Dipnot Yayınları Türkiye solunun liderlerinin teorik ve siyasi yazılarını derlediği kitaplara Behice Boran, Hikmet Kıvılcımlı ve İbrahim Kaypakkaya’dan sonra Mahir Çayan Kitabı’nı da eklemiş. Mahir Çayan’ın bütün yazılarının yer aldığı kitapta ayrıca Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın, İlkay Alptekin Demir- Necmi Demir, Abdullah Öcalan, Mahmut Memduh Uyan, Merih Cemal Taymaz, Işık Ergüden ve M. Ender Öndeş de kaleme aldıkları yazılarla Çayan’ın teorik-siyasi mirasını değerlendirmişler. Kitabın editörlüğünü üstlenen Emir Ali Türkmen “Türkiye sosyalist hareketinin ikonik figürleri arasındaki en parlak yıldızın Mahir Çayan olduğunu söylesek sanırız abartmış olmayız. Onun FKF ile başlayıp Dev-Genç ve THKP-C ile devam eden politik-ideolojik-pratik serüveni Türkiye sosyalist hareketi üzerinde -günümüze değin süren- büyük ve kapsamlı bir etki yaratmıştır.” derken haklıdır.
Peki, Mahir Çayan hangi koşulların ürünü olarak, hangi mücadelelerin içinden geçerek teorik ve siyasi çizgisini oluşturmuş, nasıl bir devrimci kimlik ve anlayış inşa etmiştir ki zamana bu kadar dayanıklı çıkmıştır? Mahir Çayan’dan sonra Türkiye solunda yeni bir şey söylemek veya yapmak isteyenler çoğunlukla onunla hesaplaşmak, onu aşmaya çalışmak veya onu referans almak gereğini neden duyarlar? 26 yaşında Kızıldere’de öldürülen bu genç devrimcinin yaklaşık 3 yıl içinde gerçekleştirmiş olduğu teorik ve siyasi mirasın daha sonraki yıllarda nasıl sahiplenildiğine, arkasından gelenleri nasıl etkilediğine bakılırsa benzeri bir “zengin miras” başka kimsede yoktur. (1) Dolayısıyla bugün ve muhtemelen yarın da tartışılmaya devam edecektir.
***
Mayıs 1968’de Fransa’da başlayan öğrenci-gençlik ayaklanmaları, daha sonra işçilerin de katılımıyla yaygınlaştığında sadece toplumun geniş kesimlerinden mevcut düzene güçlü bir itiraz olmakla kalmamış, “müesses nizam”ın bir parçası haline gelmiş olan komünist ve sosyalist partilere de köklü bir eleştiri ve tepki olarak da gelişmişti. Bu nitelikleriyle sadece Fransa’da kalmayan 68 ayaklanmaları, Avrupa’nın doğusuna doğru dalga dalga yayılarak “Prag Baharı” ile Çekoslovakya’ya ve nihayet Türkiye’ye kadar gelecekti. Çünkü parlamentoda grubu bulunan sosyalist parti TİP (Türkiye İşçi Partisi), Kasım 1965’te sosyalist üniversite öğrencilerinin kurduğu FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) ve Şubat 1967’de kurulan DİSK ile siyasal ve toplumsal mücadele alanlarında solun, sosyalizmin artık küçümsenemeyecek bir yeri vardı. Kültürel yaşam ise sol/sosyalist aydın, sanatçı ve yazarların egemenliği altında ve gelişmekte olan devrimci hareketi çok yönlü olarak destekleyen, meşruiyetini besleyen bir konumdaydı. Dolayısıyla Avrupa’yı batıdan doğuya kateden böylesi devrimci bir dalgayla Türkiye devrimci hareketinin ilişkilenmesi doğaldı.
Nitekim 68’in devrimci dalgası öncelikle üniversitelere, öğrenci gençliğe ulaştı ve diğer ülkelere benzer şekilde devrimci gençlik örgütleri düzenin bir parçası haline geldiğini düşündükleri TİP’ten hızla koptular. Kopuş orada da kalmayacak, TİP içinde devrimci muhalefet olarak örgütlenen Mihri Belli önderliğindeki MDD (Milli Demokratik Devrim) hareketinden de koparak kendilerine yeni bir yol oluşturmaya soyunacaklardı. FKF Ekim 1969’da Dev-Genç’e dönüşürken aynı zamanda bir gençlik örgütü olmanın ötesinde, toplumsal mücadelenin her alanına yetişmeye çalışan devrimci, militan bir kitle örgütü haline gelmişti. Nitekim Dev-Genç’in yarattığı toplumsal-siyasal zeminde bir süre sonra THKO, THKP-C ve TKP/ML gibi geleneksel soldan farklı ve zaten onunla ideolojik mücadele içinde kendini inşa eden yeni örgütlenmeler doğacaktı.
Mahir Çayan işte böylesi bir sürecin ve tarihsel koşulların sonucu olarak ortaya çıkan bir dizi genç devrimci liderin en yeteneklisi, teorik ve siyasi olarak en üretkeni ve en iddialısı olarak tanımlanabilir. Devrimci harekete yeni yollar ve hedefler çizmeye çalışan bu yeni kuşak devrimci liderlerden en popüler olan Deniz Gezmiş eylemiyle, özellikle de onlarca yıl sonra idam edilen ilk devrimci olarak duruşu, ölümü karşılayışıyla toplumun hafızasına kazınırken ve sempatiyle karşılanırken, Mahir Çayan ise hem eylemi hem de sözüyle öne çıkacak, teorik ve siyasi görüşleriyle kalıcı olurken kendisinden sonrasını çok etkileyecekti.
Türkiye’nin Rusya veya Çin’e ya da Avrupa ülkelerine de benzemediğini, daha çok Latin Amerika ülkelerine benzediğini düşünen Mahir Çayan yine o dönemde Küba devriminin etkisiyle kıtaya yayılan gerilla hareketlerinden de esinlenerek devrimin Türkiye’ye özgü nasıl bir yol izleyeceğini, hangi biçim, yöntem ve araçlarla gerçekleşebileceğini ileri süren teorik ve siyasal bir sistem geliştirmeye çalıştı. Marksist- Leninist bir zemini terk etmeden yeni ve Türkiye’nin somut şartlarına uygun olduğuna inandığı görüşler ileri sürüyordu. (2)
***
Çayan’ın ilk ve en önemli niteliği budur; Sovyet veya Çin devriminin şablonlarını Türkiye’ye uyarlamaya çalışanlara karşı çıkarak Türkiye’nin somut şartlarını anlamaya ve buna uygun örgüt ve mücadele anlayışı şekillendirmeyi hedeflediği görülmektedir. Doğrularının yanında yanlışları da vardır ama bu yaklaşım ve iddia mevcut düzenle birlikte artık onun bir parçası olarak gördüğü geleneksel sola da meydan okumak anlamına geliyordu. Kendi sağından medet ummayan, öz gücüne güvenen, bağımsız bir sınıf siyaseti gerektiğini savunuyor ve bunun için de o güne kadar geleneksel solun esasen “düzen içi” ile sınırlı kalan eyleminden ve bunu meşrulaştırmak için kurduğu sözünden, teorisinden kopmakta kararlıydı.
Nitekim Komintern siyasetleri çerçevesinde Kemalizm’le arasına mesafe koyamayan ve sonuçta “düzen içi” konspiratif bir örgütlenme haline gelen TKP ve 1960 sonrasında sosyalizm için mücadeleye meşruiyet kazandırırken parlamentarizme saplanan TİP, daha sonra da cuntacı eğilimleri içinde barındıran MDD Hareketi Mahir Çayan’ın sol içi tartışmalarındaki hedefleri arasındaydı. Bu patikalardan gidilerek varılan ve varılacak yerler konusunda sadece Mahir Çayan değil Dev-Genç’in yaratmış olduğu devrimci potansiyelden doğan bütün örgütler- THKP-C, THKO, TKP-ML- benzer eleştirilere ve itirazlara sahiptiler.
Dolayısıyla onlar daha önce denenmemiş yollar, çiğnenmemiş patikalardan ilerlemeye karar vereceklerdi. Çayan’ın sözleriyle “…engebeli, dolambaçlı, sarp…” yolda ilerlemeye çalışmak için düzenle uzlaşmayan, düzene meydan okuyan bir devrimci kimlik gerekiyordu. Böylece bu dönemde sadece teorik ve siyasi görüşler temelinde değil, daha da önemlisi bu görüşleri hayata geçirecek örgütlenmenin asıl gücü, temeli olan “insan faktörü” de değişime uğrayacaktı. Düzenli bağlarını koparan, sosyalizm için mücadeleye kendisini adayan yeni bir devrimci militan tipi ortaya çıkıyordu. Nitekim 12 Mart döneminde öldürülenler (3) ve sağ kalanlarıyla böyle bir devrimci kimlik yaratılırken 70’li yılların ikinci yarısında devrimci hareketin hızla yükselmesi, yaygın ve militan bir anti-faşist mücadele ekseninde sosyalist hareketin kitleselleşmesi de bu yeni devrimci kimliğe sahip siyasi kadroların eseri olacaktı.
***
Öte yandan, 12 Mart döneminde örgütler tümüyle dağıtılıp tasfiye olmasına ve lider kadrolar imha edilmesine rağmen 12 Eylül sonrasında olduğu gibi bir yenilgi psikolojisi ve kötürüm hal egemen olmadı. Dünyada da hâlâ cazibesini kaybetmemiş olan sosyalizmle birlikte 12 Mart darbesine solun bütün eğilimleri- Bülent Ecevit’in başına geçtiği CHP’den Mahir Çayan’ın liderliğindeki THKP-C’ye kadar- karşı çıktı, kendi meşrebince direndi. (4) Böylece 12 Mart darbesiyle hedeflenenler tam gerçekleştirilmeden ordu kışlasına dönerken bunu asıl olarak sağlamış olan solun bütün eğilimleri güçlenmeye, yükselmeye başlayacaktı. Ekim 1973’teki seçimleri “Ne ezilen ne ezen, İnsanca hakça bir düzen” diyerek kazanan Ecevit’ten başlayarak, solun çeşitli eğilimleriyle birlikte sosyalist/devrimci hareket yeniden mücadele alanlarına dönecekti.
Böylece 1974’ten itibaren yine devrimci gençlikten başlayan bir mücadelenin karşısına bu kez çok daha hazırlıklı olan sistem faşist bir hareketi örgütleyerek sokaklara salınca bu kez anti-faşist mücadelesi ekseninde kitleselleşen, toplumsallaşan bir devrimci, sosyalist hareket ortaya çıktı.
Tam da bu noktada yeni kuşak devrimciler- daha sonra 68 kuşağından mülhem “78 Kuşağı” diye anılacaklardı- dönüp arkalarına baktıklarında kendilerine kalan en önemli teorik-siyasi miras olarak Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrimleri’ni buldular. THKO’dan geriye kalan Hüseyin İnan’ın küçük bir broşüründen başka bir şey yoktu. İbrahim Kaypakkaya’nın müktesebatı daha ciddiydi, özellikle Kemalizm ve Kürt meselesi üzerine yazdıkları önemliydi ama o da Çin devrimi şablonunu Türkiye’ye uyarlamaya çalışıyordu. Dolayısıyla Mahir Çayan ve THKP-C mirası ve deneyimi en dikkate değerdi ve 1970’lerin yeni mücadele döneminde ne yapılacaksa ne söylenecekse Mahir Çayan’ın sözü ve eylemiyle başlayacaktı. Onunla hesaplaşılacak, o referans olacak veya aşılmaya çalışılacaktı. Diğerleri gibi sadece eylemiyle değil sözüyle de yani teoriyi ciddiye alarak, eylemini siyaseten açıklamaya, programatik ve sistematik bir bütünlük kazandırmaya çalışan kalıcı, sonraki dönemlere de en çok etkisi olan isim olacaktı.
***
Nitekim 70’li yıllarda gelişen, Türkiye’nin her yerine yayılan sol/sosyalist hareketi oluşturan başlıca örgütlenmeler arasında THKP-C kökenli, Mahir Çayan’ın görüşlerini savunan veya eleştirerek aşmaya çalışan veya onlardan beslenenler dikkat çekici bir sayı ve güçteydiler; Devrimci Yol, Kurtuluş, Devrimci Sol, Halkın Yolu, MLSPB, HDÖ, Acilciler, Eylem Birliği, Devrimci Savaş, Çayan Sempatizanları… gibi grup veya örgütler yıllarca “Mahir, Hüseyin, Ulaş/Kurtuluşa Kadar Savaş!” sloganıyla meydanları inlettiler. (5)
Kitlesel güç ve yaygınlıklarıyla sol/sosyalist hareketin herhalde çoğunluğunu oluşturan bu örgütler THKP-C’nin yaratmış olduğu potansiyeli bu kadar parsellere dağıtmadan değerlendirebilse Türkiye devrimci hareketinin kaderinin farklı olacağına kim itiraz edebilir? Ama tam da bu noktada 12 Mart cuntasının yok ettiği liderlerin yerini alacak lider kadrolardan yoksun olunduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Devrimci hareket yeniden yükseldi ama kafası koparıldığı için dağınık ve parçalı halde ilerledi ve bu durumu aşacak basiret gösterilemedi. Devrimci hareketin bütününde saygınlığı olan, bazı çatışmaların veya anlaşmazlıkların üzerine çıkmayı becerecek ve kendini kabul ettirecek, toparlayıcı olacak bir lider kalmamıştı geride. Oysa Denizlerin idamını engellemek için Kızıldere’de birlikte ölüme gidenlerin verdikleri en önemli mesaj “birlik ve dayanışma” değil miydi? Bu devrimci vasiyetin gereklerini yerine getir(e)memenin bedeli 12 Eylül’de ağır biçimde ödenecek, hatta orada da kalmayacak bugünlere kadar gelecekti.
Dolayısıyla Mahir Çayan’ın da içinde olduğu liderlerin bir kısmı hayatta kalabilseydi 1974 sonrasında devrimci hareketin nasıl bir seyir izleyeceği, Çayan ve diğerlerinin rolünün ne olacağını merak etmemek elde değil. Yirmili yaşlarda kaleme almış olduğu teorik yazıları ve siyasi analizleri dikkatle okunduğunda nasıl kıvrak bir zekâya, derinliğe ve esnekliğe sahip olduğu görülebilir. Yaklaşık üç yılda yaratılan bu teorik ve siyasi müktesebatın yanı sıra 26 yılda son verilen kısa yaşamı siyasi bir lider olarak da yeteneklerini sergilemesine imkân vermiştir. Dolayısıyla 12 Mart döneminin deneyimlerini nasıl değerlendireceği elbette merak uyandırıyor. Onun takipçisi, savunucusu olduklarını söyleyerek “siyasi kariyer” yapanlardan daha cesur, daha eleştirel, daha özgüvenli ve yaratıcı olacağını ve kendisini tekrarlamadan yeni perspektifler çizen, toparlayıcı bir liderlik göstermesi mümkün olmaz mıydı?
Faşist Mussolini rejimi tarafından tutuklanan İtalyan komünist lider ve düşünür Antonio Gramsci 1926 yılında tutuklandıktan sonra mahkemede yargılanırken savcı, “Bu beynin çalışmasını en az 20 yıl boyunca durdurmalıyız!” demişti ve öyle yaptılar. Gramsci 1937’de hapishanede öldü. Mahir Çayan’ın beyninin çalışmasını da durdurmaya karar verdiklerine şüphe yok. Onu hapishanede tutmayı göze alamayarak öldürecek ve o beyin bir daha hiç çalışmayacaktı. Her şeye rağmen hayatta kalabilse ve o beyin daha sonraki dönemlerde çalışmaya devam etse ve bugünlere gelebilseydi neler olabileceğini, neler üretebileceğini hangi devrimci merak etmez?
Geride bıraktığı teorik ve siyasi mirasın değeri bilinecektir. Bu müktesebat Mahir Çayan’ın parlak bir kuyruklu yıldız gibi gökte bir an görünüp kaybolmasını engelliyor ama keşke bu yıldız göklerde değil de yeryüzünde parlamaya devam etseydi…
**************************************************
*Mahir Çayan Kitabı, Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar/ 476 sf./ Dipnot Yayınları
(1) Mahir Çayan’ın saygı duyduğu ve yararlandığını söylediği Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın teorik çalışmaları görmezden gelinemez elbette ama onun da sokakta, örgütlenme alanında, toplumsal mücadelenin içinde ciddi bir karşılığı ol(a)mamıştır. Çayan’ın Kesintisiz Devrim I-II-III yazılarında geliştirdiği ve birbirine bağlı görüş ve değerlendirmelerle kendi içinde bir bütünlüğü ve sistematiği bulunan çizgisini bugünün bilgi ve siyasi tecrübesiyle tartışmak farklı sonuçlar verecektir. Ancak kişilerin rolleri, üstlendikleri misyonla birlikte geliştirdikleri görüşleri hangi koşullarda ortaya çıktığı unutulmadan değerlendirilmelidir. Örneğin, “suni denge” kavramı, “istikrarsız veya kararsız denge” olarak Latin Amerika’daki devrimci örgütlerin literatüründe görülebilir. (Bu kitapta Işık Ergüden’in yazısı, sf. 456 ) Veya İtalyan komünist lider ve düşünür Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramı, örneğin, devleti “zor+ hegemonya” olarak tanımlaması da “suni denge” kavramı ile açıklanmaya çalışılan olgu ve değerlendirmeler çerçevesinde düşünülebilir. Yine Kemalizm'i “emperyalizme karşı milli kurtuluş mücadelesi veren küçük burjuvazinin en sol, anti-emperyalist kanadı” ve dolayısıyla müttefik olarak tanımlamasını tartışırken de dönemin anti-emperyalist mücadele ekseninde yürüdüğünü unutmamak gerekir. Emperyalizmin “iç olgu” olduğuna ilişkin analiz ve “oligarşik dikta” ve “anti-oligarşik devrim” saptamalarının ise bugün hala yaygın bir şekilde kullanıldığı ve açıklayıcı niteliğinin kabullenildiği görülmektedir.
(2) M. Ender Öndeş’in bu kitaptaki yazısında (sf. 469) dikkat çektiği gibi Latin Amerika’daki çağdaşı devrimciler, gerilla hareketleri ile THKP-C’nin benzer bir çizgide oldukları ve Çayan’ın onlardan yararlandığını söylemek de yanlış olmaz. Bazı isimleri zikretmek gerekirse: Başta 1959’da Küba devrimine önderlik eden Che Guevara ve Fidel Castro olmak üzere, Vietnam’ın önderleri Ho Chi Minh ve Giap, Uruguay’da Tupomarolar, Carlos Marighella (Brezilya), Fabricio Ojeada ve Douglas Bravo (Venezuela), Carlos Fonseca (Nikaragua), İnti Peredo (Bolivya), Manuel Marulanda (Kolombiya)… Mahir Çayan dünyayı takip eden, sosyalist hareketler içindeki tartışmalarla ilgilenen, örneğin Türkiye’de daha pek kimse tanımazken Louis Althusser’den “ünlü Marksist düşünür” diye söz eden bir entelektüeldir. (Işık Ergüden’in yazısı, sf. 446)
(3) 1968–1973 arasında öldürülen, idam edilen devrimciler:
Vedat Demircioğlu — 24 Temmuz 1968; Gümüşsuyu yurt baskınında ağır yaralanıp öldü.
1969
Mehmet Cantekin — 19 Eylül 1969; İDMMA/Orman Fakültesi çevresindeki saldırıda vurularak öldürüldü.
Taylan Özgür — 23 Eylül 1969; Beyazıt’ta vurularak öldürüldü.
Battal Mehetoğlu — 4 Aralık 1969; İstanbul’da Beşiktaş- Yıldız çevresindeki bir saldırıda öldürüldü.
1970
Necdet Güçlü — 13 Nisan 1970; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi baskınında öldürüldü.
Nail Karaçam (Panço) — 25 Aralık 1970; Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi önünde pusu sonucu öldürüldü.
1971
Sinan Cemgil — 31 Mayıs 1971; Nurhak’ta öldürüldü.
Kadir Manga — 31 Mayıs 1971; Nurhak’ta öldürüldü.
Alpaslan Özdoğan — 31 Mayıs 1971; Nurhak’ta öldürüldü.
Hüseyin Cevahir — 1 Haziran 1971; Maltepe kuşatmasında öldürüldü.
1972
Ulaş Bardakçı — 19 Şubat 1972; Arnavutköy’de operasyonda öldürüldü.
Koray Doğan - 8 Mart 1972; Ankara’da sırtından vurularak öldürüldü.
Mahir Çayan — 30 Mart 1972; Kızıldere’de öldürüldü.
Cihan Alptekin — 30 Mart 1972; Kızıldere’de öldürüldü.
Ömer Ayna — 30 Mart 1972; Kızıldere’de öldürüldü.
Ertan Saruhan — 30 Mart 1972; Kızıldere’de öldürüldü.
Sinan Kazım Özüdoğru — 30 Mart 1972; Kızıldere’de öldürüldü.
Hüdai Arıkan — 30 Mart 1972; Kızıldere’de öldürüldü.
Saffet Alp — 30 Mart 1972; Kızıldere’de öldürüldü.
Sabahattin Kurt — 30 Mart 1972; Kızıldere’de öldürüldü.
Nihat Yılmaz — 30 Mart 1972; Kızıldere’de öldürüldü.
Ahmet Atasoy — 30 Mart 1972; Kızıldere’de öldürüldü.
Niyazi Yıldızhan- 4 Mayıs 1972; Ankara’da öldürüldü.
Deniz Gezmiş — 6 Mayıs 1972; idam edildi.
Yusuf Aslan — 6 Mayıs 1972; idam edildi.
Hüseyin İnan — 6 Mayıs 1972; idam edildi.
1973
Ali Haydar Yıldız — 24 Ocak 1973; Vartinik baskınında öldürüldü.
Ahmet Muharrem Çiçek — 19 Mart 1973; İstanbul Şehremini’nde çatışmada öldürüldü.
İbrahim Kaypakkaya — 18 Mayıs 1973; işkencede öldü.
(4) Nitekim sonuçta merkez sol CHP ve merkez sağ AP, Ecevit ve Demirel işbirliği yaparak darbenin kalıcı olmasını sağlamak isteyen Orgeneral Gürler’in cumhurbaşkanı olmasını engellediler ve ordunun kışlasına dönmesini sağladılar. Darbe sürecinin böyle sonuçlanmasında devrimci hareketin direnişi ve karşılaştığı ağır saldırılar önemli olacaktı. Çünkü darbecilerin meşruiyetlerini kaybetmelerine, arkalarındaki desteğin zayıflamasına yol açmıştı. Devrimci hareket 12 Eylül karşısında beklendiği ölçüde ve belki de daha çok beklendiği biçimlerde bir “toplumsal direniş” gösteremeyince 12 Mart sonrasındaki gibi bir “direniş hikayesi” ortaya çıkmayacak ve sonuçları da ağır olacaktı.
(5) Ertuğrul Kürkçü’nün bu kitapta yer alan yazısında işaret ettiği gibi (sf. 357), Mahir Çayan “öncü savaşı ve silahlı propaganda” ile değilse de canı pahasına, cesaretle ve kararlılıkla yürüttüğü mücadelenin yaygın bir sempati ve destek bulduğu söylenebilir. Teorik olarak onun ileri sürdüğü ve öngörüleri gerçekte olandan farklıydı ama sonuçta devrimci hareket yeniden yükselmeye başladığında on binler, yüzbinler “Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa Kadar savaş!” diye haykırıyordu. Yine bu kitapta yer alan yazısının başlığını “Mahir Çayan’ın İzinde” diye koymuş olan Abdullah Öcalan da onun görüşlerine uygun hareket ettiğini söylemekte, “Mahir Çayan’ın çizgisini biz somutlaştırdık” demektedir. (sf. 407)
(SÖ/Mİ)







