h3>
<p>Kosta ve arkadaşlarının Amele Taburu yolculuğu Akhisar, Gördes üzerinden Ankara’ya kadar uzanır. Akhisar’da tarım işlerinde çalıştırılırlar. Çalıştıkları çiftliklerin sahipleri onlara sahip çıkar, dostça davranır. Gördes’te Yunan ordusunun giderken yakıp yıktığı binaları onarırlar. Bu arada Aya Haralambos kilisesini yıkarlar, çıkan malzemeler bir cami yapımında kullanılır. Gittikleri yerlerde onları yol yapımı, meydan düzenlemesi gibi işlerde çalıştırırlar.</p>
<p>Ankara’ya geldiklerinde Akköprü’de kamp kurarlar. O tarihlerde başkentte başlatılan inşaat ve onarım işlerinde çalıştırılırlar. Savaş bitmiştir ama sıkıntıları devam etmektedir. Yine de koşullar tutsaklığın ilk günlerinden görece daha iyidir. Aileleri ile mektuplaşmaya başlamışlardır. İzin günlerinde kentte, kentin çarşısında dolaşırlar. Sivil halktan bazıları onlara yardımcı olur. Ama tutsaklık, tutsaklıktır. Ailelerine kavuşacakları günü beklemektedirler.</p>
<p>Nihayet savaş sonrası başlatılan görüşmeler sonuçlanmış ve Lozan Antlaşması imzalanmıştır. 1923 Kasım ayı sonunda Yunanistan’a gönderilmek üzere İzmir’e doğru yük vagonları ile yolculuğa çıkarlar. İzmir limanında 20-25 gün bekledikten sonra onları almaya gelen Archipelagos adlı gemi ile yeni ülkelerine gideceklerdir. Gemi körfezden çıkarken Urlalılar güvertede toplanır, doğdukları, büyüdükleri ve şimdi terk etmek zorunda kaldıkları Urla’ya son kez uzaktan bakarlar. Güneş batmaktadır.</p>
<h3>Kosta’nın kitabı... Venezis’in anlattıkları</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/kitap.jpg" alt=""></p>
<p>Kosta’nın tutsaklık anıları ve tutsaklık sonrası Yunanistan’daki yaşam öyküsü, Atina’da bulunan “Küçük Asya Urlalılar Derneği”nin geçtiğimiz yıllarda yayımladığı <strong>“Amele Taburunda Bir Urlalı”</strong> <em>(Enas Vourliotis sta Amele Tabourou)</em> kitabında anlatılıyor.<strong> </strong>Kitap, Urla ve savaş koşullarına ilişkin bir tanıklığın ötesinde Kosta ve ailesinin anlatıldığı bir mikrotarih çalışması, bir belgesel. <em>(Kitabı YZ çeviri üzerinden izleyebilmeme yardımcı olan Atina Urlalılar Derneği Genel Sekreteri Manos Kilimantzos’a teşekkürler…)<strong> </strong></em></p>
<p>Kosta’nın başından geçenlerin bir benzerini Ayvalık kökenli yazar İlias Venezis de yaşamış. Yazarın, Belge Yayınları'ndan çıkan <strong>“Numero 31328 – Amele Taburu”</strong> <a href="https://bianet.org/haber/yasakli-numero-31328-amele-taburu-turkcede-166564" target="_blank" rel="noopener">kitabında</a> yazılanlarla Kosta’nın anlattıkları neredeyse birebir çakışmaktadır. <strong>“Numero 31328”</strong>in Türkiye’de yakın tarihlere kadar yasaklı kitaplar arasında yer aldığını hatırlatayım.</p>
<p><strong>“Amele Taburunda Bir Urlalı”</strong> kitabı umarız bir gün Türkçeye çevrilir ve objektif yaklaşımlarla değerlendirilir. Yüzyıl önce bu topraklarda yaşananlar konusunda “Kim kimi öldürdü?”, “Ama önce onlar yaptı!” gibi saplantılardan uzak, barışçıl değerlendirmelere ihtiyacımız olduğunu bir kez daha vurgulamakta yarar var.</p>
<p>(AŞ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Serdar Soydan, Suat Derviş’i ve müstear isimlerin ardındaki hakikati anlattı]]></title><link>https://bianet.org/haber/serdar-soydan-suat-dervisi-ve-mustear-isimlerin-ardindaki-hakikati-anlatti-323397</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/09/11/serdar-soydan-suat-dervisi-ve-mustear-isimlerin-ardindaki-hakikati-anlatti.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/serdar-soydan-suat-dervisi-ve-mustear-isimlerin-ardindaki-hakikati-anlatti-323397</guid><description><![CDATA[Unutturulmak istenen bir hafızayı gün yüzüne çıkaran araştırmacı Serdar Soydan, Suat Derviş ile olan çeyrek asırlık yolculuğunu ve yazarın külliyatına kazandırılan yeni eserleri anlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sahafların tozlu raflarından gazete arşivlerinin sabaha karşı ışıklarına uzanan bir takip bu. Bir yanda Osmanlı konaklarından çıkıp Beyoğlu’nun yoksul sokaklarına, sürgünlere, sansürlere ve takma isimlerin arkasına sığınmaya zorlanmış devasa bir kadın yazar: Suat Derviş.</p>
<p>Diğer yanda ise onun unutturulmak istenen hafızasını iğneyle kuyu kazar gibi bugüne taşıyan bir araştırmacı: Serdar Soydan.</p>
<p>Bazen bir sahaf tezgahında rastlanan tek bir kitap, bütün bir ömrün seyrini değiştirir. Serdar Soydan’ın <em>Fosforlu Cevriye</em> ile karşılaşması da öyle bir an işte. <em>"Ben onu arayıp bulurken o da beni besledi"</em> diyor Soydan. Kol kolaylar yıllardır. Ekran karşısında sabahlanan geceler, boyun tutulmaları, gazete sayfalarında iz sürülen "Filiz Hataylı" müstearları… Hepsi, bu memleketin edebiyat tarihinde yok sayılmaya çalışılmış bir kadının hakkını teslim etmek, onun sesini yeniden kamusal alana taşımak için.</p>
<p>İthaki Yayınları, Suat Derviş’in ölüm yıl dönümünde okuru yine heyecanlandıran üç kitaplık özel bir seçkiyle karşımızda: <em>Sevdiği Bendim</em>, <em>Üç Papatyalı Kadın</em> ve <em>Bitmeyen Korku</em>. Yıllarca gazete tefrikalarında sıkışıp kalmış, müstear isimlerin ardına gizlenmiş bu metinler; Derviş’in hem kadın ruh halini hem de suçun, korkunun ve yalnızlığın sınırlarını nasıl eşsiz bir dille işlediğini bir kez daha kanıtlıyor.</p>
<p>Dizinin editörü Serdar Soydan ile Suat Derviş’in hiç bitmeyen arşivi, takma isimlerle direndiği yazarlık serüveni ve hakikatin peşini bırakmayan edebiyatçılığı üzerine konuştuk.</p>
<h3> “O beni hep beslerdi”</h3>
<p><strong>Suat Derviş edebiyatı sizin için kişisel anlamda ne ifade ediyor? Çalışmalarınızın tamamına yönelik sormak istedim, ona karşı edebiyat tarihimizdeki bir haksızlığı giderme çabası mı?</strong></p>
<p>Evet, en temelde iki-üç kitabını okuyup sevdiğim bir yazarın, hak ettiği yerde olmadığını, görmezden gelindiğini düşünmüştüm. Bir araştırmacı olarak elimden geleni yapmak istedim. Yani araştırmak… Ona dair ne varsa toplamak ve sunmak. Böylece onu görünür kılmak. Ancak o da bu çabama karşılık verdi.</p>
<p>Derli toplu basılan bu külliyat sayesinde araştırmacı olarak adımı duyurdum. Suat Derviş ve eserleri sayesinde para kazandım, aferin aldım. Dahası Suat Derviş’in yazdıklarından ve yaşadıklarından güç aldım. Yani ben onu ve yazdıklarını arar, bulurken o da beni besledi. </p>
<h3>“Hayranlıkla okudum”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/img20230919131219.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Sizin edebiyat yolculuğunuz Derviş ile ilk ne zaman ve nasıl kesişti?</strong></p>
<p>Kaldırıma kurulmuş bir sahaf tezgâhında, <em>Fosforlu Cevriye</em>’yi görmem ve almamla başladı. Okudum, büyülendim. Sonra Suat Derviş yaşarken kitaplaşan az sayıdaki eserinden bir diğeri olan <em>Hiç</em>’i aramaya başladım. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nden fotokopisini aldım, spirallettim. Onu da neredeyse başımı kaldırmadan, aynı hayranlıkla okudum. 2000 senesiydi yanılmıyorsam.</p>
<h3>“Suat Derviş adını görünce çok mutlu oldum”</h3>
<p><strong> <img src="https://static.bianet.org/2026/09/img20230919140002.jpg" alt=""></strong></p>
<p><strong>Yıllarca gazete ve dergi sayfalarında kalmış, müstear isimlerin arkasına gizlenmiş metinleri gün yüzüne çıkarmak adeta bir dedektiflik sabrı gerektiriyor. Suat Derviş arşivi içinde "Filiz Hataylı" izini sürerken nasıl bir metodoloji izlediniz, sizi en çok ne zorladı?</strong></p>
<p>Sorunuzun sonundan başlayayım. İnsan sevdiği işi yaparken inanın zorlanmıyor. Zorlanıyor tabii; göz de, beyin de, kas da. Ama hissetmiyor. Kaç defa ekran karşısında sabahladım? Kaç defa boynum, sırtım, belim tutuldu acaba? Belki gençliktendir de… Bana mısın demedim. Üç-beş kültür-fizik hareketi, bir kas gevşetici… Kaldığım yerden devam ettim.</p>
<blockquote>
<p>Filiz Hataylı adını ve bu takma adla yazılmış romanları nasıl bulduğuma gelecek olursak… Neriman Hikmet, Suat Derviş’in ölümünden sonra PTT’nin <em>Güvercin</em> dergisinde çıkan biyografik yazısında, Derviş’in çalıştığı, eser verdiği gazeteleri listelerken <em>Cumhuriyet</em>, <em>Yarın</em>, <em>Tan</em>, <em>Son Posta</em>, <em>İkdam</em> (eski), <em>Yeni Sabah</em>, <em>Telgraf</em>, <em>Gece Postası</em>, <em>Her Gün</em> ve <em>Tercüman</em>’ın isimlerini veriyordu. Bu gazetelerin hepsini taramıştım. Ancak Tercüman’da Suat Derviş ya da o güne kadar bilinen hiçbir takma adına rastlamamıştım.</p>
<p>Bu yüzden <em>Tercüman </em>gazetesine dair aldığım notları açtım ve ismini ilk kez duyduğum yazarların, romanlarının en azından ilk on tefrikasını okuyup bir ipucu yakalamaya çalıştım. Ve 1966 yılına geldiğimde aradığım ipucunu buldum! 1966 yılında o güne kadar Tercüman yahut başka bir yayında görmediğim bir isim vardı.</p>
</blockquote>
<p>Filiz Hataylı… Gazetede yayınlanan ilk tefrikası Üç Papatyalı Kadın’ı okurken tematik olarak dil olarak da eserin Suat Derviş’in olabileceğini düşündüm. Sonra bu imzayla yayınlanan diğer romanları tek tek okudum ve pek çok paralellik, pek çok benzerlik yakalayıp kesin kararımı verdim. Filiz Hataylı Suat Derviş’ti. Daha sonra Münir Süleyman Çapanoğlu’nun henüz yayınlanmamış Türk Edebiyatında Müstearlar başlıklı çalışmasında Filiz Hataylı adını ve karşısında Suat Derviş’i görünce çok mutlu oldum. </p>
<h3>“Bugünün terminolojisiyle içerik üretici diyebiliriz”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/img-20240123-145036.jpg" alt=""></p>
<p><strong><em>Üç Papatyalı Kadın</em> metnini yazarın kendi imzasıyla çıkan <em>Günahtan Kaçan Kadın</em> çizgi romanıyla yan yana getiriyorsunuz. Derviş’in aynı hikâyeyi hem düzyazı hem çizgi roman gibi farklı formlarda yeniden üretmesi, onun yazarlık pratiği hakkında bize ne söylüyor?</strong></p>
<p>Geç Osmanlı, Erken Cumhuriyet’in pek çok yazarı aynı zamanda gazeteci. Reşat Nuri, Yakup Kadri, Refi Cevat, Nahid Sırrı, Suat Derviş…</p>
<p>Her biri muhabirlik, köşe yazarlığı da yapmış. Bugünün terminolojisiyle içerik üretici diyebiliriz hepsine. Onlardan istenen her formatta, her edebîlikle, her temada yazmışlar. Daha doğrusu yazabilenler el üstünde tutulmuş, o gazete senin, şu dergi benim gezmişler. Suat Derviş de köşe yazarlığı, çevirmenlik, adliye ve Beyoğlu muhabirliği, roman ve öykü yazarlığı yapmış. Pek çok türde, formatta metin üretmiş. Çünkü işi bu. 1953 başında bir çizgi roman olarak kurguladığı öyküyü, 1966’da Paris izlenimlerini de ayrı bir katman ve aks olarak ekleyerek romanlaştırmış.</p>
<h3>“Kendi döneminin ötesinde”</h3>
<p><strong><em>Bitmeyen Korku</em> ile <em>Bir Köşede Bir Kadın</em> eserlerinin yan yana gelişi okura nasıl bir tematik izlek sunuyor?</strong></p>
<p><em>Bitmeyen Korku</em>’da katil olduğu için psikolojisi bozulan genç bir kadın var. Gitgide buhranlar, heyezanlar içinde boğuluyor. <em>Bir Köşede Bir Kadın</em>’ın ana karakteri ise öldürülmek istendiğini bilen, ancak kaçamayacak kadar hasta, külçeye dönmüş bir bedene hapsolmuş.</p>
<blockquote>
<p>İkisinde de klostrofobik bir atmosfer yaratmış Suat Derviş. İki eserde de suç karşısında biri katil, bir maktul iki kadın var.  Yukarıda bahsettim, Suat Derviş birkaç gazete için farklı yıllarda adliye muhabirliği yapıyor. Çok sayıda suç hikâyesi ve suçlu ile karşılaşması demek bu.</p>
</blockquote>
<p>Bence bu iki metin, bir seri katil hikâyesi olan <em>Ankara Canavarı</em> ile henüz kitaplaşmamış <em>Biz Üç Kız Kardeşiz</em> gibi romanlar bu adliye gözlemlerine dayanıyor. Ve evet, tüm bu metinlerin ana karakterleri kadınlar.</p>
<p><strong>Suat Derviş’in "korku", "yalnızlık" ve "kadın ruh hali" üzerine kurduğu bu atmosfer bugün bize ne söylüyor?</strong></p>
<p>1960’ların ikinci yarısında, Suat Derviş de altmışlarının ikinci yarısındaydı. İnsan ömrünün de o yıllarda ortalama 50-55 arası. Yani Suat Derviş kendini ölüme yakın hissediyor olmalı. Her an ölebilecekmiş gibi. Dahası çok zor, birden fazla kırılma, kariyer açısından birkaç sıfırlanma içeren çok zorlu bir ömür sürmüş. İstinatgahları, yani ablası Hamiyet, kocası Reşat Fuat ve Neriman Hikmet de ölüme yakın… Belli belirsiz bir korku var. Tanıdığı, bildiği, çocuk olduğu, genç olduğu dünya değil artık içinde yaşadığı. Birlikte çalıştığı gazete patronları, muhabir ve muharrirler ya emekli olmuş ya da ölmüş. Matbuattan çekilmiş imzaları. Böyle bir atmosferde milliyetçi-mukaddesatçı bir gazetede, bir takma adla yazan, yazmak zorunda kalan bir yazar. Gözaltılarla, işkenceyle, kaçak göçek geçen ömrün izleri olsa gerek. Korku, kaygı, buhran, kıstırılmışlık hissi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/sam-8585-1.JPG" alt=""></p>
<p><strong>Dönemin toplumsal ve siyasi baskıları düşünüldüğünde, Suat Derviş’in "Filiz Hataylı" gibi takma isimler kullanmak zorunda kalması edebi kimliğini ve dönemin edebiyat çevresini nasıl şekillendirdi?</strong></p>
<p>Bizim basın yayın tarihimiz takma adlarla dolu. Aziz Nesin, Orhan Kemal, Suat Derviş, Aka Gündüz, Turhan Tan… Tüm bu isimler takma. Kimi aynı zamanda memur olduğu için, kimi aynı anda beş-altı yayına içeri ürettiği için, kimi mimlendiği, sakıncalı bulunduğu, karda yürüyüp izini belli etmek istemediği için kullanmış takma adları.</p>
<p>Suat Derviş de ilk günden itibaren bir takma adın koruması altına giriyor. Hatice Saadet nüfustaki ismi. Ailenin seçtiği soyadı ise Dervişoğlu. Hatice Saadet Dervişoğlu olmuyor hiçbir zaman. Suat Derviş’i seçiyor.</p>
<blockquote>
<p>En bilinen takma adı olan Hatice Hatip’i de otuzların başında Berlin’de kullanmaya başlıyor. 1933’te Türkiye’ye döndükten sonra de Suat Suzan adıyla iki roman tefrika ettiriyor. Bu takma adların hiçbiri siyasal sebeplerle alınmamış, ticari sebepler belirleyici olmuş. Server Bedi gibi yani. </p>
</blockquote>
<p>Peyami Safa o adı nasıl para kazanmak için daha hızlı, daha çalakalem ve avamın zevkine göre üretmek üzere aldıysa Suat Derviş de polisiyeleri, tür romanlarını daha çok takma adlarla yazmayı seçmiş.</p>
<p><strong>Bizi kentin görünmeyenlerine, yoksul mahallelerine götüren bir isim Suat Derviş. Gazeteciliği de romanları gibi zamanı aşan bir nitelikte... Sizce bugünü dünden yakalamış, çağının ötesinde bir gazeteci ve edebiyatçı diyebilir miyiz ona?</strong></p>
<p>Yirmi beş yıldır gazete ve dergi taradığım, eser ve yazar izi sürdüğüm, bulduklarımı varislere, yayıncılara ulaştırdığım, bir kısmını da yayına hazırladığım için biliyorum; Suat Derviş kadar edebi kamuda, okuyucuda karşılığını bulan keşif, neşriyat olmadı.</p>
<p>Ne Peride Celal, ne Nahid Sırrı, ne Selahattin Enis… Bu durumun nedenlerini çok düşündüm. Tabii ki İthaki’nin inatla, sabırla ve handiyse aşkla sayısı kırka yaklaşan bu kitapları yayınlaması, sonra Suat Derviş’i hatırlatmak, anlatmak için yapılan etkinliklere bütçe ayırması büyük bir etken. Ama Suat Derviş’in kendi döneminin ötesinde, halen güncel ve yaşar kalan konular seçmiş, karakterlerini tüm gerçekliği ve derinliğiyle anlatmış olması da çok önemli. Dünya pek değişmiyor. Ne yazık ki. Adaletsizlik de, sömürü de, ötekileştirme de aynı.</p>
<p>O yüzden eğer doğru, güçlü ve gerçek bir damar yakalarsanız, içten bir şekilde sistemin aksayan, sorunlu taraflarını ortaya koyarsanız bunun alıcısı her zaman oluyor. Suat Derviş muhabirlik yaptığı dönemden sonra son derece iyi bir gözlemci ve yazarlık kumaşı kaliteli; yani yazmaya, kağıda aks ettirmeye yetenekli bir insan olduğu için bugüne de kaldı, yarına da kalıyor. Son döneminde, takma adla yazdığı bu eserler bile ne kadar taze. Çünkü içten, çünkü gerçek. Klasikleşebilmenin, yarına kalmanın anahtarları bunlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/donem.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Direkt olarak suça sürüklenen çocukları gözlemleyip onlarla konuşarak yazdığı metinler de var. Derviş’in edebiyatında ve gazeteciliğinde bu tür "tabu" ya da kenarda kalmış temaları merkeze almasının temel motivasyonu sizce neydi? Özellikle yaşadığı dönemi düşünürsek…</strong></p>
<p>Ağzında altın kaşıkla doğmuş bir konak kızı. Zadegân sınıfından Osmanlı’nın. Kimyager ve akademisyen dede, doktor baba, sarayda yetişmiş, dil bilen bir anne… Suat Derviş nerede kozasını yırttı ve kendisine biçilen kaderin dışına çıktı?</p>
<p>Edebiyata merak saldığında belki. Edebiyat, sanat bunu yapmaz mı? Başka hayatları, deneyimleri ayağımıza getirir. Yaşamadan yaşatır bize. Suat Derviş romanlarda, öykülerde tanıdı başka dünyaları. </p>
<p>Bize tanıttığı gibi. Sonra 1918-33 yılları arasında sık sık gittiği Berlin ve doğup büyüdüğü İstanbul’da, iki kozmopolit iki her milletten, her sınıftan insanı barındıran, varsılla yoksulun, göçmenle soylunun iç içe geçtiği bu iki merkezde yaşaması da farklı yaşamlara şahit olmasını, gözlem yapmasını kolaylaştırmış olmalı. İki savaş arasında, dünyada sular durulmuyordu.</p>
<p>İnsanlar sürekli hareket halindeydi. Suat Derviş de onlarla sürüklendi. Farklı akıntılara kapıldı ve karşı kıyıları keşfetti.</p>
<blockquote>
<p>Bambaşka adalarda yürüdü, farklı sularda yüzdü. Böylece ötekinin peşine düştü sanırım. Ben böyle anlamlandırıyorum. Ruhsal bir yatkınlık da olabilir tabii. Ama ötekinin peşine düşmekle kalmadı, ötekinin sergüzeştini, derdini yazma cesaretini de gösterdi. 1935-39 yılları arasında kaleme aldığı röportaj dizilerinin o güne kadar eşi benzeri yoktur.    </p>
</blockquote>
<p><strong>Bu üç kitaplık seçkiyle birlikte Suat Derviş külliyatında henüz keşfedilmeyen başka karanlık noktalar veya kayıp metinler var mı? Okuru ileride yeni gelişmeler bekliyor mu?</strong></p>
<p>Sizin sorularınızı yanıtlamak için kalktım bu sabah. Sonra, kendimi şüpheli, daha önce duymadığım bir isimle, belki bir takma isimle yazılmış beş romanı beşer tefrika okurken buldum. Temelde aradığım üç şey var. 1945 senesinde <em>Hürses</em> gazetesinin kapanması üzerine 104. tefrikasında yarım kalan <em>Yaprak Kımıldamasın</em> romanı acaba başka bir yerde, ileriki senelerde tefrika edildi mi?</p>
<p>Eserin sonunu bir gün bulabilecek miyim, merak ediyorum.  Radi Fiş’in Rusçaya çevirip 1969’da orada bastırdığı <em>Aşk Romanları</em> adlı otobiyografik eser de henüz kitaplaşmadı.</p>
<blockquote>
<p>Acaba bu eserinde 1960’ların ikinci yarısında bir takma adla Türkiye’de tefrikasını bulabilir miyim diye hevesle sürekli yeni gazeteler tarıyorum. Son olarak Neriman Hikmet, Fatmagül Berktay’a verdiği bir röportajda Suat Derviş’in <em>Ekspres</em> gazetesinde de yazdığını söylüyor. 1962’de başlayan Ekspres’i taradım, büyük oranda analiz ettim tefrikaları. Orada bir şey çıkmadı. Ama ya <em>İstanbul Ekspres, Ege Ekspres, Ankara Ekspres</em>… Onları da tarıyorum.</p>
</blockquote>
<p>Elimde iki yüzü aşkın öykü, mahkeme yazıları, kadın hakları üzerine yazılar var. <em>Karanlıkta Bir Genç Kız</em> ve <em>Biz Üç Kız Kardeşiz</em> romanları da yakın bir gelecekte çıkacak umarım. </p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sahipler: Mahremiyetin son kullanma tarihi var mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sahipler-mahremiyetin-son-kullanma-tarihi-var-mi-323362</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/sahipler-mahremiyetin-son-kullanma-tarihi-var-mi.jpeg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sahipler-mahremiyetin-son-kullanma-tarihi-var-mi-323362</guid><description><![CDATA[Byatt’ın Sahipler romanı, ölmüş bir şairin ‘gizli’ mektuplarının mülkleştirilmesi üzerine kurulur. Oyuncu Serhat Kılıç’ın evindeki son anına ait fotoğrafın teşhir edilmesi de bizi bu romanın sordurduğu sorulara götürür.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Oyuncu Serhat Kılıç’ın hayatını kaybetmesi tanıyan tanımayan herkesi üzdü, ancak ardından yaşananlar da ölüm kadar sarsıcıydı.</p>
<p>Bir anda bir evin kapılarının hiç tanımadığı insanlara açılması, bir salonun ortasındaki sehpanın üzerinde duran her bir nesnesinin ulu orta yayınlanması, ekran dışında hiç görmedikleri bir insanın hayatını tek bir kare fotoğraf üzerinden didikleyen kalabalıklar… Ölümün soğuk yüzünü iliklerimize kadar hissettiren bir yandan da etik anlayışımızı derinden sarsan acayip bir olay.</p>
<p>Görmek istemeseniz bile her yerden önünüze çıkan o fotoğrafa bakarken, insan düşünmeden edemiyor. Böyle bir durum, “kamuoyunun merakı” ya da “ünlü olmanın bedeli” diyerek geçiştirilebilir mi? Benzer durumlar ünlü olmayan ölülerin de başına geliyorken bu tür yorumlar çok yüzeysel kalmaz mı?</p>
<p>Mesele ünlü olmakla ilgili değil, mesele bir insan öldüğünde sınırlarının neden kalktığı, mahremiyetin ne zaman ve nasıl kamusal mülke dönüştüğü meselesi. Mesele daha derin… Kişi öldüğünde mahremiyet sınırı neden sıfırlanıyor? Yaşayanlar bu sınırı ihlal etme cüretini nerden buluyor?</p>
<p>Bu soruları düşünürken aklıma A. S. Byatt’ın Sahipler (Possession: A Romance, 1990) romanı geldi. Çünkü roman tam da bu çizgide duruyor. Üstelik sorularımıza soru ekliyor.</p>
<p>Yaşayan bir sanatçının yayımlamadığı mektupları ele geçirip aşk hayatını ortaya döksek bunu kolaylıkla mahremiyet ihlali sayarız. Peki ama aynı mektuplar ölü birine aitse… Onlara pekâlâ “arşiv”, “belge”, “edebiyat tarihi”, “sanat tarihi” diyebiliyoruz.</p>
<p>Böyle olunca zihnimizdeki soru büyüdükçe büyüyor. Mahremiyetin son kullanma tarihi var mı?</p>
<h3>Belgeden mezara: Sahiplenme arzusu</h3>
<p>Zihnimiz bu sorulara yanıt araya dursun, biz roman üzerinden ilerleyelim. Sahipler, başlığıyla bile meseleyi büyüten bir roman. “Possession” yalnızca romantik bir sahiplenme değil; araştırmacının şaire, biyografi yazarının hayata, koleksiyoncunun belgeye, okurun hikâyeye sahip olma arzusunu sorgulatan bir kavram.</p>
<p>Roman 1980’lerin Britanya akademik dünyasında başlıyor. Genç araştırmacı Roland Michell, Viktorya döneminin kurgusal şairi Randolph Henry Ash’e ait bir kitabın arasında Ash’in el yazısıyla yazılmış iki gizli mektup taslağı buluyor.  Akademik dünya Ash’i eşine bağlı, düzenli bir adam olarak bilirken, mektuplar başka bir kadına yazılmış! Roland’ın yapması gereken arşiv kurallarına uymak; fakat bunu yapmıyor, mektupları çalıyor.</p>
<p>Roland, mektupların muhatabının şair Christabel LaMotte olduğunu anlıyor ve LaMotte üzerine çalışan akademisyen Maud Bailey ile ortak bir iz sürmeye başlıyor. Araştırma derinleştikçe iki şair arasındaki gizli aşk, evlilik dışı bir hamilelik, bir intihar ve gizlenen bir çocuk gibi en mahrem aile sırları ortalığa saçılıyor. Roland ve Maud’nun yanı sıra Amerikalı koleksiyoncu Cropper gibi başkaları da belgelerin peşine düşüyor.</p>
<p>Merak ve “bilme hakkı”, romanın sonunda fiziksel bir ihlale dönüşüyor. Başlangıçta bir kitabın arasından alınan mektup, sonunda mezarın kazılmasına kadar varıyor.</p>
<p>Bilme arzusu tüm bu yaşananlardan sonra bizi etik bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir insan öldüğünde hayatı başkalarının sahip olabileceği bir “malzemeye” dönüşür mü?</p>
<h3>Ölüm, etik ihlali aklamaya yeter mi?</h3>
<p>Bu noktada rahatsız edici bir paradoksla karşılaşıyoruz. Ölülerin özel hayatına duyduğumuz merakı “bilgi” sözcüğüyle meşrulaştırıyor olabilir miyiz? Yaşayan bir sanatçının kimle seviştiğini merak etmek magazin sayılırken, ölüm etik ihlali aklamaya yeter mi?</p>
<p>Bir de zaman meselesi var. Bir olay çok yeniyse, diğerinin üzerinden yüz yıl geçtiyse… Aradaki fark gerçekten zaman mı? Yoksa itiraz edecek kimse kalmadığı için daha mı rahat hareket ediliyor?</p>
<p>Sahipler’deki gibi artık mektup yazmıyoruz ama bugün ölen birinin telefonundaki gizli bir sohbet, taslaklar bölümünde saklanmış bir e-posta yüz yıl sonra biyografisinin parçası olarak yayımlanabilir mi?</p>
<p>Vicdani direncin kırılması, özel hayata bakış açımızın değişmesi için ne kadar zaman lazım?</p>
<p>Sormuş bulundum ama sorum havada asılı kaldı. Güncel olay gösteriyor ki zamana bile gerek yok, mahremiyetinizin kamu malına dönüşmesi için ölmüş olmanız yeterli!</p>
<h3>‘Kamuoyunun bilme hakkı’ maskesi ve yasın ihlali</h3>
<p>Byatt’ın kurgusundan tekrar Serhat Kılıç örneğine döndüğümüzde, durumun fecaati daha net ortaya çıkıyor. Romandaki akademisyenler ölülerin sırlarını deşerken buna “araştırma” diyebilirler, “biyografi” diyebilirler ya da “kültürel miras” adını verebilirler. Peki Serhat Kılıç’ın evinin salonundan, en kırılgan anından sızdırılan o fotoğrafta meşrulaştırıcı kılıf nedir?</p>
<p>“Kamuoyunun bilme hakkı” mı?</p>
<p>Bir insanın evinde tek başına ölmesi, cenazesinin iki gün sonra bulunması ya da sehpasının üzerinde duran nesneler kamuya ait bir bilgi olamaz, olsa olsa insanın en yalın yalnızlığını anlatır bize.</p>
<p>İnsanların o tek kareye bakarak kurguladığı hikâyeler, bir yaşam üzerine cüretle oturtulan ahlak bekçiliğinden başka bir şey değil. Bir kişinin oyuncu veya tanınır olması, evinin içindeki mahremin kamusal mülk hâline gelmesine gerekçe gösterilemez. Ki dedim ya bunu ünlü olmayanlara da yapıyorlar, kadın cinayetlerinde mesela; öldüğü için kadının yüzü, kimliği, hayatı, neyi var neyi yoksa birden kamu malı oluyor. Öldürenin adı gizleniyor, yüzü buzlanıyor, çünkü hâlâ yaşıyor.</p>
<p>Dönelim yine zaman meselesine. Yakınları henüz kaybın şokunu atlatamamışken, daha yaslarını tutacak vakitleri bile yokken böylesi bir ihlalle yüzleşmeye zorlanmaları,</p>
<p>yaşayanların sınır tanımazlığından başka bir şey değil. Yaşayanların pervasızlığı sınır tanımıyor maalesef…</p>
<p>Şu olaydan kamu yararına bir sonuç çıkacaksa o da şu olabilir: Ölmek, mahremiyet haklarının devredilmesi anlamına gelmez. Kişi artık kapısını kapatamıyor, kameralara “dur” diyemiyor, durumu izah edemiyor diye onun hayatını didikleme hakkınız olamaz. Bir insan öldüğünde mahremiyeti ortadan kalkmaz; aksine, itiraz hakkı elinden alındığı için o mahremiyet yaşayanların etik sorumluluğuna emanet edilir.</p>
<h3>Yas tutarken teşhir ediyoruz</h3>
<p>Uzatmalı bir felsefe öğrencisi olarak kuramcıların bu meseleye nasıl baktıklarını da kısacık hatırlatmak isterim. Judith Butler, özellikle Kırılgan Hayat (Precarious Life) ve Savaş Tertipleri (Frames of War) kitaplarında “yası tutulabilirlik” (grievability) kavramı üzerinden hangi hayatların kayıp olarak görüldüğünü, hangi ölümlerin kamusal yasın konusu hâline gelebildiğini sorgular. En basit hâliyle soru şudur: Kimin yası tutulur?</p>
<p>Butler’ın meselesi doğrudan ölülerin mahremiyeti değildir elbette. Ancak onun sorusunu biraz daha ileri götürdüğümüzde bizim tartıştığımız yere varabiliriz. Yası tutulmaya değer gördüğümüz ölüyü, mahremiyeti korunmaya değer bir insan olarak da görüyor muyuz?</p>
<p>Çünkü tuhaf bir çelişki var burada. Bir yandan bir insanın ardından üzülüyor, kaybını paylaşıyor, onun için üzülüyoruz; öte yandan aynı insanın artık kendisini koruyamayacağı en kırılgan anda özel alanına giriyor, görüntülerine bakıyor, eşyalarını inceliyor, hayatı hakkında hüküm veriyoruz.</p>
<p>Julia Kristeva’nın Korkunun Güçleri (Powers of Horror) yapıtında ortaya koyduğu “abjection” (iğrençlik/dışlanmışlık) kavramıysa bizi başka bir yere, yaşamla ölüm arasındaki sınırın yarattığı tekinsizliğe götürür. Kristeva için ceset, abject’in en güçlü imgelerinden biridir. Çünkü yaşayan insana kaçamayacağı bir gerçeği, kendi ölümlülüğünü hatırlatır; yaşamla ölüm, ben ile öteki arasındaki güvenli sınırı bozar. Bu karşılaşma bizi hem uzaklaştırır hem de tuhaf biçimde kendisine çeker.</p>
<p>Belki ölüm görüntülerine duyulan o tekinsiz merakı da burada düşünmek gerekir. Bakmak istemediğimizi söylerken neden bakıyoruz? Bir başkasının ölümüne, evine, geride bıraktığı nesnelere bakarken aslında kendi ölümlülüğümüzün çevresinde mi dolaşıyoruz?</p>
<p>Kristeva bu merakı doğrudan “röntgencilik” olarak tanımlamaz. Ancak abject kavramı, ölüm karşısında aynı anda hem geri çekilmemizi hem de bakışımızı oraya yeniden çevirmemizi anlamak için güçlü bir argüman sunar.</p>
<p>Butler’ın sorusuyla Kristeva’nın argümanlarını yan yana koyduğumuzda çelişki daha da görünür oluyor. Ölünün ardından yas tutmakla ona bakmak, onu merak etmekle mahremiyetini ihlal etmek arasındaki sınırı nerede çiziyoruz?</p>
<p>Bunları bilgi olarak aklımızın bir kenarına koyalım ve yine romana dönelim.</p>
<h3>Byatt’ın karakterlerine ve okuruna verdiği ders!</h3>
<p>Byatt romanın finalinde araştırmacılara, akademisyenlere ve okura son bir oyun oynar! Roland ve Maud her belgeyi bulur, mezarı açar, soy ağacını çözer. Ancak Byatt, anlatının en sonunda bizi Ash’in öldüğünü sandığı kızıyla karşılaştığı kısa bir ana ana götürür. Ash çocuğuna bir mesaj bırakmak ister ama mesaj adrese ulaşmaz. Olsun. Bundan daha önemlisi, bu anı Roland da Maud da hiçbir zaman öğrenemez.</p>
<p>Sahipler, yüzlerce sayfalık arşiv takibinin sonunda keskin bir sınır çizer. O da şudur: Geçmiş bütünüyle ele geçirilemez!</p>
<p>Serhat Kılıç’ın evinin kapısı ölümünün ardından hiç tanımadığı insanlara açılırken Byatt, araştırmacıların yüzüne kapıyı kapatır. Onca çabaya karşın her şeyi öğrenemezler, bilemezler.</p>
<p>Belki mesele de budur. Bir insan öldüğünde artık kapısını kendisi kapatamaz. O kapıyı onun adına kapalı tutmak yaşayanlara düşer.</p>
<p>(NK/EMK)</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>·         A. S. Byatt, Sahipler, Çeviri Rana Tekcan, Can Yayınları.</p>
<p>·         Judith Butler, Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü, Çeviri Başak Ertür, Metis Yayınları.</p>
<p>·         Judith Butler, Savaş Tertipleri: Hangi Hayatların Yası Tutulur?, Çeviri Şeyda Öztürk, Yapı Kredi Yayınları.</p>
<p>·         Julia Kristeva, Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme, Çeviri Nilgün Tutal, Ayrıntı Yayınları.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[On İki Adalar'da güneş, deniz ve fizik -2]]></title><link>https://bianet.org/yazi/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-2-323391</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-2-323391</guid><description><![CDATA[Sonuç olarak, güneşin ve denizin insan iyilik hali üzerindeki olumlu etkisi yalnızca romantik bir fikir değil; belirli fiziksel ilkelere dayanıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazının<a href="https://bianet.org/yazi/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1-322905" target="_blank" rel="nofollow noopener"> birinci bölümünde, </a>güneş ışınımının melanin üretimi aracılığıyla bizi hem koruduğunu hem de, özellikle daha açık tenli ziyaretçiler için, risklere açık bıraktığını, ozon deliğinin bu korumayla nasıl ilişkili olduğunu ve gökyüzünün neden mavi göründüğünü görmüştük. Şimdi bu aynı ışığın içsel saatimizi nasıl düzenlediğine bakalım, ardından başlangıçtaki hipotezimizin ikinci değişkenine geçeceğiz: denize.</p>
<p>Sirkadiyen ritim, insanın esas olarak doğal ışıkla düzenlenen, içsel 24 saatlik biyolojik döngüsüdür. Uykuyu, hormon üretimini, vücut ısısını ve ruh halini etkiler. Güneş ışığından sistematik olarak uzaklaşma (yapay aydınlatmalı kapalı mekanlarda çalışma ve yaşama) bu ritmi bozar ve bedensel ile ruhsal dengesizliğe yol açar.</p>
<p>Soru: Ilımlı ve kademeli güneş maruziyeti, uyku kalitenizi, ruh halinizi ve gün içindeki enerjinizi iyileştirebilir mi? Deneyin!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/b2-nisyros.png" alt=""></p>
<p>İkinci değişken: "deniz"</p>
<p>Elektron, 1897'de İngiliz fizikçi Joseph John (J.J.) Thomson (1856–1940) tarafından keşfedildi. Cambridge'de profesör ve Cavendish Laboratuvarı'nın müdürüydü. Katot ışınlarını inceleyerek, bunların hidrojen atomundan çok daha küçük ve hafif parçacıklar olduğunu kanıtladı; bunlar keşfedilen ilk atomaltı parçacıklardı ve bu keşfi nedeniyle Thomson 1906'da Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Elektronun rolünün anlaşılması, madde ve biyoloji hakkındaki resmimizi kökten değiştirdi. İnsan organizmasının elektriksel dengesi, çevreyle etkileşimden etkilenir. Deniz, iyi bir elektrik iletkeni olduğu için, bedeni elektrostatik yüklerden boşaltan bir araç gibi işlev görebilir; bu da yalnızca ruhsal iyilik hali değil, bedensel rahatlama da sağlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/b3-astypalaia.png" alt=""></p>
<p>Denizde hissettiğiniz canlanma duygusu yalnızca psikolojik değildir. Bu, beden ile gezegen arasındaki elektriksel ilişkiye dayanan fiziksel bir olgudur. Sizi elektriksel olarak yalıtan bir dünyada yaşıyorsunuz. Kauçuk tabanlı ayakkabılar, sentetik malzemeler ve yalıtılmış binalar, bedeninizden Dünya'ya doğal elektrik yükü akışını engeller.</p>
<p>Son derece hassas bir elektrokimyasal sistem olan bedenimiz statik elektrik biriktirir ve Dünya'nın doğal elektrik alanından yalıtılır. Bu yalıtım, uyku bozuklukları, stres ve enerji eksikliği gibi olgulara katkıda bulunan olası bir etken olabilir.</p>
<p>Deniz, mükemmel bir doğal iletken olarak bu sürece müdahale eder. İyonlar (çözünmüş tuzlar) bakımından yüksek içeriği, elektrik yükünü etkin biçimde taşımasını sağlar. Bedenimizi deniz suyuna daldırdığımızda, ikili bir elektriksel dengelenme gerçekleşir. Beden, birikmiş statik elektrikten doğrudan boşalır, bu elektrik denizin devasa iletken kütlesine doğru bir kaçış yolu bulur, ve aynı zamanda beden, su aracılığıyla doğrudan Dünya'ya elektriksel olarak bağlanarak topraklanır.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/b4-kalymnos.png" alt=""></p>
<p>Devasa bir serbest elektron deposu gibi işlev gören gezegenle bu bağlantı, elektronların organizmaya doğru akmasını sağlar.</p>
<p>Bu aktarım önemsiz değildir; bedenin biyoelektrik dengesinin yeniden sağlanmasına katkıda bulunduğu düşünülür ve derin bedensel rahatlama ile iyilik hali duygusuna bilimsel bir açıklama sunar. </p>
<p><em>Journal of Inflammation Research</em> ve <em>Journal of Alternative and Complementary Medicine</em> gibi dergilerde yayımlanan yeni bilimsel çalışmalar, bu elektronların güçlü antioksidanlar gibi davrandığını öne sürüyor.</p>
<p> Zararlı serbest radikalleri nötralize ederek, birçok kronik hastalığın kökeninde yatan oksidatif stresi ve iltihabı büyük ölçüde azaltıyorlar. Bu bulgular, "topraklamanın" (earthing) kronik iltihapları önemli ölçüde azaltabileceğini, stres hormonu kortizolü düzenleyerek uyku kalitesini iyileştirebileceğini ve kanın akışkanlığını artırarak kardiyovasküler sorun riskini azaltabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Soru: Yerçekimsiz ortamlarda spor yaptınız mı hiç? Astronotlar uzay yolculuklarından önce nerede hazırlanıyor? Deniz ayakkabısı giyiyor musunuz? Denizden sonra, havlusuz ve deniz ayakkabısız, ve elbette şemsiyelerden uzakta, plajdaki kumla temas etmeyi deneyin. Deneyde kaydettiğiniz parametreler iyileşiyor mu? Deneyin!</p>
<p>Dolayısıyla denizde yüzmek, dinlenmeden fazlası. Bu, biyoelektrik devremizi gezegenle yeniden birleştiren bir eylem; hissettiğimiz derin iyilik hali ve bedensel rahatlama duygusuna makul bir açıklama sunan doğal bir "yeniden şarj" biçimi.</p>
<p>Yukarıdaki gözlemlerin ötesinde, kışın ve yazın denizle günlük temas, özellikle erişimin daha kolay ve yaşam tarzının farklı olduğu ada bölgelerinde, yalnızca denizin ve güneşin verebileceği aynı iyilik hali ve keyfi paylaşan insan toplulukları yaratır. Bir araya gelen insanlar deneyimlerini paylaşır, sosyal bağları güçlendirir ve kolektif bir yükselme yaşarlar. Su sakinleştirir, güneş uyandırır ve topluluğa katılım var oluş biçimini değiştirir.</p>
<p>Bu bağları, bianet için yazdığım önceki bir yazıda da anlatmıştım: <a href="https://bianet.org/yazi/kos-tan-bir-mektup-kardesim-yilmaz-a-321618" target="_blank" rel="noopener">Kos'tan bir mektup: Kardeşim Yılmaz'a</a>, burada Kos'taki yakın bir arkadaşıma seslendiğim bir mektup, bir zamanlar bizi coğrafi olarak ayıran aynı denizin, bizi bir o kadar da birleştirebileceğinin bir kanıtı.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/b5-leros.png" alt=""></p>
<p>Sonuç olarak, güneşin ve denizin insan iyilik hali üzerindeki olumlu etkisi yalnızca romantik bir fikir değil; belirli fiziksel ilkelere dayanıyor.</p>
<p>Bir yandan, güneş ışınımına ölçülü maruz kalma, sirkadiyen ritmimizin düzenlenmesi için belirleyicidir ve uykuyu, enerjiyi ve ruh halini olumlu etkiler. Aynı zamanda bedenimiz, melanin üretimi yoluyla ultraviyole ışınıma karşı doğal bir savunma geliştirir.</p>
<p>Öte yandan deniz, bedenin elektriksel olarak boşalmasını sağlayan ve bir rahatlama hissi sunan doğal bir iletken olarak işlev görür.</p>
<p>Bireysel biyolojik etkilerin ötesinde, bu doğal unsurlarla temas sosyal bağları güçlendirir; ortak deneyimleri ve kolektif bir iyilik hali duygusunu paylaşan insan toplulukları yaratır. Dolayısıyla güneşle ve denizle ilişkimiz, fiziksel durumumuzu ruhsal ve sosyal yaşamımızla birleştiren bütünsel bir deneyimdir.</p>
<a href='/yazi/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1-322905' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-yazi/2026/08/28/on-iki-adalar-da-gunes-deniz-ve-fizik-1.jpg' alt='On İki Adalar&#39;da güneş, deniz ve fizik -1' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>On İki Adalar'da güneş, deniz ve fizik -1</h5>
<div class='date'>29 Ağustos 2026</div>
</div>
</a>

<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[O Yıl’ın Efronya’sına mektup]]></title><link>https://bianet.org/yazi/o-yilin-efronyasina-mektup-323379</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/12/o-yilin-efronyasina-mektup.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/o-yilin-efronyasina-mektup-323379</guid><description><![CDATA[Evet Sevgili Efronya, aslında yaşananların henüz hikayesi ve yüzleşilmesi yazılmadı. Ben bu mektupta 111 yıl sonra seni duymaya ve anlamaya çalıştığımı ifade etmeye çalışıyorum.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Efronya bu mektubu sana yüz yıl sonra yazıyorum. Aslında memleketlerimiz yakın sayılır. Senin ulusunun yaşadığı yer ile benim doğdudum yer arasında sadece Arpaçay geçiyor. Kuşların önemsemediği bu sınırlarda, Ani’den senin memleketine yürümem on dakika ya sürer ya sürmez. Kim bilir belki de komşu olan köylerimizde tavuklarımız birbirine karışmıştır.</p>
<p>Şu an olduğum 5137 metre Ağrı Dağı zirvesinde, Küçük Ağrı’yı ve senin ülkenin topraklarını alabildiğine görebiliyorum. Ağrı Dağı’nı bilirsin hani birileri için derinlik, diğerleri için yükseklik olan o muhteşem dağ!  Bu dağda sen ve diğer gidenleri hatırlamak benim için de hem zor hem de gerekli gibi duruyor.</p>
<p>Senin ulusun, Ermeni halkı; yüzyıllar boyunca Osmanlı toplumsal düzeninin önemli unsurlarından biri olarak yaşarken, İmparatorluğun son döneminde yükselen milliyetçilikler, Balkan Savaşları’nın yarattığı travma, savaş koşulları ve İttihat ve Terakki yönetiminin giderek sertleşen homojenleştirme politikaları içinde ölümcül bir hedef hâline geldi. Özellikle merkezî yönetimdeki karar vericilerin savaş koşullarını ve ulusçu güvenlik anlayışını gerekçe göstererek başlattığı kitlesel tehcir ve sürgün sürecine maruz kaldılar. </p>
<p>Sizin yaşadıklarınız yanında karşılaştıramayacağım şey de benim dedelerimin bu olaylardan 10 yıl sonra 24 Eylül 1925’te kabul edilen Şark Islahat Planı ile Kars’tan Aydın’a sürülmüş olmalarıdır. Demem o ki sürgün yönünde değişik uluslardan olsak da  benzer süreçleri yaşamışız. Senden çok sonra yaşayan bir şair Cahit Zarifoğlu şöyle der: "Ne çok acı var."</p>
<p>Bu anlamda Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında yaşanmış çok sayıda politik ve bireysel acının olduğu ve bunlarla hâlâ yüzleşilemediği bir yüzyıl sonra sana söyleyebilirim.</p>
<p>Elbette ki yaşananlar arasında bir hiyerarşi kurmak insani olmadığı gibi politik olarak da doğru değil. Ama senin ve Ermeni ulusunun yüzyıl önce yaşadığı İstanbul ve Anadolu’nun diğer kentlerinde, Suriye’nin Deyrizor, Resulayn (Serekaniye), Halep çöllerine olan sürgün yolculuğu sonrası, bir kimlik Anadolu’da rengini kaybetmiştir.  Adına büyük acı /tehcir /soykırım ne dersek diyelim bir kişinin bile taşıdığı kimlikten dolayı sistematik yok etmeye yönelik İttihatçı politikaların, bizlere bugün yüklediği öncelikle vicdani, sonra politik yüzleşmeyi hâlâ yapamadığımızı söyleyebilirim.</p>
<p>Mektubu yazmaya senin ve Ragıp Bey’in aşkını merkeze alarak o sürgün yollarında yaşadıklarınızı anlatan Ahmet Altan’ın kitabını* okuduktan sonra karar verdim.  Kitabın amacı, sınırlılıkları ve edebiyatın sadece yaşananın bir paragrafını anlatabileceğini unutmadan, tüm kitap boyunca seninle acının coğrafyasında yürümeye çalıştım.</p>
<p>Nefesimin kesildiği yerlerde ise suçluluk ve vicdan arasında günümüzde başka bir kimliğin yaşadıklarında payıma düşenlerle, ezilen tarafgirliğimizi hatırladım.</p>
<p>Kolektif günahların yarattığı ortak suçlu olma davranışının en büyük dışavurumu inkâr ve büyük ulusal anlatılar olduğunu; tarihi yazan egemenin dilinde mağdurun görünmediğini, sayısız grupsal/etnik/dini/alt kültürün asimilasyon veya yok edicilik yaşandığını biliyoruz. Senin ulusunun yaşadıkları 111 yıl sonra bile hâlâ bu durumdadır. Bir türlü Anadolu’da sürüldüklerini, Suriye ve diğer yerlere kadar olan kederli yolculuklarında öldüklerini, modern dünyanın ahlaki değerlerine anlatamadılar. Bunu bugün, farklı biçimlerde, ‘Ermeniler öldürüldüklerini, Kürtler yaşadıklarını bir türlü anlatamadılar’ şeklinde ifade ediyoruz.</p>
<p>Yolculuğun İstanbul’da başlayıp, İzmit’e oradan Konya, Tarsus çevresindeki Külek bölgesine, trenle Halep ve Resulayn ve kaydı tutulmayan bölgelere sürüp gitti. Yolda açlık, kolera, dizanteri ve trahom … gibi hastalıklar, bazı Çerkez, Çeçen ve Kürt silahlı gruplarının saldırıları yanı sıra; özellikle Talat Paşa’nın ulus devlet milliyetçiliğine inanmış otoriterlerin öldürmeye de varan baskıları ile çok sayıda kişi zaten yolculuğunu tamamlayamadı.</p>
<p>Evet Efronya ben de seninle bu yolda hep iki adım geriden bir şey yapamamanın acısını içimde hissettim. Çadırlarda çok sayıda kişinin birbirine sokulup yaşam mücadelesi vermesini, ölenlerin çoğunun gömülmeyip dışarda beklettiğini, bazen vahşi hayvanlarca parçaladığını senin kadar ben de uzaktan izlemek dışında başka bir şey yapmadım Bir kağnı gibi sürülen yüz binlerin büyük bölümünün yollarda ölümle karşılaşacağı, artık merkezî yönetimin yazışmalarına ve dönemin tanıklıklarına da yansıyan bir gerçekti.</p>
<p>24 Nisan 1915’te İstanbul’da yaklaşık 240 Ermeni siyasetçi, aydın, din adamı ve toplum önderinin tutuklanması ve Anadolu’ya sürülmesi bu acıların hatırlandığı ve yasın tutulduğu gün olarak anlam bulmuştur. Özellikle kendilerinin de katliamcı geçmişi olan başta A.B.D gibi devletler, 1915’i Ermenice ‘Medz Yeghern’, yani ‘Büyük Felaket’ olarak anıp ne kadar üzüntü içinde olduklarını anlatıyorlar. Sen de eminim yaşasan, bu durumu tiksinç benzeri bir duyguyla karşılardın.</p>
<p>Yolculuk sırasında aslında birkaç kez kurtulma şansın oldu. Ama bir yerde söylüyorsun ya bunca şeyi bilip, görüp nasıl onları bırakabilirim, nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayata devam edebilirim diye?</p>
<p>Ölüler diyarında Osman ile sohbetlerinde bir gün Ragıp Bey'in seni bulacağı ve ona olan aşkının seni ayakta tuttuğunu söylesen de aslında yolculuğa devam ettiren duygun; geride bırakmanın utancının yaratacağı yıkımı bilmendi. Yolda yaşananlar karşısında Tanrı’dan beklediğin yardım gelmeyince şöyle bir şey demiştin:</p>
<p>‘Tanrı sükunettir ve sükunet kaybolunca Tanrı da kaybolur.   Bazen Tanrı’ya inanıyorum, çünkü böyle aptallığı ancak yüce bir kudret yaratabilirler ‘</p>
<p>Tarihin pek çok katliamı Tanrı adına yapıldığını bilen bizler için tanrının sükûnet olması ne kadar anlaşılır aslında. Gene bir gün ölüler diyarında Osman’la konuşurken söylediğin:</p>
<p>‘Hayır bazı şeyleri affetmek ahlaksızlıktır, öyle olaylar var ki onları affetmeye hakkımız yok .Ne istiyorsun, cezalandırmalarını mı? Hayır,  utanmalarını.’’ derken bana Immanuel Kant’ı hatırlatıyor. Hani o evrensel ahlakın merkezine ödevden dolayı vicdanı koyup evrensel yasanın merkezinin biz olmamız gerektiğini hatırlatan sözlerini.</p>
<p>Hayatı ölülerden öğrenmek ve ölülerin öyküsünü anlatmak bile başlı başına bunu yapanlar için bir cezalandırma değil mi?  Geçmiş ve geleceğin olmadığı, sadece O An’ın yer aldığı bir zaman ikliminde sürgün yoluna ne kadar çok buna benzer sorgulama yapmışsındır Efronya?  Bir cevap bulabildiysen eğer, bizlerle de paylaşmanı isterdim.</p>
<p>Neden bunca ölüm ve acı varken yas tutmayıp, yokmuş gibi davranıyoruz? Benim gibi sen de bu soruyu devamlı sormuşsundur eminim. Ama galiba yok saymak, bilmenin o ağır sorumluluğunu taşımamak ve bir şey yapamamanın suçluluğu karşısında zihnimiz ve ruhumuz başka bir sahte gerçeklik yaratıyor. O donup kalmanın yarattığı ve yaşananlara bir buz perde arkasından bakma hali kolayca o evrensel ahlakı ihlal eden tek tek biz bireylere, yük oluşturmuyor diye düşünüyorum Efronya. </p>
<h3> Aktarılmış travmalar ve çözülmeyen yas hali</h3>
<p>Şimdi bir 111 yıl sonra düşünüyorum, acaba bu ölümlerin yası yaşandı mı? Bazı ölümleri hikâyesini neden anlatılmadı. Psikanalist Vamık Volkan ‘<a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/5267570" target="_blank" rel="noopener">seçilmiş travma’</a> kavramıyla, büyük grupların geçmişte yaşadığı ve sonraki kuşakların grup kimliğinde yeniden taşınan travmatik olayların nasıl kimliğin parçası hâline gelebildiğini açıklamaya çalışır.</p>
<p>Zorunlu toplu göçler, kaybedilen savaşlar gibi başkasının elinden ortaya çıkan travmalar sonrası, toplumun üyeleri tarafından tamamlanmayan yas görevlerinin ve travmanın zihinsel tasarımının kuşaktan kuşağa aktarılması, sonraki kuşaklarda “haklılık ideolojilerini” oluşturabilir, der.  Senin sürekli geçmiş ve yaşananla kurduğun anılar ve hikâyeler belki de bu yasını uzatan bir durumdur. 1915’te toplu yaşanan bu büyük sürgünün yarattığı hikâyelerin sonraki kuşaklarda hâlâ tutulduğu ve çözülmediği için yüzleşemediğini, bunun da büyük grup kimliğini etkilediğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Çok sayıda kişide, bu ortak kayıp semboller ve kayıplarla yüzleşemediği için hem politik karakter kazanmış hem de içinde canlı durmaktadır.</p>
<p>Yasın ve kayıpların görünürlüğünün diğer önemli noktası ise Judith Butler’ın kavramsallaştırmasıyla, bazı hayatların ‘yas tutulabilir’ olarak çerçevelenirken bazı hayatların kaybı kamusal alanda aynı görünürlüğe kavuşmamasıdır (1). Yasın kamusallığa gelip gelmeyeceğini de belirleyen dizayn bu ölümleri kendi içinde anlamlar yükler. </p>
<p>Çerçeveyle kimin yası tutulacağı, kimin kamusal alanda bilineceği ve kimin yüzünün gösterileceği şeklinde yas hiyerarşisi oluşturulur Ne yazık 1915’te yaşanan yaygın ölümler bu çerçevenin dışında tutulmuştur.</p>
<p>Hikâyesinin bilinmesi ve yası tutulması için önemli olan diğer nokta ‘Yas’ı tutulacak olanın ‘Yüz’üdür.  Etik filozof Emmanuel Levinas’ın (2) iddia ettiği gibi bizden Etik karşılık talep eden şey ötekinin “yüzü” ise eğer, ötekinin yüzü, yalnızca gördüğümüz bir fiziksel yüz değil, bizi sorumluluğa çağıran etik karşılaşmanın kendisidir. Bu normlar görünürlüğü sağlayacak “yüz vermeye “veya yok sayılmayı sağlayan “yüz silmeye “dir. </p>
<p>Yüzsüz kalanlar ya da yüzleri bize kötülüğü sembolleri olarak sunulanlar, yok ettiğimiz ve yas tutulabilirlikleri ertelenip, duyarsızlaşma yetkisi bize verebilir.  O yüzden kimin yüzünün görünür, kimin yüzünün silinmiş olduğu, yalnızca temsil meselesi değil, aynı zamanda etik ve politik bir meseledir. Acaba o yüzleri görebiliyor muyuz?</p>
<p>Gene Osman’a söylediğin ‘sürekli ölüler konuşuyorum’’u   Jacques Derrida yasın bitmez bir hali olarak görür ve bu konuşmanın sürekliliği Yas’ın yaşanması ve çözülmesini uzatır. Hafızamızda yaşayan öteki ile ilişkimiz sürekli sürdürülmesi bu konuşma halini çağırır.</p>
<p>Evet Sevgili Efronya, aslında yaşananların henüz hikayesi ve yüzleşilmesi yazılmadı. Ben bu mektupta 111 yıl sonra seni duymaya ve anlamaya çalıştığımı ifade etmeye çalışıyorum. Kim bilir belki geçmişin suçları ve acıları ile yüzleşmek, senden önce bizi iyileştirecektir.</p>
<p>Ne dersin?</p>
<p>(UY/EMK)</p>
<p><a target="_blank" rel="nofollow" name="_Hlk239684152"></a> O Yıl/Ahmet Altan/Everest/2015</p>
<p>1)Kırılgan Hayatlar/Judith Butler/Metis/2005</p>
<p>2) https://en.wikipedia.org/wiki/Face-to-face_(philosophy)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Borsa mı, güvenlik mi?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/borsa-mi-guvenlik-mi-323367</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/borsa-mi-guvenlik-mi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/borsa-mi-guvenlik-mi-323367</guid><description><![CDATA[Çocukluğumuzun efsanevi Boeing şirketi borsa simsarlarının eline düştüğünden beri güvenliğimiz ikinci plana düştü.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Ağustos ayında Çin yapımı Comac C919 ilk beynelmilel uçuşunu Pekin’den su takıyla karşılandığı Ulan Batur’a gerçekleştirerek göklerdeki Boeing ve Airbus hâkimiyetine meydan okudu.</p>
<p>Uzmanlar mevzubahis uçak modeline yatırım yapmış Çin şirketi Comac’ın Batılı rakiplerini alt edebilmesinin seneler sürme ihtimalinden bahsediyorlar. Lakin Airbus’ın yükselişiyle Boeing’in kapıldığı paniği hatırlarsak, rekabetin artmasıyla yolcu güvenliğinin de artacağını ummak hayalperestlik mi sayılır?</p>
<p>Kadın sinemacı <strong>Rory Kennedy</strong>’nin adını hem yönetmen, hem de başka isimlerle beraber prodüktör hanesinde gördüğümüz "<em>Düşüş: Boeing Davası (Downfall: The case against Boeing)"</em> ve<em> Serbest düşüş: Boeing için hesap günü (Freefall A reckoning for Boeing)</em> adlı belgeseller Boeing şirketinin 1997 yılından itibaren kaderini borsa simsarlarına teslim ettiğini ispatlıyor.</p>
<p>Bir zamanlar kalite kontrolün en mühim unsur olduğu dünya lideri şirketin ne pahasına olursa olsun kazancı ön plana almasıyla şirketteki ahlaklı çalışanların başına gelenler fazlasıyla manidar.</p>
<p>ABD’nin çürümüş devlet kuruluşlarından Federal Havacılık İdaresi (FFA) ve ABD Adalet Bakanlığı (DOJ) da bu çirkin düzene dahil oluyor; kazançlarına kazanç katan Boeing şirketi yöneticileri ve bilhassa CEO’ları peş peşe gelen kazalarda ölen yüzlerce insanın yakınlarıyla köşe kapmaca oynamaya başlıyorlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/g.jpg" alt=""></p>
<p>Göz göre göre hakikatler örtbas ediliyor, yalan söyleniyor, açık vermemek için binbir türlü hokkabazlıktan imtina edilmiyor. Ucuz ve hızlı üretim namına efsanevi şirketin alaşağı edilmiş prensiplerine günümüzde artık herhangi bir değer verilmediği gözümüze sokuluyor.</p>
<p>Şaşırmıyor olabiliriz lakin Boeing uçaklarıyla ister istemez gökyüzünü arşınlamayı sürdürüyoruz!</p>
<p>Yoksa bilet alırken, sonradan hava yolu şirketinin değiştirme hakkına rağmen uçuşumuzu ona göre ayarlamaya çalışmak çok büyük bir angarya mı olur?</p>
<h3>Kısa yoldan kazanç</h3>
<p>Borsa hâkimiyetinin artmasıyla 1997’de Boeing yöneticileri de duruma kayıtsız kalmamış ve McDonnel Douglas birleşmesi olarak hatırlanan operasyonla aslında şirketin kalite düşüşü başlamış.</p>
<p>Bir zamanlar mühendisliğin ön planda olduğu, tasarımda tüm bileşenlerin ortak çalıştığı, sonsuz testlerin yapıldığı ve bilhassa güvenliğin önemsendiği şirketin CEO’ları ucuz ve hızlı üretimi, kayıtsız şartsız kazancı ön plana almış.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/ko.png" alt=""></p>
<p>Lakin bu arada ziyadesiyle büyümüş Avrupalı Airbus şirketi gezegen çapındaki yepyeni modelleriyle rakibini geride bırakmaya başlayınca Boeing yöneticileri resmen paniğe kapılmış. Yeni bir model üretmeye takatleri ve vakitleri olmadığından eski Boeing 737’nin motor gücünü artırmaya giderek, “yepyeni” Boeing 737 Max’ı piyasaya sürme hazırlıklarına hemen girişilmiş.</p>
<p>Motorları hacim olarak da büyümüş olan eski modellerin ağırlığı yüklendiklerinde kuyruklarını kaldıramama ihtimaline karşı da elektronik bir uyarı sistemiyle donatılmalarına karar verilmiş. İşin püf noktasının tam da bu olduğu 2022 yapımı ilk belgeselde gözümüze sokuluyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/vt-IJkUbAxY?si=EJ8R4jaQ_mRVe1fO" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Kısa bir arayla, biri Etiyopya Havayolları, diğeri Endoneyza Lion Havayollarına ait iki Boeing 737 Max havalandıktan kısa bir süre sonra düşmüş ve toplam 346 kişinin ölmesine yol açmıştı. Neden mi? Çünkü MCAS denen elektronik uyarı ve otomatik müdahale sisteminden pilotlar haberdar bile edilmemişti. Küçük de olsa bu değişikliğe gerektiği gibi tepki verebilmelerine yönelik eğitim, hem vakit hem de “nakit” açısından Boeing idarecilerine fazla gelmişti.</p>
<p>Mutlaka yerine getirilmesi gereken, teknik olanla bürokratik olanın bağdaştırılmasına yönelik işlemler bir yana, dünyaya dağılmış uçaklarının merkeze çağrılarak, bir süreliğine de olsa atıl kalmasına yol açacak komplikasyonların uçak şirketlerini ne kadar gerdiği de malum!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/09/da.jpg" alt=""></p>
<h3>İfşacılar ihtimamla korkutulur!</h3>
<p>İkincisi 2026 yapımı iki belgeselde de, kazançtan gözü dönmüş, kameralar karşısına çıkıp üçüncü sınıf aktörler misali inkâr eden, mazeret ve yalanları peş peşe sıralayan idarecilerin insan hayatını ne kadar umursamadığı teyit ediliyor. Ya defalarca taahhüt edilmiş, güvenliği artırıcı önlemlerin gerektiği şekilde bir türlü alınamamasına ne demeli?</p>
<p>Ahlaksızlığa tahammülü olmayan, başta Boeing’in kalite kontrol yetkilisi <strong>John Barnett</strong> olmak üzere yıllar boyunca borsa zihniyetinin ele geçirdiği şirketin kusurlarını önce şirket yetkilileriyle, mecbur kalınca da medyayla, hatta adli yetkililerle paylaşan çalışanların Boeing’de maruz bırakıldıkları muamelelere ne demeli?</p>
<p>Seslerini fazla çıkarmamaları gerektiğine dair ikazlar, korkutma numaraları, şirkette sektörden sektöre sürerek pasifleştirme taktikleri, kovulma dahil muhtelif tehditler ve sonunda Barnett’in strese dayanamayarak intihar etmesi dahil, ibretlik belgesel Boeing’e yıllarını vermiş sadık çalışanlarına şirketin reva gördüklerini layıkıyla afişe ediyor.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/7ZDSYBkcH2U?si=9T-bub_M6JbEHTGy" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>

<p>Kazalarda ölenlerin yakınları da mütemadiyen duvara tosluyor; ancak şirketin foyalarını ortaya çıkaran ifşacılarla birlik oluşturduklarında bir şekilde seslerini duyurmaya ve adaletin yerini bulması yönünde  mesafe katetmeye muvaffak olabiliyorlar.</p>
<p>Geleneksel televizyon estetiğine dayandırılmış ve araştırmacı gazetecilik tarzında çekilmiş sürükleyici belgesellerin ikisi de neyse ki duygu sömürüsünde veya felaket teşhirinde aşırıya asla kaçmıyor; aksine meseleyi hem teknik, hem de ahlaki açıdan gayet yüksek bir seviyede işliyor.</p>
<p>İşlevsiz hâle getirilmek istenen ABD demokrasisinin hukuk sistemi bir kez daha tökezlerken Senatör <strong>Richard</strong> <strong>Blumenthal </strong>dahil, Boeing davasında taraf olanların çabalarına rağmen adaletin yerini bulması geciktikçe gecikiyor.</p>
<p>Bu arada geçen hafta Miami hava alanında Boeing 767 model Amazon kargo uçağının sebep olduğu 5 ölümlü kazanın sebepleri halen kesinleşmiş değil.</p>
<p>Nitekim Boeing hakkındaki bu iki belgeselin ispatladığı gibi bilhassa <strong>Donald Trump</strong>’ın ABD’sinde zirve yapmış tamah ve sahtekârlık, kangren olmuş bir yara kadar açık şekilde karşımızda arzıendam ediyor; gün gibi belli hakikatlerin tersini söze dökmenin müritleri inandırma kapasitesi bir yana, gerçeğin ta kendisine dönüşmesinin arzulandığı karanlık dönemde uçağa binmek de muhakkak ki Rus ruletine dönüştü!</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Janrların sınırlarında özgürleşen Türkçe rock]]></title><link>https://bianet.org/yazi/janrlarin-sinirlarinda-ozgurlesen-turkce-rock-323389</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/janrlarin-sinirlarinda-ozgurlesen-turkce-rock.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/janrlarin-sinirlarinda-ozgurlesen-turkce-rock-323389</guid><description><![CDATA[Sağlıklı bir müzik sahnesinin belki de en önemli işlevi, sanatçıya yalnızca üretme hakkı değil, yanılma payı da bırakmak. Türkçe rock ve alternatif sahnesindeki iyimserliği mümkün kılan da hâlâ bu alanların var olabilmesi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkçe müziğin farklı alanlarına bakan önceki üç yazımda incelediğim başlıklar, janrların kendilerinden çok onları etkileyen koşullar ve güç dengeleriyle ilgiliydi. Ekonomik ve kültürel düzen değiştikçe müziğin üretim biçimi, dolaşımı ve sanatçının hareket alanı da değişti. Bu yazı dizisinin dördüncü ve son yazısında ise tabloya biraz daha iyimser bir yerden bakmaya çalışacağız: Belki de işler bütünüyle kötüye gitmiyordur.</p>
<p>Türkiye’de rock ve onun çevresinde gelişen bağımsız müzik, bu ihtimali ciddiye almak için yeterince işaret taşıyor. Heyecan verici olan, Türkçe rock müziğinin eski etki alanına kavuşması ya da yeni bir “rock patlaması” değil. Tam tersine, sahne bugün hâlâ yeni seslere alan açabiliyorsa bunun nedenlerinden biri, artık yalnızca “rock” tanımına uymak zorunda olmaması.</p>
<p>Bu dönüşüm bir anda ortaya çıkmadı. 2000’lerden itibaren rock, farklı müzikal dillerle kurduğu ilişkiyi daha görünür kıldı. The Strokes yalın grup formunun çekiciliğini yeniden hatırlatırken Radiohead elektronik müziğin araçlarını beste mantığına yerleştirdi. Gorillaz ise hip-hop, dub, elektronik müzik ve pop arasında dolaşan başka bir “grup” fikri önerdi.</p>
<p>Elbette rockın başka janrlarla ilişkisi 2000’lerde başlamadı. Türün tarihi, bluestan folka, funktan elektronik müziğe uzanan karşılaşmalarla yazılmıştı. Bu dönemde değişen, söz konusu karşılaşmaların deneysel örneklerle sınırlı kalmayıp popüler rockın olağan araçları arasına yerleşmesiydi. Programlanmış ritimler, synthler ve samplelar grup formlarına rahatlıkla dâhil oldu. Değişen müziğin melezliği değil, bu melezliğin sıradanlaşma derecesiydi.</p>
<p>Bir başka önemli değişim ters yönden bakıldığında daha rahat görülebilir. Artık yalnızca rock grupları elektronik müzikten, rap ya da folktan beslenmiyor; başka janrlardan gelen müzisyenler de rock ve punk kültürüyle ilişkilendirdiğimiz sahne estetiğini, dinleyici çevresini ve performans biçimlerini paylaşabiliyor. Böylece müziğin hangi araçları kullandığından çok, nerede üretildiği ve hangi sahnenin parçası olduğu önem kazanıyor.</p>
<p>Türkiye’de rock, Anadolu rockın psikedelik ve folk etkilerinden sonraki kuşakların elektronik ve deneysel arayışlarına kadar hiçbir zaman dışarıya kapalı bir alan olmadı. Bugünün farkı, müzisyenin bu geçişleri eskisi kadar tarif etmek zorunda kalmamasında.</p>
<p>Jakuzi’nin synthlerle kurduğu karanlık dünya, Lalalar’ın yerel müzikal hafızayı elektronik groovelarla buluşturması, Büyük Ev Ablukada’nın art-rock ile pop ve rapten devraldığı ifade biçimleri, Altın Gün’ün folk eserlerini modern formatlarda eritmesi yan yana düşünüldüğünde ortak bir “Türkçe rock/alternatif soundu” aramak pek anlamlı değil. Synth, sample, distorsiyon ya da mikrotonal melodiler artık janr belirleyici elementlerden çok ortak bir müzikal sözlüğün parçaları.</p>
<p>Bunun sonuçları yalnızca şarkıların içinde duyulmuyor. Janrlar hâlâ bir şarkıyı tarif etmeye yarıyor ama müzisyenin nerede çalacağını, kiminle yan yana geleceğini ya da hangi dinleyiciye ulaşacağını eskisi kadar belirlemiyor.</p>
<p>Aynı sahneyi paylaşan sanatçıları ortak bir sounddan çok mekânlar, dinleyiciler ve bağımsız dolaşım ağları bir araya getiriyor. “Rock yeniden yükseliyor” ifadesi bu değişimi anlatmaya yetmiyor. Rock bir şemsiye janra dönüşmüş de değil; taşıdığı alternatif sahne fikri artık kendi müzikal sınırlarından daha geniş bir alana yayılıyor.</p>
<p>Bu değişimin nedeni yalnızca estetik kaygılar değil. Yeni üretim biçimleri müzisyenlerin çalışma yöntemlerini de dönüştürdü. Bir bilgisayar, birkaç yazılım ve temel kayıt ekipmanı, yıllar önce büyük bir stüdyonun gerektirdiği üretimin önemli bir bölümünü eve taşıdı. Şarkı prova odasında başlayıp bilgisayarda bitebilir; bilgisayarda başlayan bir fikir sahnede bambaşka bir biçim alabilir. Üretim araçlarının birbirine yaklaşması, farklı janrların çalışma pratikleri arasındaki mesafeyi de azalttı.</p>
<h3>Dijital dağıtım konser mekânı yaratamaz</h3>
<p>Bugünkü müziğin büyük paradokslarından biri burada: Müzik üretmek tarihin belki de hiçbir döneminde bu kadar erişilebilir değilken müzisyen olarak hayatta kalmak aynı ölçüde kolaylaşmadı. Evde albüm kaydedebilmek bazı maliyetleri azaltabilir; fakat prova odasının, konserin ya da turnelerin masraflarını ortadan kaldırmaz.</p>
<p>Dijital dağıtım konser mekânı yaratamaz; bir şarkıyı dünyanın her yerinde erişilebilir kılmak da onun duyulacağı anlamına gelmez. Teknoloji üretimin önündeki bazı kapıları kaldırdı ama müzisyenin karşısına görünürlük, mekân, turne maliyetleri ve zaman gibi başkalarını çıkardı.</p>
<p>Türkiye’deki bağımsız sahnenin bugünkü canlılığı, ironik biçimde biraz da bu çelişkinin ürünü. Küçük plak şirketleri, kendi kayıtlarını yapan müzisyenler, bağımsız konser organizasyonları ve ülke dışında dinleyici çevrelerine ulaşabilen sanatçılar mevcut. Yapı, merkezi bir endüstrinin planladığı hareketten çok küçük üretim adalarının toplamına benziyor. Bu dağınıklık ilk bakışta bir zayıflık sayılabilir; oysa merkez zayıfladıkça merkeze benzeme zorunluluğu da azalıyor. Bir grubun birkaç bin kişilik bir dinleyici kitlesiyle müzik yapmayı sürdürebilmesi, eskiden ticari başarısızlık sayılabilecek bir ölçeği mümkün kılıyor. Herkes için anlaşılır olma zorunluluğu kalktığında tuhaflaşmak biraz daha ucuzluyor. Dijital çağın bağımsız müziğe sunduğu en önemli imkân belki de milyonlara ulaşmak değil, milyonlara ulaşmadan var olabilmek.</p>
<p>Tam bu noktada İrlanda ile Türkiye sahneleri arasında bir karşılaştırma yapılabilir. İrlanda’da aynı kültürel hareketlilik içinde anılan müzisyenlerin birbirine benzemesi gerekmiyor. Kneecap’in çıkış noktası politik hip-hop, Lankum’unki geleneksel folk müziği; buna rağmen ikisi de alternatif sahnenin dinleyici, festival ve dolaşım ağlarında yer bulabiliyor. Önemli olan onları “rock” başlığı altında toplamak değil, farklı janrların aynı sahne içinde hareket edebilmesi.</p>
<p>İki ülke arasındaki daha belirleyici fark maddi ve kurumsal altyapıda ortaya çıkıyor. Dublin ile İstanbul yüksek kiralar, daralan çalışma alanları ve kırılgan küçük mekânlar gibi benzer baskılara sahip. Ancak İrlanda’da devlet sanatçının çalışma hayatının birden fazla aşamasına dâhil oluyor. Arts Council araştırma ve üretime burs sağlıyor; Basic Income for the Arts geçim güvencesizliğine müdahale ediyor; Culture Ireland ise yurt dışındaki festival ve konserlerin dolaşım maliyetlerinin bir bölümünü karşılıyor. Böylece üretim zamanı ve uluslararası dolaşım birbirinden tamamen kopmuyor.</p>
<p>Türkiye’de bağımsız çağdaş müziğin üretim koşullarına dönük benzer bütünlüklü bir kamu politikası bulunmuyor. Kamusal kaynaklar ağırlıkla devlet kurumları, dönemsel etkinlikler ve proje bazlı destekler üzerinden işlerken müzisyenin çalışma zamanı, bağımsız mekânların sürekliliği, üretim maliyetleri ve uluslararası dolaşım aynı yapının parçaları olarak ele alınmıyor. Bu boşluğu büyük ölçüde sanatçılar, küçük plak şirketleri, konser mekânları, bağımsız organizatörler ve festivaller doldurmaya çalışıyor.</p>
<h3>Estetik özgürlük</h3>
<p>Aradaki fark, kamunun sanatsal üretimin hangi aşamasında sorumluluk aldığıyla ilgili. Görünürlük kazanmış sanatçının üretimine alan açmak başka, henüz ekonomik karşılığı olmayan üretim için gereken zamanı ve çalışma koşullarını kültürel altyapının parçası saymak başka. İrlanda’daki sistem bütün sanatçıları ekonomik güvencesizlikten kurtarmıyor; fakat üretimin maliyetini yalnızca sanatçının kişisel dayanıklılığına bırakmayan bir güvenlik ağı yaratıyor.</p>
<p>Türkiye’deki yaratıcı hareketlilik ise çok daha büyük ölçüde sanatçıların kendi kurduğu ekonomik ve sosyal ilişkilere yaslanıyor. Bu nedenle küçük bir plak şirketinin, konser mekânının ya da bağımsız organizatörün kaybıyla yeni bir grubun kaydını yayımlayabileceği, dinleyiciye ulaşabileceği veya başka sanatçılarla temas kurabileceği kanallardan biri de kayboluyor. Sahnenin merkezsizliği estetik özgürlük yaratırken aynı merkezsizlik maddi açıdan ciddi bir kırılganlığa dönüşebiliyor.</p>
<p>Bu karşılaştırmanın asıl önemi bir ülkeyi diğerine model göstermek değil, kültürel desteğin nerede başladığını tartışmaya açmasında yatıyor.</p>
<p>Sanatçıyı görünür hâle geldikten sonra desteklemekle henüz görünür değilken çalışabileceği zamanı ve dolaşabileceği alanı korumak bambaşka yöntemler. Bağımsız bir sahnenin sürekliliği yalnızca başarılı isimlere değil, henüz ekonomik karşılık bulmamış çalışmaların ne kadar süre yaşayabildiğine de bağlı.</p>
<p>Tam da bu nedenle başarı ölçüsünü değiştirmek gerekiyor. Büyük konserler, yüksek dinlenme rakamları ya da uluslararası çıkışlar görünürlüğü gösterebilir; fakat sürdürülebilirliği tek başına kanıtlamaz. Daha önemli ölçüt, sahnenin henüz başarıya dönüşmemiş üretime ne kadar alan bırakabildiğidir. Çünkü estetik risk yalnızca sanatçının ne yapmak istediğine değil, başarısız olmanın maliyetine de bağlıdır. Her şarkının karşılık bulması, her konserin dolması, her albümün yatırımını hemen geri kazanması gerekiyorsa biçimsel özgürlük kâğıt üzerinde kalır.</p>
<p>Yeni bir şey deneyebilmek için bazen kötü bir şarkı yazabilmek, küçük bir salonda az kişiye çalabilmek, yön değiştirebilmek ve ilk deneme karşılık görmediğinde ikinciyi yapabilecek durumda kalmak gerekir. Sağlıklı bir müzik sahnesinin belki de en önemli işlevi budur: Sanatçıya yalnızca üretme hakkı değil, yanılma payı da bırakmak.</p>
<p>Sektörün taşıdığı umut, kusursuz ya da güvenli bir sistem kurulmuş olmasından kaynaklanmıyor. Tam tersine, ekonomik olarak kırılgan, kurumsal açıdan parçalı ve büyük ölçüde kendi ilişkilerine yaslanan bir alandan söz ediyoruz.</p>
<p>Buna rağmen ana akım başarının dışında yaşayabilen küçük ölçekli ekosistemler müzisyene hâlâ bir miktar deneme payı bırakıyor. Bugün Türkçe rock ve alternatif sahnesindeki iyimserliği mümkün kılan, kazanılmış başarılar değil; sahnenin sanatçılara hâlâ kaybetmeyi göze alabilecekleri alanlar açabilmesi.</p>
<p>(ECS/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bizi bir salsanız mı artık?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bizi-bir-salsaniz-mi-artik-323390</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/bizi-bir-salsaniz-mi-artik.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bizi-bir-salsaniz-mi-artik-323390</guid><description><![CDATA[“Prof” unvanlı bir kişi bugünlerde otizme çözüm bulduğunu iddia ediyor ve bu konuda bir kitap yazmış. İlgili kişi sürekli bu konuda anti bilimsel ve sağlamcı çıkışlar yapıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Dışarıda pırıl pırıl bir güneş. Dünyanın bütün duvarlarını yok etme hissi uyandırıyor. Çünkü dışarıda bahar olanca güzelliğiyle beni çağırıyor. Ben de bitmek bilmeyen son dersi içimden dakikaları sayarak bitirmeye çalışıyorum.</p>
<p>Bunu hissetmiş sanki öğretmenimiz. “Dersleri dakika sayarak bitirirseniz hiçbir şey öğrenemezsiniz” diyor. O an bir şey öğrenip öğrenmemek çok da üzerine düşündüğüm bir şey değil. Ezberliyoruz işte bize anlattıklarını ve “mış” gibi yaparken işe yarıyor bu ezber. Dakikalar tükeniyor. Son zilin ferahlatıcı hissi ve kendimizi dışarı atıyoruz. Dışarı attığım ilk adımla içime yaşam doluyor. Duyumsuyorum doğanın devinimini hücrelerimde. Oysa doğanın o an bana verdiği sadece bu huzur hissi değil. Yanı başımdan bir çocuk uçarcasına geçiyor.</p>
<p>Rüzgarından sarsılıyorum adeta. Oysa benim hareketlerim o çocukla ters orantılı bir şekilde yavaşlıyor. Çünkü çıldırasıya beni kendine çeken güneşin bana bir sürprizi var ve ben o sürprizin bilincindeyim. Açık alana attığım ilk adımla birlikte gözümde inanılmaz bir parlama oluşuyor. Hatta o dönem çok sevdiğim için yanlarından ayrılmadığım arabaların başında dakikalarca beklemek zorunda kalıyorum o yansıma yüzünden. Bu körlükle direkt ilgili değil.</p>
<p>İnanılmaz bir etkisi oluyor güneşin bana. Üzerinde durmuyorum ama. Bunu sorgulamak aklıma bile gelmiyor. Bu durum benim kendi doğamdan kaynaklı ve bir farklılık hissetmiyorum. Tıpkı şu an güneşin beni o kadar etkileyeceği görmemin olmadığı durumda nasılsam, o zaman da öyleyim.</p>
<p>Oysa büyüklerin dünyasında durum çok farklı. Gözümdeki kayma ailem tarafından fark edildiği anda korku ve telaş dalga dalga yayılıyor yakınlarım arasında. Daha önce hiç karşılaşılmış bir durum değil bu. Ailenin bütün imkanları seferber ediliyor.</p>
<p>Doktor doktor geziyoruz. Artık kör olarak damgalıyım. Bu damganın yansıması yıllarca “sen kör değilsin” oldu yakın çevrede doğal olarak. Körlüğüme dair hayıflandığım tek dönem o zamanlardır. Şoka giren bir ailem var. Durumu anlamaya çalışıyorlar, ne yapacaklarını bilmiyorlar, “uzmanlara” gidiyorlar ve sonuç olarak karamsarlık ve umut pazarlanıyor onlara.</p>
<p>Kimse insanlık tarihi boyunca kör insanların var olduğuna, körlüğün bir yeti çeşitliliği olduğuna ve kör insanların yaşamını kaliteli bir şekilde sürdüreceğine dair hiçbir şey anlatmıyor. Umut simsarları devreye giriyor. O an medikal modelin insanı sadece tamir edilecek bir nesne gören bakış açısının insafına kalmış geleceğim.</p>
<p>Hipokrat yeminini unutan, mesleki etik kavramından habersiz bazı hekimler gözlerimin ameliyatla açılacağını söylüyor. Ailemin bilinçli olması ve kuşkuculuğu beni olası bir faciadan koruyor. Başka başka hekimlere gidiyoruz. O kadar çok muayeneye gidiyorum ki muayene fobisi oluşuyor ve yıllardır göz doktoruna gitmiyorum.</p>
<p>Hala ailemi kör bir kişi olarak yaşamımı sürdürebileceğine dair yönlendirecek bir mekanizmaya ulaşamamışız. Hala körlükten kurtulmamın umudu besleniyor. Hatta babaannem ailemden gizli, okuyarak falan gözlerimi açacağını düşündüğü bazı kişilere götürüyor beni. Yıllar sonra “uzmanlıklarını” kullanarak umut tacirliği yapanlarla, okuyarak üfleyerek insanları iyileştireceğini iddia ederek para kazananlar arasında hiçbir fark olmadığını anlıyorum. Medikal model kapitalizmle birlikte gelişti ve yeti çeşitlilikleri bir kazanç kapısı haline geldi birileri için.</p>
<p>Goffman “Damga” kitabında, 1920’lerde itibarlı dergiler yoluyla sağırlık ile ilgili sahte tedavi yöntemlerinin reklamının yapıldığını ve Amerikan Tıp Derneği'nin meseleye el atarak bu yayımlara soruşturma açtığını belirtir. Bu alan adeta yıllar içinde bir sektör haline geldi. </p>
<p>Bu durumun çözümü anti sağlamcı ve anti kapitalist bir bakış açısıyla mümkün. Çünkü insanlara kendisinin “bozuk” olduğu fikri dikte edildikçe umut simsarlığı bitmez. Kör olarak yaşamını bağımsız bir şekilde sürdüren bazı insanların çevresinin telkinleriyle göz nakli olup, altı ay görüp sonrasında tekrar kör kaldıklarına tanık oldum.</p>
<p>Bu kişinin hayatla bağının koparılması ve hayata yeniden adapte olması demek. İnsanların kör olarak yaşama ve yaşamama tercihleri kendilerine aittir ona sonuna kadar saygı duymak zorundayız ama insanın kendi olma hakkının elinden alınmasına karşı da sonuna kadar mücadele etmek gerekiyor.</p>
<p>“Prof” unvanlı bir kişi bugünlerde otizme çözüm bulduğunu iddia ediyor ve bu konuda bir kitap yazmış. İlgili kişi sürekli bu konuda anti bilimsel ve sağlamcı çıkışlar yapıyor.</p>
<p>Defalarca otistik özneler kendisini uyarmasına rağmen sağlamcı kibrini konuşturarak özellikle ailelerin hislerine oynamaya çalışıyor. Kendi olma hakkını savunan otistikleri dikkate almayarak sağlamcılığını pekiştiriyor. Ona bu olanağı sağlayan tek şey sağlamcı bakış açısı. </p>
<p>Çünkü özneleri yok sayarak konuşmak, onları kendi olmaktan çıkarmaya çalışmak tek bildikleri şey. Bir dönem teleskopik gözlük furyası vardı.</p>
<p>Öğrenciydim. İnatla benim de denememi istiyorlardı. Denemeye gittim ama gördüğüm ya da görmediğim hiçbir şeyi söylemeyeceğimi belirterek odadan çıktım. Başka bir arkadaşım girdi. Kapalı televizyonda bir şeyler gördüğünü iddia etti.</p>
<p>Utanmadan yarı acıyarak, yarı gülümseyerek durumu kendi aralarında fısıldayarak konuştular. Oysa ortada bir absürtlük yoktu.</p>
<p>Siz çocuğa umut pazarlamıştınız, o da o umuda sarılmak istedi. Absürt olan insanlara bunu büyük bir umutla pazarlamanızdı.</p>
<p>Kısacası, bizi bir salsanız artık. Ben hala o güneşin parlamasıyla, yanında durduğum arabanın oradan 10 saniye değil 2 dakikada ayrılıyor olsam, yine onu seçerim. Sizin normalinizi değil. Kimseye benzemek ya da “normalleşmek” zorunda değiliz. O nedenle kendinize yeni bir ekmek kapısı aramaya başlasanız iyi olur.</p>
<div class="box-18">
<p><strong>*Yazının görseli: Claude Monet – <em>Le Jardin de Monet à Giverny</em> (Giverny'deki Monet'nin Bahçesi)</strong></p>
<p>Claude Monet hayatının son yıllarında ciddi şekilde katarakt rahatsızlığı yaşamış ve görme yetisini büyük oranda kaybetti. Tıp dünyası ve doktorlar onu sürekli "tedavi etmeye" çalışırken, Monet kendi tükenen ve farklılaşan görme biçimini tuvaline yansıttı. </p>
</div>
<p>(BS/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Myriam Bregman ve Arjantin solunda parti ve strateji tartışması]]></title><link>https://bianet.org/yazi/myriam-bregman-ve-arjantin-solunda-parti-ve-strateji-tartismasi-323376</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/myriam-bregman-ve-arjantin-solunda-parti-ve-strateji-tartismasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/myriam-bregman-ve-arjantin-solunda-parti-ve-strateji-tartismasi-323376</guid><description><![CDATA[Myriam Bregman’ın siyasi yükselişi ve etrafında kurulan yüzlerce komite, Arjantin devrimci solunda temel bir soruyu yeniden gündeme getirdi: Seçimsel ve toplumsal sempati kalıcı bir siyasal güce nasıl dönüştürülebilir?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Arjantin’de Myriam Bregman’ın son aylarda anketlerde yükselmesi, dört Troçkist partiden oluşan Sol ve İşçiler Cephesi–Birlik (FIT-U) içinde yeni bir strateji ve parti tartışması başlattı. Fakat ilk ayrımı hemen yapmak gerekiyor: Bregman’ın yükselişi henüz aynı büyüklükte bir seçim desteği anlamına gelmiyor.</p>
<p>FIT-U içindeki en etkili örgüt durumundaki Sosyalist İşçiler Partisi (PTS) kurucularından Emilio Albamonte de olguyu öncelikle seçimsel değil, siyasal sempati düzeyinde tanımlıyor. AtlasIntel’in bir araştırmasında Bregman yüzde 47 olumlu imajla ölçülürken, oy verme eğiliminin çeşitli araştırmalarda bunun çok altında kaldığını (%9 ile %14 arası) belirtiyor.</p>
<p>Albamonte’ye göre Bregman’ın kendisi de daha geniş bir olgunun en görünür ifadesi: işçi sınıfının, gençlerin, kadın hareketinin ve aydınların bir bölümünün Milei hükümetine karşı iki yıllık mücadeleden çıkardığı siyasal sonuçlar. PTS bu yükselişi, Bregman ve FIT-U’nun sokakta ve parlamentoda hükümete karşı görünür muhalefeti ile Peronizm ve sendikal bürokrasinin tutumu arasındaki farkla açıklıyor. PTS açısından bu birkaç bin kişi, milyonlarla ifade edilen daha geniş siyasal hareketin en aktif bölümünü oluşturuyor.</p>
<h3>Daha önce de yükseldiler</h3>
<p>Albamonte bugünkü tartışmayı açıklarken özellikle iki deneyime dönüyor: 1989-91 ve 2001. 1989’da Luis Zamora’nın da içinde bulunduğu Birleşik Sol önemli bir seçim başarısı yakaladı. 2001 krizinde ise Zamora yeniden büyük bir siyasal figür haline geldi; Özyönetim ve Özgürlük (AyL) Buenos Aires kentinde yüzde 10’un üzerine çıktı, Zamora 2003’te belediye başkanlığı seçiminde yüzde 12,3 aldı ve örgüt kent parlamentosunda sekiz sandalye kazandı. MST ile Komünist Parti’nin oluşturduğu Birleşik Sol da 2001’de önemli bir seçim sonucu elde etti.</p>
<p>Ancak birkaç yıl sonra bu birikimin büyük bölümü ortadan kalktı. AyL’nin seçim başarısı kalıcı bir kitlesel örgüte dönüşmedi; Birleşik Sol dağıldı, Komünist Parti Kirchnerizme yaklaştı, MST ise bölündü. Albamonte’ye göre 1989-91 deneyiminde de benzer bir sorun vardı:Eski MAS, seçim kampanyası yürütme ve sosyalist propagandayı yayma konusunda güçlüydü; fakat Menem döneminde işyerlerinde ve sokakta sertleşen sınıf mücadelelerine örgütsel olarak müdahale etmeye aynı ölçüde hazırlıklı değildi.</p>
<p>FIT-U’nun kurulması bu tarih açısından önemli bir değişiklikti. 2011’den beri Arjantin Troçkist solu ilk kez ulusal siyasette sürekli bir varlık kazandı. PTS, PO ve IS tarafından kurulan cepheye daha sonra MST de katıldı. Albamonte FIT-U’yu, Peronizmin işçi sınıfı üzerindeki tarihsel etkisine karşı bağımsız bir sınıf kutbu yaratması bakımından bir kazanım olarak tanımlıyor.</p>
<p>Ama bugünkü tartışma tam da FIT-U’nun başarısının ortaya çıkardığı sınırdan doğuyor: Bir seçim cephesi, kendisine yönelen yeni toplumsal kesimleri sürekli biçimde örgütleyebilir mi? Bregman bu konuda net: "Sempati örgütlenir, ortak fikirler örgütlenir, güç de örgütlenir."</p>
<h3>PTS: Komiteden partiye</h3>
<p>PTS’nin yanıtı, 1 Mayıs’ta Bregman’ın yaptığı çağrıyla başlayan komiteler oldu. Bunların üç işlevleri var.</p>
<p>Birincisi, Bregman ve FIT-U’ya sempati duyan fakat herhangi bir sol partide örgütlü olmayan kesimleri bir araya getirmek. İkincisi, bu insanları Milei’ye karşı devam eden mücadelelere sokmak ve farklı mücadeleler arasında koordinasyon yaratmak. Üçüncüsü ise program ve strateji tartışması içinden yeni bir işçi sınıfı partisinin üyelerini ve kadrolarını ortaya çıkarmak.</p>
<p>Bu nedenle Albamonte komitelerin başarısının toplantılara kaç kişinin geldiğiyle değil, somut mücadelelere ne kadar güç taşıyabildiğiyle de ölçülmesi gerektiğini söylüyor. Komitelerin grevlere destek vermesi, sokak eylemlerine katılması ve mücadele halindeki farklı kesimleri koordine etmesi isteniyor.</p>
<p>Burada komite ile yeni parti arasında doğrudan fakat otomatik olmayan bir ilişki kuruluyor. Komitelerde eylem kadar program ve strateji tartışılacak; ortak mücadele içinde hangi kesimlerin gerçekten ortak bir devrimci partiye doğru ilerleyebileceği görülecek. PTS’nin ilk formülasyonunda yeni partinin biçiminin de bu ortak deneyim içinde belirlenmesi öngörülüyordu.</p>
<p>Ağustos ayında Albamonte bu düşünceyi bir adım ileri götürerek <strong>“</strong>füzyon<strong>”</strong> kavramını kullanmaya başladı.</p>
<p>Kastedilen, partinin milyonlarca Bregman sempatizanıyla birleşmesi değil, bu hareketin en aktif kesimiyle birleşmesi.</p>
<p>Yeni gelenler fabrikalardaki, üniversitelerdeki, okullardaki ve farklı kentlerdeki toplumsal köklerini getirirken parti kendi teorik, programatik ve örgütsel deneyimini getiriyor. Albamonte, bu birleşmenin yalnız PTS’nin niceliksel olarak büyümesini değil, mevcut PTS’den daha güçlü yeni bir örgüt yaratmasını hedeflediğini söylüyor. “Her biriniz çoğalmak, işyerlerine, okullara, mahallelere gidip bu fikri tartışmak zorunda” Bregman 1 Mayıs’ta kitleye böyle sesleniyordu.</p>
<p>Bu nedenle komitelere katılan herkesin aynı düzeyde örgütlenmesi de beklenmiyor. Bir tarafta daha geniş bir sempati ve katılım alanı bulunacak; diğer tarafta komiteler içinde sürekli faaliyet yürütmek isteyen kesimler yeni militanlara dönüştürülecek. Albamonte daha da ileri giderek bunların arasında geleceğin yerel, bölgesel ve ulusal parti kadroların aranması gerektiğini savunuyor.</p>
<h3>Fakat hangi parti?</h3>
<p>FIT-U içindeki ayrılık tam burada başlıyor.</p>
<p>İşçi Partisi (PO), Bregman'ın yükselişini önemli bir fırsat olarak görüyor ve komite fikrine karşı çıkmıyor. 25 Mayıs'ta cepheye gönderdiği mektupta öneriyi açıkça kabul ettiğini yazdı. İtirazı komitelerin kendisine değil, kime ait olduğuna: bunlar PTS'nin yeni parti projesinin organları değil, bütün FIT-U'ya açık ortak yapılar olmalı. Karşı önerisi, yerel toplantılardan, işyerlerinden ve fakültelerden hazırlanacak bir Ulusal FIT-U Meclisi.</p>
<p>Ancak PO'nun itirazı örgütsel biçimle sınırlı değil; kendi program formülünü de ortaya koyuyor. Aynı mektupta, kurulacak partinin programının işçi hükümeti stratejisine dayanması gerektiğini savunuyor ve bu stratejiyi "proletarya diktatörlüğünün popüler formülasyonu" olarak tanımlıyor. Örgütlenme biçimi olarak demokratik merkeziyetçiliği öneriyor ve seçim faaliyetinin programın belirlediği stratejik hedeflere tabi kılınmasını istiyor. Partinin önde gelen ismi Gabriel Solano ise Haziran'daki forumda bir uyarı ekledi: anketlerdeki yükseliş "yönetmeye yaklaştığımız" anlamına gelmiyor, çünkü bir işçi hükümeti sınıfın bağımsız olarak siyasal biçim kazanmasını gerektiriyor; sol henüz Arjantin işçi sınıfının siyasal kutbu değil, asıl mesele onu böyle kurmak.</p>
<p>Sosyalist Sol (IS) bu süreçte en çok çekincelerini ifade eden parti durumunda. 22 Mayıs'ta cephenin ulusal kurulunu acil toplantıya çağırdı ve "yeni işçi sınıfının partisi" hareketini desteklemeyi reddettiğini bildirdi; bu tutumunu 11 Haziran'daki toplantıda da yineledi. Ama IS'in önerisi yalnızca mevcut cepheyi korumak değil. Kendi formülü, "FIT-U'ya ve işçilerin yönetmesi için destek birleşik komiteleri" ve bunların taşıyacağı şiar: sol yönetebilir, yönetmek istiyor ve yönetmelidir. Yani komiteleri, bir parti inşasının değil, doğrudan bir hükümet perspektifinin aracı olarak tanımlıyor.</p>
<p>IS'in PTS'ye yönelttiği soru da tartışmanın düğüm noktalarından birini gösteriyor: önerilen yeni parti, FIT-U'nun daha geniş bir işçi partisine dönüşmesi anlamına mı geliyor, yoksa Bregman'ın figüründen yararlanan bir PTS inşa taktiği mi? Sözcü Juan Carlos Giordano'ya göre bu, PTS'nin henüz açıklığa kavuşturmadığı bir soru.</p>
<p>Sosyalist İşçiler Hareketi (MST) ise bu iki partiden ayrılıyor. MST, 26 Mayıs kongresinde Bregman komitelerine katılma kararı aldı ve mevcut FIT-U biçiminin aşılması gerektiği konusunda PTS’ye yaklaştı. Fakat önerdiği model farklı: FIT-U’nun mevcut örgütlerinin ortak bir devrimci partide birleşmesi ve bugünkü partilerin en azından bir geçiş dönemi boyunca bu yeni yapı içinde eğilimler olarak varlığını sürdürebilmesi.</p>
<p>PTS ise kalıcı eğilimlerden oluşan bir parti modeline kuşkuyla yaklaşıyor. Böyle bir yapının siyasal farklılıkları çözmek yerine dondurabileceğini ve ortak karar alma yeteneğini zayıflatabileceğini düşünüyor. Buna rağmen MST ile ortak parti ve koordinasyon konusunda tartışmanın ilerletilebileceğini belirtiyor.</p>
<p>FIT-U dışındaki Birleşik Sosyalist İşçiler Partisi (PSTU), cephenin bugünkü sınırlarının aşılması gerektiğini kabul ediyor ama komiteleri "Bregman Başkan Komiteleri" diye adlandırıyor ve giriş koşulunun yeni parti fikrine katılmak ile PTS'nin önderliğini kabul etmek olduğunu ileri sürüyor. Buna karşılık bölgesel koordinasyon organları kurulması konusunda PTS'yle hemfikir olduğunu, ancak bunların PTS'nin icadı olmadığını, yıllardır çeşitli bölgelerde var olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Fikir ayrılığı, bu mevcut imkânın hangi örgütsel biçim içinde kalıcılaştırılacağı konusunda.</p>
<h3>FİT-U  yetmiyor</h3>
<p>Yeni metinlerin belki de en önemli yanı, PTS’nin parti inşasını tek başına yeterli görmediğini özellikle vurgulaması. Albamonte’nin kullandığı ifadeyle devrimci parti bir <strong>“stratejik çarpan”</strong> olmalı: dağınık halde bulunan toplumsal güçleri bir araya getirip etkilerini büyütmeli. Fakat yalnız parti örgütlemek de yeterli değil. PTS’nin son dönemde ısrarla öne çıkardığı ikinci unsur özörgütlenme.</p>
<p>Bu ayrım önemli. Parti, sınıfın en ileri kesimlerini belirli bir program ve strateji etrafında örgütlüyor; özörgütlenme organları ise çok daha geniş işçi ve ezilen kesimlerinin doğrudan mücadeleye katılmasını sağlıyor. PTS’nin kendi formülasyonuyla, kitle seferberliği özörgütlenmeden koparıldığında kendiliğindenciliğe; parti inşası özörgütlenmeden koparıldığında ise yalnızca örgütsel aygıtı büyütmeye dönüşebilir.</p>
<p>Bu nedenle komiteler ile daha geniş mücadele organları birbirinden ayrılıyor. Bregman komiteleri yeni partiye doğru ilerleyen siyasal örgütlenme alanları olabilir; fakat işyerlerinde, üniversitelerde ve kentlerde farklı siyasal eğilimlerden mücadeleci kesimleri birleştirecek koordinasyonlar bundan daha geniş olmak zorunda.</p>
<p>Burada üçüncü kavram, birleşik cephe, devreye giriyor: “birlikte vurmak, ayrı yürümek.” Farklı örgütler programlarını ve kimliklerini korurken Milei’ye ve patronlara karşı ortak mücadele edebilirler. PTS’nin önerdiği bölgesel koordinasyonlar, mücadele komiteleri ve eylem komiteleri bunun araçları olarak düşünülüyor. Amaç yalnız örgüt liderlerini aynı masaya oturtmak değil, mücadele eden tabanı ortak yapılarda bir araya getirmek.</p>
<h3><strong>Krizi üreten başarı</strong></h3>
<p>Bregman’ın yükselişinin FIT-U içinde bu kadar büyük bir tartışma yaratmasının nedeni böylece daha anlaşılır hale geliyor.</p>
<p>Sorun FIT-U’nun başarısız olması değil. Tam tersine, kriz bir ölçüde başarısının sonucu.</p>
<p>2011’de kurulan cephe, Arjantin Troçkist solunu küçük örgütler döneminden çıkararak ulusal siyasette sürekli görünür bir sınıf bağımsızlığı kutbu yarattı. Bregman’ın bugünkü popülaritesi de bu on beş yıllık birikimden bağımsız düşünülemez. Fakat tam da bu başarı, FIT-U’nun mevcut biçiminin sınırlarını açığa çıkarıyor: Dört parti seçimlerde birleşiyor, ancak sınıf mücadelesinin birçok alanında ayrı politikalar izliyor ve cephe seçim dönemleri dışında ortak bir siyasal örgüt olarak işlemiyor.</p>
<p>Şimdi FIT-U’nun etrafında, onun bugünkü örgütsel sınırlarını aşan bir sempati alanı ortaya çıkmış durumda. PTS’nin sorusu bu nedenle yerinde: Eğer hiçbir şey değişmezse, Bregman’a bugün sempati duyan milyonların içinden örgütlenmeye hazır olan kesimler birkaç yıl sonra yine yalnızca seçmen veya sempatizan olarak mı kalacak? Arjantin solunun 1989’dan, 2001’den ve FIT-U’nun on beş yıllık deneyiminden taşıdığı soru bugün budur. Bregman’ın yükselişinin yarattığı gerçek strateji tartışması da burada başlıyor.</p>
<p>19 Eylül'de PTS'nin çağrısıyla, mücadeleci sendikalardan öğrenci hareketine, emeklilerden feminist örgütlere kadar geniş bir yelpazenin katıldığı bir "öfke yürüyüşü" (marcha de la bronca) hazırlanıyor; komitelerin bir seçim destek ağı mı yoksa sokağa güç taşıyabilen bir örgütlenme mi olduğu ilk kez burada ölçülecek. Bunun provası  6 Ağustos'ta yaşandı: Arjantin'de toprakların yabancılara satışını kolaylaştıran yasaya karşı bir seferberlik vardı. Sendika bürokrasisi greve çağırmamasına, hükümetin tartışmalı yasa maddesini bir gün önce geri çekmesine ve sağanak yağmura rağmen meydan doldu, kalabalık saatlerce polis müdahalesine direndi. İşçi sınıfını dövüşmemekle itham edenlere Bregman'ın verdiği cevap ise bu dönemde şu: "Güç ilişkisi inşa edilir."</p>
<p>(VHY/EMK)</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Emilio Albamonte, "Lo que está planteado es una verdadera fusión con lo más activo del movimiento que viene hacia la izquierda", <em>La Izquierda Diario</em>, 1 Ağustos 2026<br><a href="https://www.laizquierdadiario.com/Lo-que-esta-planteado-es-una-verdadera-fusion-con-lo-mas-activo-del-movimiento-que-viene-hacia-la" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://www.laizquierdadiario.com/Lo-que-esta-planteado-es-una-verdadera-fusion-con-lo-mas-activo-del-movimiento-que-viene-hacia-la" target="_blank" rel="noopener">https://www.laizquierdadiario.com/Lo-que-esta-planteado-es-una-verdadera-fusion-con-lo-mas-activo-del-movimiento-que-viene-hacia-la</a></p>
<p>Emilio Albamonte, "Partido, movilización y autoorganización: debates sobre cómo aprovechar la ubicación de Myriam Bregman y la izquierda", <em>La Izquierda Diario</em>, 5 Temmuz 2026<br><a href="https://www.laizquierdadiario.com/Partido-movilizacion-y-autoorganizacion-debates-sobre-como-aprovechar-la-ubicacion-de-Myriam" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://www.laizquierdadiario.com/Partido-movilizacion-y-autoorganizacion-debates-sobre-como-aprovechar-la-ubicacion-de-Myriam" target="_blank" rel="noopener">https://www.laizquierdadiario.com/Partido-movilizacion-y-autoorganizacion-debates-sobre-como-aprovechar-la-ubicacion-de-Myriam</a></p>
<p>Partido Obrero, "Carta a la Mesa del Frente de Izquierda-Unidad", <em>Prensa Obrera</em>, 25 Mayıs 2026<br><a href="https://prensaobrera.com/politicas/carta-a-la-mesa-del-frente-de-izquierda-unidad" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://prensaobrera.com/politicas/carta-a-la-mesa-del-frente-de-izquierda-unidad" target="_blank" rel="noopener">https://prensaobrera.com/politicas/carta-a-la-mesa-del-frente-de-izquierda-unidad</a></p>
<p>"A sala llena, se abrió el foro de debate del Frente de Izquierda", <em>Prensa Obrera</em>, 30 Haziran 2026<br><a href="https://prensaobrera.com/politicas/a-sala-llena-se-abrio-el-foro-de-debate-del-frente-de-izquierda" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://prensaobrera.com/politicas/a-sala-llena-se-abrio-el-foro-de-debate-del-frente-de-izquierda" target="_blank" rel="noopener">https://prensaobrera.com/politicas/a-sala-llena-se-abrio-el-foro-de-debate-del-frente-de-izquierda</a></p>
<p>Izquierda Socialista, "Convocatoria urgente a reunión de la mesa del FIT-U", 22 Mayıs 2026<br><a href="https://izquierdasocialista.org.ar/2020/index.php/blog/para-la-web/item/25078-convocatoria-urgente-a-reunion-de-la-mesa-del-fit-u" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://izquierdasocialista.org.ar/2020/index.php/blog/para-la-web/item/25078-convocatoria-urgente-a-reunion-de-la-mesa-del-fit-u" target="_blank" rel="noopener">https://izquierdasocialista.org.ar/2020/index.php/blog/para-la-web/item/25078-convocatoria-urgente-a-reunion-de-la-mesa-del-fit-u</a></p>
<p>MST, "Resolución del Congreso del MST", 26 Mayıs 2026<br><a href="https://mst.org.ar/2026/05/26/resolucion-del-congreso-del-mst-nos-integramos-a-los-comites-de-apoyo-a-myriam-bregman-y-al-debate-sobre-como-construir-una-nueva-fuerza-politica-comun/" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://mst.org.ar/2026/05/26/resolucion-del-congreso-del-mst-nos-integramos-a-los-comites-de-apoyo-a-myriam-bregman-y-al-debate-sobre-como-construir-una-nueva-fuerza-politica-comun/" target="_blank" rel="noopener">https://mst.org.ar/2026/05/26/resolucion-del-congreso-del-mst-nos-integramos-a-los-comites-de-apoyo-a-myriam-bregman-y-al-debate-sobre-como-construir-una-nueva-fuerza-politica-comun/</a></p>
<p>Sergio García, "La izquierda, el foro del FIT-U y un desafío histórico: ¿Qué perspectivas, qué partido, qué estrategia?", <em>Periodismo de Izquierda</em>, 4 Temmuz 2026<br><a href="https://periodismodeizquierda.com/un-desafio-historico-que-perspectivas-que-partido-que-estrategia/" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://periodismodeizquierda.com/un-desafio-historico-que-perspectivas-que-partido-que-estrategia/" target="_blank" rel="noopener">https://periodismodeizquierda.com/un-desafio-historico-que-perspectivas-que-partido-que-estrategia/</a></p>
<p>PSTU, "Los debates de la izquierda", 28 Temmuz 2026<br><a href="https://pstu.ar/los-debates-de-la-izquierda/" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://pstu.ar/los-debates-de-la-izquierda/" target="_blank" rel="noopener">https://pstu.ar/los-debates-de-la-izquierda/</a></p>
<p>Javier Fuego Simondet, "La estrategia para apuntalar la candidatura de Myriam Bregman abre nuevas grietas en la izquierda", <em>La Nación</em>, 22 Haziran 2026<br><a href="https://www.lanacion.com.ar/politica/la-estrategia-para-apuntalar-la-candidatura-de-myriam-bregman-abre-nuevas-grietas-en-la-izquierda-nid22062026/" target="_blank" rel="noopener"> </a><a href="https://www.lanacion.com.ar/politica/la-estrategia-para-apuntalar-la-candidatura-de-myriam-bregman-abre-nuevas-grietas-en-la-izquierda-nid22062026/" target="_blank" rel="noopener">https://www.lanacion.com.ar/politica/la-estrategia-para-apuntalar-la-candidatura-de-myriam-bregman-abre-nuevas-grietas-en-la-izquierda-nid22062026/</a></p>
<p>Potente discurso de Myriam Bregman en el acto internacionalista del 1 de Mayo en el estadio de Ferro", <em>Resumen Latinoamericano</em>, 2 Mayıs 2026</p>
<p><a href="https://www.resumenlatinoamericano.org/2026/05/02/argentina-potente-discurso-de-myriam-bregman-en-el-acto-internacionalista-del-1-de-mayo-en-el-estadio-de-ferro-nosotros-y-nosotras-tenemos-derecho-a-la-rebelion-y-a-la-accion-directa-video-comp" target="_blank" rel="noopener">https://www.resumenlatinoamericano.org/2026/05/02/argentina-potente-discurso-de-myriam-bregman-en-el-acto-internacionalista-del-1-de-mayo-en-el-estadio-de-ferro-nosotros-y-nosotras-tenemos-derecho-a-la-rebelion-y-a-la-accion-directa-video-comp</a></p>
<p>"Myriam Bregman en Madrid: 350 personas en el cierre de la gira", <a href="https://www.izquierdadiario.es/Myriam-Bregman-Madrid-350-personas-cierre-gira" target="_blank" rel="noopener">https://www.izquierdadiario.es/Myriam-Bregman-Madrid-350-personas-cierre-gira</a></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Efrîn’den Almanya’ya, oradan Fransa’ya bir incir ağacı: Hecîra Pitê]]></title><link>https://bianet.org/yazi/efrinden-almanyaya-oradan-fransaya-bir-incir-agaci-hecira-pite-323368</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/efrinden-almanyaya-oradan-fransaya-bir-incir-agaci-hecira-pite.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/efrinden-almanyaya-oradan-fransaya-bir-incir-agaci-hecira-pite-323368</guid><description><![CDATA[Çocuklar Baskça, Fransızca, Kürtçe, Arapça ve İspanyolcanın bulunduğu çok dilli bir ortamın içinde, akranlarıyla hayata karışarak büyümeye devam ediyorlar.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İki ay önce Tardets’te Andre ve Heba’nın yeni aldıkları evlerine gittim. Evin henüz tamamlanmamış tadilatından çok, terasta karşıma çıkan kocaman incir ağacı dikkatimi çekti.</p>
<p>Andre, yüzünde büyük bir tebessümle ağacın üzerinde olgunlaşmış, sezonun ilk ve tek incirini koparıp bana uzatarak: “Hecîra Pitê” dedi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/andre-heba-heva-ve-rudi-daha-tasinmadiklari-velerinin-balkonunda-hecira-pite-ile.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Andre, Heba, Heva ve Rudi daha taşınmadıkları velerinin balkonunda Hecira Pite ile.</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>O an anladım ki, bana yalnızca bir incir ikram etmiyordu. Bir ağacın, bir ailenin ve bir halkın uzun yolculuğundan küçük bir parçayı uzatıyordu.</p>
<p>Hecîra Pitê yalnızca bir incir ağacı değildi. Sürgünün, kökün, hafızanın, direnişin ve yeniden kurulmuş hayatın canlı taşıyıcısıydı. Efrîn’de bir avluda başlayan hikâyesi, Almanya’dan geçerek Kuzey Bask’ın küçük bir kasabasında yeniden kök salmıştı.</p>
<p>Her insan sürgüne çıktığında köklerinden kopma tehlikesi yaşar. Ama bazen kökler de insanın peşinden gelir. Kuzey Bask’ta birbirini bulan hikâyeler bunun üzerinden bir kez daha düşünmemi sağladı. Sürgünde yaşayan Kürtlerin birbirini bulan hikâyelerinden birisini anlatacağım. Kürt Andre Muhammed, Arap eşi Heba ve o zaman beş yaşında olan çocukları Rudi’nin yolları, Suriye’deki iç savaş nedeniyle Kuzey Bask’a düşer.</p>
<p>Andre’nin Şam’da, yurtsever bir Kürt ailesinde başlayan hayatı, Kürt Özgürlük Hareketi ile tanışması ve muhalif kimliği nedeniyle defalarca Şam zindanlarından geçer. Sonunda babasının büyük paralar vererek araya girmesiyle, gördüğü işkencelerin ardından ailesine adeta ölü halde, bir battaniye içinde teslim edilir. Suriye’de yaşam onlar için giderek imkânsızlaşırken Lübnan’a geçerler.</p>
<p>Geniş aile olarak bir restoran işletmeye başladıkları sırada DAİŞ’in saldırısı gerçekleşir. Şans eseri yalnızca canlarını kurtarabilirler. Ne Suriye ne de Lübnan onlara güvenli bir yaşam alanı bırakmıştır.</p>
<p>Beyrut’taki Fransa Başkonsolosluğu’na iltica başvurusunda bulunurlar. Başvuruları kabul edilir ve Fransa devleti onları Kuzey Bask’ın Tardets kasabasına yerleştirir.</p>
<p>Daha ilk günlerinden itibaren, Belediye Başkanı Maite başta olmak üzere kasaba halkı Rojava’dan gelen bu aileye kapılarını açar, bağırlarına basarlar. Burada artık başka bir hayat başlayacaktır. Daha sonra Türkiye üzerinden Andre’nin oğlu Khelil de aileye katılır. İçinden geçtikleri baskıyı, şiddeti, gözaltıları, işkenceleri ve cezaevlerini düşündüğümde, onların burada yalnızca hayatta kalmadıklarını hayatlarını yeniden kurduklarını görüyorum.</p>
<p>Ben de onları tanımadan önce, önce Paris’le başlayan sonra Güneybatı Fransa’ya inen kendi sürgün hikâyemin içinden geçiyordum.</p>
<p>Fransa’nın Pau şehrinin kırsalında, bir çiftlikte komünist Babet, anarşist Gérard ve kızları Eliza’yla birlikte yaşarken, hayalini daha önce kuramadığım bir hayatın içinde yeniden öğreniyordum: toprakla, üretimle, emekle ve yoldaşlıkla çoğalan bir hayat. Babet’nin içinde örgütlü olduğu çiftçilerin yerel örgütlenmeleri üzerinden kurulan bir kooperatif aracılığıyla iki fakülte okumuş yedi yabancı dili olan Basklı çoban Joseph’le tanıştım.</p>
<p>Joseph’in benimle ilk paylaştığı şeylerden birisi: “Bak Erjo, burası güneybatı Fransa değil, burası Kuzey Bask.” Bunu hafızama kaydettikten sonra ikinci cümlesini söyledi: “Tardets’te Rojavalı bir aile var. İlk fırsatta seni onlarla tanıştıracağım.”</p>
<p>Böylece küçük bir Kuzey Bask kasabasında üçüncü Kürt de ben oldum. Batmanlı Reşo ise burada herkesin tanıdığı diplomat Kürt olmuştu artık. Doğanın, üretmenin, dostluğun ve yoldaşlığın verdiği güvenle burada hayata karışmak, benim için çocukluğumu yaşadığım köyüme yeniden dönmek gibi bir şeydi. Burada “başka bir hayat” slogan olmaktan çıkıp tam da kendisi olabilmişti.</p>
<h3>Başka bir hayat mümkün<strong> </strong></h3>
<p>Bölge halkıyla duygu bağı kurmakta hiç zorlanmadık. Kürt halkının özgürlük mücadelesine yabancı değillerdi. Rojava direnişiyle birlikte bu yakınlık daha da büyümüştü. Birlikte Rojava’yla dayanışma etkinlikleri düzenledik.</p>
<p>Kürt siyasi tutsakları için 1 Mayıs’larda birlikte dövizler taşıdık. Basklı siyasi tutsaklarla dayanışmada, ekolojik yıkıma karşı direnişte, yerel çiftliklerin ve çiftçilerin kapitalist büyük tekellerin üretimlerine karşı mücadelesinde aynı eylemlerin içinde yer aldık.</p>
<p>Sonra Mardin’de hayata karışan Medo’nun da benim aracılığımla yolculuğu buraya çıktı. İçinde çıkıp geldiği zorlu hayatına en değerli katkılarını, öğrenme hallerini burada yaşamaya başladı. O da doğduğu topraklara kuramadığı bağı, burada kendi heyecanıyla yeniden kurdu.</p>
<p>Belediyemizle birlikte Newroz’u örgütledik. Kürtçe, Baskça, Arapça ve Fransızca ezgilerle ateşlerin etrafında govendler çektik; Bask danslarını öğrendik. İçine doğduğumuz coğrafyalarda her zaman yaşayamadığımız güven ve dayanışma duygusunu burada yaşadık.</p>
<p>Sürgün hayatıma başladığımdan bu yana Fransa’da Ulusal Birlik Partisi (RN), Almanya’da AfD - aşırı sağ partiler - hep tırmanışta olurken bizler Kuzey Bask’ta bambaşka bir politik atmosferde yaşamaya devam ettik.</p>
<p>Eueskal Herria/Bask Ülkesi Avrupa kıtasında yabancı olduğunu hissetmeden, buradaki halkla özgür ve güvende, dayanışmayla yaşanılan bir ülke olmaya devam ediyor. Bu sebeple ben buraya dağların ve bulutların ülkesi diyorum. Kuzey Bask’ın, resmi olarak Güneybatı Fransa’nın, en karakızıl komünü olan Lichans-Sunhar’da kolektif bir hayatın parçası olmak hayatıma çok güzel şeyler kattı, katmaya da devam ediyor.</p>
<p>Türkiye’de dövizlerimizde bir slogandan ibaret olan “başka bir hayat mümkün” sözünün tam da kendisini burada yaşamaya devam ediyoruz.</p>
<p>Dostluk, yoldaşlık, komşuluk; dünyanın, Kürtlerin, Baskların, ezilen halkların dertlerine, doğanın talanına birlikte dertlenmek; birlikte eylemlerin içinde olmak, hayatlarımıza yeni hikâyeler katmaya devam ediyor. Hikâyelerimizi paylaşıyor, hikâyelerimizden birlikte yeni hikâyeler kuruyoruz.</p>
<p>Ben buraya taşındıktan bir süre sonra Joseph’in piyanosundan Koma Amed’in <em>“Çiyayên me berfê lêkir”</em> ezgisi salondan terasa, oradan da dağlara doğru akmaya başladı.</p>
<p>Bir bahar günü Joseph elinde iki nar ağacı fidesiyle çıkageldi: “Erjo, sen halkının özgürlük mücadelesinde kaybettiğin iki yoldaşın Sertav Çiya ve Murat Saat’i anlatırken hep gözlerin buğulanıyor. İkisinin de senin için ne kadar değerli olduğunu biliyorum. Bu nar ağaçlarından bir tanesini Sertav Çiya adına küçük şatomuzun ön bahçesine, diğerini de Murat Saat adına arka bahçeye dikelim,” dediğinde hayatta dokunduğum/bende biriken insanlarla birlikte  ne kadar şanslı bir kez daha anladım.</p>
<p>Hayata Ankara’dan merhaba diyen candostum, yoldaşım Sertav Çiya Eker şimdi Kuzey Bask’ın küçük bir komününde, önce bir nehre oradan da dağlara bakan bir nar ağacında; Samsun Bafra’da hayata merhaba diyen candostum, yoldaşım Murat Saat ise aynı şatonun ön bahçesinde dağlara bakan başka bir nar ağacında hayat hikâyesine devam ediyor. Belki de o gün, farkında olmadan Hecîra Pitê’nin hikâyesine çoktan yaklaşmıştım. Bazı ağaçlar hikayeleriyle başka anlamlar katarlar hayatlarımıza. Onların da bir hafızası vardır. Hatırlar.</p>
<h3>Pitê’nin incir ağacı</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/efrin-deki-gavenda-koyu.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Efrîn'deki Gavenda köyü.</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Andre’nin ailesinin hikâyesi Efrîn’e bağlı Hesike köyünde başlıyor. Büyükleri Asune ve Miskale, yaşanan kuraklık ve açlık nedeniyle 1915’te Urfa’nın Ceylanpınar ilçesine göçerler. Yaklaşık on yıl burada yaşadıktan sonra Efrîn’deki köylerine geri dönerler. Kendilerine bir ev yaparlar. Nenesi Pitê de evin avlusuna bir incir ağacı diker. İncir ağacı büyürken aile de büyür. Üç erkek, dört kız çocuk dünyaya gelir. Çocuklar büyümeye başladığında incir ağacı da meyve vermeye başlar.</p>
<p>Fakat bu ağacın meyveleri çevredeki diğer incir ağaçlarının meyvelerinden farklıdır. Bölgede siyah incir veren tek ağaçtır. Meyveleri daha büyük, daha tatlıdır. Zamanla köyün insanları bu ağacı tanımaya başlar. İncir meyve vermeye başladığında komşular ve köylüler mutlaka Hecîra Pitê’den tatmak için bu avluya uğrar. Bir ağacın meyvesi, yavaş yavaş bu ailenin hafızasına dönüşür.</p>
<p>Andre’nin babası 1945 yılında bu evde doğar. Aile kalabalıktır ama ekonomik imkânlar sınırlıdır. Bir yıllık zorunlu askerlik hizmetinden sonra teyzesinin kızıyla evlenir ve Şam’a, Kürtlerin daha yoğun yaşadığı Rukneddin mahallesine taşınır. Andre burada doğan çocukların en küçüğüdür. Ailenin yedi erkek, üç kız çocuğu olur. Kürtçe yasaklı bir dildir. Ama evlerinde ve kendi mahallelerinde konuşmaya devam ederler.</p>
<p>Eğitim dili Arapçadır; okullarda Arapça öğrenim görürler. Yaz tatillerinin en büyük heyecanı ise Efrîn’deki köye gitmektir. Orada onları evlerinin avlusunda iki ağaç karşılar: Siyah incir veren Hecîra Pitê ve yanında duran nar ağacı. İki ağacın dalları adeta bütün avluyu sarar. Andre, incir ağacı meyve vermeye başladığında komşuların ve köylülerin Hecîra Pitê’den tatmak için avluya geldiklerini hatırlıyor.</p>
<p>Ama ağacın gölgesinde büyüyen hayat yalnızca güzel anılardan ibaret değildir. Suriye’deki otoriter rejimin baskısı nedeniyle zaman zaman babası, zaman zaman ailenin başka üyeleri gözaltına alınır, işkencelerden geçirilir. 2012 yılında serhildan süreci başlar. Andre’nin bir abisi bu süreçte tutuklanır. Cezaevinde gördüğü şiddetin ardından, cezaevinden çıktıktan bir süre sonra yaşamını kaybeder.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/gavenda-koyundeki-hecira-pite-yeniden-filizlerini-verdi.jpg" alt="">
<figcaption>*<em><strong>Gavenda Köyündeki Hecira Pite yeniden filizlerini verdi</strong></em></figcaption>
</figure>
<p>Ailenin tarihi böylece ağacın tarihiyle yan yana ilerlemeye devam eder. Geniş aile Esat rejimine karşı mücadele içindedir. </p>
<p>Baskılar nedeniyle ailenin bir bölümü Almanya’nın Bonn şehrine taşınır. 2017 yılında Bonn’da yaşayan amcasının torunu Efrîn’deki köylerine gider. Geri dönerken Hecîra Pitê’den bir fideyi de yanında getirir. Belki de o sırada kimse bu küçük fidenin ne kadar uzun bir yolculuğun başlangıcı olduğunu bilmiyordu.</p>
<p>Bir yıl sonra, 20 Ocak 2018’de Türkiye’nin radikal İslami gruplarla birlikte Efrîn’e yönelik işgali yeni bir savaş ve trajedi dönemini başlatır.</p>
<p>Askerler ve cihadist gruplar yalnızca insanlara zulmetmez. Zeytin ağaçları köklerinden kesilir. Evler talan edilir. Kapılar, pencereler, evlerin içindeki eşyalar sökülüp götürülür. Duvarlardaki kablolar bile çekilip alınır. İnsan, yapı ve doğal hayat aynı yıkımın içinde hedef haline gelir. Evlerinin avlusuna giren cihadist gruplar, nar ağacıyla birlikte Hecîra Pitê’yi de kesip odun olarak götürürler. Pitê’nin yıllar önce diktiği ağaç artık yoktur. En azından öyle sanılır.</p>
<h3>1346 kilometre</h3>
<p>Andre’nin ve ailesinin hikâyesi ise çoktan başka bir yerde devam etmeye başlar. Kuzey Bask’ın Tardets kasabasında. Andre ve Heba burada yeni bir hayat kurarlar.</p>
<p>İlk iki yıl başka işlerde çalışırlar. Andre aşçılık ve restoran işletmeciliği deneyimini, Heba ise Şam’da aldığı işletme eğitimini burada hayata geçirir. Sonra birlikte büyük bir kamyonu dönüştürerek Efrîn Kebap ile kendi işlerini kurarlar. Çocuklar büyümeye devam ederler. Rudi beş yaşında geldiği Tardets’te artık on beş, burada doğan Heva ise sekiz yaşındadır.</p>
<p>Çocuklar Baskça, Fransızca, Kürtçe, Arapça ve İspanyolcanın bulunduğu çok dilli bir ortamın içinde, akranlarıyla hayata karışarak büyümeye devam ediyorlar.</p>
<p>Yılların birikimiyle bu ilkbaharda kasabada bahçeli bir ev almaya karar verdiler. Ev alma sisteminde dosyalar sunulur ve en iyi teklifi veren kişi evi almaya hak kazanır. Andre ve Heba’nın talip olduğu eve başka dört dosya daha vardır.</p>
<p>Bunlardan biri Joseph’in aristokrat ailesinden gelen uzaktan bir kuzene aittir. Ama Joseph ve yoldaşlarım Monic ile eşi Peo devreye girer: “Bir eviniz daha olmuş, sizin için bir şey fark etmez. Sizler çekilin; bu Kürt ailesinin burada kendi yaşamları için ilk evleri olsun.” Böylece evin yeni sahipleri Andre ve Heba olur.</p>
<p>Evde daha yapılacak çok iş var. Başta Joseph, Maite, Monic, Peo, Egoitz olmak üzere Basklı ve Fransız komşular, dostlar evin tadilatı ve eksiklerin giderilmesi için hummalı bir çalışma içindeler. Ancak daha eve geçmeden Andre Bon’da yaşayan kuzeninden hecîra Pitê’den bir fide ister.</p>
<p>Bonn’dan Tardets’e uzanan 1346 kilometrelik yolculuğun sonunda Hecîra Pitê yeniden başka bir coğrafyada toprağa karışmayı bekliyor.</p>
<p>Bonn’da 160 euro karşılığında kargoya verilen, Efrîn’deki eski ağacın soyundan çoğalmış incir ağacı Andre ve Heba’nın yeni terasında yerini aldı. Basklı, Fransız, Arap, İspanyol ve Kürt komşular eve geldiklerinde Andre bir yandan hikâyesini anlatıyor, bir yandan da tıpkı büyükannesi Pitê’nin yaptığı gibi misafirlerine bu siyah, bal tadındaki incirden ikram ediyor.</p>
<p>Böylece bir avluda başlayan hikâye, başka bir evin terasında yeniden anlatılmaya devam ediyor. Kökler hâlâ Efrîn’de, ama Hecîra Pitê’nin hikâyesi yalnızca Almanya’dan Fransa’ya uzanmıyor.</p>
<p>Efrîn’de de devam ediyor. İşgalci güçlerin çıkarılmasından yaklaşık iki yıl önce Andre’nin annesi ve kardeşleri köylerine geri döner. Fakat artık ortada başlarını sokabilecek bir ev yoktur. Üzerine oturabilecekleri bir ağaç parçası bile bırakılmamıştır.</p>
<p>Yavaş yavaş evi ve avluyu toplamaya başlarlar. Eve taşındıktan bir süre sonra bir şey fark ederler: Hecîra Pitê yeniden dal vermeye başlamıştır.</p>
<p>Eski ağacın köklerinden yeni fideler boy vermektedir. Henüz eskisi gibi büyük bir meyve ağacına dönüşmemiştir. Ama kökler hâlâ oradadır. Ve aile, o günün yeniden gelmesini heyecanla beklemektedir.</p>
<h3>Yeni kuşak</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/09/sertav-ciya-eker-ve-murat-saat-in-bahcesinde-birer-nar-agaci-olarak-yasamaya-devam-ettikleri-lichans-sunhar-daki-kucuk-sato.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Sertav Çiya Eker ve Murat Saat'in bahçesinde birer ... evam ettikleri Lichans - Sunhar'daki küçük şato</em></strong></figcaption>
</figure>

<p>Andre, çocuklarının Kürtçe bilmemesini kendi eksikliği olarak görüyor. Bu konuda annelerinin daha güçlü çıktığını söylüyor. Ama çocukların dilinden Hecîra Pitê’nin hikâyesi başka türlü devam ediyor. Dalında yeni incirler olduğunda Heva ve Rudi: “Hecîra Pitê’yi yemeye gidelim,” diyor. Belki de bir dilin eksildiği yerde başka bir hafıza biçimi büyüyor. Heva ve Rudi ağacın geçmişini bütün ayrıntılarıyla bilmese bile, onun meyvesini tanıyor.</p>
<p>Rudi, kasabadan arkadaşlarıyla evin tadilatına kendisinden beklenenden daha büyük bir heyecanla katkı sunarken, Heva arkadaşlarıyla ağacın etrafında yeni oyunlarını oynamaya başladılar. Ve böylece Hecîra Pitê bir sonraki kuşağa yalnızca bir hikâye olarak değil, hayatın kendisi olarak geçmeye devam edecektir.</p>
<p>Şimdi Andre, Rudi, Rudi’nin arkadaşları, Joseph, Maite, Egoitz, Monic, Peo ve diğer komşular evin tadilatı için birlikte çalışmaya devam ediyorlar. Andre, Heba, Khelil, Rudi, henüz taşınamadıkları evlerinin geniş bahçesini düzenliyor. Bahçe tamamlandığında, büyükçe plastik bir saksıda duran Hecîra Pitê’yi toprağa bırakacaklar. Bu kez ağaç yalnızca bir terasa değil, toprağa kök salacak.</p>
<p>Belki de Hecîra Pitê’nin hikâyesinin en güzel yanı burada başlıyor. Çünkü artık onun kökleri yalnızca Efrîn’de değil. Bon’da olduğu gibi Tardets’te de olacak. Meyveler vermeye devam edecek,  dallarından yeni fideler çıkacak.</p>
<p>Bu fideler Joseph, Monic ve Egoitz’in bahçelerinde yeniden incir ağaçlarına dönecek. Hikâye dilden dile anlatılmaya devam edecek.</p>
<p>Bir ailenin hikâyesi olarak başlayıp halkların hikâyesine dönüşecek. Zorla yerinden edilmenin, evlerin ve hayatların dağıtılmasının hikâyesi kadar; bütün bunlara rağmen hayatın yeniden kurulabileceğinin de hikâyesi olacak.</p>
<p>Yolunuz Kuzey Bask’ın bu şirin kasabasına düşerse gönül rahatlığıyla hecîra Pitê’yi nerede yiyebilirim diye sorabilirsiniz.</p>
<p>(EJA/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[12’sindeydi Eylül’ün]]></title><link>https://bianet.org/yazi/12sindeydi-eylulun-323387</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/12sindeydi-eylulun.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/12sindeydi-eylulun-323387</guid><description><![CDATA[Tarihler 12 Eylül 80’i güncellerken uygulamada yeni kavramlarla tanışmalar; kanun hükmünde kararnamelerin temel yasa misali kalıcılaşması!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ferid Edgü’nün <em>Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı</em> romanında "Bir varmış bir yokmuş, evvel saman içinde kambur zaman içinde" der ve Çakır’ın hikâyesini anlatır: "Bir yalnızlığı, ahırda atlarla paylaşmak ne demek bilir misin? Bilemezsin. Hiç kimse bilemez. Kambur olmayan ve ahırda atlarıyla yatmayan hiç kimse."</p>
<p>Yine bir başka romanda; Suat ve Süreyya beş yıllık evlidir. Necip ise arkadaşları ve aynı zamanda Süreyya’nın kuzenidir. Necip de âşıktır Suat’a.</p>
<p>Bir eylül güzünde Suat’ların Boğaz'daki evleri olan yalıda yangın çıkar. Suat Hanım yalıdaki odasına kapanmıştır, yangına rağmen yalıyı terk etmez. Necip âşık olduğu Suat’ı kurtarmak için yalıya koşar, Süreyya da ardından. Yangında Suat, Süreyya ve Necip; üçü de kurtulamaz, ölürler.</p>
<p>Kısa özeti bu olan Mehmet Rauf’un <em>Eylül</em> romanı, bundan tam 125 yıl önce <em>Servet-i Fünûn</em> dergisinde tefrika edilir. Bir yıl sonra da kitap olarak yayımlanır. Edebiyatın ilk psikolojik romanı olarak literatüre girer <em>Eylül</em>. İki erkek bir kadın arasında geçen bir romandır <em>Eylül</em>.</p>
<p>Mehmet Rauf’un <em>Eylül</em>’ünü elbette 46 yıl önce belki romandaki gibi yangınla perdeyi kapatan olarak değil! Ya da Edgü’nün Kambur Çakır’ının ahırdaki yalnızlığının romanı olarak değil; sadece iki eylüllü roman olarak telaffuz etmiş oldum.</p>
<p>Ama bir kâbus / karabasan / felaket gibi ülkenin geleceğini karartıya boğan 12 Eylül'e gönderme olsun diye de adeta o eylül yalnızlaştırması durumunu hatırla(t)mış olmak için yazdım.</p>
<p>Rauf’un <em>Eylül</em>’ünde üç ana karakter ve diğer yan karakterlerin psikolojisi, ilişkileri edebiyatın sınırları içinde tartışılır. Çakır’ın ise yalnızlığında…</p>
<p>Ama sahici 12 Eylül, o meşum eylülün yazdan kalma bir gününün sabahında "İkinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir…" anonsu ile başlar gerçek hikâye. Ve bitmez… Bugünlere kadar adeta süredurup gelir. Ve her 12 Eylül seneidevriyesinde kendini güncelleyip hatırlatarak…</p>
<p>Her defasında toplum, o 12’sinden vurmuş / vurulmuş eylülün askerî darbe politikasının icraatlarını yarım asrı bulan zaman diliminde adeta edebî bir acı günlük gibi her birimize yeniden hatırlatır.</p>
<p>Mahpus damında "besle(n)meyip asılan" gencecik insanlar. Dışkı yedirilenler, upuzun işkence seansları, ucu açık tutsaklıklar, kafileler hâlinde işten atmalar, uzak sürgünlükler ve daha niceleri…</p>
<p>Tarihler 12 Eylül 80’i güncellerken uygulamada yeni kavramlarla tanışmalar; kanun hükmünde kararnamelerin temel yasa misali kalıcılaşması!</p>
<p>Evet, eylülün gölgesindeki o yakıcı yaz sıcağı adeta kızgın saçtaki yağ hâlinin serencamının bir başka sahici eylül romanının güncellenmesini edebiyata çok geniş yaşanmışlıklarıyla sunuyor sanki!</p>
<a href='/haber/dijital-12-eylul-muzesi-acildi-gecmis-bugundur-267257' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/267/257/original/Dijital_12_Eylül_Müzesi_açıldı_Geçmiş_bugündür.jpg' alt='Dijital 12 Eylül Müzesi açıldı: Geçmiş Bugündür' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>İŞKENCE HARİTASI / İL İL HAK İHLALLERİ </h6>
<h5 class='headline'>Dijital 12 Eylül Müzesi açıldı: Geçmiş Bugündür</h5>
<div class='date'>17 Eylül 2022</div>
</div>
</a>
<a href='/haber/selma-gurkan-en-karanlik-anda-bile-isik-yol-buluyor-250118' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/250/118/original/selma1020.jpg' alt='Selma Gürkan: En karanlık anda bile ışık yol buluyor ' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>12 EYLÜL TANIĞI, BUGÜNÜN LİDER KADIN SİYASETÇİSİ</h6>
<h5 class='headline'>Selma Gürkan: En karanlık anda bile ışık yol buluyor </h5>
<div class='date'>12 Eylül 2021</div>
</div>
</a>
<a href='/haber/sayilarla-12-eylul-askeri-darbesi-4547' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/004/547/original/1_eylül.jpg' alt='Sayılarla 12 Eylül Askeri Darbesi' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>12 EYLÜL</h6>
<h5 class='headline'>Sayılarla 12 Eylül Askeri Darbesi</h5>
<div class='date'>12 Eylül 2001</div>
</div>
</a>

<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kürdün kamusal ağıtı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kurdun-kamusal-agiti-323393</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/kurdun-kamusal-agit.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kurdun-kamusal-agiti-323393</guid><description><![CDATA[Kürt halkının coğrafyasında yas, tam da bu yüzden hiçbir zaman yalnızca özel alanda çekilen bir keder olmadı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ölüm, insan tekinin bu dünyadaki en çıplak, en tenha yalnızlığıdır. Can bedenden çekilip gittiğinde, geride kalanların göğsüne ağır bir taş gibi oturur.</p>
<p>Ancak o bireysel sızı, kamusal alana taşındığı andan itibaren kişisel bir keder olmaktan çıkar; toplumsal bir kimliğe, politik bir duruşa dönüşür. Yas tutulan bir keder değil, kim olduğumuzu, kiminle saf tuttuğumuzu ve hangi hakikatin arkasında durduğumuzu ele veren kurucu bir unsurdur. İnsan tek başınayken ağlar; fakat topluca yas tuttuğunda bir "halk" olur.</p>
<h3>Halkın hafızası</h3>
<p>Şehir meydanlarında günler boyu kurulan taziye çadırlarını yalnızca ölülerin ardından yakılan bir ağıt olarak okumak eksik kalır. Çünkü bazı ölümler, bir insanın hayatının sona ermesinden çok daha fazlasını ifade eder. Bir halkın hafızasında açılmış ortak ve sızlayan bir yarayı görünür kılar.</p>
<p>O meydanda toplanan insanlar, yalnızca kaybettiklerini anmakla kalmazlar; kim olduklarını, neler yaşadıklarını, neleri unutmadıklarını ve hangi geçmişle birlikte yaşamaya devam ettiklerini yeniden hatırlarlar.</p>
<p>Sosyolojinin kurucu zihinlerinden Emile Durkheim cenazelerin ve taziye ritüellerinin topluluğu ayakta tutan en temel harç olduğunu söyler. (Durkheim, 1912/2005). Ölümün yarattığı o derin boşluk ve toplumsal sarsıntı, ancak insanların bir araya gelerek acıyı ortak bir ritme dönüştürmesiyle tamir edilebilir. Durkheim’a göre yas, bireyin kendi keyfine bırakılmış hissi bir tepki değil, topluluğun varlığını sürdürebilmek için icra ettiği kutsal bir ödevdir.</p>
<p>Birbirine sarılarak ağlayan insanlar, sarsılan kolektif bilinci ve toplumsal bağı yeniden inşa ederler. Ancak bu inşa sadece bugüne ait olmayabilir, geçmişin dip dalgalarını da bünyesinde taşır.</p>
<p>Durkheim’ın izinden giden Maurice Halbwachs, hafızanın bireysel zihnin dar odalarına hapsedilemeyeceğini vurgular (Halbwachs, 1992). Anılar, toplumsal çerçevelerin ve mekanların içinde muhafaza edilir. Yas ritüelleri de geçmişin bugünde yeniden soluk alıp verdiği birer "hafıza mekanı"dır (Nora, 1989). Bir halkın ölülerini anması engellendiğinde, o toplumun hafızası parçalanır, kökleri kurutulmak istenir.</p>
<h3>Keder</h3>
<p>İşte tam bu noktada iktidarların en karanlık yüzüyle karşılaşırız. Judith Butler’ın o sarsıcı sorusu düşer aklımıza: "Hangi hayatlar yas tutulabilirdir?" (Butler, 2004). İktidar, kendi makbul vatandaşının kaybını "ulusal yas" ilan edip bayrakları yarıya indirirken ötekileştirdiği, sınırın dışına sürdüğü, "düşman" veya "mülksüz" saydığı bedenlerin kayıplarını yas tutulamaz ilan eder (Butler, 2009). Bir hayatın yas tutulabilirliğini elinden almak, o hayatın aslında hiç var olmadığını, öldürülmesinin dahi bir şiddet sayılmayacağını iddia etmektir. Ölen kişinin ardından yas tutmayı yasaklamak, onu ikinci kez katletmektir.</p>
<p>Kürt halkının coğrafyasında yas, tam da bu yüzden hiçbir zaman yalnızca özel alanda çekilen bir keder olmadı.</p>
<p>Kesintisiz yasaklar, faili meçhul cinayetler, kimliksiz bırakılmak istenen mezarlar ve sürgünlerle biçimlenen bu coğrafyada yas mekanını sokaklarda, parklarda, meydanlarda buldu. Bir direnişe ve adalet çığlığına dönüştü. Dengbejlerin gırtlağından dökülen bir ağıt (kilamên şînê), resmî tarihin üzerini örttüğü hakikati kuşaktan kuşağa taşıyan canlı bir hafıza sarayı oldu (Halbwachs, 1992). Kürtler için yas tutmak muktedirlerin unutturma politikalarına karşı "Biz buradayız. Yaşadık, direndik ve unutmadık" demenin en politik, en direngen yoludur.</p>
<p>Yarım asra yaklaşan bir yıkımın, inkarın ve şiddet politikalarının karşısında duran bu kolektif ruh, sadece kederi paylaşmakla yetinmedi; muktedirlerin tahakkümüne karşı sarsılmaz bir varoluş iradesine dönüştü. Annelerin beyaz tülbentlerinde, meydanlarda yan yana gelen omuzlarda ve bastırılmak istenen her çığlıkta büyüyen bu kenetlenme, Kürt halkının kendi hakikatine ve geleceğine sahip çıkma kararlılığının ifadesidir.</p>
<p>Yas mekânları, inkârın karanlığına karşı yakılan birer hafıza meşalesi olurken, toplumsal bağları her defasında yeniden ören, yok sayılmaya çalışılan bir halkın politik özne olarak tarih sahnesindeki dirayetini simgeler.</p>
<p>Bugün, onlarca yılın acısıyla yoğrulmuş bu ağır miras, yalnızca geçmişin yasını tutmanın ötesine geçerek barışın ve onurlu bir geleceğin kurucu iradesini taşımaktadır. </p>
<p>Çekilen bunca acının ve tutulan kesintisiz yasların ardından barışa doğru evrilen bu tarihi eşikte Kürt halkı acısını bir intikam hırsına değil, adaleti ve eşitliği temel alan toplumsal bir iyileşme iradesine dönüştürmüştür. ağıtların büyüttüğü bu direnç savaşın ve şiddetin kıskacından çıkıp kadim bir helalleşme ve hakiki bir yüzleşme zeminine ulaşmanın en güçlü teminatıdır.</p>
<p>Çünkü ancak tutulmasına izin verilen yaslar ve tanınan hakikatler üzerine inşa edilen bir barış geleceği herkes için kalıcı ve onurlu kılabilir.</p>
<p>(BY/EMK)</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>·  <strong>Butler, J. (2005).</strong> <em>Kırılgan hayat: Yasın ve şiddetin gücü</em> (B. Ertür, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.</p>
<p>·  <strong>Butler, J. (2020).</strong> <em>Savaş tertipleri: Hangi hayatların yası tutulur?</em> (Ş. Öztürk, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</p>
<p>·  <strong>Durkheim, E. (2005).</strong> <em>Dini hayatın ilkel biçimleri</em> (F. Aydın, Çev.). İstanbul: Ataç Yayınları. (Özgün eser 1912).</p>
<p>·  <strong>Halbwachs, M. (2017).</strong> <em>Kolektif hafıza</em> (B. Barış, Çev.). Ankara: Heretik Yayıncılık. (Özgün eser 1950).</p>
<p>·  <strong>Nora, P. (2022).</strong> <em>Hafıza mekanları</em> (M. E. Özcan, Çev.; T. Takış &amp; U. Coşkun, Yay. Haz.). Ankara: Doğu Batı Yayınları.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kırık Ok: Barışın mührü]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kirik-ok-barisin-muhru-323369</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/kirik-ok-barisin-muhru.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kirik-ok-barisin-muhru-323369</guid><description><![CDATA[Sürecin toplumsallaşması meselesi, hâlâ sürecin önünde en önemli politik ve ahlaki sorumluluk olarak duruyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Otuz yılı aşkın süredir devam eden savaş geride ölüm, korku ve bıkkınlık bırakırken önyargılardan dolayı barış sadece düşlerde görülen bir hayaldi.</p>
<p>Herkes kendi sınırlarına çekilmiş, birbirilerine hayatı zehir etmenin planlarını kuruyordu. Kim kimi nerede yakalarsa orada öldürmeliydi, acımak yoktu.</p>
<p>Acıma duygusuna kapılan ya da karşısındakiyle empati kuran her kim olursa ona hemen “yılan, hain” yaftası yapıştırılıyordu. Bütün bu olumsuz havaya rağmen sadece bir defa kırılan önyargı, kapının barışa açılmasına neden olacaktı.</p>
<p>Bunda elbette diğer Amerikalı beyazlardan farklı bir ruha sahip olan Tom Jeffords’ın etkisi büyüktü. Çünkü Jeffords, yerlilerle empati kuruyor ve eşitlik temelinde bir barışın olabileceğine inanıyordu. Ama nerden nasıl başlanacağına bir türlü karar veremiyordu.</p>
<p>Tam da bu süreçte Jeffords, yaralı bir Apaçi gencinin hayatını kurtarır. Jeffords’ın genç Apaçiyle geçirdiği birkaç gün, bazı önyargıların kırılmasına neden olacaktı.</p>
<p>Genç Apaçi evine dönmesi gerektiğini söyleyip “Saz çadırda annem ağlıyordur” dediğinde Jeffords derin düşüncelere dalar. Yıllarca kendisine vahşi diye anlatılan bu insanların anneleri de ağlar mıydı? Bu esnada Jeffords kendi kendine “Bu Apaçi bana ‘Annem ağlıyordur’ dedi. Bir Apaçi kadınının diğer kadınlar gibi oğulları için ağlayacağı hiç aklıma gelmezdi. Bizlere hep ‘Apaçiler vahşi hayvanlardır’ denmişti” der. Bu sözler, birbirini tanımaya bile müsaade edilmeyen iki halkın birbiriyle sadece savaştırıldığını anlatan bir itiraftı.</p>
<p>Apaçiler daha sonra Jeffords’ı yakalayıp genç Apaçiyi iyileştirdiği için serbest bıraktığında Jeffords o gün iki şey öğreniyordu: <strong>Apaçi kadınları oğulları için ağlıyordu, Apaçi erkeklerinin bir adalet duygusu vardı.</strong></p>
<p>Bu yakınlaşmadan sonra kırılan önyargıyla birlikte kasabaya dönen Jeffords artık savaşı sorgulayacaktı. Meselenin vatan-millet-bayrak edebiyatı olmadığını anlayacak ve kendisine orduda yeni görevler teklif edildiğinde bunu reddedecekti. Amaçlarının bu topraklara medeniyet, yol, elektrik getirmek olduğunu dile getiren albaya çıkışarak Apaçilerin kendi topraklarında özgürce yaşamak istediklerini ve buna hakları olduğunu söyleyecekti.</p>
<p>Bundan sonrası için Jeffords’ın tek işi Apaçi dili ve kültürünü öğrenmeye çalışmak ve bir barışın yaratılıp yaratılmayacağına dair düşünmek olacaktı. Kasabanın olumsuz yaklaşımına rağmen risk alarak Apaçilerin reisi Cochise ile görüşmeye karar verir.</p>
<p>Cochise ile görüştükten sonra karşılıklı bir güven sorunu yaşansa da konuştukça birbirilerini anlamaya başlarlar. Özellikle Jeffords’ın Apaçi dili ve kültürünü öğrenmeye çalışmasının yanında Apaçilere olan saygısı, Cochise’in ona güven duymasını sağlar.</p>
<p>Böylece ilk adım olarak Cochise, istihbarat taşımayan mektup ve postaların sorunsuz geçeceğine dair güvence verir.</p>
<h3>Barışı mühürleyen acılar</h3>
<p>Başlayan bu yeni süreçle birlikte ABD başkanı tarafından Apaçilerle adil bir barış yapmak için tam yetkilendirilen General Howard devreye girer ve Jeffords’a, Cochise’le görüşmek istediğini dile getirir. Jeffords bu politika değişikliğini garipser ve tam güven duymasa da General “Okuduğum İncil kardeşliği nasihat ediyor” der.</p>
<p>Jeffords, General’e adil barıştan ne anladıklarını sorar. General bunun açıklamasını Jeffords’a bıraktığında Jeffords adil barışı şöyle açıklar: “Eşitlik. Apaçiler özgür bir halk. Kendi topraklarında özgür kalmaya hakları var.” Bunun üzerine ABD başkanı adına Apaçilerle masaya oturur General Howard ve böylece üç aylık bir ateşkes süreci başlar. Cochise, başta Geronimo olmak üzere bazı kabilelerin buna karşı çıkmasına rağmen “Üç ay boyunca barışı deneyeceğim” der.</p>
<p>Barış süreci yolunda giderken hem Apaçiler hem de beyazlar tarafından provokasyonlar olur. Buna rağmen taraflar barıştan vazgeçmezler. Bu süreçte Jeffords da bir Apaçi kızla evlenmiştir. Her şey yolunda giderken Cochise, Jeffords ve eşi beyazlar tarafından pusuya düşürülür. Bu pusuda Jeffords yaralanır, eşi Sonseeahray ise ölür.</p>
<p>Yaşadığı acı üzerine Jeffords, barışın bir yalan olduğunu ve beyazların barış istemediğini haykırır. Bunun üzerine Cochise, barışın asla kolay gelmeyeceğini ve bunu da ordunun yapmadığını dile getirerek “Barışın yalan haline getirilmesine izin vermeyeceğim” der. Olay yerine General Howard ve diğer beyazlar da gelir.</p>
<p>General Howard “Senin kaybın halkımızı barış isteğiyle bir araya getirdi” der. Günler sonra Jeffords da kayıpsız ve ödünsüz bir barışın gelmeyeceğini anlayarak “<strong>Sonseeahray’ın barışı mühürlediğini anladım</strong>” diyecektir.</p>
<h3>“Ben sizin hikayenizi biliyorum”</h3>
<p>Yukarıda anlattığım hikaye, uzun bir aradan sonra yeniden izlediğim bir Western filminden. Delmer Daves’in yönetmenliğini yaptığı 1950 yapımı “Broken Arrow (Kırık Ok)” filmi; bir yönüyle savaşın önyargılardan beslendiğini, gerçek bir barışın empatiyle gerçekleşebileceğini gösteren muazzam bir yapıt. Çünkü biz de Barış ve Demokratik Toplum sürecinin önemli bir aşamaya geldiği bir noktada “Önyargı” ve “Empati” arasında asılı bir geleceğe bakıyoruz.</p>
<p>Sürecin toplumsallaşması meselesi, hâlâ sürecin önünde en önemli politik ve ahlaki sorumluluk olarak duruyor. Meseleye sadece “silah bırakma” üzerinden yaklaşılırken yaşanmış acıları yarıştırmadan birbirinin acısını anlamayı / hissetmeyi kolaylaştıracak adımlar henüz ortada yok.</p>
<p>Bu sebeple bir dönem kapanırken bir halkın tutulmamış acılarının / kayıplarının yasını tutmasının üzerinden bile fırtınalar koparılabiliyor. Halbuki “Barış Anneleri” kaybettikleri tüm güzelliklerine rağmen on yıllardır “barış” yolundan bir milim dahi sapmadılar, yaralarına barış umudunu merhem yapıp sürdüler. Tam bu yüzden, Kürt siyasi hareketi mücadelesini sadece özgürlük ve demokrasi mücadelesi olarak görmemiş; aynı zamanda bir barış mücadelesi olarak ifade etmiştir.</p>
<p>Bugün geleceğimizi eşitler arası hukukla, ulusal varlığın politik temsiliyle, pozitif bir barışa olan inançla kurabileceğimiz bir eşikteyiz.</p>
<p>Türkiye toplumu, tümden barış eşiğini aşabilir. Bunun bir şartı; medya kuruluşlarının sadece durdukları yerden barış çabasına bakmayı / yorumlamayı terk etmesi.</p>
<p>İkinci önemli şart ise devlet / iktidarın ise sürecin toplumsallaşmasını sağlayacak yeni bir barış dilini inşa etmesi. Dolayısıyla halkları manipüle eden her türlü araç / aygıt / kurum / kişi aradan çekilmeli veya tersten pozitif yönde işlemeye başlamalı.</p>
<p> Çünkü bazen her şey, birbirini tanımayla başlar. Bu da ancak herkesin kendi hikayesini özgürce anlatabilesiyle mümkün.</p>
<p>Başarılı bir çatışma çözümü modeli olarak değerlendirilen Filipinler’de de böyle olmadı mı? Çünkü Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Moro İslami Kurtuluş Cephesi lideri Murad Ebrahim ile yüz yüze yaptığı ilk görüşmede şunu söylemişti: “Ben sizin hikayenizi biliyorum.” Ve bu söz Filipinler’de büyük barışa giden yolu aydınlatırken, dünyaya ilham olabilecek muazzam barış kampanyaları (Teachers as peacebuilders, Peace pedagogy, Peace Coffee program, Teach peace build peace movement) başlatılmıştı.</p>
<p>(İG/EMK)</p>
<p>*Yazının fotoğrafı: Diyarbakır'ın Sur ilçesinde 2 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecinde yaşanan çatışmalarda yaşamını yitiren Hakan Arslan'ın kemikleri 7 yıl aradan sonra babasına bir torba içerisinde Aralık 2022'de teslim edilmişti.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kamulaştırıldım mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kamulastirildim-mi-323366</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/11/kamulastirildim-mi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kamulastirildim-mi-323366</guid><description><![CDATA[Efendim, bu kamulaştırmaymış gibi yapılan özelleştirmelerin sonunda şirketler kendilerine bırakılan alanlarda bir tür beylik kuracaklarmış.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin en çok okunan gazetesi Resmi Gazete malum. O kadar ki arada sırada yoğunluktan sayfaya girilemiyor.</p>
<p>Yazın son günü olan 31 Ağustos’ta bir karar yayımlandı. Eskişehir’in Sivrihisar ve Beylikova ilçelerindeki nadir elementlerin acele kamulaştırılmasına karar verilmiş.</p>
<a href='/haber/eskisehirde-nadir-elementler-icin-2-milyon-metrekare-acele-kamulastirildi-322988' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/08/31/eskisehirde-nadir-elementler-icin-2-milyon-metrekare-acele-kamulastirildi.jpg' alt='Eskişehir’de nadir elementler için 2 milyon metrekare acele kamulaştırıldı' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Eskişehir’de nadir elementler için 2 milyon metrekare acele kamulaştırıldı</h5>
<div class='date'>31 Ağustos 2026</div>
</div>
</a>

<p>Bu işlemin başındaki “acele” vurgusu aklıma Kemal Tahir’in karakterlerinin “Amanı bildin mi amanı? Aman hemen olsun, aman şimdi olsun” diyerek koşturmalarını getiriyor.</p>
<p>Kamu idaresi “amanı bildin mi amanı? Hemencecik kamulaştıralım, aman bir saniye geç kalmayalım” diye bağırıyor sanki. Eskiden birinin arazisi kamulaştırılınca genelde üstünden yol geçerdi, okul veya hastane yapılırdı. Artık bu devir bitti.</p>
<p>Sen köyünde oturuyorsun, diyelim. Önce çok büyük siyah arabaları olanlar geliyor. Tozlanmaya gelemeyen ayakkabıları, havalı güneş gözlükleri, pahalı takım elbiseleriyle boy gösteriyorlar. Keskin bakışlarla etrafı bir güzel inceliyorlar. Sonra o meşhur kararlar geliyor. Acilen kamulaştırılan yerler o siyah arabalıların şirketlerine hop diye gidiyor.</p>
<p>Şimdi şirkete vermek için kamulaştırılanların yanında bir de kamu eliyle yapılanlar özelleştiriliyor. E o da zaten şirkete gidiyor. Benim anlamadığım sonuç aynı ise neden bu işlere iki ayrı isim koyuyorlar?</p>
<p>Neyse biz gelelim benim şahsi meseleme. Nadir elementler nerede çıktı? Benim kütüğün olduğu köyde! Rahmetli babam da kendince nadir rastlanır insanlardandı. Hem ezbere uzun şiirler okuyup hem güreşte madalyalar kazanabilen biriydi. Şimdi anlıyorum ki yetiştiği topraktan olmuş.</p>
<p>Konu bu denli kişiselleşince ben de araştırmalarımı derinleştirdim tabii. Bu kamulaştırmanın önü arkası nerelere varıyor, bize de bir faydası var mı anlamak istedim.</p>
<p>Öyle kamulaştırmadan para alır mıyız, benim hisseme kaç para düşer merakı değil tabii. Kamulaştırılan alan epey büyük, nadir elementler gün yüzü görecek. Memlekette nadiren bulunan kıymetlerin kıymetini bilenler de buralara gelecek elbette.</p>
<p>İşte bu gelecek olanlar, bizlerin de kıymetini bilir mi, bizimle ilgili bir düşünceleri var mı diye meraklandım. Elbette varmış!</p>
<p>Epey gizli kapaklı toplantıyı çaktırmadan izlemek için elimden geleni yaptım. Köy kahvelerinde zaman geçirdim, tarlaların derelerin etrafında etrafa kulak kabarttım, günbatımı izliyorum diyerek boş arazilerde gezdim, Aşağı Kepen, Yukarı Kepen bırakmadım dolaştım. Öğrendiklerimi sizlerle paylaşıyorum.</p>
<p>Efendim, bu kamulaştırmaymış gibi yapılan özelleştirmelerin sonunda şirketler kendilerine bırakılan alanlarda bir tür beylik kuracaklarmış.</p>
<p>Evet, yanlış duymadınız. Her şirketin etrafı çitle çevrili, kapısında güvenliği olan beylikleri olacakmış. Bundan böyle beylikler kendi aralarında ticarete de başlayacakmış.</p>
<p>Eh bunca beyin, beyliğin olduğu yerde getir götüre, kazıya, çifte çubuğa, toz almaya, yemek yapmaya eleman gerekecekmiş.</p>
<p>Kamulaştırma kararlarının paylaşılmayan ekinde deniliyormuş ki “İşbu karar ekinde gösterilen arazide yaşayanlar ile nüfus kütüğü burada bulunanlar da gerekli hizmetlerin temini maksadıyla esas işi yapacak şirketin istifadesine sunulmak amacıyla kamulaştırılmıştır”.</p>
<p>Ben de o arada kamulaştırılmışım haberim yok!</p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 12 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Çatışmayıp barışmak kültürü]]></title><link>https://bianet.org/yazi/catismayip-barismak-kulturu-323159</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/04/catismayip-barismak-kulturu.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/catismayip-barismak-kulturu-323159</guid><description><![CDATA[Çatışmadan barışa evirilen sürecin ana teması “yenen” ve “yenilen”in olmadığı, tarafların “kazan-kazan” felsefesi ile işleyen süreçten mutlu olduğu bir işlevselliktir aslolan.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Adını “Çatışma Çözümü” olarak koyacağımız “Çatışmalı Toplumlarda Anlaşmazlıkların Çözümünde Arabuluculuk” mevzusu hayli zamandır özellikle dünyanın çatışma ortamı olan ve süren coğrafyaları için her daim gündemde olan bir konu.</p>
<p>Bunun için çok ciddi kuruluşlar önemli bütçeler ayırıp konunun uzmanları ile bizzat çatışmalı bölgelerin aktörleri/taraflarından seçtikleri ilgilileri bu programa dahil edip eğitiyorlar. Ortam uygun oldukça da çatışmalı ülkelerde çatışma çözümü konusunda konferanslar da verip çaba gösteriyorlar.</p>
<p>E, bizim ülkemizde de maalesef neredeyse son elli yıldır şiddet, hatta konunun uzmanlarınca “düşük yoğunluklu savaş hâli” denen ortam nedeniyle 1990’lı yıllardan bu yana artık sayısı unutulacak kadar zamana yayılı aynı mevzu ile yüz yüze kalındığının farkındayız.</p>
<p>Geleceğe dair umutvar eksenle nihayet bir süreç başlamış oldu. Takdir edilmeli ki bu tür süreçler dünyanın birçok çatışmalı bölgesinde hayli zor koşullarda ve zaman zaman tökezleyip aksayan ama yeniden başlayan, elbette sonuca da giden süreçleri yaşadı/yaşıyor.</p>
<p>Umuyor ve diliyoruz ki bizde de sıkıntı yaratacak aksama, engelleme ve provokatif durumlara fırsat verilmeden süreç hakkaniyetli bir şekilde devam edip amacına ulaşır.</p>
<p>Çatışmadan barışa evirilen sürecin ana teması “yenen” ve “yenilen”in olmadığı, tarafların “kazan-kazan” felsefesi ile işleyen süreçten mutlu olduğu bir işlevselliktir aslolan.</p>
<p>Ve yine esas mesele yüzdelik içinde oranı az da olsa ortaklaşılan yüzdelik oranının giderek yükseltileceği bir iş birliğinde kararlı olunması hâlidir.</p>
<p>Tabii ki Türkiye için pek de kolay olmadığı hepimizin malum-u alisi.</p>
<p>Ucu yüz yıl evveline ulaşan bir “tekli kimlik” ısrarının sokağa yansıyan yüzü, şehrin adlarından biri “Amed” ile telaffuz edilen spor kulübü olan Amedspor formasına/adına dahi tahammülsüzlüğün hâletiruhiyesinin sokağa, sıradan insana yansıyan yüzünü çözmek bile başlı başına mesele ve kolay değil.</p>
<p>Anlamak gerek ki zamana ihtiyaç var. Ama zamana ihtiyacı anlamak ve bilmek gerekirken, karar vericilerin zamanı iyi yönetmesine de çok ihtiyaç var.</p>
<p>Öyle ki bütün bu “zaman” ve “yönetme” mevzusu gündelik politikanın “ısırgan”, itici, tahripkâr dilinden uzaklaşıp zarif ve kucaklayıcı/kabullenici, ötekileştirmeyen eşitler arası ilişkilenmeyi öne çıkaran bir dilde ısrar edilmek zorunda.</p>
<p>Dünyada global ve kimi yerlerinde de lokal savaşların hemen hepsi sıkılan bir kurşun ya da patlatılan bir bombayla başlamış. Ama sonrası bir masa etrafında barışta ısrarla da sonuçlanmış.</p>
<p>Bu sebeple sıkça telaffuz edilen savaş yerine barışın kudretine inanarak sürecin sahiplenmesinde ısrar ve kararlılık, sanırım, en doğrusu…</p>
<p>(ŞD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Din ile sanat aynı işe yarar mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/din-ile-sanat-ayni-ise-yarar-mi-323174</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/04/din-ile-sanat-ayni-ise-yarar-mi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/din-ile-sanat-ayni-ise-yarar-mi-323174</guid><description><![CDATA[Estetik ile siyaset, sanat ile hayat arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Kaotik ve absürt doğaüstü unsurların ardında gerçek hayat gizli.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Yarıyor! İbadet etmek ya da sanatla uğraşmak insanı sakinleştiriyor. İroniler, benzetmeler, alıntılar havada uçuşuyor. 2026 Berlin Uluslararası Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan <em>Ghost in the Cell – Hücredeki Hayalet</em>, ilginç bir korku-komedi filmi. Hitchcock ve Almodóvar’ın torunu film çekmiş sanki. Hatta fazlası var. Toplumsal, siyasal eleştirileriyle insan denen canlıyı, ilişkileri, ölümü irdeleyen ve aynı zamanda her şeyle dalga geçen bir yaklaşım seyirciyi etkiliyor. Eğlenmek için değil, düşünüp tartışmak için seyredilir; film bitince de dans edilir bence.</p>
<p>Filmin senaryo yazarı ve yönetmeni Joko Anwar, Endonezya sinemasının önemli isimlerinden. 1976 doğumlu. Kung fu ve korku filmleri izleyerek büyümüş. Gazetecilik yaparken sinema dünyasıyla tanışmış ve Nia Dinata’nın “Birlikte senaryo yazalım” teklifiyle de bu dünyaya girmiş. Ülkesinin “Oscar”ı sayılan Citra Ödülleri’ni birkaç kez kazanmış. Bazıları uluslararası olmak üzere toplam sekiz ödül sahibi.</p>
<p>Anwar’ın son filmi <em>Hücredeki Hayalet</em>, gece yarısı bir gazetenin yazı işlerinde tek başına haber yazan bir muhabirle başlıyor, sonra olaylar hızla gelişiyor ve Endonezya’nın başkenti Cakarta’da bir hapishanede geçiyor.</p>
<p>Güneydoğu Asya’da 17 bin adadan oluşan bir ülke Endonezya, nüfusunun çoğunluğu Müslüman. Filmde sık sık tekrarlanan “Burası Endonezya, Norveç değil” cümlesine yabancı değiliz. Sanki film bu topraklarda çekilmiş gibi. Gazetecinin Borneo ormanlarını talan eden maden şirketiyle ilgili haber yapması, işçi ölümlerinden bahsetmesi tanıdık geliyor. Haberin başlığı: “Bu orman sadece ağaç değil, bizim evimiz.” Size de tanıdık gelmedi mi?</p>
<p>Devlet korumasındaki maden şirketi, yasa dışı madencilik, şüpheli işçi ölümlerinden bahseden bir gazeteciyle başlayan film, hapishanedeki cinayetlerle sürüyor. Filmin tamamında görselliğin etkisi üst seviyede. Zaman zaman Rönesans tablolarının resmigeçidini izlemek, cinayet anlarında ise görüntüye kilitlenip kalmak mümkün. Uzakdoğu sporlarının kavgayla, dansla birleştiği sahneler de etkileyici.</p>
<p>Cinayetlerin görselliği müthiş çarpıcı. Ölümle sanatı birleştiren bir yönetmenle karşı karşıyayız. Ölüler sanat enstalasyonu gibi, herhangi bir sergideki heykellere benziyor. Cesetler sanata dönüşüyor ve yönetmen, “İnsan ne yaparsa kendine yapar,” diyerek seyredeni şaşırtıyor. Aristoteles’ten Kierkegaard’a, Adler’den Freud’a uzanan düşünceler konuşuluyor, tartışılıyor, hem de hapishanenin tam ortasında.</p>
<p>Eleştirmenlere göre film “grafiksel korku, kara mizah ve sosyal eleştirinin enerjik bir karışımı”. Keskin bir siyasi hiciv örneği. Resmî ikiyüzlülük, kurumsal suiistimaller, güçlünün ayakta kalmasıyla orman kanunlarının hüküm sürmesi ele alınıyor. Oyuncular çok başarılı. Her oyuncu sırası gelince öne çıkıyor. Korkunun zirve yaptığı anlarda herkes hücresine koşup kendini kilitliyor. Kavga sırasında yumruk atarken dans etmeye ya da duaya başlıyorlar.</p>
<p>İnsan doğası ve dayanışma üzerine düşündüren, hayatta kalmanın yollarını arayan, aratan film keşke sinema salonlarında gösterilse.</p>
<p><em>Hücredeki Hayalet</em>, Joko Anwar’ın bugüne kadarki filmleri arasında en cesuru olarak kabul ediliyor. Estetik ile siyaset, sanat ile hayat arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Kaotik ve absürt doğaüstü unsurların ardında gerçek hayat gizli. Şamanizm ve büyü rahatsız edici değil.</p>
<p>Eleştirmenler film için korku, aksiyon ve komedinin başarıyla birleştirilmesi diyor ama bence yeterli bir tanım değil, avangart rüzgârların etkisi eklenmeli. Avangart terimi ilk kez ütopyacı sosyalistler tarafından siyasi bir terim olarak kullanılmış. Radikal avangart tavırların bir türlü yerine oturmadığı, iz bırakamadığı günümüz dünyasında Joko Anwar, “Bu iş böyle yapılır,” diyor.</p>
<p>Yönetmen sosyal medyada oldukça aktif. Eylül 2009’da Twitter hesabında, gün içinde 3 bin takipçi kazanırsa markete çıplak gideceğini yazmış. 13 binden fazla takipçi kazanınca sözünü yerine getirip tartışmalara neden olmuş. 2024 yılında yayımlanan, yedi bölümlük bir Netflix dizisine de imza atmış: <em>Joko Anwar’ın Kâbusları ve Gündüz Düşleri</em>. Bundan sonra ne yapacağını izlemek gerekiyor.</p>
<p><em>Hücredeki Hayalet</em>’i arayıp bulup kaçırmayın derim. Filmin sonunda yazılar akmaya başlayınca da yerinizden kalkmayın, en sonda film ekibinin dansları var. Güzel bir müzik “Herkes çabuk dansa katılsın, hadi, eller havaya” diyorlar.</p>
<p>(AB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hak odaklı bir staj deneyimi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hak-odakli-bir-staj-deneyimi-323140</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/03/hak-odakli-bir-staj-deneyimi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hak-odakli-bir-staj-deneyimi-323140</guid><description><![CDATA[Kendi okulumda göremediğim güvenli alanı bianet’te deneyimlemiş olmak bana iş ve kurumsal hayata karşı yeni bir bakış açısı da kazandırdı: Alternatif bir profesyonel yaşam mümkünmüş!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kendi okulumda göremediğim güvenli alanı bianet’te deneyimlemiş olmak bana iş ve kurumsal hayata karşı yeni bir bakış açısı da kazandırdı: Alternatif bir profesyonel yaşam mümkünmüş!</p>
<p>bianet ile tanışmam 2025 yılının mart ayına uzanıyor. Henüz üniversitede 1. sınıf öğrencisiydim. Arkadaşlarımın yayın sürecinde yer aldığı, üniversitemdeki bir kulübün dergisi, sosyal medya hesabından bianet ile “Gazetecilik atölyesi” düzenleyeceklerini duyurdu. Bana da arkadaşım katılıp katılmayacağımı sordu. Atölyeden yaklaşık bir hafta önce 8 Mart’tı ve “bianet” ismi bana eylem haberlerinden tanıdık gelmişti. Bir değişiklik olsun diye atölyeye katıldım.</p>
<p>Atölye esnasında ve bittikten sonra hayatımda ilk defa deneyimlediğim bir aydınlanma ve heyecan yaşadım: Ben gazeteci olmak istiyorum. Eve gider gitmez bianet’in neredeyse tüm haberlerini okumaya çalıştığımı hatırlıyorum. Sanki kitap okuyormuşum gibi haber okuyordum. Yaklaşık 20 sene önceki haberleri bile inceliyordum. Dijital ortamda gördüğüm kocaman üretim arşivi beni büyülüyordu. Bilgiyi yaymak, hak odaklı anlatımı sahiplenmek, insanların yaşadıklarını görünür kılmak, yanından geçtiğimiz ama hikâyesini bilmediğimiz insanları anlatmak bana her şeyin erimeye başladığı ve monotonlaştığı çağda hayatımın nihai amacı gibi gelmeye başladı. Amaçtan çok, kalbimi heyecanlandıran bir alan gibi.</p>
<p>Bu sene temmuz ayının başında bianet’ten staj kabulü aldığımı öğrendiğimde aklıma hemen bir sürü haber fikri gelmeye başladı. O kadar heyecanlı ve üretmeye açtım ki, gördüğüm her şeyi ve herkesi haber malzemesine dönüştürmeye çalışıyordum. Dostlarımı dinlerken bile durum böyleydi. bianet’teki staj süremde de üretme heyecanım hiçbir zaman azalmadı. Çevremi ve dünyayı açığa çıkarılmayı bekleyen “haber konuları” olarak görmeye başlamıştım. Sabah vakitlerinde bianet’in Cihangir’deki ofisine giderken bile yolda ve toplu taşımada gördüğüm insanları gözlemliyor ve kendi kendime haber fikri üretmeye başlıyordum. Bunu zorunda hissettiğim için değil, bianet’te fikirlerime alan açıldığını bildiğim için yapabiliyordum.</p>
<h3>Görünmeyeni görünür kılmak</h3>
<p>Staj süremde en çok etkilendiğim olaylardan biri, sıcak havalarda fiziksel iş gücünü kullanarak sahada çalışan işçilerle yaptığım haberde bir inşaat işçisinin bana “Görünmeyeni görünür kılanlara elimizden ne gelirse destek oluruz, yeter ki derdimizi dinleyecek birini bulalım” demesiydi. Bu mesajı aldığımda gece geç bir saatti, çok duygulandım, üzerimde büyük ve anlamlı bir sorumluluk hissettim ve o gece haberimi bitirdim. “İyi ki bu mesleği yapmaya çalışıyorum” dediğim ilk andı. İlerleyen günlerde de hem İranlı kadın bir gazeteci ile hem de Afganistanlı bir kadın ile yaptığım haberler sayesinde, uluslararası kadın deneyimlerini aktarmanın ve sınırları aşan bir gazetecilik deneyiminin heyecanını yaşadım.</p>
<p>Bir aylık stajım boyunca tek bir gün bile kendime “Benim burada ne işim var?” demedim. Her gün, her sabah eğer aklımda yeni bir fikir varsa heyecanla ofise geliyordum ve toplantıda hemen aklımdakileri söylemek istiyordum. Tabii ki bu bahsettiklerimin kendi tutkularım ve gelecek hayallerimle de ilgisi var fakat en büyük krediyi bianet çalışanlarına vermek istiyorum. Kendimi ve aklımdakileri, eminim ki diğer stajyerler de böyle düşünüyordur, ifade edebileceğim güvenli bir alan sağladığınız için ne kadar teşekkür etsem az kalır. Kendi okulumda göremediğim güvenli alanı bianet’te deneyimlemiş olmak bana iş ve kurumsal hayata karşı yeni bir bakış açısı da kazandırdı: Alternatif bir profesyonel yaşam mümkünmüş!</p>
<p>Hayatımdaki en üretken ve en verimli ayı geçirdim ve bunda etkiniz olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum. bianet haber merkezindeki istisnasız her bir editör ve gazeteci bana karşı çok iyi birer öğretmen oldu. Her birinin verdiği geri dönüşleri dinlerken kalbim heyecanla çarpıyordu çünkü hem bu mesleği yapmayı ne kadar çok istediğimi fark ediyordum hem de öğrenmeye ve anlamaya çok açık hissediyordum.</p>
<p>Ek olarak, Elanur Birinci’ye ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Staja başlamadan önce de sahada olmak ve sahada gazetecilik yapmak en büyük isteklerimden biriydi. Bana sahada gazeteciliğe dair her şeyi öğrettiği için çok teşekkür ederim. Beraber yapmaya çalıştığımız sokak röportajını, güneşin altında saatlerce eylem haberi yapmaya çalışmalarımızı (o zamanlar ne kadar yorulmuş ve tükenmiş olsak da) şu an en keyifli anılarımdan bazıları olarak görüyorum.</p>
<p>Tekrar herkese her şey için teşekkür ederim. Bende bıraktığınız izi asla unutmayacağım. (Arkadaşlarım bianet hakkında konuşmamdan sıkıldılar bile…)</p>
<p>Özgür günlere, sevgiyle.</p>
<p>(EÖ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yapay zekâ neyimizi ele geçiriyor: Emeğimizi mi, sanatımızı mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-neyimizi-ele-geciriyor-emegimizi-mi-sanatimizi-mi-323143</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/03/yapay-zeka-neyimizi-ele-geciriyor-emegimizi-mi-sanatimizi-mi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yapay-zeka-neyimizi-ele-geciriyor-emegimizi-mi-sanatimizi-mi-323143</guid><description><![CDATA[En büyük endişem mülksüzleştirme çabalarının gitgide hız kazandığı bir ortamda düşüncemi bile bana kiralayabilecek olan tekno-feodalizm]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Buruşan bir surattan, çocuğun kahkahasından, aç kalktığı bir sofradan, âşığının kokusundan, diktatörün baskısından, komşusunun gürültüsünden, babasının öfkesinden, annesinin sevgisizliğinden bin yıllardır sanat üreten sanatçılardan kendi kendine prompt yazarak saniyeler içinde sanat üreten yapay zekâya… Günlerini, aylarını, yıllarını bir heykelin oyuğuna, bir cümlenin bitişine, bir fırça darbesine, bir notaya hapseden sanatçıların bazıları son günlerde yapay zekâ tarafından üretilen sanat eserlerini konuşuyor. Büyük bir çoğunluk bu durumdan şikâyetçi olurken, yapay zekânın bir insan gibi kusurlarıyla birleştirdiği eşsiz bir esere imza atamayacağını düşünen bir kesim de var. Binlerce veriyi saniyeler içinde analiz etme iddiası olan bir teknolojinin sanat üretebilmesi çok zor olmasa gerek ama analizlerine devam edebilmesi için insanın da üretmesi gerekiyor. Yazar, yazılımcı, grafiker, ekonomist, içerik üreticisi, siyasetçi ve gazeteciler gibi birçok meslek grubu yaratım aşamasında yapay zekâyı kullanırken kendi verilerini de sunmuş oluyor.</p>
<p>Telif konusunda büyük endişeleri olan meslek grupları bu teknolojinin yaratacağı emek gaspını aylardır tartışıyor. Yazar Joanna Maciejewska <strong>“Yapay zekânın çamaşırlarımı ve bulaşıklarımı yıkamasını istiyorum ki ben de sanat ve yazı işleri yapabileyim”</strong> sözüyle bazılarımızın demek istediğini dile getirdi. Birçok yapay zekâ kurucusu tartışmalara yanıt verirken OpenAI CEO’su Sam Altman, <strong>“Yapay zekâya ‘Bana şu yazarın kitabını aynen yaz’ derseniz yazamaz; bu kadar kötü ve hatalı bir metin taklidi ortaya çıkaramaz. Yapay zekâ tamamen yeni, özgün ve telif ihlali yaratmayacak içerikler üretir”</strong> diye yanıt verdi. Hayatını yazdığı cümlelerden kazanan yazarlar, verilen hiçbir yanıt karşısında yeterince tatmin olmadı.</p>
<p>Günden güne kendini geliştiren bir uygulama karşısında işsiz kalma tehlikesi yaşayan her meslek grubu bu tartışmaların tam ortasında yerini korurken bense hayatı bambaşka bir boyuta taşıyan bu teknolojiye karşı tam bir tavır alamıyorum. 10 yılda okuyup hakkında bir fikre sahip olabileceğimiz konuları birkaç saniye filtreleyen ve en bağlantılı noktaları önümüze sunan bu teknolojinin insan yaşamı için artık elzem olduğunu düşünüyorum. Ama mesleğimi elimden alabileceğine hiç inanmıyorum. Bir gazeteci olarak gittiğim bir haberde insanların söylemediklerinden, mimiklerinden, kimlerle selamlaşıp selamlaşmadığından dahi haber çıkarabilirken, yalnızca konu hakkında yine başka gazetecilerin yazdıkları yazıları süzgeçten geçirip haber yapabilen bir yapay zekânın işimi elimden alabilmesi komik olurdu. Ete kemiğe bürünse ve habere gitse dahi en azından yakın tarihte kim kiminle küsmüş, kim kime bakış atmış, kim nerede kimlerle berabermiş, kimin yakınındaki kişi ne dedikodu yapmış da ifşa olmuş gibi başlıklara vakıf olması ve bunlardan anlam çıkarması için daha çok zaman var diye düşünüyorum. Gazetecilik için iş henüz bitmemiş diyebilirim.</p>
<p>Kariyerimin yanına eklediğim yazarlık hakkında tam olarak aynı şeyleri söyleyemiyorum. Telif konusunda büyük adımların acilen atılması şart. Birçok eserin telif ödemeksizin yapay zekâlara yüklendiği bir ortamda, yazarlar eserlerinin çalınması ve emeklerinin sömürülmesi konusunda endişe yaşamakta tamamen haklı. Ama yazılarımı alanında uzman birilerinin okumasına sunmam her zaman mümkün olmuyor ve bu işi çoğunlukla yapay zekâya bırakıyorum. Kendisinden bana yeniden metin yazmasını istemiyorum; metnimi daha iyi hâle getirmek için öneriler istiyorum. Önerileri sayesinde belki de hiç farkına varmayacağım hatalarımı birkaç saniye içinde görüyorum ve metni daha da geliştirme şansı yakalıyorum. Yapay zekâdan aldığım öneriler yine de bir insanın bakış açısına yaklaşmıyor. Teknik eleştiri dışına pek çıkamayan bu teknolojinin uçsuz bucaksız hayal dünyamızı yakalaması için daha çok yol katetmesi gerekiyor.</p>
<p>Onca kaosu, aşkı, nefreti, acıyı, mutluluğu, umudu ve hüznü binlerce insana temas ederek yaşadık. Yaşadıklarımızı sanata çevirirken yağmurdan, sesten, nefesten, bakıştan, rüzgârdan bile yararlandık ama yapay zekâ bu duyguları hâlâ insandan öğreniyor. Ben gibi düşünebilmesi için bütün zihnimi bir makineye aktarsam bile bir saat içinde zihnimde onlarca yeni pencere açılacak ve bir saat sonra ben gibi düşünemeyecek. Bu yüzden yapay zekânın sanat üretmesi bende hiçbir endişe yaratmıyor. En büyük endişem mülksüzleştirme çabalarının gitgide hız kazandığı bir ortamda düşüncemi bile bana kiralayabilecek olan tekno-feodalizm. Yapay zekâ ile daha da yükselen bu yeni sömürü sistemi ben olma hâlini bile bana yeniden pazarlıyorken sanatımı da bana yeniden pazarlaması vardığımız en acınılası hâl olsa gerek. Yoksa yapay zekâ sanat üretedursun, biz ürettiğimiz emeğin üzerinde kim tahakküm kuruyor onu bulalım.</p>
<p>(AÖ/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Herkes için normal hiç oldu mu?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/herkes-icin-normal-hic-oldu-mu-323142</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/09/03/herkes-icin-normal-hic-oldu-mu.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/herkes-icin-normal-hic-oldu-mu-323142</guid><description><![CDATA[Çatışmanın sona ermesi yalnızca güvenlik bakımından bir rahatlama olarak görülmemeli aynı zamanda geçmişin ürettiği eşitsizlikleri, korkuları ve güvenlikçi yönetme biçimlerini sorgulamak için tarihsel bir eşik olarak değerlendirilmeli.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Normal dediğimiz şey</strong></p>
<p>Bir ülkede olağanüstü olan ne zaman olağanlaşır? Önce bir istisna olarak ortaya çıkar. Sonra tekrarlanır. İnsanlar alışır. Bir süre sonra nedenini sormazlar. En sonunda “zaten böyle” denir. Böylece olağanüstü olan, hukuken olağan hâle gelmeden hayatın olağanı olur.</p>
<p>Fakat Türkiye açısından bundan önce sorulması gereken daha temel bir soru var: Olağan dediğimiz şey gerçekten herkes için olağan mıydı?</p>
<p>Belki de mesele, son yıllarda normalin bozulmuş olması değildir. Daha zor bir gerçekle yüzleşmek gerekir: Türkiye’de yüz yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca herkes için eşit, özgür ve demokratik bir normal hiçbir zaman tam olarak kurulmadı.</p>
<p>Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte yeni bir siyasal topluluk ve yeni bir yurttaşlık ilişkisi yaratılmak istendi. Ancak bu ilişkinin sınırları, farklı kimliklerin ve toplumsal varoluş biçimlerinin eşit biçimde tanınması üzerinden değil, büyük ölçüde ortak ve homojen bir ulusal bütünlük fikri üzerinden kuruldu. Farklılıklar, siyasal çoğulluğun kurucu unsurları olarak kabul edilmek yerine ortak bir kimlik içinde eritilmeye çalışıldı.</p>
<p>Kürt meselesinin Cumhuriyet dönemindeki biçimi de bu tarihsel zeminde şekillendi. Dolayısıyla onu yalnızca son elli yılın silahlı çatışmasıyla açıklamak, sorunun tarihsel derinliğini eksiltir. Çatışma başlamadan önce de çözülmemiş bir mesele vardı: Cumhuriyetin yurttaşlık ilişkisi farklılıklarla nasıl yaşayacaktı?</p>
<p>Bu soru çözülemedi.</p>
<p>Kürtlerin dili, kimliği, siyasal iradesi ve kolektif varlığı uzun dönemler boyunca güvenlik ve bütünlük perspektifinden ele alındı. Böylece bir yurttaşın kendi kimliğiyle kamusal alanda var olabilmesi, herkes için geçerli olması gereken demokratik bir hak olmaktan çıkıp devletin izin verdiği sınırlar içinde tartışılan bir meseleye dönüştü.</p>
<p>Sorun yalnızca belirli politikaların varlığı değildi. Daha derindeki mesele, istisnanın zamanla normalin içine yerleşmesiydi.</p>
<h3>Çatışmasızlık normalleşme midir?</h3>
<p>Son elli yıldaki çatışma, bu tarihsel zeminin üzerine yeni bir katman ekledi. Silahlı çatışma yalnızca ölümler ve yıkımlar yaratmadı; devletin yurttaşla ilişkisini, hukukun sınırlarını, siyasetin dilini ve toplumun korkularını dönüştüren kalıcı bir yönetme biçimi üretti.</p>
<p>Güvenlik gerekçeleri genişledi, istisnai uygulamalar süreklilik kazandı, siyasal talepler tehdit kategorileri içinde değerlendirildi. Böylece kuruluş döneminden miras kalan eşitsizliklerle çatışmanın ürettiği güvenlikçi düzen birbirini besleyen iki katmana dönüştü.</p>
<p>Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca çatışmanın nasıl sona ereceği değildir.</p>
<h3>Çatışma sona erdiğinde geriye nasıl bir Cumhuriyet kalacak?</h3>
<p>Çünkü silahların susması, çatışmanın ürettiği siyasal ve kurumsal düzenin kendiliğinden sona ermesi anlamına gelmez. Güvenlik refleksleri, hukuk anlayışı, kurumsal alışkanlıklar ve toplumun korkuları bir gecede ortadan kalkmaz. Çatışmasızlık, eski düzenin daha düşük yoğunlukta sürdürülmesi biçimini de alabilir.</p>
<p>Bu yüzden çatışmasızlık ile demokratik normalleşmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Çatışmasızlık demokratikleşmenin kendisi değil, demokratikleşmenin mümkün olabileceği alanın açılmasıdır.</p>
<p>Çünkü alışılmış olanla normal olan aynı şey değildir. Bir uygulamanın uzun süre devam etmesi onu demokratik, meşru ya da adil kılmaz; yalnızca ona alışmamızı sağlar.</p>
<h3>Eski normale dönmek yeterli mi?</h3>
<p>Demokratik bir toplumda normal, çoğunluğun alıştığı hayat biçimi değildir. Normal herkesin hak ve özgürlüklerinin güvence altında olduğu, farklılıkların tehdit değil, çoğulluğun parçası sayıldığı ve devletin yurttaş karşısındaki gücünün hukukla sınırlandığı ortak yaşam zeminidir.</p>
<p>Bu ölçüyle baktığımızda Türkiye’nin geçmişteki normali herkes için aynı değildi. Birileri için devletin güvenlik refleksleri olağan hayatın parçasıyken, başkaları için aynı refleksler sürekli bir baskı ve güvensizlik anlamına gelebiliyordu. Bir kesim için siyasal hayatın olağan akışı olan şey, başka bir kesimin hayatında kalıcı bir istisna hâli yaratabiliyordu.</p>
<p>O hâlde mesele yalnızca eski normale dönmek olamaz.</p>
<p>Çünkü herkesin dönebileceği ortak bir demokratik geçmiş yoksa, restorasyon demokratikleşme anlamına gelmez. Restorasyon eski düzeni yeniden işler hâle getirmeyi amaçlar. Demokratik dönüşüm ise eski düzenin kendisini sorgular: Neden bazıları eşit yurttaşken bazıları eşitliğin sınırında tutuldu? Neden bazı acılar ortak hafızanın parçası sayılırken bazıları görünmez kaldı? Neden devletin güvenliği, yurttaşın özgürlüğünün önüne bu kadar uzun süre geçirildi?</p>
<p>Bu sorular geçmişi anlamak kadar geleceğin nasıl kurulacağını belirlemek açısından da önemlidir.</p>
<h3>Demokratik Cumhuriyet ve demokratik toplum</h3>
<p>Demokratik Cumhuriyet yalnızca demokratik kurumların varlığıyla kurulmaz. Anayasal hakların toplumsal yaşamda karşılık bulması, devlet ile toplum arasında yeni bir ilişkinin kurulmasını gerektirir.</p>
<p>Demokratik Cumhuriyet devletin yurttaş üzerindeki iktidarını hukukla sınırlayan siyasal ve anayasal çerçevedir. Demokratik toplum ise insanların yalnızca devlet karşısında hak sahibi olmaları değil, kendi yaşamlarının, kimliklerinin, ilişkilerinin ve ortak geleceklerinin öznesi olabilmeleridir.</p>
<p>Biri diğerinin alternatifi değildir. Demokratik Cumhuriyet hukuki ve siyasal güvenceyi; demokratik toplum ise bu güvenceyi hayata geçiren toplumsal iradeyi ifade eder.</p>
<p>Bu ilişkinin merkezinde <strong>eşit yurttaşlık vardır.</strong></p>
<p>Eşit yurttaşlık herkesin aynı olması değildir. Farklılıkları ortadan kaldırmadan herkesin eşit haklara sahip olabilmesidir. Dilin, kimliğin, inancın, kültürün, yaşam biçiminin veya siyasal düşüncenin yurttaşlığın derecesini belirlemediği bir düzen kurabilmektir.</p>
<p>Bu nedenle Kürt meselesinin demokratik çözümü yalnızca Kürtlerin taleplerine ilişkin bir düzenleme değildir. Türkiye’de yurttaşlığın nasıl tanımlanacağına ilişkin daha büyük bir sorudur.</p>
<p>Bağımsız ve tarafsız yargı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, seçilmiş iradenin korunması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve eşit yurttaşlık da birbirinden kopuk başlıklar değildir. Hepsi aynı temel soruda birleşir:</p>
<p><strong>Devlet yurttaşı yönetilecek bir nesne olarak mı görecek, yoksa ortak hayatın kurucu öznesi olarak mı kabul edecek?</strong></p>
<p>Demokratik toplum fikrinin asıl anlamı burada ortaya çıkar. Demokrasi yalnızca sandıkta oy kullanmak değildir. İnsanların örgütlenebildiği, söz söyleyebildiği, farklılıklarıyla kamusal alanda var olabildiği, karar süreçlerine katılabildiği ve kendi yaşamları üzerinde etkide bulunabildiği bir toplumsal ilişki biçimidir.</p>
<h3>Geçmişle nasıl yaşayacağız?</h3>
<p>Yeni bir toplumsal ilişkinin kurulması ortak hafızayı da gerektirir.</p>
<p>Çatışma yılları aynı ülkenin insanlarını farklı acıların içinde bıraktı. Bazı kayıplar ortak yasın parçası olurken bazıları görünmez kaldı. Bazı hikâyeler anlatılabildi, bazıları susturuldu.</p>
<p>Oysa demokratik toplum, herkesin aynı acıyı yaşamış olması demek değildir. Farklı acıların birbirini inkâr etmeden aynı tarih içinde tanınabilmesidir.</p>
<p>Hakikat geçmişi yeniden üretmek ya da intikam almak değildir. Geçmişin bugünü belirleme biçimini değiştirmektir.</p>
<p>Bu nedenle çatışmanın sona ermesi yalnızca güvenlik bakımından bir rahatlama olarak görülmemelidir. Aynı zamanda geçmişin ürettiği eşitsizlikleri, korkuları ve güvenlikçi yönetme biçimlerini sorgulamak için tarihsel bir eşik olarak değerlendirilmelidir.</p>
<h3>Yeni normal</h3>
<p>Tam da burada yeni bir normalden söz etmek mümkündür.</p>
<p>Fakat “yeni normal” eski düzenin biraz daha özgürleştirilmiş biçimi olmamalıdır. Herkes için ortaklaşa kurulabilecek demokratik bir yaşam zemini olmalıdır.</p>
<p>Bu, Cumhuriyeti reddetmek değil, Cumhuriyetin demokratikleşmesini tamamlamaktır. Cumhuriyetin yurttaşlık vaadini, kuruluşta eşit biçimde tanınmayanları da eşit yurttaşlar olarak içine alacak şekilde genişletmektir.</p>
<p>Yeni normal devletin sınırlandığı ve toplumun güçlendiği, hukukun güvenliğin aracı değil, özgürlüğün güvencesi olduğu, farklılığın tehdit değil, çoğulluğun kaynağı sayıldığı ve yurttaşın ülkenin geleceğinin kurucu öznesi olduğu bir ortak yaşamdır.</p>
<p>Bu, geçmişe dönüş değildir.</p>
<p>Belki de yüz yıl sonra ilk kez gerçekten ortak bir normal kurma ihtimalidir.</p>
<p>O hâlde bugün sormamız gereken soru “Eski normale ne zaman döneceğiz?” olmamalıdır.</p>
<p>Daha temel soru şudur:</p>
<p><strong>Herkes için hiç kurulmamış bir normali birlikte kurabilir miyiz?</strong></p>
<p>Belki gerçek normalleşme tam burada başlar.</p>
<p>Çatışmanın sona ermesiyle yetinmeyen; çatışmayı mümkün kılan ve istisnayı kalıcılaştıran düzeni sorgulayan, Cumhuriyetin demokratik niteliğini toplumsal yaşamda yeniden kuran ve insanların devlete uyum sağladığı bir normalden, devletin farklılıklarıyla birlikte yaşayan topluma uyum sağladığı bir normale geçişi mümkün kılan bir dönüşümle.</p>
<p><strong>Yeni normal eski normale dönmek değil, herkesin eşit özne olduğu yeni bir ortak hayat kurmaktır.</strong></p>
<p>(TAA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 05 Sep 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>