Her yıl milyonlarca insan tatil rezervasyonu yaparken aynı markayla karşılaşıyor: TUI. Uçuşlar, oteller, paket turlar, indirim kampanyaları… Avrupa’nın en büyük turizm şirketlerinden biri. Türkiye’de de birçok işletmenin arkasındaki isim. Reklamlarında sürdürülebilir turizm, plastikten arındırılmış plajlar ve doğa projeleri var. Şirketin kurduğu TUI Care Foundation, Tanzanya’da filleri koruyor, Akdeniz’de sahilleri temizliyor.
Ama TUI’nin geçmişine bakıldığında turizm broşürlerinin ardında çok daha karanlık bir hikâye yatıyor.
TUI’nin kökeni bir turizm şirketine değil, Preussag AG adlı bir Alman sanayi holdingine dayanıyor. Ve Preussag’ın adı, 1988’de Halepçe’de 5 binden fazla Kürdün öldürüldüğü kimyasal saldırıyla bağlantılı şirketler arasında geçiyor.
“Elma kokusu”
Halepçe için kullanılan bir ifade vardır: “Elma kokusu”.
16 Mart 1988’de Saddam Hüseyin rejimi Halepçe’yi bombaladığında sığınaklardan çıkan insanlar havada tuhaf bir koku fark etti. Tanıklar önce bunun çürümüş çöpe benzediğini, sonra tatlı bir elma kokusuna dönüştüğünü anlatır. Bu koku kimyasal bir gazdı.
Saatler içinde 5 binden fazla insan öldü, yaklaşık 10 bin kişi ağır yanıklar ve kalıcı hastalıklarla yaşamaya mahkûm oldu.
Saldırıdan bir gün sonra şehre ulaşan ilk gazetecilerden biri, foto muhabiri Ramazan Öztürk idi. Öztürk, gördüklerini şöyle anlatır:
“Tuhaf bir ölüm sessizliği… Bahar olmasına rağmen bir kuş sesi dahi yoktu. Daha önce İran ve Irak arasında gerçekleşen savaşı takip ediyordum ama ilk kez kimyasal silahların kullanıldığı bir kente giriyordum. Bilmeyen biri bombardıman olmuş ve bütün evler yıkılmış sanabilirdi; oysa evlerin çoğu ayaktaydı. Sokakların her yerinde yaşamını yitirmiş insanların cenazeleri ve tuhaf bir koku vardı. Kullanılan kimyasal gazlar nedeniyle cenazelerin derileri kabarmıştı. Sofra başında saldırıya yakalanan annelerin çocuklarını koruma içgüdüsüyle sarıldıkları görüntüler insanı sarsıyordu.”
Halepçe yalnızca diktatör Saddam Hüseyin’in bir katliamı değildi. Aynı zamanda modern sanayi, uluslararası ticaret ve devlet politikalarının iç içe geçtiği bir suçtu.

"Halepçe Katliamı soykırım olarak tanınmalı"
Almanya’dan gelen kimya
Araştırmalar, Saddam Hüseyin’in kimyasal silah programının büyük ölçüde Batı’dan gelen teknolojiyle kurulduğunu gösteriyor. Özellikle Almanya’dan. 1980’lerin başından itibaren Irak’ın kimyasal silah geliştirdiği biliniyordu.
İddialara göre Irak’ın kimyasal silah üretmesini sağlayan tesislerin yaklaşık yüzde 60–70’i Alman teknoloji ve ekipmanıyla kuruldu. Hatta bazı Batılı şirketlerin reddettiği tekliflerin özellikle Alman şirketleri tarafından kabul edildiği ileri sürülmektedir. Karl Kolb ve Pilot Plant’ın kimyasal üretim tesislerini tasarladığı, Heberger Bau’nun ise yeraltı fabrikaları ve bunkerleri inşa ettiği söyleniyor. Ama mesele yalnızca kimyasallar değildi.
Bu şirketler Irak’a kimyasal silah üretiminin bütün altyapısını kurdu: Üretim tesisleri, dolum hatları, depolar ve test odaları.
ABD’li insan hakları avukatı Gavriel Mairone’un aktardığına göre, Karl Kolb ve Preussag ayrıca Alman Rhema Labortechnik şirketinden dev inhalasyon odaları sipariş etti. Bu odalar gazın etkisini test etmek için tasarlanmıştı. Mairone, bu konuda şöyle diyor:
“Karl Kolb ve TUI, Alman Rhema Labortechnik şirketinden iki devasa solunum kabini sipariş etti. Bu kabinler üç metreye üç metre boyutlarındaydı; küçük böcekler üzerinde test yapmak için çok büyüktü. Önce köpekler, sonra eşekler üzerinde testler yapmak için tasarlanmışlardı. İranlı savaş esirlerinin de kimyasal silahları test etmek için kullanıldığına dair raporlar var.”
ABD istihbaratı, diplomatik raporlar ve basın araştırmaları bu konuda çok sayıda belge ortaya koydu. Hatta bir Preussag teknisyeni 1982 yılında Almanya’nın Bağdat büyükelçiliğine giderek Samarra’daki tesislerde kimyasal silah üretildiğini bildirdi. İzin için gittiği Almanya’daki bu teknisyen işten çıkarıldı. Buna rağmen ticaret devam etti. 1984’te ABD hükümeti, Almanya’yı Irak’ın kimyasal silah programı konusunda uyardı. Ancak Alman hükümeti ihracatları durdurmak yerine çoğu zaman “dual-use”, yani hem sivil hem askeri kullanılabilecek ürünler kategorisine sığınarak şirketleri korudu.
Turizm devine dönüşüm
Preussag AG, 1923’te Prusya devletine ait maden, metalurji ve enerji işletmelerinin bir araya getirilmesiyle kurulan bir sanayi holdingiydi, halka açık hisse satışı da gerçekleşiyordu. Nazi döneminde savaş ekonomisinin bir parçası hâline geldi; İkinci Dünya Savaşı sırasında üretim ve lojistik kapasitesi askeri amaçlarla kullanıldı ve toplama kampından getirilen Yahudiler ve savaş esirleri çalıştırıldı. Savaş sonrası dönemde yeniden yapılandırılan Preussag, 1959’da özelleştirildi ve 1960’lardan itibaren kimya, enerji, lojistik ve sanayi alanlarında büyümeye devam etti.
1990’lardan itibaren şirket, radikal bir dönüşüm sürecine girdi. 1997’de Hapag-Lloyd’un satın alınmasıyla turizm ve taşımacılık sektörüne yönelen Preussag, sanayi faaliyetlerini kademeli olarak tasfiye etti; 2000’de Thomson Travel Group’un satın aldı. 2002’de ise adını değiştirerek TUI AG oldu. Böylece kömür, çelik ve kimya üretimiyle kurulan bir sanayi holdingi, otelleri, havayolları ve kruvaziyer şirketleri bulunan küresel bir turizm şirketine dönüşmüş oldu.
Bugün TUI, dünyanın en büyük turizm gruplarından biri. 400’den fazla otel ve resortu, 17 cruise gemisi ve TUI BLUE, ROBINSON, TUI MAGIC LIFE gibi markalarıyla küresel bir turizm ağı kurmuş durumda.
Türkiye de bu ağın önemli halkalarından biri. TUI’nin resmî sitelerinde Türkiye’de TUI BLUE ve ROBINSON markaları altında çok sayıda tesis doğrudan listelenmektedir. Ancak şirket geçmişiyle ilgili suçlamaları reddediyor. TUI’ye göre, Preussag hakkında açılan davalar 1990’larda sonuçlandı ve şirketin hukuken sorumluluğu bulunmadı.
Kurumsal hafıza nasıl silinir?
Almanya’da bu tür durumlarda neredeyse standart bir yanıt vardır: Şirketler sorumluluğu reddeder. Devlet dosyayı kapatır. Halepçe’de de aynı şey oldu. Hiçbir şirket gerçek anlamda sorumluluk üstlenmedi. Kurbanlara kapsamlı bir tazminat ödenmedi. Şirketlerin verdiği yanıtlar yıllardır değişmedi: “Irak ile ticari ilişkiler o dönemde yaygındı ve yasaldı”, “Bu olayların üzerinden 30 yıldan fazla zaman geçti”.
Rheinland-Pfalz’daki Heberger Bau şirketi de Irak’taki faaliyetlerinin o dönemki Alman hükümeti tarafından desteklendiğini vurguladı. TUI ise konunun kapandığını savunuyor. Aynı TUI, bugün kurduğu TUI Care Foundation ile çevre projeleri yürütüyor: Plastikten arındırılmış plajlar, fil kurtarma kampanyaları, sürdürülebilir turizm programları.
Ama Halepçe için herhangi bir tazminat programı ve özür yok.
Sonuç
Halepçe’deki kimyasal saldırının ardından Alman şirketlerine karşı açılan davalar bugüne kadar somut bir cezai sorumluluk doğurmadı. 1990’lı yıllarda Almanya’da görülen davalarda şirket yöneticileri yargılandı; ancak mahkemeler sanıkların kimyasal silah üretileceğini bildiklerinin kesin olarak kanıtlanamadığı gerekçesiyle çoğu sanık hakkında beraat kararı ya da hafif cezalar verdi.
İran’la savaş halindeki Irak’a, tarımsal ihtiyaçlarının açıkça çok ötesinde miktarlarda kimyasal üretiminde kullanılabilecek maddeler satılırken ve altyapısı hazırlanırken ve aynı yoğunlukta satışların başka ülkelere yapılmadığı ortadayken, tarımsal ihtiyaçlar için alan ülkelere yapılan satışların miktarı ve yoğunluğu ortada iken, bu maddelerin nasıl kullanılacağını bilmediklerini iddia etmek, insanlığın tarihsel birikimine ve temel akıl yürütme kapasitesine hakaretten başka bir şey değildir.
2018’de Halepçe’de hayatta kalanların açtığı tazminat davaları da reddedildi. TUI (eski Preussag) ise kendisine yöneltilen taleplerin “fiili ve hukuki temelden yoksun” olduğunu savunarak sorumluluğu kabul etmedi. Halepçe bu nedenle yalnızca Saddam Hüseyin rejimiyle açıklanabilecek bir olay değil. Bu katliam aynı zamanda sermaye, teknoloji ve siyasal göz yummanın iç içe geçtiği daha geniş bir tarihsel sorumluluk alanına işaret eder.
Almanya devleti, kendisine açılan bu tür davaları zamana yayma, unutturma, bekletme, anlamsızlaştırma konusunda deneyimli. Almanya, Halepçe Katliamı’nın ardından ülkelerini terk etmek zorunda kalanları yıllarca mülteci kuyruklarında bekletti; onları dışladı ve hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davrandı. Alman şirketleri ise, kendilerini koruyan ve yükselen tepkileri etkisizleştiren bir devlet güvencesi olmadan bu denli pervasız hareket edemezdi.
TUİ de bu sorumsuzluğun ve inkârın bir rengi…
Not: Irak’ın kimyasal silah programında rol oynayan şirketlere ilişkin bu listelere, Michael J. Kelly’nin “Never Again? German Chemical Corporation Complicity in the Kurdish Genocide” başlıklı makalesinde yer alan tablolar üzerinden doğrudan ulaşılabilir.
Kaynakça
TAZ, Urlaub und Giftgas
LCM, Geschichte, die andauert: Das Giftgasmassaker von Halabdscha
SZ: Tui weist Klage wegen Giftgasangriffs im Irak zurück
Evrensel: Katliamı fotoğraflarıyla duyuran Gazeteci Öztürk: Halepçe küçük bir Hiroşima’dır
SWR: Giftgasanschlag gegen Kurden – Völkermord mit deutscher Beihilfe in Halabja?
UCBerkeley: “Never Again? German Chemical Corporation Complicity in the Kurdish Genocide”
Hasan Sağlam’ın seslendirdiği Muhamet Ali Aslan’ın ‘‘Elma Kokulu Çocuklar’’ şiiri:
(VHY/TY)







