"Dilim birden gereksiz, anlamsız, külfetli bir varlık oldu. Beni koruyan, ifade eden bana güç ve güven veren bir varlık olmaktan çıktı. Kendimi ifade edemez oldum. Dilimle birlikte benliğimi, kimliğimi yitirdim. Ben, ben olmaktan çıkıp, ne olduğu bilinmeyen, uzaklardan gelmiş, yardıma muhtaç ‘bir yabancı, bir göçmen’ oldum."
"Welatê Xerîbiyê: Bir Hüzündür Ayrılık", Nar Çiçekleri /Mehmet Uzun
Kürt dilini, sadece psikopolitik ve felsefi bir çerçevede ele alarak dilin yalnızca iletişimsel bir araç değil; özneleşme, hafıza, iktidar ve ontolojiyle doğrudan ilişkili kurucu bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. Kürtler için sistematik olarak dilin bastırılması öznenin bölünmesine, yaralı, parçalı ve kırılgan bir dilsel bilinç oluşmasına neden olmuştur. Varoluşla doğrudan ilişkili olan dil, sadece bir iletişim aracı olarak kullanıldığında yabancılaşmaya neden olan bir ruhsal psikososyal durum ortaya çıkmakta. O yüzden dil özgürlüğünün kültürel bir hak değil, varoluşsal bir zorunluluk olduğu açıkça görülmekte.
Dil, klasik dilbilimsel yaklaşımların ötesinde, modern düşüncede ontolojik ve politik bir kategoriye dönüşmüş; bu bağlamda dil, yalnızca iletişim sistemi değil, gerçekliğin kurucu koşulu olarak oluşmakta. Bir dilin kamusal alandan dışlanması, yalnızca kültürel bir kayıp değil; özneleşme süreçlerinin kesintiye uğraması anlamına gelir.
Psikoanalitik teorisyenlerden Lacan, özetle bilinçdışı özne üzerinde sözün etkileriyle kurulur; sözün etkilerinin gelişiminde öznenin belirlendiği boyut budur; sonuç olarak bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır, der. Bilinçdışının dil gibi yapılandığını haliyle öznenin dil aracılığıyla kurulduğunu ileri sürer. Düşünün ki Lacan’ın bu dilbilimden yani gösteren-gösterilen ilişkisi üzerinden bebeğin dünyaya gelişiyle birlikte özneliğini dille gerçekleştirmesini anlatırken, anne-baba ve çevreyle daha sonra aynayla kurduğu ilişkide bir “dile” ihtiyacı olduğunu; kendisini “eksik” de olsa gerçekleştirmesinin koşullarını söyler. Bu önerme bize, dilin yalnızca ifade değil, psişik yapı olduğunu gösterir.
Eğer bilinçdışı bile dilsel olarak örgütleniyorsa, bir dilin bastırılması öznenin bilinçdışı örgütlenmesine müdahale anlamına gelmez mi? Bu durum bireysel düzeyde yabancılaşma, kolektif düzeyde travma üretmiyor mu? Sorular beyhude, tabii ki yaşanan bu bilinç kırılması dilin dışsallığını yitirerek ağızdan boğaza doğru kıvrılarak özneyi boğacak bir sessizleşmeye, dilsizleşmeye neden olur.
Dil ile dünya arasındaki ilişkiyi radikal biçimde ortaya koymak dilin sınırlarını belirlerken aynı zamanda dünyanın da sınırlarını belirliyor. Dilin yalnızca gerçekliği yansıtmadığını, onu kurduğunu gösterir. Dolayısıyla bir dilin kamusal epistemolojiden dışlanması, o dilde kurulmuş gerçeklik kategorilerinin de silinmesi anlamına gelir.
Dil-varlık ilişkisini ontolojik düzeyde bakınca dilin varlığın evi (Heidegger) olduğunu düşündüğümüzde; dil, varlığın ikamet ettiği mekânla buluşur. Bir dil kamusal/mekânsal varoluştan çıkarıldığında, o dili konuşan topluluk ontolojik olarak yerinden edilir. Bu nedenle dil politikaları aynı zamanda varlık politikalarıdır da. Öcalan’ın meşhur bir sözü vardır, ‘Kürt düşünceden düşürülmüştü’ diye. Bir dilin kamusal/mekânsal söylemden çıkarılması, o dilin anlam evreninin epistemik düzen dışına itilmesidir. Bu, yalnız dilsel değil epistemolojik bir dışlamadır.
Düşünceden, epistemeden düşürülmektir. Kürt öznenin kendini kurduğu dil Kantçı bağlamda şiddet uygulanarak amaçsallığını kaybedince araçsallaşıp sadece pragmatik olarak gizlice konuşulan birdüzleme geçmişti. Gizlice konuşulana karşı, yani dilin mahremiyetine de Türkiye Kürdistan özelinde diğer parçalarda da uygulanan bu baskı ve yok etme yöntemi neredeyse Kürt özneden onun da esirgenmesine neden oldu. O yüzden basit düzeyde Kürt özne birbirinden tuz isterken, dışarda yol tarif ederken büyük dilin altında baskıyı hissetmiş kendi diliyle travmatik bir ilişki kurmuş, kendi dilinin estetiğini düşünmekte uzakta utanç ve suçlulukla günlerini geçirmiş.
Dil ile kimlik arasındaki ilişkiyi sömürgecilik bağlamında inceleyen Fanon da dilin politik işlevine dair, bir dili konuşmanın bir dünyayı ve bir kültürü üstlenmek olduğunu belirtiyor. Fanon’a göre dil kontrolü, bilinç kontrolünün ön koşulu gibi çalışır egemen dil ve tahakküm için. Bu nedenle sömürgeci yönetimler önce dili düzenler, sonra toplumu yani bilince tahakküm uygular. Yukarda bunu bilindışına müdahaleye kadar vardırdığını böylece Kürt öznenin daha dünyaya gözünü açtığı ilk anda kendini içinde gerçekleştirmeye çalıştığı ailede birtakım kompleks ve travmatik müdahalelerle yabancılaştığını söylemiştik.
Modern iktidar yalnız bedenleri değil, dilsel alanı da düzenliyor. Standart dil politikaları nüfus yönetiminin araçlarından birine döndü çoktan. Bu düzenleme aracılığıyla düşünme biçimleri hizalandı, ifade alanları sınırlandırıldı. Kürt dil meselesinin kültürel değil yapısal olduğu anlaşılıyor. Dilin bastırılması yalnız konuşmayı değil, düşünmeyi de sınırlar. O yüzden Kürtçe ile ilgili devletin ve uluslararası kamuoyun tavsiyeleri hep düşük düzeyde kültürelci tavrı göstermekte. İnsanın varoluşuyla ilgili olan böyle büyük bir hadise iki saatlik dersle geçiştirilebilir mi? Kürtçe örneği bize dilin kültür meselesi dışında psikopolitik ve ontolojik işlevini gösteriyor. Dil bir araç değil, varoluş koşulu.
Dolayısıyla dil özgürlüğünü kültürel hak kategorisinde değil, varoluş hakkı kategorisinde değerlendirilmeliyiz. Dilini kaybeden bir topluluk yalnız kelimelerini değil, dünyasını da kaybeder.
(OD/AB)






