Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, “Aurora’nın Doğuşu” (Արշալույսի լուսաբացը, 2022, Yön.: Inna Sahakyan) isimli animasyon filminin gösterimi nedeniyle, dönemin Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği Başkan Yardımcısı Rojhilat Aksoy hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 301. maddesi kapsamında dava açtı.
Sezai Karakoç Kültür Merkezi’nde 17 Aralık 2024’te gösterilen filmdeki ifadeleri gerekçe gösteren savcılık, gösterim için dilekçe veren Aksoy’un “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama” suçlarından cezalandırılmasını talep etti.
İddianamede ayrıca, “olmayan bir olayın yaşanmış gibi anlatıldığı” ifadesi yer aldı.
Hakkında dava açılan Rojhilat Aksoy’un ikinci duruşması 6 Nisan saat 10.15’te Diyarbakır 22. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.
Filmin üretiminde herhangi bir rolü bulunmayan, yalnızca gösterim başvurusunda imzası olduğu için yargılanan Rojhilat Aksoy ile yargılama sürecini, ifade özgürlüğünü ve sanatsal özgürlüğü konuştuk.

Diyarbakır: Ermeni soykırımını konu alan animasyon filminin gösterim başvurusuna 301 davası
“Antidemokratik bir uygulama”
Uluslararası alanda gösterilmiş ve ödüller almış bir filmin Türkiye’de cezai soruşturmaya konu edilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bir filmin uluslararası alanda gösterilmesi ya da ödül alıp almamasından ziyade, içeriği nedeniyle cezai soruşturmaya konu edildiğini görüyoruz. İçerik, çoğu zaman resmî tarih anlatısının ya da iktidarların kurmak istediği söylemin dışına çıktığında, yasalar devreye sokuluyor. Bu yasaların bu tür durumlarda devreye girmesi ise açık biçimde antidemokratik bir uygulama.
Zaten film, sanat, felsefe, sosyal bilimler ve akademi ancak ifade özgürlüğünün var olduğu koşullarda anlamlı. İfade özgürlüğünün olmadığı bir ortamda bu alanlar kendi varlık nedenleri ile çelişir. Bu nedenle bir eserin cezalandırılması, aslında bağımsız ve toplumsal içerikli üretimlerin ve özgür düşüncenin istenmediğini gösterir.
Hakkınızda açılan davada yalnızca gösterim başvurusunda imzanızın bulunması gerekçe gösteriliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir filmin içeriğinden, onu gösteren kurum ya da kişilerin sorumlu tutulması sizce ne anlama geliyor?
İfade özgürlüğü ve demokrasi sorunları yaşayan ülkelerde, alternatif ve muhalif sinemanın en çok zorlandığı alan gösterim imkânları. Bu filmler yapım ve çekim süreçlerinde çeşitli zorluklarla karşılaşsa da, en kritik aşama olan gösterim sürecinde çok daha büyük engellerle karşılaşıyorlar.
Gösterildikleri mekânlar baskı altına alınabiliyor. Piyasadaki “AVM sinemaları” bu tür filmlere çoğunlukla yer vermiyor. Geriye sınırlı sayıda alternatif mekân kalıyor. Son yaşanan örneklerde de görüldüğü gibi, mesele giderek bağımsız ve toplumsal içerikli bir filmi gösterme iradesine dönüşüyor.

“Değişmesi gereken bir düzenleme”
Daha önce benzer davalarda eser üreticileri hedef alınırken, bu dosyada bir organizatörün yargılanmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Festivaller; yönetmenler, sinemacılar ve sinemaseverler arasında bir köprü işlevi görür. Bu organizasyonları düzenleyenlerle sinemacılar arasında tarihsel olarak varolan bir dayanışma ağı bulunuyor. Ancak bu tür davalarla birlikte bu dayanışma ağı kriminalize ediliyor.
Aynı zamanda bir içeriğin üretilmesini engellemek ile üretilmiş bir içeriğin gösterilmesini engellemek aynı motivasyondan besleniyor. Sonuçta bir filmi yapmak ile onu izleyiciyle buluşturmak benzer bir amaca hizmet ediyor. Bu nedenle bu tür davaların ortaya çıkması şaşırtıcı değil; çünkü aynı rahatsızlığı üretiyor.
Bu davayı ve yargılandığınız TCK 301. maddeyi Türkiye’de ifade özgürlüğü ve sanatsal özgürlük açısından nereye koyuyorsunuz?
301. madde, oldukça esnek yorumlanabildiği için yargı tarafından işlevsel bir araç olarak kullanılabiliyor. Oysa sanat eserlerinin ya da sanatçıların bir ulusa ya da kamusal bir yapıya hakaret etmesi gibi bir durumdan söz etmek çoğu zaman mümkün değil.
Bu yasa, ifade özgürlüğünü sınırlayan ve bu nedenle değişmesi gereken bir düzenleme. Gerçek bir demokratikleşme ancak bu tür yasaların dönüşmesiyle mümkün olabilir. Yasalar, devleti halktan, sanatçılardan ya da gazetecilerden korumak için değil; halkı, sanatçıları ve gazetecileri şiddet aygıtlarından korumak için var olmalı.

Diyarbakır Barosu'na Ermeni Soykırımı davasından beraat
Bu sürecin kültür-sanat alanında çalışan diğer kişiler üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?
Bu tür cezaların ya da yargı süreçlerinin yalnızca bireyi hedef almadığı açık. Bir kişiye ceza verilirken aslında bir alanın ya da bir topluluğun dizayn edilmesi, hizaya getirilmesi amaçlanır. Kısmen etkili olduğu durumlar olabilir; ancak bunun hiçbir zaman tam anlamıyla sonuç vermeyeceği de açık.

“Yargılanan yalnızca bir kişi değil, aynı zamanda bir sanat eseri”
Türkiye’de kültür-sanat alanında son dönemde artan yargı süreçlerini nasıl okuyorsunuz?
Bana kalırsa, “son dönem” ifadesi Kürdistan bağlamında çok açıklayıcı değil. Çünkü burada baskının sıradanlaştığı bir gerçeklik söz konusu. Bir halkın dili ve kültürü uzun yıllar boyunca hukuki güvenceden yoksun bırakıldığı için, bu alandaki üretimler sürekli keyfi yargı müdahalelerine maruz kaldı.
Bu durum onlarca yıldır sürüyor. Son 30 yılda gelişen yurtsever Kürt sanatı da bu baskılarla mücadele ederek varlığını sürdürdü. Ancak özellikle 2015 sonrası artan şiddet ortamı, sanat alanında sansür ve yargı müdahalelerinin daha görünür hâle gelmesine neden oldu.
6 Nisan’daki duruşmadan beklentiniz nedir?
Elbette bireysel olarak bu mahkeme süreçlerinin son bulmasını isterim. Ancak burada yargılanan yalnızca bir kişi değil, aynı zamanda bir sanat eseri. Bu nedenle temel beklentim, sanat eserlerinin ve sinemanın yargı konusu yapılmaması. Sanatın özgürce ifade edilebildiği demokratik bir zeminin bu topraklarda en kısa sürede inşa edilmesini umut ediyorum. (TY)








