Türkiye, şubat ayında çok kıymetli bir akademisyenini kaybetti. Boğaziçi Üniversitesi hocalarından sevgili Şemsa Özar, kamu akademisyeni nasıl olmalı sorusunun tüm yaşamıyla bir göstergesiydi. Nitekim ardından öğrencileri, akademiden dostları ve yoldaşlarının en çok vurguladığı konulardan biri, onun akademik bilgisini toplumla paylaşması ve toplumdaki sorunlara sessiz kalmayıp bu sorunların çözümü için rol alması ve toplumsal mücadelelerin içinde yer almasıydı.
Şemsa Özar, vefatının ardından daha çok Türkiye’de feminist iktisada katkılarıyla anıldı. Benim ise Şemsa Hoca’yla tamamen başka bir hikâyem var. Şimdi sizlere bu hikâyeyi anlatmak istiyorum.

Prof. Dr. Şemsa Özar hayatını kaybetti
Kadın girişimcilikten zorunlu göçe
2002 yılında, ilk oğlum Bawer’e hamileyken Şemsa Hoca’yla tanıştım. O zaman Diyarbakır’da Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın bir projesini yürütüyordum ve tüm bölgede kadın girişimciliğini geliştirmek adına çeşitli çalışmalar yapıyordum. O dönem, biraz da uluslararası kuruluşların ittirmesiyle, “kadın girişimciliği” bize kadınları yoksulluktan kurtaracak sihirli bir değnek gibi geliyordu. Bölgenin her yerinde kadın girişimcilik projeleri başlamıştı. Bol bol eğitim veriliyor, bol bol sertifika dağıtılıyordu. Bir müddet sonra her yer “sertifikalı, işsiz, mutsuz” kadınlarla doldu.
Böyle bir atmosferde Şemsa Hoca’yla bir araya geldik. Şemsa Hoca ise ısrarla, ülkede ve Bölge’de[1] kadın girişimciliğini destekleyecek bir ortam olmadan bu işlerin yürümeyeceğini hem bizlere hem yetkililere söyleyip duruyordu.
Peki neydi Bölge’deki ortam?
1990’larda PKK ile savaş gerekçesiyle 3 binden fazla köy boşaltılmış, bir kısmı da yakılmıştı. Köyleri boşaltılan ve yakılan Kürt köylüler –ki resmi rakamlara göre 1 milyon 200 bin kişi, insan hakları örgütlerinin rakamlarına göre 3 milyon kişi– kendilerini canhıraş Batı’nın ve Bölge’nin kent merkezlerine atmışlardı. Kentin en yoksul bölgelerine yerleşen bu “istenmeyen misafirler”, doğrusu kent halkı tarafından da görünmüyorlardı; daha doğrusu görünmek istenmiyorlardı. Zorunlu göçe maruz kalmış bu insanlar için bir şeyler yapmak istiyorduk.
Bir grup arkadaşımla birlikte Kalkınma Merkezi isminde bir dernek kurduk. Şemsa Hoca da derneğimizin yönetimine girdi. “Önce araştıralım, bu insanların bugün kentlerdeki yaşam koşullarına bakalım,” dedi. Böylece Kalkınma Merkezi’nin ilk araştırması olan “Zorunlu Göç ve Diyarbakır” araştırmasını Şemsa Hoca’nın koordinasyonunda, 2006 yılında yaptık. Şemsa Hoca aylarca, zorunlu göç mağdurlarının yerleştiği kentin çeperindeki mahallerde gece gündüz gönüllü olarak çalıştı.
Zorunlu göçle kent varoşlarına gelen bu insanların yaşam koşullarını yakından gözlemleyince, Şemsa Hoca bu konuda daha fazlasını yapmak istedi. Nitekim o yıllarda Handan Çağlayan ve Ayşe Tepe Doğan ile birlikte, Kürt kadınların zorunlu göç deneyimlerini anlattığı “Ne Değişti?” isimli kitabı yazdılar.

ZORUNLU GÖÇ DENEYİMLERİ
Kürt Kadını İçin Göç Yeri de Mücadele Yeri
Bu çalışmaların yanı sıra, Diyarbakır’dan Van’a zorunlu göç konusunda yapılan toplantılara Şemsa Hoca katılıyor ve belediyelerin zorla yerinden edilmiş bu insanlara ilişkin politikalarının geliştirilmesine yardımcı oluyordu. Bir yandan da 5233 sayılı Tazminat Yasası’nın handikapları üzerine çalışıyorduk. Devletin zorunlu göç mağdurları için çıkardığı bu yasanın doğru düzgün uygulanması için politika önerileri geliştiriyorduk. Bazı şeyler trajikomikti. Örneğin, yakılan ve boşaltılan köylere tazminat verirken devlet alfabetik sıraya koymuştu. Düşünün, köyünüzün ismi Z harfi ile başlıyorsa, 30 yıl geçiyor ama size sıra gelmiyordu.
O yıllarda Şemsa Hoca’yla sık sık Van’da bir kürsüde oturmuş, göç mağdurları ile konuştuğumuzu hatırlıyorum.
Kalkınma(ma)
Bir yandan kentlerde zorunlu göç mağdurları ile çalışırken, öte yandan da kırsal alanlarda kalkınma projeleri yapmaya çalışıyorduk. Burada şunu belirtmeden geçmek istemem. Şemsa Hoca sadece benim değil, birlikte çalıştığı herkesin kalkınmaya bakış açısını değiştirmiş ve dönüştürmüştü. İnsanların yapabilme/eyleyebilme kapasitelerinin genişlemesinin, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi belirli temel hizmetlere erişim kadar, üzerlerindeki baskı ve zulmün ortadan kaldırılmasına da bağlı olduğunu sık sık vurgulardı. Şemsa Hoca, bu kalkınma programlarında soruyu baştan doğru sormamız konusunda bizleri sürekli teşvik ediyordu: Değer verdiğimiz türden bir yaşamı kurma özgürlüğümüz var mı? Ya kalkınma adına yaşamın çeşitliliğini yok edersek? Kim, kime göre yoksul? Adalet ve eşitlik olmadan kalkınma olur mu? Onurlu yaşam hakkı kalkınmanın neresinde? Eşitsizlikleri göz ardı eden bir kalkınma neye yarar?…
Nitekim 2008 yılında Özyeğin Vakfı’nda çalışmaya başladığımda da, Vakıf bünyesinde başlattığımız Kavar Kalkınma Programı’na Şemsa Hoca’nın muazzam bir katkısı olacaktı. 90’lı yıllarda boşaltılan/yakılan ve korucu olmaya zorlanan Kavar Havzası’nın köylerinde yürüttüğümüz Kavar Kalkınma Programı’nın sadece yazılmasında değil, beş yıl süren uygulamasında da Şemsa Hoca yanımızdaydı. Bugün bile söyledikleri zihnimde:
“O insanların yaşam tahayyülünü, onların isteklerini, arzularını dikkate al. Sakın onlar için kalkınma projesini sen çizme. Sen sadece yolu aç ve onlara sor. Onlar ne istiyorlar, orada nasıl bir yaşam istiyorlar? O yaşama ulaşabilmeleri için onların kapasitelerini, seçeneklerini artırın.”
Kalkınmanın nasıl insanileştirileceği, insan haklarıyla ilişkisini görmemizi sağlardı Şemsa Hoca. “Kalkınma” söyleminin Bölge’nin sorunlarını nasıl örtbas ettiğine dair tutumunu net bir biçimde ortaya koyardı her zaman. Hepimize kalkınmanın “ne olmadığını” çok iyi öğretmişti Şemsa Hoca. Ve elbette iktisadın da! İktisadın da kalkınmanın da merkezinde insan vardı. İnsanı görmeyen, ona değer vermeyen tüm politikalar ve programlar çuvallamaya mahkûmdu.
Kavar, o yıllar Şemsa Hoca’nın hayatında büyük bir yer edindi. Kavarlılarla kurduğu derin bağ, ömrü boyunca devam etti.

FEMİNİZM, EKOLOJİ, TOPLUMSAL DİRENİŞ
Feminist İktisat, Uluslararası Feminist İktisat Birliği ve Şemsa Özar üzerine
Barış geliyor
2010’lar, Türkiye’nin Kürt sorununda da rahatlama dönemine girdiği yıllardı. Şemsa Hoca, bu yıllarda okuldaki derslerden kalan vaktinin çoğunu Diyarbakır’da benimle birlikte geçirdi. Kimi zaman yeni yeni kurulan Kürt belediyelerinin strateji geliştirme çalışmalarına destek verdi, kimi zaman Kürt hareketinin zorunlu göç, köye dönüş ve kalkınma projelerine destek verdi, kimi zaman Bölge’de yeni filizlenen Kürt kadın hareketine destek verdi. Bu yıllarda Şemsa Hoca’nın Diyarbakır’daki yaşamın bir parçası olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Onu bir akşam Sur’da ciğer yerken, başka bir gün bir kafede gençlerle sohbet ederken, Newroz’da halay çekerken, Sur’da muhtarlarla ev ziyaretleri yaparken görmek mümkündü.
Hocalık yaptığı Boğaziçi Üniversitesi’nden aldığı akademik izinleri Diyarbakır’da geçiriyordu. Gündüz çeşitli projelerde yerel kurum ve sivil toplum örgütlerine destek verirken, 2011 yılında akşamları da Kürt gençleri için “Ekonomik-Politik Okumalar” adını verdiğimiz bir dizi eğitim başlatmıştı. Bu eğitim programı çerçevesinde kalkınma doktrinleri, üretim ilişkileri, piyasa nedir, neoliberal politikalar, farklı köylü hareketleri ve toplum hareketleri, Kürt iktisat tarihi gibi birçok alan ele alınıyordu. Bu eğitimlerin amacı, Kürt gençlerinin ekonomik-politik konulardaki altyapılarını güçlendirmekti. Şemsa Hoca bu eksikliğin fazlasıyla farkındaydı ve Kürt gençlerinin ve Kürt hareketinin bu eksikliği tamamlamasını çok önemsiyordu. 2011 Eylül ayında başlattığımız ve altı ay süren bu eğitimlerde 20 genci mezun ettik. Bugün bu gençlerin bir kısmı çok kıymetli çalışmalara imza atıyorlar.
DİSA’yı kuruyoruz: Dil yarası, yürek yarası
Bölge’de günlük yaşam rahatlamıştı. Barış sürecine doğru gidiyorduk. Kürt sorununun çözümüne ilişkin farklı çalışmalar yaparak barış sürecine katkımız olsun istiyorduk. Farklı kesimlerden toplum liderlerini bir araya getirerek bir düşünce kuruluşu kurmaya karar verdik. Altyapısını oluşturmak, içinde yer alabilecek insanları belirlemek ve onlarla toplantılar yapmak bir yıla yakın zamanımızı aldı. Hazırlıklar bittikten sonra, 2011 yılında Şemsa Hoca’nın desteğiyle Diyarbakır’ın ilk düşünce kuruluşu olan DİSA’yı (Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) kurduk.
DİSA’da ilk olarak, Kürtlerin hemen hepsinin en öncelediği sorunlardan biri olan anadili konusunda çalışmaya başladık. Dil yarası, birçoğumuz için yürek yarasıydı. Anadili temelli çokdilli eğitim çalışmalarımızın koordinasyonunu uzun süre Şemsa Hoca yaptı. Bir yandan da Kürtçe dersleri alıyordu.
DİSA, anadilinden sonra yine Şemsa Hoca’nın öncülüğünde koruculuk konusunda çalışmaya başladı. Koruculuk, çalışması çok zor bir konuydu. Önce saha araştırması yapıldı. Saha araştırmasından sonra, Şemsa Hoca, Nesrin Uçarlar ve Osman Aytar ile birlikte “Geçmişten Günümüze Türkiye’de Paramiliter Bir Yapılanma: Köy Koruculuğu Sistemi” isimli kitabı hazırladı ve yayımladı. Kitap, bugüne kadar köy koruculuğu konusunda yapılan en geniş kapsamlı çalışmaydı. 2013 Mart ayında PKK ile Türkiye arasında barış süreci başlamıştı ve koruculuk sistemi de bu süreçte ele alınan konulardan biriydi. Kaldırılmasını istiyorduk, çalışmanın sonuçlarını o yıllarda Meclis’e gidip sunmuştuk.

DİSA KORUCULUK ARAŞTIRMASI
Korucuların Ortak Görüşü: “Devlet Bizi Kullandı”
İki yıl devam eden barış süreci boyunca, anadili, koruculuk gibi Kürt sorununun çeşitli ayaklarında çalışmaların yanı sıra, dünyanın diğer çatışmalı bölgelerindeki barış süreçlerini de inceliyor ve bu süreçlerin içinde bulunmuş insanları Diyarbakır’a davet ederek onlarla toplantılar yapıyorduk. Şemsa Hoca, tüm bu barış çalışmalarının bir ucundan tuttu. Doğrusu, barış içinde yaşayabilme ihtimaline sarılmıştık. Umutluyduk. Gündüzleri yoğun çalışıyor, akşamları Dilaver’i[2] dinleyip halay çekiyorduk. Oğullarım Aras ve Bawer, 3-5 yaşlarındaydı ama tüm bu çalışmaların bir şekilde içindeydiler. Bazen Kavar’a giderken arabanın arkasında Şemsa Hoca ile “kalkınma oyunu”[3] oynarlardı, bazen biz bir köyde toplantı yaparken onlar ağacın altında uyurlardı; akşamları evde yemek masası, benim tüm itirazlarıma rağmen tenis masasına çevrilir ve üzerinde Şemsa Hoca ile masa tenisi oynarlardı… En güzel yıllarımızmış meğer, henüz bilmiyorduk.
Savaş tüm şiddetiyle kentlere gelir
2015’te savaş tüm şiddetiyle geri geldi, ama son 40 yıldan farklı olarak bu sefer kentlerdeydi. Sokağımızda, evimizin önündeydi savaş ve ölüm. 2010’ların rahat ortamıyla Kürt illerine gelip çeşitli çalışmalar yapan birçok araştırmacı, gazeteci, akademisyen, sivil toplumcu… ortadan kaybolmuştu. Kürtler yine yalnızdı. Şemsa Hoca, bu yıllarda da Kürtleri yalnız bırakmadı.
Sokağa çıkma yasakları olunca bizlerle birlikte protesto eylemlerine katıldı, Sur’daki yardım kampanyalarının ucundan tuttu, Sur’un, Silvan’ın, Cizre’nin, Silopi’nin sesini duyurmak için elinden geleni yaptı. Bizlerden biri gibi, bizlerle birlikte… Kimi zaman birlikte gaz yedik, kimi zaman polisten kaçtık, kimi zaman Sur’da çocuğu öldürülen ailelerle nöbet tuttuk, kimi zaman öldürülen sevdiklerimizin cenazelerinde birlikte yürüdük… Ben o dönem Bölge’de yaşananları duyurmak için canhıraş biçimde, haftada bazen 3-4 kez T24’e yazıyordum. Akşam çocukları uyuttuktan sonra evde sessizlik hâkim olunca odaya girip yazımı yazardım. Şemsa Hoca muhakkak yayımlanmadan okumak isterdi; korkuyordu benim için. Ya gece ya sabah erken, ama o çatışmalı yıllarda muhakkak yayımlanmadan yazılarımı görmek isterdi.
Şemsa Hoca’yla gündüzleri Sur’daki bombardımanı daha yakından izlemeye ve kaydetmeye çalışıyorduk. Sur’da, yüksek bir yerde güvercin besleyen gençlerin kullandığı bir dam bulmuştuk. Oraya çıkıp Sur’un gözlerimizin önünde yıkımını hüzünle izliyorduk. Diyarbakır demek, Şemsa Hoca için Sur demekti. Sur’da nefes aldığını söylerdi. 7 bin yıllık Sur’un yıkımı karşısında üzgün ve öfkeliydi. Şemsa Hoca da bizler gibi hissediyordu artık: Evimiz yıkılıyordu.
Memleket yıkılınca
2015-2016’da Kürt illeri, kent çatışmaları, sokağa çıkma yasakları ve askeri operasyonlarla yıkıldı. Şemsa Hoca bu yılları çoğunlukla bizim evde, benimle ve çocuklarla geçirdi. Sadece Diyarbakır’da değildik; yasakların devam ettiği Silvan, Şırnak, Cizre gibi diğer Kürt kentlerine de gidiyorduk. Bu kentlerde evsiz kalan insanlar için yardım kampanyaları örgütlüyorduk. Bazen bu illere giremiyorduk. Şırnak’a girmek için Kumçatı Beldesi’nde bir çadırda kaldığımızı hatırlıyorum. Ben çadırda uyurken, karşımızdaki Şırnak’tan dumanlar yükseliyordu. Bir yandan da ulaşabildiğimiz her mecrada yaşananları duyurmaya çalışıyorduk.
Kürt kentleri bir bir yıkıldı. 2016’da sokağa çıkma yasağı kalkar kalkmaz ertesi gün gittiğimiz Şırnak büyük bir boşluğa dönmüştü. Ben “Şırnak yok olmuş” diye ağlarken, Şemsa Hoca bir yandan beni teselli ediyor, öte yandan “Hadi Nurcan, bu yıkımın, bu evlerin fotoğraflarını çekelim, bunlar savaş suçu, hadi ayağa kalk” diyordu. O yıllarda Şemsa Hoca yanımda olmasaydı, ayağa nasıl kalkardım, doğrusu bilmiyorum.
Çok sevdiği Sur’un yıkımı, Şemsa Hoca’yı en çok üzen şeylerden biri olmuştu. Sur’da yıkımın büyüklüğünün kayıt altına alınması gerektiğini düşünüyordu. Ancak konuştuğu belediyeler bu işe girişmeyince, Şemsa Hoca tek başına bu kaydı tutmaya karar verdi. Henüz haritalar değişmeden, aylar süren bir emekle eski Sur’u mahalle mahalle Google Maps programından hard disklere indirdi. “Hadi hocam, hava çok güzel, bugün gelin şunu yapalım” dediğimde, büromdaki çalışma odasında kafasını kaldırmadan çalışmaya devam ederdi, “Nurcancığım, bu sokakların eski halini tek tek indirmek önemli, yakında hepsini yıkacaklar, kaydetmeliyiz eskiyi” derdi. Aylarca devam etti bu çalışmaya. Tam da onun söylediği gibi, birkaç ay içerisinde ayakta kalan diğer yapıları da yıktılar. Sur’dan kalanlar moloz diye Dicle Nehri’ne atıldı. Kısa bir süre sonra da yıkılan bu dar küçelerin, bazalt taşlı evlerin yerine geniş caddeler açıldı, ucube villaların yapımı başladı.
2016-2020: Ağır baskı yılları
Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Kürt illerinde hayat daha da zorlaştı. Belediye başkanları cezaevine atıldı, yerlerine kayyım atandı. Kısa bir süre sonra sırada, Kürt hareketinin Meclis’teki temsilcileri vardı; onlar da cezaevine konuldu. Sivil toplum kuruluşlarının neredeyse hepsi kapatıldı. Kürt medyası, çocuk kanalı Zarok TV de dâhil olmak üzere kapatıldı. Kürt illerinde binlerce öğretmen, hemşire, doktor… işten atıldı. Kürtler yine ağır bir baskı dönemine girdi.
Kentin her tarafında bu baskı hissediliyordu. Her yerde polis barikatları, eli kalaşnikoflu özel timler, tanklar, zırhlı araçlar vardı. Kürtçe her yerden kazındı, sokakların, parkların isimleri değiştirildi. Kürt dili ve kültürüne dair her şey yok edildi.
Yapayalnızdık. Bir zamanlar Newrozlarımıza gelenler gelmiyor, sivil toplum kuruluşlarımızı destekleyenler desteklemiyor, kimse yardım kampanyaları örgütlemiyordu. Hatta ve hatta bizlerle görünmekten bile insanlar çekiniyordu. 100 yıl öncesine dönmüştük yine. Kürt yoktu, Kürdistan diye bir yer hiç var olmamıştı.
Şemsa Hoca bu yıllarda da bizi bırakmadı. Bu yıllarda sık sık gözaltına alındım. Kapım kırılarak gözaltına alındığımda da Şemsa Hoca benimleydi, mahkemelerimde de… Gün geldi, çocuklarımı ona emanet ettim. Gün geldi, çocuklarımı bir daha göremeyebilirim diye yanıma, yurt dışına, bulunduğum ülkeye getirdi. Tüm bu ağır koşullara rağmen motivasyon vermeyi de ihmal etmezdi. O yıllarda bana hep şunu söylerdi: “Yüz yıldır zulüm var, ama yüzyıldır direniş de var. Bir nehir gibi düşün. Bazen coşkuyla akar, bazen cılız. Umutsuzluğa kapılma. Belki bugün nehir cılız akıyor ama coşkuyla aktığı günler de gelecek…”
2017’de bu sefer, şarkılara konu olmuş güzeller güzeli Alipaşa, “kentsel dönüşüm” adına yıkılıyordu. Alipaşa’nın yıkımına karşı Sur Platformu kuruldu. Platformu kuran gençlerle birlikte Şemsa Hoca, platformun kuruluş bildirisini yazmanın yanı sıra tüm çalışmalarına katıldı. Alipaşa yıkılmasın diye Diyarbakırlılarla birlikte mücadele etti. Kimi zaman basın açıklamalarına katıldı, kimi zaman yeryüzü sofralarına… Ama Alipaşa da yıkıldı. Her anlamda yıkımın içinde kalmıştık. Binlerce yıllık bir hayattan, 100 yıl önce Ermeni ve Süryanilerin yoğun olarak yaşadığı bu mahalleden tek bir iz bile kalmadı.
2016’dan 2020’ye dek Sur’un hem yıkılışına hem de yeniden “inşasına” tanık olduk. Değişim öylesine hızlıydı ki… Bir hafta önce gördüğümüz bir yer, bir hafta sonra olmayabiliyordu. Şemsa Hoca’yla tüm bu yıkımı ve “inşayı” kayıt altına aldık. Bazen yıkıma karşı kahve içtik, bazen evladını yitiren aileleri ziyaret ettik, bazen gıda kolileri taşıdık, bazen Nusaybin’de evladının bedenini arayan annelerle yasaklı alanın önünde nöbetteydik; ama hep Sur’daydık, Şırnak’taydık, Nusaybin’deydik, Silopi’deydik, Cizre’deydik…
Kürt illerinde yasak, yıkım, yoksulluk ama aynı zamanda yaşam hepsi iç içeydi. Biz de ayağa kalktık. Çalışmaya devam ettik. Kayyum her şeyi yıksa da, her yeri kapatsa da yeni sivil toplum örgütleri filizlendi, yeni yerler açıldı. Onların yanında durduk. Şemsa Hoca yaşamın tarafındaydı her zaman, onun yaşama coşkuyla tutunması etrafındakilere de güç verirdi. Şemsa Hoca bu yıllar boyunca Kürdistan’ın her karış toprağını ziyaret etmeyi ve dokunabildiği kadar insana dokunmaya devam etti. Pandemi gelene kadar…
Son sözler
Pandemi ve ardından ortaya çıkan hastalığı nedeniyle Şemsa Hoca, 2019 sonrası Diyarbakır’a gelemedi. Son isteklerinden biriydi Sur’u tekrar görebilmek. Olmadı. Sur’a her gidişimde onu görüntülü arayarak değişimleri ona canlı anlatıp dururdum.
Şemsa Hoca ailemin bir parçasıydı. Onunla dostluğum ve ortak emek sürecim, bir tarihin tanıklığını da barındırıyordu. Şemsa Hoca’yla geçirdiğim 24 yıl boyunca barışa, savaşa, yıkıma birlikte tanıklık ettik, birlikte emek verdik, birlikte ürettik. Yazdığım her kitapta, ürettiğim her şeyde Şemsa Hoca’nın katkısı büyüktür.
Şemsa Hoca, Kürtlerin acısına, yasına ortak olduğu gibi, Kürtlerin direnişine ve yaşamına da ortak oldu. Çok insan bazı şeyler yokmuş gibi yaşadı. Türkiye’de birçok akademisyen, Kürtler yokmuş, başlarına bombalar yağmıyormuş, analarından emdikleri süt burunlarından getirilmiyormuş gibi yaşadı ve yaşamaya devam ediyorlar. Şemsa Hoca hiçbir zaman ne Kürtler ne de savaş yokmuş gibi yaşamadı. Her şey güzelmiş, yolundaymış gibi yapmadı. Bence onun en temel özelliklerinden biri de buydu. “Mış” gibi yapmadı, “mış” gibi yaşamadı.
Şemsa Özar, Kürtlerin acısının, yasının, sevincinin, coşkusunun yanındaydı hep. Barışın ve yaşamın tarafındaydı. Yaşlanınca Sur’da yaşamak istediğini söylerdi. Onunla bir barış okulu kurma hayalimiz vardı. Okulu kurmayı planladığım Sur’daki evimin hangi odasında yaşayacağını bile belirlemişti. “Odamı sakın ola kimseye verme” derdi.
Umarım hocam, Sur kadar güzel bir bahçedesinizdir şimdi. Kürt halkı, Surlular, ben ve çocuklarım sizi asla unutmayacağız.
Dipnotlar:
[1] Yazı boyunca büyük harfle başlattığım “Bölge” kelimesi ile kastımın Kürt illeri olduğunu belirtmek isterim.
[2] Diyarbakır’da Kürtçe şarkı söyleyen yerel bir şarkıcı.
[3] Çocuklar uzun yollarda sıkılmasın diye geliştirdiğimiz bir oyundu. Kalkınma nedir, ne değildir oyunu.
(NB/VC)












