Muhalif basında yer alan“Siverek ve Maraş’ta okullarda yaşanan ve ölümle sonuçlanan öğrenci saldırıları, toplumda haklı bir infiale ve endişeye yol açtı”, “şiddet okula nasıl bu kadar kolay girdi?” gibi başlık ve “hayret” uyandıran açıklamaları şaşkınlıkla okuyorum.
Cumhuriyet tarihini başka tartışmalara bırakarak özellikle de AKP’nin iktidar olduğu son çeyrek yüzyılda eğitim adına Türkiye’de yapılanların asıl amacı Erdoğan’ın dilinden düşürmediği; “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” söyleminde açık cevabını buluyor.
“Dindar ve kindar nesil yetiştirme” projesini AKP iktidarının mücahit, müslüman, muhafazakar basını Yeni Akit Gaztesi’nin Maraş ve Siverek’teki okullarda yaşanan şiddet dalgasını bugün yaptığı haberde bir kez daha görüyoruz.
“Karanlık eller okullara uzandı” başlığını attığı haberine “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile milli bir müfredata kavuşan ve son dönemde hayata geçirilen ÇEDES protokolü, Ramazan Genelgesi, nisan ayını kapsayan “Maarifin Kalbinde Çocuk” temalı etkinliklerle şuurlu nesiller yetiştirmeyi amaçlayan okullarımıza yönelik zaman ayarlı kirli bir senaryo devreye sokuldu” şeklinde devam ediyor.
Eleştirel düşünce
“Dindar ve kindar nesil yetiştirme” hedefi, yalnızca bir söylem değil; eğitim politikaları, müfredat değişiklikleri ve okullar üzerinden adım adım hayata geçirilen ideolojik bir yönelim. Bugün yaşanan şiddet olaylarını “dış güçler”, “karanlık odaklar” gibi soyut ve sorumluluktan kaçan kavramlarla açıklamaya çalışan yaklaşım, aslında bu politikanın yarattığı sonuçları gizleme çabasından başka bir şey değil.
Çünkü çocuklara eleştirel düşünceyi, birlikte yaşam kültürünü ve farklılıklarla bir arada var olmayı öğretmek yerine; kutuplaştırıcı, ötekileştirici ve itaatkâr bir zihniyet dayatıldığında, bunun toplumsal karşılığının şiddet olarak geri dönmesi şaşırtıcı değil.
Eğitim alanı, bilimsel ve özgür bir zemin olmaktan çıkarılıp ideolojik bir şekillendirme aracına dönüştürüldükçe, ortaya çıkan tabloyu “komplolarla” açıklamak kolaydır; ancak gerçeklik çok daha yalındır: Bu şiddet, uzun süredir inşa edilen bu zihniyetin toplumsal yansımasından bağımsız değil.
Bu anlamıyla İsa Aras Mersinli'nin bilgisayarından, yakın dönemde büyük bir eylem gerçekleştireceğine dair 11/04/2026 tarihli o belgenin asıl sahibi bu devleti en tepeden “Dindar bir gençlik istiyoruz, dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” diyen bu ülkenin yönetim erkidir. İsa Aras Mersinli'nin WhatsApp profil fotoğrafına Elliot Rodger'ı koydurtan da gene bu sistemin kendisidir.
Mayıs 2014’te Kaliforniya Isla Vista’da 6 kişiyi öldürdüğü saldırıdan önce YouTube’a bir “intikam” videosu yükleyip ve uzun bir manifesto ile kendisini anlatan Elliot Rodger'ın “incel” olarak bilinen çevrimiçi topluluklarda yaygınlaşması ise nasıl bir dünyada yaşadığımızı göstermektedir.
Özellikle AKP iktidarı döneminde dizilerde daha da büyüyen hamaset, maço erkeklik ve mafya güzellemeleri, çocukların ve gençlerin zihninde “güç” ile “şiddet” arasındaki sınırı bulanıklaştırdı. Kurtlar Vadisi gibi yapımlarla normalleştirilen “devlet için her şey mubahtır” anlayışı, bugün “kahraman ecdat”, “milli mafya” gibi anlatılarla yeniden üretiliyor. Abdullah Çatlı gibi figürler etrafında kurulan filmler, diziler ve anlatılar, hukukun dışına çıkan, şiddeti meşrulaştıran karakterleri birer kahraman gibi sunarken; gençlere verilen mesaj açık oluyor: Amaç uğruna her yol mübah.
Okula güvenlik unsuru yerleştirmek
Böyle bir kültürel ve ideolojik atmosferde büyüyen bir kuşağın, şiddeti bir ifade biçimi olarak içselleştirmesi tesadüf değil, doğrudan bu sistemin ürettiği bir sonuçtur. Okulların bilimsel ve özgür düşüncenin üretildiği alanlar olmaktan çıkıp, itaatin, hamasetin ve güç fetişizminin yeniden üretildiği alanlara dönüşmesi halinde, karşımıza çıkan bu tabloyu “anlaşılmaz” ya da “şaşırtıcı” olarak tanımlamak mümkün değildir.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “olayın tüm boyutlarıyla inceleneceği ve eğitim ortamlarının güvenli hale getirileceği” yönündeki açıklaması elbette hiç kimseyi teskin edemez. Buna eşlik eden “her okula bir polis” önerisi ise hali hazırda uygulamada olan sorunu güvenlikçi bir çerçeveye sıkıştırmanın ötesine geçmeyecektir.
Çünkü “okullar kışla” mantığıyla kurulan her pedagojik düzen, güvenliği artırmak yerine şiddeti kurumsallaştırma riskini içinde taşır. Eğitim alanını sürekli denetim, gözetim ve disiplin mekanizmalarıyla kuşatan bir yaklaşım, sorunu çözmek yerine onun üretim koşullarını yeniden üretir.
Dolayısıyla mesele okullara daha fazla güvenlik unsuru yerleştirmek değil, bizzat bu şiddeti üreten ideolojik, kültürel ve siyasal iklimi dönüştürmektir. Aksi halde bugün “güvenlik” adıyla önerilen her adım, yarının daha derin bir toplumsal krizi için zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Okullarda yaşananların katliamlara dönüşerek daha da görünür olmasından sonra yapılması gerekenleri dün yazdığı makalesinde Murat Çelikkan çok iyi bir şekilde anlatmıştı (1).
Tekrara düşmek adına bir kez daha altını çizmekte fayda var. Eğitimi yalnızca bilgi aktaran bir alan değil, vicdanın, adalet duygusunun ve sorumluluk bilincinin inşa edildiği bir yaşam alanı olarak ele almak gerekiyor. Çocuklara iyiyi kötüden ayırt edebilme ölçütü kazandırmak, haksızlık karşısında susmamayı öğretmek, insanı, hayvanı ve doğayı eşit bir etik çerçevede görebilmesini sağlamak eğitimin temel amacı olarak tanımlanmalıdır. Bu yaklaşım, okulu disiplin ve itaat üretiminden çıkarıp, özgür birey ve ahlaki özne üretiminin mekânı haline getirecektir.
Vicdanlı, duyarlı, adaletli
Eğitim kurumlarında milliyetçilik, ayrımcılık, erkek egemen dil ve üstünlük ideolojilerine kesinlikle kapılar kapatılmalıdır. Çocuklar kimsenin malı, özellikle de devletin kendi ıkçı/militer ideolojisini hamasetler ile işeleyeceği bedenler değildir. Hiçbir milletin diğerinden üstün olmadığı, kültürel farklılıkların bir hiyerarşi değil zenginlik olduğu mutlaka anlatılmaldır.
Çocuklara çoğunluk baskısına karşı direnebilme, sorgulama ve eleştirel düşünme becerisi kazandırmanın önemi bir kez daha öne çıkıyor. Erkek egemenliğinin sorgulanması, kız ve LGBTİ+ çocuklarının eşit ve özgür bireyler olarak yetiştirilmesi ve cinsel yönelim farklılıklarına yönelik kabul ve destek de bu pedagojik yaklaşımın ayrılmaz parçaları olarak ortaya konmalıdır. Böylece eğitim, yalnızca “uyumlu birey” değil, aynı zamanda kendisini kuran, kendisinin farkında olan özgür bireylerin oluşmasına katkı sunacaktır.
Okulu kışla mantığından çıkarıp, insan hakları ve eşitlik temelinde yeniden kurmayı başarmadan okullardaki zorbalık ve şiddet son bulmayacaktır. Vicdanlı, duyarlı, adaletli ve özgür bireylerin yetiştirilmesi sadece bireysel bir erdem değil, demokratik bir toplumun varlık koşulu olduğunu ele alınmalıdır.
Çünkü böyle bireyler olmadan ne eşitlikten ne özgürlükten ne de gerçek bir toplumsal barıştan söz etmek mümkün. Bu nedenle eğitim, bir itaat mekanizması değil; tam tersine, özgür bir toplumun en temel kurucu alanı olarak yeniden düşünüldüğünde ancak okullar hak ettikleri neşeli çocuklarına kavuşabilecektir.
Yazının görseli
Mona Lisa Gülüşü (2003), Mike Newell’in yönettiği; Julia Roberts, Maggie Gyllenhaal, Kirsten Dunst ve Julia Stiles’ın rol aldığı bir filmden.
Film, 1953’te Wellesley Koleji’ne gelen sanat tarihi öğretmeni Katherine Watson’ın, genç kadın öğrencilerini toplumun dayattığı geleneksel kadın rolünün dışına çıkıp kendi hayatları üzerine düşünmeye teşvik etmesini anlatır. Katherine’in bu özgür düşünce yaklaşımı, hem okul yönetimi hem de bazı öğrencilerle çatışmasına yol açar. Film, kadınların eğitim, evlilik ve kendi seçimleri arasındaki mücadelesine odaklanır.
(EJA/EMK)
(1) https://bianet.org/yazi/iyi-cocuklar-yetistirin-318706







