"TEMİZLİK" BİTENE KADAR KURULTAY YOK
Kılıçdaroğlu CHP'yi "mutlak butlan" itirafçılarının beyanlarına dayanarak "arındırma" iddiasında
Asliye Ceza Mahkemesi kararıyla CHP Genel Başkanlığına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu, Sözcü TV’de gazeteciler Senem Toluay Ilgaz, Aslı Kurtuluş Mutlu ve Barış Terkoğlu ile gerçekleştirdiği iki saati aşan röportajında, "mutlak butlan" kararını partiye kayyım atanmasını önleyecek bir zorunluluk ve CHP’de “arınma” sürecini başlatacak bir görevlendirme olarak değerlendirdi.
Kılıçdaroğlu "mutlak butlan" kararını kabul etmemesi halinde CHP’ye dışarıdan bir kayyım atanabileceğini, oysa bu kararla yalnızca kendisinin değil, eski Parti Meclisinin ve eski yönetim kurulunun da göreve dönmüş olmasını bir kazanım olarak savundu.
"Benden arınma yapacağım için korkuyorlar"
Röportaj boyunca sık sık “Benden niye korkuyorlar?” diye dile getirdiği retorik soruyu savunma eksenine yerleştiren Kılıçdaroğlu, retorik yanıtını da sık sık “Çünkü ben arınma yapacağım” diyerek tekrarladı.
Kılıçdaroğlu, “CHP’yi Özgür Özel’den ya da Ekrem İmamoğlu’dan mı arıdıracağı” soruları karşısında, isimlerin, kişilerin kendisi için önemli olmadığı ileri sürdü. “Arınma”yı yalnızca kurultay tartışması ya da Ekrem İmamoğlu dosyasıyla sınırlamadığını; bunu CHP’nin tarihsel kimliği ve “ahlaki üstünlüğü”nin iadesi olarak ele aldığını söyedi.
Ona göre CHP tarihinde partiye “komünist”, “faşist”, “dinsiz” gibi suçlamalar yöneltilmiş, ancak partinin ahlaki üstünlüğü hiçbir dönemde tartışma konusu yapılmamıştı. Kılıçdaroğlu, bu nedenle CHP’nin “kirliliği kabul edemeyeceğini” ve “kirli ilişkilere bulaşanları” bünyesinde barındıramayacağını söyledi.
"Ahlakî üsütünlüğün iadesi" iddiası
Kılıçdaroğlu, CHP’lilerin sözünün toplum tarafından dikkatle dinlenmesinin nedenini, partinin “doğruluk ve ahlakilik” iddiasına bağladı. Ona göre partiye yönelen ahlaki eleştiriler, sıradan siyasi saldırı olarak geçiştirilemezdi; “ahlaki üstünlüğe yönelik bütün eleştiriler” ciddiye alınmalıydı. Bu çerçevede, belediyeler ve para ilişkileri konusundaki iddiaları yalnızca “iktidar operasyonu” diye reddetmenin CHP’yi savunmak değil, partinin ahlaki zeminini zayıflatmak anlamına geleceğini ima etti.
Kılıçdaroğlu, belediye başkanlığı seçimlerinden sonra kendi döneminde belediye başkanlarını genel merkezde topladığını, Sayıştay kökenli denetçiler, İçişleri Bakanlığı müfettişleri ve mali uzmanlar aracılığıyla belediye yönetimi konusunda uyardığını anlattı. Belediye başkanlarına “Her kuruşun hesabını millete vereceksiniz. Harcadığınız para sizin değil, halkın parasıdır” dediğini hatırlattı. Bu toplantıların son dönemde yapılmadığını savunarak, denetim ve hesap verme kültürünün zayıfladığını ileri sürdü.
"Belediye başkanlarına 'git rüşvet al' dediler"
Röportajın en kritik bölümü, Kılıçdaroğlu’nun belediyelerden partiye para aktarıldığı iddialarına ilişkin kurduğu akıl yürütmesiydi. Kılıçdaroğlu, bir partinin belediyeden para isteyemeyeceğini, bunun fiilen belediye başkanına “git rüşvet al” demek anlamına geleceğini söyledi. Çünkü belediye başkanının partiye resmi bütçeden para aktaramayacağını, böyle bir talep varsa bunun ancak gayriresmi ve hukuka aykırı yollarla karşılanabileceğini savundu.
"İtirafçı beyanı yeter"
Bu noktada Kılıçdaroğlu gazetecilerin sorularıyla da sıkıştırmaları karşısında, “ispat yükümlülüğü”, “masumiyet karinesi”, “lekelenmeme hakkı” gibi başlıca karinelerin yanı sıra, beyanların somut belge ve kanıtlara bağlanmasına ilişkin temel usul hükümlerini de aşan argümanlara başvurdu.
Kılıçdaroğlu’nun temel akıl yürütme çizgisi şöyleydi: “Eğer bir kişi “Ben gittim, şu kişiye para verdim” diyorsa, gün, saat, para çekme işlemi, telefon kayıtları gibi unsurlar da birbirini tamamlıyorsa bu beyan ciddiye alınmalıdır. Kılıçdaroğlu şunları söyledi:
Bir parti bir belediyeden para isteyemez, para isteyemez. Para istediğiniz andan itibaren belediye başkanına git rüşvet al demektir bu. Nereden verecek parayı size? Nereden verecek? Bütçeden veremeyecek. Resmi olarak aktaramayacak. Peki nereden verecek?
Şu çok önemli, bakın, bunun üzerinde de gazeteci olarak durmuyorsunuz. Gerçekten ben şaşırıyorum. Medyaya gelince geleceğim, medyaya da geleceğim. Şimdi bakın bir araba yapılıyor. Açıklama şu. Efendim, belediyeden aldık, öbür taraftan da hazineden aldık. Bir cepten aldık, öbür cebe. Ya ne demek ya? Ne demek bu ya? Hazine'den gelen parayla belediyeden gelen kıyak aynı şey olur mu ya? Akıl var, mantık var ya. Ya ilkokul mezunu bile bunun doğru olmadığını bilir. İlkokul mezunu bir garibana sor böyle şey olmaz der. Ama bu ifade ediliyor. Ama hiçbir gazeteci çıkıp "Ya Sayın Özel, sen bunu nasıl söylüyorsun? Böyle bir şey olmaz, bu yanlıştır." demiyor. Kimseye kusura bakmasın, denmiyor. Herkes orayı unutuyor. Herkes ama. Böyle şey olmaz.
Diyor zaten "geldim, şuna parayı verdim" diyor değil mi? "Genel başkan yardımcısına parayı verdim," diyor. Kim diyor? Parayı veren adam söylüyor. Bana söyler misiniz, o genel başkan yardımcılarından tazminat davası açan var mı? Niye açmıyorlar? Niye açmıyorlar? Bu mu- Ve siz niye sormuyorsunuz, arkadaş? Bakar mısınız- Sen, bu adam sana diyor ki ben gittim rüşvet verdim, şurada verdim, şu saatte verdim, telefonlar uyuştu, her şey tamam. Niye takip etmiyorsunuz? Niye edilmiyor?
Kılıçdaroğlu, “Parayı veren adam söylüyor” diyerek itirafçı ya da beyan sahibinin anlatımını güçlü bir başlangıç delili gibi ele aldı. Ona göre böyle bir iddia karşısında, adı geçen parti yöneticilerinin ya da genel başkan yardımcılarının tazminat davası açmaması ayrıca kuşku doğuruyordu.
"İtirafçının itirafı doğrudur, suçlanan dava açmıyorsa suçludur"
Kılıçdaroğlu, İBB İddianamesi’nin arkasındaki kişi ve şimdi Adalet Bakanı olan Akın Gürlek’in düşünce çizgisini bütün söyleşi boyunca blok halinde tekrarladı: Bir kişi “rüşvet verdim” diyorsa, parayı verdiği günü ve saati söylüyorsa, bankadan çektiğini anlatıyorsa, telefon kayıtlarıyla zamanlama çakışıyorsa, bunu sırf iddia diye geçiştirmek doğru değildir.
Gazetecilerin, “rüşvet verdim diyen mi ispatlamak zorunda, yoksa suçlanan mı suçsuzluğunu ispatlamak zorunda?” sorusuna verdiği yanıt da bu çizgideydi. Kılıçdaroğlu, hukuki ispat yükünden çok siyasi ve ahlaki tepki beklentisine vurgu yaptı. Kendisine iftira atılması halinde dava açacağını para aldığı iddia edilen parti yöneticilerinin sessiz kalmasını kabul edilemez buldu. Bu yaklaşım, masumiyet karinesinden çok, “iddia ağırsa muhatap dava açarak karşılık vermelidir” düşüncesine dayanıyordu.
Buna karşılık, Ali Mahir Başarır ve Veli Ağbaba’nın Antalya Belediye Başkanı Muhittin Böcek ve oğlunun iddilarına karşı suç duyurusunda bulunmalarını önemsemediğini, şahsi dava açmaları gerektiğini ileri sürmeye devam etti.
"İddianameleri bilmiyorum"
Kılıçdaroğlu, sorular üzerine İBB iddianamelerinin tamamını okumadığını da açıkça kabul etti. Hukukçu olmadığını, bütün dosyaları bizzat okuma imkânı bulunmadığını, bu nedenle parti içinde bir komisyon kurduklarını söyledi. Bu komisyonun yalnız İBB dosyasını değil, tutuklu bütün belediye başkanları hakkındaki iddianameleri inceleyeceğini belirtti.
Ancak buna karşın röportaj boyunca, bu dosyalarda yer aldığı belirtilen itirafçı beyanlarını ve para ilişkisi iddialarını “arınma” söyleminin başlıca dayanağı olarak kullanmayı sürdürdü.
"Yolsuzluk davaları siyasi değildir"
Kılıçdaroğlu’nun yolsuzluk davalarına yaklaşımı, CHP’nin Özgür Özel yönetiminin “siyasi operasyon” olarak belirlediği çizgiden oldukça farklıydı. Kılıçdaroğlu yargının siyasallaştığını kabul etti; Can Atalay, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala örneklerinde siyasi dava olduğunu söyledi. Ancak CHP Belediyelerine açılan “yolsuzluk” dosyalarının siyasi davalar olmadığını iddia etti.
“Onlar siyasi dava. Bu dava siyasi dava değil. İkisinin arasında çok büyük farklar var” diyerek, ifade özgürlüğü ya da siyasal faaliyet nedeniyle açılan davalarla rüşvet, irtikap, kişisel zenginleşme ve belediye kaynakları iddialarını birbirinden ayırdı.
Gazeteciler, siyasallaşmış bir yargının yolsuzluk dosyalarını da siyasi amaçla kullanabileceğini hatırlattığında Kılıçdaroğlu bunu tümüyle reddetmedi; AKP iktidarının CHP’li belediyeleri hedef aldığını, cumhurbaşkanlığı yarışını güvenceye almak istediğini kabul eder göründü. Ancak buna karşın, bu durumun dosyalardaki iddiaları otomatik olarak hükümsüz kılmayacağını savundu. Ona göre “yolsuzluk” başlığı altında somut para hareketleri, itirafçı anlatımları, belediye kaynakları ve kişisel çıkar ilişkileri varsa, bunlar “siyasi dava” denilerek kapatılamazdı.
"İmamoğlu'nu suçlamıyorum"
Masumiyet karinesi sorulduğunda ise Kılıçdaroğlu, kimseyi mahkeme kararı olmadan suçlu ilan etmediğini söyledi. “Sorunlu belediye başkanı” ile “suçlu belediye başkanı” arasında ayrım yaptı. Suçlu demek için mahkeme kararı gerektiğini, ancak partinin arşivinde bazı belediye başkanları hakkında olumsuz raporlar bulunduğunu anlattı. Özgür Özel’e devir teslim sırasında dört belediye başkanının adını vererek “bunları gösterme” dediğini belirtti. Böylece kesinleşmiş yargı kararından önce de parti içi siyasal ve idari değerlendirme yapılabileceğini savundu.
Kılıçdaroğlu, “arınma”yı Ekrem İmamoğlu’na indirgemediğini özellikle vurguladı. İmamoğlu, tutuklandığında ailesini ziyaret ettiğini, tutuksuz yargılanması gerektiğini söylediğini ve o gün söylediği sözlerin arkasında durduğunu belirtti. Ancak “arınma kavramını kişiye indirgerseniz en büyük hatayı yaparsınız” diyerek, meselenin İmamoğlu değil, parti içindeki para ilişkileri, belediye bağlantıları ve ahlaki zemin olduğunu savundu. Ona göre CHP, kişisel çıkara ve zenginleşmeye dönük bir kapıyı açamazdı; “tarihinde açmamıştır” dedi.
"Demirtaş'ın dokunulazlığının kaldırılmasına oy verdiğim içn pişman değilim"
Röportajda Kılıçdaroğlu’na, kurultay davası ve buna bağlı ceza dosyaları nedeniyle CHP milletvekilleri hakkında fezleke gelmesi halinde nasıl tutum alacağı da soruldu. Özellikle Özgür Özel’in de adının geçtiği dosyalar hatırlatılarak, fezlekeler Meclis’e geldiğinde milletvekillerine “dokunulmazlıkların kaldırılması” yönünde oy kullanmalarını mı söyleyeceği soruldu. Kılıçdaroğlu bu soruya, kendisi hakkında böyle bir iddia olsaydı dokunulmazlığının kaldırılmasını ve gidip aklanmayı isteyeceğini söyleyerek yanıt verdi. Ardından CHP’nin temel ilkelerinden birinin dokunulmazlıkların kaldırılması olduğunu savundu.
Bu yanıt üzerine gazeteciler, 2016’da dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde verilen oyların Selahattin Demirtaş’ın tutuklanmasına giden yolu açtığını hatırlattı. Kılıçdaroğlu, CHP’nin o dönemde bütün dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde oy kullandığını kabul etti. “Pişman mısınız?” sorusuna ise açık biçimde “Hayır” yanıtını verdi. Gerekçesi, CHP Kurultayı’nın ve partinin dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde temel bir hüküm almış olmasıydı; Kılıçdaroğlu’na göre genel başkanın bu ilkeye aykırı davranması doğru olmazdı.
Ancak aynı bölümde Kılıçdaroğlu, Demirtaş’ın tutukluluğunu siyasi ve yanlış bulduğunu da söyledi. Demirtaş’ın “siyasi tutuklu” olduğunu kabul etti; tutuklanmasının yanlış olduğunu, kendisini defalarca ziyaret ettiğini ve bunu her yerde dile getirdiğini belirtti. Bu noktada Kılıçdaroğlu, dokunulmazlıkların kaldırılması kararını savunurken, ortaya çıkan siyasal sonucun —Demirtaş’ın tutuklanması ve uzun süre cezaevinde tutulması— yanlış olduğunu söyleyen ikili bir pozisyon aldı.
Gazetecilerin “Ama bunda bir sorumluluk kabul etmediniz” ısrarına karşılık Kılıçdaroğlu, doğrudan bir siyasi sorumluluk üstlenmedi. Bunun yerine, “siyasi düşünceleri dolayısıyla bir insanın tutuklanmasına her zaman karşı çıktığını” söyledi. Demirtaş örneğini Can Atalay ve Osman Kavala gibi yargının siyasallaşmasının sonucu saydığı dosyalarla aynı kategoriye yerleştirdi. Daha önce de Demirtaş’ın, Can Atalay’ın ve Osman Kavala’nın tutukluluk/mahkûmiyet hallerini yargı bağımsızlığının yokluğuna bağlamış; bunları “siyasi dava” olarak nitelemişti.
Kılıçdaroğlu söyleşisi bu yanıyla, röportajdaki daha geniş çelişkiyi de görünür kılıyor: Kılıçdaroğlu siyasi davalarda yargının araçsallaştırıldığını kabul ediyor; ancak dokunulmazlıkların kaldırılması gibi, bu araçsallaştırmanın imkânlarını genişleten siyasal kararlar karşısında geriye dönük sorumluluk almaktan kaçınıyor. Rejimle işbirlliğini kabul ederken sonuçlarından kendisini sorumlu saymıyor.
Röportajın sonunda ortaya çıkan tablo şuydu: Kılıçdaroğlu, butlan sonrası olası CHP yönetimini yalnızca “seçimsiz geri dönüş” ya da “mahkeme kararıyla göreve gelen” bir heyet değil, tarihin partiyi “kirli ilişkilerden arındırma” misyonu yüklediği bir yönetim olarak sunma çabası içinde göründü. Bu misyonun dayanakları Kılıçdaroğluna göre, CHP’nin “tarihsel ahlakiyat iddiası”, belediye yönetimlerinde hesap verme ilkesi, parti arşivindeki raporlar, itirafçı beyanları, dava açılmamasını kuşku gerekçesi sayan yaklaşım ve yolsuzluk dosyalarını siyasi davalardan ayırma tercihi gibi, Kılıçdaroğlu’dan başka kimsenin bugüne kadar ortaya atmadığı argümanlar yer alıyor
Kılıçdaroğlu, "itirafçı" ifadeleriyle CHP'yi arındırmadan "huzur bulmayacak"
Kılıçdaroğlu röportajın ağırlık merkezine , kendi meşruiyetinin dayanaklarını açıklamaktan çok CHP’yi “arındırma” iddiasına gerekçe oluşturduğunu düşündüğü duyum ve kanaatleri yerleştirme çabasında göründü.
Kılıçdaroğlu, iktidarın yargıyı siyasallaştırdığını kabul etmekle birlikte, bu siyasallaşmanın belediye yolsuzluğu iddialarını bütünüyle geçersiz kılmadığını savundu. Siyasi davaların hepsi AKP’li yargıçlar tarafından hükme bağlanıyor olabilirdi. Ancak “mutlak butlan” davası da siyasi değildi, onu Kılıçdaroğlu’nun istediği gibi sonuçlandıran yargıçlar da tarafıszdı, İBB İddinamaesinde yer alan rüşvet ve yolsuzluk iddialarını ortaya atan itirafçılar ve onları itirafçılığa zorlayan savcılar da adalet uğruna çaba gösteriyorlardı ve Kılıçdaroğlu bu itirafçı ifadelerine dayanarak CHP’yi ardındıracaktı.
Klıçdaroğlu, partiyi Kurultay'a götürdükten sonra huzur içinde köşesine çekileceğine güvence verdi. Ancak kurultaya hemen gidilemezdi. "Mutlak butlan" kararı veren mahkeme, mevcut delegasyonla Kurultaya gidilmesi halinde yeniden mutlak butlan kararı vereceğinden, mahallelerden başlayarak il delegelerine kadar delegasyonun yeniden seçileceği ve kendisi ve diğer görevlilerin bu sırada “arındırma”ya devam edeceklerini söyledi. O nedenle Kurultay için tarih verilemeyecekti.
(AEK)