Gezi öncesinin karamsarlığı ve Gezi sonrasının hoyratlığı
13 yıl önce, dönemin AKP Hükümeti ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “inadıyla” alışveriş merkezi yapılmasına karşı, Gezi Parkı’nda “birkaç ağacın kesilmesinin engellenmesi” için 27 Mayıs 2013 günü başlayan direniş, hemen ardından Taksim Meydanı’nı da kapsadı. Kısa süre sonra, Bayburt ve Bingöl dışında 79 ile yayılan halk ayaklanmasına-isyanına dönüştü.
Bununla birlikte, sosyalist yapılar da dahil olmak üzere, o günler ülke genelinde eylemlilik açısından “yaprak bile kımıldamayan” bir dönem olarak tanımlanıyordu. Açıkçası, Gezi-Haziran İsyanı’na kadar neredeyse hiç kimse, hiçbir siyasi yapı böylesi bir isyanla sonuçlanabilecek toplumsal bir eylemliliği beklemiyordu.
Cumhuriyet tarihinde bir benzeri daha yaşanmamış bu kapsamdaki bir direniş ve dönüştüğü isyan dikkate alındığında, Gezi’nin içeriği esas olarak; sınıfsal, ekonomik, siyasal, ekolojik, cinsiyet eşitlikçi, kültürel, LGBTİ+ vb. duyarlılık ve tepkilerin oluşturduğu bir kesişim kümesiydi. Ve ortaya çıktığı an itibarıyla, herhangi bir örgütlü yapının öncülük etmediği bir kitle hareketiydi. Buradan da hareketle, böylesi bir kitlesel eylemliliğin nedenlerini son bir ya da birkaç yıldan daha geniş zaman dilimi içindeki toplumsal dinamikler ve gelişmeler üzerinden aramak, sorgulamak gerekiyor.
Gezi öncesi Türkiye
Kapitalizmin yeniden yapılandırılması sürecinde, 1980 yılının başında Türkiye’ye biçilen rolün yerine getirilmesi amacıyla alınan “24 Ocak Kararları”nın hayata geçirilebilmesini sağlayabilmek için 12 Eylül 1980 asker darbesiyle bir süreç başlatılmıştı. Bu süreçte, özellikle 90’lı yıllarda toplumsal yaşantı, bütün bileşenlerini kapsayacak ve gündelik pek çok ayrıntıyı da içerecek biçimde ulusötesi sermayenin çıkarları doğrultusunda, yeniden düzenlendi. Sermayenin mutlak egemenliği adına insan ve doğa nesneleştirildi.
Diğer yandan, 90’lı yılların başından itibaren Kürt sorununun barışçıl yollardan çözümünün pek çok talebe karşın, devlet tarafından reddedilmesiyle şiddetlenen ve zamanla “kanıksanan-sıradanlaşan” düşük yoğunluklu savaş ortamını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. O dönemde ekonomik, siyasal, ekolojik, özgürlükler, haklar vb. alanlarda yaşanan gasplar ve kayıplar karşısında ortaya çıkan toplumsal öfke, devlet ve hükümetler tarafından ustalıkla Kürt siyasal hareketine yönlendirildi. Ayrıştırılarak baskılanmaya çalışılan toplumun öfke boşalımlarının asker ve polis cenaze törenleri, asker uğurlamaları vb. biçimlerde “Kürt sorunu” bağlamında gerçekleştirilmesi sağlandı.
Gezi’yi hazırlayan koşullar
2000’li yılların başından itibaren sermaye sahiplerinin daha ucuz ve daha fazla miktarda “değişmeyen sermaye” gereksinimi nedeniyle hidroelektrik santralı (HES), orman arazilerinin yapılaşmaya açılması, yeni maden alanları, rüzgâr enerji santralı (RES), TOKİ aracılığıyla yürütülen kentsel dönüşüm, sanayinin doğaya ve insana verdiği zararların görünürlüğü vb. olaylar ülke genelinde birbirinden ayrı ayrı yerlerde yerel halkın huzurunu kaçıran hale gelmişti. Buralarda doğanın doğrudan talanıyla yaşam alanlarının işgali ve her türlü kültürel, coğrafi, tarihsel vb. farklılıklar dışlanarak, tekleştirilmesinin yarattığı tehdit aynı zamanda karşı reaksiyonu da beraberinde ortaya çıkarır oldu. Bu sorunların yaşanmaya başladığı yurdun dört bir tarafında, yöre halkının birebir “var oluşuna ve geleceğine” yönelik algıladığı tehditler karşısında irili ufaklı öbekler halinde halkların örgütlenmesi ve bu öbekler arasında kurulan farklı boyut ve özelliklerdeki ilişkilerle birlikte, destek, dayanışma ortamı da gelişti.
Bunların yanında, 2012 yılında başladığı öğrenilen “barış görüşmeleri” ve ardından ortaya çıkan çatışmasızlık-‘ölümsüzlük’ ortamının toplumsal muhalefete yönelik olumlu etkilerini de dikkate almak gerekir. Öyle ki bir yandan biriken, diğer yandan azar azar da olsa azaltılan toplumsal öfkeyi gerçek hedefinin dışına yönlendirmede ana araç olarak kullanılan Kürt sorunu, bu dönemde görece olarak da olsa bir süredir aradan çekilmiş oldu. Yaşadıkları mağduriyetlerin engellenebilmesi yönünde her türlü hukuksal ve örgütsel olanağı uzun süredir yitirmiş olanlar, bulamayanlar, böyle bir atmosferde, açık ve net bir biçimde sorunlarının-mağduriyetlerinin ‘nedeni’ olarak Hükümeti görebildiler.
İktidar tarafından uzun bir zamandır sağlanan baskı, mutlak denetim, şiddet ve yaftalama ile oluşturulan korku kalkanı, yukarıda ayrıntılı olarak tanımlanan suni bir atmosferde, küçük bir zorlamayla kimsenin beklemediği bir yerden ve beklemediği bir zamanda çatladı. Adeta bir baraj bendinin yıkılışında görebileceğimiz boşalma yaşandı. Yıllardır biriken potansiyel enerji, çok hızlı bir biçimde ve kısa bir süre zarfında kinetiğe dönüştü. Bugün bile yakın ve uzak çevresiyle nedenselliklerinin irdelenmesi özel analizleri gerektirmesinin yanında, kalkanın görünen kırılma noktasının ekoloji alanı/doğa-çevre olduğu biliniyor.
Gezi eylemcileri
Bugünden bakıldığında siyasi bir öncüsü olmadan, kendiliğinden ortaya çıkan bu kitle dinamizmi ve kitlesel hareketlenmenin öznelerinin süreç içerisinde, çoğu zaman irili ufaklı ekolojik talan, tahribat vb. olayların yaşandığı coğrafyalarda direnen halkların yanında destek olan, büyük bölümü seksenli hatta doksanlı yıllarda doğmuş gençlerden oluşan bir kent-kentli hareketinin ortaya çıktığını ve içten içe siyasallaşmış olduğunu da söyleyebiliriz. İsyanın öznelerinin neredeyse tamamı, yaşayabilmek için emek-gücünü satmak zorunda olanlar ya da okulları bittiğinde olacak olanlardı. Weberyan söylemle, kimisi mavi kimisi beyaz yakalı, kimisi üst düzey kimisi orta düzey yönetici, kimisi işsiz kimisi yoksul, kimisi kendi işinde kimisi inşaatta kimisi bankada, kimisi bir mağazada, kimisi bir atölyede, fabrikada çalışıyor ya da okulu bitince, iş bulunca çalışabilecek kişilerdi. Büyük çoğunluğu çalışma yaşamının esnekleştirilmesine bağlı olarak ortaya çıkan olumsuzluklardan birebir yaşayarak etkilenen ya da etkilenecek olanlardı.
Gezi kazanımları
Yaşananların en başından itibaren ortak geleceğimiz adına bir kazanım ve yeni bir umut kaynağı olduğunu söylemek hayalcilik değil. O günlerde, başta İstanbul olmak üzere, birçok ilde gösteri ve yürüyüşler için uzun zamandır valilikler tarafından fiilen yasaklanmış meydanlar, sokaklar geri alındı. Bir süredir devam eden “korku salgını” durduruldu hatta geriletildi. Aksine, yerini cesaret salgını aldı. Ve bugüne kadar Gezi Parkı’na alışveriş merkezi yapılamadı.
O dönemin yeni eylemcileri bu kazanımları sağlarken, maalesef bedelini de ödediler. Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Hasan Ferit Gedik ve Medeni Yıldırım çok genç yaşta hayatını kaybetti. Yüzlerce insan yaralandı, gözünü, kolunu vb. organını kaybetti. Can Atalay, Tayfun Kahraman, Osman Kavala, Çiğdem Mater ve Mine Özerden Gezi davası nedeniyle halen tutsak. Ancak kalanlar da yaşayarak öğrendi: tek başına, yalnız olmadıklarını. Sözlerini hep birlikte söyleyebildiklerinde dinlendiğini, bir şeylerin değişebiliyor ve değiştirilebiliyor olduğunu... “Her Yer Taksim Her Yer Direniş! ve Diren Gezi, Diren Lice!” sloganları uzun süre ülkenin her yerinde günceldi. Bu iki slogan direnişin-isyanın kimliğini açıklamaya yeter de artar bile. Unutmadan, Türkiye siyasi tarihi bundan böyle, Gezi Direnişi-İsyanı öncesi ve sonrası olarak yazılacaksa bu onların eseri. Direnişçiler kazandı. Hepimiz kazandık. Yeter mi? Elbette yetmez!
Hoyratlıktan vazgeçme zamanı
Türkiye’de sosyalist solun neredeyse bütün bileşenleri Gezi öncesi karamsarlıklarını bu kitlesel hareketliliğin başlangıcında ilk önce “bu işin içinde/arkasında ne var” şüphesine dönüştürdüler. Ancak birkaç gün sonrasında içinde yer alabildiler. Ve o günlerde pek çok yeniyi direnişin-isyanın özneleriyle birlikte deneyimlediler. Dayanışma, ortak karar mekanizmaları, “herkesin” sözünün önemi, katılım, yetki ve sorumluluğun birlikte paylaşımı vb. birçok başlıktaki deneyimler özünde bir kazanımdı aynı zamanda.
Ancak, bugün itibarıyla bile o günlerdeki kazanımların, deneyimlerin hoyratça unutulduğunu, görmezden gelindiğini izliyoruz. Oysa farkında olabilmeli, görünürlüğünü yeniden kazandırabilmeliyiz. Gezi Direnişi-İsyanı döneminde olduğu gibi toplumsal ve siyasal hedeflerimizi yalnızca kendimiz, kendi yapımız, öbeğimizle sınırlamamalı, daraltmamalıyız. Bu handikaptan amasız, fakatsız bir şekilde kurtulabilmeliyiz.
Hele ki günümüzde bizzat iktidar eliyle ana muhalefet partisine yapılan operasyonun demokratik toplumsal yaşantıya yönelik bir darbe olarak tanımlanmasının ve gereğinin sosyalist, sol, sosyal demokrat, demokrat tüm muhalefet eliyle dayanışarak ve hep birlikte yapılmasının elzem olduğu bugünlerde… (OH/TY)