Kalemini ve iradesini teslim edenler
Geçtiğimiz hafta siyasette yaşanan olaylar ülkenin siyasi tarihinin ilkleri arasında yer alanlarla dolu. İlklerin neredeyse tümü bizzat yargı eliyle gerçekleştirildi. Bunların yanında, olay olarak sözü bile edilemeyecek olsa da 2010 yılından sonra yargı sisteminin ve mahkeme kararlarında imzası olan hukukçuların “mesleki” durumunu gösteriyor olması nedeniyle, Ankara Bölge İdare Mahkemesi 15. İdari Dava Dairesi’nin 10 Mart 2023 tarihli bir kararını genelde Barış Akademisyenleri, özelde kendimle de doğrudan ilgi olduğu için ele alacağım. Bazı hukukçular tarafından da bir garabet olarak kabul edilen bu karara geçmeden önce, son zamanlarda toplumun bir bölümü tarafından maalesef kanıksanır hale gelen yaşadıklarımızı gözden geçirmek istiyorum.
Türkiye’de yakın siyasi tarih
Bugünlerde yaşananların rastlantısal olmadığını görünür kılabilmenin en pratik yolu yakın tarihin önemli başlıklarını anımsamaktan geçiyor. Eylül 2010’da yapılan Anayasa referandumuyla yargı sisteminde köklü değişiklikler yapıldı. Yürütmenin yargı bağımsızlığına doğrudan müdahalesinin önü açıldı. Siyasi saikleri bugüne kadar kamuoyuyla paylaşılmayan, hatta saklı tutulan kanlı 15 Temmuz Darbe Girişimi gerekçe gösterilerek, 21 Temmuz’da OHAL ilan edildi. İktidar uzlaşı sağlayamadığı muhaliflerini bu dönemde KHK düzenlemeleri ve yargı eliyle tasfiye etti. Demokrasinin evrensel değerlerini yok sayan rejim değişikliği için 16 Nisan 2017’de anayasa plebisiti yapıldı. Sandıktan çıkan mühürsüz oy zarflarının içindeki oylar Yüksek Seçim Kurulu (YSK) kararıyla geçerli sayıldı. Türkiye’de ilk defa İstanbul ile ülke genelinde seçim sonuçları farklılaştı. Sandıktan İstanbul’da HAYIR, ülke genelinde evet çıktı. Mart 2018’de medya sermayesine yapılan müdahale ile hükümeti desteklemeyen sermaye grupları tasfiye edildi, ana akım medya “majestelerinin medyası”na dönüştürüldü. Kabul edilen anayasa değişikliği Haziran 2018 seçimleriyle birlikte, partili cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi olarak uygulamaya girdi. Ülke, güçler (yasama, yargı ve yürütme) ayrılığına dayalı rejimden kararnamelerle yönetilen, yasamanın etkisizleştirildiği, yargının unsurlarının yürütme tarafından atandığı tek adam rejimine geçti. İktidar, her seçim öncesinde sandık bölgelerini kendi çıkarına uygun olacak şekilde yeniden düzenledi, devletin kaynaklarını doğrudan parti propagandası için kullanmayı olağanlaştırdı.
Rıza üretemeyen iktidar
Bütün bunlar iktidarın devamı için yeterliliğini yitirmeye, toplumsal rıza üretememeye başladığında yargı yoluyla kendisi için risk yaratan adayları tasfiye etme, sandık sonuçlarını değiştirme aşamasına gelindi. İktidar, Mart 2025’te ana muhalefet partisinin cumhurbaşkanı adayının tasfiyesi için düğmeye basarken, eş zamanlı olarak ana muhalefet partisinin büyükşehir ve ilçe belediyelerine de gözaltı, tutuklama ve kayyım atama sürecini başlattı. Ancak, yetmiyor, toplumsal rıza üretemiyor. İktidar sandıkta kaybettiğini sandık dışı yollarla geri alıyor. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden 12 Mayıs 2026 tarihine kadar geçen yaklaşık 26 aylık süre içinde biri büyükşehir, biri il, 12’si ilçe ve ikisi belde belediye başkanı olmak üzere ana muhalefet partisinden 16 belediye başkanı ve ülke genelinde toplam 79 belediye başkanı partilerinden istifa edip, iktidar partisine katıldı. Yetmedi, ana muhalefet partisinin 2023 genel seçimleri sonrasında değişen ve 2024 yerel seçimlerinde birinci parti haline getiren kadrolarına yönelik yargı operasyonu yürütüldü. Asliye ve bölge hukuk mahkemelerindeki yargılama sürecinde dernekler yasası hükümleriyle siyasi parti genel kurulu seçim sonuçları geçersiz sayıldı. Ana muhalefet partisinin üç ayrı kongre sonucu iptal edilmiş oldu. Yetmedi, ülkede bütün boyutlarıyla seçimleri düzenlemekle yetkili, kararlarına itiraz yolu kapalı, yüksek mahkeme statüsündeki YSK, kendi varlığını da yok sayan bir karara imza attı, bu yerel mahkeme kararının “geçerliliğine” karar verdi. Çünkü YSK, siyasi partiler yasasında olmayan hükümlerle daha önce geçerliliğini ilan etmiş olduğu kongrelerin hukuk mahkemeleri eliyle iptal edilmesini kabul etmiş oldu. Bu karar sonrasında siyasi parti kongreleriyle genel ve yerel seçim sonuçlarıyla ilgili kararlar için YSK dışında fiilen yetkilendirilen hukuk mahkemeleri tanımlanmış oldu. Bu durum kabul edilirse, herhangi bir yerel mahkeme kararıyla genel, yerel seçim sonuçları, seçimli parti kongreleri sonuçları değiştirilebilecek.
Yetmedi, bölge mahkemesi kararı henüz kesinleşmeden ve ana muhalefet partisi yönetimindekilere tebliğ edilmeden parti genel merkezi polis ablukasına alındı, AFAD’a ait personel ve ekipmanla demir kapısı kesildi, kolluk güçleri birer gazları eşliğinde binaya girdi. Ancak, bütün bu yaşananlardan sonra tebligat iletildi, tebliğ edildi. Ardından, genel merkez binası boşaltıldı. Bunun karşısında binadan ayrılan parti yönetimi TBMM’ye yürümeyi tercih etti. Yürüyüş kolu, yol boyunca halktan ve muhalefet partilerinden katılımlarla adım adım çoğalarak kitleselleşti. TBMM girişindeki Ulusal Egemenlik Parkı’na kadar yürüdü. Burada bir miting gerçekleştirildi. Kötü başlayan günün sonuna doğru gerçekleşen yürüyüş ve miting muhalefetin tümüne, kurumlardan daha çok da topluma moral oldu. Dayanışma, direnme ve mücadele muhalefetin moralsizliğinin derinleşmesine, teslimiyet duygusunun ortaya çıkmasına engel oldu. Aksine direnme, birlikte direnme ve dayanışmayla moralsiz kalınmadı, hatta moraller yükseldi. Ulaşılan bu moral düzeyin daha da yükseltilebilmesi ve anti demokratik uygulamaların bir an önce durdurulabilmesi hatta morallerin yitirilmemesi muhalefetin herhangi bir unsurunun hiçbir gerekçeyle geride durmamasından geçiyor.
Aynı günlerde, 21 Mayıs 2026 tarihinde 11384 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Bilgi Üniversitesi kapatıldı. Ancak, öğrencilerin başlattığı eylem aileleri ve diğer üniversitelerden öğrencilerden de yoğun bir destek aldı, direnişe dönüştü. Bunun üzerine, geri adım atıldı ve dört gün önce verilen kapatma kararı 11387 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kaldırıldı. Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin nasıl bir rejim olduğu bir kez daha toplum nezdinde görünür oldu. Bu rejime karşı direnenler kazandı. Böylece aynı günde iki kötülük, kaynağı kurutulmuş olmasa da muhalefette planlanan büyük tahribatı gerçekleştiremeden sonlandı.
Yargı bağımsızlığı
En başta kısaca özetlenen süreç sonrasında ülkede yargı bağımsızlığı diye bir şey kalmadı. Bizzat, mesleğinin temel değerlerini, temel bilgisini uygulamayı reddeden hatta yok sayan, inkâr eden mahkeme heyetleri eliyle neredeyse tüm mahkemeler dönüştü, “majestenin mahkemeleri” haline geldi.
Yargının bütün alanlarında ortaya çıkan hukuk garabetleri olağanlaştı. “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyle barış talep eden bu metnin imzacıları (Barış Akademisyenleri) için iddianame hazırlayan ve ortada tek bir fiil bulunmasına karşın, her bir imzacı için İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri’nce (ACM) kabul edilen ayrı ayrı iddianameler hazırlayan cumhuriyet başsavcısı önce Yargıtay üyesi olarak atandı. Yargıtay’da tek bir dosya ile ilgili karara dahi imza atmadan, Yargıtay üyesi sıfatıyla doğrudan Anayasa Mahkemesi üyesi yapıldı. O dönem Barış Akademisyenleri’ni yargılayan mahkeme başkanlarından birisi de bugün adalet bakanı koltuğunda. İktidarın yargıdaki isteklerini yerine getirenler yükseliyor. Zaman içinde bu duruma hem öykünüp beklenti içine girenlerin hem de mesleki bilgi ve değerlere sahip çıkma yerine terfi etmese de bulunduğu konumu kaybetme korkusu yaygınlaşıyor. Böylesi tutumların yanı sıra, bunu yaratan siyasi atmosferi değiştirebilmek için de kararlı, istikrarlı ve sistemli birlikte mücadeleye ve dayanışmaya gereksinimimiz olduğu amasız, fakatsız bütün netliğiyle ortada. Bundan sonraki bölümde yazının başında sözünü ettiğim örneğimizi paylaşabilirim.
2018 yılındaki tensip zaptı
Ocak 2018’de Türkiye’nin Suriye’nin Efrin bölgesine yönelik olarak gerçekleştireceğini açıkladığı “askeri operasyonun”, uluslararası hukuka ve “askeri işgal hukukuna” göre “saldırı”nın ve “işgal girişiminin” olası sonuçları hem tarihsel deneyimler hem de bilimsel bilgiler kapsamında, tüm dünya tarafından bilinen ölüm ve acı dolu bir gerçek olduğundan; bunların ortaya çıkmaması, oluşmaması için, o dönem eş sözcüsü olduğum Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) de yer aldığı dokuz kurum, 4 Şubat 2018 günü ortak bir basın açıklaması yaptı. Açıklamadan dört gün sonra, kurum yetkililerinden adresinde bulunanlar gözaltına alındı. Benim de için de olduğum iki kişi tutuklandı. Üç aya yakın bir süre sonunda Cumhuriyet savcısının “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme, terör örgütü propagandası yapma” suçlamasıyla 30 Nisan 2018 tarihinde hazırlayıp Ankara 29. ACM’ye sunduğu iddianame, 10 Mayıs 2018’de kabul edildi ve tensip zaptı düzenlendi.
Savcının 2018 yılındaki iddiaları ve ACM’nin 2024’deki beraat kararı
Ankara 29. ACM bu dosyayla ilgili olarak, 17 Temmuz 2018’deki sanıkların mahkemeye çıkarıldığı ilk duruşmada tutuklu iki kişi için tutuksuz yargılama kararı, 8 Mayıs 2024 tarihli duruşmasında da sanıklar için beraat kararı verdi.
“Sanık Onur HAMZAOGLU hakkında terör örgütü propagandası yapmak ve halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme suçlarından iddianamede yazılı sevk maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış ise de; yüklenen suçların yasal unsurlarının oluşmaması nedeniyle 5271 sayılı CMK'nin 223/2-a maddesi uyarınca her iki suç yönünden AYRI AYRI BERAATİNE,”. Devamında, savcılığın beraat kararına yönelik istinaf başvurusu da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesi’nin 20 Mayıs 2025 tarihli kararıyla reddedildi. Bu kararla savcılığın iddianamesindeki suçlamalar ikinci defa da üst mahkeme tarafından reddedilmiş oldu.
Ankara Bölge İdare Mahkemesi 15. İdare Dava Dairesi
Resmî Gazete’nin 1 Eyül 2016 tarihli, mükerrer sayısında yayımlanan 672 sayılı KHK ile Kocaeli Üniversitesi’ndeki görevimden ihraç edilme işleminin iptaline ilişkin olarak idari mahkemeye açılan davayla ilgili Ankara Bölge İdare Mahkemesi 15. İdare Dava Dairesi’nin 10 Mart 2026 tarihli kararı yaklaşık iki ay sonra UYAP web sayfasına yüklendi. Başkan Dr. Mehmet Çökelek, üye Hilal Aktemur Dermancıoğlu ve üye Esra Sufracı tarafından oy birliğiyle alınan karar beklendiği gibi. Yerel mahkemenin üniversiteye dönüşü engelleyen kararının iptali istemi reddedildi. Peki, bu kararın gerekçesi ne diye baktığımızda “demokratik hukuk devletinde yaşamıyoruz”u kanıtlama yarışında ilk sırayı başka bir karara asla bırakmayacak bir metinle karşı karşıya kalıyoruz!
Yukarıda da bahsedildiği gibi 2018 yılında Cumhuriyet savcısı tarafından hazırlanıp 29. ACM tarafından kabul edilen iddianamenin ilgili bölümü. “KES ve YAPIŞTIR” olarak, yaklaşık SEKİZ YIL SONRA ancak bu sefer savcılık değil, idare mahkeme heyeti tarafından yeniden kullanılmış. Suç delili olarak aralarında gözaltı sırasında evde yapılan aramada kütüphanemde olduğu saptanan Tuğçe Tatari’nin “Anneanne Ben Aslında Diyarbakır’da Değildim” ve Mustafa Sönmez’in “Kürt Sorunu ve Demokratik Özerklik” başlıklı “yasak” yayınların da olduğu kitaplar, Ankara 29. ACM ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesi tarafından toplam iki defa ceza gerektirmediğine hükmedilen ve değerlendirildikten sonra beraat kararı verilen iddialar, idare mahkeme heyeti tarafından hakkımdaki idare kararının “haklılığına gerekçe” yapılarak, hak mahrumiyetimin, dolaylı olarak “cezalandırılmama” hükmedilmesinin gerekçesi yapılmış. Başka hiçbir gerekçeye gereksinim duymamışlar.
Barış Akademisyenleri
“Bu suça ortak olmayacağız” metnini imzalayan 2212 Barış Akademisyeninden 406’sı rektör başkanlığındaki üniversite yönetim kurullarının yazılı kararlarıyla YÖK’ten talebi üzerine, dönemin AKP Hükümeti tarafından hazırlanan KHK’ler marifetiyle üniversitelerinden atıldı. Son güncellemesi 16 Mayıs 2026 tarihinde yapılan bilgiye göre, OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonuna yapılan başvurulardan 385’i yaklaşık 5 yıl sonra reddedildi. Bu kararların sonrasında Ankara İdare Mahkemelerinde açıldığı öğrenilen 384 davadan 188’i red, 172’si kabul ile sonuçlandı. Ankara Bölge İdare Mahkemelerinde açıldığı öğrenilen 360 davadan 118’i Barış Akademisyenleri aleyhine, 130’u lehine sonuçlanırken, 112’si hakkında henüz karar yok. Yalnızca 15 Barış Akademisyeni’nin göreve iadesi kesinleşti. Attıkları imzayla barış ve yaşam hakkından yana taraf olduğunu ilan eden Barış Akademisyenleri’nin hakları “Barış ve Demokratik Toplum” sürecine rağmen, gasp edilmeye devam ediyor. Kararlılığa ve dayanışmaya her zamankinden az olmayacak ölçüde gereksinimimiz olduğunu biliyor ve yerine getirmeye çalışıyoruz. İnatla..
Yalnızca iktidar değil, iktidarın beklentisini karşılamak için insani ve mesleki etik değerleri yok sayanlar da bugün yaşananlardan sorumlular. İktidar yakın gelecekte sandıkta değişebilecekken, “kalemini teslim edenler” ne yapacak? Hep birlikte, izleyecek ve göreceğiz. (OH/TY)