Eğitimci Yeter Gültekin, bir süredir tedavi gördüğü kanser hastalığı nedeniyle 62 yaşında hayatını kaybetti. 2 Temmuz 1993’teki Sivas Madımak Katliamı’nda eşi Hasret Gültekin’i yitiren Yeter Gültekin, geçen 33 yıl boyunca yalnızca kişisel bir yasın değil, aynı zamanda toplumsal bir adalet arayışının da simge isimlerinden biri oldu.

FERHAT TUNÇ YAZDI
Hasret'in Bağlaması
Ölüm haberini, DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat tarafından kamuoyuna duyurdu. Fırat, Yeter Gültekin’in Madımak Katliamı’nın unutulmaması, insanlık suçu olarak tanınması ve sorumluların hesap vermesi için yıllar boyunca kararlılıkla mücadele ettiğini vurguladı.
Henüz doğmamış çocuğunun, Roni Hasret’in babasını Madımak’ta kaybeden Yeter Gültekin, anma etkinliklerinde, dava süreçlerinde ve kamuoyuna yönelik çağrılarda aktif rol aldı. Katliamın cezasızlıkla anılmaması gerektiğini savundu; “adalet beklenmez, adalet aranır” sözleriyle hafızalara kazındı. Onun için Madımak, geçmişte kalmış bir trajedi değil, yüzleşilmesi gereken bir tarih ve sürdürülmesi gereken bir mücadeleydi.
Gültekin’in cenazesi, Almanya’nın Köln kentinde defnedilecek. Uzun yıllardır Almanya’da yaşayan Yeter Gültekin, sürgün, göç ve hafıza arasında geçen bir yaşamın tanıklığını da taşıyordu.

Yeter Gültekin’in 2017’de Berlin’deki Madımak Anması’nda yaptığı konuşma:
Bizi katledenler aynıdır! Katilleri cesaretlendirenler aynıdır!
“Sivas’ın acısını yüreğinde hisseden,
bugün buraya gelen canlar merhaba.
24 yıllık bir yangındır bizim içimizde yanan. Ben Madımak Oteli’nde değildim 93’te. Ben Madımak’ta değildim.
Ama Madımak, bizim içimizde yanmaya devam ediyor.
Bugün Sivas’ta da, ülkenin başka yerlerinde de, dünyanın dört bir tarafında da Madımak yangını içinde yananlar sokağa döküldüler.
Sadece Madımak için yürümüyoruz biz 24 yıldır. Biz 24 yıldır, bizim yaşadığımız acıları başkaları yaşamasın diye yürüyoruz.
Bazıları bugün sosyal medyada, televizyonlarda, izlediğim kadarıyla dün de ‘Adalet bekliyoruz.’ diye yazıyor ya da konuşuyor. Adalet beklenmez arkadaşlar.
Adalet aranır. Adalet sağlanır.
Adaleti beklerseniz daha çok Madımaklar yanar. Daha çok gençlerimiz öldürülür.
Zaten bekleyenler açısından yanmalar, öldürmeler devam etmekte.
Biz de ancak kendi derdimizle uğraştığımız için ya da bizim yürümemiz, bizim — bizden kastım ötekileştirilen herkes; Berkin’in ailesi, Etem’in ailesi, Nuriye’nin ailesi, Semih’in ailesi ve diğer nice yargısız infazla öldürülmüş insanın ailesi — sadece bu mücadeleyi yürütürse adalet sağlanamaz.
Biz Sivas’la ilgili hiçbir ayrıcalıklı durum yaratmak istemedik.
Ama bir ayrıcalıklı durum var; bunun altını çizmekte yarar var. Kerbela’dan bugüne çokça katliamlar gördü Anadolu. Çok kan akıtıldı ve akıtılmaya devam ediyor.
Ama Sivas, naklen yayınlanan ilk katliam arkadaşlar.
Televizyonların, gazetelerin, tüm dünyanın gözü önünde, tüm insanların gözü önünde benim eşim, kardeşlerim, yoldaşlarım öldürülmedi sadece. Bizim geçmişimiz, pirimiz, Pir Sultan Abdal’ımız tekrar yakıldı. Yok edilmeye çalışıldı.
Hasret’le o günkü günümüz, o kültürü devretmeye çalışanlarla Koray’la geleceğimiz yakıldı.
Onun için bu anlamda ilktir.
Bir anlamda daha ilktir.
Onun için de hiç mütevazı olmayalım, söyleyelim bunu: İlk defa bir toplu katliam sonrası aileler hiç vazgeçmeden yakıldığımız yere gittik.
Bu örgütlülük, o ısrardan ve kararlılıktan doğmuştur.
Bunu kimseye bırakmayız.
Bunun hakkı ailelere ve Alevi örgütlülüğüne teslim edilecek.
Ne zaman biz 50 kişiyle yürürken dönüp bakmayanlar, bizim acımızı öteleyenler, 2008’de 50.000 kişi olduğumuzda kuyruğa girdiler konuşabilmek için, orada fotoğraf çektirebilmek için. Bunu niye anlatıyorum?
Toplumsal gücü çok önemsiyorum. Ben tek başıma hiçbir şey yapamam ama biz hep birlikte bütün katliamların hesabını sorabiliriz.
Biz hep birlikte adaleti sağlayabiliriz.
Herkes önce kendisinden sorumlu; vicdanından sorumlu, belleğinden sorumlu.
Onun için hep birlikte sadece Sivas’ı değil, Hrant’ın öldürülüşünü de unutmayacağız. Berkin’in öldürülüşünü de unutmayacağız.
Ve sadece senede bir gün değil, her gün unutmayacağız ki bir daha kimse hesap sorulmadan öldürülebilmesin.
Katiller elini kolunu sallayarak dolaşmasın.
Kimse bizim acımız üzerinden nutuk atamasın.
Mağdurmuş gibi bir şehri korumaya çalışmasın.
Bir şehri diyorum; çünkü Sivas demeye dilim varmıyor.
Doğduğumuz topraklarda yaşatmadılar bizi. Önce ekmeğimizi elimizden aldılar. Göçmek zorunda kaldık. Sonra altına girmeye çalıştığımız toprakları çok gördüler bize. Mezarlarımıza bile tahammülleri yok.
Yakıldığımız yeri kamulaştırdık. Bu toplumsal örgütlülükle bunu sağladık. Madımak artık otel değil.
Hepinizin dayanışmasıyla kebap salonunu da kaldırdık.
Ama tabelaya ne yazdılar?
Bilim ve Çocuk Kütüphanesi.
Orada hangi çocuk, Sivas gibi bir şehirde, gidip Koray’ın ateşe verildiği yerde hangi masal kitabını okuyacak?
Bu soruyu sormaya devam edeceğiz.
Orada, edebiyatın bilim insanı Asım Bezirci’nin yazdığı Pir Sultan Abdal kitabını kim utanmadan okuyabilecek?
Çok merak ediyoruz.
Bu soruyu sormaya devam edeceğiz.
Yolu bir türlü oraya düşmeyen, başka yerlerde adalet arayanlara da bu soruları sormaya devam edeceğiz.
Bu soruları sormaya devam etmezsek, Madımak o yazılan yanlış resmî tarihin içinde kalacak.
Biz artık sadece adalet aramıyoruz.
Bir tarih de yazıyoruz.
Sizin bugün burada olmanızla, başka ailelerin Madımak önünde olmasıyla biz kendi tarihimizi yazacağız.
Almanya, biliyorsunuz, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış ve bunu çok iyi sorgulamış, hukuk devletini kurmuş bir ülke. Burada bile İkinci Dünya Savaşı’nda olanları inkâr edebilenler çıkıyor.
Bu kadar belgeye ve tanığa rağmen, biz yarın Madımak’la ilgili ya da diğer katliamlarla (Maraş, Çorum ve başka katliamlarla) ilgili kendi tarihimizi yazmazsak; 50 yıl sonra ‘Madımak yaşanmadı, öyle bir katliam yok.’ denilebilir.
Onun için sizden ricam: Artık bu tarihi yazın.
Her cemevinin köşesine bu kitapları, bu belgeleri koyun.
Yoksa benim konuşmamı dinleyenlerin bir kısmı masal gibi dinleyecektir.
24 yıl çok kolay söylenebiliyor ama 24 yıl bazen 8, bazen 20; bazen bir kere duruşmaya katılmak, duruşmanın girişinde terörize edilmek, çıkışında gaz bombalarına maruz kalmak…
Öyle kolay bir şey değil.
Kişisel yaşadığımız acıları size anlatmayacağım. Onlar bizim acılarımız.
Bir tek ortak şey var belki:
Hayatta kalanların yükü, en ağır yükü; hayatta kalıp nefes alabilmenin utancıdır.
O sorumlulukla hareket etmek zorundayız ve gidenleri geri döndüremeyeceğimizi biliyoruz.
Ama benim oğlum 24 yaşında.
Buradaki gençlerimizin bir kısmı 30 yaşında.
Bu çocuklara, bizim bugüne kadar kimsenin burnunu kanatmadan hak ve adalet aradığımızı, varlığımızın bir hak olduğunu anlatmak zorundayız.
Bunu da artık bilgi ve bilim çağında belgelerle, kayıtlarla anlatmak zorundayız.
Dersim, Koçgiri, Madımak, Maraş, Çorum ve tek tek bütün siyasi cinayetler faili bellidir.
Devlet eliyle yapılmıştır.
Devlet süreklidir.
Bizim açımızdan Demirel; ‘Halkı karşı karşıya getirmeyin.’ diyen Demirel; halka bir şey olmamıştır, otelin dışındaki halka bir şey olmamıştır diyen Çiller; Mehmet Ağar; Doğan Güreş; AKP… Başka parti fark etmez.
Bizi katledenler aynıdır.
Katilleri cesaretlendirenler aynıdır.
Bizim yanımızda olamayan sözde muhalefetler aynıdır.
Katilleri aklayanlar, onların canhıraş avukatlığını yapanlar; bugün bakandır, dün danışmandır, ondan önceki gün başka bir şeydir.
Bizim katlimiz, 80 cuntasında bugünleri planlayanların elleriyle; görevlerini yerine getirmemeleriyle; Alevileri, devrimcileri, ötekileri halktan görmeyenlerce zaten tezgâhlanmıştır.
Orada yakalanan, maşa olan üç beş çapulcu değildir katil.
Katil devlettir.
Bunu unutmayalım.
Madımak’ta bilincimiz bulandığı için yandık. Yanmaya, yakılmaya devam ediyoruz.
Eyvallah.
Yakanlar, yakılanlar aşkına vicdanınızı elden bırakmayın.
Hiçbir acıya sessiz kalmayın.
(VHY/VC)











