FilmAmed 10 yaşında: Ceviz Ağacının Nöbetindeyiz
FilmAmed Belgesel Film Festivali 10. yılında 25-29 Eylül tarihleri arasında “Buradayız! Ceviz Ağacının Nöbetindeyiz” sloganıyla yapılacak. Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği ve Diyarbakır Kayapınar Belediyesi'nin ortaklaşa düzenlediği festival, 2011’de başlayarak Kürt belgesel sinemasının önemli buluşma noktalarından biri hâline geldi.
Festival Komitesi Üyesi Memed Erbay, Kürt belgesel sinemasında ciddi bir dönüşümden söz etmenin henüz mümkün olmadığını, çünkü gerekli barış koşullarının henüz bulunmadığını belirtti. Festivale 20 Temmuz’a kadar başvuru yapılabilecek ve demokratik değerlere bağlı, ötekileştirmeyen filmler kabul edilecek.
10 yıldır hafızayı, tanıklığı ve hakikati perdeye taşıyan FilmAmed Belgesel Film Festivali, bu yıl 25-29 Eylül tarihlerinde “Buradayız! Ceviz Ağacının Nöbetindeyiz” sloganıyla izleyicinin karşısına çıkacak.
Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği ile Diyarbakır Kayapınar Belediyesi’nin ortaklaşa düzenlediği FilmAmed, 2011 yılında Cegerxwîn Sanat Akademisi bünyesinde gerçekleştirilen film günlerinden doğdu.
Yıllar içinde Kürt belgesel sinemasının önemli buluşma noktalarından birine dönüşen festival, bağımsız belgesel üretimini desteklemeyi ve eleştirel anlatıları daha geniş izleyiciyle buluşturmayı amaçlıyor.
2025 ve 2026 yapımı belgesellerin kabul edileceği festivale konu ve süre sınırlaması olmaksızın, demokratik değerlere bağlı, kadın ve çocuk haklarına saygı gösteren, dini, etnik ve cinsel kimlikleri ötekileştirmeyen ve temel toplumsal mücadele değerlerini hedef almayan filmler başvurabilecek.
Ortadoğu Sinema Akademisi üyesi, sinemacı ve FilmAmed Festival Komitesi üyesi Memed Erbay, festivalin 10’uncu yılında Kürt sinemasının dönüşümünü, bağımsız belgesel üretiminin önündeki engelleri ve FilmAmed’in kurmaya çalıştığı dayanışma ağını anlattı.
FilmAmed bu yıl 10. yaşına ulaştı. Festivalin bugüne kadarki yolculuğuna baktığınızda, Kürt belgesel sinemasının en büyük dönüşümünü nerede görüyorsunuz? Bugün 10 yıl öncesine göre nasıl bir üretim ve anlatı iklimi var?
Kürt belgesel sinemasında bir dönüşümden söz etmek henüz mümkün görünmüyor. Çünkü herhangi bir zihniyet dönüşümünü mümkün kılacak koşullara sahip değiliz. Hatta bırakın dönüşümü, mevcut koşullarda bir değişim olasılığının bile çok uzağındayız. Genel olarak Kürt sinemasında ciddi bir dönüşümden bahsedebilmek için Yannis Ritsos’un Barış adlı şiirinde anlattığı koşulların ya da en azından duygu durumunun oluşması gerekiyor:
“Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman
ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,
yangının eritip tükettiği yüreklerde
ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,
boşa akmadığını bilerek kanlarının,
barış budur işte.”
Kürt sinemacılar şiirde sözü edilen böylesi bir dünyada değişebilirler. Başka türlüsü ancak kendini kandırmak olur. Dolayısıyla her bir Kürt sinemacısının belleği, hakikati görünür kılma arzusu ile şekillenmiştir. Hafızamızın bize buyurduklarından azade bir şekilde kendimizi var etmemiz mümkün görünmüyor, en azından şimdilik. Bu manada Kürt sinemacılar Kartezyen Descartes felsefesine değil, Spinoza’nın Karşılaşmalar Teorisine çok daha yakındır. Biz Kürt sanatçılarda beden ve ruh birbirinden bağımsız iki alan değildir. Aksine çok çıplak bir şekilde bedenin ruhu, ruhun da bedeni etkilediği bir zihinsel yapılanma içerisindeyiz. Kürt halkının bedeni çok fazla acı ve kötülük gördü ve ruhumuz bunları unutamıyor, sanırım unutması da gerekmiyor. Zaten ister istemez bedenin unuttuğunu ruh, ruhun unuttuğunu beden tekrar tekrar hatırlatıyor.
Başka bir deyişle; hafızanın unutturduğunu beden hatırlatır, bedenin unutturduğunu hafıza hatırlatır. Biz Kürtler için geçmiş, geçmiş bile değildir, şimdide ve buradadır. Korkunç bir geçmiş ve gelecek salınımı içerisindeyiz. Burada kişisel iradenin hükmü ne olabilir ki? Öyle görünüyor ki, sonsuzca var olan belirlenmişlikler tasallut olmuş bize. Böylesi bir kuşatılmışlığın yanında kişisel özgürlüğün ne gibi bir manası vardır? Özellikle son 100 yılda Kürt halkının yaşadığı şeylere şöyle kabaca bir bakın. Modern dünyada bir insanın üzerinden geçip, çalışabileceği kaç anı-olayı vardır? Bir ömre değil, belki birçok ömre sığacak deneyimler yaşanır tek bir Kürdün yaşamında. Bakışımızın değdiği her yerde geçmişten kopup gelen ya da bir ışığın parıldaması gibi bilinçte beliren yansımalar, bin bir tanedir ve bin bir suratlıdır. Artık hafızanın hiçbir anısı bireyin kendine nazaran yoktur, o anı büyük dolanıklılık ve bağlantısallık içinde gelip hafızaya oturmuştur. Soruda dediğiniz gibi bizim ‘anlatı iklimimiz’ maalesef ki biraz da bunlardır. Kürtler kendi trajedileri ile yüzleşmeden veyahut onlarla barışmadan yeni bir dönüşüm, yeni bir tahayyül mümkünse şayet sadece bireysel olarak gerçekleşebilir. İklim değişmez mi? Değişir elbette tam da şair Melih Cevdet’in şirinde dediği gibi:
“O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör
Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle gülü bülbülü
Çifter çifter aylar gökyüzünde
Her gece ayın on dördü
Kuşlar geçecek damların üstünde
Kuşlar konacak dallara
Kanat seslerini duyup uyanırlarsa
Gene kuşlarla uyusun çocuklar
Olanı biteni anlatma.
…
Yazık olur bu düş yarı kalırsa.”
“Evimizi ve ekmeğimizi yok olmaktan korumak için”
Bu yılın sloganı “Buradayız! Ceviz Ağacının Nöbetindeyiz”. Bu slogan hangi toplumsal ve politik hafızaya gönderme yapıyor?
Bu slogan elbette sadece Kürt halkı için söylenmiş bir slogan değil; geleceğin aydınlık kapılarını açmaya cüret eden bütün halklar için söylenmiştir. Slogan özce şunu söyler: Buradayız, tarihimizi korumak için. Buradayız, kültürümüzü korumak için. Buradayız, evimizi ve ekmeğimizi yok olmaktan korumak için. Buradayız, Taybet Ana’nın, Hacı Lokman’ın ve onlar gibi daha nicelerinin neler yaşadığını unutmamak için. Buradayız, o büyük ihtişamı ve yüceliği yaratan hayat ağacının yüzeye taşmış köklerini korumak için…
Sloganımız aslında Goran Haco’nun Diyalog adlı muazzam şiirinden alınmış bir dizedir. Burada bu şiirin tam olarak nasıl bir toplumsal ve politik hafızaya gönderme yaptığını açıklamak yerine okuyuculardan lütfedip şiiri okumalarını rica edebilirim. Tıpkı her iyi şiirde olduğu gibi, bu şiirdeki yücelikte ancak şiiri okuyanın onu anlamak için verdiği emekle anlaşılır hâle gelebilir.
Festival programında bu temayı yansıtan özel seçkiler ya da etkinlikler olacak mı?
Muhakkak. Yapacağımız seçkiyi oluştururken sloganımızın barındırdığı bütün kavramların altını dolduracak filmlere odaklanacağız. Etkinlikler de yine bu hassasiyeti gözeterek şekillendirilecek. Örneğin; Ten ve Hafıza’nın yönetmeni Agnes Varda ile ilgili bir seminer gerçekleştireceğiz. Festival kapsamında Agnes Varda’nın en az iki filmini izleyici ile buluşturacağız ve onun sineması hakkında çalışmış olan akademisyenlerle söyleyişimiz de olacak. Bunların yanı sıra arşiv, hafıza ve belgesel üretimi ile ilgili atölyeler olacak.

“İktidarları her daim rahatsız eden birer at sineği”
Festival bir yandan gösterimler düzenlerken diğer yandan belgesel yapım desteği de sunuyor. Bugün bağımsız belgesel üretiminin önündeki en büyük engeller neler?
Aslında bizim için festivaller, filmler aracılığıyla düşünmek veya filmle düşünmek için oldukça yaratıcı olan bir diyalog zemini. En azından biz böyle olmasını umut ediyoruz. Yaşama, doğaya ve insana dair fikir üretmenin birçok yolu var: Bilim, felsefe, edebiyat, politika vs. gibi. Biz de genel olarak sanatla ve özel olarak da filmlerle bunu yapmaya çalışıyoruz. Karakterler ve imgeler yoluyla hakikatin dile gelmesine imkân tanıyoruz bir anlamda.
İnsanlara, büyük meselelere dair filmlerinde derin ve bilgece şeyler söyleyebildiği duygusunu ve hatta bilgisini vermek istiyoruz. Ve üstelik film yoluyla sanatın ürettiği bu bilgi, kibirli siyasetçilerin dünyayı getirdikleri bu anlamsız aşamaya da müdahale edebilir, hiç değilse Sokrates’in deyimiyle birer at sineği oluruz. İktidarları her daim rahatsız eden birer at sineği.
Bağımsız belgesel üretiminin bence en büyük engellerinden biri de tam da bu dediğim şey. İnsanlar sinemanın, filmlerin düşündüklerinden daha fazla bilgece şeyler söyleyebildiğine inanırsa, eminim ki, daha fazla ilgi göstereceklerdir. Bu da en azından sinema sanatının meşruluğunu artıracaktır. Gerek kaynak aktarımı gerekse de ilgi açısından sinema birçok kurum tarafından desteklenir.
Bağımsız belgesel üretimin önündeki engellerden bir diğeri de bence şu: Bağımsız belgeseller, sıradan insanların sözünü söylediği yerler. Bağımsız belgeseller, iktidarı ve iktidar odaklarını hep rahatsız eder. Toplumu da rahatsız eder çoğu kez. Çünkü hakikatten yana bir derdi olan yönetmen, toplumun duymaktan kaçındığı ve görmek istemediği gerçekleri onların yüzlerine çarpar. Doğal olarak insanlar kendilerini rahatsız edecek şeyleri desteklemekten genelde kaçınırlar.
FilmAmed bu alanda nasıl bir dayanışma zemini kurmayı hedefliyor?
FilmAmed birkaç alanda bu dayanışma zeminini kuruyor. En başta şunu belirtmek istiyorum. Korkusuzca film üreten her yönetmen filmini bize herhangi bir ‘Sansür uygularlar mı?’ kaygısı olmadan gönderebilir. Çünkü bu festival en başta bu cesur insanların filmlerini gösterebildiği bir festival. Aynı zamanda bu festival insanların fikirlerini ve düşüncülerini özgürce ifade edebildiği bir festival. FilmAmed festival ekibi, bir toplumun ancak ve ancak özgürlükle, eşitlikle ve güzellikle var olabileceğinin bilincinde olan bir ekip.
FilmAmed aynı zamanda bağımsız belgesellerin üretiminin artması için üç projeye destekle de bu dayanışma zeminini kuruyor.
FimAmed festivali, bütün yoksunluklara, zorluklara ve en önemlisi bütün baskılara rağmen yoluna devam ediyor. Sadece bu bile büyük bir dayanışma zemini. Dile kolay 10. festival, 10. bir aradalık, 10. İnat. Başka festivalcilere sorarsanız: “Aman, lafı bile edilmez.” Bize sorarsanız 15 senesi ömrümüzün. (TY)
Trans kadın öğretmen Zoe hedef gösterildi, işine son verildi
Köpeğe saldırmak için evin bahçesine girdi: “5-6 kez bıçakla saldırdı”
“NATO Zirvesi’nde, sosyalistlerin olduğu her yer direniş alanına dönüşmeli”
AYM, cinsiyet uyum sürecine ilişkin düzenlemeyi Anayasa’ya uygun buldu
Sosyalistlerin Onur Yürüyüşü pankartına “Cumhurbaşkanına hakaret”ten adli kontrol tedbiri