"Dilimizi kımıldatmamıza izin vermeyen öldürücü bir sessizliğe geldik."
Gece Dersleri, Latife Tekin
"Metaların kraliçesi, en değerli meta demektir. İhtiyaç duyulduğunda bir aşk, sevgi veya arzu nesnesi; ihtiyaç kalmadığında vahşice katledilen bir varlıktır. Katillerin çoğunlukla 'kara sevdalı'’ âşıkları, babaları, erkek kardeşleri olması da trajedinin bir başka boyutunu gösterir.’’
Abdullah Öcalan’ın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde paylaşılan bu mesajını görünce zorbalıkla metalaştırılan ve her türlü -bilim, din, anne kutsallığı, fedakarlık vb.- mistifikasyon araçlarıyla çevresi sarılmış halde bir kadının, acaba eril tahakkümün eksik bir şey bırakıp bırakmadığını merak ettim.

Öcalan’dan 8 Mart mesajı: Birinci sıraya kadın özgürlüğünü alıyorum
Aklıma Faslı feminist yazar Fatima Mernisi’nin Freud ve Gazzâlî'nin "ön sevişme" hakkında fikirlerini karşılaştırdığı bir makalesini getirdi. Yani zaten çoğumuzun bildiği bu üstü kapatılmış kadın zulmünün sebeplerine doğru yapılan yolculukta sanki yeterince uğranılmamış yerler olduğu aklıma geldi. Ama yeni değil tabi bu. Burada yeni olan söz konusu kadın cinselliğinin de rıza üretmeye de varacak derecede bin yıllarca durmadan devam etmesi, erkek egemen yapının gücünün temel motivasyonunun en önemli motor gücünü oradan alması meselesi.
O yüzden sömürülecek en değerli "şey, meta" kadın ve kadına dair olan her şey oluyor. Bu en değerli metanın çevresi ise fetişlerle kuşatılmış, bireysel ve toplumsal tüm kesimler ‘’kadın kırımında’’ çoktan ikna edilmiş ve uzlaştırılmış. Tarihsel olarak sadece iş bölümü bile başlı başına kadını yok etmenin en büyük nedenlerinden biri. İş bölümü biyolojikleştirildi, mesleklere cinsiyet ataması yapıldı. Fatima Mernisi’nin makalesinde bir diğer yenilik kadının hem doğuda hem batıda hatta kuzeyde ve güneyde de sömürüldüğüydü.
Batının en büyük tuzaklarından biriydi göğsü açık aydınlanmacı emekçi kadının devrimci yürüyüşü. Meşhur tablonun ardında olan unutuldu, refleksif ve travmatik yaklaşılarak doğudaki kadını kurtarma operasyonlarına girişildi. Mernisi bunun hiçbir şey ifade etmediğini her yerde ve her koşulda yine sözün, sesin ve biyolojinin erkekleştiğini gösteriyor.
Fatima Mernisi'nin İslam’da Aktif Kadın Cinselliği Anlayışı[1] makalesi kadının cinsel gücünün toplumsallığı üzerinden, yine nedense bütün suçun kadının boynuna atıldığı bu "sembolik fallik düzende" nasıl tutunabildiğini, nasıl kaçış rampaları edindiğini anlatıyor. Tabii bu arada erkeğin varolan bu güç karşısındaki acizliğinin bilim, din, siyaset ve gelenek tarafından nasıl ıslah edilmeye çalışıldığı; onun meşru veya gayrimeşru bir şekilde alt edilmesinin tesellisi de ayrıca ifşa ediliyor.
İronik bir şekilde hem İslâm hem de Avrupa kaynaklı anlatılarda aynı sonuç çıktığını belirten Mernisi; ikisinin de tek derdinin -kontrol edilmediklerinde- ‘’kadının’’ sosyal düzene zarar vereceğidir. Gazzâlî’ye göre aktif, Freud’a göre pasif cinsellikleriyle kadınlar sosyal düzene zarar veriyor. Üreme dışında gerçekleşen cinsel birleşme Batı’da arzuda bir sapkınlık, lanetli ve günahkar bir eylem olarak görülürken İslam bambaşka bir yorumla cinselliği değil de doğrudan kadını ‘’suçlamayı’’ tercih ediyor. Çünkü cinselliği olumlayarak üremeyi teşvik eden ibadet eden sosyal düzenin bekçiliğini yapacak olan eril tahakküm öznesine bir kamusal alanın icracısı olarak görür. Müslüman erkek, cinsellikle uyumlu, tatmin edilmiş ve kontrol altında ‘’boşaltılmış’’ arzusunun ötesinde işlevini yerine getirmek üzere dış dünyaya açılmaktadır. Batılı öznenin ise başı ‘’cinsellik hummasıyla’’ belada; medeniyeti çürüten bir işlevle her geçen gün etrafını sarmakta. O yüzden cinsel enerjinin/libidonun medeni olana akması gerekmekte. Freud’un kadınlarla ilgili psikanaliz teorisine göre Batı Hıristiyan geleneğinde medeniyet cinselliğe savaş açmalı, onu dünyevi zevklerinden koparmalıdır.
Aktif ve pasif kadın cinselliğini biraz açarsak. Gazzâlî’ye göre kadının fitne çıkarma ihtimaline karşı sürekli kontrol altında tutulmalı ve tatmin edilmeli. Freud’ta ise pasiflik günümüzde fallosentrik bir sonuç göstermekle birlikte kadının alıcı, pasif ve bekleyen konumdan klitoral eril durumdan olgun vajinal aşamaya geçtiğini belirtir. Gazzâlî de ise durum bunun tersiydi. O yüzden doğadaki erilliğin dişile olan yaklaşımıyla avlanması gereken, tutulması gereken bir yapı olarak görür. İşte konunun başına dönersek İslam’ın erken yorumunda ‘’ön sevişme’’nin olması hiç de ilginç olmamakla birlikte aslında yine eril Müslüman erkeğin kadını kontrol altında tutmanın yollarından biri olarak görülmekte. Gazzâlî, Muhammed peygamberin hadisinden aldığı örnekte peygamberin çevresindeki erkeklerin ona kadınlara nasıl yaklaşmaları gerektiğine dair öğüt verirken biri nasıl diye sorunca ‘’güzel sözler ve okşayışlarla’’ cevap verdiğini aktarır. Öyle ya da böyle doğada doğuran, kraliçe, tanrıça statüsünde olan ‘’erkeği’’ bu gücüyle delirten kadının tarihsel olarak türlü biyolojik, antropolojik, dinsel ve mitsel ‘’kanunlarla’’ zorlanması kaçınılmaz. Öcalan’ın da bahsettiği o kastik katil zihniyeti ve yakın zamanda açıkladığı metaların kraliçesi olarak görülen kadının bin yıllardır içinde olduğu esareti ‘’yırttığı’’, ‘’aştığı’’ bir çağdayız artık. Şimdi rotayı biraz yakın tarihe Foucault’un Cinselliğin Tarihi döndürelim.
Cinselliğin Tarihi: Ayıptan ifşaya
Modern toplum kendinden önceki toplumsal aşamayı ‘’aşırı’’ doğal buluyordu. Sık sık şu hikâyeyi tekrarlar: Eskiden insanlar cinselliği daha doğal yaşardı, sonra burjuva ahlakı geldi, özellikle 19. yüzyılda her şey bastırıldı, yatak odalarına kapandı, cinsellik susturuldu. Ancak Foucault’ya göre bu tamamen uydurma; o, anlatının büyük ölçüde bir efsane olduğunu söyler. Cinselliğin Tarihi’ni de tam da bu miti parçalamak için yazmış. Foucault’ya göre modern toplumun yaptığı şey cinselliği susturmak değil; aksine onu sürekli konuşturmak, incelemek, sınıflandırmak ve yönetmekti. Yaygın anlatıya göre modern toplum cinselliği yasaklamış ve bastırmıştır. Oysa Foucault’ya göre 17. yüzyıldan itibaren tam tersine bir patlama yaşanır: cinsellik üzerine konuşmalar, raporlar, tıbbi metinler, pedagojik tavsiyeler ve psikiyatrik analizler çoğalır. Cinsellik artık yalnızca özel hayatın meselesi değildir; devletin, bilimin, kilisenin, toplumun ve okulun ilgi alanına girer. Böylece cinsellik yasaklanan bir şey olmaktan çok, sürekli incelenen bir bilgi alanına dönüşür. Haliyle üzerine konuşuldukça kendi bürokratik düzenini kurmuş, kastlaştırmış, katılaştırmıştır.
Dildeki gelişmelerle birlikte, yani dilin bir ideolojik güç olmasının sağlanmasına başlamasıyla ki özellikle 19 ve 20.yy bunun zirve yaptığı yüzyıllardır. İktidar ile bilgi arasındaki ilişkide iktidar yalnızca yasaklayan bir mekanizma değil; aynı zamanda bilgi üreten, ürettiği bilgiyle hatta yeniden üretim pozisyona geçerek oradan tahakkümünü kurmaya başlar. Dil iktidarlaşır. Dil, özellikle faşizm için çok önemli. Amerikalı Anarşist John Zerzan da dilin yeri geldiğinde zorbalık aracına döndüğünü, sözlü yasadan yazılı yasaya geçişin kilidi olduğunu belirtir. Dil, muktedirin elinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıp duracaktır yüzyıllarca. Cinsellik alanına geldiğimizde da tam olarak bu olur. Tıp, psikiyatri, pedagoji ve hukuk gibi kurumlar cinsellik üzerine konuşarak yeni kategoriler üretir. Örneğin modern dönemde “eşcinsel”, “histerik kadın”, “sapkın çocuk”, “mastürbatör” gibi kimlikler ortaya çıkarmaya başlar. Foucault’ya göre burada önemli olan şey şudur: eski toplumlarda bu davranışlar vardı, fakat modern çağda bunlar kimlik haline getirilir. Böylece insanın kimliği bile cinselliği üzerinden tanımlanmaya başlar. Kimliğin olduğu yerde de biyoiktidar hem ruha hem de bedene nüfuz ederek onu kimlik üzerinden insanı klinikleştirir, hukukunu laboratuvarda düzenler. İnsan artık ontolojik ve etik bir varlık olmaktan çıkar klinik raporu çıkarılması gereken bir varlık haline getirilir. Modern çağda kadına erkeklerden ve çocuklardan önce uygulanan buydu. 19.yy’da histeri doğrudan bir kadın hastalığı olarak görülüyordu.
Kişisel olanı açıklama zorunluluğuna bakınca bunun köklerini Hristiyanlığın günah çıkarma pratiğindeki “itiraf kültürü”nde buluyoruz. İnsan günahlarını anlatır, arzularını itiraf eder, iç dünyasını açığa çıkartır. Modern toplum bu dini tekniği kendine örnek alarak seküler kurumlara taşıdı daha sonra. Psikanaliz, psikiyatri, terapi ve hatta eğitim sistemi bireylerden sürekli olarak iç dünyalarını anlatmalarını istedi. İnsan artık yalnızca davranışlarıyla değil, arzularını açıklamasıyla da yönetilir hale geldi. Cinsellik böylece yalnızca yaşanan bir deneyim değil, sürekli anlatılması gereken bir hakikat haline geldi. Modern iktidarın bu yeni biçimini Foucaultcu bağlamda “biyoiktidar” kavramına örnek gösterebiliriz. Eski iktidar biçimleri daha çok öldürme veya cezalandırma hakkına dayanırken modern iktidar yaşamı yönetmeye yönelir. Devlet artık yalnızca bireyleri değil nüfusu da düzenlediği için doğum oranları, evlilik, doğurganlık, aile yapısı ve sağlık politikaları cinselliğin kontrolüyle doğrudan bağlantılı oldu. Bu nedenle modern iktidar yatak odasına kadar girer; çünkü nüfusun geleceği militarist anlamda devletin bekası orada belirlenmekte.
Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’nden hareketle düşüncesi burada da psikanalizle de ilginç bir gerilim kurar. Sigmund Freud bastırılmış arzuların bilinçdışında geri döndüğünü anlatırken, Foucault bastırmadan ziyade söylem üretimine dikkat çeker. Yani mesele arzunun gizlenmesi değil; onun sürekli konuşulmasıdır. Buna karşılık Jacques Lacan cinselliği dil ve simgesel düzen içinde düşünerek Foucault’ya daha yakın bir noktaya gelir. Lacan’ın ünlü “kadın diye bir şey yoktur” formülü, cinselliğin biyolojik özden çok söylemsel bir yapı olduğunu ima eder.
Bütün bu analizlerin sonunda Foucault’nun vardığı sonuç radikaldir: Cinsellik sandığımız kadar doğal ve değişmez bir şey değildir. Onu tanımlayan, sınıflandıran ve anlamlandıran şey tarihsel söylemlerdir. Modern toplum cinselliği bastırmamış; aksine onu sürekli üreterek yönetmiştir. Bu yüzden cinselliğin tarihi aynı zamanda iktidarın tarihi, bilginin tarihi ve bedenlerin nasıl yönetildiğinin de tarihidir. Bu aynı zamanda cinselliğin ve cinsiyetin biyolojikleştirilmesi ve bunun üzerinden tüm hukuk sistemlerinin kurulması bir sözlü-yazılı ceza kültürün gelişmesine neden olmuştur.
Arzunun pazarı: Meta fetişizmi, cinsellik ve Marksizm
Kapitalist toplumun en tuhaf ve güçlü yanı, insan ilişkilerini nesnelerin diliyle konuşur hale getirmesidir. Bunu ilk fark eden kişi kuşkusuz Karl Marx’tı. Marx, Kapital’de geliştirdiği meta fetişizmi kavramıyla kapitalizmin büyüsünü açığa çıkarmaya çalıştı. Ona göre kapitalizmde insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler görünmez hale gelir; onların yerine metalar konuşur. İnsanların emeği, arzusu ve ilişkileri nesnelerin içine gömülür ve sonra bu nesneler sanki kendi başına değer üretiyormuş gibi görünür. Marx, meta biçiminin, insanlara kendi toplumsal emeklerinin toplumsal karakterini, şeylerin nesnel karakteri olarak gösterir, der.
Yani mesele yalnızca ekonomi değildir. Meta fetişizmi aynı zamanda bir algı rejimidir. İnsanların dünyayı nasıl gördüğünü belirler. Metaya yapışan görünmez hare, onu fetişleştirir. Bu fetiş hale düşen insan, içtikçe susayan bir canlı konumunda olur. Bu yüzden kapitalizmin en güçlü yanı üretimden çok arzuyu örgütleme biçimidir. Tam da bu noktada mesele cinselliğe gelir. Çünkü kapitalizm yalnızca emeği değil, arzuyu da metalaştırır.
Kapitalist modernite cinselliği iki farklı şekilde dönüştürdü. Bir yandan onu bastırdı, ahlak ve aile kurumlarıyla disipline etti; diğer yandan onu büyük bir piyasa alanına dönüştürdü. Bugün reklamdan modaya, pornografiden estetik endüstrisine kadar uzanan devasa bir ekonomi doğrudan cinsellik üzerinden işliyor. Aile, ahlak ve cinsel yasaklar yalnızca kültürel normlar değildir; aynı zamanda siyasal itaati üreten yapılardır. Bir yerde bastırılmış cinsellik, otoriteye boyun eğen karakter yapıları üretir. İnsanların bedenleri üzerindeki denetim kırılmadan, toplumsal özgürleşme de mümkün değildir.
Ancak kapitalizm yalnızca bastırmaz. Aynı zamanda arzuyu yönlendirir demiştik. Cinsellik görünürde özgürdür ama aslında sistemin hizmetindedir. Arzu devrimci bir enerji olmaktan çıkar, tüketimin motoruna dönüşür. Erotik imgeler, beden idealleri ve sürekli teşvik edilen haz kültürü, bireyi özgürleştirmek yerine piyasaya bağlar. Bugün sosyal medya, kozmetik endüstrisi, fitness kültürü ya da pornografi ekonomisi bu mekanizmanın en görünür alanlarıdır.
Burada psikanalizin büyük figürü Jacques Lacan’ı da anmak gerekir. Lacan, arzunun doğrudan bir nesnesi olmadığını söyler. Arzu her zaman bir eksiklikten doğar ve hiçbir nesne bu eksikliği tam olarak dolduramaz. Kapitalizm tam da bu boşluğu keşfetmiştir. Arzunun asla doyurulamayacak yapısını sürekli yeni metalarla besler. Böylece tüketim bitmez. Her yeni nesne, eksikliği kapatacakmış gibi görünür ama aslında yalnızca arzunun devrini hızlandırır.
Bu nedenle Lacancı düşüncede meta çoğu zaman arzunun vekili haline gelir. Bu tartışmaya feminist Marksizm de önemli katkılar getirmiştir. Özellikle kadın bedeninin metalaşması meselesi bu noktada kritik bir alan oluşturur. Reklamdan sinemaya kadar pek çok kültürel üretim alanında kadın bedeni arzunun evrensel simgesi haline getirilir.
Bu durum yalnızca estetik bir tercih değildir; aynı zamanda kapitalist üretimin ideolojik düzenidir. Böylece kadın bedeni: Tüketimi teşvik eden bir imgeye, arzunun pazarlanabilir formuna, kapitalist estetiğin merkezine yerleştirilir. Böylece cinsellik hem ekonomik hem de sembolik bir meta biçimine dönüşür. Tabii bu ‘’kullanılabilir makbul kadın’’ algısı sadece cinselleştirilmiş erotik veya pornografik bir imajdan öte yoksullukla, eşitsizlikle, ikinci hatta üçüncü sınıfa düşürülmüş, neredeyse tarihsel olarak hep ‘’kendi kaderini tayin hakkından’’ yoksun bırakılmış bir kadın profilinden de söz etmeden olmaz. Metaların kraliçesi işte topyekûn yok sayılan her şeyi eril öznenin nesnesine dönüştürülmüş bir ‘’kurgusal kadın’’ varlığından söz edilmekte.
Bugün yaşanana bakınca dating uygulamalarından sosyal medyaya kadar uzanan yeni dijital alanlar, meta fetişizmi ile cinselliğin en yoğun kesiştiği yerlerdir. İnsanlar birbirlerini artık yalnızca tanımaz; aynı zamanda profil, görüntü ve veri olarak tüketirler. Arzu algoritmalar tarafından yönlendirilir. İlişkiler giderek daha fazla bir piyasa mantığı içinde kurulur. Bu yüzden kapitalizmi anlamak için yalnızca fabrikalara değil, aynı zamanda arzunun dolaşım alanlarına, Instagram’a vb. yerlere bakmak gerekir. Çünkü Marx’ın meta fetişizmi kavramı bize yalnızca ekonomiyi değil, modern toplumun en mahrem alanını da anlatır: İnsanların birbirlerini nasıl arzuladığını. Ve belki de kapitalizmin en derin sırrı tam burada saklıdır. İnsanların birbirleriyle kurduğu ilişkiler giderek nesneler aracılığıyla kuruldukça, arzu da özgürleşmek yerine piyasanın dilini konuşmaya başlar.
Son söz
İnsanlık tarihine bakıldığında kadının konumu tek bir çizgide ilerlemez. Neolitik çağın ana tanrıça figürlerinden Mezopotamya’nın güçlü tanrıçalarına, Yunan mitolojisinin çelişkilerine, tek tanrılı dinlerin ilk kadın anlatılarına ve modern kapitalizmin beden politikalarına kadar uzanan uzun bir hikâye vardır. Bu hikâye bize şunu gösterir: Kadın bazen tanrıça, bazen günahın kaynağı, bazen cadı, bazen de piyasanın nesnesi olarak temsil edilmiştir. Ama bütün bu imgelerin arkasında aynı tarihsel süreç vardır: toplumların ekonomik ve siyasal yapıları değiştikçe kadın hakkında kurulan anlatılar da değişmiştir. Belki de bu yüzden kadın meselesi yalnızca kültürel değil, aynı zamanda tarihsel ve politik bir meseledir.
Rojava’da, İran’da ve dünyanın birçok yerinde kadınlar bütün bu eril tahakkümün tarihini ifşa etti ve ediyor. Son yüzyılın ‘’kadın yüzyılı’’ seçilmiş olması manidar. Sapkın Caligulavari yöneticilerin doğayı, kadını ve çocukları tamamen keyfi yöntemlerle zevk duyarak yok etmesinin artmasına rağmen; hiç gerilemeyen durmadan ilerleyen mücadelesini büyüten bir kadın atağı olduğu açıkça görülüyor artık. En küçük yapılar bile yapısöküme uğruyor. Erkekleşen ve katılaşan dilde kelime bazında bile olsa değişiklik var. Dil muktedirlerin elinde bir ideolojik silah olmuştu. Şimdi kadın hareketi dile de müdahale ediyor. Sloganlar değişiyor; en küçük ikili diyalog biçimleri dönüşüyor artık. Katı olan her şeyin buharlaştığı bir zamanda zalim olan muktedirlerin de en zalim olduğu zamana denk geldik.
[1] Müslüman Toplumlarda Kadın ve Cinsellik, Çev: Ebru Salman, Pınar İlkkaracan (Derleyen), İletişim Yayınları, 2023, İstanbul
(OD/HA)







