"Bir ölü gerçekliği ifade ediyor, hasta değil, yaralı da değil, ölü bir gerçeklik.”
Abdullah Öcalan
Perspektif, Serxwebûn 521. Sayı
İngiliz filozof Thomas Hobbes’un Leviathan kitabında geçen “İnsan, insanın kurdudur” sözünü bağlamından çok da uzaklaştırmadan baktığımda bana Rusya-Ukrayna savaşında Yakut askerin Ukraynalı askeri silah ve bıçakla öldürmeye çalışırkenki hallerini hatırlattı. Ukraynalı asker yaralıyken diğer askerin onu ısırmasında, çiğ çiğ yeme arzusunu gördüm nedense. Ukraynalı asker, karşısında onun kolunu parmaklarını ısırarak koparmaya ve yemeye çalışan diğer askere, onu insanca ölüme bağışlaması için ricada bulunuyordu. İnsan yemek (cannibalizm) hiçbir zaman ilkel bir davranış değildi. Çıplak ve dilsizken de bu vardı. Takım elbiseli ve bir dili varken de böyle.
Rojava’da biyopolitik bir savaş sürüyor. Deniz Çiya’nın bedeninin yüksek birden atılması, teşhir edilmesi. Kadınların örgülü saçlarının kesilmesi, Diyar Koç’un “bayrağı indirdiği” iddiasıyla kafatasının kemiklerini kırmak istercesine toplu şiddete uğramasının temelinde işte bu biyopolitik şiddet söz konusu. Biyopolitika, Fransız felsefeci Michael Foucault’dan mülhem bildiğimiz bir kavram. İnsanın ne olursa olsun hayatta tutulması ve her açıdan sömürülmesini esas alır. Öldürmez ama yaşatmaz da. Zombileştirir. Diğer insanları dizayn etmek, bir kurgu-insana dönüşmek için kullanılır. Kısaca ölümü gösterip sıtmaya razı etmek olarak da tanımlanabilir.
Irkçılık bağlamında değerlendirildiğinde de biyopolitikayı, bu kendini egemen ilân eden otokratik halkın çoğunluğu ve onun “bekçisi” olan devletin istemediği kişilere ve halklara uyguladığı meşrulaştırılmış zulüm araçları denilebilir. Ne yapar peki istemediği kişilere devlet ve onun mahdumları –“oğulları”– aç bırakır, dilini “kısar”, dilini sanki kesmiş küçülmüştür ve böylece sesi kısık çıkar. Hep aynı yemeği yedirir. Aynı kıyafetleri giydirir. Kendi toplumundan uzak tutar. Onlar hakkında efsaneler ve mitler uydurur. Canavarlaştırır, insansızlaştırır. Aklıma Kafka’nın Akademi İçin Bir Rapor öyküsünde bir maymunun giderek insanlaşma sürecini, hiçbir dil bilmezken –insan dilinden bahsediyorum– dil öğrenmesini ve bir makale sunacak kadar yetkin olmasını işlediği öyküsü geliyor. Bu da tam tersi, konuşanın giderek sesinin kısılıp dilsiz bırakıldığı, bedeninin Türkiye Cumhuriyeti Lokantası’nda bir yemek olarak servis edilmesini getiriyor.
Osmanlı İmparatorluğu, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet “kasapları” ekmeğini ve suyunu bölüşmek zorunda kaldığı tüm halkları biçti. Açıkça demek ki, eğer biri Türk değilse onun midesi, saçı, gözleri, dili vb. birçok organı bu açgözlülük politikasının kurbanı. Direnenler ise çoktan yüzyıllık ve hatta ebedî düşman ilan edildi. Onların kanı ve malları helal kılındı. O yüzden bir yerde eğer soykırım varsa topyekûn soykırım vardır. O yüzden baştan kanibalizme gönül vermiş bir yapı, sadece gidip bir halkın askeri gücüyle çatışmaz da orada olan ne varsa onu yemeye çalışır. Yiyemezse başka insan yiyen dostlarına yardımcı olur. Onların yemesini sağlar.
Biyopolitik barbarlık
İşte uygarlık geldi kıyılara vurdu. İnsanlık o kaygı duyduğu “sevgi ve güvenlik” olgu ve kavramlarını çoktan aştı. Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında bir komşunu öldürmemen için iki temel motivasyonunun olmasını söylüyor: Sevgi ve güvende olma hissi. Peki şimdi uygar değiliz, birbirimizi yiyiyoruz, diyerek kurulan bu uygarlık sahnesinde ne oldu da yine bazı halklar, devlet ağzında ve elinde kanla dolaşır oldu? Ne oldu da köpek dişleri yine uzadı? Çünkü tarihsel olarak 17. yüzyıl aydınlanması ve ardından 18. yüzyıl sanayisi ve yine ardından 19. yüzyıl teknoloji-kültür büyümesi bir işe yaramadı. İnsanlık dönüp dolaşıp birbirini yiyen insanların –ama bunu gerçekten yapıyorlar– yüzyıllar önce yaptığı ritüelleri şimdi üzerinde hukuk ve diyanet cübbesi, bürokrat katlığı (Kürtler takım elbiseye katlık der) giyerken yapıyor. Camiide kılıç çekiyor mesela. Keserim diyor, benim dediğim bir insan olmazsan. Fetva veriyor mesela, diyor, gidin onları yiyin. “Savaşalım askerleriyle” diyor aralarından bazıları, emir geliyor yukarıdan “Hayır gidin onları dövün, binadan aşağı atın, saçlarını kesin”.
Bu biyopolitik barbarlığı, Bismil’de buna şahit olmuş bir arkadaşımın anısıyla örnek vererek bitirmek istiyorum. 1993 yılında Bismil’de bir ilkokulda geçen hikâyede ne olmuşsa ağzındaki tükürüğü tutamayan bir kız çocuğu tuvalete gitmek için öğretmeninden izin istiyor. Öğretmen de izin vermeyince eliyle ağzını tutmaktan yorulan –belki de sıkıldı, tepki göstermek istedi– kız çocuğu önüne, sıranın altına tükürüğünü bırakıyor. Bunu fark eden öğretmen hemen olay yerine yetişip kızın saçlarından tutup özür dilettikten sonra saçını tutup tükürüğü ona bütün sınıfın önünde yalatıyor. Çünkü kız çocuğu Türkçe bilmediği için daha önce de tuvaletle ilgili izinlerde azarlanmış, küçük düşürülmüş. Bedenine zorla hükmediliyor. Beyninin içine girilip oradaki dile dair sinir hücrelerine karışıp sen bizim gibi olacaksın, Türkçe konuşacaksın deniliyor. Noam Chomsky’nin o her insanda bir dili konuşabilmenin, onu dizayn etmenin becerisinin istismar edilmesini görüyoruz. İşte biyopolitika biraz da böyle bir şey.
Velhasıl bastırılan geri döner. Her şeyini yasakladığın, yok ettiğin, görmezden geldiğin halklar tarihin bir yerinden bir kişi bile olsa çıkar gelir. Orada çoğalır ve büyütür özgürlüğünü. Bunu tarihsel olarak yaptı insanlık. Yine yapar. Bedeni, ruhu çiğnense de Egemen’in midesine oturur, kusturur onu ve yine geri döner. Bu metinde biyopolitikayı tartışırken insan bedenine dair sarsıcı imgelerden kaçınmak mümkün olmadı. Çünkü biyopolitika başka türlü anlatılamaz. Dolayısıyla kullanılan dil bir tercih değil; biyopolitikanın kendisinin dayattığı zorunlu bir ifşa biçimidir. (OD/TY)




