Latin Amerika’da direniş ne vaziyette?
Geçen Cumartesi günü hapisteki babası, Donald Trump’ın “ahbabı” Jair Bolsonaro’nun eski makamına yerleşmeye hevesli olduğunu resmen ilan eden büyük evlat Flávio Ekim’deki seçimlere adaylığını koyarak başkanlık yarışına dahil oldu.
Brezilya’nın epeyce tecrübeli siyasetçisi, 80 yaşındaki Luiz Inácio Lula da Silva ile karşı safta yarışması beklenen 45 yaşındaki oğul Bolsonaro’nun kararını açıkladığı kongrede mahpus babasının yapay zekâ mahsulü mesajı yetmezmiş gibi yanında bitiveren Arjantin başkanı Javier Milei’nin destek konuşması da dikkat çekti. Ya mevzubahis vesileyle İsrail Başbakanı Netanyahu’nun da kongreye video yollamış olmasına ne demeli?
Konumuz olan belgeselde ise, dindar ve kapitalist adayın komünist adayla yarıştığı seçim çok daha mütevazı olsa da maziden günümüze, yalnız Brezilya’da değil, tüm gezegende bazı dinamiklerin pek değişmediğine dair izlere rastlıyoruz.
Tarihî Olinda şehrinin belediye seçimlerinde iki kadın aday yarışırken Luciana Santos’un baş destekçisi olarak yanında o zamanların nispeten genç Lula’sını görmekle kalmıyor, günümüzde 60 yaşında olan Santos’un halen Lula’nın başkanlığındaki Brezilya’nın Bilim, Teknoloji ve İnovasyon Bakanı görevini sürdürdüğünü de idrak ediyoruz.
Nasıl ki son haftalarda ABD’nin iktidardaki Cumhuriyetçileri kusurlarını örtbas etmek için Demokratları yermek üzere tüm formülleri tükettikten sonra onları komünistlikle itham ediyorlarsa, 2001 yılında sağcı aday Jacilda Urquiza da rakibi Santos’u komünistlikle suçladığı gibi, komünizmin tabiatı gereği din karşıtı olduğunu, solcuların dini halkın afyonu olarak gördüklerini; kısacası Santos’un “Allahsız”lığını kendine göre ifşa ediyordu.
Solcu Santos’un bunun üzerine daha sonra Lula’nın benzer şekilde yapacağı gibi, Evanjelist Hristiyan seçmenlerin karşısına çıkarak Tanrı’ya inandığını söylemesi ne kadar samimiydi bilinmez ama, akabinde iki kere peş peşe muhteşem Olinda’nın belediye başkanlığını yaptığını kimse inkâr edemez.

Herkes hamburger yesin!
Olinda’nın altın kemerleri (Os arcos dourados de Olinda/Olinda’s golden arches) adlı belgesel bizi ziyadesiyle muzip bir üslup takınarak “Olinda muharebesi” olarak anılan epizota dahil ediyor.
Dünya prömiyerini Rio Festivali’nde gerçekleştirdikten sonra Havana, Lizbon ve São Paolo’daki festivallerde seyirciyle buluşan ironi yüklü belgesel geçenlerde Lago Film Festivali’ne de iştirak ederek yoluna heyecanla devam ediyor. 2025 Brezilya yapımı 24 dakikalık sevimli belgeselin yönetmeni ve montajcısı Douglas Henrique aynı zamanda filmin senaryosuna da katkıda bulunmuş.
Bir yanda ABD’den feyz alan sağcı Urquiza ile diğer yanda S.S.C.B’nin dağılmasından hemen önce komünizme inanan Santos, belgeselde McDonald’s’ın Olinda’daki varlığıyla özdeşleşen mücadelenin adeta akisleri hâline geliyorlar.
Ne de olsa gezegenimizde soğuk savaşın sona ermesiyle ABD’nin alametifarikası sayılan “hürriyet, eşitlik ve hamburger” üçlüsü Moskova’yı bile büyüledikten sonra, ilk McDonald’s dükkânının nispeten sapa Olinda’ya da teşrif etmesi kitleler tarafından hevesle isteniyor.
Nitekim, dünyanın tüm halklarının aynı şeyi yemesine dair küresel fantastik proje ne kadar da pratik ve faydalı bir fikir değil mi?

Ya daima gülümsemesi beklenen, lakin ucuz işgücü gibi görülen genç çalışanların mukavelelerinde belirtilmeyen işlere de bakmalarının yanı sıra fazla mesai karşılığında mütemadiyen dükkânda satılan hamburgerleri ve kızarmış patatesleri yemeye mahkûm edilmelerine ne demeli?
Zaten iki siyasi cephe arasındaki çekişmenin adeta sembolü hâline gelmiş, başta büyük alakayla karşılanan dünya çapındaki hamburgerci nedense zamanla Olinda’da gözden düşüyor.
Bu arada küçük Bush’un önderliğinde ABD’nin Irak işgali de başlayınca seçimleri çoktan kazanmış Santos tavrını açık açık barıştan yana koyarak McDonalds’ın Olinda şubesinin bir günah keçisi misali kapanmasına bir şekilde yol açıyor.
Soğuk savaşın nispeten gecikmiş yansımasının yerel politik çekişme şeklinde yaşandığı Olinda’da “McDonald’s şubesini iflas ettiren dünyadaki ilk kent” payesi gurur vesilesi olmayı sürdürüyor; öte yandan, akabinde yeni şubelerin açılmasına karşı çıkılamamış olduğu hakikatiyle de halk ister istemez yüzleşiyor.
Barış tekrar tehdit altında

Kolombiya’da ise yalnız Trump’ın değil, politik sağın Latin Amerika’daki sevimsiz temsilcileri Arjantinli Javier Milei, Şilili José Antonio Kast ve Perulu Keiko Fujimori’nin de desteğini almış “artiz” Abelardo de la Espriella’nın yönetimi “hayırlısıyla” devralmasına birkaç gün kaldı.
Kendisi geçen aylardaki seçim kampanyasında diğer muhafazakâr aday, kadın politikacı Paloma Valencia ile arasındaki farkın “alfa erkeklik” özelliğinde belirginleştiğini ve bunun ülkeyi yönetebilmenin tartışılmaz şartı olduğunu ifade ediyordu.
Seçime hile karıştırıldığı iddiasını halen sürdüren eski başkan Gustavo Petro’yu “radikal solcu Marksist” olarak damgalamış olan Trump’ın Kolombiya’da beklenen yeni baskı rejimine model oluşturma ihtimali fazlasıyla yüksek.
Çok uzun yıllardan beri şiddet sarmalından kurtulmaya çalışan ülkede barışa yönelik siyasi ittifakların, kurum, oluşum ve dinamiklerin bir anda geçersiz kalacağından ve Kolombiya’da şiddetten kaçınmayan baskıcı bir güvenlik rejimine tekrar geçilmesinden haklı olarak korkuluyor.
Gustavo Petro dış politika mevzubahis olduğunda barış ve insan haklarını ön plana çıkarmayı, çevre adaleti sağlamayı, Latin Amerika - Karayipler entegrasyonunu, ayrıca feminizmi savunuyordu. İsrail’le diplomatik ilişkiler askıya alnımış, Filistin halkına yönelik soykırıma karşı çıkılmıştı.
Oysa toy olmasına rağmen gayet hevesli ve hırslı görünen Abelardo her şeyden önce yalnız Küba ve Nikaragua ile diplomatik bağların koparılmasından değil, ülkenin Birleşmiş Milletler’den çıkmasına yönelik niyetinden de bahsediyor. Gözü dönmüş çağdaş bir kapitalist olarak ayrıca İsrail ve ABD’yle ilişkilerin ziyadesiyle derinleştirileceğini sansasyonel biçimde ifade ediyor.

ABD’ye kaçırılıp hapse atılan Venezuela lideri Maduro’nun “uyuşturucu kaçakçılığı ve narkoterörle” itham edilmesi bazı şüpheleri uyandıradursun, suçu ispatlanmış ve ABD’de hapse atılmış narkotik baronu, Honduras’ın eski başkanı Juan Orlando Hernández’in Trump’ın affetmesiyle hangi akla hizmet hürriyetine kavuşup geçenlerde vatanına döndüğü halen tartışılıyor; Kolombiya’nın yeni lideri Abelardo’nun yakın istikbalde bu karanlık ve tehlikeli denklemdeki olası icraatı da merakla bekleniyor. Fosil yakıtlar ve hidrolik kırma ile alakalı agresif planlarının yanısıra geleneksel sanayi ve enerji sektörlerini koşulsuzca canlandırma niyeti ise hem çevrecileri, hem de yerel halkları şimdiden fazlasıyla endişeye sevk etmiş durumda.
Çevreyi ve kadim halkları düşünen yok!

Kolombiya’nın kuzey ucu, La Guiajira bölgesi yıllardan beri kömür madeni ve rüzgâr türbini dehşetiyle karşı karşıya. Yerli halk aldatılarak yaşam alanlarına el konmuş ve yerlerinden edilmiş, en başta su kaynakları olmak üzere çevreleri zehirlenmiş, ayrıca nadide su kaynaklarının yolları değiştirilerek tamamen sömürücü şirketler tarafından ele geçirilmiş.
Mücadele halen büyük bir cesaret ve inatla sürdürüldüğünden paramiliter oluşumlardan bilhassa aktivistlere yönelik ölüm tehditleri gelmeye devam ediyor; Wayúu yerlileri kötü beslenmeden, hastalıklardan, işsizlik ve parasızlıktan muzdarip olmayı sürdürüyor. Coğrafyanın kadim haklarının ecdatlarıyla bağları en başta olmak üzere, geleneksel yaşama dair neleri varsa hiçe sayılıyor; devlet göstermelik olarak haklarını koruyacağına söz verip şirketlerin çıkarlarını gözetiyor.

Haziranda tertip edilen olan Sheffield DocFest’e iştirak etmiş olan Rüzgârın susuzluğu (La sed del viento/The wind’s thirst) adlı belgesel meseleye militan bir gazetecilik tavrıyla yaklaştığı gibi yerel halkın mistik köklere dayanan sanatsal dışavurumlarına ve kendine has estetiğine de yer veriyor.
2026 Kanada, Kolombiya ortak ortak yapımı 84 dakikalık belgeselin hem yönetmen, hem senaryo yazarı, hem de sinematografi hanesinde Alejandro Valbuena’yı görmemiz, çalışkan sinemacının projesine nasıl candan bağlandığının zaten resmî ispatı.
Tüm varlıklarını direnişe adamış bilhassa kadınlara hayran oluyor, izin verildiği ölçüde tabiatın şefkatli kucağında hürriyet hissini doya doya yaşayabilen çocuklara gıpta ediyoruz.
Filmi seyrederken gökten bakıldığı zaman yeryüzünde devasa bir yaraya benzeyen kömür madenin korkunçluğunu ve heyula gibi damperli kamyonların agresifliğini teninizde hissedeceksiniz. Rüzgâr türbini şirketlerinin topraklarını izinsizce işgal etmeye girişmesi bir yana, ahalinin payına düşeni vermeye ne kadar gönülsüz olduklarını da görünce öfkelerine katılmamak ne mümkün.
Neyse ki bölgenin yerlileri, temiz enerji sayılsa da yaşam alanlarını en azından gürültü kirliliğine sınırsızca teslim etmemek için türbin sanayii ile gereğince baş ediyor. Damardan savunma, direniş ve mücadele tüm dünyada olduğu gibi orada da hız kesmiyor.
Son Tinigua

Kolombiya’nın Güneyindeki Amazon ormanlarında ise daha hazin bir meseleye eğilen Relikt (Relicto) adlı belgesel Tinigua kabilesinin hayatta kaldığına inanılan son ferdi Sixto Muñoz’u arama faaliyetine seyirciyi zarafetle dahil ediyor.
Latin Amerika’nın nadide diyarlarından birinde daha iktidarı pek yakında ele geçirmeye hazırlanan aşırı sağcı ve dinci zihniyetle alakasız, hususi ve derin bir içerikle karşı karşıya olduğumuza sizi temin ederim. Zaten başkanlığı ne kadar becerebileceği hakkında şüpheler artarken daha 2020’de ateist olduğunu açık yüreklilikle beyan ettikten sonra şaklaban kılıklı Abelardo de la Espriella’nın aniden sofu bir Katolik’e dönüşmesine ne demeli?
Nitekim belgesel vesilesiyle Avrupa’dan gelip zamanında coğrafyayı işgal eden kolonyalistlere daima eşlik etmiş din adamlarının katliamlarla dolu karanlık mazide büyük payları olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Ne de olsa Tinigualar’ın da devşirilmeye girişilmesiyle kahramanımız Sixto’nun manası aslında bıçak olan hakiki adı Sisithio da değiştirilmiş; ayrıca İspanyolca’nın hâkimiyetinde yerel diller ve daha birçok değer tahmin edilebileceği şekilde yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuş.
Seyirciyi sık sık meditatif bir ruh haline sevk eden nadide belgesel Cinéma du Réel’de Claerens Hümanist Belgesel Çekimi ödülüne, Cinélatino’da ise belgesel klasmanında verilen iki mansiyondan birine layık görülmüş.

Filmin hem yönetmen, hem senaryo yazarı, hem de sinematografi hanesinde adı geçen Guillermo Quintero’yu belgesel boyunca görmesek de yumuşak enerjisini, merakını, nezaket ve sabrını muhakkak ki hissediyoruz; hakkında fazla malumat sahibi olmadığı, sadece bir fotoğrafına sahip olduğu Sixto’yu ararken aslında coğrafyanın kadim halklarına gecikmiş de olsa bir saygı duruşunda bulunuyor.
Biz de genç, idealist ve romantik sinemacımızla giriştiğimiz nehir macerasında filmin kahramanı Sixto’yu, ortalıktan kaybolmadan önce tanımış olanlar aracılığıyla daha yakından tanıyor, bölgenin asırlardan günümüze aktarılabilmiş kadim tıp hazinesi sayesinde etrafına şifa dağıttığını da öğreniyoruz.

Begeselci Guillermo’nun uçsuz bucaksız Amazon ormanlarının derinliklerinde, birbirinden çok uzak mesafede yaşayan, malumat toplarken konuştuğu çoğu yaşlı kadının üzerindeki enerjinin bizimkinden çok farklı olduğuna emin olabilirsiniz.
Günün birinde şahsen inşa ettiği kanosuna binip Guayabero nehrinde bir daha görünmemek üzere gizemli şekilde kaybolmuş, 105 yaşında olduğuna inanılan kara kuru kahramanımız bilge hekim Sixto çoktan bir efsaneye dönüşmüş, yok edilmiş yerel kültürün son temsilcisi olarak hak ettiği mertebeye hakikaten ulaşmış.
Lakin hevesli ve azimli sinemacımızın da kolay kolay yıldığını düşünmeyin…
Bizi arada sırada bir üst ses olarak malumatlandırırken Guillermo aslında izlenim ve duygularını da incelikle paylaşıyor.
Sixto’nun ağabeyi öldükten sonra Tinigua dilini konuşacak kimsesi kalmadığında, belgeselde telkin edildiği şekilde o dilin artık sadece beyninde yankılandığını tasavvur edecek, empati sınırlarını zorlama pahasına, koca evrende tek başına kalma hissine belki siz de gark olacaksınız…
(RL/EMK)