Yüzyıllık tarih üzerine yenilemeler: İlk kurşunu kim attı?
15 Mayıs 1919, işgalci Yunanistan ordusunun İzmir’e çıkışı… Onların deyimiyle “Küçük Asya Seferi”nin veya sonuçları itibariyle “Küçük Asya Felaketi”nin başlangıç tarihi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı yenik düşmüş, ülke galip devletler tarafından paylaşılmaktadır. Bir zamanlar ilkokullarda “aslında biz yenilmedik ama peşinden gittiğimiz Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık” gibi bir versiyonu anlatılırdı. Şimdi nasıl anlatılıyor acaba?
İzmirliler her yıl 15 Mayıs’ı, o gün şehit düşenleri, Konak Meydanı’ndaki “İlk Kurşun” anıtı önünde yapılan anma töreniyle hatırlıyor, hatırlatıyor… Yine bir İzmir – Selanik karşılaştırması yapalım. İki kentte yaşanan iki önemli olayın kahramanlarının adı, rastlantıya bakın ki aynı. Ama aralarında tam tersine bir karşıtlık var.
İki kentte iki farklı Hasan Tahsin
Selanik’i 1912’de Yunan ordusuna teslim eden Hasan Tahsin Paşa (1845-1918), İzmir’deki kahramanımız ise işgalci Yunan ordusuna ilk kurşunu attığı söylenen şehit gazeteci Hasan Tahsin’dir.
Hasan Tahsin Paşa “vatana ihanet”le suçlanır ve İstanbul tarafından gıyabında idama mahkûm edilir. Geçmiş yıllarda bianet’te yayımlanan bir yazımda, Paşa hakkında ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Genel kanı, Osmanlı’dan kalma bir “vatan haini” olduğu yönündedir ama o koşullar altında başka seçeneği olabilir miydi acaba? Öte yandan Yunanistan’da ulusal kahraman düzeyinde itibar görmüştür, görmektedir.
Gazeteci Hasan Tahsin, Selanik kökenlidir. 1888 yılında orada doğmuş büyümüş, Mustafa Kemal’in okuduğu Şemsi Efendi Okulu’nda okumuş, idadiyi bitirdikten sonra İttihat Terakki tarafından hukuk eğitimi için Fransa’ya gönderilmiş, Osmanlı’nın “derin devlet” örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’da görev almıştır. Aktif bir siyasal eylemcidir. Hatta örgütün tetikçilerinden denilmektedir. İşgalden bir yıl önce İzmir’e gelmiş, işgale karşı direnişi savunan Hukuk-ı Beşer gazetesini yayınlamaktaydı.
İzmir Konak Meydanı’nda 1974 yılında açılışı dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından yapılan “İlk Kurşun” anıtı, işgalcilere karşı ilk kurşunu atanın gazeteci Hasan Tahsin olduğu görüşüne bir ölçüde resmiyet kazandırmıştır. İşgal günü İzmir’de, Kordonboyu ve çevresinde çıkan kargaşada şehit edilenlerin arasında Hasan Tahsin de vardır. Bu konuda kimse farklı düşünmemektedir ama konu “İlk Kurşun”a gelince, üzerinde uzlaşılmış bir ortak görüş yoktur. Görüşler, yazılanlar, söylenenler oldukça farklıdır.
Toplumsal olaylara, özellikle örgütlü olmayan, zamanında kayıt altına alınmamış toplumsal eylemlere ilişkin anlatılanlar farklı olabiliyor. Duyduklarını ikinci elden aktaranların tanıklıkları daha da farklılaşabiliyor. Galiba geçmişten söz edenler çoğu kez pek nesnel olamıyor. Olayları farklı anlatabiliyorlar, eski deyimle “maksat bir ama rivayet muhtelif”. Bir bakıma maksat da farklı olabiliyor belki.
“Tarihi yeniden kurma çabası”
“İlk kurşun” konusunda farklı görüşleri, tartışmaları derleyen geniş bir çalışmayı Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Dr. Mithat Kadri Vural yapmış. Dr. Vural’ın “Hasan Tahsin ve ‘İlk Kurşun’ Üzerine Bir Literatür Analizi” başlıklı makalesi akademik bir çalışmanın ötesinde, tarihi olaylar üzerine söz söylemek isteyen akademi dışı yazarlara da en azından yöntem olarak yol gösterebilecek zenginlikte. Dr. Vural çalışmasının sonunda şöyle diyor:
“Hasan Tahsin ve ‘ilk kurşun’ meselesi Türkiye’de tarihçilerden daha ziyade özellikle gazeteciler olmak üzerine çeşitli unsurların söz söylediği bir konu halini almıştır. Dolayısıyla birçok çalışmada; bilimsel kaygı ve tarihsel araştırma yöntemleri yerine, mesleki ve ideolojik yakınlık üzerinden ‘tarihi yeniden kurma’ çabasına girişilmiş ve bu durum bir misyon faaliyeti olarak görülmüştür. İşin aslı birçok araştırmacı, Hasan Tahsin ve ‘ilk kurşun’ arasındaki ilişkiyi çalışmamıza konu olan eserler üzerinden kurup, ilgili yayınları kaynak olarak gösterirken bu durumu gözden kaçırmıştır.”
Sanırım Yalçın Küçük, neredeyse her konuda olduğu gibi Hasan Tahsin ve “İlk Kurşun” konusunda da en aykırı görüşleri ileri sürmüştür. Dr. Vural, literatür taramasında nedense Yalçın Küçük’e yer vermemiş. İlginçtir, sağ kanattan bir yazar, Yalçın Küçük’ü geçtiğimiz nisan ayında ölümünün ardından o aykırı görüşleri ile hatırlıyordu.
Niye tarihi bir olay ille de getirilip bir kahramana bağlanıyor? Sanırım sorun kolektifliği önemsemeyen bir toplum kültüründe. Neden işgale karşı direnişler ardı ardına yurdun farklı farklı yörelerinde ortaya çıktı, çok sayıda şehit verdik denilemiyor? Neden bu direnişlere ilişkin toplu anıtlar, kolektif anma alışkanlığı yok? Belki topluma egemen olan “tek adam” anlayışının izleri denilebilir buna.
Dörtyol, Ayvalık ve Urla’da atılan ilk kurşunlar
İzmir’in dışında “İlk kurşun bizim burada atıldı” diyen başka kentler de var. Örneğin silahlı direnişin 19 Aralık 1918’de işgalci Fransız ordusuna karşı Dörtyol, Karakese köyünde Mehmet Kara (1894-1968) ve arkadaşları tarafından başlatıldığı anlatılıyor. Kentte bir “İlk Kurşun” anıtı var ve her yıl 19 Aralık’ta yapılan törenlerle anılıyor olay.
Erdoğan Sorguç’un Dörtyol Belediyesi tarafından yayımlanan “İlk Kurşun’un Seyir Defteri 1918-2014” adlı kitabının alt başlığı “Kamu ve medya desteği ile bir ‘efsane’nin inşaası’. Kitap “İlk Kurşun” tartışmalarına yeni bir boyut kazandırabilecek nitelikte olmalı.
Bir “İlk Kurşun” anıtı da Ayvalık’ta var. Anıt tek kişilik, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarından Ali Çetinkaya’nın (1877-1949) büstü ve bir kitabeden oluşuyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da 29 Mayıs günü bu anıt önünde resmi anma töreni düzenlenmiş. Anıtın kitabesinde şöyle deniliyor: “İstiklal Savaşında Ayvalık’ta 172. Alay Komutanlığı yapan, Yunanlılara karşı ilk resmi kurşunu atan vatansever büyük Afyonlu Ali Çetinkaya anısına.” Kitabedeki “ilk resmi kurşun” ve “Büyük Afyonlu” sözleri dikkati çekiyor. Kentler arasında bir tartışmaya yol açmamak için böyle yazılmış herhalde.
Bu “İlk Kurşun” anlatılarına bizim Urla’dan da bir katkı geldi. Urla’nın yerel gazetesi Pencere’de geçtiğimiz mayıs ayında yayımlanan “Urla Ateşi” başlıklı yazıda, İzmir işgalinin ertesi günü Urla’da direnişin başladığı anlatılıyordu. Halk gider 173. Alay Komutanı Yarbay Kazım Bey’in kapısını çalar, “Komutanım böyle eli kolu bağlı duramayız. Direnmek gerek” der. Komutan alçak sesle “Top Tepesindeki depoda 120 tüfek var” diye yanıt verir. Deponun kapısını kıran halk, tüfekleri alır. Kadınlar cephane taşır, gençler mevzilere yerleşir. “Urla’da ilk Kuvayı Milliye kıvılcımı böyle doğdu. Her sokak bir direniş hattıydı. Urla bir kasaba değil bir kale oldu” diyor yazar. Bizden aktarması.
Eski bir söylencenin yapay zekâ ile yenilenmesi
Geçen ay YouTube’ta Yunan ordusunun İzmir işgali ile ilişkilendirilmiş, gerçekleri hiç dikkate almayan, kurgunun da ötesinde tarihi gerçekleri karmakarışık hale getiren kısa bir video dolaşmaya başladı. Video şöyle tanıtılıyor:
“Anadolu halkına ateş etmeyi reddeden 200 Yunan askeri... Onlar, işgale katılmayı kabul etmediler ve ‘Anadolu halkı bizim kardeşimizdir’ diyerek tarihin en dikkat çekici vicdan hareketlerinden birine imza attılar. Peki bu karar onları neden idama götürdü? Kurşuna dizilirken neden hep bir ağızdan ‘Yaşasın İsyan!’ diye haykırdılar? Tarihin tozlu sayfalarında kalan bu çarpıcı olayın detaylarını videoda keşfedin.”
İnsan, böylesi ancak “yapay zekâ” ile yapılabilir diyor. Aslında 10 yıl kadar önce İzmir’de başlatılmış, şimdilerde artık hatırlanmayan bir söylencenin, Alman Nazilerinin 1944 Bir Mayıs’ında Atina’da kurşuna dizdiği 200 komünistin infazına ilişkin yeni ortaya çıkan görüntülerle “zenginleştirilmiş” bir versiyonu.
200 sayısı tutuyor, kurşuna dizilenler komünist mi evet, eh bu kadarı yeter demişler anlaşılan. Video çok takdir toplamış, “Komünistler işte böyle kahramandır… Bu askerlerin anıtı dikilmelidir…” diyenler var. Bir iki izleyici de “Yahu bu uydurma, inanmayın” demiş ama etkili olamamış.
Videoyu imal edenlerin hakkını yemeyelim, etik kurallara uymayı ihmal etmemişler. Hani bazı ambalajlarda kolay kolay göremeyeceğiniz son tüketim tarihleri vardır ya, biraz kurcalayınca öyle bir açıklamaya rastlıyorsunuz videonun sunumunda. “Bu içerik nasıl oluşturuldu?” diyorlar ve yanıtlıyorlar: “Yapay zekâyla oluşturuldu. Sesler veya görseller değiştirildi ya da tamamen yapay şekilde oluşturuldu.” Meraklısı için bunun nasıl bir şey olduğu uzun uzun anlatılıyor. Ama anlamak için bilgi işlem ustası olmak gerekiyor.
İşgal sırasında “Biz Türk kardeşlerimize ateş etmeyiz” dedikleri için İzmir İnciraltı’nda kurşuna dizildiği söylenen 200 Yunan komünist öyküsü bir ara çok ilgi çekiyordu. Anma törenleri yapılıyor, denize çelenkler bırakılıyordu.
Foti Benlisoy’un 2014 yılında İstos Yayınları’ndan çıkan, 2019’da ikinci baskısı yapılan “Kahramanlar, Kurbanlar, Direnişçiler” adlı kitabının alt başlığı, “Milli Mücadele’de Yunan Ordusu’nda Komünist Propaganda, Grev ve İsyan (1919-1922)”. Kitap, Benlisoy’un özgün belgeler üzerinde yaptığı ayrıntılı bir çalışma. Benlisoy, ordu içinde özellikle komünistler tarafından yürütülen savaş karşıtı propaganda ve eylemlerin yaygın olduğunu ama 200 komünist askerin kurşuna dizilmesi gibi bir kitlesel infaz hakkında herhangi bir tarihsel kayıt görmediğini söylüyor.
Altı yıl önce bianet’te yayımlanan “Bir Şair Söylencesi” başlıklı yazımda bu konuda ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Bu arada Yunanistan Komünist Partisi KKE’nin geçmişi belgeleme konusunda çok ciddi olduğunu hatırlatmak isterim. Partinin günlük yayın organı Rizospastis gazetesinin 19 Ağustos 2012 günlü haftalık ekinde, parti politikaları açısından tarihi süreç içinde Küçük Asya Seferi / Bozgunu genişçe anlatılıyor. Orada da öyle toplu bir infazdan söz edilmiyor. (Kaynak Yunanca, ama artık yapay zekâ ile yaptıracağınız çeviri size yardımcı olabiliyor. Ben öyle yaptım!)
NAZİ KOLEKSİYONUNDAN MEZATA
Yunanistan’da 1944’te kurşuna dizilen 200 komünistin fotoğrafları
Brecht ne demiş?
Sonuçta; insanların kentlerini, kasabalarını Milli Mücadele ile ilişkilendirerek hatırlamaları, hatırlatmaları, bu uğurda verdikleri şehitleri anıtlaştırmaları elbette önemlidir. Bu anıtlar; bazı kentlerimizde meydanlara oturtulan kavun, karpuz, salatalık, çaydanlık, pişmaniye, selfie çeken şehzade heykellerinden elbette çok daha anlamlıdır.
Sorun sanırım tarihsel olaylara nesnel bakıştan uzaklaşma, somut gerçeklere değil de kimilerinin gönlünden geçenlere öncelik veren çakma bir tarih söylencesi üretme sorumsuzluğudur. Kuşkusuz tarihsel olaylar üzerinden kurmaca roman, hikâye yazılabilir, film yapılabilir. Ama kurmaca ürünün “belgesel” görünümünde yayınlanması etik bir tutum olmamalı.
Bugün ülkede ve dünyada yaşadığımız çoğu olay karşısında artık pek “bu kadarı da olmaz” demiyoruz. Tekrarlanan olaylar kanıksanıyor. Örneğin Trump veya benzeri politikacılar, onların sözcüleri konuşurken bir epik tiyatro seyrediyorum gibi geliyor insana. Ama önemli bir eksiklik var. Epik tiyatroda, izleyici kendini kaptırıp gerçeklerden uzaklaşmasın diye uygulanan bir “yabancılaştırma efekti” söz konusudur. Örneğin arada sırada sahneye elinde davuluyla biri çıkar “ya işte sizi her gün böyle kandırıyorlar” diye izleyiciyi uyandırır, silkeler deyim yerindeyse. İşte bizde bu eksik galiba.
Gelin epik tiyatro demişken Bertolt Brecht’in bir sözü ile bitirelim:“İhtiyacımız olan şey, yeni yeni kahramanlar yaratmak değil, kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplum yaratmaktır.”
(AŞ/VC)
Yedikulelerin esrarı, müzik ve siyaset
Trumpgillerin Arnavutluk sevdası: Edi Rama zor durumda
ARİF ŞENTEK ANALİZİ
Pakistan | Giden, gelen ve değişmeyen
PAKİSTAN’DA 8 MART
Pakistanlı kadınlardan 8 Mart talebi: Adalet, güvenlik, özgürlük
Ali Nesin / Dil tarih, Şirince ve mimarlık