Türkiye sosyalist hareketinin simge isimlerinden Mahir Çayan'ın teori ve pratiği buluşturduğu metinlerini bugüne kadar "toplu yazılar" başlığında yayınlanmış derlemelerden okuduk. Mahir Çayan'ın çizdiği hat, bugün nasıl hatırlanıyor ve yorumlanıyor, nerelerde birleştirip, ayrıştırıyor? Onun teorik mirasını yeniden düşünmeye davet eden bir çalışma olarak Mahir Çayan Kitabı çıktı.
Mahir'in düşünsel mirası, bugünün siyasi atmosferinde ve güncel teorik tartışmalar çerçevesinde yeniden nasıl okunmalı? Kitabı hazırlayan Emir Ali Türkmen ile konuştuk...
*"Bugünün siyasal atmosferinde tartışmalar çoğu zaman dar, anlık ve yüzeysel bir zeminde yürütülüyor. Bu yüzden geçmiş metinlere dönmek, sadece nostaljik bir ilgi değil; daha derinlikli, daha bütünlüklü bir düşünme pratiği kurma ihtiyacından kaynaklanıyor."
*"Abdullah Öcalan’ın da farklı dönemlerde dile getirdiği gibi, Mahir’in temsil ettiği kopuş iradesi, devleti karşısına alan mücadele anlayışı ve teoriyi pratikle birleştirme çabası, Kürt hareketinin erken dönem siyasal şekillenmesinde dolaylı da olsa iz bırakmış görünüyor."
*"Türkiye’de sosyalist hareketin bir bölümü, Kürt meselesi gibi temel bir demokrasi sorununu hâlâ tali ya da 'ikincil' bir başlık olarak ele alma eğiliminde. Oysa dil, kimlik ve eşit yurttaşlık meselesi, doğrudan doğruya sosyalist mücadelenin merkezinde yer alması gereken bir alan olarak duruyor."
- Mahir Çayan Kitabı, aslında bir dizinin parçası olarak çıktı. Türkiye sosyalist hareketinin önderlerinin düşünsel mirasını topladığınız bir çalışma yapma fikri nasıl oluştu? Dizinin ortaya çıkış sürecini anlatır mısınız?
Aslında bu dizi, tekil kitaplardan ziyade daha uzun soluklu bir arayışın ürünü. Dipnot Yayınları olarak, Türkiye sosyalist hareketinin bugünkü bileşenlerinin hangi tarihsel ve ideolojik köklerden beslendiğini görünür kılmak istedik. Bugün farklı örgütler, partiler, dergi çevreleri olarak karşımıza çıkan yapıların nereden geldikleri, hangi teorik hatlar üzerinden şekillendikleri ve aralarındaki ayrışmaların hangi tarihsel momentlere dayandığı sorusunun peşinden gittik.
Bu çerçevede önce “Türkiye Sosyalist Solu” kitaplarıyla 1920’lerden 1980’e uzanan dönemde ortaya çıkan temel metinleri bir araya getirdik; ardından Kürdistan sosyalist hareketine, solun önder ve düşünürlerinin portrelerine ve feminist harekete uzanan bir hat üzerinden bu düşünsel mirası genişletmeye çalıştık. Yani aslında yaptığımız şey, dağınık halde duran bir teorik ve politik birikimi, kendi iç süreklilikleri ve kopuşlarıyla birlikte yeniden okunabilir kılmak.
- Mahir Çayan'ın fikirlerinin yeniden düşünülüp tartışılması noktasında son kitabın, klasik ‘Toplu Yazılar’ derlemelerinden farkı ne, nasıl bir katkı sunmayı hedeflediniz?
Mahir Çayan kitabı bu hattın içinde özel bir yere oturuyor. Çünkü Mahir’in yazıları zaten farklı yayınevleri tarafından defalarca basılmış metinler. Bizim burada yapmak istediğimiz şey, yalnızca bir “toplu yazılar” yayını değildi. Onun kurucusu olduğu THKP-C geleneğinin içinden gelen farklı siyasal hatların içinde bulunmuş insanların Mahir’e nasıl baktığını da aynı kitapta bir araya getirmekti.
Yani kitap, bir metin derlemesi olmanın ötesinde, bir geleneğin kendi içinden kendisine bakma çabası olarak da düşünülebilir. Farklı yönlere evrilmiş yapıların, ortak bir tarihsel figür üzerinden yeniden düşünmeleri, hem süreklilikleri hem de ayrışmaları daha görünür kılıyor. Bu açıdan, Mahir Çayan’ı yalnızca kendi yazılarıyla değil, onu izleyen kuşakların değerlendirmeleriyle birlikte okumak, bugünkü sosyalist hareketin düşünsel haritasını anlamak bakımından önemli bir imkân sunuyor.
Elbette burada hedeflediğimiz kapsayıcılığa bütünüyle ulaştığımızı söylemek zor. Farklı çevrelerden mümkün olduğunca geniş bir katılım sağlamaya çalıştık; ancak çeşitli nedenlerle katkı sunamayanlar oldu. Buna rağmen ortaya çıkan tablo, bu geleneğin farklı damarlarını aynı zeminde buluşturma yönünde önemli bir adım olarak görülebilir.
Sonuç olarak bu kitap, Mahir’in yazılarını yeniden dolaşıma sokmaktan çok, onun açtığı hattın bugün nasıl hatırlandığını, nasıl yorumlandığını ve nerelerde ayrıştığını birlikte düşünmeye davet eden bir çalışma. Bu yönüyle de klasik “toplu yazılar”dan ayrılıyor ve daha çok bir tartışma, hafıza ve yeniden değerlendirme zemini kurmayı hedefliyor.
- Mahir Çayan’ın kısa bir zaman diliminde kaleme aldığı metinler, uzun yıllar Türkiye sosyalist hareketinin geniş kesimleri için temel bir teorik referans oluşturdu. Bugünün siyasal atmosferinde bu metinleri yeniden, farklı siyasal hatlardan gelen değerlendirmelerle birlikte okumak neden önemli?
Mahir Çayan’ın metinlerinin etkisi, yalnızca yazıldıkları dönemin ihtiyaçlarına yanıt vermiş olmalarından kaynaklanmıyor; aynı zamanda Türkiye’de sosyalist düşüncenin kendi özgül koşulları içinde nasıl kurulabileceğine dair güçlü bir çaba içermelerinden geliyor. Kısa bir zaman diliminde kaleme alınmış olmalarına rağmen, uzun yıllar boyunca geniş bir kesim için teorik bir referans noktası hâline gelmeleri de biraz bununla ilgili.
Bugün bu metinleri yeniden okumayı önemli kılan şey ise, onları artık yalnızca “kurucu metinler” olarak değil, tarihsel bir deneyimin ürünü olarak ele alabilme imkânına sahip olmamız. Aradan geçen zaman, hem bu metinlerin hangi sorulara yanıt verdiğini hem de hangi açılardan sınırlı kaldığını daha serinkanlı bir biçimde değerlendirmeyi mümkün kılıyor.
Bu noktada eklenen değerlendirme yazıları belirleyici oluyor. Çünkü aynı geleneğin içinden gelen ama zaman içinde farklı yönlere evrilmiş siyasal hatların Mahir’e nasıl baktığını görmek, metinleri tekil bir doğruluk iddiası içinde değil, bir tartışma alanı olarak okumayı sağlıyor. Böylece hem süreklilikler hem de kopuşlar daha görünür hâle geliyor.
Bugünün siyasal atmosferinde tartışmalar çoğu zaman dar, anlık ve yüzeysel bir zeminde yürütülüyor. Bu yüzden geçmiş metinlere dönmek, sadece nostaljik bir ilgi değil; daha derinlikli, daha bütünlüklü bir düşünme pratiği kurma ihtiyacından kaynaklanıyor. Mahir’in metinleri de, tam bu noktada, siyaseti daha geniş bir çerçevede ele alma ve yapısal sorular sorma imkânı sunuyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca bir klasik metni yeniden basmak değil; o metinleri bugünün bilgisi, deneyimi ve ayrışmalarıyla birlikte yeniden düşünmek. Ancak bu şekilde hem o dönemi daha doğru anlayabiliriz hem de bugünün tartışmalarına daha sahici bir yerden müdahil olabiliriz.
- Mahir Çayan’ın geliştirdiği ‘politikleşmiş askeri savaş stratejisi’, ‘oligarşi’, ‘suni denge’ ve ‘yeni-sömürgecilik’ gibi kavramlarının sol teoride önemli bir yeri var. Günümüz Türkiye’sini açıklamak için bu kavramlar hala işlevsel mi?
Bu kavramlar, ortaya çıktıkları tarihsel momentten bağımsız düşünülmemeli. 1970’ler, THKO, THKP-C ve TKP-ML gibi örgütlerin sahneye çıktığı, sosyalist hareketin kitleselleştiği ve siyasal olarak görünür, etkili bir aktör hâline geldiği bir dönemdi. Bu momentin ayırt edici yanı ise, silahlı mücadelenin gündeme gelmesiyle birlikte devletle kurulan ilişkinin köklü biçimde değişmesiydi. Sol, sistem içi bir konumdan çıkarak devleti doğrudan karşısına alan bir hatta yöneldi.
Bu bağlamda söz konusu kavramlar, yalnızca teorik soyutlamalar değil, o dönemin somut siyasal ihtiyaçlarına yanıt üretme çabasının ürünleriydi. “Oligarşi” ile işaret edilen egemenlik yapısı, “suni denge” ile tarif edilen toplumsal kabulleniş hali ya da “yeni-sömürgecilik” çözümlemesi, dönemin Türkiye’sini anlamlandırma girişimleriydi.
Bugüne geldiğimizde ise bu kavramları birebir ve değişmeden kullanmak yerine, onları bir düşünme yöntemi olarak ele almak daha anlamlı görünüyor. Çünkü Türkiye’nin ve dünyanın bugünkü yapısı, 1970’lerin koşullarından farklı. Ama buna rağmen, bu kavramların arkasındaki yaklaşım -yani somut koşulları analiz etme, egemenlik ilişkilerini yapısal düzeyde kavrama ve siyasal mücadeleyi buna göre kurma çabası- hâlâ güncelliğini koruyor.
Öte yandan, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya gibi figürlerin temsil ettiği tarihsel moment, sosyalist hareket açısından güçlü bir simgesel ve politik referans üretmiş durumda. Ancak bu referansın bugüne taşınması, ancak eleştirel bir yeniden okuma ile mümkün olabilir.
Dolayısıyla mesele, bu kavramların “geçerli mi, geçersiz mi” olduğu sorusundan çok, onları bugünün koşulları içinde nasıl yeniden düşünmemiz gerektiğiyle ilgili. Bu da bizi, hazır cevaplara değil, yeniden düşünmeye zorlayan bir mirasla karşı karşıya bırakıyor.
- Kitapta Abdullah Öcalan'ın da Mahir Çayan ile ilgili düşüncelerine de yer verdiğiniz bir bölüm var. Öcalan, sık sık Mahir Çayan’ın çizgisinde ve onun sempatizanlığıyla mücadeleye başladığından bahseder. Daha önce HDP'nin kuruluşunun birinci yılında İdris Baluken yaptığı görüşmede, Öcalan’ın HDP için "Mahir Çayan’ın emaneti" dediğini aktarmıştı. Kürt siyasal mücadele tarihinde Mahir Çayan’ın etkisini nasıl değerlendirirsiniz? Kürt sorununun çözümünde bugün gelinen süreçte bu düşünsel mirastan çıkarılacak dersler, ödevler var mıdır?
Mahir Çayan’ın etkisini, Kürt siyasal mücadelesi içinde doğrudan bir “devamlılık” ilişkisi olarak değil ama belirli düşünsel izler ve temas noktaları üzerinden okumak daha sağlıklı olur. Özellikle 1970’ler Türkiye’sinde ortaya çıkan devrimci dalganın, yalnızca Türkiye solunu değil, Kürt hareketinin ilk kuşaklarını da çeşitli düzeylerde etkilediği biliniyor.
Abdullah Öcalan’ın da farklı dönemlerde dile getirdiği gibi, Mahir’in temsil ettiği kopuş iradesi, devleti karşısına alan mücadele anlayışı ve teoriyi pratikle birleştirme çabası, Kürt hareketinin erken dönem siyasal şekillenmesinde dolaylı da olsa iz bırakmış görünüyor. Ancak burada tek yönlü bir etkiden ziyade, ortak bir tarihsel momentin ürettiği benzer arayışlardan söz etmek daha yerinde olur.
Bugüne geldiğimizde ise bu mirası doğrudan devralınan bir hat olarak değil, eleştirel bir değerlendirme konusu olarak ele almak gerekiyor. Çünkü hem Türkiye’nin hem de Kürt meselesinin geldiği nokta, 1970’lerin koşullarından oldukça farklı. Bu nedenle o dönemin kavramlarını ve stratejilerini bugüne aynen taşımak yerine, onların arkasındaki düşünme biçimini yeniden ele almak daha anlamlı.
Bu açıdan bakıldığında, Mahir’in en önemli katkılarından biri, somut koşullardan hareketle siyaset üretme ısrarıdır. Yani hazır şemalara yaslanmak yerine, içinde bulunulan tarihsel momenti çözümlemeye çalışmak. Bugün Kürt sorununun geldiği aşamada da belki en kıymetli derslerden biri bu olabilir: Değişen koşulları dikkate alan, farklı toplumsal dinamikleri gözeten ve çözüm arayışını bu gerçeklik üzerinden kuran bir yaklaşım.
Dolayısıyla Mahir’in mirası, belirli bir stratejinin tekrarı olarak değil; düşünce ile pratiği birlikte ele alan, somut durumu analiz etmeyi esas alan bir yöntem olarak hâlâ tartışmaya açık ve öğretici görünüyor. Bu da onu, bugünün karmaşık siyasal sorunlarını anlamaya çalışırken tamamen geçmişte bırakılacak bir figür olmaktan çıkarıyor.
- Abdullah Öcalan’ın Uluslararası Barış ve Demokrasi Konferansı’na ilettiği 'sosyalizm' vurgulu mesaj, Türkiye sosyalist hareketi içinde yakın zamanda yeni bir tartışma başlattı. Belki uzun zaman sonra açık mecralardan ilk kez bu kadar kapsamlı teorik tartışma metinleri okuduk. Kitap, bugünün sosyalizm tartışmalarına nasıl bir katkı sunar?
Abdullah Öcalan’ın sosyalizm vurgulu mesajının Türkiye sosyalistleri içinde tartışma yaratması bence oldukça anlamlı. Çünkü bu tür çıkışlar, uzun süredir ertelenen bazı temel meseleleri yeniden düşünmeye zorluyor. Özellikle de sosyalizmin kapsamı, sınırları ve hangi toplumsal dinamiklerle nasıl ilişki kurduğu meselesini.
Bugün tartışmanın düğümlendiği yerlerden biri de tam burası: Sosyalizmi dar anlamda sınıf eksenli bir mücadeleye indirgemek mi, yoksa ezilme biçimlerinin tamamını -ulusal, kültürel, siyasal eşitsizlikleri de içerecek şekilde- onun ayrılmaz bir parçası olarak mı görmek? Türkiye’de sosyalist hareketin bir bölümü, Kürt meselesi gibi temel bir demokrasi sorununu hâlâ tali ya da “ikincil” bir başlık olarak ele alma eğiliminde. Oysa dil, kimlik ve eşit yurttaşlık meselesi, doğrudan doğruya sosyalist mücadelenin merkezinde yer alması gereken bir alan olarak duruyor.
Bu açıdan bakıldığında, yapılan vurgu yalnızca teorik bir hatırlatma değil, aynı zamanda Türkiye sosyalist hareketine dönük bir yeniden konumlanma çağrısı. Sosyalizmi belirli kalıplar içinde sabitleyen değil, yaşanan somut tarihsel deneyimler üzerinden yeniden tanımlayan bir yaklaşımın gerekliliğine işaret ediyor.
Bizim hazırladığımız kitap da bu tartışmaya dolaylı bir yerden katkı sunuyor. Çünkü Mahir Çayan ve onun etrafında şekillenen düşünsel miras, tam da Türkiye’nin özgül koşullarını anlamaya dönük bir çabanın ürünüydü. Bugün bu mirası yeniden okumak, yalnızca geçmişi anlamak için değil, aynı zamanda bugünün tartışmalarında nerede eksik kaldığımızı görmek için de önemli.
Dolayısıyla bu tür çalışmaların katkısı, yeni ve kapalı bir teori önermekten ziyade, sosyalizmi yeniden düşünmeye zorlayan bir tartışma zemini açmakta yatıyor. Sosyalizmin kapsamını daraltan değil, genişleten, onu belirli kalıplara hapseden değil, toplumsal gerçeklikle temas içinde yeniden kuran bir yaklaşımın imkânlarını hatırlatıyor.
Bu da aslında şunu söylüyor: Sosyalizm, sabit bir doktrin değil; hangi mücadelelerle nasıl ilişki kurduğuna bağlı olarak sürekli yeniden tanımlanan bir siyasal ufuk. Bugün yürüyen tartışmaların değeri de tam burada ortaya çıkıyor. Nitekim Abdullah Öcalan’ın kitapta yer alan metnine “Mahir Çayan’ın İzinde” başlığını verirken, geçmişte dile getirdiği “Daha önce Sırrı Süreyya’ya söylemiştim sanırım; ‘Mahir’in bayrağıdır HDP’ demiştim. O gelenek olmasaydı, bu çıkışımız olmazdı. Bu benim için çok önemli” sözünü hatırlamamak mümkün değildi; bu ifade, sözünü ettiğimiz düşünsel sürekliliğin ve yeniden kurma ihtiyacının güçlü bir özeti gibi duruyor.
- Oğuzhan Müftüoğlu’nun kitabın çıkışıyla eş zamanlı başlattığı polemiğe de değinmenizi isteriz. Oldukça tepkisel eleştiri yazıları da yazıldı. Ertuğrul Kürkçü’ye Mahir Çayan hakkında yazması için muhtemelen teklif sunan kişi de olarak siz ne düşünüyordunuz bu çıkış konusunda?
Bu zamansız ve gereksiz tartışmaya dair şunu söylemek isterim: Elbette geçmiş deneyimler, ayrışmalar, hatta hatalar konuşulabilir, konuşulmalıdır da. Ama bu tartışmaların nasıl yapıldığı en az neyin tartışıldığı kadar önemli. Usul esastan önce gelir. Bugün baktığımızda, politik ayrışmaların çoğu zaman kendi bağlamından koparılarak, gerçeği yansıtmayan kişiselleştirilmiş bir polemik dili içinde ele alındığını görüyoruz.
Müftüoğlu’nun ahir ömründe elli yılda elli bin kere söyleyebileceği şeyleri, bunca yıl söylemeyip şimdi anlatmasına bakınca bunlara tartışma denilebilir mi? Oysa söylediklerini kanıtlayan tek bir belge, tek bir tutanak, tek bir somut tanıklık ortada yoktur. Mahkeme kayıtlarına, o dönemi yaşayanların yazdıklarına bakınca gerçeğin hiç de Müftüoğlu’nun söylediği gibi olmadığını görülüyor. Kendini merkez ilan edip, olmayan bir tarihin anlatısını kurarak, muhataplarını suçlayarak “doğruluğun anahtarı” elindeymiş gibi davranma rahatlığını verir mi?
Ama yine de insan sormadan edemiyor. Bütün bu arka planla birlikte düşünüldüğünde Müftüoğlu’nun Kızıldere üzerinden Kürkçü’ye yönelttiği bu çıkışı yalnızca geçmişe dönük bir hesaplaşma olarak görmek pek ikna edici görünmüyor. İyi tarafı şu: açıklamalarının sonrasında sol/sosyalist çevrede bu söyleşideki sözlere yönelik tepkilere, yazılıp çizilenlere bakınca sosyalist hareketin geçmiş ortak tarihin zehirli polemik tarzına, “çamur at izi kalsın” üslubuna yol vermediğini görmüş olduk.
Kızıldere katliamının 54. yılına günler kala, ihtiyaç duyduğumuz şey, geçmişin muhasebesini yapmakla birlikte, kantarını topuzunu kaçırmadan, yaşanmış gerçekleri tahrip etmeden ortak mücadele zeminini zayıflatmayacak bir dil kurmak olmalı. Bu, bugün belki her zamankinden daha önemli. Bütün farklılıklara rağmen hâlâ varlığını koruyan o dayanışma duygusu, sosyalist hareketin geleceği açısından en kıymetli imkânlardan biri olmaya devam ediyor.
- Yeni kuşak okurları bu düşünsel birikimden nasıl yararlanabilir? Son olarak onlara bir mesajınız olur mu?
Yeni kuşaklar açısından mesele biraz da nasıl okuduklarıyla ilgili. Çünkü bu kitapta yer alan metinler yalnızca belirli bir dönemin belgeleri değil; aynı zamanda bir düşünme biçiminin, bir arayışın izlerini taşıyor. Mahir Çayan gibi isimleri okurken, onları yalnızca tarihsel figürler olarak görmek yerine, hangi sorulara yanıt aradıklarını, hangi koşullarda nasıl düşünmeye çalıştıklarını anlamaya çalışmak daha verimli olabilir.
Bugün genç kuşakların önünde çok daha karmaşık bir dünya var. Ama bu, geçmişin deneyimlerinden yararlanamayacakları anlamına gelmiyor. Tam tersine, o deneyimleri eleştirel bir gözle okuyarak, hem ilham alabilecekleri hem de mesafe koyabilecekleri bir alan bulabilirler. Bu da hazır doğrular edinmekten çok, kendi sorularını kurabilmekle ilgili.
Belki en önemlisi şu: Bu metinler kesin cevaplar sunan metinler değil. Ama doğru sorular sormayı öğreten, düşünmeyi teşvik eden metinler. Eğer yeni kuşak okurlar bu birikimi böyle değerlendirirse, yani onu bir “otorite” olarak değil, bir tartışma zemini olarak görürse, o zaman gerçekten yaşayan bir mirastan söz edebiliriz.
(AB)














