“Travesti” gibi dövüşmek, savaşmak, hayatta kalmak
Şilili yönetmen Diego Céspedes’e Cannes’da Belirli Bir Bakış Ödülü’nü kazandıran Flamingonun Gizemli Bakışı (La Misteriosa Mirada del Flamenco, 2025), izleyiciyi 1982 yılına, Atacama Çölü ortasındaki küçük bir madenci kasabasına götürüyor. Ancak film bunu nostaljik bir dönem anlatısı kurmak için yapmıyor. Aksine, AIDS salgınının ilk yıllarında korkunun, bilgisizliğin ve önyargının nasıl toplumsal bir kakofoniye dönüştüğünü göstermek için geçmişe dönüyor.
Söylentilere göre kasabadaki “bulaşıcı hastalık” trans kadınların, filmdeki karakterlerin kullandığı ifadeyle “travestilerin” bakışlarıyla bulaşıyor.İlk bakışta absürt görünen bu inanış, aslında AIDS’e dair bilgilerin henüz sınırlı olduğu dönemlerde, dünyanın birçok yerinde ortaya çıkan korkuların ve komplo teorilerinin bir yansıması. Virüs ve hastalık tablosu hakkında bilgi eksikliği arttıkça ve tedavi yöntemi geliştirilmedikçe toplum da bir suçlu arıyor ve her zamanki gibi hedef tahtasına zaten dışlananlar yerleştiriliyor.
Céspedes’in başarısı da burada ortaya çıkıyor. Film, bu sağlık krizi dönemini yalnızca tarihsel bir arka plan olarak kullanmıyor, aynı zamanda insanların hayatlarında yarattığı fiziksel ve duygusal yıkımı da görünür kılıyor. Karakterlerin bedenlerinde beliren yaralar ve giderek artan ölümler dönemin ruhunu çarpıcı biçimde yansıtıyor.
Bugünden geriye dönüp bakınca görünen ise şu: İnsanlar yalnızca ne olduğunu tam olarak bilemedikleri bir hastalıkla mücadele etmiyor, aynı zamanda korkunun, nefretin ve yalnızlaştırmanın yükünü de taşıyorlardı. Yakınlarını kaybedenler yaslarını bile yaşayamazken, hayatta kalanlar sürekli bir şüphe ve damgalanma altında yaşamaya zorlanıyordu. Flamingonun Gizemli Bakışı tam da bu nedenle AIDS’e dair bir film olmanın ötesine geçiyor ve kayıplara, yas tutma hakkına, insan onuruna, aileye dair bir anlatı hâline geliyor.
Fakat Céspedes bu ağır hikâyeyi karanlığın içinde boğmuyor. Filmin en etkileyici yanı, tüm bu acının ortasında şiirsel ve neredeyse büyülü bir dünya kurabilmesi. Gerçeklik ile masal arasında gezinen anlatı, zaman zaman bir western anlatısını, zaman zaman ise bir rüyayı andırıyor. Atacama’nın uçsuz bucaksız manzaraları, karakterlerin hayal güçleri ve film boyunca kurulan semboller, hikâyeyi sıradan bir toplumsal gerçekçilik örneği olmaktan çıkarıyor.

Lidia ve Flamingo
Céspedes’in büyülü dünyasının merkezinde ise seçilmiş aile fikri yer alıyor.
Flamingo, Dişi Aslan, Kartal ve diğerleri, Mama Boa’nın (Nataly) onlara verdiği ve “yeniden doğuşlarını” simgeleyen hayvan isimleriyle yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Kan bağıyla değil, dayanışmayla kurulmuş bir aile bu. Birbirlerini koruyarak, besleyerek ve yaşatarak ayakta kalıyorlar.
Bu ailenin merkezinde yer alan isimlerden biri de çocuk karakter Lidia.
Henüz bebekken Mama Boa’nın işlettiği yemekhanenin önüne bırakılan Lidia, biyolojik ailesi tarafından terk edilmiş olsa da sevginin eksik olmadığı bir evde büyüyor. Evde yaşayanların çoğunun salgınla ilişkilendirilmesi nedeniyle kasabanın gözünde o da “öteki” kabul ediliyor. Lidia, ailesi ile birlikte damgalanıp, akran zorbalığına maruz kalsa da saf bir sevgiye mazhar oluyor. Şimdi ona hayatta kalmayı ve “travesti” gibi dövüşmeyi, savaşmayı, hayatta kalmayı öğreten; onu doyuran, korktuğunda sarılan, ağladığında yanında duran, saçını tarayan birçok annesi var.
Sanırım Lidia’nın lagüne oynamaya gittiği çocuklar tarafından dövüldüğü sahne bu açıdan unutulmaz. Kasabanın korkularını ve nefretini çocuklar üzerinden yeniden üreten sistem elbette bir aşamada Lidia’yı da yaralıyor; ancak Flamingo başta olmak üzere tüm anneleri hemen yanında beliriyor. Söz konusu sahnede film bir kez daha gerçekçilikten uzaklaşıyor ve kendi şiirsel diline yaslanıyor. Kadınlar yalnızca bakışlarıyla çocukları korkutuyor. Bu an, kasabanın trans kadınlara yüklediği korkutucu imgenin tersine çevrilmesi gibi çalışıyor.
Yazının bundan sonrası filme dair gelişmeleri açık edebilir.
Filmin ilerleyen bölümlerinde erkek şiddeti, hikâyenin en sevilen karakterlerinden biri olan Flamingo’yu aramızdan alıyor. Flamingo’nun ölümüyle birlikte filmdeki yas duygusu daha da derinleşiyor. Aynı dönemde AIDS nedeniyle kayıplar artıyor. Komünitenin çevresindeki boşluk günbegün genişliyor ve ölüler için masada yakılan mumlar artıyor. İnsanlar sevdiklerini birer birer kaybediyor. Ancak film, bunu melodrama kaçmadan anlatıyor. Ölenlerin ardından sessizce yas tutuyor, onların yokluğunu karakterlerin bakışlarında, birbirlerine sarılışlarında ve geride kalan boş sandalyelerde hissettiriyor. Her ölümün arkasında yarım kalan bir aşk, bitmemiş bir sohbet, gerçekleşemeyen bir gelecek var. Film bunu hiç unutturmuyor.
Öte yandan hikâye yalnızca kayıplara odaklanmıyor. Bir noktada bir gün boyunca trans kadınlarla aynı evde yaşamak zorunda kalan madenciler, yıllardır inandıkları korkuların gerçek olmadığını görmeye başlıyor. Yıllardır trans kadınların bakışlarından bile korkan ve aslında kendileri de bu çölün ortasında kaderlerine terk edilmiş olan madenciler, sonunda onların kahkahalarını, acılarını ve sevgilerini görüyor. İki topluluk arasındaki mesafe kapandıkça önyargılar da çözülüyor. Öyle ki, madencilerin önyargısı yerini sevgiye bile bırakabiliyor. Film burada esasen basit, hatta bazen kulağa klişe gelen; ama güçlü bir şey söylüyor. Çünkü filmin kalbinde her zaman sevgi var.
Flamingo ile Lidia arasındaki ilişki, Mama Boa’nın tüm kızlarıyla kurduğu bağ ya da evdeki herkesin birbirini kollama biçimi, seyirciye son derece saf ve koşulsuz bir sevgi duygusu geçiriyor. Bu nedenle film yalnızca AIDS’i, transfobiyi ya da erkek şiddetini anlatmıyor, aynı zamanda bakım vermenin, birbirini seçmenin ve birlikte hayatta kalmanın güzelliğini de anlatıyor.

“Anneliğin yalnızca cis kadınların biyolojik tekelinde olmadığını gösteriyor”
Mama Boa’yı canlandıran Paula Dinamarca’nın sözleri de filmin ruhunu özetliyor.
Ona göre annelik biyolojik bir ayrıcalık değil; bir emek, bakım ve sevgi pratiği: “Diego bana bu rolü verdiğinde, aslında Nataly’yi kendi hayatımdan tanıyordum. 18 yaşında bir oğlum var, onu henüz 17 günlükken kollarıma almıştım. Ancak insanların önyargıları ve türlü oyunları nedeniyle, oğlum yedi yaşındayken benden ayrıldı. Nataly karakteri içimde çok doğal bir şekilde karşılık buldu. Çünkü bu hikâye, bir yandan oğlumu kollarıma aldığım günleri, diğer yandan annemin ölümünün ardından yaşadığım iyileşme sürecini yeniden hissetmemi sağladı. Film, hem Şili’de hem de dünyada anneliğin yalnızca ciskadınların biyolojik tekelinde olmadığını gösteriyor. Annelik, her şeyden önce bir tercih ve bakım pratiğidir. Sistemin dayattığı annelik kalıplarına göre çok iyi ya da çok kötü ebeveynlik yapan ciskadınlar olduğu gibi, evlat edinmeyi seçenler de var. Bir de bedenlerini haz ve direniş alanı olarak kuranlar var, ki ben de bedenimi böyle görüyorum. Kişisel olarak ‘annelik içgüdüsü’ denen şeye inanmıyorum. Bunun patriyarka tarafından yaratılmış bir kurgu olduğunu düşünüyorum.”
Nihayetinde Flamingonun Gizemli Bakışı izleyiciyi yalnızca üzmüyor. Tarihin en ağır dönemlerinden birinde bile insanların birbirlerini sevmekten vazgeçmediğini ve dayanışmanın gücünü hatırlatıyor.
Filmin bir yerinde edilen dua ise bu sevgi dolu kadınların hikâyesinin özeti gibi yankılanıyor: “Sakat hayvanları, hepimizi gözeten tanrılar; sizden adalet talep ediyorum.”
(TY)
DBP EŞ GENEL BAŞKANI KESKİN BAYINDIR İLE SÖYLEŞİ
“Haklı şüphelerinin yanında halkın sürece inandığını görüyoruz”
“İktidarların kalıcı olmadığını biliyoruz; ama LGBTİ+’lar her zaman vardı”
Pilates bandının cinsiyeti
“Herkül’ün Marifetleri” ya da Onurr’un bizimle kurduğu bağ
“Sürecin halka indirilmesini istiyoruz”