1 Haziran 2013: Gezi
Sloganların slogan olmaktan çıkıp, hayatın ta kendisi olduğu zamanlardı: “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”
O zaman uzaklardaki dostlarıma, yoldaşlarıma hep şunu dedim, “Ya gelip içinde yerinizi alırsınız, ya da on yıl bizi, Gezi hikâyemizi dinlersiniz bizden.” O zamana en iyi yakışan slogan “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”dı benim nazarımda. Aradan on değil, on üç yıl geçti ve ne zamanın iktidarının bize nefreti, ne de bizim bu iktidara öfkemiz geçti.
31 Mayıs 2013 gecesi hayatımın en uzun gecesiydi; polisler park içindeki eylemcilere saldırmış, çadırları ateşe vermişti, ben de onun üzerine eylemin başladığı üçüncü gün eylem alanında yerimi almıştım. Büyük bir polis yığınağı vardı, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’na bizleri sokmuyorlardı. Karanlık ile gruplar özellikle İstiklal Caddesi’nde toplanmıştık. Bir şekilde polis bariyerlerini yıkıp meydana, oradan da Gezi Parkı’na ulaşmak istiyorduk. İstiklal Caddesi, ara sokakları akın akın insan ile doluyordu. Polisin eylemcilere sert müdahalesini duyan gelmişti.
İktidara yerleşen ve oradan her şekilde nemalanan insanlar dışında o gece bütün insanların gözü Taksim’deydi. Bugün dönüp baktığımda o güne, günlere, 31 Mayıs gecesine, keşke sokakta olduğumun bir kısmında da yazmaya vakit ayırsaydım. Zira içinde yaşadığım heyecanın bu kadar zaman dilimine sarkmasını hala şaşkınlıkla izliyor ve okuyorum.
31 Mayıs gecesine karanlık düşerken İstiklal Caddesi’nde birikmeye başladık; ideolojilerimiz, pankartlarımız, farklı farklı saikler ile kurduğumuz politik hatlar üzerindeki bagajlarımız bir sloganda bizi bir araya getirmişti: “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”
Polislerin bariyerleri ise Fransız Konsolosluğu önünde başlıyordu. Kalabalık çoğaldıkça saldırıları da boyutlandı. Gaz bombaları, tazyikli su, uzaktan/yakından atılan plastik mermiler...
Kitle gerilemiyordu.
Mis Sokak’ın İstiklal Caddesi ile birleştiği noktadaydı yoğunluklu olarak kitle.
Saldırı boyutlansa da kitle içinde önde gaza, tazyikli suya, plastik mermilere hedef olanlar yeni eylemciler ile yer değiştiriyordu. Saldırı ve buna karşı direniş saatlerce devam etti. Ve o gece kitle panzerlerden gelen gaza, tazyikli suya, plastik mermilere rağmen polis bariyerlerini geri püskürttük. Hayatımda ilk kez insanların gazdan, tazyikli sudan kaçmadan direnmeye devam ettiklerini görüyordum.
Yaralananlar oluyordu, hemen yenileri yerlerine gelirken, yaralananlara sokak aralarında ilk yardım müdahalesi yapılıyordu. Muazzam bir organize olma hali vardı. Bütün bunlar kendiliğinden ve o anda olup biten şeylerdi, öncesi, planlaması yok. Orada olmak gerekiyordu. Öncesi sadece buydu. Sonrası sokaklar arasında, meydanlarda birlikte tartışmak ve kararlar vermek ile devam ediyordu.
31 Mayıs gecesi sabaha doğru evrilirken adeta “kazandık” dediğimiz bir geceyi gerimizde bırakmış oluyorduk.
GEZİ DİRENİŞİ'NİN 11. YILDÖNÜMÜ
Gezi Direnişi'nin zaman tüneli
1 Haziran’da sabah saatleri, “polis meydanı boşaltıyor” diye bir ses uğultusu aramızda dolaşmaya başladı. Heyecanla sokak aralarından Taksim Meydanı’na doğru yürüdük. Polisler, kasklarını, barikatlarını toplayarak geri çekiliyorlardı, zira özellikle Kadıköy ve İstanbul’un çeşitli ilçelerinde on binler, yüz binler yollara dökülmüş Taksim’e akıyordu.
Yaptığım okuma ve sosyal bilim çalışmalarında; “Türkiye’de sol 80’de daha darbe olmadan 1979 tarihinde kaybetti” sonucuna varmıştım. O tarihten sonra Taksim’i bütün yasaklamalarına rağmen 1 Mayıs 2013’te açtığımız o muazzam direniş ile meydanı doldurduktan sonra ikinci kez bu kadar büyük bir kitle Taksim’e doğru yoldaydı.
Sonrası hepimiz için tam bir okul oldu Taksim. 20 gün boyunca Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca devletin ürettiği ve de her türlü şiddet hallerini içeren politikalar ile birbirinden uzaklaştırılarak yönetilen kesimler ilk kez bu kadar doğrudan yan yana durdular. Başında Türkiye Cumhuriyeti bayrağından bir bant, elinde Mustafa Kemal Atatürk’ün posteri genç bir kadın ve BDP bayraklı gencin polis saldırısından el ele kaçmaya çalışmaları sadece bir fotoğraf karesi değildi.
Yaklaşık üç hafta on binler/yüz binler, Türkiye’nin bir şehrinde birlikte yaşamı deneyimlediler, birlikte direndiler, birbirlerinin hikâyelerini ilk kez bu kadar yakından dinlediler. Hayatlar birbirlerine değmeye başlamıştı.
Hayatımızdan eksilen güzel insanlarımız da oldu. Onların ideallerini her zaman yüreğimizde saklı tutacağız.
Gezi Direnişi 13 yaşında: Polis ablukasına rağmen Taksim’de eylem
Gezi’yi kriminalize ederek, içinde çeşitli ilişkiler ve örgütler aramaları beyhudedir. İnsanlar yaşadılar, ne olduğunu çok iyi biliyorlar. Hayatlarımız üzerinden tahakküm kurmak isteyen güçler er ya da geç bunu anlayacaklar.
Gezi; Türkiye’de yaşadığımız/başımıza gelen en güzel şeydi.
Gezi; direniş, dayanışma ve bize dair/ait olana sahip çıkmaydı.
Gezi; benim/bizim ortaklaşa tarih ve belleğimizdi.
Birilerinin Gezi ile bu kadar uğraşmasının nedeni, ortaklığımızdan, kolektif direniş hikâyemizden, “başka bir Türkiye” idealimizden korkmalarıdır.
Çünkü Gezi, yalnızca bir parkı savunmak değildi; yıllardır birbirinden uzak tutulmuş insanların birbirlerini yeniden keşfetmesiydi. Kadınların erkek egemenliğine karşı yükselttiği eşitlik talebi, Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesi, Alevilerin eşit yurttaşlık arayışı, işçilerin emek mücadelesi, gençlerin özgürlük özlemi, LGBTİ+’ların var olma ve yaşam hakkı talebi, çevre hareketlerinin doğayı savunma iradesi ve demokratların adalet arayışı aynı meydanda birbirine temas etti.
Gezi’nin en büyük gücü de tam burada yatıyordu: Farklılıklarımızı ortadan kaldırmadan ortak bir gelecek fikrinde buluşabilmekte.
Aradan geçen yıllar, Gezi’nin ortaya çıkardığı soruları ortadan kaldırmadı. Tam tersine, demokrasiye, hukuka, özgürlüklere ve eşit yurttaşlığa duyulan ihtiyacı daha da görünür hale getirdi.
Bu nedenle Gezi’yi yalnızca geçmişte yaşanmış bir direniş olarak değil, geleceğe bırakılmış bir demokratik miras olarak görmek gerekiyor. O miras, toplumun bütün renklerinin, kimliklerinin ve inançlarının eşit ve özgür biçimde bir arada yaşayabileceği bir ülke özlemidir.
Bugün hâlâ önümüzde duran görev, Gezi’de kısa bir anlığına görünür olan o ortak yaşam fikrini büyütebilmektir. Kadınların, emekçilerin, gençlerin, Kürtlerin, Alevilerin, LGBTİ+’ların, demokratların ve bütün muhalif toplumsal kesimlerin mücadeleleri birbirinden bağımsız değil; aksine birbirini tamamlayan bir demokratik dönüşümün parçalarıdır.
Gerçek bir toplumsal barışın, eşit yurttaşlığın ve özgürlüğün yolu da bu ortak mücadele zemininden geçmektedir: “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”
(EJA/VC)