“Neredeler? Burası temiz, oradalar mı?”
“Yıllardır çatlaklardan sızmayı, farklı biçimlerde bir araya gelmeyi öğrenmiş bir hareketten söz ediyoruz. İstanbul Emniyeti de bunun farkında. Geçen yıl telsizlerinden sürekli birbirlerine ‘Neredeler? Burası temiz, oradalar mı?’ diye soruyorlardı ”
“Ben devlet okulunda okudum. İşçi bir ailenin çocuğuyum. Anneannem fabrikada çalışıyordu. Annem yıllarca büyük emeklerle beni büyüttü. Şimdi bana dönüp ‘Sen ithalsin’ diyorlar. Hayır, değilim. LGBTİ+’lar bu toprakların bir parçası. Onur Haftası’nın bu yıl 34’üncüsü düzenleniyor. Bu ülkede onlarca yıldır Onur Yürüyüşü yapılıyor. Eğer bu insanlar “ithal” ise, onlarca yıldır bu yürüyüşlerde yer alan insanlar kimdi?
“Bugün daha görünür olmamızın nedeni varlığımız değil, üzerimizdeki baskının artmış olması. Bir topluluğu sürekli hedef gösterir, kriminalize eder ve haklarını sınırlandırmaya çalışırsanız, o topluluğun talepleri de doğal olarak daha politik hâle gelir.”
“Çok zor bir yıl geçirdik. İnsanlar tutuklandı, cezaevlerinde arkadaşlarımızı kaybettik. Gözaltılar, yurt dışı yasakları, kötü muamele ve çıplak arama gibi ağır ihlâller yaşadık. Buna rağmen bu yıl da sokakta olacağız.”
“Bugün geldiğimiz noktada insanlar Türkiye’ye gelirken bile ‘Gökkuşağı çantası takarsam başıma bir şey gelir mi?’ diye soruyor. Bu sorunun soruluyor olması bile başlı başına bir tabloyu anlatıyor.”
Bu yıl “AÇIK S’AÇIK” temasıyla düzenlenen İstanbul Onur Haftası, hem görünürlük ve saklanmama hâline hem de LGBTİ+’lara yönelik kriminalizasyon ve “müstehcenlik” tartışmalarına verilen bir yanıt olarak öne çıkıyor.
34’üncüsü düzenlenen hafta, 28 Haziran’daki 24. İstanbul Onur Yürüyüşü ile sona erecek. Ancak güvenlik gerekçesiyle her yıl farklı yöntemlerle polis engelini aşmaya çalışan İstanbul Onur Haftası Komitesi, bu yıl farklı bir yöntem izleyerek yürüyüşün nerede, en azından hangi yakada gerçekleştirileceğini duyurdu.
Haftayı ve Onur Yürüyüşü hazırlıklarını İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nden Es ve Diren’le konuştuk.
Bu seneki temanızın çift anlamı var sanırım. Bir yandan devlete karşı daha görünür olmayı, saklanmamayı vurguluyorsunuz; diğer yandan da “müstehcenlik” tartışmalarına bir gönderme yapıyorsunuz. Doğru mu anlıyorum?
Evet, çok doğru. Tema metninde de söylediğimiz gibi: “Açığız çünkü saklanmayı reddediyoruz.” Bir yandan da “saçığız”, çünkü dayatılan düzene sığmıyoruz. Özellikle geçen yıl Ankara’da trans kadınlara yönelik uygulanan müstehcenlik cezaları bu temayı belirlememizde etkili oldu. İnsanlar yalnızca sokakta yürüdükleri ya da var oldukları için para cezalarıyla ve çeşitli baskılarla karşı karşıya bırakıldı. “AÇIK S’AÇIK” teması bu politikalara da bir yanıt.
Bir diğer boyutu ise yürüyüşün kendisiyle ilgili. Bu yıl İstanbul Onur Haftası Komitesi olarak yürüyüşün yerini, gününü ve saatini açıkça paylaşmayı hedefliyoruz. Herkesin barışçıl biçimde yürüyüş yapma hakkı var ve biz de bu hakkı kullanıyoruz. Dolayısıyla saklanmamız gerektiğini düşünmüyoruz. Bir anlamda bu yüzden açıklığı tercih ettik.
Trans kadın aktivist Janset Kalan’a ‘müstehcenlikten’ ceza
“Bu yükün altından hep birlikte kalkmak istiyoruz”
Bu yıl ilk kez konumu da duyurdunuz ve 216’yı, yani Anadolu Yakası’nı işaret ettiniz. Detay istemeden sorayım: Yürüyüşünüzü nasıl örgütlemeyi planlıyorsunuz?
Yürüyüş için resmî makamlara bildirimde bulunduk. Bu bir izin başvurusu değil, bildirim. Daha önce de benzer girişimlerde bulunmuştuk. Bu yıl da belirli bir lokasyon göstererek bildirim yaptık; ancak beklenen süre içinde herhangi bir yanıt gelmedi. Pratikte bu durum, bildirimin reddedilmesi anlamına geliyor. Aslında yıllardır aynı tabloyla karşılaşıyoruz. Resmî yolları kullandığımızda kapılar yüzümüze kapanıyor.
İstanbul Onur Haftası’nın son yıllarda aldığı en önemli eleştirilerden biri, birçok kişinin etkinliklere ya da yürüyüşe erişememesiydi. Etkinliklerde güvenlik nedeniyle hâlâ belirli prosedürler uyguluyoruz; ancak yürüyüş dediğimiz şey, sonuçta insanların bir araya gelmesi. Yılın en azından bir gününde insanların kendi varoluşlarıyla, kendilerine benzeyen insanlarla ve topluluklarıyla buluşabilmesini önemsiyoruz. Asıl amacımız bu. Bunun nasıl sonuçlanacağını bilmiyoruz. Başarılı olur mu, olmaz mı, göreceğiz. Ancak geçmiş yıllarda güvenliği önceleyerek hareket ettiğimiz hâlde bile çok ağır sonuçlarla karşılaştık. Birkaç yıl önce yüzlerce kişi gözaltına alındı. Geçen yıl ise Türkiye’de ilk kez bir Onur Yürüyüşü’ne katıldıkları için üç kişi tutuklandı, gözaltına alınanların çoğuna adli kontrol ve yurt dışına çıkış yasağı getirildi.
Bu nedenle bu yıl daha açık bir çağrı yapıyoruz. Herkes gelebilecek mi, yine kalabalıklar hâlinde buluşabilecek miyiz, bilmiyorum. Ama herkesin bunun için çaba göstereceğinden eminiz. Açık çağrının bir avantajının da toplumsal muhalefetle kurulan dayanışmayı görünür kılmak olduğunu düşünüyoruz. Bu süreçte vekillerle, siyasi partilerle ve farklı toplumsal kesimlerle görüşüyoruz. Bu yükün altından hep birlikte kalkmak istiyoruz. Onur Yürüyüşü hiçbir zaman yalnızca LGBTİ+’ların yürüyüşü olmadı. Bu yıl da sahada sadece LGBTİ+’lar olmayacak. Nasıl biz 8 Mart’ta, 25 Kasım’da ya da başka hak mücadeleleri eylemlerinde yer alıyorsak; LGBTİ+’ların yaşam hakkına, eşit yurttaşlık talebine inanan herkesin de bu yürüyüşte yeri var.
Bir yandan da şu soruyu sormak gerekiyor: Biz açıkça nerede olacağımızı söylüyoruz, Anadolu Yakası’nda olacağımızı ilân ediyoruz. Buna rağmen bütün şehir kapatılıyor. Bu yalnızca LGBTİ+’ların sorunu değil, tüm İstanbulluların sorunu. Biz hak talebinde bulunmak isteyen insanlarız ama bu gerekçe gösterilerek milyonlarca insanın günlük yaşamı etkileniyor. İnsanların bunu da sorgulaması gerektiğini düşünüyoruz.
İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın teması belli oldu: AÇIK S’AÇIK
“Yıllardır çatlaklardan sızmayı öğrenmiş bir hareketten söz ediyoruz”
Öte yandan, geliştirdiğiniz eylem stratejileri nedeniyle emniyetin öngöremediği bir hareket hâline geldiğiniz söylenebilir. Nerede ve ne zaman ortaya çıkacağınız onlar açısından ciddi bir belirsizlik yaratıyor, gibi görünüyor. Buna katılıyor musunuz?
Kesinlikle öyle ve bunu geçen yıl çok net gördük. Telsizlerinden sürekli birbirlerine “Neredeler? Burası temiz, oradalar mı?” diye soruyorlardı, telefonlarından birbirlerine bir takım haritalar ve güzergâhlar gösteriyorlardı. Ben Trans Onur Yürüyüşü günü, yürüyüşe saatler kala Moda’daki evimin sokağından sivil polisler tarafından gözaltına alındım. Henüz yürüyüş başlamamıştı bile. Bu durum aslında onların ne yapacağını tam olarak bilemediğini gösteriyor. Ulaşabildiklerini gözaltına alıp içeride tutmaya çalışıyorlar. Yıllardır çatlaklardan sızmayı, farklı biçimlerde bir araya gelmeyi öğrenmiş bir hareketten söz ediyoruz. İstanbul Emniyeti de bunun farkında. Bu yüzden bize çok büyük güvenlik operasyonlarıyla, bariyerlerle ve ablukalarla karşılık veriyor.
Fakat burada başka bir mesele daha var. İnsanları bizimle karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Polis tarafından insanlara “Bunlar yürüyüş yapacak diye evine gidemiyorsun, işine ulaşamıyorsun,” deniyor. Oysa biz anayasal bir hakkı kullanmaya çalışıyoruz. Üstelik bunun için bildirimde de bulunuyoruz. Türkiye’de son yıllarda pek çok izinli gösteri ve yürüyüş gerçekleşti. Bazı gruplar Taksim’de ya da başka alanlarda rahatlıkla toplanabiliyor. Ancak söz konusu LGBTİ+’lar olduğunda aynı hak tanınmıyor. Geçen yıl verilen yasak kararları daha sonra iptal edildi. Her yıl yeniden bildirimde bulunuyoruz, her yıl yeniden engelleniyoruz. Hukuken elimizde haklı olduğumuzu gösteren kararlar olmasına rağmen pratikte sonuç değişmiyor.
Bu noktada, şimdilik yine rafa kalkmış gibi görünse de, LGBTİ+ karşıtı 12. Yargı Paketi’ni sormak istiyorum. Sizce farklı toplumsal kesimlerle kurulan ittifaklar bu süreci etkileyebilir mi?
Bizce önümüzdeki günlerde bu paket yeniden gündemimizin merkezine oturacak. Çünkü yalnızca LGBTİ+’ları ilgilendiren bir düzenlemeden söz etmiyoruz. Nafaka hakkına yönelik tartışmalar var, suça sürüklenen çocuklara yönelik düzenlemeler var, sosyal medya üzerinden ifade özgürlüğünü etkileyebilecek maddeler var. LGBTİ+’lar açısından ise özellikle cinsiyet uyum süreçlerine ve örgütlenme hakkına yönelik ciddi tehditler söz konusu. Taslakta yer alan bazı düzenlemeler yalnızca LGBTİ+’ları değil; gazetecileri, aktivistleri, sağlık çalışanlarını ve hak savunucularını da hedef alabilecek nitelikte.
Bu nedenle buna karşı verilecek yanıtın da ortak olması gerekiyor. Feministlerle, siyasi partilerle, farklı kampanya gruplarıyla birlikte çalışmaya çalışıyoruz. Çünkü bugün LGBTİ+’ları hedef alan bir düzenleme yarın kadınları, işçileri ya da başka bir toplumsal kesimi hedef alıyor. Birleşik mücadele kuramadığımız her alanda hakların gerilediğini gördük. Bu yüzden hem yürüyüşümüzü herkese açık biçimde örgütlemeye çalışıyoruz hem de dayanışmanın önemini vurguluyoruz. Çünkü hak kayıplarının önüne geçmenin tek yolu birlikte mücadele etmekten geçiyor.
“İşsizlik, güvencesizlik ve barınma krizi topluluğumuz içinde çok yaygın”
Son yıllarda artan baskıların gündelik yaşamınıza nasıl yansıdığını da merak ediyorum. Çünkü görüyoruz ki bu durum yalnızca yürüyüşlerle sınırlı değil; çalışma yaşamından barınmanıza, sağlık hizmetlerine erişimden kamusal alanda var olmanıza kadar pek çok alanı etkiliyor.
Aslında bugün Türkiye’de sokakta olmak herkes için giderek daha zor ve güvensiz hâle geliyor; ama lubunyalar için durum çok daha ağır. İşsizlik, güvencesizlik ve barınma krizi topluluğumuz içinde çok yaygın.
Ben 2020 yılında mezun oldum. Yaklaşık altı yıl boyunca düzenli geliri ve sigortası olmayan işlerde çalıştım. Ancak yakın zamanda düzenli gelir sağlayan bir işe girebildim. İş görüşmelerinde insanların yüzünüzü gördükten sonra tavırlarının nasıl değiştiğini çok iyi biliyorsunuz. Bu sadece iş hayatında değil, ev kiralamaya çalışırken de karşınıza çıkıyor. Emlakçıyla telefonda her şey yolunda gidiyor, evi tutmaya karar veriyorsunuz. Ama sizi gördükten sonra bir daha telefonlarınıza dönmeyebiliyorlar. LGBTİ+ olarak İstanbul’un her yerinde barınamıyoruz. Kendimizi daha güvende hissettiğimiz mahalleler var ve oralarda yaşamanın da ciddi bir ekonomik maliyeti bulunuyor. Bu nedenle LGBTİ+’lar açısından mesele yalnızca kimlik değil; aynı zamanda çok ciddi bir yoksulluk ve barınma krizi meselesi.
Bir yandan da sağlık hakkına erişim giderek zorlaşıyor. Özellikle hormon tedavilerine yönelik kısıtlamalar bunun en somut örneklerinden biri. Bir imzayla insanların yıllardır kullandığı ilaçlara erişimin kesilmesi son derece keyfi bir uygulama. Türkiye’de pek çok genç trans, bir günde hormon kullanımını bırakmak zorunda kaldı. Bunun fizyolojik ve psikolojik sonuçlarının ne olacağını uzun vadede göreceğiz. Ancak bunun ciddi sağlık riskleri taşıdığı çok açık. Üstelik bu yalnızca transları etkileyen bir mesele de değil. Aynı ilaçları ya da benzer tedavileri kullanan menopoz sürecindeki kadınlar açısından da sağlık hakkına erişim sorunu yaratıyor.
Tüm bunların yanında topluluğun giderek yalnızlaştırıldığını hissediyoruz ve görüyoruz. Herkes terapiye erişemiyor, herkes güvenli sağlık hizmeti alamıyor. Devlet hastanesine gittiğinizde ayrımcılıkla karşılaşıp karşılaşmayacağınızı bilmiyorsunuz. Bu nedenle akran dayanışması, danışma hatları ve topluluk buluşmaları çok daha önemli hâle geliyor.
Bazen çözüm yalnızca politik mücadelede değil; insanların birbirine “Nasılsın?”, “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sorabildiği alanlar yaratmakta da yatıyor. Çünkü bugün LGBTİ+’lar yalnızca ayrımcılıkla değil, aynı zamanda çok derin bir yoksulluk, barınma krizi ve yalnızlaştırma politikasıyla karşı karşıya.
23. İstanbul Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan 3 kişi tutuklandı
Talepler
Bu yıl hangi taleplerle alanda olacaksınız?
En temel taleplerimizden biri hormon tedavilerine ve cinsiyet uyum süreçlerine yönelik engellerin kaldırılması. Ancak bununla sınırlı değil. Bugün geldiğimiz noktada insanlar Türkiye’ye gelirken bile “Gökkuşağı çantası takarsam başıma bir şey gelir mi?” diye soruyor. Bu sorunun soruluyor olması bile başlı başına bir tabloyu anlatıyor.
Bizim için bu yılın en önemli mesajlarından biri, saklanmayı reddetmek olacak. Bize dayatılan yalnızlığı ve umutsuzluğu kabul etmiyoruz. Elbette Türkiye’de herkes derin bir ekonomik krizle karşı karşıya. Ancak LGBTİ+’lar bu krizleri ayrımcılık ve nefret politikaları nedeniyle çok daha ağır yaşıyor. Bu yüzden mücadelemiz eşit yurttaşlık, güvenli yaşam, barınma, sağlık ve insanca yaşayabilme hakkıyla da ilgili. Yani son derece temel bir insan hakları meselesi. Bu yüzden de mücadelesinin yalnızca LGBTİ+’lara bırakılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Nasıl biz kadınların mücadelesinde, işçilerin mücadelesinde ya da başka hak mücadelelerinde dayanışma gösteriyorsak, burada da aynı dayanışmaya ihtiyaç var.
İktidarın söylemlerinde sık sık “Batı’dan ithal edilmiş bir gündem” vurgusu görüyoruz. Buna dair ne söylemek istersiniz?
Türkiye, kendi babası tarafından öldürülen LGBTİ+’ların ülkesi. Bunun en bilinen örneklerinden biri Ahmet Yıldız. Davası hâlâ sonuçlanmış değil. Buna rağmen bize sürekli “siz dışarıdan ithal edilmiş bir gündemsiniz” deniyor. Oysa biz bu ülkenin insanlarıyız. Burada doğduk, burada büyüdük ve büyük ihtimalle hayatımızı burada sürdüreceğiz.
Ben devlet okulunda okudum. İşçi bir ailenin çocuğuyum. Anneannem fabrikada çalışıyordu. Annem yıllarca büyük emeklerle beni büyüttü. Şimdi bana dönüp “sen ithalsin” diyorlar. Hayır, değilim. Doğduğumdan beri buradayım. LGBTİ+’lar bu toprakların bir parçası. Onur Haftası’nın bu yıl 34’üncüsü düzenleniyor. Bu ülkede onlarca yıldır Onur Yürüyüşü yapılıyor. Eğer bu insanlar “ithal” ise, onlarca yıldır bu yürüyüşlerde yer alan insanlar kimdi?
Bugün daha görünür olmamızın nedeni varlığımız değil, üzerimizdeki baskının artmış olması. Bir topluluğu sürekli hedef gösterir, kriminalize eder ve haklarını sınırlandırmaya çalışırsanız, o topluluğun talepleri de doğal olarak daha politik hâle gelir. Bu yüzden buna “kimlik siyaseti” ya da “ithal gündem” demek gerçekliği açıklamıyor. Tam tersine, burada çok somut bir yaşam mücadelesi var.
Bir de işin ironik tarafı şu: Yıllardır bize “yurt dışından fonlanıyorsunuz” deniyor. Oysa Onur Haftası gönüllü emeğiyle, küçük bağışlarla ve dayanışmayla ayakta duran bir organizasyon. Buna karşılık LGBTİ+ karşıtı yapıların önemli bir kısmı doğrudan kamu kurumlarının desteğine sahip. Dolayısıyla burada kimin hangi kaynaklarla hareket ettiğini de dürüstçe konuşmak gerekiyor.
“Zaman zaman LGBTİ+ hareketi tarafından bile yalnızlaştırılan bir topluluğuz”
Bu yıl, hem temanızın işaret ettiği hem de söylemlerinizden anlaşıldığı kadarıyla bir kırılma yaşadığınızı hissediyorum. Siz de böyle düşünüyor musunuz?
Haklısınız; ama bu yalnızca LGBTİ+ hareketi içinde yaşanan bir kırılma değil. Dünyada yükselen sağ popülizm, Türkiye’de derinleşen yoksulluk ve farklı toplumsal kesimlere yönelen baskılar birçok insanı ortak sorunlar etrafında düşünmeye zorluyor. Kadınların yaşadıkları, işçilerin yaşadıkları, Kürtlerin yaşadıkları ya da LGBTİ+’ların yaşadıkları birbirinden tamamen bağımsız değil. Tam tersine birçok noktada kesişiyor. Bugün birbirimizi desteklememiz ve birlikte mücadele etmemiz gereken bir dönemden geçiyoruz. Belki de tam şimdi; görünür olmanın, dayanışmanın ve birlikte hareket etmenin zamanıdır.
Kaldı ki iktidarların tüm tahakküm biçimleri birbiriyle bağlantılı. Ekolojik yıkım, emperyalizm ve kapitalizm birbirinden ayrı düşünülemez. Böyle bakıldığında bu düzenin bütününe karşı olmak aslında başlı başına politik bir hat. Çünkü yaşananlar tekil olaylar değil. Diyarbakır Belediyesi’ne kayyım atanması, İstanbul’da belediye başkanlarının tutuklanması, yürüyüş yasakları… Bunların hepsi birbirine bağlı süreçler.
Biz de yıllardır bu politik hattı kurmaya çalışan, bu nedenle de zaman zaman LGBTİ+ hareketi tarafından bile yalnızlaştırılan bir topluluğuz.
Örneğin Diyarbakır’da kayyım atamalarına ya da siyasilerin tutuklanmalarına tepki gösterdiğimizde “Size ne bundan?” gibi tepkilerle karşılaşıyoruz. Oysa bunlar doğrudan hepimizi ilgilendiren meseleler. Farklı iktidar biçimleri var ama sonuçta hepimizi hedef alan, herkese aynı düzende meşruiyet dayatan bir yapıdan söz ediyoruz. İmamoğlu’nun tutuklanması, Demirtaş’ın yıllardır cezaevinde olması, çok sayıda Kürt siyasetçinin içeride olması, CHP’li yöneticilere yönelik davalar… Bunlar birbirinden bağımsız değil. Sokakta gözaltına alınan, şiddete maruz kalan, tutuklanan insanlar aynı devlet pratiğinin farklı görünümleriyle karşı karşıya.
Biz yıllardır hem kendimizi güvende hissetmemiz gereken Newroz’da hem de farklı mitinglerde çeşitli saldırılara ve hedef göstermelere maruz kalıyoruz. Buna rağmen geri adım atmadık, atmayacağız.
Feministler ve LGBTİ+’lar Newroz’da Yenikapı’daydı
“Tel Aviv’i ‘Onur Yürüyüşü’ olarak nitelendirmemiz mümkün değil”
Burada değinmek istediğim bir konu daha var. Son günlerde Tel Aviv’de düzenlenen Onur Yürüyüşü üzerinden yapılan tartışmalar var. Sosyal medyada, özellikle bazı AKP çevrelerinde, “Bunlar İsrail destekçisi” gibi genellemeler yapıldığını görüyoruz. Bu çok açık bir manipülasyon. LGBTİ+ topluluğu tek bir siyasi çizgiye indirgenemez. İçimizde farklı siyasi görüşlere sahip insanlar olduğu gibi, farklı uluslararası meselelerde de farklı pozisyonlar olabilir. Ancak şunu açıkça söyleyebiliriz: İstanbul Onur Haftası her zaman Filistin halkıyla dayanışma içinde oldu. Bu konuda paylaşım da yaptık. Çünkü yaşananları “onur yürüyüşü” olarak nitelendirmemiz mümkün değil. Bir yanda soykırım gerçekliği varken, işgalin birkaç kilometre ötesinde yapılan kutlamaların bu bağlamdan bağımsız değerlendirilmesini doğru bulmuyoruz.
Bizim eleştirimiz, devletlerin kendi politikalarını aklamak için kimlik hareketlerini araçsallaştırmasına yönelik. LGBTİ+ kimlikler ne savaşları örtmek için ne de yoksulluğu gizlemek için kullanılabilir. Ki sahada gözlemlediğimiz şey çok farklı: Türkiye’deki LGBTİ+ topluluğunun önemli bir kısmı Filistin halkıyla dayanışma içinde.
Siyasi partilerle ilişkinizi merak ediyorum. Son dönemde bazı olumlu açıklamalar olsa da bunun sürdürülebilir olup olmadığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin DEM Parti’nin son iki yıldır LGBTİ+’ların sorunlarına daha görünür biçimde yer vermesi ya da Özgür Özel’in “gökkuşağının renkleri” ifadesiyle yaptığı göndermeler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bazı milletvekilleri sorunlarımızı Meclis’te gündeme taşıyor ve bizimle birlikte politik mücadele yürütüyor. Özgül Saki, Kezban Konukçu, Tülay Hatimoğulları, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sezgin Tanrıkulu bu isimlerden bazıları. Ki Gergerlioğlu, muhafazakâr kimliği ile bilindiği için kendisine yönelik tepkiler de oldu. Ancak mesele yalnızca birkaç vekilin çabasıyla sınırlı kalmamalı. Meclis’te LGBTİ+ haklarına dair olumlu konuşmalar belli dönemlerde artış gösterse de, buna karşılık nefret söylemi ve hedef göstermenin ağırlığı çok daha yüksek kalabiliyor. Özellikle grup toplantılarında ya da siyasi açıklamalarda bu dilin sıkça tekrarlandığını görüyoruz. Bu yüzden daha kurumsal, daha bütünlüklü bir siyasal dönüşüm gerektiriyor.
Türkiye’de LGBTİ+ hakları çoğu zaman yeterince bilinmeyen, yanlış anlaşılabilen bir alan. Bu nedenle bir vekilin LGBTİ+ haklarını savunması ya da bir önerge vermesi bile kendi partisi içinde baskı yaratabileceği düşüncesiyle geri planda kalabiliyor. Ama buna rağmen verilen her destek, toplumda güçlü bir karşılık buluyor. Örneğin Özgür Özel’in “gökkuşağı” ya da benzeri ifadeler kullanması bile LGBTİ+ topluluğu açısından oldukça umut verici olabiliyor. Çünkü bu tür sembolik görünürlükler bile yalnızlaştırmaya karşı bir etki yaratıyor.
Ayrıca iktidarın dili, muhalefeti de zaman zaman tuzağa çekebiliyor. LGBTİ+’ları kriminalize eden bu söylem nedeniyle bazı muhalefet aktörleri de temkinli davranabiliyor. “Yanlış anlaşılır mıyız?” kaygısıyla mücadeleden geri durabiliyorlar. Oysa tarihsel olarak bakıldığında, LGBTİ+’ların görünürlüğü arttığında toplumda yıkıcı bir kriz yaşanmadı, aksine bu görünürlük demokratikleşme açısından önemli bir alan açtı.
Mahkeme, İstanbul Onur Yürüyüşü’nün engellenmesini hukuka aykırı buldu
“Tarih boyunca iktidarların kalıcı olmadığını biliyoruz; ama LGBTİ+’lar her zaman vardı”
Son olarak şunu da sormak isterim: Bu kadar baskıya, gözaltıya ve geçmişte yaşanan ağır deneyimlere rağmen neden yürümekte ısrar ediyorsunuz? Motivasyonunuzu ne ayakta tutuyor?
Çünkü taleplerimiz pazarlık konusu değil. LGBTİ+ hakları, doğrudan insan haklarıyla ilgili. Buna rağmen taleplerimizi dile getirdiğimiz zaman bir tür “cadı avına” maruz kalıyoruz. Hâliyle temel motivasyonumuz, bir araya gelebilmek ve dayanışmayı büyütmek. Taleplerimizin pazarlık konusu olmadığını vurgulamak önemli, çünkü bunlar ya doğrudan yaşamsal haklara ya da temel insan haklarına dair meseleler. Ama görüyoruz ki insanlar bazen şöyle bir noktaya geliyor: Ülkede çok fazla sorun varken, “Bunu talep etmeli miyim?” diye kendini geri çekebiliyor. Kendi hakkını dile getirmeyi bile yük gibi hissedebiliyor.
Oysa LGBTİ+’ların yaşadığı hak ihlalleri, tam da bu yüzden görünür kılınması gereken şeyler. Yoksulluk, şiddet, güvencesizlik gibi sorunlar varken bile bu hakları savunmak bir lüks değil, temel bir gereklilik. Çok zor bir yıl geçirdik. İnsanlar tutuklandı, cezaevlerinde arkadaşlarımızı kaybettik. Gözaltılar, yurt dışı yasakları, kötü muamele ve çıplak arama gibi ağır ihlâller yaşadık. Buna rağmen bu yıl da sokakta olacağız. Bizimle birlikte olmak isteyen çok sayıda insan da orada olacak. Çünkü biz en temel yaşam haklarımızı savunuyoruz ve bunun için mücadele ediyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Kaos GL’de bir başlık gördüm, “Siz diz çöktüğünüz için kral büyük görünüyor” benzeri bir şeydi. Aslında mesele tam da burada. Biz az değiliz, milyonlarız. Daha önce Gezi Direnişi’nde milyonlarca insan bir araya geldi ve bu insanlar bugün hâlâ bu ülkede yaşıyor. Bizi tutuklasalar bile, bu mücadele devam eder. Uzun vadede baskı politikalarının sürdürülebilir olmadığını düşünüyoruz. Kısa vadede sindirme, yalnızlaştırma ve baskı yaratabilirler; ama mücadelenin ortadan kalkması mümkün değil. Bize en çok güç veren şey de bu: Mücadeleye ve birbirimize duyduğumuz güven.
Tarih boyunca iktidarların kalıcı olmadığını biliyoruz; ama LGBTİ+’lar her zaman vardı ve var olmaya devam edecek. Çünkü LGBTİ+ hareketi yok edilebilecek bir hareket değil, bu bir varoluş meselesi. İktidarlar değişir, baskılar artar ya da azalır, ama biz buradayız ve olmaya devam edeceğiz. (TY)
Pilates bandının cinsiyeti
“Herkül’ün Marifetleri” ya da Onurr’un bizimle kurduğu bağ
“Sürecin halka indirilmesini istiyoruz”
CUMHURİYET’İN DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMÜ KONFERANSI
Buluştuğumuz yer neresi?
“Amedspor yalnızca bir kulüp değil, birçok Kürt için bir temsil alanı”