Suriye’nin ikinci büyük kenti Halep’in kuzeyinde bulunan Kürt mahalleleri Şeyh Maksud/Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’deki çatışmalar dördüncü gününde sürüyor.
Geçici Şam Yönetimi’ne bağlı güçler, gece boyunca yaşanan şiddetli çatışmaların ardından Eşrefiye ve Beni Zeyd mahallelerinin büyük bölümünü ele geçirdi. Suriye Savunma Bakanlığı, söz konusu gelişmenin ardından bölgede geçici ateşkes ilân edildiğini açıkladı.
Halep Enformasyon Müdürlüğü, Kürt güçlerinin hafif silahlarıyla birlikte Suriye’nin kuzeydoğu bölgelerine nakledileceğini duyururken, Şeyh Maksud ve Eşrefiye Genel Meclisi “seferberlik” kararı aldığını açıkladı.
Suriye’deki çatışmalara dair sorularımızı yanıtlayan eski AKP Milletvekili ve Demokrasi ve Birlik Derneği/Vakfı Genel Başkanı Mehmet Metiner, “Türkiye’deki süreç devam ediyor. Bugün başlayan çatışmalar yarın öbür gün sonlanır. Yeniden masaya dönülür. O yüzden ben tarafları düşmanlaştıran ve iç savaşı derinleştiren bir dilden herkesin uzak durması gerektiğine inanıyorum,” değerlendirmesinde bulundu.
Metiner, çatışmaların Türkiye’deki sürece olası etkisini ise “Şayet SDG, Öcalan’ın talimatına rağmen Türkiye’deki sürecin bozulmasına yol açacak bir yanlışlıkta ısrar ederse o zaman, Öcalan’ın bir hükmü kalmamış demektir. Bu süreç Öcalan üzerinden yürüyen bir süreç çünkü. Sorunun çözümü ve barışın inşası için her türlü yetkiye ve güce sahip olduğunu söyledikleri kurucu liderlerini dinlemeyen bir örgütün zaten güvenirliği de biter. Süreç orada sona erer,” sözleriyle açıkladı.
“Süreci sabote edecek kanlı girişimler”
Şam ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki görüşmeler sürerken Halep’te yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Görünen o ki Şam yönetiminin SDG ile veya SDG’nin Şam yönetimiyle 10 Mart Mutabakatı çerçevesinde anlaşmasını birileri istemiyor. Bu istemeyenlerin her iki kesimde de etkin olduğu anlaşılıyor. İçeride başlatıp kararlılıkla sürdürdüğümüz sürecin başarıyla son bulması halinde Türkiye’nin tarih sahnesine güçlü bir biçimde çıkmasını istemeyenler, Suriye sahasında bir kez daha süreci sabote edecek kanlı girişimlerde bulunuyorlar.
İstiyorlar ki bir iç savaş çıksın, süreç bozulsun. Suriye kolaylıkla yönetilebilir ve hükmedilebilir güçsüz ve paramparça bir Suriye olsun ve Türkiye de kendi iç sorununu çözerek oyun kurucu güçlü bir aktör olmasın. Bunda hangi güçlerin menfaati varsa bilesiniz ki bu çatışmanın failleri de onlardır. Aklı olan o güçlerin oyununa gelmez. Bir iç savaş senaryosunun son kertede herkese kaybettireceğini bilir.

“Milyonlarca Kürdün kalbi Kuzey-Doğu Suriye’de atıyor”
“İsrail kendisi için tehdit oluşturacak bir Suriye istemez”
Çatışmaların artmasında ABD ve İsrail’in rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
O güçlerin etki ajanlarını sadece bir tarafın içinde arayanlar yanılırlar. Tarih bize göstermiştir ki tarafları birbiriyle vuruşturarak güç devşirmek isteyen güçler tarafların içine sızmayı da en iyi biçimde başarırlar. İsrail kendisi için tehdit oluşturacak bir Suriye olsun istemez. En önemlisi Türkiye’nin kontrolünde veya Türkiye ile işbirliği içinde güçlü bir Suriye olsun hiç istemez. Türkiye’nin kendi kanlı sorununu çözerek, yani Türk-Kürt ittifakını kurarak iç cephesini her anlamda ve alanda tahkim etmesini sağlayarak bölgesel ve küresel bir güç olmasını hiç istemez. ABD İsrail’i gözden çıkarmaz. Suriye’nin İsrail için tehdit unsuru olabilecek ölçekte güçlenmesini istemez. Suriye’nin kendisine bağımlı ve güdümlü olmasını ister. Suriye’de başlayacak bir iç savaşı bitiren bir ülke olarak Suriye’nin tüm iplerini elinde tutmak ister.
O yüzden çatışmaların başlamasına bir süre göz yumsa bile çatışmaların kendi müdahalesiyle son bulmasını sağlamak ister ki Suriye’de asıl kurucu aktör olduğunu herkes bilsin. Başta yönetim olmak üzere diğer tarafların her koşulda kendi gücüne yaslanmadan ayakta kalamayacakları inancını yerleştirmek ister. ABD, Türkiye’nin kendisine rağmen güç kazanmasını, hele de İsrail’i tehdit edecek düzeyde Suriye’de başat bir aktör olmasını istemez. Kendi iç sorununu çözen güçlü bir Türkiye’nin kendi politikalarına hiçbir şekilde boyun eğmeyeceğini bilir. Ne Türkiye’yi kaybetmek ister ne de Türkiye’nin güçlenmesini ister. SDG bu oyun planında gerektiğinde kullanılabilecek bir oyuncudan ibarettir, ABD ve İsrail için. Şara ekibi de o güçlerin gözünde bir oyuncudur. İşlerine yaradığı sürece birini diğerine yakınlaştırır veya birini diğerine vuruştururlar.
Şu an ikincisini deniyorlar. Evvela savaştırıp sonra tümünü kendilerine koşulsuz boyun eğen aparatlara dönüştürmek istiyorlar. Bu oyunu ancak süreci başarıya taşıyarak bozmak mümkün. Bunun için SDG’nin İmralı’dan giden mesajlara uygun davranması ve kulağını o güç odaklarına tıkaması şart. Şara’nın da 10 Mart Mutabakatı’nda altına koyduğu taahhütleri yerine getirmesi şart. Türkiye’nin sorun çözücü ve herkese kazandırıcı gücüne SDG’nin inanması şart. SDG’nin Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermesi ve Şara’nın da diğer tüm bileşenlerin güvenini kazanacak adımlar atması şart. Yeni Suriye’nin bu demokratik güven temelinden oluşacağının yeni bir anayasayla ilanı olmazsa olmaz bir öneme sahip.

“Çatışmalar topyekûn bir savaşa dönüşürse süreç bozulur”
Çatışmaların Türkiye’deki süreç üzerindeki olası etkilerini nasıl ele alıyorsunuz?
Halep’te başlayan çatışmalar topyekûn bir savaşa dönüşürse elbette süreç bozulur. Sürecin bozulmasını dış aktörler kendi bölgesel çıkarları için istemez ama istediği şekilde sonlanmasını sağlamak ister. ABD’nin bölgesel güvenlik mimarisinde İsrail merkezi bir öneme sahip. İsrail-Suriye işbirliğini sağladıktan sonra Suriye sahasında adım adım İsrail-Türkiye işbirliğini de teminat altına almak ister. SDG bu açıdan vazgeçemeyeceği bir önemli koz.
SDG’den vazgeçmesi halinde SDG’nin Rusya ve İran tarafından kendi güvenlik mimarisine tehdit oluşturacak bir biçimde kullanılabileceğine inanır. Her tarafı idare eden ve her tarafı kendine mecbur bırakan bir siyaset izliyor ABD. O yüzden Suriye sahasının evvela karıştırılması, sonradan kendisi tarafından düzene kavuşturulması siyasetini izliyor. Kendi kontrolünde bir Türkiye ve Suriye olsun istiyor. Ama bunu güçlü bir dostluk ve dayanışma iddiasıyla yapıyor.
“Türkiye’deki çözüm için bir engel yok ama Suriye...”
Bazı mecralarda ve sosyal medyada bu yönde yapılan yorumlarla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Başlattığımız bir süreç var. Sayın Cumhurbaşkanımızın deyimiyle, son düzlüğüne getirdiğimiz bir süreç var. Benim tezim en başından itibaren şu: Şayet bu süreç öngörüldüğü biçimde Öcalan’ın 27 Şubat deklarasyonu doğrultusunda başarıya ulaşırsa zaten PKK Türkiye için tehdit olmaktan çıkar. Dahası ve en önemlisi, devlet ve toplumla bütünleşme süreci tamamlanır ve Türkiye Yüzyılı’nın inşası için gerekli olan demokratikleşme hamleleri hayata geçirildiğinde PKK ve bileşenleri Türkiye’nin gücüne dönüşür. Türk-Kürt ittifakı dediğimiz düzenek bölgesel düzeyde oluşur. Bu çerçevede Öcalan’la görüşüldüğü gibi Mazlum Abdi ile de görüşülmesinde, bu demokratik entegrasyon sürecinin başarıyla tamamlanması açısından hiçbir mahsur görmüyorum. Yeter ki sürecin ruhuna ve amacına uygun bir sonuç elde edebilsin.
Türkiye’deki çözüm için bir engel yok. Ama Suriye’deki çözüm çok daha farklı. Orada silahlı güçlerin ordu sistemine entegrasyonu söz konusu. Türkiye için bu söz konusu değil. Türkiye için çözüm, silahların koşulsuz bırakılması ve silah bırakanların devlet ve toplumla bütünleştirilmesi. Bunun için gerekli olan yasal-hukuki ve idari altlığın oluşturulması. Suriye için ise 10 Mart Mutabakatı’nda öngörüldüğü şekliyle halihazırdaki SDG yapılanmasının askeri ve idari açıdan sisteme nasıl entegre edileceğiyle alakalıdır. Genel hatlarda anlaşılmış bir Mutabakat var. İki tarafın da taahhütleri var. Anlaşmazlık noktası genel prensiplerin yorumlanmasından kaynaklı. Her iki taraf da paradoksal bir biçimde birbirlerini Mutabakat’a uymamakla suçluyor.

ŞEYH MAKSUD VE EŞREFİYE’YE SALDIRILARDA 4. GÜN
Barrack: Halep'te ateşkesi uzatmaya çalışıyoruz
“‘Ya hep ya hiç!’ radikalizmi Öcalan’ın çözüm paradigmasına ters”
SDG’nin idari ve askeri entegrasyonunun nasıl ve şekilde olacağı konusunun yanında yeni Suriye’nin ademimerkeziyetçilik temelinde yapılanması konusunda görüş çatışmaları var görebildiğim kadarıyla. Bunlar aslında çözülemeyecek sorunlar değil. Ama geçmişten gelen güvensizlikler, sorunların çözümünün önünde engel oluşturuyor. SDG Şara yönetimine güvenmiyor, Şara yönetimi de SDG’ye. Oysa her iki tarafın da mümkün olabilecekler konusunda anlaşıp uzlaşmaları gerekiyor evvela. “Ya hep ya hiç!” radikalizmi Öcalan’ın çözüm paradigmasına ters. Dolayısıyla SDG şu anki politikalarıyla, yani Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermekten uzak bir yerde duruyor. Bu da çözümsüzlüğün düğümlendiği asıl nokta.
Türkiye’deki süreç devam ediyor. Bugün başlayan çatışmalar yarın öbür gün sonlanır. Yeniden masaya dönülür. O yüzden ben tarafları düşmanlaştıran ve iç savaşı derinleştiren bir dilden herkesin uzak durması gerektiğine inanıyorum. Bu düşmanlaştırıcı dil, aşılması imkânsız bir duvara dönüşürse işte o zaman yarın istediğimiz doğrultuda bir barış anlaşması sağlandığında bu bir bumerang gibi geri döner.
“Konjonktürel dalgalanmalar, ilkesel duruşumuzu bozmamıza neden olmamalı”
“PKK ve Öcalan için dün ne diyordunuz şimdi ne diyorsunuz?” diyen art niyetli süreç bozguncularının elini güçlendiren yeni bir zemini bu kez Suriye sahasında oluşturmaktan kaçınmak lazım. O yüzden savaşın kimseye kazandırmayacağını ve adil bir barışla herkesin kazanacağını savunan o süreçle uyumlu anlayışın ısrarla savunulması gerektiğine inanıyorum. Konjonktürel dalgalanmalar ve kırılmalar, bu ilkesel duruşumuzu bozmamıza neden olmamalı.
Şayet SDG, Öcalan’ın talimatına rağmen Türkiye’deki sürecin bozulmasına yol açacak bir yanlışlıkta ısrar ederse o zaman, Öcalan’ın bir hükmü kalmamış demektir. Bu süreç Öcalan üzerinden yürüyen bir süreç çünkü. Sorunun çözümü ve barışın inşası için her türlü yetkiye ve güce sahip olduğunu söyledikleri kurucu liderlerini dinlemeyen bir örgütün zaten güvenirliği de biter. Süreç orada sona erer. Bu durumda Türkiye yanı başında, İsrail’in güdümünde ve kendi kurucu liderini dahi dinlemeyen bir terör yapılanmasına kesinlikle müsaade etmez ve gerekli askeri müdahalelerde bulunur. Umarım ve dilerim bu dediğim durum ortaya çıkmasın. Ben SDG’nin Öcalan’a rağmen hareket etmeyeceği kanaatindeyim. SDG 10 Mart Mutabakatı’na ve sürecin paradigmasına uygun bir anlayışla masaya dönmeli. Şam kendini herkesin katılımına ve temsiline açık demokratik ve çoğulcu bir idari sisteme dönüştürürse, herkesin temel hak ve özgürlüklerini teminat altına alan bir anayasa ilanıyla ön alırsa kendini iç savaş ortamına çekmek isteyen o malum güçlerin de oyun planını bozmuş olur.

“Türkiye’nin rolü: İsrail’in Suriye üzerindeki oyununu bozmak”
Geçmişte kaleme aldığınız yazılarda, “Suriye’nin kuzeyine bakış açımız değişmeli. Mazlum Abdi’yi düşman bilen bir bakış açısı kaybettirir” gibi ifadeler kullanmıştınız. Bugün gelinen noktada bu bakış açısının değişebileceğini düşünüyor musunuz? Türkiye’nin buradaki rolü nedir?
Türkiye’nin süreçteki rolü bellidir. İsrail’in Suriye üzerindeki oyununu bozmak. Başlattığı sürecin başarıyla tamamlanmasını sağlamak. Bunun için güçlü ve tek bir Suriye istiyor. Çünkü İsrail’in Suriye üzerinden kendi içini de oymak istediğini biliyor. Sürecin özellikle İsrail tarafından sabote edilmek istendiğini bildiği için SDG’nin İsrail karşısında daha net bir tavır takınmasını bekliyor. Türkiye, Suriye’de eski Baas türü bir rejimin devamından yana değil. Yeni Suriye’nin herkesin Suriyesi olmasını, yani demokratik ve çoğulcu bir Suriye olmasını istiyor. Suriye’deki tüm unsurların temel hak ve özgürlüklerinin anayasal teminatlara bağlanması gerektiğine inanıyor. SDG’nin ademimerkeziyetçi talebinin etnikçi bir temele oturmasından ve SDG’nin silahlı gücünün bir blok halinde mevcudiyetini bu kritik evrede güvensiz buluyor. Yoksa Türkiye, Kürtlerin ne statüsünden ne de kazanımlarından rahatsızlık duyar. Kendisiyle müttefik bir Kürt yapısını da kendisi için bir tehdit olarak görmez. Cumhurbaşkanımız bunu defalarca dile getirdi. Sorun Kürtlerin anayasal statüsünden veya Kürt yapısından kaynaklanmıyor. PKK henüz bir tehdit unsuru olmaktan tamamen çıkmadığı, yani içerideki sürecimiz öngörüldüğü biçimde henüz sonlanmadığı için SDG-YPG’nin bu şekildeki varlığının kabul edilemez olmasıyla alakalıdır. Ortada hem giderilmemiş bir güvensizlik, hem de güvenlik sorunu var.
Ama bence bu sorun da aşılabilir. Demokratik diyalog ve müzakereler 27 Şubat deklarasyonundaki ana amaç doğrultusunda o paradigma esas alınarak yapılırsa karşılıklı kaygılar giderilir.
“Çatışmaların acilen durması şart”
O yüzden başlayan çatışmaların acilen durması şart. SDG’nin de Şam yönetiminin de süreci sabote etmek isteyenlerin oyununu bozacak güçlü bir irade ortaya koymaları şart. 10 Mart Mutabakatı’nda ihtilaflı olan alanlar üzerinden masayı devirip silaha sarılmak yerine ittifak sağlanan alanlarda anlaşma sağlayarak yol yürümeyi esas almalıdırlar. Güven için bu şart. Türkiye’nin rolü bu konuda anlaştıran ve uzlaştıran bir rol olacaktır. Çünkü Türkiye savaşın herkese kaybettireceğine ve barışla herkesin kazanacağına inanan bir ilkesel anlayış hattında bulunuyor.
Ben bu çatışmaların evvela ateşkesle ve sonrasında yapılacak müzakerelerle Türkiye’deki sürecin ruhuna ve amacına uygun biçimde barışa evrileceğine inanıyorum. Bunun olmasını yürekten diliyorum. Temennim bu.
Ne Şara yönetiminin Suriye’ye kaybettirmesine ne de SDG-YPG’nin Kürtlere ve Suriye’ye kaybettirmesine elbette gönlümüz razı gelmez. O yüzden savaş kışkırtıcılığı yapmak, ateşe körükle gitmek, düşmanlık ve kin tohumları ekmek yanlıştır. Barışı sağlayacak dilde ısrarcı olmak gerekir. Biz isteriz ki herkesin kendi farklılığını koruyarak birlik içinde bir arada barış içerisinde yaşayabildiği, toprak bütünlüğünü muhafaza eden tek ve güçlü bir Suriye olsun. Herkesin Suriyesi olsun.
Böyle bir Suriye’yi birlikte inşa etmek varken Suriye’yi yeni bir iç savaşın içine sürükleyip tarifsiz acılara ve yıkımlara sebebiyet vermek, affedilmez bir insanlık suçu olur. Dış aktörler istikrarsızlıktan besleniyor, Türkiye’nin güçlenmesini istemiyorlar ve sahadaki aktörleri gerektiğinde araçsallaştırıyorlar. SDG kendini araçsallaştırmak isteyen dış aktörlerin oyununu bozmalı, SDG’yi kazanımcı bir anlayışla sisteme entegre edilecek doğru bir dil ve siyasa inşa edilmelidir. “Birlikte kazanma!” anlayışına dayalı bir siyasette ortaklaşmak hayati öneme sahiptir.
Birlikte bu kez başaracağız. (TY)






