Annesi de babası da açık tenli olan küçük Maria, mutlu aile yuvasında ebeveyni tarafından çok seviliyor, esmer tenli olmayı aslında pek garipsemiyordu. Lakin hayran olduğu Alman kökenli sarışın babası gibi yeşil renkli göz sahibi olabilmeyi diliyor, günün birinde bunun gerçekleşeceğini adı gibi biliyordu.
Havuzda devamlı açık gözlerle yüzüp mümkün olduğunca çok dalarak bunu başaracağına inanıyor, annesi de zaten planında muvaffak olacağını teyit ediyordu. Sağlığımıza zararı pek sorgulanmayan klor yüzünden her havuz sefasından sonra Maria’nın gözleri yeşile çalma eğilimi göstermediği gibi kan çanağına da mutlaka dönüşüyordu…
Yıllar sonra Maria aslında adının Victoria olduğunu, Arjantin diktatörlüğü sırasında kaçırılmış bir annenin evladı olduğunu öğrendikten sonra yeni bir hayata başlayacaktı…
Çalıntı (Stolen) adlı belgesel, seyirciyi Arjantin’in karanlık mazisine sürüklerken ecdadına dair şüphesi olanları bir an önce harekete geçmeye de davet ediyor. Ne de olsa Brian Pearle imzalı 2025 Arjantin yapımı 80 dakikalık filmde şimdiye kadar 140 kaçırılmış çocuğun kimliği belirlenmiş olsa da geriye kalan 400 kişinin meçhul vaka olmayı sürdürdüğü belirtiliyor. Mevzubahis hakikat arayışında adaletin yerini bulması için hafızayı ziyadesiyle zorlayan Plaza de Mayo Anneleri’nin önünde bir kez daha hürmetle eğilirken meselenin küresel geçerliliğini de kanıksıyoruz.

Plaza de Mayo Anneleri’nden dayanışma: Cumartesi Anneleri’nin yanındayız
Kayıp evlatlar ve torunlar nerede?
Bütün dünyaya ilham veren mezubahis annelerin kayıplarını arama mücadelesi Jorge Rafael Videla askerî diktatörlüğünün icraatına karşı kısa zamanda örgütlenmiş, kız evlatları hamileyken veya yeni anneyken kaçırılıp meçhule karıştığından meydan okuyarak bilhassa seslerini yükseltme ihtiyaçları hasıl olmuştu.
Siyasî iktidar tarafından empoze edilen hakikatleri sorgulamaktan aciz geniş halk güruhları annelerin yalancılıkla itham edilmesini sorgulamıyor, hatta onlara “deli” damgası yapıştırılmış olmasını garipsemiyordu. İktidara muhalefet edip karşı çıkan, güvenlik kuvvetlerine direnen, tutuklanan, yaralanan, zindanlarda işkencelere maruz kalıp ölen veya kayıp vakasına dönüşenlerin mutlaka bir suç işlediklerine körü körüne inandırılmışlardı: “Mutlaka bir şeyler yapmışlardır, hak ediyorlardır!”
Çatlak sesler korosuna iktidar güdümündeki medya da muhakkak ki katkıda bulunuyor, aykırı yayında bulunabilenler zaten bölücülük, yıkıcılık ve vatan hainliğiyle itham ediliyordu.
Günümüzde de dozu mütemadiyen artırılan korku salma pratiği askerî dikatörlük tarafından fazlasıyla kullanılıyordu; lakin iktidardan hesap sorma cesaretini gösteren, evladını kaybetmiş 14 kadının mevzubahis derneği kurmasıyla rejim nihayet sorgulanır hâle gelmişti.

Her Perşembe Arjantin Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nın resmî çalışma mekânı Casa Rosada’nın (Pembe Ev) önü protestoların adresi oluyor, kayıp evlatlarından doğmuş torunlarının çalınarak birilerince evlat edinildiği yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.
Zindanlara anneleriyle atılmış çocukların veya oralarda doğmuş bebeklerin bazılarına, annelerine işkence edip katledenler tarafından el konması, anlaşılması zor bir sapkınlık olarak zuhur ediyordu.
Belgeselde ifade edildiği kadarıyla muktedirlerin niyeti ebeveynleri gibi olmamaları için çalıntı çocukların sağcıların arzularına ve şablonlarına göre yetiştirilip sisteme uyumlu bireyler haline getirilmeleriydi. Sağlıklı toplum, Hıristiyan aile değerleriyle birleştiğinde kusursuz olacaktı!
Çalınan çocuklar ganimet midir?
Artık hayatta kalmış anne/büyükannelerin sayısı hızla azaldığından Çalıntı adlı belgesel, ecdadına dair şüphesi olanları bir an önce harekete geçmeye çağırıyor. Aradan neredeyse 40 sene geçtikten sonra hakiki kimliğine ulaşıp annesine/büyükannesine kavuşmuş olanları zaten biliyoruz!
Neyse ki 70’li senelerde daha yeni yeni gelişmekte olan moleküler genetikte katedilen mesafe günümüzde çok daha derinlere kolaylıkla temas etmemize imkân tanıyor: Kim DNA’sındaki teferruatı merak etmez ki zaten?
Nitekim belgeselin genel tonu mümkün olduğunca geniş kitlelere seslenmeye, seyirciyi fazla tesir altında bırakmadan evrensel mesajını meseleyi bilmeyenlere televizyon estetiği aracılığıyla duyurmaya meyilli gibi duruyor.

Tabii ki karşımızda ahlâki bir sapkınlığın canice dışavurumları resmigeçit hâlinde olduğundan belgeseli seyir sırasında ve sonrasında muhakkak ki sarsılıyor, herhangi bir belgesel izlemişiz gibi hayatımıza aynen devam edemiyoruz.
Siyasî faaliyetleri olsun olmasın, karanlık devlet temsilcileri tarafından kaçırılmış ve çoğu öldürülmüş kadınların evlatları tabii ki hakikatlerle yüzleşme sürecinde zorlanmıyorlar desem yalan olur. Belgeselde yakından tanıdığımız “çalıntı” çocukların bazıları her ne kadar mazilerindeki ev içi şiddeti hatırlasalar da bir kısmı onları şefkatle büyütmüş kişileri silmekte ve hakiki ailesini kabul etmekte adeta direnmiş.
Film boyunca tabii ki Arjantin diktatörlüğü tarihinin üzerinden de geçiyor, iktisadi beceriksizliklerini örtmek amacıyla milliyetçi duyguları kabartmak suretiyle Malvinas/Falkland Adaları’na çıkartma teşebbüslerinin hezimetle sona ermesine bir kez daha şahit oluyoruz.
Sefil duruma düşmüş gencecik erlerin acınası hâli gözümün önünden bir türlü gitmiyor!

İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarla itham edilen diktatörlük mensuplarının sözde demokrasiye geçen Arjantin’de tarihî bir davada yargılandıkları ve ceza aldıkları da malum.
Lakin aradan kısa bir süre geçtikten sonra Carlos Saul Menem döneminde affedildikleri de!
Her ne kadar Bir daha asla! (Nunca mas!) sloganı günümüzde ülkenin başına çökmüş Javier Gerardo Milei yüzünden her an kadük hâle gelebilecekse de, devlet terörüne karşı daima teyakkuzda olan, dayanışmaya, kucaklaşma ve paylaşmaya hazır bir kesim daima mevcut.
Adalet peşinde koşanlar bilirler ki hakikat iyileştirir, hafıza itinayla yıpratılmak istense de kolay kolay silinmez.
Kaçırmaların başrolündeki nefti yeşil Ford Falcon’ları unutan var mı ki? (RL/TY)







