Bosch Türkiye’nin, Anneler Günü vesilesiyle “Tam bi’ anne hikâyesi” başlığıyla yayınladığı reklam filmi hakkında Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) inceleme başlattı.
İki kadının mağazada karşılaştığı ve birinin, birlikte yaşadığı köpekten “çocuğum” diye bahsettiği reklama dair Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Göktaş, “Sevginin her biçimi elbette kıymetlidir. Ancak annelik gibi derin ve kurucu bir değerin, iletişim stratejileri uğruna esnetilmesini ve sıradanlaştırılmasını kabul etmiyoruz,” açıklamasında bulundu.
İktidar cephesinden gelen tepkiler ve hedef göstermelerin ardından Bosch Türkiye reklam filmini yayından kaldırdı. Süreç bununla da sınırlı kalmadı, reklamı hazırlayan Medina Turgul DDB ajansının CEO’su Jeff Medina’nın profili ve Sefarad Yahudisi kimliği de iktidara yakın medya organlarında hedef gösterildi.
Bosch’un iletişim stratejisti Contactplus İletişim’in internet sitesinde “ekibimiz” bölümünde yer alan “Aşk” isimli köpek de tartışmanın hedeflerinden biri haline geldi. Şirket, söz konusu profili siteden kaldırdı.
🔴 Bosch’un iletişim stratejisti Contactplus İletişim’in web sitesinde 'ekibimiz' kısmının en başında bir köpek yer alıyor. pic.twitter.com/V7e8edk5yC
— Mahfil (@mahfildijital) May 3, 2026
Sokaktaki köpeklerin toplatılmasına ilişkin hak ihlâlleri sürerken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Türkiye’de düşen doğurganlık oranlarına dikkat çekmesi, kamusal söylemde “aile” ve “annelik” etrafında yoğunlaşan yeni bir gerilim alanına işaret ediyor.
Siyaset felsefecisi ve Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nilgün Toker’e göre mesele, ilk bakışta annelik kavramı üzerinden yürüyen bir kültürel tartışma gibi görünse de, aslında farklı duygulanım ve yaşam biçimlerinin nasıl tanımlandığıyla ilgili.
“Bir reklamın bu tür tartışmaları açması ilginç olabilirdi”
Reklamın yarattığı tartışma bir yandan ‘biyolojik annelik’ ile ‘seçilmiş bakım ilişkileri’ arasında bir gerilime işaret ederken, diğer yandan insan-hayvan bağının hakikiliğini de tartışmaya açıyor. Sizce bu iki düzlem neden aynı anda bu kadar rahatsızlık üretiyor?
Öncelikle reklamdan, yani kapitalist tüketim ideolojisinin içine hayvanlarla kurduğumuz bağın da sokulması fikrinden ideolojik olarak hoşlanmadım. Reklam dediğimiz şey, doğası gereği kapitalist tüketim ideolojisini yeniden üretse de benim eleştirim daha çok bu çerçeveye dair. Reklam bağlamındaki tartışma içinde ise bir mesele açılıyor: İki kadın üzerinden bir karşılaşma var ve çocuklarından söz ediyorlar.
Öncelikle annelik, “sadece biyolojiye” indirgenebilecek bir şey değil. Bir yanda doğurmakla tarif edilen bir annelik var; diğer yanda bakım, sevgi ve karşılıklı ilişki üzerinden kurulan, “seçilmiş annelik” diyebileceğimiz bir alan. Doğurmayan anneler de var. Çünkü kime annelik yapılacağını seçmek mümkün. Bunlar önemli ve feminist literatürde hayli geniş yer tutan meseleler. Anne olmamayı seçmek ya da başka ilişki biçimlerinde anneliği yeniden kurmak, aslında bir özgürlük alanına da işaret ediyor. Bu anlamda biyolojik annelik ile özgürlük alanı “karşı karşıya” getiriliyor gibi bir durum var. Burada mesele “doğal olan/doğal olmayan” ayrımına da kayıyor. İnsan-hayvan ilişkisine dair duyguların nasıl adlandırıldığı da tartışma yaratıyor.

Yeni Şafak hedef gösterdi, Bosch Türkiye’nin "köpek annesi" reklamı yayından kaldırıldı
Bir reklamın bu tür tartışmaları açması aslında ilginç olabilirdi, eğer daha özgür bir tartışma zemini olsaydı. Ama bu örnekte de gördüğümüz üzere, bizde genellikle bu tür meseleler hızla yasaklama ve müdahale alanına dönüşüyor. Asıl sorun da burada: Kimin kime, ne tür duygular besleyebileceğine kim karar veriyor? Ben hayvanlarla kurduğum ilişkide bunun güçlü bir duygusal zemini olduğunu düşünüyorum. Onlara bağlanmam rastgele bir durum değil. Onlar benim birlikte yaşadığım varlıklar, yaşam partnerlerim. Eğer bir çocuk da birlikte yaşam kurduğun, hayatını paylaştığın bir varlıksa, burada kurulan ilişki türü çok da farklı değil. O yüzden kiminle nasıl bir sevgi ve bakım ilişkisi kurduğum, büyük ölçüde benim yönelimlerimle ilgili. Bunu ahlâki bir yargıya dönüştürmeyi doğru bulmuyorum.
Geniş bir çerçevede bakınca ise çok uzun bir tahakküm tarihi var. İnsanın doğa üzerindeki egemenliği, diğer varlıkları aşağı konumlandıran bir hiyerarşi üretiyor. Bu yalnızca güncel bir mesele değil; dinin, felsefenin ve ideolojilerin içinden geçen çok katmanlı bir yapıya dayanıyor. Ve bu yapı içinde insan dışındaki varlıklar çoğu zaman araçsallaştırılıyor. Bu bakış açısı, hayvanların katledilebilir olduğu fikrini de besliyor. İşkencenin kabul gördüğü bir yerde, hayvanlara yönelik şiddetin de normalleşmesi şaşırtıcı değil. Bunlar birbirini besleyen yapılar. Ben bunun tersinin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Eğer bir toplum işkenceyi mutlak biçimde reddederse, bu hayvanlara yönelik şiddet algısını da değiştirir. Çünkü mesele yalnızca hayvanlar değil; yaşamın bütününe dair etik bir çerçeve. Bu noktada sadece bireysel değil, toplumsal bir ahlâki ortaklık kurulması gerekiyor. Bizde bunun zayıf olduğu da açık. Sokaktaki hayvanlar meselesine dair toplumun önemli bir kısmının yaklaşımı da bunu gösteriyor. Ama bunu yalnızca “egemenlik” meselesi olarak değil, daha geniş bir yaşam tahayyülü sorunu olarak görmek lazım. Aynı zamanda bazı kesimler bu tartışmayı “benim anneliğimi değersizleştiren bir reklam” şeklinde de okuyabiliyor. Bu da meselenin ne kadar farklı düzlemlerde tartışıldığını gösteriyor.

Bireyin kendi bedeni ve yaşamı üzerindeki karar hakkı
Yeni Şafak, Bosch Türkiye’yi “köpek annesi” reklamı nedeniyle hedef gösterirken “Son yıllarda Türkiye’de doğurganlığın azalması ve insanlara küresel çapta ‘aile karşıtlığı’ aşılanması gündemdeyken” ifadelerini kullandı. Sizce tüm bu hedef göstermenin nedeni bu mu? Geçen hafta Erdoğan da yine “doğurganlığın” azaldığını açıkladı. Öte yandan, sokakta yaşayan köpekler de toplatılmaya devam ediyor. Burada nasıl bir kesişim olduğunu düşünüyorsunuz?
Evet, hem resmî açıklamalarda hem de siyasal söylemlerde sürekli bir “azalan doğurganlık” vurgusu var. Bu örnek özelinde ise bunun arka planında sanki kadınların doğurmak yerine hayvan sahiplenerek annelik duygularını başka bir yere yönlendirdiği gibi bir anlatı kuruluyor. Bu özellikle belirli sınıflar ve yaşam tarzları üzerinden düşünülüyor olabilir. Burada asıl mesele, farklı yaşam biçimlerinin giderek daha fazla hedef haline gelmesi. Müzikten giyime, kültürden gündelik yaşama kadar birçok alanda benzer bir yasaklama ve müdahale eğilimi var. Sürekli bir “genel ahlâk” tartışması üzerinden yaşam tarzlarının değersizleştirilmesi söz konusu. Bu da sadece bireysel değil, toplumsal ve sınıfsal bir gerilim alanına işaret ediyor.
Bu konuda elimde doğrudan bir analiz yok. Doğurmamayı seçip bir hayvanla yaşamayı tercih eden kadınlara dair böyle bir literatürü özellikle bilmiyorum. Olsaydı oradan konuşurdum. Ama böyle tezler elbette var, bunu sınıfsal bir tercih olarak okuyan yaklaşımlar. Bu özellikle eğitimle, yaşam tarzıyla ve bir tür özgürlük tanımıyla ilişkili olabilir. Zaten meseleye buradan bakınca ortaya şu çıkıyor: Doğurmayı “doğal” bir zorunluluk gibi değil, bir tercih olarak görmek doğurmamayı da aynı şekilde bir seçim olarak ele almak. Bu da doğrudan özgürlük alanıyla ilgili bir şey. Kadının kendi bedeni üzerindeki karar yetkisini tamamen kendisine ait kılmasından bahsediyoruz. Doğurmayı seçmek ya da doğurmamayı seçmek… Bunun bir seçim olması zaten temel mesele. Özgürlük dediğimiz şey de tam olarak bu alanla ilişkili: Bireyin kendi bedeni ve yaşamı üzerindeki karar hakkı. Bir anlamda kendiliğin yeniden kurulması, dışarıdan gelen dayatmalara karşı bir otonomi alanı.
Özgürlük, sadece “istediğini eylemek” değil; aynı zamanda dış belirlenimlere karşı bir mesafe koyabilme kapasitesidir. Hatta bu yönüyle özgürlük, bir tür karşı koyabilme gücünü de içerir. O yüzden insanın diğer varlıklarla ilişkisini de bu çerçevede düşünmek mümkün. Doğurmamayı seçmek ya da kime annelik yapılacağını seçmek gibi meseleler de bu otonomi tartışmasının parçası. Ama şunu da görüyorum: Birçok ideolojik çerçevede, aslında kadının kendi bedeni üzerindeki otoritesine yönelik bir itiraz var. Benim açımdan mesele burada başlıyor.
İnsanın diğer varlıklarla ilişkisi
Siz yıllardır köpeklerle yaşıyorsunuz ve yıllardır da politika felsefesi alanında çalışıyorsunuz. Sokaktaki köpeklerin hedef gösterilmesiyle başlayan sürecin ve bu politikaların bu noktaya varabileceğini öngördünüz mü?
Açıkçası öngörmedim. Dediğin gibi, ben hayatım boyunca köpeklerle yaşadım, onlar benim yaşam partnerlerim. Bu karşılaştırmayı bire bir kurmak zor; ama onların benim hayatımdaki yeri çok temel bir duygusal ve sorumluluk alanına karşılık geliyor. Dolayımsız sevgiyle birlikte ciddi bir bakım ve sorumluluk da geliyor. Bir insanla –eşimle– kurduğum ilişki nasılsa, hastalandığında onunla nasıl ilgileniyorsam, köpeğim hastalandığında da benzer bir sorumlulukla hareket ediyorum. Hatta belki daha dikkatli oluyorum, çünkü aramızda aşamadığımız bir dil bariyeri de var. O an neresi ağrıdığını, ne hissettiğini tam olarak bilemiyorum ve bu durum bende daha büyük bir endişe yaratıyor. Bu da sevginin doğal bir sonucu. Çocuklarla kurulan ilişki de benzer değil mi?
Dolayısıyla bakım emeği açısından bakıldığında, hayvanlarla yaşamakla insanlarla yaşamak arasında mutlak bir ayrım olduğunu düşünmüyorum. Birlikte yaşamak, ister insan ister hayvan olsun, sorumluluk içeren bir ilişki biçimi. Sevgi, her zaman sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Bunu “annelik” gibi bir kavrama indirgemek ya da indirgememek benim için temel mesele değil. Ama birlikte yaşadığımız varlıklar arasında hiyerarşi kuran yaklaşımlara itirazım var. Çünkü bu tür hiyerarşiler, yaşamı değer sıralamaları üzerinden yeniden kuruyor. Oysa hem çocuklar hem hayvanlar, kendi başlarına varlığını sürdüremeyen ve başkasına bağlı olan varlıklar. Bu da onlara karşı sorumluluğumuzu artırıyor. Bu nedenle bu tür ilişkileri eşitlikçi değil ama hiyerarşik olmayan bir sorumluluk alanı olarak düşünmek daha doğru. Benim itirazım da burada başlıyor: Yaşamı paylaşmayı engelleyen tüm bu hiyerarşik düzenlemeler aslında bir tür tahakküm ideolojisi üretiyor. Ve bu ideoloji, ister istemez yaşamın her alanına sızıyor. Sonuçta mesele sadece bireysel tercihler değil; yaşamın nasıl organize edildiğiyle ilgili daha geniş bir iktidar meselesi. (TY)







