"Ben de artık mantıklı davranmaya karar verdim: Mademki devlet gücü elimde, bu mantığın size kaça patlayacağını göreceksiniz." Caligula, Albert Camus
Epstein dosyası, Beyaz Saray’daki fast food menüsü, fallik mühendislik harikası devasa binalar derken Trump tamamen keyfi ve rastgele kendi kişisel fantezilerini, hırslarını ve yıkıcı arzularını ABD halkı istiyor diyerek bütün dünyaya musallat edip liderliğine devam ediyor. Tarihsel olarak Antik dönemden tanıdığımız Caligula vb. ‘manyak’ yöneticiler her dönemde oluyor.
İinsanlar parçalanıyor, aç kalıyor
Trump da bunlardan biri. Canı isterse Küba’yı işgal edeceğini söylüyor. Sabah uyanıyor acaba bugün kimi alıkoysam diye düşünerek Maduro’yu kaçırıyor.
Saray’a Zelenski’yi çağırıp azarlıyor. HTŞ lideri Ahmed El Şara’yı çağırıp parfüm sıkıyor. Hatırlarsanız bir dönem İtalya’nın Cumhurbaşkanı Berlusconi İtalya’da deprem olunca halka fena mı oldu çadırda tatil yaparsınız diyerek ‘’teselli’’ etmişti. Bu mantığın paramparça edildiği dijital yapay çağda gerçekte insanlar parçalanıyor, aç kalıyor, evinden yurdundan ediliyor.
Bir sabah uyandığında aileni, evini, paranı ve ülkeni kaybediyorsun. Bütün bunları hamburger yiyip dizi izleyen senden binlerce kilometre uzakta bir ‘’adam’’ canı öyle istiyor diye oluyor. Evet emperyalizm kapitalizm olmadan ayakta duramıyor anladık. Ama bu kadar da keyfi gerekçelerle sefil duruma gelmemişti. Kendini yok edecek duruma geliyor kapitalizm aç gözlü obur emperyal istekler karşısında.
Donald Trump hakkında en sık sorulan sorulardan biri bu oluyor haliyle: “Manyak mı?” Sorunun kendisi bile aslında çağımızın siyasal dilini ele veriyor. Çünkü artık politik figürleri anlamaya çalışmaktan çok, onları psikolojik etiketlere indirgeme eğiliminde kalıyoruz mecburen.
Oysa mesele bir kişinin “deli” olup olmamasından çok daha karmaşık: Trump, modern siyasetin geldiği noktayı temsil eden bir semptom mu, yoksa bu sistemin bilinçli bir ürünü mü? Eğer ‘’barbarlık’’ ilkellikle ilişkilendirilip kapatılıp tarihin tozlu raflarına kaldırıldıysa o zaman neden binlerce yıl önce var olmuş olan Trump’ı ve akrabalarını şimdi görüyoruz.
Modern olundu, tekno-uygar özne ‘’robot etiğini’’ yani makinelere kötü davranmamayı tartışadursun dünyanın birkaç yerinde insanlar, hayvanlar açlıktan, savaştan ve hastalıktan ölmeye devam ediyor. Üstelik bu Trump gibi liderlerin alay ederek gerçekleştirdiği bir siyaset oyununa döndü. Kutu oyunu gibi dünya ve içindekiler.
Trump’ı anlamak için önce şunu kabul etmek gerekir: O, klasik anlamda bir politikacı değil. Ne Barack Obama gibi kurumsal bir dilin temsilcisi, ne de Joe Biden gibi devlet geleneğini sürdürmeye çalışan bir figür. Trump daha çok bir medya karakteri, hatta bir “spektral (gösteri) peygamberi...’’ En son Beyaz Saray’da Evanjelistler ona dokunup dua ederek şifa bulmayı umuyordu. Trump, gerçek ile kurgu arasındaki sınırın bulanıklaştığı bir çağda, siyaset ile şov dünyasının iç içe geçtiği bir figür.
Peki onu “manyak” gibi gösteren ne? Birincisi, dilinin ölçüsüzlüğü. Diplomasi, modern devletlerin en ince ayar gerektiren alanıdır; Trump ise bu dili bilinçli olarak bozdu. Tweetlerle yürütülen dış politika, hakaretlerle karışık argo liderlik tarzı ve sürekli kriz üretimi…
Bunlar bir “kontrol kaybı” değil, aksine dikkat ekonomisinin mantığına uygun hareketlerdi. Ne kadar tartışmalıysan, o kadar görünürsün. Trump bunu herkesten iyi biliyor. O yüzden konu önemli değil. Canı nasıl isterse öyle konuşuyor.
Mussolini’ye gazeteciler soruyor parti programınızı nasıl belirleyeceksiniz diye Mussolini de biz nasıl istersek öyle belirleyeceğiz minvalinde cevap veriyor. Trump da söz konusu uluslararası hukuk olunca canım nasıl isterse hukukuna geçti geçtiğimiz günlerde. Haliyle ‘’Avrupa medeniyeti fikri’’ de boşa düşmüş oluyor.
Epistemolojik kriz
İkincisi, hakikatle kurduğu problemli ilişki. Trump döneminde “gerçek” neredeyse pazarlık konusu haline geldi. Alternatif gerçekler, komplo teorileri ve sürekli değişen anlatılar…
Ama burada da durup düşünmek gerekiyor: Trump bu düzeni mi yarattı, yoksa zaten var olan bir epistemolojik krizi mi görünür mü kıldı? Sanki sırasıyla önce ‘’gerçek’’ blurlaştı ardından ‘’doğru’’ içi boşaltıldı.
Böylece normal olan kurguya döndü. Klonlaşan dijital yaşamlar inşa edildi. Sanal kimliklerden tutun da sayısız kimlikler oluşmaya başladı. İnsan olabilecek her şeyiyle mevzubahis oldu. Bilinci açık bir pazar haline sunuldu. Hisleri borsa hisseleri gibi algoritmik olarak düzenlenebilir, öngörülebilir ve yönlendirilebilir oldu. O zaman bu epistemolojik kriz ve manyakça davranan yönetici sınıfı birbirini doğuran, büyüten ve besleyen bir organizma gibi aramızda dolaşıyor.
Üçüncüsü, kitlelerle kurduğu bağ. Trump’ın en dikkat çekici yönlerinden biri, kendisini sistem karşıtı gibi sunarken aslında sistemin içinden gelen bir milyarder olmasıdır. Bu çelişki, onu “irrasyonel” değil, tam tersine son derece işlevsel bir figür yapıyor. Çünkü o, öfkeyi temsil eder: küreselleşmeden zarar gördüğünü düşünenlerin, elitlere güvensizlik duyanların, kültürel kaygılar yaşayanların sesi olur.
Bu noktada “manyaklık” diye tarif edilen şey, aslında bir tür siyasal stratejiye dönüşür. Ama burada tehlikeli bir nokta var. Trump’ı sadece “deli” olarak görmek, onu ciddiye almamak anlamına gelir. Oysa tarih bize şunu gösterir: Popülist liderler çoğu zaman irrasyonel değil, kendi mantıkları içinde son derece tutarlıdır. Sorun, bu mantığın demokratik kurumları nasıl aşındırdığıdır.
Bir dönem Türkiye’de de yükselen sağ ve popülizme gülen muhalifler ve diğer halklar karşılarında ciddi bir delilik görünce çoktan siyasal travmayı yaşadı. İktidarın gözü Çamlıca’da zannediliyordu. Şimdi iktidarın gözü cebimizde, evimizde, sokaklarımızda. Trump vb. liderler ‘’deli taklidi’’ yapıyor gibi kendini gösterip asıl manyaklıklarını çok iyi gizlediler.
Evrensel ilkeler
Kötülüğün sıradanlığını kötülüğün istisnalığına çevirdiklerinde çoktan iktidarla mesafe başlamıştı. Manyakça siyaset stratejisi yürüten partiler ve liderlerinin en sevdiği şey ona karşı olanla sürekli mesafesini korumak, uzakta tutmak.
Bunu da yıkıcı, absürt sözlerle yapar. Böylece bu bile isteye delice sözler ve konuşmalar eleştirel yaklaşan öznenin kendini bu ‘’saçmalığın’’ içinde mizaha, zaten bu çok saçma diyerek ideolojik olarak uzaklaşmasına ve bir nevi başka türlü işlevsizleşmesine ve pes etmesine neden olmakta. Ne olursa olsun yapılacak ilk iş manyak yönetici ve partisine karşı ‘’farslaşma ve absürtleşme’’ tutumuna ciddiyetle yaklaşmak ve gülmemek.
Doğru analiz etmek, evrensel ilkelerden taviz vermeden direnmek, mücadele etmek ve en azından hâlâ dünyanın galaksi gezegeninden düşmesini engelleyen asgarî ‘’mantık’’ ı korumak.
Klasik siyaset felsefesi, aklı ölçülülükle, tutarlılıkla ve kamusal yararla tanımlar. Platon’un ideal devletinde yönetenler, tutkularını dizginleyen ve hakikati bilen filozoflardı. Bu çerçevede bakıldığında Trump’ın dili—öfkeye açık, çelişkili ve çoğu zaman provoke edici—kolayca “akıl dışı” kategorisine yerleştiriliyor. Ancak modern siyaset, Platon’un dünyasından çoktan uzaklaştı. Artık mesele hakikati bilmek değil, kitleleri harekete geçirebilmekte.
Siyaset neredeyse hep insanların korkularını ve güvenlik arayışlarını yöneten bir mekanizma olarak yola devam ediyor. Gerçek ile temsil arasındaki sınırın çözüldüğü bir dünyada yaşadığımızı kabul etmemiz gerekiyor.
Trump’ın söylediklerinin doğru olup olmaması değil, dolaşıma girip girmemesi önemlidir. Skandal, hata ve çelişki—bunlar bir zayıflık değil, görünürlüğün yakıtı. İnsanlar çoğu zaman liderlerinin doğruluğunu değil, “açıkça söyleyebilme” cesaretini seviyor. Trump’ın kaba, filtresiz dili bu yüzden bir tür samimiyet olarak algılanıyor. Politik doğruculuğun cilaladığı söylemi parçalar ve bastırılmış olanı görünür kılar
Delilik, sadece bireysel bir durum değil, aynı zamanda toplumun sınır çizme biçimidir de. Kimi “akıllı”, kimi “deli” ilan ettiğimiz, aslında neyi normal kabul ettiğimizi gösterir.
Trump’ı “manyak” olarak etiketlemek, onun temsil ettiği toplumsal dinamikleri görmezden gelmenin bir yolu da olabilir. Bu yüzden birbirini doğuran özneleri, birbirini yeniden üreten, tarihsel olarak o delilik geninin analizini iyi yapmak, doğru okumak gerekir.
Ancak bu analiz, tehlikeyi hafife almak anlamına gelmez. Hakikatin aşındığı ve yalanın sıradanlaştığı bir siyasal ortam, demokratik zemini zayıflatıyor. Trump fenomeni, bu aşınmayı hızlandıran bir etki de yarattı. Gerçek ile kurgu arasındaki farkın bulanıklaşması, siyaseti bir tartışma alanı olmaktan çıkarıp bir gösteriye dönüştürdü.
Sonuçta mesele şu: Trump bir istisna mı, yoksa yeni normal mi? Eğer onu sadece kişisel bir sapma olarak görürsek, benzer figürlerin ortaya çıkmasını engelleyemeyiz. Ama onu çağımızın ekonomik, kültürel ve teknolojik dönüşümlerinin bir ürünü olarak okursak, belki de asıl soruya yaklaşırız.
Trump manyak mı? Belki hayır, belki de evet. Hatta şu da olabilir; sadece aklın değil de çağın kendisinin biraz varoluşsal anlamda ‘’anlamsız’’laştığını gösteren bir aynadır. Dünya savaşları öncesi olur böyle şeyler. Evdeki ve dışardaki ‘’manyak’’lara dikkat etmek lazım.
(OD/EMK)







