Pınar Selek: Çalışmamı toplumsal hafızaya geri döndürmek istedim
1998’de İstanbul’daki Mısır Çarşısı’nda meydana gelen patlamaya ilişkin davada yargılama süreci temmuz ayında 28. yılına girecek. Bu süreçte uzun yıllardır yargılanan sosyolog ve yazar Pınar Selek, yalnızca sanık olarak değil, akademik çalışması kriminalize edilmiş bir araştırmacı olarak da savunma vermeyi sürdürüyor.
Pınar Selek’in gözaltına alınması, 1990’lı yıllarda Kürt hareketi üzerine yürüttüğü saha araştırmasıyla birlikte anılıyor. Selek, o dönemde Kürt hareketinin sosyo-kültürel dinamiklerini ve bu dinamiklerin dönüşümünü anlamaya çalıştığını defalarca anlattı. Ancak dava boyunca bu araştırma büyük ölçüde görmezden gelindi, akademik bir çalışma olarak değil, “örgütsel ilişki” iddiasının parçası gibi sunuldu.
İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2 Nisan’da görülen son duruşmada, Selek’in yıllardır işaret ettiği bu araştırma yeniden mahkeme gündemine taşındı. Duruşmaya sunulan bilgilendirme notunda, Paris merkezli Göç ve Toplum Araştırma Birimi’nin (Unité de Recherche Migrations et Société – URMIS) Direktörü Florence Boyer, Pınar Selek’in kısa süre önce Fransa’daki akademik sistemin en yüksek derecelerinden biri kabul edilen ve “devlet tezi” olarak bilinen profesörlük tezini sosyoloji alanında tamamladığını bildirdi.
Pınar Selek davası 18 Eylül'e ertelendi
Boyer’in notunda, Selek’in dört ciltten oluşan profesörlük dosyasında yayımlanmış çalışmalarının yanı sıra “Göçebe sosyoloji: Eşikler epistemolojisi” başlıklı 89 sayfalık genel değerlendirme raporunun da yer aldığı aktarıldı. Dosyada ayrıca Selek’in 1996-1998 yılları arasında Kürt toplumsal hareketi üzerine yürüttüğü saha araştırmasının, yayımlanmamış özgün bir çalışma olarak özel bir yer tuttuğu belirtildi.
Selek’in bu akademik unvanı, çalışmalarının bilimsel bir jüri tarafından kamuya açık biçimde değerlendirilmesi sonucunda aldığı ifade edildi. 27 Ocak 2025’te Paris 8 Üniversitesi’nde yapılan savunmada, alanlarında uzman altı profesörün raporları doğrultusunda dört buçuk saat süren bilimsel bir müzakere yürütüldüğü kaydedildi. Müzakerelerde, davaya konu edilen araştırmanın metodolojisinin ayrıntılı biçimde ele alındığı ve bilimsel çerçevesinin tartışıldığı belirtildi.
Jürinin değerlendirme sonunda Selek’in sosyoloji alanındaki yetkinliğini teyit ettiği ve dosyada yer alan araştırmanın yayımlanmasını tavsiye ettiği aktarıldı. Söz konusu araştırma, savunmanın hemen ardından Université Paris Cité tarafından yayımlandı. Böylece Selek’in, davanın başlangıcından bu yana bilimsel niteliğini savunduğu çalışmayı en üst düzey akademik kurullardan birinin değerlendirmesine sunduğu ve çalışmanın bu kurul tarafından kabul edildiği ifade edildi.
Sosyolog Pınar Selek’le, yıllar sonra yeniden döndüğü bu araştırmayı ve araştırmadan doğan Lever la tête: La recherche interdite sur la résistance kurde (Başkaldırmak: Kürt Hareketi Üzerine Yasak Araştırma) adlı kitabını konuştuk.
“Araştırmamın ayrıntıları hücrelerime işlemiş gibi…”
Çalışmayı yeniden yazmak, sizin için hem kişisel hem de toplumsal olarak nasıl bir anlam taşıdı?
Yaklaşık bir buçuk sene önce bir şeyi fark ettim. Davanın başlangıcından beri sürekli elimden alınan araştırmamı savunmama rağmen üç yıl süren saha deneyimime dair hiç konuşmamıştım. Ve bunun farkında değildim. Şaşkınlıkla bu sessizliğe eğilip baktım ve anladım ki işkencede direnirken, araştırmama katılan kişilerin isimlerini ve görüşme mekânlarını vermemek için kendimi öyle zorlamışım ki tüm bilgileri içime itmişim. Sonuç olarak araştırmamın ayrıntıları hücrelerime işlemiş, bedenim onları alıp sarmalamış gibi. Hatta sorgudan sonra cezaevinde yüz kadar Kürt kadınıyla birlikte kaldım. Ve çoğu aslında benim araştırmamın içindeki insanlardı. Ama onlarla bile konuşmadım. Araştırmamı korumak içgüdüsüyle... Ve bunu fark etmiş olmanın sorumluluğuyla çalışmaya başladım. Sorumluluk, evet. Çünkü bunu ortaya çıkarmanın birçok anlamı var. Hem adalet açısından hem de benim davamın da bir parçası olan toplumsal adalet açısından önemliydi bu.
Benim araştırma kapsamında konuştuğum insanların tanıklıkları sadece bir araştırma materyali değildi. Aynı zamanda toplumsal hafızanın içinde yaşamaya devam eden deneyimler, düşüncelerdi. Tıpkı araştırmam gibi... Tıpkı benim tanıklığım gibi. Bunların silinmesine izin vermemeliydim. Çalışmamın yeniden toplumsal hafızaya geri dönmesini sağlamalıydım. Dolayısıyla bunu hem kendime bir borç hem de toplumsal hafızaya karşı bir sorumluluk olarak gördüm. Ve çok ciddi bir çalışmaya başladım.
“Bugünkü Pınar’la geçmişteki Pınar’ı konuşturabilirim”
Araştırmayı yeniden kurmaya çalışırken, hafızanın güvenilirliği ve araştırmacının konumu üzerine de yeniden düşünmeye başladınız mı? Bu süreç yazı biçiminizi etkiledi mi?
Hafızanın duygusal, düşünsel ve psikolojik boyutları var. Dolayısıyla hafızaya ne kadar güvenilebilir? Hafızaya dayanarak veri toplanabilir mi? Çünkü hafıza aynı zamanda çok yanıltıcı bir şey. Bir de bugünkü Pınar ile 25 yaşındaki Pınar arasında fark var. O zaman yaptığım şeye mi sadık kalacağım yoksa bugünkü Pınar üzerinden mi yeniden kuracağım? Bu sorular benim için önemliydi.
Bu süreçte Donna Haraway’i çok düşündüm. Feminist düşünce içinde dualizmi, yani ikili karşıtlıklar üzerinden kurulan bakışı çok güçlü biçimde eleştirir. Ben de zaten araştırmacı-saha ikiliğine inanmıyordum. Çünkü aslında ben de sahanın bir parçasıydım. Dolayısıyla araştırmacıyla araştırma arasındaki mesafe tamamen ortadan kalktı. Elimden alınan şeyleri bedenimde taşımaya başlamıştım. Süreç içinde kendim de araştırmanın bir parçasına dönüşmüştüm. Bunu fark ettiğimde “Benim bedenim artık araştırmam mı?” sorusu ortaya çıktı.
Çıkardığım bütün notları ayırmaya başladım. Bir kısmı kendime yazdığım kişisel notlardı, bir kısmıysa görüşmelerden hatırladıklarım. Ve o noktada edebiyatla kurduğum ilişkiyi de devreye sokmaya karar verdim. O noktada şunu düşündüm: Bu artık klasik bir araştırma süreci; sadece veri toplama ve analiz etme süreci olmayacak. Ama bütün bunların hikâyesini yazabilirim dedim. Bugünkü Pınar’la geçmişteki Pınar’ı konuşturabilirim. Hem bilimsel olacak hem de bunu hikâye üzerinden anlatabileceğim bir şey kurabilirim diye düşündüm.
1995’ten başlayarak ilk defterime yazdığım küçük notlardan itibaren bütün parçaları bir hikâyeye dönüştürdüm. Ama bu masalsı bir hikâye değildi. Tamamen verilere dayanan bir hikâye. Ve sonunda ortaya çok katmanlı bir anlatı çıktı.

Peki süreç akademik olarak nasıl karşılandı?
Bu çalışmayı mutlaka meslektaşlarımla tartışma ihtiyacı hissettim. Çünkü geliştirdiğim yöntemi birlikte düşünmek istiyordum. Aynı dönemde “Göçebe Sosyolojisi: Eşikler Epistemolojisi” başlıklı profesörlük tezimi de tamamlıyordum. Fransa’da profesörlük dosyasında yayımlanmamış bir eser sunmak gerekiyor. Ben de bu metni yayımlanmadan önce dosyaya ekledim. Çünkü hem başka deneyimlerle karşılaştırmak hem de uzaktan kendime bakabilmek için bu çalışmayı sosyologlarla birlikte; antropologlar ve tarihçilerle de tartışmayı arzuluyordum.
Bu çalışma uzun uzun tartışıldı ve sosyal bilimler metodolojisine önemli bir katkı olarak değerlendirildi. Bütün bu süreç benim için çok özel bir deneyime dönüştü. Hayatım boyunca yaptığım bütün çalışmaları; iktidarı nasıl analiz ettiğimi, hangi teorilere dayandığımı, nasıl bir sosyoloji kurduğumu ve bunlardan hangi sonuçlara ulaştığımı bir arada tartışmış oldum. Bunun yanında, hayatıma mal olan, bir kara deliğe dönüşen ve sonra içinden çıkarıp kurtardığım o araştırmayı da bütün bu teorik çerçevenin yanına koydum. Yani ikisini birlikte tartışmış olduk. Bir anlamda bütün kırık parçalar yerini buldu. Eksik kalan şey yeniden bütünün parçası haline geldi. Bu yüzden bir onarım oldu benim için. Sonrasında da üniversite bu kitabı yayımladı. Bunun üniversite tarafından yayımlanması benim için ayrıca önemliydi. Çünkü profesörlük sürecinden sonra Paris Üniversitesi bu kitabı bastı. Ve son duruşmamda üniversitenin rektör yardımcısı İstanbul’daydı, bu kitabı savunmak için oradaydı. Dolayısıyla kitabın yayımlanması büyük bir akademik olaya dönüştü.
“Her tarafta eşkıyalar var, hazinemizi saklamamız lazım”
Araştırmaya başlarken neden doğrudan bir örgüt sosyolojisi çalışması yapmak yerine, toplumsal dinamiklere ve gündelik hayatın içindeki dönüşümlere odaklanmayı tercih ettiniz?
Ben bir örgüt araştırması yapabilecek durumda değilim çünkü bu gerçekliğe çok yabancıydım. Kürtçe bile bilmiyordum o zaman. Ama zaten beni asıl düşündüren mesele örgütün nasıl ortaya çıktığı değil, uzaktan sessiz gibi görünen bir toplumun birdenbire nasıl ayağa kalktığıydı. Özellikle 80’lerin sonundaki Serhildan süreci… Zaten kitabın adı da buradan geliyor: Başkaldırmak. Çünkü Serhildan Kürtçede başkaldırı demek.
Ben bölgeye ilk kez Serhildanlar döneminde gittim. 1992 yılında gittiğimde başka bir gerçeklik, başka bir tarih, başka bir hikâye olduğunu fark ettim. Üç yıl sonra bunu bir araştırmaya dönüştürdüğümde şunu anlamaya çalışıyordum: Neden bir anda yüz binlerce insan sokağa çıkıyor? Bu nasıl mümkün oluyordu? Hareketin toplumsal dinamikleri nelerdi? Ve hangi kültürel hafızalara, hangi tarihsel deneyimlere dayanıyordu? Bu sorular zamanla benim araştırma problematiğime dönüştü. Tamamen yabancısı olduğum bir toplumsal dünyaya girip onu anlamaya çalıştım. Uzun süreli bir gözlem süreci yürüttüm.
Bu gözlem tam da 1995’lere denk geldi. Serhildanların sona erdiği, yoğun baskı politikalarının uygulandığı bir dönemdi. Köylerin yakıldığı, faili meçhul cinayetlerin, işkencelerin ve ölümlerin yaşandığı bir süreçten söz ediyoruz. Ben de araştırmamı tam bu koşullar içinde yaptım. Araştırma için bölgeye gittiğimde ise büyük bir misafirperverlikle karşılandım. İnsanlar hafızalarında ne varsa benimle paylaştılar. Bir yandan ben de çat pat Kürtçe öğrenmeye çalışıyordum. Küçücük birkaç kelime konuşsam bile herkes çok seviniyordu. Bu bile bana çok şey düşündürüyordu.
Bir gün yaşlı bir kadın bana dedi ki: “Her tarafta eşkıyalar var. Mücevherlerimizi, hazinemizi saklamamız lazım.” O an şunu düşündüm: Bu hazine denen şey ne? Çünkü o dönemde Kürtçe yasaktı, kültür yasaktı. Ve ben şunu fark ettim: “Hazine” denilen şey aslında bütün bu sosyal ve kültürel yapıyı korumaktı. Ama bu sadece nostaljik bir geçmiş meselesi değildi. Aynı zamanda bugünkü varoluşu koruma meselesiydi. Ve etnisite alanı bu yüzden çok politik bir alana dönüşüyordu. Burada James C. Scott’tan çok yararlandım. Özellikle “gizli metin” kavramından. Şunu fark ettim: Aslında dolaşımda olan gizli bir metin vardı. İnsanlar bunu açık biçimde dolaşıma sokmuyordu ama gündelik hayatın içinde yaşatıyordu. Burada dengbêjlerin, müziğin, dansların rolü vardı. Bunların hepsi gündelik hayatın parçasıydı. Ve bütün bu ilişkiler ağı yeni bir coğrafya yaratıyordu. Politik sınırlar insanları ayırıyordu ama ilişkiler başka bir coğrafya kuruyordu. Ve bu ilişkiler coğrafyası müzik aracılığıyla, dans aracılığıyla, gündelik ilişkiler aracılığıyla yaşamaya devam ediyordu.
“Bütün bunları analiz etmeye başlamıştım ki masa kırıldı”
Araştırmanız sırasında, kolektif eylemin insanlar üzerinde nasıl bir dönüşüm yarattığını gözlemlediniz?
Erving Goffman’ın kulis ve mizansen kavramlarından yararlanarak, toplumsal ve kültürel varoluşun aslında kulislerde gerçekleştiğini, daha sonra, politik hareketin ortaya çıkmasıyla birlikte sahneye çıkma deneyiminin kolektif olarak yaşandığını anlattım. İnsanlar bir anda sahneye çıkmaya başladı. Yani kulislerden sahneye çıktılar. O zaman şöyle yazmıştım: Sanki insanlar toprağa gömdükleri sandıkları çıkarmış, bütün mücevherlerini üzerlerine takmış ve ortaya çıkmış gibiydiler. Bana “Hazinemizi saklamamız lazım” diyen kadının anlattığı şey de buydu aslında.
Bir yandan çok büyük bir baskı vardı. Ama gözlemlerimde şunu gördüm: Kolektif eylem dönüştürücü bir şeydi. Daha önce geniş aile yapısı içinde korunan birçok şey vardı. Bu yapı kültürün devamı açısından merkezi bir rol oynuyordu ama aynı zamanda cinsiyet çelişkileri, sınıf çelişkileri gibi meseleleri de bastırıyordu. Kolektif eylem ortaya çıktığında ise bunların hepsi açığa çıkmaya başladı. Ben burada “forum tiyatrosu” kavramını kullandım. Süreç bana bir forum tiyatrosu hissi veriyordu. Sanki bin başlı bir yapı vardı; bir başını kesiyorsun, başka bir yerden yenisi çıkıyordu. Kendi dinamiklerini üretmiş, kendi hareketini kurmuş bir yapıydı bu.
Tam bütün bunları yazmaya, analiz etmeye başlamıştım ki masa kırıldı. Sonra yıllar sonra bu çalışmayı yeniden yapmaya başladığımda kendi kendime şunu sordum: 28 yıl önce yaptığım bir çalışmayı bugün yayımlamanın anlamı var mı? Çünkü her şey çok değişmişti. Ama sonra tam tersini düşündüm. Dedim ki ancak bu fay hatlarını, bu kırıkları tamir ederek ilerleyebiliriz. Bir şeylerin üstünü örterek değil, tam tersine onları onararak gelişebiliriz. Ancak hafızamızla sağlıklı bir ilişki kurarsak geleceği açabiliriz, unutarak değil.
Kitabın farklı dillere çeviri süreci de başlamış sanırım. Bu süreç sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Kitap birçok dile çevrilecek ama benim için en önemlisi ilk olarak Kürtçeye çevrilmesiydi. Ve bu çeviri daha yeni bitti. Bu benim için gerçekten çok önemliydi. Çünkü kitapta Musa Anter’den de bahsediyorum. Kitabı onun yeğeni Rana Anter çevirdi. Benim için adaletin gerçekleşebilmesi adına kitabın Türkçeden önce Kürtçeye çevrilmesi gerekiyordu. Sonuçta benim görüştüğüm insanlar Kürtçe konuşuyorlardı.
(ZA/VC)
“Aşk, Mark ve Ölüm” sergisi Depo’da açıldı
"Anadili kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz"
İstanbul’da gençlik örgütlerinden ‘Üç Fidan’ anması
ÖZEL GÜVENLİKLERE 2,4 MİLYONLUK MÜDAHALE EĞİTİMİ
“Boğaziçi Üniversitesi bir ‘asayiş meselesi’ olarak görülüyor”
"Sosyal medyaya kimlikle giriş, fişlemeye dönüşme riski taşıyor”