Soykırımlara soykırım denmesinden evvel…
Coğrafyanın kadim halklarına yönelik olarak 20. yüzyılın başlarında gerçekleştirilen soykırımda insanları çöle sürüp orada susuzluktan veya önceden zehirlenmiş sular içirerek öldürmek başlıca yöntemdi. Alman İmparatorluğu’nun sömürgeleştirdiği Güneybatı Afrika’daki Herero ve Nama’ların kolonyalistlere haklı isyanı sonucunda tahminî sayısı 75 bin ile 100 bin arasında olan yerli katledilecekti.
Bu tip durumlarda “soykırım” ifadesinin kullanılmaya başlaması 1948 yılını bulsa da geçen asrın ve günümüzün soykırımlarının atası olarak Namibya soykırımı lanetini sürdürüyor.
Ne de olsa Almanya hükümeti 2021 yılında yerel halka yönelik soykırımı kabul edip Namibya’dan ve kurban ailelerinden af dilemiş olsa da tazminat ödemeyi reddetti. Zamanın şirin dışişleri bakanı Heiko Maas keşke daha fazlasını yapabilseydi!
Yıllar sürmüş pazarlıklardan sonra Almanya etik ve siyasî sorumluluğu üstlenip uzak diyarın gelişmesine yardımcı olmak ve altyapı projelerine katkıda bulunmak üzere 30 yılda ödenecek 1,1 milyar Euro taahhüt etti. Almanya bu ödemeleri gönüllü kalkınma yardımı olarak tanımladı ve hukuki bir tazminat zorunluluğu bulunmadığının altını çizdi.

İşte tam da bu bağlamda, mevzubahis desteğin ne kadar absürt dinamiklere yol açtığını gözümüze sokan manidar bir belgesel karşımıza çıkıyor.
2026 Almanya, Namibya ortak yapımı 114 dakikalık Bu arada Namibya’da (Meanwhile in Namibia) adlı, kara mizah yüklü ironik belgesel Almanya’dan gelen paraların nasıl çarçur edilebildiğini, kolonyalist mantalitenin halen nasıl capcanlı kalabildiğini, temizlenmesi zor lekelere rağmen ırkçılığın fütursuzca yaşanabildiğini resmen teşhir ediyor.
Film Visions du Réel’e iştirak ettikten sonra Münih Uluslararası Belgesel Festivali’nde yönetmenine VICTORIA DOK deutsch Wettbewerb ödülünü kazandırdı; yakında gene Münih’te, Filmkunstwochen kapsamında seyirciyle tekrar buluşacak.
Mevzuya daha yeni nüfuz etmiş Hamburg’lu genç sinemacı, yönetmen, fotoğraf direktörü, kurgucu ve prodüktör Jonas Spriestersbach projeye balıklama daldıktan sonra, tarafsızlığını mümkün olduğunca koruyarak karşısında arzıendam eden dramatik olduğu kadar evlere şenlik hadiseleri sabırla belgeliyor, yorumu ise neredeyse tamamıyla seyirciye bırakıyor. İnsan günümüzde yaşandığına inanmakta zorlandığı birçok sahnede tecrübeli sinemacı Ulrich Seidl hinliğini teninde hissediyor desem mübalağa sayılmaz.

Hafıza daha silinmemişken…
Ekonomik destek projesinin filmde teferruatlı biçimde afişe edilen kısmı, aslında belirgin bir sefalet içinde yaşayıp derin bir geçim derdinde olan yerli halkın fazlasıyla fuzuli bir kültürel parodiye alet edilmesi. Hangi akla hizmetse, coğrafyanın kadim halkları temsilcilerinden beklenen icraat Avrupalı sömürgecilerin bölgeyle temasından önceki yaşam tarzında geleneksel köyler inşa etmeleri ve çoktan unutulmuş geleneksel kıyafetlere bürünerek, Nuh Nebi’den kalma alet edevat kullanmak suretiyle mazinin âdetlerini canlandırmaları.
Üstelik soykırımı hafızalarında muhafaza eden yerlilere kimliklerini arama, hatırlama ve bulma çabası olarak lanse edilen projeyi kendi cüzi imkânlarıyla başlattıktan sonra Almanya tarafından kendilerine taahhüt edilen ödemelerin neleri, ne zaman kompanse edebileceği meçhul.
Projeyi yürüten Almanya’lı genç çalışanların akıllarını fazla çalıştırmadan üstlendikleri sorumluluk hakkında en ufak bir şüpheleri yok gibi görünüyor. Dışarıdan bakıldığı zaman tamamıyla mantıksız gelen faaliyeti idare ederken özgüvenlerine de diyecek yok. Verilen emirleri sorgulamayan, sadece “dâhiyane” projenin muvaffak olabilmesi için ellerinden geleni yapan hevesli gençler onlar.
Benzer bir akıl tutulması bağlamında, bir zamanların sömürgesini ziyarete gelmiş nostaljik Almanya’lı turistlerin bir hayvanat bahçesinde bulunuyormuşçasına yabancılık çektikleri çakma geleneksel köy ziyaretleri sırasındaki davranışları fazlasıyla hazin. Sudan çıkmış balık şaşkınlıklarının yanı sıra, sakarlık ve beceriksizlikleri, durumu kurtarmaya çalışırken işgüzarlıkları görülmeye değer. Varsayımları ve önyargıları yetmezmiş gibi, küçümseyici bakışları, acıma yüklü tavırları ve utanmadan, hatta farkında olmadan dışa vurdukları ırkçılıkları inanılması güç seviyelerde. Kendilerini üstün ırktan saydıklarına ve tüm gezegen sathında ödün vermeden, diledikleri biçimde doludizgin varolma salahiyetini kendilerinde gördüklerine şüphe yok (yoksa kapitalizm hepimizi mi böyle yaptı?).

Görünen köy kılavuz istemez
Kolonyalizmin şokunu atlatamamış bir coğrafyayla karşı karşıyayız. Belgeselde bariz ırkçılık ve aşağılama dışında sömürge döneminin şiddetinin önemsizleştirilmeye çalışıldığını da görüyoruz. Tepeden bakan, mağrur, kibirli ifadeleri aynı manaya gelse de, günümüzde halen kendini aşamamış, hipnotize edilmiş kadar dar görüşlü filmin beyaz kahramanlarını tarif etmeye kâfi gelmiyor.
Suçluluk duygularını bertaraf etmeye çalışırken (Almanya’nın günümüz İsrail devletini koşulsuz desteklemesi gibi) icraatlarını ellerine yüzlerine bulaştırdıkları muhakkak.
Yönetmenin kolaylıkla duygudaşlık kurabildiği, bilhassa taşralı Almanyalılar’ı varlığı ve kamerasıyla hiç rahatsız etmediği kesin; oysa ağızlarından çıkan saçma sapan laflar hakkında “yanlış” deyip mütemadiyen ağızlarına tıkması mümkündü.
Avrupalı bir beyaz, hatta Alman olarak Namibyalılar hakkında belgesel çekmeye ne kadar hakkı olduğunu sorgulayacak kadar da düşünceli ve hassas sinemacıya hürmet duymak bence yerinde olur.
Sonuçta insanlar arasında koşulsuz eşitliğe inanan biri olmasına rağmen, eşitsizliklere daima mazeret bulmaya endekslenmiş bir kültürde yetişmiş bir zat.
Filminin ister istemez insanın ağzında acı bir tat bırakan ironik unsurlar barındırdığını, bunun provokatif bulunabileceğini biliyor ve kurgunun son safhalarında kara mizah dozunu azaltmaya çalıştığını söylüyor. Muvaffak olduğu bir şey varsa o da tarafsızlığını mümkün olduğunca koruyarak, yorumu seyirciye bırakmak üzere milliyetçi film kahramanlarının kendilerini serbestçe rezil etmelerini sağlamak oldu diyebilirim.
Fazla hazırlıklı olmadan atıldığı, hiç beklemediği anda prodüktörlüğünü bile üstlenmek zorunda kaldığı maceradan alnının akıyla çıktığı ve istikbalinin parlak olacağını söylemek yanlış olmaz.
(RL/NÖ)