Atlayıp İran’a gidesim varken mesaiye gelmenin siniriyle günü bitirdim. Kendime kızıyorum. Yürümek iyi gelir diye umarak mart ayazını yiyerek sokağı adımlamaya başlıyorum. İlk adımda kaldırımın ağzına park etmiş arabaya tosluyorum. Öyle bir rahatlık ki dörtlülerini bile yakmamış. Acelesi de yokmuş, gelmiş kaldırıma çıkmış. Arabanın üzerinden yürüyerek geçsem ne iyi olur diyorum, ama bacağım yetmeyince yanından geçiyorum.
Ben kaldırım taşlarıyla boğuşmakla meşgul olmayı, buna tümüyle kafayı takmayı, bunun etrafında bir örgüt kurmayı hayal ediyordum. Sloganım şu olacaktı: Nitelikli kaldırım hakkımız, söker söker atarız!
Belediyenin önüne gidip eylem yapacaktık. Ben elime megafon alıp bağıracaktım. Ne istiyoruz? Dev kitle cevap verecekti: İyi kaldırım! Yapmayacaklar! Yapmazlarsa yapmasınlar, kendimiz yaparız!
Böyle hayallerim vardı. Vazgeçmedim, ama uluslararası koşullar sürece taş koydu. Tıpkı geçen gün “güzellik, bakım kampanyamız var” diye arayan arkadaşa dediğim gibi. “Ayol hayatta kalacak mıyız belli değil, boş yere bakıma para vermeyelim”. İnsanın öncelikleri nasıl zırt diye değişiyor değil mi? Neyse ben böyle kaldırım taşlarına bakarak, ama bir yandan dünyalar savaşına azmedenler için Hulki Aktunç’un Argo Sözlüğü’nden parçalar okuyarak yürüyüp giderken evde küçük boy süzgecin olmadığını hatırladım. İşte taptaze bir dert! Ne mutlu bana!
Eskiden “milyoncu” dediğimiz dükkanlardan birine girdim. Tava, tencere, kalem, kağıt, bardak, çanak ne ararsan var. Alışveriş yapmayı sevmediğimden normalde hedefe kitlenir, doğrudan aradığımı bulur alır çıkarım. Ama kafamın içindeki uğultuya dayanamadığımdan ayak sürüyerek geziyorum. Derken telefonda konuşan biri dedi ki “Her şeye zam! Her gün zam! Bu nasıl hayatmış arkadaş? Yedi bela Hürmüz başımıza dert oldu!”
Buyur buradan yak! “Ama bak şimdi güzel kardeşim, ben kendimi şuraya dar atmışım, bardak çanak izleyerek soğumaya bırakmışım, sen neden böyle yapıyorsun?” diye adamcağızın üzerine mi yürüsem gülsem mi bilemiyorum. En iyisi gülmek. Benim “milyoncu dükkanında” Hürmüz Boğazı bir mesele olmuş bardakların arasında çınlıyor. Arkadaşın sözüne ilham olan Yedi Bela Hüsnü’nün asıl derdi mahallenin arazisine el koymaya kalkan gerçek belaydı, o da ayrı mesele tabii.
Kaçış olmadığına göre işi uzatmanın da anlamı yok. Bir yerine ne olur ne olmaz diye iki tane küçük süzgeç aldım. Sonuçta iyi yatırım. Plastik süzgeç de petrol ürünü değil mi? Yedi bela Hürmüz krizi sürerse ben de çok iyi bir yatırım yapmış olurum, süzgecin birini kullanırım, diğerini bin misline satarım! Sonuçta ekonomi kanallarında bizim hayatımızdan “haber akışı” diye bahsediyorlar malum. Ben de bir anda “haber akışı” oldum. Adam konuşuyor, ben yatırım alanının kokusunu alıyorum, elimdeki çeyreği nasıl milyon yaparım diye hesap yapıyorum. Of be! İşte bu!
“Güldük, eğlendik, ama artık saçmalama Özgür!” diyor beni topluca inşa eden o güzel sesler. Aklım başıma geliyor gelmesine, ama pek memnun değil. “İyiydik burada”, diyor.
Süzgeçlerin parasını ödeyip çıkıyorum. Ayazı yüzüme yiyince biraz daha ayıldım. Ayılmamla “Benim burada ne işim var? Niye kalkıp İran’a gitmiyorum?” diyen ses bağırmaya başladı ense kökümden. O anda aklıma Sadık Şendil’in meşhur Yedi Kocalı Hürmüz oyunu geldi. Ne diyordu Hürmüz? “Her ay yedi lira kazanan bir koca bulamadığımdan, ayda on lira kazanan yedi koca buldum”. Bakalım yedi bela Hürmüz’ün sonu ne olacak? Emlakçı kazanırsa kötü yola düşer, aksi durumda keyfine bakar.
(ÖE/HA)







