Kardeşim inşaat mühendisi Mehmet Aslan. Bir gün işe gitti, geri dönmedi. Bugün yarın kapımız çalınır geri gelir diye bekledik. Haber alamadık. Bir gece vakti, polis baskınıyla evimizin kapısı çalındı. Her şeyi öğrenmiş olduk.
Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi, Ocak 2021'den bu yana toplanıyor. Ölüye Saygı ve Adalet Panelleri dizisinin ilkini 10 Nisan 2021'de webinar formatında "Türkiye'de Ölülere Yönelik Şiddet" başlığıyla gerçekleştirdi. Bu dosyada ilk paneli kayıt çözümlerinden metinleştirdik. Kayıttan da dinlemek mümkün. Panelin ilk konuşmacısı Ahmet Aslan'ın sunumunu aynen yayımlıyoruz.
Öncelikle bu bizim hikâyemiz değil, yani yalnızca bizim ailemizin hikayesi değil. Tüm ailelerin hikâyesini anlatacağım. Nasıl yaşadıklarımızı baştan sonuna kadar.
Kardeşim
Kardeşim üniversite mezunuydu. İnşaat mühendisi Mehmet Aslan. Bir gün işe gitti, bir daha geri dönmedi. Tabii ki eğitimli, kendini bilen bir mühendisti. Kendi kararını vermiş, kendi inancı uğruna bir yola koyulmuş. Biz günlerce bekledik. Bugün yarın kapımız çalınır geri gelir diye bekledik. Haber alamadık, aradık bulamadık.
Ta ki 94’te ansızın, bir gece vakti, polis baskınıyla evimizin kapısı çalındı. Her şeyi öğrenmiş olduk. Bu bizim hikayemiz ama bunu anlatırken biraz zorlanıyorum.
Bizden daha mağdur ve bu acıyı bizden daha ağır yaşamış aileler olduğundan dolayı anlatırken zorlanıyorum. Bu sadece bizim hikâyemiz değil diyorum. Bizim ailemizin değil, tümümüzün hikâyesi böyle. Konuşmakta, dikkat ediyorsanız, zorlanıyorum. Ne diyeceğimi, duygularımı nasıl ifade dile getireceğim konusunda zorlanıyorum.
Ararken
Zaman zaman ev baskınları oldu. Evimiz basıldı. Annem yaşlı, babam yaşlı. Kardeşlerim baskıya maruz kaldı. Bazen günlerce evimizin etrafında pusular atılırdı. 1994’ten sonra biz de bir arayış içerisine girdik. Aradık kardeşimi. İnsan Hakları Derneği (İHD) başta olmak üzere sivil toplum kuruluşlarına başvuru yaptık.
Siyasi partilere gittik, kamu kurumlarına gittik, kolluk kuvvetine gittik, bir sonuç alamadık. Bingöl’de aramaya başladık. Bingöl’de Düzağaç Mezarlığı diye bir yer var, orada olabilir. Bingöl’de aradık ve sonuca varamadık ama orada karşılaştığımız bazı manzaralar var.
Anlatılır gibi değil, ne bir babanın ne bir annenin ne bir kardeşin yüreği kaldıramıyor. Yüzlerce kimsesiz mezarlığı dedikleri manzaralarla karşılaştık. Bir yerde tanık olduk, 18 gencecik insan bir çukur açılmış içine atılmış.
Kimsenin haberi yok ama günün birinde Bingöl’de birileri aile mezarlığı diye orada kepçeyle mezar kazarken o insanların cenazelerine rastladık.
Bez torbalarda
Bunun gibi bir değil, yüz değil bizim gibi binlerce aileye bez bir torba içerisine kemiklerini teslim ediyorlar. Kimi zaman posta yoluyla. Şahit olmuşsunuzdur son zamanlarda panzerin arkasında sürüklemeler oldu.
Bugünkü görünenler dijital ortam, yani sosyal medya olduğu için açığa çıkabiliyor. 90'lı yıllarda ve öncesinde, daha öncelerine gidersek 1925 Şeyh Said, Dağkapı Meydanında arkadaşlarıyla asılırken içki fabrikasının kurulduğu yer orası. Seyit Rıza ha keza, Saidi Nursi de benzer şekilde.
Biz şimdi ne durumdaysak onların aileleri öyle. Şimdi bu günlerde kimsesizler mezarlıkları var. 90'lı yıllarda o da yoktu. Kim nerede infaz edilmiş, kim nerede öldürülmüşse orda kalmış.
Çöpe dökülmüş...
Siirt’teki olay gibi üzerine çöp dökülmüş veya bir asit kuyusuna atılmış kemikleri eritilmiş. Faili meçhuller döneminde yani ben bu hikâyemizi anlatırken kardeşimi söylemekten biraz zorlanıyorum.
Çünkü tüm aileler, bu durumu yaşayan her aile benim ailem. Bu yolda ölen her insan benim kardeşim, benim oğlum, benim amcam, benim dayım, benim babamdır.
Son dönemlerde 1990 yıllarında bırakın bu manzaraları, bundan daha kötüsünü yaşadık. Köylerde evlerinin çevresinde öldürüldüler, kemiklerini bile göremedik. Kardeşimi o gündür bu gündür arıyorum. Eğitimsiz bilinçsiz biri değil, inşaat mühendisi. Defalarca baskıya maruz kaldık.
Öbür kardeşimizi
O acıyı yaşarken üzerine bir acı daha geldi. Öbür kardeşimizi de Türkiye matematik üçüncüsüydü TÜBİTAK’ın. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde elektronik haberleşme mühendisi iken baskılara dayanamadı. O da o yolu seçti. İnandığı yolda yürüdü. Onlar ne toprak parçası, ne pul, ne para, ne mevki, ne de makam peşinde koştular.
Bir insan düşünün ki üniversitede TÜBİTAK’ta Türkiye matematik üçüncüsü oluyor. Her şeyi elinin tersiyle itiyor. Demek inandıkları bir yol var. O yola baş koyuyor, onu da biz cenazesini o günün şartlarında (2007) ortam biraz yumuşak olduğu için, ateşkes diyorlardı, aldık.
Yok çözüm süreci önümüze koyuyorlar. Biz bu acıları en iyi anneler bilir. Bir anne adına ben bu acıyı tarif edemem. Ben baba olarak da, amca olarak da, dayı olarak da, abi olarak da bu vicdanı yaşadım. Kimsenin yaşamasını da istemiyoruz.
Bizim çocuklarımız ne ölüme, ne öldürmeye sevdalı insanlar değildir. Sadece onurlu bir yaşam için, herkesin kendini ifade edebileceği, can güvenliğinin güvence altında olduğu bir ortam için bu yola baş koyuyorlar.
Düşünün ki konuştuğun dil için de diyorlar ki "bilinmeyendir". Ben de girişi öyle yaptım. Bilinmeyen bir dille konuşuyorum. 7 yaşımıza kadar biz hiçbirimiz Türkçeyi bilmiyorduk. Ama bugün bazı okullarda ve işyerlerinde kendi dilimizi konuşabiliyoruz. Bizim dilimiz olmayan bir dil deniyor ama bu dili konuşuyoruz.
Şimdi 80 yaşındaki bir baba, 80 yaşındaki bir anne eğer özverili o gönüllü esasları alıp gelip bir çalışma yürütüyorsa inan ki bu fedakârlıktır. Benim annem 80 yaşındadır. Bir askerin de ölüm haberi geldiği zaman ağlıyor. Bir polisin, bir koruyucunun da ölüm haberine ağlıyor. Bir Türk gencinin de, gerillanın da ölüm haberini aldığı zaman ağlıyor.
Mebya-Der
Anne yüreğidir, anneler bu acıyı biliyor. Biz eğer empati geliştirirsek inanın ki birçok sorunun üstesinden geliriz. Mebya-Der’e gelen aileler çok fazla gerçekten. Daha önce Meya-Der’di kapatıldı. Medeniyetler Beşiğinde Yakınlarını Kaybeden Aileler ile Yardımlaşma Dayanışma Birlik ve Kültür Derneği (Mebya-Der) kuruldu. Şimdi düşünün ki son süreçteki baskılara bakın, 80 yaşındaki bir insandan neden korkuyorsunuz ki! Sana zarar verebileceği bir şey yok.
Mebya-Der'deki insanların hepsi insanlık için yapılması gereken ne ise onu yapıyorlar. Bugün belki şu anda bizi dinleyen din adamları vardır. Bir ölünün kimliği, dini, ırkı sorulabilir mi? Sorulmaz.
Çözün süreci dediler, ki hiçbir zaman inandırıcı gelmeyen bir şeydi. Çözüm sürecinde biraz daha yumuşaktı, aileler yas kurabiliyordu. Mebya-Der’in verdiği bir şey değil. Mebya-Der dayanışma yeridir. Mebya-Der bir siyasi çalışma yeri değildir.
Anneler, aileler bir araya gelir dertleşirler. Hiçbir anne, hiçbir baba, hiçbir aile bir başkasının o durumu yaşamaması için gerekli fedakarlığı yapmaya çalışırlar. Mebya-Der’in üzerindeki baskılara akıl erdiremiyorum, inan ki! Mebya-Der kimi korkutuyor?
Kimler korkuyor?
Evet kimler Mebya-Der'den korkuyor? Mebya-Der’de insanlığın onurunu ayaklar altına alınmaması için bir çalışma yürütüldüğü için baskılar var. Bu ülkeye huzurun kardeşliğin beraberliğin gelmesini istemeyenler Mebya-Der’den korkarlar.
Mebya-Der silahlı bir yer değil ki! Fedakârlıkla, yardımlaşma ve dayanışma dedikleri bir şeyle ayaktalar. Hep kendi acılarını birbiriyle paylaşan insanlar bunlar. Yani Mebya-Der'in herhangi bir dernekten farklı çalışması, tehlike oluşturacak bir çalışması yoktur.
90'lı yıllarda Mebya-Der yoktu, yine bu baskılar vardı. Bugün de var. 90’lı yıllarda cenazelerimize ulaşmak mümkün değildi. Siyasi iktidarlar istediği kadar değişsinler ama sistem zihniyeti bu olduğu sürece 1937'lerde, 1935'lerde ve 1980'li yıllarda bu siyasi iktidar değildi. Bu zihniyet olduğu müddetçe, yasalar bu olduğu müddetçe değişen bir şey yoktur.
Bu acıları kimse yaşamasın
Bizim toplumdan ve devletten bir bütün siyasilerden dahi talebimiz şudur: Gelin birlikte bir daha bizim durduğumuz düştüğümüz durumu, acıları kimse yaşamasın. Kim olursa olsun bizim istediğimiz budur.
Şimdi benim kardeşimi geri getirmek gibi bir lüksüm yok. Öyle bir şansım da yok. Ama benim komşumun benim durumuma düşmemesi için bir çalışma yürütme, bunun önüne geçme gibi bir şansım var.
Bunun yolu da birlik ve beraberliktir. Dedim ya acıları hissedelim. Şimdi postayla cenazesi gelen bir annenin yüreğindeki acıyı ben tarif edebilir miyim? Edemem.
Anneye sormak lazım, ne kadar acıdır! Ama biz bir daha bu durumların yaşanmaması için biz bunu önleyebiliriz. Birbirimizi ötekileştirirsek bu olmaz. Siyasetçilerden, bu yeteneğe sahip olan, bizi temsil edenlerde pek inandırıcı bir çalışma göremiyorum.
Dikkat edin ben siyasetçilerden iki örnek vereyim: Bir Leyla Güven örneği var. Bir de Ömer Faruk Gergerlioğlu şimdi eğer burada bizi temsil edip buradan gitmediler, burada kaldılar.
Ben Yunanistan'ın Lavron kampında yaşamaktansa Diyarbakır D tipi cezaevinde kalmayı tercih ederim. Biz aileler ne kadar devlete tepkiliysek, kendi siyasetçilerimize de tepkiliyiz.
Şimdi doktor kaybettik, mühendis kaybettik, avukat kaybettik. Ama bakın ciddiyetle söylüyorum; kimse gelip bugüne kadar demedi ki "anne ben senin oğlunum".
Aynı sınıfta, aynı sıraları paylaşan insanlar, şu anda parti binalarında bulunan insanlar, kimse gelip benim anneme, "anne sen oğlunu kaybettin, ben senin oğlunum" demedi, bu acıyı paylaşmadığı için bu acıları yaşıyoruz. (Lİ/DA/NM/KU)
Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi/ Ölüye Saygı ve Adalet Panelleri II
Farklı İnançlar cenazelere ve mezarlıklara saldırıları konuşuyor
* 10 Nisan 2021'de webinar olarak gerçekleşen "Türkiye'de Ölülere Yönelik Şiddet" paneli kayıtlarını Leyla İşbilir yazıya döktü, Derya Aydın yayına hazır hale getirdi. Metindeki arabaşlıklamayı bianet yaptı. Manşet görseli ve metin görsellerini Korcan Uğur düzenledi. Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi'ne çalışmayı yayımlama imkanı verdikleri için teşekkür ediyoruz.
Vizontele Tuuba’nın ‘Mahmut Abi’si Mahmut Duran, hayatını kaybetti
“Ben Mahmut Duran değilim, Qîro’yum! Bu ismi küçüklüğümde ailem takmıştı. Çünkü hep isyankârdım, direngendim, mücadeleciydim. Qîro, Kürtçede zift, katran, kara ve direngen demek.”
Yılmaz Erdoğan’ın yönetmenliğini üstlendiği “Vizontele Tuuba” (2004) filminde “Mahmut Abi” karakterine ilham veren devrimci Mahmut Duran, dün (13 Nisan) hayatını kaybetti.
Duran’ın vefat haberini duyuran gazeteci İrfan Aktan, şöyle dedi:
“12 Eylül Diyarbakır zindanının direnişçisi, Hakkâri'nin efsanevi devrimcisi, Vizontele Tuuba filminde ‘Mahmut Abi’ karakterine ilham veren Mahmut Duran'ı, nam-ı diğer Qîro'yu (Kara-Zift) kaybettik.”
Uzun süredir kanser tedavisi gören Duran'ın cenazesi, memleketi Hakkâri'de defnedilecek.
“Diyarbakır Cezaevi’nde yedi yıl kaldım”
Duran, 2005 yılında Express’in “12 Eylül’ün 25. yılı” özel sayısında İrfan Aktan’a verdiği demeçte şöyle demişti:
Ben Mahmut Duran değilim, Qîro’yum! Bu ismi küçüklüğümde ailem takmıştı. Çünkü hep isyankârdım, direngendim, mücadeleciydim. Devrimci anlamda, tuttuğunu koparacak güçteydim. O yüzden de bana Qîro adı verildi. Qîro, Kürtçede zift, katran, kara ve direngen demek. Bir de tenim biraz kara olduğu için bu ismi bana uygun gördüler.
Cunta gelmeden hemen önce, Van’da tutuklandım. 18 gün Edremit karakolunda işkencede kaldım. Ondan sonra beni Hakkâri’ye getirdiler. Buradan da Diyarbakır’a götürüldüm. Diyarbakır Cezaevi’nde yedi yıl kaldım.
Zindandan çıktıktan sonra evime gelemedim ki. Beni alıp askerlik şubesine götürdüler. 17 gün askerlik şubesinde kaldım. İnan ki, yedi yıllık zindan sürecinde yaşadığım acıların iki katını o 17 gün yaşadım… Daha sonra annemler geldi, beni eve getirdiler. Tabii psikoloji bozuk, beden çökük… İnsanlar seni deli olarak görüyor. Çünkü yaşama adapte olamıyorsun. Bilmiyorum yani, insan kendini çok yalnız hissediyor. O psikolojiyi yaşamayan bilmez. Yaşayan da anlatamaz zaten. Yüreğinin bir yanı zindandaki arkadaşlarında kalmış… İşkencesiz çay içmek, yemek yemek bana çok acayip geliyordu.
Akademisyen Özge Öner'e İsveç'ten 'İnsani Çiçeklenme Ödülü’
Ülkenin önde gelen düşünce kuruluşlarından Ratio Enstitüsü'nün verdiği ödüle, ‘insan refahını teşvik eden’ entelektüel çalışmaların sahipleri layık görülüyor.
“Özge Öner, yüksek düzeydeki akademik çalışmalarını toplumsal katılımla birleştirme yeteneği, entelektüel birikimini samimi ve cömert bir biçimde kamusal alana taşımasıyla bu ödülü fazlasıyla hak ediyor.”
Cambridge Üniversitesi Ekonomi Doçenti ve Oksijen yazarı Dr. Özge Öner, İsveç'in saygın düşünce kuruluşlarından Ratio Enstitüsü tarafından verilen "İnsani Çiçeklenme Ödülü"ne layık görüldü.
Ratio Enstitüsü’nün, insan refahını artırmaya yönelik entelektüel katkıları onurlandırmak amacıyla verdiği bu prestijli ödül, bu yıl Öner’e takdim edildi.Ödülü, 2022 yılında bu ödülü ilk kez alan kurumsal iktisat profesörü Niclas Berggren’in elinden alan Öner için Berggren şöyle dedi:
“Özge Öner, yüksek düzeydeki akademik çalışmalarını toplumsal katılımla birleştirme yeteneği, entelektüel birikimini samimi ve cömert bir biçimde kamusal alana taşımasıyla bu ödülü fazlasıyla hak ediyor.”
2008 yılında Marmara Üniversitesi’nden iktisat lisans diplomasıyla mezun olan Öner, yüksek lisans ve doktora eğitimini İsveç’teki Jönköping Uluslararası İşletme Okulu’nda tamamladı. 2014 yılında "Retail Location" başlıklı doktora tezini sundu. Mekânsal iktisat alanındaki bu çalışması, akademik kariyerinin temel taşlarından biri oldu.
Bu alanda Jönköping’de çeşitli akademik kurumlarda görev alan Öner, 2018 yılından bu yana Cambridge Üniversitesi’nde araştırmalarına devam ediyor. Uzun yıllar İsveç’in önde gelen gazetelerinden Svenska Dagbladet’te köşe yazarlığı yapan Öner, Mart 2024’ten bu yana Oksijen gazetesinde yazıyor.