Günümüzde kapitalizmin insana karşılığının ve akıl dışılığının en önemli örneklerinden birisinin iklim krizi olduğu aşikâr. Varlığı sermaye birikimini büyütmeye dayalı bir sistem olan kapitalizm, ne pahasına olursa olsun kâr hedefiyle işliyor. Hayatta kalabilmesi emekçileri daha fazla sömürebilmesiyle, doğayı daha fazla tahrip ve talan etmesiyle birebir ilişkili. Kapitalizm var olduğu sürece ne eşitsizlik ne yoksulluk ne de iklim krizinin son bulmasının mümkün olduğu biliniyor. Bu yüzden, yaşanmakta olan sorunları ve nedenlerini herkes için, her düzeyde görünür, fark edilebilir kılmak, karşı mücadeleyi ve dayanışmayı uluslararası düzeyde de örgütleyebilmek önem taşıyor.
Halkların İklim Zirvesi
İklim krizinin varlığı, nedenleri, doğaya ve insana yönelik olarak ortaya çıkmış ve gelecekte ortaya çıkma riski olan etkileri bilim insanlarının çalışmalarıyla ortaya konmaya devam ediyor. Herkes için görünür, bilinir olması için de bu bilgilerin etkili araçlar kullanılarak düzenli biçimde kamuoyuyla paylaşılması önem taşıyor. Ancak, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında, patronların-şirketlerin doğrudan, dolaylı sözcüsü olan hükümetlerin yetki ve sorumluluğunda 1995 yılından itibaren düzenlenen “Taraflar Konferansı” (Conference of the Parties, COP) ile sağlanabilmesi mümkün değil. Bu somut durumdan hareketle bir süredir COP’un yapıldığı ülkelerde eş zamanlı ve alternatif olarak gerçekleştirilen Halkların İklim Zirvesi önem kazanıyor. Dünya halklarının konuyla ilgilenmesi, bilgilenmesi ve kendi adına sözünü söyleyebilmesini sağlıyor.
Avustralya ve Türkiye hükümetlerinin organizasyonuyla Kasım 2026’da gerçekleştirilecek olan COP31-Antalya’ya alternatif olarak yapılacak olan Halkların İklim Zirvesi hazırlıklarının başladığı ve hummalı bir biçimde devam ettiği biliniyor. Bir yandan bu gelişmeler yaşanırken diğer yandan hükümetin doğanın tahribatı ve talanını daha da artıracak uygulamaları büyük bir hızla devam ediyor. Ülkenin hemen her yerinde yandaş şirketlere yaygın biçimde yeni yeni ruhsatlar sağladığını muhalif yazılı ve görsel medya aracılığıyla öğreniyoruz.
ÇED raporları
AKP hükümetleri döneminde uygulamaya girmiş olan “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Raporu” uygulamasının gerekçesi, “bir bölgede yapılacak sanayi, maden, baraj vb. kuruluşların varlığına, yöre halkı da dâhil ilgili bütün tarafların bilimsel ve hukuksal bilgiler ışığında birlikte karar vermeleri gerektiği ve bunun demokrasinin bir gereği olduğu” biçiminde açıklanmıştı. Dönemin hükümeti, söz konusu saptama üzerinden kamuoyuna “çevreci hükümet” intibaı vermeye çalışmış, bunun propagandasını da yapmıştı.
O günden bugünlere kadar hazırlanmış ÇED raporlarının hemen hemen hepsinde çeşitli üniversitelerden pek çok öğretim elemanının imzası olduğu biliniyor. Sayıları oldukça az da olsa bu öğretim elemanlarından bazılarının bilim insanı kimliklerini koruyarak, toplumsal yararı da gözeterek doğadan ve toplumdan yana bilimsel tutum alarak raporlarını hazırladıklarına tanık olduk. Türkiye’de termik santralleri, HES’leri, RES’leri, fabrikaları kuracak; zeytinlikleri yok ederek madenleri, taş ocaklarını işletmeye açacak patronlar adına ÇED raporları hazırlığını yürüten, taşeronluk yapıp para kazanan onlarca şirket bulunuyor. Bunlar, raporun hazırlanmasını ve imzacılarını da bulup işi paket olarak tamamlayarak, adeta anahtar teslimi iş yapıyor.
Bilim insanının toplumsal sorumluluğunu yok sayanların bir bölümü, patronlar adına ÇED raporu talep eden şirketlerin adeta “memuru” gibi davranmışlar. Bazı örneklerinin zaman zaman gözler önüne serildiği gibi, tamamı şirketler tarafından yazılmış ve son hali verilmiş raporlara yalnızca imza atıp, sahiplenmişler. Bu grubun başka bir bölümü de kendileri herhangi bir araştırma yapmaksızın, doğrudan şirketler tarafından önlerine konan sayı ve bilgi içeren metinler üzerinden rapor hazırlamışlar. Bunlar, akademik sıfatlarla bilim insanı kimliği arasındaki mesafenin, farklılığın kötü örneklerini oluşturmaktadır. Kabul edilemez. Hatta deşifre edilmelidir.
ÇED raporunda ısrar
ÇED raporlarıyla ilgili süreç bu biçimde işliyor olmasına karşın, şirketler, mesleki ve toplumsal sorumluluklarına sahip çıkan, bilimsel yöntemi ve bilgiyi kullanmaktan vazgeçmeyen çok az sayıdaki öğretim elemanı tarafından hazırlanan oldukça az sayıdaki olumsuz rapora, bunlar üzerinden yürütülen hukuksal sürece, dolayısıyla ‘zaman kaybına’ tahammül edemiyor. Bu durumdaki şirketlerin “sorununu çözmeyi” bir görev olarak kabul eden AKP hükümetleri, derhal harekete geçerek, pek çok tesis inşası, maden, taş ocağı vb. için ÇED raporunun gerekmediği kararı çıkarıyor. Ekolojik mücadelenin öznesi kişi ve kurumların böyle uygulamalar karşısında da tutum almaları ve ÇED raporu hazırlanması için ısrarcı olmaları gerekiyor. Hem yaşanacakların deşifre edilebilmesi hem de sorunu yakından yaşayacak olanların örgütlenmesini ve ülke genelinde de birlikte mücadelesini sağlayabilecek olanaklar yaratabilecektir.
Toplumsal sorumluluk
Bilim insanları, kendilerine teklif edilen ÇED raporlarının hazırlanmasında, kurulacak tesisin ya da işletmenin doğaya, insana en küçük bir zararını dahi görmezden gelmemelidir. Tesisin doğaya ve insan sağlığına olası etkilerini doğrudan kendileri tarafından üretilen ve/veya denetlenebilen veriler üzerinden değerlendirmelidir. Bunu sağlayabilmek için de rapor hazırlığına başlarken hipotezi “bu tesis doğaya ve insan sağlığına zararlıdır” olmalıdır. Ve bunu ispatlamaya çalışmalıdır. Zararlı olduğunu bilimsel, güvenilir bilgilerle ispatlayamazsa tesisin olası zararsızlığı kabul edilebilir. İkinci husus ise tesisin ve yapılacağı bölgenin-kentin birlikte ele alınması, değerlendirilmesidir. “Kentteki-tesisin kurulacağı bölgedeki kirlilik tesis kurulmadan önce ne durumda? Sonrasında ne olabilir?” sorularına yanıt aramalıdır. Eğer kirlilik varsa ve/veya tesisin yaratacağı yeni emisyonlar söz konusu parametreleri içeriyorsa kirliliği daha da artıracağından, hiçbir ayrıntıya girmeden tesisin kuruluşu baştan reddedilmelidir.
Doğa için ve iklim krizine karşı mücadele edenlerle, çevre, kimya, orman, elektrik ve elektronik ile halk sağlığı vb. meslek gruplarının uzmanlık dernekleri, konuyla ilgili açık bir biçimde taraf olabildiğinde, yöre halkı başta olmak üzere, toplumla birlikte kurumsal adımlar atabildiğinde “pervasızlıkların” azımsanmayacak bir bölümünün engellenebilmesi mümkün.
Toplumsal sorumluluğun yerine getirilebilmesinin toplumun sağlığının geliştirilmesi ve korunması önceliğiyle, bu durumu etkileyen ve etkileme potansiyeli taşıyan sağlık, ekoloji, ekonomi, sanayi, siyaset vb. alanlardaki her türden olgu/olay üzerinden sağlanabilir. Toplumun sağlığını doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyebilecek her bir durum, konu, karar, uygulama vb. toplumsal sorumluluk kapsamına girdiğinden, bilim insanları bu konularla doğrudan ilgilenmeli, çalışmalı ve sözünü söyleyebilmelidir. Başka bir ifadeyle, bu konularda toplum sağlığından yana taraf olarak bilimsel bilgi üretmeli, bu nitelikteki bilgiye dayalı olarak görüş bildirmeli, bildirmekten çekinmemeli ve gerektiğinde de bir aktivist olarak toplum yararına tutum da alabilmelidir. (OH/TY)







