Üniforma gönlünce davranma salahiyeti tanımaz!
Genç kadın yüklü bir miktar parayı Türkiye’den İtalya’ya götürme teklifine “Evet” dediğinde bir şekilde narkotik şebekesine dahil olacağını biliyor muydu?
28 yaşındaki Rovigo’lu Maria Basco’nun İtalya’da beraber yaşadığı Filippo’yla mutlu bir ilişkileri vardı, lakin ekonomik durumları muhakkak ki pek parlak değildi!
Bedavaya sağlanan biletle Maria İstanbul’a uçtu fakat bir süre sonra bir narkotik şube operasyonu sırasında polis tarafından tevkif edildi ve kuryelik suçlamasıyla Bayrampaşa (Sağmalcılar) cezaevine kapatıldı.
Aradan birkaç hafta geçtikten sonra hapishanenin tuvaletinde intihar ettiği haberi geldi.
Gerçi kendisiyle alakadar olması beklenen diplomatik temsilcilik mesuliyetlerini yerine getirmiş, görevililer onu sık sık ziyaret etmişti; lakin depresif bir hâlde olduğunun hakikati yeterince dikkate alınmış mıydı?
Bu malumatı hassasiyet göstererek cezaevi yönetimiyle paylaşmaları acaba fayda eder miydi?
Aslında, tutuklandıktan kısa bir süre sonra Rovigo’daki sevgilisi Filippo’nun overdozdan öldüğü haberi geldiği andan itibaren Maria zaten toparlanamamıştı.
Onu hayata bağlayan son şey en azından Filippo’nun çocuğunu taşıdığına dair ümidiydi; öyle olmadığını anlamasıyla da, avukatına ifade etmiş olduğu şekilde: “Onsuz yaşamanın hiçbir manası yok” cümlesi ağzından dökülüvermişti…

"Mahpusluk (La détention/Detention)" adlı belgeselde bir mahkûm içine kapandığında, depresif davranış biçimleri sergilediğinde, intihara meyilliymiş gibi göründüğünde cezaevi gardiyanlarının vaziyete hızla müdahale etmeleri gerektiği gözümüze sokuluyor.
Halen devam etmekte olan Cannes’ın ACID seksiyonunda yer alan 2026 Fransa yapımı 132 dakikalık belgesel seyirciyi Fransa’nın cezaevi gardiyanları yetiştiren akademisine misafir ediyor. Filmin yönetmeni Guillaume Massart’ın adını sinematografi ve Simon Kansara ile beraber senaryo hanesinde de görüyor ve hakkını teslim ediyoruz.
Bazı diyarlarda muhakkak ki mümkün olmayacak bir rahatlıkla kendini teşhir eden, hatta belki günah çıkaran Fransa’daki devlet kurumunun zayıf noktaları kadar, teoride kalmadığı sürece takdir edilecek yanları da tek tek arzıendam ediyor.

“Sesiniz tek silahınız!”
Belgeselin başındaki gayet uzun sekansta acemi gardiyan adayları eğitmenin dersi üç saat ayakta yapma “tehdidi”yle karşı karşıya kalıp deyim yerindeyse sınanıyorlar. Bunun disiplinli ortamda emirlere mutlaka itaat etme zaruretinin bir parçası olarak algılayanlar da var, saçma bulup çaktırmadan sorgulayan da. Eğitmen otoritesini pekiştirirken gardiyan adaylarının hislerini açıkça itiraf etmelerini istiyor. Kimi mevzubahis emri manasız buluyor, kimi kösteklenmeye ve ardından öfkeye yol açabileceğini belirtiyor.
Bu egzersizin aslında gardiyanların mesleklerini ifa ederken istikbalde muhtemelen uzun süreler ayakta kalmalarına dair bir hazırlık oluşturması bir yana öğrenciler bunun esasen mahkûmlarla iletişim kurduklarında onlarla özdeşleşmeye yönelik pedagojik bir “numara” olduğunu öğreniyor, bundan çıkarılacak empatik argümanlara odaklanıyor; akabinde öğrencilerin sandalyelerine oturmalarına nihayet müsaade ediliyor.
Muhtelif eğitmenlerin uzmanlık alanlarına uygun olarak verdikleri derslerde gardiyan adaylarının mahkumlara yönelik ellerindeki tek silahın şahsi sesleri olduğu söyleniyor; sesleri, disiplini sağlamak, emirleri yerine getirtmek, karşılarındakileri sakinleştirmek veya ikna etmek için en zaruri “alet” statüsüne yükseltiliyor.
Filmlerde ve televizyonda görmeye alışkın oldukları turuncu üniformalı, ayakları zincirle bağlı mahkûm ve belinde kelepçe, elinde cop veya silahla dolaşan fantastik gardiyan imajlarını unutmaları gerektiği de hafiften dalga geçilerek öğrencilere aktarılıyor.
Belgeselde gardiyan adaylarına sık sık öz savunma tekniği antrenmanları yaptırılırken, pratikte gardiyanların mahkûmlara asgari zarar verecek taktikleri istikbalde muvaffakiyetle ifa etmelerine dair seyircinin dileği hipotetik bir evrende havada asılı şekilde kalıyor olmasın?

Gözlem ve farkındalık
Otoriter bir ses tonu takınarak müdahaleyi gerektiren dinamiklerde mahkûmları sözlerle telkin etmenin yanı sıra akademide öğretilen esas metot mahkûmlara nazik davranmaktan geçiyor. Yetkilerini suistimal etmelerinin ne kadar yanlış olduğu, davranışlarından kesinlikle sorumlu oldukları kafalarına kakılıyor. Şiddet barındıran dinamikleri yatıştırırken bile üniformanın onlara istediklerini gönüllerince yapmak salahiyetini tanımadığı hatırlatılıyor; gardiyanların mahkûmlara mesai ortağı gibi bakmasının çıkarlarına olduğu, onlara çatıştıkları kişiler değil de işbirliği hâlindeki zatlar olarak davranmalarının zaruri olduğu öğretiliyor.
Tabii ki mevzubahis öğretinin daha önce yaşanmış bir anekdota benzememesi için de uyarılıyorlar:
Üç gardiyanın cezaevine alkollü içecekler sokarak deyim yerindeyse bir grup mahkûmla “âlem” yapması yetkililerin dikkatinden kaçmadığı gibi gardiyanların disiplin cezası almasına yol açmış. Fransızca’dan tercüme etmek suretiyle “Mazeret ileri süren kendini suçlamış olur” özdeyişinden yola çıkarak söz konusu gardiyanların mecburen kendilerini savunmak için “Envanter çıkarırken bize yardımcı olmuşlardı, biz de bir şekilde teşekkür etmek istedik” demeleri akla gelebilecek diğer ihtimalleri ne kadar bertaraf ediyor? Hakikatin en azından bir kısmı gardiyanların gafil avlanmasına yol açan, bir mahkûmun cep telefonu marifetiyle kaydettiği görüntülerdedir mutlaka!

Azami dikkat gerektiren dinamikler
Belgeselde gardiyan adaylarına öğretilenler arasında bilhassa cezaevinde ilk defa yatan mahkûmların giriş şokunu hafifletmek, uyum süreçlerini muntazaman takip etmek; ayrıca parası olmayanları teşhis edip onları eğitim ve çalışma seksiyonlarına yönlendirmek mühim yer tutuyor.
İntihara meyilli olanlar için hususi alakanın şart olduğu, onların bir an bile gözetim dışı bırakılmamaları gerektiği belirtiliyor ve eğitim sürecinde bu dinamikle alakalı canlandırma bir aktörle uzun uzun tatbik ediliyor (Bayrampaşa’da Maria Basco veya aslında intihar ettiğine dair şüpheler ayyuka çıkmış olsa da Jeffrey Epstein bu şekilde kurtarılabilir miydi?).
Bizi gerekli gereksiz bürokratik teferruatla da donatan belgesel didaktik sayılabileceği kadar bazı dinamikleri sadece teşhir etmek suretiyle bile yeterince hınzır bir tavır takınıyor; seyircinin dudaklarında ister istemez bir tebessüm beliriyor.
Kriz naıl yönetilir?
Fransa’nın adı her ne kadar insanlık tarihinde en acımasız işkence metotlarıyla anılsa da, bu belgeselde mühim olan adalet sistemi hususunda belirli bir şeffaflık takınma temayülü. “İnsanlarla muhatap oluyorsunuz, koyunlarla değil; size reaksiyon gösterenin insan olduğunu unutmayacaksınız!” sözleri eğitmenlerin iyi niyetinden kaynaklanan idealist bir diskur olarak görülebilir, lakin gardiyan adaylarına psikoloji, sosyoloji, politika vs.yi kapsayan, geniş spektrumlu bir eğitim verildiği kesin.
Hatta kuralları bükmenin bile “nispi maliyet” açısından mümkün olduğu aktarılıyor. Tam mesai biterken sigara isteyen bir mahkûmun tüm geceyi revirde huzursuzluk yaratarak geçirip nöbetçi gardiyanların mesaisini mahvedeceğine, yönetmeliğe aykırı olsa da o iki sigaranın verilmesi kabul edilebilir bir jest olarak öğretiliyor.
Filmin sonunda ise bahçedeki mezuniyet töreni provasının nispeten yoğun yağmura rağmen ille de gerçekleşmesiyle otoriteyi ve disiplini gevşetmenin bazen ne kadar imkânsız olduğu gözümüze sokuluyor. Ayakta asker gibi dizilmiş mezunların muntazam sıralar oluşturmasından mükellef yetkili santim santim boy ölçülerini çığırarak öğrencileri boyuna göre diziyor. Yağmur şakır şakır yağmaya devam ediyor, kimseden gık çıkamıyor; mühim olan devletin onuru ne de olsa!
Lakin hiç bu kadar ıslak bir Marseillaise ile karşı karşıya kalmamış olabilirsiniz!
(RL/EMK)