Türkiye’de gerçekleşmeyen eşit vatandaşlık talebinin gerçek nedenini anlatabilmek için belki de çok bilinen başka bir örneğe bakmak gerekir: İngiltere-İrlanda örneği bu konuda bazı şeyler sunmaktadır. Bunlardan biri, İngiltere’nin İrlanda’ya yönelik siyasetinin yalnızca hukuksal ve dilsel bir mesele olmadığını, ekonomik nedenlere dayanan bir ilişki olduğunu kavramaktır. Yani hukuksal ve dilsel değişimler ancak toplumsal-ekonomik gelişmeler üzerinden bazı şeyleri açıklayabilir; bu bağlamdan koparıldıklarında toplumsal ilişkileri açıklamak mümkün değildir.
Postmodern anlatı, ekonomiyi görünmez kılarak dil, okul, kültür, sanat ve hukuk gibi alanları tek başına belirleyici alanlar olarak ilan etmiştir. Oysa bu alanlar ekonomik veriler ışığında okunduğunda doğru sonuçlara ulaşmak mümkündür. Eşit vatandaşlık gibi talepler, ekonomik yapılar çözülmeden gerçeklik kazanmaz.
Neden İrlanda örneği?
İrlanda’nın ekonomik gelişmelerini anladığımızda, yani İngiltere ile olan ilişkisinin nasıl bir sonuca vardığını gördüğümüzde bazı şeyleri daha net anlayabiliriz. Birincisi, İngiltere dünya çapında denizaşırı kolonileşmeye 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyılda hız kazandırırken, İrlanda üzerindeki kolonileşme ve toprak rejimi dönüşümü daha erken ve daha “yakın” bir süreç olarak ilerlemiştir. 16. ve 17. yüzyıllarda, özellikle Munster ve Ulster’de yürütülen, plantasyon benzeri yerleşim ve kolonizasyon politikalarıyla, bastırılan isyanların ardından geniş arazilerin el değiştirmesi ve yeni bir mülkiyet düzeninin kurulması hedeflenmiştir. Bu süreç, planlı bir yerleşim ve toprak yeniden dağıtımı siyaseti olarak tarihe geçmiştir.
Teorik olarak bu bize şunu göstermektedir: Marx’ın kendisi İrlanda’yı ilkel sermaye birikimi bağlamında değerlendirmektedir. İlkel sermaye birikimi sadece kapitalizmin “öncesine” ait değildir; kapitalizm belirli bir olgunluğa ulaşmış olsa bile, belirli alanlarda (toprak gaspı, zor yoluyla mülksüzleştirme) varlığını sürdüren bir işleyiştir. İrlanda’da küçük üreticinin tasfiyesi, toprağın birleştirilmesi ve tarım yapısının mera/hayvancılık lehine dönüştürülmesi gibi süreçler, emeğin ve toprağın yeniden düzenlenmesiyle birlikte düşünülmelidir.
Daha “ticari” bir girişim olarak başlayıp zamanla siyasal güce evrilen bir başka örnek ise East India Company’dir (İngiliz Doğu Hindistan Şirketi). 31 Aralık 1600’de kraliyet beratıyla kurulan şirket, başlangıçta bir ticaret tekeli olarak örgütlenmiş; zamanla askerî ve siyasal yetkilerle iç içe geçerek Britanya emperyalizminin Hindistan’daki araçlarından biri hâline gelmiştir. Burada da ticari çıkarın korunması, hukuki imtiyazlar, zor aygıtları ve yerel siyasetle kurulan ilişkiler birlikte ilerlemiştir.
Marx’ın İrlanda üzerine yapılmamış konuşma taslağı
Marx’ın 1867 tarihli "İrlanda Üzerine Yapılmamış Konuşma Notları", Manchester’da idam edilen Fenianlar bağlamında İrlanda ile İngiltere arasındaki çatışmanın yeni bir evreye girdiğini belirterek başlar. Marx, bu idamların İngiliz hükümeti tarafından adi suç olarak gösterilmeye çalışıldığını, ancak Avrupa kamuoyunda bunun açıkça siyasal bir mesele olarak algılandığını ifade eder. Hukuki güvenceyi temin eden Habeas Corpus’un askıya alınması ve sıkıyönetim uygulamaları, İngiliz devletinin İrlanda’ya karşı uyguladığı baskıcı politikaların göstergesi olarak değerlendirilir. İngiltere’nin İrlanda’da askeri ve siyasal müdahalesini meşru görürken, İngiltere topraklarında İngiliz yönetimine karşı mücadeleyi suç sayması çelişkili bir durum olarak sunulur.
Marx, ismini İrlanda mitolojisindeki savaşçı topluluk Fianna’dan alan İrlanda cumhuriyetçiliği olan Fenianizm’in ne olduğu sorusunu ortaya koyar ve hareketin alt sınıflara dayanan, sosyal karakter taşıyan bir ulusal hareket olduğunu belirtir. Bu hareketin Katolik bir hareket olmadığını, yüksek ruhban sınıfının Fenianizme karşı durduğunu vurgular. Parlamentoda temsil edilmediğini, Amerika ile güçlü bağları bulunduğunu ve cumhuriyetçi bir karakter taşıdığını ifade eder. Bu yönleriyle Fenianizm, daha önceki parlamenter ve uzlaşmacı İrlanda milliyetçiliğinden ayrılmaktadır.
Metnin merkezinde toprak sorunu yer alır. Marx, 1841’de 8.222.664 olan İrlanda nüfusunun 1866’da 5.571.971’e düştüğünü gösteren veriler sunar. Bu, 2.650.693 kişilik bir azalma anlamına gelir. Yani yüzde 32 oranında azalmıştır. Aynı dönemde sığır, koyun ve domuz sayısında yaklaşık bir milyonluk artış olduğunu belirtir. Bu durum, insan nüfusunun yerini hayvancılığa dayalı üretimin aldığını göstermektedir. Küçük çiftliklerin ortadan kaldırılması ve toprakların birleştirilmesiyle tarım arazilerinin mera ekonomisine dönüştürüldüğü, tahıl üretiminin gerilediği, hayvancılığın arttığı ifade edilir.
Marx, ücretlerin patates kıtlığından sonra yalnızca yüzde 20 arttığını, buna karşılık patates fiyatlarının yaklaşık yüzde 200 yükseldiğini ve genel yaşam maliyetinin ortalama yüzde 100 arttığını belirtir. Bu nedenle reel ücretlerin gerilediğini ifade eder. Tahıl ve diğer ürünlerde verim düşüşü yaşandığını, toprağın aşırı kullanıldığını ve ulusal yaşamın kaynağı olan toprağın giderek tükenmekte olduğunu vurgular. Sürecin, yerli halkın kademeli olarak tasfiyesi ve İrlanda’nın İngiliz ihtiyaçlarına göre uygun bir mera/tarım dönüştürülmesi anlamına geldiğini belirtir.Devletin toprak sahiplerinin aracı olduğunu söyler.
Metnin sonunda Marx, İrlanda sorununun İngiliz işçi sınıfı açısından taşıdığı öneme değinir. İrlandalı göçmenlerin İngiltere’de ücretler üzerinde etkisi olduğunu, İngiliz basınının şoven bir tutum sergilediğini ve İngiliz demokrat hareketinin İrlanda ulusal hareketine yeterli destek vermediğini belirtir. Reform League’in Fenianizmi kınamasını eleştirir ve İrlanda meselesinin İngiliz demokratik hareketinin programında merkezi bir yer tutması gerektiğini ifade eder. Repeal, yani Birlik’in feshi talebinin İngiliz demokratik hareketinin temel maddelerinden biri olması gerektiğini belirtir.
Marx’a göre İngiliz siyasetçileri ve basını, Polonya’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesi söz konusu olduğunda “ulusların özgürlüğü” ve “self-determination” gibi liberal kavramları kullanmıştır. Özellikle 1830–31 ve 1863 Polonya ayaklanmaları sırasında İngiltere’de kamuoyunda Polonya’ya sempati gösterilmiş, Rus Çarlığı’nın baskısı eleştirilmiştir. İngiliz basını bu tür durumlarda özgürlükçü bir dil benimsemiştir.
Ancak aynı İngiliz liberal çevreleri, İrlanda söz konusu olduğunda bambaşka bir tavır almıştır. İrlanda’nın ulusal talebi meşru bir bağımsızlık meselesi olarak değil, düzeni bozan bir isyan veya adi suç olarak sunulmuştur. Marx burada şu çelişkiye dikkat çeker: İngiliz siyaset sınıfı ve basın, başka imparatorlukların baskı uyguladığı ulusların özgürlüğünü savunur görünürken, kendi devletlerinin sömürgeci uygulamalarını meşrulaştırmaktadır.
Marx, özellikle Lord Palmerston’un Polonya meselesindeki tutumunu eleştirir. Palmerston, Polonyalıları Rusya’ya karşı cesaretlendiren liberal söylemler kullanmış, fakat fiilen Rusya’ya karşı somut bir müdahalede bulunmamıştır. Yani özgürlük retoriği dış politika aracı olarak kullanılmıştır. Bu örnek, İngiliz liberalizminin evrensel bir ilke değil, jeopolitik çıkar doğrultusunda hareket ettiğini gösterir.
Polonya örneği bu nedenle Bonaparte ve Fenian örnekleriyle aynı mantığı açığa çıkarır: Hukuk, özgürlük ve ulusların hakkı gibi kavramlar evrensel normlar olarak değil, siyasal güç dengelerine bağlı araçlar olarak işletilmektedir. Marx’ın gözünde İngiliz basınının ikiyüzlülüğü tam da burada ortaya çıkar: dışarıda özgürlükçü, içeride sömürgeci bir tutum. Hukuki metinlerde tanınan statü ile toplumsal-ekonomik gerçeklik arasındaki fark o kadar derindi ki, İrlandalılar fiilen eşit vatandaşlık statüsüne ulaşamadılar.
Marx, konuşması hazır olduğu halde 23 Kasım'da üç mahkum Fenian'ın (Larkin, Allen ve O'Brien) idam edilmesi üzerine bu konuşmanın artık uygun olmadığını düşündü. Böyle bir anda Genel Konsey'in İngiliz üyelerinden birinin İrlandalı devrimcilere sempati duyduğunu ifade etmesinin daha uygun olacağını düşünerek, İrlanda ulusal kurtuluş hareketine desteğiyle tanınan Peter Fox'a söz verdi. Bu metin, Marx’ın daha sonra kullanacağı İrlanda tezlerinin çekirdek halini barındırması ve kısa olması nedeniyle tercih edilmiştir.
Eşit vatandaşlığın tasfiyeleri
1908’de kitleler eşit vatandaşlık talebiyle devrimi gerçekleştirdikten sonra, bu talebi hayata geçirmek yerine, o talebin arkasında duran kitleleri fiziki olarak tasfiye eden bir rejim ortaya çıktı. Kitlelerin kendi örgütleriyle bir daha benzer bir taleple siyasal iktidarın karşısına çıkmasını engellemek için pasif devrim sürecinde Bonapartist (Talat Paşa, Mustafa Kemal) liderlik siyaseti devreye girdi. Günümüzde Erdoğan’ın tek adamlık siyaseti de, rejimden bağımsız örgütlü güçlerin pasifize edilmesi ve felç edilmesi sürecini beraberinde getirmektedir. Bu durum, pasif devrim ve Bonapartist siyaset biçiminin Türkiye’de devlet merkezli bir burjuva modernleşmesiyle nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir. Türkiye’de farklı dönemlerde ve koşullarda politik rejimin kendisini dayatmasının arkasında, devletle iç içe geçmiş bir burjuvazinin yapısı yatmaktadır.
Türkiye ekonomisinin, komşu ülkelerdeki savaşları, rejim değişikliklerini, istikrarsızlıkları ve çatışma dinamiklerini fırsata çevirerek genişleme girişimi üzerinden kendi iç sorunlarını aşabileceği iddiası da, İngiltere örneğinde görüldüğü gibi, baskı ve sömürü mekanizmalarını derinleştiren bir işlev görmektedir. Ekonomik kalkınma ve refah vaadi, Türkiye’deki yapısal eşitsizlikleri görmezden gelerek ütopik bir kapitalizm tasavvurunu barındırmaktadır. Eşit vatandaşlık sürecinin ve buna dair taleplerin uzun ve işlevsiz prosedürlere bırakılması, gerektiğinde reddedilmesi, içinin boşaltılması ya da etkisizleştirilmesi; bütün bunların ritmi ve imkânı ekonomik ilişkiler temelinde anlaşılabilir.
Osmanlı’daki 1915 süreci de, en az İrlanda örneği kadar pek çok veriyi içinde barındırmaktadır. Emek süreci, mülksüzleştirme, köleleştirme, fiziki yok etme ve sermaye transferi gibi birçok boyutu kapsamaktadır. Türkiye’deki önemli bir kesim, 1915 sürecine kıyasla İrlanda örneğine daha aşina olduğu için bu örnek üzerinden ilerlemek durumundayız. Ancak İrlanda örneği, Türkiye’deki toplumsal ve ekonomik ilişkileri açıklamak açısından son derece güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır. Her iki örnekte de mülkiyet rejiminin yeniden kurulması, yalnızca hukuki değil, demografik ve fiziki müdahalelerle; ilkel sermaye birikiminin zor ve mülksüzleştirme mekanizmaları üzerinden gerçekleşmiştir.
(VHY/AB)







