Latin Amerika’dan selam var bizlere…
Rengârenk karnavalı, kalabalık plajları ve Maracanã futbol stadyumu ile akla gelen, adı genelde hedonizmle özdeşleşen Rio de Janeiro’nun gecekondu mahalleleri de turistik kentin kimliğinde mühim yer tutuyor. Bilhassa güvenlik kuvvetlerinin sık sık tekrarlanan müdahalelerinden ötürü ölümün kol gezdiği sıkışık “favela”larda hayatın fazlasıyla klostrofobik bir boyut alabildiğini de görüyoruz.
"Ebedî Hasretler (Saudades eternas)" adlı belgeselin esas kahramanı Sueli kalabalık ailesini dış tehlikelerden korumaya çalışan fedakâr bir anne ve büyükanne. Derme çatma ev ailenin bütün fertleri için hem bir sığınak, hem de bir hapishaneye dönüşüyor; kamera evden pek çıkmadığı için de seyircinin garip vaziyetle empati kurup benzer hislerle dolması kaçınılmaz oluyor.
2026 İsviçre, Fransa ortak yapımı 94 dakikalık belgesel Visions du Réel’de FIPRESCI ödülüne layık görüldü. Nil Kural, Sabrina Schwob ve Jerry Chiemeke’den müteşekkil jüri belgeselin yakıcılığı kadar insancıllığını övmüş. Ne de olsa şarkılara, bağırış çağrışlara, kahkahalara mütemadiyen korkutucu silah sesleri karışıyor, ev ahalisi bu kendine has hayata bir şekilde uyum sağlamaya çabalıyor.
Kadın yönetmen Emma Boccanfuso’nun adını sinematografi ve Quentin Faucheux-Thurion ile birlikte senaryo hanesinde de görüyoruz. Ailenin lideri Sueli’nin bazen sevimsizleşebilen enerjisini bile idare edip ev ahalisiyle adeta akraba olan güzel sinemacı seyirciyi mahrem bir evrene dahil ediyor.
Bilhassa torunları evde tutmak gittikçe zorlaşırken narkotik çeteleriyle çevik polis timleri dışarıda resmen savaşıyor, sık sık “kim vurduya gitti” haberleri geliyor. Sueli ortalığın sakin olduğu günlerde zemin kata inip barını işletiyor, lakin Chapéu Manguiera “favela”sında ölüm kokusunun alınmadığı günler ender denilebilir.
Göçmenleri bağrına basan kadın
Ekvador - Kolombiya hududuna yakın bir mıntıkada fedakâr Carmela sekiz çocuğa sahip olduğu yetmezmiş gibi, bilhassa Venezuela’lı göçmenlere kol kanat germeyi de başarıyor. Mazisindeki kötü tecrübelerden dolayı kimsenin acı çekmesine tahammülü olmayan çalışkan kahramanımız evlatlarının ve komşularının muhalefetine, pandemiye ve ender olarak kendisine destek olan yardım kuruluşlarına rağmen misyonunu inat ve dirayetle sürdürüyor. Onlara bedava yemek dağıtıyor, muhtaç olanları bir süreliğine evinin bir kanadında misafir ediyor. Geniş bir coğrafyada şanı yürümüş olan cefakeş kadın kendi için uzak diyarlarda üretilmiş “beyaz, zengin ve nazik” yakıştırmalarına
sadece gülebiliyor.
Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Sheffield Doc/Fest’te Özel Mansiyon’a layık görülen siyah-beyaz Carmela ve yürüyenler (Carmela y los caminantes/Carmela and the travelers) One World Festival ve Zagrepdox’ta da yer aldı. Yönetmenler Luis Herrera R. ve Esteban Coloma’nın adlarını beraberce, ayrı ayrı veya başka isimlerle birlikte senaryo, sinematografi ve prodüksiyon hanelerinde görüyoruz. 2025 Ekvador yapımı 92 dakikalık belgesel, kahramanına yönelik hürmet hislerini tetiklerken seyirciyi insanlığın ölmediğine de ikna ediyor.
Sınır kasabasının gerginliğini de bize teferruatlı biçimde aktaran belgeselde meyve ticareti yapması Covid-19 sırasında mümkün olmayan Carmela’nın kocasının uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla tutuklandığına da şahit oluyoruz. Lakin dirayetli hayırseverimiz bu krizi de çalışarak atlatmaya muvaffak oluyor. Kendisi ne de olsa bir dayanıklılık mucizesi, müşkül vaziyette olanlarla dayanışma misyoneri, cesaret timsali.
Himayesinde geçirdikleri süre boyunca göçmenlerin en iyi şekilde ağırlanması için Carmela elinden geleni ardına koymuyor, bilhassa çocuklara ve annelerine hususi alaka gösteriyor. Yardım elini uzatmak onun için artık bir refleks hâline gelmiş; bilhassa iyi niyetini suistimal etmeye meyilli olanlara karşı sert görünmeye çalıştığı anlarda da izliyoruz kendisini. Lakin esasen hayır işleriyle böbürlenmediği, samimiyetinden ve etik değerlerinden feragat etmemeye azami ihtimam gösterdiği apaçık ortada.
Mantar bilgeliği bir başka oluyor…

İnsanlarla mantarlar arasındaki girift yakınlığı teferruatıyla inceliyoruz. Görünür olanla gizli olan sanki gözümüzün önünde birbirine karışıyor. Ananevi malumat bilimle aşık atıyor.
Evreni kocaman bir organizma gibi kabul edip ırkımızın ve mantarların dünyadaki rollerine ve yaygınlık oranlarına olabildiğince odaklanıyoruz.
Bu iddialı sözler sizi saykadelik bir tecrübeye davet ediyor hissi uyandırsa da Ormanın kızları: Miselyum vakayinameleri (Daughters of the forset: Mycelium chronicles) adlı belgesel aslında geleneksel anlatıma sahip bir film. Festivallerden CPH:DOX, SXSW ve San Francisco’da boy göstermiş, yakında Sidney’de seyirciyle buluşacak 2026 Meksika yapımı 94 dakikalık belgesel bilimsel bir rapor kadar soğuk da değil neyse ki. Kadın sinemacı Otilia Portillo Padua’nın adını hem yönetmen hanesinde, hem de senaryoda görüyoruz.
Film boyunca bize rehberlik yapan Lis ve Juli coğrafyanın kadim halklarından olup içinde büyüdükleri tabiatın değerini bilen ve bunu gelecek nesillere aktarmanın önemini kavramış olan iki bilim kadını.
Ailenin büyüklerinden aktarılan değerli malumatı kayda alıyor, araştırmalar yapıp neticeleri kapsamlı raporlara dönüştürüyorlar. Ne de olsa film boyunca esas kahramanlarımız olan mıntıkanın bilge yaşlı kadınlarının daha ne kadar yaşayacağı belli değil; dolayısıyla kadim bilgilerin kaybolmadan bir an önce insanlığın hizmetine sunulmasında büyük fayda var.
Hepimize malum olduğu şekilde ortalık kıyamet alametleri veriyor. Ormanlar mütemadiyen yanıyor, tabiat alanları işgal ediliyor; kırsal kesimde yaşamak zorlaştıkça insanlar kentlere göç ediyor, ananevi değerler ve bilgiler tek tek yok oluyor. Erkek egemen bilim dünyasında kadın olmanın zorlukları, insanların normalde beslenmek için topladıkları mantarların “sihirli” güçleri, mantarların birbirinden enteresan geleneksel adları filmde karşınıza çıkan muhtelif mevzular.
Gönül isterdi ki ormanda veya laboratuvarlarda yapılan gayet estetik yakın plan çekimler bizi de mantarların gizemli dünyasına daha fazla dahil etsin ve aslında insan ırkından çok daha yaygın olan varlıklarına hürmet hissini hakikaten katmerlendirsin.
Kadim halklar deyince…

Kolonyalistlerin bir zamanlar gaddarca yok etmeye giriştikleri kadim halklar arasında Güney Amerika’nın günümüzde Arjantin sınırları içinde kalmış bölgesindeki Mapuçeler de var.
Hatta mevzubahis kıyımın bir şekilde halen sürdüğünü de görüyoruz.
2017 yılında polis tarafından öldürülmüş olan Rafael Nahuel Patagonya’da yerlilerin haklarını korumaya kendini adamış bir gençti. Suçluların adaleti nasıl çarpıtmaya çalıştığını, iktidar tarafından ikinci sınıf vatandaş olarak kabul edilenlerin halen nasıl hırpalandığını, topraklarının nasıl ellerinden alınmaya çalışıldığını ibretlik bir belgeselde izliyoruz.
Dağın tepesindeki orman (Bosque arriba en la montaña/Forest up in the mountain) bizi And dağlarının Villa Mascardi ormanına güçlü bir belgesel diliyle sürüklüyor.
Berlinale’de dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olan film akabinde Festival de Cine de Las Palmas dışında Cartagena Uluslararası Film Festivaline de iştirak etti. Kadın sinemacı Sofía Bordenave’nin adını yönetmen hanesinde tek başına, senaryo hanesinde ise Paolo Weber’le beraber görüyoruz.
2026 Arjantin yapımı 91 dakikalık çarpıcı belgesel çok katmanlı anlatımıyla meseleye derinden nüfuz etmemize imkân tanıyor.
Günümüzde zıvanadan çıkmış Arjantin devlet başkanı Javier Milei’nin tesadüfen başta olmadığını bize bir kez daha hatırlatan ibretlik film Avrupa’dan gelip kadim halkların topraklarını işgal edenlerin acımasızlığını teferruatlı biçimde afişe ediyor. Belgeselde kâh maziye dönüp kendini yerli halklara göre üstün görenlerin küstahlığına şahit oluyor, kâh günümüzde Mapuçeler’in hakları için halen nasıl mücadele etmek ve beyazlara direnmek zorunda kaldıklarını idrak ediyoruz. Genç Rafael’in katillerinin yargılandığı dava yılan hikâyesine döndükçe biz de kıvranıyor, çocuk muamelesi gören kadim halkın geniş coğrafyanın hakiki sahipleri olduğu gerçeğini hiç şüphesiz kabul ediyoruz (Benzer mevzuda çekilmiş Lucrecia Martel imzalı Bizim toprağımız (Nuestra terra/Landmarks) da kaçırılmaması elzem bir belgesel).
Irkçılık, ayrımcılık, adaletsizlik hususunda adeta beyin jimnastiği yapıyor; sömürünün, baskının, şiddetin, işkencenin ağırlığını iliklerimizde hissediyoruz. İktidar sahipleri ele geçirdikleriyle doymuyor, diğer yandan da pisliklerini resmî tarih kitaplarıyla kamufle etmeye çalıştıkça elaleme rezil oluyorlar.
Beyazların soykırıma varan fiillerine rağmen Mapuçeler’in direnişi tüm gezegendeki kadim halklara ilham verir temennisiyle…
(RL/EMK)