Enseste disfonksiyonel aile mi yol açar?
Geçtiğimiz haftalarda Fransa’nın en prestijli sinema organizasyonlarından FID Marseille Film Festivali'nde yer alan Sadece Yılanın Bildiği (Seul le serpent sait/Only the serpent knows) adlı belgesel ensest mevzusunu işliyor. Ne de olsa festivalin Fransa yapımı filmler seksiyonu Büyük Ödülü'ne layık görülen çarpıcı sinema eserinde çocukken enseste maruz kalmış Patrick Séror tüm benliğini ve mazisini kamera karşısında ortaya koymakla kalmıyor, belgeselin yönetmenleri ağabeyi Olivier Séror ve ayrıca sinemacı Martin Verdet ile filmin senaryosuna da imza atıyor.
Tabii ki belgeselin başından itibaren mevzunun ağırlığı dışında filmin iki kahramanı Patrick ve Olivier’in olayın vuku bulduğu aile evinde geçmişle hesaplaşırken kameraların varlığıyla da katmerlenen dramatik bir yoğunluk yaşadığı muhakkak. Lakin senaryo icabı, yaşlı annelerinin evden ayrılmasıyla bir hafta sonu boyunca boş olan “suç mahalli”nde maziyi enine boyuna kurcalamaya girişmiş artık yetişkin erkek kardeşler belgeselin sonunda bizi kısmi de olsa huzura ulaştıran kreşendoyu ihtimamla bestelenmiş bir konçerto edasıyla destekliyor; yoksa buna, “kurban rolüne artık takılı kalmamayı başarmış, travmasıyla yaşamayı öğrenmiş, kendini baştan inşa etmeyi başaracak”, yorgun ama muzaffer bir ruhun haysiyetli seslenişi, ağırbaşlı bir prelüd desem daha mı isabetli olur?
2026 Fransa yapımı 76 dakikalık belgesel, 5 yaşından itibaren, o zamanlar 13 yaşındaki ablası Karine tarafından kendisiyle defalarca seks yapmaya zorlanmış Patrick’le empati kurmamızı sağladığı gibi psikolojik açıdan çok sezgisel, sosyolojik ve antropolojik temellere oturtulmuş, insanlığın köklerine kadar uzanan mitolojik açılımlarla da seyirciyi derinlemesine aydınlatan manidar bir sinema eseri.
Normalde ufkumuzu genişleten ve bizi sağlıklı bir istikbale hazırlayan cinsel keşif yolculuğunun herkes için çok ahenkli olamadığına siz de ikna olacaksınız.

Millet ne der?
Yıllardan beri, çok ufakken kurbanı olduğu ensestin izlerini silmeye çalışan, lakin bunu tam manasıyla başardığına inanılmayan Patrick’in yardımına ağabeyi koşuyor. Tecrübesini bir kitaba dönüştürmeyi düşünürken, ağabey Olivier ve sinemacı Martin esas kahramanımızı ikna edip mevzunun belgesele aktarılmasına vesile oluyorlar.
Sürecin katartik açıdan daha tesirli biçimde işlemesi için olayın yıllar önce yaşandığı aile evinde çekim yapılmasına, artık tek başına evde yaşayan dul annelerinin evde olmadığı uzun bir hafta sonu tatilinin ideal olduğuna karar veriliyor.
Lakin erkek kardeşler daha eve girmeden bile Patrick’in nevrotik enerjisi seyirciyi tesir altında bırakmaya başlıyor. Neredeyse titreyerek, abartılı el kol hareketleri, öfkeli olduğu kadar endişeli bir ses tonuyla sözlerine “Yahudi olmayan insanlar bizi Yahudi sanıyor, Yahudi olanlar bizi Yahudi’den saymıyor!” diye başlıyor; tiradına “Fakirler bizi zengin sanıyor, zenginler bize fakir gözüyle bakıyor!” diye devam ediyor. Filmin ilerleyen sekanslarında toplumun onlara hangi gözle baktığının niçin bu kadar mühim olduğunu anlıyoruz. Çocukluğu Cezayir’de “beyaz” azınlık, üstelik Yahudi olduğu için “çifte” azınlık olarak geçen kahramanlarımızın babası Fransa’ya göç ettiğinde de kendini ortaya koyma yetisine kavuşamamış bir adam. Toplumda ona atfedilen babalık dahil birçok rolün gereklerini yerine getiremeyen, etraftaki insanları rahatsız etme korkusuyla “kendi” olamayan ezik bir fert; kişiliğine sahip çıkmayı suçmuş gibi gören, kendini “kaçak mal”mış gibi tasavvur eden, çevredeki insanların bakışını fazlasıyla önemseyen eğreti bir varoluş biçimi.
Lakin evdeki baba şiddetinden, mükemmel olması için piyanoda defalarca çaldığı parça arzulanan mükemmellikte olamayınca ahşap terliği suratına yemiş abla Karine de azade değil!
O zamanlar evdeki hizmetkârın bodrum katında tek başına yaşadığını ve eve misafir getirmesinin kesinlikle yasak olduğunu da bilmekte fayda var.
Herkes kurban
İletişimin asgari olduğu, annenin annelik gereklerini en düşük seviyede yerine getirdiği disfonksiyonel ailede küçük oğlan kardeş Patrick için abla Karine annenin yerini tutan bir figüre dönüşmüştü. Ailede sevgi yoktu, takdir yoktu, şefkat yoktu. Ablası onun her şeyiydi, onda yücelik görüyordu; Karine onun modeliydi: “Beraber iyiydik, dengedeydik”.
Fakat Karine erken yaşta fark ettiği gibi cinsiyetinden dolayı evde fazlasıyla baskı görüyordu; mesela patinaj küçük burjuva ahlâkçılığına istinaden bayağı bir spordu, münasip değildi. Oysa ağabeyi Olivier erkek olduğu için gayet serbestti. Adeta eve kapatılan asileşmiş Karine uyanan cinsel kimliğine çıkış ararken çocuk şuursuzluğunun sınırlarını zorlar hâle gelmişti. Aslında o da bir kurbandı, lakin büyüğün ufağa, kuvvetlinin zayıfa yaptırımı mevzubahisti; dinamikte dengeden bahsedilmesi artık mümkün değildi.
İnsan varlığının ilk anlarından itibaren gelişmeye başlayan cinsel kimlik sürecinde kardeşler, kuzenler, yaşıt arkadaşlar arasında yaşanan keşifler bazen eğitici olsa da sonradan defalarca yaşandığına ikna olduğu cinsel tacizin Patrick’te büyük bir travmaya yol açtığı kesindi. Başına gelen şeye mana vermesi neredeyse imkânsız olduğu gibi etrafındakilerin de neden kaynaklandığı belirsiz vaziyeti anlaması mümkün değildi. Psikologlara defalarca götürüldü, zekâ geriliği çektiği düşünüldü, pelteklik ve kekemelik, ayrıca halen geçmemiş disleksiden dolayı konuşma koçlarına mütemadiyen sürüklenerek zorla “düzeltilmeye” çalışıldı.
“Yıllar boyunca önüme bir kitap açtığımda gözümün önüne bacaklarını açmış kadın görüntüsü geliyordu”. Zaten Patrick kendini korumak için kişilik bölünmesi gibi bir formüle başvurmuştu; uyuyormuş gibi yapıyor, taş kesiliyor ve sanki kendi bedeninden ayrılarak kendinin bir hayaletine dönüşüyordu. Lakin Patrick yanlış anlaşılmaması için yetişkin sıfatıyla şizofren olmadığını da belirtmeden edemiyor. Filmde irdelenen bir diğer husus, gene babanın ipliğini pazara çıkarma pahasına aslında enseste yatkınlığın kalıtımsal olduğuna dair.

Mitler ve destanlar bizi anlatıyor
Pek yakında köklü Locarno Film Festivali'nde de arzıendam edecek belgeselde taşlar yerine oturdukça Patrick’in hayatı boyunca boş durmadığına, sezgilerine dayanarak kendine bir çıkış yolu bulduğuna ikna oluyoruz. Freud ve Yunan mitlerini bir tarafa bırakarak, tanıştığı andan itibaren Lilit mitine sarılması ve onun şahsi “canavarı” ilan etmesi boşuna değil. Ne de olsa insanlık medeniyetinin ilk yeşerdiği coğrafya sayılan Mezopotamya’da bize dair ne varsa hepsinin zamanında ziyadesiyle işlendiğini biliyoruz. Enki ve Ninhursag’dan Gılgameş’e, İştar’dan Huluppu ağacına, söz konusu mitler ve destanlar hakkında yoğun şekilde malumatlandırılıyor, Patrick’in kendini yalnız hissetmemesini sağlayan şahsiyet ve epizotların resmigeçidine doyuyoruz. Sümer medeniyetindeki Kutsal Evlilik müessesesi bir yana, Yaratılış Kitabı ile Lilit mitinin paralellikleri irdeleniyor, Adem ile Havva mitiyle 22 benzerlikten sadece beş tanesiyle tanıştırılsak da köklerinin bir olduğuna ikna oluyoruz. Adem ile Havva’nın hakikati kabul etmeyi beceremedikleri için cennetten kovulduklarına, inkârlarının bilincine varamadıklarına da bu vesileyle vâkıf oluyoruz. Hakikaten de yılanın bu dinamikteki rolünü merak etmemek mümkün değil!
Patrick’in eşliğinde ağabey Olivier belgeselin ilerleyen dakikalarında aktörlük tecrübesini mevzuyla alakalı cesur bir soytarılığa da dönüştürüyor; belgeselde dünyayla teatral yollarla da olsa iletişim kurabilmiş, derdini aktarabilmiş olmanın ferahlığı, çılgınlığın, narsizmin ve teşhirciliğin cesur dışavurumlarıyla taçlandırılıyor. Taşkın ağabey kardeşini “Kaybettiğin masumiyet döneminin nostaljisine ihtiyacın var” gibi argümanlarla provoke ederken Patrick kendini iyileştirmek için daima suçlular aradığını saklamıyor; lakin inişli çıkışlı bir ilişki sürdürdüğü ablası Karine’yi asla lanetlemiyor. Hatta gelen istihbarata göre belgeselin ikisi arasındaki buzların tekrar erimesine yol açtığı anlaşılıyor.

Kahramanımız Patrick her zaman toplumsal bağlamıyla incelemeyi tercih ettiği tecrübesini şu sözlerle bağlıyor: “Toplum benim mazide olduğum durumla tıpatıp aynı vaziyette, yani yıldırım çarpmış kadar afallamış; harekete geçmekten âciz, intihara meyilli… Toplumun hasta olduğunu anlaması gerek; ayrıca tacizcilerin ve durumlarını çok da idrak edemeyen kurbanların varlığını bilmek ve kabul etmek şart… ben cehennemden geliyorum, zaten hepimizin gittiği yer de orası”.
Sondaki jenerik akmaya başladığında seyircinin ulaşmış olduğu yoğunluğa birebir uyan, sakin ve ağırbaşlı klasik müzik parçası belgeselin başarısını mütevazılıkla pekiştiriyor. Çok da eski olmayan bir mazide pop müziğe bile çeşitli aranjmanlarla uyarlanmış, aslında gayet çağdaş bir armoniyle karşı karşıyayız: Chopin’in do minör Op. 28, No. 20 prelüdünü Patrick şahsen icra ederken otoriter babanın gölgesini ve evdeki gerginliğin soğukluğunu tenimizde hissediyor olsak da kahramanımızın binbir çabayla eriştiği katarsise biz de hürmetle iştirak ediyoruz…
(RL/HA)
