Biz mültecilerin mücadelede en zorlandığımız şeylerin başında özlem ve bu özlemden kaynaklı hüzündür.
Kimi günlerde bu özlem ve hüzün en yoğun halini yaşatır bize. Anneler Günü’de bu günlerden birisidir. Böylesi günlerde aramaya korkarız. Bizdeki hüznün karşısındaki hüzünle birleştiğinde yüreğimiz sıkışır. Hele bir de sözkonusu olan anne ise, daha da bir katmerleşir bu ağırlık.
Annemin hüznüne dokunmayalı geçen on yıl, takvim yapraklarından değil, içimizde ağırlaşan sessizlikten sayılıyor sanki. İnsan bazen sürgünü bir coğrafya sanıyor, oysa sürgün, en çok annesinin kapısını çalamamaktır. Bir sabah ansızın çat kapı varıp, sofraya oturduğunda çayın buharında yüzünü görememek…
Mültecilik biraz da budur sanırım, insanın sevdiklerinden, annesinden, çocukluğundan, evinin kokusundan uzak düşmesidir. Bu yüzden Anneler Günü, dünyanın birçok yerinde kutlama iken, bizim gibiler için içten içe büyüyen bir sızıya dönüşür. Çünkü biliriz anneler yaşlandıkça gözleri daha çok yola düşer.
Ve bazı yollar uzun sürer…
Dün anneme gönderdiğim o küçük hediye paketindeki her biri, aslında gidip sarılamayan kollarımın yerine geçti. Bir çift fincanın içine birlikte içemediğimiz çayların, kahvelerin hüznünü koydum. Fulara, çocukluğumun kokularını sakladım. Barış amblemli kokulu ağaç dallarına ise annemin kahkahalarından hatırladığım o eski evimizin kokusunu iliştirdim.
Belki paketi açarken gözleri dolacaktır belki sessizce bir kez daha “ah be reşo” diyecektir. Ve ben, binlerce kilometre ötede, o kelimenin içimde açtığı boşluğu yine susturmaya çalışacağım.

Çünkü bazı özlemler konuşuldukça değil, derinleştikçe büyür.
Annem bilsin isterim bu uzaklık bitsin diyedir şimdi çabam. İnsan kalabilmek için çıktığım yolda en çok bedeli kendisi ödedi.
Bizler bazen içine doğrduğumuz ülkeyi değil, o ülkenin bize fatura ettiği zulmü terk ederiz. Ama giderken, içine doğduğumuz sokakları, kardeşlerimizi, bizden ırak büyüyen kuzenler, yeğenleri, birlikte ‘başka bir hayat’a dair sloganlar attığımız meydanların kalabalığını geride bırakırız.
İşte içimizde içindeki en büyük hüzün ve özlem de burada başlar. Çünkü hiçbir mücadele, bir annenin gözlerinde biriken hasreti bütünüyle açıklayamaz. Ve hiçbir sınır, bir annenin evladına duyduğu özlemi durduramaz.
Bu yüzden bugün, dünyanın neresinde olursa olsun annesine kavuşamayan bütün sürgünlerin yüreğinde aynı cümle yankılanıyor : İnsan bazen en çok annesinin yanında çocuk kalmak ister. Ama hayat, bazı çocukları yıllarca annelerinin kahkalarından, yüzlerine yayılan tebessümden çok uzaklara savurur.
Ve daha sabaha uyanmamış bir Pazar sabahı,
annemin saçlarına düşen aklar kadar sessiz,
O pencerenin önünde,
elleri dizlerinde, gözleri uzak bir yolda…
Benim dönmediğim her yıl,
onun yüzünde biraz daha çoğalan çizgidir artık.
Oysa bilirim,
anneler çocuklarını beklerken
zamanı saatlerle değil,
özlemle ölçer.
Geç olmadan kalkıyorum,
çaylarımız yine ince belli bardakta buğulanacak,
sen yine “geç kaldın” diye sitem edeceksin,
bak beni gene götürmedin diyeceksin.
Ben tebessümle yüzüne bakacağım,
on yıllık yorgunluğumu susturacağım.
Ve dünya,
bir annenin avuç içi kadar küçük,
bir evin ışığı kadar sıcak olacak yeniden…
(EJA/EMK)







