LGBTİ+ vicdani retçiler: “Devletin dayattığı erkekliği reddediyoruz”
Türkiye’de zorunlu askerlik ve militarizm tartışmaları uzun yıllardır insan hakları örgütleri, feminist hareket ve vicdani retçiler tarafından eleştiriliyor.
Son yıllarda ise queer hareket içerisinden yükselen anti-militarist itirazlar, militarizmin daha geniş bir denetim mekanizması olarak işlediğini yeniden gündeme taşıyor.
Özellikle LGBTİ+’lar açısından askerlik sistemi, “makbul vatandaş” ve “makbul erkeklik” kalıpları üzerinden şekillenen ayrımcılık, dışlanma ve devlet şiddeti tartışmalarıyla birlikte değerlendiriliyor.
Vicdani ret hareketi son dönemde hak ihlalleri ve tutuklamalar ile de gündemde. Anti-militarist mücadele içerisinde queer öznelerin deneyimleri ise vicdani reddin toplumsal cinsiyet, devlet şiddeti ve barış mücadelesiyle kesişen daha geniş bir politik alan açtığını ortaya koyuyor.
Kuşadası Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Hikmet Hazer ve Vicdani Ret İzleme Koordinatörü Merve Arkun ile vicdani ret hareketine yönelik baskıları ve dayanışma imkanlarını bianet'e anlattı.
Hazer: “Militarizm yaşamlarımızı kuşatan patriyarkal tahakkümün parçası”
Türkiye’de militarizm “makbul vatandaş”, “makbul erkeklik” ve heteroseksüel aile düzeni üzerinden işleyen bir toplumsal denetim mekanizması olarak kuruluyor. Sizce askerlik sistemi bedenleri, cinselliği ve kimlikleri nasıl disipline ediyor?
İlk olarak şunu söylemek gerekiyor: Türkiye’de militarizm yalnızca orduyla ya da savaşla ilgili bir mesele değil. Militarizm gündelik hayatın içine işlemiş bir yönetme biçimi. Devlet “makbul vatandaş”ı yaratırken askerliği bir erkeklik sınavı olarak kuruyor.
Bu yüzden askerlik sadece bir güvenlik politikası değil; aynı zamanda cinsiyet rejiminin yeniden üretildiği bir alan. “Askerliğini yapmış erkek”, “ailesini koruyan baba”, “vatan için gerektiğinde ölecek vatandaş” figürü üzerinden heteroseksüel erkeklik kutsanıyor. Bunun dışında kalan herkes ise ya eksik, ya sapkın, ya da tehdit olarak görülüyor.
Bir lubunya olarak askerlik sistemine baktığımda şunu görüyorum: Bu sistem bedenleri disipline etmeye çalışıyor. Saçından yürüyüşüne, ses tonundan arzuna kadar seni belli bir erkeklik kalıbına sokmaya zorlayan bir mekanizma bu. Militarizm sadece bedenini değil, kimliğini ve arzunu da denetlemek istiyor. Çünkü militarist devlet için kontrol edilemeyen beden tehlikelidir. Queer bedenler tam da bu yüzden hedef haline geliyor. Çünkü bizler ikili cinsiyet rejiminin dışına çıkıyoruz; erkeklik ve kadınlık normlarını bozuyoruz; heteroseksüel aileyi “doğal” ve zorunlu kabul etmiyoruz.
Askerlik kurumu Türkiye’de erkekliği kanıtlamanın araçlarından biri olarak işliyor. “Askerliğini yap da adam ol” söylemi tesadüf değil. Burada erkeklik devlet tarafından onaylanan bir performansa dönüşüyor. Bu performansa dahil olmayan erkekler aşağılanıyor, dışlanıyor ya da “eksik vatandaş” muamelesi görüyor.
Lubunyalar açısından bu süreç çok daha şiddetli işliyor. Yıllarca “çürük raporu” adı altında aşağılayıcı muayenelere, psikiyatrik damgalamalara ve devletin cinselliğimizi ispat etmeye çalışan işkenceci prosedürlerine maruz bırakıldık. Yani militarizm queerler için sadece zorunlu askerlik değil; aynı zamanda devlet eliyle uygulanan bir cinsiyetlendirme ve aşağılama politikası.
Bu yüzden ben militarizmi sadece savaş karşıtlığı üzerinden değil, yaşamlarımızı kuşatan patriyarkal tahakkümün bir parçası olarak görüyorum. Çünkü militarizm erkek egemenliğini büyütür. İtaati kutsar. Hiyerarşiyi normalleştirir. Şiddeti meşrulaştırır. Ve bütün bunları “vatan”, “namus”, “aile” gibi kavramlarla romantize eder. Oysa biz queerler için hayat tam da bu normların dışında nefes almaya çalışmakla geçiyor.
“Queer mücadele “özgür yaşa, birlikte yaşat” diyor”
Vicdani reddin çoğu zaman yalnızca “askere gitmeme” meselesi gibi ele alındığını görüyoruz. Fakat queer özneler açısından durum farklı. Queer mücadele; militarizme, erkeklik rejimine ve devletin kimlikler üzerindeki tahakkümüne karşı daha geniş bir itirazı da içeriyor. Siz kadınların ve queerlerin vicdani ret deneyiminizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Vicdani ret meselesinin yalnızca “askere gitmek istememek” gibi okunması bence çok eksik bir yaklaşım.
Özellikle queerler ve kadınlar açısından vicdani ret çok geniş bir politik itiraz içeriyor. Çünkü bizim meselemiz yalnızca silah taşımayı reddetmek değil; bizi disipline eden erkeklik rejimini reddetmek. Devletin bedenlerimiz, kimliklerimiz ve hayatlarımız üzerinde kurduğu tahakkümü reddetmek.
Lubunya bir vicdani retçi olarak askerliği reddederken aynı zamanda militarist erkekliği de reddediyorum.
Bana dayatılan “makbul vatandaş” rolünü reddediyorum. Devletin beni ancak belli cinsiyet normlarına uyarsam insan yerine koymasını reddediyorum. Çünkü queer deneyim bize şunu öğretiyor: Militarizm sadece sınırda işlemez; evde, okulda, sokakta, aile içinde de işler. Trans kadınlara yönelen nefrette, lubunyaların kriminalize edilmesinde, kadın cinayetlerinde, polis şiddetinde militarist kültürün izlerini görüyoruz.
Kadınların ve queerlerin vicdani ret deneyimi tam da bu yüzden daha bütünlüklü bir özgürlük talebi içeriyor. Çünkü biz savaşın gündelik hayatla bağını görüyoruz. Erkek egemenliğiyle militarizm arasındaki bağı görüyoruz.
Devletin “koruma” söylemiyle nasıl denetim kurduğunu görüyoruz. Bu yüzden vicdani ret bizim için aynı zamanda patriyarkayı reddetmek demek. Zorunlu heteroseksüelliği reddetmek demek. Devletin bedenimizi bir nüfus politikası nesnesi gibi görmesini reddetmek demek.
Trans feminist bir yerden baktığımda şuna inanıyorum: Militarizm yaşamı değil ölümü örgütler. Bizim mücadelemiz ise yaşamı örgütlemek üzerine kurulu.
Dayanışmayı, bakım vermeyi, birbirimizi yaşatmayı savunuyoruz. Militarizm “itaat et, öl, öldür” derken; queer mücadele “özgür yaşa, birlikte yaşat” diyor. Bu yüzden vicdani ret benim için sadece bireysel bir karar değil, politik bir varoluş biçimi. Hayatlarımızı militarizmin, erkekliğin ve devlet şiddetinin dışında yeniden kurma iradesi.
Arkun: “Özgürlük ve toplumsal barış ortak mücadeleyle mümkün
Son dönemde hem artan politik baskılar hem de ekonomik krizler nedeniyle vicdani ret hareketinin görünürlüğü azaldığını söylemek mümkün. Buna rağmen lubunya vicdani retçilerin anti-militarist mücadele içinde nasıl bir söz kurduğunu düşünüyorsunuz? Bugün barış mücadelesi, queer hareket ve vicdani ret arasında nasıl bir ortak hat örülebilir?
Son dönemde artan politik, siyasi ve toplumsal baskı, aslında sadece vicdani ret hareketinin değil tüm toplumsal muhalefetin ve örgütlenmeleri etkiliyor. Türkiye’de insan hakları krizinin ve adaletsizliğin farklı biçimlerinin giderek derinleştiği bir süreçten geçiyoruz.
Her hak mücadelesi, her toplumsal grup kendi alanında ağır adaletsizliklerle boğuşuyor. Bu yüzden asıl mesele, hareketler arasındaki kesişimsellikleri görmek, hatırlamak ve mücadelenin her biçimini birlikte örgütlemek.
Geçmişe baktığımızda, özellikle 2000’li yıllarda feminist hareket ile antimilitarist hareket arasında güçlü bir dayanışma ve ortak mücadele hattı örüldüğünü hatırlıyoruz. Yine o dönemlerde insan hakları örgütlerinin de vicdani ret mücadelesiyle daha omuz omuza bir tutum aldığını söylemek mümkün. Bu tarihsel deneyimler bize, farklı mücadele alanlarının birbirini besleyebildiğini ve ortak mücadele hatlarının örülebileceğini gösteriyor.
Bugün, Türkiye’de vicdani ret bağlamında, yeni bir dinamikle karşı karşıyayız. 2025 Ağustos ayında Çınar Koçgiri Doğan’ın, ardından 2026 Şubat ayında İnan Mayıs Aru’nun tutuklanması, Türkiye’de 10 yılı aşkın sürenin ardından yaşanan ilk vicdani retçi tutuklamaları oldu.
Şu anda da tutuklanma riski altında olan başka vicdani retçi arkadaşlarımız var ne yazık ki. Vicdani retçilerin yalnızlaşması, böylesi bir süreçte ihlallerin ve retçilerin uzun yıllardır yaşadığı sivil ölümün daha da derinleşmesi riskini getiriyor.
Dolayısıyla bu aciliyetli ve giderek ağırlaşan riskli tablo karşısında, yalnızca vicdani ret hareketinin değil; örneğin barolara, insan hakları örgütlerine, farklı toplumsal hareketlere ve aslında toplumsal barıştan yana olan herkese, vicdani ret hareketinin örgütlenmesi, görünmesi ve retçilerle aktif dayanışmanın bir parçası olma noktasında sorumluluk düşüyor.
Vicdani ret yalnızca askere gitmeyi reddetmek değil; aynı zamanda savaşın ve militarizmin insan kaynaklarını kurutmak demek.
Bu perspektif, queer hareketin şiddet karşıtı hattıyla, feminist mücadelenin patriyarkaya karşı örgütlediği direnişle ve insan hakları örgütlerinin adalet arayışıyla oldukça örtüşen bir yerde duruyor aslında.
Bugün hareketler arasında örebileceğimiz bu ortak hat, tam da bu kesişimsellikten geçiyor. Savaşa, şiddete ve militarizme karşı duran tüm hareketlerin vicdani ret ile bağlarını hatırlamasıyla; benzer mücadele hatlarını birlikte örebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü özgürlük ve toplumsal bir barışı inşa edebilmek, ancak ortak bir mücadeleyi birlikte örgütlemekle mümkün.
(ZA/EMK)
Ayşenur’un gözleri İstanbul’da: Tanıklığın kamusal hafızası
“Güvencesiz akademisyen özgürce düşünemez”
İtalyan Lisesi’nde grev 100. gününde: Öğretmenler TİS bekliyor
Pınar Selek: Çalışmamı toplumsal hafızaya geri döndürmek istedim
“Aşk, Mark ve Ölüm” sergisi Depo’da açıldı