Donanma mı, balıkçılar mı?
Kadraja aniden dalan heyula gibi kruvazörün yeni boyanmış görkemli pruvası şahit olacaklarımız hususunda bizi layıkıyla uyarıyor; savaş gemisinin çölün okyanusa kavuştuğu çorak toprakların, derme çatma kulübelerde yaşayan ahalisiyle müthiş bir tezat teşkil ettiği kesin.
Her sene tekrarlanan donanmanın “ziyareti” bilhassa balıkçılıkla zar zor geçinen yerlilerin ister istemez kabul ettiği bir dinamik; lakin hayatları muhakkak ki bir süreliğine de olsa sekteye uğruyor, tabiatın gördüğü zarar da cabası!
Kruvazörü, fiyakalı muhripler, fırkateynler, korvetler, hücumbotlar takip ediyor; halkın kıyıda oturup zoraki misafirleri izlemek dışında yapabileceği pek bir şey yok!
Elektriğin ve suyun bir amme hizmeti olarak sunulmadığı mahrumiyet bölgesinde yerlileri normalde ahşap sandallarını tamir ederken, yosun ve tarak toplayıcılığı yaparken, balık avlarken veya dalarken izliyoruz.

Donanma ise varlığını devasa uçak gemisiyle taçlandırırken ortalıkta küçük şeytanlar gibi dolanan çok sayıda kapkara şişme bot ve manevraların olmazsa olmazı helikopterler ortalığı inletiyor.
Devletin varlıklarını bile kabul etmekte direndiği halkın müşkülatı bununla sınırlı kalsa gene iyi!
Su Hattının Üstünde (Obras Muertas/Above the Waterline) adlı belgesel bizi Şili’nin muhteşem kuzeybatısına olağanüstü bir sinema estetiğiyle taşıyor.
Dünyanın en prestijli belgesel festivallerinden Visions du Réel’de dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olan 2026 Fransa-Şili ortak yapımı 72 dakikalık eser seyirciye adeta hipnotik bir tecrübe yaşatıyor. Belgeselin hem yönetmen, hem senaryo, hem sinematografi hanelerinde adını gördüğümüz dirayetli kadın sinemacı Elisa Sepúlveda Ruddoff filmin prodüktörlüğünü de başkalarıyla paylaşıyor; su altı kamerasını kullanmaktaki mahareti bir yana, alacakaranlığın ayazında okyanusa açılmış balıkçılarla adeta kader ortaklığı yapışı projesine ne kadar derinden bağlandığının ispatı sayılmaz mı?
Devlet “Gidin buradan” diyor!
Belgeselin muhteşem coğrafyayı ziyadesiyle değerlendirdiği kesin.
Okyanusa döküldüğü hissi uyandıran çöl bir yana, bozkırımsı dokunun ve kayalık tepelerin ahengi sanki filmin bütününe hâkim oluyor. Zumla yapılan çekimlerin göz zevkimizi okşayıp estetiği katmerlendirmesinin yanı sıra, hadiselerin sık sık belirli bir mesafeden, üstelik kameranın öznelerine yönelik müdahalesini en azami seviyeye düşürerek belgelendiğini görüyoruz.
Dar açılı kadrajlar olağanüstü fotoğrafın gücünü artırdığı gibi bulutların filtrelediği ideal ışık, görselliğin ötesinde, mevcut kontrastları net olarak tenimizde hissetmemize yardımcı oluyor.
Jeneratörler bir yana, mıntıkadaki madende ikide bir meydana gelen patlamalar da kakofoniye katkıda bulunuyor; lakin her şey kaderine razı olmuş gibi bir izlenim bırakan ahalinin alışmış olduğu ölçüde, abartılmadan bize yansıtılıyor. Görsel tatmin dışında filmin ses yönetimi de zaten şiirsel bir yaklaşımla karşı karşıya olduğumuzu ispatlıyor.

Oysa aslında, kimileri coğrafyanın kadim halklarının fertleri olmak üzere adeta lanetlenmiş ahali mütemadiyen devletle mücadele etmek zorunda. Barakalarının tapusuz olmalarından dolayı sık sık uyarı alıyorlar, balık avlama izinlerine sahip olmamaktan dolayı Liman Başkanlığının hışmına uğrama ihtimaliyle her daim karşı karşıyalar; üstelik donanmanın varlıklarından çok memnun olmadığı da aşikâr.
Güvensizlik tavan yapıyor, batıl inançlar dörtnala koşturuluyor; paranoyalar muhbirlik teorilerini azdırırken narkotik maddeler ister istemez bazılarının hayatında mühim rol oynuyor.
Zamanın onlar için yavaş aktığına şüphe yok, hatta bir şeylerin neyse ki kısa sürede değişme ihtimali olmadığı hissine kapılıyoruz; oysa donanmanın şişme botlarla geniş kumsala yaptığı çıkarma tatbikatının etrafa yaydığı, bizim de zum maharetiyle karıncaları izler gibi dikizlediğimiz nevrotik enerjisi öyle mi?

Marjinallere ödetilmek istenen bedeller
Belgeselin kabiliyetli yaratıcısı çok emek ve zaman sarf etmiş olduğu filmin egzistansiyalist bir perspektife sahip olduğunu düşünüyor. Yaptığımız kısa yazışmada balıkçıların direnişi bir yaşam tarzı olarak benimsediklerini, hürriyetlerinden ödün vermek istemedikleri için böylesine ücra bir coğrafyada inatla yaşama tutunduklarını belirtiyor. Yalnız askerî tatbikatlara değil, hükümete ve tabiata karşı da yürüttükleri mücadeleye zaten teferruatlı, lakin mübalağasız bir anlatım aracılığıyla kani oluyoruz.
Şirinliklerine doyamayacağımız yabani tavşanlar bile benzer dertlerden muzdarip. Gözlerimizi okşayan muhtelif renkler ve dokuların arasında özgürce zıplarken keyiflerine diyecek yok; derken beslenebilmek için çöplere dadandıklarına şahit oluyoruz.
Engin okyanusta avlanmakta olan balıkçılara uzaktan da olsa ahbaplık eden bir fok da giriyor kadraja bir ara. Fakat daha sonra sahile vurmuş bir fok leşini üstünü, gene şirin mi şirin bir köpekçik kumla örtmeye girişiyor. Ardından iki akbaba gelip yıpranmış bedeni gagalamaya başlıyor…

Hayat oralarda hem zor hem de vahşi; kadercilik, yalnızlık, marjinallik oranın sanki olmazsa olmazları.
Birileri ahaliyi kontrol altına almak istiyor, baskı uyguluyor, memleketlerine el koymaya girişiyor.
Her biri şahsına münhasır şahsiyetler tanıyoruz; tehlikelere nasıl göğüs gerdiklerini izliyor ve ortak düşmanlara karşı geliştirdikleri dayanışma ruhuna hayran kalıyoruz.
Üstelik bazı balıkçılar tatbikat sırasında okyanusa açılmak yasak olduğundan golf oynayacak kadar da keyiflerine düşkün.
(Bir zamanlar İmroz (Gökçeada) askerî tatbikatlarına sahne olan Kefalos’taki tuz gölüne flamingoların avdet etmesi de bir o kadar sevindirici değil mi?)
(RL/HA)