"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana..."
İki Şehrin Hikayesi, Charles Dickens
Bundan yaklaşık olarak 100 yıl önce cumhuriyet henüz gençliğinin baharındayken Kürt aydını Dr. Mehmed Şükrü Sekban, “Kürtler Türklerden Ne İstiyor?” adıyla bir mektup-risale hazırlar ve Mustafa Kemal başta olmak üzere devlet erkanına ulaştırmak ister. Tabii ki yerine ulaşmaz ve kamuoyuyla kitap olarak paylaşılır. Şimdi tarih değişti, cumhuriyet kabuk değiştiriyor. Haliyle artık “Türkler Kürtler’den ne istiyor” aşamasına geçildi. Bunu Bahçeli’nin çıkışından ve ardından Meclis çatısı altında Komisyon kurulmasına rapor yazılmasına ve hatta “umut hakkı”nın tartışılmasına vardıran bir aşamaya gelindiğini gösterdi. 100 yıl sonra devlet aklı “pardon Kürt diye bir şey var galiba” dedi ilk kez. Kürtler 100 yıl sonra hâlâ Meclis tutanaklarında “bilinmeyen dil” olan Kürtçe’nin gölgesi altında Türkçe taleplerini dile getirirken, “bir dakika sen terör değil de Kürt olabilir misin?” denildi. Ama bu şaşkın iyi niyetli görünen sorunun yarattığı bu kibir ve değersizleştirme aşamasına değinmeden de geçemeyiz.
“Devlet Aklı” ekseninde hazırlanmış olan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporu “terörle” başlayıp “terörle” bitiyor. Bazı metinler vardır; okunduğunda değil, çözüldüğünde anlaşılır. Çünkü onlar yalnızca ne söyledikleriyle değil, neyi söylemedikleriyle de konuşurlar. Önümüzde duran bu rapor tam da böyle bir metin: ilk bakışta uzlaşı, dikkatli bakışta sınır, derin bakışta siyasal tasarım. Yani Devlet Bahçeli nasıl olsa dilin kemiği yok diyerek en üst perdeden söylediği sözlerin hiçbiri yok bu raporda. 100 yıl önce de aynı şeyler olmuştu gibi geliyor insana sanki.
Oysa barış üzerine yazılmış her metin aslında iki soruya cevap verir: Kim konuşuyor? ve kimin adına konuşuyor? Bu rapor ilk soruya güçlü cevap veriyor devlet konuşuyor. Fakat ikinci soruda belirgin bir sessizlik var. Metin toplumsal barıştan söz ediyor ama toplumsal öznelerin -Kürtlerin- siyasal statüsünü tartışmıyor. İşte tam bu noktada metin bir barış belgesi olmaktan çok bir ıslah etme/arındırma belgesi görünümü kazanıyor. Mesela açıkça şu net olarak bilinmesine rağmen hâlâ kendi varoluşsal bilincini taşıyan Kürtlerin çoğu “terörize” ediliyor. Kendilerinin temsilcisi olarak gördükleri lider ve hareketini fesih edip silahlarını bırakmalarını istemelerine rağmen Komisyon’un yapabildiği tek şey birtakım hassasiyetleri gözetmek, Türk’ün gururunu Kürdün onuruna çarpıştırmamanın peşinde. “Hassasiyetler” seçim mi? Barışı sağlayan devlet yetkilisi olarak seçimlere girip sokaklarda bir kahraman gibi dolaşmak mı? Mustafa Kemal’i “onursal başkan” yapıp “Terörsüz Türkiye gerçeğinin” tek yetkili başkanı olmak mı? CHP’ye bakın sizin ilk cumhuriyetiniz olmadı biz ikinci cumhuriyetle şaha kalkıyoruz diyerek sevinmek mi? Yoksa 90’lı yıllardan beridir dağılan Sovyetlerle birlikte yeni sömürge arayışlarında güme gitmekten kaçınmak mı? Üçüncü Küresel Açgözlülük savaşında kimsenin kimseye acımadığı uluslararası hukukun askıya alındığı bir çağda 100 yıldır “etinden sütünden” faydalandığın bir halka yani Kürtlere “seni şimdi terörsüz yapacağım” mı demek! Ameller niyetlere göredir. Bütün Komisyon raporu yüzlerce “T-E-R-Ö-R” harfleriyle dolu.
Barışa giden yollara düşmek
Enseyi karartmadan umutla konuya dönersek. Yani Gramsci’den alıntılanan o meşhur iradenin iyimserliği aklın kötümserliğidir diyerek yukarıdaki müstehzi cümleleri anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. Çok kısa ve basit düzeyde dünya deneyimlerine baktığımızda barış nasıl kurulur diye soralım? Kalıcı barış süreçleri üç temel sütuna dayanır. Bunlar tanınma, yüzleşme ve yasallaşma sürecidir. Demek ki 100 yıllık deneyimde henüz tanınma aşamasında olduğumuz görülmekte. Öcalan da Kürt varlığı tanındı, şimdi sıra özgürleşmede derken aslında komisyonların, raporların yıllar alan çalışmalar olduğunu da çok iyi bilmekte. Devlet de barışmayı sağlamak için önce Türkiye’nin içinde “barış rızası” üretmek zorunda politik olarak. Bu özgürleşme, yan yana yürüyen birbirine yaş olarak yakın iki kardeşin yürüyüşüne dönüşecek mi? Ama bu yıllar belki ikinci üçüncü yüzyılları gerektirebilir. Ne kadar savaşmışsan o kadar da barışman gerekir gibi geliyor.
Afrika ve İrlanda nasıl barıştı!
*Güney Afrika: Apartheid sonrası barışın temeli olacak Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu (Truth and Reconciliation Commission-TRC) 1995 yılında kuruldu. Devlet yalnızca reform yapmadı; geçmişte yaptıklarını kabul etti. Yani tanımadan yüzleşmeye ki akabinde de daha sonra yasallaşma çalışmalarına geçildi. “Anayasamıza dokunun” adıyla başlayan kampanya demokratik bir yasallaşma sürecine girmeyi gerektirdi. Türkiye deneyiminde yüzyıldan fazladır “anayasamıza dokunma” kampanyaları hâkim; öncelikle “barış rızası” gerçekleştirilmeli. Mandela 27 yıl boyunca Robben adasında adım adım barışı kurmuştu.
*Kuzey İrlanda: 1998’de imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşmasıyla tarafların birbirini meşru siyasal aktör olarak tanımasıyla mümkün oldu. Silahların susması tanınmanın sonucuydu, sebebi değil. Haliyle burada da tanınma ve yüzleşme; özellikle de sivil bir barış isteği hamlesi aşağıdan yukarıya doğru akan bir baskının getirdiği bir barış yapısıydı. Hâlâ diğer barış süreçleri gibi kırılan, krizleşen bir yapı olmasına rağmen “normalleşme” sağlandı gibi. Türkiye’de 1 yıldan fazladır süren savaşsızlık durumu aslında neredeyse barışmanın ilk ilkel koşulundan biri. Öncelikle barışın ohalden çıkarılması gerekir. Siyasal tanınma meselesine gelindiğinde dil değişiyor: özne dili yerini bütünleşme/millîlik diline bırakıyor. Kürt yerine terör demek ‘’kaçıngan bağlanma’’ ilişkilenme tipini gösterir. Fiziksel ve duygusal bağlanmayı reddetmektir. Bunu aşmanın yolu da diyalogla mümkün. Ama belli ki devlet bir süre daha barışı monolog şeklinde götürmekte ısrarcı.
Kardeşlik ve tahakküm
Kur’an’da Mâide Suresi’nde iki kardeşten kurban isteyen Allah birininkini kabul etmeyince kıskançlık krizi geçiren kardeşlerden biri öbürünü öldürür. İlk cinayet olacak ki gömmeyi bilmeyen katil kardeş; ancak Allah tarafından gönderilen bir karga aracılığıyla cesedi gömmeyi öğrenir. Bir hayvan mı bana yardım ediyor diye zavallı olduğunu düşünüp cinayetten pişmanlık duyar Allah’a kendisini affetmesi için dua eder. Benim kurbanım neden kabul edilmedi diye düşünüp tefekkür etmek yerine kolay ve duygusal olanı seçti katil kardeş. Şimdi bu durum dünya artık dinî yasalarla yönetilemez diyerek seküler kanuna geçince Allah’ın yerini devlet aldı. O da ‘’aşırı medeniymiş’’ gibi davranarak götürülen kurbanlardan birini beğenmiyor. Tamamen keyfi ve kendi çıkarını gözeterek beğenmiyor. Metnin retoriğinde en baskın kavramlardan biri birlik, kardeşlik, millîlik olunca insan ister istemez soruyor Allah’ın kanunları yerine daha demokratik bir kanun getirdiğini kamuya ilan eden bir yapı nasıl oluyor da ‘’kendi özgürlüğüne takva’’ etmiş ve hep uzlaşmacı olmuş Kürdün kurbanı sunulunca neden öldürülüyor diye. Birlik elbette barış metinlerinin vazgeçilmez kelimesidir. Fakat siyaset teorisi şunu söyler: birlik, eşitliğin sonucuysa barıştır; eşitliğin yerine geçiyorsa hegemonya olur. Demek ki buradaki birlik fikri daha çok son derece sıradan bir duygusal durum ‘’bozukluğundan’’ kaynaklanarak yeterince ‘’birlik’’ olmaya gerek yok mu anlamına geliyor? Yanlış anlaşılmasın bu en kaba tabirle kardeşini çoğunlukla sevmeyen öldüren kardeşin durumunu klinikleştirmiyor, ‘’hastalık’’ teşhisine indirgemiyorum. Bilakis kritiktir kardeş katli. Zorunlu bir birlikteliğin, Freudyen anlamda ‘’Uygarlığın Huzurluluğu’’ için güvenlik ve sevgi temelli olarak bu cinayetin durdurulabileceğini söylüyorum. Dünyadaki -sevgi ve güven temelli- başarılı olmaya yakın barış süreçlerinde sıralama genellikle hep aynıdır mesela. Önce tanınma sonra adalet en sonda da birlik. Bu metinde ise sıralama tersine kurulmuş görünüyor. Cinayet işlenmiş bu metinde. Kardeşlerden biri yerde. Daha sonra Antigone’de göreceğimiz gibi -Habil ve Kabil’den sonra- kardeşini gömmek de yasak olacak. Yine de bu ters kurgulanmış metinde neden hâlâ umut var diye düşünüyorum. Galiba henüz cesetlerin gömülmesi açıkça tümden yasaklanmadı.
Barışırız, önce karnını doyur!
Kürtler uzun zamandır istenmeyen misafir kendi topraklarında. Öcalan, Ankara sokaklarında "Kürdistan sömürgedeydi" dediğinde çoktan kira sözleşmesini yırtmıştı. Sömürülen, ekmeği elinden alınan ve ardından sofraya davet edilen "açlıkla terbiye" edilen bir halka reva görülen kardeşlik hukuku… Metnin önemli bölümlerinde barış ile ekonomik kalkınma arasında güçlü bağ kuruluyor. Bu yaklaşım uluslararası kurumların 1990’lardan sonra yaygınlaştırdığı “kalkınma yoluyla barış” tezine dayanıyor. Oysa ekonomik müdahaleler -ki o bile doğru düzgün yapılmadı- tek başına barış üretmez; yalnızca çatışmanın maliyetini değiştirir. Çünkü çatışmalar çoğu zaman yoksulluktan değil, eşitsizlikten doğar. Yoksulluk azalabilir ama eşitsizlik sürerse gerilim devam eder. Bu nedenle modern barış çalışmalarında ekonomik reform yeterli değil, siyasal yeniden dağıtım zorunlu kabul edilir. Haliyle Kürt illerinde yapılan yetersiz ekonomik müdahaleler sorunları daha da derinleştirmek, kitleyi kriminalize etmekten ve göç ettirmekten başka bir işe yaramadı. Kürde yine reva görülen Cumhuriyet Apartmanında kapıcılık oldu. Öcalan, hareket, Kürtler ve dostları bu mesleği reddetti. Kriz ve Kürde dayatılan bu ya kapıcılık ya da işsizlik kimliği çoktan gelip gerçek anlamda kapıya dayandı. Cumhuriyet Apartmanında sofraya karnını doyurmak için oturmak yerine yöresel kıyafetlerini giymiş kendi diliyle sofranın kurulmasının nedenlerini sormaya gelmiş durumda. Bütün bunları "aç karnına" yapmayı göze almış durumda.
Hafızayla barışmak
Metnin en dikkat çekici eksikliği yüzleşme mekanizmalarının belirsizliği. Geçmiş acılar anılıyor, tek taraflı kayıplar hatırlatılıyor, fakat geçmiş politikaların kurumsal muhasebesi önerilmiyor. Oysa çatışma çözümü literatüründe artık neredeyse tartışmasız kabul edilen bir ilke var. Hakikat olmadan uzlaşma olmaz. Hakikat yalnızca tarihsel gerçeklerin bilinmesi değil, sorumluluğun tanınmasıdır. Hakikatin ön koşulu yüzleşmedir. Yüzleşme eşitler arasında gerçekleşir. Yoksa diğer türlü duyguların kültürel politikasına göre kendini evin büyüğü ilan edilen kişinin tesellisine döner. Ama metin de o bile yok ki! Kürtler yok da uzaydan "terör" adında bir tür geldi. Bir sürü Türk’ü şehit etti ve durduk yere hiçbir nedeni yokken "Kürt sorunu" oluştu ve bunu çözmek için Kürt adını anmadan uzaydan gelen "terör" saldırısının bertaraf edilmesi gündeme oturdu. Hafıza denilen şey de bu uzay savaşında toprağa düşen kırmızı-beyaz canların hatıraları oldu. Mehmet Mahsum Oral’ın Qûtê Salê adlı poem-novellasında geçen bir anıda albayarağa bakan bir kişi dönüp yanındaki bayrakta güneş sembolü olan bayrağa ve kişiye özlü soruyu sorar. Senin bayrağında niye güneş var diye. Cevap verir güneş sisteminin bayrağının temsilci, bizimkiler öğlen saatlerinde vuruldular diye. Hafıza neden hep güneş battıktan sonra hatırlanıyor da gündüz gözüyle işlenen cinayetleri hatırlamıyor. Kürtler çoğunlukla gündüz gözüyle katlediliyordu çünkü. Neden akşam haberlerinde hatırlanan öğle servisinde es geçiliyordu. Gündelik hayatın gelip geçiciliğinde hatırlanmamak için mi?
Siyasal temkin
Adil olmak gerekir: metin zayıf bir belge değil. Aksine dili güçlü, kavramsal çerçevesi tutarlı, niyeti açık ve kendinden emin şekilde ön yargılı. Kurumsal siyaset içinde uzlaşı üretme kapasitesi yüksek. Bu özellikleri onu teknik olarak başarılı bir politika metni yapıyor. Ama tam da bu nedenle metin siyasal olarak temkinli. Çünkü radikal dönüşüm önerileri içermiyor. Devleti değiştirmeden sorunu çözebileceğini varsayıyor. Bu varsayım ise tarihsel olarak en tartışmalı tezlerden biridir. Dünyadaki bütün örneklerin ortak bir noktası var: Gerçek barış metinleri risk alır. Güney Afrika’da devlet suçlarını kabul ederek risk aldı. Kuzey İrlanda’da taraflar birbirini tanıyarak risk aldı. Risk yoksa barış süreci yoktur; yalnızca barış söylemi vardır. Bu metin ne tamamen yetersiz ne de tamamen yeterli. O, bir eşik metni. Bir dönemin kapandığını ama yenisinin henüz açılmadığını gösteren belgelerden. En doğru tanım belki şu: Bu metin barışı kurmuyor; barış ihtimalini kurumsallaştırmaya çalışıyor. Bu küçümsenecek bir şey değil. Çünkü siyasal tarihte çoğu dönüşüm önce ihtimal olarak doğar, sonra gerçek olur. Fakat ihtimal ile gerçek arasındaki mesafeyi kapatan şey metinler değil, cesarettir.
Aklıma Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanındaki o meşhur söz geliyor. 'Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor!' Barış kelimelerle başlar, ama yalnızca kelimelerle bitmez.
(OD/AB)






