RSF Direktörü Thibaut Bruttin: Türkiye, Batı’da gazeteciliği baskılama politikalarının laboratuvarı oldu
Bağımsız gazeteciliğin küresel olarak daha önce görülmemiş tehditlerle karşı karşıya olduğu bir ortamda, Türkiye’de uzun süredir gözlemlenen uygulamalar Batı ülkelerinde de yaygınlaşıyor. On yıl sonra ilk kez Türkiye’ye gelen sınır Tanıımayan Gazeteciler (RSF) Genel Direktörü Thibaut Bruttin, Türkiye hükümeti tarafından geliştirilen bazı taktiklerin bir “başlangıç noktası” işlevi gördüğü ve şu anda Batılı ülkeler tarafından kopyalandığı uyarısında bulunuyor.
Medyanın küresel görünümünü değerlendiren yapan Bruttin, kamu yararı için gazeteciliğe yönelik sistematik ve uluslararası saldırılara karşı basın özgürlüğü savunucuları arasında dayanışma çağrısında bulunuyor. Ayrıca teknoloji oligarklarının savunduğu denetimsiz “ifade özgürlüğü” kavramı ile titiz ve gerçeklere dayalı bir “basın özgürlüğü” arasında keskin bir ayrım yapıyor.
Bruttin, bianet’in İstanbul Beyoğlu’ndaki ofisinde sorularımızı yanıtladı.
‘Basın özgürlüğünün düşmanları birleşiyorsa, savunucuları da birleşmeli’
Türkiye dışarıdan bakınca nasıl görünüyor?
RSF Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi, Türkiye’nin durumuna dair bir tablo çiziyor. Ve bu tablo gerçekten de iç karartıcı; zira Türkiye 2026’da 163. sırada yer alıyor. Oysa 2002’de 99. sıradaydı. Yani keskin bir düşüş söz konusu. Açıkçası, bunu Erdoğan hükümetine ve uygulanan politikalara borçluyuz. RSF Basın Özgürlüğü Endeksi, siyasi ortamın yanı sıra hukuki bağlamı, medyanın ekonomik durumunu, güvenliği ve gazeteciliğe yönelik toplumsal desteği ya da talebi de değerlendiriyor. Ve şunu söyleyebilirim ki, bu beş göstergeye göre durum gerçekten de dünyanın en kötülerinden biri. Dolayısıyla çok endişeliyiz.
Avrupa Birliği’ne komşu ve aday ülke konumunda olan bir ülkenin ifade özgürlüğü açısından en kötü ülkelerden biri olması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Genel olarak, Avrupa basın özgürlüğü açısından dünyanın geri kalanından daha iyi durumda. Ancak Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkeler, AB ülkelerine kıyasla daha kötü sıralamada yer alıyor. AB içinde de basın özgürlüğünde bir gerileme görüyoruz. AB içinde gazetecilerin öldürülmesi vakaları yaşandı. Charlie Hebdo katliamı, Yunanistan’da Giorgio Caraibas, Malta’da Daphne Kovara Ganica’yı ya da Slovakya’da Jan Kusak’ı gördük. Dolayısıyla Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin perspektifinin, küresel eğilimleri gösterdiğini ve ne yazık ki bu eğilimlerin aşağı yönlü olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Türkiye bir ölçüde, AB içinde hatta ABD’de uygulanan baskıcı politikaların matrisi oldu. Medya kuruluşlarının düşmanca devralınması gibi; bu, Cumhuriyet gibi saygın medya markalarının kullanılması ya da devralınarak yayın çizgileri değiştirilen diğer medya kuruluşlarını içeriyor. Ayrıca siyasi liderlerin gazetecileri nasıl itibarsızlaştırıp karalayabildiğini de görüyoruz. Bütün bunlar, diğer bazı ülkelerde uygulanmadan çok önce Türkiye’de denendi. Bu nedenle, diğer gazetecilerin ve medyanın 2010’ların başında Türkiye’de yaşananlara daha fazla dikkat etmesini dilerdim.
Sizce bu ülkeler, ifade özgürlüğünü kısıtlamak için Türkiye’yi örnek alıyor ve onun izlediği yolu taklit ediyorlar mı? Buradan bakınca bazen öyle hissettiriyor.
Öyle hissettiriyor. Ve dürüst olmak gerekirse, baskıcı rejimlerin birbirleriyle iletişim halinde olduğunu biliyoruz. Çin, gazetecileri nasıl bastıracağı konusunda Rusya ile görüşüyor. Latin Amerika’daki diktatörler de aynı amaçla bir araya geliyor. İşte bu yüzden küresel medya camiasında dayanışmaya ihtiyacımız var. Basın özgürlüğünün düşmanları birleşirse, biz de basın özgürlüğünün savunucuları olarak birleşmeliyiz. Oysa sektörde çok sık rekabet yaşanıyor ve bu ortak duygudan yoksun kalıyoruz; oysa bu, davamızın yararına olurdu.
Geçmişte Türkiye hükümetinden yetkililer, RSF raporlarını siyasi olmakla eleştirmişti. Buna cevabınız nedir?
Bence siyasi önyargısı olan Türk hükümeti. Hayır, RSF’nin metodolojisi açıkça çok net. Üstelik, daha iyi sonuçlar almak istiyorlarsa, onlara bunu nasıl yapacaklarını açıklayabiliriz: Gazetecileri tutuklamayın. Medyaya düşmanca el koyulmasını teşvik etmeyin. Gazetecileri itibarsızlaştırmayın. Bunu yaparsanız, matematiksel olarak Türkiye gelecekte endeks sıralamasında yükselecektir. Elçiye zeval olmaz. Hükümete söylemek istediğim şey şu: Örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre Türkiye’den beklenenlere uygun politikalar uygulayın.
‘Gazetecilik ölüyor’
Günümüzde basın özgürlüğünü savunmanın zorluklarını geçmişle karşılaştırdığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence bir değişim yaşandı. RSF 1985’te kurulduğunda gazeteciler öldürülüyordu ve hâlâ öldürülüyor. İsrail çok sayıda gazeteciyi öldürüyor ve Rusya Federasyonu da Ukrayna’da gazetecileri öldürüyor. Ancak bugün mesele sadece bu değil, aynı zamanda gazetecilik de ölüyor. Bir ülkede hiçbir gazetecinin öldürülmediği, ancak tüm medya ortamının hükümeti destekleyen belirli bir anlatı tarafından kontrol edildiği bir senaryo söz konusu. Bu durumu bir dereceye kadar Türkiye’de ve dünyanın diğer ülkelerinde de görüyoruz. Dolayısıyla, kamusal tartışmanın itici gücü olarak kamu yararına gazeteciliğin ortadan kalkmasından endişe duyuyoruz. Bugün bizi endişelendiren budur. Ve bu, 40 yıl önce var olmayan bir durumdu.
Yani İsrail birçok gazeteciyi öldürdü ve yine de RSF endeksinde 116. sırada yer alıyor.
Endeks hükümetleri değil, ülkeleri sıralıyor. Dolayısıyla İsrail Gazze’de gazetecileri öldürüyorsa, ne yazık ki bulunması tehlikeli bir bölge haline gelen yer Filistin oluyor. Bazen, cinayetlerin izini taşıyan ülke olarak Filistin’in bu durumda olması şok edici gelebilir, bunu biliyoruz. Ancak gerçek bu. Burası, bir gazeteci olarak bulunmak için dünyadaki en tehlikeli bölgelerden biri haline geldi. Ancak insanların, gazetecilere karşı suç işleyen İsrail ve diğer ülkelerin sıralamada aşağıya düşmesini istediği gerçeğini de dikkate alıyoruz. Dolayısıyla, birkaç yıl önce endekse dahil edilen ve gazetecileri öldüren ülkeleri etkileyen parametreler var. Rusya veya İsrail gazetecileri öldürürse, bu o ülkenin notunu da düşürecektir. Yani bu durum her iki yönde de geçerli, ancak aynı ölçüde değil.
Tüm bunlar, RSF’nin gazetecilerin güvenliği konusundaki görüşlerini nasıl değiştirdi?
7 Ekim’e ve İsrail’in başlattığı misilleme savaşına kadar, uzun bir süre boyunca gazetecilere yönelik cinayetlerde bir azalma olduğunu samimi olarak düşünmüştük. Küresel ölçekte meslek camiasında dayanışmanın eksikliğini görmek ve İsrail’e baskı uygulayabilecek uluslararası paydaşlar ile hükümetlerden uygun bir tepki gelmemesini görmek, bir birey olarak bile beni çok sarsıyor. Hiçbir şey yapmadılar. 2024 yılında herkesin harekete geçmesi için elimizden gelen her şeyi denedik. Küresel medya endüstrisi arasında bir konsensüs sağlamak imkansızdı. Ağustos 2025’e ve Vanas Al Sharif’in öldürülmesine ve hastaneye yapılan bombalı saldırıya, bir haftadan kısa bir sürede gerçekleşen iki bombalı saldırıya kadar beklemek zorunda kaldık; ancak bu kadar zaman geçtikten sonra 1 Eylül 2025’te yaklaşık 500 gazetenin aynı anda Gazze’deki gazeteciler lehine bir bildiri yayınlamasını sağlayabildik. Bana göre, insanların bunu kabul etmesinin bu kadar uzun sürmesi bir felaket. Evet, İsrail tarafından tetiklenen bir karalama kampanyası vardı. Ayrıca RSF’nin savunmaması gerektiğini düşündüğüm, Hamas için propaganda yapan bazı kişiler de vardı. Ama biz bundan bahsetmiyorduk. İşini yapan ve suikasta kurban giden gazetecilerden bahsediyorduk.
1 Eylül 2025’te kampanyayı başlatmayı başardığımız anda, karalama kampanyası neredeyse ortadan kayboldu. Herkesi bir araya getirmek çok uzun sürdü. Ve sonra, sanırım, bir ölçüde kazandık. İsrail hâlâ ara sıra gazetecileri aşağılamaya devam ediyor, ancak genel olarak gazeteciliğe karşı yürüttüğü büyük ölçekli karalama kampanyalarını durdurdu.
Belki bir kuruluş olarak bir dereceye kadar başarısız olduk, belki de bunun sorumluluğu bize de düşüyor. Ancak küresel medya camiası daha da büyük bir başarısızlık sergiledi. Açıkçası, dünyanın dört bir yanındaki genel yayın yönetmenleriyle saatlerce telefonda konuşarak “Filistinli gazetecilerin yanında yer almalısınız” dedim. Ama onlar bu konuda isteksiz davrandılar.
Ukrayna’daki savaşla ilgili haberler üzerinde çalışırken, kimse bana gazetecilerin gerçekten gazeteci olup olmadığını sormadı. Belki de beyaz ya da Avrupalı oldukları için ya da başka bir nedenden dolayı... Ancak Gazze haberleri üzerinde çalışırken, her röportajda bana sürekli olarak RSF’nin gerçekten gerçek gazetecilerden mi yoksa propaganda yapan kişilerden mi bahsettiği soruldu. Yani İsrail’in karalama kampanyası, medya içeriğine eşi görülmemiş bir ölçekte entegre olmuş durumda. Bundan dersler çıkardım. Ve umarım medya gelecekte bu tuzağa düşmez.
Sizce dünya çapında gazeteciler için güvenli alanlar azalıyor mu ve bu konuda ne kadar endişelisiniz?
Burada çifte standarda düşme riski var. Örneğin RSF, Türkiye’de olan bitenler konusunda çok sesini yükseltti, ancak aynı şeyler Batı demokrasilerinde de yaşanıyordu. 1990’larda sessiz kaldık, 2000’lerin başında da sessiz kaldık. Dolayısıyla örgütün politikalarında, Batı Avrupa’da olup bitenlere gerçekten ciddi bir şekilde bakma yönünde bir kayma oldu. Yani gazeteciler için güvenli bir alan hiçbir zaman var olmadı. Ancak, eğer daha önce varsa bile, bu alanın giderek daraldığı da bir gerçek. RSF’nin temel amacı, olup bitenleri olduğu gibi göstermek, olayların ciddiyetini ortaya koymak, çözümler bulmaya çalışmak ve gazetecilere mümkün olduğunca yardımcı olmak. Belki de bu, bazı gazetecilerin işlerini sürdürme imkânlarını yeniden kazanmalarının bir yoludur.

“Müşterek bir hakikatin olmadığı yerde, ifade özgürlüğü maskaralığa dönüşür”
Dünyanın şu anda gittiği yön hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu yılki Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi, durumun son çeyrek asırda hiç olmadığı kadar kötü olduğunu gösteriyor. Endeks, RSF tarihindeki en düşük seviyede. Ayrıca gazeteciliğe karşı küresel bir saldırı var. Gazetecilere yönelik şiddeti çözemedik. İçinde bulunduğumuz dijital kaosu çözemedik. Gazetecilere sürekli sözlü saldırıda bulunan otoriter siyasi figürlerin yükselişi var. Medya ekonomisi gerçekten çökmüş durumda, halkın güvensizliği sözkonusu ve bu beş kriz birbiriyle iç içe geçmiş durumda. Dolayısıyla zaten bir dönüm noktasındayız. Ve gerçekten karamsar olmamın nedenlerinden biri, Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin, ifade özgürlüğü hakkında konuşma biçimi ve basın özgürlüğünden hiç bahsetmemesiyle çok tehlikeli bir rol oynaması. Donald Trump ve yandaşlarına göre ifade özgürlüğü, sosyal medyayı denetimsiz hale getirmek, medyanın kaynaklarını kesmek, gazetecilere saldırmak ve gazeteciliği çökertmek için ne gerekiyorsa yapmak için bir araçtan ibaret. Ve Amerika Birleşik Devletleri çok hızlı bir şekilde gerilemekte.
Bu tabloda, teknoloji oligarklarını ve onların basın özgürlüğünün hilafına ifade özgürlüğünü savunmalarını nereye yerleştiriyorsunuz?
Basın özgürlüğü çoğu zaman hükümetten bağımsızlık olarak algılanır, ancak piyasanın kendi başına karar vermesine izin verirseniz, özgür basın kalmaz. Dolayısıyla, özgür basının varlığını garanti altına almak için bazı koruyucu önlemlere ihtiyaç vardır. Ve dijital alanın getirdiği zorlukları ele alan, medyanın ekonomisini düzelten, gazeteciliği sağlıksız yasalar veya ulusal güvenlik yasalarından koruyan kamu politikalarımız olmadı. İşte gazeteciliği destekleyen bir çerçeve olmadığında ortaya çıkan sonuç budur.
Basın özgürlüğünün kamu yararına hizmet eden bir araç olduğunu düşünüyoruz; yani haber odaları, olguları, analizleri ve yorumları toplayıp yayabilmelidir. Ancak en önemlisi olgulardır, çünkü halkın bilme hakkı vardır. İfade özgürlüğü ise, uluslararası sözleşmelerde bile, kim olursanız olun kendi görüşünüzü aktarma yeteneğiyle ilgilidir. Dolayısıyla bunlar iki farklı şeydir. Siz gazetecilerin yaptığı iş profesyonel bir iştir. Bu bir yöntemdir. Gerçekleri doğruluk denetiminden geçirebilme ve bir mahkeme ya da şikayette bulunan kişiler tarafından hesap sorulabilme yeteneğidir. Bu, uluslararası metinlerde tanımlanan ifade özgürlüğüyle aynı şey değildir. Bu nedenle, özgür basının değerini bir kez daha ortaya koymamız gerekiyor. İnsanlar pek çok şey hakkında konuşabilir ve bu iyidir, ancak gerçeklere dayalı bir diyalog kurmak daha yararlıdır. İstediğinizi söyleyebiliyorsanız, ancak müşterek bir hakikat yoksa ve gerçekte neler olup bittiğine dair delil yoksa, bu bir maskaralığa dönüşür.
Yapay zeka ve sosyal medyanın gazetecilik üzerindeki etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sosyal medya haber toplayıcılarının ve arama motorlarının ortaya çıkması, medya ekonomisini ve ayrıca haberlere erişim şeklimizi tamamen altüst etti.
Bu hem sürdürülebilirlik hem de keşfedilebilirlik meselesidir. RSF, iki fikri savunuyor: Birincisi, tüm teknoloji şirketlerinin haber içeriğini platformlarına dahil etmesini zorunlu kılan bir hükmün olması gerekliliği; ikincisi ise haber değeri taşıyan kaynaklara hak ettikleri önemin verilmesi gerekliliği. Örneğin, bianet gibi JTI sertifikası sahibiyseniz, algoritmada bir avantaj elde etmeli ve öne çıkarılmalısınız. Her ses eşit değildir, çünkü algoritma başlı başına hileli bir sistemdir. Örneğin X'in sansasyonel içerikleri tercih ettiğini kesin olarak biliyoruz. Böyle bir bağlamda gazeteciliğin ortaya çıkma şansı nedir?
Gazeteciliğin katma değerini tanıyan cesur kamu politikalarına ihtiyacımız var. Aksi takdirde, insanlar her zaman yalanları tercih edecek. Her zaman sert görüşleri, boktan videoları ya da kedi videolarını tercih edecekler. Ben de kedi videolarını severim ama gazeteciliğin erişilebilir ve mevcut kalmasını da sağlamalısınız. Örneğin Kanada ve Avustralya’da Meta araçlarında haber içeriği yok; tamamen ortadan kayboluyor. Sansürlenmiyorlar, ancak Meta bu içerikleri ürünlerine dahil etmek istemiyor.
Macaristan ve Türkiye
Batı demokrasilerindeki gerilemenin Türkiye ve benzeri ülkelere nasıl yansıyacağını düşünüyorsunuz?
Basın ve demokrasi arasındaki ilişki kolay bir ilişki değildir. Türkiye dahil çoğu ülkede, profesyonel basının doğuşu 19. ve 20. yüzyıllarda, o dönemde genel oy hakkına doğru bir yönelim olduğu için gerçekleşti. Dolayısıyla oy kullanma ile basına erişim arasındaki ilişki tarihsel bir ilişkidir. Ve şu anda gördüğümüz şey, Erdoğan’ınki de dahil olmak üzere, demokrasinin sadece seçimden ibaret olduğunu söylemeye çalışan siyasi güçlerin varlığı. Ancak öncesinde kamuoyunda bir tartışma yapılmazsa ve sonrasında çoğunluk her şeyi hükümsüz kılarsa seçimin ne değeri kalır? Dolayısıyla hem öncesinde özgür bir basına, hem sonrasında hukukun üstünlüğüne, hem de adil bir seçime ihtiyaç vardır. Ancak şu anda gördüğümüz şey, Batı demokrasileri de dahil olmak üzere, demokrasilerin adil olmayan seçimlere indirgenmekte olduğudur.
Seçimi manipüle etmenin ya da bir siyasi güç olarak kendi çıkarlarınız için seçim sonucunu aşırı derecede suistimal etmenin o kadar çok yolu var ki, artık uyanmamız gerekiyor. Macaristan örneği önemlidir. Türkiye örneği önemlidir. Liberal olmayan demokrasiler var; sadece seçime aşırı derecede odaklanan demokrasiler. Seçim elbette birinci önceliktir. Ancak gerçekte seçim, özgür basın ve hukukun üstünlüğü ile el ele gider.
Peki, Orbán’ın düşüşünden sonra Macaristan’daki durumun değiştiğini mi düşünüyorsunuz, yoksa ülke illiberal bir demokrasi olmaya devam edecek mi?
Şey, bunu söylemek için henüz çok erken. Nisan ayında seçildiler. Yeni lider ekibiyle görüştüm. Bildiğimiz şey, Orbán’ın yaptıklarının aynısını yapma riskinin olduğu. Ancak uluslararası standartlara uymak zorunda olduklarını anlamaları ihtimali de var bence.
Başbakan Magyar’ın kamu yayın kuruluşu ve bu kurumun kapatılmasıyla ilgili yaptığı bazı açıklamalar, Avrupa Medya Özgürlüğü Yasası’na aykırıydı. RSF bunu Magyar’a iletti. Avrupa Komisyonu’na da aynı konuyu aktardık. Magyar’ın, AB ile ilişkilerini düzeltmek istediği için fikrini hızla değiştirdiğini düşünüyorum. Dolayısıyla, devlet medyasını ortadan kaldırarak bu kadar erken bir aşamada AB’yi karşısına almaması daha akıllıca olabilir. Ancak devlet medyasında bir sorun olduğu gerçeğini kabul ediyoruz ve bu konuda Magyar ile hemfikiriz. Peki kamu hizmeti medyasını nasıl yeniden inşa edersiniz? Bu zor bir soru ve medyayı kapatarak bir gecede halledilebilecek bir iş değil.
Türkiye’nin ‘benzersiz’ yöntemleri
Önümüzdeki hafta Ankara’da bir NATO zirvesi yapılacak. Zirve öncesinde, bir gazeteci de dahil olmak üzere çok sayıda kişi bir “terör” operasyonu kapsamında gözaltına alındı. Ayrıca NATO, iktidara yakın medya ve devlet medyasın haricinde Türkiye’deki tüm gazetecilerin akreditasyon talebini reddetti. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu uygulamayı kınıyoruz. NATO’nun daha geniş bir yelpazeden medya kuruluşlarına kapılarını açmaması ve böylece aslında genel olarak Erdoğan’ın politikalarına boyun eğmesi utanç verici.
Erdoğan hükümetini özgün kılan şey, bu tür önleyici tutuklamalar ve insanları hapse atma, mahkemeye çıkarma, serbest bırakma, adli kontrolle serbest bırakma ve kontrol altında tutma uygulamaları. Bu, Erdoğan yönetimi döneminde uygulanmakta ve aslında dünya genelinde pek görülmeyen bir durum. Bu durum izleme faaliyetlerini çok zorlaştırıyor ve gazetecilere sürekli bir tehdit hissi yaşatıyor. Ayrıca bu, basın özgürlüğü için bir sorun. Aynı zamanda insani bir sorun ve bunu küçümsemek istemiyorum. Örneğin, temsilcimiz [Erol Önderoğlu] 10 yıldır yargılanıyor ve duruşmalar her seferinde erteleniyor. Dolayısıyla, asılsız davaların bir silah olarak kullanılması, insanlara baskı uygulamak için yeterli oluyor.
Yurtdışında en çok Türkiye'de gazetecilerin hapse atılmasından söz ediliyor, ancak bu tür hukuki taciz pratikleri de gazetecilerin hayatlarına büyük bir yük getiriyor; biz de çalışmalarımızda bunları izlemeye ve ortaya çıkarmaya çalışıyoruz.
Bu acımasızca. Bence iğrenç bir durum.
Bugünün Türkiye’sini on yıl öncesiyle nasıl karşılaştırırsınız?
Taksim Meydanı eskisi gibi görünmüyor. Cami yeni, değil mi? Ayrıca anıtın çevresinde şu anda olduğu gibi barikatlar yoktu. Gezi Parkı’na henüz gitmedim, ama orasının da değiştiğini tahmin ediyorum.
Bununla birlikte, Türkiye’deki gazetecilerin direncini övmek de önemli. Siz ve diğerleri, medyanın hayati önem taşıyan işlevini sürdürmek için harika bir iş çıkarıyorsunuz. Son on yılda Erdoğan’ın kontrolü sıkılaştı ve bence gazetecilerin otosansürü de arttı.
Türkiye benim hayatımda gerçekten çok önemli bir yer tutuyor çünkü 2014’te RSF’de çalışmaya başladım ve hemen ardından Türkiye’de bir dizi gazeteci tutuklandı. Can Dündar ve Erdem Gül için yürütülen kampanyadan ben sorumluydum. Ayrıca tutuklanan Fransız gazeteciler de vardı. Ardından Erol Önderoğlu’nun tutuklanması vardı. Sonra da 2016 darbe girişimi oldu. Dolayısıyla bir aktivist olarak yaşantımın başladığı yer Türkiye’ydi. O dönemdeki tüm olayları bana çok fazla hatırlattığı için daha sonra Türkiye’ye gelmek istemedim. 10 yıldır ilk kez geliyorum ve burada olmaktan çok mutluyum. (VK/HA)
CENGİZ, TERMİK SANTRALİNİ BÜYÜTMEK İSTİYOR
Kömürden çıkış vaadiyle yeni santral izni aynı masada
LGBTİ+ aktivistine cezada indirim yok: Gerekçe “olumsuz kişilik özellikleri”
Murat Çelik davası: İşkence iddiası “yetki aşımı” sayıldı, sanık polis terfi etti
Platform emeğine ilk küresel standart: ILO sözleşmesi ne getiriyor?
Avukat Murat Çelik’e işkence davasında SEGBİS kayıtları kayboldu